KURTUBÎ TEFSÎRİ

A‘râf Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 3

1. Âyetin Tefsiri

Elif, lâm, Mîm, Sâd.

Âyetin tefsiri için bak:2

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2

Bu kendisiyle uyarman, mü’minlere de öğüt almaları için sana İndirilen bir kitaptır. Sakın ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.

Yüce Allah'ın:

"Elif, Lâm, Mîm, Sâd" şeklindeki Mukatta Harfler diye bilinen âyeti ile ilgili açıklamalar, daha önceden el-Bakara Sûresi'nin baş taraflarında (2/1-2. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Mübtedâ olarak mahallen merfu’dur. "(Bu) ... bir kitaptır" âyeti de onun haberidir. Sanki: "Elif, Lâm, Mîm, Sâd. Sana indirilen bir kitabın" harfleridir buyrulmuş gibidir.

el-Kisâî de şöyle demektedir: Yani,

"bu... bir kitaptır" takdirindedir. Yüce Allah'ın:

"Sakın ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın" âyeti ile İlgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1. Tebliğden Sıkılmamak Gerekir:

Yüce Allah'ın:

"Sıkıntı", darlık anlamındadır. Yani, tebliğ dolayısıyla göğsün daralmasın. Çünkü, Hazret-i Peygamber'den şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Şüphesiz Allah bana Kureyş'i ateşe vermemi emretti. Rabbim dedim. O takdirde onlar başımı, ekmeği kırar gibi kırarlar." Bu ifadelerin yer aldığı hadisi Müslim rivâyet etmiştir, Müslim, Cennet 63; Müsned, IV, 162. el-Kiyâ der ki: Bu âyetin zahiri nehiy olmakla birlikte, ondan sıkıntının nefyedildiği anlamındadır. Yani, ona îman etmiyorlar diye göğsün daralmamalıdır. Çünkü, sana düşen tebliğden ibarettir. Sana onları uyarıp korkutmanın dışında îman etmelerinden yahut küfre sapmalarından ötürü bir şey düşmez. Yüce Allah'ın şu âyetten da bunu andırmaktadır:

"Belki bu söze îman etmezler diye arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin" (el-Kehf, 18/6);

"Îman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin." (eş-Şuara, 26/3)

Mücahid ve Katade'nin görüşüne göre, burada "harec" şüphe anlamındadır. Bu şüphe küfür şüphesi değil, sadece kalbe gelen sıkıntının şüphesidir. Yüce Allah'ın şu âyeti de böyledir:

"Yemin olsun ki, onların söylediklerinden göğsünün daraldığını da mutlaka bilip duruyoruz." (el-Hicr, 15/97)

Hitab, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a olmakla bitlikte maksat onun ümmetidir, diye de açıklanmıştır. Ancak, bu şekilde olması uzak bir ihtimaldir.

"Ondan"daki zamir, Kur'âna racidir. Uyarıp korkutmaya (inzâra) raci olduğu da söylenmiştir. Yani, Kitap sana, onunla uyarasın diye indirilmiştir. O bakımdan, göğsünde ondan dolayı her hangi bir stkıntı olmasın. Buna göre ifadede takdim ve tehir vardır. Buradaki zamirin, ifadenin gücünden anlaşılan yalanlamaya ıaci olduğu da söylenmiştir. Yani, onu yalanlayanların yalanlamasından ötürü göğsünde bir darlık olmasın.

2. Uyarı Kâfirlere, Öğüt de Mü’minleredir:

Yüce Allah'ın:

"Öğüt" kelimesinin, hem ref mahallinde, hem nasb, hem de cer mahallinde olması mümkündür. Ref mahallinde olması iki şekilde açıklanır. Basralılar der ki: Bu, bir mübteda takdirine göre merfu'dur. (Bu, mü’minlere bir öğüttür, anlamında olur).

el-Kisâî der ki: "Kitab'a atfedilerek merfu'dur. (Yani, bu... bir kitaptır ve... mü’minlere bir öğüttür).

Nasb mahallinde olması da iki şekilde açıklanır. Evvela mastar olabilir. Yani, "Sen onunla hatırlat" takdirinde olur. Basralılar da böyle açıklamışlardır. el-Kisâî de şöyle demektedir: Bu âyet "Onu indirdik"deki zamire atfedilmiştir. (Buna göre: ve mü’minlere öğüt olmak üzere indirilmiştir, anlamında olur).

Mecrur olması da " Kendisiyle uyarman için" âyetinin mahalline atıfladır. (Yani: Kendisiyle uyarılan ve mü’minlere bir öğüt olması için..,)

İnzâr (uyarıp korkutmak), kâfirler için sözkonusudur, öğüt (zikrâ) ise mü’minler için sözkonusudur. Çünkü ondan yararlananlar onlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

Rabbinizden size indirilene uyun. O'ndan başka velilere uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Rabbimizden İndirilenlerin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Rabbinizden size indirilene uyun" âyeti ile kastedilenler Kitap ve sünnettir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadîr: "Peygamber size neyi verdiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa ondan sakının." (el-Haşr, 59/7)

Bir kesim de şöyle demektedir: Bu, hem Peygamber'i, hem de ümmetini kapsamına alan genel bir emirdir. Zahirinden anlaşıldığına göre bu, Hazret-i Peygamber dışında bütün insanlara yönelik bir emirdir. Yani sizler, İslâm'ın ve Kur'ân'ın dinine tabi olun. Onun helal kıldığını helal, haram kıldığını haram belleyin, emrine uyun, yasaklarından kaçının. Âyet-i kerîme nassın varlığı ile birlikte delilsiz görüşlere tabi olmayı terk etmeye delildir.

2. Ondan Başkalarına Uymayın:

Yüce Allah'ın:

"O'ndan başka velilere uymayın" âyetindeki zamir, şanı yüce Rabbimize aittir. Yani, onunla birlikte başkasına ibadet etmeyin. Allah'ın dininden uzaklaşanları veli (dost, yardımcı, idareci) edinmeyin. Her kim izlenen bir yolu beğenir ve seçerse, o yolun izleyicileri onun velileridir.

Mâlik b. Dinar'dan gelen rivâyete göre o;

"Ondan başka velilere uymayın" âyetini okuyup O'ndan başka veli aramaya dahi kalkışmayın, diye açıklamıştır.

“Veliler" kelimesinin gayr-ı munsarif oluş sebebi, onda te'nis (dişil) elifi bulunuşudur.

Buradaki zamirin, yüce Allah'ın:

"Rabbinizden size indirilene uyun" âyetindeki; 'a ait olduğu da söylenmiştir. (Size indirilenin dışında kalan velilere uymayın, anlamına gelir).

"Ne kadar az öğüt alıyorsunuz" âyetindeki zaiddtir. Fiil ile birlikte bunun mastar anlamına geldiği de söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

Nice yurtları helâk ettik. Geceleyin veya gündüzün uyurlarken azabımız onlara gelip çattı.

Yüce Allah'ın:

"Nice yurtları helâk ettik" âyetindeki

"nice" anlamına gelen; çokluk ifade etmek içindir. Nitekim; " Nice"nin azlık ifade etmek için kullanıldığı gibi.

Bu kelime burada mübtedâ olarak ref mahallindedir.

"Helâk ettik" ise onun haberidir. Yani pek çok

"karye (yurt)" -ki karye, insanların toplanma yerleri demektir- helâk ettik.

"Nice" anlamındaki bu kelimenin, sonrasında bir fiil takdiri ile nasb mahallinde olması da mümkündür. Ondan önce fiil takdir edilmez. Çünkü kendisinden önceki ifadeler istifhamda amel etmez.

Birinci görüşü yüce Allah'ın şu âyeti pekiştirmektedir:

"Nûh'tan sonra nice nesilleri helâk ettik." (el-İsrâ, 17/17)

Eğer; Helâk ettik" kendisinden sonra gelen zamiri nasbederek onunla iştigal etmemiş olsaydı, bu fiil dolayısıyla "Nice" kelimesi mahallen mansub olurdu. Bununla birlikte; Helâk ettik" kelimesinin "yurt" anlamındaki "karye" kelimesine sıfat olması da mümkündür. (O takdirde: Helâk ettiğimiz nice yurtlar... anlamında olur), "Nice" anlamındaki kelime de mana itibariyle helâk edilen yurdun kendisidir. Buna göre "yurt" anlamındaki kaıyeye sıfat getirildi mi "nice" anlamındaki kelimeye sıfat verilmiş olur. Buna da yüce Allah'ın şu âyeti delil teşkil etmektedir:

" Göklerde... şefaatleri hiç bir şeye yaramayacak nice melek vardır..." (en-Necm, 53/26) Burada da zamir, " Nice" kelimesine mana itibariyle ait olmaktadır. Zira, bunun anlamı burada melekler ile ilgilidir. Bu takdire göre ondan sonra gelen bir fiil takdiri ile; " Nice" kelimesinin nasb mahallinde olması doğru olamaz.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

Onlara azabımız geldiğinde seslenişleri: "Biz gerçekten zâlimlermişiz" demelerinden başka bir şey olmadı.

" Onlara azabımız geldiğinde" âyetinin "fe" harfi ile atf edilmiş olmasının açıklanması zordur. el-Ferrâ' der ki; "fe" harfi "vav" anlamındadır. O bakımdan burada bir tertib (sıralanış) gerekli değildir. Şöyle de açıklanmıştır: Nice helâk etmek istediğimiz, yurt vardır da onlara azabımız geldiğinde.... demektir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Kur'ân'ı okuduğun zaman, derhal o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın." (en-Nahl, 16/98)

Şöyle de açıklanmıştır: Helâk ediş, kavmin bir bölümü hakkında sözkonusu olmuştur. Buna göre, ifadenin takdiri şöyle otur: Nice yurt vardır ki Biz, ora halkının bir bölümünü helâk ettik de onlara Bizim azabımız gelince bu sefer hepsini helâk ettik.

Şöyle de denilmiştir: Yani, takdir ettiğimiz hükmümüzde, helâk ettiğimiz nice yurt vardır da bu sebepten Bizim azabımız onlara geldi.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, oraya azap meleklerini göndermekle helâk ettik de o sebepten bizim azabımız -ki toptan helâk eden bir azaptır bu- onlara geldi. Âyet-i kerimedeki "el-Be's" kişinin bizzat kendisine gelen azap demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani Biz, o kasabaları helâk ettik. Ve Bizim onları helâk edişimiz şu şu vakitlerde olmuştu. Buna göre azâbın gelişi, helâk etmek demek olur.

Daha önceden belirttiğimiz gibi be's'in helâk etmekten başka bir şey olduğu da söylenmiştir.

Yine el-Ferrâ' şunu nakletmektedir: Her iki fiil de aynı anlamda olur veya aynı anlamda gibi olursa, hangisini istersen onu öne geçirebilirsin. Buna göre anlam şöyle olur: Nice yurt vardır ki, azabımız onlara geldi, Biz de onları helâk ettik... Yanaştı ve yaklaştı, yaklaştı ve yanaştı" demek gibi. Bana sövdü de kötü söz söyledi, bana kötü söz söyledi de sövdü," fiillerinde de olduğu gibi. Çünkü, bunların ikisi de aynı şeydir.

Yüce Allah'ın şu âyeti de böyledir:

"Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı."' (el-Kamer, 54/1) Âyetin anlamı ise, -Allah'u a'lem- ay yarıldı da Kıyâmet yaklaştı şeklindedir, ki, ikisinin de ifade ettiği anlam birdir.

Geceleyin" demektir. (Ev anlamına gelen): el-Beyt de burdan gelmektedir. Çünkü, gece orada geçirilir. Bunun fiil çekimi ve mastarları da; şeklinde gelir.

Veya gündüzün uyurlarken" âyetinde; Veya"dan sonra bir "vav" daha gelmesi gerekmekle birlikte, iki "vav"ın yanyana gelmesini ağır bulduklarından dolayı ikincisini hazf etmişlerdir. Bu açıklama el-Ferrâ''ya aittir. ez-Zeccâc ise der ki: Böyle bir açıklama yanlıştır. Çünkü, aynı şeyin tekrarı yapılınca "vav"a ihtiyaç kalmaz.

Meselâ "Zeyd binerek bana geldi, yahut o yürüyerek..." dediğiniz takdirde ayrıca "vav" getirmeye gerek yoktur.

el-Mehdevî der ki: Burada İkinci bir "vav"ın gelmeyis sebebi, cümlede birincisine ait bir zamir oluşundan dolayıdır. O bakımdan bu "vav"a ihtiyaç kalmamıştır. Bu da ez-Zeccâc'ın açıklaması ile aynı anlamdadır.

Burada "veya" şüphe için değil, tafsil içindir. Nitekim: "Sen, ister bana karşı insaftı ol, ister zalim, mutlaka sana ikram edeceğim" demeye, benzer. İşte bu "vav", nahivciler tarafından "vâvü’l-vakt" diye adlandırılır.

"Gündüzün uyurlarken", günün ortasında uyuyup dinlenmeyi ifade eden ve "kaylûle" ile aynı anlama gelen; 'den gelmektedir. Bunun, uyuma söz konusu olmasa dahi, günün ortasında sıcağın arttığı sıradaki dinlenmek anlamına geldiği de söylenmiştir.

Yani: Onlar, ister gece, ister gündüz olsun, gaflette oldukları bir sırada azabımız onlara ansızın geldi. ("Sesleniş" diye meali verilen:) "da'vâ" dua etmek demektir. Yüce Allah'ın:

"Dualarının sonu da..." (Yûnus, 10/10) âyeti de buradan gelmektedir.

Nahivciler de; Allah'ım, sen bizi, Sana dua edenlerin, salih dualarına ortak kıl" diye bir ifade naklederler. "Da'va", iddia anlamına da kullanılır. Yani: Onlar, helâk edildikleri vakit, kendilerinin zalim olduklarını mutlaka ikrar edeceklerdir.

Seslenişleri" lâfzı, in haberi olarak nasb mahallindedir. İsmi ise, (........): Demelerinden başka bir şey olmadı" âyetidir.

Bu âyetin bir benzeri de:

"Kavminin cevabı... demelerinden başka bir şey olmadı." (en-Neml, 27/56) âyetidir. Bununla birlikte "da'va" kelimesinin merfu' ve "Demelerinden"in de nasb mahallinde olması mümkündür. Yüce Allah'ın:

"...döndürmeniz, iyilik değildir" (el-Bakara, 2/177) âyetinde İyilik" kelimesinin ref ile okunması halinde olduğu gibi. Yine yüce Allah'ın

"Bundan sonra kötülük edenlerin akıbeti... yalanladılar diye kötü oldu" (er-Rûm, 30/10) âyetindeki; Akibetl" kelimesinin ref ile okunması da böyledir.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere de soracağız, gönderilen peygamberlere de soracağız.

Âyetin tefsiri için bak:7

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

7

Ve Biz, onlara bilerek anlatacağız, Biz gaipler değiliz.

Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere de soracağız" âyeti, kâfirlerin hesaba çekileceklerine bir delildir. Yine Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulmaktadır:

"Sonra da onların hesabı muhakkak Bize ait olacaktır." (el-Ğâşiye, 88/26) Kasas Sûresi'nde de şöyle buyrulmaktadır:

"Günahkârlara günahlarından sorulmaz." (el-Kasas, 28/78) Azapta yerlerini aldıktan sonra onlara günahları sorulmuyacaktır, demektir. Çünkü, âhiretin değişik konumları vardır. Kimi yerlerde hesap için sorgulanacaklar, kimi yerlerde de kendilerine soru sorulmuyacaktır. Onlara soru sormak ise, yaptıklarını itiraf ettirmek, azarlama ve rüsvay etmek için olacaktır. Peygamberlere soru sormak ise, onların söylediklerini şahit göstermek ve açıkça ifade etmek içindir. Yani, kavimlerinin kendilerine ne şekilde cevap verdiklerini ortaya çıkarmak için olacaktır. Bu da -ileride görüleceği gibi- yüce Allah'ın:

"Tâ ki, o doğru sözlü kimselere (peygamberlere), doğrulukları hakkında soru sorsun" (el-Ahzab, 33/8) âyetinin anlamını ifade etmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır:

"Yemin olsun ki, kendilerine gönderilenlere de soracağiz." Yani, Biz (kendilerine risalet gönderilen) peygamberlere soracağız demektir. "Elçi olarak gönderilenlere de soracağız" da peygamberlere gönderilen meleklere soracağız, demektir.

"Yemin olsun ki, soracağız" âyetindeki "lâm" harfi kasem içindir. Gerçek anlamı ise, te'kiddir. Yine:

“Ve Biz onlara bilerek anlatacağız" âyetindeki "lâm" da böyledir. İbn Abbâs der ki: (Amel defterlerinde yazılanlar) onların aleyhlerine konuşacaktır.

"Biz gaipler değiliz." Yani, onların amellerine şahit kimseleriz. Âyet-i kerîme, yüce Allah'ın, kendine has bir ilim ile âlim olduğuna delildir.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

O gün tartı haktır. Artık kimlerin terazileri ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.

Âyetin tefsiri için bak:9

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

9

Kimin de terazileri hafif gelirse, onlar da âyetlerimize zulmedegeldikleri için kendilerini zarara uğratmış kimselerdir.

Yüce Allah'ın:

"O gün, tartı haktır" âyeti mübtedâ ve haberdir, Bununla birlikte

"Hak" kelimesinin tartının sıfatı, haberin ise, O gün" olması da mümkündür. (Buna göre âyet: Hak, tartı o gündür, anlamında olur.) Bununla birlikte mastar olarak nasbedilmesi de mümkündür. (İşte gerçek tartı o gün olacaktır, anlamında).

Mizân'ın Ve Amellerin Tartılmasının Mahiyeti:

Tartıdan kasıt, kutların amellerinin Mizan ile tartılmasıdır. İbn Ömer der ki: O gün kulların amel sahiteleri tartılacaktır. Sahih olan budur. İleride geleceği üzere haber de böylece vârid olmuştur.

Şöyle de denilmiştir: Mîzan, kulların amellerinin içinde bulunduğu hitaptır. Mücahid ise, şöyle açıklamaktadır: Mizan, bizzat hasenatın ve seyyiatın kendileridir. Yine Mücahid'ten, ed-Dahhâk ve el-A'meş'den de şöyle açıkladıkları nakledilmiştir: Vezn (tartı) ve mizan (terazi), adaletle hüküm vermek anlamındadır. Burada tartının söz konusu edilmesi örnekleme yoluyladır. Nitekim: "Bu, şu ağırlıkta bir sözdür" demek de bu kabildendir. Yani, ona muâdil ve ona denk bir sözdür. Ortalıkta bir tartı söz konusu olmasa dahi böyle denilir. ez-Zeccâc der ki: Böyle bir açıklama dil açısından uygundur. Ancak, daha uygun olan, sahih senedlerde sözü geçen Mizana tabi olmak (yani, amellerin tartılacağını kabul etmek)'dir.

el-Kuşeyrî der ki: ez-Zeccâc gerçekten güzel söylemiştir. Zira, Mizan bu şekilde te'vil edilecek olursa, o takdirde Sırat da gerçek din diye açıklansın, cennet ve cehennem de cesetler müstesna, sadece ruh Sarın karşı karşıya kalacağı haller diye açıklansın, şeytan ve cinler de kötü ahlâk, melekler ise övülmeye değer güçler olarak yorumlansın. Oysa, ilk asırda ümmet te'vile sapmaksızın bu ifadelerin zahirini kabul etme gereği üzerinde icma etmişlerdir. Onlar, te'vil yapılamayacağı hususunda icma ettikleri takdirde zahiri alıp kabul etmek gerekir ve bu zahir ifadeler, kesin naslar olurlar.

İbn Fûrek der ki: Mu'tezile, "araz olan şeyler bizatihi var olamadıklarından dolayı tartılmaları da imkânsızdır" ilkesinden harekette Mizanı inkâr etmişlerdir.

Kelamcılardan kimisi de şöyle demektedir: Yüce Allah, araz olan (sonradan olan, sıfatlar) şeyleri cisimlere dönüştürecek ve Kıyâmet gününde onları tartıya koyacaktır. Böyle bir açıklama ise bize göre sahih değildir. Sahih olan terazilerin üzerinde amellerin yazılı olduğu sahifelerle ağırlaşacağı veya hafif basacağıdır. Bu hususta bunun gerçekleşeceğini ifade eden haberler rivâyet edilmiştir. Söz konusu rivâyette şöyle denilmektedir; "Âdemoğullarından kimisinin mizanında haseneler nerdeyse hafif gelecekken, oraya üzerinde lâ ilahe illallah yazılı bir deri parçası konulacak ve o da ağır basacaktır" anlamındaki rivâyettir.

Bilindiği gibi bu, içinde amellerin yazıldığı şeylerin tartılması ile alakalıdır. Bizzat amellerin kendisi ile değil. Şanı yüce Allah da Terazinin her iki kefesine de içinde amellerin yazılı olduğu sahifeleri koymak suretiyle dilediği takdirde Mizanı hafifletir, dilediği takdirde de ağırlaştırır.

Müslim'in Sahih'inde Safvan b. Muhriz'den şöyle dediği nakledilmektedir: Bir adam İbn Ömer'e şöyle dedi: Sen, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ikili söyleşme (yani kıyâmet gününde yüce Allah'ın kulu ile konuşması) hakkında ne duydun? O da, ben onu şöyle buyururken dinledim diye cevap verdi: "Kıyâmet gününde mü’min, aziz ve celil olan Rabbine, Rabbi onun üzerine örtüsünü ve affını bırakıncaya kadar yakınlaştırılır. Ona günahlarını söyletir. Biliyor musun diye sorar, o da: Evet Rabbim biliyorum, der. (radıyallahü anhbbi) buyurur ki: Dünyada iken Ben senin bu günahını örtmüş idim. Bugün de onu sana bağışlıyorum. Sonra da ona hasenatının yazılı olduğu sahife verilir. Kâfirlerle münafıklara ise, herkesin önünde (duyacağı şekilde): İşte bunlar Allah'a karşı yalan uyduranlardır, denilir." Buhârî, Mezâlim 2, Tefsir 11. sûre 4, Edeb 60, Tevhid 36; Müslim, Tevbe 52; İbn Mâce, Mukaddime 13; Müsned, II, 74T 105.

Hazret-i Peygamberin: "Ona hasenatının yazılı olduğu sahife verilir"ifadesi, amellerin sahifelere yazıldığı ve tartılacağına delildir.

İbn Mâce de Abdullah b. Amr yoluyla gelen hadiste şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kıyâmet gününde, herkesin gözü önünde (duyacağı bir şekilde) ümmetimden bir kişi çağrılacak. Onun karşısına her birisi gözün uzanabildiği kadar uzanacak doksan dokuz kayıtlı sicil yayılacak. Sonra, şanı yüce ve mübarek olan Allah şöyle buyuracak: Bunlardan herhangi bir şeyi inkar ediyor musun?. O, hayır Rabbim diyecek. Yüce Allah soracak: Benim koruyucu yazıcılarım (meleklerim) sana zulmetti mi?. O, hayır diyecek, Sonra şöyle buyuracak: Senin ileri sürecek bir mazeretin var mı? Senin bir hasenen var mı? Adam, korkacak ve: Hayır diyecek. Bu sefer yüce Allah şöyle buyuracak. (Durum) sandığın gibi değil. Senin Bizim nezdimizde iyiliklerin var. Bugün senin aleyhine zulüm sözkonusu olmaz, denilecek ve ona, üzerinde: "Eşhedü en lâilahe illallah ve enne Muhammeden Abduhu ve Rasulühü" diye yazı bulunan bir belge çıkartılacak. O da, Rabbim bu kâğıt parçacığının bunca sicillere karşılık kıymeti ne olabilir ki? diyecek. Yüce Allah: Şüphesiz sana zulmedilmeyecek diye buyuracak ve bütün o siciller bir kefeye konulacak, (şehadet kelimesinin yazılı olduğu) o kâğıt parçası da diğer kefeye konulacak. Bütün o siciller (in bulunduğu kefe) havaya kalkarken, o kâğıt parçası ağır basacak." Tirmizî, Îman 17; İbn Mâce, Zühd 35; Müsned, II, 213. Tirmizî de: "Allah'ın adına karşı hiç bir şey ağır basmayacak" ziyadesini ekledikten sonra: Hasen, garip bir hadistir, demektedir. Tirmizî, Îman 17.

İleride yüce Allah'ın izniyle el-Kehf Sûresi'nde (18/103-105. âyetler, 3. başlıkta) ve el-Enbiya Sûresi'nde (21/47. âyetin tefsirinde) bu hususa dair başka açıklamalar da gelecektir.

Yüce Allah'ın:

"Artık kimlerin terazileri ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir. Kimin de terazileri hafif gelirse, onlar da âyetlerimize zulmedegeldikleri için kendilerini zarara uğratmış kimselerdir" âyetinde geçen; " Terazileri" kelimesi; Terazi kelimesinin çoğuludur. Aslı ise şeklindedir. "Vav" harfi önceki harf esreli oluduğundan dolayı "ye"ye dönüştürülmüştür.

Şöyle de denilmiştir: Amelde bulunan tek bir kişi için her birisinde bir çeşit amelinin tartılacağı birden çok mizanlarının (terazilerinin) olması da mümkündür. Her bir kişi için tek bir mizan olması da mümkündür ve bu husus, çoğul lâfzı kullanılarak dile getirilmiştir.

Nitekim: Filan kişi Mekke'ye katırlar üzerinde yola çıktı, filan kişi Basra'ya gemilerle yola çıktı," demek bu kabildendir. Kur'ân-ı Kerîm'de de şöyle buyrulmuştur:

"Nûh kavmi peygamberleri yalanladı" (eş-Şuara, 26/105);

"Âd kavmi peygamberleri yalanladı." (eş-Şuara, 26/123) Oysa, (âyetlerle ilgili) iki te'vilden birisine göre bunların her birisine gönderilen peygamber bir tane idi.

"Teraziler" kelimesinin aslında mizan kelimesinin değil de -tartılan anlamına gelen-; kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir. Buna göre "el-Mevazin" ile tartıya giren ameller kastedilmiştir.

"Kiminde terazileri hafif gelirse" âyeti de bunun gibidir.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: "İyilikler ve kötülükler , dili ve iki kefesi bulunan bir terazide tartılacaklardır. Mü’min kimseye ameli en güzel şekilde getirilecek ve terazinin kefesine bırakılacak. Hasenatı da seyyiâtına (iyilikleri kötülüklerine) ağır basacaktır. İşte, yüce Allah'ın:

"Artık kimlerin terazileri ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir" âyetinde kastedilen budur. Kâfirin ameli de en çirkin şekilde getirilir, mizanın kefesine bırakılır. Ve ağırlığı hafif basar, sonunda cehenneme düşer."

İbn Abbâs'ın işaret ettiği bu husus, şu söylenenlere yakındır: Şanı yüce Allah, kulların amellerinden her bir bölümü bir cevher (öz) olarak yaratır. Bu özler tartılacaktır. Ancak, İbn Fürek ve başkaları bunu reddetmiştir. Nakledilen rivâyette ise şöyle denmektedir: Mü’minin hasenatı hafif geldiğinde, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) parmak kadar üzerinde yazı bulunan bir kâğıdı çıkartır ve onu kulun hasenatının bulunduğu terazinin sağ kefesine bırakır. Böylelikle hasenat ağır basar. O mü’min kul, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle der: Anam babam sana feda olsun ne kadar güzel bir yüzün var, ne kadar güzel bir yaratılışın var! Sen kimsin? Şöyle buyurur: "Ben senin peygamberin Muhammed'im." îşte bunlar da senin bana getirmiş olduğun salat ve selamlardır. İşte bunlara en çok ihtiyaç duyduğun bir zamanda onları sana geri ödüyorum." Uzunca rivâyetin sonlarındaki bir bölüm olarak: Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensâr, III, 421.

Bunu, el-Kuşeyrî Tefsir'inde nakletmektedir. Onun da naklettiğine göre, hadiste geçen "bitâka" (üzerinde yazı bulunan küçük bir kâğıt parçası), Mısırlıların lehçesinde eşyaların numarasının yazılı olduğu bir parçadır.

İbn Mâce der ki: Muhammed b. Yahya da der ki: Bitâka, üzerinde yazı bulunan küçük bir parça demektir. Mısırlılar bu parçaya bitâka derler. İbn Mâce, Zühd 35. Huzeyfe der ki: Kıyâmet gününde Mizanların başında duracak kişi Cebrâîl (aleyhisselâm)'dır. Yüce Allah şöyle buyuracaktır: "Ey Cebrâîl, aralarında amellerini taıt ve birindeki hakkı alıp (hak sahibi olan) öbürüne ver." Sonra şöyle dedi: Orada ne altın, ne de gümüş vardır. Eğer zalimin iyilikleri varsa, onun iyiliklerinden alınır, mazluma verilir. Şayet iyilikleri yoksa, mazlumun kötülüklerinden alınır, zalime yükletilir. Böylelikle adam üzerinde dağlan andıran yükler bulunduğu halde geri döner. Benzeri bir ifadeyi Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den hadîs olarak nakletmektedir: Müslim. Birr 59; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyame. 2; Müsned, II, 303, 334, J72.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

"Şanı yüce Allah kıyâmet gününde "Ey Âdem, Mizanın yakınında Kürsİ'nin yanına çık git ve çocuklarının amellerinden önüne getirilecek olanlara bak. Her kimin hayrı şerrine bir tane ağırlığı kadar ağır basacak olursa, onun için cennet vardır. Kimin de şerri bir tane ağırlığınca hayrından ağır basarsa, ona da cehennem vardır. Tâ ki Sen, Benim zalimden başka hiç bir kimseye azap etmeyeceğimi bilesin."

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki Biz sizi, yeryüzünde yerleştirmiş ve size orada bir çok geçim vasıtaları yaratmışızdır. Ne kadar az şükredersiniz!

Yani Biz, orayı sizin için karar kılacağınız bir yer ve bir döşek kıldık. Orada size geçim sebeplerini hazırladık.

"Geçim vasıtaları" kelimesi 'in çoğuludur. Kendisi vasıtası ile yaşanılabilen yiyecek, içecek ve onunla hayatın var olabileceği şeyler demektir. Bu kökten geten mazi ve muzari fiiller ile mastarlar şöyledir: ez-Zeccâc der ki: MÂişet, kendisi vasıtası ile ayş'a (yani yaşamaya) ulaşılan şey demeklir. el-Ahfeş ve nahivcilerden çoğu kimsenin kanaatine göre ise, bu kelimenin asıl vezni; şeklindedir. el-A'rec de bu kelimeyi hemzeli olarak; diye okumuştur. Harice b. Mus'ab da Nat’den böylece rivâyet etmiştir.

en-Nehhâs der ki; Hemzeli okuyuş lahndır, câiz değildir. Çünkü bunun tekili; olup, aslı şeklinde "ye" harfinin esreli okunuşudur. O bakımdan (çoğulu yapılırken) "ayn"dan sonra bir "vasıl elifi ilave edilmiştir.

"Vasıl elifi de sakin olduğu gibi, ondan sonra gelen "ye" harfi de sakin olduğundan buna hareke vermek kaçınılmazdır. Zira, bu harflerden herhangi birisini hazfetmeye yol yoktur. "EliP'e ise hareke verilemez. O bakımdan çoğul olan "me'âiş" kelimesinin tekilinde "ye" harfine verilmesi gereken hareke verilmiştir. Ve böylelikle me'âiş haline gelmiştir. Bunun "vııv"U kelimelerden benzeri de: Minare, minareler, makam, makamlar" gibi kelimelerdir. Nitekim şair de şöyle demiştir:

"Ve şüphesiz ben öyle konumlarda duran birisiyim ki,

Ne Cerir, ne de Cerir'in efendisi bu gibi konumlarda duramamıştır."

" Musibet, musibetler" da böyledir. Güzel olan söyleyiş budur. Şaz bir söyleyiş ise, Mesâib: Musibetler" şeklindedir.

el-Ahfeş der ki; Burada mesâib şeklinde kullanışın câiz oluşu, bunun tekilinde de iliel harfinin bulunuşudur.

ez-Zeccâc der ki: Ancak bu açıklama yanlıştır. Onun bu açıklamasına göre (makam kelimesinin) çoğulunu (mekavim şeklinde değil de): Mekaim diye yapılması gerekirdi. Fakat burada kabul edilmeye değer olan görüş, bu kelimenin de; Yastık kelimesinin hem "vâv" harfi ile hem de "hemze" ile söylenmesinin mümkün oluşuna benzediğidir.

Şöyle de denilmiştir: "Me'âiş" kelimesinde "hemze"nin câiz olmayışı, tekili olan mÂişet'in "mefile" vezninde oluşu ve buradaki "ya" harfinin asli had' oluşundan dolayıdır. Bu gibi "yaların hemze ile okunuşu ise, "Medine, medain, sahife, sahaif, kerîme, keraim, vazife, vezaif gibi kelimelerde olduğu gibi, "ya" harfinin zaid olması halinde mümkündür.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki, sizi yarattık. Sonra da size şekil verdik. Sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin" dedik. İblis müstesna, hemen secde ettiler. O ise, secde edenlerden olmadı.

Yüce Allah, nimet ve ihsanlarını söz konusu ettikten sonra,

"Andolsunki sizi yarattık, sonra da size şekil verdik" âyeti ile insanın yaratılışına nasıl başladığını anlatmaktadır.

"Yaratma"nın anlamı ile ilgili açıklamalar, daha önceden bir kaç yerde meselâ, (el-Bakara, 2/21. âyet ile 29. âyetin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Sonra da size şekil verdik." Yani, Biz sizi nutfeler halinde yarattık, sonra da size şekil verdik. Sonra, işte Biz sizlere, meleklere Âdeme secde edin, dediğimizi haber verdik.

İbn Abbâs, ed-Dahhak ve başkalarından nakledildiğine göre, âyetin anlamı şudur: Biz önce Âdem'i yarattık, sonra da sizi onun sırtında (çıkacak zürriyetler arasında) şekillendirdik.

el-Ahfeş der ki: "Sonra", burada "vav" (ve bağlacı) anlamındadır.

Şöyle de denilmiştir: Âyetin anlamı şöyledir: Yemin olsun ki, sizi yarattık. Yani, Âdem (aleyhisselâm)'i yarattık, sonra da meleklere Âdem'e secde edin dedik, sonra da size şekil verdik anlamında takdim ve telîir ile ifade edilmiştir.

"Yemin olsun ki sizi yarattık" âyeti ile Âdem kastedilmektedir. Burada çoğul lâfzının zikredilmiş olması, onun insanların ilk atası oluşundan dolayıdır, diye açıklanmıştır.

"Sonra da size şekil verdik" ifadesi de yine Âdem'e racidir. Nitekim: "Biz sizi öldürdük" ifadesinin, sizin efendinizi öldürdük anlamında kullanılması da böyledir. "Sonra da meleklere: 'Âdeme secde edin' dedik." Bu açıklamaya göre ise, takdim ve tehir söz konusu değildir. Bu açıklama da İbn Abbâs'tan nakledilmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yemin olsun ki sizi, yani Âdem ile Havva'yı yarattık. Âdem topraktan, Havva da onun kaburga kemiklerinden birisinden yaratıldı. Şekil vermek de bundan sonra sözkonusu oldu. Yemin olsun Biz, önce sizin ilk anne babanızı yarattık, sonra her ikisine de şekil verdik, demek olur. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, Âdem'in sırtında (belinden gelecek zürriyet arasında) sizi yarattık. Sonra da sizden ahit aldığımız sırada size şekil verdik. Bu da Mücahid'in açıklaması olup ondan İbn Cüreyc ve İbn Ebî Necîh nakletmişlerdir.

en-Nehhâs der ki: Bu, bu husustaki görüşlerin en güzelidir. Mücahid, Allah'ın o'nları Âdem'in sırtında yarattığı, sonra da onlardan ahid alınca onlara suret ve şekil verdiği, bundan sonra da Âdem'e secdenin sözkonusu olduğu görüşündedir. Yüce Allah'ın:

"Hani Rabbin Âdem oğullarının sırtından (sulbünden)zürriyetlerini (çıkarıp) almış..." (el-A'raf, 7/172) âyeti ile: "O da onları küçük zerrecikler gibi çıkartıp onlardan ahid aldı" Müsned, I. 272. hadisi bu görüşü pekiştirmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Buradaki "sonra", haber vermek içindir ("vav" anlamında atıf için değildir). Yemin olsun ki Biz sizleri yarattık. Bu da Âdem'in sulbündeki yaratılış demektir. Sonra size şekil verdik. Yani, rahimlerde sizi şekillendirdik. en-Nehhâs der ki: Bu açıklama İbn Abbâs'tan sahih olarak nakledilmiştir.

Derim ki: Bütün bu görüşlerin anlaşılması muhtemeldir. Aralarından sahih olan Allah'ın indirdiği Kur'ân-ı Kerîm'in desteklediği görüştür. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır

"Yemin olsun ki Biz insanı, süzülmüş bir çamurdan yarattık." (el-Mu'minun, 23/12.) Burada kastedilen Âdem (aleyhisselâm)'dır. Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Ondan da zevcesini var eden..." (en-Nisâ, 4/1)

Daha sonra yüce Allah:

"Sonra onu" yani, onun soyunu ve zürriyetini

"bir nutfe kılıp sağlam bir karargâhta yerleştirdik" (el-Mu'minun, 23/13) diye buyurmaktadır. Buna göre Âdem, çamurdan yaratılmış, sonra ona şekil verilip secde ile mükerrem kılınmıştır, Onun soyundan gelenler ise, rahimlerde ve babaların sulblerinde yaratıldıktan sonra annelerin rahimlerinde şekillendirilmişlerdir. Daha önce el-En'âm Sûresi'nin baş taraflarında (6/2. âyetin tefsirinde) her insanın bir nutfe ile bir topraktan yaratılmış olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bunun üzerinde düşünmek gerekir. Burada da yüce Allah:

"Sizi yarattık, sonra da size şekil verdik" diye buyurduğu gibi, el-Haşr Sûresi'nin sonlarında da:

"O, öyle Allah'tır ki, yaratandır, yoktan var edendir, suret (şekil) verendir..." (el-Haşr, 59/24) diye buyurmakta ve suret, şekil vermeyi yaratmaktan sonra zikretmektedir, ileride yüce Allah'ın siniyle buna dair açıklamalar gelecektir.

"Yemin olsun ki, sizi yarattık" âyetinin önce ruhları yarattık, sonra da bedenlere şekil verdik anlamında olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah'ın:

"İblis müstesna... O ise secde edenlerden olmadı" âyetinde istisna edilen, kendilerinden istisna olunanların cinsinden değildir. Bunun, cinsten istisna olduğu da söylenmiştir. Esasen ilim adamları, İblis meleklerden miydi, değil miydi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Nitekim daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/34. âyet, 5. başlıkta) açıklanmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

Buyû'rdu ki: "Ben sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?" Dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın."

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Emre Karşı Gelen Îblis'in Azarlanışı:

Yüce Allah'ın:

"Seni... alıkoyan nedir" âyetindeki mübtedâ olarak ref maballindedir. Yani, seni alıkoyan hangi şeydir? Bu azarlamak kastıyla yöneltilmiş bir sorudur.

"Seni secde etmekten alıkoyan" âyeti de nasb mahallindedir. zaiddir. Sâd Sûresi'nde;

"Seni secdeden ne alıkoydu?" (Sâd, 38/75) diye buyrulmaktadır. Şair de şöyle demektedir:

"Cömertliği, reddetti cimriliği; o bakımdan "evet" sözünü alelacele söyleyiverdi,

Ondan dilekte bulunana çokça verip hiç bir şey esirgemeyen bir delikanlı."

Şair burada: Cömertliği, kabul etmedi cimriliği" demek islediğinden; edatını fazladan getirmiştir,

Âyet-i kerimede bu edatın fazladan gelmediği de söylenmiştir. Çünkü "men' (alıkoymak)" ifadesinde bir çeşit söylemek ve dua anlamı da vardır. Sanki şöyle demiş gibidir: Sana secde etmemeni kim söyledi. Yahut, secde etmemeye seni çağıran kimdir, demiş gibidir. Nitekim: Ben sana bunu yapmamanı söylemiştim, demek de bu kabildendir.

İfadede hazf olduğu da söylenmiştir, takdiri şöyledir: Seni itaat etmekten alıkoyan ve secde etmemeye götüren nedir? İlim adamları der ki: İblis'i secdeyi terke götüren büyüklenmek ve kıskançlıktır. Ona, secde etme emri verildiği sırada o bunu içinde gizlemişti. Çünkü ona Âdem'i yaratmadan önce secde etmesi emrini vermişti. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım demişti. Ben onu tamamlayıp içerisine ruhumdan, üflediğim vakit onun için secdeye kapanın." (Sâd, 38/71-72) Sanki, yüce Allah'ın;

"Onun için secdeye kapanın" âyetinden dolayı o, çok büyük ölçüde etkilenmişti.

Çünkü, "kapanmak"da kapanan için bir aşağılanma, kendisine kapanılan içinde bir şereflendirilme söz konusudur. Bu yüzden, o zamandan beri içinde, kendisine bu emri verecek olursa secde etmemeyi içine gizlemişti. Yüce Allah, Âdeme ruh üfleyince, melekler secdeye kapandılar. Kendisi ise aralarında ayakla durdu. Ayakta duruşuyla içinde saklamış olduğu secdeyi terk etmeyi açığa çıkarmış oldu. Yüce Allah da kendisine: "Seni secde etmekten alıkoyan nedir?" diye sordu. Yani, emrime itaatten seni alıkoyan ne oldu? Bunun üzerine İblis, içinde sakladığı sırrını açığa vurarak: "Ben ondan daha hayırlıyım" dedi.

2. Mutlak Emir Vücub İfade Eder;

Yüce Allah'ın:

"Ben sana emrettiğim halde" âyeti, fukahânın açıklamasına göre, "emir mutlak olarak ve herhangi bir karineye gerek olmaksızın vücubu gerektirir" şeklindeki kanaatlerine delâlet etmektedir. Çünkü burada yergi, şanı yüce Allah'ın meleklere: "Âdem'e secde edin" âyetindeki mutlak emrin terk edilmesine bağlı olarak sözkonusu edilmiştir ki, bu husus açıkça anlaşılmaktadır.

3. Îblis'in Yanlış Kıyası:

Yüce Allah'ın:

"Dedi ki; Ben ondan daha hayırlıyım" âyeti şu demektir: Beni ona secde etmekten alıkoyan, ona olan üstünlüğümdür. Bu, anlam itibariyle iblis'ten cevap mahiyetindedir. Nitekim: Bu ev kimindir? diye sorarsak, muhatabın bize, bu evin sahibi Zeyd'tir demesi de bu kabildendir. Bu, bizzat cevabın verilmesi gereken kendisi olmamakla birlikte, cevap anlamına raci bir sözdür.

"Beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın." Böylelikle o, ateşin çamurdan daha üstün olduğu görüşüne sahip olmuştur. Buna sebep ise ateşin yükselmesi, yukarı doğru çıkması ve hafifliğidir. Ayrıca ateş, ışık saçan bir cevherdir.

İbn Abbâs, el-Hasen ve İbn Sîrin der ki: İlk kıyas yapan İblistir ve yanlış kıyas yapmıştır. Buna göre her kim dinde yalnızca kendi görüşüne dayanarak kıyas yapacak olursa, Allah onu İblis ile birlikte koyar. İbn Sîrin der ki: Güneşe ve aya da ancak kıyaslar yapılarak ibadet olunmuştur.

Hakimler şöyle demişlerdir: Allah'ın düşmanı, ateşin çamura üstünlüğünü iddia etmek bakımından hataya düşmüştür. Her ne kadar her ikisi de yaratılmış ve cansın olmak bakımından aynı derecede bulunsalar bile, çamur dört bakımdan ateşten daha üstündür:

1. Sağlamlık, sükûn, vakar, temkin, hilm, haya ve sabır çamurun özünden gelir. İşte kendisi için takdir olunmuş mutluluktan ayrı olarak, Âdem'i tevbeye, alçak gönüllülüğe, yalvarıp yakarmaya iten sebep budur. Bunun sonucunda mağfirete, seçilmişlîğe ve hidayete mazhar olmuştur.

Hafiflik, serkeşlik, keskinlik, yükselmek ve kararsızlık da ateşin özündendir. İşte kendisi için takdir olunmuş bedbahtlıktan ayrı olarak, İblis'i büyüklenmeye ve bunda ısrar etmeye iten sebep budur. Bunun sonucunda ise o, helake, azaba, lanete ve bedbahtlığa hak kazanmıştır. Bu açıklamaları el-Kaffal yapmıştır.

2. Rivâyetler, cennetin toprağının hoş kokulu misk olduğunu Tirmizî, Cennet 2; Dârimî, Rikaak 100; Müsned, II, 305, 445. ifade etmekle birlikte, cennette ateş bulunduğunu, cehennemde de toprak bulunduğunu ifade etmemektedir.

3. Ateş azaba sebeptir. Ateş, Allah'ın düşmanlarına azabıdır. Toprak ise azaba sebep değildir.

4. Çamurun ateşe ihtiyacı yoktur. Ama ateşin bir mekâna ihtiyacı vardır, onun mekânı da topraktır.

Bu hususta beşinci bir sebep daha zikredilebilir, o da toprağın hem secde yeri, hem de temizlenme aracı olduğudur. Sahih hadiste ifade edildiği gibi. Buhârî, Teyemmüm 1, Salât 56; Müslim, Mesacid 3-5; Ebû Dâvûd, Salât 24; Tirmizî, Mevâkıt 119: Siyer 5: Nesâî, Gusl 26; İbn Mâce, Tahâre 90. Ateş ise, korkutma ve azap aracıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"İşte Allah bununla kullarını korkutuyor." ez-Zümer, 39/161

İbn Abbâs da der ki: İblis'e itaat kıyastan daha çok yakışırdı. Fakat o Rabbine isyan etti. Sırf kendi görüşünden hareketle İlk kıyas yapan kişi odur. Nassa muhalefet halinde kıyas reddolunur.

4. Kıyas İle İlgili Görüşler;

İnsanlar, kıyas hakkında farklı görüşlere sahiptir. Onu kabul eden de vardır, reddeden de vardır.

Kıyası kabul edenler; ashâb, tabiin, onlardan sonra gelenlerin çoğunluğudur. Bunlara göre kıyas ile teabbud aklen câiz ve şer'an de vaki olmuştur. Sahih olan görüş de budur.

Şâfiîlerden el-Kaffâl ve Ebû'l-Huseyn el-Basrî ise, kıyas ile teabbudün aklen vacib olduğu görüşündedirler. en-Nazzâm ise, aklen de, şer'an de kıyas ile teabbudün imkânsız olduğu görüşündedir. Kimi Zahiriler de kıyası reddetmişlerdir. Ancak sahih olan birincisidir.

Buhârî, "Kitabu'l-İ'tisam bi’l-Kitabi ve's-Sünneh" Buhârînin 96. Kitabı (bülümü)dır. diye bir bölüm açmıştır. Yani: Her hangi bir kimse için hükmün var olması halinde, kurtuluş ancak ya Allah'ın Kitabında, ya Peygamberinin sünnetinde ya da icmâdadır. Şayet hüküm bulunmayacak olursa kıyasa başvurulacaktır. O bakımdan (ismi geçen bölümün içerisinde) şu anlamda başlıklar açtığını görüyoruz: "Yüce Allah'ın hükümlerini beyan etmiş olduğu bilinen bir aslı (aynı şekilde beyan ettiği) mübeyyen bir asla -soranın kavratması kastıyla- benzetme yapan." Buhârî, İ'tisâm 12. bâb. Bundan sonra da şöyle bir başllık açmaktadır: "Deliller ile bilinen hükümler ve delaletin anlamı ile bunun açıklanması." Buhârî, İ'tisâm 24. bâb.

Taberî der ki: İctihad İle Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetinden istinbat ve ümmetin icmaı, hak ve vacip olandır. İlim ehli için yerine getirilmesi gereken farzdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan de ashâb ve tabiin topluluklarından da haberler bu doğrultuda varid olmuştur.

Ebû Temmâm el-Mâlikî der ki: Ümmet, icma ile kıyası kabul etmiştir. Bunun örneklerinden birisi de, onların, zekât hususunda, altm ve gümüşe kıyas yapılacağını icinâ' ile kabul etmiş olmalarıdır.

Ebû Bekir (radıyallahü anh) da: Bana vermiş olduğunuz bu bey'ati geri alınız derken, Hazret-i Ali şu cevabı vermişti: Allah'a yemin ederiz ki, ne senin bey'atini geri alma isteğini kabul ederiz, ne de biz senden onu geri vermeni isteriz. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) seni dinimiz için beğenip seçmişken biz, dünyamız için mi seni beğenip seçmeyecekmişiz? Böylelikle Hazret-i Ali İmâmeti (devlet başkanlığını) namaza kıyas etmiş oluyordu.

Ebû Bekir (es-Sıddîk) de zekâtı namaza kıyas ederek şöyle demişti: Allah'a yemin ederim, Allah'ın bir arada zikrettiği şeyler arasında Fark gözetmem.

Hazret-i Alt de ashâb-ı kiramın huzurunda içki içen kimse hakkında kıyas yaparak hükmünü şöylece açıklamıştır: Sarhoş olduğu vakit hezeyan eder. Hezeyan etti mi iftira eder. O bakımdan içki İçene uygulanacak had de tıpkı iftira edenin haddi gibi olmalıdır.

Hz Ömer de Ebû Mûsa el-Eş'ari'ye yazdığı bir mektupta şu ifadeleri zikretmektedir: "Kitap ve sünnette kendisi hakkında sana bir şey ulaşmamış olan ve kalbinde yer edip de karar veremediğin şeyleri iyice kavramaya dikkat et. Birbirinin misli olanı, birbirine benzeyenleri iyi bil. İşte o vakit işleri birbirine kıyas et. Yüce Allah'ın daha çok sevdiğine ve senin görüşüne göre hakka daha çok benzeyene yönel... "Bu ifadelerin yer aldığı bu mektubu Dârakutnî bütün uzunluğu ile kaydetmektedir. Dârakutnî, IV, 206-207.

Hazret-i Ömer veba dolayısıyla Serğ (Şam bölgesinde, Tebuk yakınlarında bir yer)'den döndüğü sırada Ebû Ubeyde, Ömer (radıyallahü anh)'a şöyle demişti: Allah'ın kaderinden mi kaçıyoruz? Hazret-i Ömer: Evet, Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz, demişti. Sonra Hazret-i Ömer ona: Bana görüşünü söyle... Buhârî, Tıb 30; Müslim, S... 98. 100; Muvatta’', Medine 22-24; Müsned, I, 18, 194. diyerek onun kıyas yapmasını istemiş ve Muhacirlerle Ensarın huzurunda sorduğu sorulara benzer sorularla onunla görüş alış verişinde bulunmuştu. Bu kadarı ise delil olarak yeter.

Bu anlamdaki rivâyetlerle Kur'ân âyetlerine gelince; bunlar da pek çoktur. İşte bütün bunlar kıyasın, dinin asıllarından bir asıl olduğuna, müslümanların korunmak için sığındıkları sığınaklardan birisi olduğuna bir delildir. Müctehidler ona başvurur, amel eden âlimler ona sığınır ve onun vasıtasıyla hükümler çıkartırlar. Delilin tâ kendisi olan cemaatin kabul ettiği görüş budur. Onlardan istisna teşkil ederek farklı görüşlere sahip olanlara da iltifat edilmez.

Yerilen mücerred görüş ile yasaklanmış olan zorlama kıyasa gelince, bu da sözü geçen aşıtlardan herhangi birisinde bulunmayan kıyas çeşididir. Çünkü, böyle bir şey hem zandir, hem de şeytanın bir dürtmesidir. Şanı yüce Allah:

"Bilmediğinin ardınca gitme" (el-îsra, 17/36) diye buyurmaktadır. Muhalif kanaati savunanların kıyası yermeye dair ileri sürdüğü zayıf hadislerle, gevşek, tutarsız haberler ise, bu kabilden şeriatte bilinen aslı bulunmayan ve yerilmiş kıyas hakkında kabul edilir. Bu bahse dair tamamlayıcı bilgiler usul (-i fıkıh) kitaplarındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

Buyû'rdu ki: "Öyleyse hemen İn oradan. Artık orada kibirlenmek haddin değildir. Hemen çık git. Çünkü sen, aşağılıklardansın."

"Buyû'rdu ki: Öyleyse hemen in oradan." Yani, semadan.

“Artık orada kibirlenmek haddin değildir." Çünkü, orada kalmaya ehil olanlar, alçak gönüllü, büyüklenmeyen meleklerdir.

"Hemen çık git. Çünkü sen aşağılıklardansın." Yani, en zelil olanlardansın. İşte bu, yüce Mevla'ya asi olanların zelil olduğuna delildir.

Ebû Ravk ve el Becelî dediler ki:

"Öyleyse hemen in oradan" âyeti, sahip olduğun bu suretin değişsin demektir. Çünkü o, kendisinin ateşten yaratılmış olduğunu ileri sürerek övünüp böbürlenmiştir. Yüzü karartılarak ve parlaklığı izale olunarak çirkinlestirildi.

Şöyle de açıklanmıştır:

"Öyleyse hemen in oradan" yani yerden, denizlerdeki adalara İntikal et. Nitekim "şu arzdan indik" denilince, bir başka mekâna intikal ettik, denmek istenir. Buna göre o, sanki yeıyüzünden denizlerdeki adalara sürülmüş ve onun otoriteleri orada gibi bir anlam çıkmaktadır.

Ve buna göre o yere ancak hırsız gibi girer ve korku içerisinde bulunur. Oradan çıkıncaya kadar bu hali böylece devam eder.

Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir, buna dair açıklamalar da bundan önce el-Bakara Sûresi'nde (2/38. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

"Bana diriltilecekleri güne kadar mühlet ver dedi.

Âyetin tefsiri için bak:15

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

15

"Haydi öyle olsun. Sen mühlet verilmişlerdensin" buyurdu.

İblis, öldükten sonra diriliş ve hesaba çekilme gününe kadar kendisine mühlet verilmesini, süre tanınmasını istedi. O, bununla ölmemeyi istemişti. Çünkü, öldükten sonra diriliş gününden sonra ölüm yoktur. Yüce Allah da ona:

"Haydi öyle olsun, sen mühlet verilmişlerdensin" diye buyurdu.

İbn Abbâs, es-Süddî ve başkaları derler ki; Ona, bütün mahlukatın öleceği vakit olan ilk defa Sura üfürülme vaktine kadar süre tanıdı. Ancak o, insanların âlemlerin Rabbinin huzuruna kalkacakları vakit olan ikinci üfürüşe kadar süre verilmesini istemişti. Yüce Allah onun isteğini kabul etmemişti.

Öldükten sonra kimlerin diriltileceğinden daha önceden söz edilmemiş olmakla birlikte İblis:

"Diriltilecekleri güne kadar" diye bir süreden sözetmişti. Buna sebep ise olayın Hazret-i Âdem ve onun soyundan gelenler hakkında oluşudur. Karine diriltilecek olanların da onlar olduğuna delâlet etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

"Beni azgınlığa ittiğin için, ben de yemin olsun, Senin doğru yolunda onlara engel olacağım."

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. İblisin Azgınlığı Ve Küfrünün Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Beni azgınlığa İttiğin için" âyetinde geçen

"azgınlık" anlamındaki

"iğvâ", aşırı derecede sapıklık isteğinin kalbe yerleştirilmesi demektir. Kalbime yerleştirmiş olduğun sapıklık, inat ve istikbar arzusu sebebiyle... demektir Bu İblis'in küfrünün cehlî bir küfür olmayıp inadî ve istikbarî bir küfür oluşundan dolayıdır. Daha Önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/34. âyet, 6. başlık ve devamında) de buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Denildiğine göre buradaki ifade yemin anlamındadır. Yani, beni azgınlığa ittiğin için andederim ki, şüphesiz ben, onlara Senin doğru yolunu engelliyeceğim. Ya da, onların yolu üzerinde duracağım, demektir. Bunun bu anlamının delili de yüce Allah'ın Sâd Sûresi'nde naklettiği şu âyettir:

"Dedi ki: İzzetin hakkı için hepsini muhakkak azdıracağım..." (Sâd, 38/82) Sanki İblis, kullara musallat olma manasını da taşıdığından dolayı Allah'ın kendisini azdırmasının kadrini büyük görerek, Allah'ın nezdindeki bu kadrini de ta'zim kastıyla bu azgınlığına yemin etmiş gibidir

Bunun yemin değil de sebep anlamına geldiği de söylenmiştir ki, buna göre şöyle demiş gibi olur: Sen beni azdırdığın için... Bunun, beraberlik anlamını İfade ettiği de söylenmiştir. Yani: Senin beni azdırmanla birlikte... Soru anlamına geldiği de söylenmiştir. Sanki o, yüce Allah'a kendisini ne ile azdırdığını sormuş gibidir. Ancak, buna göre âyetin; Beni ne diye azdırdın? şeklinde "mim" harfinden sonra "elifsız olarak gelmesi gerekirdi.

Anlamın, beni lânetlemen suretiyle beni helâk ettiğin için... şeklinde olduğu da söylenmiştir. Çünkü iğvâ, helâk etmek anlamına da gelir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

"Onlar, yakında ğayy ile karşılaşacaklardır." (Meryem, 19/59) Yani, helâk olmakla karşı karşıya kalacaklardır.

Sen beni saptırdığın için... anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü iğvâ, saptırmak ve uzaklaştırmak demektir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır. Beni rahmetinden mahrum bırakarak hüsrana uğrattığın için, anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu mısraı da bu kabildendir.

"Kim de ziyana uğrarsa, bu ziyanı dolayısıyla kınayıcısız kalmaz."

İbnü'l-Arabî der ki: Bu kökten gelen fiiller, kişinin İşi aleyhine olarak bozulduğu yahut bizzat kendisi bozulduğu vakit kullanılır. İşte yüce Allah'ın:

"Âdem Rabbine isyan etti ve (işi) bozuldu (ğavâ.)." (Tâ-Hâ, 20/121) Yani cennetteki yaşayışı bozuldu demektir. Deve yavrusunun, annesinin sütünü emip gelmesini sağlamadığı takdirde de; tabiri kullanılır.

2. Allah, Hidayetin De Dalâletin De Yaratıcısıdır:

Ehl-i Sünnetin görüşüne göre yüce Allah, İblis'i dalâlete götürmüş ve onda küfrü yaratmıştır. O bakımdan burada iğvâ edilmesini yüce Allah'a nisbet etmiştir. Hakikat de budur. Çünkü malılukat arasında Allah'ın yaratmadığı hiç bir şey yoktur, Onun iradesinden sadır olmadık hiç bir şey yoktur.

Ancak İmâmiye, Kaderiyye ve diğerleri, kendilerine süslü gösterdiği her hususta İblis'e itaat ettikleri halde, bu meselede ona itaat etmeyerek; "İblis hata etmiştir. Çünkü o, bu şekilde azdırılmayı Rabbine nisbet etmekle hataya ehil olmuştur, yüce Allah bundan münezzehtir" derler.

Onlara şöyle denilir: İblis, her ne kadar hataya ehil birisi ise de, peki mükerrem ve masum bir peygamberin benzeri İfadeleri hakkında ne dersiniz? İşte Nûh (aleyhisselâm)'ın kavmine şöyle dediğini görüyoruz:

"Eğer Allah sizi iğva etmek (saptırmak, ya da helâk etmek) isterse ben size öğüt vermek istesem bile bu öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir ve nihayet yalnız O'na döndürüleceksiniz." (Hûd, 11/34)

Rivâyet olunduğuna göre, Tavus'a, Mescid-i Haram'da bulunduğu sırada bir adam gelir. Bu kişinin Kaderiyyeden olduğu söylenmekle birlikte, ileri gelen fakihlerden idi. Tavus'un yanına oturdu, Tavus kendisine: Sen mi kalkarsın, yoksa kaldırılır mısın? Sen bunu fakih bir kişiye mi söylüyorsun denilince; Tavus şöyle dedi: İblis ondan daha fakih idi. Çünkü İblis: "Rabbim beni azgınlığa ittiğin için" dediği halde, bu adam: Kendi kendimi ben azdırıyorum, demektedir.

3. Îblis'in Doğru Yoldan Gitmek İsteyenlere Engel Olması:

" de yemin olsun, senin doğru yolunda onlara engel" yani onları o yoldan alıkoymak ve batılı kendilerine süslü göstermek suretiyle,

"engel olacağım." Bu da

"beni azgınlığa İttiğin için" âyetindeki iğvâ ile ilgili olarak açıklanan üç anlama uygun olarak: Kendisi helâk olduğu gibi onlar da helâk olsun, yahut kendisi sapıttığı, gibi onlar da sapıncaya, yahut kendisi ziyana uğratıldığı gibi onlar da ziyana uğratılsın diye.

Dosdoğru yol (es-Sıratu’l-Mustakim); cennete götüren yol demektir.

"Senin yolunu" kelimesi veya edatının hazfedilmiş olmasına göre nasbedilmiştir. Nitekim Sîbeveyh: "Zeyd sırta ve karna vurdu," demek de böyledir. Ayrıca Sîbeveyh şu beyiti de nakletmektedir:

"Yumuşaktır o (mızrak), elin sallamasıyla o da sallanıveriyor

Hızlıca koşup giden tilkinin yolda kıvrılarak gidişi gibi."

(Şair burada Kurtubi’nin İşaret ettiği harf-i cerleri kullanması gerektiği halde kullanmamıştır).

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

"Sonra yine yemin olsun, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım. Böylece çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın."

Şanı yüce Allah'ın:

"Sonra yine yemin olsun önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım" âyetinin te'vili ile ilgili olarak yapılmış en güzel açıklamalardan birisi de şudur: Yani, yemin olsun onları haktan saptıracağım. Dünyaya rağbetlerini artıracak, ahiret hakkında da şüpheye düşmelerini sağlayacağım. İşte bu da sapıklığın en ileri derecesidir. Nitekim önceden de geçtiği üzere O:

"Yemin olsun onları saptıracağım" (en-Nisa, 4/119) demişti. (Bk. aynı âyetin tefsirinde 1, 2 numaralı başlıklar ve devamı).

Süfyan, Mansur'dan, O, el-Hakem b. Uteybe'den şöyle dediğini nakletmektedir:

"Önlerinden" dünyalarından,

"arkalarından" âhiretlerinden,

"sağlarından" yani hasenatlarından,

"sollarından" yani seyyiatlarından

"onlara sokulacağım" demektir.

en-Nehhâs da der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Bunu daha da açıklayacak olursak:

"Sonra yine yemin olsun önlerinden" yani, dünyada bulunan âyetleri, geçmiş ümmetlerin haberlerini yalanlayıncaya kadar dünyalarından,

"arkalarından" yani, âhireti yalanlayıncaya kadar âhiretlerinden,

"sağlarından" onların hasenatından ve dinleri ile ilgili çeşitli hususlardan -ki, yüce Allah'ın:

"Gerçekten siz bize sağdan gelirdiniz" (es-Sâffat, 37/28) âyeti de buna delalet etmektedir-;

"sollarından" yani, günahlarından. Yani, şehvetlerine tabi olmalarını sağlayarak -çünkü şehvetlerini onlara süslü gösteren odur-

"onlara sokulacağım, böylece çoğunu şükredenlerden" yani, Seni tevhid eden, itaat eden ve şükürlerini açığa vuran kimselerden

"bulamayacaksın."

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

"Kınanmış ve küçültülmüş olarak çık oradan! Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa, cehennemi hep sizden dolduracağım" buyurdu.

"Kınanmış ve küçültülmüş olarak çık oradan." Yani, cennetten. Kınanmış ve küçültülmüş olarak" âyetindeki; kınanmış olarak demektir. Bunun mastarı olan; Ayıp ve kusur" demektir. İbn Zeyd der ki; ile aynı şeydir. (Kınanmış anlamında). Aynı anlamda olmak üzere: "Onu kınadım, denilir. el-A'meş ise, bu kelimeyi; şeklinde okumuştur ki, anlamı birdir. Şu kadar var ki o, "hemze"yi (telaffuz etmeyerek) hafif okumuştur.

Mücahid der ki: Mezmûn, sürgün edilmiş demektir. Her iki anlam da birbirine yakındır. Medhûr ise, uzaklaştırılmış, kovulmuş demektir. Bu açıklamalar da Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir, asıl anlamı da itmektir.

"Yemin ederim ki, onlardan sana kim uyarsa cehennemi hep sizden dolduracağım." âyetindeki: Yemin ederim ki... kim" ifadesinin başındaki "lâm" kasem içindir. Cevabı ise; Cehennemi... dolduracağım" ifadesidir. Birincisinin "te'kid lâm"ı, ikincisinin "kasem lâm"ı olduğu da söylenmiştir. Buna delil ise şudur: Kıraatin dışında bu türden olan birinci "lâm"ın hazf edilmesi mümkün olmakla birlikte, ikinci "lâm"ın hazfedilmesi mümkün değildir. İfadede şart ve ceza anlamı da vardır. Yani, sana kim tabi olursa Ben de onu azaplandıracağım, demektir.

Âsım, Ebû Bekr b. Ayyâş'ın rivâyetine göre; şeklinde "lâm" harfini esreli olarak okumuştur. Ancak, bazı nahivciler bunu kabul etmezler. en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu okuyuşun takdiri -doğrusunu en iyi bilen Allahtır- Sana tabi olduğundan dolayı... şeklindedir, "Senin için filana ikramda bulundum," demek gibi.

Mana şöyle de olabilir: "Küçültülmek, sana tabi olacaklar içindir."

"Hep sizden" âyetinin anlamı ise, yani sizden ve Âdemoğullarından demektir. Çünkü, Âdemoğullarından daha önceden:

"Yemin olsun ki, sizi yarattık..." (el-A'raf, 7/11) âyeti ile söz edilmiş ve onlara hitap edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

"Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin. İkiniz de dilediğiniz yerden yeyin. Yalnız bu ağaca yaklaşmayın. O zaman zâlimlerden olursunuz."

Yüce Allah, İblisi semâdaki yerinden çıkarttıktan sonra Âdem'e: Sen ve Havva cennete yerleşin, diye hitab etti. Bu yerleşmenin ne anlama geldiğine dair açıklamalar, el-Bakara Sûresi'nde (2/35. âyet, 1. ve 2. başlıklar vd.) geçmiş bulunmaktadır. Burada ayrıca tekrara gerek yoktur, Yine

"Yalnız bu ağaca yaklaşmayın" âyetine dair açıklamalar orada (2/35. âyet, 7 ve 8. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

Derken şeytan kendilerine gizli bırakılmış avret yerlerini göstermek için onlara vesvese verdi ve: "Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek yahut ebedî kalanlardan olmayasınız diye yasakladı" dedi.

Yüce Allah'ın:

"Derken şeytan... onlara" ikisine

"vesvese verdi" denildiğine göre o, yılanın kendisini içeri sokması suretiyle cennetin içinde bu vesveseyi onlara vermiştir. Kendisine bu hususta verilen imkân vasıtasıyla cennetin dışından bu vesveseyi verdiği de söylenmiştir. Yine bu husus, el-Bakara Sûresi'nde (2/36. âyet, 2. başlık vd) geçmiş bulunmaktadır.

Vesvese, gizli ses, nefsin kendi kendisine tasarladıkları anlamına gelir. O bakımdan; "Nefsi kendisine vesvese verdi," denilir, Vesvâs ise, zelzâl gibi isimdir. Avcının, köpeklerin gizli fısıltılarına, süs, zinet eşyalarının seslerine de vesvâs denilir. Şair el-A'şâ der ki:

"Ayrılıp gittiğinde zinetlerinin bir sesini işitirsin.

(Ses çıkartan bir ağaççık olan) ışrik ağacının esen rüzgârla ses çıkarması gibi."

Vesvâs, şeytanın bir ismidir. Nitekim yüce Allah:

"O vesvese veren ve sinen. (şeytan)ın şerrinden..." (en-Nâs, 114/4) diye buyurmaktadır.

"Kendilerine... göstermek için" yani, kendilerine açiğa çıkarmak için. Buradaki "lâm," "lâm-ı âkibet" (yani, sonunda meydana gelecek olan hususu ifade etmek için kullanılan lanı) diye bilinir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"...Sonunda onlara adavete ve hüzünlerine sebep olsun." (el-Kasas, 28/8) "Key lâm"ı (... diye, için anlamını veren lâm) olduğu da söylenmiştir.

"Gizli bırakılmış" yani kendilerine gizii bırakılıp üstü örtülmüş demektir. Kur'ân'ın dışındaki kullanımlarda bu fiil; şeklinde Vakti tayin edilmiş, belirlenmiş gibi okunması da caizdir.

Avret yerlerini." Ferce, "avret" deniliş sebebi, açılması sahibinin hoşuna gitmediğinden ötürüdür. Bu da avretin açılışının çirkin bir şey olduğunu göstermektedir.

Denildiğine göre, avretleri başkalarına değit de kendilerine göründü. Üzederinde avretleri görünmeyecek şekilde çiçekler vardı. Ve bu çiçekler zail oldu. Üzerlerinde bir elbise bulunup sonradan bunun döküldüğü de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ancak

“İki melek... olmayasınız diye" âyetindeki nasb mahallindedir. Anlamı da; "Olmanız islenmediğinden... şeklinde olup, muzaf hazfedilmiştir. Basralıların görüşü budur. Kûfeliler ise; Olmayasınız diye" anlamındadır derler.

Şöyle de açıklanmıştır: Hayır ve şerri bilen iki melek olmayasınız diye bu yasağı koymuştur. Denildiğine göre Âdem ebedi kalmak istedi. Çünkü o, meleklerin kıyâmet gününe kadar ötmeyeceklerini bilmiş idi.

en-Nehhâs da der ki: Yüce Allah, meleklerin Kur'ân-ı Kerîm'de birden çok yerde bütün mahlukattan daha faziletli olduğunu açıklamıştır. İşte bu açıklamanın yapıldığı âyetlerden birisi de:

"İki melek...olmayasınız diye" âyetinde yer almaktadır. Yüce Allah'ın;

"Ben bir meleğim de demiyorum" (Hûd, 11/31);

"Mukarreb meleklerde" (en-Nisa, 4/172) âyeti da bu kabildendir.

el-Hasen der ki: Allah, melekleri suret, kanat ve mukerrem kılınmakla üstün tutmuştur. Başkaları da şöyle demektedir: Yüce Allah, itaatle ve masiyeti terketmekle onları üstün kılmıştır. İşte bundan dolayı her hususta üstünlük (daha fazla faziletli oluş) sözkonusu olmakladır. İbn Fûrek ise der ki: Bu âyet-i kerimede (buna dair) bir delil yoktur. Çünkü bu âyet ile yiyecek bir şeye arzu duymamaları bakımından iki melek olmalarını kastetmiş olması ihtimali de vardır, İbn Abbâs, ez-Zeccâc ve bir çok ilim adamının tercihine göre, mü’minler meleklerden üstündür. Buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi'nde (el-Bakara, 2/33. âyet 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

el-Kelbî der ki: Cebrâîl, Mikâil, İsrafil ve ölüm meleği gibi meleklerden bir kesim müstesna mü’minler bütün mahlukattan üstün tutulmuşlardır. Çünkü bu melekler, Allah'ın rasullen (elçileri) arasındadırlar.

Her bir kesim, şeriatte yer alan zahiri bir takım delillere yapışmıştır. Fazilet, şüphesiz Allah'ın elindedir.

İbn Abbâs, " İki hükümdar" şeklinde-"lâm" harfini esreli olarak okumuştur. Bu aynı zamanda Yahya b. Ebi Kesir ve ed-Dahhâk’ın da kıraatidir. Ancak, Ebû Amr b. el-Ala, "lâm" harfinin esreli olarak okunuşunu kabul etmeyerek şöyle der: Âdem (aleyhisselâm)'dan önce herhangi bir melik (hükümdar) yoktu ki, her ikisi de iki tane melik olmamaktan çekinsinler. en-Nehhâss der ki: Bu kıraate göre "lâm" harfinin sakin okunması câiz olmakla birlikte, birinci kıraate göre -fethanın hafif oluşu dolayısıyla- câiz değildir.

İbn Abbâs der ki: Mel'un, onlara mülk sahibi olmak cihetinden yaklaştı. Bundan dolayı:

"Sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?" (Tâ-Hâ, 20/120) dedi. Ebû Ubeyd de Yahya b. Ebi Kesir'in (kendi kıraatine) "sonu gelmez bir mülke" anlamındaki âyetinin apaçık bir delil teşkil ettiğini ileri sürmekte ve: İnsanlar bu kıraati terk ettiğinden dolayı biz de bu kıraati terkettik, demektedir.

en-Nehhâs der ki: (İki hükümdar anlamında) "lâm" harfinin esreli okunuşu şaz bir kıraattir, demektedir. Ebû Ubeyd'in bu açıklaması kabul edilmeyerek aşın bir hata olarak değerlendirilmiştir. Esasen Âdem (aleyhisselâm)'ın mülk taleb edenlerin nihai mülkü olan cennetin mülkünden daha lazla bir mülke ulaşabileceğini sanması düşünülebilir mi? Diğer taraftan "ve sonu gelmez bir mülk"ün cennetin mülkünde kalmak ve içinde ebedi olarak devam etmekten başka bir anlamı da olamaz.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

Ve: "Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim" diye her ikisine de yemin etti.

Yüce Allah'ın:

"Her ikisine de kasem etti", yemin etti anlamındadır. Şair der ki:

"Allah adına olanca yemin etti ona; şüphesiz ki sîz

Kovanından topladığımız vakit baldan da lezzetlisiniz."

Burada görüldüğü gibi bu fiil, tek bir kişi olduğu halde vezninde kullanılmıştır. Bu'da vezin ancak karşılıklı iki kişinin bir işi yapması halinde kullanılır, diyenlerin görüşünü reddetmektedir. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Mâide Sûresi'nde geçmiş bulunmaktadır.

"Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim" ifadesinin takdiri: Şüphesiz ben size öğüt verenlerden bir öğütçüyüm, şeklindedir. Bu açıklamayı Hişam en-Nahvî yapmıştır. Buna benzer bir açıklama da önceden el-Bakara Sûresi'nde geçmiş bulunmakladır. İfade: Siz bana uyun, ben size doğruyu göstereceğim, anlamındadır. Bunu da Katade nakletmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

Nihayet ikisini de aldatarak aşağıya düşürdü. Ağacı tatdıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından üst üste koyarak örtmeye başladılar. Rabbleri her ikisine: "Ben size bu ağacı yasak etmedim mî ve size şeytan muhakkak sîzin apaçık bir düşmanınızdır demedim mi?" diye seslendi.

Âyetin tefsiri için bak:24

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

"Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz" dediler.

Âyetin tefsiri için bak:24

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

Buyû'rdu ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Siz, yer yüzünde bir süreye kadar yerleşip kalacak ve orada geçineceksiniz."

Yüce Allah'ın:

"Nihayet İkisini de aldatarak aşağıya düşürdü" Ebû Dâvûd, Edeb 5; Tirmizî, ... 41; Müsned, II. âyeti ikisini de helake götürdü, demektir, İbn Abbâs der ki: Onları yemin ile aldattı. Âdem ise, her hangi bir kimsenin Allah adına yalan yere yemin edeceğini sanmıyordu. Böylelikle verdiği vesvesesi ve yemini ile onları aldatmış oldu.

Katade der ki: Onları aldatıncaya kadar onlara Allah adına yemin edip durdu. Kimi zaman mü’min Allah ile de aldaulabilir. İlim adamlarından birisi şöyle dermiş: Allah ile bizi aldatmaya kalkışan, sonunda bizi aldatır. Hazret-i Peygamberden gelen hadiste de şöyle buyrulmaktadır: "Mü’min çabuk kanar ve kerimdir. Facir ise hilekâr ve bayağıdır."Neftaveyh de bu hususu şöylece dile getirmektedir:

"Şüphesiz kerim olanı istersen kandırabilirsin

Bayağı olan kimsenin ise, tecrübeli olup aldatılmadığını görürsün."

"İkisini de... aşağıya düşürdü." âyeti ile aynı kökten gelen: "Kovasını sarkıttı" anlamındadır. ise, çıkarttı manasınadır Bu kelimenin, onlara cüret kazandırdı demek olduğu da söylenmiştir. Yani. masiyete karşı onlara cüret verip cesaretlendirerek sonunda cennetten çıkmış oldular.

Yüce Allah’ın:

"Ağacı tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından üst üste koyarak Örtmeye başladılar" âyetine dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız:

1. Yasağı Çiğnemenin Cezası:

"Ağacı tattıklarında" yani ağaçtan yediklerinde, demektir. Bu ağacın hangisi olduğu hususu ile Âdem'in bu ağaçtan nasıl yediği ile ilgili farklı görüşler, el-Bakara Sûresi'nde (2/35. âyet, 7, başlık vd) geçmiş bulunmaktadır.

"Avret yerleri kendilerine göründü." Önce Havva yedi, ona bîrşey olmadı. Âdem de yiyince bu sefer cezaya çarpıldılar. Çünkü, daha önce el-Bakara Sûresi'nde de (az önce işaret edilen yerler) geçtiği üzere nehiy her ikisi hakkında sözkonusu idi.

İbn Abbâs der ki: Üzerlerinde elbise gibi duran beyaz çiçeği andıran örtü geri çekildi, el ve ayaklarda tırnaklara dönüştü.

2. Açılan Avretlerin Örtülmesi:

"Başladılar" kelimesinin (mastarında) "fe" harfinin sakin olması da mümkündür. el-Ahreş ise, mazi ve muzari fiillerinin; şeklinde kullanıldığını nakletmektedir. Bu fiil işe başlamak anlamına gelir, Üst üste koyarak örtmeye..." âyetini el-Hasen, "hı" harfini esreli, "sad" harfini de şeddeli olarak okumuştur. Bunun aslı ise şeklinde olup, "te" harfi "hı" harfine idğam edilip iki sakin yan yana geldiğinden dolayı "hı" harfini esreli okumuştur.

İbn Bureyde ve Yakub ise "hı" harfini üstün olarak okumuşlar ve "te" harfinin harekesini ona vermişlerdir. "Ye" harfi ötreli olarak; şeklinde; den gelmiş gibi de okunabilir. ez-Zührî ise şeklinde, den gelmiş olarak okumuştur. Her iki şekil de hemzeli veya şeddeli okuyuş ile nakledilmiştir.

Âyet da: Örtünmek kastı ile yaprak koparıp üzerlerine yapıştırmaya başladılar, demek olur. Ayakkabıyı dikti," ifadesi de buradan gelmektedir. Ayakkabılara yama vuran kimseye de; denilir. ise, biz (ayakkabıyı dikmek için iğneye yol gösteren delici) anlamındadır.

İbn Abbâs der ki: (Sözü geçen yaprak) incir yaprağıdır, rivâyet olunduğuna göre Âdem (aleyhisselâm)'ın avreti ortaya çıkınca cennet ağaçlarını dolaşıp, oradan avretini örtmek üzere bir yaprak almak istemiş, fakat cennet ağaçları onu azarlamıştı. Nihayet incir ağacı ona acıyarak ona bir yaprak vermişti. İşte "cennet yapraklarından üst üste koyarak örtmeye başladılar" âyetinde kastedilenler Âdem ile Havva'dır. Allah da incir ağacını tatlılık ve fayda bakımından zahiri ile batınını bir birine eşit kıldı ve her yıl ona iki defa meyve verme özelliğini kazandırarak mükâfatlandırdı.

3. Avreti Açmanın Çirkinliği Ve Tesettürün Güzelliği:

Âyet-i kerimede avreti açmanın çirkin olduğuna ve Allah'ın avretlerini örtmeyi kendilerine vacip kıldığına delil vardır. İşte bundan dolayı onlar hemen avretlerini örtmeye koşmuşlardır. Cennette böyle bir emrin onlara verilmesine mani bir husus yoktur. Nitekim her ikisine de: "Yalnız bu ağaca yaklaşmayın" denilmişti.

"el-Beyân" sahibi, Şâfiî'den şöyle dediğini nakletmektedir: Örtünmek için ağaç yaprağından başka hiçbir şey bulamayan bir kimsenin bununla örtünmesi gerekir. Çünkü, bu şekilde bir örtünme de mümkün olan ve dışa karşı bir örtmedir. Nitekim, Âdem de cennette böyle yapmıştı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah kendilerine:

"Rabbleri her ikisine: Ben size bu ağacı yasak etmedim mi? Ve şeytan muhakkak sizin apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi?" diye seslendi.

"Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz dediler" âyetine gelince; yani, yüce Allah onlara... ben size bu ağacı yasak etmedim mi diye buyurdu, onlar da;

"Rabbimiz!" diye nida ettiler. Bu. izafet terkibi halindeki bir nidadır, aslı da

"Ey Rabbimiz" şeklindedir. Buradaki Ey, nida edatının hazfinde ta'zim manası bulunduğu da söylenmiştir.

Her İkisi de günahlarını itiraf ettiler ve tevbe ettiler. -Her ikisine de Allah'ın salât ve selâmı olsun-.

Bu husus, el-Bakara Sûresi'nde (2/36. âyet ile 37. âyetin 2. başlık vd) geçmiş bulunuyor.

Yüce Allah'ın:

"Buyû'rdu ki:... inin" bu âyete dair açıklamalar da -âyetin sonuna kadar olanlar da dahil- önceden (el-Bakara, 2/36. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

"Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz, yine oradan çıkarılacaksınız" buyurdu.

Buradaki bütün zamirler "yere" aittir, Âyet-i kerimenin başındaki;

"Buyû'rdu" âyetinin başında "vav" gelmemiştir. Gelmesi de caizdir. Bu da: "Zeyd Amr'a şunu dedi, ona şunu dedi" demeye benzer.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

Ey Âdemoğulları, size avret yerlerinizi örtecek bir libâs ile giyip süsleneceğiniz bir elbise indirdik. Takva elbisesine gelince, o daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Belki öğüt alırlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Örtünmeye Dair Hükümler:

Yüce Allah'ın:

"Ey Âdemoğulları size avret yerlerinizi örtecek bir libas... indirdik" âyeti ile ilgili olarak çoğu ilim adamı şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme, avreti örtmenin vücubuna delildir. Çünkü yüce Allah:

"Avret yerlerinizi örtecek" diye buyurmaktadır. Kimisi de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerimede onların sözünü ettikleri hususa delil teşkil edecek bir taraf yoktur. Aksine bunda sadece bununla Allah'ın bize nimet İhsan etmiş olduğuna delalet vardır, o kadar.

Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Avretin örtülmesi de bu nimetlerin bir parçasıdır. Böylelikle şanı yüce Allah, Âdemoğlunun zürriyetine avretlerini örtecek şeyleri yaratmış olduğunu beyan etmekte ve tesettürün emr olunduğuna delâlet etmektedir. Başkalarının görmesine karşı avretin örtülmesinin vücubu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Ancak, avretin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Ebi Zi'b der ki: Avret, erkekte, fercin kendisidir. Yani kubül ve dübürdür, başka da yoktur. Bu aynı zamanda Davud'un, Zahirîlerin, İbn Ebi Able'nin ve Taberî'nin de görüşüdür. Çünkü yüce Allah:

"Avret yerlerinizi örtecek";

"Avret yerleri kendilerine göründü" (el-A'râf, 7/22) diye buyurmuştur.

Buhârî'de de Enes'ten şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber sokağında (bineğini) yürüttü -hadiste şunlar da zikredilmektedir:- Sonra elbisesini baldırından yukarıya doğru çekti. Halta (şu anda ben) Allah'ın Peygamberinin -Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun- baldırının beyazlığını görüyor gibiyim. Bukârî, Salât 12; Müslim, Nikâh 84, Cihâd 120; Müsned, III, 102.

Mâlik der ki: Göbek çukuru avret değildir. Bununla birlikte erkeğin, hanımının huzurunda baldırım açmasını hoş görmüyorum.

Ebû Hanîfe der ki: Dizkapağı avrettir. Bu, Atâ'nın da görüşüdür.

Şâfiî de der ki: Ne göbek çukuru, ne de dizkapakları -sahih olan görüşe göre- avret değildir.

Ebû Hâmid et-Tirmizî’nin naklettiğine göre ise, göbek çukuru hususunda Şâfiî'nin İki görüşü vardır.

Mâlik'in delili Hazret-i Peygamber'in Cerhed'e: "Baldırını ört. Çünkü baldır avrettir" demiş olmasıdır." Tirmizî, Edeb 40; Ebû Dâvûd, ...... 1; Müsned, I, 478. 479. Buhârî, bu hadisi muallak olarak zikretmiş ve şöyle demiştir: Enes'in rivâyet ettiği hadis, sened itibariyle daha sağlamdır, Cerhed'in rivâyet ettiği hadis ise daha ihtiyatlıdır. Tâ ki, kişi (bu ihtiyata riâyet etmek suretiyle) fukâhanın ihtilâfından kurtulmuş olsun. Buhârî, Salat 12.

Cerhed'in bu hadisi de Ebû Hanîfe'nin dediğinin hilâfına delil teşkil etmektedir. Rivâyete göre Ebû Hüreyre, el-Hasen b. Ali'nin göbek çukurunu öpmüş ve şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) seni nereden öpüyor idiyse ben de seni aynı yerden öpüyorum. Şayet göbek çukuru avret olsaydı, Ebû Hüreyre de orayı öpmezdi, el-Hasen de ona böyle bir İmkân tanımazdı.

Hür kadına gelince; yüz ve eller müstesna her yeri avrettir. İlim ehlinin çoğunluğu da bu görüştedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur; "Her kim bir kadın ile evlenmek isterse, onun yüzüne ve ellerine baksın."

Çünkü, ihramlı İken de açılması vacib olan azalar da bunlardır. Ebû Bekr b. Abdurrahman el-Haris b. Hişam der ki: Tırnağı da dahil olmak üzere kadının her şeyi avrettir.

Ahmed b. Hanbel'den de buna yakın bir görüş nakledilmiştir.

Ummu’l-Veled (efendisinden çocuğu bulunan cariye) hakkında ise el-Esrem şöyle demektedir: Ben Onun -yani Ahmed b. Hanbel'in- Um Veled'in nasıl namaz kılacağına dair sorulan soruya şu cevabı verdiğini duydum: Başını ve ayaklarını örter. Çünkü, öyle bir cariye satılamaz. Ve hür bir kadının namaz kıldığı gibi o da namaz kılar.

Cariyeye gelince, onun da göğsünün alt tarafı avrettir. O, başını ve bileklerim açabilir.

Erkek hükmünde olduğu söylendiği gibi, başını ve göğsünü açmasının mekruh olduğu da söylenmiştir. Hazret-i Ömer de cariyeleri başlarını öttükleri için vurur ve: Hür kadınlara benzemeyin, dermiş. Esbağ da der ki: Baldırı açılacak olursa, vakit çıkmarmşsa namazını iade etmesi gerekir.

Ebû Bekr b. Abdurrahman el-Haris b. Hişam der ki: Cariyenin tırnağı da dahil olmak üzere her şeyi avrettir.

Ancak bu, fukahanın görüşlerinin dışına çıkmaktır. Zira fuhaka, hür kadının farz namazı elleri ve yüzü açık olduğu halde kılabileceğini ve bu şekilde bunların yere değeceğini icma ile kabul etmişlerdir. Cariye hakkında hükmün böyle olması öncelikle sözkonusudur. Um Veled'in durumu ise, cariyeye nisbetle daha ağırdır.

Küçük çocuğun ise, avretinin hürmeti yoktur. Küçük kız, göze gelecek ve arzulanacak bir hale geldi mi, avretini örter.

Ebû Bekr b. Abdurrahman'ın delili yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına de ki: Cilbablarını (dış elbiselerini) üzerlerine giyinsinler..." (el-Ahzab, 33/59)

Bir diğer delili de Ummu Seleme yoluyla gelen şu Hadîs-i şerîftir: Ona: Kadın hangi elbiseler ile namaz kılar, diye sorulmuş, O da şu cevabı vermiştir: Kadın dış gömlek ile ayaklarının üst taraflarını dahi örten bürüyücü baş örtüsü içerisinde namaz kılar. Muvatta’', Salâtu'l-Cumua 36. Bu hadis, merfu' olarak da rivâyet edilmiştir. Fakat onu Ummu Seleme'den mevkuf olarak rivâyet edenler daha çok ve hıfz bakımından daha ileridirler. Bunlar arasında Mâlik, İbn İshak ve başkaları da vardır. Bk. İbn Abdi'l-Berr, el-lstiskâr, V, 441. Ebû Dâvûd der ki: Bu hadisi, Abdurrahman b. Abdullah b. Dinar, Muhammed b. Zeyd'den, o, annesinden, O da Ummu Seleme'den şöylece merfu' olarak rivâyet etmektedir: Ummu Seleme Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sordu... Ebû Dâvûd, Salât 83.

Ebû Ömer der ki: Burada sözü edilen Abdurrahman, hadis âlimlerince zayıf bir ravi olarak kabul edilmiştir. Şu kadar var ki, Buhârî onun hadisinin bir bölümünü de rivâyet etmiştir. Ancak, bu husustaki icma, gelen bu rivâyetten daha güçlüdür.

2. İndirilen Libâs'ın Mahiyeti:

Yüce Allah:

"Size... bir libâs... indirdik" âyeti ile kastedilen pamuk ve ketenin bitmesini sağlayan, kendilerinden yün, kıl ve tüylerin alındığı davarların hayatta kalmasına neden olan yağmurdur. O halde bu âyet, ileride geleceği üzere yüce Allah'ın:

"Ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi" (ez-Zümer, 39/6) âyeti gibi mecazî bir ifadedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Buradaki "indirme"den kasıt, Âdem ve Havva ile birlikte başkalarına bir örnek teşkil etmek üzere bir miktar elbisenin indirilmesidir. Saîd b. Cübeyr der ki: "Size... indirdik", sizin için yarattık demektir. Tıpkı -ileride de geleceği gibi- yüce Allah'ın:

"Ve O sizin için davarlardan sekiz çift indirdi" (ez-Zümer, 39/61) âyetinin "yarattı" anlamına gelmesi gibi.

Bunun: Biz size elbisenin ne şekilde yapılacağı ilhamını verdik, anlamına geldiği de söylenmiştir.

3. Giyim Ve Süs:

Yüce Allah'ın:

"Giyip süsleneceğiniz bir elbise" âyetini, Ebû Abdurrahman, el-Hasen ve el-Mufaddal ed-Dabbî'nin rivâyetine göre Âsım ile el-Hüseyn b. Ali el-Cu'rînin rivâyetine göre de Ebû Amr; şeklinde okumuşlardır. Ebû Ubeyd ise böyle bir kıraati sadece el-Hasen'den rivâyet etmiş ve anlamına dair bir açıklamada bulunmamıştır. Bu kelime; (........)'in çoğuludur. Bu da mal ve elbise kabilinden olan şeyler hakkında kullanılır.

el-Ferrâ' der ki: (........) seklinde (........)'in kullanıldığı gibi kullanılır. " Kuş tüyü," Allah Teala'nın kuşu kendisi vasıtasıyla örttüğü şeyin adıdır. Bunun bolluk ve rahat geçim anlamına geldiği de söylenmiştir. Dil bilginlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüş, bu kelimenin insanı örten elbise veya geçim anlamında kullanıldığıdır. Sîbeveyh şu beyiti nakletmektedir:

"Giyimim yahut geçimim sizdendir.

Sevgim, (aklım, fikrim) sizinledir.

Sizin (beni) ziyaretiniz nadiren olsa bile."

Ebû Hatim de Ebû Ubeyde'den (...........) ifadesinin; "ona üzerindeki takım ve sair kılığı ile birlikte bir binek bağışladım" anlamında kullanıldığını nakletmektedir.

4. En Hayırlı Elbise:

Yüce Allah:

"Takva elbisesine gelince, o daha hayalıdır" âyeti ile takvanın en hayırlı elbise olduğunu beyan etmektedir. Nitekim şair şöyle demektedir:

"Eğer kişi takvadan bir elbise giyinmemiş ise

O, çıplak gezer, dolaşır, giyinik olsa dahi

Kişinin en hayırlı elbisesi Rabbine itaatidir.

Hayır yoktur, Allah'a isyan edende."

Kasım b. Mâlik, Avf b. Ma'bed el-Cuhenî'den:

"Takva elbisesi" hayadır, dediğini nakletmektedir. İbn Abbâs da:

"Takva elbesesi" amel-i salih demektir, diye açıklamıştır. Yine İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre, takva elbisesi, yüzde görünen (yüze yansıyan) güzel görünüş demektir.

Yüce Allah'ın öğretip kendisiyle hidayete ulaştırdığı şey anlamına geldiği de söylenmiştir.

Yine

"takva elbisesi" giyimiyle yüce Allah'a karşı tevazu arz olunan ve onlarla Allah'a ibadet olunan yün ve kaba giyecekler, başkalarından hayırlıdır, diye de açıklanmıştır.

Zeyd b. Ali de şöyle demiştir:

"Takva elbisesi" zırh ve miğfer, bilekler ve bacaklardır. Savaşta bunlarla korunulur. Urve b. ez-Zübeyrde:

"Takva elbisesî" Allah'a karşı duyulan haşyettir, demiştir. Şöyle de açıklanmıştır, takva elbisesi, Allah'ın emir ve yasakları hususunda Allah'a karşı takvalı olma duygusunu hissetmektir.

Derim ki: Sahih olan da budur. İbn Abbâs ve Urve'nin görüşleri de bu anlama gelir. Zeyd b. Ali'nin açıklaması da güzeldir. Çünkü o, bu açıklamasıyla cihada teşvik etmektedir. İbn Zeyd ise bunun setr-i avret anlamına geldiğini söylemiştir, ancak bu açıklama tekrarın varlığı anlamına gelir. Zira daha önce yüce Allah:

"Size avret yerlerinizi örtecek bir libas" ile

"İndirdik" diye buyurmuştur,

"Bu, kaba elbiseler giymektir ve böylesi alçak gönüllülüğe, kaba ve türlü eziyetler çekmeye daha yakınlaştırıcıdır" görüşüne gelince, bunlar mücerred iddiadan ibarettir. Çünkü, ileride de yüce Allah'ın izniyle görüleceği üzere, faziletli ilim adamları takvayı elde etmiş olmakla birlikte, ince ve yumuşak elbiseler giyerlerdi.

Medineliler ve el-Kisâî; (........) şeklinde ilk geçen "(..........): Libas," elbise kelimesine atfen nasb ile okumuşlardır.

Mukadder bir fiil ile nasbedildiği de söylenmiştir. Yani; "(.......): Ve takva elbisesini de indirdik."

Diğerleri ise bunu mübtedâ olarak ref ile okumuşlardır. (.......): O, onun sıfatıdır; "(.......): Hayırlıdır" âyeti, mübtedanın haberidir.

Yani, sizin bilmiş olduğunuz ve kendisine işaret olunan takva elbisesi, size indirmiş olduğumuz avretinizi örten elbiseden de, giyinip süsleneceğiniz diğer elbiselerden de daha hayırlıdır. O halde onu giyininiz. Bunun (elbise anlamındaki "libâs" kelimesinin); "(.......)" takdiri ile ref olunduğu da söylenmiştir. Yani o, takva libasıdır. Yani o, avreti örtmektir. İbn Zeyd'in açıklaması da bu esasa binaen anlaşdır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Takva libasına gelince, işte o hayırlı olandır. Buna göre buradaki; "(.......) Şu," bu anlamındaki işaret zamiri; "(..........): O" zamiri anlamındadır. Ancak, ilk i'rab şekli, bu hususta yapılmış en güzel açıklamadır.

el-A'meş ise "(..........): Takva elbisesi daha hayırlı olandır" şeklinde okumuş ve; (..........): O'yu okumamıştır. Ancak böyle bir kıraat Mushaf'ta yazılı olana muhaliftir.

"Bu, Allah'ın âyetlerindendir." Yani O'nun yaratıcı olduğuna delil teşkil eden hususlardandır. Buradaki "(.......) Bu," ya sıfat olarak, yahut bedel olarak, veya atf-ı beyan olarak ref mahallindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

Ey Âdemogulları! Şeytan, ana ve babalarınızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyırarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi, sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sîzin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Muhakkak Biz, şeytanları îman etmeyenlerin velileri kıldık.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Avreti Örtmenin Gereği:

Yüce Allah'ın:

"Ey Âdemoğulları... sakın sizi de fitneye düşürmesin" âyeti, şeytan anne ve babanızı cennetten çıkartmak suretiyle fitneye düşürdüğü gibi, sizi de fitneye düşürerek dinden, uzaklaştırmasın, demektir.

Baba," müzekker için, Anne" de müennes için kullanılır. Buna binaen anne-babayı anlatmak üzere; Ebeveyn" denilmiştir.

"Elbiselerini sıyırarak..." ifadesi, hal olarak nasb mahallindedir. Bu Cennetten" üzerine vakıf yaptıktan sonra istinaf (yeni cümle başlangıcı) da olabilir.

Kendilerine göstermek için" fiil t de "key lâm'ı" dolayısıyla nasb edilmiştir.

“Çünkü o da kabilesi de sizi... görürler" âyetinde asıl şekil; Sizi görür," şeklinde iken, hemze tahfif edilmiş (yani med harfi içerisinde kaynaştırılmış) tir.

“Kabilesi" de mahzuf bir isme atfedilmiştir ki, ondan önce geçen O zamiri de yapılan bu atfin güzel olması için gelmiş bir tek'iddir. Yüce Allah'ın:

"Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleşin" (el-A'raf, 7/19) âyetinde (sen zamirinin atıftan önce) zikredîldiği gibi. İşte bu da atıf yapmaksızın, " Ben ve Amr seni gördüm" şeklindeki kullanışın güzel olmadığını ve zamirin de açıktan söylenen gibi olduğunu göstermektedir.

Yine bu âyette avretin örtülmesinin vacib oluşuna da delil vardır. Çünkü yüce Allah:

"Üzerlerinden elbiselerini sıyıyarak..." diye buyurmaktadır.

Başkaları da der ki: Bu âyette Hazret-i Âdem'in başına geldiği gibi, nimetin zeval bulmasından bir sakındırma vardır. Ancak bu görüş, Âdem'in şeriatinin bizim için de bağlayıcı olduğunun sabit olması halinde uygun bir açıklamadır. Oysa durum böyle değildir.

2. Cinlerin Ve İnsanların Birbirlerini Görmeleri:

Yüce Allah'ın:

"Çünkü o da kabilesi de sizi.. görürler" âyetindeki

"kabilesi" onun askerleri demektir. Mücahid der ki: Bunlarla cinleri ve şeytanları kastetmektedir. İbn Zeyd ise, nesli anlamına gelir, demiştir. Onun kuşağı anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Sizîn kendilerini göremeyeceğiniz yerden" âyeti ile ilgili olarak bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: Burada cinlerin görülmeyeceğine dair bir delil vardır. Çünkü yüce Allah:

"Sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden" diye buyurmuştur.

Görülmelerinin mümkün olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah onları göstermek isteyecek olursa, görülünceye kadar onların cisimlerini açığa çıkartır. en-Nehhâs der ki: "Sîzin kendilerini göremeyeceğiniz yerden" ifadesi cinlerin, bir peygamber zamanı olması müstesna, görülmeyeceklerine delildir. Peygamber zamanında görülmeleri ise, onun peygamberliğine delalet etmesi içindir. Çünkü yüce Allah onları içinde bulundukları hilkatleriyle görülmeyecek şekilde yaratmıştır. Ancak, aslî suretlerinden başka bir surete nakledildikleri vakit görülebilirler. Bu ise, ancak ve ancak peygamberler -Allah'ın salat ve selamı üzerlerine olsun- döneminde olabilen mucizelerdendir.

el-Kuşeyrî der ki: Şanı yüce Allah, bugün için adetini Âdemoğullarının şeytanları göremeyecekleri şekilde icra etmektedir.

Hazret-i Peygamberden de: "Şüphesiz şeytan Âdemoğlunun içinden kanın aktığı gibi akar" Buhârî, İ'tikâf 11, 12, Bed'ul’l-Halk 11, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 23, 24; Ebû Dâvûd, Savm 78: Sünne 17, Edeb 81; İbn Mâce, Siyam 65; Dârimî, Rikaak 66; Müsned, III, 156. 235. 309, VI, 337. diye buyurduğu nakledilmektedir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"O (şeytan) ki, insanların göğüslerine vesvese verir." (en-Nâs, 114/5) Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz meleğin de -kalbe- bir telkini, şeytanın da bir telkini vardır. Meleğin telkini hayır vadetmek ve hakkı tasdik etmek hakkındadır. Şeytanın telkini ise, kötülük vadetmeye ve hakkı yalanlamaya dairdir." Tirmizî, Tefsir 2, sûre 36. Bu hadis, daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/268. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Görülmeleri ile ilgili sahih bir takım haberlerde gelmiş bulunmaktadır. Buhârî, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini rivâyet ermektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), beni ramazan zekâtını korumakla görevlendirdi, diyerek uzunca bir olay nakletti ve orada hurmalardan alıp yiyen cinniyi yakaladığını, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da: "Dün senin esirin ne yaptı" diye kendisine sorduğunu nakletmektedir... Buhârî, Vekâlet 10. Bu hadis de el-Bakara Sûresi'nde (2/255. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Müslim'in Sahih’inde de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Allah'a yemin olsun, eğer kardeşim Süleyman'ın duası olmasaydı, Medinelilerin çocuklarının kendisiyle oynayacağı şekilde zincire vurulmuş haliyle sabahı edecekti" diye kendisine karşı çıkan ifrit hakkında açıklamalarda bulunduğu nakledilmektedir. Müslim. Mesâcid 40; Nesâî, Sehv 19; Müsned, III, 82; ayrıca bk.: Buhârî, Enbiyâ 40; Müslim, Mesâcid 39; Müsned, II, 298. İleride yüce Allah'ın izniyle Sâd Sûresi'nin tefsirinde (37/35. âyette) gelecektir,

"Muhakkak Biz, şeytanları îman etmeyenlerin velileri kıldık." Yani, cezalarını artırmak için böyle yaptık ve haktan uzaklaşmak hususunda onları birbirine eşit kıldık.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

Onlar bir hayasızlık yapsalar: "Biz atalarımızı da bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: "Allah hiç bir zaman hayasızlığı emretmez. Bilmediğiniz şeyleri Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?"

Burada geçen

"hayasızlık (el-Fâhişe.)", müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre, (cahiliye donemi Araplarının) Beytin etrafında çıplak olarak tavaf etmeleridir. el-Hasen ise bu şirk ve küfürdür, diye açıklamıştır. Onlar, bu yaptıklarına geçmişlerini taklit etmelerini ve Allah'ın da kendilerine bunu emretmiş olduğunu delil diye ileri sürüyorlardı.

el-Hasen der ki:

"Allah da bize bunu emretti." âyeti, onlar, eğer Allah bizim bu yaptığımızı hoş görmeseydi, bizim bu durumumuzu başka bir durumla değiştirmemizi sağlardı demişlerdi diye, açıklamıştır.

"De ki: Allah hiç bir zaman hayasızlığı emretmez." Böylelikle onların kendiliklerinden yalan hüküm verdiklerini ve Allah'ın bu iddia ettikleri şeyleri kendilerine emretmiş olduğuna dair bir delillerinin bulunmadığını açıklamaktadır.

Taklidin kötülüğü ve onların cahilce bir çok uygulamalarının kötülenmesi ile ilgili bir takım açıklamalar daha önceden de geçmiş idi. İşte bu da onlardan birisidir.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

De ki: "Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi doğrultun. Ve dininizi yalnız O'na halis kılarak ibadet edin. Sizi ilkin yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz."

Yüce Allah'ın:

"De ki; Rabbim adaleti emretti" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs bunu, "lâ ilâhe illâlah"ı emretti diye açıklamıştır. Buradaki el-Kıst'ın adalet demek olduğu da söylenmiştir. Yani Rabbim adaleti emretmiştir, o halde O'na itaat ediniz. Buna göre ifadede bir hazf söz konusudur,

"Her secde yerinde" yani, bulunduğunuz, her mescidde

"yüzlerinizi doğrultun." Kıldığınız her namazda kıbleye dönerek O'na yönelin demektir.

"Ve dininizi yalnız O'na halis kılarak" O'nu tevhid ederek ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmaksızın

"ibadet edin. Sizi ilkin yarattığı gibi yine ( O'na) döneceksiniz." Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın:

"Yemin olsun sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz." (el-En'âm, 6/94) âyetidir ki, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Gibi" deki "kâr nasb mahallindedir. Yani: Sizi ilkin yarattığı gibi döneceksiniz. Bu da, sizi ilk defa nasıl yaratmış ise, sizi tekrar yaratacaktır, anlamındadır. ez-Zeccâc der ki: Bu, makabline taalluk etmektedir. Yani, siz oradan çıkartılacaksınız. Nitekim sizi ilkin yarattığı gibi yine (O'na) döneceksiniz, demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

O, bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu. Muhakkak onlar, Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine veliler edindiler. Üstelik doğru yolu bulduklarını da sanırlardı.

"O, bir kısmına hidayet verdi" âyetindeki Bir kısmına" lâfzı, Döneceksiniz"dekî "siz" zamirinden hal olarak nasbedilmiştir.

Yani, kimisi mutlu kimseler, diğerleri de bedbaht kimseler olmak üzere iki fırka halinde geri döneceksiniz.

Bunu, Ubey'in; Siz, İki fırka halinde döneceksiniz. Fırkanın birisine hidayet vermiş, diğerine ise sapıktık hak olmuş olarak" şeklindeki el-Kisaîden nakledilen kıraati de pekiştirmektedir.

Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî de yüce Allah'ın:

"O, bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu" âyeti hakkında şöyle demektedir: Allah, baştan beri sapıklık için yarattığı kimseyi de sonunda sapıklığa vardırır. İsterse o, hidayet bulmuşların amelleriyle amel etsin. Kimi de hidayet üzere yarattı ise, sonunda da onu hidayete ulaştırır. İsterse sapık kimselerin amelleriyle amel etsin. Allah, İblis'in hilkatini sapıklık üzere başlattı. O da meleklerle birlikte mutlu edici ameller isledi. Daha sonra yüce Allah, kendisini ilkin yarattığı şeye geri döndürdü. Ve:

"Ve o, kâfirlerdendi" (el-Bakara, 2/33) diye buyurdu.

İşte bu da Kaderiyye'ye ve ona tabi olanlara açık bir red mahiyetindedir.

Bir kısmı" kelimesinin;Hidayet verdi" âyeti ile nasb edildiği de söylenmiştir. İkinci olarak gelen Bir kısmına da" şeklindeki ikinci kelimenin de hazfedilmiş bir fiil ile nasbedildiği söylenmiştir. Yani; Bir kısmını da saptırdı," takdirindedir. Sîbeveyh de şu iki beyiti nakletmektedir:

"Silah taşıyamaz oldum ve devenin

Ürküp kaçtığı vakit başını yakalayamaz (dizginlerini tutamaz) oldum

Yanından geçtiğim vakit yalnız başıma, kurttan korkar oldum

Hatta rüzgârlardan da yağmurlardan da korkuyorum."

el-Ferrâ' der ki: Eğer bu, (Allah'ın kelâmı dışında benzer terkiblerde insan sözlerinde) merfu' da olsa, câiz olurdu.

"Muhakkak onlar, Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine veliler edindiler" âyetinde geçen "Muhakkak onlar" ibaresini Îsa b. Ömer, hemzeyi üstün olarak; şeklinde; Çünkü onlar" anlamı şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

Ey Âdemoğulları! Her mescidde zinetinizi alın. Yeyin, için, israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Bu Ayette Hitap Bütün İnsanlaradır:

Yüce Allah'ın:

"Ey Âdemoğulları" hitabında, o dönemlerde Beytullahı çıplak olarak tavaf eden Araplar kastedilmekle birlikte, hitap, bütün insanlaradır. Ve bu âyet bundan dolayı namaz için yapılmış bütün mescidler hakkında umumidir. Çünkü, sebebin özelliği değil, hükmün umumiliği nazar-ı itibara alınır.

İlim adamları arasında bununla tavafın kastedilmiş olacağını kabul etmeyenler de vardır. Çünkü tavaf yalnızca tek bir mescidde söz konusu olur. Bütün mescidler için söz konusu olan şey ise namazdır.

Ancak bu, şeriatın maksatları kendisine gizli kalmış olan kimselerin söyliyeceği bir sözdür. Müslim'in Sahihinde İbn Abbâs'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Kadın, çıplak olarak Beyt'i tavaf eder; bu arada: Kendisiyle tavaf edebileceği bir elbiseyi ödünç olarak kim verebilir, diye seslenir ve aldığı bu elbiseyi ferci üzerine koyar ve şöyle dermiş:

"Bugün onun bir kısmı yahut tamamı görünüyor olabilir

Ama ben ondan görünen kısmını kimseye helal kılmıyorum."

Bunun üzerine şu:

"Her mescidde zinetinizi alın" âyeti nâzil oldu. Müslim, Tefsir 25; Nesâî, Menasik 161.

Burada sözü geçen kadın ise, Dubaa bint. Âmir b. Kurt'dur. Bunu, Kadı îyad ifade etmiştir.

Yine Müslimin Sahih'inde Hişam b. Urve'den, o da babasından rivâyete göre, babası şöyle demiş: Araplar, el-Hums diye bilinenler müstesna Beyti hep çıplak tavaf ederlerdi. el-Hums diye bilinenler ise, Kureyş ve ondan gelenlerdir. Humsların, kendilerine elbise vermeleri hali müstesna Beyti çıplak olarak tavaf ederlerdi. Erkekler erkeklere, kadınlar da kadınlara elbise verirdi. Hums diye bilinenler ise, Müzdelifenin dışına çıkmazlar, diğer insanların hepsi ise, Arafat'da vakfe yaparlardı. Müslim, Hacc 152.

Müslim'den başka eserlerde de şu zikredilmektedir: Ve biz, Harem ehliyiz. Araplardan herhangi bir kimsenin bizim elbisemiz dışında bir elbiseye bürünmüş olarak tavaf etmemesi, bizim topraklarımıza girdi mi, bizim yemeklerimizden başka bir yemek yememesi gerekir diyorlardı. Araplardan Mekke'de kendisine elbise verecek bir arkadaşı bulunmayan ve ücretle kiralayacak kadar maddi imkânı olmayan kimse, şu iki halden birisini yapmak zorundaydı. Ya Beyti çıplak olarak tavaf edecekti yahut da kendi elbiseleriyle tavaf edecekti. Tavaf ettiği elbiselerini de tavafını bitirdi mi, üzerinden çıkarıp atacak ve kimse de onlara dokunmayacaktı, Bu elbiseye de (çıkarılıp atılan anlamında): el-Lekâ denilirdi. Tavaf elbiseleri ile ilgili bolümü: Buhârî, Hacc 91.

Araplardan birisi de şöyle demiş:

"Benim ona yaptığım yeterdir: Üzerine hücum edip onu

Kendisine yaklaşılmayan tavaf edenlerin önünde atılmış bir elbiseye dönüştürmüş olmam."

İşte Araplar, yüce AllahPeygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı gönderdiği vakte kadar bu tür bir cehalet, bid'at ve sapıklık üzere idiler. Yüce Allah da Peygamberine: "Ey Âdemoğulları, her mescidde zînetinizi alın" âyetini indirdi ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın müezzini de: "Şunu bilin ki, çıplak bir kimse Beyti tavaf etmeyecektir." Buhârî, Salah 10. Hacc 67, Cizye 16. Megazî 66, Tefsir 9. sûre 2, 3, 4; Müslim, Hacc 435; Ebû Dâvûd, Menâsik 66: Tirmizî. Hacc 44. Tefsir 9. sûre 6; Menâsik.

Derim ki: Burada kasıt, namazdır diyenler, bunun da zineti ayakkabılardır, demişlerdir. Çünkü, Kürz b. Vebra, Atâ'dan, o, Ebû Hüreyre'den rivâyet ettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir seferinde: "Namazın süsünü takınınız" diye buyurmuş. Ona, namazın süsü nedir diye sorulunca: "Ayakkabılarınızı giyinip onlarla namaz kiliniz" diye buyurmuştur. Suyûtî, ed'Durru'l-Mensur, III, 141.

2. Namazda Setr-i Avret:

Âyet-i kerîme, önceden de geçtiği üzere avretin örtülmesinin vücubuna delildir. İlim ehlinin çoğunluğu (Cumhûr) da avretin örtülmesinin namazın farzlarından olduğu görüşündedir. el-Ebherî ise, o, genei olarak bütün hallerde farzdır. İnsanın namazda da namazın dışında da avretini insanlardan saklayıp örtmesi görevidir. Sahih olan görüş de budur. Çünkü, Hazret-i Peygamber, el-Misver b. Mahreme'ye şöyle demiştir: "Don, elbiseni al ve çıplak olarak yürümeyin." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.' Müslim, Hayz 78; Ebû Dâvûd, Hamam 2.

İsmail el-Kadî ise, setr-i avretin namazın sünnetlerinden olduğu görüşündedir. Buna, şunu delil göstermektedir: Eğer, setri avret namazda farz olsaydı, çıplak kimsenin namaz kalmasının câiz olmaması gerekirdi. Çünkü namazın farzlarından olan her şeyin güç yetirilebilmekle birlikle yerine getirilmesi yahut da olmadığı takdirde onun bedelinin yapılması gerekir, ya da tamamıyla sakil olur. Oysa setr-i avrette durum böyle değildir.

İbnü'l-Arabî der ki: Setr-i avret, namazda bir farzdır. O bakımdan bir İmâm rükuda iken elbisesi düşüp de dübürü açılacak olsa, o da başını kaldırıp açılan yerini örtse bu onun için yeterlidir, görüşü İbn Kasım'a aittir. Sahnûn ise şöyle demektedir: Ona uyanlardan kim ona bakarsa, namazını iade eder. Yine Sahnûn'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir; İmâm da cemaat de namazlarını iade ederler. Çünkü setr-i avret namazın şartlarından bir şarttır. Açılacak olursa namaz batıl olur. Bu görüşünde asıl dayanağı ise taharettir (yani taharet gibi setr-i avreti de şart görmesidir).

Kadı İbnü'l-Arabî der ki: Namazları batıl olmaz diyenler böyle bir şartın sözkonusu olmadığından dolayı bu görüşü benimsemiştir. Elbisesini alıp örtünse, namazı sahih olur, fakat ona bakanların namazı batıl olur, diyenlerin görüşüne gelince, bu silinmesi gereken bir sahife (iltifat edilmemesi gereken bir görüş) ve kendisiyle uğraşılması câiz olmayan bir kanaattir.

Buhârî ve Nesâîde Amr b. Seleme'den şöyle dediği nakledilmektedir: Benim kavmim, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanından döndüklerinde dediler ki: Peygamber şöyle buyurdu: "Aranızda Kur'ân'ı en çok (ezbere) bileniniz size İmâmlık yapsın." Bunun üzerine beni çağırdılar, bana rükû ve sücudu öğrettiler. Ben de onlara namaz kıldırıyordum. Üzerimde sökük bir cübbe vardı. Babama: Oğlunun kıçını biz görmeyelim diye (onu, giydireceğin bir elbise ile) önemem misin?" Nesâî'nin lâfzı ile rivâyet bu şekildedir. Nesâî, Kıble 2. Ayrıca bk.: Buhârî, Meğâzî 53: Ebû Dâvûd, Salât 60; Müsned, V, 30, 71.

Sehl b. Sa'd'dan da şöyle dediği sabit olmuştur: Erkekler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın arkasında namaz kıldıklarında büründükleri elbiselerinin darlığından dolayı onları küçük çocuklar gibi boyunlarında düğüm yapıyorlardı. Birisi de şöyle dedi: Ey Kadınlar topluluğu, erkekler başlarını (secdeden) kaldırmadıkça, siz başlarınızı kaldırmayınız. Bunu da Buhârî, Nesâî ve Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Buhârî, Salât, Ezan 136, Müslim, Salat 133; Ebû Dâvûd, Salât 78: Nesâî, Kıble 16: Müsned, II, 433, V, 331.

3. Kişinin Kendi Avretini Görmesinin Hükmü:

Kişinin kendi avretini görmesinin hükmü hususunda fukahanın farklı görüşleri vardır:

Şâfiî der ki: Eğer elbise dar ise, onu ya ilikler ya da Üzerindeki gömleğin kenarları çekilip de yakası tarafından avreti görülmesin diye bir şeylerle iliştirir. Bunu yapmayacak olur da kendi avretini görecek olursa, namazı iade eder. Ahmed'in de görüşü budur.

Mâlik ise, düğmeleri iliklenmeden ve üzerinde şalvar bulunmaksızın entari ile namaz kılmaya ruhsal vermiştir. Ebû Hanîfe ve Ebû Sevr'in görüşü de budur. Salim gömleğinin (entarisinin) düğmelerini iliklemeksizin namaz kılardı.

Dâvûd et-Taî der ki: Eğer sakalı büyükse bunda bir mahzur yoktur. Bu anlamda bir görüşü el-Esrem, Ahmed'den nakletmektedir.

Eğer kişi İmâm ise, ridasız (belden yukarısını örten elbise) namaz kılmamalıdır. Çünkü bu zinettendir.

Ayakkabı ile namaz kılmanın da zinetten olduğu söylenmiştir. Bunu da Enes, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmiş olmakla birlikte sahih değildir.

Yine denildiğine göre, namazın zineli (süsü), rükûa giderken ve rükûdan kalkarken elleri kaldırmaktır.

Ebû Ömer der ki: Her şeyin bir süsü vardır. Namazın süsü ise tekbir getirmek ve elleri kaldırmaktır.

Ömer (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Allah size bolluk vermiş ise siz de kendiniz için bolluk yapın. Bir adam elbiselerini giyinerek bir İzar (belden aşağısını örten elbise) ve bir rida ile (belden yukarısını örten elbise), bir izar ve bir gömlekle, bir izar ve bir cübbe ile, şalvar ve rida ile, şalvar ve gömlek ile, şalvar ve cübbe İle -zannederim: Yanın şalvar ve gömlek ile de dediğini zannediyorum- yarını şalvar ve rida ile, yarım şalvar ve cübbe ile (kılsın). Bunu da Buhârî ve Dârakutnî rivâyet etmiştir. Buhârîi, Salah 9; Dârakutnî, I 282.

4. Yemek, İçmek Ve İsraf Etmemek:

Yüce Allah'ın:

"Yeyin, için, israf etmeyin" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Yüce Allah bu âyet-i kerimede israf veya büyüklerime söz konusu olmadığı sürece yemeyi ve içmeyi helal kılmaktadır.

İhtiyaç gereği olan miktar ise -ki bu da açlığı susturan ve susuzluğu gideren miktardır- aklen de şer'an de mendup (teşvik edilmiş) dır. Çünkü, bu kadarı ile nefis muhafaza edilir (hayatta kalınır) ve duyular korunabilir. Bundan dolayı şeriatte visal orucu yasağı varid olmuştur. Zira visal, (iftar ve sahur yemeksizin günlerce oruç tutmak) hem bedeni güçsüz bırakır, hem de nefsi öldürür. İbadet etmeye takat bırakmaz. Bu ise, şeriatin yasakladığı aklın da reddettiği birşeydir. Nefsini ihtiyaç duyduğu kadarından alıkoyan kimsenin iyilik namına bir payt olmayacağı gibi, zühtten de pay sahibi olduğu söylenemez. Çünkü, aciz bırakmak ve zayıf düşürmek suretiyle kendisini mahrum ettiği itaatleri işlemenin sevabı daha çok, ecri daha büyüktür.

İhtiyaç miktarından fazlası( nı yeyip içmek) hususunda iki farklı görüş vardır. Bunun haram olduğu söylendiği gibi, mekruh olduğu da söylenmiştir.

İbnü'l-Arabî der ki: Sahih olan da budur. Çünkü doyma miktarı beldeden beldeye, zamandan zamana, yaştan yaşa ve yiyecekten yiyeceğe farklı farklıdır.

Şöyle de denilmiştir: Az yemenin pek çok faydaları vardır. Az yiyenin bedenen daha sıhhatli, hafızasının daha güzel, kavrayışının daha açık, uykusunun daha az ve daha çabuk haraket edebilen bir kişi olması, bunlar arasındadır. Çok yemek halinde ise, mide gereksiz şeylerle doldurulur ve lüzumsuz şişirilir. Çeşitli hastalıklar bundan ortaya çıkar. O bakımdan az yemenin gerektirdiğinden çok daha fazla ilaca ihtiyaç duyulur.

Fakihlerden birisi: En büyük ilaç gıda miktarlarını aşmamaktır, demiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu hususu tabiplerin sözlerine ihtiyaç bırakmayacak şekilde kalplere rahatlık veren bir ifadeyle şöylece dile getirmiştir: "Âdemoğlu karnından daha köıü bir kap doldulmuş değildir. Âdemoğluna sulbünü (iskeletini) ayakta tutacak bir kaç lokmacık yeter. Eğer mutlaka (çok yemesi) gerekiyorsa, (midesinin) üçte birini yemeğine, üçte birini içeceğine, üçte birini de nefesine ayırsın." Bunu Tirmizî, el-Mikdam b. Madîkerib yoluyla rivâyet etmiştir. Tirmizî, Zühd 47: İbn Mâce, Et’ime 50; Müsned, IV, 132,

İlim adamlarımız der ki: Eğer Bokrat (Hipokrat) bu paylaştırmayı işitmiş olsaydı, bu hikmetten hayrete düşerdi.

Nakledildiğine göre Harun er-Reşid'in oldukça maharetli hristiyan bir doktoru varmış. Bir gün Ali b. el-Hüseyn (b. Vâkid)'e şöyle sormuş: Sizin Kitabınızda tıp ilmî namına bir şey yoktur. Halbuki ilim iki türlüdür. Biri edyan (dinler) ilmi diğeri ebdan (bedenler) ilmi. Ona, Ali b. el-Hüseyin şu cevabı vermiş: Yüce Allah tıbbın tamamını Kitabımızda yer alan yarım âyette hülasa etmiştir. Hristiyan doktor bu hangisidir diye sorunca O, şu cevabı vermiş: Bu yarım ayet, yüce Allah'ın:

"Yeyin, için, israf etmeyin" âyetidir. Hristiyan doktor şu cevabı vermiş: "Rasulünüzden tıbba dair bir şey nakledilmiyor." Bu sefer Ali b. el-Hüseyn şu cevabı vermiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da tıbbı bir kaç kelimede özetleyi vermiş. Bunlar hangileridir diye sorunca, Ali şu cevabı vermiş: "Mide hastalıkların yuvasıdır. Koruma, her türlü tedavinin başıdır. Sen, her bedene alıştırdığın kadarını ver." Bunun üzerine hristiyan şu cevabını vermiş: Kitabınız da Peygamberiniz de Calinos'a tıp diye bir şey bırakmamıştır.

Derim ki: Denildiğine göre, hastanın tedavisi iki eşit bölüme ayrılır. Yarısı ilaçla tedavidir, yarısı da perhizdir. İkisi bir araya geldi mî, hasta kişi iyileşmiş ve sıhhatine kavuşmuş kabul edebilirsin. İkisinden biri tercih edilecek olursa, perhizin tercihi daha uygundur. Zira perhizi terk ile birlikte tedavinin bir faydası olmaz. Ama ilaç kullanmamakla birlikte perhiz faydalı olur. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her türlü tedavinin esası perhizdir."

Allahu a'lem bununla kastedilen her türlü ilaca ihtiyaç bırakmayacağıdır. O bakımdan şöyle denilmiştir: Hintlilerin bütün tedavileri perhizden ibarettir. Hasta olan kişi bir kaç gün süre ile yemekten, içmekten ve konuşmaktan uzak durur, sonunda iyileşip sağlığına kavuşur.

5. Az Yemek Ve İçmekle Yetinmek, Mü’minin Sıfatlarındandır:

Müslim, İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Kâfir kimse, yedi bağırsakla ver. Mü’min ise tek bir bağırsakta yer." Buhârî, Et'ime 12; Müslim, Eşribe 182 185; Tirmizî, .... 20; İbn Mâce, Et’ime 3; Dârimî, Et'ime 13; Muvatta’', Sifatun-Nebiy 9: Müsned, II, 21, 145, 257...

İşte bu, Hazret-i Peygamberin dünyalıktan az ile yetinmeye, dünyada zühde ve yeteri kadarı ile kanaatkârlık etmeye bir teşviktir. Araplar, az yemekle övünür ve çok yemekten dolayı başkalarını yererlerdi. Nitekim şairlerinden birisi şöyle demektedir:

"Aşırı gitmeyecek şekilde yiyecek olursa, közde kızartılmış bir ciğer parçacığı

Yeter ona ve küçük bir bardak su ile kanar."

Um Zer' de İbn Ebi Zer' hakkında şunları söylemektedir: "Ve onu oğlağın kolu doyurur. " Buhârî. Nikâh 82; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 92.

Hatim et-Taî de çok yemeyi yererek şunları "söylemektedir:

"Eğer sen karnına istediği şeyleri verecek olsan ve bir de fercine

Her ikisi birlikte yerilme (sebebi)nin en sonuna kadar seni götürürler."

el-Hattabî der ki: Hazret-i Peygamberin: "Mü’min tek bir bağırsakta yer"âyetinin anlamı: O, doymayacak kadar yer ve başkasını kendisine tercih ederek azığından başkasına birşeyler artırır, yediği kadarı ile de kanaat getirir, demektir. Bununla birlikte birinci açıklama şekli daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Hazret-i Peygamberin: "Kâfir ise yedi bağırsakta yer" âyetinin umum ifade etmediği söylenmiştir. Çünkü, şahit olunan durum, hadisin umum ifade ettiğini kabul etmemize engeldir. Çünkü, bir mü’minden daha az yiyen bir kâfir bulunabilir ve kâfir İslâm'a girdikten sonra da yemesinde artış ya da eksiliş olmayabilir.

Bunun, muayyen bir kimseye işaret olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki: el-Cahcah el-öıfarî, yahut Sümame b. Usâl, ya da Nadla b. Amr el-Gıfari, veya Basra b. Ebi Basra el-Ğifarî diye bilinen bir kâfir kişi (yahut böyle anılanlardan birisi) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a misafir olmuş. Yedi koyundan sağılan sütü içmiş. Sabah olunca İslâm'a girmiş, bu sefer tek bir koyundan sağılan sütü içmiş ve onu da bitirememiş. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hadisi irad buyurmuş. Buna göre Hazret-i Peygamber, şu (kâfir iken) demiş gibi olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Denildiğine göre kalbi tevhid nuru ile nurlamnca, bu sefer yemeğe, itaat edebilmek için gerekli gücü elde edebilecek vasıta gözüyle bakmaya başlar ve ondan ihtiyaç kadarını aldı. Küfür dolayısıyla kalbi karanlık iken, kâfirin yemesi İshal oluncaya kadar çokça otlayan bir hayvanın yemesi gibiydi. Sözü geçen bağırsakların hakikat anlamıyla kullanılıp kullanılmadığı hususunda da farklı görüşler vardır.

Hakikat anlamında olup tıp ve teşrih (anatomi) bilginlerince bilinen isimleri olduğu söylendiği gibi, bunlar obur kimsenin kendileri sebebiyle yemek yediği yedi sebepten kinaye olduğu da söylenmiştir. Böyle bir kimse ihtiyaç duyduğu için, aldığı bir haber dolayısıyla, koku alması, görmesi, dokunması ve tatması dolayısıyla ve daha çok yiyeyim düşüncesiyle yer.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, yedi bağırsağı olan kimsenin yediği kadar yemesi anlamındadır. Mü’min ise yemekten çabuk et çekmesi bakımından yalnızca tek bir bağırsağı olan kimse gibi yer. Böylelikle, kâfir ile yediği yedi bölümün yalnızca bir bölümünde ortak yer (yedide biri kadar yer), kâfir ise ondan yedi kat fazla yer, demektir.

Bu hadiste geçen bağırsak mide anlamındadır.

6. Yemek Yeme Adabı:

Bu husus açıklandıktan sonra şunu bil ki, insanın yemekten önce ve sonra ellerini yıkaması müstehapur. Çünkü, Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yemekten önce ve sonra abdest berekettir." Farklı lâfızlarla, aynı manada, Ebû Dâvûd, Et’ime 11; Tirmizî, Et’ime 39; Müsned, V, 441.

Bu, Tevratta da böyledir. Bunu, Zâzan, Selman'dan rivâyet etmiştir.

Mâlik ise, temiz elin yıkanmasını mekruh görürdü. Ancak, hadise uymak daha uygundur.

Sıcak mıdır, soğuk mudur bilmeden bir yemek yememelidir. Çünkü, eğer yemek sıcaksa bundan eziyet duyar. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Yemeği soğutunuz. Çünkü sıcak bereketsiz olur."Bu hadis de sahih bir hadistir' Hâlim, el-Müstedrek, IV, 118: el-Heyseıni, Mecmâu'z-Zevaid, V, 20. el-Bakara Sûresi'nde daha önce geçmişti.

Yemeği koklamamak da adaptandır. Çünkü bu, hayvanların işidir. Bunun yerine canı çekerse ondan yer, hoşlanmasa onu bırakır. Aç gözlü sayılmasın diye de lokmalarını küçültür ve çokça çiğner. Başında "Bismillah" der, sonunda "elhamdülillah" der. Elhamdülillah derken onunla beraber oturanlar yemeklerini bitirmemişse sesini yükseltmez. Çünkü sesinin bu şekilde yükselmesi onların yemek yemelerine mani olabilir.

Yemek adabı pek çoktur. Bunlar onların bir bölümüdür. Bir diğer bölümü de yüce Allah’ın izniyle Hûd Sûresi'nde (11/69. âyetin tefsirinde) gelecektir.

İçmenin de bilinen bir takım adabı vardır. Bunlar, yaygın olduklarından dolayı onlardan söz etmiyoruz. Müslim'in Sahih'inde de İbn Ömer'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Sizden herhangi bir kimse yemek yiyecek olursa sağ eliyle yesin, İçecek olursa da sağ eliyle içsin, Çünkü şeytan sol eliyle yer ve sol eliyle içer. Müslim, Eşribe 105, 106); Ebû Dâvûd, Et’ime 19: Tirmizî, Et'ime 9: İbn Mâce, Et’ime 8; Dârimî, ...... 9; Muvatta’', Sıfatu'n-Nebiyy 6: Müsned, II, 325, 349

7. İsraftan Kaçınmak:

Yüce Allah'ın:

"İsraf etmeyin" âyeti, çok yemek suretiyle israf etmeyin demektir. Buna göre israf çok içmekte de sözkonusu olur. Bunların fazlası mideye ağırlık verir, insanın Rabbine hizmetini aksatır. Nafile hayırlardan payına düşeni yerine getirmekten alıkoyur. Eğer bunu da aşarak üzerine vacib olanı yerine getirmekten engelleyecek noktaya gelirse, bu sefer bu fazla yeme ve içme ona haram olur. Yemesinde ve içmesinde israfa kaçmış olur.

Esed b. Mûsa, Avn b. Ebi Cuhayfe'den, o da babasından (Ebû Cuhayfe'den) şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Oldukça yağlı bir etle tirit yedim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a geğire geğire gittim. Şöyle buyurdu: "Ey Ebû Cuhayfe şu geğirmeni kes. Çünkü, dünyada insanlar arasında en çok doyan kimseler kıyâmet gününde en uzun aç kalacak kimselerdir." Tirmizî, Sıfatul-Kıyame 37: İbn Mâce, Et’ime 50. Bundan sonra Ebû Cuhayfe, dünyadan ayrılıncaya kadar karnım dolduracak kadar yemedi. Sabah (öğlen) yemek yedi mi akşam yemezdi, akşam yedi mi, sabah yemezdi.

Derim ki: İşte Hazret-i Peygamberin: "Mü’min, tek bir bağırsakta yer" âyetinin anlamı bu olabilir. Yani, imanı tam olan, kâmil olan böyle yer demektir. Çünkü, müslümanlığı güzel olan, İmâm kemale eren -Ebû Cuhayfe gibi-bir kimse, sonunda karşılaşacağı ölümü ve ondan sonrasını düşünür. Bu, dehşetli hallerden korkup çekinmesine sebep olur, bütün armalarını yerine getirmesine engel teşkil eder. Doğrusun en iyi bilen Allah'tır.

İbn Zeyd der ki: "İsraf etmeyin" âyeti, haram yemeyin demektir. Şöyle de denilmiştir: Canının çektiği her şeyi yemen israftandır. Bunu da Enes b. Mâlik Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmiştir, İbn Mâce de bunu Sünen'inde kaydetmektedir. İbn Mâce, Et’ime 51.

Yine şöyle denilmiştir: Doyduktan sonra yemek de israftandır. Bütün bunlar ise mahzurlu şeylerdir.

Lokman oğluna şöyle demiştir: Yavrucuğum karnın tokken üstüne yemek yeme. Çünkü böyle bir şeyi köpeğe dahi atman, senin onu yemenden hayırlıdır.

Semure b. Cundub, oğlunun ne yaptığını sormuş, ona: Dün tıka basa yedi, diye cevap vermişler. O, tıka basa mı yedi diye sorunca, evet dediler. Bu sefer şöyle dedi: Eğer ölmüş olsaydı onun cenaze namazını kılmazdım.

Şöyle de açıklanmıştır: Cahiliye döneminde Araplar, haccettikleri günlerde yağlı yemezler ve az yemekle yeu'nider, çıplak olarak tavaf ederlerdi. İşle onlara: "Her mescidde zinetinizi alın, yeyin, için, israf etmeyin." yani, size haram kılınmamış şeyleri haram kılmak suretiyle israf ederek haddi aşmayın, denildi.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

De ki: "Allah'la kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları kim haram kılmıştır?" De ki: "Bunlar, dünya hayatında îman edenler içindir. Kıyâmet günü ise yalnız onlaradır." İşte Biz, âyetleri bilenler için böylece açıklarız.

Bu âyete dair açıklamaSarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Allah'ın Lütfundan Yararlanmak:

Yüce Allah:

"Allah'ın kulları için çıkardığı zineti... kim haram kılmıştır" âyetinde, Allah'ın kendilerine haram kılmamış olduğu şeyleri kendiliklerinden haram kıldıklarını beyan etmektedir.

Burada sözü geçen zinet, kişinin gücü yettiği takdirde güzel giyimdir. Bütün elbiselerin kastedildiği de söylenmiştir. Nitekim Hazret-i Ömer'den: "Allah size genişlik verdiği vakit, siz de genişlik gösteriniz..." dediği rivâyet edilmiştir ki, daha önce onun bu sözü geçmiş bulunmaktadır. İmâm Mâlik'in hocalarından Ali b. el-Huseyn b. Ali b. Ebî Tâlib'den (Allah hepsinden razı olsun) rivâyet olunduğuna göre o, elli dinar değerinde İpek ve yünden dokunmuş bir elbiseyi kış mevsiminde giycrmiş. Yaz geldi mi, o elbiseyi ya sadaka olarak verir, yahut satar değerini lasadduk edermiş. Yazın da Mısır'dan gelme ve "Mumaşşak" denilen, kırmızıya boyanmış (altlı üstlü) iki elbise giyer ve:

"De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zinetl, temiz ve hoş rızıkları kim haram kılmıştır" âyetini okurmuş.

2. Giyim Ve Kuşam Adabı:

Durum böyle olduğuna göre âyet-i kerîme değerli elbiselerin giyilebileceğine, Cuma ve Bayramlarda insanlara karşı çıkılacağı vakitlerde, kardeşlerin ziyaretine gidileceği zamanlarda bunlarla süslenilebileceğine delalet etmektedir. Ebû'l-Âl-iyye der ki: Müslümanlar biribirleriyle ziyaretleştiklerinde güzel elbise giyerlerdi.

Müslim'in Sahih'inde Ömer b. el-Hattâb'dan rivâyete göre o, mescidin kapısı önünde Siyerâ denilen (saf ipekten), kendisine sarınılarak örtünülen bir elbise görür. Ey Allah'ın Rasulü, bunu cuma günü ve huzuruna geldikleri vakit elçilere karşı giyinmek üzere satın alsan. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bunu ancak âhirette bir payı bulunmayan kimseler giyer." Buhârî, Îdeyn 1, Hibe 27, 29, Cihâd 177, Libâs 30, Edeb 66; Müslim, Libâs 6-9: Ebû Dâvûd, Libas 7: Nesâî; Salâtu'l-Îdeyn, 5; Müsned, II. 20, 39, 49...

Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ömere güzel giyinme teklifine karşı değil, satılan bu elbisenin Siyarâ diye bilinen elbise oluşundan dolayı karşı çıkmıştır.

Temim ed-Dâri de bin dirheme bir elbise almış ve bununla namaz kılarmış. Mâlik b. Dinar da kaliteli Aden elbiselerini giyermiş. Ahmed b. Hanbel'in elbisesi yaklaşık bir dinara satın alınırmış.

Şimdi bunlar nerede, keten ve yün gibi kaba elbiseleri tercih edip bu sözü edilen tutumlardan yüz çeviren, onlara iltifat etmeyen ve:

"Takva elbisesine gelince o daha hayırlıdır" (el-A'raf, 7/26) diyenler nerede. Heyhat! Acaba sözünü ettiğimiz bu kimseler takva elbisesini terketmiş kimseler miydi? Allah'a yemin ederim ki hayır, bilakis onlar, hem takva sahibi kimselerdi, hem bilgili ve akıllı kimselerdi. Onun dışında kalanlar ise kuru iddiaların sahibi kimselerdir. Kalplerinde takva namına birşey yoktur.

Halid b. Şevzeb der ki: el-Hasen'a Ferkad'ın geldiği bir sırada yanlarında idim. el-Hasen, elbisesini alıp ona uzattı ve Ey Fureykad (Ferkadcik), Ey Um Fureykad'in oğlu, şüphesiz iyilik bu elbiseye bürünmekte değildir. İyilik kalbe yerleşen ve amelin tasdik ettiği şeydir.

Maruf el-Kerhî'nin kardeşinin oğlu Ebû Muhammed, üzerinde yünden bir cübbe bulunduğu halde Ebû'l-Hasen b. Yesar'ın huzuruna girdi. Ebû'l-Hasen ona şöyle dedi: Ey Ebû Muhammed, sen kalbini mi yüne bürüdün, yoksa bedenini mi? Sen onun yerine kalbini yüne bürü ve isterse Kûhî (diye bilinen) Kuhistan'dan gelme elbiseleri üst üste giyin.

Bir adam da eş-Şiblî'ye şöyle demiş: Arkadaşlarından bir topluluk geldi ve bunlar şu anda camide bulunuyorlar. O da yanlarına çıkıp gittiğinde üzerlerinde yamalı elbiselerin ve peşiemallerin olduğunu görünce, şu beyiti okumuş:

"Çadırlara gelince, şüphesiz ki onların çadırları gibidir.

Fakat gördüğüm kadarıyla mahallenin hanımları asıl hanımları değildir."

Ebû'l-Ferec İbnü'l-Cevzî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiş: Ben de peştemale bürünmeyi ve yamalı elbiseler giyinmeyi şu dört sebep dolayısıyla mekruh görüyorum:

1- Evvela bu, selef-i salibin giyindiği şeylerden değildi. Onlar, zaruret dolayısıyla elbiselerini yamalıyorlardı.

2- Böyle bir giyim fakirlik iddiasını ihtiva eder, Halbuki insan, Allah'ın üzerindeki nimetlerini göstermekle emrolunmuştur.

3- Güya zahidlik gösterisidir Oysa biz zahidliğimizi örtmekle emrolunduk.

4- Bu, şeriatten yana kayıp uzaklaşan kimselere bir benzeme isteğidir. Bir kavme benzemeye çalışan ise onlardandır.

Taberî de der ki: Kıl yününden yapılmış elbiseleri giyinmeyi, pamuk ve ketenden -helalinden bunları giyinebilme imkânını bulabilmekle birlikte - yapılmış ebliseleri giyinmeye tercih edenler hata etmiştir. Aynı şekilde bakliyat ve mercimek yeyip bunu buğday ekmeğine tercih eden de, kadınlara karşı arzu duyar korkusuyla et yemeyi terk eden de hata etmiştir.

Bişr b. el-Haris'e yün giyinmeye dair soru sorulmuş, böyle bir soru ona ağır gelmiş ve hoşlanmadığı yüzünden anlaşıldıktan sonra şöyle demiş: Şehirlerde yün giyinmektense ipek ve uspurlu elbiseleri giyinmeyi daha çok severim.

Ebû'l-Ferec de der ki: Selef orta halli elbiseleri giyinirlerdi. Ne çok pahalı ve kaliteli, ne de oldukça kalitesizleri. En iyi elbiselerini de cuma, bayram ve kardeşlerle karşılaşacakları vakitlere ayırırlardı. Daha iyi olanı tercih etmek onlar tarafından çirkin bir şey olarak görülmüyordu. Kişiyi küçük düşüren elbiseye gelince, bu da zahidlik ve fakirlik izharı (gösterişi) ihtiva eder. Ve sanki Allah'tan bir şikâyet tavrı gibidir. Giyenin de küçük görülmesine sebep teşkil eder. Bütün bunlar ise mekruhtur ve yasak kılınmış şeylerdir.

Birisi dese ki: Güzel elbise giyinmek nefsin bir isteğidir. Biz ise nefsimize karşı cihad etmekle emrolunduk. İnsanlara karşı da süslenmektir. Oysa biz fiillerimizi insanlar için değil Allah için yapmakla emrolunduk.

Böyle bir itiraza verilecek cevap şudur: Nefsin arzuladığı her şey yerilecek türden değildir. Aynı şekilde insanlara karşı kendisiyle süslenilen her şey de mekruh değildir. Bunlardan, eğer şeriat yasaklamış ise yasaklanılır, yahut din hususunda bunlar riyakârlık olsun diye yapılırsa yasak kılınır. Şüphesiz insan, güzel görünmeyi arzu eder. Ve bu nefsin bir payıdır, bundan dolayı da kişi kınanmaz. Bundan dolayı kişi saçını tarar, aynaya bakar, sarığını düzeltir, elbisenin kaba gelen astarını iç tarafına, güzel görünen dış tarafını da dışa giyinir. Bütün bunlardan mekruh görünen veya yerilen her hangi bir şey yoktur.

Mekhûl, Âişe (radıyallahü anha)'dan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbından bir topluluk onu kapıda bekliyorlardı.

O da yanlarına gitmek üzere dışarı çıktı. Evde içinde su bulunan bir deri kap (küçük bir kova) vardı. Suya bakarak sakalını ve saçlarını düzeltmeye başladı. Ben: Ey Allah'ın Rasulü sende mi bunu yapıyorsun diye sordum, şöyle buyurdu: "Evet, kişi kardeşlerinin yanına çıkacağı vakit kendisine bir çeki düzen versin. Şüphesiz Allah güzeldir, güzel olanı sever."

Müslim'in Sahih'inde de İbn Mes'ûd'dan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Kalbinde zerre ağırlığı kadar kibir namına bir şey bulunan kişi cennete girmeyecektir." Bir adam dedi ki: Kişi, elbisesinin, ayakkabısının güzel olmasını ister. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Muhakkak Allah güzeldir, güzel olanı sever. Kibir de hakkı reddetmek ve insanlara yukardan bakıp onları küçük görmektir." Müslim, Îman 147; Tirmizî, Birr 61.

Bu anlamda Hadîs-i şerîfler pek çoktur. Hepsi de temizliğe ve güzel görünüşe delalet etmektedir. Muhammed b. Sa'd şunu rivâyet etmektedir: Bize el-Fadl b. Dukeyn haber verdi, dedi ki: Bize, Mende!, Sevr'den anlattı, o, Halid b. Ma'dân'dan dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), tarak, ayna, yağ, misvak ve sürmesini yanına alarak yolculuk yapardı. İbn Cüreyc'den ise, "kendisiyle tarandığı fildişi tarak" dediği nakledilmektedir. İbn Sa'd der ki: Bize, Kabisa b. Ukbe haber vererek dedi ki: Bize, Süfyan anlattı, o, Rabi' b. Sabih'ten, o, Yezid er-Rukaşi'den, o, Enes b. Mâlik'ten dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) başına çokça yağ sürer ve sakalını su ile tarardı. Bize, Yezid b. Harun haber verdi, bize, Abbâd b. Mansur anlattı, Abbâd, ikrime'den, o, İbn Abbâs'tan dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın uyuduğu vakit hor bir gözüne üçer defa sürme çektiği bir sürmedanlığı vardı. İbn Sa'd, Tabakaat, I. 484.

3. Temiz Ve Hoş Rızıklar:

Yüce Allah'ın:

"Temiz ve hoş rızıklar" âyetindeki; "(.......): Temiz ve hoş şeyler" kazanç ve tat itibariyle hoş ve temiz şeyler hakkında kullanılan umumî bir isimdir. İbn Abbâs ve Katade derler ki: Temiz ve hoş rızıklar ile cahiliyye dönemi insanlarının haram kıldıkları Bahîre, Sâibe, Vasile ve Hamlar kastedilmektedir. Bundan kastın, kendilerinden lezzet alınan bütün yiyecekler olduğu da söylenmiştir.

Hoş ve temiz şeyleri terketmek ve lezzetlerden yüz çevirmek hususunda farklı görüşler vardır. Kimileri, böyle bir tutum Allah'a yakınlaştırıcı bir amel değildir. Çünkü, mubah olan şeylerin yapılması da terkedilmesi de müsallallahü aleyhi ve sellemidir, demişlerdir.

Kimileri de böyle bir iş, bizatihi Allah'a yakınlaştırıcı değilse de dünyada zahidliğe, uzun emelli olmamaya ve dünya için kendisini külfete sokmayı terk etmeye götüren bir yoldur. Bu ise menduptur. Mendup olan bir amel de Allah'a yakınlaştırıcıdır, demişlerdir.

Başkaları da şöyle demektedir: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Eğer istesek, hiç şüphesiz közde et pişirebiliriz, ince ekmek ve kuru üzüm ile birlikte hardal bulundurabiliriz. Fakat ben, yüce Allah'ın bir takım kimseleri yererek:

"Siz bütün hoş şeylerinizi dünya hayatınızda bitirdiniz" (el-Ahkaf, 46/20) diye buyurduğunu gördüm.

Bir başka kesim de bütün bunların kendisini külfete sokarak bir araya getirilmesiyle, külfetsiz bir araya gelmeleri arasında fark gözetmişlerdir. Hocalarımızın hocası, Ebû'l-Hasen Ali b. el-Mufaddal el-Makdisî der ki: -yüce Allah'ın izniyle de sahih olan bu görüştür- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den hoş ve lezzetlidir diye her hangi bir yemeği yemediği asla nakledilmiş değildir. Bilakis o, helva, bal, kavun, taze hurma yer, bununla birlikte dünyanın zevk verici arzulanan şeyleriyle uğraşıp ahiret işlerinden alıkoyması dolayısıyla da bu maksatla külfete girmeyi hoş görmezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Derim ki: Kimi sufiler, temiz ve lezzetli şeyleri yemeyi mekruh görmüş ve Ömer (radıyallahü anh)'ın şu sözünü delil göstermişlerdir: Et yemekten uzak durun. Çünkü, et de tıpkı şarabın alışkanlığı gibi bir alışkanlık yapar.

Buna şöyle cevap verilir: Bu, dünyada nimetleri tercih edip, arzularının peşinden devamlı koşmayı, nefsi zevk aldığı şeylerden yana rahatlatmayı tercih edip ahireti unutarak dünyaya yöneleceğinden korktuğu kimseler hakkında söylenmiş bir sözdür. Bu bakımdan Ömer (radıyallahü anh), valilerine ve komutanlarına (amirlerine) şu şekilde mektup yazardı: Nimetlere gark olmaktan, Acemlilerin elbiselerini giyinmekten uzak durun. Bunun yerine sıkıntılı ve zahidane yaşayışı tercih edin.

Ömer (radıyallahü anh) bu sözleriyle hiç bir zaman Allah'ın helal kıldığı şeyi haram kılmayı, yahut da ismi yüce ve mübarek Allah'ın mubah kıldığı bir şeyi yasaklamayı düşünmemiştir, Diğer taraftan yüce Allah'ın âyeti, uyulan ve dayanak alınan sözlerin en hayır)ısıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zineti temiz ve hoş rızıkları kim haram kılmıştır?" Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Dünya ve ahirette en iyi katık ettir." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, V. 35.

Hişam b. Urve'nin babasından, onun Âişe (radıyallahü anha) dan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kavun ile taze hurmayı birlikte yer ve şöyle dermiş: "Bunun sıcağı bunun serinliğini, bunun serinliği de bunun sıcağını kırıyor." Ebû Dâvûd; Tirmizî, Et'ime 36; İbn Mâce, Et'ime 37.

el-Mâide Sûresi'nde (5/87. âyet, 1, 2. başlıklar ve devamında) iyi olmayan yiyecekleri tercih edenlerin kanaatlerine redde dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet-i kerîme de, başka âyet-i kerimeler de bu kanaate sahip olanların kanaatlerini reddetmektedir. Allah'a hamd olsun.

4. Nimetler Mü’minler İçindir:

Yüce Allah'ın:

"De ki: Bunlar dünya hayatında Îman edenler İçindir."

Yani, bu nimetler dünya hayatında yüce Allah'ı tevhid etmek ve O'nu tasdik etmek mukabilinde hakkı ile onlara aittir. Yüce Allah, nimet verir, rızık ihsan eder. Eğer, nimete tnazhar olan kişi O'nu tevhid eder ve tasdik ederse, nimetin hakkını yerine gelirmiş olur. Eğer küfre saparsa, bu sefer şeytanın kendisini etkilemesine imkân vermiş olur. Sahih hadiste şöyle buyrulmaktadır: "Allah'tan daha çok eziyete katlanan hiç bir kimse yoktur. O, insanlara afiyet verir, rızık ihsan eder, kendileri ise O'nun eşi ve çocuğu olduğu iddiasında bulunurlar. " Buhârî, Edeb 71. Tevhîd 3: Müslim, Sıfâtu'l-Miinâfikin 49, 50; Müsned, IV, 395, 401, 405.

"Dünya hayatında..." âyetinde ifade tamam olmaktadır. O bakımdan daha sonra meriu' olarak "Yalnız" diye buyurmaktadır, Bu, İbn Abbâs ve Nafi'in kıraatidir.

"Kıyâmet günü ise yalnız onlaradır." Yani, yüce Allah, hoş ve temiz rızıkları ahirette yalnızca îman edenlere verecektir. Dünyada bunlarda mü’minlere ortak oldukları gibi, ahirette de müşrikler, mü’minlere bu hoş ve temiz rızıklarda ortak olmayacaklardır.

Âyetin ifade ettiği anlam şudur: Bu hoş ve temiz şeyler dünya hayatında başkalarının da kendilerine bunlarda ortak olması ile birlikte mü’minler içindir. Kıyâmet gününde ise yalnız onların olacaktır. Buna göre

" Yalnız" kelimesi, hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak yeni bir cümle başlangıcıdır, İbn Abbâs, ed-Dahhak, el-Hasen, Katade, es-Süddî, İbn Cüreyc ve İbn Zeyd'in görüşü budur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu dünya hayatında var olan hoş ve temiz şeyler kıyâmet gününde, yalnızca dünya hayatında îman eden kimselere verilecektir. Bunun, yalnızca mü’minlere verilmesi ise, bu nimetler dolayısıyla cezalandırılmayacakları ve azap görmeyecekleri anlamındadır. Buna göre Dünya hayatında" ibaresi; Îman edenlere" taalluk etmektedir. Saîd b. Cübeyr'in açıklaması da buna işaret etmektedir.

Diğerleri ise,

"Yalnız" kelimesini hal olarak ve kat' ile okurlar. Çünkü, ifade ondan önce de tamam olmaktadır. Ancak, bu kıraate göre;

"Dünya" kelimesi üzerinde vakıf câiz değildir. Çünkü, ondan sonra gelen ifadeler,

"Îman edenler içindir" âyeti ile alakalı olup ondan haldir. Ve ifadenin takdiri de şöyle olur: De ki: O nimetler dünya hayatında mü’minler içindir, kıyâmet gününde de yalnızca has olmak üzere onlarındır. Bu şekildeki açıklamayı Ebû’l-Ali (el-Farisî) yapmıştır. Mübtedanın haberi ise Îman edenler içindir" âyetidir. Halde amel eden ise, ler içindir" âyetinde yer alan "lâm" harfindeki fiil anlamıdır. Sîbeveyh ise, zarfın Önceden geçmiş olması dolayısıyla mansub olduğu görüşünü tercih etmiştir.

"İşte Biz âyetleri bilenler için böylece açıklarız." Yani, size helâl ve haramı geniş geniş açıkladığım gibi, ihtiyaç duyduğunuz her şeyi de size böylece açıklıyorum.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

De ki: "Rabbim, ancak hayasızlıkları, onların açık olanını, gizli olanını, bununla beraber günahı, haksız isyanı, Allah'a -hakkında asla bir delil İndirmediği- her hangi bir şeyi ortak koşmanızı ve Allah'a bilmediğiniz şeyleri isnad etmenizi haram kılmıştır."

Bu âyete dair açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız:

Âyetin Nüzul Sebebi Ve Âyette Yasaklanan Hususlar:

el-Kelbî der ki: Müslümanlar, elbiselere (yerine göre ihrama) bürünüp Beytullah'ı tavaf edince, müşrikler onları ayıpladılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Âyet-i kerimede geçen

"el-Fevâhis. (hayasızlıklar)" açığa çıkanı ile gizlisiyle aşırı derecede çirkin olan işler demektir. Kavli b. Ubade, Zekeriya b. İshak'dan, o, İbn Ebi Necih'den, o da Mücahid'den şöyle dediğini nakletmektedir:

"Açık olanını" âyetinden kasıt, cahiliye döneminde annelerle nikâhlanmaktır.

"Gizli olanını" ile kasıt, da zinadır.

Katade ise, gizli olanı ve açık olanı diye açıklamıştır. Ancak bu açıklama su götürür. Çünkü daha sonra yüce Allah,

"günahı" (el-ism) ve

"haksız İsyanı" (el-bağy) da zikretmiştir. Dolayısıyla

"hayasızlıklar" ile bunların bir bölümünü kastettiği ortaya çıkmaktadır. Durum böyle olduğuna göre,

"hayasızlıklar (el-Fevâhiş)"den kastın zina olduğu ortaya çıkar. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

"Bununla beraber günahı" âyeti hakkında el-Hasen der ki: Bundan kasıt içkidir. Nitekim şair şöyle demektedir:

"Ben, ism'i (şarabı) içtim, ta ki aklım kayboluncaya kadar

İşte ism (şarap) bu şekilde aklı alıp götürür."

Bir. başka şair şöyle demektedir:

"Açıkça içeriz ism'i (şarabı) büyük kâselerle

Ve sen miski aramızda elden ele dolaşır görürsün."

"İsyan (el-Bağy)": Zulüm ve zulümde haddi aşmaktır ki, buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir. Sa'leb de der ki: Bağy, kişinin bir başkasını ağzına dolayarak onun hakkında ileri geri konuşması ve hak olmayan şekilde ona haksızlık etmesidir. Ancak, haklı olarak ondan intikam alması hali bundan müstesnadır. Yüce Allah'ın burada günahı ve haksızlığı, hayasızlıkların kapsamında olmakla birlikte ayrıca zikretmesi ise, bunların günah olarak büyüklükleri ve çirkinlikleri dolayıstyladır. Onları ayrıca zikretmesi, durumlarını daha bir te'kid etmek ve onlardan vazgeçirme kastıyladır. Aynı şekilde;

"Allah'a... ortak koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri isnad etmenizi" yasaklar da böyledir. Bu iki cümle ise, öncekilere ati" yoluyla nasb mahallindedir.

Bir topluluk da "ism: günah" kelimesinin içki anlamına gelmesini kabul etmemektedir. el-Femt der ki: İsm (günah) haddi gerektirmeyen daha aşağı suçlar ve insanlara haksızlık yapmalarıdır. en-Nehhâs der ki: Günahın (el-ism) şarap anlamında kullanılması ise bilinen bir husus değildir. Günah, gerçek anlamı itibariyle bütün masiyetleri kapsamına alır. Şairin dediği gibi:

"Gerçekten, ben, işin en doğrusunun Allah'tan korkmak (takva)

olduğunu gördüm. En kötüsü ise günahtır (el-İsm)."

İbn el-Arabî de bu anlama gelmesini kabul etmeyerek şöyle demektedir: Daha önce geçen beyitte bu anlama geldiğine dair bir delil yoktur Çünkü o, (isim kelimesi yerine) zenbi içtim. Yahut vizri içtim demiş olsaydı yine bu anlama gelecekti. Onun söylediği bu söz, zenbin ve vizrin şarabın isimlerinden biri olmasını gerektirmediği gibi, ism kelimesini kutlanması da böyledir. Bu şekilde açıklamalara iten ise, diti bilmemek ve manalarda delillendirme yolunu bilmemektir.

Derim ki: Biz bu açıklamayı el-Hasen'den de nakletmiş idik. el-Cevherî ise "es-Sıhah"da şöyle demektedir: Harar (şarap), bazan ism diye de adlandırılır. Sonra da daha önce naklettiğimiz buna dair beyiti zikreder.

el-Herevî ise, bu beyiti şarabın ismin kendisi olduğuna dair gerekçe olarak "el-Ğarib" adlı iki eserinde (Ğaribu'l-Kur'ân ve Garibu'l-Hadis'te) nakletmektedir. O bakımdan ism'in lügat itibariyle hem bütün masiyetler hakkında, hem de şarap hakkında kullanılması uzak bir ihtimal değildir. O takdirde bu kullanımda da bir çelişki yoktur.

Bağy ise zulümde haddi aşmaktır. Fesadda haddi aşmak olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

Her ümmetin bir eceli vardır. O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı bir başlık halinde sunacağız:

Ecelin Kesinliği:

Yüce Allah'ın:

"Her ümmetin bir eceli vardır." Yani, belirlenmiş bir süresi vardır.

"O ecelleri gelince" yani, yüce Allah nezdinde bilinen vakitten gelince. İbn Sîrin,

"ecel" kelimesini çoğul olarak; şeklinde ("onların ecelleri" anlamında) diye okumuştur.

"Ne bir an geri bırakabilirler." O vakitten sonraya bir an dahi geri kalmazlar, bir an dahi öne geçmezler. Şu kadar var ki, burada (an anlamında) "saafin özel olarak anılması, zaman dilimlerinin en azına isim oluşundan dolayıdır. Bu kelime bir zaman zarfıdır.

"Ne de ileri alabilirler." İşte bu âyet, maktulün ancak eceliyle öldürüldüğüne delildir. Ölüm eceli demek, ölüm vakti demektir. Borcun ecelinin, vadesinin geliş vakti anlamına geldiği gibi. Bir şey için kendisiyle vakit tayin olunan her şey, onun için bir eceldir. İnsanın eceli ise, şanı yüce Allah'ın, hayatta olan kişinin kaçınılmaz olarak öleceğini bildiği vakittir. Bu vakitten sonraya ölümünün ertelenmesi mümkün değildir. Ancak bu, Allah'ın buna güç yetiremediği bakımından anlaşılmamalıdır.

Aralarından istisna teşkil edenler müstesna, Mu'tezile'nin büyük çoğunluğu şöyle demektedir: Maktul, kendisi için tesbit edilmiş eceliyle ölmez. Eğer öldürülmez ise hayatta kalmaya devam eder. Ancak bu görüş yanlıştır. Çünkü maktul, başkası kendisini öldürdü diye ölmez. Aksine, şanı yüce Allah maktule vurulması esnasında onun canını çıkarmasından ötürü Allah'ın fiilinden dolayı ölmektedir.

Denilse k"if Eğer eceliyle ölüyor ise, ne diye onu vurup öldüreni de öldürüyor ve ona kısas uyguluyorsunuz? Böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Tasarrufta bulunma hakkı olmayan bir işte tasarrufta bulunduğu ve haddini aştığı için onu öldürüyoruz. Yoksa, maktul Öldüğü ve canı çıktığı için değil, zira bu onun fiilinden dolayı olmaz. Eğer insanlar kısas olmaksızın başkalarina haksızlıkta bulunmakla başbaşa bırakılacak olursa, bu elbette fesada ve kulların helâk olmasına götürür, Bu da gayet açık bir husustur.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

Ey Âdemoğulları! Size içinizden âyetlerimi size anlatacak peygamberler gelince, artık kim sakınır ve düzeltirse, onlar için bir korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir.

Âyetin tefsiri için bak:36

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayanlar, İşte onlar ateşlik olanlardır. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

Yüce Allah'ın:

"Ey Âdem oğulları, size içinizden âyetlerimi size anlatacak peygamberler gelince" âyeti şarttır. Âyetin başına; (.......) geldiğinden dolayı fiilin sonuna te'kid için "nün" gelmiş bulunmaktadır. (........)'ın sıla olduğu da söylenmiştir. Yani, "eğer size... gelirse" anlamındadır,

Yüce Allah bununla, peygamberlerin çağrılarını kabul etmeleri ihtimali daha yüksek olsun diye kendilerine kendi cinslerinden peygamberler gönderdiğini haber vermektedir.

Kasas (anlatmak) ise, sözü ardı arkasına söylemek demektir. "Ayetlerimi" de farzlarımı ve hükümlerimi... anlamındadır.

"Artık kim sakınır ve düzeltirse" âyeti de bir şarttır. Ondan sonra gelen ise onun cevabıdır. Aynı zamanda birinci şartın da cevabıdır. Yani, sizden kim benim ile kendisi arasındaki münasebetleri ıslah eder düzeltirse

"onlar için bir korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir." Bu, mü’minlerin kıyâmet gününde korkmayacaklarının, üzülmeyeceklerinin ve her hangi bir korku ve dehşete kapılmayacaklarının delilidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Kıyâmet gününün dehşetli hallerinden etkilenebilirler. Fakat, neticede onlar güvenlik içerisinde olacaklardır.

Âyet-i kerimede zikredilen:

"Size... peygamberler gelince" âyetinin cevabının, ifadeden anlaşılan şeyler olduğu da söylenmiştir. Yani, bunun cevabı, onlara itaat edin ve "artık kim sakınır ve düzeltirse..." şeklindedir.

Birinci görüş, ez-Zeccâc'ın görüşüdür.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

Allah'a karşı yalan uydurarak İftira edenden yahut O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onların kitaptan nasipleri neyse kendilerine erişecektir. Nihayet ruhlarını almak için elçilerimiz onlara geldikleri vakit diyecekler ki: "Allah'ı bırakıp da tapınageldiğiniz şeyler nerede?" Onlar:"Gözümüzden kayboldular" diyecekler ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahidlik edeceklerdir.

Yüce Allah'ın:

"Allah'a karşı yalan uydurarak iftira edenden, yahut O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?" âyetinin anlamı şudur: Allah'a karşı yalan uydurmaktan ve O'nun âyetlerini yalanlamaktan daha büyük ve çirkin hangi zulüm vardır? Daha sonra:

"Onların kitaptan nasipleri neyse kendilerine erişecektir" diye buyurmaktadır. Yani, İbn Zeyd'den nakledildiğine göre, onlar için takdir edilip yazılmış bulunan rızık, ömür ve amel neyse onlara erişecekti. İbn Cübeyr ise, bedbahtlık ve mutluluk, İbn Abbâs, hayır ve şer türünden, el-Hasen ile Ebû Salih: Küfürleri miktarınca azap diye açıklamışlardır.

Taberî'nin tercih ettiği görüşe göre de anlam şöyledir: Onlara ne yazılmışsa; yani hayır, şer, rızık, amel ve ecel türünden kendileri için ne takdir edilmişse onlara erişecektir. Bu da İbn Zeyd, İbn Abbâs ve İbn Cübeyr'den az önce nakledilenlere uygun bir açıklamadır. Daha sonra şöyle der: Nitekim bundan sonra yüce Allah:

"Nihayet ruhlarını almak için elçilerimiz onlara geldikleri vakit" diye buyurmaktadır ki, ölüm meleğini elçilerini kastetmektedir. Burada sözü geçen "kitap"la Kur'ân-ı Kerîm'in kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü, kâfirlerin görecekleri azap onda sözkonusu edilmiştir. "Kitap"ın Levh-i Mahfuz olduğu da söylenmiştir.

el-Hasen b. Ali el-Hulvanî şunu nakletmektedir: Ali b. el-Medinî bana yazdırarak şöyle dedi: Ben, Abdurrahman b. Mehdi'ye kadere dair soru sordum, bana şöyle dedi: Her şey bir kader iledir. İtaat ve masiyet de bir kader iledir. Masiyetler kader ile değildir, diyenlerin iftirası çok büyüktür. Yine Ali der ki: Ayrıca Abdurrahman b. Mehdi bana şunları söyledi: İlim, kader ve kitap aynı şeylerdir.

Daha sonra Abdurrahman b. Mebdi'nin bu söylediklerini Yahya b. Said'e arzettim de şöyle dedi: Bundan sonra artık ne az bir şey kalmıştır, ne de çok bir şey. Yahya b. Maîn rivâyetle der ki: Bize Mervan el-Fezarî anlattı, bize İsmail b. Semi' anlattı, o, Bukeyr er-Tavîl'den, o, Mücahid'den, o da İbn Abbâs'dan yüce Allah'ın:

"Onların kitaptan nasipleri neyse kendilerine erişecektir" âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Bazı kimseler kaçınılmaz olarak mutlaka bir takım amelleri yaparlar.

Buradaki; Nihayet" gaye (son ve nihaî durumu) anlatmak için kullanılmamıştır. Aksine, onlara dair verilen bir haberin başlangıcıdır. el ve Sîbeveyh derler ki: Nihayet, yahut ve dikkat edin" kelimeleri, imale ile okunmazlar. Çünkü bunlar, harf (edat)'dırlar. Bu harfler İle "Gebe ve sarhoş kadın" gibi isimler arasında fark vardır.

ez-Zeccâc der ki: Nihayet" edatı, Sarhoş, kadın kelimesine benzediğinden dolayı "ye" ile yazılır. Şayet Dikkat et" edatı "ye" ile yazılacak olursa; a'yaı benzerdi. Amma"nın "ye" ile yazılmayış sebebi ise, aslı )'nın eklenmiş olmasından dolayıdır.

"Diyeceklerki: Allah'ı bırakıp da tapınageldiğini şeyler nerede?" Bu soru, azarlamak için sorulacaktır. Çağırdığınız" kelimesi tapındığınız, ibadet ettiğiniz anlamındadır.

"Onlar gözümüzden kayboldular diyecekler." Yani, hakikat olmadıkları ortaya çıktı ve önümüzden çekilip gittiler.

Denildiğine göre bu, ahirette meydana gelecektir.

"Ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahitlik edeceklerdir." Kendi nefisleri aleyhine kâfir olduklarını ikrar ve itiraf edeceklerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

Diyecek ki: "Cin ve insanlardan sizden önce geçmiş topluluklarla siz de ateşe girin." Her ümmet girdikçe kardeşine lanet edecek. Nihayet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkları zaman da sonrakileri öncekileri için: "Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını İki kat ver" diyecekler. Buyû'racak ki: "Herkese iki kat vardır. Fakat siz bilmiyorsunuz."

Yüce Allah'ın:

"Diyecek ki Cin ve İnsanlardan, sizden geçmiş topluluklarla" beraber

"siz de ateşe girin" âyetin;

"...de da... ile, beraber" anlamındadır. Bu anlama gelmesine engel bir husus yoktur. Çünkü: Zeyd o kavim arasındadır" demek O kavimle beraberdir," anlamındadır. Edatın asıl anlamında kullanıldığı da söylenilmiştir. Yani Sîz de onların arasına katılın," anlamına gelir.

Bu sözü söyleyecek olan yüce Allah'tır denilmiştir. Yani, yüce Allah onlara... girin, diyecektir. Bu sözleri cehennemin bekçisi Mâlik'in söyleyeceği de söylenmiştir.

"Her ümmet girdikçe kardeşine lanet edecek." Yani, kendisinden önce cehenneme girmiş olana lanet edecek. O önce giren de sonra girenin dini ve inanç bakımından kardeşi demektir.

"Nihayet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkları zaman," Bir araya geleceklerinde... Burada geçen; Birbiri ardınca toplandıkları" kelimesini, el-A'meş diye okumuştur ki, fiilin asıl şekli de budur. Daha sonra "te" ile "dal" birbirlerine idğam edilince, "vasıl elifi"ne gerek duyulduğundan başa bir "elif" getirilmiştir. el-Mehdevî, İbn Mes'ûd'un da bu şekilde okuduğunu nakletmektedir.

en-Nehhâs der ki: İbn Mes'ûd: Nihayet... bir diğerine yetişeceği zaman" diye okumuştur.

İsmet, Ebû Amr'dan; şeklinde iki sakini bir arada olmak üzere elifi de okuduğunu nakletmekte ve buna örnek olarak; Bunlar iki Abdullah'tır, malın üçte ikisi onundur, söyleyişlerinde "tesniye elifinin kullanılışını göstermektedir. Yine Ebû Amr'dan, şeklinde "vasıl elifini kat' ile okuduğu da rivâyet edilmiştir. O, üzerinde hatırlayıp öğüt almak için sekte yapmış da okumuş gibi görünüyor. Bu sektesi uzayınca, hemze ile başlıyormuş gibi "vasıl elifini kat' İle okudu. Şiirde de "vasıl elifi"nin kat' ile okunduğuna dair nakiller vardır. Şairin şu beyitinde oluduğu gibi:

"Ey nefs, sabret. Çünkü her hayatta olan kavuşur

Ve bir aradaki her iki kişi sonunda ayrılacaktır."

Mücahid ile Humeyd b. Kays'dan da; şeklinde iki sakinin yan yana gelmesinden ötürü, ve yine "dal" harfinden sonra gelen "elifi de hazfederek okuduğu nakledilmiştir.

Hepsi, hep birlikte" hal olarak nasbedilmiştir.

"Sonrakileri öncekileri için... diyecekler." Yani, aralarından daha sonra girecek olan tabi olanlar, önce girmiş olan Önderlerine şöyle diyeceklerdir:

"Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını İki kat ver."

Âyetin bu bölümünde yer alan; " Öncekileri için" âyetindeki "Lâm" harfi, diye bilinir. Çünkü, onlar kendilerinden öncekilere hitap etmeyecekler. Ama kendilerinden öncekileri hakkında: Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar, diyeceklerdir.

(.......) ise, bir şeyin kendi mislinin bir veya birkaç kat fazlası olması demektir, İbn Mes'ûd'dan nakledildiğine göre, burada bu kelimeden kasıt yılanlar ve ejderhalardır. Bu âyetin bir benzeri de şu âyet-i kerimedir:

"Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları en büyük lanetle lanetle." (el-Ahzab, 33/68) Buradaki "(.......): Kat kat fazlası" kelimesi ile ilgili ve buna bağlı olarak söz konusu olan hükümlere dair, daha doyurucu açıklamalar yüce Allah'ın izniyle bundan sonra gelecektir.

"Buyû'racak ki: Herkese İki kat vardır." Yani, uyana da kendilerine uyulana da.

"Fakat siz bilmiyorsunuz" âyetini; Fakat onlar bilmiyorlar" diye "ye" harfi ile okuyanlar da vardır. Yani, her bir kesim diğer kesimin durumunu bilmez. Zira, cehennemde bulunanların bir bölümü başkalarının azabının kendi azabından daha fazla olduğunu bilecek olursa, bu onlar için bir çeşit teselli olur.

Fakat siz bilmiyorsunuz" şeklinde "te" ile okuyuşa göre anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Fakat siz ey muhataplar, onların nasıl bir azap ile karşılaştıklarını bilmemektesiniz. Anlamın şöyle olması da mümkündür: Ama siz ey dünya ehli, onların içinde bulunacakları azâbın miktarını bilmezsiniz.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

Öncekileri de sonrakilerine: "Sizin bize hiç bir üstünlüğünüz yoktu. O halde kazandıklarınıza karşılık azâbı tadın" diyecek.

"Öncekileri de sonrakilerine: Sizin bize hiç bir üstünlüğünüz yoktu... diyecekler." Yani, siz de bizim gibi kâfir oldunuz ve bizim yaptığımız gibi yaptınız. O halde siz azâbın hafifletilmesini hak eden kimseler değilsiniz.

"O halde kazandıklarınıza karşılık azâbı tadın."

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

Âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı büyüklenenlere -hiç şüphesiz- gök kapıları açılmayacaktır. Onlar, deve, iğne deliğinden geçmedikçe, cennete giremezler. Biz, günahkârları böylece cezalandırırız.

Âyetin tefsiri için bak:41

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

Onlara cehennemden bir döşek vardır. Üstlerinde de örtüler. İşte Biz, zâlimleri böyle cezalandırırız.

"Âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı büyüklenenlere -hiç şüphesiz-gök kapıları açılmayacaktır." Yani, gök kapılan onların ruhlarına açılmayacaktır. Bu hususta sahih bir takım haberler gelmiş olup biz bunları "et-Tezkire" adlı kitabımızda zikrettik. Bunlardan birisi de el-Berâ b. Âzib tarafından rivâyet edilen hadistir. Orada, kâfirin ruhunun kabzedilişi ile ilgili olarak şunlar söylenmektedir: "Ondan, yeryüzünde görülmüş en pis kokan leş gibi bir koku çıkar. (Görevli melekler) ruhunu alıp yukarı doğru çıkarlar. Meleklerden her bir topluluğun yanından geçtikleri her seferinde mutlaka melekler: Bu kötü ve pis ruh da ne oluyor, derler. Onlara, bu filan oğlu filandır diyerek, dünyada kendisine verilen isimlerin en çirkinini zikrederler. Nihayet o ruh ile dünya semasına ulaşırlar. Kapının açılmasını isterler. Fakat kapı onlara açılmaz," Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Onlara gök kapıları açılmayacaktır" âyetini okudu. Ebû Dâvûd, Sünne 23: Müsned, IV, 287, 295-296: Hâkim, el-Müstedrek, I, 37-38.

Onlara dua ettikleri vakit sema kapılan açılmaz diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı Mücâhid ve en-Nehaî yapmışlardır. Onlara cennet kapıları açılmaz. Çünkü, cennet semadadır anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna da yüce Allah'ın:

"Onlar, deve, iğne deliğinden geçmedikçe, cennete giremezler" âyeti delâlet etmektedir. Deve iğne deliğinden geçemeyeceğine göre, hiç bir şekilde cennete giremeyeceklerdir. İşte bu, onların affedilmelerinin sözkonusu olmadığına dair kat'i bir delildir. Hata etmeleri düşünülemeyen müslümanların icmaı da bu şekildedir: Şanı yüce Allah, onlara ve onlardan hiçbir kimseye mağfiret etmeyecektir.

Kadı Ebû Bekr b. et-Tayyıb der ki: Eğer bir kimse: Bu hususta ümmetin icmat nasıl söz konusu olabilir? Çünkü, kelamcılardan bazı kimseler, yahudi ve hıristiyanlar arasından mukallid olanlar ile onların dışında kalan kâfirlerin mukallid olanları cehennemde olmayacaktır, demişlerdir diyecek olursa, ona şu şekilde cevap verilir:

Bunlar, mukallid kimsenin haklarında bir şüphe söz konusu olduğu için kâfir olacağını kabul etmeyen bir topluluktur. Bunların iddialarına göre mukallid kişi kâfir değildir ve bununla birlikte o, cehennemde olmayacaktır. Mukallid bir kimsenin kâfir olup olmadığını bilmek ise, bu hususta varid olmuş haber ve tevkif (konu ile ilgili gelmiş rivâyetler) ile değil de konu üzerinde düşünmekle anlaşılır.

Hamza ve el-Kisâî çoğul olan kelimeyi (ebvâb: kapılar) müzekker kabul ederek; " Açılmayacaktır" diye okumuşlardır. Geri kalanlar ise bunu müennes çoğul kabul ederek "te" harfi ile okumuşlardır. Nitekim yüce Allah:

"Onlar için kapılar açılmış haldedir" (Sâd, 38/50) âyetinde de müennes olarak okunmuştur. "Kapılar" anlamındaki "el-Ebvâb" kelimesinin müenneslîği hakiki olmadığından ötürü, müzekker ve çoğul olarak gelmesi de câiz görülmüştür. Bu şekildeki okuyuş İbn Abbâs'ın kıraatidir. O da "ye" ile okumuştur. Ebû Arar, Hamza ve el-Kisâî ise, "açılmayacaktır" anlamındaki fiilin "te" harfini hem az, hem çokluk ifade etmek üzere şeddesiz okumuşlardır. Şeddeli okumak ise, hem çokluk, hem de ardı arkasına tekrar tekrar meydana gelmeyi ifade eder. Burada şeddeli okuyuş daha uygundur, çünkü bu okuyuş çokluğa daha çok delalet etmektedir.

"el-Cemel" el-Ferrâ''nın açıklamasına göre erkek deve demektir. Abdullah b. Mes'ûd da kendisine cemelin ne olduğunu soran kimseye herkesin bildiği şeye dair kendisine soru soran bir kimseyi cahil bulmuş gibi "dişi devenin kocası" diye cevap vermiştir.

Bu kelimenin çoğulu şeklinde gelir. Ancak, erkek deveye, dört yaşına vardığı vakit "cemel" denir.

Abdullah b. Mes'ûd ise sarı deve iğne deliğinden geçmedikçe..." diye okumuştur. Bunu, Ebû Bekr el-Enbarî şöylece nakletmektedir: Bize babam anlattı, bize Nasr b. Davud anlattı, bize Ebû Ubeyd anlattı, bize Haccâc, İbn Cüreyc'den anlattı, o, İbn Kesîr'den, o, Mücahid'den dedi ki: Abdullah b. Mcs'ud'un kıraatinde... diyerek, bu kıraati zikretti.

İbn Abbâs, "dm" harfini ötreli, "mim"i de şeddeli ve üstün olarak; diye okumuştur. Bu da el-Kals diye de bilinen gemi halatıdır. Bu, kalın iplerin bir araya gelmesi demektir ki, bunun müfredi; dir. Bu açıklamayı da Ahmed b. Yahya Sa'teb yapmıştır.

Bunun, kınnaptan yapılmış kalın İp demek oluduğu da söylenmiştir. Hurma ağaçlarına tırmanmak için kullanılan halat olduğu da söylenmiştir.

Yine İbn Abbâs ile Saîd b. Cübeyr'den "cim" harfi ötreli ve "mim" de şeddesiz olarak okudukları rivâyet edilmiştir. Bu da gemi halatı ve kalın ip demektir. Az önce belirttiğimiz gibi.

Yine İbn Abbâs'tan bunu, "cim" ile "mim" harfini de ötreli olarak;'in çoğulu şeklinde okuduğu da rivâyet edilmiştir. " Arslan ve arslanlar" gibi. Çoğulunun, "mim" harfi sakin olarak okunması ise; " Arslan ve arslanlar" okunuşuna benzer. Ebû's-Simaf'den ise, "cim" harfi üstün, "mim" harfi sakin olarak nakledilmiştir. Bu, deve anlamındaki 'in tahfifi (yani mim'in fethalı değil de sakin olarak okunması )dır. (........)e gelince, İbn Abbâs ve başkalarından nakledildiğine göre iğne deliği demektir. Bedende bulunan bütün ufak deliMere de; denilir; bunun çoğulu da; şeklinde gelir. Ancak, öldürücü olan zehir anlamındaki 'ın çoğulu ...diye gelir.

İbn Sîrin bu kelimeyi "sin" harfi ötreli olarak okumuştur. kendisiyle dikiş dikilen alel (iğne) demektir. Bunu anlatmak için; kelimeleri kullanılır. "İzar, mi'zar (belden aşağısını örten elbise) ve kina' ile mikna'" (örtü, peçe) gibi.

"Örtüler"den kasıt onları örten ateşlerdir.

"Biz, günahkârları böylece cezalandırırız" ile kastedilenler ise kâfirlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

Îman edip de salih ameller işleyenlere gelince ki Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz- onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar."

Yüce Allah'ın:

"Ki, Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz" âyeti bir mu'tariza (ara) cümlesidir. Yani, îman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar cennetliklerdir, onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

"Ki, Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz" âyetinin anlamına gelince: Yani O, hiç bir kimseyi, hanımlarına bulduğundan ve imkânından fazlasını harcamakla yükümlü kılmamış; eline geçiremediği şeyleri harcamakla yükümlü tutmamıştır.

Burada fiilden önce istitaatın varlığının sözkonusu olduğu anlatılmak İstenmemektedir. Bu açıklamayı da İbnu't-Tayyıb yapmıştır. Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın:

"Allah hiç bir nefse ona verdiğinden başkasını yüklemez" (et-Talâk, 65/7) âyetidir.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

Biz, onların kalplerinde kin türünden ne varsa söküp atacağız. Altlarından ırmaklar akar. "Bizi buna ileten Allah'a hamd olsun. Allah bizi bu yola iletmesiydi kendiliğimizden bunu bulmuş olamazdık. Yemin olsun ki, Rabbimizin peygamberleri hakla gelmişti" derler. Onlara: "Yapmaya devam ettiklerinize karşılık mirasçısı kılındığınız cennet İşte budur" diye seslenilir.

Şanı yüce Allah, cennet ehline vereceği nimetler arasında onların kalplerinden her türlü kini çekip alacağını da zikretmektedir. "Dışarı çıkarmak;" ise, kalplerde gizli bulunan kin demektir. Çoğulu şeklinde gelir. Yani Biz, cennette dünyada iken kalplerinde bulunan kin türünden ne varsa onu gidermiş olacağız. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Kin, cennetin kapısında develerin çöküş yeri gibi olacaktır. Allah onu mü’minlerin kalbinden almış olacaktır."

Ali (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben, Osman, Talha ve ez-Zübeyr'in yüce Allah'ın haklarında:

"Biz onların kalplerinde kin türünden ne varsa söküp atacağız" dediği kimselerden olacağımızı ümid ediyorum.

Yine denildiğine göre, cennette kinin sökülüp atılması, mevkii itibariyle aralarındaki üstünlükten ötürü birbirlerini kıskanmayacakları anlamındadır. Bir başka açıklamaya göre bu durum, cennet içkisinden içmenin bir sonucudur. Bundan dolayı yüce Allah;

"Ve Rabbleri onlara son derece temiz bir şarap içirecektir" (el-İnsan, 76/21) diye buyurmaktadır. Yani, kalplerde bulunan her türlü kötülüğü temizleyecektir. Nitekim ileride buna dair açıklamalar, el-İnsan Sûresi (işaret olunan âyet-i kerimede) ve ez-Zümer Sûresi'nde (39/73-75- âyetin tefsirlerinde) yüce Allah'ın izniyle gelecektir.

"Bizi buna ileten Allah'a hamd olsun..." Yani, bize doğru yolu göstermesi, bizi hidayete iletmesi suretiyle bu mükâfata ulaştıran Allah'a hamd olsun. Bu da Kaderîye'nin görüşlerini reddetmektedir.

"Allah bizi bu yola iletmeseydi kendiliğimizden bunu bulmuş olamazdık" âyetinde " ...mazdık" lâfzında İbn Âmir "vav" harfini düşürmüştür. Diğerleri ise bu "vav" harfini okumuşlardır, "Biz hidayet bulmuş...Maki "lâm", "kım-ı key" diye bilinir. Allah bizi bu yola iletmeseydi" âyeti rel' mahallindedir.

" Onlara seslenilir" kelimesinin aslı, şeklindedir. ise, şeddelisinden tahfif edilmiş olarak nasb mahallindedir. " cennet(İniz) işte budur diye..." anlamındadır.

Aynı zamanda bu, kendisine seslenilen şeyin açıklaması da olabilir. Çünkü nida, bir söz söylemektir. O takdirde i'rabta mahalli olmaz. Yani onlara: İşte sizin cennetiniz budur, denilir. Çünkü onlara bu cennet dünya hayatında iken vadolunmuş idi. Bunun da anlamı: Size daha önceden vadolunmuş bulunan sizin cennetiniz işte budur. Ya da bu sözler, kendilerine uzaktan cenneti görecekleri vakit ve cennete girmeden önce söylenecektir.

"Yapmaya devam ettiklerinize karşdık mirasçısı kılındığınız cennet işte budur." Amellerinize mukabil ve Allah'ın rahmet ve lütfuyla kendilerine girdiğiniz ve böylelikle mirasçı kılındığınız cennet işte budur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bu büyük lütuf Allah'tandır." (en-Nisa, 4/70) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Onları kendinden bir rahmetin ve bir lütfün içine sokacak..." (en-Nisa, 4/175)

Müslim'in Sahih'inde de şöyle bir hadis yer almaktadır: "Sizden hiçbir kimsenin ameli kendisini cennete asla sokamayacaktır." Sen de mi Ey Allah'ın Rasulü, demeleri üzerine şöyle buyurdu: "Ben dahi. Allah'ın kendinden bir rahmete ve bir lütfa beni kavuşturması hali müstesna," Buhârî, Rikaak 18. Mardâ 19; Müslim, Sıfâtu'l-Münafikîn 71-76, 78; İbn Mâce, Zühd 20; Dârimî Rikaak 2.4; Müsned, II, 235, 256, 264...

Sahih’in dışındaki hadis kaynaklarında da şöyle denmektedir: "Cennet ve cehennemde konaklayacak yeri bulunmayan hiç bir kâfir ve hiç bir mü’min yoktur. Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdikleri vakit, cennet, cehennemliklere kaldırılır. Onlar cennet içindeki konaklarına bakarlar. Kendilerine: Eğer Allah'a itaal ile amel etmiş olsaydınız, işte konaklayacağınız yerler buralardı, denilir. Sonra da şöyle denilir: Ey cennet ehli, dünyada iken yapageldikleriniz ile onların konaklarına mirasçı olunuz. Sonra da onların konakları cennet ehli arasında pay edilir." Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, III, 458.

Derim ki: Müslim'in Sahih'inde de şöyle denmektedir: "Müslüman bir kimse öldü mü, mutlaka Allah onun yerine cehenneme bir yahudi yahut bir hristiyanı girdirir," Müslim, Tevbe 49.

Bu da aynı şekilde bir mirastır. O, lütfüyla dilediği kimseye nimet verecektir, adaleti gereğince de dilediğini azaplandıracaktır. Özetle, cennete ve cennetteki mevkilere ancak Allah'ın rahmetiyle" erişilebilir. Cennetlikler, amelleriyle cennete girecek olsalar dahi, O'nun rahmetiyle oraya mirasçı olmuşlar ve O'nun rahmetiyle oraya girmiş olacaklardır.

Zira onların amelleri de O'nun bir rahmeti ve onlara bir lütfudur. Mirasçısı kılındığınız" idğamsız olarak okunmuştur. Ayrıca "te" harfi (peltek)se harfine idğam edilerek de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

Cennetlikler, cehennemliklere: "Rabbimizin bize vadettiğini hak bulduk. Siz de Rabbinizin vadettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler. Onlar da: "Evet" derler. Bunun üzerine aralarında bir münadi: "Allah'ın laneti zulmedenlere olsun" diye seslenir.

"Cennetlikler cehennemliklere..." diye seslenirler. Bu seslenişlerindeki sorulan azarlamak ve ayıplamak anlamındadır.

"...bulduk" âyeti -bir önceki âyette geçen- "Sizin cennetiniz işte budur diye" âyeti gibidir. Yani biz, gerçek şu ki Rabbimizin bize vadettiğini hak olarak bulduk anlamındadır. Bunun da aynı nida olduğu söylenmiştir.

"Bunun üzerine aralarında bir münadi... seslenir." Nida eder ve yüksek sesle söyler demektir. Meleklerden birisinin böyle sesleneceğine işaret olunmaktadır. "Aralarında" zarftır. el-A'meş ve el-Kisâî, "evet" anlamındaki kelimeyi "ayn" harfi esreli olarak; diye okumuşlardır. Bu söyleyişe göre "ayn" harfinin sakin olması da mümkündür. Mekkî der ki: Bu kelimeyi "ayn" harfi esreli olarak okuyan kimse, soruya cevap olarak kullanılan ve yine onun gibi söylenerek deve, inek ve koyun türü hakkında kullanılan 'ın arasındaki farka dikkat çekmek ister, Hazret-i Ömer'in soruya cevap olarak verilmesi halinde "ayn" harfinin üstün okunuşunu kabul etmediği ve; diye söyle dediği rivâyet edilmiştir.

Vadetmek ve tasdik etmek anlamındaki" kelimenin iki ayrı söyleyişidir. Vadetmek anlamı, olumlu olarak soru sormak halinde sözkonusu olur. Meselâ, "Zeyd kalkacak mı? sorusuna diğerinin, evet" diye cevap vermesi gibi. Tasdik anlamı ise meydana gelmiş bir şey hakkında haber vermek halinde sözkonusudur. Mesela; şu şu oldu diye söyleyen birisine ötekinin; "Evet" demesi gibi.

Olumsuz bir soruya, olumlu olarak cevap; "Diye" verilir. Meselâ, bir kimseye: Ben sana ikramda bulunmadım mı diye sorulacak olursa, olumlu olarak cevap; Evet (bulundun) şeklinde verilir. Buna göre; bu âyet-i kerimede görüldüğü gibi olumlu soruya cevap için kullanılır. ise, olumsuz soruya olumlu olarak cevap vermek için kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ben sizin Rabbiniz değilmiyim? Onlar da evet (radıyallahü anhbbimizsin)... demişlerdi." (el-A'raf, 7/72)

el-Bezzî, İbn Âmir, Hamza ve el-Kisâî; "Muhakkak Allah'ın laneti..." diye okumuşlardır ki, asıl şekli böyledir. Diğerleri ise "nun" harfini şeddesiz olarak; ve "lanet" kelimesini de mübtedâ olarak merfu' okumuşlardır. Buna göre; her iki kıraate göre de cer harfinin ıskatı (düşürülmesi) ile nasb mahallindedir. Bununla birlikte "nun"un şeddesiz olarak okunması halinde i'rabtan mahallinin olmaması ve daha önce geçtiği gibi açıklayıcı (müfessire) olması da mümkündür,

el-A'meş'in ise, "hemze"yi esreli olarak, "Muhakkak ki Allah'ın laneti" şeklinde okuduğu da nakledilmiştir. Bu ise, mahzuf

"kale: dedi ki" takdirine binaen böyle okunur. Nitekim Kûfeliler de yüce Allah'ın şu âyetindeki (Ali İmrân, 3/39'daki) "hemze"yi bu şekilde esreli olarak okumuşlardır "O, mihrabta durmuş namaz kılarken melekler Ona şöyle seslendi: Muhakkak Allah..."

Rivâyet edildiğine göre Tavus, Hişam b. Abdulmelik'in huzuruna girmiş ve ona şöyle demiş: Allah'tan kork ve o sesleniş gününden sakın. Hişam, kendisine: Sesleniş günü de ne oluyor? diye sorunca, Tavus ona: Yüce Allah'ın:

"Bunun üzerine aralarında bir münadi: Allah'ın laneti zulmedenlerin üzerine olsun diye seslenir" âyetini okuyunca Hişam bayıldı. Tavus da şöyle dedi: Bugünün niteliği karşısındaki zillet bu olunca, ya bugünün gözle görüleceği vakit zillet nasıl olacak?

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

Onlar ki, Allah yolundan alıkoyanlar, onu eğriltmek isteyenlerdi. Onlar, ahireti de inkâr ederlerdi.

Yüce Allah'ın:

"Onlar ki, Allah yolundan alıkoyanlar..." âyeti sıfat olmak Üzere; Zulmedenlere" ait bir sıfat olarak cer mahallindedir. Bununla birlikte; "Onlar," yahut; "Şunları kastediyorum ki" lâfızlarının takdiri ile ref veya nasb mahallinde olması da mümkündür. Yani: Dünya hayatında insanları İslâm'dan alıkoymaya devam edenler... Anlam, engel olmak, alıkoymak anlamını veren; dan gelmesi halinde böyle, yahut da kendilerini Allah'ın yolundan alıkoyanlar, yani yüz çevirenler anlamında da olabilir. Bu ise, "Yüz çevirme"den gelir.

"Onu eğriltmek isteyenlerdi." Onun eğri olmasına çalışan, onu yeren ve böylelikle ona îman etmeyen kimselerdi. Benzer anlamdaki açıklamalar daha önceden (Âl-i İmrân, 3/99- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Onlar, âhireti de inkâr ederlerdi," Burada; "...lerdi" anlamındaki nakıs fiil hazfedilmiştir ki, bu çokça görülen bir şeydir.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

Onların ikisi arasında bir perde ve Â'râf üzerinde de her birini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennet ehline: "Selâmun aleykum" diye seslenirler. Bunlar, henüz oraya girmeyen fakat girmeyi uman kimselerdir.

"Onların İkisi arasında bir perde... vardır." Önceden her ikisinden de söz edildiği için cennet ile cehennem arasında bir engel, yani bir sur vardır demektir. Bu, yüce Allah'ın:

"Aralarında kapısı olan bir duvar çekilmiş olacaktır" (el-Hadid, 57/13.) âyetinde sözü edilen surdur.

"A'râf üzerinde" yani, A'raf’ın surları üzerinde

"her birini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır." Atın yelesi ve horozun ibiği anlamındaki; tabirleri de buradan gelmektedir. Abdullah b. Ebi Yezid, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: A'raf, yüksek olan şey demektir. Mücahid de İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: A'raf, horozun ibiği gibi yükseklikleri (burçları) bulunan bir surdur. Sözlükte A'raf, yüksekçe yer demektir. Ve bu, çoğuludur.

Yahya b. Âdem der ki: Ben, el-Kisaî'ye A'rafın tekilini sordum, sustu. Bunun üzerine dedim ki: Bize İsrail anlattı, o, Cabir'den, o, Mücahid'den, o, İbn Abbâs'tan dedi ki: A'raf, horozun urfu (ibiği) gibi yüksekliği bulunan bir surdur. O da, Allah'a yemin ederim ki öyledir. Tekili budur. Yani "urf' ...diye gelir. Çoğulu da A'raf gelir. Ey köle, haydi kalem kâğıt getir, dedi ve bunu yazdı.

Buradaki ifade, övgü sadedindedir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Öyle adamlar ki, onları ne ticaret, ne alış veriş Allah'ı anmaktan... oyalar." (en-Nûr, 24/37)

İlim adamları, A'raf ta bulunanlar hakkında açıklamalarda bulunmuş ve bu konuda on ayrı görüş ortaya çıkmıştır:

1- Abdullah b. Mes'ûd, Huzeyfe b. el-Yeman, İbn Abbâs, en-Nehaî, ed-Dahhâk ve İbn Cübeyr derler ki: Bunlar, hasenatı ve seyyiâtı (iyilik ve kötülükleri) birbirlerine eşit gelecek bir topluluktur. İbn Atiyye der ki: Hayseme b. Süleyman'ın Müsned'inde (15. cüz'ün sonlarında), Cabir b. Abdullah'tan şöyle bir hadis kaydedilmektedir: Cabir dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Kıyâmet günü teraziler kurulur. İyilikler ve kötülükler tartılır. İyilikleri kötülüklerinden, bir bit sirkesi kadar ağır gelen kişi cennete girer. Kötülükleri de iyiliklerinden bir bit sirkesi kadar ağır gelen kişi de cehenneme girer." Ey Allah'ın Rasulü denildi, ya iyilik ve kötülükleri bir birine eşit olanın durumu ne olacak? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu; "İşte bunlar A'raftakilerdir. Cennete girmedikleri halde oraya girmeyi umanlardır. " Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, III, 463.

2- Mücahid der ki: Bunlar salih, fakih ve ilim adamı kimselerdir.

3- Bunların şehidler oldukları da söylenmiştir ki, bunu el-Mehdevî zikretmektedir.

4- el-Kuşeyrî der ki: Bunların, mü’minlerin faziletlileri ile şehidler oldukları söylenmiştir. Bunlar, kendileriyle uğraşmayı bir kenara bırakmış, insanların durumlarıyla ilgilenmeye kendilerini vermişlerdir. Cenehennem ashâbını görecekleri vakit, Allah'ın kendilerini cehenneme göndermesinden O'na sığınırlar. Çünkü, her şey Allah'ın kudreti içerisindedir. İnsanın bilgisinden farklı olan şey de O'nun kudreti dahilindedir. Cennetlikleri gördükleri vakit ise -ki, henüz oraya girmemiş olacaklar- oraya girmeyi ümit ederler.

5- Şûrahbil b. Sa'd der ki: Bunlar babalarına asi olarak Allah yolunda cihada çıkıp şehid olan kimselerdir. Taberî bu hususta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bir hadis de zikretmektedir. Bunların, babalarına asi olmaları ile şehid düşmeleri denk gelecektir.

6- es-Sâ'lebî de senedini kaydederek İbn Abbâs'tan yüce Allah'ın:

"A'râf üzerinde de... adamlar vardır" âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: A'raf, sıratın üzerinde yüksekçe bir yerdir. Orada Abbas, Hamza, Ali b. Ebî Tâlib ve Zülcenehayn olan Cafer (i Tayyar) olacaktır. (Allah onlardan razı olsun). Bunlar, kendilerini seven kimseleri yüzlerinin aklığı ile, kendilerine buğzedenleri de kara yüzlerinden tanıyacaklardır.

7- ez-Zehravî der ki: Bunlar kıyâmet gününde insanlar hakkında yaptıklarına dair şahidtik edecek adaletli kimselerdir ve bunlar her ümmette vardır. en-Nehhâs da bu görüşü tercih ederek şöyle demiştir: Bu, bu hususta söylenen sözlerin en güzelidir. Bunlar, cennet ile cehennem arasındaki surun üzerinde bulunacaklardır.

8- ez-Zeccâc, bunlar bir takım nebilerin kavmidirler, demiştir.

9- Denildiğine göre bunlar, dünya hayatında iken küçük günahları bulunan, fakat acı ve musibetlerle bu günahları keffaret olunmayan, bununla birlikte büyük günahları da olmadığından dolayı cennete girmeleri alıkonulan kimselerdir. Böylelikle bundan ötürü üzülsünler ve bu da onların işledikleri küçük günahların bir karşılığı olsun. Hatta Ebû Huzeyfe'nin mevlası Salim, A'raftakilerden olmayı temenni etmiştir. Çünkü onun görüşüne göre A'rafta bulunan kimseler küçük günah sahibi kimselerdir.

10- Bunların, zina mahsulü çocuklar oldukları da söylenmiştir. Bu görüşü el-Kuşeyrî, İbn Abbâs'tan nakletmiştir.

Bundan başka bunların bu sur üzerinde görevli melekler oldukları da söylenmiştir. Bu melekler, cennet ve cehenneme girmelerinden önce kâfirlerle mü’minleri birbirlerinden ayırt ederler. Bu görüşü Ebû Midez zikretmiştir. Kendisine: "Adam" denilmez denilince, şu cevabı vermiş: Onlar (hakkında kullanılan zamir ve kipler) erkekler için kullanılanlardır. Dişiler için kullanılan zamir ve kipler onlar hakkında kullanılamaz. O bakımdan "adamlar" lâfzınında onlar hakkında kullanılmış olması uzak bir ihtimal görülemez. Nitekim yüce Allah'ın şu âyetinde de "adamlar" lâfzı cinler hakkında kullanılmıştır:

"Doğrusu şu da var. İnsanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı..." (el-Cin, 72/6)

İşte bu melekler mü’minleri de kâfirleri de alâmetleriyle tanırlar. Mü’minlere cennete girişlerinden önce cennete girecekleri müjdesini verirler. Mü’minler ise cennete girmemiş olmakla birlikte cennete girecekleri umudunu taşırlar. Cehennemlikleri görecekleri vakit de kendilerinin azaptan kurtulmaları için dua ederler.

İbn Atiyye der ki: Âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre A'raf üzerinde cennet ehlinden olmakla birlikte cennete girişleri gecikecek ve anlatılan şekliyle her iki kesimi görerek ibret alacak bir takım adamlar bulunacaktır.

"Her birini yüzlerinden tanıyan adamlar" âyetine gelince, her birini alâmetleriyle tanıyan adamlar olacaktır, demektir. Bu ise, cennet ehli hakkında yüzlerin aklığı ve güzelliği, cehennem ehli hakkında da yüzlerin karanlığı ve çirkinliği ile buna benzer, bunların gidecekleri yer ile ötekilerinin gidecekleri yere dair bilgilerle tanınacaklardır.

Derim ki: Konu ile ilgili rivâyetlerin ve açıklamaların birbirlerini tutmaması dolayısla kesin bir şey söylemeye imkân yoktur. Allah işlerin gerçeğini en iyi bilendir. Diğer taraftan şu açıklamalar da yapılmıştır: A'raf kelimesi urfun çoğuludur. Bu ise, yüksek ve yukarı her yerin adıdır. Çünkü, bu yüksekliği ile daha aşağıda olan yerlere nisbetle daha çok tanınır (A'refdir).

İbn Abbâs der ki: A'raf, sırat üzerindeki yüksekçe burçlar demektir. A'raf’ın, Uhud dağı olduğu ve oraya konulacağı da söylenmiştir. İbn Atiyye der ki: ez-Zehravî'nin naklettiği bir hadise göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Uhud, bizi seven bizim de kendisini sevdiğimiz bir dağdır. O, kıyâmet gününde cennet ile cehennem arasında konulacak ve orada herkesi simalarından tanıyacak bir takım kimseler alıkonulacaktır. Bunlar, inşaallah cennet ehlindendirler."

Safvan b. Süleym'den de bir başka hadis naklederek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetini zikretmektedir: "Muhakkak Uhud, cennetin rükünlerinden (esaslarından) birisinin üzerinde bulunacaktır." el-Heysemî, Mecmau'z Zevâid, IV, 13,

Derim ki: Ebû Ömer de Enes b. Mâlik'den naklettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; "Uhud, bizi seven ve bizim de kendisini sevdiğimiz bir dağdır. Ve şüphesiz ki o, cennetin tümsek bahçelerinden birisinin üzerinde olacaktır." İbn Mâce, Menâsik 104.

A'raftakiler: "Cennet ehline..." cennetliklere:

"Selamun aleykum" diye seslenirler. Yani onlara, selamun aleykum diyeceklerdir. Bunun, sizler cezadan esenliğe kavuştunuz, kurtuldunuz anlamında olduğu da söylenmiştir.

"Bunlar henüz oraya girmeyen fakat girmeyi uman kimselerdir." Yani, A'raftakiler henüz cennete girmemiş olacaklardır. Bu açıklamaya göre

"fakat girmeyi uman kimselerdir" âyeti, onlar oraya gireceklerini biliyorlar, anlamına gelir.

Tama' (ummak)'ın bilmek (ilim) anlamına kullanılması, sözlükte bilinen bir husustur ki, bu açıklamayı en-Nehhâs zikretmektedir. Aynı zamanda bu, İbn Abbâs, İbn Mes'ûd ve başkalarının da görüşüdür. Ve bu görüşe göre burada kastedilen A'raftakiterdir.

Ebû Miclez ise şöyle demektedir: Bunlardan kasıt, cennet ehlidir. Yani, A'raftakiler cennettekiler henüz cennete girmemiş olduklun halde onlara, selamun aleykum diyeceklerdir. Bununla birlikte A'raf'takilerin yanından geçen mü’minleri cennete girmek hususunda umutlandırırlar.

Yüce Allah'ın:

"Selamun aleykum" âyeti ile Henüz oraya girmeyen" kelimeleri üzerinde vakıf yapılır. Ondan sonra da; "Fakat girmeyi uman kimselerdir" âyeti ile başlanılır. Yani onlar, oraya girmeyi umut ederler anlamındadır. Bununla birlikte "Fakat girmeyi uman kimselerdir"in hal olması da mümkündür, o takdirde anlam şöyle olur: A'raf sahiplerinin yanından geçen mü’minler, orayı umdukları halde değil de ummadıkları halde oraya girmiş olacaklardır. Bu takdirde; "Henüz oraya girmeyen..." kelimesi üzerinde vakıf yapılmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman da: "Rabbimiz, bizi bu zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma" diye dua ederler.

Yüce Allah'ın:

"Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman" buyuruğundaki;" Taraf kelimesi, karşı karşıya gelme ciheti demektir. Bu kelime gibi "tiFal" vezninde mastar olarak yalnızca iki kelime gelmiştir ki bunlar: kelimeleridir. Bu vezindeki diğer mastarlar ise üstün iledir.

(........) gibi. Esreli olarak bu vezindeki isimler ise pek çoktur, kelimeleri gibi.

"Diye dua ederler" âyetinde kastedilenler, A'raftakilerdir. Duaları da şöyle olacaktır:

"Rabbimiz, bizi bu zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma." Yüce Allah'tan kendilerini zâlimlerle birlikte bulundurmamasını istiyeceklerdir. Halbuki, Allah'ın onları zâlimlerle birlikte bulundurmayacağını da bilmektedirler. Böyle bir dua, Allah'ın huzurunda zilletlerini arzetmek için yapılacaktır. Nitekim, cennetliklerin yapacakları şu dua da buna benzemektedir:

"Rabbimiz, nurumuzu bize tamamla..." (et-Tahrim, 66/8) Yine cennetlikler "Allah'a hamd olsun" diye dua edeceklerdir ki, bu da yüce Allah'a şükür olmak üzere yapılacak bir duadır. Ayrıca bu duayı yapmaktan dolayı da onlar bir zevk alacaklardır.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

A'râftakiler, yüzlerinden tanıdıkları bir takım adamlara seslenerek şöyle derler: "Çokluğunuzun da, büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.

Âyetin tefsiri için bak:49

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

"Kendilerini Allah'ın, rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? İşte (onlara): Girin cennete! Size hiç bir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz (denilmiştir)."

Yüce Allah'ın:

"Arâftakiler, yüzlerinden tanıdıkları bir takım adamlara" cehennemliklerden tanıdıkları bir takım kimselere

"seslenerek şöyle derler: Çokluğunuzun da büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı."

Yani,' sizin dünyalığınızın çokluğu da, îmana karşı büyüklenmenizin de bir faydası olmadı.

Bilal, Selman, Habbab ve benzerleri fakir mü’minlerden olan bir topluluğa işaret ile, dünyada iken "kendilerini Allah'm" âhirette "rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı?" Bu sözleriyle cehennemlikleri azarlayacaklardır.

"İşte (onlara) girin cennete... (denilmiştir)" diye söylemek suretiyle kederleri ve hasretleri daha da artırılmış olacaktır.

İkrime, "elif"siz olarak ve "dal" harfi de üstün olarak;"İşte cennete girdiler" diye okumuştur. Talha b. Mûsarrif ise, "hı" harfi esreli olarak mazi (ve meçhul) bir fiil olmak üzere; "Cennete girdirilmişlerdir," diye okumuştur.

Âyet-i kerîme, A'raftakilerin melekler yahut peygamberler olduğuna delalet etmektedir. Çünkü, onların bu sözleri, yüce Allah'tan aldıkları bir haberi bildirmektir. Ancak, A'raftakileri günahkâr kimseler olarak kabul edenlerin görüşüne göre, Araftakilerin cehennemliklere söyleyecekleri sözler, "büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı" ile sona ermekte, buna karşılık: "Kendilerini Allah'ın rahmetine erdirmeyeceğine..." âyeti ise, yüce Allah'ın, dünya hayatında söyledikleri sözler dolayısıyla cehennemliklere azar olmak üzere söyleyeceği sözler olacaktır. Bu görüş İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir, birinci görüş ise, el-Hasen'den rivâyet edilmiştir,

Bunun, A'raftakiler üzerinde görevli bulunan meleklerin söyleyecekleri sözlerden olduğu da söylenilmiştir. Çünkü cehennemlikler, A'raftakilerin kendileriyle birlikte cehenneme gireceklerine dair yemin edecekler, melekler ise buna karşılık Araftakilere: "Haydi cennete girin. Sizin için bir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz" diyeceklerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

Cehennemlikler, cennetliklere: "Bize biraz su veya Allah'ın size İhsan ettiği rızıktan akıtın" diye seslenirler. Onlar İse: "Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılınıştır" derler.

Yüce Allah'ın: "Cehennemlikler, cennetliklere: Bîze biraz su veya Allah'ın size ihsan ettiği rızıktan akıtın diye seslenirler" âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Cehennemliklerin Kabul Edilmeyecek Olan Talepleri:

Yüce Allah'ın: "Cehennemlikler... diye seslenirler" âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: A'raftakiler cennete girdikten sonra cehennemlikler de umutlanarak şöyle diyeceklerdin Rabbimiz, cennette bizim akrabalarımız var.

Onlarla görüşmek, onlarla konuşmak üzere bize izin ver. Cennetlikler ise, bunları yüzlerinin karalığından dolayı tanımayacaklar. Cehennemlikler:

"Bize biraz su veya Allah'ın size ihsan ettiği rızıktan akıtın" diyecekler. Bu âyet da, Âdemoğlunun, azapta olsa dahi yemekten ve içmekten müstağni kalamayacağını açıklamaktadır,

"Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler." Cennetteki yiyecek ve içecekleri kâfirlere haram kılmıştır, demektir. Âyet-i kerimede geçen; "kelimesinin mastarı olan "ifâda", genişlik vermek, bolluk vermek demektir.

2. İhtiyaç Sahiplerine Su Vermenin Fazileti:

Bu âyet-i kerimede su ihtiyacını karşılamanın en faziletli ameller olduğuna delil vardır. İbn Abbâs'a hangi sadaka daha faziletlidir diye sorulmuş, o da: Su diye cevap vermiştir. Sîzler, cehennemliklerin cennetliklerden yardım isteyecekleri vakit: "Bize biraz su veya Allah'ın size ihsan ettiği rızıktan akıtın" diyeceklerini bilmiyor musunuz?

Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre de Sa'd, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip şöyle sormuş: Sadakanın hangi türünü daha çok seversin? Hazret-i Peygamber: "Su" diye buyurmuş. Ebû Dâvûd, Zekat 41; İbn Mâce, Edeb 8.

Bir rivâyette de: Bunun üzerine Sa'd bir kuyu kazarak: Bu da Sa'd'ın annesi için, demiş. Ebû Dâvûd, Zekat 41.

Enes'den dedi ki: Sa'd dedi ki: Ey Allah'ın Rasulü, Sa'd'ın annesi sadakayı severdi. Onun yerine benim tasaddukta bulunmamın bir faydası olur mu? Hazret-i Peygamber: "Evet, sana suyu tavsiye ederim" diye buyurmuş. Nesâî, Vesayâ 9.

Bir başka rivâyette de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Sa’d b. Ubede'ye annesinin adına su tasadduk etmesini emretmiştir. Ebû Dâvûd, Zekat 41.

İşte bu, su tasadduk etmenin Allah nezdinde yaklaştırıcı ibadetlerin en büyüklerinden olduğunu göstermektedir: Kimin günahı çoğalırsa o, başkalarının su ihtiyacını karşılamaya baksın. Diğer taraftan yüce Allah'ın, köpeğe su verenin günahlarını bağışladığı rivâyette belirtilmiştir. Ya mü’min ve muvahhid bir kimseye su verip ihtiyacını karşılayarak canına can katan kişinin durumu ne olur!

Buhârî'nin Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bir adam yolda yürürken oldukça susamış. Bunun üzerine bir kuyuya inerek oradan su içmiş, sonra çıkmış. Bu sefer susuzluktan toprak yiyen bir köpek görmüş: Benim susadığım gibi bu köpek de susamış diyerek (kuyuya İnmiş) ve ayakkabısına su doldurarak ağzına almış, sonra kuyudan çıkmış, köpeği sulamış. Allah da bu amelinden dolayı övmüş ve ona mağfiret buyurmuş."Ashâb: Ey Allah'ın Rasulü demiş. Bizim hayvanlara yaptıklarımızdan dolayı ecir almamız da sözkonusu mudur? Hazret-i Peygamber şu cevabı vermiş: "Ciğeri nemli (canlı) her bir varlığa yapılan iyilik dolayısıyla bir ecir vardır." Buhârî, Şirb ve M..... 9, Mezalim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153; Ebû Dâvûd, Cihad 44; Muvatta’, Sıfatu'n-Nebiyy 23; Müsned, II, 375, 517.

Bunun tam aksi bir rivâyet de Müslim tarafından nakledilmektedir. Abdullah b. Ömer'den rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bir kadın, ölünceye kadar hapsettiği bir kedi dolayısıyla azap görmüştür. Ve bundan dolayı cehenneme girmiştir. O kediyi hapsetti. Kendisi yiyecek ve içecek bir şey vermediği gibi yerin haşeratından yemek için onu serbest de bırakmadı." Buhârî, Bed'u’l-Halk 16, Enbiyâ 54, Şirb ve Musâkaat 9; Müslim, Kusûf 9-10, Birr 133-135, Tevbe 25; İbn Mâce, İkametu's-Salât 152, Zühd 30; Dârimî, Rikaak 93; Müsned, II, 159, 188..

Hazret-i Âişe'den rivâyet edilen hadise göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Müslüman bir kişiye kim suyun bulunduğu yerde bir içim su verecek olursa, âdeta bir köle azad etmiş gibi olur. Yine müslüman bir kimseye su bulunmayan bir yerde bir içim su verecek olursa, ona hayat vermiş gibi olur."Bu hadisi de İbn Mâce Sünen'inde rivâyet etmiştir. İbn Mâce, Rükün 16.

3. Mülkiyet Altına Alınmış Su:

Havuz ve kırbasında bulunan suyun sahibi, başkalarına göre o suda daha bir hak sahibidir ve istediği kimselere bu suyu vermeyebilir, diyenler bu âyet-i kerimeyi delil göstermişlerdir. Çünkü cennetliklerin: "Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır" şeklindeki sözleri; sizin bunlarda bir hakkınız yoktur, anlamındadır.

Buhârî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu anlamda olmak üzere; "Havuz ve kırba sahibinin suyunda daha bir hak sahibi olduğu görüşünde olanlar" diye bir başlık açmakta ve bu başlık altında Ebû Hüreyre'nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den naklettiği şu âyetini zikretmektedir: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, yabancı develer nasıl su havuzundan uzaklaştırılıyor ise, ben de Havuzumdan bir takım kimseleri öylece uzaklaştıracağım. " Buhârî, Şirb ve Musâkaat 10 Hadisi benzer ifadelerle ayrıca: Müslim, Tahâre 38, 39, Fedâil 38; İbn Mâce; Zühd 36; Müsned, II, 300, 408... de kaydetmektedir.

el-Mühelleb der ki: Havuz sahibinin suyunda başkalarına göre daha bir hak sahibi olduğunda hiç bir görüş ayrılığı yoktur. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Şüphesiz bir takım kimseleri... Havuzumdan uzaklaştıracağım"diye buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

Dinlerini bir eğlence ve bir oyun edinip de dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseler, kendileri nasıl bir güne kavuşacaklarını unuttular. Onlar, âyetlerimizi nasıl bilerek İnkâr ettilerse, Biz de bugün onları öylece unuturuz.

Bu âyet-i kerimedeki;

"Kendileri" lâfzı, "kâflrlere'in sıfatı olarak cer mahallindedir. Uygun bir takdir ile ref veya nasb olması da mümkündür. Bu sözlerin, cennet ehlinin söyleyecekleri sözlerden olduğu da söylenmiştir.

"Bugüne kavuşacaklarını nasıl unuttularsa... Biz de bugün onları öylece unuturuz." Yani onlar, bugün amel etmeyi terkedip nasıl yalanladılarsa, Biz de onları böylece cehennemde bırakırız.

"Âyetlerimizi nasıl bilerek İnkâr ettilerse" âyeti de atfedilmiştir, Yani, bilerek nasıl inkâr ettilerse, Biz de onları böylece azapta bırakırız.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki Biz onlara, îman edecek bir kavme hidayet ve rahmet olmak üzere, ilme dayanarak uzun uzadıya açıkladığımız bir Kitap getirmişizdir.

"Yemin olsun ki Biz onlara... bir Kitap" yani Kur'ân-ı Kerîm

"getirmişizdir" demektir.

"Îman edecek bir kavme hidayet ve rahmet olmak üzere ilme dayanarak." Nezdimizden bilgiye istinaden; her hangi bir yanılma ve yanlışlık sözkonusu olmaksızın; uzun uzadıya açıkladığımız... üzerinde dikkatle düşünen kimsenin bilip öğreneceği şekilde açıkladığımız " bir Kitap getirmişizdir."

Buradaki;

"Uzun uzun açıkladığımız" âyetinin, kısım kısım anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Hidayet ve rahmet olmak üzere" âyetini ez-Zeccâc; Hidayete ileten ve rahmet özelliğini taşıyan diye açıklayarak, Kitabın bu özelliğini "Uzun uzadıya açıkladığımız" âyetindeki zamirden hal olarak kabul etmiştir. ez-Zeccâc der ki: Bunun, şeklinde, o bir hidayet ve bir rahmettir, anlamında olması da mümkündür. Denildiğine göre, "Bir kitap" dan bedel olmak üzere "Bir hidayet ve rahmet (olan bu kitap)" şeklinde olması da mümkündür.

el-Kisâî ve el-Ferrâ' da derler ki: "Bir kitap"ın sıfatı olmak üzere "Hidayet ve rahmet" şeklinde esreli okuyuş da mümkündür. el-Ferrâ' ayrıca şöyle demektedir: Bu da yüce Allah'ın:

"Ve bu, indirdiğimiz bir Kitaptır, mübarektir" (el-En'âm, 6/92) âyeti gibidir.

"Îman edecek bir kavme" âyetinde özellikle îman edeceklerin zikredilmesi, ondan yararlanacak kimselerin onlar oluşundan dolayıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

Onlar, zamanı gelince bildirdiklerinin gerçekleşmesinden başkasını mı bekliyorlar? O'nun bildirdiklerinin çıkacağı günde, evvelce O'nu unutanlar derler ki: "Gerçekten de Rabbimizin peygamberleri hakkı getirmişlerdi. Acaba şimdi bizim için şefaat edecek şefaatçiler bulunur mu? Yahut, işlediklerimizden başkalarını İşleyelim diye geri döndürülür müyüz?" Onlar, kendilerini gerçekten hüsrana uğratanlardır. Uydurageldikleri şeyler de kendilerinden uzaklaşarak kaybolup gitmişlerdir.

Yüce Allah'ın:

"Onlar, zamanı gelince bildirdiklerinin gerçekleşmesinden başkasını mı bekliyorlar?" âyetindeki "te'vîi" kelimesi, den türemiş bir kelime olarak hemzelidir. Medineliler ise, hemzeli kelimeleri hafifleterek okurlar.

Âyet-i kerimedeki "nazar", intizar yani, beklemek anlamındadır. Bu da şu demektir. Onlar Kur'ân-ı Kerîm'de kendilerine vadolunan ceza ve hesaptan başkasını mı bekliyorlar?

Buradaki in, kıyâmet gününe bakmak (o günü beklemek)'den geldiği de söylenmiştir. Buna göre

"Onun bildirdiklerinin gerçekleşmesi" âyetindeki o zamiri Kitab'a raci olur.

Kitabın bildirdiklerinin te'vili ise, yüce Allah'ın o Kitapta vadetmiş olduğu öldükten sonra diriliş ve hesaptır. Mücahid'e göre "onun te'vîli"nden yani bildirdiklerinin gerçekleşmesinden kasıt, cezasıdır. Bu da onların Kitabı yalanlamalarının cezası demektir. Katade ise bunun, akibeti anlamına geldiğini söylemiştir ki, bu açıklamalar birbirine yakın anlamlar ifade eder.

"Onun bildirdiklerinin çıkacağı günde" yani, kıyâmet gününde bildirdiklerinin akibetleri görülüp ortaya çıkacağı vakit, anlamındadır. " Günde" kelimesi İse

"Derler" ile nasbedilmiştir. Yani: O'nun bildirdikleri gerçekleşeceği gün gelmeden önce, O'nu unutanlar şöyle diyeceklerdir:

"Gerçekten de Rabbimizin peygamberleri hakkı getirmişlerdi. Acaba şimdi bizim için şefaat edecek şefaatçiler bulunur mu?" Bu, temenni anlamını da taşıyan bir sorudur.

"Şefaat edecek" kelimesi ise, sorunun cevabı olduğundan dolayı hazfolunmuştur.

"Yahut... geri döndürülür müyüz." el-Ferrâ' derki: Âyet: Acaba geri döndürülür müyüz? anlamındadır.

"İşlediklerimizden başkalarını işleyelim diye..." âyeti hakkında ez-Zeccâc der ki: "Geri döndürülür müyüz" anlamındaki fiil, manaya atfedilmiştir. Yani: Acaba herhangi bir kimse bize şefaat eder, yahut biz (dünyaya geri döndürülür müyüz) anlamındadır.

İbn İshâk "Yahut... işleyelim diye geri döndürülür müyüz?" anlamındaki fiilleri nasb ile okumuştur. Anlamı ise: Ancak, geri döndürülür de işlediklerimizden başkalarını işlersek müstesna, anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Ona: Gözlerin ağlamasın dedim. Çünkü biz, ancak

Ya bir mülkü ele geçirmeye çalışıyorum yahut ölür de mazur görülürüz."

el-Hasen ise, her iki fiili de ref ile okumuştur,

"Onlar kendilerini gerçekten hüsrana uğratanlardır." Yani, bir türlü kendilerine bir fayda sağlayamamışlardır. Kendisine fayda sağlayamamış herkes kendisini hüsrana uğratmış demektir. Nimetleri kaybettiler ve kendilerine sağlayabilecekleri paylardan mahrum kaldılar, diye de açıklanmıştır.

"Uydurageldiklerİ şeyler de kendilerinden uzaklaşarak kaybolup gitmişlerdir." Yani, Allah ile birlikte başka bir ilâh vardır şeklinde dünyada iken söyledikleri sözlerin batıl olduğu ortaya çıkmış olacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz Rabbiniz, O Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra Arş'a istiva etti. Geceyi durmadan kovalayan gündüze O bürüyor. Güneşi, ayı ve yıldızları emriyle ram eden O'dur. İyi bilin ki, yaratma da emretme de yalnız O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı ne yücedir!

Yüce Allah:

"Şüphesiz Rabbiniz O Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" âyeti ile yoktan var etmek kudretine tek basına kendisinin sahip olduğunu beyan etmektedir. O halde, yalnızca O'na ibadet etmek gerekir.

Altı kelimesinin aslı'dır. Araplar, "dal" harfini "sin" harfine idğam etmek isteyince, "te"nin mahrecinde bir araya geldikleri görüldüğünden, her ikisini de "te" olarak çıkarmışlardır. Şöyle de demek mümkündür: İki "sin'den birisinin yerine "te" getirilmiş ve bu da "dal" harfine idğam edilmiştir. Çünkü, bunun küçültme ismi; Altıda bircik" şeklinde, çoğulu ise, "Altılar" şeklinde gelir. Çoğul ve küçültme isimleri ise, Arapçada isimlerin asıl harflerini ortaya çıkartır.

Yine Araplar: Altıncı derler. diyenler ise, "sin" yerine "te" getirmiş (ibdal etmiş) olurlar.

"Yevm: Gün" kelimesi ise güneşin doğuşundan batış vaktine kadar olan süreyi ifade eder. Eğer güneş yoksa bu anlamda "yevm" de yok demektir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmış ve şöyle demiştir: "Altı gün'den kasıt, âhîret günlerinden altı gündür ki, her bir gün bin yıl demektir. Bu da göktedn ve yerin yaratılışının önemini ortaya koymak içindir. Dünya günlerinden altı gün olduğu da söylenmiştir.

Mücâhid ve başkaları ise şöyle demişlerdir: Bu günlerin ilki pazar, sonuncusu ise cuma günüdür. Bu süreyi yüce Allah zikretmekle birlikte O, bunları bir anda dahi yaratmak dileseydi elbette bunu yapardı. Zira O, bunlara ol demeye ve bunları hemen var etmeye kadirdir. Fakat O, kullara yapacakları İşlerinde yumuşak davranmayı ve sağlam iş yapmayı öğretmek istemiştir. Diğer taraftan kudretinin, meleklere peyder pey zuhur etmesini dilemiştir. Bu ise: Melekleri göklerden ve yerden önce yaratmıştır, diyenlerin görüşüne göredir.

Göklerin ve yerin altı günde yaratılmasındaki bir diğer hikmet de şudur; Her bir şeyin O'nun nezdinde bir süresi vardır. Ayrıca O, bununla isyankârları cezalandırmakta acele etmeyi terk ettiğini de açıklamaktadır. Çünkü O'nun nezdinde her bir şeyin bir vadesi vardır. Bu da yüce Allah'ın:

"Biz, onlardan önce kuvvetçe kendilerinden daha çetin olan nice nesiller helâk ettik" (Kaf, 50/36) diye buyurmasından sonra:

"Yemin olsun gökleri, yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık. Ve Bize bir yorgunluk da dokunmadı. O halde söylediklerine sabret..." (Kaf, 50/38-39) âyetini andırmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"Sonra Arş'a İstiva etti" âyetine gelince, burada "istiva meselesi" söz konusudur, İlim adamlarının bu hususta uzun açıklamaları ve ifadeleri vardır. Bu husustaki ilim adamlarının görüşlerini de biz, "el-Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmâillahi'l-Büsnâ ve Sıfatihi el-Ulâ" adlı eserimizde açıklamış ve orada bu hususta ondört ayrı görüş olduğunu zikretmiştik. Mütekaddimîn ile müteahhirînin çoğunluğuna göre, şanı yüce Allah'ın, cihet ve mekan tutmaktan münezzeh olduğunu kabul etmek zorunlu olduğundan dolayı, yine buna bağlı olarak -mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur. Onlara göre, yüce Allah "yukarı" cihetinde değildir. Zira, O'nun için özel bir cihetin varlığı kabul edilecek olursa, bu O'nun bir mekanda bulunması anlamına gelir. Mekân ve yer tutmak dolayısıyla yer tutan için hareket, değişmek ve hadis olmak sözkonusu olur. Bu, kelamcıların görüşüdür. Selef-i Salihin'in ilk dönemleri ise, Allah'ın bir cihette bulunuşunu nefyetmiyorlar ve bunu nefyettiklerini de ifade etmiyorlardı. Aksine, onlar da genel olarak herkes de yüce Allah'ın Kitab'ında bildirdiği, peygamberlerinin de haber verdiği şekilde O'na cihet isbat ediyorlardı; Selef-i Salihten her hangi bir kimse, Allah'ın Arş'ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğunu inkâr etmiyordu.

İstivâ'nın Arş'a tahsis ediliş sebebi İse, O'nun Allah'ın malılukatının en büyüğü olmasından ötürüdür. Şu kadar var ki, istivâ'nın keyfiyeti bilinmemektedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Mâlik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid'attir.

Ummu Seleme (radıyallahü anha) da böyle demiştir. Ve bu kadarı kâfidir. Kim bundan daha fazla bilgi edinmek istiyor ise, bu hususta ilim adamlarının eserlerinde açıklamanın yer aldığı bölümlere bakabilir.

İstiva, Arap dilinde yüksek olmak, yükseklik ve istikrar bulmak demektir. el-Cevherî der ki: Eğrilikten istiva etti (düzeldi) ve bineğinin sırtı üzerinde istiva etti, yani kuruldu demektir. Semaya İstiva etmek ise, oraya yönelmek, orayı kastetmek demektir. Yine bu kelime, istila etmek, üstün ve galip gelmek anlamına da gelir. Şair der ki:

"Bişr, Irak'a istiva etti (orayı istilâ etti, üstünlük sağladı);

Kılıç kullanmaksızın ve kan dökmeksizin."

"Adam istiva etti" ise, gençliğinin son noktasına vardı (olgunlaştı), demektir. İtidal noktasına gelmek hakkında da kullanılır. Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr ise, Ebû Ubeyde'den yüce Allah'ın:

"Rahmân (olan Allah) Arş'a istiva etti" (Tâ-Hâ, 20/5) âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Onun üzerine yükseldi, anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:

"Ve ben onları oldukça kurak, geniş bir düzlükteki suya götürdüm

Yemanî yıldızı çıkmış da istiva etmiş bulunuyordu."

Alabildiğine yükselmiş bulunuyordu, demektir.

Derim ki: yüce Allah'ın yüksekliği, O'nun şan, sıfat ve melekûtunun yüksekliğinden ibarettir. Yani, celal özelliklerinin kendisi hakkında vacib olduğundan daha üstünde vâcib olduğu herhangi bir kimse yoktur. Kendisiyle yükseklikte oıtak olacak kimse de yoktur. Aksine O, mutlak olarak tek yüce olandır.

"Arş'a" âyetindeki "arş" lâfzı, birden çok anlam hakkında kullanılan müşterek bir lâfızdır. el-Cevherî ve başkaları der ki: Arş: Hükümdarın tahtı demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de de şöyle buyurulmuştur:

"Ona tahtını (arş) tanımıyacağı bir hale getirin" (en-Neml, 27/41);

"Baba ve annesini tahtının (arşının) üzerine oturttu." (Yusuf, 12/10) Arş, aynı zamanda evin tavanı anlamına da gelir. Ayağın arşı ise, üst tarafındaki çıkıntı ve parmakların bulunduğu bolüm demektir. Arşu's-Simâk ise, el-Awâ' diye bilinen yıldız grubunun alt tarafındaki dört küçük yıldızdan ibarettir. Bunların, arştan yıldız grubunun kuyruk tarafı olduğu da söylenir. Kuyunun arşı ise, dip tarafından bir adam boyu kadar taşla örüldükten sonra, ahşab ile bükülmesi demektir. İşte bu ahşap bölümüne arş deniliyor. Çoğulu ise "urûş" ...diye gelir. Arş, Mekke'nin de bir adıdır. Yine arş, hükümdarlık ve saltanat anlamına da gelir. Filan kişinin mülkü, saltanatı ve kuvvetinin gittiğini anlatmak üzere de; tabiri kullanılır. Şair Züheyr de der ki:

"Abse yetiştiniz fakat arşı (mülk ve saltanatı) elinden gitmişti.

Zübyanlıların ise şerefi ve gücü de ortadan kalkmıştı."

Arş, âyet-i kerimede mülk (ve egemenlik) anlamında da te'vil edilebilir. Yani, mülk O'ndan başka hiç bir kimse hakkında söz konusu değildir. Bu da güzel bir açıklama olmakla birlikte tartışılabilecek yanları vardır. Biz bunu, ismi geçen eserimizde konu ile ilgili ileri sürülmüş görüşler arasında açıkladık, yüce Allah'a hamd olsun.

Yüce Allah'ın:

"Geceyi durmadan kovalayan gündüze bürüyor." Yani, geceyi gündüzün üzerine bir örtü gibi bırakıyor. Bu da şu demektir: Gündüzün aydınlığını gideriyor. Böylelikle dünya hayatında gecenin gelişi ile hayat dosdoğru bir şekilde tamam olsun. Çünkü gece sükûn bulmak, dinlenmek içindir, gündüz de geçimi kazanmak içindir.

Âyet-i kerimedeki;

"Bürüyor" kelimesi, "şin" harfi şeddeli olarak da okunmuştur. Bunun bir benzeri de er-Ra'd Sûresi'ndedir. (Bk. 13/3- âyet). Bu şekildeki-kıraat ise, Ebû Bekr'in Âsım'dan rivâyet ettiği kıraat ile Hamza ve Kisaî'nin kıraatidir. Diğerleri ise bunu şeddesiz olarak okumuşlardır ki, bu da (........) şeklinde iki ayrı şivedir. Bununla birlikte kıraat âlimleri

"Onu örttüğü şeylerle örttü" (en-Necm, 53/54) şeklinde şeddeli olarak icma ile okumuşlardır. Aynı şekilde;

"Onları(n gözlerini de) örttük" (Yasin, 36/9) şeklinde icma ile okumuşlardır. O bakımdan her iki okuyuş da bir birine eşittir. Şu kadar var ki, şeddeli okuyuşta tekrarlama ve çok yapma anlamı vardır. Her ikisi de bir şeyi bir şeye bürümek manasına gelir.

Bu âyet-i kerimede, gündüzün geceye girişi sozkonusu edilmeyerek, onlardan birisinin amlmasıyla yetinilerek diğeri zikredilmemiştir. Yüce Allah'ın:

"Ve sizi sıcaktan koruyan elbiseler" (en-Nahl, 16/81) âyeti ile,

"Hayır yalnız Senin elindedir" (Âl-i imran, 3/26) âyetinde olduğu gibi.

Humeyd b. Kays ise, diye okumuştur ki, bu gündüz geceyi bürür (örter) demektir. "Durmadan kovalayan" aralıksız olarak onun arkasından giden, demektir. "Geceyi... gündüze bürüyor" anlamındaki âyet da hal olarak nasb mahallindedir. İfadenin takdiri de şöyledir: Yüce Allah, geceyi gündüze bürüyen olarak Arş'a istiva etmiştir.

Aynı şekilde "durmadan kovalayan" âyeti de "gece"den haldir. Yani, geceyi gündüze birbirini kovalayarak bürür anlamındadır.

Cümlenin, hal olmayıp yeni bir cümle olması ihtimali de vardır. "Durmadan" kelimesi, mukadder bir "kovalayan" lâfzından bedel, yahut onun bir sıfatı veya hazfedilmiş bir mastarın sıfatı da olabilir. Yani durmadan ve hızlıca kovalayan demektir. lâfzı acele, çabuk demektir. ise, hızlıca geri döndü, anlamına gelir.

"Güneşi, ayı ve yıldızları emriyle ram eden O'dur." el-Ahfeş der ki: Bu âyet,

"gökleri" kelimesine atfedilmiştir. Yani: Güneşi, ayı... emriyle ram edilmiş olarak yaratan O'dur, anlamına gelir. Abdullah b. Amir'den, "güneş, ay, yıldız" kelimeleri ile "ram edilmişler" anlamındaki kelimelerin, mübtedâ ve haber olmak üzere tümüyle merfu' okuduğu da rivâyet edilmiştir. (Bu durumda meal şöyle olur: Güneş, ay ve yıldızlar O'nun emriyle müsalıhar kılınmıştır).

Yüce Allah'ın:

"İyi bilin ki, yaratma da emretme de yalnız O'nundur" âyetine dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1. Yaratmak Ve Emretmek Yalnız Allah'ındır:

Allah, bu haberinde bize doğruyu söylemiştir. Yaratmak da yalnız O'nundur, emretmek de. O, bütün mahlukatı yarattı ve sevdiği, uygun gördüğü şeyleri onlara emir olarak verdi. Bu emir, aynı zamanda yasağı da vermesini gerektirmektedir.

İbn Uyeyne der ki: Yaratma ile emretmek ayrı şeylerdir. Bunları bir ve aynı şey kabul eden kâfir olur. Çünkü, yaratmaktan kasıt, yaratılanlardır. Emretmek ise, mahluk olmayan O'nun kelamıdır ve bu da O'nun "ol" demesidir. Çünkü:

"O, bir şeyi (yaratmak) diledi mi, O'nun emri sadece ona,

"ol" demekten ibarettir, o da derhal oluverir." (Yasin, 36/82)

Yüce Allah'ın, yaratmayı ve emretmeyi ayrı olarak zikretmesinde, Kur'ân'ın yaratılışını kabul edenlerin sözlerinin yanlış ve tutarsız olduğuna bir delil vardır. Zira, eğer emrin kendisi olan sözü mahluk olsaydı: "İyi bilin ki, yaratmak da, yaratmak da yalnız Onundur" demesi gerekirdi. Böyle bir ifade ise, abes, çirkin ve tutarsız bir ifadedir. Yüce Allah ise, faydasız söz söylemekten yüce ve münezzehtir. Buna, şanı yüce Rabbimizin şu âyeti da delil teşkil etmektedir;

"Göklerin ve yerin O'nun emriyle durması da O'nun âyetlerindendir" (er-Rûm, 30/25);

"Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı da size müsahhar kıldı. Yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğmişlerdir." (en-Nahl, 16/12.) Yüce Allah, bu buyruklarıyla bütün mahlukatın O'nun emriyle varlıklarını devam ettirdiklerini haber vermektedir. Eğer emir yaratılmış olsaydı, bu yaratılan emrin de O'nunla var olabileceği bir başka emre ihtiyacı olurdu. O emir de bir başka emre muhtaç olur ve bu sonsuza kadar böyle devam eder giderdi. Bu ise, imkânsız bir şeydir. Böylelikle yüce Allah'ın kelamı demek olan emrinin, kadim ve ezelî olduğu, mahluk olmadığı ortaya çıkmaktadır. O'nun emriyle mahlukatın var olması bu yolla mümkün olabilir.

Yine buna yüce Allah'ın şu âyeti de delil teşkil etmektedir:

"Biz, gökleri, yeri ve aralarındaki şeyleri ancak hak ile yarattı." (el-Hicr, 15/85) Şanı yüce Allah bu âyette gökleri ve yeri hak ile yani, hak olan sözü ile yarattığını haber vermektedir ki, bu da O'nun mükevvenata (ol emriyle var edilenlere) verdiği: kûn: ol âyetidir. Eğer, hakkın kendisi yaratılmış olsaydı, onunla mahrukatı yaratması mümkün olamaz, düşünülemezdi. Zira, mahlukat, mahluk ile yaratılamaz.

Buna da yüce Allah'ın şu âyeti delalet etmektedir:

"Yemin olsun ki, gönderilmiş kullarımız için şu sözümüz ezelden beri geçmiştir:..." (es-Saffat, 37/171);

"Muhakkak ki, kendileri için tarafımızdan iyiliğin takdir edilmiş olduğu kimseler ondan uzaklaştırılmışlardır" (el-Enbiyâ, 21/101);

"Fakat, Benden... sözü hak olmuştur." (es-Secde, 32/13) İşte bütün bunlar, ezelde bu husustaki "söz"ün(ün) geçmiş olduğuna bir işaret vardır. Bu da Allah'ın sözünün ezelden beri var olmasını gerektirmektedir. Bu nükte Allah'ın sözünün mahluk olduğunu kabul edenlerin görüşlerini reddetmek için yeterlidir.

Bununla birlikte aksi kanaatte olanların görüşlerine delil gösterdikleri bir takım âyetler de vardır. Yüce Allah'ın:

"Kendilerine Rabblerinden bir yeni zikir gelse..." (el-Enbiyâ, 21/2) âyeti ile yüce Allah'ın:

"Allah'ın emri elbette yerine gelir" (el-Ahzâb, 33/37) ile,

"Allah'ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir" (el-Ahzâb, 33/38) âyeti ve benzerleri.

Kadı Ebû Bekr der ki: Yüce Allah’ın:

"Kendilerine Rabblerinden yeni bir zikir gelse" (el-Enbîyâ, 21/2) âyetinin anlamı, kendilerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan her hangi bir ümit, bir va'd ve bir korkutma gelecek olsa

"mutlaka onu eğlenerek, alay ederek dinlerler." (el-Enbiyâ, 21/2) Çünkü, Peygamberlerin öğütleri ve sakındırmaları bir zikirdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sen onlara hatırlat (zekkir). Sen ancak bir hatırlatıcısın (müzekkir)." (el-Ğâşiye, 88/21) Yine konuşma esnasında filan kişi zikir meclisindedir tabiri kullanılır. Diğer taraftan yüce Allah'ın:

"Allah'ın emri elbette yerine gelir âyeti ile Allah'ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir." (el-Ahzâb, 33/37 ve 38) âyeti ile yüce Allah kâfirlerden alacağı intikamı ve onlara vereceği cezayı, bir de mü’minlere yardımını verdiği hüküm ve takdir etmiş olduğu fiillerini kastetmektedir. Nitekim yüce Allah'ın şu âyeti de bu kabildendir.:

"Nihayet emrimiz gelip de..." (Hûd, 11/40) Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Halbuki Fir'avun'un emri hiç de doğru değildi." (Hûd, 11/97) Burada "emirden kasıt ise, onun hali, fiilleri ve izlediği yoldur. Şair de şöyle demektedir:

"Onun kendine has bir emri (hali, durumu , yolu) vardır. Nihayet o,

Ayaklarıyla barınmak üzere bir mer'aya geçti mi, orada yerleşir."

2. Emir İle İrade Arasındaki İlişki:

Bu husus bu şekilde açıklığa kavuştuğuna göre şunu bil ki: "Emir"in irade ile hiç bir ilgisi yoktur. Mutezile ise, emir iradenin kendisidir, demektedir. Oysa bu doğru değildir. Aksine, yüce Allah, irade etmediği şeyi emreder, irade ettiği şeyi de yasaklar. Meselâ, Hazret-i İbrahime oğlunu boğazlamasını emrettiği halde, onun böyle bir işi fiilen gerçekleşmesini irade etmemişti. Peygamber'i Muhammed, (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ümmeti ile birlikte elli vakit namaz kılmasını emretmekle birlikte ondan yalnızca beş vakit namaz kılmasını murad etmişti. Yüce Allah:

"Ve tâ ki, içinizden şehidler edinsin" (Âl-i İmrân, 3/140) âyeti ile Hazret-i Hamza'nın şehadetini murad ettiği halde, kâfirlerin onu öldürmesini nehyetmiş, böyle bir İşi yapmalarını emretmiş değildi. İşte bu husus gerçekten doğru ve bu konuda nefis bir açıklamadır, bunun üzerinde dikkatle düşünmek gerekir.

Yüce Allah'ın:

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı ne yücedir" anlamındaki âyetinde geçen; Şanı ne yücedir!" âyeti, "bereket" kökünden; vezninde bir kelimedir ki, bereket, çokluk, genişlik ve bolluk demektir. Bu açıklamayı İbn Arefe yapmıştır. el-Ezherî der ki: "Tebâreke" yüce, azametli ve üstün anlamındadır. Bunun, O'nun ismi ile teberruk edilir ve O'nun isminin uğurundan faydalanılmaya çalışılır, anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Âlemlerin Rabbi"nin anlamına dair açıklamalar da el-Fâtiha Sûresi'nde (1/1. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. -Gerçek şu ki O, haddi aşanları sevmez.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Dua Ve Âdabı:

Yüce Allah'ın:

"Rabbinize... dua edin" şeklindeki bu âyeti, dua etmemizi ve onunla Rabbimize ibadeti emretmektedir. Daha sonra yüce Rabbimiz bu emir ile güzel olan bir takım sıfatlara riâyeti de zikretmektedir ki, bunlar huşu (tevazu ile kalpten gelen bir boyun eğme ve boyun eğiş), ile tazarru (yalvarıp yakarmak) dır.

"Gizlice" ifadesinin anlamı ise riyadan uzak kalabilmesi için insanın kendi içinden dua etmesi demektir.

Yüce Allah bununla peygamberi Hazret-i Zekeriya'yı da Övmüş bulunmaktadır. Onun duasını haber verirken şöyle buyurmaktadır:

"Hani o, Rabbine gizlice (dua ile) seslenmişti." (Meryem, 19/3) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: "Zikrin hayırlısı gizli olan, rızkın hayırlısı da yeterli olandır" Beyhakî, Şuabu'l-lman, Beyrut 1410/1990, I, 406, 407. VII, 296. âyeti de buna benzemektedir.

Şeriat şunu tesbit etmiştir ki: Farz olmayan hayırlı amellerde gizlilik, açıkça yapmaktan daha büyük ecir almaya sebeptir. Bu manadaki açıklamalar daha önce el-Bâkara Sûresi'nde (2/271. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen b. Ebi'l-Hasen der ki: Biz öyle kimselere yetiştik ki, yer yüzünde gizlice yapabilecekleri her hangi bir amel varsa, onu ebediyyen açıkça işlemezlerdi. Müslümanlar, alabildiğine dua ederler, fakat sesleri işîtilmezdi. Sadece kendileriyle Rabbleri arasında bir fısıltıları duyulurdu. Buna sebep ise, yüce Allah'ın:

"Rabbinize yalvara yakara ve gizilce dua edin" âyetidir. Yine fiilinden razı olduğu salih bir kulundan söz ederek:

"Hani o, Rabbine gizlice seslenmiş (dua etmişti)" (Meryem, 19/3) diye buyurmaktadır. Ebû Hanîfe'nin arkadaşları (mezhebine mensup ilim adamları) bunu "âmin" sözünü gizli söylemenin onu açıkça söylemekten evla olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü âmin de bir duadır. Bu husustaki açıklamalar ise, daha önce el-Fâtiha Sûresi'nde (Âmin bahsi 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Müslim Ebû Mûsa'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bir yolculukta -bir rivâyette de bir gazada- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idik. İnsanlar, yüksek sesle tekbir getirmeye başladılar. Bir rivâyette de şöyle denmektedir: Bir adam her bir tepeye çıktıkça lâ ilâhe illâlah demeye başladı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: "Ey insanlar, kendinize acıyınız, aşırıya kaçmayınız. Çünkü sizler, ne sağır birisine, ne de gaip olan birisine dua ediyorsunuz. Siz, her şeyi çok iyi işiten ve size pek yakın olan ve sizinle birlikte olan birisine dua ediyorsunuz..." Buhârî, Cihad 131, Meğâzi 38, Deavât 50, Kader7, Tevhid 9; Müslim, Zikr 44, 45;Ebû Dâvûd, Vitr 26; Müsned, IV, 394, 402, 417-418.

2. Dua Esnasında Elleri Kaldırmak:

İlim adamları, dua esnasında elleri kaldırmak hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Aralarında Cübeyr b. Mut'im, Said b. el-Müseyyeb ile Saîd b. Cübeyr'in de bulunduğu topluluk bunu mekruh görmüşlerdir, Şüreyh de ellerini kaldırmış birisini görmüş ve; Bu ellerinle sen kimi yakalamak istiyorsun anasız kalasıca! demiştir. Mesrûk da dua esnasında ellerini kaldıran bir topluluğa: Allah o elleri kessin! diye beddua etmiştir. Bunlar, bir ihtiyaç dolayısıyla Allah'a dua etmek halinde işaret parmağıyla işarette bulunmayı tercih etmişlerdir. Bu İhlasın kendisidir, derlerdi, Katade de parmağıyla işaret eder, ellerini kaldırmazdı. Atâ, Tavus, Mücahid ve başkaları da elleri kaldırmayı mekruh görmüşlerdir.

Elleri kaldırmanın câiz olduğu da ashâb ve tabiinden bir gruptan rivâyet edilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den de böyle bir rivâyet vardır ki, bunu da Buhârî’Zikretmektedir. Ebû Mûsa el-Eşarî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dua etti, sonra ellerini kaldırdı. Ve ben, koltuk altlarının beyazlığını dahi gördüm. Buharî, Meğâzî 55; Deavât 23; Müslim, Fedâilus-Sahâbe 165 Bunun bir benzeri Enes'ten de rivâyet edilmiştir. Buhârî, İstiskâ 21, Deavât 23: Müslim, İstiskâ 5, 7; Nesâî, Istiskâ 9, 17.

İbn Ömer de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ellerini (dua esnasında) kaldırmış ve şöyle buyurmuştur: "Allah'ım, Halid'in yaptıklarından uzak olduğumu sana bildiririm." Buhârî, Ahkâm 35, Cizye 11, Meğâzi 58, Deavât 22; Nesâî, K..... 17; Müsned, II, 151.

Müslim'in Sahihinde de Ömer b. el-Hattâb'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Bedir gününde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklere baktı. Sayılan bin kişi idi. Ashâbı ise üçyüz onyedi kişi idiler. Bunun üzerine Allah'ın Peygamber’i ellerini uzatarak kıbleye yöneldi ve Rabbine dua etmeye başladı... diyerek, hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Müslim, Cihad 58; Tirmizî, Tefsir 8. sûre 3.

Tirmizîde yine Hazret-i Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ellerini kaldırdı mı, onları yüzüne sürmeden aşağı indirmezdi. Tirmizî der ki: Bu, sahih, garip bir hadistir. Tirmizî, Dua 11.

İbn Mâce'nin de Selman'dan, O'nun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivâyetine göre Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Rabbiniz çokça haya eden ve kerem sahibi olandır. O, kulundan ellerini kendisine kaldırıp da onları bomboş geri çevirmekten -veya onları zarar etmiş halde- geri çevirmekten haya eder." Ebû Dâvûd, Vitr 23, Tirmizî, Dua 104; İbn Mâce, Dua 13; Müsned, V, 438.

Birinci görüşün sahipleri, Müslim'in Umare b. Ruveybe yoluyla naklettiği şu hadisi delil gösterirler, Umare, Bişr b. Mervan'ı minber üzerinde ellerini kaldırmış halde görünce şöyle demiş: Allah bu iki eli çirkin etsin. Yemin olsun ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı gördüm de o, elleriyle şöyle yapmaktan fazla bir şey yapmıyordu, demiş ve işaret parmağı ile işaret etmişti. Müslim, Cumua 53; Müsned, IV, 166.

Said b. Ebi Arube'nin Katade yoluyla rivâyet ettiği şu hadisi de delil gösterirler: Enes b. Mâlik, Katade'ye anlattığına göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) istiska (yağmur için dua) müstesna hiç bir duada ellerini kaldırmazdı. İstiska esnasında da ellerini koltuk altlarının beyazlığı görülünceye kadar kaldırırdı. Buhârî, istiskâ 22.

Ancak birincisi, rivâyet yollan itibariyle Said b. Ebi Arube'nin hadisinden daha sağlam ve daha sahihtir. Çünkü, Said b. Ebi Arube'nin, Ömrünün sonlarına doğru hafızasında değişiklik meydana gelmişti. Diğer taraftan Şu'be, Katade'den yaptığı rivâyetinde de ona muhalefet etmiştir. Katade, Enes b. Mâlik’ten rivâyetle şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kottuk altlarının beyazı görülünceye kadar ellerini kaldırırdı. Buhârî, Deavât 23.

Şöyle de denilmiştir: Müslümanların başına herhangi bir musibet gelmiş ise, ellerin kaldırılması o takdirde iyi ve güzeldir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) istiska (yağmur duasın)da ve Bedir gününde böyle yapmıştır.

Derim ki: Dua ne şekilde kolayına gelirse güzeldir ve insanın Allah'a olan ihtiyacını, fakrını, O'nun önündeki zillet ve alçak gönüllülüğünü açığa vurması için istenmiş bir şeydir. Dilerse kıbleye yönelir ve ellerini kaldırırsa bu güzeldir. Dilerse bunu yapılayabilir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hadislerde varid olduğu üzere bunları yapmıştır. Yüce Allah da: "Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua ettin" diye buyurmuştur. Burada ellerini kaldırmak ve benzeri herhangi bir nitelik de varid olmamıştır. Bir başka yerde de

"Onlar, ayakta iken, otururken... Allah'ı anarlar" (Âl-i İmrân, 3/191) diye buyurarak onları övmüş ve sözü geçen dışında herhangi bir hali şart koşmamıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Cuma günü irad ettiği hutbesinde kıbleye yönelmeksizin Allah'a dua etmiştir.

3. Duada Haddi Aşmamak:

Yüce Allah:

"Gerçek şu ki O, haddi aşanları sevmez" âyeti ile duada haddi aşanları sevmeyeceğini anlatmak istemektedir. Lâfız her ne kadar umumî ise de buna işaret edilmektedir.

Haddi aşan (el-Mu'tedî); haddi çiğneyen ve yasağı işleyen kimse demektir. Haddi aşma oranına göre bu hususta farklılık olabilir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "İleride duada haddi aşacak kavimler olacaktır."Bu hadisi, İbn Mâce, Ebû Bekr b. Ebi Şeybe'den şöylece rivâyet etmektedir: Bize, Affan anlattı, bize Hammâd b. Seleme anlattı. Bize, Said el-Cüreyrî haber verdi. O, Ebû Nuame'den naklettiğine göre Abdullah b. Muğaffel, oğlunun: Allah'ım, ben Senden cennete girdiğim vakit, sağ tarafındaki beyaz köşkü istiyorum, diye dua ettiğini duymuş, ona şöyle demiş: Yavrucuğum, sen Allah'tan cenneti iste ve cehennemden O'na sığın. Çünkü ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "İleride duada haddi aşacak bir topluluk olacaktır." İbn Mâce, Dua 12; Müsned, IV, 87, V, 55: ayrıca bk Ebû Davüd, Vitr 23; Müsned, I, 172, 183, IV, 86.

Duada haddi aşmak birkaç türlü olabilir. Bunlardan bazıları:

1- Önceden de geçtiği gibi, çokça sesi yükseltmek ve bağırıp çağırarak dua etmek,

2- İnsanın kendisine bir peygamber mevkiinin verilmesini istemesi yahut imkânsız bir iş için dua etmesi ve buna benzer aşırı isteklerde bulunması,

3- Bir masiyet isteyerek, buna benzer bir talepte bulunarak dua etmesi,

4- Kitap ve Sünnette olmayan lâfızlarla dua edip asılsız ve hiçbir şekilde mesnet kabul edilemeyecek bir takım nüshalarda bulduğu kuru lâfızlar ve kafiyeli sözleri seçerek bunları şiar edinip Rasulünün kendileriyle dua ettiği lâfızları terk etmesi gibi.

Bütün bunlar daha önce el-Bakara Sûresi'nde açıklanmış olduğu gibi, duanın kabul edilmesine engel teşkil eder.

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

Yeryüzünde -orası ıslah edilmişken- fesat çıkarmayın, O'na korkarak ve umarak dua edin. Şüphesiz Allah'ın rahmeti iyi hareket edenlere yakındır.

Yüce Allah'ın:

"Yeryüzünde -orası ıslah edilmişken- fesat çıkarmayın" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız:

Fesadın Her Türlüsü Yasaktır:

Şanı yüce Allah, az olsun çok olsun ıslahtan sonra az olsun her türlü fesadı yasaklamaktadır. Bu âyet, konu ile ilgili görüşler arasından sahih olana göre umum ifade eder.

ed-Dahhâk der ki: Kaynar su ve pınarların yerin dibine geçmesini sağlamayın. Meyve veren ağacı zarar vermek kastıyla kesmeyin. Yine varid olduğuna göre, dinarların kenarlarını kesmek'de yer yüzünde fesat çıkarmanın bir bölümüdür.

Şöyle de denilmiştir: Yöneticilerin, hakimlerin ticaret yapmaları da yeryüzünde fesat kabilindendir.

el-Kuşeyrî der ki: Maksat, şirk koşmayın demektir. Bu, şirki, kan dökmeyi ve yer yüzünde her türlü kargaşayı yasaklamakta, yüce Allah yer yüzünün ıslah edilmesinden sonra ve Allah orayı peygamberlerini göndermek suretiyle ıslah edip şeriatı yerleştirip, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dini açıklık kazandıktan sonra seri hükümlere bağlı kalmayı da emretmektedir.

İbn Atiye der ki: Bu görüşü ortaya koyan kişi, en büyük ıslahtan sonra en büyük fesadın ne olduğuna işaret etmiş ve bunu özellikle zikretmiştir.

Derim ki: ed-Dahhâk'ın sözünü ettiği husus ise, urrumî şekliyle değildir. Şüphesiz ki bu, eğer mü’minlere zararlı olacaksa bir fesattır, Ancak, bunların zararları müşriklere dokunacaksa, böyle bir şey caizdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir'deki kuyunun suyunu kapatmış, kâfirlerin ağaçlarını kesmiştir. İleride dinarların kenarlarını kesmeye dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Hûd Sûresi'nde (11/88. âyetin tefsirinde) gelecektir.

"O'na korkarak ve umarak dua edin" âyetiyle yüce Allah, insana korku ve uyanık olmak, Allah'tan umut etmek halinde olmayı emretmektedir. Ta ki, insan için korku ve ümit, dosdoğru yolda götüren iki kanat gibi olsun. İnsan bunlardan yalnız birisine sahip olacak olursa, helâk olur gider. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Kullarıma haber ver ki, muhakkak Ben, evet Ben gafur ve rahimim. Şüphesiz azabım da en acıklı azaptır" (el-Hicr, 15/49-50) buyurarak, hem umutlandırmakla, hem de korkutmaktadır. O bakımdan insan, Rabbinin azabından korkarak, sevabını da umarak dua eder. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Onlar, rağbet (umut) ederek ve korkarak Bize dua ediyorlardı." (el-Enbiya, 21/90) Bu âyete dair açıklamalar da ileride gelecektir.

"Korku: Mavf", zararlarından yana emin olunamayan şeylerden ötürü duyulan dehşettir. Umut (âyette; tama', recâ') ise, sevilen şeyin gerçekleşmesini ummak ve beklemektir. Bu açıklamaları el-Kuşeyrî yapmıştır.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Hayat boyunca korkunun ümitten baskın gelmesi, ölüm esnasında ise ümidin baskın gelmesi gerekir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Sizden her hangi bir kimse ölümü esnasında mutlaka Allah hakkında hüsn-ü zan besleyerek ölsün."Bu hadis, sahih bir hadis olup Müslim tarafından rivâyet edilmiştir. Müslim, Cennet 81, 82: Ebû Dâvûd, Cenâiz 13: İbn Mâce, Zühd 14, Müsned, III, 293, 315...

Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz Allah'ın rahmeti iyi hareket edenlere yakındır" âyetine gelince, burada "yakın" anlamındaki; kelimesi (radıyallahü anhhmet kelimesinin sıfatı olarak) onun gibi müenneslik "te" si ile şeklinde gelmemiştir.

Bu hususta yedi vecih sözkonusudur. Evvela rahmet ile ruhm aynı şeydir, rahmet, af ve ğufrân manasınadır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmış, en-Nehhâs da tercih etmiştir. en-Nadr b. Şumeyl ise şöyle demektedir: Rahmet, mastardır. Mastarın ise müzekker olması gerekir. Nitekim yüce Allah'ın:

"Her kime bir öğüt gelir de..." (el-Bakara, 2/2751) âyeti gibi. Bu da ez-Zeccâc'ın görüşüne yakındır. Çünkü, el-Bakara Sûresi'nin işaret edilen âyetinde geçen "mev'iza", vaaz anlamındadır.

Rahmet ile ihsanı kastettiği de söylenmiştir. Diğer taraftan müennesliği hakiki olmayan kelimelerin müzekker gelmesi de caizdir. Bunu da el-Cevherî zikretmektedir.

Bir başka görüşe göre, burada rahmetten kasıt yağmurdur. Bu açıklamayı da el-Ahfeş yapmıştır. O, şöyle der: Ayrıca, bazı müenneslerin müzekker yapıldığı gibi, bunun da müzekker olması mümkündür, deyip şu beyiti nakletmektedir:

"Hiçbir bulut onun yağdırdığı yağmuru yağdırmamıştır.

Ve hiç bir arazi de onun bitirdiği mahsulleri vermemiştir."

Ebû Ubeyde de der ki: Burada; "Yakın" kelimesinin müzekker gelmesi, "mekân" kelimesinin müzekker oluşundan dolayıdır. Allah'ın rahmeti iyi hareket edenlere mekân olarak yakındır, anlamındadır.

Ali b. Süleyman der ki: Böyle bir açıklama yanlıştır. Çünkü, eğer dediği gibi olsaydı, Kur'ân-ı Kerîm’de "yakın" anlamında kelimenin mansup olması gerekirdi. Nitekim "Zeyd sana yakındır," derken böyledir.

Bunun, neseb kabul edilerek müzekker yapıldığı da söylenmiştir. Âdeta; "Muhakkak Allah'ın rahmeti...nin yakınlığı vardır," demiş gibidir. Nitekim "Boşanmış bir kadın ve ay hali bir kadın," denirken de (Kadına nisbet edilen bu halleri ifade eden kelimeler müenneslik "te"si almamıştır).

el-Ferrâ' da der ki: "Karib: yakın" kelimesi, eğer mesafe anlamını taşıyorsa, müzekker de gelebilir, müennes de gelebilir. Eğer neseb anlamına geliyor ise, müennes kabul edilir ve bu hususta nahivciler arasında görüş ayrılığı yoktur. Nitekim; "Bu kadın benim yakınımdır," demek gibi, Bu açıklamayı da el-Cevherî yapmıştır. el-Cevherî'den bir başkası da el-Ferrâ''dan şöyle dediğini nakletmektedir: Neseb de; "Filanın yakını olan kadın," denilir, Neseb dışındaki ifadelerde ise, müzekker gelmesi de müennes gelmesi de mümkündür. Meselâ, Senin evin bize yakındır, filan kadın bize yakındır," demek gibi. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Ne bilirsin, belki de o saat (kıyâmet) yakın olacaktır." (el-Ahzâb, 33/63.)

Onun lehine delil getirenler de şöyle derler: Arapların kullanışı da böyledir. Nitekim şair İmruu'l-Kays şöyle demektedir:

"Vay onun haline, akşamı etti mi, ne Haşim yakınlardadır

Ne de Yeşkûr'un kızı Besbâse."

ez-Zeccâc der ki: Bu yanlıştır. Çünkü, müzekker ve müennes isimler (fiillerine göre müzekker veya müennes olurlar).

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

Rahmetinin önünden rüzgârları müjde olmak üzere gönderen O'dur. Nihayet bunlar, ağır yüklü bulutları kaldırınca, Biz onları ölmüş bir yere süreriz ve ondan su indiririz. Derken, o su ile ürünün her türlüsünü çıkartırız. İşte Biz, Ölüleri de böyle çıkaracağız. (Bunları) iyi düşünüp ibret alırsınız diye (açıklıyoruz)."

Yüce Allah'ın:

"Rahmetinin önünden rüzgârları müjde olmak üzere gönderen O'dur" âyeti, daha önce geçen:

"Geceyi durmadan kovalayan gündüze O bürüyor" (el-A'râf, 7/54) âyetine atfedilmiştir.

Burada yüce Allah, nimetlerinden başka türlü bir nimet sözkonusu etmekte ve bu, O'nun vahdaniyetine delil teşkil etmekte, uluhiyetini ispatlamaktadır. Daha Önce el-Bakara Sûresi'nde

"rüzgârlar"a dair açıklamalar, (2/164. âyet, 9. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Rüzgârlar" çokluk çoğuludur. ise, aynı kelimenin azlık ifade eden çoğuludur. "Rüzgâr"ın aslı ise; tır. Buna göre azlık bildiren çoğul şeklinin;şeklinde olduğunu söyleyenler hatalı bulunmuştur.

" Müjde olmak üzere" kelimesinde yedi kıraat vardır: Haremeyn ehli ile Ebû Amr, bunu şeklinde "nun" ve "şîn" harfleri ötreli olmak üzere nisbet manasını verecek şekilde; 'in çoğulu olarak okumuşlardır. Biz rüzgârları yayıcılar olarak gönderdik, anlamına gelir. Bu da tekil ve çoğulu itibari İle; "Şahit ve tanıklar" kelimesini andırmaktadır. Bunun, 'in çoğulu olması da mümkündür. "Peygamber ve peygamberler" gibi. Bu kelime, değişik yerlerden esen rüzgâr demektir. Yine bu kelime, yayılan (rüzgârlar) anlamına da gelir. Yani: Rüzgârları yayılmış şekilde gönderen O'dur.

el-Hasen ve Katade; şeklinde "nun" harfini ötreli, "şîn" harfini sakin ve den hafifletilmiş olarak okumuşlardır. " Kitaplar, Peygamberler" (derken), "te" ve "sin" harflerinin sakin okunması gibi.

el-A'meş ve Hamza, şeklinde "nun" harfini üstün, "şin" harfini de sakin olarak mastar diye okumuştur. Bu mastarda da kendisinden önce gelen fiilin amel ettiğini kabul etmiştir. Bursa göre; "O, rüzgârları alabildiğine yayan" diye buyrulmuş gibi olmaktadır. Âdeta rüzgârlar katlayıp dürülmüş iken sonradan estirilmeleri esnasında yayılmışlar gibi bir anlam ifade eder. Bunun, "rüzgârlar" anlamındaki, 'den hal konumunda mastar olması da mümkündür. Şöyle buyrulmuş gibi olur: O, rüzgârları dirilticiler olarak gönderendir." Bu da …..: Allah ölüyü diriltti de o da dirildi ifadesinden gelir.

Şöyle de denilmiştir. "Nun" harfi üstün olarak; şeklindeki söyleyiş, önceden de sözünü ettiğimiz şekilde katlamanın zıddı olan açıp yaymak anlamını veren; den gelmektedir. Âdeta rüzgâr esmediği vakit katlanmış ve dürülmüş bir halde iken, esince de bu katlanıp dürülmüş hali bozulup, açılıp yayılmış gibi olur. Ebû Ubeyd ise bunu, değişik yönlerde değılıp yayılmış diye açıklamıştır.

Âsım ise bu kelimeyi; "Müjde olmak üzere" diye "be" harfini ötreli, "şin" harfini sakin ve sonu da tenvinli olarak; "Müjdeci"nin çoğulu diye okumuştur. Rüzgârlar yağmur müjdesini getirenlerdir, anlamına gelir. Bunun tanığı da yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi de O'nun âyetlerindendir" (er-Rûm, 30/46) Bu okuyuşla "şin" harfi aslında ötrelidir. Hafifletmek kastıyla sakin okunmuştur. "Peygamberler" gibi. Yine Âsım'dan "be" harfini üstün olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir.

en-Nehhâs der ki: Bu, diye de okunur. "Be" harfi üstün, "şin" harfi sakin okuyuşa göre anlamı ise müjde vermektir. İşte bunlar beş kıraat etmektedir.

Muhammed b. el-Yemanî ise, diye okumuştur. Yedinci bir kıraat ise "be ve şin" harlı ötreli olmak üzere şeklindeki okuyuştur. Yüce Allah'ın:

"Nihayet bunlar, ağır yüklü bulutlan kaldırınca..." âyetinde geçen ve "bulut" anlamındaki; kelimesi hem müzekker olarak hem de müennes olarak kullanılır. Çoğulu ile tekili arasında sonuna "be" (yuvarlak "te") alan bütün kelimeler de böyledir. Bunun, tekil bir kelime ile sıfatının yapılması da caizdir. Mesela: "Ağır bulutlar" denilerek ağır kelimesi tekil olarak da çoğul olarak da getirilebilir. Âyet da: Rüzgârlar su ile ağırlaşmış bulutları taşıyınca, anlamına gelir.

"Biz onları" yani bulutları

"ölmüş" yani, bitkisi kalmamış

"biryere süreriz." Bunun; ölmüş bir yer için süreriz anlamına geldiği de söylenmiştir ki, o takdirde "Yer için, yere" kelimesinin başındaki "lâm" harfi mef'ûlü leh anlamını verir.

"Yer" anlamındaki ise, yeryüzünde mamur olan yahut olmayan boş veya meskûn her yer demektir.

"Yer" kelimesi tekildir. Çoğulu İse, şektinde gelir. ise, iz ve eser anlamındadır ki, çoğulu da; şeklinde gelir. Şair der ki;

"Onun bıraktığı izleri eskime ve çürüme kuşattıktan sonra."

Bu kelime, aynı zamanda deve kuşlarının kumda yumurtalarını bıraktıkları yer anlamına da gelir. O bakımdan; " O, deve kuşunun bıraktığı yumurtadan da zelildir." Yani, deve kuşunun bıraktığı yumurtasından daha aşağılıktır, tabiri kullanılır."Belde," yer anlamındadır. "Bu bizim beldemizdir" deyimi, burası bizim yerimiz, bizim kasabamız demeye benzer. Belde aynı zamanda ayın menzillerinden birisinin adıdır ki, bunlar yay burcunun altı tane yıldızı olup, güneş bu burca yılın en kısa günlerinde girer. Belde, aynı zamanda göğüs manasına da gelir. "Filanın beldesi geniştir" tabiri, filanın, kalbi, göğsü geniştir anlamındadır. Şair der ki:

"O deve çöktürüldü de bir beldeyi (göğsünü) bir diğer beldeye (yere) koydu

Orasının devenin böğürtüleri dışında sesleri pek azdır."

Şair burada devenin çöküp göğsünü yere bıraktığını anlatmaktadır. Belde ve bulde iki kaş arasındaki tüysüz açıklık anlamına gelir. O halde bu iki kelime de müşterek lâfızlardandır.

"Ve ondan su İndiririz" âyetindeki;

"Ondan" lâfzının o beldeye suyu indiririz anlamını vermesi de mümkündür. Biz bulut ile su indiririz, anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü bulut, suyu indirmenin bir aracıdır. Anlamın (mealde olduğu gibi) Biz o buluttan suyu indirdik, şeklinde olması da muhtemeldir. Nitekim yüce Allah'ın

"Allah'ın kulları ondan içerler" (el-İnsan, 76/6) âyetindeki "be" harfi de "den, dan" anlamını vermektedir.

"Derken o su ile ürünün her türlüsünü çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. İyi düşünüp ibret alırsınız diye." Yani, bu şekilde bitkileri çıkarttığımız gibi, ölüleri de böylece dirilteceğiz.

Beyhakî ve başkaları, Ebû Rezin el-Ukaylf den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Ey Allah'ın Rasulü dedim, Allah mahlukatı nasıl tekrar diriltecektir ve yarattıkları arasında bunun delili ve belgesi nedir? Hazret-i Peygamber şu cevabı verdi: "Sen kavminin vadisinden kurakken geçmişken daha sonra oradan geçtiğinde yeşillenerek sarsıldığını hiç görmedin mi?"Evet gördüm, deyince; "İste Allah'ın yarattıklarında (öldükten sonra) dirilişin âyeti (belgesi) budur"diye buyurdu. Müsned, IV, 11.

Benzetme yönünün şu olduğu da söylenmiştir: Ölülerin kabirlerinden diriltilmesi, yüce Allah'ın kabirleri üzerine yağdıracağı bir yağmur vasıtasıyla olacaktır. Bu yağmur sonucunda kabirleri üzerlerinden çatlayacak, sonra da ruhları kendilerine geri dönecektir.

Müslim'in Sahih'inde de Abdullah b. Amr'ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Sonra yüce Allah bir çisintîyi andıran bir yağmur gönderir -yahutta indirir diye buyurdu-. Bu yağmurdan insanların cesetleri bitip yeşerir. Sonra da: Ey insanlar haydi Rabbinizin huzuruna. Onları durdurunuz. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir, diye seslenilir,"deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Müslim, Fiten 116.

Biz bu hadisin tamamını "et-Tezkire" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allaha hamd olsun. İşte bu husus, öldükten sonra dirilişe ve insanların tekrar yaratılacağına delildir.

Bütün işler yalnız Allah'a döndürülür.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

İyi ve temiz ülkenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar. Kötü olan dan ise faydası pek az bir şeyden başkası çıkmaz. İşte Biz, âyetlerimizi şükreden bir topluluk için böylece türlü türlü ve tekrar tekrar açıklarız.

Yüce Allah'ın: "İyi ve temiz ülkenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar. Kötü olandan ise faydası pek az bir şeyden başkası çıkmaz" âyetinde geçen iyi ve temiz ülkeden kasıt, iyi topraktır. Kötü olan ise, toprağında taş yahut diken bulunandır.

Bu açıktama el-Hasen'den nakledilmiştir. Anlamının, bir benzetme olduğu da söylenmiştir. Şanı yüce Allah, kavrayışı çabuk olan kimseyi, iyi ve temiz toprağa, geç kavrayan kimseyi de kötü toprağa benzetmiştir ki, bu açıklama en-Nehhâs'tan nakledilmiştir.

Bunun, kalplere dair bir örneklendirme olduğu da söylenmiştir. Kimi kalp verilen öğüt ve hatırlatmaları kabul eder. Kimi kalp de fasıktır. Böyle bir öğüt ve hatırlatmadan uzak durur. Yine bu açıklama el-Hasen'den nakledilmiştir.

Katade ise şöyle demektedir: Allah'tan ecrini umarak ve nafile olarak amelde bulunan mü’mine ve ecrini Allah'tan ummayan münafıka dair bir örnektir. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer onlardan herhangi birisi yağlı bir kemik yahut da güzel iki koyun ayağını bulacağını bilse, mutlaka yatsı namazında hazır bulunurdu." Buhârî, Ezan 29, Ahkam 52; Nesâî, İmâme 49; Dârimî, Salât 19; Muvatta’', Salatu'l-Cemaa 3; Müsned, II, 244, 376, 416... "Faydası pek az bir şey" kelimesi hal olarak nasbedilmiştir, Hayır vermekten uzak duran, zor demektir. Bu da temsili bir ifadedir. Mücahid der ki: Yani, Âdemoğulları arasında iyi olan kimseler de vardır, kötü olan kimseler de vardır.

Talha ise "kef" harfinin esreli okunuşu ağır olduğundan dolayı; diye okumuştur, İbn el-Kâkâ' ise, "kef" harfini üstün olarak; diye okumuştur. Bu da; "kötü olan" anlamında bir mastardır. Nitekim şair (bu anlamda kullanılmış mastara örnek olmak üzere) şöyle demiştir:

"O ancak bir öne gidiş ile bir gerileyiştir."

Bu kelimenin "kef" harfinin üstün okunuşu ile esreli okunuşunun aynı anlama geldiği ve bunun iki ayrı söyleyiş olduğu da söylenmiştir.

"İşte Biz, âyetlerimizi şükreden bir topluluk için böylece türlü türlü ve tekrar tekrar açıklarız." Bu âyetleri diğer âyetleri de açıkladığımız gibi açıklarız. Âyetler'den kasıt, şirki çürütmeye dair belge ve delillerdir. İşte insanların gerek duyacakları her hususta âyetleri Biz böylece açıklarız.

Özet olarak

"şükreden topluluk"un zikredilmesi ise, bunlardan yararlananların onlar oluşundan ötürüdür.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun Biz Nûh'u kavmine gönderdik de: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin. Sizin O'ndan başka hiç bir ilâhınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum" dedi.

Yüce Allah, kemal seviyesinde yaratıcı ve kadir olduğunu beyan ettikten sonra;

"Yemin olsun Biz Nûh'u kavmine gönderdik de: Ey kavmim, Allah'a İbadet edin..." âyeti ile geçmiş ümmetlerin kıssalarını ve bu kıssalardaki kafirleri sakındırıp uyarıcı hususları sözkonusu etmektedir.

“Yemin olsun..." âyetindeki "lâm" harfi, yemine dikkati çeken ve te'kid için gelen "lâm"dır.

“Dedi" âyetindeki "fa" harfi ise, ikinci hususun birincisinden sonra vukua geldiğine (yani, önce onun peygamber olarak gönderildiğine, sonra da kavmine Allah'a ibadet etmelerini emrettiğine) delâlet etmektedir.

“Ey kavmim" ifadesi ise muzaf bir nidadır. Bunun aslı üzere; şeklinde okunması da mümkündür.

Nûh (aleyhisselâm), Âdem (aleyhisselâm)'dan sonra yer yüzüne Allah'ın gönderdiği rasullerin ilkidir. O, kızlarla, kızkardeşlerle, hala ve teyzelerle evlenmenin haram olduğu hükmünü getirmiştir.

en-Nehhâs der ki:

"Nûh" adının munsarıf (çekimli fiil) olması üç harfli oluşundan dolayıdır. Ayrıca bu ismin; 'den türemiş olması da mümkündür. Bu anlamdaki açıklamalar, Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/33. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Önceden yaptığımız bu açıklamalar, bunları tekrarlamaya gerek bırakmamaktadır.

İbnü'l-Arabî der ki: Tarihçiler arasında Hazret-i İdris'in Hazret-i Nûh'tan önce olduğunu söyleyenler yanılmışlardır. Bunların yanılmış olduklarına delil ise, şu sahih hadistir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Âdem ile İdris'le İsra'da karşılaşmış, Hazret-i Âdem, Peygamber Efendimize: "Salih peygamber ve salih evlada merhaba" dediği halde, Hazret-i İdris de: "Salih peygamber ve salih kardeşe merhaba." İsra ve Mi'râc'a dair hadisler ileride el-İsrâ, 17/1. âyet, 4. başlıkta gelecektir. demiştir. Şayet İdris Hazret-i Nûh'un babası olsaydı: "Salih peygamber ve salih evlada merhaba!" demesi gerekirdi. Hazret-i İdris'in Ona "salih kardeş" demesi onun Nûh (aleyhisselâm) da nesebinin Hazret-i Peygamberle birleştiğini göstermektedir. Allah'ın salat ve selamı hepsine olsun. İnsaflı bir kimsenin artık bundan sonra söyleyecek her hangi bir sözü de olmaz.

Kâdı Iyâd der ki: Burada da Hazret-i Nûh, Hazret-i İbrahim ve ….. gibi Hazret-i Peygamber'in ataları "merhaba salih evlada" dedikleri halde, Hazret-i İdris hakkında Hazret-i Mûsa, Hazret-i Îsa, Hazret-i Yusuf, Hazret-i Harun ve Hazret-i Yahya gibi "salih kardeşe merhaba" dediği rivâyet edilmiştir. İttifakla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın neseb itibariyle atası olmayan peygamberlerden söyledikleri de böyledir.

el-Mâzerî der ki: Tarihçiler, Hazret-i İdris'in Nûh (ikisine de selam olsun)'un dedesi olduğunu zikretmektedirler. Hazret-i İdris'in peygamber olarak gönderildiğine dair delil ortaya konulacak olsa dahi, Onun Hazret-i Nûh'tan önce olduğuna dair neseb bilginlerinin söyledikleri sahih olamaz. Çünkü, Hazret-i Peygamber, Âdem soyundan gönderilmiş ilk Rasûlün Hazret-i Nûh olduğunu haber vermektedir. Şayet İdris'in peygamber olarak gönderildiğine dair delil ortaya konulamayacak olursa, o takdirde söyledikleri doğru ve Hazret-i İdris'in rasul olarak gönderilmeyip, sadece nebi bir peygamber olarak gönderildiği anlaşılabilir.

Kâdı Iyâd der ki: Bu İki görüşü şöylece bir arada telif etmek mümkündür: Hadîs-i şerîfte de ifade edildiği gibi Hazret-i Nûh bizim peygamberimiz gibi bütün yeryüzü halkına peygamber olarak gönderilmiş ve bu onun bir özelliği olabilir. Diğer taraftan Hazret-i İdris ise, Mûsa, Hûd, Salih, Lût ve diğer peygamberler gibi yalnızca kendi kavmine peygamber olarak gönderilmiş olabilir. Bazıları da buna yüce Allah'ın şu âyetini delil göstermişlerdir:

"Muhakkak İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. O, kavmine (Allah'tan) korkmaz mısınız demişti." (es-Sâffat, 37/123-124) Çünkü İlyasın Hazret-i İdris'in kendisi olduğu da söylenmiştir. Ayrıca buradaki"İlyas" kelimesi, îdrâsîn diye de okunmuştur. Yine Kadı îyad der ki: Ben, Ebû'l-Hasan b. Battal'ın, Âdem'in rasul olmadığı kanaatine sahip olduğunu gördüm. Bundan maksat ise, yapılabilecek böyle bir itirazdan kurtulmaktır. Ebû Zerr'in rivâyet ettiği uzunca hadis ise, Hazret-i Âdem'in de Hazret-i İdris'in de birer rasul olduklarına delâlet etmektedir." Ebû Zerr (radıyallahü anh)'in rivâyet ettiği belirtilen bu hadis, Müsned, V, 178, 179, 265.

İbn Atiyye de der ki: Bu görüşler şöylece telif edilebilir. Hazret-i Nûh'un, insanları ıslah, azap ve helâk edilmek suretiyle tehdit ve îmana çağırması şeklindeki davet için peygamber olarak gönderilmesi meşhur bir hadisedir. O halde bundan kasıt, onun bu nitelikle gönderilmiş ilk peygamber oluşudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İbn Abbâs'dan gelen rivâyete göre de: Nûh (aleyhisselâm) kırk yaşında iken peygamberlikle görevlendirilmiştir. el-Kelbî de der ki: Hazret-i Nûh, Âdem'den sekizyüz yıl sonra peygamber olarak gönderilmiştir. İbn Abbâs da şöyle demektedir: Hazret-i Nûh, kavmi arasında onları elli yıl eksiği ile bin yıl davete devam etti. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'in verdiği haber de böyledir. Tufandan sonra ise, insanlar çoğalıp etrafa yayılıncaya kadar altmış yıl süre yaşadı.

Vehb b. Münebbih der ki: Nûh, elli yaşında İken peygamberlikle görevlendirildi.

Amr b. Şeddâd der ki: Hazret-i Nûh, üçyüz elli yaşında iken peygamberlikle görevlendirildi.

Tirmizî ve ondan başka bir çok hadis kitabında ise, elan mevcut bütün insanlar Nûh (aleyhisselâm)'ın zürriyetindendir, denilmektedir.

en-Nekkâş, Süleyman b. Erkam'dan, O'nun da ez-Zührîden rivâyetine göre

Araplar, Farslar, Rumlar, Şam (Suriye) halkı ve Yemenliler Hazret-i Nûh'un oğlu Şam'ın çocuklarıdırlar,

Sind, Hind halkı, Zenciler, Habeşliler, Zut (Cet'tin Arapçalaşmış şekli olup bir Hint ırkıdır -Kamus-), Nube (Güney Sudan) ile Siyah derili herkes, Nûh'un oğlu Ham'in soyundandır.

Türkler, Berberiler, Çin'in(ötesi, Ye'cûc ile Me'cuc ve Bulgarların (Sılav ırkı) hepsi ise, Nûh'un oğlu Yafes'in çocuklarıdırlar. Bütün insanlar Nûh'un zürriyetinden gelmektedir.

Yüce Allah'ın:

"Sizin O'ndan başka hiç bir ilahınız yoktur" âyetindeki "Ondan başka" âyeti, Nâfi', Ebû Amr, Âsım ve Hamza'nın kıraatine göre merfu'dur.

Sizin O'nun dışında hiç bir İlâhınız yoktur anlamında olup, ilâh kelimesi mahallen ı'rabına göre sıfat yapılmıştır. "O Başka" kelimesinin, şeklindeki istisna edatı anlamında olduğu da söylenmiştir. Sizin, Allah'tan başka hiç bir ilahınız yoktur, demek olur.

Ebû Amr der ki: Ben bu kelimenin cer ve nasb halinde okunduğunu bilmiyorum. el-Kisâî ise, mahallen i'rabını nazar-ı itibara alarak, onu cer ile okumuştur. İstisna olarak nasb okunması da câiz olmakla birlikte bu çokça görülen bir şekil değildir. Şu kadar var ki, el-Kisâî ile el-Ferrâ' Başka" anlamındaki bu kelimenin yerine; Ancak, müstesna" şeklindeki istisna edatının kullanılmasının güzel kaçtığı her yerde nasb ile okunmasını câiz kabul etmişlerdir. İfade ister tamam olsun, ister olmasın fark etmez. O baktmdan, el-Kisâî ile el-Ferrâ'; Senden başkası bana gelmedi" ifadesini uygun gördükleri gibi, el-Ferrâ' ayrıca şöyle demektedir: Bu, Üsdoğulları ile Kudaalıların bazılarının şivesidir. Daha-sonra da kanıt olmak üzere aşağıdaki beyiti zikretmektedir:

"Onu su içmekten alıkoyan tek şey, bir güvercinin,

Oldukça dalları bulunan ve uzun bir sedir ağacında seslenmiş olmasıdır."

el-Kisâî ise şöyle demektedir Olumlu cümle olarak; Bana senden başkası geldi," ifadesi câiz değildir. Çünkü burada bunun yerine; istisna edatı kullanılamaz. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Basralılara göre eğer ifade tamam olmuyor ise 'ın nasbedilmesi câiz değildir. Onlara göre böyle bir şey, en çirkin lahnden (yanlışlıklardan)dır.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

Kavminden ileri gelenler de: "Şüphesiz biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz" dediler.

"İleri gelenler: Mele’" kavmin eşrafı ve elebaşılarıdır. Buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/246. âyetin tefsirinde.) geçmiş bulunmaktadır.

(Dalalet: Sapıklık) ise, hak yoldan aynimak ve hak yoldan uzaklaşmak demektir. Biz, senin bizi bir tek ilâha ibadete çağırmanı haktan bir sapma olarak görüyoruz, demek istemişlerdi.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "Ey kavmim, bende hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.

Âyetin tefsiri için bak:62

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

"Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum. Sizin iyiliğinizi istiyorum ve ben Allah'tan sizin bilmediğinizi de biliyorum."

“Size tebliğ ediyorum" kelimesi, "lâm" harfî şeddeli olarak okunursa

"tebliğ" den gelir. Şeddesiz okunursa da "iblâğ: ulaştırmak "da o gelir. Her iki kıraatin aynı anlama gelen iki farklı söyleyiş olup; Ona ikramda bulundu," kelimeleri gibi olduğu da söylenmiştir.

"Sizin iyiliğinizi istiyorum" âyetindeki: Nush: Aldatmanın (ğışş'in) hilafına, karşılıklı ilişkide niyetin her lürlü fesad şaibesinden arınmış olması demektir. Bu fiilin, "lâm" ile geçiş yapması daha fasihtir. Nitekim yüce Allah'ın bu âyetinde de böyledir. Bunun ismi ise "nasihat" şeklinde gelir. "Nâsih" ise, nasihat veren anlamındadır. Çoğulu da "nusahâ" gelir. ise, kalbi temiz adam anlamında bir deyimdir. el-Esmaî der ki: Nâsih, bal ve benzeri saf katıksız şeyler demektir. "Nâsı"' gibi. Halis olan her şey aynı zamanda "nâsıh"tır. ise, filan kişi nasihala yöneldi, anlamındadır. Benim nasihatimi kabul et. Çünkü ben sana samimi olarak Öğüt verenim," denilir. Nâsih, aynı zamanda terzi anlamındadır. Nisah ise, dikişle kullanılan ince tel (biz) demektir. Nisâhâl da deriler anlamına getir, el A'şâ da şöyle demektedir:

"O içki içenlerin hepsinin sarhoş olduğunu görürsün.

Tıpkı, deve yavrularının ipleri (yahut da avlanmak istenen kuşların ağları) uzatıldığı gibi."

Şairin kullandığı kelimesi, (......) ’ın bir başka söylenişidir. Bu ise, süt emen deve yavrusu demektir. Yine bu kelime bir kuşun da adıdır. Bu kelimenin (nasihatin) anlamına dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle el-Tevbe Sûresi'nde (9/91-92. âyet, 1 ve 2. başlıklarında) gelecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

"Sizi uyarmak için ve siz sakınasınız, bir de belki rahmet olunursunuz diye Rabbiniz tarafından İçinizden bir kişiye bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?"

Âyetin tefsiri için bak:64

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de kendisini ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk. Çünkü onlar kör bir kavim idiler.

Yüce Allah'ın:

"Şaştınız mı yoksa" âyetinde "vav" harfi atıf "vav"ı olduğundan dolayı fethalıdır. Başına ise takrir için (doğruyu söyletmek kastıyla) istifham hemzesi gelmiştir. Aslında "vav" harfi istifham harflerinin başına gelir. Ancak, gücü dolayısıyla soru hemzesi bundan müstesnadır.

"İçinizden bir kişiye" yani, bir kişinin vasıtası ile tebliğ edilmek üzere

"bir öğüt", Rabbinizden bir nasihat, vaaz

"geldi diye şaştınız mı yoksa?"

"Bir kişiye" deki ... a'nsn; Birlikte" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, içinizden bir kişi ile birlikte... demek olur.

Anlamının: İçinizden bir kişiye, yani nesebini tanıdığınız, yani sizin cinsinizden olan bir kişiye Rabbinizden indirilmiş bir Öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? anlamında olduğu da söylenmiştir. Eğer o, bir melek olsaydı, belki cinsin farklılığı dolayısıyla tabiat itibariyle ondan uzaklaşmanız sözkonusu olurdu.

" Gemi" kelimesi, tekit olarak da kullanılır, çoğul da kullanılır. Nitekim el-Bakara Süresi'nde (2/164. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Çünkü onlar kör bir kavim idiler." Yani, hakkı görmeyen kimseler idiler. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Allah'ı tanımak ve kudretini bilmekten yana kör idiler diye, açıklanmıştır.

Bu iş hakkında kör bir adamdır" tabiri, bu işi bilmeyen cahii bir kimsedir, anlamına gelir.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

Âd (kavmin)'e de kardeşleri Hûd'u (gönderdik). O: "Ey kavmim, Allah'a ibadet ediniz. Ondan başka hiçbir İlâhınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?" dedi.

Yüce Allah'ın:

"Âd (kavmin )'e de kardeşleri Hûd'u (gönderdik)" âyeti şu demektir: Biz, Âd kavmine onların kardeşleri olan Hud'u peygamber olarak gönderdik.

İbn Abbâs der ki; Bunun anlamı, babalarının oğlu olan kardeşleri şeklindedir. Kabile birliği bakımından kardeşlen diye açıklandığı gibi, babaları Âdem'in çocuklarından bir insan anlamında kardeşleri diye de açıklanmıştır.

Ebû Dâvûd'un Mûsannef’inde ise kardeşleri Hûd, arkadaşları Hud demektir. Âd ise, Nûh'un oğlu Şam'ın soyundan gelen bir kavimdir. İbn İshâk der ki: Âd , 'Ûs'un oğlu, o, İrem'in, o, Salih'in, o, Erfahşed'in, o, Şam'ın, o Nûh'un oğludur. Hûd ise Abdullah'ın oğludur. O, Rebah'ın, o, el-Velûd'un, o, Âd'ın, o, 'Ûs'un o, İrem'in, o da Şam'ın, o da Nûh'un oğludur.

Allah Hud'u Âd kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavminin neseb itibariyle en iyisi, mevkii itibariyle en faziletlileri idi.

"Âd" kelimesini munsarıf kabul etmeyenler, bunu kabilenin ismi olarak kabul ederler. Munsarıf olarak kabul edenler ise, kabilenin kolunun ismi olarak kabul ederler. Ebû Hatim ise der ki: Ubeyy ile İbn Mes'ûd'un kıraatinde: İlk Âd'i" kelimesini "dal" harfinden sonra "elir olmaksızın okumuşlardır. Hud kelimesi ise Arapça olmayan bir isim olmakla birlikte hafifliği dolayısıyla munsarıftır. Çünkü, üç harfli bir kelimedir. Diğer taraftan; Döndü, döner fiilinden türemiş Arapça bir isim olması da mümkündür. Nasb ile okunması ise bedel oluşundan delayıdır.

Hazret-i Hud ile Hazret-i Nûh arasında, -müfessirlerin naklettiklerine göre- yedi tane ata vardır. Âd da, rivâyet olunduğuna göre on üç kabile idiler. Bunlar, Âl-ic diye bilinen kumluk bölgede yaşıyorlardı. Bunların bağları bahçeleri, ekinleri ve imarları vardı. Ülkeleri oldukça verimli idi. Allah onlara gazap ederek oraları çöle dönüştürdü. Rivâyete göre buralar Hadramut ile Yemen arasında idi. Putlara tapıyorlardı. Hud ise, kavmi helâk edildikten sonra kendisine îman edenlerle birlikte Mekke'ye gelerek, ölünceye kadar orada kaldı.

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

Kavminin ileri gelenlerinden kâfir olanlar da: "Biz, senin aklında bir hafiflik görüyoruz. Ve gerçekten biz seni yalancılardan sanıyoruz" dediler.

Âyetin tefsiri için bak:69

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

"Ey kavmim, aklımda bir hafiflik yok. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim" dedi.

Âyetin tefsiri için bak:69

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

"Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum. Ve ben size güvenilir bir nasihat ediciyim."

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

"Sizi uyarmak için Rabbiniz tarafından içinizden bir adama bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boy pos da verdi. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa eresiniz."

"Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz," Yani, biz senin ahmak olduğun, aklında da hafiflik bulunduğu görüşündeyiz. Şair, der ki:

"O kadınlar esen rüzgârların üst taraflarını salladığı

Mızraklar gibi salına salına yürüdüler."

Bu anlamda açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/13- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Gerek burada, gerekse de Hazret-i Nûh kıssasında geçen "görmek" ile ilgili olarak da: Burada görmekten kasıt, göz ile görmektir denildiği gibi, bununla zannı galip (ağır basan kanaat) demek olan görüşün kastedilmiş olması da mümkündür.

Yüce Allah'ın:

"Düşünün ki O sizi, Nûh kavminden sonra halifeler kıldı" âyetindeki "(........): Halifeler" kelimesi, "halife" kelimesinin müzekker olarak ve manaya göre yapılmış bir çoğuludur. "Halâif şeklindeki çoğul ise, lâfza göre yapılmış bir çoğuldur. Yüce Allah onlara, kendilerini Nûh kavminden sonra yeryüzünün sakinleri kıldığı için, lütfunu hatırlatmaktadır.

"Yaratılış itibari ile size boy pos da verdi" âyetindaki (boy-pos) anlamına gelen; (.......) kelimesindeki "sin" harfinin "sad" harfi ile okunması da caizdir. Çünkü ondan sonra "ti" harfi gelmektedir.

O, yaratılıştan sizi, uzun boylu ve iri cüsseli yapmıştır, demektir, İbn Abbâs der ki: Onların en uzun boyluları yüz arşın, en kısa boyluları ise aitmiş arşın idi. Bu şekildeki iri yan yaratılmış olmaları, atalarının yaratılışına uygun idi. Bunun, Hazret-i Nûh'un kavmine uygun bir yaratılış olduğu da söylenmiştir. Vehb b. Münebbih der ki: Onlardan herhangi birisinin başı, oldukça büyük bir kubbe (çadır) gibi idi. Adamın bir gözüne yırtıcı hayvanlar yavrulardı, Burun delikleri de böyleydi.

Şehr b. Havsab, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Âd kavminden bir adam taştan iki kapı kanadı yapardı. Eğer bu ümmetten beşyüz kişi onu kaldırmak için bir araya gelecek olsaydı buna güç yetiremezdi. Onlardan herhangi birisi ayağı ile yere vuracak olsaydı, ayağı yere geçerdi.

"O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın." Nimetler anlamına gelen; kelimesinin tekili şeklinde gelir. Tıpkı "Anlar, zamanlar," kelimesinin tekilinin; şeklinde gelmesi gibi.

"...ki, kurtuluşa eresiniz." Burada kurtuluş anlamına gelen

"felâh"a dair açıklamalar, daha önceden (el-Bakara, 2/5- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

"Sen bize babalarımızın ibadet ettiklerini terkederek yalnız Allah'a ibadet edelim diye mi geldin? O halde doğru söyleyenlerden isen bizi kendisiyle tehdit ettiğin şeyi getir" dediler.

Âyetin tefsiri için bak:72

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap gelecektir. Allah'ın haklarında hiç bir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı bir takım adlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Artık bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim."

Âyetin tefsiri için bak:72

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

Bunun üzerine Biz, kendisini de onunla beraber olanları da tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp îman etmeyenlerin ise köklerini kestik.

Kavmini kendisiyle korkutup sakındırmış olduğu azâbı istemeleri üzerine onlara:

"Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap gelecektir" dedi. Burda

"gelecektir" gelmesi hak ve vacib olmuştur, demektedir.

"Ve hüküm geldi vaki oldu" ifadesi, vacib oldu anlamındadır. Yüce Allah'ın:

"Azâb onlara vaki olunca" (el-A'raf, 7/134) âyeti de böyledir, "onlara inince" anlamındadır. Yine:

"Söz aleyhlerine gerçekleşince, Biz de onlara yerden bir dâbbe çıkartırız" (en-Neml, 27/82) âyetinde de böyledir. Âyet-i kerimede geçen; azap anlamındadır. Bu kelime ile küfrün aşırılığı sebebiyle kalbin perdelenmesinin kastedildiği de söylenilmiştir.

"Allah'ın haklarında hiç bir delil indirmediği" yani, ibadetlerine dair hiç bir delilinizin bulunmadığı "... bir takım adlar hakkında mı benlinle tartışıyorsunuz?" Âyetle kastedilen tapındıkları putlardır. Putlarının da değişik isimleri vardı. Burada "isim", müsemmâ (ad olarak kullanıldığı şey) anlamındadır.

Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Sizin, O'nu bırakıp da taptıklarınız kendinizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlerden başkası değildir." (Yusuf, 12/40) Bu isimler ise, îz'den ve el-Eazz'dan, Uzza'nın kullanılması, Lat gibi isimlerin verilmesi kabilindendîr. Halbuki, bu putların izzetten (güç ve kuvvetten, şeref ve üstünlükten) ve ilahlıktan en ufak bir payları yoktur.

"Kök" kelimesi, son ve kök manasına gelir ki, buna dair açıklamalar daha önceden (el-En'âm, 6/45. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yani onlardan geriye hiç bir şey kalmadı.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik). "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir mucize gelmiş bulunuyor. İşte size bir mucize olmak üzere Allah'ın dişi devesi. Onu bırakın, Allah'ın arzında otlasın. Ona kötülükle dokunmayın. Sonra sizi acıklı bir azap yakalar" dedi.

Semûd, Âd'ın, o, İrem'in, o Şam'ın, o da Nûh'un oğludur. Cedis'in kardeşidir. Bunlar, oldukça bolluk içerisinde yaşıyorlardı. Fakat Allah'ın emrine muhalefet edip O'ndan başkasına ibadet ettiler, yeryüzünde fesat çıkardılar. Allah da onlara Hazret-i Salih'i peygamber olarak gönderdi. Hazret-i Salih, Ubeyd'in, o, Asafın, o, Kâşih'in, o, Ubeyd'in, o, Hâzcr'in, o da Semud'un oğludur. Bunlar, Arap bir kavim idiler. Hazret-i Salih, neseb itibariyle en soyluları, mevki İtibariyle en üstünleri idi. Onları saçları ağarıncaya kadar Allah'ın yoluna davet ettiği halde mustaz'af pek az kişi dışında onlardan kimse ona tabi olmadı. Semud kelimesinin munsarıf olmaması, bir kabile ismi olarak kullanılmasından dolayıdır. Ebû Hatim der ki: Bunun munsarıf olmayışı, Arapça olmayan bir isim olduğundan dolayıdır.

en-Nehhâs, bu yanlıştır der. Çünkü bu kelime az su demek olan; 'den türemiştir. Kıraat âlimleri ise, " Haberiniz olsun ki Semud, Rabblerini inkâr ile kâfir oldular" (Hud, 11/68.) âyetini kabile ismi olmak üzere okumuşlardır.

Semud kavminin meskenleri Hicaz İle Şam arasında Vadi'l-Kurâ'ya kadar uzanan bölgede Hicr denilen yerde idi. Bunlar, asıl itibariyle Hazret-i Nûh'un oğlu Şam'ın soyundan gelirler. Bu kavme Semud denilmesi ise, sularının azlığından dolayıdır. İleride yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar, el-Hicr Sûresi'nde (15/80. âyet ve devamının tefsirinde) gelecektir.

"İşte size bir mucize olmak üzere Allah'ın dişi devesi." Kendisinden mucize İstemeleri üzerine sert bir kayanın içinden onlara bir dişi deve çıkardı. Bu dişi deve bir gün tek başına vadinin bütün suyunu içer ve onun misli kadar da onlara süt verirdi. Bu sütten daha lezzetli ve daha tatlı bir süt asla içilmiş değildi. Bu devenin verdiği süt, çokluklarına rağmen ihtiyaçlarına yeterli geliyordu. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Su, bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir." (eş-Şuarâ, 26/155.)

Dişi devenin yüce Allah'a izafe edilmesi, yaratılmışın yaratıcıya izafe edilmesi açısındandır. Ayrıca bunda bir şereflendirme ve bir özellik verme anlamı da vardır.

"Onu bırakın, Allah'ın arzında otlasın." Yani, onun rızkını vermek, ihtiyaçlarını karşılamak sizin işiniz değildir. (Bu, Allah'a aittir).

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

"Hatırlayın ki O, Âd kavminden sonra sizi halifeler kılıp yer yüzüne yerleştirdi. Ovalarında köşkler yapıyor, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın. Yeryüzünde fesatçılar olup taşkınlık yapmayın."

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

Salih'in Kavmi Semud'a Verilen İmkânlar:

Yüce Allah'ın:

"Sizi... yeryüzüne yerleştirdi" âyetinde hazfedilmiş bir ifade vardır. O, yeryüzünde sizi bir takım konaklara yerleştirdi demektir.

"Ovalarında köşkler yapıyor" her yerde köşkler inşa ediyorsunuz,

"dağlarında evler yontuyorsunuz." Ömürlerinin uzunluğu dolayısıyla dağlarda evler edinmişlerdi. Ömürleri tükenmeden önce yaptıkları binalar ve bunların çatıları çürüyüp gidiyordu, el-Hasen,

"Yontuyorsunuz" kelimesini "ha"nın fethası ile okumuştur ki, bu da bir söyleyiştir. Bu kelimenin kökünde boğaz harflerinden bir harf bulunduğundan dolayı, mazi ve muzari vezinleri; şeklinde getir.

2. Bina Yapmanın Hükmüne Dair:

Köşk ve buna benzer yüksek yapılı bina yapmayı câiz kabul edenler bu âyet-i kerîme ile yüce Allah'ın:

"De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları kim haram kılmıştır" (el-A'raf, 7/32) âyetini delil gösterirler. Nakledildiğine göre, Muhammed b. Sîrin'in bir oğlu bir ev yapmış ve bu uğurda oldukça fazla mal harcamıştı. Bu husus, Muhammed b. Sîrin'e nakledilince, şöyle dedi: Ben, kişinin kendisine fayda sağlayacak bir bina yapmasında bir mahzur olduğu görüşünde değilim. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber'in de şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Allah, bir kula nimet ihsan edecek olursa, o nimetinin eserinin üzerinde görülmesini sever.” Ebû Dâvûd, Libâs 2- Tirmizî, Edeb 54. İşte, güzel bina yapmak, güzel elbise giyinmek de bu nimetin arasındadır. Nitekim bir kimse oldukça fazla bir mal vererek güzel bir cariye satın alacak olursa, bundan daha aşağısı da kendisi için yeterli olduğu halde böyle bir cariyeyi satın almasının câiz olduğu görülmektedir. Bina da böyledir.

Başkaları ise bunu mekruh kabul ederler. Bunlar arasında Hasanu’l-Basri ve başkaları da vardır. Delil olarak da Hazret-i Peygamber'in: "Allah bir kul hakkında kötülük murad ederse, onun malını çamura ve kerpice harcatır." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 69. Bir başka rivâyette de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Her kim kendisi için yeterli olandan fazlasını bina edecek olursa, kıyâmet gününde o binayı boynunda taşıyarak gelecektir. " el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 70.

Derim ki: Ben de bu görüşteyim. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Mü’min, herhangi bir infakta (harcamada) bulunacak olursa, onun bedelini vermek aziz ve celil olan Allah'a aittir. Ancak bina, yahut masiyete harcanan müstesna." Dârakutnî, Sünen, 111, 28. Bu hadisi Cabir b. Abdullah rivâyet etmiş olup, Dârakutnî de kitabında kaydetmiştir. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Âdemoğlu nun şu hususlar dışında her hangi bir hakkı yoktur: Kendisinde barınacağı bir ev, avretini örtecek bir elbise, katıksız kuru ekmek ve su."Bu hadisi de Tirmizî rivâyet etmiştir. Tirmizî, Zühd 30.

3. Allah'ın Nimetlerine Şükretmenin Gereği:

"Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın." Bu, kâfirlere de nimet ihsan olunduğunun bir delilidir. Buna dair açıklamalar, daha önce Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/190-200. âyetlerin tefsiri, 18. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Yer yüzünde fesatçılar olup taşkınlık yapmayın." Bu âyete dair açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/60. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu anlamda iki ayrı söyleyiştir. el-A'meş ise, kelimesini "te" harfini esrelî olarak okumuş olup, bunu; den gelen bir kelime olarak kabul etmiş ve gelen bir kelime olarak almamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

Kavminden müstekbir olanların İleri gelenleri, kendilerince zayıf kabul ettiklerine (mustaz'aflara) yani, aralarından îman edenlere şöyle dediler: "Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?" Onlar da: "Doğrusu biz, onunla gönderilene îman edenleriz" dediler.

Âyetin tefsiri için bak:76

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

O müstekbirler: "Doğrusu biz, şu sizin îman ettiğinizi inkâr edenleriz" dediler.

Yüce Allah'ın:

"Kavminden müstekbir olanların ileri gelenleri, kendilerince zayıf kabul ettiklerine, yani aralarından îman edenlere şöyle dediler" âyetinde ikincisi (yani, îman edenler), birincisin (yani kendilerince zayıf kabul ettikleri kimseler)'den bedeldir. Çünkü, zayıf kabul edilen mustaz'aflar mü’minlerin kendileridir. Bu da "bedelü'l-ba'z min el-kül" (yani, bir kısmın bütünden bedel yapılması) şeklinde bir bedeldir.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

Derken, o dişi deveyi kesip öldürdüler. Rabblerinin emrine karşı büyüklenerek İsyan ettiler ve: "Ey Salih, eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen, bizi tehdit edip durduğunu getir" dediler.

Yüce Allah'ın:

"O dişi deveyi kesip öldürdüler" âyetinde geçen; "el-Akr" yaralamak demektir. Bunun, ölüm ile sonuçlanacak bir şekilde etki bırakan türden bir organı kesmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Atın akr edilmesi, kılıçla ayaklarının vurulup kesilmesi demektir. Çoğul ismi; şeklinde gelir. ise, bineğin sırtında yara açılmasına sebep oldu demektir. Şair İmruu’l-Kays der ki:

"Devenin sırtındaki semer hep birlikte bizi yana doğru eğdiğinde

Bana dedi ki: Ey İmruu’l-Kays, devemi yaraladın haydi in."

Burada "akr" kelimesi yaralamak, sırtını yaralamak anlamındadır.

el-Kuşeyrî der ki: Akr, devenin arka ayaklarının diz kapakları bölümünün açılması demektir. Daha sonra devenin kesilmesine akr denilmiştir. Çünkü bu şekilde bir akr, çoğunlukla devenin kesilmesine sebep teşkil ediyordu. (Önce, arka ayaklarından birisinin dizi kesilerek kaçması önlenmeye çalışılıyordu.)

Bu dişi deveyi kimin kestiği hususunda farklı görüşler vardır. Bunların en sahihi, Müslim'in Sahihinde yer alan Abdullah Zem'a yoluyla gelen hadistir. Abdullah dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hutbe irad etti ve dişi deveyi söz konusu ederek onu keseni de zikredip: "O vakit, onların en badbaht olanları, kavmi arasında Ebû Zem'a gibi kimsenin zarar veremediği güçlü, bununla birlikte de oldukça şer birisi onu öldürmek için kalkıp gitti..."diyerek, hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Buhârî, Tefsir 91. sûre 1; Müslim, Cennet 49; Tirmizî, Tefsir 91. sûre 1; Müsned, IV, 17.

Adının Kudar b. Salif olduğu söylenmiştir. Yine denildiğine göre, bunların hükümdarları Melkâ adındaki bir kadın idi. İnsanlar Hazret-i Salih'e meyledince, onu kıskandı ve iki aşık dostu bulunan iki kadına şöyle dedi: Aşıklarınızın isteğini yerine getirmeyin. Onlardan dişi deveyi kesmelerini isteyin. Bunun üzerine o kadınlar da onun isteğini yerine getirdiler. Bu sefer dostları olan iki adam, dışarı çıkıp dişi deveyi dar bir boğazdan geçmek zorunda bıraktılar. Aralarından birisi o dişi deveye bir ok attı ve o deveyi öldürdüler. Dişi devenin yavrusu annesinin içinden çıkmış olduğu kayaya doğru geldi. Üç defa böğürdükten sonra kaya açıldı ve içine girdi.

Denildiğine göre, ileride en-Neml Sûresi'nde (27/82. âyetin tefsirinde) geleceği üzere, âhir zamanda insanlara karşı (kıyâmet alâmeti olarak) çıkacak olan Dâbbe odur.

İbn İshak der ki: Devenin yavrusunun arkasından dişi deveyi kesmiş olanlardan dört kişi gitti. Bunlar, Misda', onun kardeşi Zuab, arkasından gittiler. (Kurtubî diğerlerinin isimlerini zikretmemektedir). Misda' ona bir ok attı, bu ok yavrunun kalbine saplandı. Sonra, ayağından onu sürükleyerek annesinin yanına getirdi ve yavruyu da annesi ile birlikte yediler. Ancak, birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Hazret-i Salih onlara şöyle demişti: Ömrünüzden üç gün kaldı. Bundan dolayı deve yavrusu da üç defa böğürdü.

Şöyle de denilmiştir: Dişi deveyi kesen ile birlikte sekiz kişi daha vardı ki, bu sekiz kişi, yüce Allah'ın haklarında:

"Şehirde ıslah etmez fakat fesat çıkartan dokuz kişi vardı" (en-Neml, 27/48) dediği kimselerdir. İleride buna dair açıklamalar en-Neml Sûresi'nde (zikredilen âyetin tefsirinde) gelecektir.

Yüce Allah'ın:

"Bunun üzerine arkadaşlarını çağırdılar, O da alacağını aldı ve dişi deveyi ayaklarını biçip öldürdü" (el-Kamer, 54/29) âyetinin anlattığı da budur. Dişi deveyi öldürmeden önce İçki içiyorlardı. İçkilerine su katmak için suya ihtiyaçları oldu. O gün ise dişi devenin süt verme günüydü. Aralarından birisi kalkıp, etrafını da gözetleyerek, artık bundan yana insanları rahatlatacağım, deyip dişi deveyi öldürdü.

Yüce Allah'ın:

"Derken, o dişi deveyi kesip öldürdüler. Rabblerinin emrine karşı büyüklenerek isyan ettiler" âyetinde geçen "Buyû'klenerek İsyan ettiler" kelimesi, büyüklendiler anlamınadır. Ayrıca itaat etmeyen kişinin durumunu anlatmak üzere -aynı kökten gelen-; fiili kullanılır, Oldukça karanlık geceye de; denilir. Bu açıklamalar el-Halil'den nakledilmiştir.

"Ve: Ey Salih... bizi tehdit edip durduğunu" yani, bizi kendisiyle tehdit etmiş olduğun azâbı

"getir dediler."

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çökenler oldular.

"Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı" yani oldukça büyük bir zelzele

"onları yakalayıverdi." Burada sözü geçen sarsıntının, Hud Sûresi'nde yer alan Semud kıssasında sözü geçtiği üzere (bk. Hud, 11/67) ödlerini kopartan, oldukça şiddetli bir feryad olduğu da söylenmiştir. Orada onları yakalayanın sayha (şiddetli çığlık) olduğu belirtilmektedir.

Âyet-i kerimede geçen;

"Sarsıntı" kelimesi, titreyen ve sarsılan şey hakkında kullanılır. "Rüzgâr ağaçtan hareket ettirdi, salladı," anlamına gelir. Asıl anlamı ise sesle beraber hareket etmektir. Yüce Allah'ın:

"O günde o sarsıcı sarsacaktır" (en-Nâziât, 79/6) âyetindeki "sarsıcı ve sarsacaktır" kelimeleri de aynı kökten gelmektedir. Şair de der ki:

"Hacc'ın zamanının geldiğini

Ve kavmin bineklerinin onları sarstığını göndüğüm vakit..."

"Yurtlarında diz üstü çökenler oldular." Burada (yurt) anlamına gelen kelimesinin tekil olarak gelmesi, cins İsim olması dolayışıyladır ve çoğul anlamındadır. Bir başka yerde ise bu kelime çoğul olarak;

"Yurtlarında" (Hud, 11/67) diye gelmiştir.

"Diz üstü çökenler" yani, uçan kuşun çöktüğü gibi dizleri ve yüzleri üstü yere yapıştılar. Bunun da azâbın şiddetinden ötürü hareketsiz kalmaları demektir. Aslında "diz üstü çökmek" anlamına gelen; (.......) lâfzı tavşan ve benzeri hayvanlar hakkında kullanılır. Bunun ism-i mekânı da; (......) şeklinde gelir. Şair Züheyr der ki:

"Orada inekler, ceylanlar ve onların yavruları ardı arkasına yürüyüp dururlar

Ve çökmüş oldukları her yerden kalkar giderler,"

İnen yıldırım ile yandıkları ve bunun sonucunda ölüverdikleri de söylenmiştir. Bunlardan geriye yalnızca Allah'ın Harem bölgesinde bulunan bir kişi kalmıştı. O da Harem bölgesinden çıkınca, kavmine isabet eden ona da isabet etti.

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

O da onlardan yüz çevirdi ve: "Ey Kavmim, gerçekten ben size Rabbimin risaletinî tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz, öğüt verenleri sevmezsiniz" dedi.

"O da onlardan yüz çevirdi." Yani, onların îman edeceklerinden ümit kesince, yüz çevirdi:

"Ve Ey Kavmim, gerçekten ben size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim" dedi. Bu sözü kavmine ölümlerinden önce söylemiş olması ihtimal dahilinde olduğu gibi, ölümlerinden sonra söylemiş olması da muhtemeldir. Tıpkı Hazret-i Peygamberin Bedir'de öldürülmüş müşriklere: "Rabbinizin vadettiğîni hak olarak buldunuz mu"demesi üzerine: Sen şu leşlerle mi konuşuyorsun denilince, Onun da: "Siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Şu kadar var ki onlar cevap veremezler" Buhârî, Meğâzî 8; Müslim, Cennet 76, 77; Nesâî, Cenâiz 117; Müsned, III, 104. dediği gibi.

Ancak, birincisi daha zahir (daha açıkça anlaşılan) dır. Buna da yüce Allah'ın:

"Fakat siz Öğüt verenleri sevmezsiniz" yani, benim nasihatimi kabul etmediniz, öğüdümü dinlemediniz, sözü delâlet etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

Lût'u da (kavmine gönderdik). Hanı o kavmine: "Sizden evvel âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz" demişti.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. "Lût" Kelimesinin Menşei:

Yüce Allah'ın:

"Lût'u da (kavmine gönderdik). Hani o kavmine... demişti" âyetinde geçen

"Lût" kelimesi ile ilgili olarak el-Ferrâ' şöyle demektedir: Lût kelimesi, Arapların "bu iş benim kalbime daha yatkın, daha sevgilidir" anlamındaki; ifadesinden türetilmiştir.

en-Nehhâs ise şöyle demektedir: ez-Zeccâc dedi ki: Kimi nahivciler -Ferrâ'yı kastetmektedir- Lût kelimesinin çamur ile havuzu sıvamayı anlatan; "Çamurla sıvadım," tabirinden türemiş olabileceğini söylerler. Ancak, bu bir yanlışlıktır. Çünkü "İshâk" gibi; Arapça olmayan isimler Arapça köklü kelimelerden türetilmezler. İshâk'ın uzaklık anlamına gelen; 'dan türemiş olduğu söylenemez. "Lût" kelimesinin munsarıf olması ise hafifliğinden ötürüdür. Çünkü, bu kelime hem üç harflidir, hem de orta harfi sakindir. en-Nekkâş der ki: Lût, Arapça olmayan acemî isimlerdendir. Havuzu çamurla sıvadım" ile Bu bundan daha çok kalbime yatkındır," tabirleri ise doğru tabirlerdir. Şu kadar varki, İbrahim ve İshâk gibi Arapça olmayan bir isimdir. Sîbeveyh der ki: Nûh ve Lüt kelimeleri Arapça olmayan isimdirler. Şu kadar var ki, bu kelimeler hafif olduklarından ötürü munsarıfdırlar.

Yüce Allah, Hazret-i Lût'u Sedum diye adlandırılan bir ümmete peygamber olarak göndermişti. Hazret-i Lût, Hazret-i İbrahim'in kardeşinin oğlu idi. Bu kelimenin âyet-i kerimede mansub gelmesi ise, ya daha önce (59- âyetinde başında) geçen; "Gönderdik" kelimesinden ötürüdür ve o takdirde bu kelime (o âyet-i kerimede yer alan "Nûh" kelimesine) atfedilmiş olur. Bununla birlikte; "An, hatırla" anlamındaki mukadder bir fiil ile nasbedilmiş olması da mümkündür.

2. Lût Kavminin Fiilini Yapanların Cezası:

Yüce Allah'ın:

"Sizden evvel âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz" âyetinde kastedilen hayasızlık, erkeklere yaklaşmaktır. Yüce Allah'ın;

"el-Fahişe: hayasızlık" İsmiyle bundan söz etmesi, bu işin de bir zina olduğunu açıklaması içindir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, gerçekten bir hayasızlık (radıyallahü anhhişe)dir." (el-İsra, 17/32.)

İlim adamları bu işin haram olduğunu icma ile kabul etmekle birlikte bu işi yapana uygulanması gereken ceza hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Mâlik der ki: Böyle bir kimse, ister muhsan olsun, ister olmasın recmedilir. Aynı şekilde eğer ergenlik yaşına gelmişse, bu işin kendisine yapıldığı kişi de recmedilir. Yine Mâlik'in muhsan ise recmedilir, eğer muhsan değilse hapsedilip te'dip edilir dediği de rivâyet edilmiştir. Bu aynı zamanda Atâ, en-Nehaî, İbnü'l-Müseyyeb ve başkalarının da görüşüdür.

Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Muhsan olan da, olmayan da tazir edilir. Bu görüş Mâlik'ten de rivâyet edilmiştir. Şâfiî ise, zinaya kıyas edilerek bu işi yapana zina cezası uygulanır demiştir.

Mâlik, yüce Allah'ın:

"Ve Biz, üzerlerine (Lût kavminin üzerine) balçıktan pişirilmiş bir taş yağmuru yağdırdık" (el-Hicr, 15/74) âyetini delil göstermektedir. Çünkü, bu şekilde üzerlerine taş yağdırılması, onların yaptıklarına bir ceza ve karşılık idi.

Denilse ki: Şu iki sebep dolayısıyla bunun delil olacak bir tarafı yoktur:

1- Lût kavmi de diğer ümmetler gibi küfür ve yalanlamalarına karşılık olarak cezalandırıldılar,

2- Onların küçükleri de büyükleri de bu cezanın kapsamına girmişti. Bu ise, onlara verilen bu cezanın hadler kabilinden olmadığını göstermektedir.

Böyle bir itiraza şu şekilde cevap verilir: Evvelâ, birinci itiraz yanlıştır. Çünkü, şanı yüce Allah, onların bir takım masiyetler işlediğini ve bu masiyetler dolayısıyla cezalandırdığını haber vermektedir ki, İşledikleri masiyetlerden birisi de bu idi. İkinci itiraz noktasına gelince; onların kimisi bu işi yapıyor, kimisi de bu işe rıza gösteriyordu. Buyû'k çoğunluk yapılan bu işe ses çıkarmadıklarından dolayı cezalandınlmış oldu. Bu yüce Allah'ın bir hikmeti ve kulları hakkında uyguladığı sünneti (kanunu) dır. Bundan sonra da bu işi yapanlara uygulanacak olan bu ceza emri, süreklilik kazanmış oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ebû Dâvûd, İbn Mâce, Tirmizî, Nesâî ve Dârakutnî'nin rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kimi Lût kavminin işini işlerken görecek olursanız, yapanı da yapılanı da öldürünüz."Bu, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce'nin lâfzıdır. Ebû Dâvûd, Hudud 28; Tirmizî, Hudud 24: İbn Mâce, Hudûd 12; Dârakutnî, III, 124. Tirmizî'de şu ifade de vardır: "... ister muhsan olsunlar, ister olmasınlar..." Bk. Tirmizî, Hudûd 24.

Ebû Dâvûd ve Dârakutnî de İbn Abbâs'tan Lût kavminin amelini işlerken tesbit edilen, evli olmayan kişinin recm edileceğini belirttiği rivâyet edilmektedir. Ebû Dâvûd, Hudûd 28; Dârukutnî, III, 125.

Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh)'dan da Lût kavminin işini yapması üzerine el-Fucâe diye birisini ateş ile yaktığı rivâyet edilmiştir. Aynı zamanda bu, Ali b. Ebî Tâlib'in de görüşüdür. Çünkü, Halid b. el-Velid, bu hususta Hazret-i Ebû Bekir'e mektup yazıp ne yapması gerektiğini sorunca, Ebû Bekr (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbını toplayıp bu hususta onlarla istişare etti. Hazret-i Ali şöyle dedi: Böyle bir günahı bir ümmet dışında herhangi bir ümmet işleyerek Allah'a asi olmuş değildir. Bu günahı işleyen ümmete de Allah bildiğiniz cezayı vermiştir. O bakımdan ben, bu işi yapanın ateş ile yakılması görüşündeyim. Bunun sonucunda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbı ateş ile yakılması gerektiği hususunda görüş birliğine vardılar. Hazret-i Ebû Bekir de Halid b. el-Velid'e, bu kişiyi ateş ile yakmasını emreden mektubunu yazdı, o da onu yaku. Daha sonra bu işi yapanları İbn ez-Zübeyr de (halifeliği döneminde) yaktı. Arkasından Hişam b. el-Velid de, daha sonra Irak'da Halid el-Kasrî de bu işi işleyenleri yakmışlardır. Rivâyet edildiğine göre, Abdullah b. ez-Zübeyr'in döneminde Lût kavminin amelini işlediğinden dolayı yedi kişi yakalanmıştı. Onların durumlarını soruşturduktan sonra aralarından dört tanesinin muhsan olduklarını tesbit etti. Emir vererek Haremin dışına çıkartılmalarını istedi. Ve ölünceye kadar taşlandılar. Üçüne de had cezası uyguladı. Yanında İbn Abbâs da, İbn Ömer de bulunduğu halde onun bu yaptığına karşı çıkmadılar. Şâfiî de bu görüştedir.

İbnü'l-Arabî der ki: Mâlik'in kabul ettiği görüş daha doğrudur. Çünkü, bu görüş hem sened itibari ile daha sahihtir, hem de dayanak olarak daha güçlüdür.

Hanefîler ise, delil olarak şunu söylerler: Zina'nın cezası bellidir. Bu masiyet, zinadan farklı olduğuna göre, haddi bakımından zina ile ortak olmaması gerekir. Onlar bu hususta şöyle bir hadis de rivâyet ederleri "Her kim had olmayan bir suça had uygulayacak olursa, haddi aşmış ve zulmetmiş olur.". Diğer taraftan bu, herhangi bir şeyin (akid ile) helal kılmanın, muhsan yapmanın da taalluk etmediği, mehri de gerektirmeyen, kendisi sebebiyle nesebin de sabit olmadığı bir ilişkidir. O bakımdan buna had taalluk etmez. Ancak Ebû Yûsuf ile Muhammed'e göre Lût kavminin amelini işleyenlere de had uygulanır, (el-İhtiyar, IV, 91).

3. Hayvan İle Cinsel İlişki Kurmanın Hükmü:

Bir kimse bir hayvan ile cinsel ilişkide bulunacak olursa, onun da hayvanın da öldürülmeyeceği bildirilmiştir. Her ikisinin öldürüleceği de söylenilmiştir. Bunu, İbnü'l-Münzir, Ebû Seleme b. Abdurrahman'dan nakletmektedir. Bu hususta Ebû Dâvûd ve Dârakutnî'nin İbn Abbâs'tan rivâyet ettikleri bir hadis de vardır. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir hayvana yaklaşacak olursa, onu da onunla birlikte o hayvanı da öldürünüz,"Biz, İbn Abbâs'a: Peki hayvanın öldürülmesi neden diye sorunca, o şu cevabı verdi: Böyle demiş olmasının sebebi zannederim o hayvana bu iş yapılmış olduktan sonra etinin yenilmesini hoş görmediğinden ötürüdür. Ebû Dâvûd, Hudûd 29; Tirmizî, Hudûd 23; İbn Mâce, Hudûd 13.

İbnü'l-Münzir der ki: Eğer hadis sabit ise, bu hadis gereğince görüş belirtmek İcabeder. Şayet sabit değilse, bu işi yapan kişi bunu yaptığından ötürü çokça Allah'tan mağfiret dilemelidir. Hakim onu tazir ile cezalandıracak olursa, bu da güzel bir şey olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Şöyle de denilmiştir: Hayvanın Öldürülmesi, olmadık şekilde çirkin bir yavru yavrulamaması içindir. Bu durumda böyle bir hayvanın öldürülmesi bu sebepten ötürü sünnetten gelen rivâyetle beraber bu husustaki maslahattan dolayı olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ebû Dâvûd, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet eder: Hayvan ile zina edene had yoktur. Ebû Dâvûd der ki: Atâ da böyle demiştir. el-Hakem ise şöyle demektedir: Görüşüme göre böyle bir kimseye celde vurulur, fakat had noktasına gelinmez. el-Hasen de bu kişi zina eden kişi ayarındadır, demiştir. Ebû Dâvûd, Hudûd 29; ayrıca bk. Tirmizî, Hudud 23.

ez-Zuhrî der ki: Muhsan olsun olmasın ona yüz celde vurulur. Mâlik, es-Sevrî, Ahmed ve rey ashâbı ise, ona tazirde bulunulacağını söylemişlerdir. Atâ, en-Nehaî ve el-Hakem'den de bu görüş rivâyet edilmiştir. Şâfiî'den ise farklı rivâyetler gelmiştir. Böyle bir husus ise, bu konuda onun mezhebine daha uygundur. Cabir b. Zeyd der ki: Böyle birisine had uygulanır. Ancak, o hayvanın kendisine ait olması hali müstesna.

4. Bu İşi Dünya Tarihinde İlk Yapanlar Lût Kavmidir:

Yüce Allah'ın:

"Sizden evvel âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz" âyetindeki edatı, cinsin istiğrakı (türün kapsamını anlatmak) içindir. Yani, Lût kavminden önce hiç bir toplumda bu iş görülmüş değildir. İnkarcılar ise, bu işin onlardan önce de yapıldığını ileri sürerlerse de doğru olan Kur'ân-ı Kerîm'in bildirdiğidir.

en-Nakkâş'ın naklettiğine göre İblis, -Allah'ın laneti üzerine olsun- bu işi onlara kendisine yaptırmak suretiyle başlatmıştır. Bunun üzerine onlar birbirlerine yaklaşmaya başladılar.

el-Hasen der ki: Onlar bu işi yabancılara yapıyorlardı. Bunu kendi aralarında biri diğerine yapmıyordu.

İbn Mâce de Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz ümmetim için en korktuğum şey Lût kavminin işini yapmaktı." Tirmizî, Hudûd 23; İbn Mâce, Hudûd 12; Müsned, III, 382. Muhammed b. Sîrin de der ki: Hayvanlar arasında Lût kavminin amelini yapan yalnızca domuz ve eşektir.

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

"Çünkü siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz."

Yüce Allah'ın:

"Çünkü siz" âyetini, Nâfi' ile Hafs, bir haber kipi olarak esreli tek bir hemze ile okumuşlardır. O taktirde bu, daha önce söz geçen hayasızlığı açıklamak üzere varid olmuş bir âyet demek olur. O bakımdan bunun başına hemze getirmek güzel olmaz. Zira, getirilecek bir hemze (soru edatı, bundan sonra gelecek olan âyetler ile önce gelen âyetler arasındaki bağı kopartır.)

Ancak, diğerleri, azarlamak anlamına gelecek şekilde istifham (soru) lâfzı üzere iki hemzeli okumuşlardır. Bunun güzel olması ise, ondan önceki âyetlerin da sonrakilerin de müstakil birer ifade olmalarıdır.

Ebû Ubeyd, el-Kisâî ve başkaları birinci okuyuşu tercih etmişler ve yüce Allah'ın şu âyetini delil göstermişlerdir:

"Sen Öldükten sonra onlar ebedi mi kalacaklar?" (el-Enbiyâ, 21/34) Bu âyette soru edatı başa gelmiş ve; Onlar mı..." diye buyurmamıştır.

Yine:

"Eğer o ölür veya öldürülürse ökçeleriniz üstünde geriye mi döneceksiniz" (Âl-i İmrân, 3/144) diye buyurmuş ve ... Dönecek misinizi"' diye buyurmamıştır.

Ancak, böyle bir şey oldukça çirkin bir yanlışlıktır. Çünkü onlar, bunu söylerken birbirine benzemeyen iki şeyi birbirine benzetmiş olmaktadırlar. Zira, (bu son iki âyette) görülen şart ve cevabı tek bir şey gibidirler. Mübteda ve haber gibi. O bakımdan, bu İkisinde iki ayrı istifham olması câiz değildir. Mesela; Eğer sen ölürsen onlar mı..." demek doğru olmaz. Nitekim "Zeyd mi, gidiyor mu?" demenin doğru olmadığı gibi. Hazret-i Lût kıssasında ise iki cümle yer almaktadır. Dolayısı ile bunların her birisi için ayrı ayrı soru edatı getirme imkânı da vardır. el-Halil ve Sîbeveyh'in görüşü budur, en-Nehhâs, Mekkî ve başkaları da bu görüşü tercih etmişlerdir.

"Şehvetle" kelimesi mastar olarak nasbedilmiştir. Yani siz, onları arzulayarak, şehvet duyarak mı istiyorsunuz? Bununla birlikte hal mahallinde mastar olması da mümkündür.

"Hayır siz, çok ileri giden bir kavimsiniz" âyetine yüce Allah'ın:

"Hayır siz, haddi aşan bir kavimsiniz" (eş-Şûrâ, 26/166) âyeti birbirine benzemektedir. Yani siz, şirkle birlikte bu hayasızlığı işlemekle çok aşırıya kaçmış oluyorsunuz.

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

Kavminin cevabı yalnızca: "Çıkarın onları ülkenizden. Çünkü onlar, fazla temiz kalmak isteyen insanlarmış" demek oldu.

Âyetin tefsiri için bak:83

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

Bunun üzerine Biz de hem onu, hem ehlini kurtardık. Ancak karısı geride kalıp helâk edilenlerden oldu.

Yüce Allah'ın:

"Kavminin cevabı yalnızca; Çıkarın onları..." yani, Lût'u ve ona tabi olanlan.

"Çünkü onlar, fazla temiz kalmak isteyen insanlarmış" âyeti, onlar bu işi yapmaktan uzak durmaya çalışan kimselermiş, demektir.

"Adam temiz kalmaya çalıştı" ifadesi, günahtan kendisini sakındırdı anlamana gelir. Katade der ki: Allah'a yemin ederim onları, ayıp olmıyan bir şeyden dolayı ayıplamaya çalıştılar.

"Geride kalıp helâk edilenlerden" yani, Allah'ın azâbı içerisinde kalanlardan "oldu." Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Katade yapmıştır. tabiri, hem geçip gitti, hem kaldı anlamında kullanılan zıt anlamlı kelimelerdendir. Kimisi de geçip gitti anlamı, noktasız "ayn" ile kullanılması halindedir. Kaldı anlamı ise, noktalı "ğayn" İledir, demektedir. Bu açıklamayı da İbn Fâris, "el-Mücmet" adlı eserinde nakletmektedir,

ez-Zeccâc ise,

“Geride kalıp helâk edilenlerden" yani, kurtuluştan uzak kalan, kurtulanlar arasında hazır bulunmayanlardan oldu, demektir.

Bunun, ömrünün uzunluğu dolayısıyla kalanlardan oldu, anlamına geldiği de söylenmiştir. en-Nehhâs der ki: Ebû Ubeyde buradaki âyetinin; o, ömrü oldukça uzun kimselerdendi, yani o, oldukça kocamış, yaşlanmıştı, anlamına geldiği kanaatindedir. Sözlükte ise bu kelime, çoğunlukla kalıcı, kalan anlamına kullanılır. Şair recez vezninde şöyle demektedir

"Yüce ilahımız geçeni de kalanı (geleceği) de ona mağfiret ettiğinden beri

Muhammed asla gevşeklik göstermedi."

Bu bölümü tek başına aç →

84. Âyetin Tefsiri

Onların üzerine bir yağmur yağdırdık. Günahkârların sonunun nasıl olduğuna bir bak!

Hazret-i Lût, yüce Allah'ın da açıklamış olduğu gibi, gecenin bir bölümünde (el-Hicr, 15/65) aile halkı ile yola koyuldu. Daha sonra Hazret-i Cebrâîl aldığı emir üzerine kanadını şehirlerinin altından soktu, kökünden koparıp yukarı doğru kaldırdı. O kadar ki, semadakiler beldelerindeki horozların ötüşlerini, köpeklerin havlayışlarını işitti. Sonra da beldelerinin üst tarafları aşağıya gelecek şekilde yere yıktı ve üzerlerine pişmiş çamurdan taş yağmuru yağdırıldı. Denildiğine göre bu taş yağmuru onlardan şehirlerinde bulunmayanlar üzerine yağmıştı. Hazret-i Lût ile birlikte bulunan karısına da bir taş isabet edip onu öldürdü.

Anlatıldığına göre Lût kavminin kasabaları dört tane idi. Bunların beş tane oldukları da söylenmiştir. İnsan sayıları ise dörtyüz bin idi. İleride -yüce Allah'ın izniyle- Hud Sûresi'nde (11/77. âyet ve devamında) Hazret-i Lût kıssası bundan daha geniş bir şekilde gelecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin. O'ndan başka hiç bir İlâhınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir belge gelmiştir. Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun. İnsanların eşyasını eksik vermeyin. Islâh edildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Şayet inanan kimselerseniz, böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Medyen Ve Hazret-i Şuayb:

Yüce Allah'ın:

"Medyene de..." âyetinde geçen Medyen'in bir belde, yahut bir bölge ismi olduğu söylendiği gibi, Bekr ve-Temim denildiği şekilde bir kabile ismi olduğu da söylenmiştir.

Yine denildiğine göre, Medyenliler İbrahim el-Halil (aleyhisselâm)'ın oğlu Medyen'in soyundan gelenlerdir.

Medyen'in bir adam ismi olduğu görüşünde olanlar, bu kelimeyi munsarıf kabul etmezler. Çünkü bu kelime, hem marife (özel isim), hem de acemi (Arapça olmayan) bir isimdir. Bunu bir kabile yahut bir yerin ismi olarak kabul edenlerin görüşüne göre de munsarıf olmaması daha uygundur.

el-Mebdevî der ki: Medyen'in, Hazret-i Lût'un kızının oğlu olduğu da rivâyet edilmektedir. Mekkî de şöyle der: Medyen, Hazret-i Lût'un kızının kocası idi. Nesebi hususunda farklı görüşler vardır. Atâ, İbn İshâk ve başkaları derler ki; Şuayb, Mîkîl'in oğlu, o, Yeşcer'in oğlu, o, Medyen'in, o da İbrahim (aleyhisselâm)’ın oğludur. Süryanice ismi da Beyrut idi. Annesi ise Hazret-i Lût'ın kızı Mîkâîl idi.

eş-Şarkî b. el-Kutanî'nin iddiasına göre ise Şuayb, Ayfa'nın oğlu, o, Yevbeb’in oğlu, o, Medyen'in, o da Hazret-i İbrahim'in oğludur. İbn Sem'an'ın iddiasına göre ise Şuayb, Cuzey'in oğlu, o,Yeşcer'in, o, Lâvi'nin, o, Yakub'un, o, İshak'ın, o da İbrahim'in oğludur.

Şuayb kelimesi, veya 'in küçültme ismidir. Katade der ki: Şuayb, Yevbeb'in oğludur. Hazret-i Şuayb'ın, Safvan'ın oğlu, onun, Ayfa'nın, onun Sabit'in, onun Medyen'in, onun da İbrahim'in oğlu olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır

Hazret-i Şuayb âma idi. Bundan dolayı kavmi kendisine:

"Ve biz seni aramızda gerçekten zayıf görüyoruz" (Hûd, 11/91) demişlerdi. Kavmine güzel şekilde cevaplar vermesi dolayısıyla ona "peygamberlerin hatibi" denir. Kavmi, Allah'ı inkâr eden, ölçü ve tartılan eksik yapan bir topluluk idi.

"Rabbinizden size apaçık bir belge" bir açıklama

"gelmiştir." Bu ise Hazret-i Şuayb'ın peygamber olarak onlara gönderilmesi idi. Kur'ân-ı Kerîm'de Hazret-i Şuayb'a ait herhangi bir mucizeden söz edilmemiştir. el-Kisainin "Kasasu'l-Enbiya"da zikrettiği gibi,

"apaçık belge"nin onun mucizesi olduğu da söylenmiştir.

2. İnsanların Eşyalarının Değerlerini Düşürmek:

Yüce Allah'ın:

"İnsanların eşyasını eksik vermeyin" âyetinde geçen "Eksik vermek, eksiltmek" demektir.

Bu, mal tarda kusurlu olduğunu söylemek ve pek değerli ve rağbet edilen bir şey olmadığını ifade etmekle; yahut kıymeti hususunda aldatmak suretiyle; ölçü ve tartılarda ise, fazla ya da eksiltmek suretiyle hileler yapmakla olur.

Bütün bunlar batıl yollarla malları yemek kabilindendir. Böyle bir iş; geçmiş ve önceki ümmetler arasında peygamberler aracılığıyla yasaklanmış bir husustur. (Allah'ın salat ve selamı hepsine olsun). Allah bize yeter ve O, ne güzel bir vekildir.

3. Yeryüzünde Bozgunculuk:

"Islah edildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın" âyeti, "eksik vermeyin" âyetine atfedilmiş olup küçük büyük her türlü bozgunculuğu kapsamına alan bir ifadedir. İbn Abbâs der ki; Yüce Allah Hazret-i Şuayb'ı peygamber olarak göndermeden önce yeryüzünde türlü masiyetler işleniyor, haramlar helal belleniyor ve orada kanlar dökülüyordu. İşte, yeryüzünün fesadı, bozulması budur. Allah, Hazret-i Şuayb'ı peygamber olarak gönderip de kendilerini Allah'ın yoluna davet ettikten sonra yeryüzü salah buldu. Kavmine gönderilen her bir peygamber, kavminin salahı demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

86. Âyetin Tefsiri

"Ve siz, öyle her yolun başında oturarak Allah'a îman edenleri tehdit edip ve eğriliğini arayarak Allah'ın yolundan alıkoymayın. Düşünün ki siz, vaktiyle çok az idiniz de sizi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonları nice olmuştur, bir bakın!"

Âyetin tefsiri için bak:87

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

"Şayet içinizden bir kısmı benimle gönderilene Îman etmiş, bir kısmı da îman etmemişse; Allah aranızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm koyanların en hayırlısıdır."

4. Allah'a Giden Yolları Engellemek:

Yüce Allah'ın:

"Ve siz öyle her yolun başında oturarak... Allah'ın yolundan alıkoymayın." Yüce Allah bu âyeti ile yollarda oturup Allah'a itaate götüren yoldan başkalarını alıkoymalarını yasaklamaktadır. Onlar, îman eden kimseleri işkenceye uğratmakta tehdit ediyorlardı.

İlim adamları, onların yol başlarında oturmalarının anlamı ile ilgili olarak üç görüş ortaya atmışlardır. İbn Abbâs, Katade Mücahid ve es-Süddî der ki: Bunlar, Hazret-i Şuayb'ın bulunduğu yere çıkan yolların başında oturuyor, onun yanına gitmek isteyen kimseleri tehdit ederek alıkoyuyor ve: O bir yalancıdır, onun yanına gitme diyorlardı. Tıpkı Kureyş'in, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yaptığının aynısını yapıyorlardı. Âyetin zahirinden de anlaşılan budur.

Ebû Hüreyre de şöyle demiştir: Bu, yol kesmeyi ve yolu kesilenlerin mallarını almayı yasaklamaktadır. Onlar, bu işi yapıyorlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da şöyle dediği rivâyet olunmuştur: "İsrâya götürüldüğüm gece yol üzerinde bir kereste parçası gördüm. Onun yanından bir elbise geçecek olsa, mutlaka o elbiseyi parçalardı. Yanından geçen her şeyi de mutlaka delerdi. Ben: Bu ne oluyor, Ey Cebrâîl? diye sordum, şöyle buyurdu: Bu, senin ümmetinden yollarda oturup yollan kesen bir topluluğa dair misaldir. Daha sonra yüce Allah'ın;

"Ve siz öyle her yolun başında oturarak... tehdit edip... Allah'ın yolundan alıkoymayın" âyetini okudu. Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, III. 503'ten anlaşıldığına göre, bunu sadece Taberî, rivâyet etmiş.

Hırsızlara ve muhariplere (yol kesicilere) dair açıklamalar (el-Maîde, 5/33 34. âyetlerin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır. Cenabı Allah'a hamd olsun.

Haksızca Alınan Vergiler Ve Vergilerin Tahsilini Vermek:

Yine es-Süddî şöyle der; Bunlar (gümrük) vergi memurlan ve hakettiklerinden fazlasını alan kimselerdi.

Günümüzde şu insanlardan şer'an almak hakları bulunmayan mali yükümlülükleri zorla, baskı ile alan şu vergi memurlan onlara benzer. Bunlar, ash itibari ile tazminat olarak verilmesi câiz olmayan zekât, miras, oyun ve eğlence yerlerini tazminat olarak (ihale yoluyla) verdiler, Çokça var olan ve diğer beldelerde de uygulamaya koyulan, bunun dışında yollarda bulunan görevliler de bu kabildendir. Bu ise, günahların en büyüğü, en çirkini ve en ağır olanıdır. Bu uygulamalar gasptır, zulümdür, insanlara baskıdır, münkeri yaygınlaştırmaktır, münker gereğince amel etmektir, bunu sürdürmektir, münkeri kabul etmektir. Bu işin (vebal itibariyle) en büyüğü ise, şeriatı ve hakimlik yapma işini de ihaleye (tadmine) çıkartmaktır. İnnâ lillah ve innâ ileylü râciun. İslâm'dan geriye yalnızca onun şekli kalmıştır. Dinden de yalnızca ismi kalmıştır. Bu açıklamayı ise, daha önce geçen ölçü ve tartılar ile ilgili bunları eksik yapmaya dair hususlarda mal ile ilgili varid olmuş nehiy de desteklemektedir.

Yüce Allah'ın:

"O'na (Allah'a) îman edenleri" âyetindeki zamirin yüce Allah'ın adına ait olması muhtemel olduğu gibi, yolda oturmaktan kastın, Hazret-i Şuayb'a gidenleri engellemek olduğu görüşünde olanlara göre zamirin Hazret-i Şuayb'a da ait olması, yola da ait olması mümkündür.

" Eğriliğini" âyeti hakkında Ebû Ubeyde ve ez-Zeccâc şöyle demektedir: Manevi hususlara dair kullanılır? Bu kelimenin "ayn" harfi esreli, maddi hususlara dair kullanılacak olursa üsip okunur.

Yüce Allah'ın:

"Düşünün ki, siz vaktiyle çok az idiniz de sizi çoğalttı" yani sayınızı artırdı ve fakir iken sizi zengin kılarak servetinizi çoğalttı, demektir. Bu da önceleri fakir idiniz, sonraları sizi zengin etti anlamındadır.

"Sabredin." Bu emir, küfür üzere kalmaya devam etmeye dair bir emir değildir, bir tehdittir.

" Eğer içinizden bir kısmı... mişse" âyetinde fiil mana nazar-ı İtibara alınarak müzekker olmuştur. Eğer (faili olan "taife bir kısım") nazar-ı itibara alınacak olsaydı; lâfzının yerine şeklinde gelmesi gerekirdi.

Bu bölümü tek başına aç →

88. Âyetin Tefsiri

Kavminden büyüklük taslayan, İleri gelenler: "Ey Şuayb, seni ve , seninle beraber Îman edenleri muhakkak ülkemizden çıkaracağız yahut mutlaka bizim dinimize döneceksiniz" dediler. O: "Ya istemesek de mi?" dedi.

Yüce Allah'ın:

"Kavminden büyüklük taslayan, ileri gelenler: Ey Şuayb, seni ve seninle beraber Îman edenleri muhakkak ülkemizden çıkaracağız yahut mutlaka bizim dinimize döneceksiniz, dediler" âyetinin anlamı, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

"Yahut mutlaka bizim dinimize döneceksiniz" sözleri, dinimize gelirsiniz, onu kabul edersiniz demektir.

Şöyle de denilmiştir: Hazret-i Şuayb'a tabi olanlar, ona îman etmeden önce küfür üzere idiler. Yani önceden nasıl bizim dinimiz üzere idiyseniz, tekrar mutlaka bize döneceksiniz, anlamına gelir.

ez-Zeccâc der ki: ("Geri dönmek" anlamına gelen) avdet'in, bir şeyi baştan yapmak anlamına gelmesi de mümkündür. Mesala, filan kişiden bana hoş olmayan bir şey avdet etti denilirken, geldi anlamı kastedilir. Velevki, ondan önce hoş olmayan bir şey gelmiş olmasın. Yani, ondan hoş olmayan bir şey bana ulaştı anlamındadır.

Hazret-i Şuayb onlara:

"Ya istemesek de mi?" diye cevap vermişti: Yani, biz istemeyecek olursak bizi buna mecbur mu edeceksiniz? Bu da bizi ya vatanımızdan çıkmak yahut dininize geri dönmek zorunda mı bırakacaksınız, anlamındadır. Bu da; eğer siz böyle bir şey yapacak olursanız, gerçekten çok büyük (ve kötü) bir iş yapmış olacaksınız, demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

"Allah bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin dinînize geri dönersek, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Meğer ki, Rabbimiz olan Allah dileye. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz, ancak Allah'a güvenip dayandık. Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak ile hükmet. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın."

"Allah bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin dininize geri dönersek, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz." Bu sözleriyle, kendilerinin tekrar kavimlerinin dinlerine dönmekten yana ümitlerini kesmelerini söylemektedirler.

"Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Meğer ki Rabbimiz olan Allah dileye." Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Yani bizim tekrar dininize geri dönüşümüz, ancak Allah'ın meşîetine bağlıdır. Daha sonra Ebû İshak şöyle der: Ehl-i sünnetin görüşü budur. Yani, bizim küfre dönüşümüz ancak Allah'ın böyle bir şeyi dilemesi halinde sözkonusu olur. Buna göre istisna munkatı'dır. Burada istisnanın yüce Allah'ın iradesine teslimiyet manasına geldiği de söylenmiştir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır:

"Benim muvaffakiyetim ancak Allah iledir" (Hud, 11/88). Buna delil, bundan sonra gelen âyetin: "Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır" şeklinde gelmesidir. Denildiğine göre bu, bir kimsenin: (Erkek) karga yumurtlayıncaya kadar seninle konuşmayacağım. Deve de iğne deliğinden geçinceye kadar seninle konuşmayacağım sözüne benzer. Çünkü karga hiç bir zaman yumurtlamaz, deve de iğne deliğine sığmaz.

Yüce Allah'ın:

"Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır" yani O, olmuşu da olacağı da bilir.

"İlim" kelimesi, temyiz olarak nasb edilmiştir.

"Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir" âyetinin, şu anlama geldiği söylenmiştir: Siz, bizimle birlikte bulunmaktan hoşlanmadığınıza göre, tekrar aynı kasabanıza dönmeyeceğiz, Bunun yerine biz, sizin kasabanızdan çıkacak ve başkasına hicret edeceğiz.

"Meğer ki, Rabbimiz olan Allah dileye." Bizim ona dönüşümüzü isteye. Ancak böyle bir açıklama uzak bir İhtimaldir. Zira kasabaya dönüşü ifade etmek için âyet-i kerimedeki gibi "fi" harf-i cerri değil de, "lâm" harf-i çerri kullanılır.

Yüce Allah'ın:

"Biz ancak Allah'a güvenip dayandık" âyeti bizim dayanağımız ancak O'dur demektir. Buna dair açıklamalar, daha Önce bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. (Bk. Âl-i İmrân, 3/122. âyetin tefsiri).

"Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak ile hükmet." Katade der ki: Yüce Allah onu iki ümmete, Medyen ahalisi ile Ashâbu'l-Eyke'ye peygamber olarak göndermişti. İbn Abbâs da şöyle demektedir: Hazret-i Şuayb çokça namaz kılan birisi idi. Kavminin küfür ve isyanlarında devam etmesi uzayıp gidince, onların da salah bulacağından ümit kesince, beddua ederek:

"Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak ile hükmet, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın" diye dua etmiş, şanı yüce Allah da onun duasını kabul ederek kavmini büyük bir sarsıntı ile helâk etmişti.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

Kavminden kâfir olan ileri gelenler: "Şuayb'a uyarsanız, andolsunki, o takdirde muhakkak en büyük zarara uğramış kimseler olacaksınız" dediler.

Âyetin tefsiri için bak:93

Bu bölümü tek başına aç →

91. Âyetin Tefsiri

Bunun üzerine şiddetli sarsıntı onları yakalayiverdi de yurtlarında diz üstü çökenler oldular.

Âyetin tefsiri için bak:93

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

Şuayb'ı yalanlayanlar, zaten orada oturmamış gibi oldular. Şuayb'ı yalanlayanlar, işte en büyük zarara uğrayanlar onlar oldular.

Âyetin tefsiri için bak:93

Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: "Kavmim, yemin olsun ben size Rabbimin vahiylerini tebliğ ettim. Ve size içtenlikle öğüt verdim. Şimdi kâfir bir topluma nasıl tasalanayım?"

"Kavminden kâfîr olan ileri gelenler" kendilerinden daha aşağılarda bulunanlara:

"Şuayb'a uyarsanız yemin olsun o takdirde muhakkak en büyük zarara uğramış kimseler olacaksınız" yani, helâk olacaksınız dediler. "Bunun üzerine şiddetli sarsıntı" yani, zelzele; yahut, denildiğine göre çığlık

"onları yakalayıverdi de yurtlarına diz üstü çökenler oluverdiler." Ashâbu'l-Eyke ise, ileride geleceği üzere ez-Zulle (yani, içinde ateş bulunan ve üzerlerine ateş yağdıran bulut) azâbı ile helâk edildiler. (Bk. eş-Şuarâ, 26/189).

"Şuayb'ı yalanlayanlar zaten orada oturmamış gibi oldular." el-Curcânî der ki: Bu âyetin yeni bir başlangıç ifadesi olduğu söylenmiştir. Yani, Şuayb'ı yalanlayan kimseler eskiden beri ölüp kalmış kimseler gibi oldular, anlamındadır.

"İkamet ettiler," oturdular anlamındadır. Bir yerde ikameti anlatmak için; "Filan yerde ikamet ettim" denilir. "Bir yerde uzun süre kalmak" anlamına da gelir. ise, "konaklanılan yer" demektir. Çoğulu da; (.......) şeklinde gelir. Şair Lebid der ki:

"Ve ben Dâhis (diye bilinen atın yarış için) koşmasından önce

altı gün ikamet ettim. Eğer bu çok iddiacı nefsin ebediliği olsaydı."

Hatim et-Taî de şöyle demiş.

"Biz uzun bir zaman hem yoksul, hem zengin kalakaldık.

Nitekim zamanın günleri arasında zor planı da var, kolay olanı da.

Yumuşağıyla, sertiyle zamanın her türMıhalini kazandık.

Ve zaman bize bu ikisinin bardağıyla hepsini içirdi.

Fakat akrabaya karşı azgınlığımızı artırmadı

Zenginliğimiz. Ne de fakirlik bizim şerefimizi küçülttü."

"Şuayb'ı yalanlayanlar, işte en büyük zarara uğrayanlar onlar oldular."

Bu, yeni bir hitap başlangıcıdır, hem yergi ve azarda ileri dereceyi ifade ediyor, ayrıca meselenin büyüklüğünü ve önemini tekrar dile getiriyor. Şuayb'ın kavmi: Kim, Şuayb'a uyarsa o da hüsrana uğramış olur. Dedikleri için yüce Allah asıl bu sözü söyleyenlerin hüsrana uğrayan kimseler olduklarını ifade buyurdu.

"Şimdi kâfir bir topluma nasıl tasalanayım?" Ne diye üzüleyim? Üzüldüm," Üzülürüm, üzülüyorum" şeklinde gelir, mastarı; ism-i faili de "Üzülen" şeklinde gelir.

Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek halkını, yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka fakirlik, sıkıntı ve hastalığa uğratmışızdır.

Yüce Allah'ın:

"Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek"

âyetinde hazfedilmiş bazı ifadeler vardır. Bunlar da şöyledir: Oranın ahalisi de eğer peygamberleri yalanladı ise, mutlaka onları azap ile yakalayıverdik.

"Halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, mutlaka fakirlik, sıkıntı ve hastalığa uğratmışızdır." Bu âyetin benzerlerine dair açıklamalar, (el-Bakara, 21X11. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik. Nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımıza da darlık ve genişlik dokunmuştur dediler. Bunun üzerine Biz de kendileri farkında olmadan onları ansızın yakalayıverdik.

"Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik" yani kuraklıklarını bolluk, verimlilik ile değiştirdik. "Nihayet çoğaldılar" âyetindeki; (.......) kelimesinin "çoğaldılar" anlamına geldiğine dair açıklama İbn Abbâs'tan nakledilmiştir. İbn Zeyd ise; malları ve evlatları çoğaldı demektir, der.

(......) kelimesi, zıt anlamlı kelimelerden olup hem çoğaldı, hem de izi silinip gitti, anlamına gelir.

Şanı yüce Allah, bu âyetiyle bizlere, onları sıkıntı ile yakaladığını, bolluk da verdiğini fakat bu işlerinden vazgeçmeyip şükretmediklerini bildirmektedir. Ve

"Atalarımıza da darlık ve genişlik dokunmuştur dediler" biz de onlar gibiyiz.

"Bunun üzerine Biz de kendileri farkında olmadan" daha çok hasret çeksinler diye

"onları ansızın yakalayıverdik."

Bu bölümü tek başına aç →

96. Âyetin Tefsiri

Eğer o ülke halkı îman edip de sakınmış olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık. Fakat onlar yalanladılar. Bunun için Biz de kazanmakta oldukları yüzünden onları yakalayıverdik.

"Eğer o ülke halkı..." âyetinde geçen; kelimesi,

"karye"nin çoğuludur. Şehire karye denilmesi, orada insanların toplanıp bir araya gelmelerinden dolayıdır. Bu da; "suyu bir araya topladım" anlamını ifade eden; tabirinden alınmıştır. el-Bakara Sûresi'nde (2/57. âyet, 2. başlıkta) buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

"Îman edip" tasdik edip

"sakınmış" yani, şirkten korunmuş

"olsalardı elbette üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık." Yağmur yağdırır, bitki bitirirdik.

Bu ise daha önce kendilerinden söz edilen özel bir takım kavimler hakkında böyledir. Zira kimi zaman mü’minler geçim darlığı ile imtihan olunabilirler. Ve bu onların günahlan için bir keffaret olur. Nitekim Hazret-i Nûh'un kavmine şöyle dediği bize bildirilmiştir:

"Arkasından dedim ki: Rabbinizden mağfiret isteyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. Böylece üzerinize semâyı bol bol salıverir," (Nûh, 71/10-11) Hazret-i Hud'dan da şöyle dediğini haber vermektedir:

"Ey kavmim, Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin ki, üstünüze gökten bol bol (yağmur) göndersin" (Hûd, 11/52).

Böylelikle özel olarak onlara yağmur ve bolluk vadinde bulunmuştur. Bunun özel olduğuna da yüce Allah'ın:

"Fakat onlar yalanladılar, bunun için Biz de kazanmakta oldukları yüzünden onları yakalayıverdik" âyeti delildir. Yani, peygamberleri yalanladılar. Mü’minler ise peygamberi tasdik ettiler, yalanlamadılar.

Bu bölümü tek başına aç →

97. Âyetin Tefsiri

Acaba o ülkeler halkı geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine geleceğinden emin mi oldular?

Âyetin tefsiri için bak:98

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

Yoksa o ülkelerin halkı kuşluk vaktinde oynarlarken de azabımızın kendilerine geleceğinden yana emin mi oldular?

"Acaba o ülkeler halkı... emin mi oldular?" âyetindeki soru, inkâr için, "fe" harfi de atıf içindir. Bunun bir benzeri yüce Allah'ın:

"Onlar, cahiliyenin hükmünü mü..." (el-Mâide,-5/50) âyetidir.

"Ülkeler (el-Kura)"dan kasıt Mekke ve çevresidir. Çünkü onlar da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı yalanladılar. Bunun, bütün ülkeler (karyeler.) hakkında umumî olduğu da söylenmiştir.

"Geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine geleceğinden emin mi oldular? Yoksa, o ülkelerin halkı... azabımızın kendilerine geleceğinden yana emin mi oldular?" âyetindeki

": yoksa; yahut" kelimesini, el-Haremî adındaki iki kişi ile İbn Âmir atıf için "vav" harfini ibaha (yani birinden biri) anlamını ifade etmek üzere böyle okumuşlardır. Yüce Allah'ın:

"Onlardan hiç bir günahkâra veya nanköre itaat etme" (el-İnsan, 76/24) âyeti ile, ister el-Hasenle, İster İbn Sîrin ile otur ifadelerine benzer. Yani: Bunlar, bu cezalardan herhangi birisinden yana emin mi oldular demektir. Bunun da anlamı şudur: Eğer siz bunlardan herhangi birisinden yana emin olsanız dahi ötekinden emin olamazsınız. Bununla birlikte; 'in, iki şeyden birisi hakkında kullanılması da mümkündür. Mesela, ben Zeyd'i, yahut Amr'ı vurdum, demek gibi.

Diğerleri ise, "vav" harfini üstün ve ondan sonra hemzeli olarak okumuşlardır. Böyle okuyanlar da "vav" harfini başına soru hemzesi girmiş atıf harfi olarak okurlar. Yüce Allah'ın şu:

"Onlar, ne zaman bir ahidle bağlandılarsa... mı" (el-Bakara, 2/100) âyetine benzemektedir.

Yüce Allah'ın:

"Kuşluk vaktinde oynarlarken" âyetinin anlamına gelince, yani onlar kendilerine fayda vermeyen şeylerle meşgul iken demektir. Kendisine zarar veren ve fayda sağlamayan işlerle uğraşan herkese "oyun oynayan" denilir. Bu açıklamayı en-Nehhâs zikretmiştir. es-Sıhah'ta da şöyle denilmektedir: Oyun anlamındaki; bilinen bir şeydir. "Ayn" harfinin sakin olması da bu anlama gelir. ise, ardı arkasına oyun oynadı, demektir, çokça oynayan kişi anlamına gelir. ise, mastardır. (Çok oyun oynamak), Çokça oyun oynayan kıza da denilir.

Bu bölümü tek başına aç →

99. Âyetin Tefsiri

Yahut onlar, Allah'ın azabından emin mi oldular? Hüsranda olan kavimden başkası Allah'ın azabından emin olamaz.

Yüce Allah'ın:

"Yahut onlar Allah'ın azabından emin mi oldular" âyetindeki

"Allah'ın mekri", onların mekrlerine (hile ve tuzaklarına) karşılık olarak Allah'ın onlara vereceği azap ve cezası demektir. Onun mekrinin, nimet ve sıhhat ile istidracı anlamına geldiği de söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

100. Âyetin Tefsiri

Yeryüzüne sahiplerinden sonra varis olanlara, hâlâ şu belli olmadı mı: Eğer Biz dileseydik onları da günahlarından ötürü azaplandırır, kalplerini mühürlerdik de işitmez oluverirlerdi.

Yüce Allah'ın:

"Yeryüzüne,., varis olanlara" âyeti ile Mekke kafirleri ve çevresindekiler kastedilmektedir.

"Hâlâ şu belli olmadı mı", yani bu husus onlara şu gerçeği açıkça göstermedi mi:

"Eğer Biz dileseydik onları da günahlarından" küfürlerinden ve yalanlamalarından

"ötürü azaplandırır" onları azap ile yakalar

"kalplerini mühürlerdik." Yani Biz, kalplerini mühürleriz demektir. O halde bu yeni bir cümledir. Bunun, daha önce geçen

"azaplandırır" fiiline atıf olduğu da söylenmiştir. Yani, (her iki fiil de muzari anlamım verecek şekilde) azaptandırırız ve mühürleriz anlamına getir. Bu durumda dili geçmiş olan (azaplandırırdık anlamındaki) fiil, (mühürleriz anlamındaki) geniş zaman fiili gibi kullanılmış olur.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

İşte o beldelerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Gerçekten peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Fakat daha önce yalanladıkları şeylere îman etmediler. İşte Allah, kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.

"İşte o beldelerin..." Yani, şu helâk ettiğimiz beldelerin. Bunlar, daha önce sözü edilen Nûh, Âd, Lût, Hud ve Şuayb beldeleridir. Biz o beldelerin

"haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz." Yani, onlara dair haberlerin bir bölümünü sana okuyoruz. Bu anlatılanlar da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ve müslümanlara bir tesellidir.

"Fakat, daha önce yalanladıkları şeylere Îman etmediler." Yani, bu kâfirler, eğer helâk ettikten sonra onları diriltmiş olsaydık, yine îman edecek değillerdi. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Eğer geri döndürülürlerse, elbette nehy olundukları şeye yine geri dönerler." (el-En'âm, 6/28) İbn Abbâs ve er-Rabİ' de şöyle demektedirler: Yüce Allah, onlardan ahid aldığı gün, onların peygamberlere îman etmeyeceklerini biliyordu.

"Daha önce yalanladıkları şeylere" âyeti ile kastedilen ise, onları Hazret-i Âdem'in sulbünden çıkartıp da kendilerinden ahid aldığı gün ister istemez îman etmeleri kastedilmektedir. es-Süddî der ki: Onlardan ahid alındığı gün istemeyerek Îman ettiler. Dolayısıyla onlar, şimdi hakikaten îman edecek değillerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar kendilerine mucize gösterilmesini istediler. Bu mucizeleri gördüklerinde ise, mucizeyi görmeden önce yalanladıkları şeye Îman etmediler. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir;

"Evvelce ona îman etmedikleri gibi..." (el-En'âm, 6/110) âyetidir.

"İşte Allah kâfirlerin kalplerini böyle mühürler." Yani, sözü geçen bu kimselerin kalplerini mühürlediği gibi, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı inkâr eden kâfir olanların kalplerini de böylece mühürler.

Bu bölümü tek başına aç →

102. Âyetin Tefsiri

Onların çoğunda ahde vefa bulamadık. Onların çoğunu gerçekten fâsık kimseler bulduk.

Yüce Allah'ın:

"Onların çoğunda ahde vefa bulamadık" âyetinde yer alan; edatı fazladan gelmiştir (zaiddir). Ve bu, cins anlamına delalet eder. (Yani onlarda ahid namına bir şey bulmadık anlamına gelir). Eğer bu edat olmasaydı, bütün ahidler değil de tek bir ahde bağlılıkları görülmediği anlamı anlaşılabilirdi.

İbn Abbâs şöyle demektedir: Yüce Allah bu âyeti ile Âdem'in zürriyeti olarak yaratıldıkları sırada ruhlardan alınan ahdi kastetmektedir. İşte bu ahdi bozan kimselere "ahdi yoktur" denilir. Yani, âdeta ahid vermemiş gibi davranır. el-Hasen der ki: Allah'ın Peygamberler ile kullarına ahdi O'na ibadet edip, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamaları demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla, kâfirlerin bir kaç kısma ayrıldıklarını kastetmektedir. Onların çoğunluğunun emanetlerine riâyetleri, ahde vefaları yoktur. Aralarından bazıları az olsalar dahî, kâfir olmakla birlikte emanete riâyet ederler. Bu açıklama Ebû Ubeyde'den rivâyet edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

103. Âyetin Tefsiri

Sonra onların ardından Mûsa'yı âyetlerimizle Flravun'a ve ileri gelenlerine gönderdik. Onlarsa bu âyetlere karşı zalimlik ettiler. Fesatçıların sonu nice oldu, bir bak!

"Sonra onların" yani Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb'ın

"ardından Mûsa'yı" yani İmrân oğlu Mûsa'yı

"âyetlerimizle" mucizelerimizle

"Fir'avun'a ve ileri gelenlerine gönderdik. Onlarsa bu âyetlere karşı zalimlik ettiler." Yani, küfre saptılar ve bu âyetleri (mucizeleri) tasdik etmediler. Zulüm, bir şeyi konulmaması gereken, haketmediği yere koymak demektir.

"Fesatçıların sonu nice oldu" işlerinin sonunda nereye vardılar;

"bir bak!"

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

Mûsa dedi ki: "Ey Fir'avun, ben şüphesiz ki âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim."

Âyetin tefsiri için bak:106

Bu bölümü tek başına aç →

105. Âyetin Tefsiri

"Allah hakkında haktan başkasını söylememek bana bir borçtur. Gerçekten size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Artık İsralloğullarını benimle gönder."

Âyetin tefsiri için bak:106

Bu bölümü tek başına aç →

106. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "Eğer sen bir âyet ile gelmişsen, haydi onu göster. Eğer doğru söyleyenlerden isen."

Bana bir borçtur" anlamındadır. Bunu; diye okuyanların kıraatine göre de; haktan başkasını söylememeye özellikle gayret gösteren bir kimseyim, anlamına gelir. Abdullah (b. Mes'ûd) kıraatinde ise; Benim vazifem... söylememektir" şeklinde yı zikretmeksizin okumaktadır.

Buradaki; " edatının "be" harf-i cerri gibi anlam verdiği söylenmiştir. Yani, ben söylememekle yükümlüyüm anlamına, gelir. Ubey ile el-A'meş'in kıraatinde ise; şeklindedir. Bu daYayla attım, ok attım," derken her iki harf-i cerrin de kullanılmasına benzer. Buna göre; kelimesi, üzerimdeki hak (vazife) budur, anlamına gelir.

"Artık İsrailoğullarını benimle gönder" âyetinin anlamı onları serbest bırak demektir. Fir'avun, İsrailoğullarını ağır işlerde çalıştırırdı.

Bu bölümü tek başına aç →

107. Âyetin Tefsiri

Bunun üzerine asasını bıraktı, hemen apaçık bir ejderha oluverdi.

"Bunun üzerine asasını bıraktı" âyetinde "bırakmak" anlamındaki

"ilkaa" mastarı hem maddi şeyler hakkında kullanılır, hem de manevi şeyler hakkında kullanılır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (Âl-i İmrân, 3/151. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

" İri, büyük erkek yılan" demektir. Bu yılan çeşitlerinin en büyüğünü ifade eder. "Apaçık ise, onun yılan olduğunda en ufak bir karışıklık ve şüphe bulunmaması anlamını ifade eder.

Bu bölümü tek başına aç →

108. Âyetin Tefsiri

Elini çıkardı, ne görsünler, o, bakanlara bembeyaz parlıyordu.

"Elini çıkardı" elini çıkarıp gösterdi. Elini gömleğinin yakasından, yahut da koltuğunun altından çıkardığı söylenmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır:

"Elini de yakana sok. Hastalıksız, parlak, bembeyaz çıkıverecektir." (en-Neml, 27/12). Yani, her hangi bir baraz hastalığı sözkonusu olmaksızın bembeyaz çıkacaktır. Hazret-i Mûsa, oldukça esmer idi, Çıkardıktan sonra elini tekrar gömleğinin yakasına sokunca yine eli eski rengini aldı. İbn Abbâs der ki: Hazret-i Mûsa'nın elinin arz ile sema arasını aydınlatan, yukarı doğru yükselen bir nuru vardı. Denildiğine göre, eli kâr gibi parıldayan bembeyaz bir halde çıkıyordu. Onu yakasına geri götürdü mü, vücudunun sair bölgeleri gibi oturdu.

Bu bölümü tek başına aç →

109. Âyetin Tefsiri

Fir'avun kavminden ileri gelenler: "Muhakkak bu, gayet bilgin bir sihirbazdır" dediler.

"Gayet bilgin" sihiri çok İyi bilen demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

110. Âyetin Tefsiri

"Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor." (Fir'avun sordu): "O halde ne buyurursunuz?"

"Sizi yurdunuzdan çıkarmak" yani, Ey Kiptiler topluluğu, bu İsrailogullarını önünüze geçirmek suretiyle sizi mülkünüzden etmek İstiyor demektir.

"O halde ne buyurursunuz?" Yani Fir'avun, o halde ne emredersiniz diye sordu. Bunun Fir'avun'un çevresindeki ileri gelenlerin söylediği sözlerden olduğu da söylenmiştir. Yani, çevresindeki ileri gelenler, sadece Fir'avun'a, ne buyurursunuz diye çoğul kipi ile -zorba ve başkanlara hitab ederken, bu husustaki görüşünüz nedir dercesine- soru sordular. Bununla birlikte bu sözü hem ona, hem de yakın arkadaşlarına söylemiş olmaları da mümkündür.

“Ne?" sorusundaki ref mahallinde, da anlamında ve nasb mahallindedir. Bu iki bitişik edatın da aynı şey olmalarına rağmen Prabı böyledir.

Bu bölümü tek başına aç →

111. Âyetin Tefsiri

Dediler ki: "Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere de toplayıcılar gönder de;

Âyetin tefsiri için bak:112

Bu bölümü tek başına aç →

112. Âyetin Tefsiri

"Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler."

"Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy" âyetindeki;

"Onu alıkoy" kelimesini Medineliler, Âsım ve el-Kisâî (fiilin aslında bulunan "cim" harfinden sonraki) hemzeyi okumamışlardır. Ancak Verş ile el-Kisâî, "he" harfinin kesresini işba' ile okumuşlardır. Ebû Amr ise, ("cim" harfinden sonra) sakin bir hemze ile ve "he" harfini de ötreli olarak okumuştur. Bu İki okuyuş, iki ayrı söyleyiştir. Her iki şekilde Onu geciktirdim, alıkoydum" denilir. Onu erteledim, anlamındadır. Aynı şekilde İbn Kesîr, İbn Muhaysın ve Hişam da böyle okumuşlardır. Şu kadar var ki onlar, "he" harfinin üzerindeki ötreyi işba' ile okumuşlardır. Sair Kûfeliler ise, "he" harfini sakin olarak; diye okumuşlardır. el-Ferrâ' der ki: Bu, Arapların bir şivesidir. Onlar, eğer önceki harf harekeli ise, vasl halinde zamir olarak gelen "he" üzerinde vakıf yaparlar. İşte bu Talha'dır, bize doğru geliyor" demek gibi. Ancak Basralılar bunu kabul etmezler.

Katade der ki: onu hapset, tut, alıkoy" demektir. İbn Abbâs ise, onu tehir et, geciktir anlamındadır, der. Bu kelimenin; 'dan geldiği de söylenmiştir. Yani, sen onu umutlandır, bırak umutlansın, anlamındadır. Bu görüşü en-Nehhâs, Muhammed b. Yezid'den nakletmektedir. Bu kelimenin "he" harfinin esreli okunuşu ise, itbâ' (Önceki "cim" harfine uydururak) ile okunur. Aslı üzere ötreli okunması da caizdir. Bununla birlikte sakin okunuşunun şiirde ancak istisnai olarak câiz olabilen bir lahin olduğu söylenmiştir.

"Ve kardeşini" anlamındaki kelime,

"onu alıkoy" anlamındaki kelimede yer alan zamire alfedilmiştir.

"Toplayıcılar" kelimesi ise hal olarak nasb edilmiştir.

"Sana getirsinler" fiili meczumdur. Çünkü, emrin cevabıdır. İşte bundan dolayı (vav harfinden sonra gelmesi gereken) "nûn" hazfedilmiştir.

Âsım müstesna, Kûfeliler; "İleri derecede ne kadar sihirbaz varsa" diye okumuşlardır. Diğerleri ise; "Sihirbaz" diye okumuşlardır ki, anlam itibariyle birbirlerine yakındır. Ancak birinci okuyuşun vezni olan "fe'al" vezni anlam itibariyle daha ileri derecede mübalağa ifade eder.

Bu bölümü tek başına aç →

113. Âyetin Tefsiri

Sihirbazlar Fir'avun'a geldi. Dediler ki: "Eğer galip gelen biz olursak herhalde bize bir mükâfat var değil mi?"

Âyetin tefsiri için bak:114

Bu bölümü tek başına aç →

114. Âyetin Tefsiri

"Evet, hem siz elbette yakınlaştırılmışlardan da olacaksınız" dedi.

Yüce Allah'ın:

"Sihirbazlar Fir'avun'a geldi" âyetinde, bu âyeti dinleyenin bilgisi dolayısıyla haberci gönderilmesi sözkonusu edilmemiştir. İbn Abdi'l-Hakem der ki: Bunlar, on iki nakib idiler. Her bir nakible birlikte de yirmi arif" vardı. Ve her bir afifin emri altında da bin sihirbaz vardı, Hepsinin başı İse Mukâtil b. Süleyman'ın görüşüne göre Şem'un adındaki birisi idi.

İbn Cüreyc der ki: Bu sihirbazlar el-Arîş, Feyyûm ve İskenderiyye'den her bir şehirden üçte bir olmak üzere dokuzyüz kişi idiler.

İbn İshâk ise şöyle demektedir: Bunlar onbeş bin sihirbaz idiler. Bu, İbn Vehb'den de böylece rivâyet edilmiştir. Sayılarının oniki bin kişi olduğu da söylenmiştir. İbnü'l-Münkedir ise, seksen bin kişi olduklarını söylemiştir. Ondört bin kişi oldukları söylendiği gibi, er-Rîf den, üçyüz bin sihirbaz, es-Said bölgesinden üçyüz bin sihirbaz, el-Feyyum ve çevresinden de üçyüz bin sihirbaz oldukları da söylenmiştir. Hepsinin yetmiş kişi oldukları söylendiği gibi, yetmiş üç kişi oldukları da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Rivâyet olunduğuna göre, sihirbazlarla birlikte üç yüz devenin taşıdığı ipler ve asalar da vardı. Hazret-i Mûsa'nın ejderhaya dönüşen asası bunların hepsini yutuvermişti. İbn Abbâs ve es-Süddî der ki: Ağzım açtığı vakit, bu ağız açıklığı seksen zirai bulurdu. Alt çenesi yerde, üst çenesi ise köşkün suruna kadar yükselirdi. Ağzının genişliğinin kırk zira olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Fir'avun'a, onu yutmak üzere gitmiş, o ise tahtından kendisini atarak, bu ejdarhadan kaçıp Hazret-i Mûsa'ya sığınmıştı. Hazret-i Mûsa da onu yakalamakla birlikte eski hali asaya dönüvermişti. Vehb der ki: Asa korkusundan yirmibeş bin kişi ölmüştü.

"... Herhalde bize bir mükâfat var, değil mi dediler." Yani, bize bir takım ödüller ve mallar verilecek değil mi? Burada "fe" harfi getirilerek; Dediler," denilmemiştir, Çünkü, bununla Fir'avun'un yanına geldiklerinde bu sözleri söyledikten kastedilmiştir. Bu âyet, (soru edatsız olarak) Muhakkak bizim için... vardır" şeklinde haber kipi suretinde de okunmuştur. Bu, Nafi' ve İbn Kesîr'in kıraatidir.

Bu sözleriyle Fir'avun'u, galip gelmeleri halinde kendilerine bir miktar mal vermekle mükellef tutmuş oldular. Fir'avun da kendilerine:

"Evet, hem siz elbette yakınlaştırılmışlardan da olacaksınız" diye cevap verdi. Yani, bizim nezdimizde oldukça yüksek bir mevkiye çıkartılacak kimselerden olacaksınız diyerek, onlara istediklerinden fazlasını da vadetti.

Denildiğine göre onlar, galip geldikleri takdirde kendi kanaatlerine göre kendilerine böyle bir mükâfat biçtiler. Yani, galip gelecek olursak bize bir mükâfat bir ücret verilmesi gerekir, diye düşündüler.

Nâfi' ve İbn Kesîr dışındaki diğer kıraat âlimleri ise, Fir'avun'dan durumu öğrenmek anlamında istifham (soru) ile okumuşlardır. Yani, galip gelecek olurlarsa, Fir'avun kendilerine bir mükâfat verecek mi, vermeyecek mi diye sorup bu hususta Fir'avun'a karşı kesin bir ifade kullanmadılar. Bunun yerine ondan sadece böyle bir şey yapıp yapmayacağı hususunu öğrenmek istediler. O da onlara: Evet, galip geldiğiniz takdirde size hem mükâfat var, hem de yakınlaştırılmak, diye cevap verdi.

Bu bölümü tek başına aç →

115. Âyetin Tefsiri

"Ey Mûsa, sen mi ilk atacaksın, yoksa ilk atanlar biz mi olalım" dediler.

Sihirbazlar, Hazret-i Mûsa'ya karşı, edebe riâyet ettiler. İşte bu da onların îman etmelerine sebep teşkil etmişti, Âyet-i kerimedeki; el-Kisâî ve el-Ferrâ''ya göre; ya bırakma işini sen yaparsın... anlamında olmak üzere nasb mahallindedir. Şairin şu mısraı da bu kabildendir:

"(Yoksa) binmek (ini) dediler. Biz de, işte bu bizim adetimizdir, dedik."

Bu bölümü tek başına aç →

116. Âyetin Tefsiri

"Siz atın" dedi. Onlar bırakınca, insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. Ve böylece büyük bir sihir ortaya koydular.

Âyetin tefsiri için bak:117

Bu bölümü tek başına aç →

117. Âyetin Tefsiri

Biz de Mûsa'ya: "Asanı bırak" diye vahyettik. Bir de ne görsünler! Onların uydurup düzdüklerini yakalayıp yutuyor.

"Siz atın dedi" âyeti ile ilgili olarak, el-Ferrâ' ifadede hazf olduğunu söylemiştir. Âyetin manası şudur: Mûsa onlara dedi ki: Siz asla Rabbinize galip gelemeyecek, O'nun âyetlerini iptal edemeyeceksiniz, Bu ifade ise, İnsanların sözleri arasında benzeri getirilemeyecek ve buna güç yetiremeyecekleri Kur'ânın mucizevi ifadelerindendir.

Kur'ân bir kaç kelime ile oldukça kapsamlı pek çok manayı ifade edebilmektedir.

Bunun tehdit olduğu da söylenmiştir. Yani hayır, siz öncelikle atınız. Başınıza gelecek rezillik ve rüsvaylığı da göreceksiniz, demektir. Zira, Hazret-i Mûsa'nın büyü yapılmasını emretmesini kabul etmeye imkân yoktur. Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Mûsa'nın onlara, bu işi yapmalarını emretmesi, onların yalancılıklarını ve gerçekleri değiştirip sulandırmalarını ortaya çıkarmak içindi.

"Onlar, bırakınca" yani, iplerini ve asalarını yere atınca,

"insanların gözlerini büyülediler." Yani, onların gözlerine hakikati olmayan hayeller gösterdiler ve gözlerinin sağlıklı bir şekilde idrak etmelerini önlediler. Bunu da gözbağcılık ve el çabukluğu gibi, görenlere gerçekleri sulandırarak hayal göstermeleri suretiyle yapmışlardı. Nitekim el-Bakara Sûresi'nde (2/102. âyet, 3. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

"Buyû'k bir sihir" âyetinin anlamı ise, onlara göre büyük bir sihir idi demektir. Çünkü, yaptıkları büyü gerçekten pek çok idi. Ama gerçekte büyük değildi.

İbn Zeyd şöyle demektedir: Bu toplanma İskenderiye'de olmuştu. Yılanın kuyruğu ise, Buhayra'nsn ta arkasına kadar ulaşmıştı. Başkası ise şöyle demektedir: Yılan, ağzını açarak onların yere bıraktıkları ip ve sopalarını yutmaya başladı.

Yine denildiğine göre, onların yere bıraktıkları, içinde civa bulunan ve deriden yapılmış bir takım iplerdi. Bu ipler harekete geçti ve bunlar yılandır, dediler.

Hafs, "lâm" harfini sakin ve tahfif ile (şeddesiz olarak) okumuş ve böylelikle bunu; Yuttu, yutar"dan muzari bir fiil olarak kabul etmiştir. en-Nehhâs der ki: Bu kıraate göre; (.......) şeklinde okuyuş da caizdir. Çünkü bu da; dan gelmektedir.

Diğerleri ise şeddeli ve "lâm" harfini üstün olarak okuyup 'in, geniş zaman fiili (muzari) diye okumuşlardır. Bir şeyi alıp yakalamayı yahut da yutmayı anlatmak kastı İle; O şeyi alıp yuttum," denilir. ise, "alır, yutar" şeklinde aynı anlama gelir. Ebû Hatim der ki: Bana kıraatlerin birisinde bunun; şeklinde "mim" harfi ile ve "kat“.....” harfi şeddeli olarak okunduğuna dair bilgi ulaşmış bulunuyor. Şair der ki:

"Sen, Mûsa'nın asasısın ki, o

Sihirbazın uydurduğu iftirayı alıp yutan."

Bu beyit; şeklinde (âyet-i kerimenin lâfzında olduğu gibi) de rivâyet edilir.

"Uydurup düzdüklerini" yani, yalan olarak ortaya koyduklarını... Çünkü onlar ip getirmiş ve iplerin içerisine cıva yerleştirmişlerdi. Sonunda bu ipler hareket etmeye başlamıştı.

Bu bölümü tek başına aç →

118. Âyetin Tefsiri

İşte böylece hak yerini buldu. Onların yapmakta oldukları şeyler de boşa çıktı.

Âyetin tefsiri için bak:122

Bu bölümü tek başına aç →

119. Âyetin Tefsiri

Artık oracıkta yenilmiş oldular, küçülmüşler olarak geri döndüler.

Âyetin tefsiri için bak:122

Bu bölümü tek başına aç →

120. Âyetin Tefsiri

Sihirbazlar ise hep birden secdeye kapandılar.

Âyetin tefsiri için bak:122

Bu bölümü tek başına aç →

121. Âyetin Tefsiri

Dediler ki: "Îman ettik âlemlerin Rabbine;

Âyetin tefsiri için bak:122

Bu bölümü tek başına aç →

122. Âyetin Tefsiri

"Mûsa ve Harun'un Rabbine."

"işte böylece hak yerini buldu" âyetini Mücahid, hak üstün geldi, açıkça ortaya çıktı diye açıklamıştır.

"Küçülmüşler olarak geri döndüler" âyetindeki Küçülmüşler olarak" kelimesi, hal olarak nasbedilmiştir. Bunun fiili ise, şeklinde gelir.

Yani, Fir'avun'un kavmi de Fir'avun da onlarla birlikte olmak üzere zelil düşmüşler, kahrolmuşlar ve yenik düşmüşler olarak geri döndüler. Sihirbazlar ise îman ettiler.

Bu bölümü tek başına aç →

123. Âyetin Tefsiri

Fir'avun: "Ben size İzin vermeden önce mi ona îman ettiniz? Bu, şüphe yok ki ahalisini oradan çıkarmanız için şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz" dedi.

Âyetin tefsiri için bak:125

Bu bölümü tek başına aç →

124. Âyetin Tefsiri

"Mutlaka ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sonra da muhakkak topunuzu astıracağım."

Âyetin tefsiri için bak:125

Bu bölümü tek başına aç →

125. Âyetin Tefsiri

"Biz, muhakkak Rabbimize dönücüleriz" dediler.

"Fir'avun: Ben size izin vermeden önce mi ona îman ettiniz... dedi-" Sözü ile sihirbazların yaptıklarını red ve İnkâr etmek istemişti.

"Bu şüphe yok ki ahalisini oradan çıkarmanız için şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır." Yani, bu hususta Mısır'ı elegeçirmeniz için sizinle onlar arasında bir anlaşma cereyan etmiştir. Şunu demek İstemişti: Siz bu işi, bu sahraya (düzlüğe) gelip ortaya çıkmadan önce Mısır şehrinde kendi aranızda kararlaştırmış idiniz.

"Yakında bileceksiniz." Bu sözleriyle onları tehdit etmişti. İbn Abbâs der ki: İlk çarmıha gererek asan, sağ el ile sol ayak, sol el ile sağ ayak şeklinde çaprazlama el ve ayakları ilk kesen kişi Fir'avun'dur. Bu da el-Hasen'den nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

126. Âyetin Tefsiri

"Sen bizden ancak Rabbimizin âyetlerine, onlar bize geldiğinde îman ettik diye intikam alıyorsun. Ya Rab, üzerimize sabır yağdır ve müslümanlar olarak canımızı al."

"Sen bizden ancak Rabbimizin âyetlerini., îman ettik diye intikam alıyorsun" âyetindeki: İntikam alıyorsun" kelimesini el-Hasen "kaf' harfini üstün olarak okumuştur. el-Ahfeş der ki: Bu bir söyleyiştir. Çünkü, Ben bu işi red ve inkâr ettim," denilir. Bu ifadelerin anlamı da şöyle olur: Sen ancak bizim Allah'a îman edişimizi çirkin görüyor, reddediyorsun. Halbuki o, hakkın kendisidir.

"Onlar" yani, Rabbimizin âyet ve beyyineleri

"bize geldiğinde" onlara

"îman ettik diye" bizden

"intikam alıyorsun."

"Ya Rab, üzerimize sabır yağdır." Yani, el ve ayaklarımızı keseceği ve bizi asacağı vakit sabrı üzerimize bol bol dök.

"Ve müslümanlar olarak canımızı al." Denildiğine göre Fir'avun, sihirbazları yakalayıp onları nehrin kenarında parçaladı. Sihirbazların imanı ile birlikte de Hazret-i Mûsa'ya altı yüz bin kişi îman etti.

Bu bölümü tek başına aç →

127. Âyetin Tefsiri

Fir'avun kavminden ileri gelenler şöyle dedi: "Mûsa ve kavmini yer yüzünde fesadçılık etsinler, seni ve ilâhlarını terketsinler diye mi bırakacaksın?" O da: "Oğullarını öldürür yalnız kadınlarını diri bırakırız. Şüphesiz biz, onların üzerinde kahredici güce sahibiz" dedi.

Yüce Allah'ın:

"Fir'avun kavminden ileri gelenler şöyle dedi: Mûsa ve kavmini yer yüzünde" tefrikaya düşürmeleri ve topluluğu dağıtmaları suretiyle "fesatçılık etsinler, seni ve ilâhlarını terketsinler diye mi bırakacaksın?" Bu âyette yer alan; "Seni... terketsinler" âyeti, "radıyallahü anh" harfi istifhamın cevabı olarak nasb ile okunmuştur. "Vav" ise, "fe" harfi yerine gelmiştir.

"İlâhlarını" âyeti ile ilgili olarak da el-Hasen şöyle demektedir: Fir'avun, kendisi putlara tapıyordu. O, hem kendisi putlara tapıyor, hem de kendisine tapılıyordu. Süleyman et-Teymî der ki: Bana ulaştığına göre Fir'avun ineğe tapıyor idi. Yine et-Teymî der ki: Ben, el-Hasen'e: Acaba Fir'avun herhangi bir şeye ibadet ediyor muydu, diye sordum. O şöyle dedi: O, boynuna yerleştirmiş olduğu bir şeye tapıyordu.

Denildiğine göre 'ın anlamı, ("senin ilahlarını" değil de) "sana itaati" şeklindedir. Nitekim yüce Allah'ın:

"Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini rabler edindiler" (et-Tevbe, 9/31) diye buyurulmuştur. Halbuki onlar, haham ve rahiplerine ibadet etmemişler, ama itaat etmişlerdi. O halde bu, bir örneklendirınedir.

Nuaym b. Meysere şeklinde ref ile; :

"Ve o seni terkeder" takdirinde okumuştur. el-Eşheb el-Ukaylî ise, ötrenin ağırlığı dolayısıyla ötrelisinden tahfif edilmiş olarak; şeklinde "radıyallahü anh" harfini sakin olarak okumuştur. Enes b. Mâlik ise, "radıyallahü anh" harfini ötreli ve başta muzaraat harfi "nun" olmak üzere; Seni terk edelim..." şeklinde; Mûsa'yı hayatta bırakacak olursa, ona ibadeti kendilerinin de terk edeceğini bildirmek anlamında okumuştur.

Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs ve ed-Dahhâk ise, (…..şeklinde; "sana ibadeti" diye okumuşlardır. Bu okuyuşa göre ise, Fir'avun'a ibadet ediliyor, kendisi ise başkasına ibadet etmiyordu. Yani o, sana yaptığı ibadetini terk mi etsin, anlamındadır.)

Ebû Bekr el-Enbarî de der ki: Bu kıraati benimseyenlerin görüşlerine göre Fir'avun: "Ben sizin en yüce rabbinizim" (en-Nâziât, 79/24) ile:

"Sizin benden başka bir ilahınız olduğunu bilmiyorum" (el-Kasas, 28/38) deyince, kendisinin bir rabbi ve bir ilahesi (tanrıçası) olmasını reddediyordu. Bunun üzerine ona: Sem' de insanların sana ibadetlerini de terk etmesi anlamında, seni ve sana ibadeti terk etsin diye mi şeklinde ona cevap verilmişti. Ancak, önceden de geçtiği gibi, genel olarak kıraat, . İlahlarım şeklindedir. Bu ise, Fir'avun'un, kendisinin bir rabbi olduğunu bilmekle birlikte zahiren rububiyet iddiasında bulunmuş olması görüşüne dayanır. Bunun delili ise, ölümün yaklaşması esnasında;

"İsrailoğullarının îman ettiklerinden başka bir ilâh olmadığına inandım" (Yûnus, 10/90) demiş olmasıdır. Ancak, onun için tevbe kapısının kapatılmasından sonra bu sözleri söylediği için kabul olun- Bu sözü söylemeden önce ise, onun, âlemlerin Rabbi dışında gizlice inandığı bir ilahı vardı. Bu açıklamaları el-Hasen ve başkaları yapmıştır.

Ubey'in kıraatinde ise âyetin bu bölümü şu şekildedir:

Mûsa'yı ve kavmini ibadeti terketmiş oldukları halde, yer yüzünde fesad çıkarsınlar terk edeceksin?"

Ve senin tanrıçam" okuyuşu ile ilgili olarak şu açıklama yapılmıştır: O, bir ineğe tapıyordu. Bir ineğin güzel olduğunu gördü mü, hemen ona ibadet edilmesini emrederdi ve şöyle derdi: Ben hem sizin rabbinizim, hem de bunun Rabbiyim. İşte bundan dolayı yüce Allah:

"Onlar için böğüren bir buzağı cesedi çıkardı" (Tâ-Hâ, 20/88) diye buyurmuştur. Bunu, İbn Abbâs ve es-Süddî zikretmişlerdir.

ez-Zeccâc da der ki: Fir'avun'un küçük bir takım putları vardı. Kavmi, Fıravun'a yakınlaşmak kastı ile bu küçük putlara tapıyorlardı. O bakımdan ibadet ona nisbet edilmiş, bundan dolayı da o: "Ben sizin en yüce rabbinizim' demişti.

İsmail b. İshâk da der ki: Fir'avun'un: "Ben sizin en yüce rabbinizim" demiş olması, onların Fir'avun'dan başka bir şeylere de İbadet ettiklerini göstermektedir. Şöyle de denilmiştir. İbn Abbâs'ın kıraatine göre "el-İlâhe"den kasıt Fir'avun'un tapındığı inektir. O, bununla güneşi kastetmiştir de, denilmiştir. Çünkü onun kavmi güneşe tapıyordu. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Ve güneş batmadan önce alelacele yola koyulduk,"

Fir'avun, daha sonra kavmine teselli vererek: "Oğullarını öldürürüz..." dedi. (..........): (Oğullarını) öldüreceğiz" şeklinde şeddesiz okuyuş, Nâfi' ve İbn Kesîr'in kıraatidir. Diğerleri ise çokluk anlamı ifade edecek şekilde şeddeli okumuşlardır.

"Yalnız kadınlarını diri bırakırız." Yani, onların size zarar vereceklerinden korkmayınız.

"Şüphesiz biz onların üzerinde kahredici güce sahibiz." Bu sözleriyle kavmine teselli verdi. Fir'avun'un, Mûsa'yı öldürürüz dememesi, onu öldüremeyeceğini bilmesinden dolayıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

128. Âyetin Tefsiri

Mûsa kavmine: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphesiz ki yer yüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğine onu miras verir. İyi âkibet ise takva sahiplerinin olacaktır" dedi.

Said b. Cübeyr'den şöyle dediği nakledilmektedir. Fir'avun'un kalbi, Mûsa'nın korkusu ile dolup taşmıştı. O bakımdan Mûsa'yı gördü mü, bir eşek gibi küçük abdestini yapardı. Hazret-i Mûsa'nın kavmine Fir'avun'un bu söyledikleri ulaşınca, onlara:

"Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğine onu miras verir" diyerek onları Allah'ın kendilerine Mısır topraklarını miras vereceği hususunda umutlandırdı.

"İyi akibet ise takva sahiplerinin olacaktır." Yani, cennet takvalılarındır, dedi. Her şeyin akibeti, o şeyin sonu demektir. Fakat bu kelime mutlak olarak kullanılacak olursa ve; akibet filanın oldu, denilecek olursa, örfen bunun hayırlı ve iyi akibet anlamı vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

129. Âyetin Tefsiri

"Sen bize gelmezden evvel de, geldikten sonra da İşkenceye uğratıldık" dediler. Dedi ki: "Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı heîâk eder ve sizi yeryüzünde halîfeler kılar. O zaman da sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır."

"Sen bize gelmezden evvel” Yani, senin doğumun sırasında erkek çocukların öldürülmesi, kadınların da köleleştirilmesi suretiyle

"geldikten sonra da İşkenceye uğratıldık, dediler." Şimdi de aynı ceza bize tekrar uygulanacak diyerek Fir'avun'un yaptığı tehdidi kastediyorlardı.

Şöyle de açıklanmıştır: Daha önceden kendilerine yapılan işkenceler ve eziyetler İsrailoğullarını günün ortasına kadar (Kıplilerin çalıştırmaları) geri kalan bölümünde ise kendileri için kazansınlar diye serbest bırakmaları idi. Onun gelişinden sonraki eziyet ve işkence ise, yemeksiz ve bir şey içmeden gündüzün tamamı kendi işlerinde çalıştırmalarından ibarettir. Bu açıklamayı da Cuveybir yapmıştır. el-Hasen der ki: Önceki işkence de sonraki işkence de aynı şeydir, bu da onlardan cizye almaktan ibaretti.

"Dedi ki: Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk eder. Ve sizi yeryüzünde halifeler kılar" âyetindeki: Umulur ki" ifadesi, Allah tarafından kendisi hakkında kullanıldığı takdirde vücub ifade eder, Yüce Allah onlara olan vadini yeniledi ve gerçekleştirdi. Mısır'da da Davud ile Süleyman (ikisine de selam olsun) dönemlerinde halife kılındılar. Beytülmakdis'i de -önceden de geçtiği gibi- Yuşa b. Nûn ile birlikte feth ettiler. Rivâyet edildiğine göre onlar bu sözlerini Hazret-i Mûsa onları Mısır'dan çıkartıp, arkalarından da Fir'avun onları takip edince, önlerinde deniz, arkalarında da Fir'avun'un bulunduğu sırada söylemişlerdi. Allah Fir'avun'u ve kavmini suda boğmak, kendilerini de kurtarmak suretiyle onlara olan vadini gerçekleştirdi.

"O zaman da sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır." Bu âyetin benzerleri daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Yani, karşılığı verilmesi gereken amellerde nasıl bulunacağınızı görecektir. Çünkü yüce Allah onlar hakkında bilgisine göre karşılık vermez. Onların yaptıklarına uygun olarak karşılık verir.

Bu bölümü tek başına aç →

130. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki Biz, Fir'avun hanedanını belki düşünüp ibret alırlar diye yıllarca kuraklıkla ve ürün kıtlığı ile sıkıntıya düşürdük.

Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki Biz, Fir'avun hanedanını... yıllarca kuraklıkla... sıkıntıya düşürdük" âyetinde onların kuraklığa maruz bırakıldıkları anlatılmaktadır. Hadîs-i şerîfte de: "Allah'ım, Sen bu yılları onlar hakkında Yusuf'un (döneminde görülen) kuraklık yılları gibi yıllar kıl” Buhârî, Ezan 128. İstiska 2, Cihad 98, Enbiyâ 19, Tefsir 3. sûre 9, 4. sûre 21, 44. sûre 2; Müslim, Mesacid, 294, 295, Sıfâtu'l-Münâfikîn 40: Ebû Dâvûd, Vitr 10; İbn Mâce, İkâmetu’s-Salat 145; Dârimî, Salât 216... diye buyurulduğu nakledilmektedir. Araplar arasında "yıllar" anlamına gelen; 'deki "nûn"u i'rab ile okuyanlar vardır. el-Ferrâ' da şu beyiti nakletmektedir:

"Geçen yılların benden birşeyler aldıklarını görüyorum.

Tıpkı hilalin gözükmediği gecelerde gecenin ondan birşeyler aldığı gibi."

en-Nehhâs da der ki: Sîbeveyh ise bu beyiti, "nün" harfini üstün olarak nakletmektedir. Ancak o, burada başka türlüsü câiz olmayacak şekilde bir beyit nakletmiştir, Onun da son mısraı şöyledir:

"Ve ben kırk yılı aşmış bulunuyorum."

el-Ferrâ', Beniâmirlilerden, onların: "Ey filan, ben onun yanında yıllarca ikamet ettim," şeklinde bu kelimeyi munsarıf olarak kullandıklarını nakletmiştir. Devamla der ki: Temimoğulları ise bunu munsarıf kabul etmez ve: Ey filan, onun yılları geçti," derler. ise, Yılın çoğuludur. Burada ise, anlamında değil, kuraklık anlamındadır. Nitekim; Topluluk kuraklığa mübtelâ oldu," ifadesi buradan gelmektedir. Abdullah b. ez-Ziba'rî de şöyle demektedir:

"O yücelerin Amrt (Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalib'in babası Haşim b. Abdimenafı kastetmektedir) kavmine tirit hazırladı.

Ve Mekke'nin yiğitleri kıtlık ve kuraklık içinde idiler."

"İbret alırlar" yani, öğüt alırlar, kalpleri yumuşar

"diye..."

Bu bölümü tek başına aç →

131. Âyetin Tefsiri

Fakat onlara İyilik geldiğinde: "Bu zaten bizim hakkımızdır" dediler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Mûsa ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi İyi bilin ki, onların uğradığı uğursuzluk ancak Allah tarafındandır. Fakat onların çoğu bilmezler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. İnanmayanların Yanlış Değerlendirmelerine Bir Örnek:

Yüce Allah'ın:

"Fakat onlara bir iyilik geldiğinde" âyeti ile kastedilen, bolluk ve genişlik geldiğinde demektir.

"Bu zaten bizim hakkımızdır." Yani bu bize biz onu hakettiğimiz için verildi, derler.

"Eğer kendilerine bir fenalık gelirse" kıtlık, kuraklık ve hastalık isabet ederse demektir. Bu onların uğursuzluk diye adlandırdıkları şeydir ki, bir sonraki başlığın konusudur.

2. Uğursuzluk İnanışı:

"Mûsa ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi." Yani, onun uğursuzluğu diye bilirler ve çekinirlerdi. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Şayet onlara bir musibet dokunursa; 'bu sendendir' derler" (en-Nisa, 4/78). Buradaki; Uğursuzluğu olarak kabul ederler" kelimesinin aslı; şeklinde olup, "te" harfi "tı"ya idğam olunmuştur. Talha ise mazi bir fiil olarak, Uğursuzluğu olarak kabul ettiler, diye okumuştur. Bu fiil aslı itibariyle uğursuz kabul etmek ve bu maksatla kuşlan uçurtmak anlamını ifade eden; 'dan gelmektedir. Daha sonra bu kelimelerin kullanılışı gittikçe çoğaldı ve sonunda herhangi bir şeyi uğursuzluk kabul eden herkes hakkında; "Uğursuz kabul etti," fiili kullanılır oldu.

Araplar, Yemen tarafından gelen kuşları uğur kabul eder, buna Sânih derlerdi. Buna karşılık Kuzey larafından geleni de uğursuzluk kabul ederler ve buna da el-Bârih derlerdi. Aynı şekilde karga sesini de uğursuz kabul eder ve bunu ayrılık diye yorumlarlardı. Kuşların biri birlerine karşılıklı olarak ötüşmelerini de bir takım hususlara delil kabul ediyorlar, alışılmadık vakitlerde çıkardıkları sesleri de benzeri şekilde yorumluyorlardı. Aynı şekilde ceylanların güneye yahut kuzeye doğru gidişlerini de te'vil ediyorlar ve ceylan kuzeye doğru gitti mi: "Artık kuzeye doğru gidenden sonra benim için, güneye doğru gelecek bulunur mu" derlerdi. Şu kadar var ki, onlara göre en güçlü yorum, bütün kuşlar hakkında meydana gelen bu uğur yorumları idi. O bakımdan bütün bu gibi açıklamalar hakkında kendileri (kuş kelimesi ile aynı kökten gelen) "tetayyur" ismini kullanırlardı.

Arap olmayan kavimler de bazı şeyleri uğur ve uğursuzluk sayarlar. Mesela sabahleyin öğretmenine götürülen küçük bir çocuğu gördükleri vakit, bunu uğursuz kabul ettikleri halde, küçük bir çocuğun öğretmenin yanından evine dönüşünü görmeyi uğur kabul ediyorlardı. Su taşıyıcının sırtında oldukça dolu ve ağzı kapanmış bir kırba görmeyi uğursuzluk, buna karşılık bu su taşıyıcısının (sakanın) kırbasını boş ve ağzı açık olarak görmeyi de uğur kabul ediyorlardı. Sırtında ağır yük taşıyan hamalı ve ağır yük taşıyan bineği görmeyi uğursuzluk kabul ederler, buna karşılık yükünü sırtından bırakmış hamalı, sırtından yükü indirilen bineği görmeyi de uğur kabul ediyorlardı. İstâm ise, hangi kuş olursa olsun ve hangi halde öterse ötsün, kuşun işitilen sesinden dolayı uğura veya uğursuzluğa yorumlamayı yasaklamıştır. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Kuşları yumurtaları üzerinde bırakınız (onları ürkütmeyiniz)." Ebû Dâvûd, Edahî 21: Müsned, VI. 381.

Çünkü cahiliye dönemi insanlarının pek çoğu bir ihtiyacını görmek istediği takdirde yuvasında bulunan kuşların yanına gider ve kuşları ürkütürdü. Sağ tarafa doğru uçacak olurlarsa o da işini görmeye giderdi. Bu da onlara göre Sânih (uğurlu) kabul edilirdi. Sol tarafa doğru uçarsa, işini görmeye gitmez, geri dönerdi. Bu da onlara göre Bârih (uğursuz) kabul edilirdi. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); "kuşları yuvalarında yumurtaları üzerinde bırakınız (onları ürkütmeyiniz)" diye buyurarak bu işi yasaklamıştır. Hadîs-i şerîfte yuva anlamında bu kelime; şeklinde vasid olmakla birlikte Arapça bilginleri bunun; şeklinde kullanıldığını söylerler. İmriu’l-Kays der ki:

"Ve henüz kuşlar yuvalarında iken bazan sabah erkenden çıkarım."

(........) her türlü kuş yuvasının adıdır. İse, kuşun yumurta bıraktığı ve kuluçkaya oturduğu her yerdir. Bu da ağaç ve duvarlardaki çatlaklarda olur. Kuşun yumurtaları üzerine kuluçkaya oturmasını anlatmak üzere; denilir.

Yine Araplar arasında kuşların uçuşunu uğur saymayı kabul etmeyen, buna hiçbir değer atfetmeyen kimseler de var ve bu işi yalanlayanları övenleri de vardır. Mesela el-Murakkas şöyle demektedir:

"Yemin olsun ki, sabahleyin yola çıktım. Esasen ben

Ne bir göçeğen kuşunun, ne de kara karganın yanına sabah gitmeyen birisiydim.

Baktım ki, soldan gelenler sağdan gelenler gibidir,

Sağdan gelenler de soldan gelenler gibidir."

İkrime der ki: İbn Abbâs'ın yanında bulunuyordum. Öten bir kuş geçti. Orada bulunanlardan birisi: Hayırdır hayırdır deyince, İbn Abbâs şu cevabı verdi: Bu kuşun yanında ne hayır olur, ne de şer.

İlim adamlarımız der ki: Kuşların çıkardıkları seslerin insanlar tarafından yorumlanan şeylerle hiç bir ilgisi yoktur. Gelecekte olacağa dair haber vermek şöyle dursun, olana dair bile bir bilgileri yoktur. İnsanlar arasında kuşların dilinden anlayan kimse de yoktur. Bundan tek istisna yüce Allah'ın bu hususta Hazret-i Süleyman'a özel olarak öğrettiğidir. O halde kuşların uçuşlarından uğur ya da uğursuzluğa dair sonuçlar çıkarmak batıl şeyler arasına katılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Yalan rüya anlatan yahut kâhinlik yapan ya da kuşların uçuşundan uğursuzluk sonucu çıkartarak yolculuğundan geri dönen bizden değildir." Yakın lâfızlarla; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, V, 10i, 117.

Ebû Dâvûd da Abdullah b. Mes'ûd'dan, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "-Üç defa- kuşların uçuşundan uğur (ya da uğursuzluk) çıkartmak bir şirktir ve bizden değildir. Ancak... Fakat yüce Allah bunu tevekkül ile giderir. Ebû Dâvûd, Tıb 24; Tirmizî, Siyer 47; İbn Mâce, Tıb 43.

Abdullah b. Amr b. el-Âs da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Kuşların, ihtiyacını görmekten geri döndürdüğü kimse şirk koşmuş olur." Peki Ey Allah'ın Rasulü, bunun keffareti ne olur diye sorulunca, şöyle buyurdu: "Böyle yapan bir kimse, şunları söyler:

"Allah'ım, senin uğurundan başka uğur, senin hayrından başka bir hayır yoktur. Senden başka da bir ilâh yoktur" der, sonra da İhtiyacını görmeye gider." Müsned, I, 220.

Bir diğer haberde de şöyle denilmektedir: "Sizden herhangi bir kimse böyle bir şey hissedecek olursa;

"Allah'ım, iyilikleri ancak sen verirsin, kötülükleri ancak sen giderirsin. İtaate, güç ve serden korunmaya kuvvet ancak Sendendir" deyiversin. Sonra da yüce Allah'a tevekkül ederek işine gitsin. Şüphesiz ki Allah, bundan dolayı içinde duyduklarına karşı ona yeterli olacaktır ve yüce Allah onu düşündüren şeye karşı ona yetecektir. Ebû Dâvûd, Tıb 24.

el-Mâide Sûresi'nde (5/3. âyet, 19. başlıkta) tefe'ül (uğura yormak) ne tetayyur (uğursuzluğa yormak) arasındaki farka dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

"İyi bilin ki onların uğradığı uğursuzluk, ancak Allah tarafındandır"

âyetindeki;

“Onların uğradığı uğursuzluk" kelimesini el-Hasen;

Onların uğursuzlukları" şeklinde; 'in çoğulu olarak okumuştur. Onların leh ve aleyhlerine takdir edilen şeyler anlamındadır.

"Fakat onların çoğu bilmezler" kendilerine isabet eden kıtlık ve türlü sıkıntıların, işledikleri günahlar sebebiyle -Mûsa ve kavmi tarafından değil de-Allah nezdinden geldiğini bilmemektedirler.

Bu bölümü tek başına aç →

132. Âyetin Tefsiri

Ve dediler ki: "Bizi büyülemek için her ne mucize getirirsen sana asla Îman edecek değiliz."

Yüce Allah'ın:

"Ve dediler ki: Bizi büyülemek için her ne mucize getirirsen..." Yani, Fir'avun'un kavmi, Hazret-i Mûsa'ya böyle dediler.

"Her ne..." kelimesi, el-Halil'in dediğine göre aslında, 'den ibarettir. Birincisi şart içindir, ikincisi İse, şartın cevabını te'kid için fazladan gelir. Nitekim bu diğer harflerde (edatlarda) da fazladan getirilebilir. edatlarında olduğu gibi. Araplar lâfız itibariyle aynı olan iki harfi (edatı) bir arada kullanmak istemediklerinden dolayı birincisinin elifini "he"ye değiştirerek, diye kullandılar.

el-Kisâî ise şöyle demektedir: Bunun aslı; dır. Yani bu işten vazgeç. Sen bize her ne mucize getirecek olursan... demektir.

Bunun tek başına bağımsız bir kelime olduğu da söylenmiştir. Bu, şart edatı olarak kullanılır ve; 'in takdiri ile ondan sonra (cevap) cezmedilir. Bu âyette bunun cevabı ise, " Sana asla îman edecek değiliz" âyetidir.

"Bizi büyülemek" yani bizi, izlemekte olduğumuz yoldan alıkoymak

"için..." demektir. Bu kelimeye dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/44. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Denildiğine göre Hazret-i Mûsa, -sihirbazların secdeye kapanmalarından yüce Allah Fir'avun'u suda boğduğu vakte kadar- Kiptiler arasında yirmi yıl süre ile kaldı ve onlara mucizeler gösterip durdu. İşte onların bu sözleriyle kastettikleri bu mucizelerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

133. Âyetin Tefsiri

Biz de onlara ayrı ayrı âyetler (mucizeler) olmak üzere, başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar, Onlar günahkâr bir topluluk idiler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1. Hazret-i Mûsa'nın Bu Mucizeleri Gösterdiği Süre:

İsrail, Simak'den, o, Nevi" eş-Şamî'den şöyle dediğini rivâyet eder: Mûsa (aleyhisselâm), sihirbazları yenilgiye uğrattıktan sonra Fir'avun hanedanı arasında kırk yıl kaldı.

Muhammed b. Osman b. Ebi Şeybe de Mincâb'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Yirmi yıl kaldı, onlara çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan mucizelerini gösterdi.

2. "Tufan"ın Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Tufan" âyetinden kasıt, aşırı yağmurdur. O kadar ki, yağmur içinde yüzer oldular. Mücahid ile Atâ da: Tufan'dan kasıt ölümdür, demişlerdir.

el-Ahfeş der ki: Bunun tekili; kelimesidir. Şöyle de denilmiştir: Bu kelime "rüchân ve nuksân" gibi mastardır, bunun tekili aranmaz.

en-Nehhâs da şöyle demektedir; Sözlükte tufan, ölüm yahut sel gibi öldürücü olan yani, insanların etrafını kuşatarak (tavaftan geliyor) onları helâk eden şey demektir.

es-Süddî der ki: İsrailoğullarına tek damla su dahi isabet etmemişti. Buna karşılık, Kiptiler ayakta dikildikleri halde boğazlarına ulaşıncaya kadar evlerini su basmış ve bu halleri yedi gün devam etmişti. Kırk gün devam ettiği de söylenilmiştir. Bunun üzerine Kiptiler (Hazret-i Mûsa'ya); Rabbine bizim için dua et; bizim bu sıkıntımızı açıp gidersin, biz de sana îman edeceğiz, dediler. Hazret-i Mûsa da Rabbine dua etti, yüce Allah da tufanı üzerlerinden kaldırdığı halde yine îman etmediler. Yüce Allah, o yıl daha önce kendilerine vermediği şekilde ot ve ekin bitirdi. Bu sefer: O su bir nimet idi, dediler. Bu sefer Allah üzerlerine bilinen hayvan olan çekirgeleri gönderdi.

(.......) çekirgeler demek olup, bunun tekili müzekker ve müennes için değişmemek üzere şeklînde gelir. Şayet erkeği dişisinden ayırd edilmek istenirse sıfat getirilerek; Erkek çekirge gördüm," denilir.

Gönderilen bu çekirgeler onların ekin ve meyvelerini yeyip bitirdi. Hatta bu çekirgeler evlerinin çatılarını ve kapılarını dahi yeyip duruyorlardı. Buna karşılık bu çekirgelerden İsrailoğullarının evlerine hiçbir tane girmemişti.

3. Çekirge Öldürmenin Hükmü:

Çekirge bir araziye hücum edip orayı ifsad edecek olursa, öldürülmeleri hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Öldürülmeyecekleri denilmekle birlikte; bütün fukahâ öldürülürler derfıişlerdir. Öldürülmez diyenler şunu delil gösterirler: Çekirgeler Allah'ın mahlukatından büyük bir türdür. Ve bunlar Allah'ın rızkından yerler, onlar için sorumluluk yoktur. Yine bunlar: "Çekirgeleri öldürmeyin. Çünkü çekirgeler Allah'ın en büyük ordusudurlar" el-Heysemî, MecmauzZevâid, IV, 39. şeklindeki rivâyeti de delil gösterirler.

Cumhûr ise, çekirgeleri bu halde öldürmeyip bırakmanın malları ifsad edeceğini delil göstermişlerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müslüman bir kimse olsa bile bir başkasının malını almak isteyecek olursa, öldürülmesine ruhsat vermiştir. O halde çekirgeler de malı ifsad etmek isteyecek olurlarsa, onların öldürülmesinin câiz oluşu öncelikle söz konusudur. Nitekim fukaha, yılan ve akrebi öldürmenin câiz olduğunu da ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü yılan ve akrep insanlara eziyet verirler. Çekirgeler de aynı hükmü alır. İbn Mâce de Cabir ile Enes b. Mâlik'ten rivâyet ettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) çekirgelere beddua ettiğinde şöyle buyururmuş: "Allah'ım, bunların büyüklerini helâk et, küçüklerini öldür. Yumurtalarını ifsad et, kökünü kes ve bizim mÂişet ve rızık kaynaklarımızı yemesinler diye ağızlarını tut. Sen duayı işitensin." Bir adam, Ey Allah'ın Rasulü, Allah'ın askerlerinden bir orduya köklerinin kesilmesi için nasıl beddua edersin deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Çekirgeler denizde balığın aksırmasının sallallahü aleyhi ve sellemurduğudur." İbn Mâce, Sayd 9.

4. Çekirge Yemenin Hükmü:

Müslim'in Sahih'inde Abdullah b. Ebi Evfâ'dan şöyle dediği sabittir: Biz Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yedi defa gazada bulunduk, onunla beraber çekirge yiyorduk. Buhârî, Zebaih 13; Müslim, Sayd 52; Tirmizî, Et’ime 22; Nesâî, Sayd 37; Dârimî, Sayd 5; Müsned, IV, 353. 357, 380.

İlim adamları, genel olarak çekirgenin yenilebileceği hususunda ihtilaf etmemişlerdir. Eğer canlı olarak yakalanacak olup da kafası kopartılacak olursa, helal olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Böyle bir uygulama, çekirge için şer'i kesim seviyesindedir. Şu kadar var ki, çekirge avlanılacak olur ise, kendisi sebebiyle öleceği herhangi bir şeye ihtiyacı olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Genel olarak böyle birşeye ihtiyaç olmadığını ve nasıl ölürse ölsün yenilebileceğini kabul etmişlerdir. Fukahaya göre çekirgenin hükmü bu durumda balıkların hükmü gibidir. İbn Nâfi' ve Mutarrif bu görüşü benimsediği gibi, Mâlik ise ölümüne sebep teşkil edecek bir şeyin olmasının kaçınılmaz olduğu görüşündedir. Ölümüne sebep teşkil edecek olursa başlarının, ayaklarının, yahut kanatlarının kopartılması gibi. Yahut, ateşe atılması gibi. Çünkü çekirge Mâlik'egöre kara hayvanlarındandır. O bakımdan onun meytest (kendiliğinden ölmüş olanı) haramdır.

el-Leys ise ölmüş çekirgeyi yemeyi mekruh kabul ederdi. Ancak canlı yakalandıktan sonra ölenin bu yakalanmasını şer’i kesim yerine geçer kabul ederdi. Said b. el-Müseyyeb de bu görüştedir.

Dâıakutnî, İbn Ömer'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Bize iki meyte helal kılındı. Balık ile çekirge. Bir de iki kan: Karaciğer ve dalak." Dârakutnî, IV, 272; İbn Mâce, Et'ime 31; Müsned II. 97.

İbn Mâce de şöyle demektedir: Bize Ahmed b. Menî' anlattı, bize Süfyan b. Uyeyne anlattı, o, Ebû Said'den naklettiğine göre Enes b. Mâlik'i şöyle buyururken dinlemiş: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları tabaklar üzerinde çekirge hediyeleşirlerdi. İbn Mâce, Sayd 9. Bunu İbnü'l-Münzir de zikretmektedir.

5. Çekirgeler Ve Diğer Canlıların Soylarının Tükenişi:

Muhammed b. el-Münkedir, Cabir b. Abdullah'tan, o, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz Allah bin ümmet yaratmıştır. Bunların altıyüzü denizde, dört yüzü ise karadadır. Bu ümmetler arasında ilk helâk alacak olan ise çekirgelerdir. Çekirgeler helâk oldu mu, sair ümmetler de tıpkı kopan bir gerdanlığın dağılması gibi arka arkaya (diğer ümmetler de) helâk olurlar." et-Tirmizî el-Hakîm, Nevâdiru'l-Usûl, I, 542-543. Bunu et-Tirmizî el-Hakim, "Nevadiru'l-Usul"de zikreder ve şöyle der: Bu ümmetler arasında ilk helâk olacak olanın çekirgeler olmasının sebebi, onların Hazret-i Âdem'in çamurundan artan çamurdan yaratılmış olmalarıdır. Diğer ümmetler ise, insanların helâk oluşu sebebiyle helâk edilirler. Çünkü, diğer ümmetler Âdemoğullarına müsahhar olmak üzere yaratılmışlardır. et-Tirmizî el-Hakîm, a.g.e., I, 543.

Tekrar Hazret-i Mûsa İle Kıptîlerin Kıssasına Dönelim:

Şimdi yine Kıptîlerin kıssasına dönelim, Hazret-i Mûsa'ya, üzerlerinden çekirge azâbı kaldırılacak olursa îman edeceklerine dair söz verdiler. O da dua etti ve çekirgeler azâbı giderildi. Geriye ekinlerinden bir miktar kalmış bulunuyordu. Bunun üzerine: Kalanlar bize yeter dediler ve îman etmediler. Bu sefer yüce Allah üzerlerine haşerat (kummel) gönderdi. Kummel ise ed-Debbâ denilen hayvanların küçükleridir. Katade böyle açıklamıştır. ed-Debbâ ise, çekirgelerin uçmadan önceki adıdır. Uçmadan önceki çekirgeler, bir yerin bitkilerini yeyip bitirecek olurlarsadenilir.

İbn Abbâs der ki: Kummel denilen şey, buğdayın güvelenmesî demektir. İbn Zeyd ise, bunlardan kasıt piredir demektedir. el-Hasen, kummel, küçük ve siyah bir haşerat çeşididir, demektedir. Ebû Ubeyde, kummel kene demektir diye açıklamıştır.

Gönderilen bu haşerat onların canlı hayvanlarını ve ekinlerini yeyip bitirdi. Üzerlerinde çiçek hastalığı gibi derilerine yapışıp kaldı, onları uyutmadı, onlara rahat vermedi.

Habib b. Ebi Sabit der ki: Âyette geçen kummelden kasıt, siyah hamam böcekleridir. Dilcilere göre ise kummel, bir çeşit kene demektir.

Ebû'l-Hasen el-A'rabî el-Adevî der ki: Kummel, kene türünden küçük bir takım haşerattır. Ancak, keneden de küçüktürler. Bunun da tekili; şeklinde gelir.

en-Nehhâs der ki: Bu açıklama, tefsir âlimlerinin söylediklerine ters düşmemektedir. Çünkü bütün bu çeşitlerin azâb otmak üzere üzerlerine gönderilmiş olmaları da mümkündür ve bütün bunların ortak özelliği de onlara eziyet vermekten ibarettir.

Kimi müfessirlerin naklettiğine göre o günlerde Mısır'ın başkenti olan "Ayn-şems"de bir kum tepesi vardı. Hazret-i Mûsa asasıyla ona vurdu ve hepsi bit oldu. Kummel'in (bit anlamına gelen) karni ile aynı şey olduğu da söylenmiştir. Bunu da Atâ el-Horasanî ifade etmiştir.

el-Hasen ise bu kelimeyi "kat" harfini üstün, "mim" harfini de sakin olarak; Bit" diye okumuştur.

Bu sefer yine yalvarıp yakardılar, bu azap da üzerlerinden kaldırılınca yine îman etmediler. Arkasından yüce Allah üzerlerine kurbağalan gönderdi.

Kurbağalar kelimesi kelimesinin çoğuludur. Bu da suda yaşayan ve bilinen bir hayvandır.

Kurbağanın Öldürülmesinin Yasaklanışı:

Kurbağanın öldürülmesine dair yasak varid olmuştur. Bunu, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce sahih senedleriyle rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd bu hadisi Ahmed b. Hanbel'den, o, Abdurrezzak'tan... diye rivâyet etmiştir.

İbn Mâce ise, Muhammed b. Yahya en-Neysaburi ez-Zühlî'den, o, Ebû Hüreyre'den şöylece rivâyet etmektedir: Ebû Hüreyre dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), göçeğen kuşunun, kurbağanın, karıncanın ve lıüdhüd kuşunun öldürülmesini yasaklamıştır. Ebû Dâvûd, Edeb 164, ("kurbağa" yerine "arı"); İbn Mâce, Sayd 10; Dârimî, Edahî 26, ("kurbağa yerine "arı"); Müsned, I, 332, 347, ("kurbağa yerine "arı").

Nesâî de Abdurrahman b. Osman'dan rivâyet ettiğine göre bir tabib Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda kurbağanın ilaçta kullanılacağından söz etmiş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kurbağayı öldürmesini yasaklamıştır. Ebû Dâvûd, Edeb 165, Tıb 11; Nesâî, Sayd 36; Müsned, 111, 453, 499.

Ebû Muhammed Abdulhak, bu hadisin sahih olduğunu ifade etmiştir.

Ebû Hüreyre'den de dedi ki: Göçeğen kuşu, oruç tutan ilk kuştur.

İbrahim (aleyhisselâm) da Şam bölgesinden Harem'e Beytullah'ı bina etmek üzere çıktığında onunla birlikte hızlıca esen rüzgar (es-Sekine) ile göçeğen kuşu vardı. Göçeğen kuşu, onun gideceği yere yol göstericiliğini yapıyordu. Sekine denilen hızlı esen rüzgâr ise Beytin yerini, miktarını ona işaret ediyordu. Hazret-i İbrahim Beytin yapılacağı yere varınca, sekine Beytin yapılacağı yere kondu ve: Ey İbrahim, benim bıraktığım gölge miktarınca sen binanı yap. et-Tirmizî el-Hakim, Nevâdiru'l-Usûl, I, 544. O bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) göçeğen kuşunun öldürülmesini yasakladı. Çünkü o, Hazret-i İbrahim'e Beytin yerini göstermişdi. Kurbağa ise, Hazret-i İbrahim'in ateşi üzerine su döküyordu. Fir'avun'a musallat olunca, kurbağa bütün yerleri kapladı. Tandıra geldiği vakit içinde alevli yanan ateş olduğu halde -yüce Allah'a itaat olmak üzere- kendisini ona attı. O bakımdan yüce Allah onun sesini tesbih kılmıştır.

Denildiğine göre, bütün hayvanlar arasında en çok tesbih eden varlık odur.

Abdullah b. Amr da şöyle demiştir: Kurbağayı öldürmeyiniz. Çünkü sizin o işittiğiniz sesleri bir tesbihtir.

Rivâyete göre, Kıptîlerin yatakları, kaplan, yiyecekleri ve içecekleri hep kurbağa ile dolmuştu. Onlardan herhangi bir kimsenin sakalı üzerine kurbağalar otururdu. Konuşmaya başladı mı, kurbağa ağzının içine atlardı. Hazret-i Mûsa'ya şikâyet ederek: Tevbe edeceğiz dediler. Allah da onların üzerlerindeki bu azâbı giderince, yine küfürlerine geri döndüler. Bu sefer yüce Allah üzerlerine kan gönderdi. Nil, üzerlerine kan halinde aktı. İsrailoğullarından bir kimse ondan su aldığı halde, Kıptî su yerine kan alıyordu. İsrailoğullarına mensup birisi, Kıptî'nin ağzına su döktü mü hemen kana dönüşürdü. Kıptî ise, İsrailoğullarına mensup kişinin ağzına kan döktüğü halde o da tatlı su oluveriyordu.

“Ayrı ayrı âyetler olmak üzere" yani, apaçık ve besbelli mucizeler olarak. Bu açıklama Mücahid'den nakledilmiştir. ez-Zeccâc der ki; Ayrı ayrı âyetler olmak üzere' hal olarak nasbedilmiştir.

Rivâyet olunduğuna göre her iki mucize arasında sekiz gün vardı. Kırk gün olduğu, bir ay olduğu da söylenmiştir. Bundan dolayı; Ayrı ayrı" denilmiştir.

"Fakat yine büyüklük tasladılar." Yüce Allah'a îman etmeyi kibirlerine yedirmediler, bir düşüklük kabul ettiler.

Bu bölümü tek başına aç →

134. Âyetin Tefsiri

Üzerlerine bu azâb çökünce: "Ey Mûsa, sana olan ahdi hürmetince bizim için Rabbine dua et! Şayet bu azâbı bizden kaldırırsan, yemin olsun sana îman edeceğiz ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz" dediler.

"Üzerlerine bu azâb çökünce..." âyetindeki Azâb" kelimesi "râ" harfi ötreli olarak da okunmuştur. İki ayrı söyleyiştir. İbn Cübeyr der ki: Sözkonusu bu azâb, taun (veba) idi. Kıptîlerden bu azap dolayısıyla bir günde yetmişbin kişi öldü. Burada azaptan kastın, daha önce sözü geçen mucizeler olduğu da söylenmiştir.

"Sana olan ahdi hürmetince" âyetindeki anlamındadır. Yani, sana tevdi ettiği ilim hürmetince, yahut da sana verdiği özellik ve buna bağlı olarak sana verdiği peygamberlik için... Bunun, ona bir yemin verdirmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onun, sana olan ahdi hakkı için mutlaka bizim için dua etmelisin. Buna göre; sıla olur.

"Şayet bu azâbı bizden kaldırırsan" bu azap üzerimizden kaldırılıncaya kadar ilahına dua etmen suretiyle bu azap üzerimizden kalkacak olursa,

"yemin olsun sana îman edeceğiz." Getirdiklerinde seni tasdik edecek, doğrulayacağız.

"Ve İsrailoğullarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler." Önceden de geçtiği üzere İsrailoğullarını hizmetlerinde kullanıyorlardı.

Bu bölümü tek başına aç →

135. Âyetin Tefsiri

Biz, kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azâbı giderince bir de bakarsın ki onlar ahidlerini bozmuşlar bile.

Âyetin tefsiri için bak:136

Bu bölümü tek başına aç →

136. Âyetin Tefsiri

Artık Biz de âyetlerimizi yalanlamaları, onları umursamamaları yüzünden kendilerinden intikam aldık ve hepsini denizde boğduk.

"Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar..." Yani, suda boğulmak için kendilerine tayin edilmiş vadeye kadar... "Bir de bakarsın ki onlar ahidlerini bozmuşlar bile." Yani, yerine getireceklerine dair verdikleri sözleri bile bozuyorlar. "Artık Biz de âyetlerimizi yalanlamaları, onları umursamamaları yüzünden kendilerinden intikam aldık ve hepsini denizde boğduk." Buradaki "onları umursamamaları" âyetindeki "o" zamiri intikam almaya aittir. (Onlar aldığımız intikamdan gafil idiler, anlamına gelir). Buna da yüce Allah'ın:

"İntikam aldık" âyeti delil teşkil etmektedir. Zamirin "âyetlere" ait olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, âyetlerimizden gafiller oluncaya kadar onlara itibar etmediler, onlardan ibret almadılar.

Bu bölümü tek başına aç →

137. Âyetin Tefsiri

Zaafa uğratılagelmiş kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına da batılarına da mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına olan o pek güzel va'di sabretmelerinden ötürü bütünüyle yerini buldu. Fir'avun ve kavminin yapmakta ve yükseltmekte olduklarım ise darmadağın ettik.

"Zaafa uğratılagelmiş" yani, hizmet işlerinde kullanılmak suretiyle zelil duruma düşürülmüş

"kavmi de" İsrailoğullarını

"yerin doğularına da batılarına da mirasçı kıldık."

el-Kisâî ve el-Ferrâ', burada aslında Yerin doğularında da, batılarında da" anlamında olduğunu ve bundan; ...de..., da" edatı hazfedildiğinden dolayı bu iki kelimenin nasbedildiğini ileri sürmüşlerdir. Bununla birlikte zahir olan İsrailoğullarının Kiptîlere ait arza mirasçı oldukları anlaşılmaktadır O halde bu iki kelime (yani meşarik ve meğarib: Doğular ve batılar) mef'ûlün sarih olarak nasb edilmişlerdir. Nitekim Mala mirasçı oldum, malı ona miras bıraktım," denilir. (Mirasçı kılmak anlamındaki) i'iif hemze ziyadesi ile teaddi ettiğinden iki mef'ûlü nasbetmiştir.

Buradaki "yer"den kasıt Şam ve Mısır topraklarıdır. Doğu ve batılarından kasıt ise, bu toprakların doğu ve batı yönlerinde bulunan yerlerdir. O bakımdan "yer" (elif-lâm ile) özel bir isim hatîne getirilmiştir. Bu açıklamalar, el-Hasen, Katade ve başkalarından nakledilmiştir.

Buradaki "yer" ile bütün arzın kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü, Hazret-i Dâvûd ile Hazret-i Süleyman da İsrailoğullarındandır ve bunlar bütün yeryüzüne malik olmuşlardı.

"Bereketlendirdiğimiz" yani, kendisinden ekinler ve mahsuller bitirip nehirler akıttığımız yer demektir.

"Rabbinin İsrailoğullarına olan o pek güzel va'di..." Bu âyet ile kast edilen vaad, yüce Allah'ın:

"Biz ise, o arzda zayif düşürülenlere lütfetmek, onları önderler yapmak ve onları mirasçılar kılmak istiyorduk" (el-Kasas, 28/5) âyetinde sözü edilen vaaddir.

"Sabretmelerinden ötürü" yani, gerek Fir'avun'un eziyetlerine, gerekse de Hazret-i Mûsa'ya îman etmelerinden sonra Allah'ın emrini yerine getirmeye sabretmelerinden ötürü (onlara olan va'di)

"bütünüyle yerini buldu. Fir'avun ve kavminin yapmakta ve yükseltmekte olduklarını ise darmadağın ettik."

Âyet-i kerimedeki; Yükseltirler" fiili, yüksek bina yapanı anlatmak için kullanılan; dendir. İbn Abbâs ve Mücahid derler ki: Yaptıkları köşk ve benzeri yüksek binaları "darmadağın ettik" demektir. el-Hasen der ki: Burada bu kelime asma ağaçlarını yükseltmek için çardak yapmak anlamındadır.

İbn Âmir ile Âsım'dan rivâyetle Ebû Bekr; şeklinde "râ" harfini ötrelî olarak okumuşlardır. el-Kisâî der ki: Bu da Temimlilerin şivesidir. İbrahim b. Able ise, "râ" harlını şeddeli, "ya" harfi ötreli olarak; diye okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

138. Âyetin Tefsiri

İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait putlara tapagelen bir topluluğa rast geldiler. "Ey Mûsa, onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap" dediler. "Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz" dedi.

"İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait putlara tapagelen bir topluluğa rast geldiler" mealindeki âyette

"tapagelen" anlamındaki; kelimesini Hanife ve el-Kisâî "keP harfini esreli olarak, diğerleri ise ötreli olarak okumuşlardır. Bir şey üzerinde devam etmek ve ondan ayrılmamak anlamındadır. Bu iki okuyuşa göre de fiilin mastarıvezninde gelir.

Katade der ki: Bunlar, Lahm'e mensub bir kavim idiler ve er-Rikka'da yerleşmiş bulunuyorlardı. Bunların putlarının inek heykelleri şeklinde olduğu söylenmiştir. İşte bundan dolayı Samiri onlara bir buzağı heykeli yapmıştı.

"Ey Mûsa, onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap, dediler." Onların söyledikleri bu söz, bedevî Arapların cahillerinin Zatu Envat diye bilinen ve her sene bir gün ta'zim edilen, kâfirlere ait yeşil bir ağaç gördükleri vakit, Ey Allah'ın Rasulü, bunların Zatu Envat'ları bulunduğu gibi, sen de bize böyle bir Zatu Envâl yap, demelerine benzemektedir. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onlara şu cevabı vermişti: "Allahu ekber! Nefsim elinde olana yemin olsun ki, sizler de Mûsa'nın kavminin: "Onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap" dedikleri gibi söylediniz

"Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz" demişti. Yemin olsun okun tüylerinin aynı hizada oluşu gibi sizden öncekilerin izledikleri yolları takib edeceksiniz. Hatta onlar bir kertenkele deliğine girecek olsalar dahi siz de o deliğe mutlaka gireceksiniz." Tirmizî, Fiten 18; Müsned, V, 218.

Bu olay ise Hazret-i Peygamberin Huneyn'e çıkışı sırasında olmuştu. Nitekim yüce Allah'ın izniyle ileride buna dair açıklamalar et-Tevbe Sûresi'nde (9/25. âyet, 1. başlıkta) gelecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

139. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz ki onların içinde bulundukları yok olmaya mahkûmdur ve yapmakta oldukları da bâtıldır."

“Şüphesiz ki, onların içinde bulundukları yok olmaya mahkumdur" mealindeki âyette geçen; yani, helâk edilmeye, tüketilmeye mahkûmdur. Mastarı olan; Helâk olmak demektir. Kırılmış dökülmüş her bir kaba da; denildiği gibi, sonuç alınmayan başarısız iş hakkında da; denilir. Yani, ibadet eden de, kendisine İbadet olunan da helâk olmuşlar, demektir.

"Bâtıldır” ise, yok olup gidecektir, darmadağın olacaktır, çözülecektir anlamındadır.

"Yapmakta oldukları" âyetindeki; t ıyis ): Oldukları" lâfzı fazladan gelmiş bir sıladır.

Bu bölümü tek başına aç →

140. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "O sizi âlemlere üstün kılmışken, ben sizin için ilâh olarak Allah'tan başkasını mı arayacak mışım?"

"Dedi ki: O sizi âlemlere" Çağdaşınız olan âlemlere

"üstün kılmışken" diye açıklandığı gibi, düşmanlarınızı helâk etmek ile sizi âlemlere üstün kılmışken diye de açıklanmıştır. Ayrıca onlara özel olarak vermiş olduğu alamet ve mucizelerle (onları üstün kılmıştı, diye de açıklanmıştır).

"Ben sizin için ilâh olarak Allah'tan başkasını mı arayacakmışım?" Yüce Allah'tan başka bir İlah mı isteyecekmişim?

"Sizin için... arayacakmişım" anlamındaki; fiilin hem harf-i cersiz geçişi yapılabilir, hem de "lâm" harf-i cerri ile geçişi yapılabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

141. Âyetin Tefsiri

Hani sizi, size işkencelerin en kötüsünü yapan, oğullarınızı öldüren, kızlarınızı da sağ bırakan Fir'avun hanedanından kurtarmıştık? Bu size Rabbinizden büyük bir imtihan (ve belâ) idi.

Yüce Allah onlara olan lütuflarını hatırlatmaktadır. Bunun, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in çağında yaşayan yahudilere bir hitap olduğu da söylenmiştir. Daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/49- âyetin tefsirinde) açıklandığı üzere geçmişlerinizi (atalarınızı) kurtarmış olduğumuzu hatırlayın, demektir.

Bu bölümü tek başına aç →