KURTUBÎ TEFSÎRİ

Yâsîn Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2

69. Âyetin Tefsiri

Biz, ona şiiri öğretmedik. Ona yakışmaz da. O ancak bir zikir ve apaçık bir Kur'ân'dır.

Yüce Allah'ın:

"Biz, ona şiiri öğretmedik. Ona yakışmaz da" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber Şair de Değildir, Şair Olması da Uygun Değildir:

Yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın durumunu haber vererek kâfirlerden, onun şair olduğunu Kur'ân'ın da bir şiir olduğunu söyleyenlerin sözlerini:

"Biz, ona şiiri öğretmedik, ona yakışmaz da" âyeti ile reddetmektedir. Evet, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyleydi, şiir söylemez ve şiirin veznine göre, kalıplarına göre konuşmazdı. Hatta eskiden söylenmiş bir beyiti herhangi bir sebeple okumaya çalıştığında veznini bozarak okurdu; sadece anlamlarını muhafaza ederek söylerdi. Bunlardan birisi de bir gün okuduğu (ve bazı kelimelerinin yerlerini değiştirdiği) Tarafe'nin şu beyitidir:

"Günler gösterecek sana bilmediğin şeyleri,

Ve kendisini azıklandırmadığın kimse sana getirecek haberleri."

Bir gün de kendisine insanların en şairi kimdir? diye sorulmuş, o da: "Şu beyiti söyleyen kişidir" demişti:

"Görmediniz mi beni gece vakti geldiğim her seferinde,

Orada gördüm; hoş kokulara sürünmemiş olsa bile."

Bir gün de şu beyiti okumuştu:

"Sen benim talanlarım ile kölelerinkini,

Akra' ile Uyeyne'ye mi pay edeceksin?"

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bir beyiti düzgün bir şekilde, nadiren okuduğu da olurdu.

Rivâyete göre o Abdullah b. Revaha'ya ait şu beyiti okumuştur:

"Yanı yatağından uzak olarak geçirir geceyi,

Müşrikler yataklarında ağır uykuya dalmış olduklarında."

el-Hasen b. Ebi'l-Hasen dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Kişiyi (kötülüklerden) alıkoyan olarak,

İslâm ve ağaran saçlar yeter."

mısraını okumuş, Ebû Bekir (radıyallahü anh) ise şöyle demişti: Ey Allah'ın Rasûlü! Şair bunu şöyle söylemiştir:

"Ey Hüreyre! Sabahleyin yolculuk hazırlığını yapacak olursan (bil ki)

Ağaran saçlar ile İslâm kişiyi (kötülükten) alıkoyucu olarak yeterlidir."

Bunun üzerine Ebû Bekir ya da Ömer: Şahidlik ederim ki sen Allah'ın Rasûlüsün. Yüce Allah:

"Biz, ona şiiri öğretmedik. Ona yakışmaz da." diye buyurmaktadır. " Muhammed b. Harun er-Rüyani, Müsned, I, 203

el-Halil b. Ahmed'den şöyle dediği nakledilmiştir: Şiir, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın birçok sözden daha sevdiği bir şeydi. Fakat o doğru-dürüst şiir okuyamazdı.

2- Hz. Peygamberin Nadiren Şiir Kalıplarına Uygun Söz Söylemesi:

Peygamber Efendimizin bazan şiir kalıplarına uygun sözler söylemiş olması, onun şiiri bildiğini gerektirmez. Yine bazan nesir olarak söyleyip de herhangi bir vezne uygun sözlerinin durumu da böyledir. Mesela, Huneyn gününde söylediği:

"Sen kanayan bir parmaktan başka bir şey misin ki

Allah'ın yolundadır senin bu karşılaştıkların."

Yine onun söylediği:

"Ben peygamberim yok bunda yalan,

Ben Abdu'l-Muttalib'in oğlu(nun oğlu)yum."

Bunun benzeri bazan Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinde de, herkesin sözlerinde de görülebilir. Ancak bu ne şiirdir, ne şiir türünden şeylerdir. Yüce Allah'ın şu buyrukları gibi:

"Siz sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar birre (iyiliğe, cennete) kavuşamazsınız." (Al-i İmrân, 3/92);

"Allah'tan bir zafer ve yakın bir fetih." (es-Saf, 61/13);

"Büyük havuzları andıran çanaklardan ve yerlerinde sabit kazanlardan..." (Sebe', 34/13) ve buna benzer daha başka âyetler.

İbnul-Arabî bu türden bazı âyet-i kerimeler zikretmiş, bunlar hakkında açıklamalarda bulunmuş ve bunların vezin kalıplarının dışında olduklarını söylemiştir. Ayrıca Ebû'l-Hasen el-Ahfeş Hz. Peygamber'in: "Ben peygamberim yok bunda yalan"sözünün şiir olmadığını söylediği gibi, el-Halil b. Ahmed de Kitabu'l-Ayn'de: İki ayrı parça halinde gelen seci'li sözler şiir olamazlar demiştir. Yine ondan gelen rivâyete göre bu recez türünden bir sözdür. Şöyle de denilmiştir: "Yok bunda yalan" anlamındaki lâfız ile "Abdu'l-Muttalib"in "be"leri üzerinde vakıf yapılmadıkça receze benzemez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da bunu nasıl söylediği bilinmemektedir.

İbnu'l-Arabî der ki: Durumundan kuvvetle anlaşıldığına göre "yok bunda yalan" lâfzındaki "be" merfudur. Buna karşılık "Abdu'l-Muttalib"in "be"si ise izafet terkibi dolayısıyla esrelidir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bazılarının söylediklerine göre rivâyet irablı olarak gelmiştir. Eğer i'rablı gelmiş ise, bu bir şiir olmaz, çünkü ilk beyitteki "be" harfini ötreli, üstün ya da tenvinli okuyup da ikincisinin "be"sini esreli okuyacak olursa, bu şiir vezin kalıbının dışına çıkar.

Kimisi de şöyle demiştir: Bu vezin şiir vezinlerinden değildir. Ancak bu açıkça bir gerçeği inkâr etmektir. Çünkü bu şekilde Arapların şiirlerini el-Halil ve başkaları da rivâyet etmiş bulunmaktadır.

Hz. Peygamber'in: "Sen kanayan bir parmaktan başka bir şey misin ki?"sözlerine gelince, denildiğine göre bu aruzun seri' diye bilinen kalıbındandır. Ancak bunun böyle olması; "Kanayan" kelimesindeki "te"nin esreli okunması halinde mümkün olur. Eğer sakin okunacak olursa hiçbir şekilde bu şiir olmaz. Çünkü bu şekilde bu iki kelime "fe'ul" vezninde olurlar. Seri' kalıbında ise fe'ul yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu "te" harfini sakin ya da işba' sözkonusu olmaksızın harekeli söylemiş olabilir. Bunun şiir olduğunu kabul etsek dahi, esas alınan mısraların birbirinden ayrılması halidir. Böylece bu konudaki itiraz da ortadan kalkmış olmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da şiiri bilen ve şair bir kimse olması da gerekmez. Çünkü nadiren bir beyitin okunması ve recez ya da başka türden kafiyelerin tutması hiçbir zaman bunları söyleyen kimsenin şiiri bilen birisi olmasını gerektirmez. İlim adamlarının ittifakıyla böylesine şair de denilmez. Nitekim bir kimse bir ip yapacak olursa, onun iplikçi olması gerekmez.

Ebû İshak ez-Zeccâc dedi ki:

"Biz ona şiiri öğretmedik" âyetinin anlamı şudur: Biz ona şiir söylemeyi öğretmedik yani biz onu şair kılmadık. Bu ise onun bir miktar şiir okumasını ya da söylemesini engellemez. en-Nehhâs dedi ki: Bu, bu hususta yapılmış en güzel açıklamalardan birisidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah, kendisine ona şiiri öğretmediğini haber vermektedir. Onun şiir okumadığını haber vermiş değildir. İfadenin zahirinden anlaşılan da budur.

Bu hususta açıkça anlaşılan bir açıklama da yapılmıştır. Bu açıklamayı yapan kişi bu konuda dilbilginlerinin icmaı olduğunu dahi iddia etmiştir. Onlara ait bu açıklama şu şekildedir: Şiir söylemek kastı olmaksızın vezinli söz söyleyen herkesin söylediği bir söz, şiir olamaz, sadece şiire uygun düşmüş bir söz olur. Bu da açıkça anlaşılan bir sözdür. Derler ki: Yüce Allah'ın peygamberi hakkında sözkonusu olmadığını belirttiği husus şiiri ve şiir türlerini bilmek, onun aruzlarını, kafiyelerini ve şiir söyleme vasfına sahib olmak (şairlik)dir. İttifakla Peygamber bu vasıflara sahib değildir. Nitekim Kureyşliler, Araplar hac mevsiminde yanlarına gelecek olurlarsa, neler söyleyeceklerini kendi aralarında danıştıklarında birilerinin: O şairdir, diyelim demesi üzerine aklı başında kimselerin şöyle dediklerini görüyoruz: Allah'a yemin olsun o vakit Araplar sizi yalanlayacaklardır, çünkü onlar şiirin her türlüsünü bilirler. Allah'a yemin ederim onun söyledikleri, şiirlerin hiçbir türüne benzememektedir. Onun sözleri şiir değildir.

Ebû Zerr'in kardeşi Üneys de şöyle demiştir: Ben onun sözünü şairlerin söyledikleri söz türleri ile karşılaştırdım. Onun şiire uyduğunu göremedim. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Üneys'in Peygamber Efendimiz'in Peygamber olup olmadığını anlamak için yaptığı incelemeyi uzunca anlatan ve bu sözlerini de ihtiva eden bir rivâyet için bk. İbn Hibban, Sahih, XVI, 79. Üneys de Arapların arasında en şair kimselerden biri idi.

Utbe b. Ebi Rabia da Peygamber ile konuştuktan sonra şunları söylemiştir: Allah'a yemin ederim, onun sözü şiir de değildir, kehanet de değildir, sihir de değildir. Nitekim buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Fussilet Sûresi'nde (41/40-43. âyetlerin tefsirinde) gelecektir.

Arapların fasihlerinden olan ve belağatli söz söyleyen başkaları da böyle demişlerdir.

Diğer taraftan dilden dökülen vezinli sözler şiir sayılmaz. Şiir sayılması için şiir maksadı ile şiir vezninde söylenmeleri gerekir. Bir kimse şöyle diyebilir: "Bizim bir hocamız bize anlattı ve -o şöyle seslendi: Ey Kisaî'nin arkadaşı diye." Ancak bu şiir sayılamaz. Yine hasta yatağında, aklı başında birisi olarak sayılan bir adamın söylediği: "Alın doktora götürün beni; ve bu kendisini dağladı deyin." sözleri de şiir sayılmaz.

3- Şiir Söylemek Bir Kusur mudur?:

İbnu'l-Kasım'ın, Malik'ten rivâyetine göre ona şiir okumak hakkında sorulmuş, o da: Fazla ileri gitme, çünkü yüce Allah'ın onun hakkında: "Biz, ona şiiri öğretmedik. Ona yakışmaz da" diye buyurmuş olması, şiirin kusurlarındandır. Yine (Malik) dedi ki: Bana ulaştığına göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye şöyle bir mektub yazmış: Şairleri huzurunda topla ve onlara şiir hakkında sor. Şiir söyleyip söylemediklerine bir bak. Bu iş için Lebid'i de hazır bulundur. Ebû Mûsa şairleri topladı ve onlara sordu. Onlar: Biz şiiri biliyor ve söylüyoruz, dediler. Lebid'e de sorunca, o da şöyle dedi: Ben yüce Allah'ın:

"Elif, lam, mim. Bu o kitabtır ki, onda hiç şüphe yoktur" (el-Bakara, 2/1-2) âyetini dinlediğimden bu yana hiçbir şiir söylemiş değilim.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu âyet-i kerîme şiirin kusurunu ortaya koymaz. Tıpkı yüce Allah'ın:

"Sen bundan önce hiçbir kitab okumuş değildin ve sağ elinle de onu yazmamıştın." (el-Ankebut, 29/48) âyetinin, yazı yazmanın bir kusur olduğunu ifade etmediği gibi. Nasıl ki Peygamberin ümmî olması yazı için bir kusur teşkil etmiyorsa, Peygamberin şiir söylemediğinin belirtilmesi de şiirin bir kusur olduğunu ortaya koymaz.

Rivâyete göre Me'mun, Ebû Ali el-Minkârî'ye şöyle sormuş: Aldığım habere göre sen ümmi birisiymişsin, doğru dürüst şiir okuyamıyor ve konuşurken de lahn (irab hatası) yapıyormuşsun. Ebû Ali şöyle demiş: Ey mü’minlerin emiri! Bazan farkında olmadan yanlış konuşabilirim (lahn yapabilirim), ümmî olup doğru dürüst şiir söyleyememe gelince, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yazı yazmasını bilmez, doğru dürüst şiir okuyamazdı.

Me'mun ona şöyle demiş: Ben sana sendeki üç kusur hakkında soru sordum, sen bunlara dördüncüsünü de ekledin, o da cahillik. Ey cahil! Bu hususlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için bir faziletti. Ancak bunlar sende ve senin benzerlerinde bir kusurdur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bunların söz konusu olmaması, onun hakkındaki yanlış kanaatleri bertaraf etmek içindi. Şiir söylemenin ve yazı yazmanın bir kusur olduğundan dolayı değildir.

4- Peygambere Şairlik Gerekli Değildir:

"Ona yakışmaz da" yani onun şiir söylemesi de gerekmez. Şanı yüce Allah, bu özelliği peygamberinin alametlerinden birisi olarak belirlemiştir. Böylelikle ona ilâhi risaletin gönderildiği hususunda hiçbir kimsenin hatırına bir şüphe gelmesin, onun Kurân-ı Kerîm'i tabiatındaki şiir söyleme gücü dolayısıyla ortaya koyduğu zannedilemesin.

Kur'ân-ı Kerîm'de olsun. Allah Rasûlünün sözleri arasında olsun, şiir veznine uygun bulunan birtakım ifadeleri ileri sürerek inkarcı birisinin itiraz etmesine imkan yoktur. Çünkü şiir veznine uygun olmakla birlikte, şiir maksadıyla söylenmeyen sözlere şiir denilemez. Şayet bunlara şiir denilebilecek olursa, -az önce de açıklandığı gibi- şiir veznini tanımayan avam olan kimselerden vezinli söz söyleyen herkesin şair sayılması gerekirdi. ez-Zeccâc şöyle demektedir: "Ona yakışmaz da" âyetinin anlamı şudur: Düz nesir değil de şiir söylemek ona kolay gelmez.

"O", onun size bu okuduğu

"ancak bir zikir ve apaçık bir Kur'ân'dır."

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

Tâ ki o, diri olan kimseleri korkutup uyarsın ve kâfirler aleyhine söz hak olsun.

"Tâ ki o, diri olan kimseleri" Katade'ye göre kalbi diri olanları, ed-Dahhak'a göre de aklı başında olanları

"korkutup uyarasın" demektir.

Bunun Allah'ın ilminde îman edeceği bilinen kimseleri korkutup uyarasın anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da:

"Korkutup uyarsın" âyetinin "ye" ile değil de "te" ile okunmasına göredir. "Te" ile (korkutup uyarasın anlamında) okuyuş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hitab olur ve bu Nafî' ile İbn Amir'in kıraatidir. Diğerleri ise yüce Allah yahut Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ya da Kur'ân-ı Kerîm korkutup uyarsın, anlamında olmak üzere "ye" ile okumuşlardır. İbn es-Semeyka'ın "ye" ve "zel" harflerini üstün olarak; diye okuduğu da rivâyet edilmiştir.

"Ve kâfirler aleyhine söz hak olsun" yani Kur'ân-ı Kerîm ile kâfirlere karşı delil getirilmiş olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

Görmezler mi ki; Biz, onların faydasına kendi ellerimizle var ettiğimiz davarlar yarattık? İşte kendileri bunlara sahiptirler.

"Görmezler mi ki; Biz, onların faydasına kendi ellerimizle var ettiğimiz davarlar yarattık?" âyetindeki "görmek" kalbin görmesidir. Yani bakmazlar, ibret almazlar ve tefekkür etmezler mi... demektir.

"Ellerimizle var ettiğimiz" âyeti da aracısız, vekâlet ve ortaklık sözkonusu olmaksızın yaptığımız, yoktan var ettiğimiz... demektir.

" Şeylerden" lâfzındaki: edatı; ism-i mevsulü anlamındadır. İsmin uzunluğu dolayısıyla aid olan "he" zamiri hazfedilmiştir. Ancak; mastar anlamı veren edat olarak kabul edilirse; bu zamirin ayrıca takdirine gerek kalmaz.

"Davarlar" anlamındaki; âyeti in çoğulu olup bu kelime müzekkerdir.

"İşte kendileri bunlara sahiptirler." Bunları zabt etmekte, onlara güç yetirerek emirleri altında tutmaktadırlar.

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

Onları kendilerine boyun eğdirdik. Hem binekleri bunlardandır, hem onlardan yerler.

"Onları kendilerine boyun eğdirdik." Yani bu davarları onların emirlerine verdik, onlara müsahhar kıldık. Öyle ki küçük bir çocuk, kocaman bir deveyi tutup çekebilmekte, ona vurmakta, onu ciilediği gibi yönlendirmekte, buna rağmen deve ona itaatin sınırlan dışına çıkmamaktadır.

"Hem binekleri bunlardandır" âyetindeki

"Binekleri" kelimesi genel olarak "re" harfi üstün okunmuştur. Onların sırtlarına bindikleri şeyler demektir. Nitekim; “Sütü sağılan dişi deve" denilirken: manasınadır.

el-A'meş, el-Hasen ve İbn es-Semeyka' ise "re" harfini mastar olmak üzere ötreli okumuştur. Âişe (radıyallahü anhnhâ)'dan da bu kelimeyi diye okuduğu rivâyet edilmiştir, mushafında da böyledir. ile aynı şeydir. Tıpkı sağmal hayvan anlamında; ile ın; "yük taşıyan hayvan" anlamında da; ile ın kullanılabilmesi gibi.

Kufeli nahivcilerin naklettiklerine göre de Araplar "he" (müenneslik te'si) getirmeksizin; "Çok sabırlı kadın ve çok şükreden kadın" diye kullanırlar. Ancak: "Sağmal koyun, sırtına binilen dişi deve" diye kullanırlar. Çünkü böylelikle onlar fiili bizzat yapan ile fiilin üzerinde yapıldığı şahıs arasında fark gözetmek istemişlerdir. Bundan dolayı fiili bizzat yapandan he'yi hazfetmişler, buna karşılık fiilin üzerinde yapıldığı varlık isminde bu "he"yi hazfetmemişlerdir. Nitekim şair şöyle demektedir:

"Orada simsiyah karganın kanadındaki siyah tüyü andıran,

Kırkiki sağmal (deve) vardır."

Buna göre bu kelimenin (Hz. Âişe'nin okuyuşunda olduğu gibi): şeklinde olması gerekir.

Basralılar ise burada "he (yuvarlak te)"nin hazfedilmesi nisbet dolayısıyladır. Birinci görüşün lehine delil el-Cermî'nin Ebû Ubeyde'den şöyle dediğine dair yaptığı rivâyettir: tekil için de, çoğul için de kullanılabilir. ise ancak çoğul için kullanılır. Buna göre bu şekil çoğulun müzekkerliği dolayısıyla böyledir. Ebû Hatim'in iddiasına göre ise burada; "Hem binekleri bunlardandır" şeklinde "re" harfi ötreli mastar olduğundan dolayı câiz olmaz. "Re" harfi üstün olarak anlamı ise binilen varlıklar demektir. el-Ferrâ'' ise "re" harfinin ötreli Okunmasını câiz kabul etmiştir. Bu da: "Yedikleri de onlardandır, içtikleri de onlardandır" demeye benzer.

"Hem onlardan" yani etlerinden

"yerler."

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

Ve onlarda kendileri için faydalar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?

"Ve onlarda kendileri için" yünleri, tüyleri, kılları, yağları, etleri ve daha başka şeyleriyle

"kendileri için faydalar ve" sütlerinden

"içecekler vardır."

Buradaki

"Faydalar" ile

“İçecekler" lâfızlarının munsarıf olmayış sebebleri her ikisinin de tekil kullanımlarda benzeri olmayan çoğullardan (munteha el-cumu') olması dolayısıyladır.

"Hâlâ" yüce Allah'a nimetleri dolayısıyla

"şükretmezler mi?"

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

Kendilerine yardım olunur ümidi ile O'ndan başka tanrılar edindiler.

Yüce Allah'ın kudretinin bunca âyet ve belgelerini görmüş olmalarına rağmen başlarına azâbın inmesi halinde uydurma ilâhlar tarafından

"kendilerine yardım olunur ümidi ile O'ndan başka tanrılar edinirler" hiçbir iş yapmaya güçleri, kudretleri olmayan uydurma ilâhlara tapınırlar.

"Kendilerine yardım olunur ümidi ile" âyeti türünden Araplar arasından: "Belki o bunu yapar" diye kullananlar da vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

Onlar kendilerine yardım edemezler. Halbuki kendileri tanrılar için hazırlanmış askerlerdir.

"Onlar" yani uydurma ilâhlar

"kendilerine yardım edemezler" âyetinde:

"Edemezler" lâfzı uydurma ilâhlar hakkında "vav" ve "nün" ile (aklı eren varlıklar gibi) çoğullarının yapılmış olmasının sebebi onlardan da insan gibi söz edilmesidir.

"Halbuki kendileri" yani kâfirler

"tanrılar için hazırlanmış askerlerdir."

el-Hasen der ki: Onlar bu tanrıları savunurlar ve onlara gelecek zararları önlemeye çalışırlar.

Katade de şöyle demektedir: Dünya hayatında onlar namına kızar ve öfkelenirler.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar bu uydurma ilâhlara ibadet ederler ve onların işlerini görürler. O bakımdan onların uydurma ilâhlara karşı durumu tıpkı hazır askerler gibidir. Halbuki bu uydurma ilâhların onlara yardım edebilmeye güçleri de yoktur.

Bu üç görüş de anlam itibariyle birbirine yakındır.

Şöyle de açıklanmıştır: Uydurma ilâhlar, ibadet edenler için, onlarla birlikte cehennemde hazır edilecek askerlerdir. Biri diğerine gelecek zararı önleyemez.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu putlar, bu kâfirler için cehennemde onların aleyhine hareket edecek Allah'ın askerleridir. Çünkü bu putlar onlara lanet okuyacak ve onların kendilerine ibadetlerinden uzak olduklarını belirteceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Uydurma ilâhlar kıyâmet gününde -onlara ibadet edenlerin zanlarına göre- yardımcı olmak üzere hazır edilecek askerlerdir.

Haberde nakledildiğine göre kıyâmet gününde Allah'tan başka varlıklara ibadet etmiş bulunan herbir kavme dünyada ibadet ettikleri varlık temsil olunur, onlar da onun arkasından gider ve cehenneme varırlar. Böylece bunlar onlar için hazır edilmiş askerler gibidirler.

Derim ki: Bu haberin ihtiva ettiği mana Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre yoluyla gelen bir hadis olarak; Tirmizî'de de yine ondan rivâyet edilen bir hadis olarak sabit olmuştur. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Allah kıyâmet gününde insanları tek bir düzlükte bir araya getirecek, sonra âlemlerin Rabbi onlara görünüp şöyle diyecek: Dikkat edin, herbir insan (dünyada iken) neye ibadet ediyor idiyse onun arkasından gitsin. Haç sahibi olanlara (haça tapanlara) haçları, surete tapanlara suretleri, ateşe tapanlara ateşleri müşahhas olarak gösterilecek. Onlar da (dünyada iken) ibadet ettiklerinin peşinden gidecekler. Geriye müslümanlar kalacak..."deyip hadisi uzun uzadıya kaydederler. Buhârî, IV, 1745; Müslim, I, 184; Tirmizî, V, 622, 691; Müned, II, 435.

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

O halde onların söyledikleri seni üzmesin. Muhakkak Biz, onların gizlediklerini de, açıkladıklarını da biliyoruz.

"O halde onların söyledikleri seni üzmesin." âyetinde:

"seni üzmesin" anlamında; şekli, fasih olan söyleyiştir. Bununla birlikte Araplar arasında; diye "ye" harfi ötreli, "ze" harfi esreli olarak kullananlar da vardır.

Âyetten kasıt, yüce Allah'ın peygamberini teselli etmektir. Yani onların şair ve sihirbaz(sın) şeklindeki sözleri seni üzmesin. İfade burada tamam olduktan sonra yüce Allah yeni bir cümle olmak üzere:

"Muhakkak Biz onların" söz veya amel olsun

"gizlediklerini de açıkladıklarını da biliyoruz" ve onlara bunun karşılığını vereceğiz, diye buyurmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

İnsan, hiç Bizim kendisini bir nutfeden yarattığımıza bakmaz mı? Böyle iken o apaçık bir hasım olup çıkıyor.

"İnsan" âyetinden kasıt İbn Abbâs'ın dediğine göre; Abdullah b. Ubeyy'dir. Said b. Cübeyr: el-As b. Vail es-Sehmî'dir derken, el-Hasen: Ubeyy b. Halef el-Cumahî'dir demiştir. İbn İshak da böyle demiş, ayrıca İbn Vehb bunu Malik'ten rivâyet etmiştir.

"Hiç Bizim kendisini bir nutfeden yarattığımıza bakmaz mı?" Nutfe pek az su demektir. Suyun damladığını ifade etmek üzere; fiili kullanılır.

"Böyle iken o, apaçık bir hasım olup çıkıyor." Yani düşmanlık ederek tartışmakta ve bunun için deliller ortaya koymaya kalkışmaktadır. Bununla yüce Allah şunu murad etmektedir: O daha önce kendisinden sözedilmeye değer bir şey değil iken sonradan açıktan açığa tartışan bir hasım oluvermektedir.

Şöyle ki; bu kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a çürümüş bir kemik getirerek: Ey Muhammed ne dersin? Allah bu kemiği çürüyüp gittikten sonra diriltecek midir? Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştu: "Evet, Allah seni de diriltecek ve cehennem ateşine sokacaktır." Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

Kendi yaratılışını unutarak Bize bir misal getirip dedi ki: "Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek?"

"Kendi yaratılışını unutarak Bize bir misal getirip dedi ki: Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek?" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Yaratılışını Düşünen Ahirete Zorunlu Olarak Îman Eder:

"Kendi yaratılışını unutarak Bize bir misal getirip..." yani o, Bizim kendisini ölü bir nutfeden yaratıp ona hayat verdiğimizi unuttu. Bu da şu demektir: Onun bu itirazının cevabı bizzat kendi yapısında vardır. İşte bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine: "Evet (diriltecektir). Allah seni de diriltecektir ve cehennem ateşine koyacaktır" diye cevap vermiştir.

Bu âyette kıyas yapmanın sıhhatli olduğuna delil vardır. Çünkü yüce Allah, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere karşı ilk yaratmayı delil getirmiştir.

"Dedi ki: Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek" âyetindeki:

"Çürümüş...ler" demektir, Kemik çürüdü" denilir, Çürümüş" demek olup çoğulu da: ...diye gelir. Burada yüce Allah; diye buyurup diye buyurmamasının sebebi, bunun; vezninin yerine kullanılmış olması dolayısıyladır (ma'dul). Bu şekilde, gerçek şeklinden ve vezninden udul ile (vazgeçilerek) kullanılan lâfızların da asıl hakkettikleri i'rabı da sözkonusu olmaz (munsarıf olmazlar).

Yüce Allah'ın:

"Anan da ahlaksız bir kadın değildi." (Meryem, 19/28) âyetinde (son kelimenin sonundaki) "yuvarlak te" düşürülmüştür. Çünkü bu kelime in yerine getirilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Bu kâfir Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Acaba ben bu çürümüş kemiği ufalayıp rüzgara karşı savuracak olursam, senin görüşüne göre, Allah bunu tekrar iade eder mi? demiş, bunun üzerine de: "De ki: Onları ilk defa yaratan kim ise onları diriltecektir" âyeti nazil olmuştur. Yani bunları herhangi bir şey olmaksızın ilk olarak yaratan, bir şeyden -ki o da acbu'z-zeneb'dir- ikinci olarak tekrar yaratmaya elbette ki kadirdir.

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

De ki: "Onları ilk defa yaratan kim ise onları O, diriltecektir. O, her türlü yaratmayı en iyi bilendir."

"O her türlü yaratmayı" yani nasıl ilk olarak yaratacağını ve tekrar iade edeceğini

"en iyi bilendir."

2- Kemikler de Canlıdır:

Bu âyet-i kerimede kemiklerin de canlı olduğuna ve ölüm dolayısıyla kemiklerin de necis olduğuna delil vardır. Ebû Hanife ile Şâfiî mezhebine mensub kimi ilim adamlarının görüşleri de böyledir.

Şâfiî (radıyallahü anh) ise, kemiklerde can yoktur demiştir. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nahl Sûresi'nde (16/80. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Hanefi Mezhebi'nin görüşü böyle olmadığı gibi, merhum müfessirimizin daha önce en-Nahl 16/80. âyet 3- başlıkta verdiği bilgilere de uymamaktadır.

"...Kemikleri kim diriltecek?" sözü ile kemik sahiplerini kastetmiştir. Dilde muzafın, muzafu'n-ileyh yerine kullanılması çoktur. Şeriatte de olan bir şeydir denilecek olursa, buna şöyle cevap veririz: Bu ancak bir zaruret dolayısıyla ihtiyaç duyulması halinde olan bir şeydir. Burada böyle bir takdirde bulunmayı gerektiren bir zorunluluk bulunmadığı gibi, buna ihtiyaç da yoktur. Çünkü yüce yaratıcı bunu bize haber vermiştir. O buna kadirdir, hakikat de bunun böyle olduğuna tanıklık etmektedir. Ayrıca hayatın alameti olan duyma, kemikte var olan bir hususiyettir. Bu açıklamayı İbnu'l-Arabî yapmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

O, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkarandır. Hemen ondan ateş yakıyorsunuz.

"O, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkarandır" âyeti ile yüce Allah, birliğine dikkat çekmekte, ölüleri diriltmeye kemal derecesinde kadir olduğunu göstermektedir. Bu da onların gördükleri ıslak, nemli odundan kuru ve yakıcı olan ateşi yaratması şeklinde, şahit oldukları bir husustur. Çünkü kâfir şöyle demişti: Nutfe hayat tabiatı dolayısıyla nemli ve sıcaktır. Bundan hayat or taya çıkmaktadır. Kemik ise ölüm tabiatı dolayısı ile kuru ve soğuktur. Ondan nasıl hayat ortaya çıkar. Bunun üzerine yüce Allah:

"O, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkarandır" âyetini indirmiştir. Yani yeşil ağaç sudandır. Su da ateşin zıddı olan rutubetli ve soğuktur. Zıt iki şey de birarada bulunmaz. Ancak yüce Allah, bundan (yeşil ağaçtan) ateşi çıkartmıştır. O halde O, zıddı kendi zıddından çıkartmaya kadir olandır. O, herşeye gücü yetendir.

Âyet-i kerîme ile kastedilen Arapların çakmaktaşı durumunda olan merh ve afar diye bilinen ağaçlardır. Arapların şu sözü de bunu ifade etmektedir: "Her ağaçta ateş vardır, fakat bilhassa merh ve afarda bu fazlasıyla vardır." Afar üstteki çakmak taşıdır, merh ise alttaki taştır. Misvak gibi iki dal alınır. Bunlardan su damlar. Biri, öteki üzerine sürtülür ve bunlardan ateş çıkar. Yüce Allah:

"yeşil ağaçtan" diye buyururken "ağaç" çoğul olduğu halde: "Yeşil" diye buyurup diye buyurmaması, lâfız itibariyle tekil olmasının gözönünde bulundurulması dolayısıyladır. Bununla birlikte Araplar arasında: "Yeşil ağaç" diyenler de vardır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Siz elbette zakkum ağacından yiyeceksiniz ve o ağaçlardan karınları(nızı) dolduracaksınız." (el-Vakıa, 56/52-53)

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

Göklerle yeri yaratan onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir? Evet. Ve O, biricik yaratandır. Herşeyi en iyi bilendir.

Daha sonra yüce Allah, delil getirerek şöyle buyurmaktadır:

"Göklerle yeri yaratan onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir?" Bu âyetteki "onlar"dan kasıt, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlerin benzeridir. Sellam Ebû'l-Münzir ile Yakub el-Hadramî; "Kadir (gücü yeten)" lâfzını fiil olarak; "Güç yetirir" diye okumuştur.

"Evet" yani göklerle yerin yaratılması, onların yaratılışından daha büyüktür. Gökleri ve yeri yaratan onları öldükten sonra diriltmeye de güç yetirendir.

"Ve O, biricik yaratandır. Herşeyi en iyi bilendir." el-Hasen -bu hususta kendisinden gelen farklı rivâyetler bulunmakla birlikte-; "Yaratan" lâfzını diye de okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

O, bir şeyi diledi mi ona emri sadece "ol" demesidir. O da oluverir.

"O, bir şeyi diledi mi ona emri sadece

"ol" demesidir. O da oluverir."

el-Kisaî

"O da oluverir" âyetini; şeklinde nasb ile; "Demesi"ne atf ile okumuştur. Yani O, bir şeyi yaratmayı diledi mi herhangi bir yorgunluğa ya da herhangi bir işleme gerek duymaz. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

Herşeyin egemenlik ve tasarrufu elinde bulunanın şanı ne yücedir! O, münezzehtir, yalnız O'na döndürüleceksiniz.

"Herşeyin egemenlik ve tasarrufu elinde bulunanın şanı ne yücedir!"

âyeti ile yüce Rabbimiz kendisini acizlikten ve ortağı bulunmaktan tenzih etmektedir.

(Egemenlik ve tasarruf anlamı verilen) melekût ile melekûta lâfızları Arap dilinde mülk (mutlak olarak malik olmak, sahib olmak) anlamındadır. Araplar "Ceberuta, rahamutadan hayırlıdır" derler.

Said b. Katade der ki: "Herşeyin melekûtu (egemenlik ve tasarrufu)" herşeyin anahtarları demektir.

Talha b. Mûsarrif, İbrahim et-Teymî ve el-A'meş: diye okumuştur. Bu da "melekût" ile aynı anlamdadır. Ancak bu okuyuş mushafa muhaliftir.

"Yalnız O'na döndürüleceksiniz." Ölümünüzden sonra O'na döndürülecek ve O'nun huzuruna gideceksiniz. Genel olarak okuyuş: "Döndürüleceksiniz" şeklinde muhatab olmak üzere "te" iledir. es-Sülemî, Zirr b. Hubeyş ve Abdullah (b. Mesud)'ın arkadaşları: Dönecekler" diye haber olmak üzere "ye" ile okumuşlardır.

Bu bölümü tek başına aç →