KURTUBÎ TEFSÎRİ

A‘râf Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2

Yüce Allah'ın Mûsa (aleyhisselâm) ile konuşması, Hazret-i İsmail'in kurban edilmekten fidye ile kurtulduğu ve yüce Allah'ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın haccıni tamamlamasını mukadder kıldığı kurban bayramı sabalu olmuştu.

"On" anlamındaki; kelimesinin sonundaki "he" (yuvarlak "te") nin hazfedilmesi, sayılanın müennes oluşundan dolayıdır. Otuz'a on ilave edilmesi halinde kırk ettiği bilindiği halde

"böylelikle Rabbinin tayin buyurduğu vakit kırk geceye tamamlandı" âyetindeki faydaya gelince, burada maksadın Biz otuzu, otuzun kapsamındaki on gün ile tamamladığımız vehmi ortaya çıkmasın diyedir. Bununla tamamlayan on'un, otuzdan ayrı on gün olduğunu açıklamaktadır.

Yüce Allah, el-Bakara Sûresi'nde (2/51. âyette) kırk gün dediği halde, burada otuz gün demektedir. O halde bu bir bedâ (bir hususu sonradan uygun görmek) olur, diye itiraz edilecek olursa, şöylece cevap verilir: Hayır, durum böyle değildir. Çünkü burada yüce Allah: Buna ayrıca on gece daha kattık diye buyurmaktadır. Kırk ile otuz ve on aynı şeylerdir, bunlar arasında farklılık yoktur. Yüce Allah, bu iki ifadeyi, birisinde meseleyi tafsilatlı olarak anlatmak üzere, diğerinde toplam olarak ifade etmek üzere kullanmıştır. Kırk diye buyurması, toplamını ifade etmektedir. Otuz diye buyurması ise, ardı arkasına bir ay ve buna ilave edilen on günün olduğunu anlatmak içindir. Bunların toplamı ise kırk gün eder. Nitekim şair şöyle demiştir:

"On ve dört..."

Bununla ayın dolunay olduğu gece olan ondördüncü günü kastetmektedir. Arap dilinde böyle bir kullanım mümkündür.

2. Vaadlerde Süre Tanımak Ve Kişinin Allah'a Karşı Özür Beyan Edebilme Hali:

İlim adamlarımız der ki: Bu âyet-i kerîme, sözleşmelere süre tesbitinin eskiden beri süregelen bir âdeı, yüce Allah'ın da değişik hususlarda tesis ettiği eski bir gelenek olduğuna, ümmetler hakkında bu şekilde verdiği hükmü ve bu yolla da kendilerine yapılacak işlerde ağır ve teenni ile hareket etme miktarlarını bildirdiğine delâlet etmektedir. Yüce Allah'ın tesbit ettiği ilk süre ve vade, bütün mahrukatı içinde yaratmış olduğu altı günlük süredir:

"Yemin olsun, göklerle yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık ve Bize bir yorgunluk dokunmadı." (Kaf, 50/38) Ayrıca bu sûrede daha önce geçmiş bulunan yüce Allah'ın:

"Şüphesiz Rabbiniz O Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı..." (el-A'raf, 7/54) âyetini açıklarken, bunun anlamını da açıklamış bulunuyoruz.

İbnü'l-Arabî der ki: Herhangi bir husus için bir vade tesbit edilecek olursa, o süre içerisinde tesbit edilen hususun yerine getirilmesine çalışılırken, bunu gerçekleştirme imkânı bulunmadan belirlenen vade gelmiş ise, bu serer konuyu daha iyi anlamayı sağlamak ve mazereti ortadan kaldırmak kastıyla süre arttırılır. Şanı yüce Allah, bu hususu Mûsa (aleyhisselâm)'a beyan etmiş, da otuz günlük bir süre tayin ettikten sonra kırk güne tamamlamak üzere sonradan on gün daha ilave etmiştir. Bundan dolayı Hazret-i Mûsa'nın kavmine dönüşü on gün gecikmiş oldu. Onlar, bu şekilde bir gecikmenin ve ertelemenin mümkün olabileceğine akıl erdiremediler. Sonunda şöyle dediler: Şüphesin Mûsa kayboldu, ya da unuttu. Bunun üzerine ona verdikleri sözlerini bozdular ve ondan sonra değişiklikler yaparak Allah'tan başka bir ilaha ibadet ettiler.

İbn Abbâs, der ki: Mûsa (aleyhisselâm) kavmine şöyle demişti: Benim Rabbim kendisi ile karşılaşmak üzere bana otuz günlük bir süre vaad etti. Bu süre zarfında yerime Harun'u tayin ediyorum. Fakat Mûsa Rabbine kavuşmak üzere ayrıldığında Allah ona on gün daha ilave elli, İşte onların -ileride de açıklanacağı üzere- buzağıya tapınmak suretiyle fitneye düşmeleri Allah'ın ilave ettiği bu on gün İçerisinde olmuştu.

Önceden belirlenen vadeye yapılacak fazlalık takdiri bir şekilde tesbit edilir. Tıpkı ilk vadenin takdiri olarak tesbit edildiği gibi. Böyle bir durum ise, ancak hakimin mesele ile alakalı hususları iyice tetkik etmesinden sonra ictihad ile mümkün olabiîir. Böyle bir hususla alakalı olan şeyler ise, zaman, durum ve iş gibi hususlardır. Mesela, ilave edilecek olan bu süre, yüce Allah'ın Mûsa (aleyhisselâm) için tayin ettiği gibi önceki sürenin üçte biri kadar olabilir. Şayet hakim, asıl olan vade ile fazlalığı tek bir sürede bir arada vermeyi uygun görürse bu da caizdir. Bununla birlikte bu süreden sonra insanların karşi karşıya kalabileceği bir takım mazeretleri de beklemek kaçınılmazdır. Bu açıklamaları İbnü'l-Arabî yapmıştır.

Buhârî, Ebû Hüreyre'den, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Yüce Allah, bir kişinin ecelini atmış yılı bulana kadar erteleyecek olursa, artık onun ileri sürecek bir mazereti kalmamış olur." Buhârî. Rikaak 5; Müsned, II. 275. 320. 417.

Derim ki: Bu âyet hakimlerin aleyhlerine hüküm biçilenleri arka arkaya mazur görmeleri için asli bir delil teşkil etmektedir. Bu, mahlukata bir lütufdur. Onların başındaki yöneticilerin de hak ile hükümleri uygulamaları İçindir.

İş hususunda mazur gördü." Yani, bu konuda ona gereken mübalâğayı gösterdi. Yani, daha ileri derecede mazur görülmesi mümkün olmayacak şekilde en ileri noktada ona bir sınır tanıdı demektir.

Âdemoğullarına karşı ileri sürecekleri kabul edilebilir bir mazeret bırakmayan en büyük husus, Allah'ın onlara karşı delillerinin tamamlanması için peygamberler göndermiş olmasıdır:

"Biz bir Rasul göndermedikçe de azâb ediciler değiliz." (el-İsra, 17/15) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Ve size korkutucu gelmedimi." (Fatır, 35/37)

Bunların (yani rasuller ve korkutucuların) peygamberler olduğu belirtilmiştir. İbn Abbâs ise, (korkutucunun) ağaran saçlar olduğunu söylemiştir. Çünkü, saç ağarması olgunluk yaşında görülmeye başlanır ki, bu da çocukluk yaşından uzaklaşmanın bir alametidir. Hadîs-i şerîfin altmış yılı mazur görülebilecek sınır olarak tesbit etmesi, altmış yaşının abidlerin mücadele alanlarına yakın oluşundan dolayıdır. Ayrıca bu yaş, yüce Allah'a dönüşün, tevazu ve itaat ile O'na boyun eğip teslim oluşun da yaşıdır. Artık Ölümün ve Allah'a kavuşmanın gözetlendiği bir yaştır. Bu yaşa kadar İnsan ardı arkasına mazur görülür (ve artık ileri sürebileceği bir mazereti kalmaz).

Kişinin ilk uyarılması Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) iledir, ikinci uyarılması saçlarının ağarması iledir. Bu da kırk yaşının tamamlanması esnasında olur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Nihayet o, kırk yaşına varınca dedi ki: Rabbim bana... verdiğin nimete şükretmemi... ilham et." (el-Ahkaf, 46/15) Yüce Allah da kırk yaşına ulaşan kimsenin, artık yüce Allah'ın hem kendisinin hem de anne-babasının üzerindeki nimetlerin kadrini bilmesi ve onlara şükretmesi gerektiğini belirtmektedir.

Mâlik der ki: Ben, bizim şehrimizin ilim ehlini onlardan herhangi birisi kırk yaşına ulaşıncaya kadar dünyaya talip olup insanlarla oturup kalktıklarını gördüm. Bu kırk yaşı geldi mi, insanlardan uzaklaşırlardı.

3. Tarik (Gün. Olarak) Geceden Mi Başlar, Gündüzden Mi:

Ayet-i kerîme, ayrıca larühin gündüzlerle değif de gecelerle tesbit edileceğine delâlet etmektedir. Çünkü yüce Allah:

"Otuz gece" diye buyurmaktadır. Diğer taraftan geceler de aynı zamanda (kamerî) ayların da başlangıcıdır. Ashâb (radıyallahü anh) da geceleri esas alarak günlere dair haber verirlerdi. Hatta Ashâb-ı Kiram'ın: "Biz, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte beş (gün) oruç tuttuk" dedikleri dahi rivâyet edilmiştir.

Arap olmayanlar ise bu hususta farklı hesap yaparlar. Onlar, hesaplarına güneşi esas aldıkları için gündüzlerle hesaplarını yaparlar. İbnü'l-Arabî der ki: Güneş ile hesap yapmak, menfeatler (mahsul ve benzerleri) içindir, ay ile hesap ise, menasik (oruç, hac ve zekât gibi) ibadetler içindir. Bundan dolayı yüce Allah:

"Mûsa ile otuz gece sözleştik" diye buyurmaktadır.

Arapça'da tarih kelimesi, ile hemzeli olarak; ile de "vav" harfi iki ayrı söyleyiş halinde kullanılır.

Hazret-i Harun'un Hazret-i Mûsa'ya Vekâleti ile Hazret-i Ali'ye Halifelik Vasiyeti: "Mûsa, kardeşi Harun'a: Kavmim İçinde yerime geç... dedi" âyetinin anlamı şudur: Hazret-i Mûsa, yüce Allah ile münacaat için gidip bu süre zarfında kavmi arasında olmayacağı vakit, kardeşi Harun'a, sen benim vekilim ol demişti. Bu ise, niyabete (vekâlete) delil teşkil etmektedir. Müslim'in Sahih'inde şu rivâyet yer almaktadır: Sa'd b. Ebi Vakkas'dan dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı, Ali'ye gazalardan birisinde kendisini yerine vekil tayin ettiği bir sırada şöyle buyururken dinledim: "Harun'un, Mûsa'nın yerine geçtiği gibi, sen de benim yerime geçmeye razı değil misin? Şu kadar var ki, benden sonra peygamber olmayacaktır." Buhârî, Fedâilu Ashâbi'n-Nebîyy 9. Meğari 78: Müslim, Fedailu's-Sahâbe 50, 31, 32; Tirmizî, Menâkıb 20; İbn Mâce, Mukaddime II, no; 121; Müsned, I, 170, 177, 179, 132. 184. 185, M, 32.

Rafızî'ler, İmâmiyye ve Şia'nın diğer fırkaları, Peygamber (,sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Hazret-i Alî'yi bütün ümmete halife tayin ettiğine dair bunu delil göstermişlerdir. Hatta İmâmiye -Allah müstehaklarını versin- ashâbı tekfir etmişlerdir. Çünkü, onlara göre Ashâb, Hazret-i Ali'nin halife tayin edildiğine dair bu nass ile ameli terk etmişler, kendileri İçtihatta bulunarak ondan başkasını halifeliğe getirmişlerdir. Aralarından, hakkını taleb etmediği için Hazret-i Ali'yi tekfir edenler dahi vardır. Bu gibi kimselerin kâfir olduklarında ve bu sözlerinde onlara tabi olanların da kâfir olduklarında hiç bir şüphe yoktur.

Bunlar, hayatta iken bu şekilde bir halife tayin etmenin, müvekkilin azli, yahut ölümü ile sona eren bir vekâlet gibi olduğunu ve müvekkilin ölümünden sonra ise bunun devam etmesini gerektirmediğini bilmiyorlar. Bu durumda İmâmiye'nin de başkalarının da delil diye yapıştığı bu husus, delil olmaktan çıkar. Diğer taraftan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye İbn Um Mektum'u da, başkalarını da halife olarak tayin etmiştir. Ancak, böyle bir uygulamanın, kimsenin her zaman için halife olması gerektiği anlamına gelmediği ittifakla kabul edilmiştir. Diğer taraftan Harun (aleyhisselâm) Hazret-i Mûsa ile risaletin de ortak kılınmıştı. Dolayısıyla bunun, maksatlarına delil teşkil edebilecek bir tarafı da yoktur. Hidayete ulaşma başarısı Allah'tandır.

"Islah et" âyeti, ıslah yapma emrini vermektedir. İbn Cüreyc der ki: Samirî'yi azarlaması ve onun yaptığını değiştirmeye çalışması da yapması gereken ıslahtan idi. Bunun, şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yani sen, onlara yumuşak davran ve işlerini ıslah et, kendini de ıslah et. Yani, her bakımdan sen ıslah eden bir kimse ol.

"Fesatçıların yoluna da uyma." isyan edenlerin yollarını izleme, zâlimlere yardımcı olma.

143

Mûsa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi de onunla konuşunca dedi ki "Rabbim, bana kendini göster de Sana bakayım." Buyû'rdu ki: "Beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni görebileceksin." Rabbi o dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Mûsa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: "Seni tenzih ederim. Sana tevbe ettim ve ben îman edenlerin İlkiyim."

"Mûsa, tayin ettiğimiz vakitte" vadolunan vakitte

"gelip Rabbi de onunla konuşunca" yani, arada herhangi bir vasıta bulunmaksızın kelâmını ona işittirince,

"dedi ki: Rabbim bana kendini göster de Sana bakayım." Bu sözleriyle Hazret-i Mûsa, Allah'ı görme talebinde bulundu ve sözünü işitince, onu görmeye şevki arttı. Bunun üzerine yüce Allah:

"Buyû'rdu ki: Beni asla göremezsin." Yani, Beni dünyada görmene imkan yoktur.

Bu âyeti, Senin kudretine bakayım diye bana büyük bir âyet (alâmet ve mucize) göster, maksİsmi ile söylenmiş olduğuna yorumlamak imkânsızdır. Çünkü, Hazret-i Mûsa,

"Sana" demiş, buna karşılık yüce Allah da:

"Beni asla göremezsin" diye buyurmuştur. Şayet Hazret-i Mûsa, Allah'tan kendisine bir âyet göstermesini dilemiş olsaydı, diğer âyet ve mucizeleri ona verdiği gibi, elbette istediğini ona verirdi. Hazret-i Mûsa'nın da görmüş olduğu diğer âyetlerden dolayı bunları istemesini gerektirmeyecek kadar bir kanaati de zaten oluşmuş idi. O bakımdan böyle bir te'vil batıldır.

"Fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni görebileçeksin-" Yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya kendi bünyesinden daha güçlü ve daha sağlam olan bir şeyi misal verdi. Yani, eğer dağ yerinde durur ve sarsılmazsa, Beni görebileceksin. Eğer yerinde durmazsa, şunu bil ki dağ Benim tecellimi kaldıramadığı gibi, sen de Beni görmeye takat gösteremeyeceksin.

Kâdı Iyâd, Kadı Ebû Bekr b. et-Tayyib'den şu anlamda bir söz nakletmektedir: Hazret-i Mûsa, yüce Allah'ı gördü, bunun için yere baygın yığıldı. Dağ da Rabbini gördü. Bundan dolayı Allah'ın, dağ için yaratmış olduğu özel bir idrâk sebebiyle param parça dağıldı. Kadı Ebû Bekr b. et-Tayyib, bunu yüce Allah'ın:

"Fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni görebileceksin" diye buyurduktan sonra: "Rabbi o dağa tecelli edince onu param parça etti, Mûsa da baygın düştü" diye buyurmasından çıkartmaktadır.

Tecelli etmesi, görünmesi, ortaya çıkması demektir. Bu da "Gelini açığa çıkardım, görünmesini sağladım" tabirinden alınmıştır. Yine üzerindeki pası giderilerek ortaya çıkartılan kılıç hakkında da aynı fiil kullanılır ve her ikisinde de mastar şeklinde gelir. Bir şeyin tecelli etmesi, onun açığa çıkması demektir.

Emri ve kudreti tecelli etti diye de açıklanmıştır. Bunu Kutrub ve başkaları söylemiştir.

Medineliler ile Basralılar "param parça" anlamındaki; kelimesini "keP harfi şeddeli ve iki üstün ile okumuşlardır. Bu okuyuşun sıhhatine ise,

"Ve yer dağılıp zerreler gibi parça parça olduğu zaman" (el-Fecr, 89/21) âyeti ile dağ anlamındaki kelimenin müzekker oluşu delil teşkil etmektedir. Kûfeliler ise, diye okumuşlardır. O, dağı hafif tümsek bir arazi gibi bir hale getirdi, demektir. Bu ise, dağ seviyesine ulaşamayan tümsek demektir. Bunun müzekkeri; şeklinde gelir, Çoğulu da; ...diye gelir. Tıpkı, Kırmızılar gibi.

el-Kisâî der ki: diye nitelendirilen dağlar, enli olan dağlar demektir. Bunun da tekili şeklinde gelir. Kisaî'den başkaları ise, kelimesi. (.......)’ın çoğuludur ve bunlar da pek büyük olmayan çamurdan tümsekler demektir. ise, kumdan küçük tümsekler anlamına gelip fazlaca yüksek olmayan, yere yakın olan tümsekliklere denilir. ise, hörgücü olmayan dişi deve anlamına gelir.

"Tefsir"de denildiğine göre, dağ yerin dibine geçti ve şu ana kadar yerin içine geçmeye devam etmektedir. İbn Abbâs der ki: Yüce Allah dağı toprak haline dönüştürdü. Atiyye el-Avfî de der ki: Bir yığın kum haline getirdi.

"Mûsa da baygın düştü." Yani, İbn Abbâs, el-Hasen ve Katade'den nakledildiğine göre Mûsa bayıldı. Ölüverdiği de söylenmiştir. Adam baygın düştü demek olup, ism-i faili de şeklinde gelir. İsm-i failinin çoğulu şeklinde, ismi mef'ûlü ise ...diye gelir.

Katade ve el-Kelbî der ki: Hazret-i Mûsa, Perşembe'ye rastlayan Arefe günü baygın düştü ve Cuma'ya rastlayan kurban bayramının birinci günü kendisine Tevrat verildi.

"Ayılınca dedi ki: Seni tenzih ederim, Sana tevbe ettim." Mücahid der ki: Dünyada seni görmeyi istediğimden dolayı tevbe ettim, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: O, izin istemeksizin böyle bir dilekte bulunmuştu. Bundan dolayı tevbe etti. Bir başka açıklamaya göre Hazret-i Mûsa bu sözlerini, âyetlerin (mucizelerin) ortaya çıkması üzerine yüce Allah'a dönmek ve O'na kalpten gelen bir saygı ile itaat ve boyun eğmek amacıyla söylemiştir. Ümmet ise, böyle bir tevbenin bir masiyetten ötürü olmadığını icma ile kabul etmiştir. Çünkü peygamberler masumdurlar.

Diğer taraftan ehl-i sünnet ve’l-cemaatın görüşüne göre rü'yet (Allah'ın görülmesi) caizdir. Bid'atçilere göre ise, Hazret-i Mûsa böyle bir şeyin imkânsız olduğunu diğerlerine açıklamak kastı ile bu istekte bulunmuştur, Ancak, böyle bir istek tevbe etmeyi gerektirmez. O bakımdan tevbesi şöyle açıklanmıştır: Yani ben, Kıpti'yi öldürdüğüm için Sana tevbe ettim. Bu açıklamayı el-Kuşeyri zikretmiştir. el-En'âm Sûresi'nde (6/103. âyetin tefsirinde) ise Allah'ın görülmesinin câiz olduğuna dair açıklamalar geçmişti.

Ali b. Mehdi et-Taberî de der ki: Eğer Mûsa'nın bu isteği İmkânsız bir şey olsaydı, Allah'ı tanımakla birlikte böyle bir şeye kalkışmazdı. Tıpkı Hazret-i Mûsa'nın yüce Allah'a, Rabbim Senin hanımın ve çocuğun var mı demesi câiz olmadığı gibi. İleride Kıyame Sûresi'nde (75/22-23. âyetin tefsirlerinde) Mu'tezile'nin görüşü ve onların bu görüşlerinin reddi yüce Allah'ın izniyle gelecektir.

"Ve ben îman edenlerin ilkiyim." Kavmimden îman edenlerin ilkiyim diye açıklandığı gibi, İsrail oğullarıarasından bu çağda îman edenlerin ilkiyim diye de açıklanmıştır. Ayrıca bu husustaki ezelî va'din dolayısıyla dünyada görülmeyeceğine îman edenlerin ilkiyim, diye de açıklanmıştır.

Ebû Hüreyre ve başkaları tarafından rivâyet edilen Hadîs-i şerîfe göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Peygamberler arasında biri diğerinden hayırlıdır, demeyiniz. Şüphesiz ki insanlar kıyâmet gününde baygın düşecekler. Ben, başımı kaldıracağım da, Mûsa'nın Arşın ayaklarından birisini yakalamış olduğunu göreceğim. Bilemiyorum o da baygın düşenler arasında baygın düşmüş de benden önce mi kendisine gelmiş olacaktır, yoksa ilk baygınlığı dolayısı ile hesaba mı çekildi (biri ötekinin yerine mi sayıldı)" ya da: "İlk baygınlığı onun için yeterli mi geldi (bitemiyorum)." Buhârî, Husûmât 1; Müslim, Fedail 161, 162: Ebû Dâvûd; Müsned, III, 31.

Ebû Bekr b. Ebi Şeybe de Kâ'b'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Şanı yüce Allah, sözünü ve görülmesini Muhammed ile Mûsa (ikisine de salât ve selam olsun) arasında pay etti. Mûsa yüce Allah ile iki defa konuştu, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) da yüce Allah'ı iki defa gördü.

144

Buyû'rdu ki: "Ey Mûsa, seni risâletlerimle ve konuşmamla seçip insanlara üstün kıldım. Şimdi sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol."

Yüce Allah'ın:

"Buyû'rdu ki: Ey Mûsa, seni risaletlerimle ve konuşmamla seçip insanlara üstün kıldım" âyetinde geçen ve

"üstün kılmak" anlamına gelen; seçmek anlamında olup burada seni daha faziletli kıldım demektir. Burada; "seni bütün mahrukata üstün kıldım" diye buyurûlmamıştır. Çünkü, bu seçip üstün kılmak kapsamında Hazret-i Mûsa ile konuşmuş olması da vardır. Oysa yüce Allah meleklerle de konuşmuş ve ondan başka peygamberler de göndermiştir.

"İnsanlara" âyeti ile kendilerine peygamber gönderilen insanlar kast edilmektedir.

"Risaletlerimle" kelimesini, Nafi' ve İbn Kesîr tekil olarak;

"Risaletimle" şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise bunu çoğul okumuşlardır. "Rlsalet" kelimesi mastardır. Tekil olarak kullanılması da mümkündür. Bunu, çoğul olarak okuyanların kıraati, Hazret-i Mûsa'ya çeşitli risaletlerîn gelmiş olması ve türleri birbirinden farklı olması manasındadır. Türleri farklı olduğundan dolayı mastar olan bu kelime çoğul olarak zikredilmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Çünkü, seslerin en çirkini eşeklerin sesidir." (Lokman, 31/19) Burada "sesler" kelimesinin çoğul getirilmesi, ses türlerinin ve ses çıkartan varhkların farklı oluşundan dolayıdır. Diğer taraftan

"eşek sesi" âyetinde, ses kelimesinin tekil gelmesi ise, yalnız bir ses türünü kastetmiş olduğundan dolayıdır.

Bu âyet, Hazret-i Mûsa'nın kavminden herhangi bir kimsenin ve onunla birlikte münacaata girmiş yetmiş kişiden hiç bir kimsenin -el-Bakara Sûresi 'nde (2/55-56. âyet 1. başlıkta) açıkladığımız gibi- yüce Allah'la konuşmakta Hazret-i Mûsa'ya ortak olmadığını göstermektedir.

"Şimdi sana verdiğimi al" âyeti, bu kanaate bir işarettir. Yani, sana verdiklerimle yetin.

"Ve şükredenlerden ol." Sana olan ihsanımı, üzerindeki lütfumu açığa vuran kimselerden ol. Atın, verilen yemden daha fazla kilo aldığı görülecek olur ise, denilir. Şükreden, üzerindeki nimetin artması durumu ile karşı karşıya kalır. Nitekim yüce Allah:

"Eğer şükrederseniz, elbette size (verdiğim nimetlerimi) artırırım" (İbrahim, 14/7) diye buyurmuştur. Rivâyete göre, Mûsa (aleyhisselâm) yüce Allah kendisiyle konuştuktan sonra kırk gün süreyle kendisini kim gördü ise, yüce Allah'ın nurundan ötürü ölüyordu.

145

Bir de ona Levhalarda her bir şeye ait bir öğüt ve her şeye dair açıklamayı yazdık. "Haydi bunları kuvvetle al. Kavmine de bunları en güzel şekilde tutmalarını emret Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim.'

Yüce Allah:

"Bir de ona Levhalarda herşeye ait bir öğüt ve açıklamayı yazdık" âyetinde Tevrat'ı kastetmektedir. Haberde rivâyet olunduğuna gore Cebrâîl, Mûsa (aleyhisselâm)'ı kanİsmi ile yakalamış, Allah ona Tevrat Levhalarım yazdığında kalemin sesini duyabileceği bir yere kadar yükseltmiştir. Bunu Tirmizî el-Hakim zikretmektedir. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, III. 548.

Mücahid der ki: Levhalar, yeşil zümrütten idi. İbn Cübeyr kırmızı yakuttan, Ebû'l-Âl-iyye ise, zebercetten, el-Hasen semadan inmiş tahtadan idi, demişlerdir. Dümdüz, sert bir kayadan olduğu, Allah Teatanın bu kayayı Mûsa (aleyhisselâm)'ya yumuşattığı ve bunun üzerine Hazret-i Mûsa'nın bu levhaları eliyle kestikten sonra parmaklarıyla bunları çatlattığı, demirin Hazret-i Davud'a itaat ettiği gibi, Hazret-i Mûsa'ya itaat ettiği de söylenmiştir.

Mukâtil der ki: Yani biz ona, tıpkı yüzükteki nakış gibi levhalarda (Tevrat’ı) yazdık.

Rabi' b. Enes der ki: Tevrat, yetmiş deve yükü halinde nâzil oldu. Yüce Allah, Tevrat'ın yazılışını, şerefine işaret etmek üzere kendi nefsine izafe etmiştir. Zira Tevrat, Allah'ın emriyle yazılmıştır. Ki. Cebrâîl onu, zikri (Kur'ân-ı Kerîmi) kendisiyle yazmış olduğu kalemle yazdı. Mürekkebi ise, nûr nehrinden idî.

Denildiğine göre Tevrat, Allah Tealanın Levhalarda izhar edip yarattığı yazı şeklinde idi. "Elvah: Levhaların tekili, "levhMir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bilakis o, çok şerefli bir Kur'ân'dır, Levh-i Mahfuzdadır," (el-Buruc, 86/21-22) Levh (parıldamak anlamına gelir), sanki kendisinde manaların parıldadığı şey gibi (olduğundan bu isim verilmiştir). Hazret-i Mûsa'ya verilen levhaların iki tane olduğu rivâyet edilmiştir. Çoğul gelmesi ise, ikinin de çoğul oluşundan ötürüdür. El ve ayakları büyük olan kimseye de "levhaları büyük adam" denilir.

İbn Abbâs der ki: Levhaları Hazret-i Mûsa (gazabından ötürü) bıraktığı vakit kırıldılar. O bakımdan levhalar -altıda biri müstesna- göğe kaldırıldı.

Bir görüşe göre geriye levhaların yedide biri kaldı, Yedide altısı da kaldırıldı. Kaldırılan bölümlerinde ise her şeye dair tafsilât vardı. Kalan bölümünde İse, hidayet ve rahmet olan şeyler kaldı.

Hafız Ebû Nuaym, Amr b. Dinar'dan senedini kaydederek şöyle dediğini nakletmektedir: Bana ulaştığına göre Allah'ın peygamberi İmrân oğlu Mûsa kırk gün oruç tuttu. Levhaları bıraktığında levhalar kırıldı. Yine o kadar bir süre oruç tutunca Levhalar ona geri verildi.

Yüce Allah'ın:

"Her şeye ait..." âyetinin anlamı, dininde ihtiyaç duyduğu hükümler, helal ve haramın açıklamasına dair gerek duyulan her şey demektir. Bu açıklama, es-Sevri ve başkalarından nakledilmiştir. Bunun, umum maksadı güdülmeyip, şanının yüceliğine dikkat çekmek için zikredilen bir lâfız olduğu da söylenmiştir. Mesela, çarşıya gittim herşeyi satın aldım, denir. Filanın yanında herşey vardı, denir. Yüce Allah'ın:

"O, herşeyi darmadağın (helâk) eder" (el-Ahkaf, 46/25);

"Ve ona herşeyden verilmiş" (en-Neml, 27/23) âyetinde olduğu gibi. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmakladır.

Her şeye ait öğüt ve herşeye dair açıklamayı yazdık." Yani, emrolundukları ahkâm ile ilgili herşeyi yazdık. Çünkü onların şeriatında icdhad yoktu. İctihad Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetine hastır.

"Haydi bunları kuvvetle al." Bu âyette hazfedilmiş ifade vardır. Yani: Biz ona: Haydi bunları kuvvetle yani, tam bir gayret ve istekle al dedik, demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın:

"Size verdiğimizi kuvvetle alın" (el-Bakara, 2/63) âyetidir ki, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

"Kavmine de bunları en güzel şekilde tutmalarını emret." Yani, onlara verilen emirler gereğince amel etsinler, yasakları terk etsinler, misal ve öğütler üzerinde İyiden iyiye düşünsünler. Yüce Allah'ın:

"Rabbinizden size indirilenin en güzeline tabi olun" (ez-Zümer, 39/55) âyeti de bunu andırmaktadır. Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadın

"Onlar, sözü işitip de ere güzeline uyarlar..." (ez-Zümer, 39/18). Affetmek kısastan iyidir, sabretmek intikam almaktan güzeldir.

Şöyle de açıklanmıştır: O hükümlerin en güzelleri farzlar ve nafilelerden aşağıları ise mubah olanlardır.

"Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim," el-Kelbî der ki: Fâsıkların yurdundan kasıt, yolculuğa çıktıkları vakit Âd ve Semûd kavmi ile helâk olmuş nesillerin yurtlarının yakınlarından geçip uğramalarıdır. Bunun, cehennem olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama el-Hasen ve Mücâhid'den nakledilmiştir. Yanı, siz bunu hatırınızdan çıkarmayın, unutmayın ve siz de bunlardan olmaktan sakının.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada yüce Allah Mısır'ı kastetmektedir. Yani Ben, sizlere Kıptîlerin yurdunu ve Fir'avun'un meskenlerini bomboş olarak göstereceğim. Bu açıklama da İbn Cübeyr'den nakledilmiştir.

Katade der ki: Yani Ben sizlere, sizden önce zorbaların ve Amalikalıların yerleşmiş oldukları kâfirlerin konaklarını, bunlardan gereken şekilde ibret almanız için göstereceğim. Burada kastedilen yerler de Şam (Suriye) topraklarıdır. Bu son iki görüşe yüce Allah'ın şu âyeti delâlet etmektedir:

"Zaafa uğratılagelmiş kavmi de... mirasçı kıldık" (el-A'raf, 7/137) âyeti ile:

"Biz ise arzda mustaz'aflara (zayıf düşürülenlere) lütfetmek, onları önder yapmak ve onları varis kılmak istiyorduk." (el-Kasas, 28/5) Bu da daha önce açıklanmıştı.

İbn Abbâs İle Kasame b. Züheyr;

"Göstereceğim" kelimesini, "Sizi mirasçı kılacağım" diye okumuşlardır. Bu kıraatin anlamı ise açıktır.

Sözü geçen

"yurt"dan kastın, helâk demek olduğu, çoğulunun da; diye geldiği de söylenmiştir. Bu da yüce Allah'ın Fir'avun'u suda boğmasından sonra denize, "onların cesetlerini sahile bırak," diye vahyetmesi suretiyle gerçekleşmişti. Deniz de ilahi emrin gereğini yerine getirmişti, İsrailoğulları onlara bakmış ve böylelikle yüce Allah onlara fâsıkların helâk edilmelerini göstermiş oldu.

146

Yeryüzünde haksızlıkla kibirlenenlere, âyetlerimden yüz çevirteceğim. Onlar her âyeti görseler bile yine de onlara Îman etmezler. Hidayet yolunu görseler onu bir yol edinmezler. Fakat, azgınlığın yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu, âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarındandır.

Âyetin tefsiri için bak:147

147

Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanların bütün işler dikleri boşa gitmiştir. Onlar, yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı?

"Yeryüzünde haksızlıkla kibirlendiler!, âyetlerimden yüz çevirteceğim"

âyeti ile ilgili olarak, Katade şu açıklamayı yapmıştır: Onların Kitabımı anlamalarını engelleyeceğim. Süfyan b. Uyeyne de böyle açıklamıştır. Onları âyetlerime îman etmekten alıkoyacağım diye açıklandığı gibi, onları âyetlerimden yararlanmalarını engelleyeceğim, diye de açıklanmıştır. Bu ise, büyüklenmelerinin cezasıdır.

"Onlar, sapıp eğrilince, Allah da onların kalplerini (haktan) çevirdi" (es-Saf, 61/5) âyeti de buna benzemektedir.

Burada sözü geçen

"âyetler”den kasıc, mucizeler ya da Allah tarafından indirilmiş kitaplardır. Bunlar, göklerin ve yerin yaratılışıdır, diye de açıklanmıştır. Yani Ben, onların göklerin ve yerin yaratılışından ibret almalarını engelleyeceğim,

"Kibirlendiler" kendilerini insanların en faziletlisi olarak görenler demektir. Bu ise, batıl bir zandır. Bundan dolayı: "Haksızlıkla" diye buyurmuştur. Bu kibirleri dolayısıyla onlar, ne bir peygambere tabi oluyorlar, ne de o peygambere kulak veriyorlardı.

"Onlar, her âyeti görseler bile yine de onlara Îman etmezler. Hidayet yolunu görseler onu bir yol edinmezler. Fakat azgınlığın yolunu görseler hemen onu yol edinirler” âyeti ile yüce Allah, bu büyüklük taslayan kimseleri kastetmektedir. Onların, doğru yolu terk edip sapıklık ve dalâlet yoluna uyan yani, küfrü din olarak edinen kimseler olduklarını haber vermektedir.

Daha sonra yüce Allah bunun sebebini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

"Bu, âyetlerimizi yalanlamalarından" yani, Benim onlara bunu yapmamın sebebi, onların yalanlamalarıdır "ve onlardan gafil olmalarındandır." Yani, onların hakkı gereği gibi düşünmeyi terk etmek suretiyle gafiller olmalarındandır. Bunun, onlar kendilerine verilen cezadan gafil idiler, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim: "Filan kişi kendisine yapılmak istenen şeylerden ne kadar da gafildir!" denilmesi de buna benzemektedir.

Mâlik b. Dinar "Görseler" kelimesini; şeklinde "ya" harfini her iki yerde de ötreli olarak okumuştur. Yani, onlara bu yol gösterilecek olursa... demek olur. Medineliler ile Basralılar, Hidayet, rüşt kelimesini "radıyallahü anh" harfini ötreli, "şin" harfini de sakin olarak okumuşlardır. Kûfeliler ise, Âsım müstesna; şeklinde "radıyallahü anh" ve "şin" harflerini üstün olarak okumuşlardır. Ebû Ubeyd der ki:

Ebû Amr, rüşd ile reşed arasında ayırım gözetmiş ve rüşd salahda, reşed ise dinde sözkonusu olur, demiştir. en-Nehhâs der ki: Sîbeveyh rüşd ile reşed'in, "suht ile sehat" gibi aynı anlamı İfade ettiği görüşündedir. el-Kisâî de böyle demiştir.

Ebû Amr'dan sahih olan görüş ise, Ebû Ubeyd'in dediğinden farklıdır. İsmail b. İshak der ki: Bize, Nasr b. Ali, babasından, o, Ebû Amr b. el-Alâ'dan şöyle dediğini nakletti: Eğer "rüşd" kelimesi âyetin ortasında yer alırsa, ("şin" harfi) sakin okunur. Şayet âyetin başında (sonunda) yer alırsaherekeliokunur. en-Nehhâs der ki: Âyetin başında (sonunda) ile şu âyeti ve benzerlerini kastetmektedir:

"Ve işimizde bize bir muvaffakiyet ver" (Secde, 18/10). Bu iki şekil, ona göre aynı anlama gelen iki ayrı söyleyiştir. Şu kadar var ki, âyeı sonlarını üstün okuması, âyetler arasında uyum sağlasın diyedir. Bu fiil; şekillerinde kullanılabilir. Sîbeveyh ise, şeklindeki kullanılışı da nakletmektedir. Sözlükte rüşd ile reşed, insanın arzu ettiği şeyi elde edebilmesi demektir. Bu da hüsrana uğramanın zıddıdır.

148

Mûsa'nın kavmi, onun ardından zinet eşyalarından böğürtüsü olan bir buzağı heykel(ini ilâh) edindiler. Onun, kendileriyle konuşamadığını, onlara bir yol da gösteremediğini görmediler mi onlar? Onu (ilâh) edindiler ve zâlimler oldular.

"Mûsa'nın kavmi, onun ardından" yani, Mûsa'nın Tûr'a çıkışının arkasından

"ziynet eşyalarından..." âyetindeki;" Ziynet eşyaları" kelimesinin bu şekilde okunuşu Medinelilerle Basralılara göredir.

Âsım müstesna Kûfeliler ise, "ha" harfini esreli; diye okumuşlardır. Yakub, "ha" harfini üstün ve şeddesiz diye okumuştur. en-Nehhâs'der ki: " Süs" kelimesinin çoğulu, şeklinde gelir.

Tıpkı, "Meme" kelimesinin çoğulunun, şeklinde gelişi gibi. Bunun aslı ise, şeklindedir. Daha sonra "vav" harfi "ye" harfine idğam olunduktan sonra "ya"ya yakınlığı dolayısıyla İâm" harfi esre olmuştur. "Ha" harfi de "lâm" harfinin esreli oluşu dolayısıyla esreli okunur. Ötreli okunuşu ise asla göredir.

"Bir buzağı" kelimesi, mef'ûldür. " Heykel" kelimesi ise ona sıfat veya bedeldir.

"Böğürtüsü" kelimesi ise mübteda olarak merfu'dur. Böğürmesini anlatmak üzere fiilî kullanılır.

(.......) fiili de böyledir. Ancak, korkaklık ve zaaf göstermeyi anlatmak için ise, denilir.

Buzağı kıssasında rivâyet olunduğuna göre Samiri'nin ismi, Mûsa b. Zafer olup, Samira diye bilinen bir kasabaya mensuptu. Erkek çocukların öldürüldüğü yıl dünyaya gelmişti. Annesi onu bir dağdaki mağarada saklamıştı. Hazret-i Cebrâîl onu beslemişti. İşte onun Hazret-i Cebrâîl'i tanıması bundan dolayı olmuştu. Hazret-i Cebrâîl, Fir'avun denize doğru ilerlesin diye erkek ata arzu duyan bir kısrak üzerinde denizi geçtiği sırada Samiri de onun kısrağının toynağının izinden bir avuç toprak almıştı. İşte, yüce Allah'ın:

"Bunun üzerine o elçinin bastığı yerden bir avuç almıştım" (Tâ-Ha, 20/96) âyetinin anlamı budur.

Hazret-i Mûsa kavmi ile otuz gün (ayrılmak üzere) şözleşmişti. Otuz gün geçtikten sonra otuz güne eklenen on günlük bir süre geçince Samiri İsrailoğullarına -ki, aralarında kendisine itaat olunan birisiydi- şunları söyledi: Beraberinizde Fir'avun hanedanından almış olduğunuz süs eşyaları vardır. -İsrailoğullarının süslendikleri ve bu maksatla da Kıptî'lerden süs eşyalarını ariyeten aldıkları bir bayramları vardı; işte bugün için ariyet olarak süs eşyaları almışlardı. Yüce Allah, İsrailoğullarını Mısır'dan çıkartıp Kıptîleri de suda boğunca, bu süsler ellerinde kalmıştı-. Samiri onlara şöyle demişti: Bunlar size haramdır, Yanınszda bulunanları getirin onları yakalım.

Şöyle de denilmiştir: Bu süs eşyalarını, Fir'avun kavminin suda boğulmasından sonra almışlar, Hazret-i Harun da onlara şöyle demişti: Bu süs eşyaları bir ganimettir. Ganimet ise size helal olmaz. Bunun üzerine Hazret-i Harun bu süs eşyalarını kazdığı bir çukurda topladı. Samiri de bunları aldı.

Bir başka görüşe göre, İsrailoğulları Mısır'dan çıkmak istedikleri gece bu süs eşyalarını ariyet olarak aldılar ve Kıptîlere bir düğünleri, yahut da bir toplantıları olduğu İzlenimini verdiler. Samiri ise, daha önce İsrailoğullarının:

"Ey Mûsa, onların nasıl tanrıları varsa, sende bize böyle bir tanrı yap" (el-A'raf, 7/138) dediklerini işitmişti, O tanrılar ise inek surelinde idi. Samiri de onlara ses çıkarmayan bir buzağı heykeli yapmıştı. Şu kadar var ki onlar, ondan bir böğürtü sesi işitiyorlardı. Yüce Allah'ın bunu ete ve kemiğe, kana dönüştürdüğü de söylenmiştir. Yine denildiğine göre o, atın izinden almış olduğu bir avuç toprağı süs eşyalarının üzerine ateşe bırakınca, buzağının bir böğürtüsü oldu. Tek bir defa böğürdü, ikinci defa bir daha da böğürmedi. Bu sefer, etrafındakilere:

"İşte bu, sizin de ilahınız, Mûsa'nın da ilâhıdır. O, unuttu" (Tâ-Hâ, 20/88) dedi.

Yani o, ilâhını burada unuttu, gitti başka yerde arıyor, Bunu, kaybetmiş bulunuyor. Haydi gelin biz bu buzağıya tapalım, demek istemişti. Yüce Allah da Hazret-i Mûsa'ya münacaatı şuasında şöyle demişti:

"Gerçekten Biz, kavmini fitneye düşürdük, Samirî de onları saptırdı." (Tâ-Hâ, 20/85) Bunun üzerine Hazret-i Mûsa şöyle dedi: Rabbim, bu Samiri süs eşyalarından onlara bir buzağı yaptı. Peki, ona bu cesedi kim verdi -bununla onun kana ve kemiğe dönüşmesini kastetmektedir- ve onun böğürmesini kim sağladı? Yüce Allah: Ben diye buyutımca, Hazret-i Mûsa şöyle dedi; İzzetin ve Celalin hakkı için onları Senden başka kimse saptırmadı. Bunun üzerine yüce Allah: Doğru söyledin ey hikmetlilerin hikmetlisi dedi. İşte yüce Allah'ın bize naklettiği Hazret-i Mûsa'nın söylediği:

"Zaten o ancak senin fitnendir" (el-A'raf, 7/155) âyetinin anlamı budur.

el-Kaftal der ki: Samiri, şöyle bir yola başvurmuştu: Buzağının içini boş bırakmıştı. Buzağı rüzgara karşı duruyordu. Sonunda böğürtüyü andıran bir ses çıkardı. Bununla da onlara Hazret-i Cebrâîl'in atının ayak izlerinden aldığı toprağı bırakınca cesedin bu hale geldiği vehmini verdi. Ancak bu, bir takım tutarsızlıklar ihtiva eden bir sözdür. Bunu el-Kuşeyrî ifade etmiştir.

"Onun kendileriyle konuşamadığını, onlara bir yol da gösteremediğini görmediler mi onlar?" Yüce Allah, bu âyetiyle mabud'un kelam sıfatına sahib olması gerektiğini açıklamaktadır. Onlara bir yol gösteremeyişi de her hangi bir delil gösterememesi anlamındadır.

"Onu" ilâh

"edindiler ve zâlimler oldular." Yani, onu ilâh edinmek suretiyle kendilerine zulmettiler. Şöyle de açıklanmıştır: Buzağıyı ilâh kılmaları dolayısıyla zâlimler, yani müşrikler oldular.

149

Buzağıya taptıklarına oldukça pişman olup, kendilerinin sapmış olduklarını görünce: "Yemin olsun eğer Rabbimiz bize acımaz, bizi bağışlamazsa herhalde en büyük ziyana uğrayanlardan olacağız" dediler.

"Buzağıya taptıklarına oldukça pişman olup..." Bu pişmanlıkları, Mûsa'nın mikatten dönüşünden sonra olmuştu. Pişman olmuş ve şaşkınlık içerisinde bulunan kimsenin halini anlatmak üzere (burada da görüldüğü gibi kelime anlamı ile: "Eline düştü" demek olan); tabiri kullanılır. el-Ahfeş der ki: denildiği gibi; da denilebilir. Malum olarak; diye malum fiil kullananlara göre: Pişmanlık ortaya çıkınca anlamındadır. Bunu da el-Ezherî, en-Nehhâs ve başkaları söylemiştir.

Pişmanlık (nedamet) kalpte olur. Ancak burada "yed: el" tabirinin kullanılması herhangi bir şeyi ele geçiren kimse hakkında: Filan şeyi eline geçirdi, denilmesinden dolayıdır. Çünkü çoğunlukla eşya ile el vasıtasıyla temasa geçilir. Mesela yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bu ellerinin önden görderdiği sebebiyledir." (el-Hac, 22/10) Aynı şekilde pişmanlık her ne kadar kalpte yer etse bile onun izleri bedende de görülür. Çünkü pişman olan bir kimse mesela, elini ısırır, bir elini diğerine vurur.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bu uğurda harcadıkları dolayısıyla ellerini birbirine ovuşturmaya başladı." (el-Kehf, 18/42.) Yani, pişman oldu;

"Ogün zalim ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte yol tutmuş olsaydım der." (el-Furkân, 25/27) Yani pişmanlıktan ötürü ellerini ısırır... demektir. Yine pişman kişi eliyle sakalını yakalar.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu tabir aslında ashâb alınmaktan gelmektedir. Bir kimse bir kimseyi vurur yahut yere yıkar, ondan sonra da onu ashâb almak yahutta kollarını bağlamak için ellerinden tutar, onu yere yıkar. Böylelikle yere yıkılan bir kişi, yere yıkanın eline düşmüş olur.

"Kendilerinin sapmış olduklarını görünce." Yani, yüce Allah'a masiyel etmiş olduklarını anlayınca

"yemin olsun eğer Rabbimiz bize acımaz bizi bağışlamazsa, herhalde en büyük zarara uğrayanlardan olacağız dediler."

Böylelikle Allah'a kulluklarını itiraf etmeye, O'ndan mağfiret dilemeye koyuldular.

Hamza ve el-Kisâî:

"Yemin olsun eğer Rabbimiz bize acımaz, bizi bağışlamazsa" anlamındaki âyeti; şeklinde muhatap "te"si ile " Yemin olsun Ey Rabbimiz, eğer bizi bağışlamaz, bize mağfiret etmezsen anlamına gelecek şekilde" okumuşlardır.

Bu ifadede Allah'a sığınmak, O'na yalvarıp yakarmak, O'ndan dilekte bulunup dua edişte niyaz etmek muhtevası vardır.

Ey Rabbimiz" ifadesi ise, nida harfinin hazfı ile birlikte nasb mahallindedir. Ayrıca bu, (nida harfinin hazfedilmesi) dua ve boyun eğmek zilletini izhar etmek bakımından daha beliğ bir ifadedir. Hamza ile el-Kisaî'nin bu kıraati, yüce Allah'a karşı itaat ve yalvarıp yakarışı ortaya koyduğundan, daha uygun bir kıraattir.

150

Mûsa kavmine öfkeli ve kederli dönünce dedi ki: "Siz bana halef olduktan sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrinin çabucak gelmesini istediniz ha!" Derken Levhaları bırakıverdi, kardeşinin başından yakalayıp onu kendine doğru çekmeye başladı. Dedi ki: "Ey anamın oğlu, bu kavim beni gerçekten zayıf buldular. Neredeyse beni öldüreceklerdi bile. Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma. Ve beni o zâlimler güruhu ile bir tutma."

Yüce Allah'ın:

"Mûsa kavmine öfkeli ve kederli dönünce..." âyetindeki; "Öfkeli" kelimesi, munsarıl değildir. Çünkü bunun müennesi; ...diye gelir. Diğer taraftan bundaki "elif" ile "nun," Kırmızı lâfzında yer alan ve müenneslik bildiren elif ile hemze yerine geçmektedir. Bu kelime hal olarak nasbedilmiştir.

"Kederli" ise, gazabın ileri derecesi demektir. Ebû'd-Derdâ der ki: Esef (keder), gazabın ötesinde ve ondan daha ağır bir durumdur. Esef duyan kişiye denilir. aynı zamanda oldukça kederli demektir.

İbn Abbâs ile es-Süddî der ki: Mûsa, kavminin yaptığından ölürü oldukça üzülmüş halde döndü. Taberî der ki: Yüce Allah ona, İsrailoğullarının yanına dönmeden önce buzağı sebebiyle fitneye düşürüldüklerini haber verdi. İşte kızgın dönüşünün sebebi budur.

İbnü'l-Arabî der ki: Mûsa (aleyhisselâm) insanlar arasında en çok kızan kişi idi. Bununla birlikte oldukça çabuk sakinleşir ve kızgınlığı geçerdi. Böylelikle bu hali diğerini telâfi ediyordu.

İbnü'l-Kasım der ki: Ben, Mâlik'i şöyle derken dinledim: Mûsa (aleyhisselâm) kızdığı vakit, başlığından duman çıkar, bedenindeki tüyleri cübbesini yükseltirdi. Buna sebep İse, kızgınlığın kalpte alevlenen bir kor ateş oluşundan dolayıdır. İşte bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kızan kimseye yatmasını emretmiştir. Yine kızgınlığı geçmeyecek olursa yıkanmasını istemiştir. Bu kızgınlığını onun yatması dindirir, yıkanması da söndürür. Hazret-i Mûsa'nın çabuk kızması, ölüm meleğine tokal vurup gözünü çıkarmasına sebep teşkil etmişti. Hadis için Bk.: Buhârî, Cenâiz 69; Müslim, Fedail 157-153; Nesâî, Cenâiz 121: Müsned, II, 269, 315. el-Mâide Sûresi'nde (5/26. âyetin tefsirinde) bu hususta ilim adamlarının görüşleri de geçmiş bulunmaktadır.

et-Tirmizî el-Hakîm de der ki: Hazret-i Mûsa'nın böyle bir davranışı uygun görmesi, kendisinin Kelîmullah oluşundan dolayıdır. O, âdeta kendisine karşı cüretkârca davranan yahut da onu rahatsız edecek bir şekilde kendisine el uzatan kimsenin bu davranışı ile çok büyük bir şekilde haddini aştığını kabul ediyordu. Nitekim, Hazret-i Mûsa'nın ölüm meleğine Ruhumu nereden alacaksın dediğini görmekteyiz. Ağızımdan mı, ben onunla Rabbimle münacaat ettim. Yoksa kulağımdan mı, halbuki ben kulağımla Rabbimin kelamını işittim. Yahut elimden mi, halbuki ben elimle Levhaları tuttum. Yoksa ayaklarımdan mı, ben ayaklarımın üzerinde O'nun huzurunda dikilip Tûr'da O'nunla konuştum. Yahut gözlerimden mi, yüzüm O'nun nurundan ötürü aydınlanmış bulunuyor. Bunun üzerine ölüm meleği Hazret-i Mûsa'ya çaresiz ve cevap veremeyecek bir halde geri dönmüştü.

Ebû Dâvûd'un Sünen'inde de Ebû Zer'den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize şöyle dedi: "Sizden herhangi bir kimse kızdı mı, eğer ayakta ise, otursun. Şayet kızgınlığı geçerse (mesele yok). Yoksa yatsın"' Ebû Dâvûd, Edeb 3.

Yine Ebû Dâvûd, Ebû Vâil el-Kaas'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Urve b. Muhammed es-Sa'di'nin yanına girdik. Bir adam onunla konuştu ve onu kızdırdı. Kalktı, sonra da abdest alıp geri döndü ve şöyle dedi: Babam bana dedem Atiyye'den naklen şöyle dediğini anlattı: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz kızgınlık şeytandandır. Ve şüphesiz şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ise ancak su ile söndürülür. Sizden herhangi bir kimse kızdı mı abdest alsın." Ebû Dâvûd, Edeb i: Müsned, IV, 226.

Yüce Allah'ın:

"Siz bana halef olduktan sonra arkamdan ne kötü İşler yapmışsınız" âyeti, Hazret-i Mûsa'nın, kavmini bu sözlerle yerdiğini ifade etmektedir. Yani siz benden sonra çok kötü bir iş yaptınız.

Ona halel' oldu" tabiri, hem hoşuna gitmeyecek şekilde halef olmasını anlatmak hem de hayırlı bir şekilde ona halef olduğunu anlatmak için kullanılır. İşte bu sebep dolayısıyla; "Ayrılışından sonra ailesi ve kavmi arasında hayır veya şer (iyi veya kötü) bir şekilde ona halef oldu, denilir.

"Rabbinizin emrinin çabuk gelmesini İstediniz ha!" Yani, siz Rabbinizin emri gelmeden önce birşeyler yaptınız ha!

Acele (çabukluk) bir şeyi vaktinden önce yapmak demektir. Bu, yerilen bir huydur. Sür'at ise, bir işi ilk vaktinde yapmaktır. Bu da övülen bir iştir. Yakub der ki: tabiri, bir şeyi vaktinden önce yapmak hakkında kullanılır. ise, kişinin acele etmesini istedim; yani, onu acele davranmaya ittim, anlamına gelir.

"Rabbinizin emri" ise, Rabbinizin tayin ettiği vakti demektir. Yani, O'nun tayin ettiği kırk günlük süreden önce mi hareket ettiniz? anlamına gelir. Bunun: Rabbinizin gazabının çabucak gelmesini mi istediniz? anlamına geldiği söylendiği gibi; Siz, Rabbinizden herhangi bir emir size gelmeden önce buzağıya ibadette acele mi ettiniz? anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Derken Levhaları bırakıverdi" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1. Hazret-i Mûsa'nın Levhaları Bırakması:

"Derkan Levhaları bırakıverdi." Yani o, kavminin buzağıya tapmakta olduklarını, kardeşinin de bu hususta onlara karşı İhmalkâr davrandığını görünce, kızgınlık ve kederinden Levhaları bıraktı, demektir. Bu açıklamayı Saîd b. Cübeyr yapmıştır. İşte bundan dolayı "haber almak görmek gibi değildir" denilmiştir. (Bununla Hazret-i Mûsa'ya, kavminin buzağıya tapma fitnesine düştüğünün önceden haber verildiği halde kızmamış olduğuna işaret etmek istemektedir).

Katade'den gelen -eğer sahih ise ki, sahih de değildir- Hazret-i Mûsa'nın levhaları bırakması, Levhalarda ümmetine verilmemiş üstün bir faziletin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetine verildiğini görmesinden ötürü idi, şeklindeki rivâyete iltifat edilmez. Çünkü bu Mûsa (aleyhisselâm)'a izafe edilmemesi gereken oldukça bayağı bir görüştür, İbn Abbâs (radıyallahü anh)'dan ise, Levhaların kırılmış olduklarına ve Levhalardan herşeye dair açıklamaların kaldırılıp geriye hidayet ve rahmetin kalmış olduğuna dair açıklaması önceden geçmişti.

2. Hazret-i Mûsa'nın Levhaları Bırakması, Semâ' Ve Vecde Delil Gösterilmez:

Mutasallallahü aleyhi ve sellemvıf cahillerden kimisi bunu, sufilerin sema ve şarkılardan dolayı ileri derecede neşelendikleri vakit elbiselerini atmalarının câiz olduğuna delil göstermişlerdir. Diğer taraftan onlardan kimisi akit başındayken de elbiselerini alıvermektedir. Kimisi ise, önce elbiselerini parçalamakta sonra atmaktadır. Bu davranışlarının câiz oluşuna Hazret-i Mûsa'nın Levhaları bırakmasını delil gösteren bu kimseler derler ki: Bunlar gaybet halindedir. (Vecd içerisinde olup, akıllarım kaybetmişlerdir.) O bakımdan kınanmazlar. Çünkü Mûsa da kavminin buzağıya tapmasından dolayı kederin etkisi altına girince Levhaları attı ve kırdı. Halbuki yaptığını da bilemiyordu.

Ebû'l-Ferec el-Cevzî der ki: Peki Hazret-i Mûsa'nın Levhaları bunları kırmak amacıyla attığı görüşünü kim doğru kabul eder? Kur'ân-ı Kerîm’de onun Levhaları bıraktığından söz edilmektedir. Bu Levhaların kırıldığını nerden biliyoruz? Kırıldı, diyelim. Peki, Hazret-i Mûsa'nın Levhaları kırmak maksadıyla onları bıraktığını nerden biliyoruz? Onun bu maksatla bıraktığını kabul edecek olsak dahi, Hazret-i Mûsa bu durumda gaybet halindeydi deriz. O kadar ki, önünde bir ateş denizi dahi bulunsaydı, ona bile dalardı. Ya bu gibi kimselerin şarkı ve semâ'ı başkalarından ayırt edebildikleri haldeyken ve eğer önlerinde bir kuyu olsa ondan kendilerini koruyabilecek durumda iken, gaybet halinde olduklarını kim doğru kabul edebilir? Hem peygamberlerin halleri bu gibi beyinsizlerin hallerine nasıl kıyas edilir?

İbn Akit'e, bu gibi kimselerin vecde kapılıp elbiselerini parçalamalarının hükmü hakkında sorulmuş, şu cevabı vermiştir: Bu bir günahtır ve haramdır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da malların zayi edilmesini yasaklamıştır. Birisi ona: O'nlar yaptıklarına akıl erdiremeyecek haldedirler deyince, şu cevabı verdi: Eğer onlar sema'ın zevkinin etkisine girip bunun sonucunda akıllarının zail olacağını bile bile bu gibi yerlerde bulunacak olurlarsa, elbiselerini yırtmak ve buna benzer yaptıkları fesatlara kendilerini itmiş olduklarından ötürü günahkâr olurlar ve bu halleri dolayısıyla da şeriatın hitabı onlardan kalkmaz. Çünkü onlar, bu gibi yerlere gelmeden önce kendilerini bu hallere götürebilecek yerlerden uzak durmakla muhalab olunmuşlardır. Tıpkı sarhoşluk veren şeyi içmeleri kendilerine yasak kılındığı gibi. İşle tasallallahü aleyhi ve sellemvuf ehlinin -eğer doğru söylüyorlarsa- vecd ismini verdikleri bu neşve hali, tabiatların sarhoş olması halidir. Eğer bu halde olduklarını yalan yere iddia ediyorlarsa, ayık olmakla birlikte mallarını ifsad etmiş olurlar. Her iki durumda da günahtan kurtulamıyorlar. Şüphe bulunan yerlerden uzak durmak ise vacibtir.

"Kardeşinin başından yakalayıp onu kendine doğru çekmeye başladı."

Yani, onu sakalından ve perçeminden tutup kendisine doğru çekmeye başladı. Hazret-i Harun, Hazret-i Mûsa'dan -Allah'ın salat ve selamı ikisine de olsun- üç yaş daha büyüktü. İsrail oğulları da Hazret-i Harun'u Hazret-i Mûsa'dan daha çok severlerdi. Çünkü o, kızması dahi yumuşak bir kimse idi.

Hazret-i Mûsa'nın kardeşinin başından yakalayıp kendisine doğru çekmesi ile ilgili olarak ilim adamlarının dört te'vili vardır:

1- Böyle bir davranış onlar arasında örf haline gelmişti. Nitekim Araplar, kardeşlerine ve arkadaşlarına İkram ve ta'zim olmak üzere biri diğerinin sakalını tutardı. Bu bakımdan bu davranış zelil düşürmek kastıyla olmamıştır.

2- Hazret-i Mûsa'nın Hazret-i Harun'u bu şekilde yakalayıp çekmesi, ona Levhaların üzerlerine indirilmiş olduğunu gizlice bildirmek içindi. Çünkü Levhalar Hazret-i Mûsa'ya bu münacaatı sırasında nâzil olmuş, o da Tevrat'tan önce bu Levhaları İsrailoğullarından gizlemek istemişti. Harun (aleyhisselâm) da kendisine: Beni başımdan da yakalama, sakalımdan da tutma, diyerek bu şekilde küçük düşürülmüş olduğu izlenimini İsrailoğullarına verip Hazret-i Mûsa'nın kendisine gizlice birşey söylemiş olduğu şüphesini uyandırmak istememişti.

3- Hazret-i Mûsa'nın kardeşine bunu yapması, Hazret-i Harun'un da buzağı hakkında yaptıkları şeylerde İsrailoğulları ile birlikte bir meyil taşıdığı düşüncesine sahip olmasından ötürü idi.

4- Hazret-i Mûsa, kardeşini durumunun ne olduğunu bilmek için böyle çekmişti. Hazret-i Harun ise, İsrailoğulları Hazret-i Mûsa kendisini küçük düşürdüğünü düşünmelerini istememişti. Böylelikle kardeşine buzağıya tapanların kendisini zayıf gördüklerini ve az kalsın onu öldüreceklerini açıkladı. Hazret-i Mûsa kardeşinin mazeretini işitince şöyle dedi: Rabbim, bana ve kardeşime mağfiret buyur. Yani, benim Levhaları bırakmama sebep olan kızgınlığımı bağışla, kardeşimi de bağışla. Çünkü o, Hazret-i Harun'un herhangi bir kusuru olmamakla birlikte, onların yaptıklarına gerekli tepkiyi göstermediğinden kusurlu davrandığını sanmıştı. Yani, eğer kardeşimin kusuru varsa ona da mağfiret buyur, onu da bağışla, demek istemiştir.

el-Hasen der ki: Harun müstesna hepsi de buzağıya tapınmışlardı. Zira orada Mûsa ile Harun (ikisine de selam olsun) dışında mü’min bir kimse olsaydı, Hazret-i Mûsa Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla! demekle yetinmez, onların dışındaki diğer mü’minlere de dua ederdi.

Şöyle de açıklanmıştır: O, kardeşine yaptığından ötürü kendisi için mağfiret dilemişti. Zira, Hazret-i Mûsa kardeşine bu işi kızdığından dolayı yapmıştı. Kızmasının sebebi ise, kardeşinin kendisine gelip ona meydana gelen olayları anlatmaması idi. Çünkü Hazret-i Mûsa o takdirde geri dönüp yaptıklarını düzeltme yoluna gidecekti. Bundan dolayı Hazret-i Mûsa şöyle demişti:

"Onları sapıklıkta gördüğünde bana uymaktan (yahut arkamdan gelmekten) seni ne alıkoydu" (Tâ-Hâ, 20/92-93) demişti.

Hazret-i Harun da öldürülmekten korktuğu için kaldığını açıklamıştı. Böylelikle âyet-i kerîme münkeri değiştirmeye kalkışmak halinde öldürüleceğinden korkan kimsenin susabileceğine delil teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar da daha önce Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/21-22. âyetlerin, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

İbnü'l-Arabî der ki: Bu âyet-i kerimede -bazı kimselerin yanlış iddiaları gibi- kızgınlığın ahkâmı değiştirmeyeceğine delil vardır. Mûsa (aleyhisselâm)'ın kızgınlığı, fiillerinde herhangi bir değişiklik yapmamıştır. Aksine onun fîilleri normal mecrasında akıp gitmiş, Levhaları bırakmış, kardeşine sitem etmiş, bir meleğe tokat vurmuştur.., el-Mehdevî der ki: Çünkü Hazret-i Mûsa'nın gazabı Allah içindi. İsrailoğullarına ses çıkarmayışı ise, birbirleriyle Savaşmalarından, parçalanıp dağılmalarından korkması idi.

“Dedi ki: Ey anamın oğlu." Hazret-i Harun, Hazret-i Mûsa'nın anne baba bir kardeşi idi. Ancak, bu ifade yumuşatıcı ve kendisine şefkat etmesini sağlayıcı bir tabirdir. ez-Zeccâc der ki: Hazret-i Harun'un, Hazret-i Mûsa'nın anne bir kardeşi olduğu söylenmiştir. Âyet-i kerimedeki; Anam" kelimesi, hem "mim" harfi üstün olarak, hem de esreli olarak okunmuştur. Bunu üstün okuyan; "Anamın oğlu" kelimesini; "Onbeş" gibi tek bir isim olarak kabul etmiştir. Bu da: "Ey onbeş kişi geliniz" demek gibidir. "Mim" harfini esreli olarak okuyan kimse ise önce bu ismi mütekeltim zamirine muzaf yapmış, ondan sonra da izafet ya'sını hazfetmiş olur. Çünkü, nidanın hazf üzere mebni olduğu kabul edilmiştir. "Mim" harfinin esresinin kalması ise orada hazfedilmiş izafete delil teşkil etmesi içindir. Yüce Allah'ın:

"Ey kullarım" (ez-Zumer, 39/10) âyeti gibidir. Nitekim bunun böyle olduğuna İbn es-Semeyka’nın; "Ey anamın oğlu" şeklinde aslına uygun olarak "ye" harfini tesbit ile okuyuşu delil teşkil etmektedir.

el-Kisâî, el-Ferrâ' ve Ebû Ubeyd derler ki: "Mim" harfinin üstün olarak okunuşunun takdiri: "Ey anamın oğlu" şeklindedir. Basralılar ise bu yanlış bir görüştür, derler. Çünkü, "elif aslında hafif bir harftir, hazfedilmez. Fakat burada Hazret-i Mûsa, her iki ismi tek bir isim kılmıştır.

el-Ahfeş ile Ebû Hatim ise; "h Ey anamın oğlu" şeklinde esreli okuyuş; "Ey kölemin oğlu gel," demeye benzer ki, bu şaz bir söyleyiştir, böyle bir okuyuş ise uzak bir ihtimaldir. Ancak, bu şekildeki okuyuş, izafeti sana (yani, mütekellimin kendisine) yapılan hallerde uygundur. Sana İzafe olunan şeye izafeye gelince; yufte Ey kölemin oğlu ve ey kardeşimin oğlu" denmesi uygundur. Arapların; "Ey anamın oğlu, ey amcamın oğlu," şeklindeki ifadeyi câiz görmeleri ise, çokça kuşanılmasından ötürüdür.

ez-Zeccâc ile en-Nehhâs derler ki: Ancak bu kullanımın güzel ve uygun bir açıklaması vardır. Anne ile birlikte oğul ve amca ile birlikte oğul tabirinin kullanılması tek bir isim kabul edilir ve bir kimsenin; "Ey onbeş kişi geliniz," demesi gibidir. Burada; "Ey oğul, ey köle," kelimesinden "ya" harfi hazfedildiği gibi hazfedilmiştir.

"Bu kavim beni gerçekten zayıf buldular." Beni güçsüz kabul ettiler ve beni zayıf" saydılar. "Neredeyse" azkalsın "beni öldüreceklerdi bile."

Buradaki; Beni öldüreceklerdi" kelimesi, geniş zaman (muzari) fiil olduğundan dolayı iki "nun" iledir. Kur'ân'ın dışındaki söz ve konuşmalarda bu iki "nun"un idğam edilmesi caizdir.

"Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma" yani, bu sebeple onları sevindirme. ; gerek din, gerekse dünya hususlarında kardeşine isabet eden musibetler dolayısıyla sevinmeyi ifade eder. Bu haramdır ve yasak kılınmıştır. Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu zikredilmektedir: "Sen, kardeşinin musibetine sevindiğini açığa vurma. O takdirde Allah ona afiyet verir ve seni de belâlara duçar kılar." Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyame 54.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da başına düşmanlarım sevindirecek iş gelmesinden dolayı Allah'a sığınır ve şöyle dua ederdi:

"Allah'ım ben Senden kazanın kötüsünden, bedbahtlık veren şeylerin bana gelip yetişmesinden ve başıma gelen musibetlerden dolayı da düşmanlarımın sevinmesinden Sana sığınırım." Bu hadisi Buhârî ve başkaları rivâyet etmiştir. Buhârî, Kader 13; Müslim, Zikr 53; Nesâî, İstiâze 34, :15; Müsned, II, 246. Şair de şöyle demiştir:

"Zaman bazı kimseler aleyhine musibetlerini çekecek olsa,

Diğer başkalarının çevresine çöker.

Bizim musibetlerimize sevinenlere de ki: Ayılın

Musibetinize sevinenler de bizim karşılaştığımızın benzeriyle karşılaşacaklardır."

-Bu kelimeyi- Mücahid ile Mâlik, şeklinde "te" harfini nasb ile ve "mim"i de üstün olarak okumuşlar ve "Düşmanlar" kelimesini ise meriu' olarak okumuşlardır. Yani: Sen bana kendisi sebebiyle düşmanlarımın sevineceği bir iş yapma. Yani, senin bana yapacağın bir iş dolayısıyla onlar sevinmesinler.

Yine Mücahid'den; şeklinde "te" ve "mim" harfleri üstün ile; "Düşmanlar" kelimesini de nasb ile okumuştur. İbn Cinnî der ki: Yani, Rabbim, Sen düşmanları bana sevindirme, anlamına gelir. Bunun câiz oluşu, yüce Allah'ın:

"Allah onlarla alay eder" (el-Bakara, 2/15) âyeti ve benzerlerinin de uygun oluşundan dolayıdır. Sonra da asıl maksada dönerek "düşmanlar" anlamındaki kelimeyi kendisiyle nasbettiği bir fiili takdir etmiştir. Âdeta: Başkalarını yani düşmanları bana gelecek musibetlerle sevindirme, demiş gibidir.

Ebû Ubeyd der ki: Ben Humeyd'den; şeklinde "mim" harfini esreli olarak okuduğunu naklediyorum. en-Nehhâs der ki: Ancak bu okuyuşun açıklanabilir bir tarafı yoktur. Çünkü eğer bu fiil; den geliyor ise, ( ölü ) demesi gerekirdi. Eğer den geliyor ise, bu sefer -"te" harfi ötreli "mim" harfi de esreli olmak üzere-; demesi gerekirdi.

Hazret-i Harun'un:

"Ve beni o zâlimler güruhu ile bir tutma" ifadesine gelince, Mücahid der ki: Yani sen beni buzağıya tapanlarla bir kabul etme, demektir.

151

Dedi ki: "Rabbim, beni de kardeşimi de bağışla. Bizi rahmetine al. Sen, rahmet edenlerin en merhametli olanısın."

"Dedi ki: Rabbim! Benî de kardeşimi de bağışla, bîzl rahmetine al. Sen rahmet edenlerin en merhametli olanısın." Bu âyete dair açıklamalar ise daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2/286. âyet 9. başlık vd.)

152

Şüphesiz, buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablerinden bir gazap, dünya hayatında da bir horluk erişecektir. Biz, iftira edenleri işte böyle cezalandırırız.

"şüphesiz buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablerinden bir gazap" yani Allah'tan bir ceza,

"dünya hayatında da bir horluk erişecektir." Çünkü onlar biribirlerini öldürmekle emrolunmuşlardı. Buradaki horluğun cizye ödemeleri anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak bu anlama gelmesi, uzak bir ihtimaldir. Çünkü cizye kendilerinden alınmamıştır. Onların soyundan gelenlerden alınmıştır.

Diğer taraftan şöyle denilmektedir: Bu ifadeler de Hazret-i Mûsa'nın söylediği sözler arasındadır. Yüce Allah bunları onun sözleri olarak bize haber vermekte ve burada onun sözleri sona ermektedir. Daha sonra yüce Allah:

"Biz iftira edenleri işte böyle cezalandırırız" diye buyurmaktadır.

Hazret-i Mûsa'nın söylediği bu sözler, buzağıya tapanlar kendi kendilerini (birbirlerini) öldürmek suretiyle tevbe etmelerinden önce söylenmişti. Onlar tevbe edip, Allah da -el-Bakara Sûresi'nde (2/Ş4. âyetin tefsirinde) açıklaması geçtiği gibi- büyük çapta öldürmelerden sonra onları affedince, kendilerine aralarından öldürülenlerin şehid olduğunu, hayatta kalanların da günahlarının bağışlanmış olduğunu haber vermişti.

Şöyle de denilmiştir: Aralarında kalplerine buzağının yani sevgisinin içirildiği ve tevbe etmeyen bir takım kimseler vardı. İşte yüce Allah'ın:

"Şüphesiz buzağıyı (tanrı) edinenlere..." âyeti ile kastedilenler bunlardır.

Yine denildiğine göre bu âyetle Hazret-i Mûsa'nın mikattan dönüşünden önce ölenler kastedilmektedir. Bununla çocuklarının kastedildiği de söylenmiştir. B' it.e, Kurayzalılar ile Nadiroğullarının başına gelen olayları işaret etmektedir. Yani, onların çocuklarına... (bir gazab ve dünyada bir horluk) erişecektir, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Biz, iftira edenleri işte böyle cezalandırırız." Yani, bunlara yaptığımızın bir benzerini İftira edenlere yaparız. Mâlik b. Enes -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der: Ne kadar bid'atçi varsa, mutlaka zilletin onun tepesinde olduğunu görürsün. Daha sonra yüce Allah'ın:

"Şüphesiz buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablerinden bir gazap... erişecektir" âyetinden itibaren

"Biz, iftira edenleri işte böyle cezalandırırız." Yani, bid'atçileri böyle cezalandırırız, diye okuyup açıklamıştır.

Denildiğine göre Hazret-i Mûsa, buzağıyı boğazlamakla emrolunmuş, onu kestiğinde de kanı akmış, daha sonra eline aldığı törpü ile onu törpüleyip kan ile birlikte denize atmıştı. Daha sonra da bu sudan içmelerini emretmişti. Buzağıya tapıp da sevgisi kalbine içirilmiş olanın bu hali, dudaklarında açığa çıkmıştı. Bununla buzağıya tapanları öğrenmiş oldu. Yine buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/93. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

153

Kötülükler işleyip ondan sonra tevbe ve îman edenlere ise, şüphe yok ki Rabbin bunun ardından Gafûrdur, Rahîmdir.

Sonra yüce Allah, şirk ve diğer günahlardan tevbe edenlerin tevbesini kabul buyuracağım haber vermektedir. Buna dair açıklamalar da önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

"Kötülükler" yani, küfür ve çeşitli masiyetler

"işleyip ondan sonra" yani bunları işledikten sonra

"tevbe ve îman edenlere ise, şüphesiz Rabbin bunun ardından" yani tevbe etmelerinden sonra

"Gafûrdur, Rahîmdir."

154

Mûsa'nın öfkesi susunca Levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlara hidayet ve rahmet vardı.

"Mûsa'nın öfkesi susunca" yani, öfkesi dinince demektir. Muaviye b. Kurra da burada

"susunca" anlamına gelen; kelimesini "nun" ile, Dinince, sükûn bulunca" diye okumuştur. Sükût'un (susmanın) aslı zaten sükûp bulmak ve kendisini çekmek ve uzak durmak demektir. Meselâ " vadi üçgün aktı, sonra sükûn buldu" denilince, akması durdu demek olur. İkrime der ki: "Mûsa'dan gazabın susması" maklub ifadelerdendir. Yani, parmağı yüzüğe soktum ile yüzüğü parmağa soktum (taktım) ifadeleri gibidir. Yine başlığımı başıma soktum ile başımı başlığıma soktum, demek gibidir.

"Levhaları aldı" yani, onları bıraktı.

"Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlara hidayet ve rahmet vardı." Sapıklıktan hidayet ve azaptan bir rahmet vardı, demektir.

Neshi Bir kitapta bulunan yazıyı öbürüne aktarmak demektir. İkinci nüshanın kendisinden yazıldığı asla da, ondan yapılan kopyaya da nüsha denilir. Denildiğine göre Levhalar parçalanınca, Hazret-i Mûsa kırk gün oruç tuttu. Bu sefer, o Levhalar ona iki Levha İçerisinde geri verildi. Onlardan hiçbir şey de kaybolmadı. Bunu İbn Abbâs nakletmiştir.

el-Kuşeyrî der ki: Buna göre

"onlardaki yazıda (nüshada)" ifadesi şu anlama gelir: Kırılan levhalardan yeni levhalara kopya edilip istinsah edilenlerde bir hidayet ve bir rahmet vardır.

Atâ ise, onlardan geri kalanlarda (bir hidayet ve bir rahmet vardır) diye açıklamıştır. Çünkü geriye bu Levhalardan yalnızca yedide biri kalmış, yedide altısı kaybolmuştu. Ancak, hudut ve ahkâma dair herhangi bir şey gitmemişti.

"Onlardaki yazıda (nüshasında)" ifadesinin anlamının şu olduğu da söylenmiştir: Hazret-i Mûsa'ya Levhi Mahfuz'dan istinsah edilip yazılanda bir hidayet vardır. Şu anlama geldiği de söylenmiştir: Ona yazılan şeylerde bir hidayet ve bir rahmet vardır. O bakımdan, ayrıca kendisinden istinsah edilecek bir asla ihtiyaç yoktur. Bu da bir kimsenin: Filan kimsenin söylediklerini istinsah et, demeye benzer ki, bu onun söylediklerini kitabında kaydet, yaz anlamına gelir.

"Rablerinden korkanlara hidayet ve rahmet vardı."

"Rablerinden" kelimesindeki "lâm" harfi ile İlgili olarak üç görüş vardır:

Kûfelilere göre bu zaiddir. el-Kisâî der ki: el-Ferezdak'dan dinleyenlerden birisi bana şunları söylediğini nakletmiştir: "Ona yüz dirhem nakit ödedim" ifadesi, "lâm"sız olarak; "Ona nakit ödedim," demekle aynı anlamdadır.

Buradaki "lâm"ın "lâm-ı ecl (sebeplilik bildiren lâm)" olduğu da söylenmiştir. Yani, riyakârlık olsun ve başkaları duysun diye değil de Rableri için, Rablerinden korkan kimseler için... anlamındadır. Bu açıklama da el-AMeş'den nakledilmiştir. Muhammed b. Yezid ise der ki: Buradaki "lâm," bir mastara taalluk etmektedir. Yani: "Korkulan Rableri için olan kimselere..." demek olur.

Şöyle de denilmiştir: Mef'ûl, korkanlara tabirindeki... lara anlamını veren ism-i mevsul önceden geçtiği için "lâm" harfinin gelmesi güzeldir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Eğer rüya yorumunu yapabiliyorsanız..." (Yusuf, 12/43)

Burada ma'mul (olan "rüya" anlamındaki kelime) tekaddüm edince -ki bu da aynı zamanda mef'ûldür- fiilin ameli zayıfladığından dolayı geçişsiz fiil durumuna düşmüştür. (O bakımdan mef'ûlün başına "lâm" harfi gelmesi güzel düşmüştür.)

155

Mûsa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş sarsıntı yakalayınca dedi ki: "Rabbim, eğer dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizdeki bir takım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk mı edeceksin? Zaten o ancak Senin fitnendiir. Sen onunla kimi dilersen saptırır, kimi dilersen hidayete erdirirsin. Sen bizim velimizsin. O halde bizi bağışla, bize merhamet buyur. Çünkü Sen bağışlayanların en hayırlısısm."

Yüce Allah'ın:

"Mûsa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti" âyetinde birisi; "(.......): Kavminden" kelimesi, diğeri de

"Yetmiş" anlamındaki kelime olmak üzere iki mef'ûl vardır. Bunlardan birincisinden; "...den" anlamındaki edat hazfedilmiştir. Sîbeveyh şu beyitini nakletmektedir:

"(Kışın) oldukça fırtınalı rüzgârlar estiği vakit,

Cömertlik ve açık ellilikle (iyilikle) seçilen adamlar bizdendir."

Bir çoban da bir adamı överken şunları söylemiştir:

"Seni seçtim insanlar arasından huyları bozulduğu vakit

Ve kendisinden birşeyler vermesi umulan artık cömertlikten vazgeçecek hale geldiğinde."

Kurtubî bu iki beyiti de birinci mef'ûlün başında harf-i çerin hazfedilmiş olduğuna örnek olmak üzere göstermiştir).

Çoban bu son beyitinde; "Seni insanlar arasından seçtim," demek istemektedir.

"Seçti" kelimesinin asli; şeklindedir. Ancak, "ya" harfi hareke alıp ondan önceki harfin harekesi de fetha olduğundan dolayı "elife kalbedilmiştir. "Dedi ve sattı," fiilleri gibi.

"Onları o müthiş sarsıntı yakalayınca" yani ölünce.

Sarsıntı (er-Racfe), sözlükte şiddetli zelzele demektir. Ölünceye kadar zelzeleye uğratıldıkları da rivâyet edilmektedir.

"Dedi ki: Rabbim, eğer dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin." Yani, öldürürdün. Nitekim yüce Allah (helâk kelimesini öldürmek anlamında kallanarak) söyle buyurmaktadır:

"Eğer bir erkek ölür de..." (en-Nisa, 4/176).

"Beni de" ifadesi ("onları" kelimesine) atfedilmiştir. Yani: Eğer Sen dilemiş olsaydın İsrailoğullarının gözü önünde -beni itham etmesinler diye- Mikat'a onlarla birlikte çıkmadan önce bizi Öldürebilirdin.

Ebû Bekr b. Ebi Şeybe der ki: Bize Yahya b. Saîd el-Kattan anlattı. O, Süfyan'dan, o, Ebû İshâk'tan, o, Umame b. Abd'dan, o, Ali (radıyallahü anh)'dan dedi ki: Mûsa ile Harun -Allah'ın salat ve selamı ikisine de olsun- yola koyuldular. Onlarla birlikte -Harun'un iki oğlu olan Şebber ve Şebir de beraber gitmişti-. Üzerinde bir sedir bulunan bir dağa vardılar. Harun o sedirin üzerine çıkınca ruhu kabzedildi. Mûsa kavmine geri döndüğünde: Onu sen öldürdün dediler. Çünkü onun yumuşaklığı, onun güzel huyu dolayısıyla sen bizi kıskandın. -Böyle veya buna benzer bir söz söylediler-. Burada şüpheye düşen Süryan'dır, (Mûsa) bunun üzerine dedi ki: Onun iki oğlu benimle beraberken nasıl olur da onu ben öldürürüm? Sonra: Aranızdan dilediğinizi seçiniz dedi. Onlar da her Sıbt'dan on kişi seçtiler. Ali (radıyallahü anh) dedi ki: İşte yüce Allah'ın:

"Mûsa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti" âyetinde anlatılan budur. Bu yetmiş kişi Hazret-i Harun'un cesedinin yanına gidip, seni kim öldürdü Ey Harun, dediler. O, şöyle dedi. Kimse beni Öldürmedi, Allah benim canımı aldı. Bu sefer, Ey Mûsa, sana isyan edilmiyor (karşı çıkılmıyor) dediler. Bu sefer sarsıntı onları yakaladı, sağa sola gidip gelmeye başladılar. Hazret-i Mûsa da şöyle diyordu: "Eğer dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizdeki bir takım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk mı edeceksin? Zaten o ancak Senin fîtnendir." Hazret-i Ali devamla dedi ki: Bunun üzerine Allah'a dua etti, Allah da onları diriltti ve onların hepsini peygamber kıldı.

Şöyle de denilmiştir: Sarsıntının onları yakalamasının sebebi, "açıkça bize Allah'ı göster" demelerinden dolayı olmuştu. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Hani: Ey Mûsa, biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana asla îman etmeyiz demiştiniz? O anda siz bakıp dururken yıldırım sizi çarptı." (el-Bakara, 2/55) Nitekim bunun açıklaması el-Bakara Sûresi'nde (2/55. âyet, 3- başlık ve devamında) önceden geçmiş idi.

İbn Abbâs ise derki: Sarsıntının onları yakalamasının sebebi, buzağıya tapınmasına razı olmamakla birlikte, tapanları engellemeye kalkışmamalarıdır.

Şöyle de denilmiştir: Bu yetmiş kişi, açıkça bize Allah'ı göster diyenlerden başkalarıdır. Vehb de der ki: Bunlar ölmediler. Fakat heybetten dolayı sarsıntı onları aldı ve eklemleri neredeyse birbirlerinden kopacaktı. Mûsa (aleyhisselâm) da öleceklerinden korktu. Yine el-Bakara Sûresinde onların bir gün ve bir gece süreyle öldüklerine dair açıklaması da geçmiş idi. Onların sarsıntı ile alınmalarının sebebi hakkında bundan başka görüşler de ileri sürülmüştür. Hangisinin doğru olduğunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah'ın:

"Bizi helâk mı edeceksin" âyetindeki sorudan kasıt, calıt (inkâr)'dır. Yani sen, böyle bir şeyi yapmazsın. Arap dilinde bu gibi kullanımlar pek çoktur. Şayet bu sorudan maksat nefîy İse, o vakit olumluluk anlamı çıkar. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Siz, bineklere binenlerin en hayırlılara değil misiniz?

Ve bütün âlemler arasında avuçlarının el ayaları en bol verenler?.."

Bu sorunun, dua ve talep anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, sen bizi helâk etme diye dua etmiş bu arada da kendisine izafette bulunmuştur. Oysa maksat, sarsıntıdan ölen kimselerdir. el-Müberred der ki: Sorudan kasıt, ta'zim kastıyla soru sormaktır. Yani: Bizi helâk etme! demek istemiş gibidir. Zaten Hazret-i Mûsa, Allah'ın hiçbir kimseyi başkasının günahı dolayısıyla helâk etmeyeceğini biliyordu. O bakımdan, onun bu sözü, Hazret-i Îsa'nın:

"Şayet onlara azap edersen, şüphesiz ki onlar Senin kullarındır" (el-Mâide, 5/118) âyetine benzemektedir. Buradaki "beyinsizlerden kastın, o yetmiş kişi oldukları söylenmiştir. Yani: Sen bu beyinsizlerin "bize Allah'ı açıkça göster" dediklerinden ötürü İsrailoğullarını helâk eder misin?

"Zaten o ancak Senin fitnendir." Yani bu, yalnız ve yalnız Senin sınaman, Senin denemendir. "Fitne"yi yüce Allah'a İzafe etmiş, kendisine izafe etmemistir, Nitekim Hazret-i İbrahim'in:

"Ve ben hasta olduğum zaman bana O şifa verir" (eş-Şuara, 26/80) âyetinde hastalığı kendisine, şifayı da yüce Allah'a izafe etmesine benzemektedir. (Hazret-i Mûsa ile birlikte Hazret-i Hızır'ı aramaya giden) Yûşa da:

"Onu (balığın durumunu sana) söylememi bana şeytandan başkası unutturmadı" (el-Kehf, 18/63) demiştir. Hazret-i Mûsa, bu sözleri söylemeyi yüce Allah'ın kendisine:

"Gerçekten Biz kavmini senden sonra fitneye düşürdük" (Tâ-Hâ, 20/85) âyetinden anlamış idi.

Hazret-i Mûsa kavmine geri dönüp böğüren buzağının kendisine ibadet edilmek üzere dikilmiş olduğunu görünce:

"Zaten o ancak Senin fîtnendir. Sen onunla" yani o fitne sebebiyle

"kimi dilersen saptırır, kimi dilersen hidayete erdirirsin" demişti. Bu da Kaderiyyenin görüşünü reddetmektedir.

156

"Bize hem bu dünyada hem de âhirette iyilik yaz. Çünkü biz Sana döndük." Buyû'rdu ki; "Ben kimi dilersem onu azabıma uğratırım. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlara, zekâtı verenlere, bir de âyetlerimize îman edenlere, İşte onlara yazacağım."

Yüce Allah'ın:

"Bize hem bu dünyada hem de âhirette iyilik yaz." Yani, kendisi sebebiyle bilim için hasenatın yazılacağı salih ameller işleme başarısını (dünyada) ver. Âhirette de bunların mükâfatını bize ver.

"Çünkü biz Sana döndük." Sana tevbe ettik. Bu şekildeki açıklamayı, Mücahid, Ebû'l-Âl-iyye ve Katade yapmıştır.

"Dönmek," tevbe etmek demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/62. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Buyû'rdu ki: Ben kimi dilersem onu azabıma uğratırım." Yani, azabımı hakedenlere veririm. Bu da şu demektir: Bu sarsıntı ve yıldırım Benden gelen bir azaptır, kimi dilersem onu bu azaba çarptırırım.

"Kimi dilersem" iradesinin, kimi saptırmayı dilersem... demek olduğu da söylenmiştir.

"Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır" âyeti, rahmetin umumi olduğunu, yani sonsuz olduğunu anlatmaktadır. Bu da şu demektir: Rahmetime kim girerse girsin onu da kapsamına alır. Rahmetim onu kapsamaktan aciz değildir.

Şöyle de açıklanmıştır: Benim rahmetim bütün mahlukatı kuşatmıştır. Öyle ki hayvanın bile bir merhameti, yavrusuna bir şefkati vardır. Müfessirler der ki: İblis de dahil olmak üzere her şey bu âyet-i kerîme dolayısıyla ümitvar olmuş, o da: Ben de bir şeyim demiştir: Bunun üzerine yüce Allah:

"Onu sakınanlara... yazacağım" diye buyurdu. Yahudilerle hıristiyanlar: Diz de sakınanlarız deyince, yüce Allah (bir sonraki âyet-i kerimede geçtiği üzere): "Onlar ki... Ümmî Peygamber olan O Rasule uyarlar" diye buyurdu. Böylelikle âyet-i kerimenin baş tarafındaki umumu kapsayıcı özelliği, rahmet belli nitelikteki kimselere hasredilerek umum ifade etmekten çıkmakladır. Yüce Allah'a hamd olsun. Hammâd b. Seleme, Atâ b. es-Saib'den, o, Saîd b. Cübeyr'den, o, İbn Abbâs'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Allah rahmetini bu ümmete yazmıştır.

157

"Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı bulacakları, kendilerine iyiliği emreden, onları kötülüklerden alıkoyan, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılan, sırtlarındaki ağır yükü ve üzerlerindeki zincirleri indiren ümmî peygamber olan o Rasûl'e uyarlar. Ona îman edenler, onu yüceltenler, ona yardım edenler ve onunla İndirilen nura tabi olanlar; İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir,"

Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

1. Yüce Allah'ın İsrailoğullarına Ve Bu Ümmete Lütufları:

Yahya b. Ebi Kesir, Nevf el-Bikâlî el-Himyerî'den şöyle dediğini rivâyet eder: Mûsa (aleyhisselâm) Rabbi tarafından tayin edilen vakit için kavmi arasından yetmiş kişi seçince, yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya şöyle buyurdu: Yeryüzünü size hem bir mescid, hem de bir temizlenme aracı kılayım. Namaz vaktine nerede erişirseniz orada namazınızı kılacaksınız. Ancak tuvalet, hamam veya kabir müstesnaleyhisselâmekîneti kalbinize yerleştireceğim. Tevrat'ı ezberden okumanızı sağlayacağım. Sizden, her bir erkek, her bir kadın, hür, köle, küçük büyük herkes ezberinden okuyacak.

Hazret-i Mûsa bunları kavmine aktarınca şöyle dediler: Biz ancak havralarda namaz kılmak istiyoruz. Ayrıca sekineti (Allah'ın huzur ve sükûnunu) kalplerimizde taşıyamayız. O bakımdan, önceden olduğu gibi bunun tabutta kalmasını istiyoruz, Diğer taraftan Tevrat’ı ezberden okumaya gücümüz yetmez. Biz ancak bakarak Tevrat’ı okumak istiyoruz. Bunun üzerine yüce Allah:

"Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır, onu sakınanlara... yazacağım" âyetinden itibaren "işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir" diye buyurdu ve bunları bu ümmete verdi. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa şöyle dedi: Rabbim o halde beni o ümmetin peygamberi kıl. Yüce Allah, onların peygamberleri kendilerinden olacaktır, dedi.

Bu sefer Hazret-i Mûsa, Rabbim beni onlardan kıl, dedi. Yüce Allah, onlara asla yetişemeyeceksin deyince, Hazret-i Mûsa şöyle dedi: Rabbim, ben İsrailoğullarının temsilci heyeti ile huzuruna geldim, bize vereceğin ikramı başkalarına verdin. Bunun üzerine yüce Allah;

"Mûsa'nın kavminden de hakka yönelten ve gereğince adaletle hükmeden bir topluluk vardır" (el-A'raf, 7/159.) diye buyurdu, Hazret-i Mûsa da buna razı oldu.

Nevf, devamla der ki: İşte bunun için İsrailoğulları heyetine yapacağı ikramı size veren Allah'a hamd edin.

Ebû Nuaym da bu olayı, el-Evzaî'nin rivâyetinden şöylece nakletmektedir: Bize Yahya b. Ebi Amr es-Seybânî anlattı, dedi ki: Bana Nevf el-Bikâlî anlattı. O, bir öğüde başladı mı şöyle derdi: Siz daha gayb âlemindeyken sizi koruyan, hakettiğiniz paydan ayrıca sizin için birşeyler alan ve başkalarına verilecek olan ikramları size ayırana hamd etmez misiniz? Şöyle ki Mûsa (aleyhisselâm) İsrailoğulları heyeti ile gidince, Allah onlara şöyle buyurdu: Ben yer yüzünü size mescid kıldım. Orada nerede namaz kılarsanız namazınız kabul edilecektir. Ancak üç yer müstesna. Orada namaz kılan kimselerin namazını kabul etmeyeceğim. Bunlar kabristan, hamam ve tuvalettir.

Onlar hayır, biz namazımızı yalnız havrada kılmak İstiyoruz, dediler.

Bu sefer yüce Allah: Toprağı -su bulamadığınız takdirde- sizin için temizlenme aracı kıldım. Onlar yine hayır, sudan başkasını kabul etmiyoruz, dediler.

Yine yüce Allah: Ben kişi tek başına namaz kılacak otursa, onun namazının kabul edileceğini size ikram ediyorum. Onlar yine hayır, cemaatla olmazsa olmasın, dediler.

2. Ümmî Peygamber Olan Rasul'e Uyanlar:

"Ümmî Peygamber olan o Rasul'e uyarlar" anlamındaki bu lâfızlar, önceden de belirttiğimiz gibi, yüce Allah'ın:

"Onu sakınanlara... yazacağım" âyetinde görülen yahudi ve hıristiyanların bu hükümde ortaklıklarını kapsam dışında bırakmaktadır. Böylelikle bu vaad, yalnızca Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmeti hakkında sözkonusu olmuştur. Bu açıklamayı İbn Abbâs, İbn Cübeyr ve başkaları yapmıştır. "Uyarlar" yani, şeriatinde, dininde ve getirdiği hususlarda ona uyarlar demektir.

Rasul ile Nebi (peygamber) iki anlamı ifade eden iki ayrı isimdir. Rasul, Nebi'den daha özel (dar kapsamlı) dır. Rasul'ün (âyetin nazmında) önce zikredilmesi ise, risalete verilen önemden dolayıdır. Yoksa mana itibariyle nübüvvet önce gelir. Bundan dolayı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), el-Berâ (b. Âzib) Hazret-i Peygamberin (kendisine öğrettiği duayı tekrarlarken): "Ve gönderdiğin Rasulüne" deyince, Hazret-i Peygamber ona: "De ki: Rasul olarak gönderdiğin peygamberine îman ettim"diye düzeltmiştir. Bu hadisi Buhârî, Sahih'inde zikretmektedir. Buhârî, Vudu' 75, Deavat 6, 7. 9, Tevhîd 34; Müslim, Zikr 56, 57; Ebû Dâvûd, Edeb 98: Tirmizî, Deavât 16, 116; İbn Mâce, Dua 15; Dârimî, İstizan 51: Müsned, IV. 285, 290, 292, 296.

Aynı şekilde (Berâ'nın ifade ettiği gibi): "Gönderdiğin Rasulüne" ifadesinde risalet kelimesi tekrar edilmektedir. Bu ise, aynı anlama gelir. O vakit bu aynı anlamı ifade eden haşv (gereksiz söz) olur. Oysa, Hazret-i Peygamberin düzelttiği şekilde: "Rasul olarak gönderdiğin peygamberine" ifadesi böyle değildir. Bunlarda tekrar sözkonusu olmamaktadır. O halde, her bir Rasul, Nebi'dir. Şu kadar var ki, her bir Nebi, Rasul değildir. Zira, Rasul ile nebi umumi bir husus olan "Nebe' (haber almak)" de ortaktırlar. Ancak hususi bir bakımdan da ayrıdırlar. Bu ise risalettir. Buna göre "Muhammed Allah tarafından gönderilmiş bir Rasul'dür" diyecek olursak, bu onun Allah'ın Nebisi ve Rasulü olduğu manasını ihtiva eder. Onun dışındaki diğer peygamberler -Allah'ın salat ve selamı üzerlerine olsun- de böyledir.

3. Ümmî:

Yüce Allah'ın zikrettiği "Ümmî" sıfatı, ümmî olan ümmete mensub olan demektir. Yani, asıl doğduğu hali üzere devam eden okumayı ve yazmayı öğrenmeyen ümmet anlamına gelir. Bu açıklamayı İbn Aziz yapmıştır.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) ise der ki: Sizin peygamberiniz ümmî idî. Ne okurdu, ne yazardı, ne de hesap yapardı. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Sen bundan önce hiç bir kitap okumuş değildin, sağ elinle de onu yazmamıştın." (el-Ankebut, 29/48) Sahih-(i Buhârî) de İbn Ömer'den rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuş: "Biz, ümmî bir ümmetiz. Ne yazarız, ne de hesap yaparız." Buhârî, Savm 13; Müslim, Siyam 15: Ebû Dâvûd, Savm A: Nesâî, Siyam 17: Müsned, II, 52, 122, 129. Şöyle de denilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Um el-Kurâ (Şehirlerin anası) olan Mekke'ye nisbet edilerek Ummî denilmiştir. Bu açıklamayı en-Nehhâs kaydetmektedir.

4. Tevrat Ve İncil'de Hazret-i Peygamber'in Müjdelenmesi:

Yüce Allah'ın:

"Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazdı bulacakları...ümmî peygamber olan o Rasûl'e uyarlar" âyeti ile ilgili olarak Buhârî şu rivâyeti kaydeder: Bize Muhammed b. Sinan anlattı, dedi ki; Bize, Fuleyh anlattı, dedi ki, bize Hilal anlattı. O, Atâ b. Yesar'dan (dedi ki): Abdullah b. Amr b. el-As ile karşılaştım, şöyle dedim: Bana Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Tevrat'taki niteliklerini bildir. O şöyle dedi: Bildireyim. Allah'a yemin ederim o, Tevrat'ta, Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan bazı sıfatları ile nitelendirilmiştir.

"Ey Peygamber! Şüphe yok ki, Biz seni bir şahid, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik." (el-Ahzab, 33/45) Bir de ümmîlere bir koruyucu sığınak olarak sen benim kulum, Rasûlümsün. Ben sana el-Mütevekkil ismini verdim Sen, ne sert ne kabasın. Çarşı pazarlarda da bağırıp çağırmazsın. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, ama affeder ve bağışlar. Yüce Allah da onun vasıtasıyla "lâ ilâhe illâlah" demeleri suretiyle o eğri milleti doğrultmadıkça, onun vasıtasıyla kör bir takım gözleri, sağır bir takım kulakları ve Örtülü kalpleri açmadıkça canını almayacaktır. Buhârî, Buyu' 50, Tefsir, sûre 3; aynen bk. Tirmizî, Birr 69.

Buhârî'den başka kitaplarda da şöyle denilmektedir: Ala dedi ki: Sonra ben Kâ'b ile karşılaştım, ona bu hususta soru sordum. Tek bir harf dahi ayırmadılaı'. Ancak, Kâ'b kendi şivesi ile; "Örtülü kalpler, sağır kulaklar ve kor gözler (kelimelerini değiştirerek)" söyledi. Müsned, II. 174.

İbn Atiyye der ki: Zannederim bu ya bir vehm (radıyallahü anhvinin yanılması )dır, yahutta bunlar Arapçaya uymayan bir söyleyiştir. Kâ'b'dan da bunu şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Örtülü kalpler, sağır kulaklar ve kör gözler..."

Taberî der ki: Bu, Himyerlilerin bir şivesidir. Ka'b ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın nitelikleri arasında şunu da zikretmektedir: Onun doğum yeri Mekke'dir. Hicret edeceği yer Tâbe'dir (Medine-i Münevvere'nin bir ismi). Mülkü Şam'dadır. Ümmeti hamd edenlerdir. Onlar, her halde ve her konumda Allah'a hamd ederler. Azalarını (abdest alarak) yıkarlar ve bacaklarının ortalarına kadar peştemallerini uzarlarını) bürünürler. Onlar, güneşe riayet ederler. Namaz vakti nerede girerse bir çöplükte olsa dahi orada namazlarını kılarlar. Onların Savaş esnasındaki saf saf dizilmeleri namazdaki dizilişleri gibidir. Daha sonra yüce Allah'ın:

"Muhakkak Allah kendi yolunda birbirine kenetlenmiş bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever" (es-Saf, 61/4) âyetini okudu.

5. Hazret-i Peygamberin Emir Ve Yasaklarının Mahiyeti:

"Kendilerine İyiliği emreden, onları kötülükten alıkoyan" bir Peygamber. Atâ der ki: "Kendilerine iyiliği emreden" yani putları bir kenara bırakmayı, ahlâkın üstün faziletlerini ve akrabalık bağlarını gözetmeyi "emr eden, onları kötülüklerden" putlara tapmaktan, akrabalık bağlarını kesmekten "alıkoyan" Peygamber demektir.

6. Temiz Şeyler (Tayyibât)'In Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Onlara temiz şeyleri helal..." âyeti ile ilgili olarak İmâm Mâlik'in mezhebine göre temiz şeyler (et-Tayyibât) helal kılmmış şeyler demektir. O, bu helal kılınmış şeyleri temiz olmakla nitelendirmiş gibidir. Zira bu kelime (et-Tayyib), övmeyi ve şerefli kılma anlamını ihtiva eder.

"İşte pis (murdar) şeyler" hakkında da buna uygun, bunlar haram kılınmış şeylerdir, diyoruz. Bu bakımdan da İbn Abbâs şöyle demiştir: Pis şeyler (el-Habâis), domuz eti, faiz ve başka haramlardır. Buna göre İmâm Mâlik, yılan, akrep, domuzlan böceği ve buna benzer tiksinti veren şeyleri helal kabul etmiştir.

Şâfiî'nin görüşüne göre ise, (Tayyibât) hoş ve temiz şeyler, tat bakımından bir nitelemedir. Şu kadar var ki, ona göre bu kelime umum üzere değildir. Zira bu şeküyle tad almaktan gelen umumi manası içki ve domuzun da helal kılınmasını gerektirir.

Aksine o, bu kelimenin şeriatın helal kılmış olduğu şeylerle tahsis edildiği görüşündedir. Ona göre el-Habâis (pis ve murdar şeyler) şeriatın hükmü gereğince haram kılınanlar ile tiksinti duyulan şeyler hakkında umumi bir lâfızdır. Buna bağlı olarak akrep, domuzlan böceği, iri kertenkele ve bu kabilden olan haşerat haramdır.

Diğer İlim adamları da bu iki görüşten birisini kabul etmişlerdir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/168. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

7. Son Peygamberin Şeriatinde Ağır Mükellefiyetlerin Kaldırılması:

Yüce Allah'ın:

"Sırtlarındakİ ağır yükü... indiren" âyetinde geçen, Ağır yük demektir. Bu açıklamayı Mücahid, Katade ve İbn Cübeyr yapmıştır. Aynı zamanda ahid anlamına da gelir,- Bu açıklamayı İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve el-Hasen yapmışlardır.

Bu âyet-i kerîme bu iki manayı da kapsamına almaktadır. Çünkü İsrail oğullarından ağır birtakım amelleri yerine getirmeye dair ahid alınmıştır. Yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı peygamber olarak göndermek üzere onlar üzerindeki bu ahdi ve o amellerin ağalığını kaldırmış oldu. Sidiğin yıkanmakla temizlenmesi, ganimetlerin helal kılınması, ay hali olan kadınla birlikte oturup kalkmanın, onunla beraber yemek yemenin, beraber yatmanın helâl kılınması gibi. Halbuki, İsrailoğullarından herhangi birisinin elbisesine sidik isabet edecek olursa onu makasla keserdi. Bu, "onlardan birisinin derisine isabet edecek olsa" diye de rivâyet edilmiştir. Ganimetleri bir araya toplayıp getirdikleri vakit ise, semadan onu yiyip bitiren bir ateş İnerdi. Kadın da ay hali oldu mu, ona yaklaşmazlardı. Ve buna benzer, sahih hadislerde ve başkalarında sabit olmuş diğer hususlar vardı.

8. Üzerlerindeki Zincirleri Îndiren Peygamber:

Yüce Allah'ın:

"Ve üzerlerindeki zincirleri indiren Ümmî Peygamber..."

âyetinde geçen "zincirler (el-ağlâl.)", bu ağır yükleri anlatmak üzere İstiare yoluyla kullanılmış bir tabirdir. Bu ağır yüklerden birisi de Cumartesi günü çalışmayı terk etmek yükümlülüğü idi. Çünkü rivâyete göre Mûsa (aleyhisselâm) Cumartesi günü kamış taşıyan bir adam görmüş ve onun boynunu vurmuş. Müfessirlerin çoğunluğunun görüşü budur. İsrailoğulları arasında da diyet sözkonusu değildi. Sadece kısas vardı. Tevbelerine bir alamet olmak üzere de kendilerini öldürmeleri emrolmuştu. Ve buna benzer başka mükellefiyetler. İşte bütün bunlar "zincirlere, bukağılara" benzetilmiştir. Nitekim şair şöyle demektedir:

"Artık iş eskisi gibi değil, Ey Mâlik'in annesi!

Fakat zincirler boyunları kuşatmış bulunuyor.

O genç delikanlı artık olgun yaşlı bir adam gibidir.

Doğrunun dışında birşey söyleyemiyor.

O bakımdan genç hanımlar böylelikle rahata kavuştu "

Şair burada İslâm'ın hududunu ve onları aşarak harama geçmeyi engelleyen hükümlerini boynu çepeçevre kuşatan zincirlere benzetmektedir. Ebû Ahmad b. Cahş'ın, Ebû Süfyan'a söylediği şu beyit de bu kabildendir:

"Haydi onu al git, onu al git

Güvercinin boynu altındaki gerdanlık gibi, o da senin boynuna dolanmıştır."

Yani, onun utancı senden ayrılmayacaktır. Nitekim bir şey, bir kimseden ayrılmayacak olursa; Filan şey filanı gerdanlık gibi boynunu kuşattı, denilir.

9. "Ağır Yük" Anlamındaki Kelimeye "Zincirler" Anlamındaki Kelimenin Atfedilmesi:

Burada;

"zincirler" anlamındaki "el-ağlâl" kelimesi çoğul olmakla birlikte tekil olan

"el-Isr: Ağıryük"e nasıl atfedilebilmiştir denilecek olursa, buna cevap şudur: Isr, çokluk hakkında da kullanılabilen bir mastardır. Ayrıca İbn Âmir bu kelimeyi çoğul olarak; "Ağır yüklerini" diye;"Amellerini" kelimesi gibi okumuştur. Ayrıca günahı gerektirici işler farklı oldukları için bunu çoğul olarak okumuştur, Diğerleri ise bu kelimeyi tekil olarak okumuşlardır, çünkü lâfzı tekil olmakla birlikte kendi türünden hem az, hem çok hakkında kullanılabilen bir mastardır.

Diğer taraftan yüce Allah'ın:

"Bize ağır yük yükleme" (el-Bakara, 2/286) âyetindeki "Ur" kelimesinin tekil okunacağını icma ile kabul etmişlerdir. Aynı şekilde bu anlamda varid olan bütün kelimeler de bu türdendir. Meselâ:

"Ve onların işitmelerine" (el-Bakara, 2/7);

"Gözleri kendilerine dönmez" (İbrahim, 14/43) âyetindeki

"göz" anlamındaki kelime ile;

"Gizlice göz ucuyla baktıklarını..." (eş-Şûra, 42/45) âyetindeki bütün bu kelimeler (mastar, isimler) çoğul anlamındadır.

10. Peygambere Îman Edenler, Onu Yüceltenler, Ona Yardım Edenler...

Yüce Allah'ın:

"İşte ona îman edenler, onu yüceltenler" âyetindeki; Ona gereken saygıyı gösterip yardımcı olanlar demektir. el-Ahfeş der ki: el-Cahderi ve Îsa, bu kelimeyi şeddesiz olarak; diye okumuşlardır. Aynı şekilde;

"Ve anlara kuvvetle yardım ederseniz" (el-Mâide, 5/12) kelimesi de böyle okunmuştur. Bu Kil; şeklinde kullanılır.

"Onunla indirilen nûr'a" yani, Kur'ân-ı Kerîme.

"Kurtuluş: felâh" ise, istenen şeyi elde etmek demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

158

De ki: "Ey İnsanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan, hem dirilten, hem öldüren Allah'ın size, hepinize gönderdiği peygamberiyim. O halde Allah'a ve O'nun sözlerine Îman eden, ümmî peygamber olan Rasulüne Îman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulmuş olasınız."

Nakledildiğine göre, Hazret-i Mûsa da, Hazret-i Îsa da Hazret-i Peygamberin geleceğini müjdelemişlerdir. Sonra da bizzat kendisinin:

"Şüphesiz ben... Allah'ın size hepinize gönderdiği Peygamberiyim" demesini emretti.

"O'nun sözlerine..." Allah'ın sözleri, Tevrat, İncil ve Kur'ân-ı Kerîm gibi kitaplarıdır.

159

Mûsa'nın kavminden de hakka yönelten ve gereğince adaletle hükmeden bir topluluk vardır.

"(İnsanları) hakka yönelten" âyeti, insanları hidayete davet eden kimseler anlamındadır,

"Ve gereğince adaletle hükmeden" yani, verdikleri hükümlerde adaletli davranan demektir.

"Tefsir"de şöyle denilmektedir: Bunlar, Kum nehri'nin ötelerinde Çin'in geri tarafında Allah'a hak ve adaletle ibadet eden bir topluluktur. Muhammed'e îman etmişler, Cumartesi'yi de terk etmişlerdir. Bizim kıblemize dönerek ibadet ederler. Ne bizden bir kimse onlara ulaşır, ne onlardan bize bir kimse.

Rivâyet edildiğine göre, Mûsa (aleyhisselâm)'dan sonra ayrılıklar baş gösterince, onlardan hak ile insanları hidayete davet eden bir topluluk vardı. Bunlar, İsrailoğulları arasında kalmaya takat getiremediler. Nihayet Allah onları insanlardan ayrı, arzından bir tarafa çıkmalarını sağladı. Yerde onlara bir tünel açıldı. O tünelin içinde bir buçuk yıl kadar bir süre yol aldılar, nihayet Çin'in geri tarafında yeryüzüne çıktılar. İşte bunlar, şu ana kadar hak üzeredirler. İnsanlarla onlar arasında bir deniz vardır ki, bu deniz sebebiyle onlara ulaşılamamaktadır.

Hazret-i Cebrâîl de Miraç gecesinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı onlara götürmüş, onlar da Hazret-i Peygamber'e îman etmiş, kendilerine Kur'ân'dan bazı sureleri öğretmiş ve şöyle sormuş: “Sizin herhangi bir ölçek ve teraziniz var mı?” Onlar: Hayır dediler. Hazret-i Peygamber: “Peki geçiminizi nerden sağlıyorsunuz” diye sorunca, biz ovaya çıkar ekin ekeriz. Ekini biçtik mi, onu orada bırakırız. Bizden herhangi bir kimsenin bir ihtiyacı olduğunda gider oradan ihtiyacı kadarını alır.

Hazret-i Peygamber: “Peki kadınlarınız nerede” diye sorunca, onlar: Bizden ayrı bir yerdedirler. Bizden herhangi bir kimsenin hanımına ihtiyacı olursa, ihtiyacı olduğu vakit ona gider.

“Peki sizden herhangi bir kimse konuşması esnasında yalan söyler mi” diye sorunca, şu cevabı verdiler: Bizden herhangi bir kişi bu İşi yapacak olursa, onu bir ateş gelip alır. Gökten inen bir ateş onu yakar.

Yine Hazret-i Peygamber: “Ne diye evleriniz hep aynı yüksekliktedir”, diye sorunca, şu cevabı verdiler: Kimimiz, kimimizden daha yukarı çıkmasın (üstünlük sağlamasın) diye.

Hazret-i Peygamber: “Peki kabirleriniz ne diye kapılarınızın önündedir”, diye sorunca; ölümü hatırlamaktan gafil olmayalım diye, cevap verdiler.

Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İsra gecesi dünyaya dönünce kendisine:

"Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki, hak ile yol gösterirler. Ve onunla adaletle hükmederler" (el-A'raf, 7/181) âyeti indirildi. Bununla Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetini kastetmektedir. Ve bu âyet-i kerîme ile yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya kavmine verdiği şeylerin aynısını Hazret-i Peygamber'in ümmetine de vermiş olduğunu kendisine bildirmektedir.

Burada sözü geçenlerin kitap ehlinden Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman eden kimseler oldukları söylendiği gibi, bunların Hazret-i Mûsa'nın şeriatı nesh olmadan önce o şeriata sımsıkı sarılan, onda hiçbir değişiklik yapmayan ve peygamberleri öldürmeyen, İsrailoğullarına mensup bir topluluk oldukları da söylenmiştir.

160

Biz onları on İki kola, ümmetlere ayırdık. Kavmi ondan su istedikleri zaman Mûsa'ya: "Asanı taşa vur" diye vahyettik de ondan on iki pınar kaynayıp aktı. Herkes su İçeceği yeri iyice belledi. Onları üzerlerinde bulutla gölgelendirdik. Onlara kudret helvasıyla bıldırcın indirdik. "Size verdiğimiz temiz ve güzel rızıktan yiyin" (dedik). Onlar bize zulmetmediler. Fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı.

Âyetin tefsiri için bak:162

161

Bir zaman onlara: "Şu şehirde yerleşin. Orada dilediğiniz yerden yiyin ve: "Hıtta" deyin, şehrin kapısından da secde ederek girin ki, günahlarınızı bağışlayalım. Biz, İhsan edenlere daha da artıracağız" denilmişti.

Âyetin tefsiri için bak:162

162

Fakat İçlerinden o zulmedenler kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiştirdiler. Biz de zulümlerinden dolayı üzerlerine gökten bir azap indirdik.

Yüce Allah:

"Biz onları on iki kola, ümmetlere ayırdık" âyeti ile İsrailoğullarına ihsan etmiş olduğu nimetlerini saymaktadır. Her bir kolun (Sıbt'ın) İşi başkanları tarafından bilinebilmesi için onları kollara ayırdı. Böylelikle Hazret-i Mûsa'nın işi de kolaylaşmış oluyordu. Bir başka yerde de:

"Biz, içlerinden on iki nakîb (temsilci) dikmiştik" (el-Mâide, 5/12) diye buyurmaktadır ki, bu âyete dair açıklamalar daha önceden (5/12. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Kol" anlamındaki

"sıbt" kelimesi müzekker olduğu halde

"On iki" sayısının müennes gelmesi, ondan sonra müennes olan;

"Ümmetlere" kelimesinin gelmiş olmasındandır. O bakımdan bu sayıdaki müenneslik "ümmetler" içindir. Eğer, "sıbt" kelimesi müzekker olduğu için; Oniki kelimesi de müzekker olsaydı, el-Ferrâ''dan nakledildiğine göre bu da doğru olurdu.

"Sıbtlar" ile kabileler ve fırkaları kastettiği, bunun için de sayının müennes olarak getirildiği de söylenmiştir. Nitekim şair de şöyle demiştir:

"Şüphesiz Kureyş'in tamamı on batındır.

Sen ise, onun on kabilesinden de uzaksın."

Böylelikle şairin burada "batın"ın kabile ve kabilenin alt kolu "fasile: boy" olduğu kanaatine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı (batın'a giden zamiri) müennes olarak zikretmiştir. Halbuki batın kelimesi müzekkerdir. Nitekim "esbat" kelimesinin de müzekker ve çoğul olduğu gibi. ez-Zeo câc der ki; Âyetin anlamı, biz onları on iki fırkaya böldük, şeklindedir.

"Kol" kelimesi, "on iki"den bedeldir. "Ümmetler" kelimesi de "kol: esbat" in sıfatıdır.

el-Mufaddai ise, Âsım'dan "ti" harfi şeddesiz olarak; "Onları ayırdık" diye okuduğunu rivâyet etmiştir,

"Esbât: kollar" in Hazret-i İshak’ın soyundan gelenler arasındaki durumu İle Hazret-i İsmail'in soyundan gelenler arasındaki kabilelerin durumu aynı seviyededir.

"Esbat" kelimesi "sıbrdan alınmadır. Sıbt ise, develere yem olarak verilen bir bitkidir. el-Bakara Sûresi'nde (2/136. âyetin tefsirinde") buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Ma'mer, Hemmam b. Münebbih'den, o, Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den yüce Allah'ın:

"Fakat içlerinden zulmedenler kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiştirdiler" âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: "Onlar arpa içinde bir buğday tane (si.) dediler." Kendilerine: "O şehrin kapısından da secde ederek girin" denildiği halde onlar, kıçtan üstünde bağdaş kurarak girdiler. Buhârî, Tefsir 2. sflre 5; Müslim, Tefsir 1; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 2

"Zulümlerinden dolayı" anlamındaki; deki fiil merfu'dur. Çünkü bu, müstakbel (geniş zamanlı müzari) bir fiildir ve nasb mahallindedir. ise, mastar anlamındadır. Zulümleri sebebiyle, zulümlerinden dolayı anlamına gelir. Bu âyet-i kerimenin anlamlan ve ihtiva ettiği hükümlere dair açıklamalar el-Bakara sûresinde (bk. 2/58. âyetin tefsiri) geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah'a hamd olsun.

163

Onlara deniz kıyısındaki o kasabanın durumunu da sor. Hani onlar Cumartesi gününde haddi aşmışlardı. Çünkü Cumartesilerinde balıkları akın akın meydana çıkarak yanlarına geliyor, tatil yapmadıkları gün ise yanlarına gelmiyordu. İşte Biz, İtaatten çıktıklarından dolayı kendilerini böylece İmtihan ediyorduk.

"Onlara deniz kıyısındaki o kasabanın durumunu da sor." Yani, o kasaba halkının durumu hakkında sor demektir. Kasaba halkını anlatmak üzere kasabayı zikretmiş olması, kasabanın onların kardıkları yer, yahutta bir araya toplanıp gelmelerine sebep olan yer oluşundan dolayıdır. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın:

"İçinde bulunduğumuz o kasabaya da sor." (Yusuf, 12/82) âyeti İle "Sa'd b. Muaz'ın ölümü sebebiyle Arş sarsıldı" Buhârî, Menâkıbu'l-Ensar 12; Müslim, Fedâilus-Sahabe 123-125; Tirmizî, Menakıb 50; İbn Mâce, Mukaddime 11, had. no: 158; Müsned, 111, 234, 296. 316, 349, VI, 329. hadisidir. Bununla Hazret-i Peygamber arş ehli olan melekleri kastetmektedir. Onlar, Hazret-i Sa'd'ın kendilerine geleceği müjdesi ve buna sevindikleri için öyle ifade edilmiştir.

Yani sen, sana komşuluk eden yahudilere geçmişlerine dair haberleri, onlardan maymunlara ve domuzlara dönüştürüldüklerine dair kimselerin haberlerini sor. Bu İse, onlara gerçeği söyletmek (takrir) ve azarlamak kastıyla yöneltilen bir sorudur. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın doğruluğunun alameti idi. Çünkü yüce Allah onu, başkalarından bu gibi şeyleri öğrenmeksizin bu hususlar hakkında haberdar etmişti.

Onlar şöyle diyorlardı: Biz, Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz. Çünkü bizler O'nun gerçek dostu İbrahim'in soyundan ve İsrail'in soyundan geliyoruz. Bunlar ise, Allah'ın İlk çocuklarıdır. (Bk. el-Mâide, 5/18. âyetin tefsiri) Allah ile konuşmuş Mûsa'nın soyundandır ve onun torunlarından olan Uzeyr'in soyundandır. Biz de onların çocuklarındanız. Bunun üzerine yüce AllahPeygamberine: Ey Muhammed, onlara o kasaba hakkında sor. Ben, o kasaba halkını günahları sebebiyle azaplandırmadım mı? Bu ise, onların sadece şeriatin fer'i hükümlerinden birisini değiştirmeleri sebebiyle olmuştu.

Bu kasabanın hangisi olduğunu tayin hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbâs, İkrime ve es-Süddî, buranın Eyle olduğunu söylemişlerdir. Yine İbn Abbâs'tan buranın Eyle ile Tûr arasındaki Medyen olduğunu söylediği nakledilmiştir.

ez-Zührî buranın Taberîye olduğunu ifade etmiştir. Katade ve Zeyd b. Eslem ise burası Şam kıyılarında bir yerde Medyen ile Aynun arasında Makna diye bilinen yerdir. Yahudiler bu kıssayı kendileri hakkında tahkir edici ve aşağılayıcı bir muhtevası bulunduğundan dolayı gizleyip dururlardı.

"Deniz kıyısındaki o kasaba" yani, denize yakın bulunan o kasaba... Meselâ; tabiri, eve yakın idim demektir.

“Hani onlar Cumartesi gününde haddi aşmışlardı." Yani, o günde balık avlamaları yasak kılındığı halde balık avlıyorlardı. "Yahudiler Cumartesi günü çalışmayı bıraktılar," denilir.

(..........) ise, kişiyi -mesela- dilsizlik gibi bir hal aldı. "sükûn buldu, hareket etmedi" anlamına gelir. Cumartesi gününe eriştiler. Yahudiler Cumartesi'ye girdiler" tabirleri kullanılır.

Sebt (Cumartesi) bilinen gündür. Kelime olarak da rahat etmek ve kesmekten gelir. Çoğulu ise, şekillerinde gelir.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Kim Sebt (Cumartesi) günü hacamat yaptırır da ona bir baras (baraş) hastalığı isabet ederse, kendisinden başka kimseyi kınamasın." el-Hâkim, el-Müstedrek, IV, 409-410; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, V, 92.

İlim adamlarımız der ki: Bunun böyle olmasının sebebi, kanın Cumartesi günü soğuk olmasından dolayıdır. Eğer sen kanı dışarı akıtmak için müdahalede bulunacak olursan, o da gereği gibi akmaz ve bu baras'a dönüşür.

Cemaat "Haddi aşmışlardı" diye okumuşlardır. Ebû Nehîk İse, şeklinde "ye" harfi ötreli, "ayn" harfi esreli, "dal" harfini de şeddeli olarak okumuştur. Birinci kıraat; "Haddi aşmak"tan gelirken, ikinci kıraat; "gerekli hazırlığı yapmak"tan gelmektedir. Yani, balıkları yakalamak için gerekli araçları hazırlıyorlardı anlamına gelir. İbn es-Semeyka ise, "Sebt" kelimesini çoğul olarak; "Cumartesi günlerinde," diye okumuştur.

"Çünkü Cumartesilerinde... balıkları yanlarına geliyor" âyetindeki "Cumartesileri" anlamına gelen; kelimesi, "Sebt" kelimesi çoğul yapılarak diye de okunmuştur.

"Akın akın meydana çıkarak." Yani, su üzerinde oldukça fazla görünerek kalabalıklar halinde gelerek, demektir.

el-Leys der ki; Başlarını yukarı doğru kaldırmış balıklar, anlamına gelir. Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Denizdeki balıklar, Cumartesi günleri denizden büyük kalabalıklar halinde geliyor ve Eyle kasabası bundan dolayı çokça kalabalıklaşıyordu. Yüce Allah, bunun üzerine bu balıkların Cumartesi günü avlanmayacağı ilhamını verdi. Çünkü yüce Allah yahudilere o gün balık avlamalarını yasaklamıştı.

Şöyle de denilmiştir. Bu balıklar, onların kapılarına kadar başlarını yukarı doğru kaldırarak tıpkı beyaz kuşlar gibi akın akın geliyordu. -Bunu, müteahhir müfessirlerden bazıları böylece nakletmiştir.- Onlar da Cumartesi günü haddi aşarak bu günde balıkları alıp yakaladılar. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır. Batıkları Pazar günü aldıkları da söylenmiştir. İleride de açıklanacağı gibi daha sahih olan da budur.

"Tatil yapmadıkları gün ise" balıkları

"yanlarına gelmiyordu." Yani, Sebt yapmadıkları gün demektir. Sebt yapmak ise, Cumartesi gününü ta'zim etmek demektir. el-Hasen, "Tatil yapmadıkları gün" kelimesini "ye" harfini ötreli olarak; şeklinde okumuştur. Yani, Cumartesi gününe girmedikleri gün, anlamına gelir. Nitekim; ifadeleri Cuma gününe, öğlen vaktine, yeni aya girdik, anlamında kullanılır.

"İşte Biz, itaatten çıktıklarından dolayı kendilerini böylece imtihan ediyorduk." Yani, ibadette onlara işi sıkı tutuyor ve onları deniyorduk.

el-Huseyn b. el-Fadl'a şöyle sorulmuş: Siz, "helal, sana ancak seni hayatta tutacak kadarıyla gelir, haram ise sana hadsiz, hesapsız olarak gelir" anlamını Allah'ın Kitabında bulabiliyor musunuz? O, şu cevabı vermiş: Evet, ben bunu Davud ile Eylelilerin kıssasında buluyorum:

"... çünkü Cumartesilerinde balıkları akın alan meydana çıkarak yanlarına geliyor, tatil yapmadıkları gün ise yanlarına gelmiyordu."

Bu âyet-i kerîme ile ilgili kıssalar arasında rivâyet olunduğuna göre bu olay, Davud (aleyhisselâm) zamanında olmuştu. İblis de bunlara telkinde bulunarak şöyle demişti: Size bu balıkları Cumartesi günü yakalamanız yasaklandı. Bunun için siz havuzlar yapın. Bu sefer onlar da Cuma günü balıkları havuzlara sürüklüyorlar, orada kalıyorlar ve suyun azlığı dolayısıyla da oradan çıkmak imkanını bulamıyorlardı. Onlar da Pazar günü bu balıkları tutup çıkartıyorlardı.

Eşheb, Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet eder: İbn Numan'ın iddiasına göre onlardan herhangi bir kimse ip alır, bu ipin ucuna iki uçlu bir düğüm atar, bu düğümü de balığın kuyruğuna atardı, ipin diğer ucu ise bir kazığa bağlı bulunurdu. O, ipi bu haliyle Pazar gününe kadar bırakırdı. Daha sonra bu işi yapanın başına herhangi bir bela gelmediğini görünce, diğer insanlar da bu şekilde davranmaya başladılar ve nihayet balık avı oldukça çoğaldı. Balıklar pazarlarda satılmaya ve haddi aşmış fasıldar açıktan açığa balık avlamaya başladı. İsrailoğullarından bir kesim kalkıp bu işten vazgeçmelerini istedi. Açıktan açığa bunu yasaklamaya çalıştılar ve bu işi yapanlardan uzaklaştılar.

Denildiğine göre bu yasağın çiğnenmesine karşı çıkanlar, biz sizinle bir arada kalamayız, diyerek kasabayı bir duvarla ikiye ayırdılar. Bu yasağın çiğnenmesine karşı çıkanlar bir seferinde meclislerinde bulundukları sırada, yasağı çiğneyenlerden kimsenin dışarı çıkmadığını gördüler. Mutlaka bunların başına bir iş gelmiştir, diyerek duvara tırmanıp onlara baktılar, maymunlara dönüştürülmüş olduklarını gördüler. Kapıyı açıp yanlarına gittiler. Maymunlar insanlar arasından akrabalarını tanıdılar. Fakat insanlar, maymunlar arasındaki akrabalarını tanıyamadılar. Bu sefer her bir maymun insanlardan olan akrabasının yanına gidiyor, elbiselerini koklayıp ağlamaya başlıyordu. İnsanlar onlara: Biz size bu İşten vazgeçmenizi söylemiyor muyduk? diyorlar, maymunlar ise başlarını; evet anlamında hareket ettiriyorlardı.

Katade der ki: Genç olanları maymunlara, yaşlıları da domuzlara dönüştürüldü. Aralarından yalnızca bu işten vazgeçmelerini isteyenler bu azaptan kurtuldular, diğerleri ise helâk edildiler.

164

Hani içlerinden bir topluluk: "Allah'ın kendilerini helâk edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" dediği zaman onlar: "Rabbinize karşı mazeret olsun ve belki bunlar da sakınırlar diye" demişlerdi.

Bir görüşe göre: İsrailoğulları ancak iki kesime ayrılmış oldular. Buna göre yüce Allah'ın:

"Hani içlerinden bir topluluk: Allah'ın kendilerini helâk edeceği veya çetin bir azâb ile azaplandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz dediği zaman..." Yani, bu işi yapanlar öğüt verenlere öğütleri sırasında şöyle demişlerdi:

“Eğer sizler, Allah'ın bizi helâk edeceğini biliyorsanız, bize ne diye öğüt veriyorsunuz?”

Bunun üzerine Allah da onları maymunlara dönüştürmüştü.

(Öğüt verenler ise):

"Rabbinize karşı mazeret olsun ve belki bunlar da sakınırlar diye demişlerdi." Yani, öğüt verenler şu cevabı vermişlerdi:

Bizim size öğüt verişimiz, Rabbinize karşı bizim için mazeret olsun diyedir. Yani, belki siz sakınırsınız diye size öğüt vermemiz bizim için bir görevdir. Taberî bu görüşü İbnü'l-Kelbî'den, senediyle nakletmektedir.

(İkinci görüş:) Müfessirlerin Cumhûru (çoğunluğu) ise, şöyle demişlerdir:

İsrailoğulları üç fırkaya ayrılmışlardı. Âyet-i kerimedeki zamirlerden zahiren anlaşılan da budur.

Bu fırkanın birisi isyan etmiş ve balık avlamıştı. Bunlar da yaklaşık yetmiş kişi idiler.

Bir kesim (ikinci) bu işi terketmelerini istemiş ve onlardan ayrılmıştı, bunlar da oniki bin kişi idiler.

Diğer bir kesim (üçüncü grup: Çekimserler) ise, avlayanlardan ayrılmakla birlikte ne vazgeçmelerini istedi, ne de isyan etmişti.

İşte bu üçüncü kesim, Öbürlerini yaptıklarından vazgeçirmeye çalışanlara; “sizler, -zann-ı- galibe ve yüce Allah'ın o dönemlerde isyan eden toplumlara yaptıklarından anlaşıldığına göre- Allah'ın helâk edeceği yahut azaba uğratacağı bir topluluğa -İsyan edenleri kastediyorlar- ne diye öğüt veriyorsunuz” demişlerdi.

Bunun üzerine bu günahı işleyenleri vazgeçirmek isteyenler, şu cevabı vermişlerdi:

“Bizim öğüt verişimizin sebebi, Allah'a karşı bizim mazeretimiz olması içindir ve belki de onlar bu işten sakınırlar, diyedir.”

Eğer iki kesim olsalardı, bu işten vazgeçmelerini istiyen kesimin isyan eden kesime:

"...ve olur ki, sakınırsınız" demeleri gerekirdi.

Bundan sonra da şu hususta ihtilaf edilerek bir kesim şöyle demiştir:

İsyan edenlere vazgeçmelerini söylemeyen, kendileri de isyan etmeyen kesim de, bu vazgeçirmeyi terkettiklerinden dolayı ceza olmak üzere isyan eden kesimle birlikte helâk edildiler.

Bunu İbn Abbâs ifade etmiştir. Yine o, ben bunlara ne yapıldığını bilemiyorum, demiştir. Âyet-i kerimenin zahirinden de anlaşılan budur. (Âyet-i kerîme bunların akıbetinden söz etmemektedir).

İkrime der ki: Ben, İbn Abbâs'a bunlara neler yapıldığını bilmiyorum deyince, şöyle dedim: Bu gibi kimselerin isyankârların yaptıklarından hoşlanmadıklarını, onlara muhalefet ettikleri, bunun için de:

"Allah'ın kendilerini helâk edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz" dedikleri dikkat çekmiyor mu? Ben, bu hususta ona, bunların sonunda kurtulmuş olduklarını kabul ettirinceye kadar ısrarıma devam ettim, sonunda bana bir elbise hediye etti. Bu da el-Hasen'in görüşüdür.

Yalnızca haddi aşan kesimin helâk edilmiş olduğuna delil teşkil eden âyetler arasında yüce Allah'ın:

"Zulmedenleri de... yakaladık" (el-A'raf, 7/165) âyeti ile:

"Yemin olsun sizden Cumartesi günü haddi aşanları bilmişsinizdir..." (el-Bakara, 2/65) âyeti delil teşkil etmektedir.

Îsa ve Talha; "Bir mazeret olsun diye" şeklinde nasb ile okumuşlardır.

el-Kisaî'ye göre bunun nasb oluşu iki sebeptendir: Birincisine göre mastar olarak nasbedilmiştir, ikincisine göre; takdiri ile nasbedilmiştir. Yani biz bunu mazeret olsun diye yaptık, anlamındadır. Aynı zamanda bu, Hafs'ın, Âsım'dan rivâyet ettiği kıraatidir.

Diğerleri ise, bu kelimeyi ref ile okumuşlardır ki, tercih edilen de budur. Çünkü onlar, yaptıkları ve kınandıkları bir işten dolayı özür dilemek, mazur görülmek için özür beyan etmek istememişlerdi. Bunun yerine onlara, niye öğüt veriyorsunuz denilince, onlar da bizim öğüdümüz mazeret teşkil etsin diyedir, demişlerdi. Eğer bir kimse diğerine şu işten dolayı Allah'a da sana da özür beyan ediyorum, diyerek bununla da özür dilemeyi kastediyor ise, o takdirde bu kelime nasbedilir. Sîbeveyh’in görüşü budur.

Âyet-i kerîme aynı zamanda Seddü'z-Zerai'nin kabul edileceğine delil teşkil etmektedir.

el-Bakara Sûresi'nde (2/63. âyet, 3. başlıkta) ve oradaki açıklamalar arasında başka yaratıklara dönüştürülenlerin soylarının devam edip etmediğine dair açıklamalar geniş bir şekilde geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah'a hamd olsun. Yine Âl-i İmrân (3/21-22. âyet, 2. başlıkta) ile el-Mâide Sûresi"nde (5/79. âyette) iyiliği emredip münkerden alıkoymaya dair açıklamalar geçtiği gibi, en-Nisa Sûresi'nde de (4/140-141. âyetlerin tefsirinde) fesat ehlinden ayrılıp onlardan uzak durmaya, onlarla birlikte oturup kalkanların onlar gibi olacağına dair açıklamalar geçtiğinden, burada bu açıklamaları tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

165

Onlar, kendilerine verilen öğütleri unutunca Biz de kötülükten alıkoyanları kurtardık. Zulmedenleri de yapageldikleri fasiklıkları yüzünden şiddetli bir azapla yakaladık.

"Unutmak" hem yanılarak, hem de kasti olarak terkeden kimse hakkında kullandır. Çünkü yüce Allah:

"Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca..." diye buyurmuştur ki, kasti olarak onu terkedince anlamındadır. Yüce Allah'ın:

"Onlar Allah'ı unuttu, O da kendilerini unuttu" (et-Tevbe, 9/67) âyeti de bu türdendir.

"Şiddetli bir azapla" oldukça ağır ve celin bir azapla

"yakaladık."

"Şiddetli" kelimesinin onbir çeşit kıraati vardır:

1- Ebû Amr, Hamza ve el-Kisaî'nin "fail" vezninde; şeklindeki kıraatleri.

2- Mekkelilerin aynı vezinde ancak "be" harfi esreli olarak; şeklindeki kıraatleri.

3- Metlinelilerin; şeklinde "be" harfi esreli, "ya" sakin, ondan sonra da "sin" harfi çift esreli okuyuşları.

Bu hususta da iki görüş vardır: el-Kisâî der ki: Bu kelimenin asli; şeklinde şeddesiz ve denizelidir, İki "ye" harfi yanyana geldikten sonra birileri hazfedilip ilk harf de esreli okunmuştur, Ekmek ve şehid demek gibi. Bunun "fi'l" vezni üzere; şeklinde olup ilk harfini esreli okuduktan sonra hemzeyi tahfif ile ve kesreyi de hazf ile okunduğunu kastettiği de söylenmiştir. Tıpkı; denildiği gibi.

4- el-Hasen'in kıraati. Buna göre "be" harfi esreli, ondan sonra sakin bir hemze, ondan sonra da üstün bir "sin" şeklindeki kıraatidir.

5- Ebû Abdurrahman el-Mukri') şeklinde "be" harfi üstün, hemze esreli, "sin" de iki esreli olarak okumuştur.

6- Yakub el-Kari' der ki: Bazı kıraat âlimlerinden; şeklinde "be" harfi üstün, hemzesi esreli, "sin" üstün olarak okudukları rivâyeti de gelmiştir.

7, 8, 9- el-A'meş'in kıraati ise, "fey'il" vezninde; şeklindedir. Yine ondan fay'al vezininde; şeklinde okuduğu rivâyet edildiği gibi, şeklinde "be" harfi üstün ve hemzesi şeddeli ve esreli okuduğu da rivâyet edilmiştir. el-A'meş'in bütün bu kıraatlerindeki "sin" harfi ise, iki esrelidir.

10- Nasr b. Âsım'ın; şeklinde "be" harfi üstün, "ye" harfi de şeddeli olup hemzesiz okuyuşu,

11- Yakub el-Kari, der ki: Bazı kıraat âlimlerinin; şeklinde "be" harfi esreli, ondan sonra sakin hemze ile, ondan sonra da üstün harekeli "ye" ile okuduklarına dair rivâyet de gelmiştir.

İşte bunlar toplam onbir kıraattir. Bunları en-Nehhâs nakletmektedir.

Ali b. Süleyman der ki: Araplar; Bayağı bir şey getirdi," derler. Buna göre; Bayağı, adi azap" demek olur.

el-Hasen'in kıraatine gelince, Ebû Hatim bu kıraatin açıklanabilecek bir tarafı olmadığını iddia etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü; denilemez ki, denilebilsin.

en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Ebû Hatim’in bu sözü merduttur. Çünkü nahivciler; "Şunu şunu yaparsan, o ne İyi ne güzeldir!" derler ve bununla da yaptığın o işin çok güzel olduğunu kastederler. el-Hasen'in kıraatine göre ise âyet, Onları öyle bir azap ile yakalarız ki, o ne kötü bir azaptır! takdirinde olur.

166

Böylece onlar serkeşlik ederek kendilerine yasak kılananları yapmakta ısrar edince, kendilerine: "Allah'ın rahmetinden uzak, aşağılık maymunlar olun" dedik.

"Böylece onlar serkeşlik ederek kendilerine yasak kılınanları yapmakta ısrar edince" yani, Allah'a isyanda haddi aşmayı sürdürünce

"kendilerine: ...aşağılık maymunlar olun dedik."

"Aşağılık...lar" kelimesi; Ben onu uzaklaştırdım, kovdum, o da uzaklaştı ifadesinden gelmektedir. Buna dair açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/65. âyet, 3. başlığın son taraflarında) geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet, masiyet işlemenin ilahî azaba ve intikama sebep teşkil ettiğini göstermektedir. Bunun da anlaşılmayacak kapalı bir tarafı yoktur

Denildiğine göre, yüce Allah bu sözleri kendilerine işitebilecekleri bir sesle söyledi, onlar da böyle oluverdiler. Bir başka açıklamaya göre ise, âyet Biz onları maymunlar yaptık, anlamındadır.

167

O vakit, Rabbin onlara: Kıyâmet gününe kadar üzerlerine mutlaka kendilerini en kötü azaba uğratacak kimseler göndereceğini bildirdi. Şüphe yok ki, Rabbin cezayı çabucak verendir. Ve muhakkak ki O, mağfiret ve rahmet edendir.

Yani, yüce Allah, onların geçmişlerine şunu bildirmişti: Eğer buyruklarımı değiştirir ve ümmî peygambere Îman etmeyecek olurlarsa, Allah, üzerlerine kendilerine azap verecek kimseleri gönderecektir, Ebû Ali der ki: Med'li olarak; "Bildirdi," demektir. (Âyet-i kerimede "bildirdi" anlamındaki kelimeyle aynı kökten). Buna karşılık "zel" harfi şeddeli olarak; da, seslendi demektir. Bir kesim ise, şekillerinin ikisinin de "bildirdi" anlamına geldiğini söylemişlerdir. Tıpkı, "Kesin olarak inandı" demek gibi. Şair Züheyr de der ki:

"Şöyle dedim: Şunu bil ki, avın gafil bir anı vardır.

Eğer bu anı kaçırmayacak olursan, şüphesiz ki onu öldürürsün?"

Bir başkası da şöyle demektedir:

"Şunu bil ki, insanların en kötü kabilesi, aralarında ki parolaları

(Bir deve çobanı ismi olan): Yesar diye Beslenilenlerdir."

Burada; "Bil ki, Öğren ki" fiilleri; "Bil ki" İle aynı anlamdadır.

"Kendilerini... uğratacak" tattıracak anlamında olup, buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/49. âyet, 7-8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Burada maksadın Buht Nassar olduğu, Araplar olduğu, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmeti olduğu söylenmiştir. Daha zahir (kuvvetli) olan görüş de bu sonuncusudur. Çünkü Kıyâmet gününe kadar kalacak olan ümmet onlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İbn Abbâs der ki: Burada "En kötü azap" dan kasıt cizyenin alınmasıdır.

Onların maymun ve domuzlara dönüştürüldükleri ileri sürülerek onlardan cizye nasıl alınacak diye sorulacak olursa, şu şekilde cevap verilir: Cizye, onların çocuklarından ve soyundan gelenlerden alınacaktır. Onlar ise enzilletlikavim olan yahudilerdir. Saîd b. Cübeyr'den rivâyete göre, "en kötü azap"dan kasıt haraçtır. Hazret-i Mûsa'ya gelene kadar hiç bir peygamber haraç toplamış değildir. Haracı ilk olarak tesbit eden odur. Onüç yıl süreyle haraç topladı, sonra da bunu bıraktı. Daha sonra da haraç toplayan peygamber ise, bizim peygamberimizdir.

168

Onları, yeryüzünde paramparça topluluklar halinde dağıttık. Onlardan kimi salihlerden oldu, kimi de bundan aşağıdadır. Belki dönerler diye de onları hem iyiliklerle, hem de kötülüklerle İmtihan ettik.

"Onları yeryüzünde paramparça topluluklar halinde dağıttık." Yani Biz onları, ülkelere, değişik yerlere dağıttık.

Bununla yüce Allah, işlerinin dağıtılmış olduğunu, onların sözbirliği ederek bir araya gelip birleşmelerinin sözkonusu olmadığını anlatmak istemiştir.

“Onlardan kimi salihlerden oldu" âyeti mübtedâ olarak ref mahallindedir. Maksat, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman edenler, aralarından herhangi bir değişiklik yapmayanlar ve Hazret-i Mûsa'nın şeriatinin nesh edilmesinden önce ölenler kastedilmektedir. Yahut da, önceden de geçtiği üzere Çin'in öte tarafında bulunanlardır.

"Onlardan kimi de bundan aşağıdadır" anlamındaki ise, zarf mahallinde mansubtur. en-Nehhâs der ki: Bunu ref ile okuyan kimse olduğunu bilmiyoruz. Maksat ise onların kâfir olanlarıdır,

"Biz de belki dönerler" yani küfürlerinden vazgeçip geri dönerler

"diye de onları hem iyiliklerle" bolluk ve afiyet ile

"hem de kötülüklerle" yani, kuraklık, türlü zorluk ve sıkıntılarla

"imtihan ettik."

169

Onlardan sonra kötü kimseler gelip yerlerine geçti. Kitab'a da mirasçı oldular. Bu dünyanın değersiz malını alırlar (ve): "Bize ileride mağfiret olunur" diyorlardı. Kendilerine ona benzer değersiz bir meta gelirse, onu da alıyorlardı. Allah'a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmadı mı? Halbuki onda olanı durmadan okumuşlardı. Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?

Yüce Allah:

"Onlardan sonra kötü kimseler gelip yerlerine geçti" âyeti ile, yeryüzünde darmadağın ettiği kimselerin çocuklarını kastetmektedir.

Ebû Hatim der ki: kelimesi, "lâm" harfi sakin olarak "çocuklar" anlamındadır. Tekili ve çoğulu arasında fark yoktur, "Lâm" harfi üstün olarak ) ise, "bedel, onun yerine geçen" demektir. İster çocuk olsun, ister yabancı olsun farketmez.

İbnü'l-A'rabî' ise, şeklinde "lâm" harfi üstün olursa, başkalarının yerine geçenlerin salih olmaları halinde, sakin olursa ise, salih olmamaları halinde kullanılır, demiştir. Nebît der ki:

"Kanatları altında yaşananlar geçip gittiler

Bense, uyuz olmuşun derisini andıran sonrakiler arasında kaldım."

Bayağı sözlere; denilmesi de buradan gelmektedir. Yine, kullanılagelen bir deyim olan; "Bin defa sustu, sonunda da bayağı bir söz söyledi," sözü de bu kabildendir. O halde, bu kelimenin "lâm" harfi sakin olursa, yermek anlamını, üstün olursa da övmek anlamını verir. Meşhur kullanım şekli de böyledir. Nitekim Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Bu ilmi sonradan gelenlerin her biri arasından o neslin âdil olanları taşır."Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 140. Bu iki şeklin herbirinin diğeri yerine kullanıldığı da olur. (Meselâ) Hassan b. Sabit der ki:

"Sana doğru atılan ilk adım bizim adımımızdır.

Ve bizden sonra gelenlerimiz; Allah'a itaat yolunda ilklerimize tabidirler."

Bir başkası da şöyle demektedir:

"Biz öyle bir halef ile (sonradan gelenlerle) karşılaştık ki,

onlar ne kötü haleftir!

Yüzümüze kapısını kapattı, sonra da yemin etti.

Kapıcı, yükü ağır geldi mi duran ve

Tanıdığı kimseden başkasını içeri almayacak diye."

Bu âyet-i kerimeden kasıt ise (sonra gelenlerin) yerilmesidir.

Müfessirler,

“kitaba da mirasçı oldular" (âyetiyle) kastedilenlerin yahudiler olduklarını söylemişlerdir. Bunlar, Allah'ın Kitabına mirasçı olup onu okudular, başkalarına Öğrettiler. Ancak, onu okuyup öğrenmelerine rağmen hükmüne muhalefet edip haram kıldığı şeyleri de işlediler. O bakımdan bu âyet onlar için bir azar ve bir sitem anlamındadır.

"Bu dünyanın değersiz malını alırlar." Daha sonra yüce Allah, ileri derecedeki hırsları ve düşkünlükleri sebebiyle dünya metaından kendilerine arz olunan şeyleri aldıkların) haber vermekte ve

"bize İleride mağfiret olunur diyorlar" deyip tevbe etmediklerini bildirmektedir. Bu âyet, onların tevbe etmeyen kimseler olduklarının delilidir.

Yüce Allah'ın:

"Kendilerine ona benzer değersiz bir meta gelirse, onu da alıyorlardı" âyetindeki "değersiz meta" anlamı verilen; kelimesi dünya metaı demek olup "radıyallahü anh" harfi üstün okunur. Sakin okunacak olursa, dirhem ve dinar dışında kalan mallara addır.

Bu âyet-i kerimede rüşvet almaya ve haram kazanç yollarına işaret edilmektedir. Daha sonra yüce Allah onları "bize ileride mağfiret olunur" sözleriyle aldanışa düştüklerini ve onların ikinci defa imkân buldukları vakit aynı işi bir daha işlediklerini bildirerek yermektedir. Bu aldanışları sebebiyle kendilerine mağfiret olunacağını kati olarak kabul ettiler ve günahlarını ısrarla devam ettirdiler. Oysa "bize ileride mağfiret olunur" sözü ancak işlediği günahtan vazgeçen ve pişman olan kimsenin söyleyebileceği bir sözdür.

Derim ki: Şanı yüce Allah'ın onlarda yerdiği bu nitelik bizde de vardır. Dârimî Ebû Muhammed senediyle şöyle bir rivâyet kaydetmektedir: Bize Muhammed b. el-Mubarek anlattı, bize Sadaka b. Halid anlattı. O, İbn Cabir'den, o da künyesi Ebû Amr olan bir şeyhten (hadis rivâyet eden ilim adamından) o da Muaz b. Cebel (radıyallahü anh)'dan dedi ki: Kur'ân-ı Kerîm, bir elbisenin eskiyip artık birbirini tutmaz hale gelmesi gibi bir takım kimselerin kalplerinde eskiyecektir. Onlar bu kitabı okuyacaklar fakat, ona karşı ne bir istek duyacaklar, ne de bir lezzet alacaklar. Onlar, kurt kalpleri üzerine koyun postları giyerler. Amelleri hep umuttur. Amellerine (kabul edilir mi diye) hiç korku girmez. Eğer kusurlu hareket ederlerse, ileride mükemmeline ulaştırılırız derler. Eğer kötülük işlerlerse, ileride günahlarımız bağışlanacak derler. Çünkü biz, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmuyoruz. Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 4.

Kendilerine... gelirse" deki zamirin, Medine yahudilerine ait olduğu söylenmiştir. Yani, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde Yesrib'de (Medine'de) bulunan yahudilere onun gibi değersiz bir mal gelecek olursa, geçmişleri o malı nasıl aldılarsa, onlar da öylece alırlar, demektir.

Bu âyetlerin: "Allah'a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmadı mı? Halbuki onda olanı durmadan okumuşlardı âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?" bölümü ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1. Tevratta Onlardan Alınan Söz:

"Allah'a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmadı mı?" âyetinde kitaptan kasıt, Tevrattır. Bu ise, şeriat ve hükümlerde yalnızca hakka bağlı kalmanın ve hakimlerin rüşvet sebebiyle batıla yönelmemeleri gerektiğine dair hükmün ağırlığına işaret etmektedir.

Derim ki: Hak âyetlerin bir gereği olarak, bunlar için bağlayıcı olan hükümler ile alınan bu sözlerin, -daha önce en-Nisâ Sûresi'nde (4/58. âyetin tefsirinde) açıklandığı gibi- bizim için de gerek Peygamberimizin lisanı ile gerek Rabbimizin kitabı ile bağlayıcı oldukları bildirilmiştir, Zaten bu hususta bütün şerîatler arasında herhangi bir ayrılık yoktur. Yüce Allah'a hamd olsun.

2. Adaletten Ayrılmanın Sebebi ve Rüşvet:

"Halbuki onda olanı durmadan okumuşlardı." Ve üstelik aradan fazla bir zaman dahi geçmemişti. Ebû Abdurrahman; şeklinde okumuş ve "te" harfini "dal" harfine idğam etmiştir.

İbn Zeyd der ki: Haklı olan, hakimlerine gelip rüşvet verirdi, onlar da Allah'ın Kitabını çıkartıp o kitap gereğince lehine hüküm verirlerdi. Haksız kişi de geldi mi, yine ondan rüşvet alırlar, bu sefer ona kendi elleriyle yazdıkları kitabı çıkartıp onun lehine hüküm verirlerdi.

İbn Abbâs;

"Allah'a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair"

âyeti ile ilgili olarak şunları söylemektedir: Onlar, günahlarının bağışlanacağını kesin olarak söyledikleri sözleri ile batılı söylemiş oldular.

İbn Zeyd der ki: Burada kasıt, -az önce de belirttiğimiz gibi- verdikleri hükümlerdeki batıllardır.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir:

"Onda olanı durmadan okumuşlardı" yani âyeti gereğince ameli ve onu anlamayı terketmek suretiyle onu silmişlerdi. Bu, Rüzgâr izi sildi" tabirinden alınmıştır derler. Yine silinip izi, eseri kalmayan çizgi, ev v.s. hakkında; İfadesinden alınmış olur. Bu anlam da yüce Allah'ın:

"Kendilerine kitap verilenlerden bir kesim... Allah'ın kitabını arkalarına atmışlardı." (el-Bakara, 2/101);

"Onlar ise onu sırtlarının arkasına attılar..." (Âl-i İmrân, 3/187) buyruklarına uygun düşmektedir. Nitekim el-Bakara Sûresi'nde (anılan âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır.

170

Bir de kitaba sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar (a gelince), şüphesiz Biz ıslah etmeye çalışanların mükâfatlarını zayi etmeyiz.

"Bir de kitaba sımsıkı sarılanlar." Yani Tevrat'a, gereğince amel etmek suretiyle bağlı kalanlar... Ebû'l-Âl-iyye ve Ebû Bekr rivâyetinde Âsım; Sımada sarılanlar" kelimesini şeddesiz olarak; "Tutunanlar" şeklinde şeddesiz olarak "Tuttu, tutar"dan gelen bir fiil olarak okumuşlardır. Ancak, birinci okuyuş daha uygundur. Çünkü, o okuyuşta yüce Allah'ın Kitabına ve dinine sımsıkı sarılıp, bunun tekrar tekrar ve çoklukla yapıldığı anlamı vardır. Ve onlar bununla öğünmektedirler. Allah'ın Kitabı ve dinine sımsıkı yapışmak, bu İşi devamlı ve tekrar tekrar yapmayı gerektirir. Ka'b b. Züheyr der ki:

"O bağlı kaldığını iddia ettiği ahde sarılması

Ancak eleklerin suları tutması gibidir."

Böylelikle, çokça ahidlerini bozma tabiatı dolayısıyla onu yermektedir.

171

Hani Biz dağı üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi çekip kaldırmıştık da onu üstlerine düşecek sanmışlardı. "Size verdiğimizi kuvvetle alın. Onda olanı düşünün ki sakınırsınız" (demiştik).

Yüce Allah'ın:

"Hani Bîz dağı üzerlerine... çekip kaldırmıştık" âyetindeki

"Çekip kaldırmıştık" lâfzı, yükseğe kaldırmıştık demektir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/63. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi." Sanki o, yüksekliği dolayısıyla üzerlerine gölge bırakan bir bulutu andırıyordu.

"Size verdiğimizi kuvvetle" tam bir ciddiyet ve gayretle

"alın... demiştik." Âyetin sonuna kadar olan bölümün tefsiri de daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/63. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

172

Hani Rabbin Âdem oğullarının sırtlarından zürriyetlerinİ almış ve onları kendilerine şahid tutup: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" (diye buyurmuştu). Onlar da: "Evet, şahid olduk" demişlerdi Kıyâmet günü: "Bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz diye.

Âyetin tefsiri için bak:174

173

Yahut: "Daha önce sadece atalarımız Allah'a ortak koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir kuşaktık. Şimdi o batıla saplananların işledikleri yüzünden bizi helâk mı edeceksin?" demeyesiniz diye.

Âyetin tefsiri için bak:174

174

İşte biz âyetleri böyle açıklarız. Belki dönerler diye.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Âdem Oğullarından Alınan Söz:

Yüce Allah'ın:

"Hani Rabbin... almış" yani sen, onlara daha önce sözü geçen indirilen kitaplarında yer alan sözleri hatırlatmakla birlikte, Âdem oğullarının zürriyetlerini çıkardığı gün kullardan almış olduğu sözleri de hatırlat...

Bu âyet-i kerîme müşkil bir âyet-i kerimedir, ilim adamları bu âyetin te'vili ve ahkâmına dair açıklamalarda bulunmuşlardır. Biz de bu hususta tesbit edebildiklerimize uygun olarak onların söylediklerini aktaracağız.

Kimisi şöyle demiştir: Âyetin anlamı şudur: Yüce Allah, Âdem oğullarının biri birlerinden gelecek olan zürriyetlerini onların sırtlarından çıkartmıştır. Bunlar,

"onları kendilerine şahid tutup, ben sizin Rabbiniz değil miyim" âyetinin anlamı, onları yaratmakla kendi tevhidini onlara göstermiştir, derler. Çünkü, baliğ olan her bir kişi zorunlu olarak kendisinin bir tek Rabbinin olduğunu bilir.

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim" yani, onlara böyle dedi, demektir. Bu ise, onlara karşı şahid tutmak ve onların bunu ikrar etmeleri yerine geçmiştir. Yüce Allah gökler ve yer hakkında onların:

"İsteyerek itaatle geldik, dediler" (Fussilet, 41/11) âyetinde olduğu gibi. el-Kaffal bu görüşü benimsemiş ve bu konuda uzun uzun açıklamalarda bulunmuştur.

Şöyle de açıklanmıştır: Şanı yüce Allah bedenleri yaratmadan Önce ruhları çıkartmış ve bu ruhlarda kendisine hitap olunanı bilip öğreneceği marifeti de takdir buyurmuştu.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan nakledilen hadislerde dile getirilen, bu iki görüşten farklıdır. Buna göre yüce Allah, Âdem (aleyhisselâm)'ın sırtından ruhları da içinde olmak üzere bedenleri çıkartmıştır. Mâlik'in Muvatta’''ındaki rivâyetine göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'a şu:

"Hani Rabbin Âdem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutup: Ben sizin Rabbiniz değil miyim (diye buyurmuştu). Onlar da: Evet, şahid olduk demişlerdi. Kıyâmet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz diye" âyeti hakkında soru sorulmuş, Ömer (radıyallahü anh) da şöyle demiş: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bu âyet hakkında soru sorulurken işittim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Yüce Allah Âdem'i yarattı. Sonra sağıyla sırtını sıvazladı, ondan bir zürriyet çıkardı ve Ben bunları cennet için yarattım ve cennetliklerin ameliyle amel edecekler, diye buyurdu. Sonra bir daha sırtını sıvazladı, ondan bir zürriyet çıkardı ve şöyle buyurdu: Bunları da cehennem için yarattım ve bunlar da cehennemliklerin ameliyle amel edecekler,"Bir adam kalkıp: O halde amelin faydası nedir? diye sorunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah bir kulu cennet için yarattı mı, onun cennet ehlinin ameliyle amel etmesini ister. Sonunda o da cennet ehlinin amellerinden bir amel üzere ölür, Allah da onu cennete koyar. Bir kulu da cehennem için yarattı mı, onun da cehennem ehlinin ameliyle amel etmesini ister. Sonunda o da cehennemliklerin amellerinden bir amel Üzere ölür. Allah da onu cehenneme koyar. " Muvatta’'', Kader 2: Ebû Dâvûd, Sünne 16; Tirmizî, Tefsir 7. sûre 2; Müsned, I, 44-45; Ayrıca bk. I, 272, V, 135.

Ebû Ömer(b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu, isnadı munkatı' bir hadistir. Çünkü Müslim b. Yesar, Hazret-i Ömer ile karşılaşmamıştır. Yahya b. Maîm onun hakkında şöyle demiştir: Müslim b. Yesar kim olduğu bilinmeyen bir ravidir. Onunla Ömer (radıyallahü anh) arasında Nuaym b. Rabia vardır. Bunu da Nesâî zikretmiştir. Nuaym ise, ilim taşıdığı bilinen bir kimse değildir. Şu kadar var ki, bu hadisin anlamı çerçevesinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh), Abdullah b. Mes'ûd, Ali b. Ebî Tâlib, Ebû Hüreyre -Allah onlardan ve diğerlerinden razı olsun- yoluyla gelen rivâyet, pek çok sabit (sağlam) yolla sahih olarak gelmiştir. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XXVI, 90-91.

Tirmizî sahih olduğunu belirterek Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah Âdem'i yaratıp da onun sırtını sıvazlayınca sırtından kıyâmet gününe kadar onun zürriyetinden yaratacağı her bir can döküldü. Onlardan her birisinin gözleri arasında nurdan bir parlaklık yarattı. Sonra bunları Âdem'e arzetti. Dedi ki: Rabbim bunlar kimlerdir? Yüce Allah, bunlar zürriyetinden gelecek olanlardır diye buyurdu. Aralarından birisini gördü, gözleri arasındaki parlaklık hoşuna gitti. Rabbim bu kimdir? diye sorunca, bu adam, senin zürriyetinden gelecek sonraki ümmetlerden bir adamdır. Ona Davud denilir diye buyurdu. Hazret-i Âdem: Rabbim ömrünü kaç yıl olarak takdir buyurdun, diye sorunca; altmış yıl diye buyurdu. Hazret-i Âdem: Rabbim, ona benim ömrümden kırk yıl artır dedi. Âdem (aleyhisselâm)'ın ömrü sona erince, ona ölüm meleği geldi. Âdem: Henüz benim ömrümden daha kırk yıl kalmadı mı diye sorunca, melek: Sen bu kırk yılını oğlun Davud'a vermemiş miydin diye sordu. Ancak, Âdem böyle bir şeyi reddetti. Bunun üzerine zürriyetinden gelenler de inkâr eder oldular. Âdem'e de unutturuldu, bu sebepten zürriyeti de unutur kılındı." Tirminî, Tefsir 7. sûre 3; Müsned, I, 251-252, 299, 371.

Tirmizî'den başkasında da şöyle denmektedir: İşte o vakit yazıcılar tutulmasını, şahid tutulmasını emretti.

Bir başka rivâyette de şöyle denmektedir: Âdem, aralarında zayıf, zengin, fakir, zelil, müptela ve sağlıklı kimseler olduğunu görünce, ona dedi ki: Rabbim bu niye böyle, neden onların arasında eşitlik sağlamadın? Yüce Allah, bana şükredilsin istedim, diye buyurdu.

Abdullah b. Amr da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Tarak ile nasıl başın saçları alınıyor (taranıyor) ise onlar da (Hazret-i Âdem'in zürriyeti de) sırtından böylece alındılar." Allah onlara Hazret-i Süleyman'ın gelişini bildirerek, diğer karıncalan uyaran karınca gibi akıllar verdi ve onlardan kendisinin Rableri olduğuna, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmadığına dair söz aldı. Onlar da bunu ikrar edip kabul ettiler. Yüce Allah kendilerine Peygamber göndereceğini bildirdi, böylelikle biri diğerine şahidlik etti.

Ubey b. Kâ'b der ki: Onlara karşı yedi semavatı da şahid tuttu. Kıyâmet gününe kadar doğacak kim varsa, mutlaka ondan ahid alınmıştır.

Âdem'in sırtından çıkartıldıkları vakit kendilerinden sözün alındığı yerin neresi olduğu hususunda dört farklı görüş vardır. İbn Abbâs der ki: Burası, Arefe yakınlarında bir vadi olan Na'man denilen"yerin iç tarafıdır. Müsned, 1, 272.

Yine İbn Abbâs'tan bu yerin Hindistan'da bir bölge olan ve Hazret-i Âdem'in yere indiği yer olan Berahba olduğu da söylenmiştir.

Yahya b. Selam ise der ki: İbn Abbâs bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demişti: Allah, Âdem'i Hindistan'a indirdi. Sonra sırtını sıvazlayıp ondan kıyâmet gününe kadar yaratacağı her bir canı çıkartıp şöyle buyurdu:

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Onlar da:

"Evet, şahid olduk" dediler. Yahya b. el-Hasen der ki: Sonra onları tekrar Âdem (aleyhisselâm)'in sulbüne geri iade etti.

el-Kelbî ise, bu ahdin Mekke ile Taif arasında alındığını söylerken, es-Süddî de şöyle demiştir: Bu ahid, Âdem cennetten dünya semasına indirildiği vakit kendisinden alınmış idi. Yüce Allah onun sırtını sıvazlamış ve sırtının sağ tarafından inci gibi parıldayan beyaz bir zürriyet çıkartmıştı. Onlara "rahmetim üzere cennete giriniz" diye buyurmuştu. Sırtının sol tarafından da siyah bir zürriyet çıkartmış ve onlara; "siz de ateşe giriniz. Aldırış etmiyorum" diye buyurmuştu. İbn Cüreyc der ki: Cennet için yaratılmış her bir nefs, beyaz (ak.) çıktı, cehennem için yaratılmış her bir nefs ise siyah çıktı.

2. İnsan ve Kader:

İbnü'l-Arabî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: İnsanlar günah işlememiş oldukları halde azâb edilmeleri nasıl uygun düşer, yahut yüce Allah yapmalarını irade buyurduğu, haklarında yazdığı ve kendilerini ona sürüklediği şeyler sebebiyle onları nasıl cezalandırabilir denilecek olursa, biz de şöyle cevap veririz:

Bunun imkânsız olduğu nereden anlaşılmaktadır. Aklen mi, şer'an mı? Çünkü, Rahîm ve hakim olan birimizin böyle bir şeyi yapması mümkün değildir denilse; biz de şöyle deriz: Çünkü, onun da üstünde ona emir veren bir amir, ona yasak koyan birisi vardır. Yüce Rabbimiz ise yaptıklarından dolayı sorumlu değildir. Asıl onlar sorulurlar. Diğer taraftan, yaratıkların yaratıcıya kıyas edilmeleri câiz değildir. Kullarının fiillerinin mutlak ilahın fiillerine göre yorumlanması da doğru değildir. Gerçekte bütün fiiller yüce Allah'ındır. Ve bütün yaratıklar yalnız O'nundur. O, onları nasıl dilerse öyle yöneltir. Ve aralarında dilediği şekilde hüküm vermiştir. Âdem oğlunu içinde hissettiği bu duyguya iten ise, fıtratındaki incelik, hemcinsine karşı duyduğu şefkat ile övülmekten ve methedilmekten hoşlanmasıdır. Zira, bundan dolayı bir takım menfaatler sağlayacağını umar. Şanı yüce Allah ise bütün bunlardan mukaddes ve münezzehtir. O bakımdan bu gibi şeyler kıyas alınarak O'nun hakkında kanaat belirtmek câiz olamaz.

3. Bu Âyetin Kapsamı Umumi mi, Hususi mi?

Bu âyet-i kerîme hakkında hususi mi, yoksa umumi mi olduğu noktasında farklı görüşler vardır. Âyetin has olduğu söylenmiştir. Çünkü yüce Allah:

"Âdem oğullarının sırtlarından" diye buyurmuştur. Böylelikle Hazret-i Âdem'in sulben çocuğu olanlar bu kapsamın dışına çıkmaktadır.

Yüce Allah’ın:

"Yahut daha önce sadece atalarımız Allah'a ortak koşmuşlardı" âyeti ile de müşrik ataları olmayan herkes bu kapsamın dışına çıkmaktadır.

Şöyle de denilmiştir: Âyet-i kerîme, peygamberler vasıtasıyla kendilerinden ahid alınmış kimseler hakkında hastır. Bir başka görüşe göre de; hayır bu âyet-i kerîme bütün insanlar hakkında umumidir. Çünkü, herkes kendisinin önceleri küçük bir çocuk olduğunu, sonradan gıda ile beslenip büyütüldüğünü, yetiştirildiğini, kendisinin işlerini düzenleyen ve bir yaratıcısı olduğunu bilir. İşte:

"Onları kendilerine şahid tutup..." âyetinin anlamı da budur.

"Evet... demişlerdi" âyetinin anlamı ise, evet böyle bir şey onların bir görevidir; (yani, Allah'ın rububiyetînî kabul etmeleri gerekir) demektir. İnsanlar, şanı yüce Allah'ın Rabb olduğunu İtiraf edip de bunu unutmaları üzerine, peygamberleriyle onlara bu hususu hatırlattı ve bu hatırlatmayı da son olarak seçkin kullarının en faziletlisi ile gerçekleştirdi. Böylelikle onlara karşı delil gereği gibi ortaya konmuş olsun. Son peygamberine de şöyle emir buyurdu:

"O halde sen onlara hatırlat. Sen ancak bir hatırlatıcısın. Üzerlerine musallat bir zorba değilsin." (el-Gâşiye, 88/21-22)

Daha sonra da ona, üzerlerine otorite kurma imkânını verdi, ona saltanat bahşetti, yeryüzünde O'nun dinini hakim kıldı. et-Tartuşî der ki: İnsanlar dünya hayatlarında bu hususu hatırlamasalar dahî bu ahid insanlar için bağlayıcıdır. Tıpkı hanımını boşadığına dair tanıklık edildiği halde bunu unutan kimsenin bu talakının o kimse hakkında geçerli oluşu gibi.

4. Küçükken Ölenlerin Durumu:

Küçükken ölen, ilk ahiddeki ikrarı dolayısıyla cennete girer, diyenler bu âyet-i kerimeyi delil göstermişlerdir. Ancak, akil baliğ olan kimseye bu ilk ahdin bir faydası olmaz. Bu görüşü benimseyen kimseler, müşriklerin çocukları da cennettedir, derler. Bu hususta sahih olan görüş de budur. Bununla birlikte konu ile ilgili rivâyetlerin farklılığı dolayısıyla mesele hakkında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Sahih olan da bizim zikrettiğimizdir. İleride bu hususa dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Rum Sûresi'nde (30/30. âyet, 3. başlıkta) gelecektir. "et-Tezkire" adlı eserde de ele aldık.

Allah'a hamd olsun.

5. Âdem Oğullarının Zürriyeti:

Yüce Allah'ın:

"Sırtlarından" kelimesi, yüce Allah'ın:

"Âdem oğulları" âyetinden bedeliyu’l-İştimal'dir.

Âyetin lâfızları zürriyet almanın Âdem oğullarından olmasını gerektirmektedir. Çünkü âyet-i kerimede lâfız itibariyle Hazret-i Âdem'den söz edilmemektedir. Buna göre bu söz dizisinin açıklaması şöyle olur: Hani Rabbin Âdem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almıştı. Âyet-i kerimede "Âdem'in sırtı"ndan söz edilmeyişi, hepsinin onun evlatları olduğunun ve ahid alındığı gün sırtından çıkartılmış olduklarının bilinmesinden dolayıdır. O bakımdan "Âdem oğullarından" ifadesi dolayısıyla ayrıca "Âdem"den söz etmeye gerek kalmamıştır.

“Zürriyetlerini" kelimesini Kûfeliler ve İbn Kesîr, (zürriyet kelimesini) tekil olarak ve "te" harfini de üstün olarak okumuşlardır. "Zürriyet" kelimesi tek kişi hakkında da çoğul hakkında da kullanılabilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Rabbim bana nezdinden çok temiz bir zürriyet bağışla." (Âl-i İmrân, 3/38) Burada "zürriyet" kelimesi tekil için kullanılmıştır. Çünkü o, yüce Allah'tan kendisine bir çocuk bağışlanmasını dilemiş, Hazret-i Yahya'nın doğumu müjdesi kendisine verilmişti. Diğer taraftan kıraat âlimleri yüce Allah'ın:

"Âdem'in zürriyetinden..." (Meryem, 19/58) âyetindeki "zürriyet" kelimesini icma ile tekil olarak okumuşlardır. Halbuki, Âdem'in zürriyetinden daha çok zürriyeti olan kimse yoktur.

"Biz de onlardan sonra gelen bir kuşaktık (zürriyet idik)" (el-A'raf, 7/173.) âyetindeki "zürriyet" kelimesi ise çoğul için kullanılmıştır.

Diğerleri ise çoğul olarak; diye okumuşlardır. Çünkü zürriyet tekil hakkında da kullanıldığından dolayı tekil için kullanılmayacak bir lâfız getirilmiş ve böylelikle kelimenin herhangi bir şekilde müşterek lâfız olmaktan kurtulup maksat olarak gözetilen manayı katıksız bir şekilde ifade edecek bir lâfız kullanılmıştır ki, bu da "zürriyet" kelimesinin çoğul olarak gelmesi ile olur. Çünkü Âdem oğullarının sırtlarından birbiriyle müntenasip birbirinin ardı arkasına ve sayılarını Allah'tan başka hiçbir kimsenin bilemediği pek çok zürriyetler çıkartmıştır. İşte bu özelliği dolayısıyla buradaki "zürriyet" kelimesini çoğul olarak okumuşlardır.

6. Allah'ın Rububiyetini İkrar:

el-Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın:

"Evet, kim bir kötülük işler de..." (el-Bakara, 2/81) âyetini açıklarken "Evet" âyeti ile ilgili yeterli izahlar verilmişti. Oradaki açıklamalara başvurulabilir.

ile şekillerinde

"Demeyesiniz diye" ile "Yahut... demeyesiniz diye" âyetlerini Ebû Amr her iki yerde de (te yerine) "ya" ile (demesinler diye anlamında) ve böylelikle bu iki fiildeki zamirleri de daha önce sözü geçen gaip lâfzı ile okumuştur. Daha önce sözü edilen lâfız ise, yüce Allah'ın:

"Rabbin Âdem oğullarının sırtlarından zürriyetlerîni almış ve onları kendilerine şahid tutup..." âyetidir. Aynı şekilde "onlar da: Evet... demişlerdi" âyeti de gaib lâfzı ile gelmişlerdir.

Daha sonra gelen:

"Biz de onlardan sonra gelen bir kuşak (zürriyet) idik" âyeti de: "Belki... diye" âyeti de bu şekilde zaid olarak gelmiştir. O bakımdan Ebû Amr, buradaki iki fiili (demek fiillerini.) kendilerinden önceki lâfızlara da sonraki lâfızlara da uygun olarak gaib lâfzıyla okumuştur. Diğerleri ise bu iki fiili "te" harfi ile (demeyesiniz anlamında) okumuşlardır. Bunlar da daha önce yüce Allah'ın:

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim" âyetindeki hitap lâfzına uygun okumuşlardır. Bu durumda "şahid olduk" ifadesi, meleklerin söylediği bir söz olur. İnsanlar: "Evet" deyince, melekler de: "şahid olduk...demeyesiniz diye" ile "yahut... demeyesiniz diye" demişlerdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunun anlamı şudur: Âdem oğullarının zürriyetleri "evet" demekle yüce Allah'ın Rububiyetini ikrar etmiş oldular. Bunun üzerine yüce Allah meleklere: Şahid olun diye buyurmuş, melekler de: Biz de sizin yüce Allah'ın Rububiyetini ikrar ettiğinize dair şahidlik ediyoruz, demeyesiniz diye... yahut demeyesiniz diye demişler. Bu açıklama, Mücahid, ed-Dahhak ve es-Süddî'nîn görüşüdür.

İbn Abbâs ile Ubey b. Kâ'b da şöyle demişlerdir: "Şahid olduk" âyeti de Âdem oğullarının sözlerindendir. İfadenin anlamı şöyle olur: Biz, Senin Rabbîmiz ve ilahımız olduğuna şahidlik ediyoruz. Yine İbn Abbâs der ki: Yüce Allah, onların bir kısmını diğer bir kısmına karşı şahid tuttu. Buna göre; evet, biz birbirimize karşı şahidlik ettik dediler, demektir.

Eğer "şahid olduk" ifadesi meleklerin söylediği söz ise, bu durumda; "Evet" kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Şayet Âdem oğullarının sözlerinden ise, üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz. Çünkü o takdirde; "... me..."; "Evef'den önce gelen; "Onları kendilerine şahid tutup..." âyetine tealluk eder ki, "bunu demesinler diye" anlamını verir.

Mücahid, İbn Ömer'den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Rabbin, Âdem oğullarının sırtlarından zürriyetferini tarağın baştan alınması gibi aldı ve onlara: Ben sizin Rabbiniz değil miyim diye sordu. Onlar da: Evet (radıyallahü anhbbimizsin) dediler. Bunun üzerine melekler: Biz de... demeyesiniz diye şahidlik ettik, dediler." Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensur, III, 60.

Yani, biz.., demeyesiniz diye size karşı yüce Allah'ın Rububiyetini ikrar ettiğinize dair şahidlik ettik demektir. İşte bu açıklama, "demek" fiillerinin "te" harfi ile (yani muhatap sigasıyla) okunmalarına delil teşkil etmektedir.

Mekkî der ki: Anlamının doğruluğu dolayısıyla tercih edilen görüş de budur. Çünkü cemaat (büyük çoğunluk) bu şekilde okumuştur.

Yüce Allah'ın:

"Şahid olduk" âyetinin, Allah'ın da meleklerin de birlikte söyledikleri söz olduğu söylenmiştir. Yani, biz sizin Allah'ın rububiyetini ikrar ettiğinize şahidlik ettik. Bu açıklamayı Ebû Mâlik yapmıştır. Ayrıca es-Süddî'den de rivâyet edilmiştir. "Biz de onlardan sonra gelen bir kuşaktık" yani, onlara uyduk demektir. "Şimdi o batıla sapanların işledikleri yüzünden bizi helâk mı edeceksin" ifadesi ise, sen böyle yapmamalısın demek isteyeceklerdir, demektir. Şu kadar var ki, tevhid hususunda mukallid'in ileri sürebileceği bir mazereti olmaz.

175

Sen onlara âyetlerimizi verdiğimiz halde, onlardan sıyrılıp çıkmış, derken şeytanın kendisine uydurduğu ve sonunda azgınlardan olmuş kimsenin haberini oku!

Kitap ehli Tevrat'tan öğrendikleri bir kıssayı zikretmektedir. Burada kendisine

"âyetlerin verildiği" kişinin tayini hususunda farklı görüşler vardır.

İbn Mes'üd ile İbn Abbâs, bu kişinin Mûsa (aleyhisselâm) döneminde yaşamış ve İsrail oğullarından Bel'âm -Nâim de denilmektedir- b. Bâurâ olduğunu söylemişlerdir. Bu kişi baktığı vakit arşı görebilecek durumdaydı. İşte yüce Allah'ın:

"Sen onlara âyetlerimizi verdiğimiz halde... kimsenin haberini oku" âyetinde kastedilen odur.

Dikkat edilecek olursa "âyetimiz" denilmemiştir. Onun meclisinde söylediklerini yazan öğrencilere ait oniki bin mürekkep hokkası bulunurdu. Daha sonra bu kâinatın bir yaratıcısı olmadığına dair ilk kitap yazan kişi noktasına kadar geldi. Mâlik b. Dinar der ki: Bel'âm b. Bâurâ, îmana davet etmek üzere Medyen kıralına gönderildi. Medyen kıralı da ona birçok bağışlarda bulundu, iktalar verdi, onun dinine tabi olup, Hazret-i Mûsa'nın dinini de terk etti. işte bu âyet-i kerimeler onun hakkında nâzil olmuştu.

el-Mu'temir b. Süleyman ise babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Bel'âm'a peygamberlik verilmişti. Bel'âm duası kabul edilir bir kimse idi. Mûsa, zorbalarla döğüşmek üzere İsrailoğulları ile birlikte gelince, bu zorbalar Bel'âm b. Baura'dan Hazret-i Mûsa'ya beddua etmesini istediler. O da Hazret-i Mûsa'ya beddua etmek İsteyince, dili kendi adamlarına bedduaya döner oldu. Bu husus kendisine söylenince, bu sefer: Duyduğunuz sözlerden başkasını söylemeye gücüm yetmiyor dedi ve dili göğsüne kadar sarktı. Bunun üzerine: Artık dünya da ahiret de elimden gitti. Geriye hile, aldatma ve tuzaklardan başka elimde birşey kalmadı. Sizin için bazı hilekârlıklar yapacağım. Benim görüşüm odur ki, kızlarınız) onlara karşı çıkartınız. Şüphesiz Allah zinaya buğz eder. Eğer bu işi yapacak olurlarsa onlar da helâk olup giderler. Bel'âm'ın dediklerini yaptılar. İsrailoğulları zinaya başladı. Yüce Allah da üzerlerine taunu gönderdi. Onlardan yetmiş bin kişi Öldü. Bu rivâyeti tamamiyle es-Sa'lebî ve başkaları zikretmiş bulunmaktadır.

Yine rivâyet edildiğine göre Bel'âm b. Bâurâ Hazret-i Mûsa'nın zorbaların şehrine girmemesi için dua etti. Onun duası kabul olundu ve Hazret-i Mûsa Tiîı'de kaldı. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa şöyle dedi: Rabbim, biz hangi günah sebebiyle Tih'de kaldık? Yüce Allah, Bel'âm'ın bedduası sebebiyle deyince, Hazret-i Mûsa şöyle dedi: Rabbim, onun bana bedduasını kabul buyurduğun gibi benim de ona bedduamı kabul buyur. Sonra da Hazret-i Mûsa yüce Allah'ın ismi azam bilgisini ondan alması için dua etti. Yüce Allah da Bel’âm'ı içinde bulunduğu halden sıyırıp aldı.

Ebû Hamid el-Ğazzâlî de "Minhâcü'l-Ârifin" adlı eserinin son bölümlerinde şöyle demektedir: Ariflerden kimisini şöyle derken dinledim: Peygamberlerden birisi, yüce Allah'a Bel'âm'ın durumu ve kendisine verilen bunca âyet ve kerametten sonra neden kovulduğunu sordu. Yüce Allah şöyle buyurdu: Bir gün dahi Bana verdiklerime karşılık şükretmedi. Eğer bütün bunlardan sonra bir defa olsun şükretmiş olsaydı ona verdiklerimi almazdım.

İkrime de şöyle demektedir: Bel'am peygamber idi ve ona kitap verilmişti. Mücahid de şöyle demiştir: Bel'am'a peygamberlik verilmişti. Kavmi ona susması mukabilinde rüşvet vermişti. O da bu dediklerini yapmış ve bulundukları halde onları bırakmıştı.

el-Maverdî ise şöyle demektedir: Ancak, bu doğru olamaz. Çünkü yüce Allah, taatini terkedip masiyetine yonelmeyeceğinİ bildiği kimselerden başkasını peygamber olarak seçmez,

Abdullah b. Amr b. el-Âs ile Zeyd b. Eslem ise şöyle derler: Bu âyet-i kerîme Sakifli Umeyye b. Ebi's-Salt hakkında inmiştir. O, daha önce indirilmiş kitapları okumuş, yüce Allah'ın da o dönemlerde bir peygamber göndereceğini öğrenmiş, gönderilecek bu peygamberin kendisi olmasını temenni etmişti. Fakat yüce AllahMuhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı peygamber olarak gönderince onu kıskanmış ve onu inkâr etmişti. İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisi hakkında: "Şiiri ile îman etmiş, fakat kalbiyle kâfir olmuştur" Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in Bk. Müslim, Şiir 1; İbn Mâce. Edeb 41; Müsned, IV, 388, 389 dediği kişi odur.

Said b. el-Müseyyeb de der ki: Bu âyet-i kerîme Ebû Âmir b. Sayfî hakkında nâzil olmuştur. Bu kişi cahiliye döneminde rahiplerin giyindikleri kıldan elbiseler giyerdi. Ancak, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamberliğini inkâr etti. Şöyle ki; Medine'de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna girip şöyle dedi; Ey Muhammed, senin bu getirdiğin şey nedir? Hazret-i Peygamber: "Ben, İbrahim'in dinini, hanif dinini getirdim." O; ben de o din üzereyim deyince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Hayır, sen hanif dini üzere değilsin. Çünkü sen, ona o dinde olmayan şeyleri sokmuş bulunuyorsun." Bunun üzerine Ebû Âmir şöyle dedi: Bizden kim yalan söylüyorsa Allah onu kovalanmış, kovulmuş ve tek başına canını alsın. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Öyle olsun. Allah, bizden kim yalan söylüyorsa dediğin şekilde onun canını alsın." O, bu sözleri söylerken Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Mekke'den çıkışına işaret etmek istiyordu. Ebû Âmir de Şam'a çıkıp gitti, Kayser'e uğrayıp, münafıklara da şunu yazdı: Haydi hazırlıklarınızı yapınız. Ben, Kayser'in yanından size Muhammed'i Medine'den çıkartmak üzere bir ordu ile geleceğim. Ancak, Şam'da tek başına Öldü. İşte:

"Zarar vermek için... ve Allah'a ve Rasulüne harp açan kimseye de bekleyip gözetlemek için bir mescid edinenler..." (et-Tevbe, 9/107) âyeti onun hakkında nâzil olmuştur ki, ileride et-Tevbe Sûresi'nde (belirtilen âyetin tefsiri 1. başlıkta) gelecektir.

İbn Abbâs da bir rivâyette şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme yaptığı takdirde kabul olunan, üç tane duası olan bir kimse hakkında nâzil olmuştur. Bu kişinin "el-Besus" adında bir hanımı vardı, bundan da bir oğlu olmuştu. Hanımı, senin kabul olunan üç duandan birisini bana ayır deyince, adam birisi senin için olsun, ne emredersin diye sorunca, hanımı şöyle demiş: Allah'a, beni, İsrailoğulları arasında en güzel kadın haline getirmesi için dua et, dedi. İsrailoğulları arasında kendisi kadar güzel bir kadın olmadığını anlayınca kocasından yüz çevirdi. O da bu sefer yüce Allah'a onu havlayan bir köpek haline dönüştürmesi için dua etti. Böylelikle o kadın hakkında iki duası gitti. Bunun üzerine kadının çocukları gelip şöyle dediler: Bizim bu işe tahammülümüz yok. Annemiz bir köpek oldu. Herkes ondan dolayı bizi ayıplamaktadır. Haydi, Allah'a önceki haline onu döndürmesi için dua et, dediler. O da dua etti, yine eski haline döndü. Böylelikle üç duası da o kadın hakkında gitmiş oldu. Ancak bilinci görüş daha meşhur ve çoğunluğun kabul ettiği görüştür.

Ubade b. es-Samit der ki: Bu âyet-i kerîme Kureyş hakkında inmiştir. Allah, kendilerine Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a indirmiş olduğu âyetlerini verdiği halde, onlar o âyetlerden sıyrılıp çıktılar ve onları kabul etmediler. İbn Abbâs der ki: Bel’am, zorbaların şehrinden idi. Yemenli olduğu da söylenmiştir.

"Onlardan sıyrılıp çıkmış" yanî, yüce Allah'ı bilmekten uzaklaşmıştı. Yani, Allah ondan bilmiş olduğu ilimleri çekip almıştı. Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın söyle buyurduğu nakledilmektedir: "İlim iki türlüdür. Kimi ilim kalptedir. İşte fayda veren ilim odur. Kimi İlim de dil üzerindedir. İşte yüce Allah'ın Âdem oğluna karşı delili de budur."

İşte, Bel'am ve benzerlerinin ilmi de bu kabildendir. Böyle bir ilimden Allah'a sığınır ve bize hakka ulaşma muvaffakiyetini ve tahkik üzere ölmeyi lütfetmesini dileriz.

Sıyrılıp çıkmak (el-İnsilâlı); çıkmak anlamındadır. Yılan gömlek (deri) değiştirdiği vakit bu kökten gelen fiil kullanılır. Bunun, kalbedilmiş ifadelerden olduğu da söylenmiştir. Yani, âyetler ondan sıyrılıp çıkmıştır.

"Şeytanın kendisine uydurduğu" yani, şeytanın kendisine eriştiği kimse demektir. Mesela; "Kavme yetiştim" anlamındadır,

Bu âyetin yahudiler ve lı iristi yanlar hakkında indiği de söylenmiştir. Onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gelmesini bekleyip durdular, ama sonra onu inkâr ederek kâfir oldular.

176

Eğer dileseydik, onu bunlar sebebiyle yükseltirdik. Fakat o yere mıhlandı ve hevasına uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi haline bırakırsan da yine dilini uzatıp soluyan bir köpeğin durumuna benzer. İşte âyetlerimizi yalanlayan toplulukların durumu budur. Artık sen kıssayı anlat. Belki iyice düşünürler.

Âyetin tefsiri için bak:177

177

Âyetlerimizi yalanlayarak kendilerine zulmetmekte olanların durumu ne kötüdür!

"Eğer dileseydik onu bunlar sebebiyle" yani, bu âyetlerle amel etmesi suretiyle

"yükseltirdik."

Burada kastedilen kişi Bel'am'dır. Yani, Biz dilemiş olsaydık isyan etmeden önce onun canını alır ve cennete yükseltirdik.

"Fakat o, yere mıhlandı."

İbn Cübeyr'le es-Süddî'den rivâyete göre yere meyletti. Mücahid ise, ona meylederek huzur buldu. Yani, yerin lezzetlerine meyletti, orada huzuru aradı.

"Mıhlanmak" asıl anlamı itibariyle bir yerden ayrılmamak anlamındadır. Bir kimse bir yerde ikamet edip oradan ayrılmayacak olursa, denilir. Şair Züheyr der ki:

el-Ğarkad'da bulunan ve senin uğradığın diyarlar kimlerindir?

Suyun üzerinden aktığı yerinden ayrılmayan kalıcı sert taştaki yazı gibi."

Sanki bu âyette kastedilen anlam: O, yerin lezzetlerine bağlandı da onlardan ayrılmadı şeklinde olduğundan

"yere mıhlandı" ifadesi kullanıldı. Çünkü dünya metaı yerin üzerindedir.

"Ve hevasına uydu" yani, şeytanın kendisine süslediklerinin ardından gitti. Onun hevâsmın kâfirlerle birlikte olduğu söylendiği gibi; hanımının rızasına uydu diye de açıklanmıştır. Çünkü hanımı birtakım malları elde etme arzusuna kapılmıştı. O bakımdan onu Hazret-i Mûsa'ya beddua etmeye mecbur etmişti.

"Artık onun durumu... bir köpeğin durumuna benzer" âyeti müpteda ve haberdir.

"Üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan" âyeti de şart ve cevaptır. Ve bu, hal mahallindedir. Yani o, dilini sarkıtarak soluyan köpeğe benzer. Âyetin anlamı şudur: O, tek bir isi devam ettirir, gider ve hiç-bir masiyetten korkup çekinmez. Bu durumuyla o, köpeğe benzer. Çünkü köpek, her halükârda dilini sarkıtıp solur. İster onu kov, ister kovma. O yine böyledir.

İbn Cüreyc der ki: Köpek, yüreksiz bir hayvandır. Onun üzerine gitsen de dilini sarkıtıp solur, bıraksan da dilini sarkılıp solur. İşte hidayeti terk edenin hali de böyledir. O korkaktır, yüreksizdir.

el-Kuteybî der ki: Dilini sarkıtıp soluyan herşey, ya çokça bitkin düştüğünden, yahut da susuz kaldığından dilini sarkıtıp solur. Ancak köpek böyle değildir. O, yorgun ve bitkin halde iken de dilini sarkıtıp solur, rahatken de, hasta iken de, sağlıklı iken de, suya kanmışken de, susuzken de hep böyle yapar. Allah onu âyetlerini yalanlayan kimselere misal vermiş ve şöyle buyurmuştur: Sen, böyle birisine öğüt versen de sapılır, onu bıraksan da sapıtır. O, tıpkı bıraktığın zaman da dilini sarkıtıp soluyan, kovaladığın zaman da dilini sarkıtıp soluyan köpek gibidir, yüce Allah'ın şu âyeti de bunu andırmaktadır:

"Siz, bunları doğru yala çağırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da, susmuş olsanız da size karşı (tavırları) birdir." (el-A'raf, 7/193.)

el-Cevherî der ki: Köpek, yorgunluktan, yahut susuzluktan dolayı dilini dışarı çıkartacak olursa, denilir. Aynı şekilde insan da yorgunluktan bitkin düştüğü vakit, onun hakkında da bu tabir kullanılır.

Yüce Allah'ın:

"Üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan" âyetine gelince; çünkü sen, köpeğe hamle yapacak olursan havlar ve geri dönüp kaçar. Onu bırakacak olursan, bu sefer o senin üzerine gelmeye kalkışır ve havlar. İster senin üzerine gelirken, ister senden kaçıp giderken kendisini yorar. Böyle bir durumda ise, susuzluktan dolayı dilini dışarı çıkartıp soluma hali onda görülür.

et-Tirmizî el-Hakim de "Nevâdiru'l-Usul" adlı eserinde şöyle demektedir:

Böyle bir kimsenin yırtıcı hayvanlar arasında köpeğe benzetiliş sebebi, köpeğin yüreksiz oluşundan dolayıdır. Onun dilini sarkıtarak soluması yüreksizliğindendir. Diğer yırtıcı hayvanlar böyle değildir. Bundan dolayı onlar solumazlar. Köpeğin bu haline gelince; Âdem (aleyhisselâm) yer yüzüne indirilince, düşman (şeytan) onun bu haline sevindi, Bunun üzerine yırtıcı hayvanlara gitti, o yırtıcı hayvanları Hazret-i Âdem'in üzerine kışkırttı. Köpek yırtıcı hayvanlar arasında onun arkasından en hızlı koşanlardan olmuştu. Bunun üzerine Hazret-i Cebrâîl, Medyen'de Hazret-i Mûsa'ya verilen ve Allah'ın Hazret-i Mûsa'ya Fir'avun ve ileri gelenlerine karşı bir mucize olarak verdiği asayı indirdi. Bu asada büyük bir güç yaratılmıştı. Asa, cennette bulunan Mersin ağacındandı. Hazret-i Cebrâîl bunu, o gün Hazret-i Âdem'e üzerine gelecek yırtıcı hayvanları onunla kovalamak üzere vermiş ve rivâyet olunduğuna göre ona, köpeğe yaklaşıp, elini başı üzerine koymasını emretmiş idi. İşte bundan dolayı köpek Hazret-i Âdem'e alışmış, fakat o asanın gücünden dolayı da yürekliliğini kaybetmişti. Elini başının üzerine koyduğundan dolayı günümüze kadar Hazret-i Âdem'e ve onun çocuklarına da alışmış ve böylelikle onun soyundan gelen Âdem oğullarının koruyucularından birisi olmuştu. Eğitilip avcılık öğretilecek olursa, o da eğitilir ve kendisine öğretilenleri öğrenir. İşte yüce Allah'ın:

"Allah'ın size öğrettiklerinden kendilerine öğreterek yetiştirdiğiniz..." (el-Mâide, 5/4) âyetinde anlatılan budur.

es-Süddî der ki: Bel'am, bundan sonra köpeğin dilini sarkıtıp soluması gibi dilini sarkıtıp solumaya başlamıştı.

Te'vil ilmini bilenlerin çoğunun görüşüne göre bu misal, kendisine Kur'ân verildiği halde gereğince amel etmeyen herkes hakkında umumidir. Bunun her münafık hakkında olduğu söylenmiş ise de birinci görüş daha sahihtir.

Mücahid, yüce Allah'ın:

"Artık onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi haline bırakırsan da dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumuna benzer" âyeti hakkında şöyle demiştir: Yanî sen, onun üzerine bineğinle, yahut ayağınla varacak olsan o dilini sarkıtıp solur, bırakacak olsan da aynı şekilde dilini sarkıtıp solur. İşte, Allah'ın Kitabını okuyup ondaki hükümler gereğince amel etmeyenin durumu da böyledir.

Mücahid'den başkaları da der ki: Bu, en kötü bir benzetmedir. Çünkü o, böyle birisini hevasına kendisi adına hiç bir zararı önleyemiyecek bir tevbeyi sağlayamıyacak hale gelinceye kadar yenik düşmüştür, onu -üzerine ister varılsın, ister varılmasın- ebediyen dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğe benzetmiştir. Böyle bir köpek, hiçbir şekilde dilini sarkıtıp solumaktan kendisini alıkoyamaz.

Şöyle de denilmiştir: Korkmadığı kişiye öncelikle saldırıp korkutmak, fakat daha sonra da en değersiz bir şeyi ele geçirmesi karşılığında bu serkeşliğinin sükûn bulması köpeğin düyundandır. Allah, köpeği dine dair hususlarda rüşveti kabul ederek sonunda Rabbinin âyetlerinden sıyrılıp uzaklaşan kimseye bir misal olarak vermiştir.

Buna göre âyet-i kerîme, üzerinde dikkatle düşünen kimseye şunu göstermektedir: Hiçbir kimsenin ne ameline, ne de ilmine aldanmaması gerekir. Zira kişi sonunun ne olacağını bilemez.

Ayrıca bu âyet-i kerîme bir hakkı ortadan kaldırmak, yahut değiştirmek üzere rüşvet almanın yasaklığına delil teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar, el-Mâide Sûresi'nde (5/42. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerîme, -açıkladığı bir delili bulunması hali dışında- alim bir kimsenin taklid edilmesini de yasaklamaktadır. Çünkü Şanı yüce Allah, böyle bir kimseye âyetlerini verdiği halde, onun bu âyetlerden sıynhp uzaklaştığını haber vermektedir. O bakımdan aynı durumun başkasının başına da gelebileceğinden korkulması ve hiçbir alimin, delilini açıklamadıkça sözünün kabul edilmemesi gerekir.

Yüce Allah'ın:

"İşte âyetlerimizi yalanlayan toplulukların durumu budur. Artık sen kıssayı anlat. Belki İyice düşünürler. Âyetlerimizi yalanlayarak kendilerine zulmetmekte olanların durumu ne kötüdür" âyeti da bütün kâfirlere dair verilmiş bir örnektir.

Yüce Allah'ın:

"Olanların durumu ne kötüdür" âyeti ile benzer olarak; o şey ne -çirkindir anlamında- ne kötüdür! denilir, Burada fiil lazımdır (geçişsizdir). Şeklinde de gelir. O vakit, bu haliyle de geçişli (müteaddi) olur. Yani, onların örnekleri ne kadar çirkin ve kötüdür. İfadenin takdiri ise, Bu kimselerin misali, misal olarak ne kötüdür! şeklinde olup, muzaf hazfedilmiş ve temyiz olmak üzere; Misali, durumu kelimesi de nasbeditmiştir.

el-Ahfeş der ki: Burada mecazi olarak durum (mesel) kavmin kendisi gibi İfade edilmiştir. Halbuki; Kavim (mealde...lar) kelimesi mübtedâ olarak, yahut da bir mübtedâ takdiri ile merfu' olur. İfadenin takdiri de şöyle olun Örnek olarak kötü olan örnek, o topluluğun misalidir. Ebû Alî de bu ifadeyi şöyle takdir etmiştir: Örnek olarak o toplumun örneği ne kadar kötüdür!

Âsım el-Cahderi ile el-A'meş, Kötü örnek o kavmin durumudur ki... diye; Örnek kelimesini, Ne kötüdür! dolayısıyla merfu' olarak okumuşlardı.

178

Allah kime hidayet verirse o doğru yolu bulmuş olur. Kimi de saptırırsa onlar zarara uğrayanların ta kendileridirler.

Bu âyetin anlamı daha önceden birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet-i kerîme, Kaderiyye'nin görüşünü reddettiği gibi, "şanı yüce Allah bütün mükellefleri hidayete iletmiştir. Onun herhangi bir kimseyi saptırması câiz olamaz," diyenlerin görüşlerini de reddetmektedir.

179

Yemin olsun ki Biz, cehennem için cin ve İnsanlardan çok kimseler yaratmışizdır. Onların kalpleri vardır, fakat bunlarla anlamazlar. Gözleri vardır, fakat bunlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat bunlarla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. Onlar, gafil olanların ta kendileridirler.

Yüce Allah, adaletinin gereği olarak cehenneme gidecek bir takım insanlar yaratmış olduğunu haber vermekte, sonra da onların niteliklerini belirterek:

"Onların kalpleri vardır fakat bunlarla anlamazlar" diye buyurmaktadır, Yani onlar, hiçbir şey anlamayan kimseler ayarındadırlar. Çünkü onlar, kalplerinden yararlanmamakladırlar, Akıllarıyla ne bir sevabı kavramakta, ne de cezadan korkmaktadırlar.

"Gözleri vardır, fakat bunlarla" hidayeti

"görmezler."

"Kulakları vardır, fakat bunlarla" verilen öğütleri

"işitmezler." Burada asıl maksat, el-Bakara Sûresi'nde de (2/18. ayetin tefsirinde) açıklamış olduğumuz gibi, bütünüyle bu duyu organlarının idrak etmediklerini anlatmak değildir.

"Onlar, dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar." Çünkü, hayvanlar gibi, kendilerinin sevap kazanmalarına sebep teşkil edecek hiçbir yolu izlemiyorlar. Yani onların bütün çabalan yemek ve içmekten ibarettir. Onlar, hayvanlardan da sapıktırlar. Çünkü hayvanlar kendi faydalarına ve zararlarına olan şeyleri görür ve sahiplerinin arkasından giderler. Kendileri ise böyle değildirler. Atâ der ki: (Hayvanlar) Allah'ı tanır, kâfir ise Allah'ı tanımaz.

Şöyle de açıklanmıştır: (Hayvanlar) yüce Allah'a İtaatkârdır. Kâfir ise yüce Allah'a itaatkâr değildir.

"Onlar gafil olanların ta kendileridirler." Yani, onlar düşünmeyi terk ettiler, cennet ve cehennem hakkında düşünmekten yüz çevirdiler.

180

En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na bunlarla dua edin. O'nun isimlerinde eğriliğe sapanları terkedin. Onlar, yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.

Yüce Allah'ın:

"En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na bunlarla dua edin" âyetine dair açıklamalarımızı akı başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah:

"En güzel isimler Allah'ındır, o halde O'na bunlarla dua edin" âyeti ile ibadeti yalnızca Allah'a halis kılmayı, müşrik ve inkarcılardan uzak durmayı emretmektedir.

Mukâtil ve ondan başka bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bu ayet-i kerîme, namazı esnasında Ya Rahmân, Ya Rahîm diyen müslüman bir kişi hakkında nâzil olmuştur. Bunun üzerine Mekke müşriklerinden birisi şöyle demişti: Muhammed ve ashâbı, bir ve tek Rabbe ibadet ettiklerini iddia etmiyorlar mı? Bu adama ne oluyor ki, iki Rabbe dua ediyor. Bunun üzerine Şanı yüce Allah:

"En güzel isimler Allah'ındır, o halde O'na bunlarla dua edin" âyetini indirdi.

2. Yüce Allah'ın En Güzel İsimleri (el-Esmau'l-Hüsna):

Tirmizî ile İbnMace'nin Sünen'inde ve başkalarında Ebû Hüreyre'nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan naklettiği hadis yer almaktadır. Bu hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah'ın doksandokuz isminin bulunduğunu zikretmiştir. Bu kitaplarda yer alan rivâyetlerin birisinde bulunan bazı isimler diğerinde bulunmamaktadır. Tirmizî, Deavât 82; İbn Mâce, Dıw 105. Biz bu hususu "el-Kitabi'l-Esnâ fi Şerhi Esmaillahi'l Hüsnâ" adlı eserimizde açıkladık.

İbn Atiyye, Tirmizî'nin rivâyet ettiği hadisi zikrettikten sonra şöyle demektedir: Bu hadis mütevatir değildir. Ebû Îsa (et-Tirmizî) onun hakkında: Bu, garip bir hadistir. Biz bunu ancak Safvan b. Salih yoluyla bilmekteyiz. O ise hadis ehline göre sika bir ravidir, demekle birlikte mütevatir değildir. Bu hadisin mütevatir olan bölümü Hazret-i Peygamberin:

"Muhakkak Allah'ın doksan dokuz ismi, yani bir eksiği ile yüz ismi vardır. Kim bunları ezberleyip sayabilirse cennete girer." bölümüdür. Buhârî, Şurut 18, Deavat 68, Tevhid 12; Müslim, Zikr 5, 6; Tirmizî ve İbn Mâce , geçen yerler; Müsned, II, 258, 267, 314, 427, 499. 503, 516.

Hadîs-i şerîfteki "bunları ezberleyip sayabilirse" anlamındaki; Bunları sayabilir ve ezberleyip belliyebilirse demektir. Biz, sözünü ettiğimiz kitapta açıkladığımız gibi, başka şekilde de açıklamalar yapılmıştır. Ayrıca orada Tirmizî'nin rivâyet ettiği hadisin sahih olduğunu belirtmiş ve bu isimler arasından hangisinin ittifakla Esma-i Hüsnâ'dan kabul edildiğini, hangisi hakkında görüş ayrılığı bulunduğunu önder İlim adamlarımızın kitaplarında tesbit edebildiğimiz kadarıyla ikiyüz isim civarında ismi sözkonusu ettik. Bu isimleri tayin etmeden önce de kitabın mukaddime bölümünde Esmai Hüsna'nın hükümlerine dair otuziki fasıl da açıkladık. Bu hususta bilgi sahibi olmak isteyenler, orada da aynı konuda yazılmış diğer kitaplarda gerekli bilgileri elde edebilirler. Doğruya muavaffak kılan Allahtır, O'ndan başka Rab yoktur.

3. İsim İle Müsemmâ Arasındaki İlişki:

Bu konuda ilim adamları isim ile müsemma hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Biz, bu hususta ilim adamlarının görüşlerini "el-Kitabu'l-Esnâ" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. İbnü'l-Hassar der ki: Bu ayet-i kerîme de İsmin müsemma hakkında kullanıldığını gördüğümüz gibi; aynı şekilde ismin tesmiye (yani ad verme) hakkında da kullanıldığına işaret vardır. Çünkü yüce Allah'ın:

"Allah'ındır" âyeti müsemmâ hakkında kullanılmıştır. Buna karşılık " İsimler" âyeti, "ism"in çoğulu olup tesmiyeler (adlar) hakkında kullanılmıştır. İşte bu da bizim söylediğimizin doğruluğuna delildir. Buna karşılık yüce Allah'ın "O'na bunlarla dua edin" âyetinde yer alan "O'na" zamiri, müsemma olan Şanı yüce Allah'a aittir ki, kendisine dua edilecek olan da O'dur. Buna karşılık "bunlarla" zamiri ise isimlere aittir. Bunlar da yüce Allah'a başkaları ile değil de kendileriyle zikredilerek dua edildiği isimlerdir. Arap dilinin gerektirdiği budur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed'im ve Ahmed'im..." Buhârî, Menâkıb 17, Tefsir; Tirmizi, Meb 67: Muvatta’, Esmâu'n-Nebiyy V, Dârimî, Rikaak 59: Müsned. IV. 80, 84. hadisi de bu kabildendir. Daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/30. âyet 2. başlıkta) buna dair kısmen açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Hak ehlinin benimsediği görüşe göre isim, müsemmânın kendisidir. Yahut da ona taalluk eden bir sıfattır ve tesmiyenin kendisinden başkadır.

İbnü’l-Arabî de yüce Allah'ın:

"En güzel isimler Allah'ındır" âyetine dair açıklamalarda bulunurken şöyle demektedir: Bu hususta üç görüş vardır. Kimi ilim adamımız şöyle demiştir: Bu âyette ismin müsemmânın kendisi olduğuna delil vardır. Zira, ondan başkası olsaydı isimlerin yüce Allah'tan başkası hakkında da kullanılması gerekirdi. İkincisine gelince, başkaları da şöyle demektedir: Bundan kasıt, kullanılan isimlerdir. Yoksa, Şanı yüce Allah bir ve tektir, isimler ise çoğuldur. (Üçüncü görüş bu başlığın sonunda gelecektir).

Derim ki: İbn Atiyye'nin, Tefsirinde naklettiğine göre âyet-i kerimedeki "isimler" te'vil (tefsir) âlimlerinin icmaı ile "adlandırmalar" anlamındadır. Başka anlam câiz değildir. Kadı Ebû Bekr ise "et-Temhid" adlı kitabında şöyle demektedir; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Allah'ın doksandokuz ismi vardır. Kim bunları ezberleyip bellerse cennete girer"âyetinin te'vili şöyledir: Yani yüce Allah'a ait doksandokuz isimlendirme vardır. Bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Bunlar ise Şanı yüce Allah'ın çeşitli sıfatlara sahip oluşunu ortaya koyan ifadelerdir. Bu sıfatların kimisi bizatihi O'nun hakkıdır, kimisi ise, O’nun sahib olduğu bir sıfat dolayısıyla O'nun hakkıdır. Zatına ait isimlen ise, bizatihi O'nu ifade eder. O'na ait bir sıfata taalluk eden isimleri ise, O'nun isimleridir. Bunların bir kısmı da bizatihi sıfatlarıdır. Bir kısmı fiillerine ait sıfatlardır. İşte yüce Allah'ın;

"En güzel İsimler Allah'ındır, o halde O'na bunlarla dua edin" yani, O'na verilen en güzel adlar O'nundur demektir.

Üçüncü görüşe gelince; onlardan başka bir takım kimseler ise "en güzel sıfatlar Allah'ındır" diye açıklamışlardır.

4. Allah'ın İsimlerinin "En Güzel" Diye Nitelendirilmesinin Sebebi:

Şanı yüce Allah'ın isimlerini "en güzel isimler" diye nitelendirmesi, bu isimlerin hem kulaklarda, hem de kalplerde güzel olmasından dolayıdır. Çimkü bu isimler O'nun tevhidine, lütf-u kerimine, cömertliğine, rahmetine, bol bol ihsanına delâlet etmektedir. "En güzel" kelimesi ise, Allah'ın isimlerine sıfat olarak gelmiş mastar bir kelimedir. Bununla birlikte; vezninde ın müennesi olarak kabul edilmesi de mümkündür. Nitekim, En büyük" kelimesinin; kelimesinin müennesi olduğu gibi. Bunların çoğulu ise, "En büyükler, en güzeller" şeklinde gelir, Birinci görüşe göre, akıl sahibi olmayan varlıkların sıfatında olduğu gibi, tekil olarak gelmiş olur. Nitekim yüce Allah'ın şu âyeti da böyledir:

"...başka işler..." (Ta-Hâ, 20/18)" Ey dağlar, sizde onunla tesbih edin." (Sebe', 34/10")

5. Allah'ın En Güzel İsimleriyle (el-EsmâÜ'l-Hüsna) Allah'a Dua Etmek:

"O halde O'na bunlarla dua edin." Yani, O'nun isimlerini anarak O'ndan istekte bulunun. Her bir isim zikredilerek ona uygun isteklerde bulunulur. Mesela, ey Rahîm, bana rahmet et. Ey Hakim, lehime hüküm ver. Ey Râzık (rızık veren) bana rızık ihsan et. Ey Hadi bana hidayet eyle. Ey Fettan benim lehime aç (hüküm ver). Ey Tevvab tevbemi kabul buyur. Ve buna benzer şekilde dua edilir. Dua ederken umumi kapsamlı bir ismi zikretmek istersek, ey Mâlik bana rahmet buyur, ey Aziz lehine hüküm ver, ey Latif bana rızık ver denilir.

En geniş kapsamlı ismi zikrederek dua etmek istersek, ey Allah diye dua ederiz. Çünkü Allah lâfza-i celali bütün isimleri kapsar. Ancak, ey Rezzak bana hidayet ver denilmez. Şu kadar var ki, ey Rezzak derken bana hayırı nasib et maksİsmi ile söylenilebilir. İbnü'l-Arabî der ki: İşte duanı bu şekilde düzenle ki, sen İhlâs edicilerden olasın.

el-Bakara Sûresi'nde (2/186. âyet, başlık ve devamında) duanın şartları ile, yine bu sûrede (7/55. ayetin tefsirinde) duaya dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmakladır. Cenab-ı Allah'a hamd olsun.

6. Yüce Allah'ın Diğer İsimleri:

Kadı Ebû Bekr b. el-Arabi, bunların dışındaki isimleri de yüce Allah'ın isimleri arasında saymıştır. Mutimmu Nurihî (nurunun tamamlayıcısı), Hayru’l-Vârisîn (mirasçıların hayırlısı), Hayrul-Mâkirîn (tuzaklara en güzel şekilde karşılık veren), Rabiu Selase (üçün dördüncüsü), Sadisu Hamse (beşin altıncısı), et-Tayyib, el-Muallim ve buna benzer isimler.

İbnü'l-Hassar der ki: Kadı Ebû Bekr Berracân'e uymuştur. Zira o, "en-Nazif'i ve buna benzer kitapta da sünnette de varid olmamış başka bir takım isimleri de Esma-i Hüsnâ arasında zikretmiştir.

Derim ki: ibn Hassar'ın sözünü ettiği: "Kitapta da sünnette de varid olmamış" ifadesi tanışılır. Zira Müslim'in Sahih'inde et-Tayyib ismi varid olmuştur. Müslim, Zekât 65: Tirmizi, Tefsir 2. sûre 37. Edeb 41: Dârimî, Rikaak 9: Müsned, II: 328. Tirmizî de "en-Nazîf (temiz, pâk)" adım rivâyet etmiştir. Tirmizî, Edeb 42.

İbn Abbâs da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın duası esnasında şu şekilde dua ettiğini rivâyet etmektedir: Rabbim, bana yardım et. Fakat bana karşı başkalarına yardım etme. Bana zafer ver, fakat bana karşı başkalarına zafer verme. Benim lehime mekreyle (başkalarının bana karşı hile ve tuzaklarını boşa çıkar), ama aleyhime mekr etme (başkalarının hile ve tuzaklarını hakkımda başarılı kılma)." Ayrıca Tirmizî bu hadis hakkında: Hasen, sahih bir hadistir der. Ebû Dâvûd, Vitr 25: Tirmizî, Deavat 102: İbn Mâce, Dua 2; Müsned, I, 227.

Buna göre dua esnasında 'Ya hay rai makirin imkurlİ vela temkur aleyye... (ey başkalarıma hile ve tuzaklarını boşa çıkaranların en hayırlısı başkalarının bana hile ve tuzaklarını boşa çıkar, onların aleyhime kuracakları hile ve tuzakları başarılı kılma) diye dua etmek câiz olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır,

Biz de "et-Tayyib ve en-NaziP isimlerini ve bunun dışında haberlerde hayırlı seleften nakledilmiş diğerlerini de (Hsmâ-i Hüsnâ'ya dair) kitabımızda zikretmiş bulunuyoruz. Ayrıca yüce Allah'a isim olarak verilmesi ve kendisiyle dua edilmesi câiz olan isimlerle, isim olarak verilmesi câiz olmakla birlikte onlar anılarak dua edilmesi câiz olmayanları, ayrıca hem İsim olarak verilmesi câiz olmayan, hem de zikredilerek dua edilmesi câiz olmayan isimleri de eş-Şeyh Ebû'l-Hasen el-Eş'arî'nin zikrettiklerine uygun olarak kaydettik. O eserimizde bütün bu hususlar yüce Allah’ın izniyle sizin için açık seçik ortaya çıkarıldı.

Yüce Allah'ın:

"O'nun isimlerinde eğriliğe sapanları terkedin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir" âyetine dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1. îlhad (Eğriliğe Sapmak):

Yüce Allah'ın:

"Eğriliğe sapanlar" kelimesindeki ilhâd, sapmak ve maksadı terketmek demektir, Mesela; Kişi dinde esas maksattan saptı, denilir. meyletmeyi ifade etmek için kullanılır. Kabirde lahd da buradan gelmektedir. Çünkü lahd, kabrin bir tarafında açılır.

Bu kelime diye de okunmuştur. Bir önceki okuyuşla beraber iki ayrı söyleyişi ifade ederler.

İlhâd (haktan eğriliğe sapmak) üç şekilde sözkonusu olur:

1- Müşriklerin yaptığı gibi Allah'ın isimlerinde değişiklik yapmak. Çünkü onlar, O'nun isimlerini alarak haktan meyledip bu isimleri putlarına ad olarak verdiler Mesela "el-Lât" kelimesini "Allah" lâfza-i celâlinden, "el-Uzzâ" ismini "el-Aziz" isminden, "Menât" ismini "el-Mennân"dan türetmişlerdir. Bu açıklamaları İbn Abbâs ve Katade yapmışlardır.

2- Bu isimlere fazlalıklar katmak suretiyle ilhâd.

3- Bu isimlerde noksanlıklar yapmak suretiyle ilhâd. Nitekim yüce Allah'ı isimlerinden başka isimlerle adlandırdıkları ve O'nu, fiillerinden olmayan bir takım fiillerle zikrettikleri, buna benzer O'na yakışmayan başka hususlar ile dualar uyduran cahillerin yaptıkları böyle bir ilhâddır.

İbnü'l-Arabî der ki: Bunlardan alabildiğine sakınmak gerekir. Sizden herhangi bir kimse Allah'ın Kitabında ve beş hadis kitabında yer alan isimlerden başkasıyla asla dua etmesin. Sözkonusu bu beş kitap ise Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâîdir. İslâmın üzerinde yükseldiği kitaplar bunlardır. Mûsannef hadislerin aslını teşkil eden Mu vatta da bu hadis kitapların İçerisine girmiştir. Bunların dışındakileri bir kenara bırakın. Sizden herhangi bir kimse de asla: Ben şu şu duayı seçiyorum, demesin. Çünkü, şüphesiz Allah onun için dua şeklini de seçmiş ve bu hususta Rasulünü (Allah'ın salat ve selamı ona olsun) insanlara göndermiştir.

2. Allah'ın İsimlerine Birşeyler Katmanın ve Eksiltmenin Mahiyeti:

Allah'ın isimlerine birşeyler ilave etmek teşbihe yönelmek, birşeyler eksiltmek İse Tatil'e yönelmektir. Şüphesiz müşebbihe (Allah'ı mahlukata benzetenler), yüce Allah'ı izin vermediği şekilde nitelemişlerdir. Muattile (tatil'e sapanlar) ise, Allah'ın kendisini vasfettiği sıfatları kabul etmemişlerdir. Bu bakımdan, Ebl-i Hak şöyle demişlerdir: Bizim dinimiz iki yol arasındaki bir yoldur. Ne teşbih, ne de tatil sözkonusudur.

eş-Şeyh Ebû'l-Hasen el-Buşenci'ye tevhide dair soru sorulunca şu cevabı vermiş: Diğer zatlara asla benzemeyen, bununla birlikte sıfatları da tatil olunmayan bir zatı kabul etmektir.

Yüce Allah'ın:

"O'nun İsimlerinde eğriliğe sapanları terkedin" âyetinin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir. Onları terk ediniz, onlarla tartışmayınız, onlarla görüşmeyiniz.

Buna göre âyet-î kerîme kıtal emriyle nesh edilmiştir. Bu açıklamaları da İbn Zeyd yapmıştır.

Bunun anlamının tehdit olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Yalnız olarak yarattığım kimseyi bana bırak!" (el-Müddessir, 74/11);

"Bırak onları yesinler, faydalansınlar..." (el-Hicr, 15/3) Âyet-i kerimenin zahirinden anlaşılan da budur. Çünkü yüce Allah (bundan sonra): "Onlar, yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir" diye buyurmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

181

Yarattıklarımızdan Öyle bir ümmet vardır ki, hakla yol gösterirler ve onunla adaletle hükmederler.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da: "İşte onlar bu ümmettir"dediği; "Bu sizin İçindir. Allah, Mûsa'nın kavmine de onun benzerini vermişti"diye söylediği ve bu âyet-i kerimeyi okuyarak da: "Meryem oğlu Îsa ininceye kadar şüphesiz benim ümmetimden hak üzere bir topluluk bulunacaktır"dediği de rivâyet edilmiştir. Bu rivâyetler için bk. Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr, 617. Bu ümmet arasında Kıyâmete kadar hak üzere sebat gösterecek bir kesimin bulunacağını belirten sağlam rivâyetler için bk. Buhârî, İlm 13, Tevhid 29; Müslim, İmare 176; Ebû Dâvûd, Filen 1; İbn Mâce, Fiten 9; Müsned, IV, 10, V, 269, 278.

Böylelikle bu âyet-i kerîme, Şanı yüce Allah'ın dünyayı hakka davet edecek davetçiler olmaksızın bırakmayacağına delildir.

182

Âyetlerimizi yalanlayanları Biz bilmeyecekleri yönden derece derece helake yaklaştıracağız.

Yüce Allah, âyetlerini yalanlayan kimseleri derece derece azaba yaklaştıracağını haber vermektedir. İbn Abbâs der ki: Bunlar, Mekkelilerdir.

İstidrâc (derece derece azaba yaklaştırmak) ise, tedricî olarak, aşama aşama azâb ile yakalamaktır. Dere ise bir şeyi sarmak demektir. Bu anlamda; " Onu dercettim, yani sardım" denilir. Ölü kefenlerine dercediîdi (sarıldı) tabiri de buradan gelmektedir. Bunun (basamak anlamına gelen) "derece"den geldiği de söylenmiştir. Buna göre İstidrâc, maksada ulaşıncaya kadar basamak basamak çökertilmek anlamına gelir. ed-Dahhâk der ki: Onlar, bize karşı yeni bir masiyet işledikçe Biz de onlara yeni bir nimet veririz.

Zunnun'a: Kulun kendisiyle aldatıldığı azamî şey nedir diye sorulunca, şu cevabı vermiş: Eltaf" ve kerametlerdir. Bundan dolayı yüce Allah:

"Biz, bilmeyecekleri yönden derece derece helake yaklaştıracağız" diye buyurmuştur. Yani, Diz onlara nimetlerimizi bol bol verecek ve şükretmeyi onlara unutturacağız. Bu anlamda şu beyitleri de zikretmişlerdir:

"Onlar güzelken sen de günler hakkında hüsn-ü zan besledin.

Ve kaderin getireceği kötülüklerden korkmadm

Seninle barışta geceler ve sen aldandın onlara

Halbuki gecelerin parlaklığı ile birlikte keder ortaya çıkar."

183

Ben onlara mühlet veririm. Muhakkak ki, Benim tuzağım pek çetindir.

"Ben onlara muhlet veririm" yani, onların süresini uzatır, onlara süre tanır, onların cezalandırılmalarını ertelerim.

"Muhakkak ki Benim tuzağım pek çetindir" güçlüdür ve sağlamdır.

Çetin" kelimesinin aslı, den gelmektedir ki, bu da sırtta bulunan kaba ve kalın etlerdir.

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme Kureyşlilerden Peygamber ile alay eden kimseler hakkında inmiştir. Allah onlara bir süre mühlet verdikten sonra bir gecede hepsini kahredip helâk etti. Yüce Allah'ın:

"Nihayet kendilerine verilenler ile sevinip şımardıklarında onları ansızın tutup yakalayıverdi." (el-En'âm, 6/44) âyete da buna benzemektedir. Bu âyete dair açıklamalar daha önceden geçmiş idi.

184

Arkadaşlarında hiçbir deliliğin olmadığını düşünmediler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.

"Düşünmediler mi" yani, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendilerine getirdiği şeyler üzerinde düşünmediler mî? Burada vakıf yapmak güzeldir. Daha sonra yüce Allah:

"Arkadaşlarında hiçbir deliliğin olmadığını..." diye buyurmaktadır. Bu ise onların:

"Ey kendisine zikrin indirildiği kişi, mutlaka sen bir delisin" (el-Hicr, 15/6) şeklindeki sözlerine bir cevaptır.

Denildiğine göre bu âyet-i kerimenin iniş sebebi şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gece Safa tepesine çıkıp Kureyşlileri boy boy çağırdı. Onlara ey filan oğulları diye hitab ederek Allah'ın azâb ve cezasından sakınmalarını söyledi. Bunun üzerine onlardan birisi; Sizin bu arkadaşınız elbetteki bir delidir. O, sabaha kadar bağırıp durdu, demişti.

185

Onlar göklerin ve yerin hükümdarlığına, Allah'ın yarattığı herhangi bir şeye ve ecellerinin yakın olduğu İhtimaline hiç de bakmazlar mı? Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?

Yüce Allah'ın;

"Onlar göklerin ve yerin hükümdarlığına... hiç de bakmazlar mı?" âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Tefekkür Amacıyla Bakmak:

Yüce Allah'ın:

"Hiç de bakmazlar mı?" âyeti, el-Bakara Sûresi'nde de açıkladığımız gibi O'nun kudretinin kemalini bilmek için Allah'ın âyetleri üzerinde dikkatle düşünmekten yüzçevirmelerinin hayret edilecek bir tutum olduğunu ortaya koymaktadır.

"Melekût: hükümdarlık" ise, mübalağa kiplerinden birisidir. Buyû'k mülk azametli mülk (ve hakimiyet) anlamındadır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (el-En'âm 6/75) geçmiş bulunmaktadır.

2. Allah'a Taklidi Îman Etmenin Hükmü:

Allah'ın âyetleri ürerinde düşünmenin ve Allahın yarattıklarından ibret almanın vacip olduğunu kabul edenler bu âyet ile bu âyete benzeyen yüce Allah'ın:

"De ki: Göklerde ve yerde neler var bir bakın.," (Yûnus, 10/101);

"Onlar üstlerindeki göğe onu nasıl bina ettiğimize bakmadılar mı..." (Kaf, 50/6);

"Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?" (el-Gaşiye, 88/17);

"Kendi nefislerinizde de (nice belgeler vardır) görmez misiniz?" (ez-Zariyet, 51/21) âyetlerini delil göstererek şöyle derler: Yüce Allah düşünmeyenleri yermekte ve onların sahib oldukları duyularla yararlanma imkanlarının bulunmadığını belirterek:

"Onların kalpleri vardır fakat bunlarla anlamazlar..." (el-A'raf, 7/179) diye buyurmaktadır.

Düşünmek ve istidlalde bulunmak mı Öncelikli bir görevdir, yoksa kalpte sahih olması için marifetin şart görülmediği, kalpte hasıl olan tasdik mi öncelikli bir görevdir? Bu hususta ilim adamları arasında görüş ayrılğı vardır, el-Kadi (el-Bakillanî) ve başkaları görevlerin ilkinin düşünmek ve istidlal olduğu görüşündedirler. Çünkü Şanı yüce Allah'ın bilmek zorunlu (ister istemez ve kendiliğinden hasıl olan) bir husus değildir. O, ancak düşünmek ve kendisini tanımak için ortaya koymuş olduğu delillerle, istidlal ile bilinir. Nitekim Buhârî de Kitabında şöyle bir başlık açmakla bu kanaatte olduğuna işaret etmiştir; "Aziz ve celil olan Allah'ın:

"Onun için bilkİ Allahtan başka hiçbir ilâh yoktur" (Muhammed, 47/19) âyeti dolayısıyla ilmin, söz ve amelden önce geldiği. Buhârî, İlm 10. Kadı der ki: Her kim Allah'ı bilen birisi değilse o cahildir. Onu bilmeyen ise kâfirdir.

İbn Rüşd "Mukaddimât"ında şöyle demektedir: Ancak bu husus (delillerden) acık seçik bir şekilde anlaşılan birşey değildir. Çünkü îman , kimi zaman yüce Allah'ın hidayet verdiği kimseler tarafından taklid yolu ile de elde edilebilir. Onun birden çok âyet-i kerimelerden birisi üzerinde ibretle düşünmeye irşad etmesi suretiyle ilk anda ibret alması ile de husule gelebilir. (İbn Rüşd) der ki: el-Bâcî, düşünmek ve istidlal bu konudaki görevlerin birincisidir diyenlere karşı bütün çağlar boyunca müslümanların, avam ve mukallit kimselere mü’min ismini vermiş otamalarını delil göstermiş ve şöyle demiştir: Eğer bu görüşü ileri sürenlerin kanaatleri doğru olsaydı, ancak düşünme ve istidlale dair bilgiye sahip olan kimselere mü’min demek doğru olabilirdi. Aynı şekilde eğer îman ancak düşünme ve istidlalden sonra sahih olsaydı, kâfirlerin de müslümanlar tarafından mağlup edildikten sonra müslümanlara sizin bizi öldürmeniz helal olamaz. Çünkü îman ancak düşünme ve istidlal ile sahih olacağı sizin dininizin bir parçasıdır. O halde düşünüp istidlal edinceye kadar bizi erteleyiniz, derlerdi. Bu ise, o kimseleri küfürleri üzere terketmek sonucunu ve düşünüp istidlal edinceye kadar öldürülmemeleri gereği neticesini verir.

Derim ki: Bu hususta sahih olan budur. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ben insanlarla lâ ilâhe illâlah deyinceye, bana ve benim getirdiklerime Îman edinceye kadar Savaşmakla emrolundum. Bunu yapacak olurlarsa benden kanlarını ve mallarım korumuş olurlar. Onun hakkı ile (sorumlu tutulmaları hali) müstesna. Hesaplarını görmek ise Allah'a aittir." Buhârî, Îman 17, Salât 28, Zekât 1, İ'tisâm 2, 28; Müslim, Îman 32-36; Ebû Dâvûd, Cihad 95; Tirmizî, Tefsir 88. süre; Nesâî, Zekat 3; İbn Mâce Fiten 1; Dârimî, Siyer 10; Müsned, IV, 8.

İbnü’l-Munzir ise, "el-Işraf" adlı kitabında "imanın kemalinin niteliğine dair açıklamalar" diye bir başlık açmakta ve şöyle demektedir; İlim ehlinden olup kendisinden ilim bellenen herkes: Şahadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasulüdür. Muhammed'in getirdiği herşey haktır. Ve İslâm dinine muhalif hertürlü dinden uzak olduğumu bildiririm, diyen bir kâfirin "eğer aklı başında ve baliğ ise" müslüman olacağını icma ile kabul etmişlerdir. Artık bundan sonra dininden dönüp küfrünü açığa vuracak olur ise, mürtedde uygulanması gereken şeyler onun hakkında da uygulanması gerekli bir mürted olur.

Ebû Hafs ez-Zincanî der ki: Hocamız Kadı Ebû Cafer Ahmed b. Muhammed es-Simmânî şöyle derdi: Görevlerin başı, Allah'a ve Rasulüne ve onun bütün getirdiklerine îman etmek, sonra da Şanı yüce Allah'ı bilip tanımaya götüren düşünme ve delillere bakıp araştırmadır. Buna göre onun kanaati açısından yüce Allah'a imanın vücubu Allah'ı bilmekten önce gelir. Devamla şöyle der: Doğruya daha yakın insanlar hakkında daha bir şefkatli olan görüş budur. Çünkü insanların çoğunluğu marifetin, düşünmenin ve istidlalin gerçeğini bilememektedirler. Eğer görevlerin ilki yüce Allah'ı bilip tanımaktır diyecek olsak, bu çok büyük kalabalıkları ve çok sayıda kimseyi tekfir etmeye götürür, cennete ancak belirli sayıdaki kimselerin girmesi sonucunu verir. Bu ise uzak bir ihtimaldir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cennet ehlinin çoğunluğunun kendi ümmetinden olacağını kati olarak ifade etmiş, diğer bütün peygamberlerin ümmetlerinin tek bir saf, kendi ümmetinin ise seksen saf olacağını ifade etmiştir. Bu da gayet açıkça anlaşılan bir husustur. Bunun anlaşılmıyacak bir tarafı yoktur. Cenabı Allah'a hamd olsun.

3. Kelâmı Metodlarla Allahı Tanımak Zorunlu Değildir:

Kelamcıların önce ve sonra gelenlerinin (mütekaddimûn ve müteahhirûnun) bazılarının kanaatine göre, yüce Allah'ı, kendilerinin ortaya koymuş olduğu yollar ve kaydettikleri araştırmalar yoluyla bilmeyen kimsenin imanı sahih değildir ve böyle bir kimse kâfirdir. Ancak bu görüşe göre müslümanların pek çoğunun tekfir edilmesi gerekir. Öncelikle de bunu diyen kişinin atalarının, geçmişlerinin ve komşularının da tekfir edilmesiyle işe başlamak gerekir. Bu kanaatte olan kimseler, kendilerine bu şekilde itiraz edenlere de: Cehennemliklerin çokluğu dolayısıyla beni ayıplama, diye veya buna benzer cevap vermişlerdir.

Derim ki: Böyle bir görüş ancak Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetini bilmeyen kimseden sadır olur. Çünkü bu sözü söyleyen kişi yüce Allah'ın geniş rahmetini kelamcılardan oldukça az bir azınlığa münhasır kılmış ve bunlar kendilerinin dışında kalan müslümanların genelini tekfir etme yoluna gitmişlerdir. Bu söz nerede, küçük abdestini bozmak için elbisesini bir kenara çekerek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbı kendisini azarlayınca; Allah'ım bana ve Muhammed'e merhamet buyur, bizimle beraber de kimseye merhamet eyleme! diyen bedevi araba Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Yemin olsun sen geniş bir şeyi alabildiğine daralttın"sözü nerede? Ki, bunu Buhârî, Tirmizî ve onların dışındaki hadis İmâmları rivâyet etmişlerdir.

Acaba bu bedevi Arap yüce Allah'ı delil, burhan, hüccet ve beyan yollarıyla mı tanımıştı. Halbuki onun rahmeti herşeyi kuşatmıştır. Bunun gibi kimseler hakkında ise mü’min oldukları şeklinde hüküm verilir. Hatta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İslama giren çok kimsenin şehadet kelimesini sözlü olarak söylemesiyle yetinmiştir. Hatta bu hususta işaret ile dahi yetinmiştir. Nitekim o, siyahi cariyeye: "Allah nerede" diye sorunca, o da: Semada diye cevap vermişti. Bu sefer, ben kimim diye sorunca, o da sen Allah'ın Rasulüsün, diye cevap verince, Hazret-i Peygamber de: "Bunu azad et, çünkü bu mü’min bir cariyedir"demişti. Müslim, Mesâcid 33; Ebû Dâvûd, Salât 167, Eymân 16; Nesâî, Sehv 20; Dârimî, Nüzûr 10; Muvatta’', Itk 8, 9; Müsned, II, 291, III, 452, IV, 222, 388, 389, V, 447, 448, 44?

Oysa, ortada düşünme ve istidlal diye birşey sözkonusu değildir. Aksine, Hazret-i Peygamber ilk andan itibaren böylelerinin îman sahibi olduklarına hüküm vermiştir. Delil ve marifet yerine getirilmemiş olsa bile. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4. İbretle Bakmanın Meşru Çerçevesi:

Aynı şekilde itikat konusunda tüysüz gençlerin ve kadınların güzel yüzlerine bakmak ve bunlardan ibret almak da sözkonusu edilemez. Ebû'l-Farac el-Cevzî der ki: Ebû't-Tayyib Tahir b. Abdullah et-Taberî dedi ki: Bu semâ' dinleyen kesim hakkında bana ulaştığına göre bunlar, semaa bir de tüysüzlerin yüzüne bakmayı ilave ederler. Kimi zaman bunların bu tüysüzleri çeşitli süs eşyalarıyla ve boyalı elbiselerle süsledikleri de olur. Bu yaptıkları ile bakmak ve ibret almak sureti ile Sani'in sanatına delil görüp imanlarını artırmak maksadını güttüklerini de ileri sürerler. Bu ise hevâya tabi oluşun, aklı aldatmanın ve ilme muhalefet etmenin en ileri derecesidir.

Ebû'l-Farac der ki: İmâm Ebû’l-Vefa b. Akil de der ki: Allah ancak nefsin kendisine meyletmediği, hevanın da ondan dolayı herhangi bir pay sahibi olamadığı bir surete, hatta ve hatta şehvetin hiçbir şekilde karışmadığı ve beraberinde lezzetin bulunmadığı bir surete bakmayı helal kılmıştır. Bundan dolayı yüce Allah bir kadını Peygamber olarak göndermemiştir. Kadını hakim, İmâm ve müezzin kılmamıştır. Bütün bunların sebebi ise, kadının şehvet ve fitne sebebi oluşundan dolayıdır. Ben, güzel suretlerden ibretler çıkartıyorum, diyenin yalancı olduğunu kabul ederiz. Her kim kendisinin bizden farklı bir tabiata sahip olmak suretiyle ayrıcalıklı olduğunu söyleyecek olursa, onu yalanlarız. Bunlar, olsa olsa bu iddiada bulunanlara şeytanın aldatmalarından ibarettir.

Kimi hikmet ehli şöyle der: Buyû'k âlemde her ne varsa, küçük âlemde de onun bir benzeri vardır. Bundan dolayı yüce Allah:

"Şüphesiz biz insanı ahsen-i takvimde yarattık" (et-Tin, 95/4) diye buyurmuştur. Bir başka yerde de:

"Kendi nefislerinizde de (nice âyetler vardır) görmez misiniz?" (ez-Zâriyât, 51/21) diye buyurmaktadır. Biz, (küçük ile büyük alem arasındaki) bu benzerliğin benzeşme yönünü el-En'âm Sûresi'nin baş tarafında (6/2. âyetin tefsirinde) açıklamış bulunuyoruz.

Aklı başında bir kimsenin kendi nefsine bakması ve hızlıca atılan bir su olduğu dönemden itibaren dosdoğru mükemmel bir yaratık haline gelinceye kadarki yaratılışı üzerinde düşünmesi gerekir. Ona gıdalar ile destek verilmekte, merhamet ile terbiye edilip beslenip büyütülmekte, güçlerini elde edinceye ve en güçlü dönemine ulaştırılıncaya kadar yumuşak bir şekilde muhafaza edilmektedir. Aynı kişi bakıyoruz ki, ben ben... demeye kalkışıyor ve henüz anılmaya değer bir şey olmadığı bir zamanın üzerinden geçmiş olduğunu ve sonunda kabre gömüleceğini unutuveriyor.

Eğer bu yaptıklarından dolayı hasret duyacaksa (ki duyacaktır) yazıklar olsun ona! Yüce Allah:

"Yemin olsun ki Biz insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir nutfe kılıp sağlam bir karargâhta yerleştirdik... Sonra da kıyâmet gününde elbette diriltileceksiniz" (el-Mu'minûn, 23/12-16) diye buyurmaktadır.

O bakımdan o, kendisinin Rabbi bulunan mükellef bir kul olduğuna, kusurlu hareket edecek olursa azâb ile tehdit edilmiş bulunduğuna, eğer kendisine verilen emirleri yerine getirecek olursa da Allah'ın sevap ve mükâfatını umacağına ibretle bakıp düşünsün de Mevlasına ibadete yönelsin. Çünkü, her ne kadar o Mevlasını görmüyor ise de, O kendisini görmektedir. İnsanlardan da hiçbir şekilde korkmasın. Çünkü Allah'tan korkması daha uygundur. Allah'ın kullarından herhangi bir kimseye karşı büyüklenmesin. Unutmasın ki, kendisi birtakım pisliklerden oluşmaktadır. Pislikler ile dolup taşmaktadır. Ve neticede Rabbine itaat ederse cennete gidecektir, aksi takdirde ateşe. İbnü'l-Arabî der ki: Hocalarımız kişinin bu ilmî nitelikleri kendisinde toplayan şu hikmet dolu beyitler üzerinde dikkatte düşünmesini güzel görüyorlardı:

"Ebediyyen pisliği kendisiyle birlikte oturup kalkan kimse

Nasıl olur da büyüklenir, böbürlenir

O, o pisliktendir, ona doğru gitmektedir.

O pisliği onun hem kardeşi, hem onunla süt emenidir.

Küçülterek kendisini helaya davet eder de

O da ona boyun eğer."

Yüce Allah'ın:

"Allah'ın yarattığı herhangi bir şeye" âyeti, kendisinden önceki âyete atfedilmiştir. Yani, yüce Allah'ın yaratmış olduğu şeylere bakmazlar mı?

"Ve ecellerinin yakın olduğu İhtimaline..." Yani, yakınlaşmış olma ihtimali bulunan ecellerine de bakmazlar mı?

Bu âyet da kendisinden önceki âyete atfedilmiş ve cer mahallindedir. İbn Abbâs der ki: Yüce Allah burada ecellerinin yaklaşmış olmasıyla Bedir günü ile Uhud gününü kastetmektedir.

"Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?" Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın getirmiş olduğu Kur'ân'dan başka neyi tasdik edecekler?

Buradaki

"bu" anlamındaki zamirin

"ecel"e ait olduğu da söylenmiştir. Yani: Onlar ecellerinin gelişinden sonra imanın fayda vermeyeceği zamanda artık hangi söze inanacaklardır? Çünkü âhiret teklif yurdu değildir.

186

Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek olmaz. Ve O, bunları taşkınlıkları İçinde şaşkın bir halde birakıverir.

Yüce Allah onların yüz çevirmelerinin, Allah'ın onları saptırmış olmalarının sebebine bağlı olduğunu beyan etmektedir. Bu da Kaderiyye'nin görüşünü reddetmektedir.

"Ve O, bunları taşkınlıkları içinde" anlamındaki; 'istinaf (yeni bir cümle başı) olarak ref mahallindedir. Yoktur "daki "fe" ile ondan sonraki âyetler mahalline hamledilerek cezm ile de okunmuştur.

"Şaşkın bir halde" yani, hayretler içerisinde bırakır, şeklinde açıklandığı gibi onları tereddüt İçerisinde bırakır, diye de açıklanmıştır. el-Bakara Sûresi'nin baş tarafında (2/15. âyetin tefsirinde) yeteri kadar açıklanmış bulunmaktadır.

187

Sana kıyâmetin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: "Onun bilgisi yalnız Rabbimin yanındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ancak ansızın gelir." Sanki onu biliyormuşsun da onu sana sorarlar. De ki: "Onun ilmi ancak Allah nezdindedir. Fakat İnsanların çoğu bilmezler."

Yüce Allah'ın:

"Sana kıyâmetin ne zaman gelip çatacağını sorarlar" mealindeki âyette yer alan;

"Ne zaman" kelimesi; zaman soru edatıdır. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

"Ne zaman ihtiyacımı göreceksin, ne zaman

Bunun gerçekleştirilebileceği bir zaman, görmüyor musun?"

Yahudiler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Eğer sen gerçekten bir peygamber isen bize kıyâmetin ne zaman kopacağını bildir, diyorlardı. Bunu, aşın inkârları dolayısıyla müşriklerin söylediği de rivâyet edilmektedir.

"Gelip çatacağı" ise, Sîbeveyh'e göre mübteda olarak ref mahallindedir. Haberi ise, "(........): Ne zaman" lâfzıdır. Bu da fetha üzere mebni bir zarfdır. Mebni oluş sebebi ise istifham anlamı ihtiva etmesinden dolayıdır.

"Gelip çatacağı" kelimesi, "mim" harfi ötreli olarak; 'dan gelmektedir ki, Allah onun için ne vakit tesbit etmiştir? anlamına gelir. Yani ne zaman sebat bulacak (gelip çatacak) dır. Bu da ne zaman vukua gelecektir, demektir. "Mim" harfi üstün okunursa; 'den gelir. Bu da sebat buldu ve durdu manalarına gelir. Nitekim

"Yerlerinde sabit kazanlar..." (es-Sebe’, 34/13) âyetindeki "sabit" anlamında olan kelime de buradan gelmektedir. Katade de böyle açıklamıştır.

"De ki onun bilgisi yalnız Rabbimin yanındadır" âyeti müpteda ve haberdir. Yani, ona dair bilgiyi kimse açıklamış değildir. Böylelikle kul, her zaman için dikkatli ve uyanık olsun diye.

"Onun vaktini" yani zamanını

"kendisinden başkası açıklayamaz" ortaya çıkaramaz.

Âyet-i kerimedeki "açıklamak" anlamım veren; bir şeyi açığa çıkarmak, izhar etmek demektir. Bir kimsenin bana açıklayıp izah ettiği herhangi bir haberi anlatmak üzere; "Filan kişi haberi bana açıkladı, izhar etti," denilir.

"Göklerde ve yerde ağır basmıştır" yani, ona dair bilgi, göklerde ve yerde bulunanlara gizli kalmıştır. Gizli kalan her bir bilgi kalbe ağır gelir. Şöyle de açıklanmıştır: O kıyâmetin gelişi, göklerde ve yerde bulunanlar için büyük bir iştir. Bu açıklama el-Hasen ve başkalarından nakledilmiştir.

İbn Cüreyc ile es-Süddî derler ki: Onun nitelikleri (bir nüshaya göre; vukua gelmesi) göklerde ve yerde bulunanlar için çok büyük bir iştir. Katade ve başkaları da şöyle demektedir: Azameti dolayısıyla gökler ve yer o bilgiyi taşıyamaz. Çünkü, o takdirde sema çatlar, yıldızlar dağılır ve denizler de çekilirdi. Kıyâmete dair soru sormak, ağır bir şeydir, anlamına geldiği de söylenmiştir.

"O size ancak ansızın gelir." Buradaki

"ansızın" anlamındaki; kelimesi, hal mahallinde mastardır.

"Sanki onu biliyormuşsun da onu sana sorarlar." Sanki sen onu biliyor ve ona dair sorunun cevabını bilen birisiymişsin de (onlar da sana soruyorlar) anlamındadır. İbn Faris der ki: (Âyet-i kerimede geçen) el-Hafiy, bir şeyi bilen kimse demektir. Aynı zamanda bu kelime soru sormakta ileriye giden, son noktaya kadar devam ettiren anlamına da gelir. el-A'şâ der ki:

"Eğer benim hakkımda soru soracak olursan şunu bil ki,

el-A'şâ hakkında nice soru soran kimse var ki, onun nerelere çıktığım çok iyi bilir,"

Meselâ; tabiri, hem soru sormakta, hem de istekte bulunmakta ileriye gitti, anlamına gelir.

Soru soran, bilen anlamında ismi fail; ise ism-i faile çokluk anlamını kazandırır.

Muhammed b. Yezid der ki: Yani onlar, sen onun (kıyâmet) hakkında ısrarla soru soran birisiymişsin gibi gelip sana soru soruyorlar. O, bu açıklamasıyla ifadede bir takdim ve tehir olmadığı kanaatine sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

İbn Abbâs ve başkaları ise şöyle derler: Buradaki ifadede bir takdim ve tehir vardır. Yani: Onlar sana kıyâmet hakkında, sen onların soru sormalarından, sana karşı iyi davranmalarından memnun oluyormuşçasına gelip soruyorlar. Çünkü onlar, şöyle demişlerdi: Bizimle senin aranda bir akrabalık vardır. Haydi bize gizliden gizliye şu kıyâmetin kopacağı vakti söyleyiver.

"De ki: Onun İlmi ancak Allah'ın nezdindedir. Fakat İnsanların çoğu bilmezler." Burada

"bilmezler" İfadesi, bir tekrar değildir. Çünkü, bundan önceki bilgi kıyâmetin kopuşu ile ilgili bilgiye dairdir, diğeri ise, kıyâmetin künhünü bilmeye dairdir.

188

De ki: "Ben kendim için Allah'ın dilediğinden başka ne bir fayda sağlayabilirim, ne de bir zarar. Eğer, gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapardım. Bana hiçbir fenalık dokunmamıştır. Ben, ancak bir uyarıcı ve îman eden bir topluluğu müjdeleyenim."

Yüce Allah'ın:

"De ki: Ben, kendim için... ne bir fayda sağlayabilirim, ne de bir zarar." Yani, kendim için herhangi bir fayda sağlamak imkânına da sahip değilim, herhangi bir zaran önlemek imkânına da sahip değilim. Nasıl olur da kıyâmetin kopacağı saatin bilgisine sahip olabilirim ki?

Şöyle de açıklanmıştır: Ben kendimi hidayete iletmek imkanına da sahip değilim, dalâleti önlemek imkanına da sahip değilim.

"Allah'ın dilediğinden başka" anlamındaki istisna dolayısıyla nasb mahallindedir, Yani: Allah'ın dilediği kadar kendime fayda sağlayabilirim ve O'nun bana imkan verdiğine göre ben kötülüğü önleyebilirim. Sîbeveyh şu mısraı nakletmektedir:

"(Bu zaman) insanlara neyi istiyorsa yapabiliyor."

"Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapardım." Yani, eğer yüce Allah'ın bana bildirmeden Önce neyi istediğini bilmiş olsaydım, şüphesiz onu yapardım.

Şöyle de açıklanmıştır: Eğer ben, Savaşta ne zaman zafere ulaşacağımı bilmiş olsaydım, o vakit Savaşır ve böylelikle yenik düşürülmezdim.

İbn Abbâs da şöyle açıklamıştır: Eğer ben hangi yılın veriminin kıt olacağını bilseydim, bolluk zamanından bana yetecek kadarını hazırlardım.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer ben hangi malın ticarette çok satılacağını bilmiş olsaydım, o malı alıcısının olmadığı zamanlarda satın alırdım.

Bir başka görüşe göre de anlam şöyledir: Eğer ben ne zaman öleceğimi bilseydim, çokça salih amel işlerdim. Bu açıklama da el-Hasen ve İbn Cüreye'den nakledilmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre: Şayet ben gaybı bilmiş olsaydım, gayba dair bana ne sorulursa onu cevaplandırırdım.

Bütün bu açıklamalar bu âyet ile murad edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Bana hiç bir fenalık dokunmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve îman eden bir topluluğu müjdeleyenim" anlamındaki âyet, yeni bir cümle (istinaf)'dır. Yani, bende delilik yoktur, Çünkü onlar Hazret-i Peygamberin deli olduğunu söylemişlerdi.

Bu âyetin önceki âyet ile alakalı olduğu (istinaf olmadığı) da söylenmiştir. Yani: Eğer ben gaybı bilmiş olsaydım, bana hiçbir kötülük dokunmaz ve ben kendimi o kötülüklere karşı korurdum. Bu anlama yüce Allah'ın:

"Ben ancak bir uyarıcı ve îman eden bir topluluğu müjdeleyenim" âyeti de delil teşkil etmektedir.

189

Sizi tek bir candan yaratan, ondan da kendisinde sükûn bulsun diye eşini yaratan O'dur. Eşini örtüp bürüyünce hafif büyük yüklendi. Bununla gider gelirdi. Nihayet ağırlaşırca, her ikisi de Rableri olan Allah'a şöyle dua ettiler: "Eğer bize salih bir çocuk verirsen muhakak ki şükredenlerden oluruz."

Âyetin tefsiri için bak:190

190

Onlara salih bir evlat verince, kendilerine verdiği bu (çocuk) hakkında O'na ortaklar koşmaya başladılar. Allah onların ortak koştuklarından yücedir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. İnsanın Yaratılması:

Yüce Allah'ın:

"Sizi tek bir candan yaratan... O'dur" âyetinde geçen

"tek bir candan" kasıt müfessirlerin çoğunluğuna göre Hazret-i Âdem'dir.

"Ondan da kendisinde sükûn bulsun" yani, onunla teselli bulsun, huzur bulsun

"diye eşini yaratan" yani Havva'yı yaratan

"O'dur." Bu yaratma cennette olmuştu. Daha sonra her İkisinin de cennetten indirilişinden sonra dünyada meydana gelen bir başka durumu sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:

"Eşini örtüp bürüyünce." Bu ifade cimadan kinayedir. "(Eşi) hafif bir yük yüklendi." Karında yahut ağaç dalında bulunan her bir yükü anlatmak üzere "ha" harfi üstün olmak üzere; denilir. Eğer bu yük sırtın üzerinde, yahut başın üzerinde bulunacak olursa "ha" harfi esreli olur. Yakub ise, hurma ağacının meyve yükünü anlatmak için; şeklinde "ha" harfinin esreli okunacağını nakletmiştir. Ebû Said es-Sîrafîde der ki: Kadının "gebelik" yükü hakkında "ha" harfi hem esreli, hem üstün kullanılır. Bunun üstün okunuşu; kadının yükünün görünmeyişi dolayısıyladır. Esreli okunuşu da bineğin sırtındaki yük gibi ortaya çıktığı içindir.

(......) aynı zamanda hamle yapmak, hücum etmek anlamındaki; 'ın da mastarıdır.

"Bununla gider, gelirdi." Yani, taşıdığı meni ile gider gelirdi. Bu da bu hafif yük ile gider gelirdi anlamındadır. Yani, gider, gelir, döner, dolaşırdı. Ağırlaşıncaya kadar o yük dolayısıyla herhangi bir sıkıntı çekmezdi. Bu açıklamalar el-Hasen, Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani, onun hamileliği devam eder gider demektir. O takdirde bu maklub bir ifadedir. Nitekim; "Ben başlığı başıma geçirdim," demek de bunu benzer.

Abdullah b. Ömer ise, "mim" harfinden sonra "elif ilavesiyle ve "radıyallahü anh" harfini de şeddesiz olarak; şeklinde gidip gelişi ve tasarrufu ifade eden fiilinden kabul etmiştir. İbn Abbâs ile Yahya b. Ya'mer ise; şeklinde şüphe ve tereddüt anlamındaki; gelen bir fiil olarak okumuşlardır. Yani, bu halinden şüpheye düşerek, acaba bu bir hamilelik midir, yoksa bir hastalık mıdır? Veya buna benzer kanaatlere sahip olarak tereddüde düştü, anlamındadır.

2. Hamileliğin Sebep Olduğu Bazı Endişeler:

Yüce Allah'ın:

"Nihayet ağırlaşırca" âyeti, taşıdığı yük ağır olunca demektir. Ağırlaşmaya başlayınca anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Her ikisi de Rableri olan Allah'a şöyle dua ettiler..." âyetinde yer alan;

"Her ikisi de dua. ettiler" zamiri, Âdem ile Havva'ya aittir. Bu âyet-i kerîme ile İlgili kıssalarda gelen rivâyetler de bu görüşe göre anlaşılır. Buna göre Hazret-i Havva ilk hamile kaldığı sırada bunun ne olduğunu bilememiştir. Bu da; " (Hamile kaldığı şey hakkında) şüpheye düştü" şeklinde okuyanların kıraatini pekiştirir.

Bundan dolayı da telaşlanraıştı. İblis onu etkilemenin de yolunu bulmuş oldu. el-Kelbî der ki: İblis, ilk hamile kaldığı sırada, ağırlaşmaya başiadığında Hazret-i Havva'ya bir adam suretinde görünüp: Bu karnındaki nedir? diye sormuş, o da: Bilmiyorum diye cevap verince; bu sefer İblis: Ben bunun bir hayvan olacağından korkarım, demiş. Havva bunu Hazret-i Âdem'e söyleyince, her ikisi de bundan dolayı bir üzüntüye boğuldular. Daha sonra İblis tekrar Hazret-i Havva'ya görünerek şöyle dedi: Bu doğacak kişinin Allah nezdinde bir yeri olacaktır. Eğer ben Allah'a dua edecek olursam sen de bir insan doğurursan ona benim adımı verecek misin? Havva: Evet deyince, bu sefer ben Allah'a dua edeceğim dedi. Hazret-i Havva doğum yaptığında İblis gelip: Ona benim adımı ver demişti. Bu sefer: Senin adın nedir diye sorunca, o da: Benim adım el-Haris'tir cevabını vermişti. Eğer ona gerçek adım söylemiş olsaydı, onu tanıyacaktı.

Bunun üzerine Havva ona Abdulharis ismini verdi. Buna benzer zayıf hadisler Tirmizî ve başkalarında zikredilmektedir. Tirmizî, Tefsir 7. sûre 4. İsrailiyatta sağlam olmayan pek çok şeyler de vardır. Kalbi olan herhangi bir kimse bunlara itibar etmez. Çünkü Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva'yı, O Allah ile çok aldatıcı (İblis) aldatmış ise de şunu bilmek gerekir ki, -bu hususlar satır satır yazıya geçirilmiş olmakla birlikte- mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "(İblis) onları iki defa aldattı. Bir defasında cennette, bir defasında da yeryüzünde aldatmıştır." Süyûtî, ed-Dürru'l'Mensur, III, 624. Bu görüş ise, es-Sülemi'nin (bundan sonra gelecek olan ve "... mı eş koşuyorlar" anlamındaki kelimenin) "te" harfi ile;

"mı eş koşuyorsunuz?" (7/191) kıraati ile desteklenmiştir.

"Salih bir çocuk" hilkati düzgün ve yerli yerinde bir çocuk demektir.

"Onlara salih bir evlat verince kendilerine verdiği bu çocuk (hakkında) O'na ortak koşmaya başladılar." İlim adamları burada Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva'ya izafe edilen şirki açıklamak hususunda farklı görüşlere sahiptir ki, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.

3. Bu Âyet-i Kerîmede Sozkonusu Edilen "Şirk'in Mahiyeti:

Müfessirler derler ki; Burada sözü edilen şirk, sadece isim vermek ve sıfatta bir şirkti. Yoksa ibadet ve rububiyet hususunda bir şirk değildi. Meanî ehli derler ki: Âdem ile Havva çocuklarına "Abdulharis" ismini vermekle "el-Haris"in Rableri olduğu kanaatine sahip olmuş değillerdir. Onlar bu ismi vermekle Haris'in çocuğun kurtuluşuna sebep teşkil edeceği maksadını gütmüşlerdi. O bakımdan bir kimsenin kendisine misafirinin kölesi ismini verecek olur ise, misafiri kendisinin rabbi olduğu anlamında değil, ona itaat etmesi anlamında kullanılır. Nitekim Hatim şöyle demiştir:

"Ve şüphesiz ki ben yanımda bulunduğu sürece misafirin abdiyim (kuluyum)

Ve esasen kulların özelliklerinden bende bundan başka bir özellik de yoktur."

Bir grup da bunu şöyle açıklamıştır: Buradaki ortak koşma, cins olarak Âdem oğullarına racidir ve Hazret-i Âdem'in zürriyetmden olan müşriklerin durumunu açıklamaktadır. Kabul edilmesi gereken görüş de budur. Buna göre "Ona ortaklar koşmaya başladılar" ifadesi, kâfir olan erkek koca ile dişi kastedilmektedir. Yani, bununla anlatılmak istenen kâfir olan İki cinstir. Buna da: "Allah onların ortak koştuklarından yücedir" âyetindeki ortak koşma fiilinin tesniye olarak değil de çoğul olarak gelmesi delil teşkil etmektedir ki, bu da güzel bir açıklamadır.

Yüce Allah'ın:

"Sizi tek bir candan" yani, tek bir şekil ve nitelikten "yaratan, ondan da" yani, onun cinsinden de "kendisinde sükûn bulsun diye eşini yaratan O'dur. Eşini örtüp bürüyünce" yani, her iki cins bir araya gelince demektir, Bu görüşe göre âyet-i kerimede Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva'dan söz edilmemektedir.

İşte karı kocaya salih, yani onların istedikleri gibi sağlıklı, eli ayağı düzgün bir çocuk verince, bu sefer onu İslâm fıtratından şirke yöneltirler. Nitekim müşriklerin yaptığı da budur. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmaktadır: "Her doğan mutlaka İslâm fıtratı -bir rivâyette de İslâm milleti (yani dini)- üzere doğar. (Sonra) anne ve babası onu yahudi, hiristiyan veya mecusi yaparlar. " Buhârî, Cenâiz 80, 93, Tefsir 30. sûre 1; Müslim, Kader 22, 25; Ebû Dâvûd, Sünne 17; Tirmizî, Kader 5; Muvatta’', Cenâiz 52; Müsned, II, 233, 275, 393, 410, 481.

İkrime der ki: Âyet-i kerîme özel olarak Âdem hakkında değildir. Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi Âdem'den sonra bütün insanlar hakkında umumi bir âyet olarak indirmiştir. el-Huseyn b. el-Fadl da der ki: Bu görüş nazar ehlinin daha çok hoşuna gider. Çünkü birinci görüşte yüce Allah'ın peygamberi Hazret-i Âdem'e çok büyük bir iş izafe edilmektedir.

Medineliler ile Âsım ise, "Ortaklar" kelimesini tekil olarak; "Ortak" diye okumuşlardır. Ebû Amr ve diğer Kûfeliler İse, Ortak'ı "fualâ" veznine benzer olmak üzere çoğul okumuşlardır. el-Ahfeş Said ise birinci okuyuşu kabul etmez. Oysa bu muzafın hazfı takdirine göre sahih bir kıraattir. Yani; "Ona bunu ortak koştular" anlamında olur. Tıpkı yüce Allah'ın:

"Ve o kasabaya sor" (Yusuf, 12/82) (âyetinin; o kasaba halkına sor anlamında) olduğu gibi. Buna göre bu tekil ile kıraat: Onlar O'na ortaklar koştular, şeklinde çoğul anlamına gelir.

4. Hamilelik Bir Hastalık mıdır ve Hamilelik Halindeki Mali Tasarrufların Hükmü:

Âyet-i kerîme hamileliğin de bir hastalık olduğunu göstermektedir. İbnü'l-Kasım ve Yahya, Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet ederler: Hamileliğin ilk dönemi bir kolaylık ve bir sevinçtir. Son dönemi ise hastalıklardan bir hastalıktır. İşte Mâlik'in söylediği: "Hastalıklardan bir hastalıktır" ifadesi yüce Allah'ın:

"Rableri olan Allah'a şöyle dua ettiler" âyetinden anlaşılmaktadır. Yine hamile kalan kadınlardaki bu durum müşahade ile görülüp tesbit edilebilen bir haldir. Bu işin büyüklüğü ve sıkıntıların ağırlığı dolayısıyla Hadîs-i şerîfte de varid olduğu gibi hamile kadının ölümü şehidlik olarak değerlendirilmiştir. Ebû Dâvûd, Cenâiz 11; Nesâî, Cenâiz 14, 112, Cihâd 36, 48; İbn Mâce, Cihad 17; Dârimî, Cihâd 22; Muvatta’', Cenâiz 36.

Bu husus, âyet-i kerimenin zahirinden de sabit olduğuna göre, hamilenin durumu, fiilleri itibariyle hastanın durumu ile aynı olur. Çeşidi bölgelerdeki ilim adamlarına göre ise, hasta olan bir kişi eğer malından bağışta bulunacak ve bazılarını kayıracak olursa, bu tasarrufu mirasının üçte birinde geçerli olur. Ebû Hanîfe ve Şâfiî derler ki: Böyle bir hüküm, hamile hakkında doğum sancılarının başlamış olması halinde sözkonusu olur. Bundan önce ise, öyle bir hüküm sözkonusu olmaz.

Onlar bu görüşlerine hamileliğin bir âdet olduğu ve çoğunlukla bunun selâmetle sonuçlandığını delil gösterirler. Biz ise deriz ki: Hastalıkların çoğunluğu da esenlikle sonuçlanır, diğer taraftan hasta olmayan da ölebilir.

5. Hamile ile İlgili Mahkeme Hükümleri ve Bâin Talakla Boşanmış Hamileye Ricat Yapmak:

Mâlik der ki: Hamileliği üzerinden altı ay geçmiş olan bir kadının malı hakkındaki hükümleri ancak malının üçte birinde caizdir.

Bir kimse hamile olan hanımını bâin bir talâk ile boşayacak olup da hamileliği üzerinden altı ay geçecek olursa ve kocası da ona ricatte bulunmak isterse böyle bir hakkı yoktur. Çünkü böyle bir kadın hastadır. Hasta bir kadını nikâhlamak ise sahih değildir.

6. Savaşa Katılanın Malî Tasarruflarının Hükmü:

Yahya der ki: Mâlik'i, Savaşta bulunan kişi hakkında şöyle derken dinledim: Bir kimse safta Savaşmak üzere yürüyecek olur İse, onun kendi malı hakkında -üçte biri müstesna- tasarrufta bulunması câiz değildir. Böyle bir kimse hamile kadın ve ölmesinden korkulan hasta gibidir. Bu hali devam ettiği sürece de hükmü budur. Kısas uygulanmak için öldürülmek üzere hapsedilen kimsenin hükmü de bunun gibidir.

Ancak bu hususta Ebû Hanîfe, Şâfiî ve başkaları farklı kanaate sahiptirler. İbnü'l-Arabî ise şöyle demektedir: Sen meseleyi gereği gibi kapsamlı bir şekilde kavrayacak olursan, öldürülmek üzere hapsedilen bir kimsenin halinin hastanın halinden daha ağır olduğunda şüphen kalmaz. Böyle bir şeyi kabul etmemek ise nazar (akli düşünme ve kıyas) açısından bir gaflettir. Çünkü ölümün sebebi her ikisi hakkında da mevcuttur. Nasıl ki hastalık ölüm için bir sebepse, yüce Allah da (Savaşın da bir sebep olduğunu beyan etmek üzere) şöyle buyurmaktadır:

"Andolsunki siz, ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyorsunuz. İşte siz bakıp dururken onu gördünüz." (Âl-i İmrân, 3/143) Şair Ruveyşed et-Taî de şöyle demektedir:

"Ey bineğini ileri süren süvari!

Sor Esedoğullarına; nedir bu bağırıp çağrışmalar?

De ki onlara: Özür dilemek için çabuk davranın ve bir söz arayın ki,

Sizi temize çıkaracak; çünkü ölümün kendisiyim ben."

Savaşın ölüm sebeplerinden birisi olduğunun delilleri arasında yüce Allah'ın şu âyeti de zikredilebilir:

"Hani onlar üstünüzden ve altınızdan gelmişlerdi. O zaman gözler yılıp yana kaymış, kalpler gırtlaklara kadar varmıştı..." (el-Ahzâb, 33/10-11)

Şanı yüce Allah bu müthiş halde iken düşmanlara karşı mukavemet gösterip her iki kesimin birbirlerine yakınlaşmış olmalarını, kalplerin gırtlaklara kadar gelip dayanması, Allah hakkında kötü zanlar beslenmesi, kalplerin büyük bir sarsıntı geçirmesi noktasına geldiklerini haber verdiği halde, nasıl olur da Şâfiî ve Ebû Hanîfe böyle bir sıkıntılının ancak mübâreze (teke tek çarpışma) halinde sözkonusu olduğunu söyleyebilirler. Acaba hastanın durumu böyle şiddetli ve sıkıntılı mıdır? Bu hususta insaflı bir kimsenin hiçbir şüphesi olmaz. İtikadında sebat sahibi olan, Allah yolunda hakkıyla cihad eden, Allah Rasulüne O'nun âyet ve mucizelerine tanıklık eden kimseler hakkında böyle iken, ya bizim hakkımızda ne söylenebilir.

7. Dehşet ve Fırtına Zamanlarında Deniz Yolculuğu Yapanın Hükmü:

İlim adamlarımız korkulu ve fırtınalı zamanlarında denizde yolculuk yapan kişinin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Acaba böyle bir kimse sağlıklı kişi hükmünde midir, yoksa hamile kadın hükmünde midir? İbnü’l-Kasım der ki: Böyle bir kimsenin hükmü sağlıklı kimsenin hükmü gibidir.

İbn Vehb ile Eşheb İse, böyle bir kimse hamileliği üzerinden altı ay geçmiş hamile kadın hükmündedir, Kadı Ebû Muhammed de der ki: İbn Vehb . ile Eşheb'in görüşleri kıyasa daha uygundur. Çünkü tıpkı hamilenin yükünün ağırlaşması gibi böyle bir halde de deniz yolculuğu insanın hayatı açısından tehlikeli bir haldir.

İbnü'l-Arabî de şöyle demektedir: İbnü'l-Kasım deniz yolculuğu yapmadı. O, hatta denizde su üstünde birşey bile görmüş değildir. Şanı yüce Allah'ın biricik fail olduğunu, O'nunla birlikte hiçbir failin bulunmadığını kesinlikle bilip inanmak İsteyen, sebeplerin güçsüz olduğuna inanıp gerçek anlamda tevekkülü elde etmek, işlerini tam anlamıyla Allah'a havale etmek noktasına gelmek isteyen, denizde yolculuk yapsın.

191

Kendileri yaratılmış oldukları halde hiçbir şey yaratmaya kudreti olmayanları mı eş koşuyorlar?

"Kendileri yaratılmış oldukları halde" yani, putların kendileri Allah tarafından yaratılmışken

"hiçbir şey yaratmaya kudreti olmayanları mı eş koşuyorlar?" Hiçbir şey yaratamayan şeylere mi tapıyorlar?

Burada putlar hakkında (akıllı varlıklar için kullanılan çoğul şekli olan) "vav" ve "nun" ile çoğul yapılarak; Yaratılmış oldukları halde" diye kullanılması onlara tapınanların, putların fayda ya da zarar verebileceklerine inanmalarından Ötürüdür. Böylelikle putlar da insanlar gibi kabul edilmektedir. Nitekim yüce Allah'ın:

"Ve hepsi de- bir yörüngede yüzerler" (Yasin, 36/40) âyeti ile;" Ey karıncalar yuvalarınıza girin" (en-Neml, 27/18) âyeti da bu şekildedir.

192

Halbuki bunlar, kendilerine hiçbir şekilde yardım edemeyecekleri gibi kendi kendilerine bile yardım edemezler.

"Halbuki bunlar" yani putlar

"kendilerine hiçbir şekilde yardım edemeyecekleri gibi, kendi kendilerine bile yardım edemezler." Yani putlar ne başkalarına yardım edebilirler, ne de kendileri adına başkalarından intikam alabilirler.

193

Siz bunları doğru yola çağırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da susmuş olsanız da size karşı birdir.

Yüce Allah'ın:

"Siz bunları doğru yola çağırsanız size uymazlar" âyeti ile ilgili olarak el-Ahfeş şunları söylemektedir: Yani siz, putları doğru yola, hidayete çağıracak olsanız onlar size uymazlar.

"Onları çağırsanız da, susmuş olsanız da size karşı birdir" âyeti ile ilgili olarak Ahmed b. Yahya şöyle demektedir: Bu âyetin böyle gelmesi âyet sonu oluşundan dolayıdır. Yani, yüce Allah'ın:

"Susmuş olsanız da" diye buyurup (aynı manada olmakla birlikte) bunun yerine: dememiş olmasını kastetmektedir. Çünkü Sîbeveyh'e göre bu iki kelime aynı anlama gelmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Âyet-i kerimeden maksat, yüce Allah'ın ilminde îman etmeyecekleri ezelden beri takdir edilmiş olanlardır. Burada; "Size uymazlar" kelimesi hem ("te" harfi) şeddeli hem de şeddesiz olarak okunmuştur, aynı anlama gelen İki ayrı söyleyiştir.

Kimi dilciler ise şeddesiz olarak; kelimesi, arkasından gittiği halde ona yetişmedi, anlamındadır; şeddeli olarak; ise, arkasından gidip ona yetişmesini anlatmak için kullanılır demişlerdir.

194

Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, şüphesiz sizin gibi kullardır. Şayet doğru iseniz haydi onları çağırın da size karşılık versinler.

"Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, şüphesiz sizin gibi kullardır" âyeti ile putlara ibadet hususunda onlara karşı delil getirerek tartışmaktadır.

"Taptıklarınız" anlamında olmakla birlikte, ilâh diye kendilerini çağırdığınız diye de açıklanmıştır. Putlara

"kullar" diye ad verilmesi, onların da Allah'ın mülkiyetinde ve O'nun emirlerine boyun eğen varlıklar olduklarından dolayıdır.

el-Hasen der ki: Yani, putlar da sizin gibi yaratılmışlardır. Müşrikler, putların fayda ve zarar verebileceklerine inandıklarından ötürü, yüce Allah, o putlan'da onların kanaatleri doğrultusunda insan farzederek:

"Haydi onları çağırın" diye buyurmakta ve putlar hakkında kullanılması gereken dişi zamir değil de erkekler için kullanılan zamiri kullanmaktadır. Ayrıca onlar hakkında "kullar" tabirini kullandığı gibi " Şüphesiz... lar" diye erkekler için kullanılan ism-i mevsulu kullanmış, dişiler için öngörülen; ism-i mevsûlunu kullanmamıştır, "Onları çağırın" âyeti ise, haydi onlardan fayda verip zarar sağlamalarını isteyin, demektir.

"Şayet doğru iseniz... size karşılık versinler." Putlara ibadetin fayda vereceği hususundaki iddianızda doğru iseniz, sizin İsteklerinizi kabul etsinler. İbn Abbâs der ki: "Onları çağırın" ifadesi, onlara ibadet edin anlamındadır.

195

Onların kendileriyle yürüyecekleri ayakları mı var? Yoksa kendileriyle tuttukları elleri mi var? Yoksa kendileriyle gördükleri gözleri mi, yahut kendileriyle işittikleri kulakları mı var? De ki: "Ortaklarınızı çağırın, sonra bana tuzak kurun ve bana göz açtırmayın.

Daha sonra yüce Allah, onları azarlayarak ve akıllarının bayağılığını ortaya koyarak şöyle buyurmaktadır:

"Onların kendileriyle yürüyecekleri ayakları mı var? Yoksa kendileriyle tuttukları elleri mi var? Yoksa kendileriyle gördükleri gözleri mi, yahut kendileriyle işittikleri kulakları mı var..." Yani siz onlardan daha üstün olduğunuz halde nasıl olur da onlara ibadet ediyorsunuz? Bu ifadeden maksat onların cahilliklerini açığa vurmaktır. Çünkü mabud, azalara sahip olmakla vasfedilir. Saîd b. Cübeyr

" Allah'ı bırakıp da taptıklarınız şüphesiz sizin gibi kullardır" âyetini " Allah'ı bırakıp taptıklarınız ancak sizin gibi kullardır" şeklinde; 'ın hemzesini esreli olarak -iki sakinin yanyana gelişinden dolayı- şeklinde, buna karşılık " Kullar" kelimesini tenvin ile; "sizin gibi" kelimesini de nasb ile okumuştur. Bu okuyuşa göre âyetin anlamı şöyle olur: Allah'tan başka kendilerine dua ettiğiniz putlar ancak sizin gibi kullardır. Yani onlar, taş ve keresteden ibarettir. Ve siz böyle yapmakla kendisinden daha üstün olduğunuz şeylere ibadet etmektesiniz.

en-Nehhâs der ki: Ancak bu, şu üç sebepten dolayı okunmaması gereken bir kıraattir:

1- Evvela çok büyük çoğunluğun kıraatine muhaliftir.

2- Sîbeveyh, edatı gayet olumsuzluk edatının anlamı veriyor ise, haberini ref ile okumayı tercih eder ve şöyle der: Zeyd gitmiyor" Çünkü; 'in ameli zayıftır. da onun anlamında (olumsuzluk ifade eden) bir edattır. O takdirde ondan daha zayıf olur.

3- el-Kisâî, (........)'ın Arap dilinde ondan sonra olumlu bir İfade olmadıkça; olumsuz edatı anlamında hemen hemen kullanılmadığını ileri sürmüştür. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Kâfirler ancak bir aldanış içerisindedirler." (el-Mülk, 67/20)

"da size karşılık versinler" âyetinde aslolan ("fe" harfınden sonra gelen) "lâm" harfinin esreli gelmesidir. Ancak ağırlığı dolayısıyla esre hazfedilmiştir. Diğer taraftan ifadede de bir hazf olduğu söylenmiştir. Yani, eğer siz onların ilâh oldukları hususundaki iddianızda doğru söyleyen kimseler iseniz, sizin isteklerinize uyuncaya kadar haydi onlara dua edin, onlar da sizin isteklerinizi kabul etsinler,

Ebû Cafer ve Şeybe

"Yoksa kendileriyle tuttukları elleri mi var" âyetindeki "ti" harfini (esreli değil de) ötreli okumuşlardır. Bu da bir şivedir. El, ayak ve kulak ise, müennes kelimelerdir ve bunların küçültme isimleri sonlarına "he" (yuvarlak "te") getirilerek yapılır. Ancak; "El" kelimesinde küçültme ismi yapılırken bir "ya" ilave edilir, aslına döndürülerek iki "ya" da bir araya geldiğinden dolayı şeddeli olarak; "elceğiz" denilir.

Yüce Allah'ın:

"De ki: Ortaklarınızı" yani putlarındı

"çağırın. Sonra bana" siz ve o putlar bir arada

"tuzak kurun ve bana göz açtırmayın" yani beni hiç sonraya bırakmayın, ertelemeyin.

"Bana tuzak kurun" kelimesinin aslı şeklindedir. "Nun" harfindeki esre, "ya" harfine delâlet ettiğinden dolayı hazfedilmiştir. " Ve bana göz açtırmayın" kelimesi de aynı şekildedir.

“Tuzak" diye meali verilen "keyd" kelimesi hile anlamına geldiği gibi Savaş anlamına da gelir. Mesela; "Gazaya çıktı ama Savaşmadı," denilir.

196

Şüphesiz benim velim, o Kitabı indiren Allah'tır ve O salihleri veli edinir.

"Şüphesiz benim velim o Kitabı İndiren Allah'tır." Yani, bana yardım etmeyi, beni korumayı üzerine alan gerçek dostum Allah'tır. Birşeyin velisi, onu koruyan, ona gelecek zararı önleyen kimse demektir.

"Kitap"dan kasıt ise Kur'ân-ı Kerîm'dir.

"Ve O, salihleri veli edinir." Yani, onları koruyan O'dur.

Müslim'in Sahih'inde Amr b. el-Âs'dan dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı gizli değil de açıktan açığa yüksek sesle şöyle buyururken dinledim: "Haberiniz olsun ki, Ebû -filan kimseyi kastediyor- nın ailesi artık benim velilerim değildirler. Benim velim ancak Allah'tır ve salih mü’minlerdir." Buhârî, Edeb 14; Müslim, İmarı 336; Müsned, IV, 203.

el-Ahfeş der ki:

“Şüphesiz benim velim o kitabı indiren Allah'tır" âyeti, Şüphesiz Allah'ın velisi o Kitabı indirendir" diye de okunmuştur ki, burada Allah'ın velisi ile kastedilen Hazret-i Cebrâîl olur. en-Nehhâs der ki: Bu, Âsım el-Cahderî'nin kıraatidir. Ancak birinci kıraat daha açık anlaşılan bir kıraattir. Çünkü:

"Ve O, salihleri veli edinir" âyeti ondan sonra gelmektedir.

197

Sizin O'ndan başka taptıklarınızın, size de kendilerine de yardım etmeye güçleri yetmez.

Âyetin tefsiri için bak:198

198

Onları hidayete çağırsanız duymazlar. Onları sana bakarken görürsün, halbuki onlar görmezler.

Yüce Allah:

"Sizin O'ndan başka taptıklarınızın" İfadesinin burada tekrarlanması, onların tapındıkları şeylerin fayda sağlayamadığını, zarar veremediğini açıklamak içindir.

"Onları hidayete çağırsanız" şart,

"duymazlar" ise bu şartın cevabıdır.

"Onları... görürsün" yeni bir cümledir.

"Sana bakar" anlamındaki ifade de hal mahallindedir. Kastedilenler de putlardır.

Bakmak (en-Nazar); kendisine bakılana doğru gözleri açmaktır. Yani sen onları sana bakarmış gibi görürsün.

Bu putlar görmeyen cansızlar oldukları halde fiilin sonunda onlar için (akıllılar hakkında kullanılan) "vav" ile çoğul yapılarak haber veriliş sebebi ise, haberin aklı eren varlıkların yaptıkları fiillerden birisi kullanılarak zikredilişinden dolayıdır. Şöyle de açıklanmıştır: Bu putların mücevherattan yapılmış gözleri vardır. O bakımdan "onları sana bakar görürsün" diye buyurulmuştur.

Burada kastedilenlerin müşrikler oldukları da söylenmiştir. Onların, görmediklerini haber vermek suretiyle görme organlarından yararlanmadıklarını anlatmaktadır.

199

Sen, af yolunu tut. Urf ile emret, cahillerden de yüzçevir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Kapsamlı Bir Âyet:

Bu âyet-i kerîme üç kelimeden (emirden) meydana gelmektedir. Emir ve yasaklara dair şeriatın bütün kaidelerini İhtiva etmektedîr.

Yüce Allah'ın:

"Sen af yolunu tut" âyetinin kapsamına, akrabalık bağlarını kesenlerin bağlarını gözetmek, günah ve suç işleyenleri affetmek, mü’minlere karşı yumuşak davranmak ve buna benzer Allah'a itaat edenlerin ahlâkını kapsar.

"Urf ile emret" âyetinin kapsamına da akrabalık bağlarını gözetmek, helal ve haram hususunda Allah'tan korkmak, gözleri haramdan korumak, ebedilik yurduna da hazırlıklı olmak girmektedir.

"Cahillerden de yüzçevir" âyeti ile ilme sarılma teşvik edilmekte, zâlimlerden yüzçevirip bayağı kimselerle tartışma seviyesine düşmemek, cahil ve ahmakların konumuna inmemek... ve buna benzer güzel ahlak ve doğru fiilleri de teşvik etmektedir.

Derim ki: Bu hususların geniş bir şekilde açıklanmaya ihtiyacı vardır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları Cabir b. Süleym'e topluca ifade etmiştir. Cabir b. Süleym Ebû Cüreyh der ki: Genç deveme bindim, sonra da Mekke'ye gittim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i aradım. Mescid'in kapısında devemi çöktürdüm. Bana Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı gösterdiler. Üzerinde kırmızı yollu çizgileri bulunan yünden bir aba bulunduğu halde onu otururken buldum. Ey Allah'ın Rasulü selam sana dedim. O da: "Sana da selam"diye buyurdu.

Dedim ki: Biz çöl halkı olan bir dereceye kadar da sert ve katı bir topluluğuz. O bakımdan Allah'ın bana kendileri vasıtasıyla fayda sağlayacağı bir takım sözler öğret. Hazret-i Peygamber bana üç defa: "Yaklaş"dedi, ben de yaklaştım. Şöyle buyurdu: "Az önce söylediğini bana bir daha tekrar et."Ben de ona söylediklerimi tekrarlayınca, şöyle buyurdu:

"Allah'tan kork ve maruftan hiçbir şeyi hafif görme. Kardeşinin karşısına güler bir yüzle çıkman, kovandan su isteyenin kabına boşaltman, bir kimse sende olup olmadığını bir şeyi sözkonusu ederek, sana hakaret edecek olursa, sen ona kendisinde olduğunu bildiğin bir şeyi sözkonusu ederek hakaret etme. Şüphesiz bundan dolayı yüce Allah senin için bir ecir, ona bir vebal yazacaktır. Yüce Allah'ın sana ihsan etmiş olduğu hiçbir şeye de sövmemelisin."Ebû Cureyh der ki: Nefsim elinde olana yemin olsun ki artık bundan sonra ne bir koyuna, ne bir deveye sövdüm. Bunu Ebû Bekr el-Bezzâr Müsnedinde bu manada rivâyet etmiştir. Müsned, V, 63-64.

Ebû Said el-Makburî babasından, o, Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz mallarınızı, bütün insanlara (onları memnun etmek için) yetiştiremezsiniz. Ama onları güzel yüzle karşılayabilir ve güzel ahlakla davranabilirsiniz." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VIII, 22.

İbn ez-Zübeyr der ki: Allah bu âyet-i kerimeyi ancak insanların ahlakını güzelleştirmek için bildirmiştir.

Buhârî de Hişam b. Urve'den, o, babasından, o da Abdullah b. ez-Zübeyr'den, yüce Allah'ın:

"Sen af yolunu tut, urf ile emret" âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Allah bu âyeti ancak insanların ahlâkına dair İndirmiştir. Buhârî, Tefsir 7. sûre 4.

Süfyan b. Uyeyne de en-Nehaî'den şöyle dediğini nakleder: Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a indi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Bu ne ey Cebrâîl" diye sorunca, o da şöyle dedi: "Ben de bilmiyorum, âlime sorayım." Bir rivâyette ise: "Ben de bilemiyorum, Rabbime sorayım" demiş. Bunun üzerine gidip bir süre sonra gelince şöyle demiş: "Şüphesiz yüce Allah sana, haksızlık edeni affetmeni, seni mahrum bırakana vermeni, seninle bağını koparanların bağını gözetmeni emretmektedir. " Müsned, IV, 148, 158. Ancak Cebrâîl ile konuşma bölümü yok. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Ukbe'ye doğrudan tavsiyeleri şeklinde. Şairlerden birisi de bu hususları nazım halinde şöylece dile getirmektedir:

"Ahlâkın üstün değerleri üç hususta toplanır

Bunlar kimde kemale ererse işte feta (merd) odur

Mahrum bırakman gereken kimseye birşeyler vermen

Bağını kesmen gerekeni gözetmen ve haksızlık edeni de affetmen."

Cafer es-Sadık der ki: Yüce AllahPeygamberine, bu âyet-i kerimede ahlâkın üstün değerlerine bağlanmayı emretmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu âyet-i kerimeden daha çok ahlakın üstün değerlerini bir arada toplayıp ifade eden başka bir âyet-i kerîme yoktur. Nitekim Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Ben ancak ahlâkın üstün değerlerini tamamlamak üzere gönderildim." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, IX, 15. Şair de şöyle demektedir:

"Bütün durumların sona erer ve biter

Övülmen müstesna, o senin için kalmaya devam eder.

Eğer ben bütün faziletler arasından istediğimi seçmekte muhayyer bırakılsam

Ahlâkın üstün değerlerinden başkasını seçmem."

Sehl b. Abdullah der ki: Yüce Allah Tûr-i Sina'da Hazret-i Mûsa'yla konuştu, Ona, sana neyi tavsiye etti diye sorulunca, dokuz şey dedi: Gizlide ve açıkta Allah'tan korkmak, hoşnutken de kızgınken de hak sözü söylemek, fakirken de zenginken de iktisadı elden bırakmamak, bir de bana benimle bağlarını koparanı gözetmemi, beni mahrum bırakana vermemi, bana haksızlık edeni bağışlamamı emrettiği gibi, konuşmamın zikir, susmamın fikir, bakmamın da ibret olmasını emretti.

Derim ki: Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dan da şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Rabbim bana dokuz şeyi emretti: Gizlilik halinde de, başkalarının önünde de ihlası elden bırakmamak. Kızgınken ve hoşnutken de adaletli davranmak, zenginlik halinde de fakirlik halinde de orta yolu (iktisadı) elden bırakmamak, bana zulmedeni affetmemi, benimle bağlarını koparanı gözetmemi, beni mahrum bırakana vermemi, ayrıca konuşmamın zikir, susmamın fikir, bakışımın da ibret olmasını emretti."

Hazret-i Peygamberin: "Sen af yolunu tut"âyetinden kastedilenin zekât olduğu da söylenmiştir. Çünkü verilen zekât çok maldan az bir şeyi vermektir. Ancak böyle bir açıklamanın doğru olma ihtimali uzaktır. Çünkü "afv" kelimesi, izi silinip kayboldu, anlamına gelen den gelmektedir. Bununla birlikte Ondan afvi (arta kalanı) al, da denilir. Yani, onun elindekini eksiltme ve ona karşı müsamahalı davran demek olur. Ancak âyetin nüzul sebebi bu görüşü reddetmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah, Peygamberine, müşriklere karşı delil getirmeyi emrettikten sonra, ona ahlakın üstün değerlerini gösterdi. Çünkü bu güzel değerlere bağlılık, müşrikleri îmana çekmeye sebep teşkil eder. Yani sen, insanların ahlakları, huyları gereği yaptıkları davranışlarının kolayına gelenini kabul et, demektir. Mesela Hakkımı kolay ve rahat bir şekilde aldım denilir(ken, afv kelimesi kullanılır).

2. Urf: Maruf:

Yüce Allah'ın:

"Urf ile emret" âyetindeki "urf" kelimesi marufu emret anlamındadır. Îsa b. Ömer bunu, şeklinde iki ötre ile okumuştur. Bu da bir başka söyleyiştir. Urf, maruf ve arife ise akılların beğenip kabul ettiği, ruhların da huzur ve sükûn bulduğu bütün güzel hasletler demektir.

Şair der ki:

"Hayır işleyen onun karşılığını almaktan yana mahrum kalmaz.

Maruf işlemek Allah nezdinde de insanlar arasında da boşa gitmez."

Atâ; "Urf ile emret" âyetini, Lâ ilahe illallah'ı emret diye açıklamıştır.

3. Cahillerden Yüz Çevirmek:

Yüce Allah'ın; "Cahillerden de yüz çevir" âyetinin anlamı şudur: Yani sen, onlara karşı delilini ortaya koyup kendilerine marufu emrettiğin takdirde buna rağmen sana karşı cahillik edecek olurlarsa, onlardan yüzçevir. Bu emirden maksat ise, Hazret-i Peygamberi onlara karşılıklı olarak cevap yetiştirmekten uzak tutarak (onların seviyelerine düşmekten) korumak ve onun kadrini de yükseltmek içindir. Ancak, bu âyet her ne kadar yüce Allah'ın Peygamberine yönelik ise de O, bütün insanlara bir edep öğretmektedir.

İbn Zeyd ile Atâ derler ki: Bu âyet-i kerîme (cihadı emreden kılıç âyetiyle) nesh edilmiştir. Mücâhid ile Katade ise bu âyet muhkemdir demişlerdir. Sahih olan da budur. Çünkü Buhârî, Abdullah b. Abbas'tan şöyle dediğini rivâyet eder: Uyeyne b. Hısn Huzeyfe b. Bedr (Medine'ye gelip) kardeşinin oğlu el-Hurr b. Kays b. Hısn'a misafir oldu. (el-Hurr), Hazret-i Peygamberin yakın tuttuğu kimselerden idi. Kurra (Kur'ânı okuyup bellemiş olanlar) Hazret-i Ömer'in akdettiği meclislerin üyeleri ve danıştığı kimseler arasında idiler. Genç ya da yaşlı olsunlar farketmezdi. Uyeyne, kardeşinin oğluna şöyle dedi: Kardeşimin oğlu, senin bu emir nezdinde sözün geçer mi? Yanına girmek için ondan bana bir izin koparsan. Yeğeni: Yanına girmen için ondan sana izin isteyeceğim, deyip Uyeyne adına izin istedi. Uyeyne Hazret-i Ömer'in huzuruna girince şöyle dedi: Ey Hattab'ın oğlu, Allah'a yemin ederim ki sen bize çok vermiyorsun, aramızda da adaletle hükmetmiyorsun. Hazret-i Ömer bu işe çok kızdı. O İcadar ki üzerine atılmak istedi. Bu sefer el-Hurr şöyle dedi: Ey Mü’minlerin emiri, şüphesiz Allah Peygamberine:

"Sen af yolunu tut, urf ile emret, cahillerden de yüzçevir" diye buyurmuştur. Şüphesiz ki bu da cahillerdendir. Bunun üzerine Allah'a yemin ederim Ömer'e karşı bu âyeti okuduktan sonra Ömer bundan ileriye gitmedi. O, yüce Allah'ın Kitabının çizdiği hudutta durur, ondan ileriye geçmezdi. Buhârî, Tefsir 7. sûre 5.

Derim ki: Ömer (radıyallahü anh)'ın bu âyet-i kerimenin hükmüne boyun eğmesi, el-Hurr'un da bu âyet-i kerimeyi delil göstermesi, âyetin mensulı olmayıp muhkem olduğuna delalet etmektedir. Aynı şekilde el-Hasen b. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da İleride açıklayacağınız hususa (el-Â'râf, 7/201. âyet, 2. başlıkta) bu âyet-i kerimeyi delil göstermiştir. Bununla birlikte yöneticiye karşı katı davranış eğer kasti yapılır ve onun hakkı olan şeyleri hafife almak kastıyla yapılacak olursa, bu şekilde davrananı tazir etme hakkı vardır. Şayet başka bir sebepten dolayı olursa adaletli halifenin yaptığı gibi, cezalandırmaktan yüzçevirmek, affedip bağışlamak gerekir.

200

Sana şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, herşeyi İşitendir, en iyi bilendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Şeytanın Vesveselerine Karşı Allah'a Sığınmak:

Yüce Allah'ın:

"Sen af yolunu tut" âyeti nâzil olunca, Hazret-i Peygamber: "Nasıl olur Rabbim ya gazab (kızgınlık)" diye sordu. Bunun üzerine;

"Sana şeytandan bir vesvese gelirse..." âyeti nâzil oldu.

“Sana bir vesvese gelirse..."; âyetinde sözü geçen: Şeytanın vesveseleri demektir. Bu kelime şekillerinde (aynı anlamda) kullanılır. Kışkırtıcılardan sakın, denilir. ez-Zeccâc der ki: en küçük harekete denir. Şeytandan gelen en küçük vesveseye de bu ad verilir.

Said b. el-Müseyyeb der ki: Ben, Osman ve Ali'ye şahit oldum. İkisinin de arasında şeytandan gelen bir vesvese baş göstermişti. Onlardan biri diğerine (söylemedik) birşey bırakmadı. Aradan fazla zaman geçmeden herbiri diğerine mağfiret diledi.

"Sana bir vesvese gelirse" yani, kızgınlık halinde helal olmayan bir şeye dair sana bir vesvese gelecek yahut arız olacak, isabet edecek olursa, "hemen Allah'a sığın." Yani, bu işten kurtuluşu Allah'tan iste. Şanı yüce Allah, vesveseyi kendisine sığınmak ve himayesini istemek suretiyle bertaraf etmeyi emretmektedir. En yüce örnek Allah'ındır. Çünkü, köpeklerden ancak köpeklerin Rabbine sığınılır.

Seleften birisinin öğrencisine şöyle dediği nakledilir: Şeytan sana kötülükleri güzel gösterdiği ve onları işlemeye teşvik ettiği vakit ne yaparsın? O, ben de ona karşı direnirim, dedi. Peki bir daha gelirse? Öğrencisi yine ona karşı direnirim deyince, hocası ya bir daha gelirse, Öğrencisi yine: Ona karşı direnirim, dedi. Bu sefer hocası bu iş böylece uzayıp gider, diye cevap verdi. Şimdi bana söyle eğer bir sürü koyunun yanından geçersen onların koruyucusu olan köpek sana havlayacak ve yoldan geçmeni engelleyecek olursa ne yaparsın? Öğrencisi: Ona karşı direnir, gücüm yettiğince onu geri çevirmeye gayret ederim. Hocası: Bu iş uzun sürer. Bunun yerine sen, o koyunların sahibinin yardımını iste, o köpeği senden uzaklaştırsın, dedi.

2. Şeytanın Çeşitli Vesveseleri ve Bunlara Karşı Alınacak Tedbîrler:

(........) kelimelerinin hepsi aynı anlamı vermekte (ve "vesvese" anlamına gelmekte) dir. Nitekim Yüce Allah (bu kelimeler ile aynı anlamı kastederek) şöyle buyurmaktadır:" Ve de ki: Rabbim, şeytanların vesveselerinden sana sığınırım" (el-Mu'minûn, 23/97);

"Vesvese veren o sinsi şeytanın şerrinden..." (en-Nas, 114/4) 'ın asıl anlamı, fesat çıkartmaktır. Mesela; Aramızda fesat çıkardı, fesat soktu denilir.

Yüce Allah'ın:

"Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra..." (Yusuf, 12/100) yani, fesat çıkardıktan sonra... demektir. Bu kelimenin azdırmak ve kışkırtmak anlamına geldiği de söylenmiştir, bununla birlikte ifade edilen anlamlar birbirine yakındır.

Derim ki: Bu âyetin bir benzeri de Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre'den yer alan şu rivâyettir: Ebû Hüreyre dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Şeytan sizden herhangi bir kimseye gelir ve ona: Şunu şunu kim yarattı diye vesvese verir. Nihayet ona: Rabbini kim yarattı? diye vesvese verir. Bu noktaya ulaştı mı kişi Allah'a sığınsın (ıstiâze) ve bu işten kendisini uzak tutsun." Buhârî, Bed'ul-Halk 11; Müslim, Îman 214.

Yine Müslim'de Abdullah b. Mes'ûd'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a vesveseye dair soru sorulunca o da: "İşte katıksız îman odur" diye cevap vermiştir. Müslim, Îman 211; Müsned, W, 456 (Ebû Hüreyre'den), VI, 106, (Âişe -radıyallahü anhnhâ'dan) Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadiste de şöyle denilmektedir: "İşte bu sarih (halis) imanın kendisidir." Müslim, Îman 209; Ebû Dâvûd, Edeb 109; Müsned, II, 397, 441.

"Sarih" halis ve katıksız demektir. Ancak bunu zahiri üzere bilmemek gerekir. Zira, bizatihi vesvesenin imanın kendisi olması doğru olamaz. Çünkü îman bir yakındır. Burada işaret ancak ve ancak onların kalplerinde hissettikleri, içlerinden geçenler dolayısıyla Allah'ın kendilerini cezalandıracağından dolayı duydukları korkudur. Âdeta onların bundan dolayı korkmaları katıksız ve halis îman gibi ifade edilmiştir. Buna sebep ise imanlarının sıhhati ve bu vesvesenin bozuk bir şey olduğunu bilmeleridir. O bakımdan Hazret-i Peygamberin vesveseye îman ismini vermesi, o vesveseyi önleyip, ondan yüzçevirip reddedip kabul etmemenin, bundan dolayı tedirgin olmanın imandan sadır oluşu dolayısıyladır.

Hazret-i Peygamberin istiâzeyi emretmesine gelince, bu vesveselerin şeytanın etkisiyle meydana gelişinden dolayıdır. Bundan vazgeçme emri, bu vesveseye meyledip ona iltifat etmekten vazgeçmek demektir. Îmanı sahih olup Rabbinin ve peygamberinin kendisine emrettiği şeyleri yerine getiren kimse bu emirlerden fayda görür, Allah da ona fayda sağlar. İçinden şüphenin geçtiği ve bu duyduğu şüphenin etkisi altında kalan, ondan sıyrılamayan kimseye karşı şüphesiz aklî delili açıkça ortaya koymak kaçınılmaz bir şeydir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da uyuz olmuş develerin (başkalarının da bulaştırabilme) şüphesine kapılan kimseye: "Hastalığın bu şekilde sirayeti sözkonusu değildir" diye cevap verdiğini görüyoruz.

Bedevî, Hazret-i Peygamber'e: Develere ne oluyor ki, kumda önceleri ceylan gibi İken, aralarına uyuz deve girdi mi onların hepsi de uyuz olur diye sorunca, Hazret-i Peygamber kendisine: "Peki, ya ilk uyuz olana o hastalığı bulaştıran kim" Buhârî, Tıb 25, 53, 54; Müslim, Selâm 101; Ebû Dâvûd, Tıb 24; Müsned, II, 267, 327, 415. diyerek, onun duyduğu şüpheyi kökünden söküp attı. Şeytan, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbını kötülüğe teşvik edip saptırmaktan ümidini kesince, bu sefer bu gibi telkinlerle onları şaşırtarak vakitlerini geçirmeye kalkıştı.

Vesveseler, saçma sapan, abuk sabuk düşünceler demektir. Ashâb-ı kiramın da kalpleri onun telkin ettiği bu vesveselerden nefret edip uzaklaştı ve bu vesveselerin kalplerine gelmesi onlara büyük bir iş gibi göründüğünden dolayı sahih hadiste de belirtildiği gibi Hazret-i Peygambere gelerek şöyle dediler: Ey Allah'ın Rasulü, şüphesiz ki bizler, içimizde bizden herhangi bir kimsenin sözlü olarak ifade etmeyi çok büyük bir iş olarak gördüğü şeyler hissediyoruz. Hazret-i Peygamber: "Gerçekten bunu buldunuz mu?" diye sorunca, onlar: Evet dediler. Bu sefer Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "İşte bu sarih imandır." Bu da Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyetinde ifade ettiği gibi, şeytana rağmen böyledir:

"Şüphesiz Benim gerçek kullarımın üzerine senin herhangi bir tasallutta bulunmaya gücün yoktur." (el-İsra, 17/65)

Gelip geçen ve yer etmeyen düşünceler ile şüphe sonucu meydana gelmeyen tereddütler ise yüzçevirmekle bertaraf edilecek şeylerdendir. Bu gibi şeyler hakkında da vesvese tabiri kullanılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. el-Bakara Sûresi'nin son taraflarında da (2/285-286. âyet 1. başlık ve devamında) bu anlamda açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.

201

Takva sahiplerine şeytandan bir vesvese değdiğinde iyice düşünürler. Bakarsın ki onlar görüp bilmişler bile.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Şeytanın Vesveselerine Karşı Takva:

Yüce Allah'ın:

"Takva sahiplerine" âyeti ile kastedilenler şirk ve masiyetlerden sakınıp korunan kimselerdir.

"Şeytandan bir vesvese değdiğinde" âyetinde vesvese anlamını veren kelimeyi, Basralılarla Mekkeliler; diye okumuşlardır. Medinelilerle Kûfelilerin kıraati ise; şeklindedir. Saîd b. Cübeyr'den de "ye" harfini şeddeli olarak okuduğu rivâyet edilmiştir. en-Nehhâs der ki: Arapça'da bu gibi kelimeler şeklindeşeddesizolarak ve; 'ın mastarı olmak üzere gelir. el-Kisâî ise şöyle demektedir: Bu dan muhaffef (yani, şeddeli olan "ye" harfi, şeddesiz sakin olarak) okunmuştur. Tıpkı-, "Ölü" kelimesinde olduğu gibi.

en-Nehhâs ise der ki: Sözlükte (Kalbe gelen hayal yahutta uykuda görülen (rüya) demektir. ın anlamı da budur. Ebû Hatim de der ki: Ben, el-Esmaî'ye; 'ın anlamını sordum, o: Mastar vezinleri arasında;: Fey'il vezni yoktur dedi.

en-Nehhâs der ki: Bu kelime mastar değildir. Ancak bu kelime; (..........) anlamındadır. Buna göre ifadenin anlamı şöyle olur: Masiyetlerden sakınanlara herhangi bir şey gelip değecek, kavuşacak olursa, onlar yüce Allah'ın kudreti ve üzerlerindeki nimetleri hakkında düşünerek o masiyeti İşlemeyi terkederler.

(.......) kelimelerinin birbirinden ayrı anlamlar ifade ettiği de söylenmiştir. Birincisi hayal kurmak (hayal görülmek, tahayyül) anlamındadır, ikincisi ise bizzat şeytanın kendisi demektir. Birincisi "Hayal görüldü, görülür" den mastardır ve bu mastardan ism-i fail kullanılmaz. es-Süheylî der ki: Çünkü böyle bir şeyin hakikati yoktur. Bu tahayyül (yeni hayal kurmak) dır. Yüce Allah'ın:

"Hemen onu Rabbin katından dolaşan bir belâ sardı da..." (el-Kalem, 68/19) âyetinde "dolaşan" anlamını veren; kelimesinin mastarı ise diye kullanılmaz. Çünkü bu, gerçek anlamıyla bir ism-i faildir. Bunun Cebrâîl olduğu da söylenmiştir.

ez-Zeccâc der ki: -İnsan tarafından yapılan fiile işaret etmek üzere-Ben onların etrafını dolaştım, dolaşırım denilir. Buna karşılık -hayal gibi manevi şeyler hakkında ise-: Hayal dolaştı, dolaşır denilir. Şair Hassan (b. Sabit) der ki:

"Sen bunu bırak da bana söyle yatsı vakti geçti mi,

Benî uykusuz bırakan bir hayalin hakkından kim gelir?"

Mücahid der ki: Kızgınlık demektir. Delilik, kızgınlık (gazap) ve vesveseye de "tayf" denilir. Çünkü bütün bunlar hayalin kalpten gelip geçmesi gibi şeytanın kalbe bıraktığı etki ve vesveseler kabilindendir.

"Bakarsın ki onlar görüp bilmişler bile" yani, o kötülüğü işlemekten vazgeçmişler bile. Onlar, artık basiret sahibi olurlar, diye de açıklanmıştır. Saîd b. Cübeyr,

"iyice düşünürler" anlamındaki kelimenin "zel" harfini şeddeli olarak; diye okumuş ise de Arapçada bunun açıklanabilir bir tarafı yoktur. Bu hususu en-Nehhâs nakletmektedir.

2. Cahillerden Yüzçevirmeye Örnek:

İsam b. el-Mustalık der ki: Medine'ye girdim, el-Hasen b. Ali'yi (ikisine de selam olsun) gördüm. Onun güzel görünüşü, ağırbaşlılık ve vakarı beni hayrete düşürdü, hoşuma gitti. Ancak onun bu durumu, daha önce babasına karşı gizlemiş olduğu kinden dolayı kıskançlığımı alevlendirdi. Sen Ebû Talib'in oğlu (torunu) musun diye sordum, evet deyince, ona ve babasına alabildiğine sövüp saydım. Bana oldukça şefkatli ve acıyan bir şekilde baktı, sonra; Euzubillahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim, deyip:

"Sen af yolunu tut. Urf ile emret. Cahillerden yüzçevir... bakarsınki onlar görüp bilmişler bile" âyetlerini okudu, sonra bana şöyle dedi: Yavaş ol. Benim için de kendin için de Allah'tan mağfiret dile. Çünkü sen bizden yardım dileyecek olsan biz sana yardımcı oluruz. Bizim seni misafir edip ağırlamanı istesen, seni ağırlarız. Bizden doğru yolu göstermemizi istesen biz de sana doğruyu gösteririz. İşlediğim kusurlar dolayısıyla pişmanlık duyduğumu yüzümden anlayınca şöyle dedi:

"Bugün size serzeniş yoktur. Allah size mağfiret buyursun. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir." (Yusuf, 12/92). Sen, Şam halkından mısın diye sorunca, ben evet dedim. Bunun üzerine o da (şu mısra ile) cevap verdi:

"Bu benim Ahzem' den beri bilip tanıdığım bir alışkanlıktır

Hoş geldin sefalar getirdin. Allah sana afiyet versin, sana güç ve kuvvet versin. Hiç utanma. Ne ihtiyacın varsa bize söyle. Hatırına geleni söyle. Bizi düşündüğünden de daha iyi bulacaksın inşaallah.

İsam dedi ki: Bunun üzerine yer bütün genişliğine rağmen bana dar geldi. Keşke yer yarılsaydı da içine girsem, diye temennide bulundum. Sonra da başkalarının arkasına saklanarak sıvışıp gittiğimde yeryüzünde ondan ve babasından daha çok sevdiğim kimse kalmamıştı.

202

Kardeşleri ise onları sapıklığa sürükler. Sonra da ellerini yakalarından çekmez.

"Kardeşleri ise onları sapıklığa sürükler, sonra da ellerini yakalarından çekmezler" âyetinin şu anlamda olduğu söylenmiştir: Şeytanların kardeşleri, insanların sapıkları arasında bulunan günankâr kimselerdir. Şeytanlar bunları sapıklık ve azgınlık içerisinde alabildiğine uzaklara götürürler. Şöyle de açıklanmıştır: Günahkârlara "şeytanın kardeşleri" denmesinin sebebi, onların telkinlerini kabul etmelerinden dolayıdır. Bundan önceki âyet-i kerimede de şeytandan söz edilmişti.

Bu hususta yapılan en güzel açıklama budur. Bu, Katade, el-Hasen ve ed-Dahhâk'ın görüşüdür.

"Ellerini yakalarından çekmezler" âyeti ise, tevbe etmezler, geri dönmezler demektir. ez-Zeccâc şöyle demektedir: İfadede takdim ve tehir vardır. Âyetin anlamı şöyledir: Sizin Allah'tan başka dua edip çağırdıklarınız size herhangi bir şekilde yardımcı olamazlar. Kendilerine de yardım edemezler. Onların kardeşleri ise, onlara sapıklıkta yardım ederler. Çünkü kâfirler şeytanların kardeşleridir. Âyetin anlamı da şöyledir; Mü'mtn bir kimseye şeytandan herhangi bir vesvese gelip dokunacak olursa, o da aradan fazla zaman geçmeden uyanır, kendisine gelir. Müşrikleri ise şeytanlar sapıklıkta alabildiğine uzaklara götürürler.

"Ellerini yakalarından çekmezler" anlamındaki fiildeki zamirin her iki görüşe göre de kâfirlere raci olduğu söylendiği gibi, şeytana raci olması da mümkündür, denilmiştir. Katade der ki: Yani, sonra da onları bırakmazlar, onlara hiçbir şekilde acımazlar.

Vazgeçmek; bir şeyi terketmek, onu bırakmak anlamındadır. Yani şeytanlar, kâfirleri sapıklık içerisinde uzun uzadıya bırakmaktan bir türlü ellerini geri çekmezler, vazgeçmezler.

Yüce Allah'ın:

"Sapıklığa" âyetinin,

" Onları... sürükler" âyetine muttasıl olması mümkün olduğu gibi,

"kardeşler" anlamındaki âyet ile ilişkili olması da mümkündür.

Ğayy (mealde sapıklık) ise, cehalet ve bilgisizlik demektir.

Nafi', "ya." harfini ötreli, "mim" harfini de esreli olarak; diye okumuştur. Diğerleri ise, "ya" harfini üstün, "mim" harfini de ötreli okumuşlardır. Bu iki okuyuş; dan iki ayrı söyleyiştir. Ancak bunun hemzesiz kullanılışı ise daha çoktur. Bu açıklamayı Mekkî yapmıştır.

en-Nehhâs der ki: Arapça bilginlerinden bir topluluk Medinelilerin kıraatini kabul etmezler. Bunlardan birisi de Ebû Hatim ile Ebû Ubeyd'dir. Ebû Hatim der ki: Ben bunun açıklanabilir bir tarafı olduğunu bilmiyorum. Ancak ifadenin; onların sapıklıklarını artırırım anlamında olması hali müstesna. Aralarında Ebû Ubeyd'in de bulunduğu dil bilginlerinden bir topluluğun naklettiğine göre bir şey, bir başka şeyi kendisi ile çoğaltacak olursa bu fiil hemzesiz kutlanılır. Kendisinden başkası vasıtasıyla çoğaltacak olursa, o takdirde hemzeli olarak kullanılır. Yüce Allah'ın şu âyetinde görüldüğü gibi:

"Rabbiniz nişanlı beşbin melek ile size yardım gönderecektir." (Âl-i İmrân, 3/125)

Muhammed b. Yezid'den ise, Medinelilerin kıraatine delil göstermek üzere şöyle dediği nakledilmektedir: O şeyi ben ona süslü gösterdim ve o işi yapmaya onu davet ettim, denilir. Buna karşılık; İse, bu hususta ona görüşümle yahut başka bir yolla yardımcı oldum, demektir.

Mekkî der ki: Ancak tercih edilen kıraat (bu âyet-i kerimede) baştaki "ye" harfinin üstün okunuşudur. Çünkü; Yardım ettim, fiili kötü şeyler hakkında Yardım ettim, şekli ise hayırlı şeyler hakkında kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ve onları azgınlıklarında serserice dolaşmalarına mühlet verir." (el-Bakara, 2/15)

İşte bu, bu kelimenin "ya" harfinin üstün ile okunuşunun daha kuvvetli olduğuna delalet etmektedir. Çünkü buradaki yardım (sürükleme) kötülüktedir. "Gay" ise, kötülüğün kendisidir. Zira cemaat (büyük çoğunluk) bunu böyle kabul etmektedir.

Âsım el-Cahderî ise âyetin bu bölümünü; şeklinde okumuştur. Îsa b. Ömer "ellerini yakalarından çekmezler" anlamındaki fiili de; şeklinde "ya" harfi üstün ve "sad" harfi ötreli, "kaf" harfini de sakin olarak okurken, diğerleri onun aksine; diye okurlar ki, bu da iki ayrı söyleyiştir. Şair İmriu’l-Kays der ki:

"Önceleri geri çekilmişken daha sonra sana karşı şevkim yükseldi."

203

Onlara bir âyet getirmezsen: "Kendin onu uyduruverseydin ya" derler. De ki: "Ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Bu, Rabbinizden gelen, gözleri açan belgelerdir. îman eden bir topluluk için hidayet ve rahmettir."

"Onlara" kendilerine karşı okuyacağın

"bir âyet getirmezsen kendin onu uyduruverseydin ya" âyetindeki;

"... seydin ya" edatı, anlamındadır. Bu anlamda ise ondan hemen sonra ya zahiren, ya da takdiri olarak bir fiilin gelmesi gerekir. Bu hususta yeterli açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/118. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Onu uyduruverseydin" yani, kendiliğinden uydursaydın.

Bu âyet-i kerîme ile onlara âyetlerin yüce Allah nezdinden geldiğini bildirmektedir, O, onlara ancak Allah'ın kendisine İndirdiklerini okuduğunu ifade etmektedir. Aynı kökten gelen fiil; şeklînde; kişi kendi zihninde uydurup irticalen yaptığı konuşma hakkında kullanılır.

"De ki: Ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım" yani ben, Allah nezdinden bana vahyolunana uyarım. Kendiliğimden uydurduğum şeylere değil

"Bu, Rabbinizden gelen gözleri açan belgelerdir." Maksat, Kur'ân-ı Kerîmdir. "Besâir" kelimesi ise, basiretin çoğulu demek olup delâlet ve ibret demektir. Yani, benim sizi kendisi vasıtasıyla yüce Allah'ın yoluna ilettiğim bu Kitap, bir çok basiretler ihtiva eden bir Kitaptır. Yani, onun vasıtası ile gözler açılır, gerçekler görülür.

ez-Zeccâc, "besâir"in yollar anlamına geldiğini söylemiştir. Besâir dinin yollan demektir. el-Cu'fî der ki:

"Onlar basiretleri omuzları üstünde geri gittiler (yani, babalarının intikamını alamadılar).

Benim basiretim ise, hızla koşan ve oldukça güçlü atlar koşturup getirmektedir. (Yani ben intikamımı aldım.)"

"Hidayet" doğruluk ve açıklama demektir;

"ve rahmettir" ve nimettir, anlamındadır.

204

Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Ayetin Nüzul Sebebi ve Namazda Okunan Kur'ân'ı Dinlemek:

Yüce Allah'ın:

"Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun..."

âyeti ile ilgili olarak şöyle denmiştir: Bu âyet namaz hakkında nâzil olmuştur. İbn Mes'ûd, Ebû Hüreyre, Cabir, ez-Zührî, Ubeydullah b. Umeyr, Atâ b. Ebi. Rebah ve Said b. el-Müseyyeb'den bu görüş rivâyet edilmiştir. Said der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) -Mekke'de iken- namaz kıldığı sırada müşrikler onun yanına gelir, biri diğerine şöyle derdi:

"Bu Kur'ân'ı dinlemeyin ve hemen siz, o okunurken anlamsız sözler söyleyin..." (Fussilet, 41/26) derlerdi. Bunun üzerine yüce Allah onlara cevap olmak üzere:

"Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun" âyetini indirdi.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme hutbeyi dinlemek hakkında nâzil olmuştur. Bu görüşü de Saîd b. Cübeyr, Mücahid, Atâ, Amr b. Dinar, Zeyd b. Eslem, el-Kasım b. Muhaymere, Müslim b. Yesar, Şehr b. Havşeb ve Abdullah b. el-Mübarek ifade etmişlerdir, Ancak bu görüş zayıftır. Çünkü hutbede okunan Kur'ân-ı Kerîm miktarı azdır. Ve hutbenin tamamının dinlenmesi icabeder. Bunu da İbnü’l-Arabî ifade etmiştir. en-Nekkâş der ki: Âyet-i kerîme Mekke'de inmiştir, Mekke'de ise ne hutbe vardı, ne de Cuma namazı.

Taberî de yine Saîd b. Cübeyr'den gelen rivâyete göre bu âyet-i kerîme Kurban bayramı, Ramazan bayramı ve Cuma günü (hutbelerini) dinlemek ile İmâmın açıktan Kur'ân okuduğu namazların dinlenmesi hakkındadır, o halde bu âyet umumidir. Sahih olan da budur. Çünkü bu açıklama gerek bu âyet-i kerimenin, gerek onun dışında sünnet-i seniyyenin dinlemeyi vacip kıldığı bütün hususları bir arada toplamaktadır.

en-Nekkâş der ki: Tefsir âlimleri buradaki dinlemenin farz olan ve olmayan bütün namazlarda olduğunu kma ile kabul etmişlerdir.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: Dil bakımından bu dinlemenin her hususta olması gerekir. Ancak, bu hususta tahsis olduğuna dair herhangi bir delilin bulunması müstesnadır.

ez-Zeccâc ise şöyle demektedir: Yüce Allah'ın;

"Onu dinleyin ve susun" âyetinin gereğince amel edin ve onun hükümlerini aşmayın anlamına gelmesi de mümkündür. Çünkü susmak (insât), dinlemek üzere susmak, kulak kabartmak ve gereken saygıyı göstermek demektir. Bu fiil; şeklinde kullanılabildiği gibi, -hemze ziyadesi sözkonusu olmaksızın- şeklinde de kullanılır. Şair der ki:

"tmam dedi ki: Efendimizin emrini yerine getirmeye bakın

Biz de onun dediği gibi artık muhalefet etmedik ve susup dinledik,"

Susup onu dinlediler, şeklinde kullanılır. Şair de der ki:

Hazamî konuştu mu susup onu dinleyin

Çünkü söz diye Hazamı'nin dediğine denir,

Bazıları da yüce Allah'ın:

"Onu dinleyin ve susun" âyeti hakkında şöyle demişlerdir: Bu âyet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a has idi. Tâ ki onun ashâbı söylediklerini iyice anlayabilsinler.

Derim ki: Bunun böyle olma ihtimali uzaktır, sahih olan âyetin umumi olduğu görüşüdür. Çünkü: "...ki merhamet olunasıniz" diye buyurulmaktadır. Ayrıca tahsis için bir delile de ihtiyaç vardır, Abdulcebbar b. Ahmed, "Fevâidu'l-Kur'ân" adlı eserinde şöyle demektedir: Müşrikler yüce Allah'ın da durumları hakkında bize bildirdiği gibi, inat olsun diye işi yokuşa sürmek kastıyla çokça gürültü ve patırtı çıkartıyorlardı:

"O kâfirler dediler ki: Bu Kur'ân'ı dinlemeyin ve kemen o Kur'ân okunurken siz anlamsız sözler söyleyin, belki böylelikle galip gelirsiniz." (Fussilet, 41/26)

Bunun üzerine yüce Allah da müslümanlara, vahyin eda edilmesi esnasında müşriklerin bu halinin tam aksine olmalarını ve Kur'ân'ı dinlemelerini emretmektedir. Bir başka yerde de cinleri methederken şöyle buyurmaktadır:

"Hatırla ki cinlerden bir taifeyi Kur'ân'ı işitsinler diye sana doğru yöneltmiştik" (el-Ahkaf, 46/29),

Muhammed b. el-Kâ'b el-Kurazî de der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazda Kur'ân okuduğu sırada arkasında namaz kılanlar ona karşılık veriyorlardı. Kendisi bismillahirrahmanirrahim dedi mi, onlar da onun gibi tekrarlıyorlar, Fatîha'yı ve arkasından zamm-ı sûreyi bitinceye kadar böyle yapıyorlardı. Bu durum yüce Allah'ın kalmasını dilediği kadar bir süre böylece kaldı. Daha sonra da: "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız" âyeti nâzil olunca, onlar da susup dinlediler. İşte bu da "insafın yani susup dinlemenin, daha önceden yaptıkları şekilde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yüksek sesle karşılık vermeyi terketmek ve böylece dinlemek anlamına geldiğini göstermektedir.

Katade, bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demektedir: Ashâb namaz kılarken onlardan birileri gelir ve kaç rekat kıldınız, kaç rekat kaldı, diye sorardı. Bunun üzerine yüce Allah; "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun..." âyetini indirdi.

Yine Mücahid'den nakledildiğine göre, ashâb-ı kiram, önceleri namazda ihtiyaç-duydukları hususlarda konuşuyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah'ın:

"...ki, merhamet olunasınız" âyeti nâzil oldu.

Fâtiha sûresi tefsiri yapılırken cemaatin, İmâmın arkasında Kur'ân okuması ile ilgili görüş ayrılıklarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. İleride yüce Allah'ın izniyle hutbenin hükmüne dair açıklamalar da el-Cuma Sûresi'nde (62/9. âyetin tefsirinde) gelecektir.

205

Rabbinİ içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an ve gafillerden olma!

Yüce Allah'ın:

"Rabbini İçinden, yalvararak ve korkarak... an" âyetinin bir benzeri de:

"Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin" (el-A'raf, 7/55) âyetidir. Daha önceden geçmişti.

Ebû Cafer en-Nehhâs der ki: Yüce Allah'ın:

"Rabbini içinden... an" âyetinin dua hakkında olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.

Derim ki: İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre bu âyette geçen "anmak (zikir)" ile namazdaki kıraati kastettiğine dair bir rivâyet gelmiştir. Âyetin anlamının: Kur'ân-ı Kerîm'i üzerinde dikkatle dura dura ve düşünerek oku şeklinde olduğu da söylenmiştir.

"Yalvararak" kelimesi mastardır. Hal mahallinde de olabilir.

"Korkarak" ise ona atfedilmiştir. " Korku" kelimesinin çoğulu ise şeklinde gelir, çünkü bu da; "Korkmak, korku" anlamındadır. Bu açıklamayı en-Nehhâs zikretmiştir. 'ın aslı ise dır. Burada önceki harf esreli olduğu için "ye" harfi "vav"a dönüştürülmüştür. Mazi ve muzari çekimleri ile mastarları da şeklinde gelir. Müfred ism-i faili, şeklinde, çoğulu aslına uygun olarak; şeklinde gelmekle birlikte; şeklinde de telaffuz edilir. el-Ferrâ''nın da naklettiğine göre ise, yine 'in çoğulu şeklinde de gelir. el-Cevherî ise der ki: ile aynı şeydir. Çoğulu ise ...diye gelir ve bunun aslı ("ye" harfi değil) "vav"dır.

"Yüksek olmayan bir sesle" yani, sözünü yüksekten daha aşağı bir sesle. Bu da kendine İşittirecek kadar anlamındadır. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"...ikisi ortası bir yol tut," (el-İsra, 17/110) Yüksek sesle söylemek ile gizli söylemek arasında bir yof tut, demektir. İşte bu, daha önce birden çok yerde de geçmiş olduğu gibi, yüksek sesle zikir yapmanın memnu' olduğunun delilidir.

"sabah ve aksam (vakitlerinde)" âyeti ile ilgili olarak Katade ve İbn Zeyd şöyle demektedir:

"Akşam vakitleri" demektir. ise, sabah anlamına gelen; 'ın çoğuludur.

Ebû Miclez, şeklinde okumuştur. Bu ise, Akşam vaktine girdik" fiilinin mastarıdır. ise, 'ın çoğuludur. Tıpkı "Çadır için yere çakılan kazık, kazıklar" kelimesi gibi cem'ü’l-cem' (çoğulun çoğulu)dır. Bunun tekili ise, şeklinde olup bu, şeklinde çoğul yapılmıştır. Bu açıklamalar ez-Zeccâc'dan nakledilmiştir.

el-Ahfeş ise derki: Akşam vakitleri kelimesi, kelimesinin çoğuludur. Tıpkı "Sağ, sağlar" kelimesi gibi.

el-Ferrâ' da der ki: kelimesi, "akşam vakti" anlamına gelen; kelimesinin çoğuludur. Bununla birlikte; tekil de olabilir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

"Ve akşam vakti yaklaştığında ondan daha güzeli ile de değil..."

el-Cevherî der ki: ikindiden sonra akşama kadar devam eden vakittir. Çoğulu ise, şeklinde gelir. Bu da dan çoğul yapılmış gibidir. Şair der ki:

"Ömrüm hakkı için sen ahalisine ikramda bulunduğum evsin.

Ve akşam vakitlerinde avlularında oturduğum."

Bu kelime aynı şekilde; şeklinde de çoğul yapılır. Deve, develer gibi. Daha sonra bunun çoğul şeklini de küçültme ismi yaparak; demişler, arkasından "nün" harfini "lanı" ile ibdâl ederek; demişlerdir. Nâbiğa'nın şu beyiti de bu kabildendir:

"Kısacık bir akşam vakti durdum orada ve sordum ona;

Bana cevap vermekte güçlük çekti, o evde de kimse yoktu."

el-Lihyanî de; "Onunla akşam vakti karşılaştım," şeklinde ifade kullanıldığını nakletmektedir.

"Ve gafillerden olma." Yani, Allah'ı zikretmekten yana gaflete düşenlerden olma.

206

Şüphe yok ki Rabbin nezdindekiler O'na ibadet etmekten asla büyüklenmezler. O'nu teşbih ederler ve yalnız O'na secde ederler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1. Meleklerin Mevkii ve Görevleri:

Yüce Allah'ın:

"Şüphe yok ki, Rabbin nezdindekiler" âyeti ile melekleri kastettiği İcmâ ile kabul edilmiştir. Şanı yüce Allah her türlü mekândan münezzeh olduğu halde "Rabbin nezdindekiler" diye buyurması, meleklerin Allah'ın rahmetine yakınlıklarından ötürüdür. Allah'ın rahmetine yakın olan herbir şey de O'nun nezdinde demektir. Bu açıklama ez-Zeccâc'dan nakledilmiştir.

Başkası ise şöyle demektedir: Böyle buyurması, onların Allah'tan başka hiçbir kimsenin hükmünün geçerli olmadığı bir yerde bulunmalarından dolayıdır. Onların, Allah'ın elçileri olduklarından dolayı bu tabir kullanıldığı da söylenmiştir. Nitekim: "Halife nezdinde büyük bir ordu vardır" denilmesi de bu türdendir.

Yine şöyle açıklanmıştır: Bu ifade ile meleklerin yüksek şereflerine dikkat çekilmekte, onların oldukça üstün bir yerde bulunduktan anlatılmaktadır. O halde bu, onların mesafe yönüyle değil de üstünlük ve şeref itibariyle yakınlıklarını anlatan bir tabirdir.

"O'nu teşbih ederler," O'nu ta'zim ederler, hertürlü kötülük ve çirkinlikten tenzih ederler. "Ve yalnız O'na secde ederler." Namaz kılarlar diye açıklandığı gibi, masiyet ehlinin hilâfına, O'na zilletle boyun eğerler, diye de açıklanmıştır.

2. Kur'ân-ı Kerîm'deki Secdeler (Tilavet Secdeleri):

İlim adamlarının Cumhûruna göre, burası Kur'ân okuyan kimsenin secde etmesi gereken bir yerdir. Yine ilim adamları Kur'ân-ı Kerîm'deki secde âyetlerinin sayısında farklı görüşlere sahiptirler. Bu hususta belirtilen en yüksek secde sayısı onbeştir. Bunların birincisi, Â'raf Sûresi'nin son âyeti, sonuncusu da el-Alak Sûresi'nin sonuncu âyetidir. Aynı zamanda bu, İbn Habib'in bir rivâyette İbn Vehb'in ve İshak'ın da görüşüdür. İlim adamları arasında el-Hicr Sûresi'nde yer alam

"Ve secde edenlerden ol" (el-Hicr, 15/98) âyetinde de secde olduğu görüşünde olanlar vardır. Nitekim ileride yüce Allah'ın İzniyle buna dair açıklamalar da (işaret edilen âyet 2. başlıkta.) gelecektir. Bu görüşe göre secde sayısı onaltı tane olur.

Secdelerin sayısının ondört olduğu da söylenmiştir. Bunu, kendisinden gelen bir başka rivâyette İbn Vehb söylemiştir. O, el-Hac Sûresi'ndeki ikinci secdenin secde yeri olmadığı görüşündedir. Aynı zamanda bu rey sahiplerinin de görüşüdür, sahih olan da buranın secde yeri olmadığıdır. Çünkü, burada secdenin sabit olduğuna dair hadis sahih değildir Bunu, İbn Mâce ve Ebû Dâvûd, Sünen'lerinde, Abdi Külâloğullarından Abdullah b. Muneyn'den, o, Amr b. el-As'dan rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine Kur'ân-ı Kerîm'de, üçü Mufassal sûrelerde, ikisi de el-Hac Sûresi'nde olmak üzere, onbeş tane secde olduğunu okutmuştur. Ebû Dâvûd, Sücûdu'l-Kur'ân 1; İbn Mâce, İkametu's- Salât 71. Abdullah b. Muneyn'in rivâyeti ise delil gösterilmez. Bunu Ebû Muhammed Abdulhak ifade etmiştir.

Yine Ebû Dâvûd, Ukbe b. Âmir'den naklettiği bir hadiste şöyle dediğini zikretmektedir: Ey Allah'ın Rasulü dedim, Hac Sûresi'nde iki secde mi var? O: "Evet, o secdeleri yapmayacak olan o âyetleri de okumasın." Ebû Dâvûd, Sucûdu’l-Kur'ân 1, Tirmizî, .... 54.

Ancak bu hadisin senedinde de Abdullah b. Lehia vardır ki, o da oldukça zayıf bir ravidir.

Şâfiî, el-Hac Sûresi'ndeki bu iki secdeyi kabul etmekle birlikte, Sâd Sûresi'nde secde bulunmadığı görüşündedir.

Bir başka görüşe göre de onbir secde âyeti olduğu İfade edilmiştir. Bu görüşte olanlar, el-Hac Sûresi'ndeki ikinci secde âyeti ile, Mufassal bölümündeki üç âyetin secde âyeti olmadığı görüşündedirler. Mâlikî mezhebinde meşhur olan görüş budur.

İbn Abbâs İle İbn Ömer ve diğerlerinden de bu görüş rivâyet edilmiştir.

İbn Mâce'nin Sünen'indeki rivâyete göre Ebû'd-Derdâ şöyle demiş: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte onbir tane secde yaptım ve bu secdeler arasında Mufassal bölümünde bir tane dahi yoktu. (Yaptığım secdeler şunlardır): el-Â'raf, er-Rad, en-Nahl, Beni İsrail (îsra), Meryem, el-Hac'da bir secde, el-Furkan, en-Neml Sûresi'nde Hazret-i Süleyman'dan söz eden bölüm, es-Secde Sûresi, Sad ve Hâ Mim'lerdeki Secde (Fussilet Sûresi). İbn Mâce, İkâmem's-Salât 71.

Secde âyetlerinin on tane olduğu da söylenmiştir. Bu görüşte olanlar, Hac Sûresi'nin ikinci secdesi ile Sad Sûresi ve Mufassal bölümdeki üç secde âyetinde secde gerekmediğini belirtmişlerdir. Bu görüş, İbn Abbâs'tan nakledilmiştir. Bir diğer görüşe göre bunlar dört tane secdedirler. Elif, Lârn, Mim Tenzil secdesi (Secde Sûresi), Hâ Mim tenzil (yani Fussilet) ile Necm ve Alak sûreleridir. Bu husustaki görüş ayrılığının sebebi ise, konu ile ilgili hadislerin ve uygulamaların naklîndekt farklılıklarda. Ayrıca, Kur'ân-ı Kerîm'de mücerred secde etme emri hususundaki görüş ayrılıklarıdır: Acaba buradaki emirden kasıt tilavet secdesini yapmak mıdır, yoksa namazda farz olan secde midir, şeklindeki ihtilaflardır.

3. Tilavet Secdesinin Vücubu:

Tilavet secdesinin vücubu hususunda da fukahârun farklı görüşleri vardır. Mâlik ve Şâfiî vacip değildir derken, Ebû Hanîfe vaciptir demiştir. O, bu görüşü ileri sürerken, secde yapmaya dair verilen mutlak emrin vücup ifade ettiği ilkesini delil kabul etmekle birlikte Hazret-i Peygamberin şu âyetini da delil göstermektedir: "Âdem oğlu bir secde (âyeti) okuyup da secde edecek olursa, şeytan ağlayarak ve: "Vay benim halime" diyerek oradan uzaklaşır." -Ebû Kureyb yoluyla gelen rivâyette İse: "Vay benim halime"der:- Hazret-i Peygamber, İblis'in -Allah'ın laneti üzerine olsun- durumundan haber veren: "(İblis der ki:) Âdem oğluna secde etmesi emrolundu, o da secde etti. Onun için cennet vardır. Ben de secde etmekle emrolundum, fakat emre uymadım. Benim için de ateş (cehennem) vardır" Müslim, Îman 133; İbn Mâce, İkametus-Salat 70; Müsned, II, 443. âyetini delil göstermişlerdir. Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir. Diğer taraftan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da secde âyetlerini okuduğu vakit secdelere dikkat ve itina gösterirdi.

Bizim ilim adamlarımız ise, Buhârî'nin de rivâyet ettiği Hazret-i Ömer'in minber üzerinde secde âyetini okuyup da minberden inip secde etti, onunla birlikte cemaat de secde etti. Daha sonraki Cumada yine secde âyetini okudu, cemaat onunla birlikte secde etmek için hazırlanmışken, şöyle dedi: "Ey insanlar! Ağır olunuz. Allah bu secdeyi üzerimize farz olarak yazmadı. Bizim isteğimizle secde yapmamız hali müstesnadır" Buhârî, Sücûdu’l-Kur'ân 11. hadisini delil gösterirler.

Bu alay Ensar ve Muhacirlerden oluşan ashâb-ı kiramın (Allah hepsinden razı olsun) huzurunda cereyan etmişti. Ancak, hiçbir kimse onun bu kanaatine karşı çıkmamıştı. O halde bu hususta icmâ olduğu sabittir.

Hadîs-i şerîfte geçen (ve İblis'in dediği bildirilen): "Âdem oğlu secde etmekle emrolundu..,"ifadesi ise, yapılması farz olan (vacip) sucuda dair haber vermekten ibarettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın secdeye devam etmesi de tilavet secdesinin müstehab olduğuna delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4. Tilavet Secdesinin Şartlan;

Kur'ân-ı Kerîm'deki tilavet secdesini yapabilmek için, namaz için de gerekli görülen ha desten taharet, necasetten taharet, niyet, istikbal-i kıble ve vakit gibi şartların gerekli olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Ancak Buhârî, İbn Ömer'den taharetsiz (abdestsiz) olmadığı halde de secde ettiğini nakletmektedir. Buhârî, Sücûdu'l-Kur'ân, 5. İbnü'l-Münzir de bu hususu en-Nehaî'den zikretmektedir.

(Az önce belirtilen şartları öngören) Cumhûrun görüşüne göre ise, ayrıca iftitah tekbiri, iftitah tekbiri esnasında elleri kaldırmak, tekbir getirmek (ve böylece secdeye varmak) ve selam vermek gerekli olup olmadığı hususunda da farklı görüşler vardır. Şâfiî, Ahmed ve İshâk, secde için iftitah tekbiri getirilip ve tekbir sırasında da ellerin kaldırılacağı görüşündedir. İbn Ömer'den de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın secde ettiği vakit tekbir getirdiği, aynı şekilde başım secdeden kaldırdığı vakit de yine tekbir getirdiği rivâyet edilmiştir.

Mâlikî mezhebinden meşhur olan görüşe göre ise, namaz esnasında tilavet secdesi yapacak olursa, secdeye giderken ve secdeden kalkarken tekbir getirir. Ancak, namazın dışında tilavet secdesi yapılacak olursa, tekbir getirilip getirilmeyeceği hususunda ondan farklı rivâyet gelmiştir. Tilavet secdesi için tekbir getirileceği görüşünü genel olarak bütün fukahâ kabul etmiştir.

Cumhûra göre tilâvet secdesinde selam yoktur. Ancak, seleften bir topluluk ile İshâk, tilâvet secdesinin sonunda selam verileceği görüşündedirler. Bu görüşe göre, secdenin başında getirilen tekbirin ihram (iftitah) tekbiri olduğu ortaya çıkmaktadır. Selam verilmeyeceği görüşüne göre ise, ilk tekbir yalnızca secdeye varmak için alınan tekbir olur. Ancak birinci görüş daha uygundur. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Namazın anahtarı abdest almak, onun tahrîmi (yani iftitahı) tekbir getirmek, tahlili (sona erdirilmesi) ise selâm vermektir." Ebû Dâvûd, Tahâre 31, Salât 73; Tirmizî, Tahâre 3; İbn Mâce, Tahâre 3, Dârimî, Vudû' 22; Müsned, I, 123, 129.

Ayrıca secde de tekbiri bulunan bir ibadettir. O bakımdan bunun tahlilinin de olması gerekir. Tıpkı cenaze namazı gibi: Hatta onda selam olması daha da uygundur. Çünkü, tilavet secdesi bir fiildir. Cenaze namazı ise sözdür, İbnül-Arabî'nin tercih ettiği görüş de budur.

5. Tilavet Secdesinin Vakti:

Tilavet secdesinin sair vakitlerde mutlak olarak yapılacağı belirtilmiştir. Çünkü bu, sebebi bulunan bir namaz (gibi) dır. Şâfiî'nin ve bir gurup fukahanın görüşü budur. Sabah aydınlanmadikça yahut da ikindiden sonra güneş sararmadıkça secde yapılmayacağı da belirtilmiştir. Bir başka görüşe göre ise, sabahın farzından ve ikindinin farzından sonra secde yapılmaz denilmiştir. Sabah namazından sonra secde yapılır, ikindiden sonra yapılmaz da denilmiştir. Bu üç görüş de bizim mezhebimizdeki görüşlerdir.

Konu ile ilgili görüş ayrılığının sebebi, secde âyetini okumanın sebep teşkil ettiği secde ve ikindinin farzı ile sabahın farzından sonra genel olarak namazı yasaklayan âyetler arasındaki çatışmadır. Diğer taraftan bu iki vakitte namazın yasaklanış sebebinin tesbiti hususundaki görüş ayrılıklarıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

6. Tilavet Secdesi Yaparken Söylenecek Sözler:

Secdeye vardığı zaman, secde halinde "Allah'ım, bu secde dolayısıyla benim bir günahımı kaldır, ondan ötürü de bana bir ecir yaz ve bu secdemi benim için nezdinde bir mükâfat sebebi kıl"der. Bunu, İbn Abbâs, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmiş olup, İbn Mâce de Sünen'inde zikretmiştir. İbn Mâce, İkamem's-Salât 70; Tirmizî, Cumua 55, Deavât 33.

7. Secde Âyetinin Namazda Okunması:

Namaz esnasında secde âyetini okuyacak olursa, eğer kıldığı bu namaz nafile bir namaz ise ve tek başına bu namazı kılıyor yahut da cemaatte kılmakla birlikte cemaatin karıştırmayacağından emin olursa secde yapar. Şayet cemaatle namaz kılmakla birlikte karıştırılmayacağından emin değilse, (Mâlikî mezhebinde) açık ifadelerle nakledildiğine göre, bunun (secde yapmasının) câiz olduğudur. Secde etmeyeceği de söylenmiştir.

Eğer kıldığı namaz farz namaz ise, Mâlik'ten meşhur olan görüşe göre bu namazda secdenin yapılmayacağı şeklindedir. Kıldığı bu namaz ister içten okunan bir namaz olsun, ister açıktan, ister cemaatle kılsın, ister tek kılsın farketmez. Bunun gerekçesi ise, farz namazdaki secde sayılarına bir fazlalık olacağıdır. Bu görüşün gerekçesi, cemaatin karıştırma ihtimalidir. Bundan ötürü secde etmez denilmiştir. Bu daha uygun görülmektedir.

Bu görüşe göre tek başına namaz kılan ile cemaatın karıştırmayacağından emin olunan cemaatle kılınan namazlarda tilavet secdesinin yapılmasının bir sakıncası yoktur.

8. Secde Âyeti Okunduğunda Dinleyenin Hükmü:

Buhârî’nin rivâyetine göre Ebû Rafi şöyle demektedir: Ebû Hüreyre ile birlikte yatsı namazını kıldım.

"Gök yarıldığı zaman..." (el-İnşikak, 84/1) sûresini okudu ve secde etti. Ben, bu ne diye sordum, O: Ben, burada Ebû'l-Kasım (sallallahü aleyhi ve sellem)'in arkasında (namaz kılarken) secde ettim. Ona kavuşuncaya kadar secde etmeye devam edeceğim. Bu hadisi tek başına Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Sücûdu'l-Kur'ân 11; Müslim, Mesâcid 110, 111; Ebû Dâvûd, Sücûdu'l-Kurân 4; Nesâî, İftitâh 53; Müsned, II, 229, 459.

Yine Buhârî’de şöyle denilmektedir; İmrân b. el-Husayn'a şöyle soruldu: Bir kimse Kur'ân dinlemek kastı olmadan secde âyetini işitse (secde etmesi gerekir mi.)? Şöyle dedi: Ya onun için oturacak olursa görüşün nedir?

O, bununla başkasının okuduğu secde âyetini dinleyen için secdeyi vacip görmüyor gibiydi. Selman da dedi ki: Bizim maksadımız bu değildi. Hazret-i Osman da şöyle demiştir: Secde, ancak onu dinleyen kimseye düşer.

ez-Zührî der ki: Kişi ancak abdestli iken secde eder. Sen, mukîm iken secde edecek olursan kıbleye yönel. Eğer binek üzerinde isen, yüzün hangi tarafa olursa Önemli değil. es-Saib de (maksadı Kur'ân okumak değil de birtakım haberleri anlatmak ve öğütler vermek olan) kıssa anlatıcısının secde âyetini okuması dolayısıyla secde etmezdi. Buhârî, Sücûdu'l-Kur'ân 10.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.