İbn Kesîr'i Tefsiri

Yâsîn Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri

(Mekke'de nazil olmuştur)

7. Âyetin Tefsiri

Sûrelerin başındaki alfabetik harfler konusunda Bakara Sûresinin başında söz edildi. İbn Abbâs, İkrime, Dahhâk, Hasan ve Süfyân İbn Uyeyne'den nakledilir ki; Y^âşîn kelimesi; ey insan, demektir. Saîd İbn Cübeyr de Habeş dilinde Yâsîn kelimesinin; ey insan, anlamına geldiğini bildirir. Mâlik ise Zeyd İbn Eslem'den; Yâsîn'in, Allah'ın isimlerinden bir isim olduğunu nakleder.

«Kur'ân-ı Hakîm'e andolsun ki;» Önünden ve arkasından bâtılın sızmadığı bu muhkem kitaba. «Sen, elbette gönderilmiş peygamberler­densin, Sırât-ı Müstakim üzere.» Ey Muhammed, sen sağlam bir nizâm, dil ve dosdoğru bir şeriat üzere gönderilmiş bir peygambersin. «Bu; Azîz, Rahîm'in indirilmesidir.» Senin getirmiş olduğun bu din, bu nizâm, bu dosdoğru yol, mü'min kullarına acıyan izzet sahibi zât tarafından indi­rilmiştir. Nitekim aynı mealde Şûra sûresinde de şöyle buyurulur: «İş­te sana da buyruğumuzla Cebrail'i gönderdik. Sen önceleri kitâb nedir, îmâm nedir bilmezdin. Fakat Biz, onu kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nûr kıldık. Şüphesiz sen de insanlara; gök­lerde olanlar, yerde olanlar kendisinin olan Allah'ın yolunu, doğru yolu göstermektesin. İyi bilin ki, işler sonunda Allah'a döner.» (Şûra, 52-53).

«Babaları uyarılmadığından gaflet içinde kalmış bir kavmi uyar­man için.» Yani araplan. Çünkü araplara Rasûlullah'tan önce bir uya­rıcı gelmemişti. Yalnızca arapların zikredilmesi başkalarına da peygam­berin gelmemiş olduğunu gerektirmez. Nitekim bazı ferdlerin zikredil­mesi umûmun nefyini îcâbettirmez. Rasûlullah (s.a.)ın peygamberli­ğinin umûma ait olduğunu bildiren mütevâtir hadîslerle âyetlerin zik­ri A'râf sûresinde geçmişti.

«Andolsun ki onların, çoğunun üzerine söz hak olmuştur.» İbn Ce-rîr Taberî der ki: Onların ana kitapta inanmayacakları kesinkes bildi­rildiği için, onlardan çoğunun üzerine azâb vâcib olmuştur. «Onlar ar­tık îmân etmezler.» peygamberleri tasdik etmezler.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Aleyhlerinde şakâvetin kesinkes yazıl­mış olduğu bu kişilerin hidâyete ulaşmaları; eli çenesinin altından bir­leştirilerek zincire vurulmuş ve başı yukarıya doğru dikili kalmış kim­selerin kurtuluşundan farksızdır kelimesi; başı kalkık olan demektir.

(...)

Avfî, İbn Abbâs'tan naklen «Doğrusu Biz; onların boyunlarına, çe­nelerine kadar varan demir halkalar geçirdik.» kavli hakkında" şöyle de­miştir: Bu âyet Allah Teâlâ'nın «Elini de boynuna yapışık tutma» (İsrâ, 29) kavli gibidir. Yani onlann elleri boyunlarına bağlanmış ve artık onun iyilikle açmaya güçleri yetmez, demektir. Mücâhid ise ifâdesinin şu anlama geldiğini bildirir: Onların baş­ları kalkıktır. Elleri ağızlarının üzerine düşmüştür ve her türlü hayır­dan alıkonulmuşlardır.

«Önlerinden bir sed ve arkalarından da bir sed çekmişizdir.» Mü­câhid; hakkı önleyen bir engel, demiştir. Onlar önlerinden ve arkalarından engellendikleri için haktan tereddüt ederler. Katâde ise bu sed-lerin, sapıklıklar olduğunu bildirir.

((Gözlerini perdelemişizdir.» Gözlerini hakka karşı Örtmüşüzdür. «Bu yüzden artık göremezler.» Hayırdan faydalanıp da hakka doğru yol bulamazlar. İbn Cerîr Taberî, İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, bu âyeti ( ıvaI^iaIi ) şeklinde ayn ile okur ve; gece karanlığına tutulmuş göz­ler giDi kıldık, anlamını verirmiş. Abdurrahmân ibn Zeyd İbn Eşlem de der ki: Allah onlarla İslâm ve îmân arasına bu şeddi germiştir. Dolayı­sıyla onlar İslâm'a teslim olamazlar. Sonra Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem şu âyeti okumuştur: «Doğrusu üzerlerine Rabbmm sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile Elem verici azabı görünceye kadar.» ( Yûnus, 96-97) Sonra devamla şöyle demiş: Allah'ın alıkoyduğunu doğru yola getirecek kimse yoktur.

İkrime der ki: Ebu Cehil; Muhammed'i görürsem mutlaka şöyle ve şöyle yaparım, dedi. Bunun üzerine «Doğrusu Biz; onların boyunlarına, çenelerine kadar varan demir halkalar geçirdik. Bunun için artık baş­ları yukarı kalkıktır. Önlerinden bir sed ve arkalarından da bir sed çek-mişizdir. Gözlerini perdelemişizdir. Bu yüzden artık göremezler.» âyeti nazil oldu. İkrime der ki: Ebu Cehil'e; işte şu Muhammed'dir, diyorlar­dı da o, nerede o? Nerede o? diyor ve göremiyordu. Bu rivayeti İbn Ce­rîr Taberî nakleder.

Muhammed İbn îshâk der ki: Bize Yezîd İbn Ziyâd Muhammed ibn Kâ'b'ın şöyle dediğini nakletti: Halkın oturduğu bir sırada Ebu Cehil dedi ki: Siz kendisine uyduğunuz takdirde Muhammed sizin kral­lar olacağınızı iddia ediyor. Öldüğünüz zaman tekrar dirileceğinizi öne sürüyor. Ürdün bahçelerinden daha güzel bahçelerinizin olacağım söy­lüyor. Ona muhalefet ettiğiniz zaman da bütün bunlardan alıkonaca-ğınızı, öldükten sonra dirilip cehennemde azâb göreceğinizi haber ve­riyor. Bu sırada Hz. Peygamber çıkageldi elinde bir avuç toprak vardı. Allah Teâlâ onların gözlerini kapadı, Rasûlullah (s.a.) o toprağı baş­larının üzerinden serpiyor ve Yâsîn sûresinin baştarafmı okuyordu: «Yâ-Sîn, Kur'ân-ı Hakîm'e andolsun ki...» nihayet «Önlerinden bir sed ve arkalanndan da bir sed çekmişizdir. Gözlerini perdelemişizdir. Bu yüzden artık göremezler.» âyetine gelince; Rasûlullah (s.a.) ihtiyâcını gidermek için çıkıp gitti. Onlar Hz. Peygamberin gireceği kapıdan gir­mesini hâlâ bekleyeduruyorlardı. Sonra evden bir başkası dışarı çıktı ve; rie bekliyorsunuz? dedi. Onlar; Muhammed'i bekliyoruz, dediler, O da; Muhammed buradan çıktı, dedi. Hepinizin başına toprak serpti, sonra da ihtiyâcını gidermek için çıktı gitti, dedi. Onlardan her biri başındaki toprağı silkelemeye koyuldu. İkrime der ki: Hz. Peygambere Ebu Cehil'in sözü ulaştırıldığında buyurdu ki: Evet, ben de bunu söy-| lüyorum. Ben onları keseceğim. Ebu Cehil de bunlardan birisidir.

«Onları ister korkut, ister korkutma; onlar için birdir, îmân et­mezler.» Allah Teâlâ onların aleyhinde sapıklık mührünü basmıştır. Uyarman onlara hiç fayda sağlamaz ve bundan etkilenmezler. Bu âye­tin benzeri Bakara sûresinde: «Şüphesiz ki o küfretmiş olanları uyar­san da uyarmasan da birdir, inanmazlar.» (Bakara, 6) ve Yûnus sûre­sinde: «Doğrusu, üzerlerine Rabbmm sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile. Elem verici azabı görünceye kadar.» (Yûnus, 96-97) geçmişti.

«Sen, ancak zikre ittibâ eden ve göremeden Rahmân'dan korkanı uyarırsın.» Senin uyarın ancak Kur'ân-ı Azîm'e uyan mü'minlere fay­da sağlar. Onlar Allah'tan başka kimsenin görmediği yerde Allah'tan korkarlar ve Allah'ın kendilerini gözlediğini ve yaptıklarını bildiğini kabul ederler. «Artık ona bir mağfiret ve yüce bir mükâfatı müjdele.» Günâhlarının bağışlanmasını, güzel ve büyük bir mükâfatı müjdele. Nitekim Allah Teâlâ Mülk sûresinde de şöyle buyurur: «Muhakkak ki görmeden Rablarından korkanlar için, bir mağfiret ve büyük bir mü­kâfat vardır.» (Mülk, 12).

Sonra Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Şüphesiz ki ölüleri Biz dirilti­riz Biz.» Kıyamet gününde. Bu âyette aynı zamanda Allah Teâlâ'nm kalbleri dalâletle sönmüş bulunan kâfirlerden dilediğini dirilterek hak­ka, hidâyet edeceğine işaret vardır. Nitekim kalblerin kararmasından söz eden âyet-i kerîme'nin devamında da şöyle buyurmaktadır: «Bilin-ki; muhakkak Allah, ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Doğrusu Biz, size akledesiniz diye âyetleri açıkladık.» (Hadîd, 17).

«İşlediklerini ve geride bıraktıklarını Biz yazarız.» İşledikleri amel­leri Biz yazarız. «Geride bıraktıkları» kavli üzerinde iki ayrı görüş var­dır: Birincisi, onların bizzat kendilerinin yaptıkları amelleri Biz yazarız ve öldükten sonra bıraktıkları izleri de kaydeder ve bu­na göre onları- mükâfatlandırırız. Eğer bıraktıkları eserler hayır ise; hayır ile, şer ise, şer ile onlan cezalandırırız. Nitekim Rasûlullah (s.a.) buyurur ki: Kim İslâm'da güzel bir sünnet koyarsa, onun mükâ­fatı ve kendisinden sonra onunla amel edenin mükâfatı onların ecirle­rinden hiç bir şey eksiltilmeksizin ona yazılır. Kim de islâm'da kötü bir yol açarsa, onun günâhı ve ondan sonra onunla amel edenlerin günâhı onlarınkinden hiç bir şey eksiltmeksizin onun üzerine yazılır. Bu ha­dîsi Müslim, Şu'be kanalıyla... Cerîr İbn Abdullah el-Becelî'den nakle­der. İbn Ebu Hatim de aynı hadîsi babası kanalıyla... Cerîr İbn Abdul­lah'tan nakleder ve uzun olarak kaydettikten sonra da bu âyet-i kerî-me'yi zikreder. Müslim de aynı hadîsi Ebu Avâne kanalıyla... Cerîr'den nakleder.

Bir başka hadîs te Müslim'in Sahîh'inde Ebu Hüreyre'den nakledi­len şu hadîstir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur:

tnsan öldüğü zaman; onun ameli kesilir. Ancak üç şey müstesna­dır: Carî olan bir sadaka, yararlanılan bir ilim ve kişiye dua eden sâlih bir evlâd.

Süfyân es-Sevrî Ebu Saîd'den nakleder ki: o, Mücâhidin «Şüphesiz ki ölüleri Biz diriltiriz Biz...» âyeti konusunda şöyle dediğini bildirir: Onların sapıklıktan geriye bıraktıkları şeyleri de biz yazarız. İbn Ebu Lehîa, Atâ İbn Dînâr kanalıyla... Saîd İbn Cübeyr'in «İşlediklerini ve geride bıraktıklarını Biz yazarız.» kavli konusunda şöyle dediğini nakle­der: Geriye bıraktıkları; ortaya koydukları kaide ve kurallardır. Ken­dileri öldükten sonra tabileri o kaidelere göre hareket ederler. Eğer bu kaideler hayırlı ise, o kişi için de bu kaideleri uygulayanların ecirleri kadar ecir yazılır. Ve yaptıklarının mükâfatından hiç bir şey eksiltil­mez. Şayet kötü ise, onların günâhı kadar onun üzerine günâh yazılır ve yaptıklarının günâhlarından hiç bir şey eksiltilmez. Bu görüşleri İbn Ebu Hatim de zikreder ki Beğavî'nin tercih ettiği görüş de budur.

İkinci görüşe gelince; «Geride bıraktıklarını Biz yazarız.» kavlin­den maksad, itaat veya isyan konusundaki te'sîrlerini biz yazarız, de­mektir. İbn Ebu Necîh ve başkaları, Mücâhid'den naklen derler ki: İş­ledikleri amelleri ve geride bıraktığı adımlarım Biz yazarız. Hasan ve Katâde de geride bıraktıklarının, adımları anlamına geldiğini söylerler. Hattâ Katâde der ki: Ey Âdemoğlu, Allah Teâlâ senin işlediklerinden herhangi bir şeyi görmeyecek olsaydı, şu adımlardan rüzgârın alıp gö­türdüğünü görmezdi. Fakat O, Âdemoğlunun bütün adımlarını ve amellerini saymış, Miatta bu adımlarının Allah'a itaat yolunda mı, yoksa isyan yolunda mı atıldıklarını kaydetmiştir. Sizden biriniz Al­lah yolunda eser bırakmak isterse onu yapsın.

Bu anlamda birçok hadîs-i şerîf vârid olmuştur:

1- İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdüssamed... Câbir İbn Abdullah'ın şöyle dediğini nakletti: Mescidin etrafındaki yerler boş kalmıştı. Seleme oğulları mescidin yakınında bir yere taşınmak istediler. Rasûlullah (s.a.)a bu durum bildirilince buyurdu ki: Bana ulaştığına göre siz, mescide yakın bir yere taşınmak istiyormuşsunuz? Onlar; evet ey Allah'ın Rasûlü, biz bunu istiyoruz, dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ey Seleme oğullan, sizin yurdunuz sizin eserlerinizi yazar, sizin yurdunuz sizin adımlarınızı kaydeder. Bu rivayeti Müslim, Saîd kanalıyla... Câbir'den nakleder.

2- İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Yezîd... Ebu Saîd el-Hudrî'den nakletti ki; Seleme oğulları Medine'nin dış kısmında bir yerde imişler. Mescide yakın bir yere taşınmak istediklerinde «Şüp­hesiz ki ölüleri Biz diriltiriz Biz. İşlediklerini ve geride bıraktıklarını Biz yazarız.» âyeti nazil olmuş. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara demiş ki: Sizin geride bıraktığınız adımlar yazılıyor. Bunun üzerine onlar yerlerini değiştirmekten vazgeçmişler. Bu âyet-i kerîme'nin tef­sirinde bu hadîsi Tirmizî, Muhammed İbn Vezîr kanalıyla Ebu Saîd el-Hudrî'den nakletmekte münferid kalmıştır. Ve hadîsin arkasından da; bu hadîsin Sevrî'den nakli hasendir, garîbtir, diye ilâve etmiştir. Ha­dîsi İbn Cerîr Taberî de Süleyman İbn Ömer İbn Hâlid kanalıyla... Ebu Saîd el-Hudrî'den nakletmiştir.

Bu hadîs Sevrî'nin dışında başka yollarla da rivayet edilmiştir. Ni­tekim Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Abbâd İbn Ziyâd... Ebu Saîd'in şöyle dediğini nakletti: Seleme oğulları Hz. Peygambere evleri­nin mescide uzak olduğunu bildirerek dertlendiler. Bunun üzerine «İş­lediklerini ve geride bıraktıklarını Biz yazarız.» âyeti nazil oldu da, on­lar yerlerinde ikâmet edip kaldılar. Yine Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize İbn el-Müsennâ... Ebu Saîd el-Hudrî'den yukarıdaki hadîsi riva­yet etti. Bu âyetin nüzulü konusunda bu rivayetin zikredilmesinde ga-rîblik vardır. Çünkü sûre bütünüyle Mekke'de nazil olmuştur. Allah en iyisini bilendir.

3- İbn Cerîr Taberî der ki: Biz Nasr İbn Ali... İbn Abbâs'tan nakletti ki; o şöyle demiş: Ansâr'ın yurdu mescidden uzaklarda idi. Onlar mescide yakın bir yere taşınmak istediklerinde bu âyet nazil cl-du. Bunun üzerine onlar; yerimizde oturur kalırız, dediler. İbn Cerîr bu rivayeti naklederse de onda merfû' hiç bir şey yoktur. Taberânî ve Abdullah İbn Muhammed İbn Saîd İbn Ebu Meryem kanalıyla... Ab­dullah İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, şöyle demiş: Ansâr'ın yurdu mes­cidden uzakta idi. Onlar mescide yakın yere taşınmak istediler de, «İş­lediklerini ve geride bıraktıklarını Biz yazarız.» âyeti nazil oldu. Bu­nun üzerine yurdlarında durup kaldılar.

4- İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan... Abdullah Amr'dan nak­letti ki; o şöyle demiş: Medine'de bir adam vefat etti. Rasûlullah (s.a.) namazını kılıp buyurdu ki: Keski o doğduğu yerden başka bir yerde ölmüş olsaydı. Halktan birisi; neden ey Allah'ın Rasûlü? dediğinde, Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Kişi doğduğu yerden başka bir yerde ölürse, doğduğu yerden izinin kesildiği vere kadar kendisi için cennet­te ölçü konulur. Bu hadîsi Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ... Abdullah'tan nak­leder. İbn Cerîr Taberî de der ki: Bize Abd İbn Humeyd... Sâbit'in şöyle dediğini bildirdi: Enes ile birlikte yürüdüm ve yürüyüşümü hız­landırdım. Enes elimi tuttu ve birlikte yürüdük. Namaz kıldık, biti­rince dedi ki: Ben Zeyd İbn Sâbît'le yürüdüm ve yürüyüşü­mü hızlandırdım. O dedi ki: Ey Enes bilmez misin, adımlar ya­zılıyor? Bilmez misin adımlar yazılıyor? Bu sözle bir önceki söz arasında bir çelişki yoktur. Hattâ ikisi arasında dikkat ve delâlet bakımından birbirine benzerlik vardır. Çünkü adımların yazılması ile hayır veya şer yolunda önderlik edenlerin davranışlarının yazılması arasında çelişki yoktur. Bunun yazılması daha da uygundur. Allah en iyisini bilendir.

«Biz, her şeyi apaçık bir kitâbta saymışızdır.» Bütün varlıklar Levh-i Mahfûz'da satırlara dökülmüş bir kitâbta kaydedilip yazılmış­tır. kelimesi, burada kitabın anası demektir. Mücâhid, Katâde ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem böyle derler. îsrâ sûresin­de yer alan «O gün bütün insanları, imamları ile çağırırız.» (İsrâ, 71) âyeti de; yaptıkları amellerin hayır veya şer olduğuna şehâdet eden amellerini hâvî kitâblarıyla çağırırız, demektir. Nitekim Zümer sûre­sinde de şöyle buyurulur: «Kitaplar konmuş ve peygamberler ile şâ-hidler getirilmiştir.» (Zümer, 69). Kehf sûresinde de şöyle buyurulur: «Kitâb konulduğunda, suçluların onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün. Vah bize, eyvah bize, bu kitab nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmaksızın hepsini saymış? derler. Çünkü bütün işledikle­rini hazır bulurlar. Ve Rabbın kimseye asla zulmetmez.» (Kehf, 49).

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

Rahman size hiç bir şey indirmemiştir. Siz, sadece yalan söylüyorsunuz, demişlerdi.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed, seni yalanlayan kav­mine «Misâl olarak şu kasaba halkını anlat: Hani oraya elçiler gel­mişlerdi.»

İbn İshâk, İbn Abbas'tan, Kâ'b el-Ahbâr'dan Vehb İbn Müneb-bih'ten kendisine aktarıldığına göre bu kasabanın Antakya şehri ol-rdufeunu söylemiştir. Buranın Antîhas İbn Antîhas f ^^f^kJail ) de­nilen bir kralı varmış. Burada putlara tapılırmış. Allah, oiaya üç pey­gamber göndermiş. Bunlar Sâdık, Sadûk ve Şelûm isimlerini taşıyor-larmış. Antakya halkı onları yalanlamışlar. Büreyde İbn Husayb, İk-rîme, Katâde ve Zührî de bu kasabanın Antakya olduğunu zikretmiş­lerdir. Kıssanın tamamlanmasından sonra anlatacağımız gibi, bazı imamlar kasabanın Antakya oluşunu müşkil görmüşlerdir.

«Hani onlara iki elçi göndermiştik de bunları yalanlamışlardı.» Yalanlamaya koyulunca «Bunun üzerine Biz de üçüncüsüyle destek­lemiştik.» Üçüncü bir peygamber göndermekle, onları desteklemiş ve takviye etmiştik. İbn Cüreyc, Vehb İbn Süleyman kanalıyla Şu'ayb el-Cübbâî'nin şöyle dediğini bildirir: İlk gönderilen iki elçinin adı; Şem'-ûn ve Yuhannâ idi. Üçüncünün adı ise Bols idi. Kasaba da Antakya idi.

«Biz, size gönderilmiş elçileriz, demişlerdi.» O kasaba halkına; biz size, sizi yaratan Rabbınız tarafından gönderilmiş elçileriz. Sizin O'na kulluk etmenizi, şirk koşmamanızı emrederiz, demişlerdi. Ebu'l-Aliye böyle der. Katâde İbn Duâme ise, bunların Hz. İsa'nın Antakya halkına gönderdiği elçiler olduğunu iddia etmiştir. «Onlar da: Siz, ancak bizim gibi birer insansınız, demişlerdi.» Siz beşer, biz beşer, bize neden va­hiy gelmiyor da size Vahiy gönderiliyor? demişlerdi. Eğer siz elçi olsay­dınız, melek olurdunuz, insan olmazdınız, demişlerdi. Bu, peygamber­leri yalanlayan her ümmetin benzer durumudur. Nitekim Allah Teâlâ bunlar hakkında Teğâbün sûresinde şöyle buyurur: «Bunun sebebi şu­dur: Onlara peygamberleri apaçık belgelerle geliyordu da onlar; bizi bir beşer mi doğru yola götürecek, demişlerdi.» (Teğâbün, 6) Onlar bu durumu hayretle karşılayıp elçileri inkâr etmişlerdi. Nitekim İbrahim sûresinde de şöyle buyuruluyor: «Siz de ancak bizim gibi sâdece birer insansınız. Siz, bizi atalarımızın tapındığı şeylerden döndürmek isti­yorsunuz. Öyleyse bize açık bir delil getirin, demişlerdir.» (İbrahim, 10). Aynı durumu anlatan Kur'ân-ı Kerîm, Mü'minun sûresinde şöy­le buyurur: «Eğer kendiniz gibi bir insana boyun eğecek olursanız, hüsrana uğrayacağınızda hiç şüphe yoktur.» (Mü'minun, 34). İsrâ sû­resinde ise şöyle buyurulur: «Onlara hidâyet geldiği zaman insanları îmân etmekten alıkoyan, sâdece: Allah, bir peygamber olarak bir be­şer mi göndermiştir? demeleridir.» (İsrâ, 94). Bunlar da aynı şeyi söyle­mişlerdi: «Siz, ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman size hiçbir şey indirmemiştir. Siz, sadece yalan söylüyorsunuz, demişlerdi. Onlar; Rab-bımız bilir ki biz, muhakkak size gönderilmiş elçileriz, dediler.» Ken­dilerine gönderilen üç peygamber de; Allah bilir ki biz, size O'nun ta­rafından gönderilmiş peygamberleriz. Eğer yalan söylemiş olsaydık Al­lah bizden en ağır biçimde intikam alırdı. Fakat Allah bizi yüceltecek ve sizin üzerinize hâkim kılacaktır. Akıbetin kimin olacağını yakında bileceksiniz diyerek cevâb vermişlerdi. Tıpkı Allah Teâlâ'nm Ankebût sûresinde buyurduğu gibi: «De ki: Şahid olarak benimle sizin aranız­da Allah yeter. O göklerde ve yerde olanı bilir. Bâtıla inanıp Allah'a küfredenler, işte onlar hüsrana uğrayanlann kendileridir.» (Ankebût, 52).

«Bize düşen, sadece apaçık tebliğdir.» Onlar derler ki: Bizim üzeri­mize düşen, sadece bizim size peygamber olarak gönderildiğimiz şeyleri tebliğ etmemizdir. Eğer siz itaat ederseniz, bahtiyar olur, dünya ve âhirette mutluluğa kavuşursunuz. Davetimize icabet etmezseniz, bu­nun akıbetini ilerde bileceksiniz. Allah en iyisini bilendir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

Bu sırada kasaba halkı onlara dediler ki: «Doğrusu, sizin yüzü­nüzden uğursuzluğa uğradık.» Sizin vâsıtanızla bizim hayatımız için iyilikler olacağını görmüyoruz. Katâde de der ki: Onlar bize bir kötü­lük ulaşırsa bu, sizin yüzünüzdendir, demişlerdi. Mücâhid ise bu âyete şöyle mânâ vermiştir: Sizin gibi kimseler bir kasabaya girerlerse o ka­sabanın halkını mutlaka rahatsız ederler.

«Vazgeçmezseniz andolsun ki sizi taşlayacağız.» Katâde taşla taş­layacağız derken, Mücâhid hakaretle taşlayacağız anlamını vermiştir.

«Ve bizden size, elîm bir azâb dokunacaktır.» Çok şiddeti bir ceza gelecektir.

Elçileri onlara dediler ki: «Uğursuzluğunuz sizinledir.» Uğursuz­luğunuz sizin üzerinize geri döndürülmüştür. Bu ifâde Allah Teâlâ'nın A'râf sûresinde Firavun kavminden bahsederken belirttiği şu ifâdeye benzer: «Onlara bir iyilik geldiğinde: Bu, bizim içindir, dediler. Şayet kendilerine bir kötülük gelirse; Mûsâ ile beraberindekilere uğursuzluk yüklerlerdi. Dikkat edin, onların uğursuzluğu ancak Allah katından-dır, fakat çoğu bilmezler.» (A'râf, 131). Salih peygamberin kavmi de şöyle demişti: «Dediler ki: Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğur­suzluğa uğradık.» Salih de: Uğursuzluğunuz Allah katmdandır. Belki siz, imtihana çekilen bir kavimsiniz, dedi.» (Nemi, 47). Katâde ve Vehb İbn Münebbih bu âyete şöyle mânâ vermişlerdir: Sizin yaptıklarınız sizinle beraberdir. Allah Teâlâ aynı mealde Nisa sûresinde şöyle buyu­rur: îmân etmeyenlere bir iyilik gelirse: Bu, Allah'tandır. Bir kötülük erişirse de: Bu, senin yüzündendir, derler. De ki: Hepsi Allah taraf ın-dandır. Bunlara ne oluyor ki hiç bir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?» (Nisa, 78).

«Size öğüt verildi diye mi? Hayır siz, çok aşırı giden bir kavimsi­niz.» Biz size öğüt verip Allah'ın birliğine çağırdığımız ve O'na sami­miyetle kulluğu emrettiğimiz için mi bizi bu sözlerle karşılıyor, tehdîd-le mukabele ediyorsunuz? «Hayır ,siz, çok aşın giden bir kavimsiniz.» Katâde, bu âyete şöyle mânâ vermiştir: Bizim size Allah adına öğüt verdiğimiz için mi siz bizde uğursuzluk olduğunu söylüyorsunuz? Ha­yır siz, çok aşırı, giden bir kavimsiniz.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

İbn İshâk. İbn Abbâs, Kâ'b el-Ahbâr ve Vehb İbn Münebbih'ten kendisine nakledildiğine göre şöyle demiştir: Kasaba halkı peygamber­lerini öldürmek istediler. Şehrin Ötebaşından bir adam koşarak gelip kavminin yaptıklarına karşılık peygamberlere yardım etmek istedi. De­diler ki: Bunun adı Habîb idi. İp yapar, hastalıklı bir adam idi. Cüz-zâma yakalanmıştı. Çok sadaka verirdi. Doğru görüşlüydü ve kazancı­nın yansını fakirlere dağıtırdı.

İbn İshâk adını zikrettiği bir adam kanalıyla... İbn Abbâs'tan şöy­le dediğini nakleder: Yâsîn süresindeki kişinin adı Habib idi. Cüzzâm hastalığına tutulmuştu. Sevrî de Âsim el-Ahvel kanalıyla Ebu Miclez'-den nakleder ki; bu adamın adı Habîb İbn Mürrî imiş. Şebîb İbn Bişr de, İkrime kanalıyla İbn Abbâs'm şöyle dediğini bildirir: Yâsîn süre­sindeki kişinin adı Habib en-Neccâr'dır. Kavmi onu öldürmüştü. Süddî bu kişinin Kassâr olduğunu söylerken, Ömer İbn Hakem onun Kun­duracı olduğunu bildirir. Katâde bu kişinin, orada bulunan bir mağa­ra da ibâdet etmekte olan bir zâhid olduğunu söyler.

«Ey kavmim, gönderilmiş bulunan elçilere uyun.» Kavmini ken­dilerine gelen elçilere uymaya teşvik ediyor ve devamla: «Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun.» diyor. Peygamberliği tebliğ etmelerin­den dolayı sizden bir ücret istemeyenlere uyun. «Onlar hidâyete erdi­rilmişlerdir.» Allah'a şirk koşmaksızm ibâdet etmeye davet ettikleri için onlar hidâyete erdirilmişlerdir.

«Ben, beni yaratmış olana neden kulluk etmeyeyim?» Yalnız ba­sma beni yaratmış olan ve ortağı bulunmayana samimiyetle ibâdet et­memi engelleyecek ne var ki? «Siz de O'na döndürüleceksiniz.» Kıya­met günü O'na döndürüleceksiniz ve O, amellerinize göre sizi cezalan­dıracaktır. Hayır ise hayır, şer ise şer olarak karşılık göreceksiniz.

«Ben, O'ndan başka tanrılar mı edinirim?» Buradaki istifham uyan ve tevbîh istifhamıdır. «Eğer Rahman bana bir zarar vermek is­terse; onların şefaati bana hiç bir fayda sağlamaz ve beni kurtaramaz da.» Sizin ibâdet ettiğiniz şu tanrılar var ya, Allah'tan başka hiç bir konuda bir şeye sâhib değildirler. Eğer Allah benim için bir kötülük murâd edecek olursa «onu O'ndan başka kaldıracak hiç bir Kimse yok­tur.» (Yûnus, 107) Şu putlar benden onu alıkoyamazlar ve beni o kö­tülükten kurtaramazlar. «O takdirde ben de gerçekten apaçık bir sa­pıklık içerisinde olurum.» Eğer Allah'tan başka o putları ilâh edinirsem ben de sapıklık içerisinde olurum.

«Şüphesiz ki ben, Rabbınıza inandım. Artık beni dinleyin.» İbn İshâk'a Abdullah İbn Abbâs, Kâ'b ve Vehb İbn Münebbih'ten nakledil­diğine göre, o kişi kavmine «Şüphesiz ki ben, Rabbınıza inandım.» de­miş. Sizin inkâr ettiğiniz Rabbınıza inandım. Öyleyse benim sözümü dinleyin, demiş. Ancak bu hitabın peygamberlere olması da muhtemel­dir. Bu takdirde, sizi gönderen Rabbınıza îmân ettim, artık O'nun ka­tında bu hususta bana şehâdet edin, beni dinleyin, demek olur. İbn Ce-rîr Taberi bu görüşü nakleder ve der ki: Başkaları da şöyle dediler: Bu hitabı peygamberlere yöneltmiş ve onlara; benim sözümü dinleyin ki Rabbım katında söylediğime şâhidler olasınız: «Şüphesiz ki ben, Rab­bınıza îmân ettim» ve size tâbi oldum dedi. İbn Cerîr Taberî'nin nak­lettiği bu görüş mânâ bakımından daha açıktır. Allah en iyisini bilen­dir.

İbn Abbâs, Kâ'b ve Vehb İbn Münebbih'ten İbn ishâk'a nakledil­diğine göre o kişi böyle deyince üzerine saldırmışlar ve onu öldürmüş­ler. Onu koruyacak kimse de yoktu. Katâde der ki: Onu taşla recmet-tiler. Bu sırada o; «Allah'ım, kavmimi hidâyete erdir, çünkü onlar bil­miyorlar, diyordu. O böyle derken, onlar kendisini sıkıştırıp öldürdü­ler. Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

Muhammed İbn İshâk bazı arkadaşları kanalıyla Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakleder ki; onlar bu zâtı ayaklarıyla çiğneyip, bağırsak­ları dökülünceye kadar ezmişlerdi. Allah Teâlâ da ona; cennete gir, bu­yurmuştu. O cennete girmiş, orada rızıklanmıştı. Allah Teâlâ onun dünyadaki üzüntü, keder ve sıkıntısını gidermişti.

Mücâhid der ki: Habîb en-Neccâr'a; cennete gir, denildi. O, öldü­rülünce cennet kendisine vâcib oldu. Cennetteki sevabı görünce, keski kavmim bilir olsaydı, dedi. Katâde der ki: Mü'min ancak nasihat eder, zâlim olmaz. Allah Teâlâ ona lutfunu gösterince o, «Keski kavmim bi­lir olsaydı. Rabbımın beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıl­dığını» demiştir. Allah'tan kendisine verdiği lutfu kavmine kendisine saldırmalarının neticesini göstermesini temenni etmiştir.

İbn Abbâs der ki: Hayatında kavmine; «Ey kavmim gönderilmiş bu­lunan elçilere uyun.» diyerek öğüt vermişti. Öldükten sonra da «Keski kavmim bilir olsaydı, Rabbımın beni bağışladığını ve beni ikram edilen­lerden kıldığını.» diyerek nasihat etmiştir. îbn Ebu Hatim böyle riva­yet eder. Süfyân es-Sevrî, Âsim el-Ahvel ile Ebu Miclez'den nakleder ki; o «Rabbımın beni bağışladığım ve beni ikram edilenlerden kıldığı­na» kavlini şöyle tefsir etmiştir: Rabbıma îmân edip peygamberlerini doğrulamamdan dolayı bana verdiği lutufları. Maksad şudur: Eğer onlar kendisinin eriştiği nimet, sevâb ve güzel mükâfatı bilmiş olsalar­dı, bu onları peygamberlere uymaya sevkeder ve böylece hidâyete eren­lerden olurlardı. Allah ona rahmet etsin ve kendisinden razı olsun, o kavmini hidâyete getirmek için çok istekliydi.

İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam... Abdülmelik İbn Umeyr'den nakletti ki: Sakîf kabilesinden Urve îbn Mes'ûd Hz. Peygambere gel­miş ve şöyle demiş: Beni kavmime gönder de onları İslâm'a davet ede­yim. Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Seni öldürmelerinden korkarım. Urve İbn Mes'ûd; onlar beni uyurken bile görseler uyandırmazlar, de­miş. Rasûlullah (s.a.) ona; hadi git, demiş. Urve gitmiş Lât ve Uz-za'ya: Yarın sen benden hoşlanmayacağın bir şeyle karşılaşacaksın, de­miş. Bunun üzerine Sakîf kabilesi kızmışlar. Urve demiş ki: Ey Sakîf topluluğu, Lât, Lât değildir; Uzzâ, Uzzâ değildir; müslüman olun, selâmet bulun. Ey müttefikler topluluğu, Uzzâ, Uzzâ değildir, Lât, Lât de-, ğildir, müslüman olun, selâmete erin. Bunu üç kere tekrarlamış. Bir adam okunu fırlatmış, onun kolunun ortasındaki damarına isabet et­tirmiş ve öldürmüş. Bu haber Rasûlullah (s.a.)a ulaşınca buyurmuş ki: Bunun misâli, Yâsîn süresindeki kişinin misâlidir. Nitekim o «Kes­ki kavmim bilir olsaydı, Rabbımın beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığım.»

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Abdullah İbn Abdurrahmân... Kâ'b el-Ahbâr'dan nakletti ki; Mâzen kabilesinin kardeşlerinden olan Habîb İbn Zeyd İbn Asım'ın durumu Kâ'b'a nakledilmiş. Yalancı Müseylime Yemâme'de ona Rasûlullah (s.a.)ı sorup; Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehâdet eder misin dediğinde; evet dermiş. Sonra yine Benim Allah'ın Rasûlü olduğuma şehâdet eder misin? de­diğinde; duymuyorum, demiş. Müseylime ona; onu duyuyorsun da bu­nu duymuyor musun? deyince; o, evet demiş. Ve bunun üzerine teker teker uzuvlarını kesmiş. Her sorduğunda o fazla bir şey söylemiyor-muş, nihayet Müseylime'nin elinde ölmüş. Kâ'b el-Ahbâr'a onun adı­nın Habîb olduğu söylenince; Allah'a andolsun ki, Yâsîn süresindeki kişinin adı da Habîb idi demiş.

«Ondan sonra kavminin üzerine gökten hiç bir ordu indirmedik, zâten indirecek te değildik.» Allah Teâlâ onu öldürmelerinden sonra kavmine gazab ederek, onlardan intikam aldığını haber veriyor. Onlar Allah'ın, elçisini yalanlamışlar ve dostunu öldürmüşlerdi. Ayrıca bildi­riyor ki; onları helak etmek için meleklerden ordular göndermeye ge­rek duymamış, iş çok daha basit biçimde tamamlanmıştı. Nitekim İbn İshâk'ın rivayetine göre, Abdullah İbn Mes'ûd bazı arkadaşlarına bu âyeti tefsir ederken; biz, onların topluluğunu büyütmedik. İşler bizim için onların sandığından daha kolay oldu, demiştir. «Sâdece bir tek çığlık oldu. Ve onlar hemen sönüp gittiler.» Abdullah İbn Mes'ûd de­miş ki; Allah o kralı ve Antakya halkını helak etti de, yeryüzünden si­linip gittiler, arkalarından arta kalan hiç bir şey kalmadı.

«Zâten indirecek te değildik.» Biz milletleri helak edeceğimiz za­man, onların üzerine melekleri indirmeyiz, sâdece onları mahveden bir azâb göndeririz.

Bazıları da «Ondan sonra kavminin üzerine gökten hiç bir ordu indirmedik, zaten indirecek te değildik.» âyetine şöyle mânâ vermiş­lerdir: Onlara bir başka risâlet indirmedik. Mücâhid ve Katâde böyle derler. Katâde ayrıca der ki: Andolsun ki Allah, onu öldürdükten son­ra kavmine azâb etmemiştir. «Sâdece; bir tek çığlık oldu. Ve onlar he­men sönüp gittiler.» İbn Cerîr Taberî der ki: Birinci mânâ daha sahih­tir. Çünkü risâlet için ordu ifâdesi kullanılmaz.

Müfessirler dediler ki: Allah, onlara Cebrail (a.s.)i gönderdi de o ülkelerinin kapısının iki yanından çıktı sonra onlara bir çığlıkla ses­lendi ve hepsi birden baştan sona sönüp gittiler. Bedenlerinde depre­şen hiç bir rûh kalmadı. Daha önce Selef-i Sâlihîn'den bu kasabanın Antakya olduğu ve bu üç elçinin de Mesîh (a.s.) tarafından gönderi­len elçiler olduğu zikredilmişti. Nitekim Katâde ve başkaları bunu böyle ifâde etmişlerdir. Tefsîrcilerin müteahhirîninden başka hiç bir kimseden böyle bir rivayet nakledilmemiştir. Bu sebeple birkaç nok­tadan bu rivayetin üzerinde durulması gerekir:

1- Kıssanın zahirinden, bu kişilerin Allah tarafından gönderi­len elçiler oldukları anlaşılıyor. Mesîh tarafından değil. Çünkü Allah Teâlâ «Hani onlara iki elçi göndermiştik de bunları yalanlamışlardı...» buyuruyor. Ve yine: «Onlar: Rabbımız bilir ki biz, muhakkak size gön­derilmiş elçileriz, dediler. Bize düşen, sâdece apaçık tebliğdir» Eğer bu kişiler îsâ peygamber tarafından gönderilen havariler olsaydılar, ken-lerinin Mesîh (a.s.)in gönderdiği elçiler olduklarını belirten uygun bir ifâde kullanırlardı. Allah en iyisini bilendir. Diğer taraftan şayet bu kişiler Mesîh (a.s.)in elçileri olsaydılar kavimleri kendilerine «Siz, an­cak bizim gibi birer insansınız.» demezlerdi.

2- Antakya halkı Mesîh (a.s,) in kendilerine gönderdiği elçilere îmân etmişlerdi. îsâ Peygambere inanan ilk şehir Antakya idi. Bu se­beple Hıristiyanların dört patriğinden birisi Antakya şehrinde bulunur. Diğer patriklerin bulunduğu şehir, îsâ peygamberin kenti olan Kudüs'­tür. Baştan sona halkının îsâ peygambere îmân ettiği ilk şehir olması hasebiyle, bir patrikte Antakya'da bulunur. Üçüncü patrik İskenderi­ye'de bulunur. Zîrâ patrikler, râhibler, piskoposlar ve diğer din adam­larının patrik ittihâz edilmesi oradadır. Sonra dördüncü patriğin mer­kezi de Rûmiye'dir. Zîrâ orası hıristiyanların dinini destekleyip kuvvet­lendiren Kostantin'in şehridir. Kostantiniyye şehri kurulduğu zaman pat­riklik makamını Rûmiye'den oraya taşıdılar. Saîd İbn el-Batrîk ve baş­ka ehl-i kitâb bilginleriyle müslüman tarih yazarlarının bir çoğu böy­lece zikretmişlerdir. Antakya şehrinin îsâ peygambere îmân eden ilk şe­hir oluşu kesin olduğuna, Allah Teâlâ da bu sûrede gönderdiği elçileri yalanlayan kasabadan bahsettiğine ve bu kasabanın bir çığlıkla helak olduğu ve sönüp gittiğini bildirdiğine göre —Allah en iyisini bilir ya— burası Antakya olmamalıdır.

3- Antakya'nın Mesih'in arkadaşları havarilerle olan kıssası Tevrat'ın nüzulünden sonradır. Ebu Saîd el-Hudrî ve Seleften başka­ları; Allah Teâlâ'nın Tevrat'ı indirdikten sonra, hiç bir milleti azâbla helak etmediğini bildirmişlerdir. Bundan sonra inananlara putperest­lerle savaşma emri gelmiştir. Nitekim Kasas sûresinde «Andolsun ki, Biz, önceki nesilleri yok ettikten sonra Musa'ya o kitabı verdik.» (Ka­sas, 43) âyetinin tefsirinde zikredilmişti. Böylece ortaya çıkıyor ki;

Kur'an'da zikredilen bu kasaba Antakya'dan başka bir kasaba olmalı­dır. Seleften birçok kişinin ifâde ettiği bu kasaba Antakya değildir. Ya da Ankatya ismi eğer bu kıssada söz konusu edilen şehir ise, bili­nen meşhur Antakya'dan ayrı bir kasaba olmalıdır. Çünkü ne Hıristi­yanlık tarihinde, ne de ondan önce meşhur Antakya kasabasının he­lak edildiğine dâir bir bilgi yoktur. Allah Sübhânahu ve Teâlâ en iyi­sini bilendir.

Hafız Ebu'l-Kâsım et-Taberânî'nin Hüseyn İbn İshâk et-Tüsterî kanalıyla... İbn Abbâs'tan naklettiği hadîste Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Önde gidenler üç tanedir. Musa'dan önde giden Yûşa' İbn Nûn'dur. îsâ'dan önde giden Yâsîn'deki arkadaşıdır- Muhammed'ten önde giden de Ebu Tâlib oğlu Ali'dir. Bu hadîs münkerdir. Ancak Hü­seyn el-Aşkar tarîkıyla bilinir ki bu kişi şü bir râvî olup metruktür.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs'tan nakleder ki; o «Yazık­lar olsun kullara» kavlinden maksad; vay o kullara, demektir. Katâde ise yazıklar olsun şu kulların kendilerine ki Allah'ın emrini yitirmişler ve Allah'ın yanından uzaklaşmışlardır. Katâde bazı kırâetlerde bu âyetin yazık şu kulların kendilerine, diye

okunduğunu bildirir. Bu takdirde mânâ şöyle olur: Onlar azabı gör­dükleri zaman, kıyamet günü kendilerine ne kadar yanar ve pişman olurlar. Allah'ın Rasûllerini niçin yalandıklarını, Allah'ın emrine neden muhalefet ettiklerini ve dünya diyarında iken neden peygam­beri yalanlayanlar arasında bulunduklarına yanar, pişman olurlar.

«Kendilerine bir peygamber gelmeye dursun onu hemen alaya alır­lardı.» Onu yalanlar alaya alırlar ve Hakk tarafından gönderilmiş ol­masını inkâr ederler.

«Görmüyorlar mı ki; kendilerinden önce nice nesilleri helak et­tik. Ve onlar bir daha kendilerine dönemezler.» Peygamberleri yalan­layanların daha önce nasıl helak edildiklerind9n ibret almıyorlar mı? Onların bir daha dünyaya dönüşlerinin imkânsız oluşundan öğüt almı­yorlar mı? Onların fâcir ve câhillerinden birçoklarının «Hayat, ancak bu dünyadakidir. Ölürüz, yaşarız.» (Mü'minûn, 37) dedikleri gibi ol­madığını anlamıyorlar mı? Bunu söyleyenler Dehrîlerden devr-i dâim'e taraftar olanlardır ki onlar eskisi gibi tekrar dünyaya döneceklerini ah­makça kabul ediyorlardı. Allah Teâlâ onların bâtıl inançlarını kendi' aleyhlerine çevirerek buyuruyor ki: «Görmüyorlar mı ki; kendilerin­den önce nice nesilleri helak ettik. Ve onlar bir daha kendilerine döne­mezler.»

«Hepsi de muhakkak toptan huzurumuza getirileceklerdir.» Geç­miş ve gelecek bütün milletler kıyamet günü Allah Azze ve Celle'nin huzurunda toplanacaklardır. Allah da onlara amellerine göre ceza ve­recek; hayırsa hayır, şer ise şer ile karşılıklarını ödeyecektir. Bu âye­tin anlamı Hûd süresindeki şu âyet gibidir: «Hiç şüphe yok ki Rabbın, herkese amellerinin karşılığını tamamen ödeyecektir. Muhakkak ki O, yaptıklarınızdan haberdârdır.» (Hûd, 111).

Kurrâ harfinin okunuşunda ihtilâf etmişlerdir. Bir kısmı tahfif ile şeklinde okumuşlardır ki bu takdirde edatı isbât içindir. Bir kısmı da şedde ile şeklinde oku­muşlardır ki, bu takdirde edatı nefy içindir, edatı da anlamındadır ki takdiri şöyle olur: Hepsi ancak Bizim katı­mızda huzura getirileceklerdir. Her iki kırâetin de anlamı aynıdır. Allar en iyisini bilendir.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Ölü toprak onlar için bir âyettir.» Ya­ratıcının varlığına, tam olan kudretine ve ölüleri diriltmesine delildir. Toprak kaskatı kesilerek otsuz kalıp öldüğü zaman, Allah Teâlâ onun üzerine suyu indirir de toprak sarsılır ve yemyeşil olur. Her çiftten göz alıcı çeşitler yetiştirir. Bu sebeple âyetin devamında «Biz, onu di­rilttik ve ondan taneler çıkardık, ondan yemektedirler.» buyuruyor. Yani onu, kendileri ve hayvanları için bir rızık kıldık, demektir.

«Ve orada hurmadan, üzümlerden bahçeler var ettik. Orada pı­narlar fışkırttık.» Toprağın üzerinde muhtelif yerlerde akıp giden ır­maklar var ettik. Toprağın ürünlerinden yemek için o ırmaklara ihti­yâçları vardır. Allah Teâlâ bitkileri var etmekle, yaratıklarına lütuf ve in'âmda bulunduğu için meyvelerin çeşitlerini ve sınıflarım da on­lara atfediyor. «Ki ürününden ve ellerinin emeğinden yesinler.» Bü­tün bunlar Allah'ın. kendilerine olan rahmetinin eseridir. Yoksa ken­di gayret ve yorulmalarıyla, kuvvet ve kudretlerinin sonucu değildir. İbn Abbâs ve Katâde böyle der. Bunun için âyetin sonunda «Hâlâ şük­retmezler mi?» buyuruyor. Allah'ın kendilerine sayıya ve hesaba gel­mez bunca nimetleri ihsan etmesine kargılık, onlar hâlâ Allah'a şük­retmezler mi? İbn Cerîr Taberî «Ellerinin emeğin­den yesinler.» kavimdeki edatının takdiriyle elle­rinin emeğinde.n ve onun meyvesinden yemeleri için, anlamını tercih etmiştir. Başkaları ise bu anlamı sâdece ihtimâl olarak belirtmişlerdir. O, İbn Mes'ûd'un kırâetinde bu âyetin şeklinde olduğunu ve: Ki onun ürününden ve ellerinin emeği ile yetiş­tirmiş olduklarından yesinler, anlamını vermiştir.

«Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden, bütün çiftleri yaratanı tenzih ederiz.» Bitkilerden, meyve­lerden ve tahıllardan. Kendilerini erkek ve dişi olarak yaratmış olma­sından ve daha Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği çeşitli yara­tıkları yaratanı tenzih ederiz. Nitekim Allah Teâlâ Zâriyât sûresinde de şöyle buyurur: «Her şeyden çifter yarattık ki Öğüt alasınız.» (Zâri-yat, 49).

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Allah'ın gemileri taşımak üzere denizi emirlerine vermiş olması da kudretinin ayrı bir delilidir. Nitekim Allah Teâlâ'mn Nûh peygamber ile birlikte ona inananları kurtardığı, ve Âdem peygamberin soyundan bu inanmış zümreden başka kimsenin ge­ride kalmadığı Nuh'un gemisi de bu gemilerin ilkidir. İşte bunun için «Soylarını dolı* gemiyle taşımış olmamız da onlar için bir âyettir.)» bu­yuruyor. Eşya ve canlılarla dolu olarak babalarını taşımış olmamız. Nitekim Allah Teâlâ Nûh peygambere, her çiftten ikişer tane almasını emretmişti. İbn Abbâs, âyetteki «dolu» anlamına gelen kelimesinin ağır biçimde taşınmış, anlamına geldiğini söyler. Saîd İbn Cübeyr, Şa'bî, Katâde ve Süddî de böyle der. Dahhâk, Katâde ve İbn Zeyd bunun Nûh peygamberin gemisi olduğunu bildirirler.

«Ve kendilerine bunun gibi nice binecek şeyler yaratmamız da.» Avfî, İbn Abbâs'tan naklen der ki: Bununla develer kasdedilmektedir. Çünkü develer kara gemisidir. Onun üzerinde yüklerini taşır ve ona bi­nerler. İkrime, Mücâhid, Hasan, Katâde ve bir rivayette Abdullah İbn Şeddâd ve başkaları da böyle demişlerdir. Bir rivayete göre de Süddî, bunun davarlar olduğunu söylemiştir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Fadl... Abdullah İbn Abbâs'tan nak­letti ki; o, «Ve kendilerine bunun gibi nice binecek şeyler yaratmamız da.» kavli ne demektir biliyor musunuz? demiş. Onlar; hayır, deyince; bu, gemilerdir. Nûh peygamberin gemisinden sonra gemiler, ona ben­zer şekilde yapılmıştır, demiş. Ebu Mâlik, Dahhâk, Katâde, Ebu Salih ve Süddî de; «bunun gibi» kavlinden maksad, gemilerdir, demişlerdir. Bu görüşü Hakka sûresinde yer alan şu âyet-i kerîme'ler de destekle­mektedir: «Su taştığı vakit, size bir ibret olmak üzere anlayışlı kulak­lar anlasın diye süzülen gemide, sizi Biz taşımışızdır.» (Hakka, 11-12). Duyucu güce sahip olanlar dikkat edip korusunlar ve size bir ibret ve hatırlatma olsun diye.

«Dilesek; onları suda boğardık.» Yani gemide olanları. «Ne kurta­ran bulunurdu.» İçinde bulundukları durumdan onları kurtaracak kim­se bulunmazdı. ı.Ne de kurtulabilirlerdi.» Başlarına gelen felâketlerden. «Ama katımızdan bir rahmet» Bu, bir munkatı' istisnadır. Cümlenin takdiri şöyledir: Ancak Biz rahmetimiz sayesinde sizi karada ve deniz­de yürütüyoruz ve sizi belirlenmiş bir süreye kadar götürüyoruz. Bunun için âyetin devamında «Ve bir süreye kadar geçinme, başka» Yani Al­lah katında bilinen bir vakte kadar, buyuruluyor.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, müşriklerin sapıklık ve bozukluklarında ısrar ettikle­rini, daha önce işlemiş oldukları günâhlardan kaçınmadıklarını haber vererek, kıyamet günü onları bekleyen durumları bildiriyor: «Onlara; önünüzde ve arkanızda bulunanlardan sakının.» âyetine Mücâhid, gü­nâhlardan, anlamını verirken başkaları aksi bir anlam vermişlerdir. «Belki merhamet olunursunuz.» Yani umulur ki bu sakınmanızdan do­layı Allah Teâlâ size acır da, azabından.sizi kurtarır. Kelâmın takdiri şöyle olur: Onlar bu söze cevab vermezler ve yüz çevirirler. Bunu ifâde için sâdece «Onlara; Rablarının âyetlerinden bir âyet geldiğinde» kavli yeterli bulunmaktadır. Yani onlara tevhîd ve peygamberlerin doğrulu­ğu konusunda bir âyet geldiğinde «Ondan yüz çevirmişlerdir.» O âyet­leri düşünüp de yararlanma yoluna gitmemişlerdir.

«Onlara; Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden infâk edin, de­nildiğinde» Onlara, Allah'ın kendilerine verdiği rızıklardan; düşmanla­rın muhtaçlarına ve fakirlerine harcamalan emredildiğinde; «O küfre­denler îmân etmiş olanlara dediler ki.» Yani fakirlerden îmân etmiş olanlara. Demek oluyor ki; onlar mü'minlerden kendilerini infâk etme­yi emredenlere karşı bir delil olarak derler ki: «Dilediği takdirde Allah'ın doyuracağı kimseyi biz mi doyuralım?)» Yani bize kendilerine infâk et­memizi emrettiğiniz şu kişileri, Allah isteseydi muhtaç etmez ve kendi katından bir rızıkla onları doyururdu. Binâenaleyh biz Allah'ın irâde­sine uyarak onlara infâk etmeyiz. «Doğrusu siz, ancak apaçık bir sa­pıklık içerisindesiniz.» Yani bize emrettiğiniz bu şeyde apaçık bir sa­pıklıktasınız.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bu, Allah Teâlâ'mn müslümanlarla karşı­laşıp onlar reddettikleri zaman kâfirlere karşı söylediği söz olabilir. Al­lah Teâlâ onlara «Doğrusu siz, ancak apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.» buyurmaktadır. Taberî'nin bu görüşü üzerinde durulması gerekir.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, kâfirlerin «Bu va'd ne zamandır?» diyerek kıyametin gelmesini uzak saydıklarını haber veriyor. Halbuki ona inanmayanlar onun çabucak gelivermesini isterler. İşte bu sebeple Allah Teâlâ buyu­ruyor ki: «Onlar; sâdece bir tek çığlığı beklerler ki, çekişip dururlarken O, ansızın kendilerini yakalayıverir.» Onlar bir tek çığlığı beklemekte­dirler. Allah en iyisini bilir ya, bu, kıyametten önce dehşetin sarstığı ilk sûr'un üfürülmesidir. İnsanlar çarşı pazarlarda yeyip içmelerinde alıştıkları şekilde birbirleriyle tartışıp dururken, o anda Allah Teâlâ İsrafil'e emreder de o, Sûr'a öyle uzun ve sürekli bir üfleyişle üfler ki yeryüzünde hiç bir kimse kalmaz, herkes başını ejğer ve gökten gelen sese kulak kesilir. Sonra insanlardan geri kalanlar,kıyametteki mahşer yerine sürülüp ateşe atılırlar. Cehennem onları çepeçevre sarıverir. Bu­nun için âyetin devamında buyuruyor ki: «Artık ne vasiyyet edebilir­ler, ne de ailelerine dönebilirler.» Ellerinde bulundurdukları malla il­gili vasiyet edemezler, çünkü içinde bulundukları durum vasiyetten da­ha zordur. «Ne.de ailelerine dönebilirler.»

Bu konuda pek çok hadîs ve haber vârid olmuştur ki biz bunu bir başka yerde (diğer ciltlerde) zikrettik. Bu dehşet çığlığından sonra diri ve ayakta bulunan Allah'tan başka bütün canlıların öleceği çığlık gelir. Bunun arkasından da diriliş çığlığı gelecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

İşte bu da üçüncü çığlıktır. Bu çığlık kabirlerden kalkıp dirilme ve yayılma çığlığıdır. Bunun için Allah Teâlâ «Onlar kabirlerinden koşa­rak Rablarma doğru çıkmaktadırlar.» buyuruyor. Âyet-i kerîme'de ge­çen kelimesi; hızlı yürürler, demektir. Nitekim Meâric sûresinde aynı kelime şöyle ifâde edilir: «Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, onlara vaad edilmiş olan gündür.» (Meâric, 43-44).

«Derler ki: Yazıklar olsun bize, yattığımız yerden kim kaldırdı bizi?» Bununla dünya diyarında iken kabirlerinden kaldırılıp diriltilme-yeceklerini sandıkları mezarları kasdederler. Mahşer gününde yalanla­dıkları şeyi ayan-beyân görünce: «Yazıklar olsun bize, yattığımız yerden kim kaldırdı bizi?» derler. Bu ifâde onların kabirlerinde de azâb çekmele­rini önlemez. Çünkü kabir, daha sonraki azâblara nisbetle bir dinlenme yeri gibidir. Übeyy İbn Kâ'b, Mücâhid, Hasan ve Katâde derler ki: On­lar, dirilişten önceki bir uyumayla uyurlar. Katâde ise bunun iki nefha arasında olduğunu söyler. Bunun için onlar «Yattığımız yerden kim kaldırdı bizi?» demektedirler. Seleften birçok kişinin dediğine göre; on­lar böyle deyince mü'minler kendilerine «İşte bu, Rahmân'ın va'd etmiş olduğudur. Ve peygamberler doğru söylemişlerdi.» derler. Hasan ise on­lara meleklerin böyle cevâb verdiğini bildirir ki, her iki görüş arasında çelişki yoktur ve her ikisini birleştirmek mümkündür. Abdurrahmân İbn Zeyd ise bu ifâdenin bütünüyle kâfirlerin sözü olduğunu bildirir. İbn Ce-rîr Taberî bu görüşü naklettikten sonra birincisini tercih eder ki bu, en doğrusudur. Çünkü bu ifâde, Allah Teâlâ'nın Sâffât süresindeki şu kav­li gibidir: «Ve dediler ki: Vay bize bu, din günüdür. Bu ayırdetme gü­nüdür ki siz, onu yalanlamıştınız.» (Sâffât, 20-21). Rûm sûresinde ise şöyle buyurulur: «Kıyametin kopacağı gün, suçlular bir saattan başka kalmadıklarına yemîn ederler. İşte onlar böylece aldatılıp döndürülür­ler. Kendilerine bilgi ve îmân verilenler: Andolsun ki Allah'ın kitabın­da yazılan o yeniden diriliş gününe kadar kaldınız. İşte bu, yeniden di­riliş günüdür. Ama siz bilmiyordunuz, derler.» (Rûm, 55-56).

«Sâdece bir tek çığlık olur ve bir de bakarsınız ki; onların hepsi bir­den huzurumuza getirilmişlerdir.» Bu ifâde, Allah Teâlâ'nın şu buy­rukları gibidir: «Doğrusu bir tek çığlık yetecektir. Hepsi hemen bir düz­lüğe dökülecektir.» (Nâziât, 13-14), «Saat (kıyamet) hâdisesi ise ancak bir göz kırpma gibi veya daha yakındır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir.» (Nahl, 77), «O, sizi çağırdığı gün; O'na hamdederek davetine uyarsınız. Ve çok az kalmış olduğunuzu zannedersiniz.» (İsrâ, 52).

Yani Biz, onlara bir tek emir veririz de onların hepsi hazır olurlar. «Artık bugün, kimseye hiç bir haksızlıkta bulunulmaz.» Yaptıkların­dan hiç bir şey eksiltilmez. «Ve siz, yapar olduklarınızdan başkasıyla ce­zalandırılmazsınız. »

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ cennet ehlini haber vererek onların kıyamet günü Ara­sat'tan ayrıldıklarında, cennet bahçelerinde konaklayacaklarını haber veriyor. Onlar başkalarından farklı olarak, içinde bulundukları nimet ve yüce kurtuluşla meşgul olup oyalanacaklardır. Hasan el-Basrî ve İs-mâîl İbn Ebu Hâlid ifâdesinin, cehennem ehlinin uğra­dığı azâb meşguliyeti anlamına geldiğini bildirmişlerdir. Mücâhid ise bunun, nimetler içerisinde hayrette kalırlar anlamına geldiğini belirtir ki, Katâde de böyle demiştir. İbn Abbas ise kelimesine, sevinirler anlamını vermiştir. Abdullah İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Saîd İbn Müseyyeb, İkrime, Hasan, Katâde, A'meş, Süleyman et-Temîmî ve Ev-zâî «Muhakkak ki bugün cennet ashabı sevinç ve mutuluk dolu bir meş­guliyet içindedirler.» kavli hakkında şöyle demişlerdir: Onların meş­galesi bakirelerin parmağına gümüşten yüzükler takmaktır. Kendisine nakledilen bir rivayette de İbn Abbâs; onların meşgalesi, çalgı dinleme­leridir, demiştir. Ebu Hatim ise der ki: Bu, dinleyen kişinin karıştır­ması olmalıdır, çünkü burada kasdedilen, bakirelere gümüşten yüzük­ler takmaktır.

«Onlar ve eşleri» Mücâhid, bunların helâlleri demek olduğunu bil­dirir. «Gölgeliklerde» ağaçların gölgesinde «tahtlar üzerinde yaslan­mışlardır.» İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Muhammed İbn Kâ'b, Hasan, Katâde, Süddî ve Husayî kelimesinin, çadırdan örtülerin altındaki tahtlar anlamına geldiğini bildirirler. Ben derim ki: Onun dünyadaki benzeri köşklerin altındaki sedirlerdir. Allah en iyisini bi­lendir.

«Orada meyveler onlarındır.» Her türden meyveler. «Ve her iste­dikleri kendilerinindir.» Her türlü zevklerden neyi isterlerse onu hemen yanlarında bulurlar.

İbn Ebu Hatim dedi ki: Bize Muhammed İbn Avf... Küreyb'den nakletti ki; o, Üsâme İbn Zeyd'in şöyle dediğini duymuş: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Dikkat edin cennete ayak sıvamak isteyen var mı? Çünkü cennetin bir benzeri yoktur. Kâ'be'nin Rabbma andolsun ki; o, bütünüyle parlayan bir nûr, salınan bir çiçek, sağlam bir kasır, akan bir ırmak, olgun bir meyve, güzel, çok güzel bir eş, pek çok hülleler, ebedî bir makam, selâmet dolu bir diyar, yemyeşil meyveler, nimetler, yüce ve paha biçilmez mevkilerdir. Onlar dediler ki: Evet ey Allah'ın Rasûlü, biz oraya paça sıvayanlarız. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; İn-şâallah, deyin. Orada bulunanlar da İnşâallah dediler. İbn Mâce, Sü-nen'inin Zühd kitabında aynı bu rivayeti Velîd İbn Müslim kanalıyla Muhammed İbn Muhâcir'den nakleder.

«Rahîm Rablarından bir de; selâm, sözü.» İbn Cüreyc der ki: İbn Abbâs, bu âyeti şöyle tefsir etmiştir: Allah'ın zâtı cennet ehli için selâ­mettir. İbn Abbâs'ın söylediği bu rivayet Allah Teâlâ'nın şu kavli gi­bidir: «O'na kavuştukları gün, onların sağlık temennileri; selâm'dır.» (Ahzâb, 44). Bu hususta İbn Ebu Hatim burada bir hadîs nakleder ki bunun isnadının üzerinde durulması gerekir. O der ki: Bize Mûsâ İbn Yûsuf... Câbir İbn Abdullah'tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Cennet ehli nimetler içerisinde bulunduğu bir sıraaa, anîden üzerlerinde bir nûr parıldar. Başlarını kaldırırlar ki; üstlerin­den Rabları onları gözetliyor: Ey cennet ehli, selâm olsun size, buyu­rur. İşte «Rahîm Rablarından bir de: selâm, sözü.» kavlinin anlamı budur. Rasûlullah buyurur ki: Rab Teâlâ onlara, onlar da Rablarına bakarlar. O'na bakmaya devam ettikleri sürece cennet nimetlerinden hiç birine iltifat etmezler. Nihayet Allah Teâlâ onların gözüne görün­mez olur, ama nuru ve bereketi hem onların üzerinde hem de yurd-larının üzerinde devam eder. Bu hadîsi İbn Mâce Sünen'inin Sünnet kitabında Muhammed İbn Abdülmelik kanalıyla Ebu Şevârib'den nakleder,

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Yûnus İbn Abd'ül-A'la... Süleyman İbn Humeyd'den nakletti ki; o, Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî'nin Ömer İbn Abdül Azîz'in şöyle dediğini duydum, demiştir: Allah Teâlâ cennet ve cehennem ehlinin işini bitirdikten sonra, bulutlardan göl­geliklerle beraberlerinde melekler olduğu halde gelip cennet ehline se­lâm verir. Onlar da selâmını iade ederler. Kâ'b el-Kurazî dedi ki: Bu, Allah'ın kitabında da vardır. Nitekim Allah «Rahîm Rablanndan bir de; selâm, sözü.» buyuruyor. O esnada Hak Teâlâ buyurur ki: Benden dileyin. Onlar; Rabbımız, biz Senden ne dileyelim? derler. Allah Teâlâ buyurur ki: Hayır, Benden dileyin. Onlar; Rabbımız, Senden hoşnûd-luğunu dileriz, derler. Allah Teâlâ buyurur ki: Benim hoşnûdluğum sizi şerefli yurduma yerleştirmemdir. Onlar derler ki; Senden ne iste­yebiliriz? İzzet'in, Celâl'in ve yüce mevkiin hakkı için, Sen bize insan­ların ve cinlerin rızkını paylaştırmış olsan, biz onları yedirip, içirip, giydirip hizmetlerini tamâmlasak bu bizim hiç bir şeyimizi eksiltmez. Allah Teâlâ buyurur ki: Doğrusu katımda daha çoğu vardır. Ve O böyle de yapar. Nihayet meclisinde onlar otururlar, dedi. Sonra de­vam etti: Nihayet kendilerine melekler tarafından taşman Allah'ın he­diyeleri getirilir. Sonra buna benzer bir şeyler nakletti. Bu haber ga-rîbtir, ama onu İbn Cerîr muhtelif yollarla îrâd etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ kıyamet gününde, kâfirlerin varacağı akıbeti haber vererek onlara ayrılmalarını emredeceğini bildiriyor. Yani onlara, durdukları yerde mü'minlerden ayrılmalarını emredecektir. Bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ'nm şu buyrukları gibidir: «O gün hepsini toplarız. Sonra şirk koşanlara; siz ve şirk koştuğunuz ortaklar yerlerinize, de­riz. Artık onların arasını açmışızdır.» (Yûnus, 28), «Kıyamet kopacağı gün; işte o gün (inananlar ve inanmayanlar birbirinden) ayrılırlar.» (Rûm, 14), «Reddine asla imkân bulunmayan, insanların bölük bölük olacağı, Allah'ın o günü gelmezden önce, yüzünü dosdoğru dîne çevir.» (Rûm, 43), «Zulmetmiş olanları ve onların eşlerini toplayın. On­ların taptıklarını da. Allah'tan başka. Ve onlan cehennem yoluna gö­türün.» (Sâffât, 22-23).

«Ey Âdemoğulları; Ben, size; şeytâna tapmayın, o muhakkak ki sizin apaçık bir düşmammzdır, diye ahdetmedim mi?» Bu, kendilerine apaçık bir düşman olduğu halde şeytâna uyan ademoğullarmdan kâ­firlere, ağır bir sesleniştir. Onlar kendilerini yaratıp rızık verdiği halde Allah'a isyan etmişlerdir. Bunun için âyetin devamında «Ve; Bana kulluk edersiniz; İşte bu, dosdoğru yoldur, diye.» Yani Ben, size dünya hayatında şeytâna karşı gelip Benim emrettiğim kulluğu yerine getir­menizi bildirmiş ve dosdoğru yolun bu olduğunu belirtmiştim. Siz ise bunun dışında bir yola koyulup şeytânın peşinden gittiniz. Bunun için Allah Teâlâ «Andolsun ki o, sizden bir çok nesilleri saptırmıştır.» bu­yuruyor. Bu âyet-i kerîme'deki kelimesi, cîm'in kesresi ve lâm'ın şeddesi ile okunduğu gibi, cimin ve banın zammesi, lâm'm tah­fifi ile şeklinde de okunduğu söylenmiştir. Bir kısmı ise bayı sakin olarak okumaktadır. Bu kelimeden kasdedilen mânâ, pek-çok yaratık, demektir. Mücâhid, Süddî, Katâde, Süfyân İbn Uyeyne böyle demişlerdir.

«Hâlâ akletmez misiniz?» Hâlâ sizin aklınız yok mu. Rabbınızm emrettiği kullukta O'na muhalefet etmektesiniz? Halbuki O, bir tek­tir, eşi ve benzeri yoktur. Hâlâ şeytânın peşinden mi gidersiniz?

İbn Cerîr Taberî dedi ki: Bize Ebu Küreyb... Ebu Hüreyre'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kıyamet günü olduğu zaman, Allah Teâlâ cehenneme emreder de ondan karanlık ve parla­yan bir boyun çıkar ve: «Ey Âdemoğulları; Ben, size; şeytâna tapma­yın, o, muhakkak ki sizin apaçık düşmanınızdır, diye ahdetmedim mi? Ve; Bana kulluk edersiniz; İşte dosdoğru yoldur, diye. Andolsun ki o, sizden birçok nesilleri saptırmıştır. Hâlâ akletmez misiniz? İşte bu, size va'dolunan cehennemdir. Ey suçlular bugün ayrılın,» der. Bunun üze­rine insanlar ayrılırlar ve dizleri üstü çökerler. İşte Allah Teâlâ'nm «Her ümmeti diz üstü çökmüş olarak görürsün. Her ümmet kitabına sarılır. Onlara denir ki: Bugün size, işlediğinizin karşılığı verilecektir.» (Câsiye, 28).

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

Âdemoğullarından küfredenlere kıyamet günü cehennem gösterile­rek korku ve sıkıntı içerisinde denilir ki: «İşte bu, size va'dolunan cehen­nemdir.» Yani peygamberlerin sizi sakındırıp da onları yalanlamış oldu­nuz cehennem, işte budur. «Küfretmekte olduğunuzdan dolayı bugün girin.» oraya Nitekim Allah Teâlâ Tür sûresinde aynı mealde şöyle bu­yurmaktadır: «Cehennem ateşine itildikçe itildikleri gün, onlara; işte yalanlayıp durduğunuz ateş budur. Bu bir büyü müdür, yoksa hâlâ gör­mez misiniz? denir.» (Tür, 13-15).

«Bugün onların ağızlarını mühürleriz. Bizimle elleri konuşur ve yapmakta oldukları şeye ayakları şehâdet eder.» Kıyamet günü dünyada iken işledikleri suçu 4nkâr ederek, and içerek yapmadıklarını tekrarla­yan kâfirlerin ve münafıkların durumu işte böyledir. Allah onların ağız­larını mühürler ve uzuvları yapmış oldukları hareketleri söyler durur.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Şeybe İbrahim İbn Abdullah'ın... Enes İbn Mâlik'ten naklettiğine göre; o, şöyle demiş: Biz peygamberin huzurunda bulunuyorduk ki Rasûlullah ön dişleri belirinceye kadar gü-lüverdi. Sonra da neye gülüyorum biliyor musunuz? dedi. Biz; Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dedik. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Kulun kıya­met günü Rabbıyla tartışmasına gülüyorum. Kul der ki: Rabbım, sen beni zulümden dolayı cezalandırmıyor musun? Allah Teâlâ; evet, buyu­rur. O, kendim için kendimden başka bir şâhid bilmiyorum, der. Allah Teâlâ; bugün kendin için muhâsib olarak nefsin yeter, şâhidler olarak kirâmeyn kâtibeyn yeter der ve onun ağzını mühürler. Sonra uzuvları­na konuş emrini verir de onlar yaptıklarını söylerler. Sonra kişiyi, uzuvlarıyla ve uzuvlarının söyledikleriyle başbaşa bırakır. Kişi uzuvla­rına; yazıklar olsun size. Ben de sizin için mücâdele ediyordum, der., Müslim ve Neseî, bu hadîsi Ebu Bekr İbn Ebu Nadr kanalıyla Süfyân es-Sevrî'den naklederler. Sonra Neseî şöyle der: Eşcaı'den başka bu ha­disi Süfyân'dan rivayet eden hiç bir kimseyi tanımadım.. Bu hadîs ga-rîbtir. Allah en iyisini bilendir. Bu hadîs Nûr sûresinin 24. ayetinde Ebu Amir Abdülmelik İbn Amr kanalıyla da Süfyân'dan nakledilmişti.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer... Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyur­duğunu nakletti: Siz, ağızlarınıza bir bez geçirilmiş olarak davet edilir­siniz. Sizden ilk sorguya çekilecek olan uzvunuz, bacaklarınız ve sırtı-nızdır. Bu hadîsi Neseî, Muhammed İbn Râfi' kanalıyla Abdürrezzâk'-dan rivayet eder. O da Ma'mer kanalıyla Behz îbn Hâkim'den, o da babasından, o da dedesinden, o da Hz. Peygamberden nakleder.

Süfyân İbn Uyeyne, Süheyl kanalıyla... Ebu Hüreyre'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) kıyamete dâir metni uzun bir hadîste şöyle bu­yurmuştur: Sonra üçüncüsü ortaya atılır. Allah Teâlâ ona; sen neci­sin? der. O; ben Senin kulunum, Sana inandım, peygamberine ve ki-tâblarına îmân ettim, oruç tuttum, namaz kıldım, sadaka verdim, der. Ve gücü yettiğince kendisinin iyiliklerini yâd eder. Ona denir ki: Sana şahidimizi gönderelim mi? O; kimin kendisinin hakkında şehâdet ede­bileceğini düşünür. Sonra ağzına mühür vurulur ve karnına; konuş, denilir. Karnı; eti ve kemikleriyle yaptığı şeyleri söyler. İşte o, müna­fık olan kişidir ve işte o, kendisini ma'zûr göstermek ister. Ve işte Al­lah'ın gazab ettiği kul, odur. Müslim ve Ebu Dâvûd bu hadîsi uzun uza-dıya Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayet ederler.

İbn Ebu Hatim merhum dedi ki: Bize babam... Ukbe İbn Âmir'-den nakletti ki; o, Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğunu işitmiş: Ağız­lara mühür vurulduğu gün, insanoğlunun konuşacak ilk kemiği sol ayak baldırıdır: Bu rivayeti İbn Cerîr merhum Muhammed İbn Avf ka­nalıyla... Ukbe İbn Ebu Âmir'den nakleder. İmâm AJımed İbn Hanbel merhum da rivayetin isnadını sağlam sayarak der ki: Bize Hakem İbn Nân1'... Ukbe îbn Âmir'den nakletti ki; o, Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğunu işitmiş: Ağızlara mühür vurulduğu gün, insanoğlunun ilk konuşacak olan kemiği, ayağının arka baldırıdır.

İbn Cerîr Taberî merhum der ki: Bize Ya'kûb İbn İbrâhîm... Ebu Bürde'den nakletti ki; Ebu Mûsâ el-Eş'arî şöyle demiş: Kıyamet günü mü'min kişi hesâb vermeye çağrılır. Rabbı mü'mine, yaptığı amelleri ve kendisiyle Rabbı arasında olanları bir bir söyler de kul, i'tirâf edip; evet, Rabbım şöyle yaptım, şöyle yaptım ve şöyle yaptım, der. Allah Teâlâ onun günâhlarını saklayıp bağışlar. Ve yeryüzünde hiç bir yaratık o günâhlardan bir şey görmez. Allah Teâlâ kulun iyiliklerini de açı­ğa çıkararak bütün insanların onu görmesini ister. Kâfir ve münafık da hesâb vermeye çağırılır. Rabbı onlara yaptıklarını bir bir gösterince o, inkâr ederek; Rabbım, izzetin hakkı için o melek bana yapmadığım şeyleri yazmış, der. Bunun üzerine melek ona; falanca gün ve falanca yerde, falanca işi yapmadın mı? der. Kâfir ve münafık; hayır Rabbım, izzetin hakkı için ben onları yapmadım, der. O böyle davranınca ağzı mühürlenir. Ebu Mûsâ el-Eş'arî dedi ki: Ben öyle sanıyorum ki, onun ilk konuşacak uzvu sağ baldırıdır. Sonra da «Bugün onların ağızlarını mühürleriz. Bizimle elleri konuşur ve yapmakta oldukları şeye ayak­ları şehâdet eder.» âyetini okudu.

«Biz isteseydik, onların gözlerini kör ederdik de yolda koşuşup ka­lırlardı. Ama nasıl göreceklerdi ki.» Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'm bu âyetin tefsirinde şöyle dediğini bildirir:. Biz isteseydik onları hidâ­yet yolundan saptırırdık. O zaman onlar hidâyeti nasıl bulacaklardı. Bir başka seferinde de; onlan kül ederdik, diye mânâ vermiştir. Ha­san el-Basrî der ki: Allah dilemiş olsaydı, onların gözlerini silip yok eder de hepsini kör olarak dolaşan kişiler yapardı. Süddî ise bu âyete; Biz isteseydik onların gözlerini görmez kılardık, diye mânâ vermiştir. Mücâhid, Ebu Salih, Katâde ve Süddî ise kelimesine yol anlamını vermişlerdir. İbn Zeyd buradaki kelimesinin, hak anlamına geldiğini söyler. «Ama nasıl göreceklerdi.» ifâdesinin de, hakkı görmezlerdi, demek olduğunu bildirir.

«Biz isteseydik, onlan oldukları yerde dondururduk da ileri geç­meye güçleri yetmezdi.» Afvî, İbn Abbâs'tan «Biz isteseydik, onları ol­dukları yerde dondururduk.» kavlinin; onları helak ederdik, anlamına geldiğini bildirmiştir. Süddî ise; onların yaratılışlarını değiştirirdik, diye mânâ vermiştir. Ebu Salih; onları taş kılardık, derken Hasan el-Basrî ve Katâde; onlan ayakları üstüne oturturduk, anlamım vermiş­lerdir.

«İleri geçmeye güçleri yetmezdi. Geri de dönemezlerdi.» Ne ileriye, ne geriye gidebilirlerdi tek bir durumda tıkanıp kalırlardı.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, ademoğlunun ömrü uzadıkça, kuvvetten zayıflığa, güçlülükden acizliğe doğru döndürüleceğini haber veriyor. Tıpkı Rûm sûresinde buyurduğu gibi: «Allah O'dur ki, sizi güçsüz olarak yarat­mıştır. Güçsüzlükten sonra kuvvetli kılmış, sonra da kuvvetliliğin ar­dından güçsüz ve ihtiyar yapmıştır. O, dilediğini yaratır. O, Alîm'dir, Kadîr'dir.» (Rûm, 54). Nahl sûresinde ise şöyle buyurur: «Allah, sizi yaratmıştır, sonra da öldürecektir. İçinizden bir kısmı ömrünün en fe­na zamanına ulaştırılır ki, bilirken bilmez olur.» (Nahl, 70). Burada asıl maksad, —Allah en iyisini bilir ya— bu dünyanın geçiş ve zeval yurdu olduğunu, devamlı ve istikrarlı bir diyar olmadığını haber ver­mektir. Bunun için de «Hâlâ akletmezler mi?» buyuruyor. Yani ilk ya­ratılışlarını, sonra delikanlılıktan yaşlılığa geçişlerini düşünmezler mi? Böylece zeval bulmayan, geçiş yurdu olmayan, kaçınılması imkân­sız bir başka diyar için, âhiret yurdu için yaratılmış olduklarını öğren­sinler.

Biz, ona şiir öğretmedik. Zâten ona gerekmezdi de.» Allah Teâlâ Nebiyy-i Zîşânı Muhammed (s.a.)e şiir öğretmediğini haber vererek, ona bunun gerekmediğini bildiriyor. Yani onun tabiatında şairlik yok­tur. İyi şiir yazmadığı gibi bunu sevmez de. Yaratılışı bunu gerektir­mez. Bunun için Hz. Peygamberin muntazam olarak vezniyle bir beyti ezberlemediği, eğer bir şiirden bir mısra okuyacak olursa bunu tamâm-layamadığı veya zihaf yaptığı vârid olmuştur. Ebu Zür'a er-Râzî der ki: Bana İsmâîl... Şa'bî'den nakletti ki; o, şöyle demiş: Abd'ül-Mutta-lib oğullarından ister erkek ister kadın olsun, her doğan şiir söylerdi. Yalnızca Rasûlullah (s.a.) müstesna. İbn Asâkîr, bu rivayeti Ukbe İbn Ebu Leheb'in —ki Zerkâ'da yabanî hayvanlar tarafından yenmiştir— hal tercümesinde zikreder.

İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam... Hasan el-Basrî'den nakletti ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) bir şiiri şöyle okuyordu:

Kişiyi kötülüklerden alıkoymak için, İslâm ve ihtiyarlık yeter. Hz. Ebubekir dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, o şiir şöyledir:

İhtiyarlık ve İslâm yeter kişiyi kötülüklerden alıkoymak için. Ebubekir veya Ömer sonra şöyle dedi: Senin Allah'ın Rasûlü olduğuna şehâdet ederim. Çünkü Allah senin hakkında: «Biz, ona şiir öğretmedik. Zâten ona gerekmezdi de.» buyuruyor. Beyhakî, Delâil en-Nübüvve'de der ki: Rasûlullah (s.a.) Abbâs İbn Mirdâs'a demiş ki: «Benim talanımla Ubeyd'in talanını Akra' ile Uyeyne arasında mı ka­bul ediyorsun?» diyen sen misin? O şiirin aslı «Benim talanımla Ubeyd'­in talanını Uyeyne ile Akra' arasında mı kabul ediyorsun?» şeklinde­dir, demiş; bunun üzerine Hz. Peygamber; her ikisi de aynıdır, buyur­muş. Yani anlam bakımından bir şey değişmez. Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun. Süheylî «er-Ravd el-Enf» isimli eserjnde Hz. Pey­gamberin sözündeki bu takdim ve te'hîr için çok uzak bir münâsebet kurarak, Akra' İbn Hâbis'in Uyeyne İbn Bedr'e üstünlüğünü belirt­mekte ve Uyeyne'nin Hz. Ebubekir zamanında irtidâd ettiğini söyle­mektedir. Allah en iyisini bilendir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Huşeym... Hz. Aişe (r.a.)den nakletti ki; o, şöyle demiş: Hz. Peygamber bir habercinin yavaş geldi­ğini görünce, Tarafe'nin şu beytini misâl verirdi:

Azık vermediğin kişi bana haberlerle gelir.

Neseî de Gece ve Gündüz babında İbrâhîm İbn Muhacir kanalıyla Hz. Âişe'den bu rivayeti nakleder. Aynı rivayeti Tirmizî.ve Neseî, Mik-dâm İbn Şureyh kanalıyla Hz. Âişe'den naklederler. Sonra Tirmizî; bu hadîs, hasen ve sahihtir, der. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Yusuf İbn Mûsâ... İbn Abbâs'tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) bazı şiirleri örnek olarak verirmiş. Nitekim Şiiri de bunlardan birisidir. Ebu Bekr el-Bezzâr aynı şekilde bunu Sel-mân kanalıyla İkrime ve Âişe'den de nakleder. Bu şiir Tarfa İbn Abd'-ın meşhur muallakâtında vardır. Bu şiirin baş tarafı şöyledir:

Günler sana bilmediğin şeyleri gösterecektir.

Azık vermediğin kişi sana haberlerle gelir.

O kimse getirir haberleri sana ki;

Kendisine ne bir bahçe satmışsındır,

Ne de bir sözleşme vakti ta'yîn etmişsindir.

Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî der ki: Bize Hafız Ebu Abdullah... Hz. Âişe'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) hiç bir şiirden şu bir beytin dı-şında bir beyit derlememiştir:

İyiye yor çünkü istediğin olur.

Az da olsa, bir şeye oldu deyince olur.

Ben, bu hadîsi şeyhimiz Hafız Ebu Haccâc el-Mızzî'ye sorduğum­da; o, bu münkerdir, dedi. Çünkü Şeyh râvîler arasında zikredilen Hâ-kim'i de Darîr'i de tanımamıştır.

Saîd İbn Arûbe, Katâde'den naklen dedi ki: Hz. Âişe'ye; Rasûlul­lah (s.a.) herhangi bir şiirden örnek verir miydi? denildiğinde şöyle dedi: Şiir peygamberin ençok hoşlanmadığı sözdü. Yalnızca Kays oğul­larının kardeşlerinden bir şâirin bir beytini Örnek getirir, ancak başı­nı sonuna, sonunu da başına koyardı. Ebubekir ise; o böyle değildir, derdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber; Allah'a andolsun ki ben şâir de­ğilim ve bu bana gerekmez de, derdi. İbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr bu rivayeti naklederler ki bu ifâde Sa'd İbn Ebu Arûbe'nin lafzıdır.

Ma'mer Katâde'den nakletti ki; Hz. Âişe'ye Rasûlullah (s.a.) hiç bir şiirden örnek verir miydi? diye sorulduğunda, o; hayır, ancak Ta-rafe'nin şu şiiri müstesna, demiştir:

Günler sana bilmediğin şeyleri gösterecektir. Azık vermediğim kişi sana haberlerle gelir.

Hz. Peygamber bu şiiri okurken Hz. Ebubekir; hayır öyle değil, dermiş. Hz. Peygamber de; ben, şâir değilim ve bu bana gerekmez de, buyururmuş.

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde vârid olur ki Hz. Peygamber Hendeğin kazıldığı gün, Abdullah İbn Revâha'nın mısrâ'larmı tekrar­lamış ancak ashabının sözlerine uyarak söylüyormuş. Çünkü onlar Hendek kazarken aynı zamanda vezinle bu şiiri de okuyorlarmış.

Allah'ım, Sen olmasaydın biz hidâyete eremezdik, Ne namaz kılardık, ne de sadaka verirdik. Bizim üzerimize bir sükûnet indiriver, Düşmanla karşılaşırsak ayaklarımıza sebat ver. Onlar bize karşı geldiler ve saldırdılar, Bir fitne çıkarmak isterlerse, biz ondan kaçarız.

Hz Peygamber şiirin sonundaki kelimesini söylerken, sesini yükseltiyor ve bunu iyice uzatıyormuş. Bu, Buhârî'nin Sahîh'in-de de zihâflı olarak rivayet edilmiştir. Keza Hz. Peygamber Huneyn gününde katırına binmiş olarak düşmanın develerinin arasında yürü­yüp:

«Ben peygamberim, yalansız,

Ben Abdülmuttalib'in oğluyum.»

diyormuş. Ancak Hz. Peygamberin bu ifâdeleri şiir söyleme isteğinden neş'et etmeden, kendiliğinden diline gelip söylemiş olduğu belirtilmiş­tir.

Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinde de nakledilir ki; Cündeb İbn Abdullah şöyle demiş: Hz. Peygamberle bir mağarada idik. Parmağının üzerine taş isabet etti de şöyle buyurdu:

Sen, sâdece kanayan bir parmaksın, Allah yolundadır hepsi karşılaştığının.

Bütün bu ifâdeler, Hz. Peygambere şiir öğretilmediği ve ona şiirin gerekmediği gerçeğine ters düşmez. Çünkü Allah Teâlâ ona yalnızca yüce Kur'ân'ı öğretmiştir ki «Onun ne önünden, ne de arkasından bâ­tıl sızmaz. O, Hakîm ve Hamîd'in indirmesidir.» (Fussilet, 42,43) Ku-reyş'li kâfirlerin bilgisizlerinden bir grubun iddia ettiği gibi Kur'ân, ne şiirdir, ne kehânettir, ne uydurmadır, ne de büyüleyici bir sihirdir. Kur'an hakkında sapıkların sözleri ve bilgisizlerin görüşleri çok deği­şik olmuştur. Ama gerçek o ki Hz. Peygamberin seciyyesi, tabiat ve şeriat bakımından şiir irşâd etmekten uzaktı. Nitekim Ebu Davud'un naklettiğine göre, Ubeydullah İbn Ömer... Abdurrahmân İbn Râfî'den nakleder ki; o, Abdullah İbn Amr'm şöyle dediğini işittim, demiştir: Rasûlullah (s.a.)m şöyle buyurduğunu duydum: Ben ne ilâç içtim, ne muska taşıdım, ne de kendiliğimden bir şiir söyledim. Bana verilen­lere aldırmam. Bu rivayette Ebu Dâvûd münferid kalmıştır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdurrahmân İbn Mehdî... Ebu Nev-fel'den nakletti ki; o, şöyle demiş: Hz. Peygamberin yanında şiir dinle­nir miydi? diye Hz. Âişe'ye sorulduğunda, o şöyle dedi: Peygamberin ençok kızdığı söz, şiir idi. Yine Ebu Nevfel Hz. Âişe'den nakleder ki; Hz. Peygamber dualardan pek çoğuna ilgi duyar bunun dışındakiler! terkedermiş.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Ebu Velîd et-Tayâlisî'nin... Ebu Hüreyre'-den naklettiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Sizden biri­nizin içinin irinle dolu olması kendisi için şiirle dolu olmasından daha hayırlıdır. Bu hadîsin rivayetinde Ebu Dâvûd münferid kalmıştır. An­cak bu hadîsin isnadı Buhârî ve Müslim'in şartlarına uygun olmakla beraber, onlar bunu tahrîc etmemişlerdir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yezîd... Şeddâd İbn Evs'ten nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kim yatsı namazından sonra bir şiirden herhangi bir beyit okursa, o gece kıldığı namazı kabul olmaz. Bu hadîs de bu şekliyle garîbtir. Kütüb-i Sitte sâhiblerinden hiç birisi bunu tahrîc etmemişlerdir. Burada kasdolunan, şiirin okun­ması değil nazmıdır. Allah en iyisini bilendir.

Kaldı ki şiirin meşru' olanı da vardır. Müşriklerin hicvedilmesi bunlardandır. Nitekim Hassan İbn Sabit, Kâ'b İbn Mâlik ve Abdullah İbn Revâha ile onlara benzeyen birçok kişiler —Allah hepsinden razı olsun— İslâm'da şiir söylemiş ve yazmışlardır. Şiirin bir kısmında ds hikmet, öğüt ve âdâb vardır ki, câhiliye devri şâirlerinden bir kısmın­da bu çok iyi görülür. Nitekim Hz. Peygamber'in «Şiiri îmân etti am£ kalbi küfretti.» buyurduğu Ümeyye İbn Ebu Salt bunlardandır. Sahâbe^ den bir kısmı Ümeyye İbn Ebu Sait'in şiirlerinden yüz beyti peygamber* ^kumuş, peygamber her beytin arkasında daha çok ondan zevk almafe İstediğini belirten ifâdeler kullanmıştır.

Ebu Dâvûd, Übeyy İbn Kâ'b'dan ve Büreyde İbn Husayb ile Ab dullah İbn Abbâs'tan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Beyânın bir kısmında sihir vardır; şiirin bir kısmında da hüküm. Bu­nun için Allah Teâlâ «Biz, ona şiir öğretmedik.» buyuruyor. Yani Al­lah Teâlâ Muhammed (s.a.)e şiir öğretmemiştir. «Zâten ona gerek­mezdi de.» Ona şiir uygun düşmezdi de. «Bu, ancak bir zikir ve apaçık bir Kur'ân'dır.» Yani bizim ona öğrettiğimiz şu kitab, bir zikir ve apa­çık bir Kur'ân'dır. Onu iyice düşünüp tefekkür eden kimselerin önün­de bu gerçek ayan beyân açıktır. Bu sebeple Allah Teâlâ âyetin devamında «Diri olanları uyarsın...» buyuruyor. Yani şu apaçık Kur'ân, yeryüzünde canlı olan herkesi uyarsın diye. Bu âyet Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir: «Bu Kur'ân; bana sizi de, ulaştığı kimseleri de uyar­mam için vahyolundu.» (En'âm, 19), «Herhangi bir güruh onu inkâr ederse; onun varacağı yer ateştir.» (Hûd, 17). Bu Kur'ân'ın uyarıla­rından ancak kalbi diri, basireti açık olan kişiler yararlanabilirler. Ni­tekim Katâde kalbi diri ,gözü diri demiştir. Dahhâk da; akıllı olanlar, der. «Ve kâfirlerin üzerine söz, hak olsun diye.» Yani bu Kur'ân mü'-mine rahmet, kâfire karşı da hüccettir.»

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ kullarının emrine verdiği bu nimetlerden dolayı mah-lûkâtına ihsan ettiği lutuflarını hatırlatıyor. «Kendileri bunlara sâ­hib bulunmaktadırlar.» Katâde der ki: Onlar insanların emrine uy­maktadırlar. İnsanlar onları istedikleri gibi kullanmakta, onlar da in­sanların emrine boyun eğmektedirler. Hiç birisi bundan kaçınma­maktadır. Hattâ insan küçük birisi de olsa büyük bir deve onun emri­ne boyun eğip yere yatmaktadır ve isterse kalkıp yürümektedir. İşte o hayvan, insanın emrine boyun eğmiş ve buyruğuna uymuştur. Hattâ yüz develik veya daha fazla bir kervan da olsa küçük bir insanın pe­şine düşerek hepsi birlikte dizilip giderler.

. «Onlardan kimisi binekleridir, kimisinden de yerler.» Onların ki­misine yolculuk esnasında binerler ve kimisinin de üzerlerinde eşyala­rını taşırlar. Muhtelif yerlere, bölgelere götürürler. «Kimisinden de yerler.» Diledikleri zaman boğazlarlar. «Onlarda kendileri için fayda­lar ve içecekler vardır.)) Yünlerinden ve kıllarından sergiler yapıp be­lirli bir süreye kadar dinlenecek faydalar vardır. Sütlerinden de tedâvî için idrârlanndan da yararlanırlar. Ve daha buna benzer pekçok faydalan vardır. «Hâlâ şükretmezler mi?» Bütün bunlan yaratan yara­tıcıyı ve bunu kendi emirlerine veren Allah'ı birleyip tevhide gelmez­ler mi? Başkasını O'na ortak koşmaktan kaçınmazlar mı?

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, müşriklerin başka ilâhları Allah'a eş koşmalarını ve o ilâhların kendilerine yardım edip, rızık sağlayacaklarını düşünme­lerini ve onları Allah ile kendi aralarında yaklaştırıcı vâsıta saymala­rını reddederek buyuruyor ki: «Halbuki onlar, kendilerine yardım ede­mezler.» Yani o tanrılar kendilerine tapanlara yardıma muktedir de­ğildirler. Çünkü onlar güçsüz, kuvvetsiz, zelîl ve hakîr nesnelerdir. Ken­di kendilerine bile yardımları dokunamaz. Kendilerine kötülükle ge­lenlerden intikam alamazlar. Çünkü onlar kaskatı nesnelerdir. Düşün­mez ve duymazlar.

«Sadece kendileri onlar için hazırlanmış askerlerdir.)? Mücâhid der ki: Bununla hesâb zamanındaki durumları kasdedilmektedir. Yani bu putlar, kıyamet günü toplanıp hasredilecekler ve kendilerine tapan­ların hesabı sırasında hâzır bulunacaklardır ki bu, onların aleyhinde hüccet getirilmesi için daha belirgin bir delil olsun ve onların rüsvây-lığını daha açık olarak ortaya koysun.

Katâde bu âyete şöyle mânâ verir: O ilâhlar kendilerine yardım edemezler. Sadece kendileri onlar için hazırlanmış askerlerdir. Müşrik­ler dünyada iken kendilerine bir hayır getiremediği ve üzerlerinden bir kötülüğü alıkoyamadığı için bu tannlanna kızarlar. Çünkü onlar yalnız ve yalnız birer putturlar. Hasan el-Basrî de böyle demiştir ki, bu söz güzeldir ve İbn Cerîr merhum da bu görüşü tercih etmiştir.

«Onların sözü seni üzmesin.» Onların seni yalanlayıp Allah'ı in­kâr etmeleri, seni üzmesin. «Şüphesiz ki Biz, onlann gizlediklerini de, açıkladıklarını da biliriz.» Onların bütün durumlarını biliriz ve onları buna göre cezâlandınnz. Yaptıklarından değerli ve değersiz, önemli ve önemsiz, büyük ve küçük hiç bir şeyi bırakmayız. Eski ve yeni ne yapmışlarsa hepsi onların önüne serilir.

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

Mücâhid, İkrime, Urve İbn Zübeyr, Süddî, Katâde dediler ki: Übeyy İbn Halef Rasûlullah (s.a.)a gelmiş, eline bir çürük kemik parçası alarak, paralayıp havaya saçmış ve: Ey Muhammed, Allah'ın bunu mu dirilteceğini iddia ediyorsun? demiş. Hz. Peygamber: Evet, Allah Teâlâ seni öldürür, sonra diriltir, sonra da cehenneme sürükler, buyur­muş. Bunun üzeriner Yâsîn sûresinin son kısmındaki bu âyetler nazil olmuş.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn... Abdullah İbn Ab-bâs'tan nakletti ki; Âsî İbn Vâil çakılların arasından bir kemik alıp eliyle onu paralayarak Rasûlullah (s.a.)a: Allah Teâlâ şu gördüğün şeyi mi diriltecek? demiş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muş: Evet, Allah Teâlâ seni öldürür ,sonra diriltir ve sonra da cehen­neme sokar. Bunun üzerine Yâsîn sûresinin sonundaki bu âyetler na­zil olmuştur. İbn Cerîr Taberî bu rivayeti Ya'kûb İbn İbrâhîm kana­lıyla... Saîd İbn Cübeyr'den nakletmiş, ancak Abdullah İbn Abbâs'ı zikretmemiştir. Avfî kanalıyla İbn Abbâs'tan nakledilen rivayette ise Abdullah İbn Übeyy'in elindeki kemikleri paralayarak geldiği zikredilmiş ve daha sonra olay olduğu gibi kaydedilmiştir. Bu rivayet mün-kerdir. Çünkü sûre Mekke'de inmiştir. Ve Abdullah İbn Übeyy İbn Sel-lûl ise Medine'de yaşamıştır. Her halükârda bu âyetler ister Übeyy İbn Halef, ister Âsî İbn Vâil, ister her ikisi hakkında nazil olmuş bulun­sun, bütünü itibarıyla dirilişi inkâr eden herkesi muhâtab almakta­dır.

((İnsan Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi?» kavimdeki elif lanı, cins içindir ve dirilişi inkâr eden herkesi içine alır. «Şimdi apaçık bir düşmandır.» Dirilişi inkâr eden kişi; ilkin ya­ratmaya kadir olanın, geri döndürmeye de muktedir olduğunu anla­madı mı? Muhakkak ki Allah Teâlâ, insanı çok değersiz küçük ve basît bir sudan yaratmıştır. Nitekim İnsan sûresinde şöyle buyurulur: «Doğ­rusu Biz, insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır. Onu deneriz.» (İn­san, 2). Mürselât sûresinde ise şöyle buyurur: «Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi?» (Mürselât, 20-22). Yani muhtelif bileşimlerden ibaret olan nutfeden inşam yaratmıştır. Onu, bu Önemsiz ve değersiz nutfeden yaratan Al­lah, öldükten sonra tekrar döndürmeye kadir değil midir?

Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel Müsned'inde der ki: Bize Ebu Muğire... Büsr İbn Cahhâş'dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) bir gün avucunun içerisine tükürüp parmağını koymuş, sonra şöyle buyur­muş: Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Âdemoğlu, sen Beni nasıl âciz bı­rakabilirsin? İşte Ben seni bunun gibi bir şeyden yarattım. Seni dü­zeltip doğru dürüst bir şekle sokunca, elbisenin içerisinde yürüdün ve toprağın üzerine bastın. Topladın ve başkalarına vermedin. Can boğa­za gelince de; sadaka veririm, dedin. Halbuki sadaka verilme vakti çoktan geçmiştir. İbn Mâce, Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe kanalıyla... Büsr'den bu hadîsi nakleder.

«Kendi yaratılışını unutarak Bize bir misâl getirdi de; çürümüş­ken kemikleri diriltecek kimdir? dedi.» Gökleri ve yeri yaratmış olan yüce kudretin, İbedenleri ve çürümüş kemikleri yeniden diriltmesini uzak saydı. Kendini unuttu. Halbuki Allah Teâlâ onu yoktan yarat­mış, inkâr edip karşı çıktığı ve uzak saydığı şeyin en büyüğünü kendi­sine göstermiştir. Bunun için de âyetin devamında «De ki: Onları ilk defa yaratan, diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir.» Yeryüzü­nün her bir köşesinde kemiklerin nereye dağıldığını, nereye döküldü­ğünü ve nerede parçalanıp gittiğini en iyi O, bilir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Affân... Rebî'den nakletti ki, Ukbe îbn Amr, Huzeyfe'ye şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.)dan duy­duğun bir hadîsi bize anlatmaz mısın? Huzeyfe demiş ki; Rasûlullah'-m şöyle dediğini duydum: Adamın birisi ölüm döşeğine yattı. Hayattan ümidini kesince, ailesine şöyle vasiyyet etti: Ben ölünce, biraz odun toplayın. Çok dayanıklı olsun, sonra onunla bir ateş yakın. Ateş etimi bitirip kemiğime dayanınca, o zaman derim yanmış, kemiğim çıkmış olur. Onu alın ve denize atın. Onlar da Öyle yaptılar. Allah Teâlâ, onu toparlayıp dedi ki: Niçin böyle yaptın? O; senin haşyetinden, deyince, Allah Teâlâ onu bağışladı. Ukbe İbn Amr der ki; Ben de onu böyle söy­lerken duymuştum, O adam kabir soyucusu idi.

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde bu hadîs Abdülmelik İbn Umeyr'-den değişik ifâdelerle nakledilir ki, bunlardan birisi şöyledir: Adam çocuklarına kendisini yakıp sonra kemiğini ezmelerini ve yarısını kara­ya, yansını da rüzgârlı bir günde denize atmalannı emretti. Onlar da böyle yaptılar. Allah Teâlâ denize emretti de, deniz kendinde olanı top­ladı. Karaya emretti de kara, kendinde olanı topladı. Sonra Allah Teâlâ ona; ol, dedi, o da ayakta yürüyen bir adam oluverdi. Allah Teâlâ ona; seni böyle yapmaya sevkeden nedir? deyince, o; Senin korkundur. Sen bunu daha iyi bilirsin, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ artık onu bağış­lamaktan başka bir şey yapmadı.

«Yemyeşil ağaçtan size ateş çıkartan O'dur. Siz ondan hemen yakı-verirsiniz.» Allah Teâlâ buyuruyor ki; şu ağaçtan şu ateşi çıkaran, in­sanı diriltmeye de kadirdir.

Denildi ki: Burada kasdolunan Şerh, Marn ve Affâr ağacıdır. Hi­caz toprağında yetişir ve ateş yakmak isteyip de yanında çakmağı bu­lunmayan kişi, onu getirir ve onun dalından iki yeşil dal keser Dirini diğerine sürünce aralarında tıpkı çakmaktan çıkan ateş gibi ateş çıkı-verir. Bu, İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir. Meşhur bir mesel vardır - ki; her ağacın ateşi vardır ama Merh ve Affâr ağacı üstün tutulmuştur, denir. Hakimler derler ki: Her ağacın ateşi vardır ama Ğab ağacınınki başkadır.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ sabit ve gezegen yıldızlarıyla yedi kat göğü, dağları kumlan, denizleri, çölleri ve bunların arasında bulunan bölümleriyle ye­di kat yeri yaratmasındaki yüce kudretine dikkatleri çekerek o yüksek ve büyük şeyleri yaratanın, bedenleri de diriltmeye kadir olacağını bil­diriyor. Nitekim Ğâfir sûresinde «Göklerin ve yerin yaratılışı insanın yaratılışından daha büyüktür.» (Ğâfir, 57) buyurmaktadır. Burada ise «Gökleri ve yeri yaratmış olan, kendileri gibisini yaratmaya kadir ol­maz mı?» buyuruyor. Yani insan gibisini onları yeniden diriltip yarat­maya gücü yetmez mi? İlkin yarattığı gibi sonra da öldürür. İbn Cerîr Taberî böyle demiştir. Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ'nın şu kavli gibi­dir: «Gökleri, yeri yaratan ve onlan yaratmaktan yorulmayan Allah'ın; ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmezler mi? Evet, O, her şeye kadirdir.» (Ahkâf, 33) Burada ise «Elbette O, Hallâk'tır, Alîm'dir. Bir şeyi murâd ettiği zaman O'nun emri sâdece ona; ol, demektir. O da oluverir.)) buyuruyor. O, bir şeye bir kere emreder ve bir daha tekrara gerek duymaz. Nitekim bir şiirde şöyle denilmiştir:

Allah Teâlâ bir şeyi murâd ettiğinde ona sadece, Bir tek sözle; ol, der ve o da oluverir.

İmâm Ahmed der ki: Bize İbn Nümeyr... Ebu Zerr'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ buyurur ki: Ey kullarım, Benim affettiklerimin dışında hepiniz günahkârsınız. Öyleyse Benden mağfiret dileyin de sizi bağışlayayım. Benim zengin kıldığımdan başka hepiniz fakirsiniz. Muhakkak ki Ben, cömerdim, bol veririm, dilediğimi yapanm. Benim vergim bir sözdür, azabım bir sözdür. Bir şeyi istedi­ğim zaman, ona sadece; ol, derim de o, oluverir.

«Her şeyin hükümranlığı elinde olanı tesbîh ederiz. Ve siz, O'na döndürüleceksiniz.» Hayy ve Kayyûm olan Allah'ı her türlü kötülükler­den berî, mukaddes ve münezzeh sayarız. Göklerin ve yerin anahtarları O'nun elindedir. Bütün işler O'na döner. Emir O'nundur, yaratma O'-nundur. Kıyamet günü kullar O'na döndürülür. Ve O, herkese yaptığı amele göre ceza verir. O, âdildir, lütuf ve ihsan sahibidir.

Allah Teâlâ'nın «Her şeyin hükümranlığı elinde olanı tesbîh ede­riz» kavli, Mü'minûn süresindeki şu kavlinin benzeridir: «De ki: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, barındıran, ama barındırılmaya asl'â muhtaç olmayan kimdir?» (Mü'minûn, 88). Ve yine «Mülk elinde olan Allah ne yücedir.» (Mülk, 1) kavli gibidir. Mülk ve melekût, mânâ ba­kımından birdir. Tıpkı rahmet rahamût, rehbet ve rehebût, cebir ve ce­berut kelimeleri gibi. İnsanlardan bir kısmı, mülkün; cesedler alemi melekûtun; ruhlar âlemi olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak birinci gö­rüş doğrudur ki, müfessirlerin cumhurunun üzerinde birleştikleri görüş budur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Cüreyc İbn Nu'mân... "Huzeyfe İbn Ye-mân'dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Bir gece ben, Rasûlullah (s.a.) ile birlikte namaza durdum. Hz. Peygamber yedi rek'âtta yedi uzun sûreyi okudu ve rükû'dan başım kaldırdığında Allah, kendisine hamd edeni işitti, dedi. Sonra şöyle dedi: Melekût, ceberut, kibriyâ ve azamet sahibi olana hamdolsun. Onun rükû'u kıyamı gibiy­di, secdesi rükû'u gibiydi. Namazı bitirdiğinde az kalsın iki dizim kırı-layazmıştı. Ebu Dâvûd ve Tirmizî, Şemail babında, Neseî de Sünen'in-de Şu'be kanalıyla... Huzeyfe'den naklederler ki; o, Rasûlullah (s.a.)in geceleyin namaz kıldığını görmüş ve namazda üç kere Allahu Ekber de­yip melekût, ceberrût, kibriyâ ve azamet sahibi olan Allah en büyüktür, demiş sonra Fatiha okuyup Bakara'yı ilâve etmiştir. Sonra rükû'a eğil­miş ve rükû'u bir nevi kıyamı gibiymiş. Rükû'unda demiş. Sonra rükû'dan başını kaldırmış ve kıyamı bir nevi rükû'u gibiy­miş. Orda da Hamd Rabbıma mahsustur, diyormuş. Sonra secdeye var­mış secdesi kıyamından bir çeşitmiş ve secdesinde diyormuş. Sonra secdeden başını kaldırmış ve iki secde arasında bir secde kadar bir süre oturmuş ve; Rabbım beni bağışla, Rabbım beni bağışla, diyormuş. Dört rek'ât namaz kılmış ve bu namazlarda Bakara, Âl-î İmrân, Nisa ve Mâide —ya da En'âm diyerek râvî Şu'be şüphe etmiş­tir sûrelerini okumuştur. Bu lafız Ebu Davud'undur. Neseî der ki: Râvîler arasında yer alan Ebu Hamza, Talha İbn Yezîd'dir. Rivayet silsilesinde adı verilmeden sözü edilen kişi ise Sıla İbn Züfer el-Abesî olabilir. Ancak Huzeyfe'nin amcası olması da uygundur. Nitekim İmâm Ahmed'in rivayetinde böyle nakledilmiştir. Sıla İbn Züfer'in Huzeyfe-den naklettiği rivayet Müslim'in Sahîh'inde vardır. Ancak orada «Me­lekût, ceberut, kibriyâ ve azamet» ta'bîrleri yoktur.

Ebu Dâvûd der*ki: Bize Ahmed İbn Salih... Avı İbn Mâlik el-Eş-caî'den nakletti ki; o, şöyle demiş: Bir gece ben Rasûlullah ile birlikte namaza durdum. O, kıyamda Bakara sûresini okudu. Hiç bir rahmet âyeti geçmezdi ki orada durup dilekte bulunmasın. Hiç bir azâb âyeti geçmezdi ki orada durup Allah'a sığınmasın. Sonra kıyamı kadar rü-kû'da kaldı ve rükû'unda; ceberut, melekût, kibriyâ ve azamet sahibi­ni tenzih ederim, diyordu. Sonra kıyamı kadar secdede kaldı ve sec­desinde de aynı şekilde söyledi. Sonra kalkıp Âl-i İmrân sûresini oku­du, sonra da başka sûreleri okudu. Bu hadîsi Tirmizî Şemail bahsinde, Neseî de Sünen'inde Muâviye İbn Salih kanalıyla... Avf İbn Mâlik'den rivayet ederler.

Bu bölümü tek başına aç →