KURTUBÎ TEFSÎRİ

Nûr Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2

"Allah'a izni ile çağıran ve nûr saçan bir kandil olarak da..." (el-Ahzab, 33/46) O mübarek bir ağaçtan tutuşturulmuştur. Bu da Âdem (aleyhisselâm)dır. Onun nesli bereketli kılınmış ve o nesilden pek çok peygamber ve Allah dostu gelmiştir. Bu ağacın İbrahim (aleyhisselâm) olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın ona "mübarek" demesi, peygamberlerinin çoğunun onun sulbünden gelmiş olmasından dolayıdır.

"Doğuya da, batıya da nlsbeti olmayan" ifadesi de şu demektir: Yani o yahudi de değildi, hristiyan da değildi. O hanif bir müslümandı. Böyle buyurmasının sebebi yahudilerin batı tarafına dönerek, hristiyanların da doğuya doğru dönerek namaz kılmalarındandır.

"O ağacın yağı neredeyse kendisine ateş dokunmaksızın dahi aydınlık verecektir." Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın güzellikleri yüce Allah kendisine vahiy ihsan etmeden önce de insanlar tarafından açık seçik bir şekilde görülmüştür. "Nûr üstüne nurdur." Yani o, peygamber soyundan gelen bir peygamberdir. ed-Dahhâk der ki: Abdu'l-Muttalib’i kandil yuvasına, Abdullah'ı cama, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı kandile benzetmiştir. O, onların içinde idi, peygamberliği de İbrahim'den miras almıştır.

"Ağacından"; takva ve ndvan ağacı demektir. Hidayet ve îman aşireti demek olup, bunun aslı da peygamberliktir, feri (dalı) mürüvvet insanlık, mertliktir, dalları indirilen Kur'ân-ı Kerîm'dir, yaprakları te'vildir. Bu ağacın bakıcıları Cebrâîl ve Mikail'dir.

Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî der ki: Bazı fakihlerin bu, yüce Allah'ın İbrahim, Muhammed, Abdu'l-Muttalib ve oğlu Abdullah'a vermiş olduğu bir misaldir, demesi oldukça garib hususlardan birisidir, "el-Mişkât (kandil yuvası) Habeşçe'de duvardaki küçük oyuk demektir. Abdu'l-Muttalib, içinde kandil bulunan kandil yuvasına benzetilmiştir. Bu ise cam demektir. Abdullah'ı ise kandile benzetmiştir, cam da odur. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) da kandil gibidir, yani onların sulblerinden gelmiştir ve sanki o inci gibi parıldayan bir yıldız -ki o da müşteri (Jüpiter) yıldızıdır- gibidir. "Mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulan" âyeti o peygamberliği İbrahim (aleyhisselâm)dan miras almıştır, demektir. Mübarek ağaç da odur, kasıt ise haniflik dinidir. Bu ağacın doğuya da, batıya da nisbeti yoktur. Yahudi de değildir, hristiyan da değildir. "O ağacın yağı neredeyse kendisine ateş dokunmaksızın dahi aydınlık verecektir" âyeti da şu demektir: İbrahim neredeyse kendisine vahiy, gelmeden önce dahi vahye uygun şeyler söyleyecektir. "Nûr üstüne nurdur." Yani önce İbrahim, sonra da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak etrafı aydınlatmışlardır. Kadı (Ebû Bekir) dedi ki: Bütün bunlar, âyetin zahir anlamından sapmadır, bununla birlikte temsili ifadelerde kişinin geniş açıklamalarda bulunması da imkânsız değildir.

Derim ki: Aynı şey bu husustaki bütün görüşler hakkında söylenebilir. Çünkü bu görüşlerden birincisi müstesna, âyet ile irtibatlı değildir. Bu, yüce Allah'ın kendi nuruna dair vermiş olduğu bir misaldir. Onun ta'zime lâyık olan nuruna misal vermek imkânsız bir şeydir. Bu ancak bazı mahlukatı aracılığı ile insanların dikkatlerini çekmek için verilmiş bir Örnektir. Zira insanlar kusurlu oldukları için ancak kendi zatları ile ve kendi zatlarından olan şeyleri kavrayabilirler. Eğer bu (temsili ifadeler) olmasaydı, yüce Allah'ı, Allah'tan başka kimse de tanımış olmazdı. Bu açıklamayı da İbnu'l-Arabî yapmıştır.

İbn Abbâs dedi ki: Bu mü’minin kalbindeki Allah'ın nurunun ve hidayetinin misalidir. Nasıl ki saf zeytinyağı ateş değmeden önce neredeyse parıldayacak, ateş dokunduğu takdirde ışığı artıyor ise, mü’minin kalbi de kendisine ilim gelmeden önce neredeyse hidayetin gereği işler yapar. İlim kendisine geldiği takdirde ilim, hidayetine hidayet, nuruna da nûr katar. İbrahim (aleyhisselâm)ın ilâhî marifetin kendisine gelmesinden önce;

"Bu benim Rabbimdir." (el-En'âm, 76) demesi gibi. Halbuki daha önceden kimse ona Rabbinin olduğunu haber vermemişti. Yüce Allah ona Rabbinin kendisi olduğunu haber verince bu sefer hidayeti daha bir artmış oldu.

"Rabbi ona: Teslim ol dediği zaman, o da; âlemlerin Rabbine teslim oldum, demişti." (el-Bakara, 2/131)

Bunun mü’minin kalbindeki Kur'ân'ın misali olduğunu söyleyenler de şöyle demektedirler: Nasıl ki kandil ile aydınlanılıyor ve bu eksilmeden sürüp gidiyorsa, Kur'ân-ı Kerîm ile de hidayet bulunduğu halde, onda bir eksiklik meydana gelmez. O halde "kandil" Kur'ân-ı Kerîm, "cam" mü’minin kalbi, "kandil yuvası" onun dili ve kavrayışı, "mübarek ağaç" ise vahiy ağacıdır. "O ağacın yağı neredeyse kendisine ateş dokunmaksizın dahi aydınlık verecektir." Kur'ân'ın delilleri okunmadan dahi açıkça ortadadır. "Nûr üstüne nurdur." Yani Kur'ân-ı Kerîm, yüce Allah'ın insanlara göndermiş olduğu bir nurdur ve bu nûr Kur'ân'ın nüzulünden sonra onların önüne dikmiş olduğu deliller Ve bilgilendirmelerle birliktedir. Böylelikle onların nuruna nûr katılmış oldu. Daha sonra sözü edilen bu nurun oldukça üstün ve değerli olduğunu haber vermektedir. Bu nura ancak yüce Allah'ın hidayete nail olmasını murad ettiği kimseler nail olabilir. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:

"Allah dilediği kimseyi nuruna hidâyet eder. Allah İnsanlar için misaller getirir." Yani daha iyi kavrayabümeleri için benzerlikleri onlara açıklar.

"Allah herseyi" kimin hidayet bulduğunu, kimin de sapıklıkta olduğunu

"çok iyi bilendir."

İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre yahudiler: Ey Muhammed! Yüce Allah'ın nuru semânın altına nasıl ulaşır? diye sormuşlar. Bunun üzerine yüce Allah bu örneği nurunun misali olarak zikretmiştir.

36

(Bu) Allah'ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir. Sabah-akşam Onu oralarda teşbih ederler;

Bu âyetin: "(Bu) Allah'ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına İzin verdiği evlerdedir. Sabah-akşam O'nu oralarda teşbih ederler. (Bunlar) kendilerini ticaretin de, alışverişin de Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı yiğitlerdir" bölümüne dair açıklamalarımızı ondokuz başlık halinde sunacağız:

1- Allah'ın Adının Yüceltildiği Evler:

Yüce Allah'ın: "(Bu) Allah'ın yüceltilmesine ve... evlerdedir" âyetinde yer alan "Evler âyetindeki "be" harfi hem ötreli, hem de esreli olarak okunabilir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/189. âyet, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"...dedir" edatının nereye taalluk ettiği hususunda farklı görüşler vardır. Bunun

"misbâh: kandil"e taalluk ettiği söylenilmiştir. Bu takdire göre anlam: O kandiller... evlerdedir, anlamında olur. Bunun:

"O'nu... teşbih ederler" âyetine taalluk ettiği de söylenmiştir. Bu açıklamaya göre (bir önceki âyetteki):

"Allah herşeyi çok iyi bilendir" âyetinde vakıf yapılır. İbnul-Enbarî dedi ki: Ben Ebû'l-Abbas'i şöyle derken dinledim: Bu, kandil, cam ve yıldız kelimelerinin halidir. Sanki: Bunlar... evlerdedir, denilmiş gibidir.

et-Tirmizî el-Hakim Muhammed b. Ali de şöyle demektedir:

"... evlerdedir" âyeti munfasıl (önceki âyetten ayn)dır. O: Allah, adının yüceltilmesine izin verdiği evlerdedir, diyor gibidir. Zaten bu doğrultuda haberler de gelmiş bulunmaktadır. "Kim mescidde oturursa, o Rabbi ile oturuyor demektir" gibi. Tevrat'tan nakledildiği üzere haberde de şöyle varid olmuştur: "Mü’min mescide yürüdüğü zaman şanı yüce Allah şöyle buyurur: Kulum beni ziyaret etti, onu ağırlamak da Bana düşer. Ben onu cennetin dışında her hangi bir şeyle ağırlamaya da razı olmuyorum. "

İbnul-Enbarî der ki: Buradaki; "...dedir" anlamındaki edatı eğer "teşbih ederler" anlamındaki fiile mutaallak kabul eder, yahut da bunun "er-ricâl: yiğitler" kelimesinin ref edicisi olduğunu kabul edersek, o takdirde yüce Allah'ın;

"Allah herşeyi çok iyi bilendir" âyeti üzerinde vakıf güzel olur.

er-Rummânî der ki: Bu edat "tutuşturulan" anlamındaki fiile mutaallaktır. Buna göre; "çok iyi bilendir" lâfzı üzerinde vakıf yapılmaz.

Eğer: "Evlerdedir" lâfzı, "tutuşturulan" lâfzına taalluk ettiğine göre "kandil, kandil yuvası" müfred olarak gelirken "evler'in çoğul gelmesi nasıl izah edilir? Halbuki kandil yuvası bir evde sadece bir tane olur, denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Bu tekil olarak başlayan ve çoğul olarak sona erdirilen çeşitli (mütelevven) hitab kabilindendir. Yüce Allah'ın:

"Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman..." (et-Talâk, 65/1) âyeti ve benzerleri gibidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada ayrı ayrı herbir evden söz edilmektedir. Bunun yüce Allah'ın:

"Onların arasında ay'ı bir nûr kılmış" (Nûh, 71/16) âyeti gibi olduğu da söylenmiştir. Halbuki ay göklerden sadece birisindedir.

Burada sözü edilen "evler"den maksadın ne olduğu hususunda beş görüş ileri sürülmüştür:

1-Yüce Allah'a ibadet için tahsis edilmiş olan mescitlerdir. Bu mescitlerde semadaki yıldızlar nasıl yeryüzünde bulunanlara aydınlık veriyorsa, semadakilere öylece aydınlık görünürler. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid ve el-Hasen yapmışlardır.

2- Bu evler Beytu'l-Makdis'teki evlerdir. Bu görüş de el-Hasen'den nakledilmiştir.

3-Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın haneleridir. Bu da Mücahid'den nakledilmiştir.

4- Bundan kasıt bütün evlerdir. Bu açıklamayı da İkrime yapmıştır. Yüce Allah'ın:

"Sabah akşam O'nu oralarda teşbih ederler" âyeti ise bu evlerin mescitler olduğu kanaatini güçlendirmektedir.

5- Bunlar hepsi de peygamber tarafından inşa edilmiş olan dört mesciddir: Ka'be, Beyt-i Erîha (Beytu'l-Makdis), Medine Mescidi ve Küba Mescidi'dir. Bu açıklamayı İbn Büreyde yapmıştır. Bu, daha önce et-Tevbe Sûresi'nde (9/108. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Derim ki: Kuvvetli olan birinci görüştür. Çünkü Enes b. Malik (radıyallahü anh), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Aziz ve celil olan Allah'ı seven beni de sevsin. Beni seven ashabımı sevsin, ashabımı seven Kur'ân'ı sevsin. Kur'ân'ı seven, mescidleri sevsin. Çünkü onlar Allah'ın avlularıdır, yüceltilmelerine Allah'ın İzin verdiği binalarıdır. Oraları mübarek ve hayırlı kılmıştır, orada bulunanlar da hayırlıdır. Oralar muhafaza altındadır, oradakiler de muhafaza altındadırlar. Onlar namazlarında iken aziz ve celil olan Allah da ihtiyaçlarını karşılar, onla? mescitlerinde bulunuyorlarken, Allah da onları muhafaza eder."

2- Mescidlere İhtİmâm Göstermek:

Yüce Allah'ın:

"Allah'ın yüceltilmesine... İzin verdiği" âyetindeki "izin vermek emretmek ve hükmetmek" anlamındadır. İzinin gerçek anlamı, bilmek ve yasak koymaksızın imkân tanımaktır. Eğer onunla birlikte emir ve uygulama bulunacak olursa, anlamı daha da güçlü olur,

"Yüceltilmesine" âyetinin bina edilip, yükseltilmelerine demek olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı Mücahid ve İkrime yapmıştır. Yüce Allah'ın:

"Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı" (el-Bakara, 2/127) âyetinde de aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: "Kim kendi malından bir mescid bina edecek olursa, yüce Allah da ona cennette bir ev bina eder." İbn Mâce, Mesâcid 1. Yakın lâfızlarla vârid olmuş benzeri rivâyetler: el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 7-8.

Bu anlamda mescid bina etmeyi teşvik eden pek çok Hadîs-i şerîf vardır. Hasan-ı Basrî ve başkaları şöyle demişlerdir: "Yüceltilmesine" âyetinin anlamı tazim edilip şanlarının yükseltilmesine, necaset ve pisliklerden arındırılıp, temizletilmesine... demektir. Çünkü Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır: "Deri ateşten dolayı çekildiği gibi, mescitler de necasetten böylece çekilirler. " el-Aclûnî. Keşfu'l-Hafâ, I, 253'te, Aliyyu'l-Karîden naklen, böyle bir hadisin bulunmadığım zikretmektedir.

İbn Mâce de Sünen'inde Ebû Said el-Hudrîden şöyle dediğini kaydetmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kim mescidden rahatsızlık verici bir şeyi (pislik ve benzerini) dışarı çıkartacak olursa, Allah da ona cennette bir ev bina eder." İbn Mâce, Mesâcid 9

Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan da şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere mahallelerde mescidler edinmemizi ve bu mescidlerin temiz tutulup, hoş kokularla kokulandırılmasını emretmiştir. Ebû Dâvûd, Salât 13; Tirmizî, Cumua 64; İbn Mâce, Mesâcid 9

3- Mescidlere Süs ve Nakış Yapmak:

Bizler burada kastedilenin, mescidlerin bina edilmesi olduğunu kabul edecek olursak, acaba mescidlere süs ve nakış yapılır mı? Bu hususta farklı görüşler vardır. Kimileri bunu mekruh görürken, kimileri de mubah kabul etmektedirler.

Hammâd b. Seleme, Eyyub'dan, o Ebû Kılabe'den, o Enes'ten; Katade'nin de, Enes'ten rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar mescidlerle birbirlerine karşı öğüneceklerî vakit gelmedikçe, kıyâmet kopmayacaktır." Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir Ebû Dâvûd, Salât 12; Nesâî, Mesâcid 2; İbn Mâce, Mesâcîd 2; Dârimi, Salât 123; Müsned, III, 134, 145, 152, 230, 283.

Buhârî'de de şöyle denilmektedir: ...Enes de dedi ki: "Mescidlerle karşılıklı öğünürler. Sonra da pek az müstesna orayı imar etmezler (namaza gitmezler.)" Buhârî, Saiât 62.

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Yahudiler ve hristiyanlar (mabedlerini) süsledikleri gibi yemin olsun sizler de oraları (mescidleri) süsleyeceksinizdir. Ebû Dâvûd, Salât 12.

Tirmizî el-Hakim Ebû Abdullah da "Nevadiru'l-Usul" adlı eserinde Ebû'd-Derdâ'dan şöyle dediğini zikretmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Mescidlerinizi süsleyip mushaflarınızı da allayıp pulladığınız takdirde artık helâk olmak gelip sizi bulacaktır.

Bunun mubah olduğunu kabul edenler de mescidlerin süslenmesinin mescidleri ta'zim etmek demek olduğunu söyleyerek delil göstermişlerdir. Çünkü yüce Allah da: "Allah'ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir" diye buyurmakla mescidlerin ta'zim edilmesini emretmektedir.

Osman (radıyallahü anh)dan da rivâyete göre o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidini tik ağacından bina etmiş ve güzelleştirmiştir.

Ebû Hanîfe der ki: Mescidleri altın suyu ile nakışlamakta bir mahzur yoktur.

Rivâyet edildiğine göre Ömer b. Abdu’l-Aziz de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidini nakışlarla süslemiş, mescidin imar ve süsleme işini ileriye götürmüştür. Bu da onun halifeliğinden önce Medine valiliği döneminde olmuş, kimse onun bu yaptığını tepki ile karşılamamıştı.

Nakledildiğine göre el-Velid b. Abdu'l-Melik de Dımaşk'taki (Şam'daki) mescidin yapımı ve süslenmesi için Şam (Suriye) bölgesinden toplanan haracın üç mislini harcamıştır. Yine rivâyet edildiğine göre Davud oğlu Süleyman (İkisine de salât ve selâm olsun) Beytu'l-Makdis mescidini bina etmiş ve onu ileri derecede süslemiştir.

4- Mescidin, Rahatsızlık Verici Şeylere Karşı Korunması:

Mescidin kendilerine karşı korunması ve uzak tutulması gereken hususlar arasında hoş olmayan kokular, kötü sözler ve buna benzer açıklayacağımız diğer hususlar vardır. Bunlara riayet etmek mescidlere gösterilen saygının bir parçasıdır. İbn Ömer (radıyallahü anh)dan rivâyet edilen sahih hadise göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk gazvesinde şöyle buyurmuştur: "Kim bu bitkiden -sarımsağı kastediyor- yiyecek olursa, sakın mescidlere gelmesin. " Buhâri, Ezân 160; Müslim, Mesâcid 68; Ebû Dâvûd, Efîme 40; Dârimî, Et'ime 21; Müsned, II, 13, 20, Buhârî, Mflstim ve Dârimî'de bu gazvenin Tebûk değil, Hayber olduğu kaydedilmektedir,

Cabir b. Abdullah (radıyallahü anh)ın rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kim bu bakliyattan yani sarımsaktan yiyecek olursa... "Bir seferinde de "kim soğan, sarımsak ve pırasa yiyecek olursa, bizim mescidimize asla yaklaşmasın. Çünkü melekler de Âdemoğullarının rahatsız olduğu şeylerden rahatsız olurlar." Müslim, Mesâcid 72-74; Tirmizî, Efime 13; Nesâî, Mesâcid 16; İbn Mâce, tkâmetus-salât 58; Müsned, II,

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da irad ettiği bir hutbesinde şöyle demiştir; Sonra siz ey insanlar iki bitkiden yiyorsunuz ki benim görüşüme göre bunlar ancak pis şeylerdir. Şu soğan ve sarımsağı kastediyorum. Yemin olsun Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidde bunların kokularının bir adamdan geldiğini gördüğü takdirde o kimse hakkında emir vererek, Bakî'e kadar çıkartılırdı. O bakımdan bunlardan kim yiyecek olursa, onları pişirmek suretiyle öldürsün. (Pis kokularının gitmesini sağlasın.) Bu hadisi Müslim, Sahih'inde rivâyet etmiştir. Müslim, Mesâcid 78; Nesâî, Mesâcid 17; İbn Mâce, tkâmetus-Salât 58, Et'ime 59; Müsned, I, 28.

İlim adamları derler ki: Böyle bir kimsenin mescidden çıkartılmasının illeti onun başkalarını rahatsız etmesi olduğuna göre; kıyasen şunu da söyleyebiliriz: Mescidde kötü diliyle onlara karşı güzel olmayan davranışlarda bulunarak çevresindekilere rahatsızlık veren yahut mesleğinin kötülüğü dolayısıyla kendisinden ayrılmayan bir şekilde kötü kokan yahut cüzzam ve buna benzer rahatsızlık verici bir hastalığı bulunan ve insanları rahatsız edecek bir hususu olan herkesi, bu illet o kimsede bulunduğu sürece -ondan ayrılıncaya kadar- mescitten çıkartabilmek hakkına sahiptirler.

Aynı şekilde sarımsak ve buna benzer insanları rahatsız edici, hoş olmayan kokusu bulunan şeyleri yiyen, kimseler namaz ya da ilim meclisinden, ziyafet vb. başka sebebler için insanların toplu olarak bulunduğu yerlerden uzak kalırlar. Bundan dolayı (Ömer -radıyallahü anh-) soğan, sarımsak ve pırasayı bir arada söz konusu etmiş ve bunların rahatsızlık verici şeylerden olduğunu haber vermiştir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr dedi ki: Hocamız Ebû Ömer Ahmed b. Abdul-Melik b. Hişam'ın -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- komşuları tarafından şikâyet edilen ve mescidde eliyle ve diliyle kendilerine eziyet ettiği ittifakla söylenen birisine nasıl bir uygulama yapılması gerektiği hususunda kendisiyle danışılması üzerine; o şahsın mescidden çıkartılıp oradan uzaklaştırılması, komşularıyla birlikte namazda hazır bulunmaması doğrultusunda fetva verdiğini gördüm. Zira böyle bir kimsenin delicesine ve haksızca hareketlerinden kurtulmanın başka bir yolu yoktur. Bir gün bu kişi hakkında onunla müzakere ettim, bu hususta vermiş olduğu fetva ile ilgili delil getirmesini istedim ve karşılıklı olarak söz alışverişinde bulunduk. O da sarımsak yiyen kimse ile ilgili hadisi delil gösterdi ve dedi ki: Bana göre böyle bir kimsenin bu. hali sarımsak yiyen kimseden daha çok eziyet vericidir. Sarımsak yiyen bir kimse de mescide cemaate katılmaktan alıkonulur. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, VI, 423. Ancak İbn Abdi’l-Berr, sözünü ettiği hocasının ismi gerek burada, gerek, el-İstizkâr, I, 394te: "Abdulmelik b. Hişam" olarak değil de, "... Abdulmelik b. Hâşim..." olarak kaydedilmektedir.

Derim ki: Mürsel rivâyetler arasında şöyle denilmektedir: "Kişi bir tek yalan söylediğinden melek onun pis kokusundan dolayı uzaklaşıp gider."

Buna göre yalan söylemek ve batıl sözler uydurmakla tanınan bir kimse de dışarı çıkartılır. Çünkü bu da eziyet verici bir iştir.

5- Mescidlerin, Mescidleri İmar Etmenin, Mescidlere Devam Etmenin Fazileti:

İlim adamlarının çoğunluğu İbn Ömer hadisi dolayısıyla bütün mescidlerin eşit olduğu kanaatindedirler. Kimileri de şöyle demektedir: Buradaki (sarımsak vb. şeyler ile ilgili) yasak sadece Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidi hakkındadır. Buna sebep ise Cebrâîl (aleyhisselâm) ve onun mescide inişidir. Zira Cabir hadisinde: "Sakın bizim mescidimize yaklaşmasın" diye buyurmuştur. Ancak birinci görüş daha sahihtir, çünkü bu hükmü etkileyen sıfatt söz konusu etmiştir ki, bu da mescid oluştur. Hükmü etkileyen sıfatın söz konusu edilmesi ise bir illet bildirmedir. es-Sa'lebî isnadını kaydederek Enes (radıyallahü anh)dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah kıyâmet gününde dünya mescidlerini beyaz ve asil develer suretinde getirir. Ayakları anberden, boyunları zaferandan, basları miskten, yularları yeşil zebercetten. O mescidlerde ikamet edip ezan okuyanlar o develerin yularını çekecekler. İmâmları da arkadan sürecekler. Mescidleri imar edenler de onlara asılmış olacaklar. Böylelikle kıyâmetin Arasatından süratli bir şimşek gibi geçecekler, Mevkıf te bulunan kimseler; Bunlar mukarreb melekler ve mürsel peygamberlerdir, diyecekler. Bunun üzerine şöyle nida olunacak: Bunlar melek de değildir, peygamber de değildir. Bunlar mescid ehli kimselerdir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinden namazları dikkatle koruyanlardır."

Kur'ân-ı Kerîm'de de şöyle buyurulmaktadır:

"Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman eden... kimseler imar eder." (et-Tevbe, 9/18) Bu âyet bütün mescidler hakkında geneldir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır; "Sizler bir kimsenin mescidlere devam etmeyi itiyat haline getirdiğini görecek olursanız, onun îman ehli olduğuna şahitlik ediniz. Çünkü yüce Allah: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman eden... kimseler imar eder" diye buyurmaktadır." Tirmizî. Tefsir 9. sûre 9: İbn Mâce. Mesâcid 19; Dârimî, Salât 23; Müsned, HI, 68, 76. Bu hadis daha önceden de (bk. et-Tevbe, 9/18. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

6- Mescidlerde, Mescidlerle Bağdaşmayan İşlerin Yapılması:

Aynı şekilde mescidler alışveriş ve (benzeri) bütün işlerin yapılmasına karşı himaye edilirler. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kaybetmiş olduğu kırmızı devesinin kayıbını yüksek sesle ilan eden kimseye şöyle demiştir: "Hay bulmaz olasın! Mescidler ancak bina ediliş maksatları için kullanılır." Bu hadisi Müslim, Süleyman b. Bureyde'den, o babasından diye rivâyet etmiş olup buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı bitirdikten sonra bir adam kalkıp, şöyle demiştir: Benim kırmızı devemi bulan var mı:' Beni haberdar etsin. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Hay bulmaz olasın! Mescidler bina ediliş maksatları için kullanılır," Müslim, Mesâcid 80-81; İbn Mâce, Mesacid 11

İşte bu da mescidlerde aslolanın namaz, zikir ve Kur'ân kıraati olduğuna, bunun dışında herhangi bir iş yapılmaması gerektiğine delildir. Nitekim Enes (radıyallahü anh)ın rivâyet ettiği şu hadiste de böylece açıklanmış bulunmaktadır: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte mescidde bulunduğumuz bir sırada Bedevi bir Arap geldi ve ayakta durup, mescidde küçük abdestini bozdu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabı: Dur, dur dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: "İhtiyacını görmesini ortada bıraktırmayın. Onu haline terkedin." Bunun üzerine ihtiyacını giderinceye kadar ona ilişmediler. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu çağırıp şöyle dedi: "Bu mescidlerde hiçbir şekilde böyle bir küçük abdest bozmak ya da kirletilmeleri uygun değildir. Bu mescidler ancak Allah'ı zikretmek, namaz kılmak ya da Kur'ân okumak içindir." -Ya da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın buyurduğu gibi... (Enes devamla) dedi ki: Orada bulunanlardan birisine emir verdi, o da bir kova su getirip üzerine döktü. Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir. Buhâri, Ecleb 35; Müslim, Tahâre 98, 199; Nesâî, Tahâre 45, Miyâh 2; İbn Mâce, Tahâre 78; Müsned, III, 191, 226.

Yüce Allah'ın Kitabından buna delil olan âyetlerden birisi de O'nun:

"İçlerinde adının anılmasına izin verdiği evler..." âyetidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Muaviye b. el-Hakem es-Sülemî'ye söylediği şu sözler de buna delildir: "Şüphesiz ki bu mescidlerde insanların kelâmından herhangi bir şey söylemek uygun düşmez. Söylenebilecek sadece teşbihtir, tekbirdir ve Kur'ân kıraatidir." Yahut ta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın buyurduğu gibi... Müslim, Tahâre 100; Müsned, III, 191.

Bu hadisi bütün uzunluğu ile Müslim, Sahihinde rivâyet etmiş bulunmaktadır; bu kadarı da yeter,

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh), mescidde bir adamın sesini duyunca: Bu ses de ne oluyor? Nerede olduğunu biliyor musun? diye çıkışmıştır.

Halef b. Eyyub bir seferinde mescidinde oturmakta iken kölesi yanına gelip ona bir hususa dair soru sordu. O da ayağa kalkıp nıescidden çıktı ve ona öylece cevap verdi. Niye böyle yaptığı sorulunca, şöyle dedi: Şu, şu kadar zamandan bu yana mescidde dünya kelâmı konuşmuş değilim. Bu gün de konuşmak hoşuma gitmedi.

7- Mescidde Kayıp İlânı, Alış-veriş Yapmak, Şiir Okumak vs. nin Hükmü;

Tirmizî, Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesi yoluyla rivâyet ettiğine göre; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidde şiir okumayı, orada alışveriş yapmayı ve cuma gününde namazdan önce insanların halkalar oluşturarak oturmalarını yasaklamıştır. (Tirmizî) dedi ki: Bu hususta Büreyde, Cabir ve Enes'ten de rivâyetler gelmiştir. Abdullah b. Amr'in hadisi de hasen bir hadistir, Muhammed b. İsmail dedi ki: Ben Muhammed'i (Tirmizî'de Ahmed'i) ve İshak'ı -başkalarını da zikrederek- Amr b. Şuayb'in hadisini delil gösterdiklerini gördüm. Kimi ilim ehli kimseler de mescidde alışveriş yapılmasını mekruh karşılamışlardır. Ahmed ve İshak da bu görüştedirler. Tirmizî, Salât 123. Hadis ayrıca: Nesâî, Mesâcld 23; İbn Mâce, Mesâcid 5'de de yer almaktadır. .

Rivâyet edildiğine göre de Meryem oğlu Îsa (ikisine de selam olsun) mescidde alışveriş yapan bir topluluğun yanından geçince, elbisesini sarıp sarmaladıktan sonra onları vura vura üzerlerine yürüdü ve bu arada da; Ey yılanların çocukları! Sizler Allah'ın mescidlerini pazar edindiniz. Burası âhiretin pazarıdır, diyordu.

Derim ki: Mezhebimize mensub kimi İlim adamı mescidlerde çocuklara öğretmeyi mekruh görmüş ve bunun da alışveriş kabilinden olduğu görüşünü belirtmiştir. Bu, ilim öğretmenin ücret karşılığı yapılması halinde böyledir, Şayet ücretsiz yapılacak olsa, yine bir başka açıdan bunun engellenmesi söz konusu olur. O da çocukların pisliklerden ve kirletmekten kendilerini koruyamayacaklarıdır. Bu ise mescidlerin temiz tutulmaması sonucunu doğurur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da mescidlerin temizlenmesini ve hoş kokularla kokulandırılmasını emrederek şöyle buyurmuştur: "Çocuklarınızı, delilerinizi, kılıçlarınızı kınsız tutmayı, orada hadlerinizi uygulayıp seslerinizi yükseltmeyi, karşılıklı tartışmalarınızı mescidlerinizden uzak tutunuz. Cuma günlerinde oraları kokulandırıp, tütsülendiriniz. Mescidlerinizin kapılarında da tuvalet ve abdest alma yerleri yapınız." Müslim, Mesâcid 5

Bu hadisin isnadında Umeyyeoğullarının azatlısı Dımaşklı el-Alâ b. Kesir vardır. Bu da hadis âlimlerine göre zayıf bir ravidir. Bunu hadis hafızı Ebû Ahmed b. Adî el-Cürcanî zikretmiştir. Hadisin senedine bakıldığında el-Alâ b. Kesîrin ismen zikredilmediği görülecektir. Künyesi verilen Ebû Saîd, el-Alâ b. Kesîr'in kendisidir. İlk. ez-Zehebî, Mîzûnu'l-İtidât, IV, 24; İbn Hacer, Tekztbul-Tekzîb, VIII, 170.

Yine Ebû Ahmed'in zikrettiğine göre, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) şöyle demiştir: İkindi namazını mü’minlerin emin Osman ile birlikte kıldım. Mescidin bir tarafında bir terzi gördü. Onun dışarı çıkartılmasını emretti. Ona: Ey mü’minlerin emiri! O mescidi süpürüyor, kapıları kapatıyor ve bazen de su serpiyor denilince, Osman şöyle dedi: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: "Sanatkârlarınızı mescidlerinizden uzaklaştırınız."Bu bellenmiş bir hadis değildir, isnadında Muhammed b. Mucîb es-Sakafî vardır. Bu ise Zâhibu'l-Hadis (hiçbir surette hadisi alınmayan) bir ravidir Bk. Zehebî, Maûnu'l-l'tidût, V, 149; İbn Hacer, Tehzîbul-Tehzîb, IX, 379-Î80.

Derim ki: Bu anlamda vârid olmuş rivâyetlerin, rivâyet yolları her ne kadar gevşek ise de manaları sahihtir. Bu manaların sahih olduğuna, daha önce zikrettiklerimiz delil teşkil etmektedir. Tirmizî der ki: Tabiîne mensub kimi ilim ehlince mescidde alışverişe ruhsat verildiğine dair rivâyet gelmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den de birden çok hadiste mescidde şiir okunabileceğine dair ruhsat da rivâyet edilmiş bulunmaktadır. Tirmizî. Salât 123

Derim ki: Mescidlerde şiir okumak hakkında farklı görüşler vardır. Kimisi mutlak olarak kabul etmezken, kimisi mutlak olarak câiz kabul etmektedir. Ancak uygun olan bu hususta hükmün tafsilatlı olarak ele alınmasıdır. Şöyleki: Şiire bakılır, eğer şiir yüce Allah'a ya da Rasûlüne övgü ihtiva ediyor, yahut onları yakışık olmayan şeylerden tenzih ediyor ise -Hassan'ın şiirlerinde olduğu gibi- veya hayra teşvik, öğüt, dünyaya karşı zahîdliği, dünyalıktan az şeylerle yetinmeyi ihtiva ediyor ise böyle şiirleri mescidlerde de, başka yerlerde de okumak güzeldir. Mesela şairin şu beyitleri bu kabildendir:

"Dolaş, dur ey nefis ki, ben de tek ve samed olana doğru gideyim,

Bırak benim peşimi, Rabbimden başkasını aramıyayım.

O benim tesellim, benim sohbet ettiğimdir, insanları terket artık,

Çünkü sen O'nun dışında sığınacak kimse bulamazsın."

Böyle olmayan şiirler de câiz olmaz. Çünkü şiirde çoğunlukla çirkin sözler, yalan ve batılın süslü gösterilmesi söz konusudur. Bu gibi hususlardan uzak kalan şiirde bile en azından boş sözler ve gereksiz ifadeler vardır. Mescidler ise bundan uzak tutulmalıdır. Çünkü yüce Allah:

"Allah'ın yûceltilmesine ve İçlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir" diye buyurmaktadır. Şiirin mescidde okunması bazen câiz olabilir. Şairin şu beyiti gibi:

"Yumuşak kumların (üzerinde yürüyen) ve yağmurun vurduğu

bir erkek deve gibi, Ki sırtında yağmur vardır ve oradan aşağı düşmüştür."

Bir başka sairin su beviti de bövledir:

"Sema (yağmur) bir kavmin topraklarına düştü mü,

Orada otlatırız isterlerse kızsınlar (bizlere)"

Bu kabil şiirde her ne kadar Allah'a hamd ve sena bulunmamakta ise de caizdir. Çünkü hayasızca sözler ve yalan ihtiva etmemektedir. Câiz olan ve olmayan şiirlere dair yeterli açıklamalar yüce Allah'ın izniyle eş-Şuarâ Sûresi'nde gelecektir.

Dârakutnî'nin rivâyetine göre Hişam b. Urve babasından, o Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzurunda şiirden söz edildi de şöyle buyurdu: "O bir sözdür, güzeli güzeldir, çirkini çirkindir. " Dârakutnî, IV, 155

Bu. hususta Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan, Ebû Hüreyre'den ve İbn Abbâs'tan rivâyet edilen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in hadisleri de bulunmaktadır. Bunları (Dârakutnî) Sünen'inde zikretmiş bulunmaktadır.

Derim ki: Şâfiî mezhebihe mensup ilim adamları bu sözü Şâfiî'den nakletmektedirler ve ondan başkasının bu sözleri söylemediğini ileri sürerler. Sanki onlar bu husustaki hadislere vakıf olmamış gibidirler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

8- Mescidlerde Seslerin Yükseltilmesi:

Mescidlerde sesin yükseltilmesine gelince, şayet bu sesini yükseltenin maslahatının bir gereği ise o vakit maksadının zatına olmak üzere ona beddua edilir. Çünkü az önce kaydettiğimiz Bureyde yoluyla gelen hadis bunu İfade etmektedir. Aynı şekilde Ebû Hüreyre'nin naklettiği hadise göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Kim birisinin mescidde bir şey kaybettiğini ilan ettiğini işitirse: Allah onu sana geri çevirmesin, desin, çünkü mescidler bunun İçin bina edilmiş değildir, " Müslim, Mesâcid 79; Ebû Dâvûd, Salât 21; İbn Mâce, Mesâcid 11; Müsned, II, 349, 420.

Malik ve bir grub ilim adamı bu kanaattedir. Öyle ki bunlar, ilim ve başka bir maksat için dahi mescidde sesin yükseltilmesini mekruh kabul ederler. Ebû Hanîfe mezhebine mensub ilim adamları bizim -Maliki- mezhebimize mensub Muhammed b. Mesleme ise davalaşma ve ilim maksİsmi ile sesi yükseltmeyi câiz kabul eder ve şöyle derler: Çünkü onlar için bu şekilde seslerini yükseltmek kaçınılmaz bir şeydir. Ancak bu, hadisin zahirine muhaliftir. "Onlar için bu şekilde davranmak kaçınılmaz bir şeydir." sözleri ise uygun değildir. Aksine İki sebeb dolayısıyla bundan kaçınabilirler. Evvela vakar ve hürmette kusur etmezler. Sürekli bunu hatırlarında tutarlar ve aksi olan işlerden kendilerini sakındırırlar. İkinci olarak eğer buna imkân bulunmayacak olursa, o takdirde bu maksatla özel bir yer tesbit edilmelidir. Nitekim Ömer (radıyallahü anh), el-Butayha diye adlandırılan geniş bir yer bina etmiş ve: Kim yüksek sesle konuşmak yahut bir şiir okumak isterse -Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidinde bunları yapmak isteyenleri kastetmektedir- haydi bu geniş yere çıkıp gitsin. İşte bu da Ömer (radıyallahü anh)ın, mescidde şiir okunmasına karşı çıktığının delilidir. el-Butayha denilen yerde, Mescidin dışında bunun için bir yer bina etmiştir.

9- Mescidde Uyumak:

Yabancı ve evi olmayan erkek ya da kadınlardan bu işe ihtiyaç duyan kimselerin mescidde uyumalarına gelince, bu caizdir. Çünkü Buhârî'de şöyle denilmektedir: ...Ebû Kılâbe, Enes'ten naklen dedi ki: Ukl kabilesinden bir grup Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanına geldiler. Onlar Suffe'de kaldılar. Abdu'r-Rahmân b. Ebi Bekr dedi ki: Suffa ashabı fakir kimseler idiler. Buhârî, Salât 5HT Mevakîtus-Salâ 41; Müsned, I, 197, 19S.

Buhârî ile Müslim'de kaydedildiğine göre de İbn Ömer bekâr bir delikanlı iken evlenmeden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Mescidinde (kimi zaman) uyurdu. Buhârî, Salât 58; Müslim, Fedâikı's-Sahâbe 140; Nesâî, Mesâcid 29. Buhârî'nin lâfzı bu şekildedir,

Buhârî: "Kadının mescidde uyuması" diye bir başlık açmış ve bu başlık altında Âişe (radıyallahü anhnhâ)nın rivâyet ettiği hadisi de zikretmiştir. Bu hadis ahalisi tarafından bir kemer çalmakla itham edilen siyahi bir cariyenin başından geçenler hakkındadır. Âişe dedi ki: Bu cariyenin mescidde kıldan bir çadırı ya da küçükçe bir evi vardı... Buhârî, Salât 57.

Atâ b. Ebi Rebah da kırk yıl süreyle gecelerini mescidde geçirmiştir.

10- Mescide Giriş ve Çıkışın Adabı:

Müslim, Ebû Humeyd ya da Ebû Useyd'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizden herhangi bir kimse mescide girdiği takdirde; "Allah'ım bana rahmetinin kapılarını aç" desin. Mescidden çıkacak olursa da: "Allah'ım, lütfundan dilerim" desin." Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 68; Ebû Dâvûd, Salât 18; Nesâî, Mesâcid 36; İbn Mâce, Mesâcid 13; Dârimi, İsti'zân 56; Müsned, III, 497, V, 425. Ebû Dâvûd da bu hadisi böylece rivâyet etmiş, ancak o: "Sizden herhangi bir kimse mescide girecek olursa: Selâm versin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a salât getirsin, sonra da: "Allah'ım bana rahmetinin kapılarını aç, desin..." fazlalığıyla rivâyet etmektedir. Ebû Dâvûd, Salât 18.

İbn Mâce'nin rivâyetine göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kızı Fâtıma (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescide girdi mi:

"Allah'ın adıyla, Resûlüllah'a selâm olsun. Allah'ım, bana günahlarımı bağışla ve bana rahmetinin kapılarım aç" derdi. Çıktımıda:

"Allah'ın adıyla, Allah'ın Rasûlüne salât olsun. Allah'ım, günahlarımı bana bağışla ve bana rahmetinin ve lütfunun kapılarını aç," derdi İbn Mâce, Mesâcid 13; Tirmizî, Salât 117.

Ebû Hüreyre'den rivâyete göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse mescide girdi mi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a salât (ve selâm) getirsin ve şöyle desin: "Allah'ım, bana rahmetinin kapılarını aç." Mescidden dışarıya çıktı mı yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a selâm getirsin ve: "Allah'ım, beni kovulmuş şeytandan koru" desin." İbn Mâce, Mesâcid 13

Ebû Dâvûd da Hayve b. Şureyh'den şöyle dediğini rivâyet eder: Ukbe b. Müslim ile karşılaştım. Ben ona şöyle dedim: Bana ulaştığına göre senin Abdullah b. Amr b. el-Âs'dan rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescide girdi mi şöyle dermiş: "Azim olan Allah'a, O'nun kerim olan zatına, kadim olan sultanına (egemenligine), kovulmuş şeytandan sığınırım." (Ukbe) Evet, dedi. Dedi ki: O bunu söyledi mi şeytan da: Günün diğer vakitlerinde de bana karşı korunmuş oldu, der. Ebû Dâvûd, Salat 18

11- Mescide Girdikten Sonra Oturmadan İki Rek'at Namaz Kılmak (Tahiyyetu'l-Mescid):

Müslim'in, Ebû Katade'den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse mescide girdi mi oturmadan önce iki rek'at kılıversin." Buhârî, Salât 60; Müslim, Salâtul-Müsâfirîn 69; Ebû Dâoüd, Salât 19; Tirmizî, Salât 118; Nesâî, Mesâcid 37; Dârimi, Salât 114; Muvatta’, Kasru's-Salât 57; Müsned, V, 295, 296, 303, 305, 311 Yine ondan rivâyete göre: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlar arasında oturuyor iken mescide girdim. Ben de geçip oturdum, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Oturmadan önce iki rek'at namaz kılmana engel olan nedir?" Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Ben senin ve sair insanların oturmakta olduğunu gördüm. Şöyle buyurdu: "Sizden herhangi bir kimse mescide girecek olursa, iki rek'at namaz kılmadan oturmasın. " Müslim, Salâtu'l-Müsâfirûn 70; Müsned, V, 305.

İlim adamları derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidi diğer evlerden ayıran bir Özellikle mümtaz kılmıştır. O da namaz kılmadan oturmama meziyetidir.

İlim adamları genel olarak burada namaz kılma emrinin mendubluk ve teşvik ifade ettiğini kabul etmekle birlikte, Dâvûd (ez-Zahirî) ve mezhebine mensub ilim adamları bunun vücub ifade ettiği kanaatindedirler. Ancak bu kanaat batıldır. Eğer durum onların dedikleri gibi olsaydı, abdestsiz bir kimsenin abdest almadan mescide girmesinin haram olması gerekirdi. Bildiğim kadarıyla da kimse böyle bir görüş ileri sürmüş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İbrahim b. Yezid, el-Evzaî'den, o Yahya b. Ebi Kesir'den, o Ebû Seleme b. Abdu'r-Rahmân'dan, o Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizden herhangi bir kimse mescide girdi mi iki rek'at namaz kılmadan oturmasın. Sizden herhangi bir kimse evine girdi mi iki rek'at namaz kılmadan oturmasın. Şüphesiz Allah onun, o iki rek'atmdan dolayı evinde hayır takdir buyurur."Bu hadis mescid ile ev arasında eşitliği gerektirmektedir; denilse;

Böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Eve giriş esnasında namaz kılmayı ifade eden bu fazlalığın aslı yoktur. Bunu Buhârî söylemiştir ez-Zehebî, Mîzânu'l-Hidâl, I, 74. Bu hususta az önce kaydettiğimiz Müslim tarafından rivâyet edilen Ebû Katade hadisi sahihtir. Burada sözü edilen İbrahim'den bildiğim kadarıyla Sa'd b. Abdu'l-Hamid'den başka hadis rivâyet eden olmamıştır. Bildiğim kadarıyla da onun bu hadisten başka rivâyeti de yoktur. Bk. ez-Zehebî, aynı yer. Bu ifadeler Ebû Muhammed Abdu'l-Hakk'a aittir.

12- Mescidlerin Kandillerle Aydınlatılması:

Said b. Zebbân rivâyetle dedi ki: Bana babam, babasından anlattı. O (babam) dedesinden, o Ebû Hind (radıyallahü anh)dan rivâyetle dedi ki: Temim -yani ed-Darî- Şam'dan, Medine'ye kandiller, zeytinyağı ve ipler getirdi. Medine'ye ulaştığında cuma gecesine rastgeldi. Ebû'l-Büzad diye anılan bir köleye emir vermesi üzerine köle kalkıp o ipleri bağladı, kandilleri astı. Onlara su ve zeytinyağı doldurdu ve aralarına da fitil yerleştirdi. Güneş batınca Ebû'l-Büzâd'a emir vererek bu kandilleri yaktı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescide çıkınca, kandillerin parıldadığını gördü. "Bunu kim yaptı?" diye sorunca, Temim ed-Darî yaptı ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Şöyle buyurdu: "Sen İslâm'ı aydınlattın, Allah da dünyada da, âhirette de seni nûrlandirsın. Eğer bir kızım olsaydı, onu seninle evlendirirdim." Nevfel b. el-Haris dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü! Benim Nevfel kızı el-Muğire adında bir kızım var, sen onu istediğinle evlendirebilirsin deyince, Peygamber o kızı Temim'e nikâhladı.

Zebbân yalnızca Said'in adıdır. Onun nesebi de şu şekildedir: Ebû Osman Said b. Zebban b. Kaid b. Zebbân b. Ebi Hind. Burada anılan Ebû Hind de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hacamatçısı ve Beyâdaoğullarının azadlısıdır.

İbn Mâce'nin rivâyetine göre de Ebû Said el-Hudrî şöyle demiştir: Mescidlerde kandil yakan ilk kişi Temim ed-Darî'dir. İbn Mâce, Mesâcid 9

Enes'ten rivâyet edildiğine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir mescidde bir kandil yakacak olursa, o ışık onda bulunduğu sürece melekler ve Arşı yüklenenler ona dua edip dururlar ve şüphesiz ki mescidin süpürülmesinin tozu Hür el-Iyn'in mehiridir."

İlim adamları derler ki: İçinde Kur'ân'ın okunduğu evin kandiller asmak suretiyle ve içinde mumlar dikmekle aydınlatılması müstehabtır. Ramazan ayında da mescidlerin aydınlatılması arttırılır.

13- Allah'ı Teşbih Edenlerin Nitelikleri:

"Sabah akşam O'nu oralarda teşbih ederler; ... yiğitlerdir" âyetinde teşbih edenleri nitelendirmesi hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. Bir görüşe göre bunlar yüce Allah'ın emirlerini gözetenler ve onun rızasını taleb edenlerdir. Dünya işlerinden hiçbir iş onları narnaz kılmaktan ve Allah'ın anmaktan, engellemez.

Ashab-ı Kiram'dan bir çok kimse de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme namaz için ezanı işittiklerinde, işlerini bırakıp hemen namaza koşuşan, çarşı ve pazardakiler hakkında inmiştir.

Salim b. Abdullah pazarda bulunanların namaza gitmekte olduklarını görünce şöyle demiştir: İşte yüce Allah'ın:

"Kendilerini ticaretin de, alışverişin de Allah'ı anmaktan... alıkoymadığı yiğitlerdir" âyetinde kastettiği kimseler bunlardır. Bu sözün İbn Mes'ûd tarafından söylendiği de rivâyet edilmiştir.

Abdullah b. Âmir ve Ebubekr'in kendisinden rivâyetine göre Âsım ile el-Hasen "O'nu teşbih ederler" âyetini; O'na, oralarda teşbih olunur" anlamında meçhul bir fiil olarak "be" harfini üstün okumuştur. Nâfî', İbn Ömer, Ebû Amr ve Hamza ise "teşbih ederler" anlamında olmak üzere "be" harfini esreli okurlardı. Ebû Âmr'ın, Âsım'dan rivâyeti de bu şekildedir.

"Be" harfini üstün okuyanların kıraatine göre bunun iki türlü manası vardır: Birincisine göre, açıktan zikredilen fiilin delâlet ettiği gizli bir fiil ile "yiğitlerdir" anlamındaki "rical" kelimesinin merfû' olmasıdır. Bu da, yiğitler O'nu teşbih ederler, manasınadır. Buna göre (âyetin son kelimesi olan) "akşam (el-âsâl)" kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Sîbeveyh bunun benzeri bir açıklamayı zikretmiş ve şu beyiti kaydetmiş bulunmaktadır:

"Ağlansın Yezid için, düşmanlık dolayısı ile zelil olup boyun eğen,

Ve atılan silahların helâk edip öldürmelerinden dolayı ihtiyacı olan kimseler"

Burada ifade, zelil olan kimse onun için ağlasın, anlamındadır. İşte buna binaen: İfadesi Zeyd, Amr'ı dövdü, anlamında kullanılır.

Diğer bir açıklama da şöyledir: "Yiğitler" anlamındaki kelime mübtedâ olarak merfû' okunur, haberi ise (birinci âyetin başındaki) "evlerdedir" anlamındaki âyettir. Yani Allah'ın yücekilmelerine izin verdiği evlerde bir takım yiğitler vardır ki...

"O'nu orada teşbih ederler" ifadesi de "yüceltilmesi" fiilindeki zamirden hat olur. Şöyle denilmiş gibidir: Oralarda O'na teşbih edilerek yüceltilmesine... izin vermiştir. Bu durumda "akşam" anlamındaki kelime üzerinde vakıf yapılmaz.

"Teşbih ederler" fiilini "be" harfi esreli olarak okuyanlar ise "akşam" (anlamındaki: "el-âsâl" kelimesi) üzerinde vakıf yapmazlar. Çünkü bu durumda "teşbih ederler" fiili "yiğitler" anlamındaki kelimenin fiilidir. Fiilin ise faile (özneye) ihüyacı vardır ve burada hazfedilmiş de değildir.

"Sabah-akşam" anlamındaki kelimelere dair açıklamalar da daha önceden el-A'raf Sûresi'nin sonlarında (7/205. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Hamd yalnızca Allah'a mahsustur.

14- Bu Âyette Geçen "Tesbih"in Anlamı:

"O'nu oralarda teşbih ederler" âyetinin namaz kılarlar anlamında olduğu söylenmiştir. İbn Abbâs da: Kur'ân-ı Kerîm'de geçen her teşbih lâfzı namaz demektir, demiştir. Buna da yüce Allah'ın:

"Sabah-akşam" âyeti delildir. Sabah ve öğleden sonra (akşama kadar) anlamındadır. Müfessirlerin çoğu da şöyle demektedir: (İbn Abbâs) "namaz" ile farz olan namazı kastetmiştir. Sabah (el-ğuduvv) sabah namazını, akşam (el-âsâl); öğle, ikindi, akşam ile yatsı namazlarım kapsar. Çünkü "el-âsâl" ismi onların hepsini ifade eder.

15- Mescidlere Gidip Gelmenin Orada Kalmanın Fazileti:

Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre Ebû Umâme Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir; "Kim evinden abdest almış olarak farz bir namaz kılmak üzere çıkarsa, onun ecri tıpkı ihrama girmiş hacmin ecri gibidir. Kim de kuşluk namazı için çıkıp da yalnız bu maksatla çıkacak olursa, onun da ecri umre yapan kimsenin ecri gibidir. Aralarında lağv (boş söz ve iş) bulunmayan şekilde ardı arkasına namaz kılmak ise illiyyînde bir kitabdır." Ebû Dâvûd, Salât 48 "

Bureyde'den de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Karanlıklarda mescidlere yürüyüp, gidenleri kıyâmet gününde tam nûr ile müjdele. " Buhârî, Ezan 37; Müslim, Mesâcid 285; Uüsned, II, 509

Müslim'in, Sahih'inde kaydedildiğine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Her kim sabah veya akşam mescide gidecek olursa, Allah ona cennette sabah veya akşam gittiği her vakit bir İkram ve ziyafet hazırlar." Ebû Dâvûd, Salât 48; Tirmizî, Mevâkûtul-Salât 51; İbn Mâce, Mesâcid 14.

Sahih'in dışındaki kaynaklarda da şu ziyade vardır: "Nasıl ki sizden herhangi bir kimse sevdiği kimseyi ziyaret edecek olursa, ona ikramda elinden geleni yapıyorsa (ona öylece ikramda bulunacaktır.)" Bu fazlalığı hadis olarak teshit edemedik. Bunu es-Sa'lebî zikretmektedir.

Müslim'in rivâyetine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kim evinde abdest alır, sonra da Allah'ın evlerinden herhangi birisine Allah'ın farzlarından bir farizayı edâ etmek üzere yürüyerek giderse, atacağı iki adımdan birisi ile bir günahı silinir, diğeri onu bir derece yükseltir." Müslim, Mesâcid 282.

Yine Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kişinin cemaatle birlikte kıldığı bir namaz, evinde ve pazarında kıldığı namazdan yirmi küsur kat daha fazladır. Çünkü onlardan herhangi bir kimse güzel bir şekilde abdest alıp sonra da namaz kılmaktan başka bir arzusu bulunmayıp yalnızca namaz kılmak arzusu ile mescide gidecek olursa, attığı herbir adım sebebiyle mutlaka onun bir derecesi yükseltilir ve mutlaka onun bir günahı silinir; tâ ki mescide girinceye kadar. Mescide girdikten sonra onun orada kalmasına sebep namaz olduğu sürece namazda sayılır. Sizden herhangi bir kimse namaz kıldığı yerinde kaldığı sürece melekler de sizden o kimseye dua eder dururlar ve: Allah'ım ona rahmet eyle, Allah'ım ona mağfiret eyle, Allah'ım onun tevbesini kabul buyur, derler. Orada başkasını rahatsız etmediği ve abdestini bozmadığı sürece (bu böylece sürer gider.)" Buhârî, Eîan 30, Salât 87, Buyû’ 49; Müslim, Mesâcid 282; Ebû Dâvûd, Salar 48; İbn Mâce, Mesâcid 14.

Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: Abdestini bozmadıkça (ne demektir!) diye soruldu. (Ebû Hüreyre): Yellenmedikçe yahut osurmadıkça, diye cevap verdi. Müslim, Mesâcid 274; Ebû Dâvûd, Salât 20

Hakîm b. Zurayk dedi ki: Said b. el-Müseyyeb'e: Sence cenazede hazır bulunmak mı daha iyidir, yoksa mescidde oturmak mı? diye soruldu. Şu cevabı verdi: Bir cenazenin namazını kılan bir kimseye bir kırat (ecir) vardır. Onun defnedilmesine şahit olan kimseye iki kırat vardır. Bense mescidde oturmayı daha çok severim, çünkü melekler: Allah'ım ona mağfiret buyur, Allah'ım ona rahmet eyle, Allah'ım tevbesini kabul et, derler.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabından olan el-Hakem b. Ömer'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Dünyada misafir (gibi) olunuz. Mescidleri ev edininiz, kalblerinizi rikkate alıştırınız. Çokça tefekkür edip ağlayınız. Hevâlarıruz sizleri ihtilâfa düşürmesin. Yerleşmeyeceğiniz binalar yapmayınız, yemeyeceğiniz kadarını toplamayınız, erişemeyeceğiniz umutlar beslemeyiniz. "

Ebû'd-Derdâ da oğluna şöyle demiştir: Mescid senin evin olsun, çünkü ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: "Mescidler takva sahiplerinin evleridir. Mescidleri ev edinen kimseye yüce Allah huzur ve sükûnu ve sırat üzerinden geçmeyi taahhüd etmiştir. " el-Heysemî, Mecmâu'zZevâd, II, 22.

Ebû Sadık el-Ezdî Şuayb b. el-Habhab'a yazdığı mektubunda şunları söyler: Sana mescidlere gidip oradan ayrılmamanı tavsiye ederim. Çünkü bana ulaştığına göre mescidler peygamberlerin meclisleri idi.

Ebû İdris el-Havlânî dedi ki; Mescidler insanlar arasından kerim kimselerin meclisleridir.

Malik b. Dinar da şöyle demektedir: Bana ulaştığına göre şanı yüce Allah şöyle buyurmuştur: Ben kullarımı azaplandırmak isterim; ancak mescidleri imar edenlere, Kur'ân için birlikte oturanlara ve müslüman olarak yetişen çocuklara bakarım da gazabım sükûn bulur.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Âhir zamanda bir takım insanlar olacaktır. Bunlar mescidlere gelirler ve halkalar halinde otururlar. Dünyayı ve dünya sevgisini konuşurlar. Bunlarla oturmayınız, Allah'ın da böylelerine ihtiyacı yoktur. " el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, II, 24; "râvileri arasında hadis uyduran birisinin bulunduğu" kaydıyla

İbnu'l-Müseyyeb de şöyle demiştir: Her kim bir mescidde oturursa o ancak Rabbinin huzurunda oturur. Artık onun hayırdan başka bir şey söylemek hakkı yoktur.

Mescidlerin tazimi ve mescidlere gereken saygının gösterilmesi ile ilgili yeterli açıklamalar daha önceden (bk. et-Tevbe, 9/17-18. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Kimi ilim adamı bu hususta onbeş madde zikrederek şöyle demektedir: Mescide duyulan saygının gereği olarak: Şayet cemaat oturmakta ise girdiği vakit selâm vermelidir, Eğer mescidde kimse yoksa "es-selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi's-salihîn" demelidir ve oturmadan önce de iki rek'at namaz kılmalıdır.

Mescidde alışveriş yapmamalıdır.

Orada herhangi bir ok ya da kılıç çekmemelidir.

Mescidde kayıp aramaya kalkışmamalıdır.

Yüce Allah'ın zikri dışında sesini yükseltmemelidir, dünya sözleri konuşmamalıdır.

İnsanların boyunları üzerinden yürümeye kalkışmamalı, bir yerde oturmak için kimseyle çekişmemelidir, safta da kimsenin yerini daraltmamahdır.

Namaz kılan kimsenin önünden geçmemeli, tükürmemeli, balgam çıkarmamalı, sümkürmemelidir.

Parmaklarını çıtlatmamalı, bedeninde herhangi bir şeyle oynamamalıdır.

Necis şeyleri, küçük çocukları ve delileri mescidden uzak tutmalıdır. Mescidde hadler uygulanmamalıdır. Mescidde yüce Allah'ı çokça zikretmeli, O'ndan gafil olmamalıdır.

Bir kimse bunlara riâyet edecek olursa, mescidin hakkını ifa etmiş olur. Mescid onu koğulmuş şeyeana karşı korur ve himaye eder, Haberde şöyle denilmektedir: "Bir mescid içindekilerle birlikte semaya yükselerek, içinde konuştukları dünya sözleri dolayısıyla o kimseleri yüce Allah'a şikâyet etri."

Dârakutnî'nin rivâyetine göre Amir en-Nehaî şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Hilâlin iri görülmesi ve (kalınlığı sebebiyle) iki geceliktir denilmesi, mescidlerin yol edinilmesi ve ani Ölümlerin ortaya çıkması kıyâmetin yakınlaşmasından ötürüdür,".

Bunu Abdu'l-Kebir b. Muâfâ, Şerîk'den, o el-Abbas b. Zerîh'den, o Şa'bî'den, o Enes'den rivâyet etmektedir. Başkası ise bunu eş-Şa'brden mürsel olarak rivâyet etmektedir, doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ebû Hatim dedi ki: Abdu'l-Kebir b. Mûâfâ sikadır, o ebdâldan sayılırdı, Buhârî'de kaydedildiğine göre Ebû Mûsa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Her kim bizim herhangi bir mescidimizden ya da pazarımızdan ok ile geçecek olursa, okun ucunu tutsun ve eli İle (okun ucuyla) müslüman bir kimseyi yaralamasın." Buhârî, Salât 67

Müslim'in kaydettiğine göre de Enes şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Mescid'de tükürmek bir günahtır, onun keffareti de onu gömmektir." Buhârî, Salat 37; Müslim, Mesâcid 55-56; Ebû Dâvûd, Satât 22; Tirmizî, Cuma 49; Nesâî, Mesâeid 30; Dârimî, Salât 116; Müsned, III, 109, 173, 183..., V, 260

Ebû Zerr'den rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle demiştir; "İyisiyle, kötüsüyle ümmetimin amelleri bana gösterildi. Onların güzel amelleri arasında yoldan kaldırılan rahatsız verici şeyler vardı. Kötü amelleri arasında da mescidde atılan ve gömülmeyen balgam vardı. " Müslim, Mesâcid 57; İbn Mâce, Edeh 7; Müsned, V, 178, 1Ö0.

Ebû Dâvûd'un rivâyet ettiğine göre el-Farac b. Fedâte, Ebû Sa'd el-Himyerî’nin şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Ben Vasile b. el-Eska'ı, Dımaşk Mescidinde hasır üzerine tükürdükten sonra ayağıyla onu sildiğini gördüm.

Ona: Niye böyle yaptın? denilince, şöyle dedi: Çünkü ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı böyle yaparken gördüm. Farac b. Fedâle zayıf bir râvidir.. Aynı şekilde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Mescid'inde hasır da yoktu. Ebû Dâvûd, Salât 22

Sahih olan; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yere tükürdüğü ve bunu sol ayakkabısı ile sürttüğüdür. Ebû Dâvud, Salât 22 Vâsile'nin bunu kastetmiş olması muhtemeldir, bu sefer hasır da ona yorumlanmış olur.

16- Hanımların Mescidlere Gitmelerinin Hükmü:

Yüce Allah'ın:

"Yiğitlerdir" diye buyurması ve özellikle erkekleri söz konusu etmesi, kadınların mescidlerde herhangi bir paylarının olmadığını göstermektedir. Zira onların ne cuma namazı kılmak, ne de cemaate katılmak sorumlulukları vardır. Onların evlerinde kılacakları namazlar daha faziletlidir. Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre Abdullah (b. Mes'ûd) (radıyallahü anh) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Kadının namazını odasında kılması, evin genişçe bir yerinde kılmasından daha iyidir. Evinin iç taraflarında kılması, orta yerlerindeki geniş bir yerinde kılmasından daha faziletlidir." Ebû Dâvûd, Salât 53

37

Kendilerini ticaretin de, alışverişin de Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı yiğitlerdir (bunlar). Onlar kalblerin ve gözlerin döneceği bir günden korkarlar.

17- Allah'ı Anmanın Önünde Engel Tanımayanlar:

"Kendilerini ticaretin de, alışverişin de Allah'ı anmaktan... alıkoymadığı" meşgul etmediği

"yiğitlerdir." Özellikle ticaretin söz konusu edilmesi, insanı namazdan alıkoyan en büyük işlerden birisi olduğundan dolayıdır. Ticaretin kapsamına girmekle birlikte niçin alışverişi tekrar zikretmiştir? diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir: Ticaret ile satın almak kastedilmiştir. Çünkü yüce Allah burada "bey' (mealde; alışveriş)" tabirini kullanmıştır. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman..." (el -Cumua, 62/11) Bu açıklamayı el-Vakidî yapmıştır.

el-Kelbî der ki: Tüccar başka yerlerden mal getiren ve bir yerden bir yere yolculuk yapan kimselerdir. Satıcılar ise yerlerinde ikamet edenlerdir.

"Allah'ı anmaktan" âyetinin te'vili hususunda farklı görüşler vardır. Atâ der ki: Burada kasıt namazda hazır bulunmaktır. İbn Abbâs da böyle demiştir. Ayrıca o, "farz namaz" diye kayıtlamıştır. Ezandan alıkoymadığı diye de açıklanmıştır ve bunu Yahya b. Selâm zikretmiştir.

O'nu güzel isimleriyle anmak yani O'nu tevhid edip şanını yüceltmek diye de açıklanmıştır.

Âyet-i kerîme pazarda ticaret yapanlar hakkında inmiştir. Bunu da İbn Ömer ifade etmiştir. Salim dedi ki: Abdullah b. Ömer pazardan geçiyordu, o sırada iş yerleri sahipleri dükkânları kapatmış bulunuyorlar ve cemaat halinde namaz kılmak üzere kalkmışlardı. İşte: "kendilerini ticaretin de alışverişin de Allah'ı anmaktan... alıkoymadığı yiğitlerdir" âyeti bunlar hakkında nazil olmuştur, dedi.

Ebû Hüreyre dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurdu: "Bunlar yeryüzünde Allah'ın lütfundan arayarak, yeryüzünde yolculuk yapan kimselerdir." Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, VI, 207-208

Denildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde iki kişi vardı. Bunların birisi satıcı olup namaz için ezan okunduğunu işitir işitmez eğer terazi elinde bulunuyorsa onu atıverirdi, güzel bir şekilde dahi koymazdı. Şayet terazi yerinde bulunuyorsa, onu oradan kaldırmazdı. Diğeri ise demirci idi, ticaret maksadıyla kılıç yapardı. Eğer çekici, Örsün üzerinde bulunuyor ise onu yerinde bırakırdı, şayet kaldırmış ise ezanı işittiği takdirde arkasına atardı. İşte yüce Allah, onları ve onlara uyan herkesi övmek üzere bu âyeti indirmiştir.

18- Namazı Kılmak:

"Namazdan" ifadesi, yüce Allah'ın:

"Allah'ı anmaktan" âyetinde kastın, namazdan başka bir şey olduğunu göstermektedir, yoksa tekrar olurdu. "Namaz kıldı" denilir. Mastarının aslı, şeklinde olup, "vav"ın harekesi "kafa intikal edince "vav" da, "elif"e kalboldu. Ondan sonra sakin bir elif olduğundan birileri hazfedildi. "He"nin (yuvarlak te'nin) sabit kalması ise, hazfedilerek kelimenin bozulmaması içindir. Ancak bu mastar izafe yapılınca, muzaf, "he"nin yerine geçtiğinden hazfedilmesi câiz olmuştur. -İzafe edilmediği takdirde, hazfedilmesi de câiz olmaz. Nitekim; "Vaadetti, vaadetmek" ile; "tarttı, tartmak" denilir. Burada "he"nin (te harfinin) hazfedilmesi câiz değildir. Çünkü zaten (ilk harf olan) "vav" hazfedilmiştir. Zira kelimelerin aslı; ile dır. İzafet yapılması halinde bu "he" (yuvarlak te) hazfedilir. el-Ferrâ' şu beyiti nakletmektedir:

Seninle yakınlıkları olanlar çabuk tuttular ellerini ayrılıkta ve bu hususta çok acele ettiler,

Hem de sana vermiş oldukları o sözlerinde de durmadılar."

Burada şair "söz, vaad" anlamındaki kelimenin sonundaki "he"yi (yuvarlak te'yi) hazfetmiş bulunmaktadır. Buna sebeb ise bunun muzaf olarak gelmiş olmasıdır.

Enes (radıyallahü anh)dan gelen rivâyete göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah kıyâmet gününde dünya mescidlerini beyaz develermiş gibi getirir. Bunların ayakları amberden, boyunları zaferandan, başları miskten, yularları yeşil zebercetten olacaktır. Bu mescidlerin kayyûmları ve oradaki müezzinler bu (deve suretindeki mescid)leri önden çekecekler. İmâmları ise arkadan sürecekler. Bu mescidleri İmar edenler ise ona asılmış olacaklardır. Kıyâmetin Arasatında hızlıca çakan şimşek gibi geçeceklerdir. Mevkıf te bulunanlar: Bunlar mukarreb melekler yahut mürsel peygamberlerdir, diyecekler. Bu sefer: Bunlar melek de değildir, peygamber de değildir. Fakat onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti arasından namazları dikkatle koruyanlar ve mescidlere devam eden kimselerdir diye seslenecektir." Daha önce beşinci başlıkta geçmiş olan bu rivâyet ile ilgili not orada görülebilir.

Ali (radıyallahü anh)dan şöyle dediği nakledilmektedir: İnsanlar üzerinden öyle bir zaman gelecek ki İslâm'ın sadece ismi, Kur'ân'ın sadece resmi kalacaktır. Mescidlerini ma'mur ederler, fakat Allah'ı zikretmek bakımından harabe olacaktır. O zamanın en kötüleri âlimleridir, fitne onlardan başlayacak, onlara dönecektir.

Bu sözleriyle onların bildikleri halde, bildiklerinin gereği ile amel etmeyeceklerini kastetmektedir.

19- Zekât Verenler ve Kıyâmet Gününden Korkanlar:

"Zekâtı vermekten" âyeti, el-Hasen'in dediğine göre farz olan zekâtı edâ etmekten demektir. İbn Abbâs da dedi ki: Burada zekâttan kasıt yüce Allah'a itaat ve ihlâstır. Zira her mü’minin zekât verecek kadar malı olmaz.

"Onlar kalblerin ve gözlerin döneceği bir günden" yani kıyâmet gününden

"korkarlar." Bu, bugünün dehşetinden korkarlar, helâk edilmekten endişe ederler, demektir. "Dönmek (tekallub)" başka bir hale geçmek demektir. Burada kasıt, kâfirlerin kalpleri ve gözleridir. Onların kalplerinin döndürülmesi yerlerinden sökülüp, gırtlaklara kadar gelip dayanmasıdır. Artık o kalpler ne yerlerine geri dönebilecektir, ne de çıkacaktır. Gözlerin dönmesi ise; gözlerin sürmeli gibi iken morarması, görüyor iken görmez olup körelmesidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Kalpler kurtulma ümidi ile helâk olma korkusu arasında döner, durur (gider, gelir). Gözler de kitaplarının kendilerine hangi taraftan verileceğine ve nerelere götürüleceklerine bakar durur.

Şöyle de açıklanmıştır: Şüphe edenlerin kalpleri bulundukları şüphe halinden başka bir hale geçer. Artık gözleri de böyle olacaktır, çünkü onlar kesin olarak herşeyi görmüş olacaklardır. Bu da yüce Allah'ın şu âyetine benzemektedir:

"Şimdi senden perdeni kaldırdık, bugün gözün pek keskindir." (Kâf, 50/22) Onun dünyada iken sapıklık olarak gördüğü şeyin, artık doğruluğun tâ kendisi olduğunu görecektir. Şu kadar var ki; bu görmelerinin âhirette kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

Bir başka açıklama da şöyledir: Onların kalbleri cehennemin kor ateşleri üzerinde döndürülüp duracaktır. Anlamın, kalplerin cehennem alevi ve ateşi üzerinde döndürülüp, duracağını söyleyenlerin görüşlerine göre bu âyet, yüce Allah'ın şu buyruklarına benzemektedir:

"Yüzlerinin ateşte evirilip, çevirileceği o günde..." (el-Ahzâb, 33/66);

"Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz." (el-En'âm, 6/110)

Şöyle de açıklanmıştır: Ateş kimi sefer onları alevi ile yalayarak, kimi sefer de pişirerek evrilip çevirilirler. Bir başka açıklamaya göre kalplerin evirilip çevirilmesi onların çarpması, ızdırap duymasıdır. Gözlerin döndürülmesi de, gözlerle dehşetin değişik yerlerine bakmaktır.

38

Çünkü Allah, onları işledikleri amellerinin en güzeli ile mükâfatlandıracak ve onlara lütfundan fazlasıyla verecektir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.

"Çünkü Allah onları İşledikleri amellerinin en güzeli ile mükâfatlandıracak." Yüce Allah burada güzelliklere karşılık verilecek mükâfatı söz konusu etmekte, kötülüklere karşılık verilecek cezaları zikretmemektedir. Bunların da cezasını verecek olmakla birlikte, söz konusu etmemesinin iki sebebi vardır:

1- Bu bir teşviktir. O bakımdan sadece arzu edilen, şevk duyulan şeyi zikretmekle yetinilmiştir.

2- Bu'onların büyük günah işlemelerinin söz konusu edilmeyeceği bir günün niteliklerini anlatmaktadır. O bakımdan küçük günahları da affedilmiş olacaktır.

"Ve onlara lütfundan fazlasıyla verecektir." Bunun iki anlama gelme ihtimali vardır: Birincisine göre yüce Allah herbîr iyiliğe on misliyle karşılık verecektir, ikincisi ise karşılıksız olarak onlara kendi lütfundan ihsanlarda bulunacaktır.

"Allah dilediğine hesapsız rızık verir." Yani verdiklerinin hesabını yapmayacaktır, sormayacaktır. Zira O'nun ihsanının, bağışlarının sonu yoktur.

Rivâyet olunduğuna göre; bu âyet-i kerîme nazil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Küba Mescidi'nin inşa edilmesini emretti. Abdullah b. Revâha gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü! Mescidleri bina eden kurtuluşa erer mi?

"Evet, ey Revâha'nın oğlu"diye buyurdu. Peki ya orada ayakta ve oturarak namaz kılanlar diye sorunca, Peygamber: "Evet onlar da ey Revâha'nın oğlu"buyurdu. Bu sefer: Peki, ya Allah'a geceyi ancak secde ederek geçirirse deyince, Peygamber şu cevabı verdi: "Evet, ey Revâha'nın oğlu. Sec' yapmayı bırak, çünkü hiçbir kula akıcı bir dilden (güzel konuşmadan) daha kötü bir şey verilmiş değildir."Bunu da el-Maverdî zikretmektedir. el-Mâverdi, en-Nuket ve'l-Uyûn, IV, 108

39

Kâfir olanların amelleri, susuz kimsenin su sandığı dümdüz çöldeki bir serab gibidir. Nihayet ona yaklaşınca, onun bir şey olmadığını görür. Halbuki kendisi yanında Allah'ı bulmuştur, O da hemen onun hesabını tamamen öder. Allah hesabı çabuk görendir.

Yüce Allah mü’minlerin misalini verdikten sonra,

"kâfir olanların amelleri ... çöldeki bir serab gibidir" âyeti ile kâfirin misalini vermektedir, Mukâtil dedi ki: Bu âyet, Şeybe b. Rabia b. Abdi Şems hakkında nazil olmuştur. O bir din arayışı içerisinde kendisini ibadete vermeye çalışan birisiydi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak ortaya çıkınca kâfir oldu.

Ebû Sehl dedi ki: Âyet-i kerîme kitab ehli hakkında inmiştir. Dahhak'a göre ise âyet kâfir kimsenin hayırlı amelleri hakkındadır, Sıla-i rahim, komşulara faydalı olmak gibi.

Serab: Sıcağın arttığı, günün orta vakitlerinde, tehlikeli geçitlerde yere bitişik su gibi görünen şeylerdir. Âl denilen şey ise kuşluk vakti su gibi görünen (serab) çeşididir, ancak sema ile yer arasında görününceye kadar yerden yükseliyormuş gibi görünür.

Seraba bu ismin veriliş sebebi, onun su gibi akması (serbetmesi)nden dolayıdır. Meselâ; "Erkek deve yerde yürüdü, gitti" demektir. Serab'a "el-âl" ismi da verilir, bu da ancak çölde ve sıcakta olur. Susuz bir kimse onu su zannederek aldanır. Şair der ki:

"Çıplak bir tepe üstünde bir âl'in (serab'ın) parıldayışını gördü) diye,

Kırbaamdaki suyu boşaltan gibi oldum."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Biz Savaşı bırakınca onların ahidleri,

Düz alandaki parlak serabın parıldayışı gibi oldu."

Şair İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

"Ben binekleri serabı çokça parıldayan alabildiğine uzak

Herbir gediğe sürmedim mi?"

"Çöl(ler)" kelimesi, in çoğuludur. "Komşular" kelimesinin: "Komşu" kelimesinin çoğulu olması gibi. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır. Ebû Ubeyde de der ki: Bu iki şekilde de aynı anlamdadır. Bunu da en-Nehhâs nakletmiştir. Yeryüzünün düz, geniş ve bitkisi bulunmayan bölgelerine bu ad verilir. Serab da böyle bir yerde olur. Bu kelimenin asıl anlamı, suyun karar kıldığı çukur yer demektir, çoğulu da; şeklinde gelir.

el-Cevherî dedi ki: "Yerin düz olan kısmı" demektir, çoğulu da; şeklinde gelir. Makabli esreli olduğundan dolayı (sonuncusunda) "vav", "ya"ya dönüşmüştür. İle aynıdır, bu da "vav"lıdır. Bazısı ise bunun çoğul olduğunu söylemektedir.

"Susuz kimsenin" o serabı "su sandığı dümdüz çöldeki bir serab gibidir. Nihayet ona yaklaşınca, onun bir şey olmadığını görür." Zannettiği gibi olmadığını görür ve hiçbir suyu bulunmayan bir yer ile karşılaşır.

Bu yüce Allah'ın kâfirlere verdiği bir misaldir. Onlar amellerinin sevapları konusunda böyle bir neticeyle karşılaşacaklardır. Yüce Allah'ın huzuruna geleceklerinde amellerinin sevabının küfür sebebiyle boşa çıkmış olduğunu göreceklerdir. Yani serab gören bir kimse, nasıl suyu bulunmayan bir şey su görüyor ve sonunda helâk olur ya da ölüyorsa, kâfir olanlar da böylece hiçbir şey bulamayacaklardır.

"Halbuki kendisinin yanında Allah'ı" gözetlemekte olduğunu

"bulmuştur. O da hemen onun hesabını" yani amelinin karşılığını

"tamamen öder." İmruu’l-Kays der ki:

"Geri dönüp, süratle (yukardan aşağı) düşercesine koşup gitti,

Ve o, artık hesabına kavuşacağına kesinlikle inandı."

Allah'ın ameline karşılık vaadettiği cezayı bulmuş olacaktır, diye açıklandığı gibi, haşrolacağı vakit Allah'ın emri ile karşı karşıya kalacaktır, diye de açıklanmıştır. Anlam birbirine yakındır.

"Serab" anlamındaki kelime; diye de okunmuştur. el-Mehdevî dedi ki: Buradaki (te'den önceki) "elifin, "ayn"ın üzerindeki fetha'nın tok söylenişi olması da mümkündür. Ayrıca kadınlara yaklaşmayan erkek için kullanılan; söylenişine de benziyor olabilir. Ayrıca bu kelimenin; Çöl"ün çoğulu olması da mümkündür. Buna göre vasl ve vakf halinde de "te" okunmalıdır.

Nafi’, İbn Ca'fer ve Şeybe'den

"susuz kimse" anlamındaki kelimeyi hemzesiz olarak; diye okudukları rivâyet edilmiştir. Ancak onlardan nakledilen meşhur rivâyet hemzeli okunduğudur. Susadı, susar, susamak, susayan" denilir. Şayet hemze okunmayacak olursa; "Susayan" denilir.

"Kâfir olanlar" anlamındaki ifade mübtedâ,

"amelleri" anlamındaki kelime de ikinci mübtedâdır.

"Serab gibidir"deki benzetme edatı olan "keP de haberdir. Cümle tamamiyle; "lar" haberdir. Bununla birlikte "amelleri" kelimesinin "kâfir olanların" terkibinin bedeli olması da mümkündür. Yani; "Küfre sapanların amelleri... bir serab gibidir" takdirindedir ve buna göre muzaf hazfedilmiş olmaktadır.

40

Yahut derîn bir denizdeki karanlıklar gibidir. Onu bir dalga örter, onu da üstünden bir dalga kaplar. Onların üzerlerinde bulutlar vardır. Birbiri üstünde karanlıklar. Elini çıkarsa, neredeyse onu dahi göremeyecektir. Allah kime nûr vermemişse, onun nuru olmaz.

"Yahut derin bir denizdeki karanlıklar gibidir" âyeti ile yüce Allah, kâfirlere bir başka örnek vermektedir. Yani onların amelleri ya çöldeki bir serab gibidir, yahut karanlıklar gibidir. ez-Zeccâc der ki: Dilersen amellerine serabı örnek al, dilersen karanlıkları örnek al, demektir. Buna göre buradaki "yahut" mübahlık (serbestlik) bildirir. Nitekim daha önce bu kabilden açıklamalar yüce Allah'ın:

"Yahut... yağmura benzer" (el-Bakara, 2/19) âyetini açıklarken geçmişti.

el-Cürcanî dedi ki: Birinci âyet, kâfirlerin amellerini söz konusu etmektedir. İkincisi ise onların küfürlerini dile getirmektedir. Küfrün amellere atfedilmesine sebeb ise, küfrün de onların amellerinden oluşundan dolayıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onları karanlıklardan, nura çıkarır," (el-Bakara, 2/257) Yani onları küfürden, îmana çıkarır demektir.

Ebû Ali (el-Farisî) dedi ki; Yahut "... karanlıklar gibidir" ifadesi yahut karanlıklara sahip kimse gibidir, demektir. Böyle bir muzafın varlığına yüce Allah'ın:

"Elini çıkarsa..." âyeti delâlet etmektedir, Buna göre buradaki zarnir hazfedilmiş muzafa aittir.

el-Kuşeyrî dedi ki: ez-Zeccâc'a göre örneklendirme kâfirlerin amefleri hakkındadır. el-Cürcanî'ye göre örnek kâfirin küfrü hakkında, Ebû Ali'ye göre, örnek kâfirin kendisi hakkındadır.

İbn Abbâs kendisinden nakledilen bir rivâyette: Bu kâfirin kalbinin misalidir, demektedir.

"Derin bir denizdeki" âyetinin terkibi, derinliğe mensub deniz anlamındadır; denizde dibine ulaşılamayan demektir. "el-Lucce" de çok büyük su anlamındadır, çoğulu "lucec" şeklinde gelir. "Dalgaları ardı sıra geldi" anlamındadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyeti da buradan gelmektedir: "Denizin dalgalı olduğu sırada denizde yolculuğa çıkan kimsenin üzerinden (ilahi) himaye kalkar." "Dalgalı olduğu zaman anlamındaki fiil olan; "izel-tecce" yerine; yine aynı anlamı ifade eden: '"inde'dticâcihî" ve "ize'rtecce" şeklinde; Müsned, V, 79, 271. Yüce Allah'ın;

"Onu derin bir su sandı" (en-Neml, 27/44) âyeti, oldukça derin sandı, demektir. "Gemi büyük suya (denize) daldı" denilir. "el-Lecc'e" ise insanların çıkardıkları ses demektir, mesela "İnsanların seslerini ve gürültülerini duydum" anlamındadır. Şair Ebû'n-Necm de şöyle demektedir:

"Gürültü ve patırtı içerisinde filânı filândan tut (ona yaklaşmasını Önle)!"

Sesler birbirine karıştı ve yükseldi" demek olur.

"Onu bir dalga örter." Bu derin denizin üzerinde bir dalga bulunmaktadır, demektir.

"Onu da üstünden bir dalga kaplar." Yani dalganın üstünde bir başka dalga vardır. Bu ikinci dalganın üstünde de bir bulut vardır. Öylelikle dalga korkusu, rüzgar korkusu ve bulut korkusu bir arada bulunur.

Onu dalga üstüne dalga örter, anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre; Dalgalar peşpeşe gelir, öyle ki âdeta biri diğerinin üstündeymiş gibi, demektir. Denizin dalgaları kesintisiz arka arkaya gelip de bu dalgaların da üstünde bulut var ise, bu en korkulu bir haldir. İki bakımdan daha korkunçtur: Bir defa kişinin kendileriyle yolunu bulacağı yıldızların görülmesini önlemektedir. Diğer taraftan bulutlarla beraber rüzgar ve bulutlardan inen yağmur dolayısı ile korkunçtur.

"Birbiri üstünde karanlıklar." İbn Muhaysın ve İbn Kesîr'den, el-Bezzî izafet terkibi halinde ve "karanlıklar" anlamındaki kelimeyi esreli olarak; diye okumuştur. Buna göre meal şöyle olur: Onların üzerinde de karanlık bulutlar vardır. Biri diğerinin üstündedir...

Kunbul, "bulutlar" anlamındaki kelimeyi; şeklinde tenvinli olarak; "Karanlıklar" kelimesini de esreli ve tenvinli okumuştur. Bu okuyuş ise biraz sonra geleceği üzere birinci "karanlıklar" kelimesinin tekidi veya bedeli olur.

Diğerleri ise (her iki kelimeyi de) ref ile ve tenvinli okumuşlardır.

el-Mehdevî dedi ki: Bu âyeti; "Onun üstünde karanlık bulutlar vardır" şeklinde izafet halinde okuyanların kıraati şöyle açıklanır: Bulut bu karanlıklar zamanında yukarı doğru yükseldiğinden dolayı, ona izafe edilmiştir. Nitekim yağmur yağacağı vakit yükselen buluta da; "Rahmet bulutu" denilir. "Bulutlar vardır. O karanlıklar ki..." şeklinde "karanlıklar" anlamındaki kelimeyi mecrur okuyanlar, birinci "karanlıklar" kelimesini te'kid veya ondan bedel olmak üzere esreli okurlar. Bu durumda "bulut" kelimesi mübtedâ, "üstünden" kelimesi de haber olur. (Üstünde bulut vardır, anlamında). "Bulutlar vardır... karanlıklar" diye okuyanların kıraatine göre "karanlıklar" mahzuf bir mübtedânın haberidir, ifadenin takdirî de: Onlar karanlıklardır yahut bunlar karanlıklardır, şeklindedir.

İbnu'l-Enbarî dedi ki: "Onu da üstünden bir dalga kaplar" ifadesi tam değildir. (Burada cümle tamamlanmamaktadır). Çünkü; "onların üzerlerinde, bulutlar vardır" ifadesi "dalga" lâfzının sılasıdır. Vakıf ise yüce Allah'ın "onların üzerlerinde, bulutlar vardır" âyetinin bitiminde yapılırsa güzel bir vakıf olur. Sonrada; "birbiri üstünde karanlıklar" diye başlanılır. Onlar biri diğerinin üstünde olan karanlıklardır, demek olur. Mekkelilerden onların, yahut ... karanlıklar gibidir. Öyle karanlıklar ki biri diğerinin üstündedir" anlamına gelecek şekilde; şeklinde okudukları da rivâyet edilmiştir. Bu takdirde "bulutlar" anlamındaki kelime üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Bu karanlıklarla kastedilen bulutun karanlığı, dalganın karanlığı, gecenin karanlığı ve denizin karanlığıdır. Bu karanlıklar içerisinde olan bir kimse hiçbir şey, bir yıldız dahi göremez.

Karanlıklarla, zorlukların kastedildiği" de söylenmiştir. Biri diğerinin üstünde olan zorluklar ve sıkıntılar, demektir. Bir başka açıklamaya göre karanlıklarla kâfirlerin amelleri, derin dalgalı denizle kâfirin kalbi, üstüste dalgalar ile onun kalbini bürüyen cehalet, şüphe ve şaşkınlık, bulutla kastedilen kalbinin kabuk bağlaması, kalbinin mühürlenmesidir. Bu anlamdaki açıklamalar İbn Abbâs ve başkalarından rivâyet edilmiştir. Yani o kalbiyle îman nurunu göremez, tıpkı denizde bu gibi karanlıklar içerisinde bulunan kimsenin elini yukarı doğru kaldırdığında onu göremeyecek halde olması gibi.

Ubeyy b. Ka'b dedi ki: Kâfir beş karanlık içerisinde döner durur. Sözü karanlıktır, ameli karanlıktır, girdiği yer karanlık, çıktığı yer karanlık, kıyâmet gününde varacağı yer de cehennem ateşindeki karanlıklardır, ki o ne kötü bir varış yeridir!

"Elini çıkarsa" bakan bir kimse

"neredeyse" karanlıkların şiddetinden dolayı

"onu dahi göremeyecektir." ez-Zeccâc ve Ebû Ubeyde dediler ki: Yani onu göremez, görme noktasına dahi yaklaşamaz. el-Hasen'in sözünün anlamı da budur. "Neredeyse" ifadesi onu görmeyi ummaz anlamındadır, el-Ferrâ' der ki: "Neredeyse" sıladır, (zâiddir) yani onu asla göremez, demektir. Nitekim onu tanımıyorum, anlamında -bu edat kullanılarak denilebilir.

el-Muberred der ki: Ancak olanca bir gayret harcadıktan sonra elini görebilir, demektir. Nitekim: "(...........) Karanlıktan dolayı neredeyse seni göremeyecektim" denildiği zaman ümit kestikten ve çok zorlandıktan sonra onu gördü, anlamını ifade eder.

Bunun görmeye yaklaşmakla birlikte görememek anlamını verdiği de söylenmiştir. Nitekim: "Damat neredeyse prens olacak, devekuşu neredeyse uçacak, ayakkabısı olan neredeyse binekli olacak" sözleri bu kabildendir.

en-Nehhâs dedi ki; Bu hususta en doğru açıklama şudur: Yani elini görecek noktaya yaklaşamaz. Onu görecek hale yaklaşamadığına göre ne yakın, ne uzak hiçbir şekilde onu göremez, demektir.

"Allah kime nûr vermemişse, onun nuru olmaz." Artık onun kendisiyle hidayet bulacağı bir nuru bulunmaz ve herşey onun için kapkaranlık olur. İbn Abbâs dedi ki: Allah'ın kendisine din vermediği bir kimsenin dini olmaz. Allah'ın kıyâmet gününde kendisinin aydınlığında yürüyeceği bir nûr vermediği kimse cennete giden yolu bulamaz. Yüce Allah'ın su âyetinde olduğu gibi:

"Sizin için aydınlığında yürüyeceğiniz bir nûr verir." (el-Hadîd, 57/28)

ez-Zeccâc der ki: Bu, dünyada olan bir şeydir. Allah'ın kendisine hidayet vermediği kimse, kendiliğinden hidâyet bulamaz, demektir.

Mukâtil b. Süleyman dedi ki: Bu âyet Utbe b. Rabia hakkında nazil olmuştur. O cahiliye döneminde bağlanacağı bir din arıyordu. O bakımdan rahiplerin kıyafetlerini giyinmiş, daha sonra da İslâm gelince kâfir olmuştu.

el-Maverdî de, Şeybe b. Rabia hakkında inmiştir, demektedir. O cahiliye döneminde rahipler gibi davranmaya çalışır, yün elbise giyinir ve bağlanacağı dini araştırırdı. Fakat İslâm gelince küfre saptı.

Derim ki: İkisi de kâfir olarak öldüler. Âyet-i kerîme ile her ikisinin de, başkalarının da kastedilmiş olma ihtimali uzak değildir. Şöyle de denilmiştir: Âyet-i kerîme Abdullah b. Cahş hakkında inmiştir. O müslüman olmuş, Habeşistan'a hicret etmiş, müslüman olduktan sonra da hristiyanlığa girmişti. es-Sa'lebi'nin naklettiğine göre Enes (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Muhakkak yüce Allah beni bir nurdan yarattı. Ebubekir'i de benim nurumdan yarattı. Ömer ve Âişe'yi; Ebubekir'in nurundan yarattı. Ümmetimin diğer mü’minlerini Ömer'in nurundan yarattı. Ümmetimin mü’min kadınlarını da Âişe'nin nurundan yarattı. Buna göre kim beni de sevmez, Ebubekir, Ömer ve Âişe'yi de sevmezse onun nuru olmaz."Bunun üzerine: "Allah kime nûr vermemişse, onun nuru olmaz" âyeti nazil oldu.

41

Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve saf saf uçan kuşlar, Allah'ı teşbih ederler. Onların herbiri kendi dua ve teşbihlerini bilir. Allah onların yaptıklarını çok iyi bilendir.

"Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve saf saf uçan kuşlar Allah'ı teşbih ederler." Şanı yüce Allah, âyetlerin açıklığını söz konusu ettikten sonra apaçık delilleri daha da arttırmakta ve O'nun yarattıklarının değişiklikleri ile kendilerini mutlak kemale kadir bir yaratan olduğuna delâlet ettiklerini açıklamaktadır. O halde rasûller gönderen O'dur. O rasûlleri göndermiş ve mucizelerle onları desteklemiştir. Onlar da cennet ve cehennemi haber vermişlerdir. "Görmedin mi ki" âyetinde hitab da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a olup, bilmedin mi ki anlamındadır ve maksat herkesdir.

"Göklerde" bulunan melekler

"ve yerde olanlar" cinler ve insanlar

"ve saf saf uçan kuşlar." Mücahid ve başkaları derler ki: Namaz kılmak insana aittir, teşbih getirmek de O'nun dışındaki yaratıkların özelliğidir. Süfyan da der ki: Kuşların rükû' ve secdesi olmayan bir namazları vardır. Denildiğine göre kuşların kanat çırpmaları bir namazdır, sesleri teşbihtir. Bunu da en-Nekkaş nakletmiştir.

Bir açıklamaya göre burada sözü edilen teşbih, yaratılmış varlıklarda görülen ilâhî sanatın eserleridir.

"Saf saf uçan kuşlar" âyeti, havada kanatlarını sıraya dizmiş kuşlar, demektir. Cemaat; "Kuşlar" kelimesini" Olan" kelimesine atf ile merfû' okumuşlardır. ez-Zeccâc der ki; "Ve saf saf uçan kuşlarla beraber" anlamını da vermek üzere "kuşlar" anlamındaki kelime nasb ile okunabilir. en-Nehhâs dedi ki: Ben onun; ifadesi Zeyd ile birlikte ayağa kalktım anlamında kullanıldığını söylediğini duydum. Hatta burada nasb ile okumak, ref ile okumaktan daha uygundur, demiştir. Şayet; Ben ve Zeyd kalktım" diyecek olursan, burada ref ile okumak daha güzeldir, nasb da caizdir.

"Onların herbiri kendi dua ve teşbihlerini bilir" ifadenin anlamı şöyle olabilir: Yüce Allah, onların herbirüsinin namazlarını ve teşbihlerini bilmektedir. Yani namaz kılan herkesin namazını, teşbih eden herkesin teşbihini bilmektedir. Bundan dolayı da "Allah onların yaptıklarını çok iyi bilendir" diye buyurmaktadır. Yani onların itaatlerinden de, teşbihlerinden de hiçbir şey ona gizli kalmaz. İşte bu bakımdan sonraki fiilin ne olduğunu açığa çıkardığı bir fiil takdir ederek, Basra'lılara ve Kûfe'lilere göre; "Herbiri" kelimesinin nasb ile okunmasını câiz kabul etmişlerdir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Namaz kılan ve teşbih eden herkes kendisinin mükellef tutulduğu namazı ve teşbihi bilir. Bazıları da; "Onların herbirinin namazı ve teşbihi bilinmiştir" şeklinde meçhul fiil olarak okumuşlardır. Kimi nahivcilerin naklettiğine göre de bazıları; diye okumuştur. Bu ifadenin takdiri de şöyle olabilir: Yüce Allah onların herbirisine namazlarını ve teşbihlerini öğretmiştir. Anlam şöyle de olabilir: Herkes başkasına kendisinin namazım ve teşbihini öğretmiştir. Buna göre burada "öğretmek" kavratmak ve anlatmak demek olur. Maksat, özellikle kendilerine öğretilenlerdir. Çünkü insanlar arasında kendilerine öğretilmeyenler de vardır. Anlam şöyle de olabilir: Delil olarak gören herkes, bunlardan delil olarak faydalanmıştır. Buna göre delillendirme "öğretme" ile ifade edilmiş olmaktadır.

Burada "salât (namaz)" teşbih manasınadır, te'kid olmak üzere tekrarlanmıştır. "O sırrı ve fısıltıyı bilir" demek gibi. Namaza bazen "teşbih" ismi da verilebilir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır.

42

Göklerle yerin mülkü Allah'ındır ve dönüş Allah'adır.

"Göklerle yerin mülkü Allah'ındır ve dönüş Allah'adır." Bu âyet da ha önce bir kaç yerde açıklanmış bulunmaktadır.

43

Görmez misin ki Allah, bulutları sürüyor, sonra aralarını birleştiriyor, sonra onları üstüste yığıyor? Yağmurun onların aralarından çıktığını görürsün ve gökten içinde dolu bulunan bazı dağlardan (dolu) indirir. Onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de uzak tutar. Onun şimşeğinin şiddetli ışığı gözleri neredeyse alıverecek.

"Görmez misin ki Allah bulutları sürüyor..." âyetinde yüce Allah, delillerinden bir başkasını söz konusu etmektedir. Kalp gözlerinle

"görmez misin ki Allah bulutları" yine kendisinin dilediği yere

"sürüyor" demektir. "Rüzgar bulutlan sürer, inek de yavrusunu sürer" demektir, "Haracın toplanması kolaylaştı" tabiri de buradan gelmektedir. Şair en Nâbiğa da şöyle demiştir:

"Sana ailemin yanından ve vatanımdan geldim,

Zayıf düşmüş bir canı -onda bir ramak kaldıkça- sana doğru sürüyorum."

Yine şair şöyle demektedir:

"Cevza hurcundan üzerine geceleyin bir yağmur yürüdü,

Kuzey (tarafından gelen bulut) onun üzerine dolu yağdırıyor."

"Sonra aralarını birleştiriyor." Yani güçlensin, birbirine bitişsin, kesafeti artsın diye dağınıkken onları toplayıp bir araya getiriyor. "Te'lif (birleştirmek)" kelimesi aslında hemzelidir. O bakımdan: "Birleşti" denilir. Hemzesiz olarak "vav" ile; "Birleştiriyor" şeklinde de okunmuştur.

"Bulut (anlamındaki; es-sehâb)" kelimesi lâfız İtibariyle tekildir, ancak anlamı çoğuldur. Bundan dolayı yüce Allah:

"Bulutları sürüyor" diye buyurmaktadır.

“Araları" kelimesi ancak iki ve daha fazlası için kullanılır. Burada (tekil olarak): "Arasını (mealde; aralarını)" şeklinde kullanılması nasil câiz olmuştur? Cevab şudur: Burada bu kelime çoğul olan bulutlar hakkında kullanılmıştır. Nitekim: "Ağaçlar arasında oturdum" denirken "ağaçlar" anlamındaki kelime olan "eş-şecer" kelimesi de lafıen tekildir. Böyle denilebilmesi mana itibariyle çoğul olmasından dolayıdır. "Aralarında" kelimesindeki "he" zamirinin müzekker olarak gelmesi râci olduğu "es-sehâb; bulutlar" kelimesinin lâfzı böyle olduğundan dolayıdır. Bu anlamdaki açıklamayı el-Ferrâ' yapmıştır.

Bir diğer cevab da şu şekildedir: "es-Sehab: bulut" kelimesi tekil olduğundan dolayı; "Arasında" demek câiz olmuştur. Çünkü bulut (tekil olmakla birlikte) pek çok parçayı ihtiva etmektedir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

"Dehul ile Havmel arasında..."

Görüldüğü gibi burada şair "arasında" anlamındaki kelimeyi tekil olmasına rağmen "Dehûl" kelimesinin başına getirmiş bulunmaktadır. Buna sebeb ise oranın bir çok yeri kapsaması dolayısıyladır.

Nitekim: "Küfe arasında dolaşıp durdum" derken de böyledir. Çünkü Kûfe'de pek çok yerler bulunmaktadır. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc ve başkası yapmıştır. el-Esmaî ise böyle bir kullanımın câiz olmadığı kanaatindedir. O bakımdan o (az önce naklettiğimiz mısraın bir bölümünü): diye rivâyet ederdi.

"Sonra onları üstüste yığıyor." Yani topluca bir arada, biri diğerinin üstüne getiriyor. Yüce Allah'ın şu âyeti da buna benzemektedir:

"Eğer gökten düşen bir parça görseler: Üstüste yığılmış bir buluttur diyeceklerdir." (et-Tûr, 52/42) "er-Rakm: Üstüste yığmak"; bir şeyi üstüste toplamak demektir. Bu anlamdan hareketle bir şeyi toplayıp, birini diğerinin üzerine bırakan kimsenin bu halini anlatmak üzere; "Bir şeyi üstüste yığdı, yığar" denilir. Bir şey kendisine toplanıp, bir araya geldiği vakit de; "Teraküm etti, birikti" denilir. "er-Rukme" de bir araya gelmiş toplu çamur demektir. "er-Rukâm" da üstüste yığılmış kum anlamındadır. Bulut ve benzeri şeyler de böyledir. da, yolun yürünen geniş bölümü demektir.

"Yağmurun onun aralarından çıktığını görürsün" âyetinde (yağmur anlamı verilen): "el-vedk" kelimesi ile İlgili iki görüş vardır. Bir görüşe göre bundan kasıt şimşektir. Bu açıklamayı Ebû'l-Eşheb el-Ukaylî yapmıştır. Şairin şu beyîti de bu kabildendir:

"Bir toz bulutu çıkardık biz, onlar da arasından çıktılar,

Tıpkı bulutun arasından şimşeğin çıkması gibi."

İkinci açıklamaya göre bu kelime yağmur demektir. Cumhûr böyle açıklamıştır. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

"Ne onun yağmuruna benzer bir yağmur yağdırabilmiştir bir bulut,

Ne de herhangi bir yer O'nun bitirdiğini bitirebilmiştir."

İmruu’l-Kays de şöyle demektedir:

"O iki gözün yaşı yağmurdur, ardı arkasına dökülen bir sudur,

uzun süre devam eden yağmurdur,

Kesintisiz akandır, damla damla yaştır ve (iki gözüm yaş) dökmektedir."

Bulut yağmur yağdırdı" denilir. "Yağışlı" anlamına; denilir. "Yağmur damla damla yağdı" demektir. ) Ona yakınlaştım" anlamındadır. Bir şeye olan tutkusu dolayısıyla boyun eğen kimseye misal olarak verilen;" Deve suya yaklaştı" tabiri de buradan gelmektedir.

Yakın olan yere; denilir. "Bir şeyle teselli buldum, ünsiyet buldum" kısrak atı istedi" demek olur." Eşeği arzulayan dişi eşek"; "Karşı cinsi isteyen at veya kısrak" demektir. da denilir. "Aşırı sıcak" demektir.

Aralar" kelimesi in çoğuludur. "Dağ" kelimesinin çoğulunun; diye gelmesi gibidir. Bu kelime, yağmurun arasından çıktığı boşluklar ve aralıklar, çıkış yerleri demektir. Daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/164. âyet, 13. başlıkta) Ka'b el-Ahbâr'ın şöyle dediği kaydedilmiştir: Bulut, yağmurun eleğidir. Şayet semadan su indiğinde bulut olmasa, inen bu su, yerde neyin üzerine düşerse onu bozardı, tahrib ederdi.

İbn Abbâs, ed-Dahhak ve Ebû'l-Âl-iyye bu kelimeyi tekil olarak "Arasından" diye okumuşlardır. Nitekim günlük konuşma esnasında; "Ben kavim ortasında, arasında idim" denilir.

"Ve gökten İçinde dolu bulunan bazı dağlardan (dolu) indirir." Denildiğine göre yüce Allah, semada dolu dağları yaratmıştır. O bunlardan doluları yağdırır, İfadede hazfedilmiş kelimeler vardır, yani, O dolu dağlarından dolu indirir. Buna göre burada "dolu" anlamındaki mef'ûl hazfedilmiştir. el-Ferrâ' da buna yakın bir açıklama yapmıştır. Çünkü ona göre ifadenin takdiri "dolu dağlarından" şeklindedir. Ona göre dağlar ile dolu aynı şeylerdir. Âyet-i kerîmedeki "dolu" anlamındaki kelime de cer mahallindedir, Onun bu açıklamasına göre anlam: Orada dolu dağlarından indirir" burada "dağlar" anlamındaki kelime tenvinli olmalıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: Allah, semâda içlerinde dolu bulunan dağlar yaratmıştır. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Ve O, içinde dolu bulunan semadaki dağlardan (dolu) indirir. Buna göre buradaki: "...dan" sıladır.

Bir başka görüşe göre anlam şudur: O, semâdan dağlar kadar yahut dağlar gibi doluları yere indirir. O takdirde birinci: "...dan" gaye içindir. Çünkü başlangıç yeri semadan indirmektir. İkincisi ise teb'îz içindir, çünkü dağların bir kısmı doludur. Üçüncüsü ise cinsin beyanı içindir, zira o dağların türü doludan olmaktır. el-Ahfeş dedi ki: Burada: "min; ...dan" edatı "dağlarda" lâfzında, "dolu" kelimesinden önce de, yani her iki yerde de fazladan gelmiştir. "Dağlar" ve "dolu" nasb mahallindedir. Yani O, semadan dağlar gibi olan dolu indirir, anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de uzak tutar." Bu durumda O'nun isabet ettirmesi bir azap, uzaklaştırması da bir nimet olmaktadır. Daha önceden el-Bakara Sûresi (2/19. âyetin tefsiri) ile er-Ra'd Sûresi (13/12-13. âyetlerin tefsiri)nde geçtiği üzere gökgürültüsünü duyan bir kimse üç defa: "Gökgürültüsünün kendisine hamd ile meleklerin de korkusundan tesbih ettiği zat, her türlü eksiklikten münezzehtir" diyecek olursa, o gökgürültüsü dolayısıyla meydana gelecek musibetlerden esenliğe kavuşturulur.

"O'nun şimşeğinin şiddeti" yani o bulutta meydana gelen şimşeğin ışığı, ileri derecedeki parlaklığı ve ışığından dolayı

"gözleri neredeyse alıverecek." Şair eş-Şemmâh şöyle demektedir:

"Şiddetli parıltısını yükselttiğinde,

Mutlaka ışığını görecekti neredeyse; gören müstesna."

Şair İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

"Aydınlatıyor ışığı ya da (onun ışığı) bir papazın bol zeytinyağına

Fitilini batırdığı kandil gibi etrafı aydınlatıyor."

Buna göre; hem şimşeğin ışığı hem tedavi amacıyla kullanılan bir bitki demektir, (........) ise yükseklik antemim ifade eder. İşte Talha b. Mûsarrif de bu kelimeyi bu şekilde ve ışığının şiddeti ve netliği hususunda mübalağa ifade anlamında okumuştur. O böylelikle hakkında "şeref" anlamını ihtiva eden kipi kullanmış olmaktadır. el-Muberred dedi ki: Sonu hemzesiz olarak bu kelime parlaklık anlamındadır. Eğer şeref ve şan manasına kullanılacak olursa, medli (sonu hemzeli) olarak kullanılır. İkisinin de asıl anlamı birdir, o da parlamaktır. Talha b. Mûsarrif de; "Işıklarının üstün aydınlığı" diye okumuştur. Ahmed b. Yahya dedi ki: İkinci kelime; in çoğuludur. en-Nehhâs da şu açıklamayı yapmaktadır: Bu, şimşek (anlamına gelen: el-berk)in bir miktarını ifade eder. "Be" harfi üstün okunursa, bir tek şimşek çakışı anlamına gelir.

el-Cahderî ile İbnu'l-Ka'kâ' da: şeklinde "ya" harfini ötreli ve "he" harfini e'sreli olarak; kökünden gelmiş bir fiil şeklinde okumuşlardır. Bu durumda; deki "be" zâid ve sıla demektir, (Anlamı, Cumhûrun kıraatinde olduğu gibi, gözleri... alıverecek, şeklindedir). Diğerleri ise "ya" ve "he" harflerini üstün olarak; "Gözleri... alıverecek" diye okumuşlardır. Buradaki "be" harfi de insak içindir.

Şimşek, bulutun kesif olarak üstüste yığılmış olduğuna delildir. Ayrıca yağmurun şiddetli geleceğinin müjdesidir. Yıldırım düşeceğinden de sakındıncidır.

44

Allah, gece ve gündüzü evirip çevirir. Şüphesiz ki bunda basîret sahipleri için bir İbret vardır.

"Allah gece ve gündüzü evirip çevirir." Denildiğine göre onları evirip çevirmesi, birini diğerinden sonra getirmesi demektir. Bir diğer açıklamaya göre, onları eksiltip arttırması demektir. Bir başka açıklamaya göre bu, gündüzün kimi zaman bulutun karanlığıyla, kimi zaman da güneşin aydınlığı ile değiştirilmesidir. Gece de aynı şekilde kimi zaman bulutun karanlığı ile kimi zaman da ayın ışığı ile değişmektedir. Bu açıklamayı en-Nekkaş yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre; evirilip çevirilmeleri bunlarda takdir edilmiş bulunan hayır ve şer, fayda ile zararın farklılığı ile olur.

"Şüphesiz ki bunda" yani sözünü ettiğimiz gece ile gündüzün evirilip çevirilmesi ile yağmur, yaz ve kış hallerinde

"basiret sahipleri" Benim yarattığım insanlar arasından basiret ehli olanlar

"için bir İbret" dersi

"vardır."

45

Allah, bütün canlıları sudan yarattı. Onlardan bazısı karnı üzerinde yürür, bazısı İki ayak üzere yürür, bazısı dört ayak üzere yürür. Allah dilediğini yaratır. Muhakkak Allah, herşeye güç yetirendir.

"Allah, bütün canlıları sudan yarattı" anlamındaki âyeti Yahya b. Vessâb, el-A'meş, Hamza ve el-Kisaî izafet yaparak; "Allah herşeyin... yaratıcısıdır" diye okumuşlardır, Diğerleri de: "... yarattı" diye fiil olarak okumuşlardır. Denildiğine göre: Her iki kıraatin de mana itibariyle anlamı doğrudur. Yüce Allah, iki hususu haber vermiş olmaktadır. Bununla ilgili olarak: İki kıraatten biri diğerinden daha sahihtir, demeyi gerektirecek bir durum yoktur.

Bir diğer açıklamaya göre "yarattı" ifadesi özel bir şey için kullanılır. "Yaratıcı" da genel anlamda kullanılır. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

"Yaratıcıdır, bari'(yoktan var eden)dir." (el-Haşr, 59/24) Özel yaratmayı ifade etmek üzere de:

"Hamd gökleri ve yeri yaratan... Allah'ındır." (el-En'âm, 6/1) diye buyurmuştur.

"Sizi tek bir candan yaratan...O'dur." (el-A'raf, 7/189) âyeti da böyledir. O halde: "Allah bütün canlıları sudan yarattı" âyetinin da böyle olması gerekir.

Canlı (demek olan; ed-dâbbe): Yeryüzünde hareket eden herbir canlı için kullanılır. "Hareket etti, debelendi, hareket etti, debelenir, hareket edici" denilir. Sondaki "he" (yuvarlak te) mübalağa İçindir. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/164. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Sudan" âyetinin kapsamına cinler ve melekler dahil değildir. Çünkü bizler onları görmediğimiz gibi, sudan yaratıldıkları da sabit olmamıştır. Hatta sahih hadiste şöyle denilmektedir: "Melekler nurdan yaratılmışlardır, cinler de nârdan (ateşten) yaratılmışlardır." Müslim, Zühci 60; Müsned, VI, 153 Bu hadis daha önceden de geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Hicr, 15/27. âyetin tefsiri)

Müfessirler derler ki: "Sudan" âyeti ile kastedilen nutfeden yaratıldıklarıdır. en-Nekkaş der ki: Bununla erkeklerin menileri kastedilmiştir. Aklî ilimlerle uğraşanların çoğunluğu (Cumhûrun-nazara) derler ki; Bu âyetle yüce Allah'ın yaratmış olduğu herbir canlıda bir su bulunduğunu kastetmektedir. Âdem (aleyhisselâm)ı su ile çamurdan yarattığı gibi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Bedir gazvesinde, kendisine: Sîz kimlerdensiniz? diye soran yaşlı adama: "Biz su'danız." İbn Hişâm, es-Sîretu'n-Nebeviyye, II, 195 cevabını verdiği hadiste buna göre açıklanır.

Bazıları da şöyle açıklamışlardır: Burada cin ve melekler müstesna değildir. Aksine herbir canlı sudan yaratılmıştır. Ateş de sudan yaratıldığı gibi, rüzgar da sudan yaratılmıştır. Zira yüce Allah'ın kâinatta ilk yarattığı şey sudur. Daha sonra da ondan herbir şeyi yaratmıştır.

Derim ki: Bu açıklamanın doğruluğuna yüce Allah'ın:

"Onlardan bazısı karını üzerinde yürür" âyeti delil teşkil etmektedir. Karın üzerinde yürümek yılanlar ve balıklar ile onlara benzer kurtçuk ve diğerleri hakkındadır. İki ayak üzerinde yürümek insan ile yürümesi halinde kuşlar için söz konusudur. Dört ayak üzerinde yürümek de diğer canlılar içindir. Ubeyy'in Mushaf ında da: Aralarından daha fazlası üzerinde yürüyenler de vardır" fazlalığı da bulunmaktadır. Bu fazlalık yengeç ve yeraltında bulunan çeşitli haşeratın tümünü kapsamaktadır. Ancak bu icmâ' ile sabit olmuş Kur'ân ifadesi değildir. Bununla birlikte en-Nekkaş şöyle demektedir: Yüce Allah'ın âyetinde "dört ayak" üzerinde yürüyenler söz konusu edilmekle daha fazla ayak üzerinde yürüyenlerin söz konusu edilmesine gerek duyulmayarak yetinilmiştir. Çünkü bütün hayvanların aslında esas dayandıkları dört ayaktır. Bunlar da onun yürümesinin esasını teşkil ederler. Bazılarında ayakların çokluğu yaratılışındaki bir fazlalıktır. O hayvan yürürken onların hepsine ihtiyaç duymaz.

İbn Atiyye der ki: Görünen şu ki, bu çok sayıdaki ayak boşuna yaratılmış değildir. Aksine hayvanın bir yerden bir yere gitmesinde onlara gerek duyulur. Hepsi de hayvanın hareketi halinde hareket ederler.

Kimisi de şöyle demiştir: Âyet-i kerîmede dört ayak üzerinde yürümenin söz konusu olmadığını belirten bir ifade yoktur. Zira âyette aralarında dört ayaktan fazlası üzerinde yürüyenleri yoktur, denilmemiştir. İfadede hazfedilmiş sözler olduğu da söylenmiştir: "Onların arasından da dört ayaktan daha fazlası üzerinde yürüyenleri de vardır." Tıpkı Ubeyy'in Mushaf'ında olduğu gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Dâbbe (canlı)" kelimesi aklı eren ve ermeyen bütün varlıkları kapsar. Bu bakımdan akıl sahibi olan varlık, akıl sahibi olmayan varlıklarla birlikte bulunduğundan dolayı galib getirilmiştir (tağlîb.) Çünkü muhatab olan ve kendisinden ibadet etmesi istenilen odur. Bundan dolayı yüce Allah (akıl sahibi varlıklar için kullanılan zamir olan);

"Onlardan bazısı" ile:

"Yürür" diye buyurmuştur. Yüce Allah, bu farklılıkları söz konusu etmekle yaratıcının varlığını isbata işaret etmektedir. Yani eğer bütün bunları mutlak hür irade ve tercih sahibi bir yaratan olmasaydı, bunların arasında böyle farklılıklar olmazdı. Aksine hepsi tek bir tür olurdu, bu da yüce Allah'ın şu âyetini andırmaktadır:

"Hepsi bir su ile sulanır. Yine de onlardan bir kısmını lezzetlerinde, bir kısmından üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunlarda da aklını kullananlar için âyetler vardır." (er-Ra'd, 13/4)

"Allah dilediğini yaratır, muhakkak Allah herşeye güç yetirendir." Dilediği herşeyi yaratma kudretine sahiptir.

46

Yemin olsun ki Biz, açıklayıcı âyetler indirdik. Allah, dilediğini sırat-ı müstakime iletir.

"Yemin olsun ki Biz, açıklayıcı âyetler indirdik. Allah dilediğini sıratı müstakime iletir." Buna dair açıklamalar birden çok yerde daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

47

"Biz, Allah'a ve Rasûlüne îman ve itaat ettik" derler. Bundan sonra da onlardan bir kısmı geri dönerler. Onlar mü’minler değildir.

Yüce Allah'ın:

"Biz, Allah'a ve Rasülüne Îman ve itaat ettik, derler"

âyeti ile kastedilenler münafıklardır. Onlar dilleriyle, yakînleri ve ihlâsları bulunmaksızın: Allah'a ve Rasûlüne îman ettik, itaat ettik, derler. Ancak onlar bu sözlerini söylemekle birlikte yalan söylüyorlar. Çünkü

"sonra da onlardan bir kısmı geri dönerler. Onlar mü’minler değildir."

48

Aralarında hükmetmek İçin onlar Allah'a ve Rasûlüne çağırıldıklarında, onlardan bir kısmı yüz çevirir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Âyetlerin Nüzul Sebebi:

"Aralarında hükmetmek İçin onlar Allah'a ve Rasûlüne çağırıldıklarında..." âyeti ile ilgili olarak Taberî ve başkaları şöyle demişlerdir: İsmi Bişr olan münafıklardan biri ile yahudilerden bir adam arasında bir arazi hakkında anlaşmazlık vardı. Yahudi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzurunda mahkemeleşmeye, onun hükmüne başvurmaya çağırdı onu. Münafık haksız idi, o bunu kabul etmeyerek: Muhammed bize haksızlık yapar. Bunun yerine biz Ka'b b. el-Eşref in hakemliğine başvuralım, dedi. Bu âyet onun hakkında nazil oldu.

Bir görüşe göre de âyet-i kerîme, Ümeyye oğullarına mensub el-Muğîre b. Vâil hakkında inmiştir. Muğire ile Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) arasında bir su ve bir arazi ile ilgili anlaşmazlık konusu vardı. Muğire, Ali ile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda mahkemeleşmeyi kabul etmeyerek: O, bana buğzeder deyince, âyet-i kerîme nazil oldu. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir. el-Maverdî der ki: Burada (tekii olarak):

"Hükmetmek için" diye buyurufup "hükmetmeleri için" denilmemesi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kastedilmiş olması dolayısıyladır. Yüce Allah'ın anılarak âyete başlanması ise, Allah'ı ta'zim ve söz başlangıcı içindir.

49

Eğer hak kendilerinin ise ona sürat ve İtaatle gelirler.

2- Allah ve Rasûlü Hükmü Karşısında Münafıkların Tavırları:

"Eğer hak kendilerinin ise ona sürat ve itaatle gelirler." Ona itaat eder boyun eğerler. Çünkü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hak ile hükmedeceğini bilirler.

"Filan kişi filanın hükmüne itaat (iz'an) etti, eder" denilir. en-Nekkaş da bu kelimenin boyun eğmek anlamında olduğunu söylemiştir, Mücahid, hızlıca gelmek diye açıklamıştır. el-Ahfeş ve İbnu’l-Arabî de kabul ve ikrar etmek, diye açıklamışlardır.

50

Acaba kalblerinde hastalık mı vardır bunların? Yoksa şüpheye mi düştüler? Yahut Allah ve Rasulü kendilerine haksızlık eder diye mi korkarlar? Hayır, onlar zulmedenlerin tâ kendileridir.

"Acaba kalblerinde hastalık" şüphe ve tereddüt

"mı vardır bunların? Yoksa şüpheye mi düştüler?" Yoksa Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın peygamberliği ve adaleti hususunda onlarda bir şüphe mi meydana geldi?

"Yahut Allah ve Rasûlü" vereceği hükümde haksızlık ederek, zulme saparak

"kendilerine haksızlık eder diye mi korkarlar?" Burada âyetin soru lâfzıyla gelmesi, azarlama üslûbunun daha ağır, yermenin daha ileri derecede oluşundan dolayıdır. Cerir'in överken kullandığı ifadeler de böyledir:

"Sizler bineklerin sırtına binenlerin en hayırlıları,

Ve bütün insanlar arasında el ayaları en ıslak en cömert ihsanlarda

bulunan) kimseler değil misiniz?"

"Hayır onlar zulmedenlerin" inatçı kâfirlerin

"tâ kendileridir." Çünkü yüce Allah'ın hükmünden yüz çeviriyorlar.

3- Zımmîlerin, Müslümanlarla ve Kendi Aralarındaki Anlaşmazlıklarda Hüküm Vermek Yetkisi Kime Aittir?

Eğer verilecek hüküm antlaşmalı ile müslüman arasında ise yargı yetkisi müslümanlara aittir, zimmet ehlinin bu konuda herhangi bir hakları yoktur. Şayet anlaşmazlık konusu iki zımmî arasında ise bu hususta yetki onlarındır. Şayet taraflar İslâm'ın hakimine başvuracak olurlarsa, o dilediği takdirde hüküm verir, dilediği takdirde onlardan yüz çevirir. el-Mâide Sûresi'nde (5/42. âyet, 2. başlıkta) geçtiği gibi.

4- Allah ve Rasûlünün Hükmüne Daveti Kabulün Gereği:

Bu âyet-i kerîme Allah ve Rasûlünün hükmüne çağıranın, çağrısını kabul etmenin farz olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü yüce Allah, kendisi ile hasmı arasında hüküm vermek üzere Allah Rasûlüne çağırılan (ve bunu kabul etmeyen) kimseyi en çirkin ifadelerle yermiş ve: "Acaba kalblerinde hastalık mı vardır bunların?" diye buyurmuştur,

İbn Huveyzîmendâd der ki: Hakimin meclisine çağırılan herkesin bu çağrıyı -hakimin fasık olduğunu bilmediği sürece, yahut ta davacı ile davalı arasında bir düşmanlık olduğunu bilmediği sürece- bu çağrıyı kabul etmesi farzdır.

ez-Zehrâvi senedini kaydederek el-Hasen b. Ebi'l-Hasen'in rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kimin hasmı kendisini müslüman hakimlerden bir hakime çağırdığı halde bunu kabul etmeyecek olursa, o kimse zalimdir ve onun hiçbir hakkı yoktur."Benzer rivâyetler ve değerlendirmeler için bk.- el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 198 Ayrıca bk. el-Mâverdi, en-Naket ve'l-Uyûn, IV, İlâda muhakkikin 2 no'lu notu. Bunu el-Maverdî de zikretmiş bulunmaktadır.

İbnu'l-Arabîdedi ki: Bu, bâtıl bir hadistir. "O zalim bir kimsedir" sözü ise doğru bir sözdür. "Onun hiçbir hakkı yoktur" ifadesi ise sahih olamaz. Bununla o kimse hak üzere olamaz, demek,istemiş olabilir.

51

Aralarında hükmetmek üzere Allah'a ve Rasûlüne davet olunduklarında, mü’minlerin sözleri ancak: "İşittik ve itaat ettik" demektir. İşte bunlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.

"Aralarında hükmetmek üzere Allah'a ve Rasûlüne" yani Allah'ın kitabına ve Rasûlünün hükmüne

"davet olunduklarında mü’minlerin sözleri ancak; İşittik ve itaat ettik, demektir." İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah bu âyeti ile hoşlarına gitmeyen hususlarda olsa dahi muhacirlerle, ensarın itaatkâr olduklarını haber vermektedir. Yani bu gibi hallerde onların söyleyecekleri söz budur. Diğerleri ise eğer mü’min olsalardı, onlar da: İşittik ve itaat ettik, demeliydiler. Âyetteki

"demek" anlamındaki kelime; in haberi olarak nasbedilmiştir. Bunun ismi ise "demektir" âyeti nd ad ir. Bu da yüce Allah'ın şu âyetini andırmaktadır:

"Onlar yalnızca şöyle diyorlardı: Rabbimiz günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı affet..." (Al-i İmrân, 3/147)

Bir açıklamaya göre: "Mü’minlerin sözleri ancak..." âyeti anlatılan diğer ifadeler arasında bir sıla (ara cümlesi) durumundadır. Yüce Allah'ın:

"Onlar: Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl konuşulur?, dediler" (Meryem, 19/29) âyeti gibi.

İbnu'l-Ka'kâ da: "Aralarında hükmetmek üzere" âyetini meçhul olarak; "Aralarında hükmolunmak üzere" diye okumuştur, Ali b. Ebî Tâlib de: "söz..." kelimesini re ile okumuştur.

52

Kim, Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse, Allah'tan korkar ve O'ndan sakınırsa, İste onlar kurtulan kimselerdir.

"Kim" vermiş olduğu emir ve hükümlerde

"Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse, Allah'tan korkar ve O'ndan sakınırsa" âyetindeki

"O'ndan sakınırsa" anlamındaki kelimeyi Hafs; şeklinde cezm etmek niyetiyle "kaf" harfini sâkin okumuştur. Şair de şöyle demiştir:

"Kim sakmıra, muhakkak, Allah onunla beraberdir,

Nitekim yüce Allah'ın rızkı gider ve gelir."

Diğerleri ise bunu esrelî okumuşlardır. Çünkü bu kelimenin cezm hali (zamirden önceki) son harfi (olan "ya")nin hazfi İledir. Ebû Amr ve Ebubekr ise "he" harfini sakin okumuşlardır. Ya'kub ile Kalûn, Nafî'den Ebû Amr'dan el-Busti ve Hafs ise kesreyi belli belirsiz (ihtilas ile) çıkartmışlardır. Diğerleri ise "he" harfini açıkça kesreli okumuşlardır.

"İşte onlar kurtulan kimselerdir" âyeti ile ilgili olarak Eslem'in naklettiğine göre Ömer (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidinde ayakta namaz kılmakta iken Rum Dih kan 'larından bir adam onun yanı başında durmuş ve şöyle diyormuş: Ben de şehadet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın Rasûlüdür. Ömer ona: Bu halin ne, diye sorunca, o da: Allah'a teslim oldum, demiş. Ömer (radıyallahü anh) ona: Bunun bir sebebi var mı, diye sorunca, şu cevabı vermiş: Evet, ben Tevrat'ı, Zebur'u, İncil'i ve peygamberlere gönderilen kitapların bir çoğunu okudum. Bir esirin Kur'ân'dan bir âyeti okuduğunu işittim. Bu âyet-i kerîmede daha önce geçen kitaplardakî bütün muhtevayı toplamış olduğunu gördüm. Bildim ki bu Allah tarafından gönderilmiş bir kitaptır. O bakımdan ben de müslüman oldum. Ona: Bu hangi âyettir? diye sorunca, şu cevabı verdi: Bu âyet yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Kim" farz olan hususlarda

"Allah'a" sünnet olan hususlarda

"ve Rasûlüne itaat ederse" ömrünün geçmiş olanında

"Allah'tan korkar ve" geri kalan ömründe de

"O'ndan sakınırsa, İşte onlar kurtulan kimselerdir." Kurtulan kimse ise cehennem ateşinden kurtulup, cennete girdirilen kimse demektir. Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bana geniş kapsamlı, özlü sözler (cevâmiu'l-kelim) verildi." Sadece kıssanın sonunda işaret edilen hadis için: Buhârî, Ta'bir 11; Müslim, Mesâcid 5-8; Tirmizî, Siyer 5. Ayrıca bk.: el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, I, 169.

53

Eğer sen, onlara emredersen "muhakkak çıkacaklardır" dîye var güçleriyle Allah adına yemin ettiler. De ki: "Yemin etmeyin (Sizden istenen) ma'rûf bir itaattir. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır."

"... var güçleriyle Allah adına yemin ettiler" âyeti ile tekrar münafıklardan söz edilmektedir. Çünkü yüce Allah, onların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hükmünden hoşlanmadıklarını açıklayınca, onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanına gelerek şöyle dediler: Allah'a yemin olsun, şayet bizlere yurdumuzu bırakıp çıkmayı, hanımlarımızı ve mallarımızı terketmeyi emredecek olursan, bunları dahi yaparız. Bize cihadı emredecek olursan, elbette cihad ederiz, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Yani onlar Allah adına yemin ederek bundan böyle seninle birlikte Savağa çıkacaklarına ve itaat edeceklerine dair yemin ettiler.

"Var güçleriyle"; yemin edebildikleri kadar yemin ettiler, demektir. Mukâtil dedi ki: Kim Allah adına yemin ederse, o yemini var gücüyle yapmış demektir. Daha önceden buna dair açıklamalar el-En'âm Sûresi'nde (6/109. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Var güçleriyle" anlamındaki kelime mastar kabul edilerek nasb edilmiştir. İfade; "İleri derecede yemin ederek" takdirindedir.

İfade, "de ki: Yemin etmeyin" âyeti ile tamam olmaktadır. "Mâruf bir İtaat" yemin etmenizden sizin için daha uygundur. Ya da siz ma'rûf bir şekilde itaat edin, halis bir kalble ma'rûf söz söyleyin, yemine gerek yoktur. Mücahid dedi ki: İfadenin anlamı şu şekildedir: Sizin itaatinizin mahiyeti bilinen bir iştir. O da yalan söylemektir ve yalanlamaktır. Yani sizden ma'rûf olan (sizin bilinen tavrınız) ihlâs değil, yalancılıktır.

"Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." Sözle itaat ettiğinizi, fiilen de muhalefet ettiğinizi bilir.

54

De ki: "Allah'a da İtaat edin, Rasûlüne de itaat edin." Eğer yüz çevirirseniz, ona düşen ancak ona yükletilendir. Size düşen de size yükletilendir. Ona itaat ederseniz, hidayet bulursunuz. Peygambere düşen de ancak apaçık tebliğdir.

"De ki: Allah'a da itaat edin, Rasûlüne de itaat edin." İhtâsla itaat edin, münafıklığı terkedin.

"Eğer yüz çevirirseniz" anlamındaki; âyetinde iki "te"den birisi hazfedilmiştir. Buna da bundan sonra gelen "size...". ifadesi olup "onlara" denilmemiş olması, delildir.

"Ona düşen ancak ona yükletilen" risaleti

"tebliğdir. Size düşen de size yükletilen" O'na itaat etmek

"dir." Bu şekildeki açıklama İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir.

"O'na İtaat ederseniz, hidayet bulursunuz." Yüce Allah hidayet bulmayı O'na itaat ile birlikte takdir buyurmuştur.

"Peygambere düşen ancak apaçık tebliğdir."

55

Allah, İçinizden îman edip, salih amel işleyenlere vaad etti ki: "Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi -yemin olsun ki- onları da muhakkak yeryüzünde halife kılacak. Kendileri için seçip beğendiği dinlerini onlar için iktidar yapacak, önceki korkularını güvene çevirecektir." (Böylece) onlar Bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etsinler. Bundan sonra artık kim kâfir olursa, onlar fâsıkların tâ kendileridir.

Bu âyet-i kerîme Ebubekir ve Ömer (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Bu açıklamayı İmâm Mâlik yapmıştır.

Yine denildiğine göre, bu âyetin iniş sebebi şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bazı ashabının, düşmanla çarpışmanın zorluklarından ve bu hususta başlarına gelecek tehlikeden, duydukları korkulardan ve bir türlü silahı elden bırakmadıklarından (sürekli Savaştıklarından) söz etmesi üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur.

Ebû'l-Âl-iyye dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), yüce Allah kendisine vahyi bildirdikten sonra, on yıl Mekke'de kendisi ve ashabı korku içerisinde kaldılar. Gizli ve açık Allah'ın yoluna davet ettiler. Sonra Allah Rasûlüne Medine'ye hicret etmesi emri verildi. Orada da korku içindeydiler, sabah-akşam silahla beraberdiler. Bir adam: Ey Allah'ın Rasûlü dedi, içinde güvenlik duyacağımız ve silahımızı bırakacağımız bir gün görecek miyiz? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Aradan fazla zaman geçmeyecek; öyle ki sizden herhangi bir adam pek büyük bir topluluk arasında üzerinde silah namına bir şey bulunmaksızın oturmuş olacaktır"diye buyurdu ve bu âyet-i kerîme nazil oldu. Yüce Allah da peygamberini Arap yarımadasının tamamında hakim kıldı. Silahlarını bıraktılar ve güvenlik duydular. el-Vâhîdî, Esbâbu Nüzuli'l-Kur'ân, s, 338; Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, VI, 217.

en-Nehhâs dedi ki: Bu âyet-i kerîmede Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın peygamberliğine açık bir delâlet vardır, Çünkü yüce Allah, ona vermiş olduğu bu vaadi yerine getirmiştir.

en-Nekkaş, Kitab'ında naklettiğine göre Dahhak şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali'nin halifeliğini ihtiva etmektedir. Çünkü onlar hem îman ehli idiler, hem salih amel işlediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Halifelik benden sonra otuz yıldır" Ebû Dâvûd, Sünne 8; Tirmizî, Fiten 48, Müsned, V, 220, 221. . diye buyurmuştur.

İbnu'l-Arabî "Ahkamu'l-Kur'ân" adlı eserinde bu görüşü benimsemiş ve tercih ederek şöyle demiştir: İlim adamlarımız derler ki: Bu âyet-i kerîme dört halifenin halifeliğine delildir. Bu âyette yüce Allah'ın onları halifelik makamına getirdiğine ve onların emanet sahibi olup onlardan razı olduğuna delil bulunmaktadır. Onlar, Allah'ın kendileri için beğenip seçtiği din üzere idiler. Zira günümüze kadar hiçbir kimse fazilette onların önüne geçebilmiş değildir, Onlar yönetimi ellerinde tuttular, müslümanları idare ettiler. Dinin alanını himaye ettiler, O bakımdan verilen bu,ilâhî söz onlar hakkında gerçekleşmiş olmaktadır. Eğer bu verilen söz onlar için gerçekleştirilmemiş, onlar vasıtasıyla gerçekleşmemiş, onlar hakkında vârid olmamış ise, o takdirde başka kim hakkında söz konusu olabilir ki? Onlardan sonra da günümüze kadar onlar gibi kimse gelmemiştir, bundan sonra da gelmeyecektir. Allah onlardan razı olsun.

Bu görüsü el-Kuşeyrî de İbn Abbâs'tan rivâyet etmiş bulunmaktadır. Bu görüşün sahipleri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın azadlı kölesi Sefîne'nin rivâyet ettiği şu hadisi de delil-gösterirler. Sefine dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Halifelik benden sonra otuz yıldır, sonra da hükümdarlık olacaktır." Sefine dedi ki: Şimdi hesab et. Ebubekir'in halifeliği iki yıl, Ömer'in halifeliği on yıl, Osman'ın halifeliği oniki yıl, Ali'nin halifeliği de altı yıl. Ebû Dâvûd, Sünne 8; Tirmizî, Fiten 48; Müsned, V, 220, 221.

Kimileri de şöyle demiştir: Bu yeryüzünün tamamının İslâm ismi altında egemenliğe kavuşacağı hususunda bütün ümmete verilmiş bir sözdür. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yeryüzü benim önüme getirildi. Doğularını ve batılarım gördüm. Benim ümmetimin mülkü bana yeryüzünün gösterilen her tarafına yayılacaktır. " Müslim, Fiten 19; Ebû Dâuüd, Fiten 1; Tirmizî, Filen 14; İbn Mâce, Fiten 9; Müsned, V, 278, 284.

İbn Atiyye de Tefsir'inde bu görüşü şu sözleriyle tercih etmiş bulunmaktadır: Sahih olan âyet-i kerîmenin Cumhûrun halifelik makamına getirildiği doğrultusundadır. Onların halifelik makamına getirilmesi ise onlara ülkelerin egemenliğini verip, bu ülkelerin sahipleri olmalarıdır. Şam'da, Irak'ta, Horasan'da ve Mağrib'de görüldüğü gibi.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Biz onlara deriz ki: Bu peygamberlik, halifelik, davetin yerleştirilmesi ve şeriatın genelliği hususunda bir genel vaaddir. Böylece verilen bu söz herkes hakkında kendi gücü ve haline göre tahakkuk etmiştir. Hatta müftüler, kadılar ve İmâmlar hakkında bile gerçekleşmiştir. Bu verilen şerefli sözün yerine getirilmesi ile ilgili olarak halifelik, yalnızca daha önceden geçmiş halifeler ile sınırlıdır.

Daha sonra o bu konuda bir itirazı ve farklı bir kanaati söz konusu etmektedir ki, muhtevası şudur: Denilse ki: Bu husus ancak sadece Ebubekir hakkında doğru kabul edilebilir. Çünkü Ömer ve Osman suikast ile öldürüldüler. Halifelik hususunda da Ali ile çekişildi. Deriz ki: Korkunun güvene çevrilmesi kapsamına Ölümden herhangi bir şekilde emin olup, esenliğe kavuşmak girmemektedir. Ali'nin Savaşlara katılması ise güvenliği ortadan kaldırmış değildir. Ayrıca Savaşın söz konusu olmaması güvenliğin bir şartı da değildir. Güvenliğin şartı sadece insanın'kendi isteği ile kendisine hakim olabilmesidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Mekke'de ashabının durumunda olmamasıdır.

Daha sonra sözlerinin sonunda şunları söylemektedir: İşin gerçeği şu ki, onlar (Mekke'de) yenik düşürülmüş iken galip oldular. Takib altında iken, kendileri takib eden oldular. İşte bu, güvenlik ve güç sahibi olmanın en ileri derecesidir.

Derim ki: Bu durum sadece dört halifeye has değildir ki, âyetin umumu ile yankzca onların kastedildiği söylenebilsin. Aksine bu hususta bütün muhacirler hatta başkaları dahi onlarla ortaktır. Nitekim Kureyşliler, Uhud ve başka Savaşlarda özellikle de Hendek'te müslümanlara hücum ederek gelmişlerdi. Öyle ki yüce Allah onların hepsi hakkında şu âyetlerle haber vermektedir:

"Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit gözler yerinden kaymış, yürekler de gırtlaklara varmıştı. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada mü’minler imtihan edilmiş ve şiddetli şekilde sarsılmışlardı." (el-Ahzâb, 33/10) Daha sonra yüce Allah, kâfirleri herhangi bir hayra nail olmaksızın gerisin geri çevirdi, mü’minlere güvenlik verdi. Onlara kâfirlerin topraklarını, ülkelerini ve mallarım miras verdi.

İşte yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki, onları da muhakkak yeryüzünde halife yapacak" âyeti ile kastedilen budur.

"Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi" âyetinde de kastedilenler İsrailoğullarıdır. Zira yüce Allah Mısır'daki zorbaları helâk etmiş ve onların topraklarını ve ülkelerini İsrailoğullarına miras vermişti. Bu hususta da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Zaafa uğratılagelmiş kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına da, batılarına da mirasçı kıldık." (el-A'râf, 7/137)

İşte ashab-ı kiram da böylece zaafa uğratılmış (mustaz'af) ve korku içerisinde idiler. Daha sonra yüce Allah, onlara güvenlik verdi, onlara iktidar verdi ve onları yöneticiler kıldı. Böylelikle âyet-i kerîmenin herhangi bir tahsis söz konusu olmaksızın genel olarak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ümmeti hakkında umumi olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira tahsis (genelin özelleştirilmesi) ancak kendisine teslimiyetle boyun eğilmesi gereken kimseden gelen bir haber ile olur. Bilinen aslî kaide ise (tahsis söz konusu olmadıkça) umuma yapışılması gerektiğidir.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan onların korkularının daha sonra güvenlik ile değiştirilmesi manasını ifade eden hadisler de gelmiş bulunmaktadır. Ashabı kendisine: İçinde güvenlik duyacağımız ve silâhı elden bırakacağımız bir gün görecek miyiz? deyince, o şöyle buyurdu: "Fazla bir zaman geçmeden sizden herhangi bir kimse pek büyük bir kalabalık arasında üzerinde silah bulunmaksızın oturacağı zaman gelecektir. (Pek yakındır)." Âyetin bitarafında tamamı zikredilen bu rivâyetin kaynakları da orada gösterilmiştir.

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Allah'a yemin olsun ki Allah bu işi tamamlayacaktır, O kadar ki süvari, San'a'dan, Hadramevt'e kadar yol alacak da ancak Allah'tan ve kurdun koyunlarına saldıracağından korkacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz."Bu hadisi Müslim, Sahih'inde rivâyet etmiştir. Buhârî, Menâkıb 25, Menâkıhu'l-Ensâr 29, İkrah 1; Müsned, V, 111, VI, 395. Tıpkı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın haber verdiği gibi olmuştur.

O halde bu âyet-i kerîme peygamberlik mucizelerinden birisidir, zira ileride olacakları haber vermektedir ve (böyle) olmuştur.

"Yemin olsun ki, onları da muhakkak yeryüzünde halife kılacak" âyeti ile ilgili iki görüş vardır. Birinci görüşe göre, buradan kasıt, Mekke topraklarıdır. Çünkü muhacirler yüce Allah'tan bunu istediler, onlara İsrailoğullarına vaad olunduğu gibi vaa dol undu. Bu anlamdaki açıklamayı en-Nekkaş yapmıştır.

İkinci görüşe göre, kasıt; Arap ve Acemlerin topraklandır. İbnu'l-Arabî dedi ki: Sahih olan budur. Çünkü Mekke toprakları muhacirlere haram kılınmıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Fakat zavallı Sa'd b. Havle..." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözleriyle Sa'd b. Havle'nin Mekke'de ölmesini üzüntüyle karşıladığını ifade ediyordu. Buhârî, Cenâiz 37, Menâkıbu’l-Ensâr 49, Ferâz 6; Müslim, Vasiyyet 5; Muvatta’, Vasiyet 4.

Yine Sahih(-i Buhârî)de şöyle buyurmuştur: "Muhacir, hac ibadetinin gereklerini yerine getirdikten sonra, Mekke'de üç gün kalır. " Buhârî, Menâkibu'l-Ensâr 47; Müslim, Hacc 441; Tirmizî, Hacc 103; Nesâî, Taksir 4; Müsned, V, 53.

"Yemin olsun ki, onları da... halife kılacak" âyetindeki "lâm" gizli bir kasemin (yeminin) cevabıdır, çünkü vaad bir sözdür. Bu ifadenin takdiri şu şekildedir: Allah, îman edip salih amel işleyenlere dedi ki: Allah'a yemin olsun ki onları yeryüzünde halifelik makamına getirecektir ve onları oranın hükümdarları (ve emniyet içerisinde yaşayan) sakinleri kılacaktır.

"Onlardan Öncekileri halife yaptığı gibi" âyetinde kastedilenler İsrailoğullarıdır. O, Mısır ve Şam'daki zorbaları helâk etti, onların yurtlarını topraklarını onlara miras olarak verdi.

"Halife yaptığı gibi" âyeti genel olarak "te" ve "lâm" harfleri üstün olarak okunmuştur. Buna sebep ise "vaadetti" ile "yemin olsun ki, onları da muhakkak halife kılacak" âyetleridir. Îsa b. Ömer, Ebubekir ile el-Mufaddal'ın kendisinden rivâyetine göre Âsım ise "te" harfini ötreli, "lâm" harfini esreli meçhul fiil olarak ("halife kılındıkları gibi" anlamında) okumuşlardır.

"Kendileri için seçip beğendiği dinlerini onlar için İktidar yapacak"

âyetinde sözü edilen din, İslâm dinidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ve size din olarak İslâm'ı beğenip seçtim." (el-Mâide, 5/3) Bu âyete dair açıklamalar daha Önceden (el-Mâide, 5/3. âyet, 25- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Suleym b. Âmir, el-Mikdâd b. el-Esved'den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: "Yeryüzünde ne kadar taştan ya da kerpiçten bir ev varsa, mutlaka Allah o evin içine İslâm sözünü ya aziz bir kimsenin izzetiyle ya da zelil bir kimsenin zilletiyle mutlaka sokacaktır. Onların izzetiyle girerse, o kimseleri İslâm sözünün ehli kılar. Zilletiyle girerse, o söze boyun eğip, itaat ederler. "Manayı etkilemeyen cüzî bazı lafzî farklılıklarla: Müsned, VI, 4. Bu hadisi el-Mâverdî: Yeryüzünden kasıt Arap ve Acem topraklarıdır, diyenlerin görüşlerinin bir delili olarak zikretmektedir ki, bu da az önce geçtiği üzere bu husustaki ikinci görüşün ifadesidir.

"larını... çevirecektir" âyetini İbn Muhaysın, İbn Kesîr, Ya'kub ve Ebubekr; (........) kökünden gelen bir fiil olarak şeddesiz okumuştur. el-Hasen’in kıraati ve Ebû Hatim'in tercihi budur. Diğerleri ise; (........)den gelen bir fiil olarak şeddeli okumuşlardır. Ebû Ubeyd'in tercihi de budur, çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de çokça kullanılan kip budur. Nitekim yüce Allah:

"Allah’ın sözlerinde asla değiştirme olmaz." (Yûnus, 10/64);

"Biz, bir âyeti diğer bir âyetin yerine getirip değiştirdiğimizde..." (en-Nahl, 16/101) âyetinde ve benzerlerinde hep bu kipler kullanılmıştır. Bu ise iki ayrı söyleyiştir.

en-Nehhâs der ki: Muhammed b. el-Cehm, el-Feirâ'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Âsım ile el-A'meş

"...larını...çevirecektir" âyetini şeddeli okumuşlardır. Ancak bu Âsım'dan gelen yanlış bir rivâyettir. Bundan sonra yine bundan daha ağır bir yanlışlığı söz konusu etmektedir ki o da diğerlerinin de bu kelimeyi tahfif ile (şeddesiz) okuduklarını nakletmiş olmasıdır. en-Nehhâs der ki: Ahmed b. Yahya'nın iddiasına göre şeddeli okumak ile şeddesiz okumak arasında bir fark bulunmaktadır ve şeddeli okuyuşun anlamı: Değiştirmektir, olur. Şeddesiz ve (mazisi hemzeli) okuyuş ise izale etmek ve bir şeyin yerine başkasını koymak demektir. en-Nehhâs dedi ki: Bu doğru bir açıklamadır, nitekim benim için bu dirhemi değiştir diye (hemzeli ve şeddesiz olarak fiili) kullandığımız takdirde bunu izale et (benden al) ve bana başkasını ver, demek isteriz. Bununla birlikte şeddeli olarak da kullanıldığı vakit değiştirmek manasını ifade eder. Şu kadar var ki, bunların biri diğerinin yerine kullanılabilmektedir. Onun sözünü ettiği şekil ise, daha çok kullanılır. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi'nde (4/56. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun. İbrahim (aleyhisselâm) Sûresi'nde de şeddeli kullanımın bir şeyin bizzat kendisini izale etmek anlamına geldiğine dair sünnetten delili de kaydetmiş bulunuyoruz. Bu hususu orada tetkik edebilirsiniz. (İbrahim, 14/48-52. âyetlerin tefsiri).

"Rabbimizin bize onun yerine, ondan hayırlısını değiştirmesi (vermesi) umulur." (el-Kalem, 68/32) âyetinde "değiştirme" anlamını veren fiil hem şeddeli, hem de şeddesiz okunmuştur.

"Bana... ibadet etsinler" âyeti hal konumundadır. Yani onlar Allah'a ihlâsla ibadet ettikleri halde.,. Bununla birlikte onlara övgü üslûbunda yeni bir cümle olması da mümkündür. (Mealde olduğu gibi)

"Bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın" âyeti ile ilgili olarak dört görüş vardır:

1- Benden başka hiçbir ilâha ibadet etmezler. Bu görüşü en-Nekkaş nakletmiştir.

2- Hiçbir kimseye karşı, Bana ibadetlerinde riyakârlık yapmazlar.

3- Benden başkasından korkmazlar. Bu da İbn Abbâs'ın açıklamasıdır.

4- Benden başkasını sevmezler. Bu da Mücahid'in açıklamasıdır.

"Bundan sonra artık kim kâfir olursa" yani bu nimetleri inkâr ederse, görüldüğü gibi burada nimetlere karşı nankörlük kastedilmektedir. Çünkü daha sonra yüce Allah:

"Onlar fâsıkların tâ kendileridir" diye buyurmaktadır. Allah'ı inkâr eden kâfir ise, bu nimetlerden önce de, bu nimetlerden sonra da fâsık bir kimsedir.

56

Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Rasûle itaat edin ki rahmete kavuşturulanınız.

Bu âyet daha önceden (54. âyet-i kerîmede) geçmiş bulunmaktadır. Burada ibadet emrini de te'kid olmak üzere tekrarlamıştır.

57

Sakın kâfirlerin yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacaklarını sanma. Onların varacağı yer ateştir. O ne kötü bir dönüş yeridir.

"Sakın kâfirlerin yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacaklarını sanma!" âyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir teselli ve İlâhî yardımın geleceğine dair bir vaaddir.

Genel olarak

"Sakın... sanma" şeklinde hitab olarak "te" ile okumuşlardır. Ancak İbn Âmir, Hamza ve Ebû Hayve ise "ya" ile okumuşlardır. Yani, sakın kâfirlerin kendileri yeryüzünde Allah'ı âciz bırakacaklarını sanmasın. Çünkü "sanma" fiili iki mef ûle geçiş yapar. ez-Zeccâc'ın görüşü budur. el-Ferrâ' ve Ebû Ali de şöyle demişlerdir: Bu durumda fiilin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a ait olması da mümkündür. Yani sakın Muhammed, kâfirlerin yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmasın. Buna göre "Ier" birinci mef'ûl, "Âciz bırakacaklarını" ifadesi de ikinci mef'ûl olmaktadır. Birinci görüşe göre ise "kâfirler" anlamındaki kelime fail, "kendilerini" anlamındaki kelime de birinci mef'ûl dür ve bu (âyet-i kerîmede) hazfedilmiştir. "Âciz bırakacaklarını" anlamındaki kelimede ikinci mef'ûl olur.

en-Nehhâs dedi ki: Ben ister Basralı, ister Kûfeli olsun Arap dili bilginleri arasında Hamza'nın kıraatinin hatalı olduğunu söylemeyen bir kimse bilmiyorum. Çünkü onların kimisi bu kıraat lahndir, çünkü o "sanma" anlamındaki fiilin sadece bir tek mef'ûlünü getirmektedir, der. Bunu söyleyenlerden birisi de Ebû Hâtim'dir. el-Ferrâ' der ki: Bu zayıftır, ancak zayıf demekle birlikte birinci mefûlün hazfedilmiş olması şartıyla câiz kabul etmektedir ki, bunu da açıklamış bulunuyoruz. en-Nehhâs dedi ki: Ben Ali b. Süleyman'ı bu kıraat hakkında şöyle derken dinledim: "Kâfirler" nasb mahallinde olur. (Devamla) dedi ki: Âyetin anlamı da şöyle olur: Sakın kâfir, kâfir olanların yeryüzünde âciz bırakacaklarını zannetmesin.

Derim ki: Bu da el-Ferrâ' ve Ebû Ali'nin açıklamalarına uygun düşmektedir. Ancak onların açıklamalarına göre fail Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dır. Bu açıklamaya göre ise fail kâfirdir.

"Âciz bırakacaklarını" ise elinden kurtulacaklarını... anlamındadır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (el-En'âm, 6/34. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Onların varacağı yer ateştir. O ne kötü bir dönüş yeridir." Onların dönecekleri yer pek kötü olacaktır,

58

Ey îman edenler! Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler ve sizden baliğ olmayanlarınız, sizden üç defa izin istesinler. Sabah namazından önce, öğle vaktinde elbisesiz olabileceğiniz vakit ve yatsı namazından sonra... Bunlar sizin elbisesiz olabileceğiniz üç vakittir. Bu üç vakitten sonra size de bir vebal yoktur, onlara da. Onlar da yanınıza girip çıkarlar, herbiriniz de diğerinin yanına girip çıkar. Allah âyetleri size böyle açıklar. Allah çok iyi bilendir, Hakîm'dir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyet-i kerîme İle İzin İstemeye Dair Bundan Önceki 27. Âyet Arasındaki İlgi:

İlim adamları derler ki: Bu âyet-i kerîme hâsstır, bundan önceki âyet-i kerîme ise umumîdir. Zira yüce Allah orada:

"Ey îman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere izin alıp o ev halkına selâm vermeden girmeyin" (en-Nûr, 24/27) diye buyurmaktadır. Daha sonra yüce Allah burada hitabı tahsîs ederek, şöyle buyurmaktadır:

"Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler... sizden üç defe izin İstesinler." Bu âyet-i kerîme ile özetlikle izin isteyen bazı kimseleri söz konusu etmektedir. Aynı şekilde birinci âyet-i kerîmede zaman itibariyle bütün zamanları umumi olarak kapsamaktadır. Bu âyet-i kerîmede ise bir takım vakitler özellikle söz konusu edilmiştir. Bu vakitler içerisinde ister köle, ister cariye, ister çirkin, ister güzel görünümlü olsun ancak izin istedikten sonra girebilecektir.

Mukâtil dedi ki: Âyet-i kerîme Mersed kızı Esma hakkında nazil olmuştur. Onun bulunduğu yere yaşlıca olan kölesi girmişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a bundan şikayetçi olunca, bu âyet-i kerîme nazil eldu. Âyetin iniş sebebinin Mudlic'in, Ömer (radıyallahü anh)ın yanına girmesi olduğu da söylenmiştir ki, ileride gelecektir.

2- İzin İstemeleri İstenen Kimseler:

Yüce Allah'ın:

"Sizden Üç defa izin İstesinler" âyeti ile kimlerin kastedildiği hususunda İlim adamlarının attı ayrı görüşü vardır:

1- Âyet-i kerîme neshedilmiştir. Bu görüş İbnu'l-Müseyyeb ve İbn Cübeyr'e aittir.

2- İzin isteme menduptur, ancak vacib değildir. Bu görüş, Ebû Kılâbe'ye aittir. O: Onların iyilikleri açısından bu emir kendilerine verilmiştir, demektedir.

3- Bundan kasıt kadınlardır. Bu görüş de Ebû Abdu'r-Rahmân es-Sülemî'nin görüşüdür.

4- İbn Ömer: Bu âyet-i kerîme kadınlar hakkında değil de erkekler hakkındadır, demiştir. Bu da dördüncü görüştür.

5- Bu önceleri vacib idi. Zira ne kilitleri, ne de kapılan vardı. Eğer aynı durum söz konusu olursa, yine vacib olan İzin isteme hükmü söz konusu olur. Bu açıklamayı da el-Mehdevî, İbn Abbâs'tan nakletmektedir.

6- Bu âyet-i kerîme muhkemdir, farzdır, sabittir. Erkekler hakkında da, kadınlar hakkında da.

İlim ehlinin çoğunluğu bu görüştedir. el-Kasım, Câbir b. Zeyd ve en-Nehaî de bunlar arasındadır. En zayıf görüş ise es-Sülemî'nin görüşüdür. Zira; "...ler" Arap dilinde kadınlar için kullanılmaz. Kadınlar için bunun yerine; kullanılır. Kıyas ve re'y sahipleri İbn Ömer'in görüşünü güzel kabul etmektedirler.

Çünkü; Arap dilinde erkekler hakkında kullanılır. Her ne kadar kadınlar da onlarla birlikte âyetin kapsamına girebiliyor ise de bu bir de-3i 1 ile olabilir. İfade ise zahiri üzere kabul edilir. Şu kadar var ki bu görüşün isnadında Leys b. Ebi Süleym vardır, Leys b. Ebi) Süleym: H. 141 veya 142 yılında vefat etmiş, salih bir zar olmakta birlikte, kanıt olmaksızın hatalı rivâyetlerde bulunmuş ve çeşitli bakımlardan tenkide maruz kalmış birisidir. Geniş bilgi için bk. İbn Hacer, Tehzibut-Tehzib, VIII, 417-419.

İbn Abbâs'ın görüşüne gelince, bunu Ebû Dâvûd, Ubeydullah b. Ebi Yezid'den rivâyet etmektedir, Buna göre Ubeydullah, İbn Abbâs'ı şöyle derken dinlemiş: Bir âyet var ki insanların çoğu onun gereğini emretmemektedirler. Bu izin isteme âyetidir. Ben şu cariyeme dahi emrediyorum, o da yanıma girmek için izin ister. Ebû Dâvûd dedi ki: Atâ bunu bu şekilde İbn Abbâs'tan "onu(n gereğini) emreder" lâfzı ile rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Edeb 129-130

İkrime'nin rivâyetine göre Iraklılardan bir grub: Ey İbn Abbâs dediler. Bize izin alma emri verilen fakat kimsenin kendisi ile amel etmediği şu âyet-i kerîme hakkındaki görüşün nedir? Aziz ve celil olan Allah'ın:

"Ey îman edenler! Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler ve sizden baliğ olmayanlarınız, sizden üç defa izin istesinler. Sabah namazından önce, öğle vaktinde elbisesiz olabileceğiniz vakit ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin elbisesiz olabileceğiniz üç vakittir. Bu üç vakitten sonra size de bir vebal yoktur, onlara da. Onlar da yanınıza girip, çıkarlar..." diye buyurmaktadır. Ebû Dâvûd dedi ki: el-Ka'nebî âyeti; "Allah çok iyi bilendir, Hakimdir" âyetine kadar okudu, İbn Abbâs dedi ki: "Şüphesiz Allah Halîm'dir, mü’minlere karşı çok merhametlidir ve O, ayıp hallerin görülmemesini (setri) sever. İnsanların evlerinin ne perdeleri, ne de başkalarına karşı örten örtüleri vardı. Bazen hizmetçi ya da çocuk, yahut kişinin himayesindeki yetim bir kız, adamın yanına o ailesi üzerinde iken girebiliyordu. Allah onlara bu elbisesiz olunabilecek vakitlerde izin istemelerini emretti. Yüce Allah böylelikle onlara bu gibi hallerinin, başkalarının görmesine karşı korunmasını ve hayrı getirdi. Ondan sonra da bununla (gereğince) amel eden kimseyi görmedim. " Ebû Dâvûd, Edeb 129-130

Derim ki: Bu güzel bir metindir. Said'in ve İbn Cübeyr'in görüşlerini reddetmektedir. Çünkü burada âyetin nesh olduğuna dair bir delil bulunmamaktadır. Ancak bu âyetin indiği zaman belli bir hal vardı, sonradan bu hal ortadan kalktı. Eğer benzeri hal tekrar görülecek olursa, hükmü aynen bakidir. Hatta hükmü bugün için çöllerde, sahralarda ve benzeri yerlerde müslümanların meskenlerinin bir çoğu hakkında sabittir. Vekî', Süfyan'dan, o Mûsa b. Ebi Âişe'den, onun da en-Nehaî'den rivâyetine göre yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler! Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler... Sizden üç defa izin İstesinler" âyeti hakkında en-Nehaî: Mensuh değildir, demiştir. Ben de: Ama insanlar gereğince amel etmiyorlar, deyince: Buna karşı Allah'ın yardımını taleb ederiz, dedi.

3- Üç Defa İzin İstemek;

Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Üç defa izin istemek yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler! Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler ve sizden baliğ olmayanlarınız sizden üç defe izin istesinler" âyetinden alınmıştır. Bu ilim adamı der ki: Bu âyetle yüce Allah, üç defa izin istemeyi kastetmiştir. Bu âyet Kur'ân-ı Kerîm'de kölelerle, çocuklar hakkında vârid olmuştur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in sünneti ise herkes hakkında umumîdir.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu ilim adamının bu kabilden söylediklerinin her ne kadar açıklanabilir bir tarafı varsa da kendisinin istidlal ettiği şekilde bu âyetin tefsirinde ilim adamlarının yaptıkları açıklamalar arasında bilinen böyle bir görüş yoktur. İlim adamlarının çoğunluğunun "üç defa" âyeti hakkında söylediklerinden kasıt, üç vakitte izin alsınlar şeklinde olduğudur. Bu görüşlerinin doğruluğuna da bu âyet-i kerîmede yüce Allah'ın bu üç vakti zikrederek:

"Sabah namazından önce, öğle vaktinde elbisesiz olabileceğiniz vakit ve yatsı namazından sonra" âyeti delil teşkil etmektedir.

4- Yüce Allah'ın Kullarına Edeb Öğretmesi:

Yüce Allah, bu âyet-i kerîme ile kullarını edeblendirmekte ve kölelerin -onların giriş çıkışlarına aldırılmadığı için- ve henüz ergenleşmemiş olmakla birlikte açılmanın ve benzeri hallerin ne demek olduğunu kavrayacak yaştaki çocukların sözü edilen bu üç vakitte yakınlarının odalarına girecekleri zamanda izin almalarını isteyerek edeblendirmektedir. Bu üç vakitlerde insanlar adeten açılırlar ve elbisesiz bulunurlar. Fecirden önceki zaman, uykunun bittiği vakittir. Artık uyku elbiseleri çıkartılır, gündüz elbiseleri giyilir. Öğle sıcağında istirahate çekilme zamanı da, aynı şekilde elbiselerin çıkartılacağı bir vakittir. Çünkü bu vakitte gündüzün ışığı parlak, harareti şiddetlidir. Yatsı namazından sonrası da uyumak için elbiselerin çıkarılacağı vakittir. İşte bu üç vakitte insanlar çoğunlukla açık bulunabilirler.

Rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ensardan Müdlic diye anılan bir köleyi Ömer b. el-Hattâb'a onu çağırmak üzere öğle vakti göndermişti. Uyumakta olduğunu ve üzerinde kapıyı kapatmış olduğunu gördü. Köle kapıyı çaldı, ona seslenip içeri girdi. Ömer (radıyallahü anh) uyanınca oturdu ve avreti kısmen acıtınca şöyle dedi; Yüce Allah'ın oğullarımıza, kadınlarımıza, hizmetçilerimize bu saatlerde izin almadan girmelerini yasaklamış olmasını ne kadar da arzu ederdim. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna vardığında bu âyet-i kerîmenin inmiş olduğunu gördü. Yüce Allah'a şükür olmak üzere secdeye kapandı. Bazı lafzî farklarla: el-Vâhidî, Esbâbu Nüzûli'l-Kur'ân, s. 339. Ancak merhum müellif "âyetin MekkI olduğunu söylemekle, bu rivâyeti pek güvenilir bulmadığını ima etmektedir.

Halbuki bu âyet-i kerîme Mekki'dir.

5- İzin Alacak Kimseler ve İzin Alacakları Vakitler:

Yüce Allah'ın:

"Ve sizden baliğ olmayanlarınız" âyeti, sizden hür olup da henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar kastedilmektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Nakledildiğine göre İsmail b. İshak şöyle dermiş: Sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler arasından henüz ergenlik yaşına gelmemiş olanlar sizden izin istesinler. Buna göre ifade de takdim ve te'hir vardır. Âyet-i kerîme de cariyeler hakkındadır.

Cumhûr "el-hulum (baliğ olmak)" kelimesini İâm" harfi ötreli okumuştur. el-Hasen b. Ebi'l-Hasen ise bunu sakin olarak (el-hulm şeklinde) okumuştur. Buna sebeb ise ötrenin telaffuzunun ağırlığıdır. Ebû Amr da bu okuyuşu güzel bulurdu.

"Üç defa" kelimesi zarf olarak nasbedilmiştir. Çünkü onlara üç defa izin istemeleri emredilmemiştir, onlara üç durumda İzin istemeleri emredilmiştir. "Üç" lâfzındaki zarf oluşu "sabah namazından önce, öğle vaktinde elbisesiz olabileceğiniz vakit ve yatsı namazından sonra" âyeti açıklamaktadır. Bunun manası daha önceden geçmiş bulunmaktadır, yoksa her seferinde üç defa izin istemek vacib değildir.

"Bunlar sizin elbisesiz olabileceğiniz üç vakittir" âyetini yedi kıraat İmâmının çoğunluğu "üç" anlamındaki kelimeyi ref ile okumuşlardır. Ancak Hamza, el-Kisaî ve Âsım'dan Ebubekir yüce Allah'ın;

"üç defa" âyetindeki zarftan bedel olmak üzere nasb ile okumuştur. Ebû Hatim der ki: Burada nasb ile okuyuş zayıf ve merduttur. el-Ferrâ' ise: Merfû' okuyuşu daha çok severim demiş ve şöyle devam etmiştir: Merfû' okuyuşu tercih edişimin sebebi şudur: Burada mana bu üç hal elbisesiz olabileceğiniz üç vakittir, şeklindedir.

el-Kisaî'ye göre ise merfû' olması mübtedâ olduğu içindir. Ona göre haber sonraki ifadelerdir. O âyetin aid olduğu görüşünü (daha önce geçen "üç defa" ile ilgili olduğunu) kabul etmeyerek açıktan açığa bununmübtedâolduğunu ifade etmiş ve şöyle demiştir. "Avretler" kelimesi kişinin avretinin açık olabileceği zaman demektir. Ancak o burada "üç" kelimesini nasb ile okumuştur.

Nasb hakkında da iki görüş vardır; Birincisine göre bu daha önce geçen "üç defe" âyeti ile alâkalıdır. el-Ferrâ'’nın bunu uzak bir ihtimal görmesinin sebebi de budur.

ez-Zeccâc ise şöyle demektedir: Yani; ""Elbisesiz olabileceğiniz üç vakitte sizden izin istesinler" anlamında olup burada muzaf hazfedilmiş, muzafunileyh de onun yerine geçirilmiştir.

"Elbisesiz olunacak vakitler" kelimesi, in çoğuludur. Bu türden kelimelerin sahih olanları (illetli harfi bulunmayanları) çoğulu "fe'alât" şeklinde -ayn harfi üstün olarak- gelir. "Çanak, çanaklar" ve benzerlerinde olduğu gibi. İlletli olan kelimelerde ise ayn (kelimenin mücerred halinin ikinci harfi)i sakin kultanırlar, "Yumurta, yumurtalar" gibi. Çünkü ikinci harf (olan "ya")in üstün olarak okunması illetli olduğundan dolayı söz konusu değildir. Şairin şu beyitinde üstün okumak ise istisnaîdir:

"O yumurtalar sahibi, gider ve gelir,

Omuzları sıvazlarken o şefkatlidir, dolaşır durur."

6- İzinsiz Girilebilecek Vakitler:

"Bu üç vakitten sonra size de bir vebal yoktur, onlara da." Yani sizler üstünüz, başınız açık bulunsa dahi, izin almadan bulunduğunuz yere girebilirler.

"Girip, çıkarlar" âyeti "onlar girip çıkarlar" anlamındadır, el-Ferrâ' der ki: Bu konuşma esnasında; Onlar sizin hizmetçilerinizdir, yanınıza girip çıkarlar, demek gibidir. Bu kelimenin nasb ile okunmasını el-Ferrâ' câiz kabul etmektedir. Çünkü bu kelime nekredir. Buna karşılık "üzerinize" lâfzındaki zamir ise marifedir. Basralılar ise "üzerinize" ve "birbirinizeBki iki zamirden -âmillerin farklılığı dolayısıyla- hal olmasını câiz kabul etmemektedirler. Çünkü "aklı başında iki kişi olan Zeyd'e uğradım ve Amr'ın yanında konakladım" anlamında olmak üzere ve "aklı başında iki kişi" anlamındaki kelime Zeyd ile Amr'ın sıfatı olmak üzere; demek uygun değildir. Buna göre "onlar da yanınıza girip çıkarlar" âyeti onlar yanınıza girip çıkarlar, siz de onların yanına girip çıkarsınız, anlamındadır, Peygamber efendimizin kedi hakkındaki: "o sizin üzerinize girip çıkanlardandır" Ebû Dâvûd, Tahâre 38; Tirmizî, Tahâre 69; Nesâî, Tahâre 54, Miyâh 8; İbn Mâce, Tahâre 32; Dârimî, Vudû' 58; Muvatta’', Tahâre 13; Müsned, V, 296, 303, 309. Rivâyetlerin bir kısmında merhum müfessirimizin naklettiği şekilde "ev; yahut, veya" bir kısmında ise "ve" İledir. Türkçe'de bu fark, çoğulların müzekker (eril) ya da milzekker dişiî olması fark etmediği için, bu edatın böyle olması da fark etmez. Ancak Müsned, V, 303'te hâvilerden İshâk b. Îsa'nın "ve" yerine "ev..." diye rivâyet ettiği belirtilmektedir. hadisinde bu lâfız geçmektedir.

Yüce Allah bu âyette açık bulunabileceğimiz üç vakitte izinsiz girmelerini yasaklamış bulunmaktadır. Çünkü "avret" kelimesi aslında karşısında engel bulunmayan herşey demektir. Yüce Allah'ın:

"Gerçekten evlerimiz avrettir (korumasızdır)" (el-Ahzab, 33/13) âyetinde de bu lâfız kullanılmıştır ki, oraya girmek kolaydır, anlamındadır. Yüce Allah izin istemeyi gerektiren sebebi de açıklamaktadır ki, bu da açık olunabilecek halde kişinin ailesiyle başbaşa olması halidir. Buna göre, bu emrin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir hal almakta ve bu âyetin neshi imkânsız olmaktadır

Daha sonra yüce Allah şu âyeti ile (diğer vakitlerde) izin istememenin vebalini kaldırmaktadır:

"Bu üç vakitten sonra size de vebal yoktur, onlara da. Onlar da yanınıza girip çıkarlar, herbiriniz de diğerinin yanına girip çıkar." Yani kiminiz, kiminizin yanına girip çıkar.

"Allah, âyetleri size böyle açıklar" âyetindeki;

"Böylece" lâfzındaki "kef" harfi nasb konumundadır. Yani yüce Allah, kendisine nasıl ibadet edileceğine delâlet eden âyetleri sizlere bu gibi hususları açıkça beyan ettiği gibi, beyan etmektedir.

"Allah, çok İyi bilendir, Hakim'dir" âyetine dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/32. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

7- Yatsı Namazı ve Adlandırılması:

Yüce Allah:

"Yatsı namazından sonra" âyetinde "salâtu'l-işâ'"den kasıt, el-ateme (gecenin kararma vakti) namazıdır. Müslim'in, Sahih'inde Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh)ın şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: "Sakın Bedevi Araplar, namazınızın ismi hususunda size galip gelmesinler. Şunu biliniz ki bunun ismi "el-işâ"'dır. Onlar ise (bu vakitte) develeri sebebiyle karanlıkta bulunurlar." Diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: "(Bu vaktin ismi) Allah'ın Kitabında işâdır. Onlar (Bedevi Araplar) develeri bu karanlık vakitte sağarlar. " Müslim, Mesâcid 228, 229; Ebû Dâvûd, Etleb 78; Nesâî, Mevâkît 23; Müsned, II, 19, 144, V, 55.

Buhârî'de de, Ebû Berze'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın işâ' (yatsı namazını)yı te'hir ettiği olurdu. Buhârî, Mevâkîtu's-Salât 20

Enes de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yatsı (işâ') namazını geciktirdi. Buhârî, tyevâkîtu's-Satât 20

Bu ilk Îsa'ya delâlet etmektedir. Sahih'te de: O namazı kıldı, yani ikindi namazını iki işâ' vakti olan akşam ile yatsı arasında kıldı. Buhâri, Mevâkît 20: "Peygamber akşam ile yatsıyı kıldı' anlamında.

Muvatta’'da ve başkalarında şöyle denilmektedir: Eğer onlar ateme (yatsı) namazı ile sabah namazında neler olduğunu bilselerdi, emekleyerek dahi olsa bu namazlara gelirlerdi. Buhârî, Ezan 9, 32, Şehâdât 30; Müslim, Salar 129; Nesâî. Mevâkît 22, Ezan 31; Muoat- la' Salâtırl-Cemaa 6, Nida 3; Müsned, II, 278, 303, 375, 533, VI, 80

Müslim'in, Sahih'inde de Câbir b. Semura'dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazları sizin namazınıza yakın bir şekilde kılardı. Ancak yatsı namazını (el-ateme) sizin bu vakiti kıldığınızdan bir parça daha sonra kılardı ve o namazı hafifletirdi. Müslim, Mesâcid 227; Müsned, V, 89, 105.

Ebubekr İbnu'l-Arabî der ki: Bu haberler birbirleriyle tearuz (çatışma) halindedir. Tarih itibariyle bunların hangisinin önce, hangisinin sonra olduğu bilinmemektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın akşam namazına işa' demeyi, işa' (yatsı) namazına da ateme demeyi yasakladığı sabittir. Ashab'ın -diğerleri bir tarafa- görüşlerinden bunu reddeden bir görüş bulunmamaktadır. İbn Ömer de şöyle derdi: Ateme namazı diyen günahkâr olur. İbnu'l-Kasim dedi ki: Malik dedi ki: Yüce Allah'ın;

"Yatsı (el-işa’) namazından sonra" âyetinde yüce Allah bu namaza işa' ismini vermektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu namaza yüce Allah'ın verdiği ismin verilerek anılmasını güzel görmüştür. Kişi bunu aile halkına ve çocuklarına öğretmelidir. (Yatsı namazı kastedilerek) ateme, ancak bunu (İşâ'yı) anlamayan kimseye hitab ederken kullanılabilir. Hassan br Sabit şöyle demiştir:

"Hâlâ orada teselli eden. olurdu,

Oranın meraları arasında develer ve koyunlar,

Sen bırak bunu ama söyle bana, yatsı vakti gittikten sonra,

Uykumu kaçıran bir hayale karşı kim bana yardım edebilir?"

Şöyle de açıklanmıştır: Buradaki yasak yatsı namazına "ateme" ismini veren Bedevi Araplara uymayı yasaklamayı ihtiva eder. Bunun sebebi de yüce Allah'ın bu namaza Kitab-ı Kerîm'inde vermiş olduğu ismin terkedilmemesidir. Çünkü O: "Yatsı (el-işâ') namazından sonra" diye buyurmaktadır. Sanki bu buyruklardaki yasaklama, evlâ olanı gösteren bir nehiy mahiyetindedir, yoksa haramlık ifade eden bir nehy değildir; yatsı namazına "el-ateme" ismini vermenin câiz olmayacağı anlamında değildir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bu namaza "el-ateme" ismini verdiğinin de sabit olduğu görülmektedir. Ebubekir ve Ömer (radıyallahü anh) da bu namaza, bu ismin verilmesini mubah görmüşlerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunun yasaklanış sebebi, bu şekildeki şerefli ve dini bir ibadete dünyevî bir işin ismi olan o ismin kullanılışından insanları uzaklaştırmaktır. Bu ise Bedevi Arapların o vakitte "el-ateme" adım verdikleri süt sağma işidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: "Çünkü develerin sağılması o akşam vaktinde olur"ifadesi buna tanıklık etmektedir.

8- Yatsı Namazını Cemaatle Kılmanın. Fazileti:

İbn Mâce, Sünen'inde şu rivâyeti zikretmektedir: Bize Osman b. Ebi Şeybe anlattı: Bize İsmail b. Ayyaş, Umâre b. Gaziyye'den anlattı: Umâre, Enes b. Malik'ten, onun Ömer b. el-Hattâb'dan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururmuşr "Kim, kırk gece yatsı namazının ilk rek'atini kaçırmadan cemaatle kılacak olursa, bu sebeb dolayısıyla yüce Allah, onun İçin cehennem ateşinden azadlık yazar." İbn Mâce, Mesâcid 18. Hadisin akabinde kaydedilen Zevâid'deki bilgiye göre, hadis hem mürsel, hem zayıftır. Çünkü Umâre, Enes ile karşılaşmamış, İsmail de tedlis yapar (hadisteki hususları gizler)di. Merhum Kurtubînin senedi özellikle kaydetmesinin sebebi de bu olmalıdır.

Müslim'in, Sahih'indeki rivâyete göre Osman b. Affan (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kim yatsı namazını cemaatle kılacak olursa, gecenin yarısını namaz kılmış gibi olur. Kim de sabah namazını cemaatle birlikte kılarsa, o da gecenin tamamını namazla geçirmiş gibi olur." Müslim, Mesâcid 260: Tirmizî. Salât 51: Müsned. I. 58. 86

Dârakutnî de Sünen'inde şu rivâyeti kaydetmektedir: Sübey’ ya da Tubey', Ka'b'dan dedi ki: Kim güzelce abdest alır, son işâ'yı (yatsıyı) kılar, ondan sonra da dört rek'at kılıp bunların rükû' ve sucudlarını mükemmel yapar, bu rek'atlerde neler okuduğunu (manasını) bilirse, bunlar onun için Kadir gecesi seviyesinde olur. Dârakutnî, III, 194.

59

Sizden olan çocuklar, baliğ olduklarında kendilerinden öncekiler İzin istedikleri gibi, onlar da izin istesinler. Allah, size âyetlerini böyle açıklar. Allah Alîm'dir, Hakîmdir.

Bulûğ" kelimesini el-Hasen "lâm" harfini sakin okumuş, dammeyi ağırlığı dolayısıyla hazfetmiştir.

Âyetin anlamı şudur: Çocuklar sözü geçen üç vakitte izin istemekle emrolunmuşlardır. Önceden de belirttiğimiz gibi bunun dışındaki vakitlerde ise izin istememek onlara mubahtır. Daha sonra yüce Allah bu âyet-i kerîmede eğer bulûğa ermişlerse, her vakit İzin istemek hususunda erkeklerin hükmünde olmalarını emretmektedir. Bu da yüce Allah'ın hükümlerini beyânı, helâl ve haramı izahı kabilindendir.

Yüce Allah:

"Onlar da izin istesinler" diye buyurmakta ama "sizden izin istesinler" diye buyurmamaktadır. Halbuki bir önceki âyet-i kerîme'de: "Sizden... izin istesinler" diye buyurmuştur, çünkü çocuklar muhatab da değildirler, emirleri yerine getirmek suretiyle ibadet etmeleri de istenmemiştir.

İbn Cüreyc dedi ki: Ben Ataya: "Sizden olan çocuklar baliğ olduklarında... izin İstesinler" diye buyurulmaktadır, dedim, dedi ki: Ergenlik yaşına geldikleri takdirde ister hür, ister köle olsunlar insanların izin istemeleri icab eder.

Ebû İshak el-Fezârî dedi ki: Ben el-Evzaî'ye: İzin istemesi gereken çocuğun sının nedir? diye sordum. O: Dört yaş, dedi. Bu yaştaki çocuk izin istemedikçe bir kadının yanına giremez. ez-Zührî de böyle demiştir: Yani adam. annesinin yanına girmek için izin ister. İşte bu âyet-i kerîme böyle bir husus hakkında nâzîl olmuştur.

60

Nikâh ümidi kalmamış, yaşlanıp oturmuş kadınlar İçin, süslerini göstermemek şartıyla, rubalarını bırakmakta onlar üzerine vebal yoktur. Bununla beraber iffet etmeleri onlar İçin hayırlıdır. Allah, çok iyi İşitendir, çok iyi bilendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Yaşlanıp Oturmuş Kadınlar:

"Yaşlanıp oturmuş kadınlar" âyetinde geçen; "Yaşlanıp, oturmuşlar" lâfzının tekili, sonunda "te" harfi olmaksızın: şeklinde gelir. Bu "te" harfinin hazfi bu oturmanın yaşlılık dolayısıyla olduğuna delâlet etmesi içindir. Nitekim; "Hamile kadın" lâfzında da "he (yuvarlak te)"nin hazfı, yükünün hamilelik dolayısıyla olduğuna delâlet etmesi içindir. Şair de şöyle demektedir:

Şayet onun karnındaki, kadınlar arasında olsaydı hamile kalırlardı;

Oturan kadınlar kısır iseler de..."

Bunun dışındaki sebepler dolayısıyla oturan kadın hakkında ise; "Evinde oturan kadın" denilir ve he (yuvarlak te) harfi ile; "Sırtı üzerinde yük taşıyan kadın" denilir.

"el-Kavâid" aynı zamanda evin temeli demektir. Bunun da tekili "he"li olarak; şeklinde gelir.

2- Oturan Kadınlardan Kasıt:

"Yaşlanıp oturmuş kadınlar (el-kavâid)" yaşları dolayısıyla herhangi bir iş yapamadığından dolayı yerinde oturup kalan, çocuk doğuramayan, ay halinden kesilmiş, acuze kadınlar kastedilir. Çoğu ilim adamının görüşü budur. Rabîa şöyle demektedir: Bu göründüğü zaman yaşlılığından dolayı kendisinden hoşlanılmayan kadındır. Ebû Ubeyde de der ki: Bunlar çocuk doğuramayacak yaşa gelmiş kadınlardır. Ancak bu uygun bir açıklama değildir. Çünkü kadın çocuk doğuramayacak yaşa gelmiş olmakla birlikte, ondan kadın olarak yararlanmak mümkün olabilir. Bu açıklamayı el-Mehdevî yapmıştır.

3- Yaşlanıp Oturmuş Kadınların Özel Hükmünün Sebebi;

Yüce Allah'ın:

"Nikâh ümidi kalmamış, yaşlanıp oturmuş kadınlar İçin süslerini göstermemek şartıyla rubalarını bırakmakta, onlar üzerine vebal yoktur" âyetinde özellikle yaşlanmış kadınlar hakkında bu hükmü söz konusu etmesi, nefislerin onlara meyledecek halde olmamalarından dolayıdır. Çünkü erkeklerin onlara karşı bir arzuları olmaz. Dolayısıyla bu gibi kadınlara başkalarına mubah olmayan şeyler mubah kılınmış ve kendileri için yorucu bir özellik arzeden tesettüre ileri derecede riâyet külfeti üzerlerinden kaldırılmıştır.

4- Yaşlanmış Kadınların, Üzerlerine Almama Ruhsatına Sahip Oldukları Örtüler:

İbn Mes'ûd, Ubeyy ve İbn Abbâs "rubalarını bırakmakta..." anlamındaki âyeti; şeklinde; ziyadesi ile okumuşlardır.

İbn Abbâs dedi ki: Burada kasıt cilbâbdır. Yine İbn Mes'ûd'dan rivâyet edildiğine göre "Cilbablarından (rubalarından)" diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. Araplar da yaşı ilerlemiş, bundan dolayı da üzerine başörtüsü almayan kadın için; derler.

Bazıları da şöyle demektedir: Burada söz konusu edilen kadınlar evlenme ümidi kalmamış, oldukça yaşlanmış olanlardır. Böyle bir kadının saçının görülmesinde bir mahzur yoktur. Buna göre böyle bir kadının başörtüsünü almaması caizdir. Ancak sahih olan, tesettüre riâyet hususunda böyle bir kadının da, genç bir kadın gibi olduğudur. Şu kadar var ki, bu şekilde yaşlı bir kadın gömleğin ve başörtüsünün üzerine konulan cilbâbı almaması mümkündür, Bu açıklamayı da İbn Mes'ûd, İbn Cübeyr ve başkaları yapmıştır.

5- Süsten Uzak Durmak ve İffet Yolunu Seçmek;

"Süslerini göstermemek şartıyla" âyeti, kendilerine bakılsın diye zînetlerini açığa çıkarmaksızın ve süslenmeye kalkışmaksızın çünkü böylesi en çirkin ve haktan en uzak bir işdir.

Teberruc" süslenmek, açılmak ve gözlere açık vaziyette görülmek demektir. "Yüksek burçlar" ile; " Semaların ve surların burçları" tabiri de buradan gelmekte olup, onları örtecek herhangi bir perde ve engelin olmaması demektir.

Âişe (radıyallahü anhnhâ)ya: Ey mü’minlerin annesi! Kına yakmak, gerdanlık, küpe, halhal, altın yüzük ve ince elbiseler hakkında ne dersin? diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiş: Ey kadınlar topluluğu! Hepinizin durumu birinizin durumu gibidir. Allah, sizden görmeleri haram olan bir şeyi görmek, helâl olmayan kimselerin karşısında süslerinizi göstermemek şartıyla zîneti size helâl kilmiştır. Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, VI, 222.

Atâ dedi ki: Bu evlerindeki hükmü ifade eder, dışarı çıktığı takdirde üzerinden cilbabını bırakması helâl değildir. Bu açıklamaya göre "süslerini göstermemek şartıyla" ifadesi, evlerinden çıkmamak şartıyla anlamında olur. Buna göre de: Eğer evinde bulunuyor ise entarisinin üzerinde mutlak bir cilbab giyinmelidir, demek gerekmez. Çünkü böyle bir şeyi kabul etmek uzak bir ihtimaldir, ancak bulunduğu yere yabancı (nâmahrem) birisinin girmesi hali müstesnadır.

Daha sonra yüce Allah hepsinin kendilerini koruyarak tesettüre riayet etmelerinin, üst elbiselerini çıkarmayıp iffetli hareket ederek genç kadınların yaptıklarını yapmalarının, kendileri İçin daha faziletli ve hayırlı olduğunu söz konusu etmektedir.

İbn Mes'ûd, "İffet etmeleri" anlamındaki âyeti; şeklinde; "ya" harfi ile "te" harfleri arasında "sin" bulunmaksızın okumuştur.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Kadının vücudunun çizgilerini gösterecek şekilde ince elbiseler giymesi, süslenmesi kabilindendir. Sahth(-i Müslim), Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İki sınıf insan vardır ki bunlar cehennem ehlindendir. Henüz onları görmüyorum. (Bunların) bir kesimi ile birlikte tıpkı sığır kuyruklarını andıran kamçılar bulunur. Onlarla insanları döverler. (Diğerleri ise) giyimli fakat çıplak, kendilerine meylettiren ve kendileri de meyleden, başları yan yatmış deve hörgüçlerini andıran kadınlardır. Bu kadınlar cennete girmeyecekler, kokusunu dahi almayacaklardır. Şüphesiz cennetin kokusu şu kadar, şu kadar mesafeden alınır. " Müslim, Libas 125, Cennet 52; Muvatta’, Libâs 7 (sadece kadınlarla İlgili kısmı); Müsned, II, 356, 440.

İbnul-Arabîdedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın onları giyimli olarak değerlendirmesi, üzerlerinde elbise bulunacağındandır. Çıplak olarak nitelendirmesi ise, elbise ince olduğu takdirde onların niteliklerini ortaya çıkarmasından, güzelliklerini açığa vurmasındandır, bu ise haramdır.

Derim ki; Bu, bu hususta ilim adamlarının yaptıkları iki yorumdan birisidir. İkincisine gelince, onlar elbiseleri bakımından giyimlidirler fakat şanı yüce Allah'ın hakkında;

"Takva elbisesine gelince, o daha hayırlıdır." (el-A'raf, 7/26) diye buyurduğu takva elbisesi açısından da çıplaktırlar. Bu kabilden olmak üzere şu beyitleri de nakletmektedirler:

"Eğer kişi takva elbisesini giymeyecek olursa,

O giyimli olsa bile çıplak olarak gider, gelir.

Kişinin giydiği en hayırlı elbise Rabbine itaattir,

Hayır yoktur, Rabbine âsi olan kimsede."

Müslim'in, Sahih’inde Ebû Said el-Hudrînin şöyle dediği kaydedilmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Uykuda olduğum sırada insanların bana arzedildiklerini gördüm. Onların üzerlerinde gömlekler vardı. Kimisi memelere kadar ulaşmış, kimisi bundan daha yukarıda, Ömer b. el-Hattâb geçti, üzerinde eteklerini yerden çektiği uzunca bir gömlek vardı." (Ashab): Bunu ne ile te'vil ettin, ey Allah'ın Rasûlü? diye sordular. Peygamber: "Din" diye buyurdu. Buhârî, İmân 15, Ta'bir 17, 18, Fedâilu Ashabi'n-Nebîy 6; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 15; Tirmizî, Ru'yâ 9; Nesâî, İmân 18; Dârimi, Ru'yâ 13; Müsned, III, 86,V, J74.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın gömleği dine bağlılık diye yorumlaması yüce Allah'ın:

"Takvâ elbisesine gelince, o daha hayırlıdır." (el-A'râf, 7/26) âyetinden alınmadır. Araplar da fazilet ve iffetten kinaye yoluyla "elbise" diye söz ederler. Nitekim bir şair şöyle demektedir:

"Avfoğullarının elbisesi tertemizdir ve kirden, pastan uzaktır."

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Osman (radıyallahü anh)'a şöyle demiştir "Şüphesiz Allah sana bir gömlek giydirecektir, eğer senden o gömleği sıyırıp çıkarmanı isteyecek olurlarsa, sakın çıkarma. " Tirmizî, Menâkıb 18; İbn Mâce, Mukaddime 11, hadis no: 112; Müsned, VI, 75, 87, 114, 149. Burada da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) halifelikten "gömlek" diye söz etmiştir ki, bu da bilinen ve güzel bir istiaredir.

Derim ki: Bu yorum konu ile ilgili iki yorumun sahih olanıdır. Bu dönemde onlara yakışan yorum da budur. Özellikle genç kadınlar için bu böyledir, çünkü onlar süslenmekte ve süslerini açığa vurdukları halde dışarı çıkmaktadırlar. Onlar elbiseleri itibariyle giyimlidirler, fakat gerçekte takva bakımından çıplaktırlar. Hem zahiren, hem batınen. Çünkü kadın zînetini açığa vurmakta ve kendisine kimlerin baktığına aldırmamaktadir. Hatta onların gözettikleri maksat dahi budur, bu onların açıkça görülen bir halleridir. Eğer onlarda takvadan bir eser bulunsaydı, asla böyle bir şey yapmazlar ve hiç kimse oralarda kimin olduğunu dahi farketmezdi. Bu yorumu pekiştiren hususlardan birisi de hadisin geri kalan bölümünde onların nitelikleri ile ilgili söz konusu edilen şu sözlerdir: "Başları yan yatmış deve hörgüçlerini andırır." Hadiste sözü edilen "el-buht" adındaki deve türü oldukça iri yarı bir deve çeşididir, hörgüçleri de pek büyüktür. Onların başlarını bu develerin hörgüçlerine benzetmesinin sebebi, bunların saçların örüklerini başlarının ortalarında kaldırıp toplamalarından dolayıdır, Bu, görülen ve bilinen bir husustur. Onlara bakan bir kimse de elbette kınanır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Ben, benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı bir fitne terketmiş değilim."Bu hadisi Buhâri rivâyet etmiştir. Buhâri, Nikâh 17; Müslim, Zikr 97, 98; Tirmizî, Etleh 31; İbn Mâce, Fiten 19; Müsned, V. 200. 210

61

Gözü görmeyen için bir sorumluluk yoktur. Topala sorumluluk yoktur, hastanın da bir sorumluluğu yoktur. Kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden, analarınızın evlerinden, kardeşlerinizin evlerinden, kızkardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden yahut teyzelerinizin evlerinden veya anahtarlarını elinizde bulundurduğunuz kimselerin veya dostlarınızın evlerinden yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur ve sizin İçin topluca veya ayrı ayrı yemenizde de vebal yoktur. Ne zaman ki, bu evlere girerseniz, kendinize Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir selâm olmak üzere selâm veriniz. Allah size akıl edesiniz diye âyetleri böyle açıklıyor.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1- Âyet-i Kerîme Muhkem midir?

"Gözü görmeyen için bir sorumluluk yoktur..." diye başlayan yüce Allah'ın âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarının farklı sekiz ayrı görüşü vardır. Bu görüşlerin en kabule değer olanları da üç tanedir: Mensûhtur, nâsıhtir, muhkemdir. Şimdi bu üç görüşü ele alalım:

1- Bu âyet-i kerîme -yüce Allah'ın:

"Kendi evlerinizden..." âyetinden itibaren âyetin sonuna kadar- mensûhtur. Bu görüş Abdu'r-Rahmân b. Zeyd'e aittir. O şöyle demektedir: Bu, artık ardı arkası kesilmiş bir uygulamadır. Çünkü İslâm'ın ilk dönemlerinde kapılarının kilitleri yoktu. Kapılar üzerinde perde gerilirdi. Kimi zaman bir adam gelir, aç olduğu için evde kimse de olmadığı halde içeri girerdi. Yüce Allah böyle bir evin yemeğinden yemeyi mubah kılmıştır. Daha sonra evlere kilit vurulmaya başlandı. Artık kimseye bu kilitleri açmak helâl değildir. Dolayısıyla bu durum geride kaldı ve ardı arkası kesildi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Hiçbir kimse bir başkasına ait bir davarı onun izni olmadıkça sağmasın." Buhârî, Lukata 8; Müslim, Lukata 13; Ebû Dâvûd, Cihâd 86; İbn Mâce, Ticârât 68; Muvatta’', isti'zân 17; Müsned, II, 6, 57. Bu hadisi hadis İmâmları rivâyet etmiştir.

2- Ayet-i Kerîme nâsihtir. Bunu da bir grub ilim adamı söylemiştir. Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Şanı yüce Allah:

"Ey îman edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin" (en-Nisa, 4/29) âyetini indirince, müslümanlar: Yüce Allah, bizlere mallarımızı aramızda bâtıl yollarla yememizi yasaklamış bulunuyor. Şüphesiz ki yenilecek bir şey, malların en faziletlisidir. O bakımdan bizden herhangi birisinin bir başkasının yanında yemek yemesi helâl olamaz, diyerek insanlar başkalarının yemeklerini yemekten uzak durdu. Bunun üzerine yüce Allah:

"Gözü görmeyen İçin bir sorumluluk yoktur... ya da anahtarlarını elinizde bulundurduğunuz kimselerin... evlerinden yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur" âyetini indirdi. Devamla dedi ki: İşte burada sözü edilen kişi, bir başkasının bakılması, çekip çevrilmesi gereken işlerini görmekle görevlendirilen kişidir.

Derim ki: Burada sözü edilen Ali b. Ebi Talha, Haşimoğullarının mevlâsı (azadlısı)dır. Şam'da yerleşmiştir, künyesi Ebû'l-Hasen'dir. Ebû Muhammed olduğu da söylenmiştir. Babası Ebû Talha'nın ismi da Salim'dir. Onun tefsir ile ilgili rivâyetleri eleştirilmiştir. İbn Abbâs'ı görmediği söylenir, İbn Abbâs'ı görmediği konusunda ilim adamları ittifak etmiş görünüyor. Bk. İbn Hacer, Tekzibu't-Tehzib. VTI, 298-299 Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

3- Âyet-i Kerîme muhkemdir. Sözlerine uyulan ilim ehli bir topluluk bu görüştedir. Said b. el-Müseyyeb, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes'ûd bunlar arasındadır. ez-Zührî'nin, Urve'den, onun da Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan rivâyetine göre şöyle demiştir: Müslümanlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte topluca Savaşa çıkarlar. Anahtarlarını da aralarında kötürüm olan kimselere bırakır ve şöyle derlerdi: İhtiyacınız olursa, yiyebilirsiniz. Ancak bunlar: Onlar bize bu yemekleri gönül hoşluğu ile helâl kılmadılar, diyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah da: "Kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden... yemenizde size de bir sakınca yoktur" âyetini sonuna kadar indirdi. Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, VI, 224

en-Nehhâs dedi ki: "Hep birlikte sefere çıkıyorlardı..." hep beraber gazaya çıkıyorlardı, demekti Burdan itibaren en-Nehhâs'tan Hadîs-i şerîfte geçen ve hep birlikte sefere çıkmak demek olan "îâb" lâfzı İle "kötürümler" demek olan "damnâ" kelimeleri ile ilgili beş-altı satırlık lugavî açıklama aktarmaktadır. Âyetin tefsiri ile doğrudan alakalı olmadığı için ayrıca tercüme edilmemiştir.

en-Nehhâs (devamla) dedi ki: Bu görüş âyet-i kerîme hakkında yapılmış rivâyetlerin en değerlilerindendir. Çünkü bu görüşte ashab ile tabiîn tarafından âyet-i kerîmenin muayyen bir şey hakkında indiği tayin edilmektedir.

İbnu'l-Arabî der ki: Bu, (âyet-i kerîme ile) uygunluk arzeden bir görüştür, çünkü kötürümler cihada çıkan sahabilerle birlikte çıkmayıp geri kalıyorlar, çıkanların da malları onların elinde bulunuyordu. Ancak yüce Allah'ın: "Ya da anahtarlarını elinizde bulundurduğunuz kimselerin..." âyeti zaten bunu gerektirmektedir. O halde bu görüş oldukça uzak bir ihtimal olarak görülmektedir. Ancak tercih edilen şöyle demek olmalıdır: Yüce Allah, görmenin şart olduğu yükümlülüklerde gözleri görmeyenden vebali kaldırdığı gibi, yürümenin teklifte bir şart olduğu ve topallık ile birlikte istenen fiillerin yapılmasına imkân bulunmadığı hallerde de topaldan sorumluluğu kaldırmıştır. Hastadan da yükümlülüğünün düşmesinde etkili olan hususların sorumluluğu kaldırılmıştır. Oruç, namazın şartları, rükünleri, cihad vb. gibi. Daha sonra da açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır: Kendi evlerinizden,.. yemenizde size de bir sakınca yoktur. İşte bu doğru bir anlamdır, apaçık ve faydalı bir tefsirdir. Şeriat ve akıl da bunu desteklemektedir. Âyetin tefsirinde ayrıca bir nakle de gerek yoktur.

Derim ki: İbn Atîyye de buna İşaret ederek şöyle demektedir: Âyetin zahiri ve şeriatın emri şunu göstermektedir ki; boylelerinden mecburiyetten yapamadıkları fakat niyetleri o işi en kâmil manada yapmak olduğu halde, mazeretleri sebebiyle daha eksiğini yapmak durumunda kaldıkları bütün hususlarda sorumluluk ve veballeri kaldırılmıştır. Bu gibi hallerde onlara sorumluluk yoktur. Sorumluluk (harec) hakkında söylenenler ise, bundan sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir:

2- Âyette Sözü Edilen "Zorluk"un Mahiyeti:

İbn Zeyd dedi ki: Buradaki "zorluk" gazadaki zorluktur. Yani böylelerinin gazadan geri kalmalarında bir vebal yoktur. Yüce Allah'ın:

"Kendi evlerinizden... size de bir sakınca yoktur" âyeti mana itibariyle öncekilerden kopuktur, onlarla ilgisi yoktur.

Bir kesim de şöyle demektedir: Âyet-i Kerîme tümüyle yemek ile ilgili hususlara dairdir. Bu kesim devamla şöyle demektedir: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Peygamber gönderilmeden önce Araplarla Medine'de bulunanlar çeşitli hastalıklara mübtelâ kimselerle birlikte yemek yemekten uzak kalırlardı. Onlardan kimisi bu İşi gözleri görmeyen kimsenin eli rastgele yerlere değdiğinden, topal bir kimse gelişî güzel oturduğundan, hasta olan bir kimse koktuğundan ve rahatsızlığından dolayı bu gibi kimselerle yemek yemekten tiksinir ve uzak kalırlardı, Ancak bu cahili bir ahlâktır ve kibirliliktir. İşte bu âyet-i kerîme bu hususta uyarıcı olmak üzere nazil olmuştur.

Mazeret ve rahatsızlık sahibi olmayan kimselerden bazıları da bu işi çekinmek ve sakınmak kastıyla yaparlardı. Çünkü bu mazeret sahipleri yemek hususunda sağlıklı kimselere göre daha geri idiler. Zira âmâ olan kimsenin gözleri görmüyor, topal olan bir kimse kalabalığa karışamıyor, hasta ise zayıf bir kimsedir. O bakımdan âyet-i kerîme onlarla birlikte yemek yemeyi miibah kılmak üzere nazil olmuştur.

ez-Zehravînin Kitabında İbn Abbâs'ın şöyle dediği kaydedilmektedir: Bu gibi özür sahipleri, özürleri dolayısıyla insanlarla birlikte yemek yemekten çekindiler, Bunun üzerine bu âyet-i kerîme onlara yemek yemeyi mubah kılmak üzere nazil oldu.

Denildiğine göre bir kimse bu gibi özürlülerden birisini evine götürüp de orada yiyecek bir şey bulamadı mı, onu alır akrabalarından birisinin evine götürürdü. Bu özür sahipleri bundan çekindiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

3- Kişinin Kendi Evinden Yemesi:

"Kendi evinizden... size de bir sakınca yoktur" âyeti yeni bir söz başlangıcıdır. Ey insanlar sizin için de vebal yoktur, demektir. Ancak muhatab olan ile muhatab olmayan bir arada bulunduğundan dolayı İfadenin düzgün olması açısından muhatab tağlîb edilmiştir. Yüce Allah, yakın akrabaların evlerini söz konusu etmekle birlikte, oğulların evleri bu arada söz konusu edilmemiştir. Müfessirler derler ki: Oğulların evleri yüce Allah'ın:

"Kendi evlerinizden" âyetinin kapsamına girmesi dolayısıyla ayrıca söz konusu edilmemiştir. Çünkü kişinin oğlunun evi, kendi evidir. Hadîs-i şerîfte de: "Sen de, malın da babana aitsiniz" denilmiştir. Ebû Dâvûd, Buyû’ 77; İbn Mâce, Ticârât 64 Diğer taraftan burada çocuklar söz konusu, edilmeden akrabalar söz konusu edilmiştir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Bazılan bu görüşe itiraz ederek şöyle demişlerdir: Bu yüce Allah'ın Kitabına karşı bir tahakkümdür, fakat zahiren daha uygun olanı oğlun burada sözü edilenlerden farklı olmamasıdır. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet edilen; "Sen de, malın da babana aitsiniz" âyetini delil göstermek, pek kuvvetli değildir. Çünkü bu hadis oldukça zayıftır. Sahih olsa bile bunda delil olacak bir taraf yoktur. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) orada sözü geçen muhatabın malının babasına ait olduğunu öğretmiş bulunuyor. Hadisin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Sen babana aitsin, "malın da" ibaresi yeni bir cümle başlangıcı olup malınsa senindir, anlamındadır. Bunu katî olarak ortaya koyan delil ise, baba ile oğul arasında mirasçılısın söz konusu olmasıdır.

et-Tirmizî el-Hakîm de şöyle demektedir: Yüce Allah'ın:

"Kendi evlerinizden... yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur" âyetinin izahı şöyledir: Sanki burada sizin, akrabalarınızın ve çocuklarınızın bulunduğu meskenler demek İstemiş gibidir. Bu durumda aile halkının ve çocukların orada onlara ait bir takım eşyası olur. Mesken sahibi olan bu adam da bu hususta bazı şeyleri onların istifadesine sunmuştur. Böyle bir durumda o yiyecek şeylerden, onlarla beraber yemesinde bir mahzur yoktur. Yahut kocanın ve çocuğun orada kendilerine ait ve kendi mülkleri olan bir takım şeyler bulunabilir. Bu hususta da onun için bir vebal söz konusu değildir.

4- Evlerinden Yemek Yemenin Sakıncalı Olmadığı Kimseler:

"Babalarınızın erlerinden, analarınızın evlerinden, kardeşlerinizin evlerinden, kızkardeslerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden yahut teyzelerinizin evlerinden..." âyeti ile ilgili olarak kimi ilim adamı şöyle demiştir: Onların bu hususta izinlerinin olması halinde söz konusudur. Başkaları da şöyle demektedir: İster izin versinler, ister izin vermesinler kişi yiyebilir. Çünkü aralarındaki akrabalık onlar tarafından verilen bir izin demektir. Bunun böyle olmasının sebebi, aradaki akrabalığın bir şefkat meydana getirmesi ve bu şefkat sebebiyle onlara ait herhangi bir şeyi yemelerini gönül hoşluğuyla karşılayarak öğrenmeleri halinde bundan dolayı sevinmeleridir.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Yüce Allah, bizlere eğer yemek çok ve insanlara ikram edilen bir durumda ise, izin almaksızın nesep cihetiyle akrabalardan yemek yemeyi mubah kılmıştır. Şayet bu yemek alıkonulmuş ve bir yerlerde saklanmış ise, onu almak onlara câiz değildir. Alıkonulup saklananlara kadar uzanmaları câiz olmaz. Aynı şekilde yenilmeyen şeylere el uzatmaları da. İsterse alıkonulup saklanan bir şey olmasa dahi, onların izni alınmadıkça ona el uzatılmaz.

5- Anahtarları Elde Bulunan Kimselerin Evlerinden Yemek:

"Ya da anahtarlarını elinde bulundurduğunuz kimselerin... evlerinden yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur" âyeti sizin yığıp biriktirdiğiniz ve tasarrufunuzun altında bulunan şeyler, demektir. Bunun büyük çoğunluğu da, kişinin kendi evinde ve kendisinin kilitleyip anahtarını yanında bulundurduğu şeyler hakkında sözkonusudur. ed-Dahhak, Katade ve Mücahid'in te'vili budur. Müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre âyetin kapsamına vekiller, köleler ve ücretle çalıştırılanlar girmektedir. İbn Abbâs dedi ki: Bununla kişinin arazisindeki kâhyası, malının hazinedarı kastedilmektedir. Böyle bir kimsenin yönetmekten sorumlu olduğu şeylerden yemesi caizdir.

Ma'mer, Katade'den, o İkrime'den şöyle dediğini zikretmektedir: Kişi anahtara sahip oldu mu, hazinedar demektir. O bakımdan onun az bir şeyler yemesinde bir sakınca yoktur.

İbnu'l-Arabî der ki: Hazinedarın anbarda biriktirilen şeylerden yeme hakkı icmâ' ile kabul edilmiştir. Bu, onun belirli bir ücretini almaması halinde böyledir. Şayet hazinedarlığı karşılığında bir ücret alıyor ise, ondan yemesi onun için haram olur.

Saîd b. Cübeyr, "elinizde bulundurduğunuz" anlamındaki âyeti; şeklinde "mim" harfini ötreli, "lâm" harfini şeddeli ve esreli olarak okumuştur (ki, sizin elinize teslim edilen, mülkiyetinize verilen anlamına gelir.) Aynı şekilde "anahtarlar" kelimesini "te" ile "hâ" arasına bir "ye" koyarak; şeklinde,

"Anahtar" kelimesinin çoğulu olarak okumuştur ki, buna dair açıklamalar daha önceden el-En'âm suresinde (6/59-âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Katade de tekil olarak; "Anahtarını" diye okumuştur.

İbn Abbâs dedi ki: Âyet-i Kerîme el-Hâris b. Amr hakkında nazil olmuştur. O Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya çıkmış, geriye Malik b. Zeyd'i de aile halkım gözetmek üzere vekil tayin etmişti. Geri döndüğünde Malik’in maddi bakımdan çok sıkıntı çekmekte olduğunu görünce halini sordu, onun: Senin iznin olmadan, senin yiyeceklerinden yemekten çekindim, demesi üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu.

6- Arkadaşların Malından Yemek:

Yüce Allah'ın: "Veya dostlarınızın" âyetindeki "es-sadîk" kelimesi (aslında tekil olmakla birlikte) çoğul anlamındadır. "el-Adu": Düşman" kelimesi de böyledir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlar Benim düşmanımdır." (eş-Şuarâ, 26/77) Şair Cerir de şöyle demektedir:

"Onlar aşkı çağırdılar, sonra ok attılar kalplerimize, düşmanların oklarıyla,

Kendileri ise, arkadaştırlar."

Şair de burada "arkadaşlar" anlamında tekil olarak "sadık" kelimesini kullanmıştır.

Sadîk (arkadaş, dost): Sana sevgisinde samimi olan, senin de kendisine samimiyetle sevgi duyduğun kimsedir.

Bu âyetin, yüce Allah'ın; "Peygamberin evlerine sizin için yemeğe izin verilmeden girmeyin" (el-Ahzâb, 33/53) âyeti ile:

"Eğer oralarda kimse bulamazsanız... oralara asla girmeyin." (en-Nûr, 24/28) âyeti ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: "Müslüman bir kimsenin malı onun gönül hoşluğu ile olmadıkça (başkasına) helâl olmaz" Müsned, V, 72 âyeti ile neshedilmiştir. Bu âyetin muhkem olduğu da söylenmiştir, daha sahih olan da budur. Muhammed b. Sevr'in naklettiğine göre Ma'mer şöyle demiş: Katade'nin evine girdim, orada taze hurma buldum, ondan yemeğe koyuldum. O, bu ne oluyor, dedi. Ben de: Senin evinde taze hurma buldum ve ben de yedim deyince, iyi yaptın, dedi. Yüce Allah: "Veya dostlarınızın evlerinden..." diye buyurmuştur.

Abdu'r-Rezzak, Ma'mer'den, onun da Katade'den naklettiğine göre Katade yüce Allah'ın; "Veya dostlarınızın evlerinden" âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Arkadaşının evine (gerek duymadığın için) onun iznini sormadan girecek olursan, bunda bir mahzur yoktur. Ma'mer der ki: Ben Katade'ye: Şu testiden içeyim mi, diye sordum. O da sen benim arkadaştmsın, bu izin İstemek de ne oluyor, dedi.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Beyrahâ diye adlandırılan Ebû Talha'ya ait bahçeye giriyor ve -ilim adamlarımızın dediklerine göre- oradaki tatlı sudan onun iznini İstemeden İçiyordu. Halbuki bizim (Maliki mezhebine mensup) ilim adamlarımız: Su yer sahiplerinin mülkiyetindedir, görüşündedirler. Arkadaşın izni olmaksızın suyundan içmek câiz olduğuna göre, onun meyvesinden, yiyeceğinden de arkadaşının bu hususu o yenilen şeyin önemsizliği ve pek kıymetli olmayışı dolayısıyla -ya da aralarındaki sevgi sebebiyle- gönül hoşluğu ile karşılayacağını bildiği takdirde, izinsiz yemesi câiz olur.

Um Haram'ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a yanında uyuduğu sırada yemek yedirmesi de bu kabildendir. Çünkü çoğunlukla görülen şu ki: Evde bulunan yemek erkeğe aittir, hanımı ise bu yemekte ariyet yoluyla tasarrufta bulunur. Bütün bunlar, yemekten beraberinde götürmemesi, bu yemekleri yemekle kendi malını korumak maksadını gütmemesi ve az miktarda olup, pek önemsenmeyecek türden olması, halinde böyledir.

7- Dost ve Akraba:

Yüce Allah, bu âyet-i kerîmede dost ve arkadaşı bağı sağlam, katıksız akrabalık ile birlikte söz konusu etmektedir. Çünkü sevgi yakınlığı da oldukla sıkı bir bağdır. en-Nekkaş'ın Kitabı'nda kaydedildiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Dost bağı, akrabalık bağından daha sıkıdır. Nitekim cehennemlikler şöylece imdat isteyeceklerdir:

"Artık bize şefaat edecek bir kimse de yoktur, candan bir dostumuz da yok." (eş-Şuarâ, 26/100-101)

Derim ki: İşte bundan dolayı bizim mezhebimize göre tıpkı akrabanın, akraba lehine şahitliği câiz olmadığı gibi, dostun da dostu lehine şahitliği câiz değildir. Buna dair açıklamalar ve bunun sebebi en-Nisâ Sûresi'nde (4/135. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bir darb-ı meselde de şöyle denilmektedir: Kardeşini mi daha çok seversin, yoksa arkadaşını mı? Arkadaşım olması halinde kardeşimi.

8- Topluca ya da Ayrı Ayrı Yemek Yemek:

Yüce Allah'ın:

"Ve sizin topluca veya ayrı ayrı yemenizde de vebal yoktur" âyetinin Leys b. Bekroğulları hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Bunlar Kinâneoğullarına mensup bir koldur. Onlardan herhangi bir kimse tek başına yemek yemez ve kendisiyle beraber yemek yiyecek birisini buluncaya kadar günlerce aç beklermiş. Şairlerden birisinin şu beyiti de bu türdendir:

"Sen bir yemek yaptınmı onu (benimle) yiyecek birisini ara,

Çünkü ben tek başıma yemek yemem."

İbn Atiyye dedi ki: Onlarda bu uygulama, İbrahim (sallallahü aleyhi ve sellem)dan miras kalmıştı. O da tek başına yemek yemezdi.

Kimi Arapların misafiri oldu mu ancak misafiri ile birlikte yemek yer. Onunla yemek yeyinceye kadar kendisi hiçbir şey yemezdi. Bu âyet-i kerîme yemek yeme sünnetini açıklamak üzere nazil oldu. Buna muhalif Araplarda görülen her türlü uygulamayı da ortadan kaldırıp Araplarca haram kabul edilen tek başına yemek yemeyi mubah kılmaktadır. Çünkü Araplar bu hususta erdemli bir ahlâka doğru gitmek isterken, bu hükme bağlılık konusunda aşırıya kaçmışlardır. Elbetteki beraber yemek yiyecek birisini bulundurmak güzel bir şeydir. Şu kadar var ki tek başına yemek yemeyi de haram görmemek gerekir.

9- Yolculukta Birlikte ya da Ayrı Ayrı Yemek Yemek:

Yüce Allah'ın:

"Topluca veya ayrı ayrı" anlamındaki âyette; "Topluca" kelimesi hal olarak nasbedilmiştir. "Ayrı ayrı" kelimesi de; in çoğuludur, bu da ayrılmak anlamına bir mastardır. Topluluk dağıldı anlamında; denilir.

Buhârî, Sahih'inde şöyle bir başlık açmıştır: "Gözü görmeyen için bir sorumluluk yoktur, topala sorumluluk yoktur, hastanın da bir sorumluluğu yoktur" âyeti ile yolcuların beraberlerindeki azıktan bir araya toplamaları ve bir arada yemek yemeleri. Buhâri, Et’ime 7. Elimizdeki basılı Buhârî nüshalarında bab başlığı, âyet-i kerimeden ibarettir. İbn Hacer, Fethu'l-Bâri, IX, 439'daki başlık ise -mana geliştiren tek kelimelik bir ziyade dışında müessirimizin zikrettiği ile aynıdır.

İlim adamlarımızın söylediklerine göre; bu babtaki maksadı, yemek hususunda halleri farklı olsa dahi topluca yemek yemenin mubah olduğuna dikkat çekmektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususu uygun görmüş, bundan dolayı bu, yolcuların beraberlerinde bulunan azıkları ortaya koymaları, ziyafetler ve yolculuk esnasında herkesin azığını çıkarması ve yemeğe çağırılan topluluklarda uygulanagelen bir sünnet olmuştur. Bir kimse, eğer emanet olarak yahut akrabalık veya arkadaşlık dolayısıyla bir başkasının anahtarlarını elinde bulunduruyor ise, ister arkadaşı ile birlikte olsun, ister akrabası ile birlikte olsun, yalnız başına olsun oradan yiyebilir.

(Buhârî’nin açtığı başlıkta geçen): "en-Nihd" kelimesi arkadaşların kendi aralarında harcamak kastıyla belli bir miktarda topladıkları mal ya da yiyecektir. Bu şekilde davrananlar hakkında; Azıklarını topladılar" denilir. Bu açıklamalar (Halil b. Ahmed'in) "el-Ayn" adlı eserinden nakledilmiştir. İbn Düreyd de der ki: Bu kabilden olmak üzere; "Kendi aralarında paylaştılar ve herkes payına düşeni ortaya koydu" denilir. el-Herevî de şöyle demektedir: el-Hasen'in (zikrettiği) bir hadisinde şöyle denilmektedir: "Beraberinizdeki azığı çıkartınız, bu bereketi daha bir arttırır, ahlâkınızı daha bir güzelleştirir." Ebul-Ferec İhnul-Cevzî, Ğaribu'l-Hadis, Beyrut 1405/1985, II, 444; İbnul-Esir, en-Nihâye, V, 135. Hadiste geçen "en-nihd" arkadaşların yolculuk ya da başka bir halde harcamalarını eşit olarak paylaştırmaları demektir. Araplar: -Nun harfi esreli olarak: Nihdini çıkart! derler.

el-Mühelleb der ki: Nihd, yemeği yiyen kimseler tarafından herkes eşit yesin diye konulmaz. Herkes yiyebildiği kadarını yer ve bazen bir kişi diğerinden daha fazla yiyebilir.

Böyle bir uygulamayı terketmenin vera' bakımından daha uygun olduğu söylenmiştir. Eğer arkadaşlar hergün aralarından birisinin yemeğini yemek üzere toplanıyor iseler, bu nihd uygulamasından daha güzeldir. Çünkü onların nihd uygulamasına başvurmaları ancak herkes kendi malını yesin diyedir, bu maksatla bir araya gelirler. Diğer taraftan onlardan birisi kendi malından daha az yerken, başkası da kendi getirdiği maldan daha fazlasını yiyebilir. Fakat bir gün birisinin yanında, öbür gün bir diğerinin yanında şartsız olarak bulunacak olurlarsa, birbirlerinin misafirleri olurlar. Misafir de kendisinin önüne getirilenden (ikram edenin) gönül hoşluğu ile yer.

Eyyub es-Sahtiyânî der ki: Nihd uygulaması şu şekildeydi: Bir topluluk yolculukta bulunur, onlardan birisi daha erken eve varır. Bir davar keser, yemek hazırlar, sonra da onların yanına varır. Daha sonra yine tekrar daha önce evine varır, aynı şeyi yapar. Bunun Üzerine şöyle dediler: Senin bu yaptığının bir benzerini hepimiz yapmak isteriz. Gelin biz kendi aramızda belli bir husus üzerinde anlaşalım ve bu konuda kimimiz, kimimize daha faziletli olmasın. Bunun üzerine aralarında nihd denilen uygulamayı anlaşarak tesbit ettiler. Salih kimseler birbirleriyle nihdleştiklerinde onların en faziletli olardan diğer arkadaşlarının önlerine getirdiklerinden daha fazlasını getirmenin yolunu arardı. Şayet böyle bir hali bilecek olurlarsa, onun bu uygulamasına razı olmayacak iseler, o takdirde onlardan habersiz bu işi gizlice yapardı.

10- Evlere Girerken Selâm Vermek:

Yüce Allah'ın:

"Ne zaman ki bu evlere girerseniz, kendinize Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir selâm olmak üzere selâm veriniz. Allah size akıl edesiniz diye âyetleri böyle açıklıyor" âyeti ile ilgili olarak te'vil âlimleri hangi evlerin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbrahim en-Nehaî ve el-Hasen bu âyet ile mescidlerİ kastetmiştir, derler. Yani sizler orada sizin gibi bulunan kimselere selam veriniz. Şayet mescidlerde kimse bulunmuyor ise, o takdirde kişi: es-Selâmu alâ Rasûlillah (Allah Rasûlüne selâm olsun) diyerek selam verir. Melekleri kastederek: es-Selâmu aleykum der, de söylenmiştir. Sonra da: es-Selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi's-salihîn (selâm bizlere ve Allah'ın salih kullarına) der.

Abdu'r-Rezzak şu rivâyeti kaydeder: Bize Ma'mer, Amr b. Dinar'dan haber verdi. O İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan; yüce Allah'ın:

"Ne zaman ki bu evlere girerseniz, kendinize... selâm veriniz" âyeti ile ilgili olarak dedi ki: Mescide girdiğin takdirde: es-Selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi's-salihîn, de.

Bir başka görüşe göre burada evlerden kasıt, mesken olarak kullanılan evlerdir. Yani siz kendi kendinize selâm veriniz. Câbir b. Abdullah ve yine İbn Abbâs ile Atâ b. Ebi Rebah bu görüştedirler ve şöyle derler: Kişi mesken olarak kullanılmayan evlere girdiği takdirde kendi kendisine: es-Selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi's-salihîn diyerek selâm verir.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Âyetin bütün evler hakkında umumî olduğu sahih olan görüştür. Bunu belli bir takım evlere tahsis etmenin delili yoktur. Âyette ifadenin mutlak olarak gelmesi, bu umumî ifadenin kapsamına ister başkasına ait olsun, ister kendisine ait olsun her evin girmesi içindir. Kişi, önceden de geçtiği üzere başkasına ait olan bir eve girecek olursa izin ister. Kendisine ait eve girecek olursa, haberde vârid olduğu üzere selâm verir ve: es-Selâmu aleynâ ve alâ İbadillahi's-salihîn der. Bu görüş İbn Ömer'e aittir. Bu şekilde selâm vermek evin boş olması halindedir, eğer orada aile halkı, hizmetçileri varsa, bu sefer: es-Selamu aleykum, demelidir. Şayet girdiği yer bir mescid ise o takdirde es-selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi's-salihîn, desin. İbn Ömer, boş ev hakkında da böyle demiştir.

İbnu'l-Arabî der ki: Benim tercih ettiğim görüşe gelince, şayet ev boş ise selâm vermek gerekli değildir. Çünkü eğer maksat melekler ise melekler hiçbir halde zaten kuldan ayrılmazlar. Kişinin kendi evine girdiği vakit; Maşaallah lâ kuvvete illâ billah diyerek, Allah'ı anması müstehabtır. Nitekim buna dair açıklamalar daha önce el-Kehf Sûresi'nde (18/39-41. âyetler, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

el-Kuşeyrî, yüce Allah'ın:

"Ne zaman ki bu evlere girseniz..." âyeti hakkında şöyle demektedir: Daha uygun olan şöyle demektir: Bu âyet bütün evler hakkında umumîdir. Eğer orada müslüman bir kimse sakin ise: es-Selâmu aleykum ve rahmetullahi ve berakâtuhû, der. Şayet orada kimse bulunmuyor ise o vakit; es-Selâmu aleynâ ve alâ ibadillahi's-salihîn, der. Eğer evde müslüman olmayanlar bulunuyor ise, o vakitte: Selâm hidayete tabi olanlara, yahut; es-selamu ateynâ ve alâ ibadillahi's-salihîn der.

İbn Huveyzimendâd da şöyle demektedir: Ebû'l-Abbas el-Asam bana yazdığı mektubunda şunları söyledi: Bize Muhammed b. Abdillah b. Abdi’l-Hakem anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb anlattı dedi ki: Bize Cafer b. Meysere'nin Zeyd b. Eslem'den anlattığına göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sizler evlere girdiğiniz vakit oranın halkına selâm veriniz. Allah'ın ismini anınız, çünkü sizden herhangi bir kimse evine girdiği vakit selâm verip yüce Allah'ın ismini da yemeği üzerine anacak olursa, şeytan arkadaşlarına: Burada geceleyin kalma imkânınız yok, akşam yemeği de yiyemezsiniz, der. Şayet sizden herhangi bir kimse (evine) girdiğinde selâm vermeyip yediği yemeğin başında da Allah'ın ismini anmayacak olursa, şeytan arkadaşlarına: Artık siz geceyi geçireceğiniz yeri de buldunuz akşam yemeğini de buldunuz der." Müslim, Eşribe 103; Ebû Dâvûd, Et'ime 15; İbn Mâce, Dıta 19; Müsned, HI, 346.

Derim ki: Bu hadisin manası Câbir (radıyallahü anh)ın rivâyeti ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a merfûen sabit, olmuştur ve bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd'da Ebû Mâlik el-Eşcaî’nin şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kişi evine girecek olursa:

Allah'ım ben Sen'den girişimin hayrını, çıkışımın da hayrını dilerim. Allah’ın İsmi ile girdik, Allah'ın İsmi ile çıktık ve Rabbimiz olan Allah'a tevekkül ettik, desin, sonra da aile halkına selâm versin." Ebû Dâvûd, Edel-s 103. Ebû Dâvûd'da hadisin ravisi Ebû Malih el-Eşcaî olarak değil, Ebû Mâlih el -Eş'arî olarak zikredilmektedir.

11- Verilecek Selâmın Niteliği:

"Selâm olmak üzere" lâfzı mastar (mef'ûl-i mutlak)dır. Çünkü

"selâm veriniz" ifadesi de bu anlardı ihtiva etmektedir, Yüce Allah bu sefamı bereketli olmakla nitelendirmiştir, çünkü bunda hem dua, hem de müslümanın sevgisini kendisine doğru çekine (sevgisini kazanma) söz konusudur. Aynı şekilde yüce Allah bu selâmı "pek güzel (tayyib)" olmakla da nitelendirmiştir. Çünkü bunu işiten böyle bir selâmdan hoşlanır ve güzel bulur.

"Böyle" âyetindeki "kef" teşbih edatıdır. ise sözü geçen bu sünnetlere işarettir. Yani sizlere bu hususlarda dininizin sünnetlerini açıkladığı gibi, dininizde sizin için gerekli olan diğer hususları da böylece açıklar.

62

Mü’minler ancak o kimselerdir ki, onlar Allah'a ve Rasûlüne îman ederler. Aynı zamanda onlar kamuyu ilgilendiren herhangi bir işi danışmak için onunla bir arada olduklarında, ondan izin almadıkça yanından ayrılmazlar. Şüphe yok ki senden izin isteyenler, Allah'a ve Rasûlüne Îman edenlerdir. Bazı işleri için senden izin istediklerinde onlardan kime istersen izin ver ve onlar için Allah'tan mağfiret iste. Muhakkak Allah bağışlayandır, rahmet edicidir.

Bu âyetin: "Mü’minler ancak o kimselerdir ki, onlar Allah'a ve Rasûlüne îman ederler. Aynı zamanda onlar kamuyu ilgilendiren herhangi bir İşi danışmak için onunla bir arada olduklarında, ondan izin almadıkça yanından ayrılmazlar" bölümü ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in Emrine Uymak:

"Mü’minler ancak o kimselerdir ki..." âyetinde yer alan;

"Ancak" ifadesi bu âyet-i kerîmede hasr içindir. Yani Allah'a ve Rasûlüne îman eden kimselerin imanı, Rasûlün emrini dinleyen, Rasûl bir işi tamamlamak isterken kendisi karşı çıkarak toplantı esnasında ayrılıp gitmek ve buna benzer bir yolla o işi bozmak istemek suretiyle ona karşı inatlaşmayacak bir duruma gelmedikçe, tamam olmaz, kemate ermez.

Yüce Allah, sûrenin baş taraflarında apaçık âyetler indirmiş olduğunu beyân etmişti. Bu indirilen âyetler ise sadece Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a indirilmiş bulunuyor. Onun vermiş olduğu emirlerin Kur'ân-ı Kerîm'in emirleri gibi olduğu bilinsin diye. Burada da sûreyi ona tabi olma emrini te'kid ederek sona erdirmektedir.

2- Kamuyu İlgilendiren İşin Mahiyeti:

Burada sözü edilen "kamuyu İlgilendiren İş"in ne olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Kimisine göre bundan kasıt, İmâmın (İslâm devlet başkanının) belli bir maslahatı yaygınlaştırmak için insanları toplamayı gerek duyduğu hususlardır. Dinde bir sünneti yerleştirmek yahut bir araya gelmek suretiyle düşmanı korkutmak ve Savaş için bir araya gelmek kastedilmektedir, diye de açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah:

"İş hususunda onlarla müşavere et" (3/159) diye buyurmaktadır. Eğer bu işin fayda ve zararı onların bu hususta müşavere etmek için toplanmalarını gerektiriyor ise, bu kamuyu ilgilendiren bir iş demektir. Burada kendisinden izin alınması istenen İmâm,. emir vermek yetkisine sahip olan İmâm (yönetici)dır. Hiç kimse herhangi bir mazereti dolayısıyla, onun iznini almaksızın gitmez. Onun iznini alarak gidecek olursa hakkındaki kötü zan da ortadan kalkmış olur.

Mekhul ve ez-Zührî: Cumada kamuyu ilgilendiren işlerdendir. Şayet yönetici olan İmâm namaz kıldırmak üzere kendisini öne geçirmiş ise, eğer izin İsteyeni görebiliyorsa, namaz kıldırmakla görevli olan İmâmdan da izin almak icab eder. İbn Sîrin dedi ki: (Selef) minber üzerinde hutbe İrad eden İmâmdan izin alırlardı. Bu iş çoğalınca Ziyad dedi ki: Kim etini ağzına koyarsa, izine gerek olmaksızın çıkıp gitsin. Bu husus Medine'de oluyordu. Nihayet Sehl b. Ebi Salih cuma günü burnu kanayınca İmâmdan izin aldı...

Âyetin zahiri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hayatta iken işgal ettiği emirlik (yöneticilik) makamında bulunan emirden izin istemeyi gerektirmektedir. Çünkü din ile ilgili herhangi bir husus dolayısıyla İmâm o kimseye izin vermemek görüşünde olabilir. Sadece namaz kıldırmakla görevli olan İmâmın ise böyle bir yetkisi yoktur. Çünkü o peygamberlik makamının ifa ettiği görevlerden birisi olan ve dinin bir parçasını teşkil eden belli bir hususta vekildir.

Rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerîme, Kureyşliler Ebû Süfyan'ın, Gatafanlılar da Uyeyne b. Hısn'ın kumandasında Medine üzerine hücum etmek üzere geldikleri vakit, hendeğin kazılması hakkında nazil olmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine etrafında hendek kazmaya başlamıştı. Bu da hicretin beşinci yılı şevval ayında gerçekleşmişti. Münafıklar işten kurtulmak için görünmeden biri diğerinin arkasına saklanarak sıvışıp gidiyorlar ve gerçekle ilgisi olmayan mazeretler ileri sürüyorlardı. Buna benzer bir rivâyeti Eşheb ile İbn Abdİ'l-Hakem, Malik'ten nakletmiştir. Muhammed b. İshak da böyle demiştir.

Mukâtil dedi ki: Bu âyet Ömer (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. O Tebûk Gazvesinde geri dönmek maksadıyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)tan izin istedi. O da ona izin verdi ve; "Geri dönebilirsin, Allah'a yemin ederim ki sen münafık değilsin" demiş ve bu sözlerini münafıklara işittirmek istemişti.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) da dedi ki: Ömer (radıyallahü anh) umre yapmak üzere izin istemişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)de ona izin vermiş ve şöyle buyurmuştu; "Ey Hafs'ın babası yapacağın iyi dualarında bizi unutma, " Ebû Davûd. Birr 1, Tirmizî. neavâr 119- İbn Mâce Mpnüsilc

Derim ki: Sahih olan bütün görüşleri kapsadığı için birincisidir. İbnu’l-Arabî de âyetin nüzul sebebi ile ilgili olarak Malik ve İbn İshak'tan nakledilen rivâyeti tercih etmiş ve bunun Savaşa has bir durum olduğunu bildirmiştir. Sonra da şöyle demektedir: Bunu açıklığa kavuşturan iki husus vardır:

1-Yüce Allah'ın diğer âyet-î kerîmede:

"Aranızda birbirinizin arkasına gizlenerek, gizilce sıvışıp gidenlerinizi muhakkak Allah bilir" diye buyurmaktadır. Bu da-münafıkların bu şekilde sıvışıp gittiklerini, cemaat arasından çaktıklarını, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı da terkettiklerini göstermektedir. Yüce Allah, onların hepsine, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine izin vermedikçe onlardan hiçbirisinin çıkmamasını emretmektedir. Böylelikle o kişinin imanı onaya çıkmış oluyordu.

2-Yüce Allah'ın:

"Ondan izin almadıkça yanından ayrılmazlar" âyetinde şunu sormak gerekir: İmâm hutbe irad ederken, herhangi bir ihtiyacı sebebiyle izin istemeyi gerektiren ne olacak ki? Çünkü bu şekildeabdestibozulmak durumunda olan bir kimseye İmâmın engel olmak ya da onu orada bırakmak noktasında bir tercihi söz konusu olamaz. Halbuki yüce Allah:

"Onlardan kime istersen izin ver" demektedir. Böylelikle bununla bu İzin istemenin yalnızca Savaşa has olduğunu açıklamış olmaktadır.

Derim ki: Âyetin umumî olduğu görüşü daha uygun, daha üstün, daha güzel ve daha âlâdır,

"Onlardan kime istersen izin ver" âyeti gereğince Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) muhayyer idi. İzin vermek isterse verir, istemezse vermezdi, Katade dedi ki:

"Onlardan kime istersen izin ver" âyeti yüce Allah'ın:

"Allah affetsin seni... niçin onlara izin verdin?" (et-Tevbe, 9/43) âyeti ile neshedilmiştir.

"Ve onlar İçin Allah'tan mağfiret dile." Onların bir mazeretlerinin olduğunu bildiğin takdirde cemaatten ayrılıp, çıkmalarından ötürü onlara mağfiret dile.

"Muhakkak Allah bağışlayandır, rahmet edicidir."

63

Peygamberin çağrısını aranızda birbirinize çağırdığınız gibi bellemeyin. Aranızda birbirinizin arkasına gizlenerek, gizlice sıvışıp gidenlerinizi muhakkak Allah bilir. Artık Onun emrine muhalefet edenler kendilerine bir mihnet veya acıklı bir azâbın isabet etmesinden çekinsinler.

"Peygamberin çağrısını aranızda birbirinize çağırdığınız gibi bellemeyin" âyeti ile uzaktan: Ey Ebe'l-Kasım (Peygamber efendimizin künyesidir) diye bağırmasın, demektir. Aksine onu ta'zim ederek ona sesleniniz. Nitekim el-Hucurât’ta şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak ki Resûlüllah'ın huzurunda seslerini alçaltanlar..." (el-Hucurât, 49/3)

Saîd b. Cübeyr ve Mücahid dediler ki: Âyetin anlamı: Yumuşak bir şekilde: Ya Rasûlallah deyiniz, yüksek sesle ve kaba bir üslûpla; ya Muhammed, demeyiniz demektir,

Katade de şöyle demiştir: Onun şerefini ortaya koyan ve onu tazim eden bir surette davranmalarını emretmektedir,

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Allah Rasûlünün size beddua etmenize sebeb teşkil edecek bir iş yapmayınız, çünkü onun duası kabul edilen bir duadır.

"Aranızda birbirinizin arkasına gizlenerek gizlice sıvışıp gidenlerinizi muhakkak Allah bilir" âyetinde geçen: "Gitmek" çıkmak demektir. "Gizlenerek sıvışmak" da, den gelir ve görülmek korkusu ile bir şeyin arkasından gizlenmek halini ifade eder. Münafıklar cuma namazından böylece sıvışıp, giderlerdi,

"Gizilce sıvışmak" lâfzı bu âyette hal konumunda bir mastardır, yani gizlenerek, sıvışarak gidenler anlamındadır. Bu da birinin diğeri arkasından saklanmasını ifade eder. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından görülmesin diye biri ötekinin arkasına geçerdi. Çünkü münafıklar için cuma gününden ve hutbeyi dinlemek için hazır olmaktan daha ağır bir iş yoktu. Bunu en-Nekkaş nakletmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Bir diğer açıklamaya göre, onlar biri diğerinin arkasına saklanarak geri dönmek maksadıyla cihattan sıvışıp kaçıyorlardı. el-Hasen dedi ki: Burada sıvışıp gitmekten kasıt, cihaddan kaçıp gitmektir. Hassan’ın şu beyiti de bu anlamı dile getirmektedir:

"Kureyş ise sıvışarak önümüzden kaçmaktadır,

Yerini koruyamıyor, onların akılları oldukça hafiftir."

"Sıvışıp gitmek" anlamındaki kelimenin "vav" harfinin sahih bir harf gibi telaffuz edilmesi; "Gizlenerek sıvışıp gitti" fiilinde harekeli oluşundan dolayıdır. Bu fiilin mazi, müzari ve mastarı: şeklinde de, şeklinde de kullanılır. Mastarında "vav"ın, "ya" harfine dönüşmesi i'lâl halinde tabi kılmak suretiyle makablinin kesreli oluşundan dolayıdır. Şayet mastarı; ...diye gelirse, o takdirde i'lâl yapılmaz. Çünkü bu vezinde i'lâl câiz değildir.

"Artık onun emrine muhalefet edenler... sakınsınlar." Bu âyet-i kerîmeyi fukahâ emrin vücub ifade ettiğine delil göstermişlerdir. Bunun delil olma şekli de şöyle açıklanır; Şanı yüce Allah, emrine muhalefet etmekten sakındırmakta ve böyle bir muhalefet dolayısıyla cezaya çarptırılmanın söz konusu olacağını; belirterek "kendilerine bir mihnet veya acıklı bir azâbın İsabet etmesinden çekinsinler" diye tehditte bulunmaktadır. O halde ona muhalefet haramdır, buna göre emrine uymak da vacibtir.

Burada sözü edilen "mihnet (fitne)"den kasıt, İbn Abbâs'a göre öldürülmektir. Atâ ise sarsıntıya uğramak ve çeşitli dehşetli hallerdir, demektedir. Ca'fer b. Muhammed de: Onlara musallat kılınacak zalim bir yöneticidir, diye açıklamıştır. Bunun Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a muhalefetin uğursuzluğu sebebiyle kalplerin mühürlenmesi olduğu da söylenmiştir. "Onun emrine" âyetindeki zamirin yüce Allah'ın emrine ait olduğu söylenmiştir ki, bu Yahya b. Selâm'ın görüşüdür. Katade'ye göre ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın emrine râci'dir.

"Artık onun emrine muhalefet edenler" âyeti onun emrinden yüz çevirenler demektir. Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş yer atan; ...den, dan" burada zaiddir, demektedir.

el-Halil ve Sîbeveyh ise; Bu zaid değildir, manası: O emir verdikten sonra emrine muhalefet edenler, demektir, demişlerdir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

"...Ve uyanırken (uyandıktan sonra) kuşak bağlamaz."

Yüce Allah'ın:

"Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı" (el-Kehf, 18/50) âyeti da bu türdendir. Rabbinin emrinden sonra fasıklık etti, demektir.

"İsabet etmesi" anlamındaki âyetin başına gelen; ...ve" lâfzı daha önce geçen

"çekinsinler" anlamındaki fiil dolayısıyla nasb mahallindedir. Çoğu nahivcilere göre (harf-i cersiz olarak) Zeyd'den korktu, anlamında; demek câiz değildir. Ancak bu edatın kullanılması ile birlikte caizdir, çünkü bu edat ile beraber cer harfleri hazfedilir.

64

Dikkat edin! Şüphe yok ki göklerle yerde olanlar Allah'ındır. O, sizin neyin üzerinde olduğunuzu çok İyi bilir. O'na döndürülecekleri gün onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah herşeyi çok iyi bilendir.

"Dikkat edin! Şüphe yok ki göklerle yerde olanlar" hem yaratılmaları, hem de mülkiyet ve egemenlikleri itibariyle

"Allah'ındır. O, sizin neyin üzerinde olduğunuzu çok iyi bilir." Ve bu amelinizin karşılığını size verir. Burada "Bilir" âyeti, "bilmiştir" anlamındadır.

Âyet daha Önce hitab şeklinde iken haber verme üslûbuna geçilerek: "O'na döndürülecekleri gün onlara neler yaptıklarını haber verecektir" şeklinde gaibe dair haber üslûbuna geçmektedir ki, bu anlatım şekline: Hitabu't-Telvin (çeşitlendirme suretiyle hitab) ismi verilir.

"Onlara neler yaptıklarını" işledikleri amelleri

"haber verecektir." Ve onlara amellerinin karşılığını da verecektir.

"Allah herşeyi" amellerini ve hallerini

"çok iyi bilendir."

Sûre İhtiva ettiği tefsire dair açıklamalarıyla birlikte burada sona ermektedir. İşimizi kolaylaştırmasından ötürü Hamd, Allah'a mahsustur.