KEŞŞÂF TEFSİRİ

Yâsîn Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de [hicretten önce] nâzil olmuştur, 83 âyettir.

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Yâ, Sîn.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. Hikmetli Kur’ân’a yemin ederim ki;
Bu bölümü tek başına aç →

3–4. Âyetlerin Tefsiri

3-4. şüphesiz, sen (de) dosdoğru bir yol üzere gönderilenlerdensin;
Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

derpey indirdikleri ile...

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

fede olduğu gibi. Ya da ütlü yâsîne (Yâsîn’i oku) anlamına göre nasb edilerek okunmuş da olabilir. Ceyride olduğu gibi aslı üzere1 kesreli de okunmuştur. Hâzihî Yâsînü (Bu Yâsîn’dir) takdirine göre merfû‘ kılınarak ya da haysüde olduğu gibi zamme üzere (mebnî kabul edilerek) de okunmuştur. (Yâ’daki) Elif hem tefhīm (kalınlaştırma) hem de imâle ile okunmuştur. İbn Abbasın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Yâsîn’in anlamı Tayy lehçesinde yâ insân (Ey İnsan)dır.” Bunun sıhhatini Allah bilir; şayet sahihse yorumu şöyle olma-lıdır: Aslı üneysîn (Ey insancık)dır; dillerinde bununla nidâ çoğalınca, yarısını kullanarak kısaltma yapmışlardır. Nitekim eymünullāh kaseminde mullâh demişlerdir.

[1052] ِ כِ َ ْ kelimesi zü’l-hikme (hikmetli) anlamındadır. Ya da اَ(Kur’ân’a hakîm denmesi) canlı biri gibi hikmetle konuşan bir delil oldu-ğu içindir. Veya el-Hakîm’in kelâmı olduğundandır. Bu durumda (Kur’ân) kendisiyle konuşanın sıfatıyla nitelenmiş olur.

[1053] ٍ ِ َ ْ ُ اطٍ َِ َ َ ifadesi, (“sen de gönderilenlerdensin” şeklindeki)

haberden sonra gelen bir haberdir. Ya da “gönderilenler”in sılasıdır.2 ŞayetHaber olsun, sıla olsun, bu ifadeye duyulan ihtiyaç nedir; peygamberlerin sırât-ı müstakîm üzere oldukları zaten bilinmektedir.” dersen şöyle derim: Bu-nun zikredilmesindeki amaç, senin düşündüğün gibi; sırât-ı müstakîm üzere gönderilenle bu nitelikte olmayanların ayrıştırılması değildir. Burada amaç, peygamberin ve şeriat olarak getirdiklerinin özelliklerinin söylenmesidir. 1 Yani sâkin harfin harekelenmesinde kesreyle harekelenme kuralına göre. / çev.2 Yani “sen de ‘dosdoğru bir yol üzere gönderilen’lerdensin. / ed.

Böylece, bir tek sözle iki vasıflandırma birden yapılmakta; adeta şöyle buy-rulmaktadır: “Şüphesiz sen de, sabit bir yol üzerinde olan sabit peygam-berlerdensin.” Ayrıca sırâtin kelimesinin nekre olması, Peygamber (s.a.)’in, birçok müstakim yol arasında, vasıfları tam kavranamayan [muazzam] bir müstakim yol üzere gönderildiğine delâlet eder.

[1054] Tenzîlü’l-azîzi’r-rahîm şeklinde, gizli bir mübtedânın haberi ka-bul edilerek merfû‘ da okunmuştur. Mansūb okuyuş, (gizli bir) anî (şunu demek istiyorum ki) takdir edilerek olmaktadır. ِآن den bedel yapılmak’اsûretiyle de mecrûr okunmuştur.

[1055] ْ ُ َאءُ رَ آِ ْ א أُ َ א ً ْ َ ifadesinde (nefiy kabul edilip kavmen keli-

mesine) sıfat yapıldığında “ataları uyarılmamış bir kavim” anlamına gelir. Bu anlamın benzeri Allah Teâlâ’nın şu sözleridir: “Senden önce kendileri-ne herhangi bir uyarıcının gelmediği bir topluluğu uyarman için…” [Ka-sas 28/46]; “Senden önce onlara herhangi bir uyarıcı göndermedik.” [Sebe’ 34/44]. Ancak ْ ُ َאءُ رَ آ

ِ ْ א أُ َ ifadesi uyarmanın gerçekleştiği yönünde de tefsir edilmiştir. Bu tefsir, yı masdar edatı yapmakla olur. “Ataları uyarılmış bir kavmi uyarman için” anlamında. Ya da yı ism-i mevsūl ve ikinci mef‘ûl olarak mansūb yapmakla olur. “Bir kavmi, atalarının uyarılmış ol-duğu azaptan uyarman için” anlamında. Tıpkı “Şüphesiz ki Biz sizi yakın bir azaptan uyarmıştık.” [Nebe’, 40] âyetindeki gibi.

[1056] Şayet “Bu iki [zıt] tefsire göre, َن ُ ِ א َ ْ ُ َ ifadesinin bağlantıları ara-sında nasıl bir fark olur?” dersen şöyle derim: İlk tefsire göre nefye müteal-lıktır; uyarılmamalarının gafletlerinin sebebi olduğu takdir edilerek, “uyarıl-madılar; işte bu sebeple de gafiller” anlamında. İkinci tefsire göre ise “sen de gönderilenlerdensin” (ifadesi ile alâkalı olarak) “uyarasın diye” ifadesine mü-teallıktır. Adeta “Seni falancaya gönderdim ki onu uyarasın; çünkü o gafil!”1 denmektedir.Şayet“(Ataları) uyarılmadığı halde nasıl uyarılmış oluyorlar? Çünkü diğer âyetlerde bulunanlarla bunun arasında çelişki bulunmaktadır.” dersen şöyle derim: Çelişki yoktur; çünkü diğer âyetler atalarının uyarılmadı-ğı konusunda değil, bu kimselerin uyarılmadığı konusundadır. Kadim ataları İsmail (a.s)’ın soyundandır ki onların içerisinde uyarı gerçekleşmiştir.Şayet“İki tefsirden birine göre ataları uyarılmamıştır. Zâhir olan budur. Buna ne diyeceksin?” dersen, “Uzak ataları değil; yakın ataları kastediliyor.” derim.21 Önce fe-innehû ğâfil (çünkü gerçekten gafil!) dedikten sonra tekrar fe-huve ğâfil demesi; ayetteki فهم غافلون

sıygasına benzerliği sağlamak içindir. / ed.2 Âyette, “ataları uyarılmamış ve bu sebeple gafil kalmış bir kavmi uyarasın diye” buyrulduğu anlaşılmaktadır;

yani isabetli olan ilk tefsirdir. Çünkü burada, Fâtır 35/24’teki gibi “herhangi bir uyarıcı, vaiz” kast edilme-mektedir; Arapların arasında da Kuss b. Sâ‘ide, Ümeyye b. Ebu’s-salt gibi hanif uyarıcılar vardı. Hatta Hālid b. Sinan adlı bir Arap peygamberden söz edilmektedir. Burada kastedilen, Yahudi ve Hıristiyan dinleri gibi,

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

ل [1057] Andolsun ki Cehennem’i tamamen cinlerle ve“ ,(o söz) اinsanlarla dolduracağım!” [Secde 32/13] âyetidir. İnkâr üzere ölecekleri bi-linenlerden oldukları için, bu söz onlara tealluk etmiş, aleyhlerinde kesin-leşmiştir.

[1058] [7-9. âyetler] inkârcılıktaki ısrarlarının ve asla geri dönemeyecek olmalarının temsil ile anlatılmasıdır; hakka iltifat etmemeleri, boyunları-nı o tarafa çevirmemeleri, hakka baş eğmemeleri bakımından, boynuna halka geçirilip de başı yukarı dikilen kimselere benzetilmektedirler. Yine, düşünmemeleri, görmeye çalışmamaları ve Allah’ın âyetleri hakkında kör gibi davranmaları konusunda da, iki set arasında kalıp da önünü arkasını göremeyen kimseler gibi yapılmışlardır.

[1059] Şayet“Çenelerine varan’ sözünün anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Zincirler çenelerine ulaşmakta, oraya yapışmaktadır. Bu da zincirle-nen kimsenin boynundaki zincirin tasmasının, çenenin altındaki iki ucunun birleştiği yerde olan halkadaki en üst zincirin halkadan çeneye doğru çıkmış olması şeklindedir. Bundan dolayı zincir bu kimsenin başını oynatmasına izin vermediği gibi sağa-sola çevirmesine de imkân tanımamakta; bu yüzden, başları yukarı kalkık olmaya devam etmektedir. el-Mukmah başını kaldıran ve gözünü kısan kimsedir. Suya kanıp da başını kaldıran deve için kameha’l-baî-ru fe-huve kāmihun denilir; şehrâ kımâhin terkibi bu anlamdan gelmektedir; çünkü develer, iki Kânûn ayında1 su soğuk olduğundan, su içtikten sonra başlarını kaldırmaktadırlar. Yine iktehamtü’s-sevîk (kavutu başım hafif kalkık vaziyette ağzıma atıp yuvarladım) ifadesi buradan gelmektedir.

kutsal kitabı olan müesses, sistematik bir dinin / uyarının, Araplar için söz konusu olmadığı, bunu Peygam-ber’in sağlayacağıdır. Nitekim 13. âyetten itibaren verilen “2 elçi ve onları destekleyen 3. elçi” temsili ile de Hazret-i Musa, İsa Mesih ve Muhammed (s.a.)’in aynı sırât-ı müstakimin yolcuları oldukları ve sonrakinin öncekileri desteklediği anlatılmaktadır. İlk 2 elçi, birbirlerinden ayrılmadan verilmektedir, çünkü Muham-med (s.a.)’e göre tarihte kalmış, aynı noktada birleşmişlerdir; onları destekleyen Peygamber (s.a.) ise onlardan ayrı, [âyetin nâzil olduğu dönem itibariyle] el’ân yaşamakta olan bir şahsiyettir. / ed.

1 Bunlar Aralık ve Ocak aylarıdır; Kânûn-i Evvel, Kânûn-i Sânî. / ed.

[1060] Şayet“(ن ’daki) zamirin eller’e ait olduğunu söyleyen ve zincirin el ve boynu birleştirici olmasından -ki ona bu sebeple câmia denmektedir- boyunların zikredilmesinin ellerin zikrine delâlet ettiğini id-dia eden kişi hakkında görüşün nedir?” dersen şöyle derim: Doğru olan sana anlattığımdır. Bunun delili de “Bu yüzden yukarı kalkıktır başları!” sözüdür. Dikkat edersen, yukarıya doğru kalkık olma durumunu “zincirler çenelerine kadardır” sözünün neticesi yapmaktadır. Eğer zamir“ellere” ait olsaydı“yukarı kalkık olma durumu” için sonuç anlamı aşikâr olmayacaktı. Buna rağmen zamiri böyle takdir etmek; zorlama bir yorum olacak, ‘mâna-nın kendisine çağırdığı zahiri terkedip uzaklaştığı bâtına gitmek’ ve ‘parıl parıl parlayan hakkı terkedip geveleyen batıla gitmek’ anlamına gelecektir.Şayet“ İbn Abbas fî eydîhim şeklinde, İbn Mesûd da fî eymânihim şeklinde okumuştur.1 Bu iki okuyuşa göre, zamirin eydî veya eymân kelimesine ait olabileceğini kabul eder misin?” dersen şöyle derim: O zorlama zamir tak-diri olsa da, dediğim gibi zamirin zincirlere râci oluşunun açık, anlamın da bu şekilde düzgün olması bunu reddetmektedir.

ا [1061] ًّ َ kelimesi hem fethalı hem de zammeli (südden) okunmuştur. İnsanların yaptıkları (set ve engel) fethalı; Allah’ın yarattığı (dağ vs.) zam-melidir, denilmiştir.

[1062] ْ ُ َא ْ َ ْ َ َ (gözlerini perdeledik); yani gözlerini örtüp üzerine gö-rülene bakmayı engelleyen bir perde koyduk. Mücâhid’in; “ ْ ُ َא ْ َ ْ َ َ ifade-si, ‘gözlerine perde çektik’ anlamındadır.” dediği nakledilmiştir. Fiil aşvden türetilerek, (aşeynâhum şeklinde) Ayın’la da okunmuştur.

[1063] Âyetin Benî Mahzûm hakkında indiği söylenmiştir. Şöyle ki: [Mahzum oğullarından] Ebû Cehl, “Muhammed’i namaz kılarken görürse ba-şını ezeceğine!” dair yemin etmiş; sonra, elinde başına vurmak için taşıdığı bir taşla namaz kılarken onun yanına gelmiş. Elini kaldırınca, eli boynu hizasında sabitlenmiş ve taş eline yapışmış. Hatta taşı elinden zar zor çekip alabilmişler. Bunun üzerine, kavmine dönüp olanları anlatmış. Bu sefer, bir başka Mahzûmlu; “Onu şu taşla ben öldüreceğim!” demiş ve gitmiş. Allah da onun gözünü kör etmiş!..

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

eymânihim şeklinde… / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[1064] Şayet“Allah Teâlâ [yukarıda] uyarma gerçekleştiği halde iman etmediklerini gösteren şeyler söyledi; sonra da א َ َّ -buyur (…Sen ancak) إِdu. Hâlbuki bunun getirilmesi uyarmanın gerçekleşmemesi durumunda geçerli olur.” dersen şöyle derim: Doğru. Söylediğin gibi; ancak bu, uyar-ma olduğu halde iman edilmediğini göstermekte olup anlamı uyarmay-la hedeflenenin gerçekleşmemesi olunca -ki o da imandır- “sen ancak … uyarabilirsin” denmiş ve şu kastedilmiştir: Senin uyarınla, bu uyarılanların dışındakiler -bu zikre, yani Kur’an’a ya da öğüde tâbi olan ve rablerinden haşyet duyanlar- için hedef gerçekleşmiştir.

[1065] “Ölülere hayat vereceğiz.” ifadesi, onları ölümlerinden sonra tekrar dirilteceğiz anlamındadır. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728]; “Allah’ın on-lara hayat vermesi, şirkten imana çıkartmasıdır.” dediği nakledilmiştir.

[1066] “Yazmaktayız;” yani gerçekleştirdikleri salih ve kötü amelleri; [i] öğrettikleri ilim, tasnif ettikleri kitap, vakfettikleri vakıf, inşâ ettikleri mescit, kervansaray, köprü ve benzeri geride bıraktıkları güzel eserleri de, [ii] bazı zalim yöneticilerin Müslümanlar aleyhine verdikleri görevler, onları zarara uğratacak züyuf akçeler basmak, Allah’ın zikrinden alıkoyacak oyun ve eğ-lenceler ihdâs etmek gibi kötü amelleri de yazmaktayız. Ayrıca, ihdas edi-lip de başkalarınca izlenen bütün iyi ve kötü yollar da yazılmaktadır. Bunun benzeri “O gün insana yaptıkları ve geride bıraktıkları” -yani yaptığı ameller ve geride bıraktığı eserler- “haber verilecek.” [Kıyâme 75/13] âyetidir. Bu eser-lerin, mescitlere çokça yürüyen kimselerin ayak izleri olduğu da söylenmiştir. Câbir (r.a)’ın [v. 78/697] şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Mescide yakın bir yere taşınmak istedik; etrafı boştu. Bu durum Peygamber (s.a.)’e intikal etti. Bunun üzerine bizim yurtlarımızın olduğu yere geldi ve ‘Ey Seleme oğulları! Mescide taşınmak istiyormuşsunuz?’ dedi. Biz de ‘Evet, mescit bize uzak; et-rafı da boş.’ dedik. Bunun üzerine ‘Yurtlarınızda kalın! Şüphesiz ayak izleriniz yazılmakta.’ dedi. Peygamber (s.a.)’in bu sözünden dolayı bir daha mescide yakın bir yere taşınmayı istemedik.” [Müslim, “Salât”, 280; benzer lafızlarla]. Ömer b. Abdülaziz’in [v. 101/720] de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah Teâlâ bir şeyi ihmal edecek olsaydı rüzgârların sildiği izleri ihmal ederdi.”

[1067] İmâm (ana-kütük) Levh-i Mahfuz’dur. Âyet, meçhul sıyga ile ve yuktebu mâ kaddemû ve âsâruhum (Önden gönderdikleri de, geride bı-raktıkları da yazılmaktadır!) şeklinde de okunmuştur. Ayrıca ve kül şey’in şeklinde (merfû‘) da okunmuştur.1

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

13. Onlara şu şehir halkını temsil getir; hani, oraya elçiler gelmişlerdi.
Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

dı... Biz de bir üçüncü ile desteklemiştik; “Size gönderilmiş elçileriz biz!” demişlerdi.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

Arapların indî min hâze’d-darbi kezâ yani “Yanımda bu darptan -yani ör-nekten- şu kadar var” ve hâzihi’l-eşyâu alâ darbin vâhidin “Bu eşyalar tek bir darb -yani örnek- üzeredir” sözlerinden gelmektedir. Mâna; onlara kasa-ba ehlinin durumunu temsil getir; o kasabalıların durumunu ilginç bir kıssa olarak onlara anlat, şeklindedir. İkinci misallik durum2 ilkinin açıklaması-dır. إذ’in mansūb oluşu אبَ ا den bedel olmasındandır. Bu kasaba ise’أAntakya’dır. “Elçiler” İsa (a.s)’ın Antakyalılara gönderdiği elçilerdir; onları hak davetçisi olarak göndermişti. Çünkü halk putlara tapıyordu. Onlara iki elçi gönderdi; şehre yaklaştıklarında kuzularını otlatan yaşlı bir adam gördüler. Sāhibu Yâsîn3 denilen Habîb-i Neccâr’dı bu. Elçilere sorular sor-du, onlar da durumlarını haber verdiler. Bunun üzerine, “Elinizde bir kanıt var mı?” dedi. Onlar “Hastaya şifa verir, kötürüm ve alacalıyı iyileştiririz.” dediler. Habîb’in iki senedir hasta olan bir çocuğu vardı. Onu meshettiler ve çocuk bunun üzerine ayağa kalktı. Habîb de iman etti. Sonrasında bu haber yayıldı ve elçilerin eliyle birçok kişi şifa buldu. Krala bunların duru-mu iletildi. Kral o ikisine; “[Ne yani] ilâhlarımız dışında başka bir ilâhımız mı var?!’ diye sordu. Onlar “Evet, seni de, ilâhlarını da yoktan var eden!” dediler. Bunun üzerine kral; “Dediklerinizi biraz düşüneyim.” dedi; [ama] insanlar onların peşine düşüp onları darp ettiler; -hapsedildikleri de söylen-miştir-. Sonra İsa (a.s) Şemûn’u gönderdi. Kimliğini gizleyerek şehre girdi. 1 Yani izmâr alâ şerîtati’t-tefsîr yerine, mübteda - haber cümlesi şeklinde. / ed2 Yani va’drib le-hum meselen mesele ashâbi’l-karyeti ifadesindeki ikinci mesel. / ed. 3 YâSîn suresinde anlatılan. / ed.

Kralın yakınındakilerle arkadaşlık kurdu. Sonunda onu iyice sevdiler ve krala ondan bahsettiler. Kral da onu sevdi. Bir gün krala “İki adam hapsetmişsin; ne dediklerini dinledin mi?” diye sordu. Kral “Hayır, öfkem benimle onları dinlemem arasına girdi.” dedi. Sonra da o ikisini çağırttı. Şemûn onlara “Sizi kim gönderdi?” diye sordu. Onlar “Her şeyi yaratan ve hiçbir ortağı olmayan Allah.” dediler. Bunun üzerine “Onu anlatın ama kısa tutun.” dedi. Onlar “O, dilediğini yapıyor; murad ettiğine hükmediyor.” dediler. Şemûn krala “Ne dersin, sen de ilâhından O’nun yaptığının benzerini yapmasını istesen ve böylece senin ve onun için bir şeref olsa!” dedi. Kral “Senden sakladığım hiç-bir sırrım yok. Bizim ilâhımız görmez, duymaz, zarar ve fayda vermez.” dedi. Şemûn onlarla birlikte putların yanına girer; duâ eder, yakarışta bulunurdu; onlar da onun kendilerinden olduğunu sanırlardı. Sonra (Şemûn iki elçiye) “İlâhınız ölüyü diriltebilirse ona iman ederiz.” dedi. Bunun üzerine yedi gün önce ölmüş bir çocuğun getirilmesini istedi. Çocuk (dirilip) ayağa kalktı ve “Ben ateşten yedi vadi içerisine sokuldum ve sizi içinizde bulunduğunuz du-rumdan uyarıyorum; iman edin!” ve “Göğün kapıları açıldı ve güzel yüzlü bir gencin bu üçü için şefaat ettiğini gördüm.” diyerek ekledi. Kral “Kim onlar?” diye sordu. Çocuk “Şemûn ve bu ikisi.” diye cevap verdi. Bunun üzerine kral hayret etti. Şemûn kendi sözünün krala tesir ettiğini görünce, ona nasihat etti ve kral da halkı da iman ettiler. İman etmeyenler ise Cibrîl’in attığı bir çığlıkla [büyük bir gümbürtüyle] helâk oldular.

َא [1069] زْ َّ َ َ “takviye ettik” anlamındadır. Yağmur toprağı sertleştirip sıktığı zaman el-mataru yuazzizü’l-arda denilir. Aynı anlamda teazzeze lahmu’n-nâkati (devenin eti sıkılaştı) denilir. Birinin diğerine galip gelme-si durumunda kullanılan azzehû - yeuzzühûdan şeddesiz olarak (azeznâ) da okunmuştur; üçüncüleriyle galip geldik, onlara hâkim olduk, demektir ki üçüncüleri Şemûn’dur. Şayet“Mef‘ûlün bih neden terkedildi?”1 dersen şöyle derim: Çünkü maksat kiminle desteklendiğinin zikredilmesidir ki o da Şem’ûn ve izlemiş olduğu ince tedbirlerdir. Bu sayede hak galip gelmiş ve batıl zelil olmuştur. Kelam, herhangi bir maksatla kurulduğunda siyakı ona göre yapılır ve o maksada yönelinir. Sanki onun dışında kalanlar atılmış ve reddedilmiş gibi. Bu benzeri; ‘Bugün sultan hak ile hüküm verdi’ demen-dir. Cümlenin kuruluş maksadı burada senin ‘hak ile’ sözündür. Bu sebeple lehinde ve aleyhinde hüküm verilenleri zikretmeyi terk ettin.”

1 Yani neden “Bu ikisini destekledik.” (فعزّزناهما) denmedi. / ed.

[1070] ٌ َ َ kelimesinin burada merfû, ا ً َ َ ا َ َ א َ (“Bu insan olamaz!” [Yûsuf 12/31]) âyetinde ise mansūb kılınması إ’nın nefyi bozması sebebiy-ledir. Bu durumda artık leyseye benzeyen nın benzerliği kalmamış olur ve amel etmez.

[1071] Şayet “Neden önce َن ُ َ ْ ُ ْ כُ ْ َ إِ َّא Size gönderilmiş elçileriz“) إِbiz!”) sonra َن ُ َ ْ ُ َ ْ כُ ْ َ َّא إِ -denil (.biz kesinlikle size gönderilmiş elçileriz) إِdi?” dersen şöyle derim: “İlkinde, haber kipli bir cümle ilk defa söylenmek-tedir; ikinci cümle ise inkârdan dolayı cevaptır.1

[1072] ُ َ ْ َ َא ُّ .ifadesi tekitte yemin yerine geçer (Rabbimiz biliyor ki) رَArapların şehidallāhu (Allah şâhit ki), alimallāhu (Allah biliyor ki) şeklin-deki sözleri de böyledir. Elçilerden kesinlik ve pekiştirme yollu gelen bu cevap, ancak “Bize düşen -doğruluğumuza şahitlik eden aşikâr belge ve ka-nıtlarla- açık-seçik iletmekten ibarettir.” sözleriyle beraber güzel olmuştur. Yoksa iddia sahibi “Vallāhi, iddia ettiğim şeyde doğru söylüyorum!” dese de, açık bir delil getiremese, bu çirkin olur.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[1073] Elçilerin dinini sevmedikleri ve nefisleri ondan kaçtığı için “uğur-suzluğa uğradık” dediler. Zaten cahillerin âdeti; meylettikleri, arzu ve tercih ettikleri, tabiatlarının kabul ettiği her şeyi uğurlu saymak; kaçtıkları, hoş-lanmadıkları şeyleri ise uğursuz saymaktır. Kendilerine bir nimet ya da belâ geldiğinde “Bunun berekâtıyla…” ya da “Bunun uğursuzluğundan!” derler. Tıpkı -Kıptîlerden naklen- “Başlarına bir kötülük gelse, Musa ve beraberin-dekilere uğursuzluk yüklerlerdi.” [A‘râf 7/131] âyeti ile -Mekke müşriklerinden naklen- “[Bunlara bir iyilik gelse, ‘Allah’ın sayesinde.’ derler]; bir kötülük erişse, o za-man da ‘(Ey Muhammed!) Senin yüzünden böyle oldu!’ derler.” [Nisâ 4/78]âyetinde olduğu gibi. Denildiğine göre, bunu yağmurları kesilince söylemiş-lerdir.2 Katâde’nin [v. 117/735] “Başımıza bir şey gelirse sizdendir.” diye tefsir ettiği nakledilmiştir.1 Ve inkârın dozu arttıkça tekidin şiddeti de artırılmaktadır. / ed.2 Bu ifadeler Mekke Müşriklerine değil, Medineli münafıklara aittir ve Uhud hezimeti üzerine söylenmiş-

tir. Dedikleri şudur: Savaşı senin yüzünden kaybettik; sahraya çıkmayıp savunma savaşı yapsaydık bu bela başımıza gelmeyecekti!” / ed.

[1074] ْ כُ ُ َאئِ kelimesi tayrukum şeklinde okunmuştur. Bu, “uğursuz-luğunuzun sebebi sizinledir” anlamındadır ki o da inkâr etmeleridir. Ya da uğursuzluğunuzun sebepleri sizinledir” anlamında olup, inkâr etmeleri ve isyanlarıdır. Hasan-ı Basrî [v. 110/728], tetayyurukumdan dönüştürülmüş ola-rak ittayyurukum şeklinde okumuştur. أإن ذכifadesi [e-in şeklinde] istifham Hemzesi ve şart harfi bir arada okunmuştur. Ayrıca araya bir Elif getirilerek â-in zükkirtüm şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşta âyet; “Size öğüt verilse uğursuzluğa uğradığınızı mı söyleyeceksiniz?” anlamındadır. istifham Hem-zesi ve nasb edici en edatıyla; e-en zükkirtüm şeklinde de okunmuştur; “Size öğüt verildi diye uğursuzluğa uğradığınızı mı söylüyorsunuz?” anlamındadır. İstifham edatı olmaksızın; ihbârî cümle anlamında en ve in şeklinde de okun-muştur. Bu iki durumda “Size öğüt verildi diye uğursuzluğa uğradığınızı söylediniz.” ve “Size öğüt verilecek olsa uğursuzluğa uğradığınızı söylersiniz.” anlamlarında olmaktadır. Bir başka okuyuş da tahfif üzere (şeddesiz) eyne zü-kirtüm okuyuşudur. Anlamı ise “Sizden bahsedilen her yerde uğursuzluğunuz sizinledir.” şeklindedir. Bunlardan söz edildiğinde uğursuz olan mekân, oraya girdiklerinde daha da uğursuz olacaktır!

[1075] “Aksine, siz isyanda ileri giden bir toplum olduğunuzdan”, size uğursuzluk geliyor! Yoksa Allah elçileri ve onların size öğüt vermesi sebe-biyle değil. Ya da âyetin anlamı; aksine, siz dalâlette ileri giden, azgınlıkta ısrar eden bir toplumsunuz. Öyle ki; kendilerinden bereket umulacak olan Allah’ın elçilerini uğursuz görüyorsunuz!

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

24. “O takdirde, gerçekten apaçık bir sapma içerisindeyim demektir.”
Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

[1076] َ ْ َ ٌ ُ .ifadesinde bahsedilen Habîb b (…Bir adam koşarak) رَİsrâîl en-Neccâr’dır. Put oyardı. Aralarında altı yüz sene olmasına rağmen Peygamber (s.a.)’e iman edenlerdendi. Tıpkı Büyük Tübba, Varaka b. Nevfel ve benzerleri iman ettiği gibi. Hiç kimse bir peygambere zuhurundan önce iman etmemiştir hâlbuki. Habîb’in Allah’a ibadet ettiği bir mağarada iken, elçilerin haberi kulağına gelince onların yanına gidip dinini açıkladığı ve kâ-firlerle konuştuğu, bunun üzerine kâfirlerin; “Dinimize muhalefet mi ediyor-sun?” dedikleri ve üzerine atlayarak onu öldürdükleri söylenmiştir. Bağırsağı arkasından çıkana dek onu ayaklarıyla ezdikleri de dile getirilmiştir. Bir başka rivayete göre ise “Allah’ım kavmime hidâyet et!” derken onu taşlayarak öldür-müşlerdir. Kabri Antakya çarşısındadır. Öldürüldüğünde, Allah onlara buğz etmiş ve Cebrail (a.s)’ın bir çığlığıyla helâk edilmişlerdir. Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ümmetlerin önde gelenleri üçtür; bunlar Al-lah’ı göz açıp kapayıncaya kadar bile inkâr etmemişlerdir. Bunlar; Ali b. Ebu Tālib, YâSîn’de zikredilen kişi ve Firavun hanedanından iman eden kişidir.”

[1077] “Doğru yolda gidip de sizden hiçbir ücret istemeyen bu insanlara” ifadesi, elçilere uymayı teşvik eden veciz bir sözdür; onlarla birlikte dünyanızda hiçbir şekilde hüsrana uğramayacak, dininizin doğruluğu noktasında da kâr edeceksiniz. Böylece dünya ve âhiret hayrı sizin için bir araya gelecek anlamın-dadır. Habib, daha sonra sözü, onlara nasihati kastettiği halde kendisine nasi-hat ediyormuş gibi devam ettirmiştir. Bunu, onlar hakkındaki ince düşünce ve anlayışından yapmıştır; çünkü bu tür bir tavır nasihatin işlemesi bakımından daha etkilidir. Öyle ki; onlar için sadece kendisi için istediklerini istemekte; “Sizin ‘ne’niz var ki sizi yoktan yaratana kulluk etmiyorsunuz?!” demek yerine “Hem, benim ‘ne’m var ki beni yaratana kulluk etmeyecekmişim?!” demekte-dir. “Siz de sonunda O’na döndürüleceksiniz.” ifadesine dikkat et; işaret ettiği-miz anlamı kastetmemiş olsaydı “Beni yaratana…” ve “sonunda O’na dönece-ğim.” derdi. Aynı üslubu “Şüphesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim; gelin bana kulak verin.” sözüne kadar sürdürmüş ve bu sözüyle şunu söylemek istemiştir: Sözümü dinleyin ve bana itaat edin. Size alternatifi olmayan gerçeği göstermek-teyim: Kulluk ancak başınızın kendisinden geldiği, sonunuzun da kendisine gideceği [yani size hayat bahşeden ve sonunda ölüp kendisine döneceğiniz] zata yapılabilir. Akıllarınız ne kadar da kıt ve ne kadar berbat! Çünkü O’na kulluk etmek yerine başka şeylere kulluğu tercih ediyorsunuz. Hâlbuki O size bir zarar vermek istese ve kulluk ettikleriniz size şefaat etmeye kalksa şefaatleri kâr etmeyecek, O’nun yanında şefaatçi olmalarına bile imkân verilmeyecek; sizi kurtarmaya hiçbir şe-kilde güçleri yetmeyecektir. Siz bu tercihinizde akıl ve temyiz sahibi kimseye gizli kalmayacak kadar aşikâr bir dalâlete düşüyorsunuz.

[1078] Şu da söylenmiştir: Onlara nasihat ettikten sonra onu taşlamaya başlamışlar; o da öldürülmeden önce hızla elçilere doğru giderek, onlara; “Şüphesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim; gelin bana kulak verin!”, yani “imanımı duyun ki benim için şahit olasınız” demiştir.

[1079] İn yeridni’r-Rahmânu bi-durrin şeklinde de okunmuştur ki in yû-ridnî durran anlamındadır; yani “Rahman beni zarar getiren yere götürürse.”

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

[1080] Öldürüldüğünde kendisine “Cennet’e gir denildi.” Katâde’nin [v. 117/735] şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah onu Cennet’e koymuştur; orada yaşamakta ve nasiplendirilmektedir.” Bununla şu âyeti kastetmekte-dir: “Aksine, diridirler; mutlu mutlu Rableri katında rızıklandırılıyorlar.” [Âl-i İmrân 3/169]. Âyetin mânasının, bu kimsenin Cennet’e gireceğine ve oranın ehlinden olacağına dair bir müjde olduğu da söylenmiştir.

[1081] Şayet“Bu ifade Beyân ilmine göre nasıl açıklanabilir?” dersen şöyle derim: İsti’naf1 olarak açıklanabilir; çünkü bu, rabbiyle karşılaştığında durumunun sorulması düşünülecek yerlerdendir. Sanki birisi “Dinine yar-dım uğruna çektiği bu zorluklardan ve rabbinin rızası uğruna canını cömertçe verdikten sonra rabbiyle karşılaşması nasıl oldu?” demekte ve ona “Cennet’e gir, denildi” diye cevap verilmektedir. Ayrıca, “Kendisine denildi.” de buyrul-mamıştır; çünkü amaç, kime söylendiği üzerine değil söylenen söz ve bunun yüceliği üzerine kurulmuştur. Kaldı ki, kime söylendiği malumdur. “Keşke kavmim de bilmiş olsaydı” ifadesi de böyledir. Bu büyük kurtuluş esnasında bu zatın ne dediğine dair birinin soru sorduğu takdir edilerek söylenmiştir. Adeta, Habib kavminin halinden haberdar olmasını temenni etmektedir; çünkü bunu bilmeleri kendileri hakkında da benzer bir durumu, yani inkâr-cılıktan dönerek -her Cennet’e götürecek olan- imana ve salih amele girişi kazanmalarına sebep olacaktır. Merfû bir hadiste şöyle geçmektedir: “Habib, kavmine hem diriyken hem de ölüyken nasihat etti.”

[1082] Burada, öfkeyi yutup cahillere yumuşak davranmanın, ken-dini şerirler ve zalimler sürüsüne sokanlara acımanın, onları kurtarmak için paçayı sıvamanın, bu konuda hassas düşünmenin ve böylece bu kim-selerin kötü durumlarına sevinmekten ve onlara bedduâ etmekten ken-dini uzak tutmanın gerekliliğine dair büyük bir uyarı bulunmaktadır. 1 Yani geriyle anlamca bağlantılı bir başlangıç cümlesi olarak. / çev.

Dikkat edersen, başına çorap örüp kendisini katledenlere, putperest birer kâfir olmalarına rağmen hayır talep etmiştir. Yalnız, bunu kendisi hakkında çok büyük bir hata içerisinde olduklarını, kendisinin doğru yolda, samimi ve şefkatli olduğunu, düşmanlıklarının kendisine sadece kazanç sağlayıp mutluluk getirdiğini öğrenmeleri için söylemiş de olabilir; çünkü bu sayede kendisine daha fazla gıpta edilmiş olacak, zevki ve mutluluğu katlanacaktır. Ancak ilk yorum daha isabetlidir.

[1083] ( َ כْ .ifadesi) el-mükerramîn şeklinde de okunmuştur ا

[1084] Şayet“ ِّ ِ رَ َ َ َ א َ ِ ifadesindeki , lardan hangisidir?” der-sen şöyle derim: Masdariyye1 veya “Rabbimin günahlarımdan neleri ba-ğışladığını” anlamında mevsūledir. İstifhâmiyye de olabilir ki bu durumda “Rabbimin beni hangi şeyle bağışladığını” anlamına gelir. Bununla, öldü-rülünceye kadar dini yüceltmek adına göstermiş olduğu sabır ve direnci kastetmektedir. Ancak [bi-mâ şeklinde] ispatı caiz olmakla birlikte Elif atıla-rak, bi-me ğafera lî denmesi daha güzeldir. Kad alimtü bi-mâ sanate hâzâ (Bunu hangi saikle yaptığını çok iyi biliyorum!) denebileceği gibi, bi-me sanate de denebilir.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

çığlığıyla görmesi, onları helâk etmek için Bedir ve Hendek savaşlarında olduğu gibi gök ordularından bir ordu indirmemesidir.

[1086] Şayet“ َ ِ ِ ُ َّא א כُ َ :ifadesi ne anlamdadır?” dersen şöyle derim وَBunun anlamı; Habîb’in kavmini helâk etmek için gökten bir ordu indir-memiz hikmetimize göre doğru olmazdı, şeklindedir; çünkü Allah Teâlâ her kavmin helâkini farklı şekillerde icra etmiştir. Bu da hikmetinin gerek-tirdiği ve maslahatın zorunlu kıldığı bir şeydir. Dikkat edersen, “Kiminin başına taş yağdırdık; kimini sarsıntı yakaladı; kimini yerin dibine geçirdik; kimini de suda boğduk...” [Ankebût 29/40] buyrulmuştur.“Peki, Bedir ve Hendek savaşlarında neden gökten ordular indirdi? Çünkü Allah Teâlâ;

1 “Rabbimin beni bağışladığını [bilselerdi].” anlamında. / ed.

• Onların üzerine bir rüzgâr ve görmediğiniz ordular gönderdik. [Ahzâb 33/9], • (Ben sizi) peşi sıra gelen bin melekle (destekleyeceğim.) [Enfâl 8/9], • İndirilecek üç bin melekle (rabbinizin sizi desteklemesi size yetmeyecek mi?!) [Âl-i İmrân 3/124], • Nişaneli beş bin melekle (rabbiniz sizi destekler’ [Âl-i İmrân 3/125]

buyurmuştur.” dersen şöyle derim: Bir melek dahi yetecekti. Nitekim Lut (a.s)’ın şehirleri Cebrail (a.s)’ın kanadının bir tüyüyle, Semûd şehri ve Salih (a.s)’ın kavmi ise onun çığlığıyla helâk edilmişti; ancak Allah Teâlâ Mu-hammed (a.s)’ı her şeyde büyük nebilere ve ülül’azim peygamberlere üstün tutmuştur. Nerede kaldı Habîb en-Neccâr?! Allah Teâlâ kimseye vermediği izzet ve ikramı Muhammed (s.a.)’e vermiştir ki, gökten ordu indirmesi de bunlardandır. “İndirmedik… indirecek de değildik.” sözleriyle adeta, ordu indirme ancak senin gibi birine lâyık yüce işlerdendir; bunu senden başkası için yapacak değiliz, anlamına işaret etmektedir.

ةً [1087] َ ِ ً وَا َ ْ َ َّ ْ إِ َ ifadesinde; ‘bu yakalama’ ya da ‘bu ceza’ ancak إِنْ כَאbir çığlıktan ibaret oldu, anlamı vardır. Ebû Cafer el-Medenî [v. 130/748] kâne-yi tam fiil kabul ederek (sayhatün şeklinde) merfû‘ okumuştur. Bu durumda, “Sadece bir çığlık oldu!” anlamı ortaya çıkar. Ancak kıyas ve kullanım fiilin bu durumda müzekker kılınmasıdır; çünkü burada cümle mâ vakaa şey’ün illâ sayhatün anlamında olur. Ancak lâfzın zahirine ve sayhanın fiilin fâ‘ili oluşuna bakmış (fiili müennes yapmış)tır. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] ى َ ُ َ ا ُ َ ْ َ َ ْ ُ ُ אכِ َ َ َّ Ama sonunda, öyle bir hâle geldiler ki, oturdukları yerlerden başka“) إbir şey görülmez oldu.” 1[Ahkāf 46/25]) şeklindeki kıraati de böyledir. Ayrıca Zü’r-Rumme’nin [v. 117/735] şu beytinde de benzer bir kullanım vardır:

Geriye sadece etrafı şişmiş kaburgalar kaldı İbn Mes‘ûd ise illâ zakyeten vâhideten şeklinde okumuştur; bu, kuş öttüğün-de kullanılan zekā - yezkû / yezkī fiilinden alınmıştır. Eskalu mine’z-zevâkī (horozlardan daha ağır) deyimi de bundandır.2

ونَ [1088] ُ ِ א َ ateşin sönüp küle dönüşmesi gibi söndüler! Tıpkı Le-bîd’in [v. 41/661] dediği gibi:

İnsan tamamen bir alev, ve aydınlığı gibidir;küle döner bir süre parıldadıktan sonra!

.şeklinde müzekker okunmaktadır. / ed لاَ يـرَُى ifadesi, genelde لاَ تـرَُى 12 Araplar gece uzun uzun sohbet eder, horozların gecenin sonlarındaki ötüşünü de sabahı haber verdiğin-

den dolayı ağır bulurlardı. Horozların ötmesi Araplara bu anlamda ağır gelen işlerdendi. Herhangi zor bir işi nitelerken de bu deyimle işin zorluğunu ifade ederlerdi. / çev.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

אدِ [1089] َِ ْ َ ا َ ةً َ ْ َ َא (Ey yangı…) ifadesi, yangılarına bir sesleniştir;

onlara adeta şöyle denmektedir: “Ey yangı gel gel!.. Senin gelmen gereken durumlardan biridir çünkü bu!..” O da, onların elçilerle alay ettikleri du-rumdur. Bu ifadenin anlamı ise için için yananların üzüleceği, çaresizlerin çaresiz kalacağı bir durumu hak ettikleridir. Veya onlar meleklerle mümin insan ve cinlerin kendilerine üzüleceği kimselerdir. Bu yangının Allah ta-rafından olduğu da düşünülebilir; ancak bu isti‘âre yoluyla2, onların ken-dilerine işledikleri ve başlarını soktukları şeyin büyüklüğü ve Allah’ın bu durumu ne denli yadırgadığı ve buna ne kadar şaşırdığı anlamında olabi-lir. Yâ hasretâh şeklinde okuyanın kıraati de bu yorumu destekler; çünkü bu aslında yâ hasretîdir (Ey benim yangım!). Yâ hasrate’l-ibâdi (Ey kulların yangısı!) şeklinde, üzüntü kullara ait olduğundan onlara izāfet edilerek de okunmuştur. Sonuçta yangı onlara tevcih edilmektedir. İfade ayrıca vasıl, vakıf gibi icrâ edilerek3 yâ hasrah ale’l-ibâd şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

olup kemde ameli talîk edilmiştir4; çünkü ister soru ister haber anlamında olsun kemden önceki âmil onda amel edemez; zira kem aslen soru edatıdır ve e-lem yerav inne zeyden le-muntalikun (Zeyd’in ayrıldığını görmediler mi?) cümlesinde olduğu gibi [âmil] lâfzında amel etmese de kemin anlamı cümleye nüfuz etmektedir. َن ُ ِ ْ َ َ ْ ِ ْ َ ْ إِ ُ َّ -artık kendilerine dönemiyor) أَlar)cümlesi, lâfzan değil mâna olarak َא כْ َ ْ ْ أَ cümlesinden bedeldir. Takdir כَşöyledir: “Kendilerinden önceki nesilleri helâk edip durmamızın, onların kendilerine geri dönemeyecek olduklarına delâlet ettiğini görmediler mi?” ( u) Hasan-ı Basrî’nin yeni bir cümle başlangıcı olarak inne şeklinde’أkesreli okuduğu rivayet edilmiştir. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde ise e-lem yerav men ehleknâ (Helâk ettiğimiz kimseleri görmediler mi?) şeklinde geçmekte-dir. Bu okuyuşta bedel, bedel-i iştimâl olur.5 1 Yani ey ‘yazık’lar, ‘ah ahlar’, ‘vahvah’lar, ‘keşkeler’! Neredesiniz? Gelin! Yetişin!.. / ed.2 Çünkü Allah’ın bir şeye yanması söz konusu değildir. / ed.3 Yani vakfedeki yâ hasrah şeklindeki okuyuş, durmadan geçildiğinde de devam ettirilerek. / ed.4 Yani kemideğil, kem ve sonrasını mef‘ûl alarak mahallen nasbetmiştir. / ed.5 Bedel َأنََّـهُمْ إِليَْهِمْ لاَ يـرَْجِعُون (artık kendilerine dönemiyorlar) ifadesidir. “Helâk edilenlerin görülmesi”, “onların

geri dönemediğinin görülmesini” kapsamaktadır. / ed.

[1091] Bu âyet rec‘ate1 inananların görüşünü reddeden delillerdendir. Riva-yete göre; İbn Abbasa “Bir güruh Hazret-i Ali’nin kıyamet gününden önce gön-derileceğini iddia ediyor!” denmiş de şöyle cevap vermiş: “O halde, biz ne kötü bir toplulukmuşuz ki, onun kadınlarını nikâhladık ve mirasını taksim ettik!?”

א) [1092] َّ َ ٌّ א daki’وَإِنْ כُ َّ ) le-mâ şeklinde şeddesiz de okunmuştur. Bu, in şeddesiz olması ve mân sıla kabul edilmesiyle olur. Bu durumda’إن-in (haberinin) Lâm’lı olarak gelmesi kaçınılmazdır. Şeddeli okunduğun’إنda ise illâ anlamında olur. ( Sîbeveyhi’nin meşhur) el- Kitâb’ındaki meselede olduğu gibi: Neşedtüke bi’llâhi lemmâ fealte (Allah aşkına senden sadece bunu yapmanı istiyorum!). İn olumsuzluk edatıdır. ٌّ deki tenvin ise tıpkı’כmerartü bi-küllin kāimen (Hepsinin yanından ayakta [oldukları halde?] geç-tim.) örneğindeki gibi muzāfun ileyh yerine gelmiştir; yani Kıyamet günü istisnasız tamamı hesap için haşredilecek, toplanıp huzura getirilecektir. ونَ ُ َ ْ ُ kelimesinin “azap görecekler” anlamında olduğu da söylenmiştir.

[1093] Şayet “Mânaları aynı olmasına rağmen, cemî nasıl küllün ha-beri olabilmiş?” dersen şöyle derim: Bunlar aynı değildir; çünkü küll ihâta anlamını vermekte, hiçbirinin kaçamayacağını ifade etmektedir. Cemî ise toplanma anlamında olup, mahşerin onları toplayacağını belirtmektedir. Cemî ayrıca faîl vezninde, mefûl anlamındadır. Hayyun cemîun (toplanı-lan mahalle) ve câû cemîan (toplu halde geldiler) denmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[1094] Kelimenin2 el-meytetu şeklinde şeddesiz okunması daha yaygındır; çünkü dile daha akıcı gelmektedir. א َ َא ْ َ ْ cümlesi, ölü toprağın (onu diriltip) أَâyet oluşunu açıklamak için söylenmiş bir başlangıç cümlesidir. [37. Âyetteki] ُ َ ْ َ (sıyırıp çıkartırız) ifadesi de böyledir. Ayrıca arz ve leylenin bu fiillerle ni-telenmiş olması da muhtemeldir;3 çünkü bunlarla, herhangi bir yer ya da gece değil, mutlak olarak iki cins kastedilmiştir. Bu sebeple bunlar, fiille nitelenmele-ri konusunda nekreler gibi muamele görmüştür.4 Benzer bir kullanım da şudur:1 “Vefat etmiş bazı önemli şahsiyetlerin tekrar dünyaya döneceği” şeklindeki doktrin. Tenâsuh (ruhgöçü) ile

karıştırılmamalıdır. Her ikisi de bâtıldır. / ed.2 Kelime aslında el-meyyitetudur. / ed.3 “Dirilttiğimiz toprak” - “sıyırıp çıkardığımız gece” şeklinde. / ed.4 Ma‘rife olduklarından, normalde hal olmaları gerekir. / ed.

Hakkımda ileri geri konuşan bir çirkefin yanından geçtiğimde[yoluma devam eder ve şöyle derim: ‘Umurumda değil! Ben değilim çünkü kastettiği!]

نَ [1095] ُ ْכُ َ ُ ْ ِ َ (ondan yemekteler) sözünde zarf öne alınmıştır. Bu ise dânenin, yaşamın çoğunun kendisiyle ilgili, insanların yaşayabilmele-rinin ondan rızıklanmalarına bağlı olduğuna, azaldığında kıtlık ve zararın, kaybolduğunda da helâkin gelip belânın ineceği bir şey olduğuna delâlet etmesi içindir.

] 1096[ َא ْ َّ َ hem şeddeli hem de şeddesiz (fecernâ) okunmuştur. Fecr ve وَtefcîr hem lafız hem de mâna olarak feth ve teftîh gibidir. ِه ِ َ َ sözü iki fethalı (semerihî), iki zammeli (sümürihî) ve zammeli ve sükûnlu (sümrihî) okunmuş-tur. Zamir Allah’a râcidir. Anlamı; “Allah’ın” yarattığı “mahsüllerinden ve” ekme, sulama, aşılama ve mahsül son haline, yenilecek hale gelinceye kadar yapılan işler gibi “kendi el emeklerinden yesinler diye” şeklindedir; yani mahsül aslında Allah’ın fiili ve O’nun yarattığıdır; ama bu fiilde Âdemoğlu’nun da emeği vardır. [34. âyette] א א ve (yaptık) و ّ (fışkırttık) buyrulduğu gibi semerihî kelimesi-nin de aslında semerinâ (mahsülümüzden) olması gerekirdi; ancak iltifât yoluyla tekellüm [ben ve biz] sıygasından gâib [o] sıygasına nakledildi. [Semerihîdeki zamirin] “hurma”ya döndüğü ve -üzüm, mahsulünün yenilmesi konusunda hurma hük-münde olduğu malum olduğu için- “üzümler”in, kendisine zamir gönderilmek-sizin bırakıldığı da düşünülebilir. Ayrıca zikredilenin, yani bahçe mahsullerinin1 kastedilmiş olması da muhtemeldir. Ru’be’nin [v. 97/716]dediği gibi:

Üzerinde siyah - beyaz hatlar var;Sanki deride alaca hastalığı iz bırakmış gibi

Kendisine [zamiri neden tekil getirdiği] sorulunca; “Ke-enne zâke (Sanki onlar) anlamını kastettim.” demiştir. Mahsüllerin Allah’ın yaratması olduğunu, insanların ellerinin bunu yapmadığını ve insanların bunu yapamayacağını düşünerek ( ْ ِ ِ ْ ُ أَ ْ َ ِ َ א َ ’deki) Mâ’yı nefiy de kabul edebilirsin. İfade, ilk yoruma göre (ism-i mevsūle) râci zamir olmaksızın ve mâ amilet şeklinde de okunmuştur. Kûfelilerin mushaflarında bu şekildedir. Harameyn, Basra ve Şâm mushaflarında ise zamirlidir.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

dâhil, tüm bahçe mahsullerini” kapsayan genel bir ifade olacaktır. / ed.

[1097] el-Ezvâc cinsler ve sınıflardır; “bilmedikleri daha başka şeyler-den” yani Allah’ın kendilerini muttali kılmadığı, ilmin yollarından her-hangi biriyle bilgisine ulaşamadıkları cinslerdir. Allah’ın, insanlara bilme imkânı vermediği canlı-cansız mahlûkları yaratmış olması uzak bir ihtimal değildir; çünkü insanların bu gibi şeyleri bilmeye dinî ve dünyevi işlerinde ihtiyaçları yoktur; bu gibi şeyleri bilmeye ihtiyaçları olsaydı, bilmedikleri şeylerin var olduğunu onlara bildirdiği gibi bu varlıkları da onlara bildi-rirdi. İbn Abbasın “İsimlendirmediği şeyler” şeklinde yorumladığı nakle-dilmiştir. Hadiste de şöyle geçmektedir: “Sizlere, sizi muttali kıldıklarımı bırakın, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın aklına gelmeyen şeyler [hazırladım]!” [Buhārî, “Bed’u’l-halk”, 8] Bizlere bunların var olduğunu ve hazırlandığını bildirmekte, ancak ne olduğunu bildirme-mektedir. Bunun benzeri “Kendileri için saklanmış bulunan mutluluk ve-silelerini hiç kimse bilmez.” [Secde 32/17] âyetidir. Bildikleri ve bilmedikleri onca şeyi yarattığını bildirmesinde, kendisinin muazzam kudretine ve en-gin saltanatına delâlet eden bir yön vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[1098] Koyunun derisini soyup çıkardığında seleha cilde’ş-şâti denilir. Yılanın çıkardığı derisi / gömleği için silhu’l-hayyeti denmesi de bundandır. Gecenin mekânından ve gölgesinin kavuşum yerinden aydınlığın gideril-mesi veya kaldırılması için [bu fiille] isti‘âre yapılmıştır. َن ُ ِ ْ ُ geceye girerler anlamındadır. Atemnâ ve edceynâ dediğin gibi (gece vaktine girildiğinde) azlemnâ da denilir.

א [1099] َ َ ٍّ َ َ ْ ُِ yani güneşin, yıl sonu varacağı belirli ve zamanlı sınırında;

yörüngesinde. Buna göre (müstekarr), [i] yol kateden yolcunun varıp durduğu yere benzetilmiştir. [ii] Yahut doğduğu yerlerin ve battığı yerlerin son sınırın-da. Çünkü güneş farklı yerlerden doğa doğa, farklı yerlerden bata bata, nihayet bunların en uç noktasına ulaşmakta; sonra da [aynı şekilde] geri dönmektedir.

İşte onun sınırı, yörüngesi budur, onu aşamaz. [iii] Ya da güneşin her gün gözlerimizle gördüğümüz seyri ile alâkalı sınırında… ki bu da battığı yerdir. [iv] Şöyle de denilmiştir: Güneşin müstekarrı, Allah’ın, akıp gidişi için belir-lediği süre olup, bu süre üzere karar kılmıştır ki o da yılsonudur. [v] Güneş’in müstekarrını, akışının kesilip duracağı Kıyamet günü olarak değerlendiren-ler de olmuştur. Nitekim tecrî ilâ müstekarrin le-hâ şeklinde de okunmuştur. Ayrıca İbn Mes‘ûd ‘hiç durmaz; akar gider’ anlamında lâ müstekarra le-hâ şeklinde okumuştur. Leyse anlamında, lâ müstekarrunle-hâ (duruşu/ka-rarı olmaksızın) şeklinde de okunmuştur.

[1100] Çok zekilerin bile kavrayamadığı, anlama konusunda zihinlerin şaşkınlığa düştüğü bu dakik hesaplı, plânlı programlı akış sadece ve sadece kudretiyle her şeye galip olan ve ilmiyle her şeyi kuşatan Zat’ın takdiridir.

[1101] [ َ -mübtedâ olarak ya da [YâSîn 36/37’deki] el-leyluye ma‘tūf ola [واrak ve’l-kameru şeklinde merfû‘ da okunmuştur -ki ve min âyâtihi’l-kameru (Ay da O’nun âyetlerindendir.) anlamındadır- َُאه رْ َّ َ sözünün tefsir ettiği gizli bir fiille mansūb da okunmuştur. ََאزِل َ َאهُ رْ َّ َ cümlesinde mutlaka bir muzāf takdir edilmesi gerekir; çünkü Ay’ın kendisi için menzil takdir etme-nin anlamı yoktur. Bu sebeple, âyet “Ayın seyri için menziller takdir ettik.” anlamındadır. Bu menziller 28 tanedir; Ay her gece değişmez dosdoğru bir takdir üzere bunların birinden iner; onu ne aşar ne de geri kalır. Hilal gece-sinden 28. geceye kadar seyrine devam eder. Sonra iki -ya da ay kısaldığın-da- bir gece kaybolur. Bu menziller “yıldız mevkileri” olup, Araplar yağmur bekledikleri Ay menzillerini bunlara nispet ediyorlardı. Bunlar; şeretān, butayn, süreyyâ, deberân, haka, hena, zirâ, nesra, tarf, cebhe, zübra, sarfe, avvâ’, simâk, ğafr, zübânâ, iklîl, kalb, şevle, neâim, belde, sadü’z-zâbih, sadü büla, sadü’s-sü‘ûd, sadü’l-ahbiye, ferğu’d-delvi’l-mukaddem, fer-ğu’d-delvi’l-muahhar ve rişâdır.1 Ay bu menzillerin sonuna geldiğinde,1 Ay’ın menzillerinin adları ve bunların bulundukları burçlar şunlardır: eş-şeretān “koçun boynuzları”

(arietis); el-butayn “koçun karnı” (arietis); es-süreyyâ “süreyya” (pleiades); ed-deberân “eldeberân” (tauri ve hyades = ahavât-i hamse); el-hak‘a el-cebbâr “Orionis’in başındaki üç küçük yıldız” (orionis); el-hen‘a “ez-zir ve el-maysan yıldızları” (geminorum); ez-zirâ‘ “aslan pençesi” (geminorum); en-nesre “aslanın burun yarığı veya yemlik ile eşik” (cancri); et-tarf “aslanın gözü” (cancri-Leonis); el-cebhe “aslanın alnı” (leonis); ez-zübre “aslan yelesi” (leonis); es-sarfe “hava değişikliği” (leonis); el-‘avvâ’ “havlayan / köpek” (virginis);

es-simâk “yüksek” veya es-simâkü’l-a‘zel “silâhsız simak” (virginis); el-gafr “örtü” (virginis); ez-zübânâ “ak-rep kıskacı” (librae); el-iklîl “taç” (librae); el-kalb “akrep kalbi” (antares [scorpii]); eş-şevle “akrep kuy-ruğu” (scorpii); en-ne‘âim “deve kuşları; kavis burcundaki sekiz yıldız” (sagittarii); el-belde “şehir; yay burcunda yıldızsız bir alan” (sagittarii); sa‘dü’z-zâbih “kurban kesenin saadeti” (capricorni); sa‘dü bule‘ “yutanın saadeti” (aquarii); sa‘dü’s-su‘ûd “en yüksek saadet” (aquarii); sa‘dü’l-ahbiye “çadırlar saadeti” (aqu-arii); el-ferğu’l-evvel “kovanın ön deliği” (pegasi); el-ferğu’s-sânî “kovanın art deliği” (andromedae-pegasi);

batnü’l-hût / er-rişâ “balık karnı” (andromedae). (DİA’dan). / ed.

“(şeklen) eski hurma dalına döner.” -‘Urcûn hurma ağacının salkımıyla top-raktan çıktığı yer arasında bulunan hurma dalıdır.- Zeccac [v. 311/923] şöyle demiştir: “‘Urcûn, inirâc fiilinin fulûn kalıbındadır ki bu da eğrilme demek-tir.” Fircevn vezninde ircevn de okunmuştur. Büzyûn - bizyevn kelimelerinde olduğu gibi ki iki lehçedir. Kadim eski, yıllanmış demektir; ay eskidiğinde, incelir, eğrilir ve sararır ki eski hurma dalına işbu üç yönüyle benzetilmektedir. Denilmiştir ki; bir şeyi kadim diye nitelemenin en az müddeti bir yıldır. Bir adam “Sahip olduğum tüm kadim [eski] köleler özgürdür.” dese ya da bunu vasiyetine yazsa, bir yıl ve daha fazla süredir köle olanlar âzâd edilmiş olur.

אرِ) [1102] َ َّ ُ ا ِ א َ ifadesi) aslı üzere [yani izâfetsiz] sâbikuni’n-nehâra şek-linde de okunmuştur.1 Anlam şöyledir: Allah Teâlâ gece ile gündüz ve bun-ların alâmetleri için bir zaman aralığı belirlemiş; bunlara bilinen sınırlar çizmiş ve düzenlerini ‘birbirlerini takip etme’ esası üzerine kurmuştur. Bu sebeple, yani -aya ve güneşe kendi bulundukları yerde bir güç verilmiş olsa bile- bu iki aydınlatıcıya ‘birbirinin peşinden gelmeleri takdir edildiği’nden dolayı, güneş için “aya yetişmek”; onunla aynı vakitte bir araya gelmek, onun bulunduğu, saltanat sürdüğü zamanda ona müdahale edip nurunu gidermek yakışmadığı, yaraşmadığı ve doğru olmadığı gibi gece de gün-düzü geçemez; yani gece alâmeti gündüz alâmetini geçemez; her ikisi de aydınlatıcıdır. Allah kurmuş olduğu düzeni iptal edinceye, oluşturduğu sis-temi bozup Güneş ile Ay’ı birleştirip Güneş’i batıdan doğuruncaya kadar bu düzen devam edip gidecektir.

[1103] ŞayetNeden güneş ‘yetişemez’ kılındı da Ay ‘geçemez’ kılın-dı?” dersen şöyle derim: Çünkü güneş yörüngesini ancak bir yılda, Ay ise bir ayda tamamlıyor. Bu sebeple Güneş’in yavaş yol almasından dolayı ‘ye-tişme’ vasfıyla nitelenmesi, Ay’ın da hızlı yol almasından dolayı ‘geçme’ vasfıyla nitelenmesi daha uygun oldu.

[1104] ٌّ deki tenvin muzāfun ileyhin yerine geçmiştir. Aslı küllühüm2’כُşeklindedir; zamir ile yukarıda geçtiği mânada güneşler ve aylar kastedilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

[1105] ْ ُ َ َّ -ifadesi evlâtları ve taşınması kendilerini ilgilendiren kim ذُرِّseler anlamındadır. Zürriyetin kadınlar için kullanıldığı da söylenmiştir; çünkü onlar zürriyet tarlalarıdır. Bir hadiste; Peygamber (s.a.) zürriyetlerin, yani kadınların öldürülmesini yasaklamıştır.

[1106] “Bu” gemi “gibi” yani binecekleri develer... Çünkü develer, kara gemileridir. “Tıka basa dolu gemi”nin Nuh’un gemisi olduğu da söylenmiş-tir; ‘zürriyetlerini Allah’ın bu gemide taşıması’ ise geçmişteki atalarını, ken-dileri ve zürriyetleri onların sulbündeyken taşıması anlamındadır. Sadece zürriyetlerini zikretmesi, onlara nimetlerini hatırlatmada daha etkili, kıya-mete kadar artlarından gelecek kimseleri Nuh’un gemisinde taşıma nokta-sındaki kudretine dikkat çekmede daha etkileyici olmasındandır. “Bunun gibi” ifadesi de bu gemiye benzer vapur ve tekneler demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

mü’s-sarîhu (Onlar yardım/cı geldi) denilir. “Ne de” boğularak ölmekten “kurtarılırlardı! Katımızdan bir rahmet”ten dolayı “ve hayat vererek onları bir süreliğine yaşatmak” için kurtarırsak “başka.” Yani boğularak ölmekten kurtulduktan sonra, ölecekleri o kaçınılmaz ecel vaktine kadar. Şu dizelerin sahibi ne güzel söylemiş:

Kalıcı olmak için iyileşmiş değilim!Bu hastalıktan bir başka hastalığa yakalanmak için iyileştim.

[1108] ( ْ ِ ْ ُ ifadesini) Hasan-ı Basrî, nuğarrikhum (onları teker teker boğardık)1 şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[1109] “Önünüzdekilerden ve arkanızdakilerden sakının” ifadesi “Gök-te ve yerde; önlerinde ve arkalarında bulunanlara bakmadılar mı?” [Sebe’ 34/9] âyeti gibidir. Mücâhid’in [v. 103/721] şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yani önceden yaptığınız ve sonradan yapacak olduğunuz günahlarınız.

.kıraati, “onları boğardık”; nuğarrikhum ise “onları teker teker boğardık” anlamındadır. / ed نـغُْرقِْهم 1

Katâde’den [v. 117/735] ise; “Önünüzdekiler ‘geçmiş olaylar, yani peygam-berlerini yalanlayan ümmetlerin imtihan edildikleri olayların benzeri olay-lar’ anlamında arkanızdakiler ise ‘kıyamet saati’ anlamındadır.

[1110] “Belki size merhamet edilir” yani siz Allah’ın rahmetini umabi-lesiniz diye.

[1111] İzânın cevabı hazfedilmiştir ve “mutlaka ondan yüz çevirmişler-dir” ifadesi ona delâlet etmektedir. Sanki şöyle denilmiştir: “Onlara ‘Sakı-nın’ denildiğinde yüz çevirmişlerdir.” Sonra da “Onların, bütün mucize ve nasihatler karşısındaki alışkanlığı yüz çevirmektir.” demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

[1112] Müşriklerin içindeki zındıklar; müminlerin, “Allah dileseydi fa-lancayı zengin ederdi; dileseydi filancayı aziz ederdi; dileseydi şöyle şöyle olurdu.” diyerek Allah’ın fiillerini O’nun dilemesine bağladıklarını duy-muşlardı. İşte bunu müminlerle ve onların, işleri Allah’ın meşîetine bağla-yan sözleriyle alay etmek maksadıyla söylüyorlardı. Bunun mânası; “Ken-disi hakkında aranızda bu sözün söylendiği1 kişiyi biz mi doyuracakmışız?!” şeklindedir. Bu ise zenginliğin de, fakirliğin de Allah’tan olduğunu redde-diyor olmalarındandır; çünkü onlar yaratıcıya inanmayan, [yani] âtıl bıra-kan2 kimselerdir. İbn Abbasın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mekke’de zındıklar vardı; garibanlara sadaka vermeleri istenince, “Hayır vallahi! Allah birini fakir yapacak, biz de onu doyuracağız, öyle mi?!” dediler. Denilmiştir ki; “Allah’ın doyurabileceği halde doyurmayı dilemediği birine bunu yap-maya biz daha fazla hak sahibiyiz!” şeklinde bir vehim uyandırıyorlardı.

[1113] Âyet, ashabın fakir olanları; “Bize, Allah’a ait olduğunu iddia et-tiğiniz mallarınızdan verin!” dediklerinde -ki bununla “( Müşrikler) Allah’ın yarattığı ekin ve davarlardan O’nun için bir pay ayırarak...” [Enâm 6/136]âyetini kastediyorlar- kendilerine bir şey vermeyen ve “Allah dileseydi sizi kendisi doyururdu!” diyen Kureyş müşrikleri hakkında inmiştir.

[1114] “Siz, açık bir sapma içindesiniz!” ifadesi, Allah’ın onlara söyle-miş olduğu bir sözdür. Veya müminlerin onlara söylediklerinin aktarılması-dır. Ya da müşriklerin müminlere söylediği sözlerin içerisindedir.1 Yani, Allah’ın fakir bırakıp doyurmadığını bizzat kabul ettiğiniz adamları… / ed.2 Muattıla “Allah’ın zatını sıfatsız olarak kabul edenler.” / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

48. “Doğru söylüyorsanız, ne zamanmış bu tehdit?!” deyip duruyorlar.
Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

yıverecek bir tek gümbürtüden başka bir şey beklemiyorlar!

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

bilirler.نَ) [1115] ُ ِ َ ْ َ fiili) Hā fethalı veya kesreli kılınıp, Tâ da Sād’a idğam

edilerek yahassımûn ve yahıssımûn şeklinde de okunmuştur. Yine Yâ Hā’ya tâbi kılınarak (yihıssımûn) da okunmuştur. Ayrıca aslı üzere َن ُ ِ َ ْ َ ve [“onunla tartıştı” anlamındaki] hasamehûdan yahsımûn şeklinde de okunmuştur. [İftiâl okuyuşlarına göre] mâna; “Onlar o gümbürtüye karşı güven ve gaflet içe-risindeyken, onu akıllarına getirmezlerken ve ticaretlerinde, muamelelerin-de ve diğer birbirleriyle çekişip tartıştıkları husumetlerle meşgul olurlarken gümbürtü onları ansızın yakalar!” şeklindedir. Yahsımûn okuyuşuna göre ise anlam; “Birbirleriyle tartışırlarken” şeklindedir. Şöyle de denilmiştir: Onlar kendi içlerinde diriltilmeyeceklerine dair hüccet hakkında tartışırlar-ken gümbürtü onları yakalar!

[1116] İşleri konusunda hiçbir şey vasiyet edemezler; evlerine ve ailele-rine dönmeye de güçleri yetmez, bilakis gümbürtü kendilerini ansızın ya-kaladığı için oracıkta ölürler!

Bu bölümü tek başına aç →

51–52. Âyetlerin Tefsiri

ر) [1117] -Vav sâkin olduğu halde sūr şeklinde okunmuştur ki boy (اnuz anlamındadır. Veya sûretin çoğuludur; nitekim bazıları Vav’ı hareke-lemiştir. ِاث َ ْ َ ْ .kabirler, demektir; Fâ ile (ecdâf şeklinde) de okunmuştur اَSin’in kesra ve zammesiyle َن ُ ِ ْ َ ve yensülûne şeklinde okunmuştur; aşar-lar1 demektir. Bu, ikinci nefhadır.

א) [1118] ْ َאوَ âyeti) yâ veyletenâ şeklinde de okunmuştur. (א ifadesini) İbn Mesûd’un men ehebbenâ şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir ki, “Uyku-sundan kalktı” anlamındaki hebbe min nevmihî ifadesinden “Başkasını kaldır-dı” anlamındaki ehebbe ğayrahû sözünden gelmektedir. Men hebbenâ şeklinde de okunmuştur ki ehebbenâ anlamındadır. Birinin bunu şöyle yorumladığı da rivayet edilmiştir: Bu okuyuşta men hebbe bi-nâ anlamı kastedilmiştir;

.ifadesi, “Kurt yürüyüşüyle; kısa ve serî adımlarla koşarlar.” anlamındadır. / ed ينسلون 1

daha sonra harf-i cer atılmış ve fiille bitiştirilmiştir. Min basinâ ve min hebbinâ şeklinde de okunmuştur. Burada Min harf-i cer, sonrasındaki isim ise mastar kabul edilmektedir.

ا [1119] َ ٰ mübtedâ, َ َ א وَ َ haberi; ise ya masdariyye ya da mevsūle-dir; ا َ ٰ ’nın merkadın sıfatı olması da mümkündür. Bu durumda َ َ א وَ َ ya hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olur ve “Bu Rahman’ın vaadidir.” şek-linde bir anlam verilir ya da haberi hazfedilmiş bir mübtedâ olur ve “Rah-man’ın vaad ettiği ve peygamberlerin doğru söylediği şey gerçekmiş!” anlamı verilir. Mücâhid’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kâfirlerin, uyku tadını alacakları bir uyuklamaları olacak; kabirdekilere seslenildiğinde de ‘Kim kaldırdı bizi [yatağımızdan]!?’ diyeceklerdir. ‘Bu Rahman’ın vaadidir.’ sözü-ne gelince o, meleklerin sözüdür.” İbn Abbas ve Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre ise bu müttakilerin sözüdür. Kâfirlerin sözü olduğuna dair de bir rivayet vardır; peygamberlerden işittikleri şeyleri hatırlayacaklar ve bununla bizzat kendilerine ya da birbirlerine cevap vereceklerdir.

[1120] Şayetyı masdariyye yaptığında, ‘vaat edilen şey’in vaat, ‘hakkında doğru söylenen şey’in de doğruluk diye isimlendirilmesiyle; ‘Bu Rahman’ın vaadi ve peygamberlerin doğruluğudur.’ şeklinde oluyor. Peki mâyı mevsūle yaptığında َن ُ َ ْ ُ ْ قَ ا َ َ ifadesi nasıl açıklanacak?” dersen وَşöyle derim: Bunun takdiri hâzâ mâ vaadehu’r-Rahmânu ve’llezî sadeka-hu’l-murselûne yani …ve’llezî sadeka fî-hi’l-murselûne (peygamberlerin hak-kında doğru söylediği şey) anlamındadır. Bu, sadekūhumu’l-hadîse ve’l-kıtâle (Onlara söz ve savaştaki doğruluklarını gösterdiler) kabilinden olup, sade-kanî sinne bekrihî (Elindeki yavru devenin yaşı konusunda bana doğru söy-ledi.) ifadesi de bu kullanımdandır.1

[1121] ŞayetKim kaldırdı bizi yatağımızdan!?’ ifadesi kaldıranın kim olduğuna dair bir sualdir. Buna rağmen, devamındaki ifade buna cevap olabilmiş?” dersen şöyle derim: Mâna; “Sizi, size diriltileceğinizi vaat eden Rahman diriltti ve size bunu peygamberler bildirdi!” şeklindedir. Ne var ki cevap, içlerini karartacak, acıklı durumlarını kendilerine gösterip nankör-lük ve yalanlamalarını hatırlatacak şekilde getirilmiş ve uyarıldıkları şeyin gerçekleştiği haber verilerek adeta şöyle buyrulmuştur: Bu, uyuyanın yata-ğından kalkması anlamına gelen bir kalkış değildir ki sizi, ‘kaldıran’ ilgi-lendirsin. Bu, korku ve sıkıntı içeren büyük kalkıştır ki o da, Allah’ın inzal ettiği kitaplarında sadık elçilerinin dilleriyle vaat ettiği diriliştir!1 Yani el-hadîs ve sinn kelimelerinden evvel takdir edilecektir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

ة [1122] َ ِ َ وَا ْ َ َّ ifadesi hem mansūb (..!Sadece, bir tek gümbürtü) إِhem de merfû‘ (illâ sayhatün vâhidetün) okunmuştur.

[1123] “Bugün hiç kimseye haksızlık edilmez” ve“Şüphesiz bugün, Cennet sahipleri zevkli bir meşgale içinde eğlenmektedir.” sözleri, o gün söylenecek olanların aktarılmasıdır. Ve bu aktarımla; vaat edilen şey iyice tasvir edilmekte, gönüllere daha fazla yerleştirilmekte, buna ve bunu kazan-dıracak olan şeylere hırs göstermeye daha fazla teşvik edilmektedir.

[1124] ٍ ُ ِ ifadesi “nice meşgaleler, tarif edilemez meşguliyetler için-de” demektir. Şaşkınlıktan, sorumluluk meşakkatinden, takva ve haşyetin doğurduğu darlıktan sıyrıldıktan, korkuları, tehlikeleri ve sıratı aştıktan, asilerin karşılaşacağı azabı ayan beyan gördükten sonra müttakilerin yurdu olan cennetle saadete kavuşan, bu gıpta edilecek dereceyi, büyük saltanat ve kalıcı nimetleri elde eden, amellerine bir karşılık olarak Allah’ın, razı olduğu kullarına şeref ve tazimle hazırladığı bu lezzet yurduna varanların meşgaleleri hakkında zannın ne olabilir ki?!

[1125] İbn Abbas’tan bu meşgalenin “bakire eşlerle cinsel ilişki” olduğuna dair bir nakil bulunmaktadır. Kendisinden nakledilen bir diğer görüş ise tel-li sazlar çalmak olduğuna dairdir. İbn Keysân’ın [v. 320/932] bunu; “karşılıklı ziyaretler” şeklinde açıkladığı rivayet edilmiştir. Allah’ın misafirliğinde olacak-larına dair bir rivayet de bulunmaktadır. Hasan-ı Basrî’den ise “İçinde bulun-dukları şeylerle nimetlenmek onları Cehennemliklerin yaşadığı sıkıntılardan meşgul edecektir.” yorumu nakledilmiştir. “Onlar cehennemlik olan ailele-rinden (uzakta) meşguliyet içerisinde olacaklar; onların durumları kendileri-ni ilgilendirmeyecek, onları anmayacaklar ki kavuştukları nimetler içerisinde kendilerine sıkıntı gelmesin.” şeklinde bir yorum da Kelbî’den [v. 146/763] nak-ledilmiştir. ( ٍ ِ ifadesi) iki zammeyle (şuğulin), zamme ve sükûnla (şuğlin), iki fethayla (şağalin) ve fetha ve sükûnla (şağlin) okunmuştur.

[1126] Fâkih ve fekih kendisiyle nimetlenilen, lezzet alınan? demektir. Fâkihe (meyve) de buradan gelir; çünkü lezzet alınan şeylerdendir. Yine, mizah anlamındaki fükâhe de bundandır. Kâf ’ın kesre ve zammesiyle fâkihûne, fekihûne ve fekuhûne şeklinde okunmuştur. Raculun hadisün / hadüsün (konuşkan) natısün - natusün (pimpirikli) sözleri gibi. Ayrıca fâ-kihîne ve fekihîne şeklinde hâl olarak da okunmuş, zarf ise müstekar kabul edilmiştir.1’ün mübtedâ olması da, veya ن אכ kelimelerindeki zamirin tekidi olması da mümkündür. Bu da, mezkûr meşgalede, lezzette ve gölgeler altında koltuklara yaslanmada eşlerinin kendilerine iştirak et-tiği düşünüldüğündendir.

ل) [1127] ) zulelin şeklinde de okunmuştur. Erîke gelin evindeki ya-tak veya döşektir. İbn Mesûd müttekiîne şeklinde okumuştur. َن ُ َّ َ fiili, du‘ânın iftiâl babı olup, kendileri için istedikleri vardır, anlamındadır. Bu, biri kendisine et kızartıp yağını erittiğinde (iftiâlden) iştevâ ve’ctemele demen gibidir. Lebîd [v. 41/661] şöyle demiştir:

Ve böylece rüzgârlı gecede kızarttı ve en iyi yerini yedi

ن] ّ َ ifadesinin] “Onu birbirlerine attılar.” anlamındaki irtemevhu - terâmevhu örneğindeki gibi “birbirleri için istedikleri” (yetedâavnehû) anlamında olması da mümkündür.2 Ayrıca, “temenni ettikleri” anlamında olduğu da söylen-miştir. Bu, Arapların iddei aleyye mâ şi’te (Dile benden ne dilersen!); fulânun fî hayri me’ddeâ (Falanca temenni ettiği en hayırlı hal içerisindedir) şeklinde-ki sözlerinden gelir. Zeccac [v. 311/923] dua anlamından geldiğini söylemiş ve “Cennetliklerin temenni ederek istedikleri şeyler kendilerine gelir” demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

مٌ [1128] َ َ ifadesi ن א (istedikleri her şey)den bedeldir. Ade-ta, “Merhametli bir rab tarafından söylenmiş bir söz olarak söylenen bir selâm vardır kendilerine.” denmektedir. Mâna şöyledir: Allah onları me-lekler vasıtasıyla -veya onları yüceltmek adına doğrudan- selâmlayacaktır ki arzuladıkları da budur; buna mutlaka kavuşacaklar, bundan mahrum bırakılmayacaklardır. İbn Abbas demiştir ki; “İşte melekler onların ya-nına, âlemlerin rabbinden bir selâm ile geleceklerdir.” Yine, ن א ’nin mübtedâ, م ’ın haber olduğu da söylenmiştir ki buna göre anlam 1 Fâkihîne ya da fekihîne dendiğinde bunların fî şuğulin ifadesiyle taalluk ilişkisi gittiğinden, fî şuğulin için

müteallak takdir etmek gerekmiş ve “zarf-ı müstekar” denmek suretiyle müteallakın genel mânalı fiiller [efâl-i âmme] olduğu sezdirilmiştir. / çev.

2 Yani ifti‘âl kalıbı tefâ‘ul anlamında kullanılmış olabilir. / ed.

“İstedikleri her şey, halistir, katışıksızdır, tamamen kendilerinindir.” şeklinde olur ve ً ْ َ kelimesi, “merhametli bir rabbın vaadi olarak” anlamında ْ ُ َ وَمٌ َ َ نَ ُ َّ َ א َ (İstedikleri her şey, halistir…) ifadesini pekiştiren bir masdar olur. (Kavlen kelimesinin irâbı ile ilgili) en uygun görüş, ihtisas üzere nas-pedilmesi olup, bu da onun mecazî bir kullanımıdır.1 (م ) silmun şeklinde de okunmuştur ki, selâmın iki anlamını da ihtiva eder. İbn Mesûd’un hâl olarak selâmen şeklinde mansūb okuduğu da rivayet edilmiştir; “Onların muratları halisane gerçekleşecektir.” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[1129] “Ayrılın” ifadesi, müminlerden ayrılın ve tek bir grup olun, an-lamındadır. Bu, müminlerin haşredilip âlâ-yı vâla ile cennete buyur edil-dikleri vakittir. Bunun benzeri “(Kıyamet) saat(i) gelip çattığı gün, işte o gün birbirlerinden ayrışırlar. İman edip salih amel işleyenler, mutena bir bahçede nimetlere boğulup sevindirilirler. Nankörce inkâr edip…2” [Rûm 14-16] âyetleridir. Mâzehûfe’nmâze ve’mtâze (onu ayırdı; o da ayrıldı, ayrış-tı) denilir. Katâde’nin [v. 117/735] “Her türlü hayırdan uzaklaşın!” şeklinde yorumladığı nakledilmiştir. Dahhâk’e [v. 105/723] göre ise her kâfirin, içinde olacağı ateşten bir ev bulunur; ne dışarıyı görür ne de dışarıdan görülür. İşte onların birbirinden ayrılması budur!

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

61. Bana kulluk edin; bu dosdoğru bir yoldur, diye...
Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

muydunuz hiç?!

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

63. İşte, size vaat edilen Cehennem!
Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

buraya!..[1130] ‘Ahd vasiyettir; biri diğerine vasiyet ettiğinde ahide ileyhi de-

nilir. Allah’ın onlara ahdi ise içlerine yerleştirdiği akıl delilleri ile onlara indirdiği semî (vahye dayalı) delillerdir. Şeytana tapmaları ise onlara vesvese verdiği ve cazip gösterdiği konularda ona itaat etmeleridir.

1 Yani gizli bir fiilin amel ettiği bir masdar olmaktan ziyade, “Âlemlerin rabbı tarafından verilmiş / söylen-miş bir hüküm olarak” cümlenin diğer unsurlarından bağımsızca ifade edilmiş olması. / ed.

2 “… âyetlerimizi ve Âhiretle karşı karşıya geleceklerini yalanlayanlar ise daimi azaptadırlar.” / ed.

[1131] ( -kelimesi) Hemze’nin kesresiyle ihed şeklinde de okunmuş أtur. Faile babında gelen tüm fiillerin Yâ dışındaki muzāra‘at harflerinde kesre caizdir. He kesrelenerek ahid şeklinde de okunmuştur. Zeccac [v. 311/923] bu fiilin naime yenimu ve darabe yadribu bablarından (yani altıncı ve ikinci babdan) kullanımını caiz görmüştür. Hâ ileْ َ ْ ْ ve اَ َّ şeklinde de أَokunmuştur ki Temîm lehçesidir;א َّ َ א َّ sözleri de bu kabildendir.1 دَ

ا [1132] َ ٰ (bu), şeytana isyan ve Rahmân’a itaate dair onlara vasiyetlere işarettir; çünkü bundan daha doğru yol yoktur. Buradaki nekreliğin benzeri Küseyyir’in [v. 105/723] şu sözünde de bulunmaktadır:

Şayet (hatunun) dişlerinin serinliği benden daha fakir birine veriliyorsa ben de çok fakirim yani!

“Ben fakirliği ileri düzeyde olan biriyim ve fakirliğin şartları bende tama-mıyla bulunduğu için bu sıfatla nitelenmeye lâyığım!” demek istiyor. Yoksa beytin mânası düzgün olmazdı. ٌ ِ َ ْ ُ اطٌ َ ِ ا َ ٰ (bu dosdoğru bir yoldur) ifade-si de böyledir; yani kendi babında dosdoğru, son derece istikametli, taşıması gereken tüm şartları hâiz bir yoldur. Ayrıca, insanların kendilerini dalâlete ve tehlikeye götüren eğri yoldan kaçınması gibi bu [dosdoğru] yoldan dönme-lerini, oraya girmekten kaçınmalarını kınamak için “Bu dosdoğru yollardan biridir.” demiş olması da caizdir. Adeta, “En doğru yolun asgarî şartı, o yolda, girenin sapmayacağı yolda inanıldığı gibi inanılmasıdır.” denmektedir. Tıpkı birinin; çocuğuna son derece etkili bir nasihatte bulunduktan sonra, nasihatlerinden yüz çevirmesini kınamak için; “Zannımca bu faydalı, zarar-sız bir sözdür!” demesi gibi.

[1133] ( ّ kelimesi) iki zammeyle cübülen şeklinde, zamme ve sükûn-la (cüblen), şeddeyle birlikte iki zammeyle (cübüllen), iki kesreyle (cibilen), kesre ve sükûnla (ciblen), şeddeyle birlikte iki kesreyle (cibillen) şeklinde okunmuştur. Bu okuyuşlar halk anlamındadır. Fıtar ve hılak kelimelerinde olduğu gibi cibletün kelimesinin çoğulu olarak cibelen şeklinde de okun-muştur. Hazret-i Ali’nin kıraatinde ecyâlin tekili olarak cîlen (nice nesiller) şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

1 Aslı دَعْهَا مَعَهَا (Onu ona bırak) şeklindedir. / ed.

[1134] Rivayet edilmiştir ki; inkâr ve münakaşa edecekler, bunun üze-rine komşuları, aileleri ve aşiretleri onlar aleyhine şahitlik yapacak, onlar da müşrik olmadıklarına dair yemin edecekler; fakat o anda ağızlarına mühür vurulup elleri ve ayakları konuşacaktır. Hadiste şöyle geçmektedir: “ Kıya-met günü kul; ‘Ben, kendimden başkasının bana şahitlik etmesine onay vermiyorum!’ der. Bunun üzerine ağzına mühür vurulur ve azalarına ‘Ko-nuş!’ denilir. Onlar da, yapmış olduğu amelleri anlatırlar. Sonra, o kişinin konuşmasına izin verilir; o da ‘Lânet olsun size! Yok olasınız! Sizin için mücadele ediyordum ben!..’ der.” [Müslim, “Zühd”, 17]

[1135] ( ْ ِِ ْ أَ َא ُ ِّ ُכَ وَ ْ ِ

ِ ا َ ْ أَ َ َ ُِ ْ َ ifadesi) yuhtemu alâ efvâhihim

ve tetekellemu eydîhim (ağızları mühürlenir ve elleri konuşur) şeklinde de okunmuştur. Yine li-tükellimenâ eydîhim ve teşhede (Bizimle elleri konuşsun [ve ayakları] şahitlik etsin diye) şeklinde Key Lâm’ı ile ve mansūb olarak da okunmuştur ki, “Ağızlarına işbu sebeple mühür vuruyoruz.” anlamındadır. Allah’ın organlarına konuşma ve şahitlik yapma emri vermesi anlamında emir Lâm’ıyla ve meczûm olarak ve’ltükellimnâ eydîhim ve’lteşhed ([mühürleriz ki] bizimle elleri konuşsun [ve ayakları] şahitlik etsin) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

[1136] ُ ْ َّ ا .gözün çukurunu adeta silinmişçesine kapatmaktır اَ ُ َ َ ْ א َ اطَ َ

ِّ ifadesi aslında fe’stebekū ile’s-sırât (o yola yarışırlardı) olup, ya cer اedatı hazfedilerek fiilin anlamı doğrudan mef‘ûle ulaştırılmış, ya fiile [İlâ olmasızın kullanılan] ibtederû (ânında [yola] koştular) fiilinin anlamı yüklen-miş, ya yol ‘kendisine yarışılan’ değil de ‘yarışılıp geçilen’ anlamında kabul edilmiştir; ya da zarf olarak mansūbtur (yolda yarışmak). Mâna şöyledir: Dileseydi, onların gözlerini silerdi de, aşina oldukları maksatlara ve mes-kenlerine ulaşmak için sürekli gidip geldikleri -yani dünya işlerinde, çe-şitli tasarruflarında yarıştıkları, giriverdikleri- o işlek yola girmek isteseler buna bile giremezlerdi; başka yolları bırakın, bu malum yola bile girecek yönü göremez, bilemezlerdi. Mâna şöyle de olabilir: Dileseydi, onları kör ederdi de, -sürekli yaptıkları gibi- yarışarak o bildikleri yola girmek istese-lerdi bunu bile yapamazlardı. Ya da dileseydi onları kör ederdi de, üzerinde yürümeye alıştıkları yolu geride bırakmak isteseler, bundan âciz kalırlardı;

herhangi bir yol bulamazlardı. Yani nasıl, kör bir kimseyi başka yolda değil de ihtiyaçlarını gidermek için alıştığı, aşina olduğu yolda giderken görürsün, işte bunlar da başka yollara değil ancak aşina oldukları yola girebilirler!..

[1137] ( ْ ِِ َ כَא َ َ َ [oldukları yerde] ifadesi) alâ mekânâtihim [oldukları yer-

lerde] şeklinde de okunmuştur. Mekân ve mekâne aynıdır; makām ve makā-me gibi. Mâna şöyledir: Dileseydik onları, oldukları mekânda donduran; ne ileri ne geri ne öne ne de arkaya hareket etmeye güç yetiremeyecekleri bir değiştirmeyle değiştirirdik! “Şekil değiştirmenin” ne idüğü konusunda ihtilâf edilmiştir. İbn Abbastan “Onları maymuna ve domuza çevirirdik!” anlamı rivayet edilmiştir. “Taşa dönüştürürdük” de denilmiştir. Katâde’den [v. 117/735] ise “Ayakları üzerine onları oturttururduk ve onları kötürüm yapardık!” mânası nakledilmiştir.

ّא [1138] kelimesi üç hareke ile de okunmuştur; mudıyy ve midıyy okuyuşları utiyy ve ıtiyy gibi; madıyy ise sabiyy gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

[1139] Nenküshu…1 yani yaratılış bakımından onu çevirir; önceden ya-rattığımızın aksi bir şekle sokarız. Ki bu da şöyle olur: Onu akıl ve ilimden yoksun zayıf bir bedende yarattık; sonra halden hale sokarak olgunluk çağı-na ulaşıncaya, kuvvetini tamamlayıncaya, lehinde ve aleyhinde olanları akl edip bilinceye kadar derece derece yükselen bir şekilde artırdık. Bu tamam-lanınca, onun yaratılışını, tıpkı “İçinizden kimi de ömrünün en rezil çağına kadar götürülüyor ve böylece, bir zamanlar bilirken hiçbir şey bilmez hâle geliyor.” [Hac 22/5], “Sonra onu tekrar aşağıların aşağısına indirdik!” [Tîn 95/5] âyetlerindeki gibi, tersine çevirdik; okun tersyüz edilip üstünün altına getirilmesi gibi, beden zayıflığı, akıl azlığı ve ilimden yoksunluk bakımın-dan çocukluk haline benzer bir hale geri dönünceye kadar eksilen bir kıva-ma getirdik. İşte bu; kendilerini -bunun aksi ve ters bir yöne naklettikten sonra- gençlikten düşkünlüğe, kuvvetten zaafa, aklın seçiciliğinden aklın bozulup temyiz kabiliyetinin azalmasına, bilgiden cehalete çeviren Zat’ın, onların göz [yer]lerini silmeye, onların şeklini oldukları yerde değiştirmeye ve onlara dilediği, arzu ettiği her şeyi yapmaya kadir olduğuna delâlet et-mektedir.

1 Müfessirin, نـنَُكِّسْه kıraatini esas almadığı anlaşılmaktadır. / ed.

[1140] İfade; Kâf ’ın kesresiyle tefîl ve ifâl baplarından nünekkishu ve nünkishu şeklinde de okunmuştur.

نَ [1141] ُ ِ ْ َ َ َ ifadesi Tâ ile de, Yâ ile de okunmuştur.1 أَ

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

[1142] Müşrikler Peygamber (s.a.)’e şair diyorlardı; bunu söyleyenin Ukbe b. Ebu Muayt olduğu rivayet edilmiştir; bunun üzerine “Biz Kur’an’ı ona öğretmekle şiir öğretmiş olmadık.” buyrulmuştur. Yani Kur’an şiir de değildir, şiirle alâkası da yoktur, O neredê, şiir nerede?! Şiir bir anlama delâ-let eden vezinli, kafiyeli sözdür. Kur’anî anlamlar nerede [şiirdeki] vezin ne-rede, kafiye nerede, şairlerin uydurduğu mânalar nerede?! Kur’an nazmı ve üslûpları nerede, bunların sözündeki nazım nerede?! O halde, iyice tahkik edecek olursan, Kur’ân lafzının da, şiir lâfzının da Arapça olmasından başka bununla onun arasında hiçbir münasebet bulamazsın.

[1143] ُ َ ِ َ ْ َ א َ -yani, bu Muhammed için doğru olamaz; yapmayı de وَnese de yapamazdı zaten. Yani biz onu, hüccetimiz daha sağlam ve şüphele-ri daha zayıf olsun diye ‘çizgi dahi çekmemiş bir ümmi’ kıldığımız gibi, aynı şekilde onu şiir üretmek istese dahi yapamayacak ve kendisi için bu işin kolay olmayacağı bir yaratılışta kıldık. Halil b. Ahmed’in [v. 175/791] “Şiir Peygamber (s.a.)’e birçok sözden daha sevimli geliyordu2; ancak o bunu yapamıyordu.” dediği nakledilmiştir.

[1144] Şayet “ Peygamber (s.a.)’in;Yalan yok, ben nebîyim. Abdülmuttalib’in oğluyum ben!

veSen sadece kanayan bir parmaksın, karşılaştığın şey tamamen Allah uğrunda?!

sözlerine ne diyeceksin?” dersen şöyle derim: Bunlar onun, zorlama ve yapmacıklık olmaksızın doğal selikasıyla söylediği sözleri cinsindendir1 “Hâlâ akletmeyecek misiniz?” - “Hâlâ akletmeyecekler mi?” / ed.2 Nitekim “Şiirde gerçekten hikmet var; açık seçik ifade etmekte de büyüleyicilik!” buyurmuştu. / ed.

ve kasıtlı olmaksızın bu şekilde vezinli gelmiştir. Nitekim insanların hutbe-lerinde, risalelerinde ve diyaloglarında inşa ettikleri cümlelerin birçoğunda kendiliğinden vezinli, hiç kimsenin şiir diye isimlendirmediği ve ne konuşa-nın ne de işitenin aklına onun şiir olduğuna dair bir düşüncenin gelmediği birçok vezinli şeyler olmaktadır. Bu gibi sözlerin tamamını incelediğinde, aruz bahirleri üzere gelenlerin kıymetli olmadığını göreceksin. Kaldı ki, Ha-lil [v. 175/791] recezin şatırlı olanını1 şiir saymamaktadır.

[1145] Allah Teâlâ Kur’an’ın şiir cinsinden olmadığını belirttikten son-ra, ٌ ِ ُ آنٌ ْ ُ ٌ وَ َّ ذِכْ َ إِ ُ yani “o ancak insanlara ve cinlere Allah tarafından إِنْ verilmiş bir öğüttür!” buyurmuştur. Nitekim “O, âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir!” [Tekvîr 81/27] de buyurmuştur. O; mihraplarda oku-nan, ibadetlerde tilâvet edilen öyle bir semavi kitap ve Kur’ân’dır ki iki ci-han kurtuluşu onun tilâvet edilip hayata tatbik edilmesiyle elde edilir. Şey-tanın dürtülerinden olan şiirle Kur’ân arasındaki mesafe ne kadar uzaktır!

[1146] “Ta ki diri olanları” yani derin derin düşünen akıllıları -çünkü gafiller ölü gibidir- ya da iman edip bu imanla hayat bulacağı Allah tara-fından bilinen kişileri, Kur’an veya elçi “uyarsın. Ve böylece,” derin düşün-meyen, iman etmeleri de beklenmeyen “inkârcı nankörler” hakkında azap “söz”ü “kesinleşmiş olsun.” (ر fiili) Tâ ile li-tünzira (Ta ki uyarasın) şek-linde ve biri bir şeyi öğrendiğinde kullanılan nezira bi-hî fiilinden li-yenzera (ta ki öğrensin) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

[1147] “Ellerimizin ürünü” yani ihdâsını bizzat üstlendiğimiz; biz-den başkasının üstlenemeyeceği şeylerden “olarak.” Bunu, hayvanlarda ancak kendisinin gücünün yetmesinin sahih olacağı eşsiz yaratılış güzel-liklerinden ve hikmetlerden dolayı söylemiştir. “Ellerin ürünü” ifadesi1 Yani mısraı olmayan tek satırlı doğaçlama söylenen vezinli sözleri. / çev.

elle üretenlerin ürettiklerinden isti‘âredir. َن ِכُ א َ א َ َ ْ ُ َ ifadesi; bunları onlar için yarattık ve onlara mülk olarak verdik; onlar da bu hayvanlar üzerinde maliklerin tasarrufu gibi tasarrufta bulunmaktadırlar ve onlardan faydalan-ma hususunda hak sahibidirler; bu noktada sıkıntıya uğratılmazlar, demek-tir. Ya da onlar o hayvanları zaptedip yönetebilmektedirler, anlamındadır. Bu anlam şairin şu sözünden gelmektedir:

Artık silah taşıyamaz -ve serkeşlik yaptığında- deveyi zaptedemez oldum.

Bu şiirde de zapt edemez oldum, anlamında kullanılmıştır. Bu Allah’ın za-hirî nimetleri cümlesindendir. Allah’ın o hayvanları elverişli ve insanın em-rine amade kılması olmasaydı kim onları zaptedip yönetebilirdi?! Nitekim şair şöyle demiştir:

Bir çocuk onu1 her yöne çeviriyor ve bir yular onu yere mıhlıyor,Bir kız çocuğu ona değnekle vuruyor ama onda ne bir değişim ne de yadırgama oluyor.

[1148] İşbu sebeple, Allah Teâlâ hayvanlara binenlere bu nimete şükret-melerini ve “Her tür eksik ve kusurdan münezzehtir şunu emrimize amade kılan!.. Yoksa, bizim buna gücümüz yetmezdi.” [Zuhruf 43/13] diyerek tes-pihte bulunmalarını gerekli kılmıştır.

[1149] ْ ُ ُ -şeklinde okunduğu gibi rakûbetuhum şeklinde de okun رَכُmuştur; ikisi de binilen şey demektir. Tıpkı halûb - halûbe gibi. -Rakûbe-nin çoğul olduğu da söylenmiştir.- Rukûbuhum şeklinde de okunmuştur ki; zû-rukûbihim (binebiliyor olmaları) veya min menâfi‘ihâ rukûbuhum (onun faydalarından biri de ona binmeleridir) anlamındadır.

[1150] ُ ِ َא َ sözüyle derileri, kılları, yünleri ve diğer faydaları, ُאرِب َ َ sö-züyle ise sütleri kastedilmiştir. Bunları mücmel olarak zikretmiş; “Ve sizin için hayvanların derilerinden evler…” [Nahl 16/80] âyetiyle de tafsilatlandırmıştır. Meşârib ifadesi meşrab isminin çoğulu olup içme yeri veya içmek anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

[1151] Müşrikler ‘ilâh’ları, kendileriyle korunmak, onların konumun-dan destek almak umuduyla edinmekte idiler. Hâlbuki iş, onların takdir ettiklerinin aksinedir; çünkü kendileri ilâhları için “emre hazır askerler-dir;” onlara hizmet ederler, korurlar ve onlar için [muvahhitlere] öfkelenirler. İlâhların ise ne yetileri ne de yardıma kudretleri vardır. Ya da onları Allah katında kendilerine yardım etsin, şefaatçi olsunlar diye ilâh edinmekte idi-ler; ancak iş bunların vehmettiğinin aksinedir; çünkü onlar kıyamet günü Müşrikler için hazırlanmış, onların azabı için getirilmiş askerler olacaktır; zira [ilâhlar] Ateşin yakıtı olacaklardır.

ْכَ [1152] َ َ ifadesi, hazeneden Yâ’nın fethasıyla okunduğu gibi ah-zeneden Yâ’nın zammesiyle de okunmuştur. Mâna şöyledir: Onların yalan-lamaları, eza ve cefaları seni dertlendirmesin; çünkü biz onların gizlemiş oldukları düşmanlıkları da, açığa vurduklarını da biliyoruz ve onlara bunla-rın karşılığını vereceğiz! Senin gibi birine düşen, bu tehditle teselli bulmak, tasanın kalkması ve hüznün daraltmaması için hem kendisinin hem de on-ların âhiretteki hâlinin suretini zihninde canlandırmaktır.

[1153] Şayet“Biri fetha ile ennâ nalemu şeklinde okusa namazı bozulur mu? Bu mânaya itikat etse küfre düşer mi?”1 dersen şöyle derim: Burada iki vecih vardır. Birincisi, (gerekçe belirten Lâm’ın hazfedilmiş olmasıdır ki bu Kur’an’da, şiirde, standart kelâm ve kıyasta çokça geçen bir kullanımdır. O halde, bunun mânasıyla kesreli okumanın mânası aynıdır. Peygamber (s.a.)’in כ şeklindeki telbiyesi de bu şekildedir; ifadeyi Ebû انّ ا وا Hanîfe kesre ile okurken, Şafi‘î fethalı okumuştur; ama ikisi de gerekçelendir-me anlamındadır.2 İkincisi ise (ennâ nalemunun) ُ ُ ’den bedel olmasıdır; adeta “[Söyledikleri, yani] Bizim onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyor olmamız, seni üzmesin.” denmektedir. Bu, kesreli okuyuşta inne ile başlayan cümleyi kavlin mef‘ûlü yapman durumunda da olan bir mânadır. Böylece üzülmenin, Allah’ın biliyor olmasıyla ilişkili olup olmamasının in-neyi kesre veya fetha okumanın etrafında dönmediği, senin nasıl takdir ede-ceğinin etrafında döndüğü ortaya çıkmış oldu; fethaladığında, gerekçe anla-mını takdir edip bedel anlamını takdir etmeyebileceğin gibi, kesrelediğinde de gerekçe anlamını takdir edip mef‘ûl olma anlamını takdir etmeyebilirsin. 1 Yani vakfe yapılması gerektiğini belirtmek için mushafa konulan م’i dikkate almadan “Biz onların gizle-

diklerini de, açığa vurduklarını da çok iyi biliyoruz!’ demeleri, seni üzmesin.” anlamına gelecek şekilde okursa… Ancak hiçbir okuyucunun böyle bir anlam kasdetmeyeceği açıktır. / ed.

[1154] Ayrıca, bu soruyu soran kişinin durumu büyüttüğü üzere cüm-leyi, kesreleyerek ya da fethalayarak takdir etsen de bu durumda sadece Peygamber (s.a.)’in, onların sırlarını ve açığa vurduklarını Allah’ın biliyor olmasına üzülmekten nehyedilmesi söz konusu olur. Bu nehiy de herhangi bir sakınca doğurmaz. “Öyleyse, sakın inkârcı nankörlere arka çıkma! (…) Sakın müşriklerden olma! Ve Allah’la birlikte bir başka ‘tanrı’ya daha dua etme!” [Kasas 28/86-88] âyetlerine dikkat et.

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

[1155] Allah Teâlâ, yeniden dirilişi inkâr etmelerini daha etkilisini ve şa-şırtıcısını göremeyeceğin bir şekilde kınamakta; insanı yaratmış olduğu un-surun en bayağı ve aşağılık şey -yani necaset kanalı olan mesaneden çıkan çürümüş embriyo- olduğunu takrir ederek, insanın küfürdeki ısrarını, nimeti inkâr ve ihsana başkaldırıdaki aşırılığını, alçaklığa batmışlığını, utanmazlıkta-ki adiliğini göstermektedir. Sonra, böyle birinin, aslının bayağılığına ve baş-langıcının düşüklüğüne rağmen Cebbar Allah’a karşı hasmane davranmaya kalkışmasının, onunla mücadeleye soyunmasının, batılın sırtına atlayıp “Ke-mikleri çürüyüp un-ufak olmuş bir ölüyü kim diriltebilir?!” diye gevelemesi-nin ne kadar hayretamiz olduğunu belirtmiştir. Üstelik, mücadeleye giriştiği husus kendisinin en lüzumlu ve ayrılmaz vasfıdır: yokluktan inşa edilmiş ol-ması. Ama yokluktan inşa edildiğini de inkâr etmektedir! Bu, ardında hiçbir umudun bulunmadığı bir inat ve büyüklenmedir.

[1156] Rivayete göre Übeyy b. Halef el-Cumahî, Ebû Cehl, Âsî b. Vâil ve Velîd b. Muğîre’nin de içlerinde bulunduğu bir grup Kureyş kâfiri bu konuda konuşurlarken Übeyy; “Muhammed’in ‘Allah ölüleri diriltecek’ sözü hakkında ne düşünüyorsunuz? Lât ve Uzzâ’ya yemin ederim ki ben onun yanına varıp kendisiyle tartışacağım!” demiş ve eline çürümüş bir kemik alarak; “Ey Muhammed! Allah’ın şu çürümüş kemiği dirilteceğini mi düşünüyorsun?!” demişti; bir yandan da kemiği ufalıyordu. Hazret-i Peygamber (s.a.); “Evet… Seni de diriltecek ve cehenneme atacak!” dedi.

[1157] Denilmiştir ki; ٌ ِ ُ ٌِ َ َ ُ ذَا ِ َ yani önceden değersiz bir su iken

sonra akıllı, mümeyyiz, konuşkan, tartışabilen biri oluverdi! ٌ ِ ُ içindekile-ri net bir şekilde anlatabilen demektir. Nitekim şöyle buyrulmuştur: “[Kızla-rını hunharca gömüyorlar!] Öyle ya, ‘(para harcanıp) süs-püs içinde yetiştirile-cek ve kavgada bir şey ifade etmeyecek biri’ söz konusudur...” [Zuhruf 43/18]

[1158] Şayet“Allah Teâlâ bu adamın ‘Şu çürüyüp un-ufak olmuş ke-mikleri kim diriltebilir?!’ sözünü neden mesel diye isimlendirdi?” dersen şöyle derim: Mesele benzeyen ilginç bir anlatıma delâlet ettiği için… Ki o da Allah’ın ölüleri diriltme kudretini inkâr etmesidir. Ya da bu sözde teşbih bulunduğu içindir; çünkü inkâr edilen şey ilk diriltme deliliyle Allah’ın ka-dir olarak nitelendiği şeylerdendir. Bunun Allah’ın kadir olarak nitelendiği şeylerden olduğunu inkâr eder tarzda “Kim diriltecekmiş şu kemikleri!?” dendiğinde bu, Allah’a acziyet isnat etmek ve O’nu -kudretlerinin olmama-sı noktasında- yaratıklarına benzetmek demektir.

[1159] ٌِ ;rimme ve rufât gibi çürümüş kemiklere verilen bir isimdir رَ

sıfat değildir. Bu sebeple, “Müennese haber olduğu halde neden müennes yapılmamış?” denilemez. Fâ‘il ya da mef‘ûl anlamında olan faîl vezninden de değildir.

[1160] Kemiklerde canlılık bulunduğunu iddia ederek ‘ölünün kemikleri necistir’ diyenler bu âyeti delil getirmiş; “hayat kemiğe geçtiğinden, ölüm kemiği de etkilemektedir” demişlerdir. Ebû Hanîfe’nin arkadaşlarına göre ise, kemikler temizdir; kıllar ve sinirler de öyle. Onlar, hayatın kemiğe geçmediği-ni iddia etmekte ve bu sebeple ölümün de ona tesiri olmadığını söylemekte-dirler. Onlara göre; “kemiğe hayat verilmesi”nden maksat, kemiğin his sahibi canlı bir bedende eski yaş ve sağlam haline döndürülmesidir.

[1161] “Her türlü yaratmayı” yani nasıl yaratacağını “bilir”; ilk defa inşa edileceklerin veya yeniden yaratılacakların yaratılması, bunların cins, tür, büyüklük ve incelikleri gibi hiçbir şey ona zor gelmez.

[1162] Daha sonra, yaratmasındaki eşsizliğe örnek olarak yeşil ağaçtan ateşin parlamasını zikretti. Hâlbuki su ile ateş zıt şeylerdir ve ateş su ile sö-ner. Buradaki “ateş” bedevilerin ateş yaktıkları çakmaktır. Genelde Merh ve Afâr ağaçlarından elde edilir. Arapların fî külli şecerin nâr ve’stemcede’l-mer-hu ve’l-‘afâr (Ateş her ağaçta var; ama asıl1 Merh ve Afâr) şeklinde bir deyim vardır. Kişi bu ağaçlardan misvak büyüklüğünde yemyeşil iki dal keser; bun-lardan su damlamaktadır. Erkek olan Merh, dişi olan Afâr üzerine çakılır1 İstemcede “bir şeye olabildiğince sahip olmak” anlamındadır. / ed.

ve Allah’ın izniyle ateş yanar. İbn Abbas’ın “İğde ağacı hariç, içinde ateş olmayan hiçbir ağaç yoktur.” dediği rivayet edilmiştir). Nitekim derler ki: “İşbu sebeple, bez ağartıcı çırpıcıların [elbiseyi üzerinde dövdükleri] kuzeynik aleti iğde ağacından yapılır.”

[1163] Lâfza bakılarak ِ َ ْ َ ْ mânaya bakılarak ise el-hadrâ şeklinde ;اَokunmuştur. Benzeri ِ ِ َ ْ َ ا ِ ِ ْ َ َ نَ ُ אرِ َ َ نَ ُ ُ ْ א ا َ ْ

ِ نَ ِئُ א َ َ مٍ ُّ ْ زَ ِ ٍ َ َ ْ ِ (“Zakkum ağacından!.. Karınlarınızı doldurup duracaksınız da ondan. Üs-tüne içeceksiniz o kaynar sudan!”1 [Vâkıa 56/52-54])

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

[1164] Muazzam büyüklüklerine rağmen gökleri ve yeri yaratabilmiş olan, insanları yaratmaya elbette daha fazla kadirdir. Nitekim “Göklerin ve yerin yaratılması, elbette insanların yaratılmasından daha büyüktür.” [Ğâfir 40/57] âyetinde de bu mâna vardır.

אدر] [1165] ifadesi2] yakdiru şeklinde de okunmuştur. ْ ُ َ ِْ َ ُ ْ َ iki أنَْ

mânaya gelebilir: Göklere ve yere nispetle küçük ve basit olmada benzerle-rini yaratması veya bizzat onları yeniden yaratması. Çünkü3 yeniden yaratı-lan, ilk defa yaratılanın aynı değil benzeridir.

قُ [1166] َّ َ ْ ُ ,”yaratığı4 çok“ اِ َ ْ bildiği çok” anlamındadır; el-hālıku“ اَ

şeklinde de okunmuştur.

[1167] “O’nun emri” yani durumu “şudur: Bir şey murad ettiği” yani hikmetinin gerekliliği, bir şeyi var etmesini gerektirdiğinde, herhangi bir mâni de olmadığında, “ona ol demesi” varlık sahnesine çıkarması“dır.” Bek-lemeksizin, “ânında olmaya başlar;” o artık vardır, olmuştur, kaçışı yoktur.Şayet“ ْ כُ ُ َ لَ ُ َ :sözünün hakikat anlamı nedir?” dersen şöyle derim أنَْ Bu mecazî, temsilî bir sözdür: Varlıklar içinde hiçbir şey O’na karşı gelemez 1 Mercileri aynı (zakkūm) olan منها ve عليه ifadelerindeki iki farklı zamire dikkat. / ed.2 Resm-i Osmanide harflerde nokta olmadığı ve mushafta Elif ’siz (بقدر) yazıldığı için, يقدر da okunabilmiştir.

Mâna aynı olmakla birlikte, mevcut okuyuş daha güçlü ve etkilidir; çünkü kesintisisz bir devamlılık ifade etmektedir. / ed.

3 Peki, onları aynen yeniden yaratınca, nasıl mislini (gibisini) yaratmış oluyor; çünkü… / ed.4 Yarattıklarının çokluğundan ziyade, farklı farklı yaratışlara sahip, her türlü yaratabilen. / ed.

ve bütün varlıklar, itaat edilen bir âmirin emrine itaat eden itaatkâr memurlar konumundadırlar. “Peki, ُن َכُ َ ifadesindeki iki kıraat nasıl yorumlanmalı?” dersen şöyle derim: Merfû‘ okuyuşta ifade mübteda ve haberden oluşan bir cümledir; çünkü cümlenin takdiri fe-huve yekûnu şeklinde olup, kendisi gibi bir cümleye atfedilmiştir; yani emruhû en yekūle le-hû kun ifadesine. Nasb okuyuşu ise yekûle ifadesine atfedildiği içindir.1 Bu durumda anlam şöyle olur: (“Ol” denilen) şeyin diğer cisimler gibi olması düşünülemez; diğer cisimler güçlerinin yettiği bir şeyi yaptıklarında doğrudan kudretin mahalliyle temas ediyorlar, belli aletler kullanıyorlar ve neticede meşakkat, yorgunluk ve zorluk ortaya çıkıyor. Allah’ın durumu ise -ki O, her şeye bizzat2 gücü yeten ve her şeyi bizzat bilendir- sebebi fiille buluşturmasıdır. O fiil, bunun akabinde olu-şur. Böyle biri kudret dâhilindeki bir şeyi yapmaktan nasıl âciz kalabilir; hele hele [ilk başta âciz olmadığı bir şeyi] ‘yeniden yapmak’tan..?!

אنَ [1168] َ ْ ُ (Her tür eksik ve kusurdan münezzehtir) ifadesi, müşrik-lerin vasıflandırdığı şeylerden Allah’ı tenzih etme ifadesidir. Ayrıca O’nun hakkında söylemiş oldukları şeyleri söylemelerinin şaşılacak bir şey olduğu-nu ifade eder. “Her şeyin hükümranlığını elinde tutan” sözü, her şeyin ma-liki ve bunlar üzerinde hikmetinin ve iradesinin gerektirdiğine göre tasarruf sahibi demektir. İfade, memleketü külli şey’in ve mülkü külli şey’in şeklinde de okunmuştur; anlamları birdir.

نَ [1169] ُ ْ fiili Tâ’nın zammesiyle de, fethasıyla da okunmuştur.3

[1170] İbn Abbas’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “YâSîn suresinin ve okunmasının faziletleri hakkındaki fazilet ifadelerinin neden bu sureye özgü kılındığı hakkında bilgim yoktu. Bunun sebebi meğerse bu (son) âyetmiş.”

[1171] Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: • Her şeyin bir kalbi var; Kur’an’ın kalbi4 de YâSîn suresidir [Tirmizî,

“Fedāilü’l-Kur’ân”, 7].1 Mâna şöyle olur. “O’nun -bir şey murad ettiği zaman- durumu, ona “Ol!” demesi, onun da ânında olma-

ya başlamasıdır.” / ed.2 Yani bağımsız sıfatlarla değil, bizzat… kendisi olarak… / ed.3 “… döndürüleceksiniz” - “… döneceksiniz” / ed.4 Bu sûrenin kalp/beyin diye nitelenmesi, onun Kur’ân’ın en temel iddiası olan ba‘as [yeniden diriliş] ile

ilgisinden kaynaklanıyor olmalıdır. Böylece, dinin makāsıd, asıl ve ilkeleri kanı vücuda ileten damarlara ben-zetilmiş olmaktadır. Bu damarları besleyen merkez ise yeniden diriliş inancıdır, yani yaptıklarının hesabını mutlaka verecek olmak. Kur’ân’a göre; Hak Teâlâ her tür yaratabilir (ق ve istese, şu anki yaratıklarını (الخَلاَّtamamen yok edip yerküre üzerinde yeni ve farklı bir canlı silsilesi meydana getirebilir [Nisâ 4/133; En‘âm 6/133; İbrâhim 14/19; Fâtır 35/16]. İşbu anlatım YâSîn’e de yansımıştır. 12. ayette; genel bir ifade ile “Ölü-leri kesinlikle dirilteceğiz.” buyrulduktan sonra, 33-37. ayetlerde yeniden dirilişe dünyevi örnekler verilmiş; 51-53. ayetlerde yeniden diriliş detaylandırılmış; diriltilen mümin ve mücrimlerin durumları özetlendikten sonra, 76-82. ayetlerde konuya tekrar dönülerek nihaî ve kesin hüküm verilmiştir. / ed.

• Her kim Allah rızasını gözeterek YâSîn okursa Allah onu bağışlar ve ona Kur’an’ı 22 kez okumuş gibi sevap verilir.

• Herhangi bir Müslümanın yanında - ölüm meleği geldiği sırada- YâSîn suresi okunursa, her harfine karşılık 10 melek iner ve onun önünde saf olarak ona dua ederler, bağışlanmasını dilerler, gasledil-mesini izlerler, cenazesini takip ederler, namazını kılarlar ve defnine katılırlar.1

Sekerâtu’l-mevt halinde [yani ölüm sarhoşluğunu yaşarken] hangi Müslüman YâSîn suresini okursa, yatağında cennet bekçisi Rıdvan elinde cennet şerbetini içmesi için kendisine sunmadan ölüm meleği o kimsenin ca-nını almaz. Ardından, ölüm meleği onun canını alır; o sırada suya kanmış vaziyettedir, kabrinde de suya kanmış halde kalır. Peygamber havuzlarından herhangi bir havuza ihtiyaç duymaz. Cennete girene kadar suya kanmış bir vaziyette olur.

• Yine, Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kur’an’da, okuyanına şefaati kabul edilecek, dinleyeni de bağışlanacak bir sure vardır: YâSîn suresi.

1 Bu hadislerden, YâSîn’in “kişi öldükten sonra ona gönderilecek bir hediye” olarak değil, ölmezden evvel kelime-i şehâdet getirmesine yardımcı olacak bir destek olarak görülmesi gerektiği anlaşılmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →