Âl-i İmrân SûresiKurtubî Tefsîri — Sayfa 5

144. Âyetin Tefsiri

Muhammed ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir, şimdi ölür veya öldürülürce, ökçeleriniz üzerinde (geriye) mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde dönerse, Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Rivâyet edildiğine göre âyet-i kerîme, Şeytan: Muhammed öldürüldü, diye bağırdığı vakit müslümanların geri dönüp kaçışmaları sebebiyle nazil olmuştur.

Atiyye el-Avfî der ki: Bunun üzerine kimisi şöyle dedi: Muhammed öldürüldü, haydi artık bunlara elinizi uzatınız. Ne de olsa onlar kardeşlerinizdir. Kimisi de şöyle dedi: Eğer Muhammed öldürülmüş ise ne diye siz de ona kavuşuncaya kadar Peygamberiniz ne uğurda can verdiyse siz de canınızı vermiyorsunuz? İşte bunun üzerine şanı yüce Allah:

"Muhammed ancak bir Peygamberdir. Ondam önce de nice peygamberler gelip geçmiştir" âyetinden itibaren

"Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini de... verdi" (Âl-i İmrân, 3/148.) buyruklarım indirdi.

“Mâ” Nefy edatıdır. Ondan sonra gelen ifadeler ise, müptedâ ve haber olup amel etmemiştir. İbn Abbâs: "peygamberler" anlamındaki kelimeyi "elif-lâm"sız olarak dîye okumuştur.

Yüce Allah bu âyet-i kerimede peygamberlerin kavimleri arasında ebediyyen kalmayacaklarını, bununla birlikte Peygamber eğer ölür veya öldürülerek yitirilecek olursa, peygamberlerin getirdiklerine sımsıkı yapışma gerektiğini anlatmaktadır. Şanı yüce Allah, Peygamberi ve seçkin kuluna, Muhammed ve Ahmed olmak üzere kendi isminden müştak iki isim lütfederek şereflendirmiştir. Araplar, bir kimsenin övülmeye değer bir kimsenin hasletlerinin çokluğunu anlatmak üzere Mahmud ve Muhammed derler. Nitekim şair şöyle demiştir:

"O çok şerefli ta'zim olunan efendi cömert ve övülen kimseye.,,"

Bu mısra, daha önce Fâtiha Sûresi'nde de (1/2. âyet, 4. başlıkta) geçmiş idi. Abbas b. Mirdâs da der ki:

"Ey Peygamberlerin sonuncusu, sen (Allah tarafından) hayır ile

gönderilmiş bir Peygambersin Bütün doğru yolları gösteren Benain

O, mutlak İlah senin hakkında mahlukatı arasında bir sevgi takdir etmiş ve

Sana Muhammed (çokça övülen) ismini vermiştir."

Bu âyet-i kerîme (Uhud'da) bozguna uğrayanlara serzenişin tamamlayıcı bir bölümüdür. Yani, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürülecek olsa dahi, onlar bozguna uğramakta haklı olamazlar. Peygamberlik ölüm ile sona ermez. Dinler peygamberlerin Ölümü ile zeval bulmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2. Hazret-i Peygamberin Vefatı ve Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer'in Tavırları:

Bu âyet-i kerîme, Ebû Bekir es-Sıddîk'ın kahramanlığına ve cesaretine en açık delillerden birisidir. Kahramanlık ve cesaretin sının ise musibetlerin gelip çatması esnasında kalbin sebat göstermesiyle ortaya çıkar. Daha önceden de Bakara Sûresi'nde (2/156-157. âyet, 3. başlıkta) açıklandığı gibi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatından daha büyük bir musibet olamaz. İşte Ebû Bekir'in kahramanlığı ve bilgisi, bu musibet esnasında açıkça ortaya çıkmıştır. Zira insanlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölmedi, dediler.

Ömer de bunlardan birisiydi. Hazret-i Osman'ın dili tutulmuş, Hazret-i Ali evinde kalmıştı. İş, içinden çıkılmaz bir hal almışken, Ebû Bekir es-Sıddîk ise, (Medine'nin) es-Sunh diye bilinen yerindeki evinden geldiği sırada bu âyet-i kerimeyi okumakla durumu açıklığa kavuşturmuştu. Nitekim Buhârî'de de bu durum böylece açıklanmıştır.

İbn Mâce'nin Sünen'inde Hazret-i Âişe'den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ruhu kabz edildiğinde Ebû Bekir de el-Avâli denilen yerde hanımı Harice kızının yanında bulunuyordu. Herkes, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ölmedi. O, sadece vahiy geldiği zaman karşı karşıya kaldığı hallerden bir hal içerisindedir, diyordu. Ebû Bekir geldi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yüzünü açtı ve gözleri arasından (alnından) öpüp şöyle dedi: Senin Allah nezdindeki değerin canını iki defa almayacak kadar büyüktür. Allah'a yemin ederim, Resûlüllah vefat etmiş iken Ömer de Mescid'in bir tarafında şöyle diyordu: Allah'a yemin olsun, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölmedi. O, pek çok münafık kimsenin el ve ayaklarını koparmadan ölmeyecektir. Bunun üzerine Ebû Bekir ayağa kalkıp mimbere çıktı ve şöyle dedi: Kim Allah'a ibadet ediyor idiyse, şüphesiz Allah diridir, ölmez. Kim de Muhammed'e ibadet ediyor ise, gerçek şu ki Muhammed ölmüştür. "Muhammed ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürce, ökçeleriniz üzerinde (feriye) mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde dönerse Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenlerin mükâfatını verecektir." Ömer dedi ki: Ben bu âyeti o güne kadar hiç okumamış gibi idim.

Ebû Nasr Ubeydullah el-Vâilt'nin el-İbâne adlı eserinde de belirttiği gibi, daha sonra Hazret-i Ömer söylediği bu sözden vazgeçtiğini ifade etmiştir; Enes b. Mâlik'ten rivâyete göre o, Ebû Bekir (radıyallahü anh)'a Resûlüllah a(sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Mescidinde bey'atte bulunulup da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın minberine çıktığı sırada, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'ın Hazret-i Ebû Bekir'den önce davranarak şehadet kelimesi getirdikten sonra şöyle dediğini İşitmiş:

Şimdi gerçekten ben dün size bir söz söyledim. Fakat durum benim dediğim gibi değildir. Allah'a yemin ederim, dün size söylediğim sözü destekleyen herhangi bir delili ne Allah'ın indirdiği Kitabında buldum, ne de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bana özel olarak söylediği bir söz gördüm. Ancak ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hepimizden en son ölecek şekilde uzun bir ömür süreceğini umuyor idim. Ancak, aziz ve celil olan Allah, Rasûlü için kendi nezdindekini sizin yanınızda bulunana tercih edip seçti. İşte Allah'ın kendisi vasıtasıyla Rasûlüne hidâyet verdiği bu Kitap! Onu alınız, siz de Allah'ın Rasûlünün kendisine çağırmış olduğu hidâyeti bulmuş olursunuz.

Ebû Nasır der ki: Ömer (radıyallahü anh)'ın söyleyip de vazgeçtiği sözü şudur: "Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ölmedi. Ve o, bir takım kimselerin el ve ayaklarım kesmedikçe asla ölmeyecektir" sözüdür. O, bu sözlerini karşı karşıya kaldığı işin büyüklüğü dolayısıyla söylemiş, fitnenin başgösterip münafıkların üstünlük sağlamasından korkmuştu. Fakat, en büyük Sıddîk Ebû Bekir'in yakîninin gücünü görünce ve o da yüce Allah'ın:

"Her can ölümü tadacaktır" (Âl-i İmrân, 3/185) ile:

"Muhakkak sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir" (ez-Zümer, 39/30) ile, o gün söylediği diğer sözlerini de işitince uyandı, ona da sebat geldi ve: Ben sanki bu âyeti o anda Ebû Bekir'den duymadan önce duymamış gibi idim. Bunun üzerine ashab da çıkıp Medine yollarında bu âyetleri okuyarak yollarına devam ettiler. Âdeta o güne kadar bu âyet inmemiş gibiydi.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefat ettiği günün, pazartesi günü olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Kuşluk vaktinin ilerlediği bir vakitte Medine'ye hicretinde girdiği vakitte vefat etmiş, salı günü defnedilmişti. Çarşamba gecesi defnedildiği de söylenmiştir.

Abdulmuttalîb'in kızı Safiyye, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) için söylediği mersiyesinde şöyle demişti:

"Ey Allah'ın Raaûlu, bizim umudumuzdun sen Bize karşı iyi davranan birisiydin, hiç katı değildin

Çok merhametliydin, doğruya ileten ve bir öğretici idin

Artık bugün ağlasınlar senin için ağlayacak olanlar

Yemin olsun Peygamberi yitirdiğim için ağlamıyorum

Fakat gelmekte olduğundan korktuğum, o kan dökmelerden dolayı ağlıyorum.

Muhammedi andığımdan ötürü

Bir de Peygamberden sonra olacaklardan korkumdan dolayı

Âdeta yüreğimin üzerinde dağlayıcılar vardır.

Ey Fatıma, Muhammed’in Rabbi salât getirsin

Yesrib'te yatmakta olan O mübarek na'şa

Feda olsun Allah Rasûlüne annem ve teyzem

Amcam, babalarım, canım ve malım.

Doğru söyledin, risaleti teblife ettin doğru olarak

Gücün, kuvvetin yerinde iken vefat ettin ve apaydınlık arı duru

Eğer insanların Rabbi Peygamberimizi hayatta bırakmış olsaydı mutlu olurduk.

Fakat O’nun emri mutlaka tahakkuk eder.

Selâm olsun sana Allah'tan bir selâm

Ve hoşnut kılınmış olarak Adn cennetlerine girdirilesin,

Görüyorum ki Hasan'ı yetim bırakıp gittin;

Ağlatıyor bizleri ve bugün, vefat eden dedesini ağlayarak çağırıyor."

3- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Defni:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölülerini defnetmeyi geciktiren bir aile halkına: "Bu ölünüzü defnetmekte elinizi çabuk tutunuz ve onu geciktirmeyiniz" demiş olduğu halde, kendisinin defni niye böyle geciktirildi, diye sorulacak olursa, buna üç şekilde cevap verilebilir:

1- Ashab-ı kiram'ın onun vefat ettiği hususu üzerinde sözünü ettiğimiz şekilde ittifak etmemiş olmaları.

2- Çünkü onu nerede defnedeceklerini bilemiyorlardı. Kimisi, Bakî de defnedelim derken, başkaları Mescidde, diğer başkaları atası İbrahim'in yanına götürüleceği vakte kadar alıkonulsun, demişti. Nihayet o en büyük ilim adamı (Hazret-i Ebû Bekir'i kastediyor) ben onu şöyle buyururken dinledim dedi: "Her bir peygamber mutlaka öldüğü yerde defnedilegelmiştir." Bu hadisi de İbn Mâce, Muvatta’' ve başkaları zikretmiştir.

3- Ashab-ı kiram, bey'at hususunda muhacirlerle ensâr arasında ortaya çıkan görüş ayrılığı ile uğraştılar ve bu hususta mesele kesinlik kazanıncaya, düzen yerleşinceye ve durum sağlam bir hal alıp hilafet olması gereken yerde karar kıkncaya kadar uğraştılar; sonunda Ebû Bekir'e beyrat ettiler. Daha sonra ertesi gün herkesin gözü önünde ve rızaları ile ona bir defa daha bey'at ettiler. Yüce Allah, onun vasıtası ile irtidat edenlerin sebep oldukları sıkıntıları açıp giderdi, onunla din dimdik ayakta kaldı. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Bundan sonra da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın durumunu ele aldılar, onun defnedilmesi, yıkanması ve kefenlenmesi işine baktılar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4- Hazret-i Peygamberin Cenaze Namazı:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın cenaze namazının kılınıp kılınmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Kimi ilim adamı şöyle demiş; Kimse onun cenaze namazını kılmadı. Bunun yerine herkes huzurunda durup dua etti. Çünkü o, namazı kılınmayacak kadar şerefli idi.

İbnü'l-Arabî ise der ki: Bu zayıf bir görüştür Çünkü sünnet, ona dua esnasında salât ve selâm getirilmek suretiyle yerine getirildiği gibi, cenaze namazı esnasında yine ona salât ve selâm getirilmek suretiyle yerine getirilir. Kişi: Allah'ım, Kıyâmet gününe kadar Muhammed’e salât ve selâm getir, der ve bu bizim için bir menfaattir. Onun namazının kılınmadığı da söylenmiştir. Çünkü o vakit İmâm olacak kimse yoktu. Ancak bu görüş de zayıftır. Zira, onlara farz namazı kıldıran kim idiyse, cenaze namazında da onlara o İmâm olup kıldırırdı. Bir diğer görüşe göre, herkes tek başına onun cenaze namazını kıldı. Çünkü bu, onunla son bir karşılaşma idi. O bakımdan herkes bu hususta başkasına tabi olmamak suretiyle yalnızca kendisine has olarak onun bereketini almak istemişti. Bunun da doğruluğunu en iyi bilen Allah'tır.

Derim ki: İbn Mâce, hasen hatta sahih bir isntad ile İbn Abbâstan bir hadis rivâyet etmektedir. Bu hadiste şu ifadeler yer alır: Salı günü Hazret-i Peygamber'in teçhizini bitirmeleri üzerine evinde divanı üzerine konuldu. Sonra insanlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bulunduğu yere guruplar halinde girip üzerine namaz kıldılar. Erkekler bittikten sonra kadınları içeri aldılar. Kadınlar da bitirdikten sonra çocukları içeri aldılar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kılınan namazda kimse cemaate İmâm olmadı. İbn Mâce bunu, Nasr b. Ali el-Cehdamîden rivâyet etmektedir. Nasr dedi ki: Bize, Vehb b. Cerir haber verdi, bize babam anlattı'. O, Muhammed b. İshak'tan dedi ki: Bana Hüseyn b. Abdullah anlattı. O, İkrime'den, O, İbn Abbâs'tan diyerek; hadisi bütünüyle kaydetmektedir.

5. Hazret-i Peygamberin Vefatından Sonraki Durum Değişikliği:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatından sonraki değişiklikler hususunda Enes'den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Medine'ye girdiği günü, bu girişi dolayısıyla her şey aydınlanmıştı. Onun vefat ettiği gün ise, bundan dolayı da her şey kararmıştı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın defin işini bitirir bitirmez kalplerimizi tanımaz olduk. Bu hadisi İbn Mâce rivâyet etmiştir.

Yine İbn Mâce der ki: Bize Muhâmmed b. Beşşâr anlattı. Bize, Abdurrahman b. Mehdi haber verdi. Bize, Süfyan anlattı. O, Abdullah b. Dinar'dan, o, İbn Ömer'den, dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken hakkımızda Kur'ân iner korkusuyla kadınlarımız ile uzun uzun konuşup, gülüp şakalaşmaktan çekinirdik. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edince konuşur olduk.

Yine İbn Mâce, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımı, Ebû Umeyye kızı Ummu Seleme'den senedini kaydederek şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde insanlardan birisi namaza kalktı mı, onlardan herhangi birisinin gözü ayaklarını koyduğu yerden ötesini görmüyordu. Fakat Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edip de Ebû Bekir (halife) olunca, insanlardan herhangi birisi namaza kalktı mı, gözü alnını koyduğu yerin ötesini görmüyordu. Ebû Bekir vefat edip, Ömer (halife) olunca, bu sefer insanlardan herhangi birisi namaza kalktı mı, onun da gözü kıble yerinden başkasını görmüyordu. Osman b. Affan (halife) olunca, bu sefer fitne başgösterdi ve insanlar namazda sağa sola bakar oldular.

"Şimdi O ölür veya öldürülürce, ökçeleriniz üzerinde (geriye) mi döneceksiniz?" âyetindeki:

"Şimdi O ölür" ifadesi şarttır. "Veya öldürülürse" âyeti de ona atfedilmiştir. Cevabı ise: ",., döneceksiniz?" âyetidir. İstifham harfi ahemzeb'nin ceza (cevap) harfi afâb'nın başına gelmesi ise, şartın ona bağlı olması ve açık şartın tek bir cümle ve tek bir haber halinde oluşundan dolayıdır. Yani: Eğer ölür yahut öldürülürse, siz ökçeleriniz üzerinde gerisin geri mi döneceksiniz demektir, Bu. şekilde ceza harfi başına gelen her türlü istifhamın takdiri de böyledir. Bu ceza harfi olması gereken yerde kullanılmaz. Onun yeri ise, şartın cevabından önce olmasıdır.

Yüce Allah'ın:

"Ökçeleriniz üzerinde (geriye) mi döneceksiniz" âyeti temsilî bir İradedir. Yani: Îman ettikten sonra kâfirler olarak mı geriye döneceksiniz? Bu açıklamayı Katâde ve başkaları yapmıştır. Önceki haline geri dönen kimseye; Ökçeleri üzerinde (geriye) döndü denilir. Yüce Allah'ın:

"İki ökçesi üzerine kaçıp dönerek..." (el-Enfâl, 8/48) âyeti de bu kabildendir.

Burada

"geri dönmek"ten kastın, bozguna uğramak olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu ifade mecazî bir ifade değil, hakikat anlamında kullanılmış olur. Mananın: -Bu irtidâd olmasa dahi- Mürtedlerin yapacağı işi mi yapacaksınız? şeklinde olduğu da söylenmiştir.

"Kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse, Allah'a hiçbir zarar veremez.." Aksine kendisine zarar verir ve Allah'ın emirlerine aykırı hareketi dolayısıyla kendisini cezaya maruz bırakır.

Yüce Allah'a itaat'in faydası olmadığı gibi, masiyetin de bir zararı olmaz. Çünkü O, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ganî)dir.

"Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir." Yani, sabreden, cihad eden ve şehid düşenleri mükâfatlandıracaktır. Burada

"Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir" âyetinin

"Allah'a hiçbir zarar veremez" âyetinden sonra gelmesi suretiyle tehditten hemen sonra ilâhî bir mükâfat va'di gelmiş olmaktadır.

145. Âyetin Tefsiri

Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O, va'desi ile yazılmış bir yazıdır. Kim dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiretin mükâfatını dilerse, buna da ondan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.

Yüce Allah'ın:

" Allah'ın İzni olmadıkça hiçbir kimseye Ölmek yoktur. O, vadesi ile yazılmış bir yazıdır" âyeti, cihada bir teşviktir. Ölümün kaçınılmaz olduğunu, her insanın -ister öldürülmüş olsun, ister öldürülmemiş olsun- kendisi İçin yazılmış olan eceline ulaştı mı, mutlaka öleceğini bildirmektedir. Çünkü

"va'desi ile yazılmış bir yazı" belli bir ecel takdir edilmiştir, demektir.

"Allah'ın izni İle" âyetinin anlamı ise, Allah'ın kaza ve kaderi ile demektir.

“Bir yazı" ise, mastar olarak nasb edilmiştir. Allah, va'desi belli bir yazı yazmıştır, anlamındadır. Ölümün va'desi ise, şanı yüce Allah'ın canlının ruhunun bedeninden ayrılacağını bildiği vakittir. Kul öldürüldü mü, biz bununla ecelinin o olduğunu bilmiş oluruz, O bakımdan: Öldürülmeseydi yaşıyacaktı, demek doğru değildir.

"O, va'desi ile yazılmış bir yazıdır" âyetine delil teşkil eden. diğer âyetler da şöyledir:

"Onların ecelleri geldi mi, ne bir an geri bırakılırlar, ne de bir an öne geçirilirler" (el-A'raf, 7/34.);

"Muhakkak Allah'ın eceli gelecektir" (el-Ankebut, 29/5);

"Her bir va'denin bir yazısı vardır" (er-Radıyallahü anh’d, 13/38).

Mutezile görüşünü benimseyenler ise şöyle derler: Ecel, öne de alınır, geri de kalabilir. Öldürülen bir kimse, ecelinden önce ölür. Yine boğazlanan her bir hayvanın da ölümü ecelinden önce gerçekleşir. Çünkü, katil kimsenin yerine göre tazminat ve diyet ödemesi icabeder.

Şanı yüce Allah İse, bu âyet-i kerimede hiçbir canın ecelinden önce ölmeyeceğini beyan etmektedir.

Bu hususa dair daha geniş açıklamalar ileride yüce Allah'ın izniyle A'râf Sûresi'nde (7/34. âyetin tefsirinde) gelecektir. Yine bu âyette ilmin yazılıp tedvin edilmesine delil vardır. Buna dair açıklamalar da Tâ-Hâ Sûresi'nde yüce Allah'ın:

"Onların ilmi Rabbinin nezdinde bir kitaptadır" (Tâ-Hâ, 20/52) âyetine dair açıklamalarda bulunacağımız vakit -yüce Allah'ın izniyle- gelecektir.

"Kim dünya nimetini İsterse kendisine ondan veririz." Burada dünya nimetinden kasıt ganimettir.

Bu âyet ganimet arzusu ile yerleştirildikleri yerleri terkeden kimseler hakkında inmiştir. Bunun, âhireti bir kenara bırakıp dünyayı isteyen herkes hakkında umumî olduğu da söylenmiştir. Biz ona, dünyadan kendisi için kısmet olarak tayin edilen miktarı veririz, demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de bir başka yerde şöyle buyurulmaktadır;

"Kim bu çabucak geçeni (dünyayı) isterse, Biz de buradan dilediğimize, dileyeceğimiz şeyi çabucak veririz." (el-İsra, 17/18)

"Kim de âülretin mükâfatını dilerse buna da ondan veririz." Yani ona, şanı yüce Allah'ın açıkladığı şekilde, dilediği kimselere hasenaunın ecrini kat kal vereceğini belirttiği üzere, amelinin karşılığını mükâfatını veririz. Şöyle de açıklanmıştır: Bu âyetle Abdullah b. Cübeyr ile yerini terk etmeyen ve öldürülünceye kadar yerinden ayrılmayan okçuların kast edildiği de söylenmiştir.

"Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız." Bozguna uğramayıp, geri kaçmadıkları için mükâfat olmak üzere, onlara ebedî ecir vereceğiz demektir. Bu da daha önce âhirette daha fazla mükâfat verileceğine dair buyrukları te'kit etmektedir.

"Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız." Yani, kâfirlerin, kendilerinin elde ettiklerinden mahrum bırakıldığı vehmine kapılmasın diye, dünyada onlara rızıklarını vereceğiz, anlamına geldiği de söylenmiştir.

146. Âyetin Tefsiri

Beraberlerinde Rabbîlerden çok kimsenin Savaştığı nice peygamberler vardır. Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, yılmadılar, boyun da eğmediler. Allah, sabredenleri sever.

Yüce Allah'ın:

"Beraberlerinde Rabbîlerden çok kimsenin Savaştığı nice peygamberler vardır" âyeti ile ilgili olarak, ez-Zührî şöyle demektedir: Şeytan, Uhud günü: Muhammed öldürüldü, diye bağırdı. Bu sebepten müslümanlardan bir topluluk bozguna uğradı. Ka'b b. Mâlik der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı ilk tanıyan kişi ben olmuştum. Gözlerinin miğferin altında parladığını görünce sesim çıkabildiği kadar: "İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)!" diye bağırdım. O da bana: Sus diye işaret etti. Bunun üzerine de aziz ve celil olan Allah:

"Beraberlerinde Rabbîlerden çok kimsenin Savaştığı nice peygamberler vardır. Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, yılmadılar" âyetini indirdi.

(......) kelimesi,

"Nice" anlamındadır. el-Halil ve Sîbeveyh der ki: Bu kelime aslında şeklinde olup, başına benzetme edatı olarak "kef" girmiş ve onunla beraber mebni bir kelime haline gelerek konuşma dilinde: Nice" anlamına kullanılmıştır, Mushafta ise, (tenviri) "nun" olarak yazılmıştır. Zira bu, aslından nakledilen bir kelime olup, anlamı değiştirildiğinden dolayı, lâfzı da değiştirilmiş oldu. Daha sonra bu kelime çokça kullanılır oldu, Araplar bu kelimenin şeklini değiştirip durdu ve kalb ve hazf gibi yollarla değişikliğe uğrattı. Bunun sonucunda da bu kelimenin kıraatte de kullanılmış dört söyleyişi ortaya çıktı. İbn Kesîr bu kelimeyi, "fail" vezninde “.....” şeklinde okumuştur. Aslı da: “.....”şeklinde olup, buradaki "yâ" elife kalb edilmiştir. Nitekim kelimesindeki "yâ" harfi, elife kalb edilerek “.....”: Umut keser, yese düşer, şeklinde kullanılmıştır. Şair de der ki:

"Sel yataklarında nice arkadaş vardır ki,

Bana bir musibet geldiğini görecek olursa, bizzat kendisi o musibeti tatmış olur."

Bir başkası da şöyle demektedir:

"Biz, size saldıran nice silâh kuşanmış kimseyi geri çevirdik.

Kafilenin ününde gelen ve başı miğferli, silahlar kuşanmış ve böbürlenerek yürüyen."

Bir diğeri de şöyle demektedir:

"Topluluklar arasında nice kimseler vardır ki,

Kardeşleri kendilerinden üstün kendileri de keremlidirler."

İbn Muhaysın ise, medsiz ve hemzeli olarak şeklinde okumuştur. Bu da aslen: den olup, "elifi hazf edilmistir.

Yine İbn Muhaysın'ın bu kelimeyi, şeklinde okuduğu da rivâyet edilmiştir ki bu, şeddesiz den kalb edilmiştir. Diğerleri ise, şeklinde okumuşlardır. Aslolan şekil de budur. Şair der ki:

"Nice insanlar vardır ki, hâlâ

Kardeşleri kendilerinden yukarıda ve kendileri de kerimdir.

Bir başka şair de;

"Biz gücümüzle nice düşmanı imha ettik

Ve nice zayıf ve korkuya kapılmışı da himaye ettik."

diyerek, şeklindeki iki söyleyişi bir arada kullanmıştır. Bu kelimenin, beşinci bir kullanım şekli daha vardır ki, bu da: şeklindedir. Âdeta bu, dan kalbedilmiş bulunan 'ın şeddesizi gibidir.

el-Cevherî ise, bunun şeklindeki iki söyleyişinden başkasını sözkonusu etmemektedir. Günlük konuşma esnasında: Nice adamla karşılaştım, denilerek bu edattan sonra gelen isim temyiz olarak nasb edilir. Aynı şekilde diye de kullanılır ve bu edattan sonra harf-i cerri getirilir ki bu, ismin nasb edilme halinden daha çok kullanılır ve daha da güzeldir.

(......) ise, bu elbiseyi kaça satarsın? anlamındadır. Şair Zu’r-Rimme der ki:

"Nice yaban ineği ve yaban, öküzünden dehşete kapıldık ki,

Düşmanların (evcillerinin) yurtları onlara yurt olmaz."

en-Nehhâs der ki: Ebû Amr bu kelime üzerinde vakıf yaptığı takdirde şeklinde "nûn"suz olarak vakıf yapardı. Çünkü bu kelimenin aslında tenvin yoktur. Bunu, Sevre b. el-Mübârek, el-Kisaî'den de rivâyet etmiştir. Diğerleri ise, Mushaftaki hatta tabi olarak "nûn"u sakin okuyarak vakit" yapmışlardır.

Âyeti kerimenin ifade ettiği mana, mü’minlerde kahramanlık duygularını harekete getirmek ve daha önce geçmiş bulunan peygamberlere tabi olan hayırlı kimselere uymalarını emretmektedir. Yani, nice peygamberle birlikte nice "Ribiyyûn" öldürülmüştür. Yahut da pek çok peygamber öldürülmüş bulunduğu halde onların ümmetlerinden kimse irtidat etmemiştir, diye iki farklı şekilde açıklanmıştır.

Birinci görüş, el-Hasen ile Saîd b. Cübeyr'in görüşü olup el-Hasen şöyle demiştir: Hiçbir Savaşta herhangi bir peygamber öldürülmüş değildir, İbn Cübeyr de der ki: Biz, çarpışma esnasında öldürülmüş bir peygamber işitmedik.

İkinci görüş ise, Katâde ve İkrime'den nakledilmiştir. Bu görüşe göre; Savaştı, anlamındaki kelime, Öldürüldü, anlamında okunup üzerinde vakıf yapmak câiz olur.

Bu okuyuş ise Nâfi', İbn Cübeyr, Ebû Amr ve Yakub'un kıraatidir. İbn Abbâs'ın kıraati de budur ve bunu Ebû Hâtim tercih etmiştir.

Bû kıraat de iki şekilde açıklanır. Birincisine göre, Öldürüldü, ifadesi yalnızca Peygamber hakkında sözkonusu olur. O takdirde, "Öldürüldü" kelimesi ile ifade tamam olur. Buna göre ifadede hazfedilmiş kelimeler olur ki, bu da, onunla birlikte de pek çok Rabbî kimse vardı, manasına gelir. Nitekim "beraberinde büyük bir ordu bulunuyorken kumandan öldürüldü" ifadesi bunu andırır. Yine, beraberimde ticaret malı bulunduğu halde çıktım, ifadesi de böyledir.

İkinci açıklama şeklinde "öldürüldü" hem Peygamber hakkında, hem de onunla birlikteki Rabbîler hakkında sözkonusu olmuştur. Bu da onunla birlikte bulunanların bir kısmı öldürüldü, şeklinde anlaşılır. Nitekim Araplar, Temimoğullarını ve Süleymoğullarını öldürdü, demekle birlikte onların sadece bir kısmının öldürmüş olduklarını kast ederler. Buna göre Yüce Allah'ın:

"Gevşemediler" âyeti de onlardan geri kalanlar hakkında sözkonusu olur.

Derim ki: Bu görüş, (yani peygamberle birlikte olanların bir kısmının öldürüldüğü şeklindeki açıklama) âyetin nüzulüne daha uygun ve daha yakın bir görüştür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürülmemiştir. Onunla birlikte bulunan ashabından bir gurup öldürülmüştür.

Ancak, Kûfeliler ile İbn Âmir Savaştı, şeklinde okumuşlardır ki, bu da İbn Mes'ûd'un kıraatidir. Bunu Ebû Ubeyd tercih etmiş ve şöyle demiştir: Şanı yüce Allah, Savaşan kimseyi övdüğü takdirde, öldürülen kimse de onun kapsamına girer. Ancak, öldürülenden övgüyle sözedecek olursa, onların dışında kalanlar kapsamlarına girmezler. Bu bakımdan; Savaştı, ifadesinin hem daha genel bir anlamı vardır, hem de daha çok övücü bir ifadedir.

Rabbîler kelimesi, Cumhûr tarafından "radıyallahü anh" harfi esreli olarak okunmuştur. Ali (radıyallahü anh) ise, "radıyallahü anh" harfini ötreli okumuştur. İbn Abbâs ise üstün okumuştur. Böylelikle bu kelimenin üç söyleyişi vardır. Rabbîler ise, pek çok topluluklar anlamındadır. Bu açıklama, Mücâhid, Katâde, Dahhâk ve İkrime'den nakledilmiştir. Tekili ise şeklinde "radıyallahü anh" harfi hem ötreli, hem de üstünlü okunur, Bu kelime, yine "radıyallahü anh" harfi esreli ve ötreli okunabilecek şekilde e nisbet edilir ki, bu da topluluk anlamındadır.

Abdullah b. Mes'ûd der ki: Bu kelime binlerce anlamındadır. İbn Zeyd der ki: Bu kelime, tabi olan kimseler manasınadır. Ancak, birinci açıklama sözlükte daha çok bilinen bir şekildir. O bakımdan okların toplanıp bir araya getirilip bağlandığı bez parçasına (veya) ok torbasına; denilir.

"Ribab" ise, bir araya toplanmış kabileler manasınadır.

Eban b. Sa'leb der ki: Rıbbî, onbin kişi demektir. el-Hasen ise, bunlar sabreden âlimler demektir, İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, er-Rabî ve es-Süddî: Çok büyük miktardaki topluluk, diye açıklamışlardır. Şair Hassan (b. Sabit) der ki:

"Ve eğer bir topluluk haktan uzaklaşırsa

Biz onların üzerlerine büyük toplulukları süreriz."

ez-Zeccâc der ki: Burada bu kelime, birisi "radıyallahü anh" harfi ötreli, diğeri de esreli olmak üzere iki kıraat sözkonusudur. Ötreli okuyuşa göre, pek çok topluluklar anlamındadır. Bunun ontrin kişi olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: İbn Abbâs'tan da "Rab"e nisbet edilmiş olarak, "Rabbiyyûn" şeklinde "r" harfi üstün olarak bir kıraat de rivâyet edilmiştir. el-Halil der ki: "Rıbbî", peygamberlerle birlikte sabreden abidlerden tek kişi demektir. Rabbaniler bunlardır Ve bunlar kendilerini Allah'a vermeye, O'na ibadete, yüce Allah'ın Rubûbiyetini bilmeye nisbet edilerek böyle anılmışlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah'ın:

"Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler" âyetindeki

"gevşemediler" anlamındaki; zayıf düşmediler, anlamındadır. Buna dair açıklama daha önceden (139. âyetin tefsirinde) geçmişti. "Vehen" ise, korku sebebiyle gayretin, azmin kırılması demektir. el-Hasen ve Ebû Simmal ise bunu, "he" harfini esreli ve ötreli olarak okumuşlardır ki, bu da Ebû Zeyd'den nakledildiğine göre iki ayrı söyleyiştir. (Aynı kökten gelen) el-V&kine kaburga kemiklerinin en alttaki ve en kısa olan kemiğidir. Develer hakkında vehen, kesEf (zayıf) demektir. Vehn ise, gecenin geçip giden kısa bir süresi demektir. Mevhin de aynı anlamdadır.

Âyetin anlamına gelince; onlar, Peygamberlerinin öldürülmesi, yahut da aralarından öldürülenler dolayısıyla zaafa düşmediler, demektir. Bu da onlardan geriye kalanlar zaafa düşmedi, manasına olup muzaf hazfedilmiştir.

"Yılmadılar" yani, düşmanlarından korkup çekinmediler.

“Boyun da eğmediler" âyeti de cihadda başlarına gelen musibetten dolayı boyun eğmediler, demektir. İstikâne zillet göstermek ve boyun eğmek manasınadır. Bu kelime aslında şeklinde veznindedir. "Kel"" harfinin fethası İşbâJ ile okununca "elif" ortaya çıkar.

Bu kelimenin; Olmak fiilinden geldiğini kabul edenlere göre ise, bu kelimenin vezni: şeklinde olur. Ancak birinci açıklama âyet-i kerimenin anlamına daha uygundur.

“Gevşemediler, yılmadılar" âyeti şeklinde, "he" ve "ayn" harfleri sakin olarak da okunmuştur. el-Kisaî ise;

" Yılmadılar" kelimesinin "ayn" harfi fethalı olarak da kullanıldığını nakletmektedir.

147. Âyetin Tefsiri

"Rabbimiz, günâhlarımızı ve içimizdeki taşkınlığımızı bize bağışla. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirler güruhuna karşı bize yardım et" demekten başka bir söz söylemiyorlardı.

Daha sonra yüce Allah, onlardan birtakım kimselerin yahut da (diğer görüşe göre) peygamberlerinin öldürülmesinden sonra kendilerinin sabrettiklerini, kaçmadıklarını ve kendilerini ölüme hazırladıklarını, kendilerine şehadet nasib olursa, günahlardan tevbe etmiş olarak ölmek için de Allah'tan mağfiret dilediklerini, düşmanları önünde bozulmamalan için de sebat vermesi ve düşmanlarına karşı zafer nasib etmesi için dua ettiklerini haber vermektedir.

Diğer organlar arasında özellikle ayaklara sebat verilmesinin sözkonusu edilmesi, ayaklara dayanılmasından ötürüdür. Böylelikle yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Ey Muhammed'in ashabı! Sizler de niçin böyle yapmadınız ve benzeri sözler söylemediniz? Yüce Allah onların dualarını kabul buyurdu, onlara yardım ve zafer verdi, dünyada ganimet, âhirete gittikleri vakit de onlara mağfiret verdi. İşte şanı yüce Allah tevbe eden samimi ve dinine yardım eden, düşmanları ile karşılaştıklarında Allah'ın hak va'di üzere doğru sözüne bağlılık üzere sebat gösteren ihlâslı kullarına böyle davranır.

"Allah sabredenleri sever." Allah cihad üzere sabır ve sebat gösterenleri sever, demektir.

Kimisi de:

"Başka bir söz söylemiyorlardı" âyetini "lâm" harfini ötreli olarak okumuş ve "söylemek" den gelen fiili:..dı'nın ismi olarak okumuşlardır. Buna göre ifadenin anlamı: Onların söyledikleri söz, sadece

"Rabbimiz, günahlarınımızı bağışla" demekten ibaretti, şeklinde olur. Ancak, bu kelimeyi nasb ile okuyanlar ise, "...idi" anlamındaki nakıs fiilin haberi olarak kabul etmişlerdir. İsmi ise,

"Rabbimiz, günahlarımızı bağışla demekten başka bir söz söylemiyorlardı" anlamındaki âyet olur ki, burada günahlardan kasıt da küçük günahlardır.

"İçimizdeki taşkınlığımızı" ile kastedilen de büyük günahlardır.

Taşkınlık (israf): Herhangi bir şeyde aşırıya kaçmak ve sınırı aşmak demektir. Müslim'in Sahih'inde de Ebû Mûsâ el-Eşarî'den nakledildiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şu şekilde dua edermiş:

"Allah'ım, bana günahımı, bilgisizliğimi, içimdeki taşkınlığımı ve Senin benden daha iyi bildiğin yaptığım şeyleri bana bağışla!" diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.

O halde insana düşen şey, Allah'ın Kitabı ile sahih sünnette yer alan duaları yapmak, onun dışında kalanları da bir kenara bırakmaktır. Ben bu duayı, tercih ediyorum, dememelidir. Çünkü yüce Allah, hem Peygamberi, hem gerçek dostları için yapacakları duaları seçmiş, onlara nasıl dua edeceklerini öğretmiştir.

148. Âyetin Tefsiri

Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini de âhiretin mükâfatını da fazlasıyla verdi. Allah İhsan edenleri sever.

"... Allah onlara, dünya nimetini" yani, ilâhî yardımı, düşmanlarına karşı zaferi

"de âhiretin mükâfatını da fazlasıyla" yani cenneti

"verdi."

el-Cahderî "sevap: mükâfatlandırmak"dan gelen bir kelime şeklinde diye okumuştur.

"Allah ihsan edenleri sever." Buna dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır.

149. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler, kâfirlere İtaat ederseniz ökçeleriniz üzerine sizi geri çevirirler de hüsrana uğrayanlar olarak geri dönersiniz.

Şanı yüce Allah, daha önceki peygamberlerin, dininin yardımcılarına uymayı emredip kâfirlere yani Arap müşriklerinden olan Ebû Süfyan ve arkadaşlarına - bir diğer görüşe göre de yahudi ve hristiyanlara- itaatten sakındırmaktadır,

Ali (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Burada bozguna uğradıkları vakit münafıkların mü’minlere: Haydi atalarınızın dinine dönünüz demelerini kastetmektedir. İşte onlara uyacak olursanız:

"Ökçeleriniz üzere sizi geri çevirirler." Yani küfre döndürürler.

"Ve hüsrana uğrayanlar olarak dönersiniz." Bu da zarara uğramışlar, aldanmışlar olarak geri dönersiniz demektir.

150. Âyetin Tefsiri

Halbuki mevlânız Allah'tır. Ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.

Daha sonra yüce Allah:

"Halbuki mevlânız Allah'tır" diye buyurmaktadır. Yani, kendisine itaat ettiğiniz takdirde size zafer yermeyi ve yardım etmeyi, sizi korumayı üzerine alan O'dur demektir. Halbuki... Allah'tır" âyeti, şeklinde; Bilakis mevlânız olan Allah'a itaat ediniz, takdirinde nasb ile okunmuştur.

151. Âyetin Tefsiri

Kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Hakkında hiçbir sultan (delil) indirmediği şeyi Allah'a eş koştuklarından dolayı. Onların varacağı yer ateştir. Ne kötüdür o zâlimlerin varacağı yer!

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın:

"Ve kalplerine korku saldı" (el-Ahzab, 33/26; el-Haşr, 59/2) âyetleridir. İbn Âmir, el Kisaî

“korku" kelimesini "ayn" harfini ötreli olarak da okumuştur ki, bunlar iki ayrı söyleyiştir. "Ayn" harfi sakin olarak

"korku" anlamındadır Bununla birlikte "ayn" harfi sakin iken mastar, ötreli okunuşunun da isim olması da mümkündür. Bu kelimenin asıl anlamı, doldurmak demek olan dan gelmektedir. Mesela ifadesi, vadiyi dolduran sel, demektir. aise, havuzu doldurdu, manasınadır. Âyet-i kerimenin anlamı şudur: Biz, müşriklerin kalplerini korku ve dehşetle dolduracağız.

es-Sahtiyanî; Salacaktır, anlamında "ye" ile okurken, diğerleri ise, ilâhî azamete işaret eden "nûn-i azamet" itte "salacağız" diye okumuşlardır.

es-Süddî ve başkaları derler ki: Uhud günü, Ebû Süfyân ile müşrikler Mekke'ye doğru yola koyulduklarında, yollarının bir bölümünde dönüşlerine pişman olup: Çok kötü bir iş yaptık, dediler. Biz onları öldürdük. Nihayet onlardan ancak kaçanlar geri kalmışken o kaçanları da terkedip geldik. Haydi geri dönün ve onları toptan imha edin. Ancak onlar, bunu kararlaştırınca yüce Allah da kalplerine korkuyu saldı ve sonunda verdikleri bu kararlarından vaz geçtiler. Salmak (ilkaa) ise, hakikat anlamıyla cisimler, maddi şeyler hakkında kullanılır. Yüce Allah:

"Ve O, levhaları ilkaa etti (bıraktı)" (el-A'râf, 7/150);

"Derken iplerini ve asalarını bıraktılar (elkav )" (eş-Şuarâ, 26/44);

"Bunun üzerine Musâ da asasını bıraktı (elkaa)" (el-A'râf, 7/107) diye buyurmaktadır. Şair de şöyle demektedir:

"Ve o, asasını bıraktı ve orada ikâmet etti,"

Bu âyet-i kerimede ve:

"Ve sana nezdimden bir sevgi bıraktım, (ilkaa ettim)" (Tâ-Hâ, 20/39) âyeti ile; sana bir mesele ilkaa (arz) edeyim; ifadesinde olduğu gibi mecaz anlamında da kullanılmıştır.

"Allah'a eş koştuklarından dolayı" âyeti, kalplerine bırakılan bu korkunun sebebini açıklamaktadır. Yani, onların kalplerine salınan bu korkunun sebebi şirk koşmalarıdır. Birisine şirk koşmak ise, ona ortak (şerik) kılmak kastıyla başkasını ona denk tutmak demektir.

"Hakkında hiçbir sultan" yani, belge ve açıklama, gerekçe, mazeret ve burhan

"indirmediği şeyi Allah'a eş koştuklarından dolayı,"

"Sultan" kelimesinin bu anlamlan dolayısıyla valiye de sultan denilmiştir. Çünkü o, yer yüzünde Allah'ın hüccetidir. Bu kelimenin kandilde yakılan ve aydınlık veren susam yağının ismi olan "es-Selît'den alındığı da söylenmektedir. İmruu’l-Kays der ki:

"İyice bükülmüş fitillerle o susam yağını meylettirdi"

Sultan vasıtası ile de hakkın açığa çıkması, batılın da ortadan kaldırılması hususunda aydınlanılır. Selît'ın demir manasına geldiği, silâta'nında keskinlik anlamına geldiği söylenmiştir, Silâta da "kahretmek" anlamına gelen "et-Teslîfden gelmektedir. Sultan da buradan gelmektedir. Sonundaki "nun" zaiddir. "Sultan", asıl anlamı itibariyle güç ve kuvvet demektir, sultan vasıtasıyla başkaları kalır edildiği, yenik düşürüldüğü gibi, güç ve kuvvetle de kahredilip yenik düşürülür. "Selîta" ise, bağırıp çağıran kadın demektir. Selît da fasih konuşan erkek manasına gelir.

Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Putlara ibadet hiçbir dinde sabit ve lehine delil getirilebilen bir şey değildir. Akıl da böyle bir şeyin kabul edilebileceğine delâlet etmemektedir.

Daha sonra yüce Allah, onların sonlarım, dönüp varacakları yeri haber vererek:

"Onların varacağı yer ateştir" diye buyurmakta, sonra da bu yeri de:

"Ne kötüdür o zâlimlerin varacağı yer!" diye yermektedir.

Varılacak yer anlamındaki "el-Mesvâ" ise, kendisinde kalınan, ikâmet olunan yer demektir. "Me'vâ" ise, gece yahut gündüz herhangi bir şeyin kendisine döndüğü her mekân demektir.

152. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun Allah size olan va'dini doğru olarak gerçekleştirdi. Hani O'nun izniyle onları doğruyordunuz. Nihayet sevdiğinizi size gösterdikten sonra yıldınız, o İş hakkında çekiştiniz ve baş kaldırdınız. İçinizden kimi dünyayı istiyordu, kimi de âhireti istiyordu. Sonra sizi imtihan etmek için Allah sizi onlardan geri çevirdi. Bununla beraber -yemin olsun- sizi bağışladı. Allah, mü’minlere lütufkârdır.

Muhammed b. el-Ka'b el-Kurazî der ki: Müslümanlar Uhud'da musibete uğramışlar olarak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber Medine'ye döndüğünde, birbirlerine şöyle dediler: Allah bize zaferi vaîdetmişken bu bize nereden geldi? Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi. Çünkü onlar, bir taraftan müşriklerin sancağını tutanı öldürmüşler, daha sonra da yine sancağı tutan yedi kişiyi daha öldürmüşlerdi. Önceleri zafer müslümanlarındı. Ancak daha sonra ganimet toplamakla meşgul oldular ve bazı okçular da ganimet elde etmek İsteği ile yerlerini terk ettiler. İşte bu husus, bozguna sebep teşkil etmişti.

Buhârî, el-Berâ b. Âzib'den şöyle dediğini rivâyet eder: Uhud gününde müşriklerle karşılaştığımız sırada, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) okçulardan bazılarını (tepeye) oturttu ve onlara Abdullah b. Cübeyrî kumandan tayin ederek şöyle dedi: "Asla yerinizden ayrılmayınız, Eğer bizim onlara karşı muzaffer olduğumuzu görseniz yine ayrılmayınız. Onların bize karşı muzaffer olduklarını görseniz, onlara karşı bize yardım etmeyiniz." İki taraf birbirleriyle karşılaşıp müslümanlar onları bozguna uğrattılar. O kadar ki, kadınların dağa doğru sür'atle koştuklarını gördük. Koşmaları esnasında elbiselerini yukarı doğru toplamış ve ayak bileklerindeki halhalları dahi görülüyordu.

Bu sefer (Abdullah b. Cübeyr'in beraberindeki okçular): Ganimete koşalım, ganimete koşalım! demeye koyuldular. Ancak Abdullah onlara: Durunuz. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) size yerinizden ayrılmamanızı emretmedi mi? dedi. Ancak onlar yerlerinden ayrıldılar.

Okçular, onların yanlarına gidince, Allah da onları şaşırttı (ne yapacaklarım bilemez hale geldiler) ve müslümanlardan yetmiş kişi öldürüldü. Daha sonra Ebû Süfyan b. Harb, yüksekçe bir yerden bize doğru görünerek şöyle dedi: Hayatta kalanlar arasında Muhammed var mı? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ona cevap vermeyiniz" diye buyurdu. Nihayet Ebû Süfyan aynı şeyi üç defa tekrarladı, sonra: Hayatta kalanlar arasında Ebû Kuhafe'nin oğlu (Ebû Bekir) var mı? diye üç defa sordu. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ona cevap vermeyiniz" diye buyurdu. Bu sefer: Peki hayatta kalanlar arasında Ömer b. el-Hattâb var mı? diye üç defa sordu, yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ona cevap vermeyin" diye buyurdu. Daha sonra arkadaşlarına dönerek: Bunlar öldürüldü demektir deyince, Ömer (radıyallahü anh): Ey Allah'ın düşmanı yalan söyledin, Allah seni rezil edecek kimseleri senin için saklamış bulunuyor; demekten kendisini alamadı.

Bu serer (Ebû Süfyan); Yücel ey Hubel! diye iki defa seslendi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ona cevap veriniz" diye buyurunca, Ashab: Ne diyelim Ey Allah'ın Rasülü? diye sordular. Hazret-i Peygamber: "Allah daha üstün, daha yücedir deyiniz" diye buyurdu. Ebû Süfyan dedi ki: Bizim Uzzamız var, sizin ise Uzza'nız yok. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ona cevap verin" diye buyurunca: Ne diyelim Ey Allah'ın Rasûlü? dîye sordular. Hazret-i Peygamber: "Allah bizim mevlâmızdır. Sizin ise mevlanız yok deyiniz" diye buyurdu. Bu sefer Ebû Süfyan şöyle dedi: Bugün Bedir'e karşılık olsun. Savaş (da zafer ise) nöbetleşedir. Diğer taraftan siz, öldürülenler arasında müsle (bazı şehitlerin bazı organlarının kesilmiş olduğunu) göreceksiniz. Ben böyle yapılmasını emretmedim. Bununla birlikte bundan dolayı da rahatsız olmadım.

Buhârî ve Müslim'de de Sa'd b. Ebi Vakkas'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Uhud günü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sağ ve solunda üzerlerinde beyaz elbise bulunan ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın önünde onu sallallahü aleyhi ve sellemunarak, oldukça şiddetli bir şekilde çarpışan iki kişi gördüm.

Yine Sa'd'dan gelen bir rivâyette de üzerlerinde beyaz elbise vardı. Ne ondan önce onları görmüştüm, ne de daha sonra gördüm, demektedir, -Bununla da Hazret-i Cebrâîl ile Hazret-i Mikâil'i kastetmektedir.- Bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: Bunlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı savunmak üzere en şiddetli bir şekilde çarpışıyorlardı. Ne o günden önce onları görmüştüm, ne de daha sonra gördüm.

Mücâhid'den de şöyle" dediği nakledilmiştir: O gün melekler, mü’minlerle birlikte çarpışmadı. Bedir günü müstesna, ne ondan önce, ne de ondan sonra çarpışmış değillerdir.

Beyhakî der ki: Mücabid bu sözleriyle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emrine karşı gelip, onlara verdiği emir doğrultusunda sebaî göstermemeleri üzerine Uhud günü meleklerin çarpışmamış olduklarını kastetmektedir.

Urve b. ez-Zübeyr'den şöyle dediği nakledilmiştir: Yüce Allah, sabır ve takva üzere hareket etmeleri halinde onlara işaretli beşbin melek yardım göndereceği va'dînde bulunmuştu. O, bu va'dini de yerine getirmişti. Fakat onlar, Allah Rasûlünün emrine karşı gelip sallarım bırakmaları okçular da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yerlerinden ayrılmamak üzere kendilerine vermiş olduğu emre rağmen yerlerini terketmeleri ve dünyalığı istemeleri sonucu meleklerle gönderilen yardım kaldırıldı, bunun üzerine de yüce Allah:

"Yemin olsun Allah size olan va'dini doğru olarak gerçekleştirdi. Onun izniyle onları doğruyordunuz" âyetini indirdi. Allah va'dini aynen gerçekleştirdi, onlara zaferi gösterdi. Fakat isyan etmeleri üzerine de hemen zaferden sonra başlarına belâ gelirdi.

Umeyr b. İshak'tan da şöyle dediği nakledilmektedir: Uhud günü, ashab Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın etrafından dağılınca, Hazret-i Sa'd da onun önünde ok atıyordu. Bir genç de ona ok uzatıp duruyordu. Bir ok atlı mı, gider aynı oku ona getirir ve: Ey İshak'ın babası haydi at derdi. Savaştan sonra bu gencin kim olduğunu görmek istediler. Ne onu gördüler, ne de tanıyabildiler.

Muhammed b. Ka'b da der ki: Müşriklerin sancaktan öldürülüp sancakları yere düşünce, Alkame'nin kızı Arara el-Harisîye sancağı tutup kaldırdı. İşte Hassan (b. Sabit) bu hususta şöyle demektedir:

"Eğer el-Hârisiye'nin sancağı (kapması) olmasaydı;

Şimdi onlar pazarlarda bir eşya gibi satılmış olacaklardı."

“Onları doğruyordunuz" âyeti, onları öldürüyor, kökten İmha ediyorsunuz demektir. Şair der ki:

"Kılıçla doğradık onları alabildiğine; geri kalanları ise

Yerlerinden, yurtlarından edilerek darmadağın oldular.

Şair Cerîr de şöyle demektedir:

"Kılıçlar onları yiyip bitiriyordu;

Tıpkı biçilmiş ormanlar arasında ateş alevinin yükselmesi gibi."

Ebû Ubeyd der ki: Öldürerek imha etmek demektir.

Meselâ, ifadesi, soğuk sonucu ölmüş çekirgeler manasınadır. ifadesi, soğuk bitkiyi yakar, yok eder, anlamındadır. ifadesi ise, her şeyi yeyip bitiren, kurak geçen yıl demektir. Şair Ru'be der ki;

"Biz, kurak ve kıtlık geçen bir yıldan şikâyet edersek

Artık o, yeşilden sonra kuruyu da yer."

Bu kelime, aslında hâssa (duyu organı) ile idrâk etmek demek olan his'den gelmektedir. O bakımdan; (...........): Öldürmek suretiyle onun hissetmesini (duymasını) yoketti, manasına gelir.

"Onun izniyle" ilmiyle, yahut kazası ve emri ile demektir.

"Nihayet... yıldınız." Yani, korkaklığa kapıldınız ve zaaf gösterdiniz demektir.

"Nihayet" anlamı verilen (..........)’ın cevabı ise hazf edilmiştir. Yani: Nihayet yıldınız, bu sefer de imtihan olundunuz. Bu gibi kullanımlar mümkündür. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Eğer yerde bir menfez açmaya, yahut göğe bir merdiven, dayamaya gücün yetiyorsa..." (el-En'âm, 6/35) yap, demektir.

el-Ferrâ' ise der ki:

"Nihayet" anlamındaki âyetin cevabı; Çekiştiniz" kelimesi olup "vav" harfi ise fazladan gelmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"İkisi de teslim olup onu alnı üzere yıkınca ve Biz ona,, seslendik" (es-Sâffat, 37/103-104) âyeti de ("ve" anlamına gelen: "vav"sız olarak): Biz ona seslendikv anlamındadır. Şair İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

"Biz, onların kaldıkları yeri. geçince; o da başka yöne doğru yöneldi."

Burda da "vav" fazladan gelmiştir. Bunlara göre,

"Ve baş kaldırdınız" âyetinin başına "vav"ın fazladan gelmiş olması mümkündür. Yani, nihayet o sevdiğinizi size gösterdikten sonra yıldınız, çekiştiniz, başkaldırdınız demektir. Bu açıklamaya göre de ifadede takdim ve tehir vardır. Yani, nihayet sizler, çekiştiniz, başkaldırdınız ve yıldınız şeklindedir.

Ebû Ali der ki: Âyetin cevabının:

"Sizi onlardan geri çevirdi" anlamındaki âyet olması da mümkündür. Bu durumda:

"Sonra" anlamındaki; zâiddir. İfadenin takdiri de şöyle olur: Nihayet yıldınız, çekiştiniz ve başkaldırdığınız vakit sizi onlardan geri çevirdi.

Kimi nahivciler de bunun fazladan getirilişine örnek olmak üzere şair’in şu beyitini göstermektedir:

"Kendimi öyle görüyorum ki, gece oldu mu bir arzu ile geceliyorum,

Fakat sonra sabahı ettim mi, normal sabahlıyorum."

el-Ahfeş de bunun fazladan gelmiş olmasını câiz görmektedir. Nitekim yüce Allah'ın:

"Nihayet yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmisti, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Allah'tan, yine O'ndan başkasına sığınacak bir yer olmadığını da anladılar. Sonra da tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak etti" (et-Tevbe, 9/118) âyetinde de: "(......): Nihayetsin fazladan geldiği kabul edilmiştir.

Bir başka görüşe göre

"nihayet" anlamındaki bu edat, "..e kadar" anlamındadır. O takdirde bunun cevabı olmaz. Yani, Allah, siz yılgınlık gösterinceye kadar size olan va'dini doğru olarak gerçekleştirdi, demek olur. Yani, Allah'ın bu va'di sizin sebat göstermeniz şartına bağlı idi.

Yüce Allah'ın:

"Çekiştiniz" âyeti anlaşmazlığa düştünüz, demektir, Bununla da okçuların biri diğerine: Haydi ganimetlere yetişelim derken, diğerlerinin onlara Bayır, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bize sebat etmemizi emretmiş olduğu şu yerimizde sebat edeceğiz demesi halini kastetmektedir.

"Ve baş kaldırdınız." Yani o yerde sebat göstermek hususunda Allah Rasûlü'nün emrine muhalefet ettiniz.

Bu ise:

"O sevdiğinizi size gösterdikten sonra" olmuştu Bundan maksat ise, Uhud günü işin başında müslümanların galip gelme halidir. Bu da önceden de açıklandığı üzere müşriklerin sancaktarının öldürülmesi ile ortaya çıkmıştı. Şöyle ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı, düşman arasına yayılıp ayrı birlikler haline gelince, düşmanlara, onları eşyalarının yanına çekilmek zorunda bırakmcaya kadar ardı arkasına ağır darbeler indirdiler. Müşriklerin süvarileri ise, müslümanlara üç hamle yaptı. Bunların her birisine oklar yağdırılıyor ve bozguna uğramış halde geri dönmek zorunda kalıyorlardı. Müslümanlar da hamle yaparak onlardan pek çok kişiyi öldürerek zaafa düşürmüşlerdi. Elli okçu, yüce Allah'ın müslüman kardeşlerine zafer verdiğini görünce, "Allah'a yemin ederiz bizim burada beklememizin herhangi bir anlamı yoktur. Allah, düşmanı helâk etmiş bulunuyor. Kardeşlerimiz de müşriklerin karargâhına girmiş bulunuyor" dediler. Onlardan bazıları da: "Allah, düşmanı bozguna uğratmışken ne diye duruyoruz?" deyip Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendilerine ayrılmamalarını emretmiş olduğu yerlerini terkettiler Aralarında anlaşmazlığa düştüler, yıldılar, Allah Rasûlünün emrine karşı geldiler. Bunun sonucunda da müşriklerin atlıları, üzerlerine hızlı baskın düzenleyerek pek çok kişiyi öldürdü.

Âyet-i kerimenin lâfızları, onların azarlanmış olmaları anlamını İhtiva etmektedir. Şöyle ki, onlar işin başında zafer müjdelerini gördükleri vakit, zaferin kesinleşmesinin emredilen yerde sebat göstermekle mümkün olacağını, yerlerini bırakıp terketmekle, ayrılmakla olmayacağını bilmeleri gerekirdi.

Daha sonra yüce Allah, aralarındaki bu çekişmenin sebebini şöylece açıklamaktadır:

"İçinizden kimi dünyayı" yani ganimeti

"istiyordu,"

İbn Mes'ûd der ki: Biz Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından herhangi bir kimsenin dünyayı ve dünyalığı istediğini Uhud gününe kadar farketmemiştik.

"Kimi de âhireti istiyordu." Bunlar ise, yerlerinde sebat gösteren, peygamberlerinin emrine muhalefet etmeyen kumandanları Abdullah b. Cübeyr ile birlikte kalan kimselerdi. Halid b. Velid ile İkrime b. Ebi Cehil, Abdullah'a hamle düzenlemişlerdi. Her ikisi de o gün kâfir idiler. Orada geri kalan kimselerle birlikte onu da şehid ettiler. Allah o şehidlere rahmet buyursun.

Âyet-i kerimedeki sitem, yerini terkeden kimseler içindir. Sebat gösteren kimseler için değildir. Çünkü yerinde sebat eden, Allah'ın mükâfatına erişmiştir. Bu da şuna benzemektedir. Herhangi bir topluma genel bir ceza isabet edecek olursa, salih kimseler ve çocuklar da helâk olurlar Fakat onların başına gelen bu musibet onlar için bir ceza olmaz- Aksine bu, onların mükâfat kazanmalarına sebeptir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

"Sonra sizi imtihan etmek için, Allah sizi onlardan geri çevirdi." Yani siz, onlara üstünlük sağladıktan sonra gerileterek, sizi onlardan geri çevirdi, İşte bu da, masiyetin de Allah tarafından yaratılmış olduğunun delilidir. Mutezile ise şöyle demektedir: Bu, sonra sîz geri döndünüz, anlamındadır. Bu geri dönüşün yüce Allah'a izafe edilmesi, mü’minleri sınamak kastıyla kâfirlerin kalplerinde bulunan, müslümanlara karşı duyulan kâfirlerin kalplerindeki korkuyu çıkartması dolayısıyladır.

el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir açıklamanın da onlara bir faydası yoktur. Çünkü, müslümanları hafife alacak noktaya gelinceye kadar kâfirlerin kalplerinden korkunun çıkartılması da çirkin (kabîh)'dır, Ve onlara göre Allah tarafından çirkin olan bir işin yapılması câiz değildir, Dolayisı ile -onların açıklamasına göre-

"...Sonra sizi onlardan geri çevirdi" âyetinin bir anlamı kalmaz.

"Sizi onlardan geri çevirdi" âyetinin, yani sizi, onları takip etmekle mükellef kılmadı, manasında olduğu da söylenmiştir.

"Bununla beraber, yemin olsun sizi bağışladı. Allah, mü’minlere lütufkârdır." Yani başkaldırmanız, emre aykırı hareket etmenizden sonra O, sizi toptan imha ettirmedi. Burada hitabın genele olduğu söylendiği gibi, kendilerine verilen emirlere muhalefet eden okçulara yönelik olduğu da söylenmiştir. en-Nehhâs da bunu tercih etmiştir. Müfessirlerin çoğunluğu ise şöyle demektedir: Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın:

"Sonra sizi affettik..," (el-Bakara, 2/52) âyetidir.

"Allah mü’minlere" onları affetmek ve mağfiret etmek suretiyle

"lütufkârdır." İbn Abbâs’ın şöyle dediği nakledilmektedir; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud günü zafere mazhar kılındığı gibi, hiçbir yerde zafere mazhar kılınmış değildir. (İbn Abbâs'ın bu sözünü rivâyet eden) dedi ki: Biz, buna karşı çıkar olduk, bunun üzerine İbn Abbâs şöyle dedi: Benimle buna karşı çıkan kişi arasında yüce Allah'ın Kitabı hakem olsun. İşte yüce Allah Uhud günü hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Yemin olsun Allah size olan va'dini doğru olarak gerçekleştirdi. Hani, Onun izniyle onları doğruyordunuz." İbn Abbâs der ki: Doğramak (el-Hass) öldürmek demektir.

"Nihayet sevdiğinizi size gösterdikten sonra yıldınız ve o iş hakkında çekiştiniz ve baş kaldırdınız. İçinizden kimi dünyayı istiyordu, kimi de âhireti istiyordu. Sonra sizi imtihan etmek için, Allah sizi onlardan geri çevirdi. Bununla beraber, yemin olsun O sizi bağışladı. Allah mü’minlere lütufkârdır." Yüce Allah bununla yalnızca okçuları kastetmektedir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları bir yerde oturtmuş, sonra da: "Bizim arkamızı himaye ediniz. Bizim öldürüldüğümüzü görseniz bile bize yardıma gelmeyiniz. Ganimet elde ettiğimizi görürseniz, bize ortak olmaya kalkışmayınız." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) (ve beraberindekiler) ganimet almaya koyulup müşriklerin karargâhlarına dalınca, bütün okçular da yerlerinden ayrılıp, onlar da düşman karargâhına girip ganimet toplamaya koyuldular. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının safları bu şekilde birbirlerine karşı karşıya geldiler -diyerek ellerinin parmaklarını birbirine soktu- ve iç içe oldular. Okçular da yerlerini o şekilde terk edince, İşte o yerden (müşriklerin) süvarileri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı üzerine baskın yaparak birbirlerini vurdular ve yine birbirlerine karıştılar. Müslümanlardan pek çok kimse öldürüldü. Günün ilk saatlerinde zafer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ve ashabınındı. Öyle ki, müşriklerin sancaktarlarından yedi veya dokuz kişi öldürülmüş, müslümanlar dağa doğru koşmakla birlikte insanların (mağara) dedikleri yere ulaşamadılar, Ancak, el-Mihras diye bilinen (Uhud dağındaki bir su) altında bulunuyorlardı. Bu sefer şeytan da: Muhammed öldürüldü, demişti. Bunun gerçek olduğu hususunda kimsenin şüphesi olmadı. Biz, bu şekilde onun öldürüldüğü hususunda şüphe etmiyorken, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı iki Sa'd (Sa'd b. Muaz ile Sa'd b. Ubade) arasında kendine has yürüyüşünden tanıdığımız şekliyle onu gördük. O kadar sevindik ki, bize hiçbir şey isabet etmemiş gibi olduk. Bize doğru bir yükseğe çıkarak: "Peygamberlerinin yüzünü kanatan bir kavme Allah'ın gazabı çok çetindir" diye buyurdu.

Ka'b b. Mâlik der ki: Müslümanlar arasında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı tanıyan ilk kişi ben oldum. Ben onu, miğferin altından parıldayan gözlerinden tanımıştim. Sesimin çıkabildiği kadar: Ey müslümanlar müjdeler olsun! İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize doğru geliyor, dedim. O da bana: Sus! diye işaret etti.

153. Âyetin Tefsiri

Hani siz, yukarı doğru kaçışıyordunuz. Kimseye bakmıyordunuz bile. Peygamber de arkanızdan sizî çağırıp duruyordu. Bunun üzerine Allah sizi keder üzerine kederle cezalandırdı. Kaybettiğinize ve başınıza gelene uzülmeyesiniz diye. Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.

Bu âyet-i kerimedeki:

"Hani" edatı, yüce Allah'ın:

"Bununla beraber yemin olsun sizi bağışladı" âyetine taalluk etmektedir.

Genel olarak herkes;

"Yukarı doğru kaçışıyordunuz" kelimesini "te" harfi ötreli, "ayn" harfini de esreli olarak okumuşlardır. Ebû Recâ el-Utaridî, Ebû Abdurrahmen es-Sülemî, el-Hasen ve Katâde ise, "te" harfi ile "ayn" harfini üstün olarak okumuşlardır ki, "siz dağda yukarı doğru çıkıyordunuz" anlamına gelir. İbn Muhaysın ve Şibl İse Hani onlar yukarı doğru kaçışıyorlar, kimseye bakmıyorlardı bile" şeklinde her iki fiili de "yâ" ile okumuştur. el-Hasen ise, şeklinde tek "vav"lı okumuştur. Ebû Bekir b. Ayyaş da Âsım'dan: şeklinde "te" harfini ötreli olarak okuduğunu rivâyet etmektedir ki bu, en-Nehhâs'ın sözünü ettiği şaz bir söyleyiştir.

Ebû Hâtim der ki: ileri doğru yürüdüm, demektir, ise, dağ yahut başka bir yere yukarı doğru çıktım, anlamında kullanılır.

Buna göre, bu fiilin hemzelî kullanılışı, düz yerlerde vadilerin ve yolların iç taraflarında yürümek anlamında kullanılır. Buna karşılık hemzesiz kullanılış ise, dam, dağ, merdiven, basamak gibi şeylerin tırmamlması, bunlarla yukarı doğru çıkılmasını anlatmak için kullanılır.

Buna göre, onların önce vadide yol aldıktan sonra dağa çıkmış olmaları ihtimali anlaşılmaktadır.

Bu durumda; okuyuşuna göre de; okuyuşuna göre de mana sahihtin Katâde ve er-Rabi’ derler ki: Uhud günü vadide yol alıp durdular. Ubey’in kıraati ise; Hani vadide yol alıyordunuz, şeklindedir.

İbn Abbâs da der ki: Ashab, kaçışarak Uhud dağında yukarı doğru çıktılar. Buna göre her iki kıraat de doğrudur. Çünkü, o gün bozguna uğrayanlardan kimisi düzlük alanda kaçışıyor, kimisi yukarı doğru tırmanıyordu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

el-Kutebî ve el-Müberred der ki: ifadesi, oldukça uzağa gitmesi ve bunu aşırıya götürmesini anlatmak için kullanılır. Âdeta bu, yükseğe doğru çıkmanın uzaklaştırması gibi, yerin düzlüğünde de uzaklaştırmak gibi bir mana verdiği için böyle kullanılır. Şair de şöyle der;

"Ey bana: (Deven) nereye uzaklaşıp gitmektedir? diye soran

Şüphesiz Onun Yesrib vadisinin üst tarafında verilmiş bir sözü. vardır."

el-Ferrâ' der ki; Bu fiilin hemze'li kullanılışı yolculuğa başlamak demektir. Buna karşılık; ise, yolculuktan dönmek anlamına gelir. Meselâ, biz oralara gitmek kastıyla çıkıp yola koyulduğumuz vakit, Bağdat'tan Mekke'ye ve Horasan'a ve benzeri yerlere gittik, denmek istenirken; a denilir, dönüşümüzü anlatmak için de; denilir. Ebû Ubeyde de şöyle bir beyit nakletmektedir:

"İşte sen, yolculuğa çıkmak için ağlayıp duruyordun.

İşte bugün serbest bırakıldın ve kervanın çağmcısı da çağırdı.

el-Mufaddal der ki: hep aynı anlamdadır.

Dönüp bakarsınız fiili, dönüp bakıyor ve ikâmet ediyorsunuz, anlamındadır Âyet-i kerîme ile anlatılmak istenen; kaçışarak, kiminiz kiminize dönüp bakmıyordunuz bile. Çünkü, bir şeye doğru yönelen kimse, oraya ya kendisinin boynunu yahut da bineğinin dizginlerini çevirir.

"Kimseye" âyeti ile de kast edilen el-Kelbî"nin ifadesine göre Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dır.

"Peygamber de arkanızdan sizi çağırıp duruyordu." Peygamber arkanızdan size sesleniyordu, demektir.

Buhârî'de şöyle denilmektedir: Arkanız" kelimesi müennes şeklidir. Bize, Amr b. Halid anlattı, bize Züheyr anlattı, bize Ebû İshak anlattı dedi ki: el-Berâ b. Âzib'i şöyle derken dinledim: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud günü piyadelerin başına Abdullah b. Cübeyr'i yerleştirmişti. Bunlar ise yerlerini bırakıp kaçtılar. İşte Hz- Peygamber'in arkalarından onları çağırması budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte oniki kişiden başka kimse kalmamıştı.

İbn Abbâs ve başkaları ise şöyle demektir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ey Allah'ın kulları geri dönünüz" diye çağırıyordu. Onun bu çağırması, münker olan bir işi değiştirmek demekti. Çünkü Hazret-i Peygamberin bir münkeri -burada bozguna uğrayıp kaçmaktır- görüp de onu yasaklamaması imkânsız bir şeydir.

Derim ki: Ancak bu açıklama, bozguna uğrayısın masiyet olması halinde uygun düşer. Halbuki -ileride yüce Allah'ın izniyle de açıklaması geleceği gibi-durum böyle değildir.

Yüce Allah'ın;

"Bunun üzerine Allah sîzi keder üstüne kederle cezalandırdı" âyetinde geçen "el-Gam (mealde; keder)," sözlükte örtmek demektir. O bakımdan karanlık gece ve gündüz hakkında: denilir. Hilal görünmediği zaman da böyle denilir. Herhangi bir hususun kederlendirmesini anlatmak için de; İş beni kederlendirdi, kederlendiriyor, denilir.

Mücâhid, Katâde ve başkaları derler ki: Burada sözü geçen birinci gam (keder), öldürülme ve yara almadır, ikincisi ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın öldürülüşüne dair yayılan yalan haberdir. Çünkü şeytan böyle bağırmıştı.

Şöyle de açıklanmıştır: Birinci gam, keder, onların kaçırdıkları zafer ve ganimet, ikincisi ise, kendilerine isabet eden öldürülme ve bozgundur.

Bir başka görüşe göre ise, birinci keder bozgun, ikincisi ise Ebû Süfyan ve Halıd'in tepeden üzerlerine gelmesidir. Müslümanlar, onların bu durumlarım görünce bundan dolayı kederlendiler, üzerlerine hücum edip kendilerini öldüreceklerini sandılar. Bu durum da başlarına gelen musibeti kendilerine unutturdu. İşte bu sırada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) -önceden de geçtiği üzere- : "Allah'ım bunlar bizim yükseğimize çıkamasınlar" diye dua etti.

Buna göre Kederle" kelimesindeki "be" harfi; ... e, a, üzerine; anlamına kullanılmış olur. "Be"nin asıl anlamıyla kullanıldığı da söylenmiştir. Yani onlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a muhalefet etmek suretiyle önce kederlendiler. İşte bu sebepten dolayı, kendilerinden isabet alıp öldürülenler sebebiyle de kederlenmekle onları cezalandırmış oldu.

el-Hasen der ki:

"Bunun üzerine Allah sizi" Bedir günü müşriklerin uğradığı "keder karşılığında4 Uhud günü "kedere uğrattı" diye açıklamıştır. Burada kedere "sevap" (mealde ceza.) adının veriliş sebebi, günahın cezasına da günah (zenb) denilmesi kabilindendir.

Şöyle de açıklanmıştır: Allah, onları günahlarından haberdar ettiği için başlarına gelen musibeti bırakıp bu günahları ile meşgul oldular.

Yüce Allah'ın:

"Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye Allah yaptıklarınızdan haberdardır" âyetindeki: " Diye" kelimesindeki "lâm" harfi, yüce Allah'ın:

"Bununla beraber yemin olsun sizi bağışladı" âyetine taalluk etmektedir. Bunun, yüce Allah'ın:

"Bunun üzerine Allah sizi keder üstüne kederle cezalandırdı" âyetine taalluk ettiği de söylenmiştir. Yani, sizi keder üstüne kederle cezalandırması, elde edemediğiniz ganimete, uğradığınız bozguna üzülmeyesiniz diyedir. Ancak birinci açıklama daha güzeldir.

“Başınıza gelene" âyetindeki;...en" cer mahallindedir. Bununla birlikte;"... meye..." olumsuz edatının sıla (zaid) olduğu da söylenmiştir. Yani, elde edemediğinize ve başınıza gelene -Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emrine muhalefetinizden ötürü- ceza olmak üzere üzülesiniz diye; demektir. Bu da Yüce Allah'ın:

"Seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (el-A'râf, 7/12) âyetine benzemektedir. Yine yüce Allah'ın:

"Kitap ehli.,, bilsinler diye" (el-Hadîd, 57/29) âyeti de böyledir. (Bu İkisinde de olumsuzluk bildiren "lâ" edatı sıla (zâid) kabul edilmiştir), el-Mufaddal'ın görüşü budur.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ın:

"Bunun üzerine Allah sizi keder üstüne kederle cezalandırdı" âyeti ile kederleriniz peşi peşine geldi, demektir. Tâ ki, artık bundan sonra ganimetlerle uğraşmaya kalkışmayasınız diye.

"Allah yaptıklarınızdan haberdardır" âyeti ile, yapılan yanlışlıklardan sakındırılmaktadırlar; tehdit anlamı da vardır.

154. Âyetin Tefsiri

Sonra o kederin ardından üzerinize öyle bir emniyet ve öyle bir uyuklama indirdi ki, içinizden bir kısmını bürüyordu. Bir kısmı da canları sevdasına düşmüştü. Allah'a karşı cahiliye zannı gibi hak olmayan bir zan besliyorlar: "Bu İşten bize bir şey var mır diyorlardı. De ki: "Muhakkak ki bütün iş Allah’ındir." Onlar sana açmadıkları şeyi İçlerinde gizliyorlar. "Bu işten bize ait bir şey olsaydı burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde dahi olsaydınız üzerlerine ölüm yazılmış olanlar -yine mutlaka devrilecekleri yerlere çıkıp gideceklerdi." Allah, göğüslerinizin içindekileri yoklamak, kalplerinizdekini temizlemek için böyle yaptı. Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir.

Yüce Allah'ın:

"Sonra o kederin ardından üzerinize öyle bir emniyet ve öyle bir uyuklama İndirdi ki..." âyetinde geçen; (...........) kelimesi, ile aynı anlamda (emniyet, güvenlik) dır. Bunlardan birincisinin korku sebepleriyle birlikte kullanıldığı, ikincisinin ise, korkunun sebepleri olmadığı halde kullanıldığı da söylenmiştir. Bu kelime, " indirdi" ile nasb edilmiştir. " Uyuklama" ise, (emniyet anlamındaki:) el-Emene'den bedeldir.

"Emniyet" anlamındaki kelimenin mefûlün leh olmak üzere nasbedildiği de söylenmiştir. Sanki: Emniyet için üzerinize bir uyuklama indirdik, denilmiş gibidir. İbn Muhaysin ise, bu kelimeyi "mim" harfi sakin olarak okumuştur.

Şanı yüce Allah, Uhud gününde bu kederlerden sonra mü’minlerin çoğunu uyuklama almakla lütufta bulundu. Çünkü güvenlik duyan kimse uyuklar. Korkan kimse uyuyamaz.

Buhârî'nin Enes'den rivâyet ettiğine göre Ebû Talha şöyle demiş: Bizler, Uhud günü saflarımızda bulunduğumuz halde uyuklamak bizi bürüdü. Öyle ki, kılıcım elimden düşüyor, onu alıyor, düşüyor alıyordum.

"Bürüyor" kelimesi hem "ye" ile, hem de "te" ile okunmuştur. "Ye" ile okunması halinde bürüyen uyuklamadır. "Te" ile okunursa, bürüyen güvenlik ve emniyettir.

Taife (bir kısım) ise hem tek kişi hakkında, hem de topluluk hakkında kullanılır.

"Bir kısmı da canları sevdasına düşmüştü." Bununla münafıklardan Muattib b. Kuşeyr ve arkadaşlarını kastetmektedir. Bunlar ganimet arzusu ve mü’minlerden korktukları için Savaşa çıkmışlardı. O bakımdan uyuklama bunları bürümedi ve bu Savaşta hazır oluşlarına üzülmeye ve çeşitli sözler söylemeye koyulmuşlardı. "Canları sevdasına düşmüştü" ifadesi ise, bu sevda onları kederlendirmeye götürmüştü, demektir. (Âyet-i kerimede geçen:) Hemm: Yapılmak istenilen şey, demektir. O şeyi yapmak istedim, anlamındadır. Mühim şey ise, zorlu şey demektir. O İş beni huzursuz etti, anlamındadır.. İş beni eritecek kadar üzdü anlamına gelir.

“Bir kısmı da" âyetindeki "vav"; hal "vav" olup, “.....” anlamındadır. Yani: O vakit, bir kısım da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın durumunun batıl olduğunu ve onun yardıma mazhar olmayacağını zannediyorlardı, demektir.

"Cahiliyye zannı" ifadesi ise, cahiliyye halkının zannı anlamında olup, "halk" anlamındaki kelime aehO hazf edilmiştir.

"Bu işten bize bir şey var mı? diyorlardı." İfade soru şeklinde olmakla birlikte, inkâr anlamındadır. Yani, bu işte -Savaşa çıkma işinde- bizim bir payımız yoktur. Biz istemeyerek çıktık demektir. Buna da yüce Allah'ın:

"Bu işten bize ait birşey olsaydı burada öldürülmezdik" şeklinde söz söylediklerine dair verdiği haberdir.

ez-Zübeyr der ki: O günde üzerimize uyku salındı. Ve ben bu sırada uyuklama beni bürüyorken, Muattib b. Kuşeyr'în, eğer bu işten bize ait bir şey olsaydı burada öldürülmezdik, sözlerini işitiyordum.'!

Bunun, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın va'detmiş olduğu zafer işinden bize ait bir şey olmaz, anlamında olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır

Yüce Allah'ın:

"De ki: Bütün iş Allah'ındır" âyetini, Ebû Amr ile Yakub: " Bütün" kelimesini müptedâ diye merfu' olarak okumuşlardır. Haberi ise,

" Allah'ındır" âyetidir.

Cümle de:Muhakkak ki" kelimesinin haberidir. Bu yönüyle yüce Allah'ın:

"Allah’a karşı yalan söyleyenleri Kıyâmet gününde yüzlerini kararmış görürsün" (ez-Zümer, 39/60) âyetinde yer alan "yüzlerini" anlamındaki âyetin (mef'ûl olarak mansub gelmesi gerektiği halde) merfu' olarak gelmesi gibidir. Diğerleri ise, bu kelimeyi ("bütün iş" anlamındaki kelimesini) nasb ile okumuşlardır. Nitekim İş bütünüyle Allah'ındır, demek de böyledir ki, bu da te'kid içindir. Bu kelime, kuşatıcılık ve umum ifade etmek bakımından; Bütünüyle, anlamına gelir. Bu kelime ise, ancak te'kid olmak üzere gelir.

Bunun "İş" anlamındaki emr'in sıfatı olduğu da söylenmiştir. el-Ahfeş, bedel olduğunu söylemiştir. Yani zafer Allah'ın elindedir. O, dilediğine zafer verir, dilediğini de yardımsız bırakır. Cuveybir de ed-Dahhâk:dan o da İbn Abbâs'dan yüce Allah'ın:

"Allah'a karşı cahiliyye zannı gibi hak olmayan bir zan besliyorlar" âyeti hakkında kaderi yalanladıklarını kastetmektedir, dediğini nakletmiştir. Çünkü onlar bu hususta ileri geri konuşmuşlardı. Şanı yüce Allah da: "De ki: Muhakkak ki bütün iş Allah'ındır" diye buyurmaktadır. Bununla da hayrıyla şerriyle kaderin Allah'tan olduğunu kastetmektedir.

"Onlar sana açmadıkları şeyi içlerinde gizliyorlar." Sana açıklamadıkları şirk, küfür ve yalanları gizliyorlar,

"Bu işten bize ait bir şey olsaydı burada öldürülmezdik, diyorlar." Yani, akrabalarımız burada öldürülmezdi.

Denildiğine göre münafıklar şöyle demişlerdi: Eğer bizim aklımız olsaydı, biz Mekkelilerle Savaşmaya çıkmazdık ve bizim ileri gelenlerimiz de öldürülmezdi.

Şanı yüce Allah da onlara şöylece cevap vermektedir:

"De ki: Evlerinizde dahi olsaydınız, üzerlerine ölüm yazılmış olanlar" Levh-i Mahfuz'da öldürülecekleri takdir edilmiş, farz olarak tesbit edilmiş olanlar

"yine mutlaka devrilecekleri yerlere çıkıp gideceklerdi." Öldürülecekleri yerlere çıkacaklardı.

Şöyle de açıklanmıştır:

"Üzerlerine ölüm yazılmış olanlar" yani, Savaşmaları kendilerine farz kılınmış olanlar demektir. Burada Savaşmak "Öldürmek" anlamındaki kelime ile ifade edilmiştir Çünkü, Savaşmak sonunda öldürülmek mümkündür.

"gideceklerdi" anlamındaki kelimeyi Ebû Hayve, "be" harfini ötreli, "re" harfini de şeddeli olarak ve: "Çıkartılırdandı" anlamında okumuştur.

Şöyle de açıklanmıştır: Ey münafıklar, eğer sizler çıkmayacak olsaydınız yine de yüce Allah kalplerde olanı ortaya çıkartıp bunu mü’minlere gösterinceye kadar devrilip yıkılacağınız bir başka yere çıkmanız sözkonusu olacaktı. Yüce Allah'ın:

"Yoklaması İçin" anlamındaki âyette "vav" harfi, yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi fazladan gelmiştir:

"Kesin bilgiye ulaşanlardan olması için..." (el-En'âm, 6/75) âyeti gibidir.

"Allah göğüslerinizin içindekini yoklamak, kalplerinizdekini temizlemek için böyle yaptı" âyetinin takdiri anlamı da şöyledir: Allah size, kıtali ve Savaşı farz kılmakla birlikte, Uhud günü size sabrınızı sınamak ve tevbe edip ihlâslı hareket etmeniz şartı ile de günahlarınızdan sizi arındırıp temizlemek için yardım etmedi.

Yüce Allah'ın:

"... yoklamak için" âyetinin, sizi sınayıp yoklayan kimsenin muamelesine tabi kılmak için, anlamında olduğu da söylenmiştir- Bir diğer açıklamaya göre, Allah'ın gaybî bilgisinde bildiğini, siz de varlık âleminde göreceğiniz şekilde davranasınız diye... şeklinde de açıklanmıştır. Burada bir muzafin inahzûf olduğunu, ifadenin takdirinin de: Yüce Allah'ın dostlarını yoklamak, sınamak için... şeklinde olduğu da söylenmiştir.

"Temizlemek (et-temhîs)"’in anlamına dair açıklamalar da önceden (141. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. "Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir." Yani, göğüslerde bulunan hayır ve şerri bilir.

"Göğüslerin özü (zâtu's-sudûr)"nün, göğüslerin kendileri (kalpler) olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir şeyin zatı, onun kendisi demektir.

155. Âyetin Tefsiri

İki topluluğun karşılaştığı gün içinizden geri dönenleri, ancak yaptıklarının bir kısmından ötürü şeytan yoldan çıkarmak istemişti. Bununla beraber Allah, yemin olsun onları bağışladı. Gerçekten Allah, Ğafûr'dur, Halîm'dir.

Yüce Allah'ın:

"Ancak yaptıklarının bir kısmından ötürü şeytan onları yoldan çıkarmak istemişti" anlamındaki âyet,

"içinizden geri dönenleri" anlamındaki âyetin haberidir. Maksat ise Uhud günü müşriklerden geri dönenlerdir. Bu da Ömer (radıyallahü anh) ve diğerlerinden nakledilmiştir, es-Süddî der ki: Bununla bozguna uğranıldığı sırada dağa doğru kaçışanlar değil de Medine'ye kaçanlar kastedilmektedir, Bu âyetin, bozguna uğradıkları sırada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan üç gün süreyle geri kalan, sonra tekrar geri giden muayyen bir takım kimseler hakkında olduğu da söylenmiştir

"Şeytan onları yoldan çıkarmak istemişti" âyetinin anlamına gelince; o, kendilerine işledikleri günahlarını hatırlatarak ayaklarını kaydırmak istemişti. Onlar da öldürülmesinler diye yerlerinde sebat göstermek istememişlerdi. İşte yüce Allah'ın:

"Yaptıklarının bir kısmından ötürü" âyetinin anlamı da budur.

"Onları yoldan çıkarmak istemişti" anlamındaki: kelimesi nin, onları yoldan çıkarmaya itmişti, manasına geldiği de söylenmiştir. Bu kelime de, günah anlamına gelen "ez-zelle" istif âl vezninde kullanılmış bir kelimedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar, samimi bir tevbe yapmadan önce Savaşmak istemediler. İşte geri kaçışlarının sebebi budur. Birinci açıklamaya göre bu uygundur. İkinci açıklamaya göre ise onlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kendileri için tesbit ettiği yeri terk etmek ve ganimete meyletmek suretiyle işlemiş oldukları masiyetleri sebebiyle yoldan çıkarmak istemişti şeklinde olur.

el-Hasen der ki: "Yaptıklarından kasıt ise, İblis'in kendilerine verdiği vesveseyi kabul ile karşılamalarıdır. el-Kelbî der ki: Şeytan onlara yaptıklarını süslü göstermişti.

Bir başka açıklamaya göre; Geri dönüp kaçmak bir masiyet değildi. Çünkü onlar, Medine'ye sığınmak istemişlerdi. Böylelikle müşrikler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın öldürüldüğü haberi üzerine onlara bir zarar vermekten yana ümitlerini kesecekti. Şöyle denilebilir: Bunlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın içinde bulundukları dehşetten dolayı kendilerini çağırdığını işitmemîşlerdi.

Yine şöyle demek de mümkündür: Düşmanların sayısı onların iki katından fazla idi. Çünkü mü’minler, yediyüz kişi, düşman ise üçbin kişi idi. Böyle bir durumda ise geri kaçmak caizdir. Şu kadar var ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı bırakıp kaçmak câiz olmayan bir hatadır. Belki de onlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da dağa geri çekilmiş olduğunu sanmışlardı.

Bu açıklamaların en güzeli birincisidir.

Özetle söylenecek olursa, eğer burada muhakkak bir günahın varlığı diye açıklanacak olursa, Allah bu günahı affetmiş bulunmaktadır. Şâyet açıklanabilir ve meşru bir geri çekilme diye açıklanacak olursa., âyet-i kerîme geri kaçarken alabildiğine uzaklaşan ve uygun miktardan daha fazla giden hakkında kabul edilir.

Ebû'l-Leys es-Semerkandi Nasr b. Muhammed b. İbrahim dedi ki: Bize, el-Halil b. Ahmed anlattı, dedi ki, bize es-Serrâc anlattı, dedi ki? bize Kuteybe anlattı dedi ki, bize Ebû Bekir b. Gaylan anlattı, o, Cerir'den naklen anlattığına göre; Hazret-i Osman ile Abdurrahman b. Avf arasında bir tartışma olmuştu. Abdurrahman b. Avf ona şöyle dedi: Ben Bedir'de bulunduğum sen bulunmadığın, ağaç altında ben bey'at ettiğim sen bey'at etmediğin ve o topluluğun gününde -yani Uhud gününde- geri dönüp kaçanlar arasında bulunduğun halde, bana nasıl ağır söz söylersin? Bunun üzerine Hazret-i Osman ona şu cevabı verdi: Senin, ben Bedir'de bulunduğum halde sen bulunmadın, sözünü ele alalım. Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hazır bulunduğu herhangi bir gazadan geri kalmış değilim. Ancak, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kızı hasta idi. Ben de onun yanında ona bakıyordum. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da müslümanlara ayırdığı pay gibi bana da pay ayırdı. Ağaç altındaki bey'ate gelince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni Mekke'deki müşriklerin durumunu görüp teshil etmek üzere (elçi olarak) göndermişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da sağ elini sol elinin üzerine koyarak: "İşte bu da Osman'ın bey'atidir" diye buyurmuştu, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sağ ve sol elleri benim için kendi sağ ve sol ellerimden hayırlıdır. Uhud gününe gelince, şanı yüce Allah da: "Bununla beraber Allah yemin olsun onları bağışladı" diye buyurmuştur. Ve ben de Allah'ın kendilerini affettiği kimseler arasında idim. Böylelikle Hazret-i Osman, Abdurrahman'ı ona karşı getirmiş olduğu bu delilleriyle susturmuş oldu.

Derim ki: Bu anlamdaki bir açıklama, İbn Ömer'den de sahih olarak nakledilmiştir. Nitekim, Buhârî Sahih'inde şöyle der: Bize Abdan anlattı, bize Ebû Hamza haber verdi. O, Osman b. Mevheb'den dedi ki; Bir adam gelip Beyî'i haccetti. Bir takım kimselerin oturmakta olduğunu görünce, bu oturanlar kimlerdir? diye sordu. Ona: Bunlar Kureyşlilerdir, dediler. Peki bu yaşlı kişi kimdir? deyince; O İbn Ömer'dir, dediler. Yanına varıp şöyle dedi: Ben sana bir şey soracağım bana anlatır mısın? (Devamla) dedi ki: Bu Beyt'in hürmeti hakkı için sana soruyorum Osman bf Affan'in Uhud günü kaçtığını biliyor musun? (Abdullah b. Ömer): Evet deyince, adam bu sefer: Peki onun Bedir'de bulunmayıp orda hazır olmadığını da biliyor musun? diye sordu, İbn Ömer: Evet dedi. Bu sefer: Peki onun Rıdvan Bey'atinden geri kalıp orada bulunmadığını da biliyor musun? diye sordu, İbn Ömer yine: Evel dedi. Bu sefer adam tekbir getirdi.

İbn Ömer dedi ki: Hakkında bana soru sorduğun, hususu sana açıklamam ve haber vermem için gel yaklaş. Uhud günü onun kaçışını ele alalım. Şahadet ederim ki Allah onu affetmiştir.

Bedir günü hazır bulunmayışına gelince, Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kızı onun hanımı idi ve o sırada hasta bulunuyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine; "Şüphesiz senin için de Bedir'de hazır bulunan kimsenin ecri ve payı vardır" demişti. Rıdvan Bey'atinde hazır bulunmayışına gelince, eğer Mekke vadisinde Osman b. Affan'dan daha aziz (güçlü ve Mekkeliler için değerli) bir kimse olsaydı, elbetteki onun yerine onu gönderecekti. Peygamber, Osman'ı gönderdi ve Rıdvan Bey'atî de Osman'ın Mekke'ye gidişinden sonra olmuştu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da sağ elini kaldırıp: "İşte bu Osman'ın elidir" dedikten sonra onu öbür eline koydu ve: "Bu da Osman için (bey’at) dir" diye buyurdu. Şimdi sen, benim bu söylemiş olduklarımı bellemiş olarak git.

Derim ki: Bu âyetin (muhtevasının) bir benzeri de yüce Allah'ın Âdem (aleyhisselâm)’in tevbesini kabul etmesidir. Ayrıca Hazret-i Peygamber'in Hazret-i Âdem hakkında: "Ve Âdem Mûsa'ya karşı susturucu delil getirmiş oldu" âyeti de bunu ifade eder ki, getirdiği delille onu yenik düşürdü, demektir.

Şöyle ki, Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Âdem'in hem kendisini, hem de zürriyetini yasak ağaçtan yemiş olması sebebiyle cennetten çıkmalarına sebep olduğu için kınamak istemişti de, Hazret-i Âdem kendisine şöyle demişti:

"Şanı yüce Allah'ın benim hakkımda ben yaratılmadan kırk yıl önce takdir etmiş olduğu ve bundan dolayı da tevbemi kabul ettiği bir husus dolayısıyla mı beni kınıyorsun?

Şüphesiz ki Allah, kimin tevbesıni kabul ederse onun günahı yoktur. Günahı olmayan kimsenin de kınanması sözkonusu olamaz.

İşte Allah'ın kendisini affettiği kişinin durumu da böyledir. Bunun böyle olması da, şanı yüce Allah'ın bize bu hususu haber vermiş olmasından ötürüdür. Onun haberi ise elbetteki doğrudur.

Onların dışında kalan tevbekâr günahkârlara gelince, onlar Allah'ın rahmetini umabilirler, azabından da korksunlar Onlar, tevbelerinin kabul edilmemesi korkusunu Laşırlar. Eğer tevbeleri kabul edilmiş olsa dahi onlar için korku daha baskın bir ihtimaldir, zira bunu bilmemektedirler. Bu hususu iyice belleyiniz.

156. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Siz, kâfir olup da yeryüzünde yolculukta yahut gazada bulunan kardeşleri hakkında: "Onlar yanımızda olsalardı ölmezler veya öldürülmezlerdi diyenler gibi olmayın. Allah bunu onların kalplerinde bir hasret olarak koydu. Halbuki öldüren de dirilten de Allah'tır. Allah, yaptığınız şeyleri görendir.

Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler! Kâfir olup da..." âyeti ile kastedilenler münafıklardır.

"Yeryüzünde yolculukta yahut gazada bulunan kardeşleri hakkında" bundan kasıt, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Bi'r-i Maûne'ye göndermiş olduğu Seriyyede neseb itibariyle kardeşleri veya münafıklıkta kardeşleri olanlar kastedilmektedir. Onlar hakkında:

"Onlar yanımızda olsalardı ölmezler veya öldürülmezlerdi" demişlerdi. Müslümanlara, onların söyledikleri gibi söylemeleri yasak kılındı.

Yolculuğa çıktıkları, ifadesi geçmiş zaman için kullanılır Yani onlar yolculuk yaptıklarında demektir. Çünkü ifadede: zamanı bulunmayan ve belirsiz bir ism-i mevsuldur. O bakımdan mazi fiil ceza (şartın cevabı)da geniş zaman (muzari) fiilinin yerinde kullanıldığı gibi, burada da edatı yerine kullanılmıştır.

"Yeryüzünde yolculukta bulunduklarında" ifadesinin anlamı ise, ticaret yahut başka bir maksatla yeryüzünde yolculuk yapıp öldüklerinde manasınadır. "... yahut gazada bulunan" yani, gazaya çıkıp da öldürülen kardeşleri demektir.

"Gazada bulunanlar" (i'rab bakımından) nakıs bir çoğul olup ref ve cer halinde lâfzında değişiklik olmaz. Tekili: şeklindedir. Bununla birlikte şeklinde çoğulu da yapılabildiği gibi şeklinde de yapılabilir Kelimesinin "gazi"nin çoğulu olduğu da söylenir. Şair der ki:

Kafilelere ve gazaya çıktıklarında gazilere de ki; ,,."

ez-Zührî'den onun bu kelimeyi şeddesiz olarak şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. Kocası gazaya gitmiş olan kadın demektir.

(...........) ise, geç yavru yapan ve daha sonra yavrulayan dişi eşek demektir, (............): Döllenmesi zor olan dişi deve hakkında kullanılır. bir şeyi maksat olarak gözetmek anlamındadır. Kastolunan şey demektir. Gaza etmek"in ism-i mensubu da: şeklinde gelir.

Yüce Allah'ın:

"Allah bunu, onların kalplerinde bir hasret olarak koydu" âyeti ile kastedilen, onların bu konudaki zanlari ve sözleridir.

"Koydu" âyetindeki "lâm" ise daha önce geçen: "(............): Diyen" âyetine taalluk etmektedir ki, anlamı şöyledir: Onların: Eğer gazaya çıkmamış olsalardı öldürülmezlerdi, şeklindeki zanlarım kalplerinde bir hasret, yani bir pişmanlık sebebi kılsın diye böyle yaptı. Hasret ise, ulaşılmasına güç yet inlemeyen ve elden kaçan şey dolayısı ile kederlenmek demektir. Şair der ki:

"Ah benîm hasret Ve kederim, ondan muradımı alamadım

Komşu olmakla da, yakın olmakla da faydalanamadım,"

Bu "lâm" harfinin hazfedilmiş bir ifadeye laalluk ettiği de söylenmiştir. Yani: Siz, onlar gibi olmayın ki Allah, onların bu sözlerini kalplerinde bir hasret olarak koysun. Çünkü onların münafıklıkları ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Sîz, onları tasdik etmeyin, onlara İltifat etmeyin. Çünkü bu, onların kalplerinde bir hasrettir,

"Allah bunu onların kalplerinde bir hasret olarak koydu" âyetinin Kıyâmet günü hakkında olduğu da söylenmiştir- O günde onlar, karşı karsıya kalacakları rezillik ve pişmanlık ile müslümanların içinde bulunacakları nimet ve ilâhî lütuflar dolayısıyla hasrete gark olacaklardır.

Yüce Allah'ın:

"Halbuki öldüren de dirilten de Allah'tır" âyeti şu demektir: Savaşa çıkanları hayatta bırakmaya, ailesi arasında kalanları da öldürmeye güç yetiren O'dur.

"Allah yaptığınız şeyleri görendir" âyetindeki

"yaptığınız" anlamına gelen; kelimesi "yâ" ile (o zaman: yaptıkları demek olur) de okunmuştur, "te" ile de okunmuştur.

Daha sonra yüce Allah, Allah yolunda öldürülmenin bütün dünyadan daha hayırlı olduğunu şöylece haber vermektedir:

157. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki, Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz, elbette Allah'ın bağışlaması ve rahmeti onların toplayageldikleri şeylerden daha iyidir.

Âyetin tefsiri için bak:158

158. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki, ölseniz yahut öldürülseniz de elbette Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.

Baş taraftaki şartın cevabı hazf edilmiştir. Yüce Allah'ın:

"Elbette Allah'ın bağışlaması ve rahmeti..." âyetindeki kasemin cevabı ile ona gerek görülmemiştir. Yeminin cevabı belirtmekle yetinmek daha uygundur. Çünkü ifade başta yemin ile başlamaktadır Anlamı da: Yemin olsun ki Allah size mağfiret buyuracaktır, şeklindedir.

Hicaz halkı, Ölürseniz" anlamındaki kelimeyi, şeklinde "mim" harfini esreli olarak ve den gelir gibi kullanırlar. Mudarlıların aşağı tarafları ise "mîm" harfini ötreli olarak; şeklinde, den gelir gibi kullanırlar. Kûfelilerin açıklamaları budur ve güzel bir açıklamadır.

Yüce Allah'ın:

"Elbette Allah'ın huzurunda toplanacaksınız" âyeti bir öğüttür. Şanı yüce Allah bununla onlara öğüt vermektedir Yani siz, Savaştan ve Allah'ın size vermiş olduğu emirlerden kaçmayınız. Aksine siz, O'nun cezasından ve can yakıcı azabından kaçınız. Hiç şüphesiz dönüşünüz O'nadır. Hiçbir kimse size ne zarar verebilir, ne de fayda sağlayabilir O'ndan başka. Şanı yüce olan Allah en iyisini bilendir

159. Âyetin Tefsiri

Allah'tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz çevrenden dağdır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlara mağfiret dile, iş hususunda onlarla müşavere eti Bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Çünkü Allah tevekkül edenleri sever.

"Sayesinde" âyetindeki edatı te'kid manası da ihtiva eden bir sıladır. Bir rahmet sayesinde... anlamındadır. Yüce Allah'ın:

"Az zamanda" (el-Mu'minûn, 23/40);

"Onların o sözlerini bozmaları... sebebiyle" (en-Nisâ, 4/155);

"Burada yenilgiye uğratılmış... bir ordudur" (Sâd, 38/11) âyetinde olduğu gibi. Bu, kesinlikle zaid değildir. Sîbeveyh'in bunun için zaid olduğu anlamını vermesi, amelinin ortadan kalkışından dolayıdır. İbn Keysân der ki: “.....” edatı, "be" harfi ile cer mahallinde nekire bir isimdir.

"Bir rahmet" de ondan bedeldir.

Âyetin manasına gelince: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud günü kaçanlara yumuşak davranıp onları azarlamayınca, şanı yüce Rabbimiz, bu hususta Allah (cc)'ın kendisine bir başarı ihsan etmesi sonucu bu davranışı gösterdiğini beyan etti.

(......)'nın soru edatı olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana şöyle olur: Sen onlara Allah'tan ne biçim bir rahmet sayesinde yumuşak davrandın! Bu anlam ise hayret bildirir. Ancak bu anlama gelmesi uzak bir ihtimaldir. Zira, bu şekilde olsaydı şeklinde "elif"siz gelmesi gerekirdi.

"Yumuşak davrandın"; den gelen bir fiildir.

(..........) kaba ve katı demektir. Kaba davrandın, davranırsın. ise mastarıdır. Muhataba kaba olduğunu anlatmak için de denilir. Müennesi; şeklinde, çoğulu da; şeklinde gelir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın nitelikleri nakledilirken şunlar zikredilir:

Kaba da değildi, haşin de değildi.

Çarşı pazarlarda da yüksek sesle bağırıp çağıran bir kimse değildi."

el-Mufaddal bu kelimenin müzekker kullanılışı ile ilgili olarak şunları nakletmektedir:

"Yakınlarına ve akrabalarına karşı sert değildir.

-Onun bağışlarını kastederek gelirler-. Aksine yumuşaktır o.

Buna karşı düşmanlarına karşı serttir. Çekinirler ondan.

Onun satveti öldürücüdür. Buna karşılık bağışı da pek çoktur."

Bir başka şair de bu kelimeyi müennes olarak şöylece kullanın

"Darlık içinde evimde ölürüm

Benden başkası ise tıka hasa karnını doldurmaktan ölür

Bir dünya ki, cahillere karşı cömert davranır

Aklıbaşında kimselere karşı da kabadır."

Kalbin katılığı ise, surat aşıklığı, hoş ve güzel şeylerden az etkilenme, şefkat ve merhametin azlığı demektir. Şairin şu mısraı bu kabildendir:

"Bizim için ağlanır, bizse ağlamayız kimseye

Şüphesiz bizler develerden de daha katı ciğerli akalpliyizdir."

Dağılıp giderlerdi" âyeti, etrafından ayrılıp darmadağın olurlardı, demektir. Onları darmadağın ettim, onlar da ayrıldılar, demektir. Bir grup deveyi nitelendiren, Ebû Necm'in şu beyiti de bu kabildendir:

"Kokuşları hızlıdır onların, hiç de gevşek değildir adımları

Tepeler üzerinde (koştuklarında) küçük çakal taşları etraflarından dağılır,"

Yani, ey Muhammed, eğer senin yumuşak davranışın olmasaydı, o geri dönüp kaçışlarından sonra utançları ve senden çekinmeleri, onların sana yaklaşmalarına engel olurdu.

Âyetin: "Öyleyse onları bağışla, onlara mağfiret dile. İş hususunda onlarla müşavere et" bölümüne dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Peygambere Yöneltilen Emirler ve İstişarenin Anlamı;

İlim adamları der ki: Yüce Allah, Peygamberine son derece beliğ bir tedricilik ihtiva eden bu emirleri vermektedir. Şöyle ki: Yüce Allah ona önce kendi Özel şahsıyla ilgili olarak onlardaki haklarını affetmesini emretti. Bu noktaya gelmeleri üzerine bu sefer yüce Allah'a karşı sorumlulukları huşusunda onlar için Allah'tan mağfiret dilemesini emretti. Bu seviyeye de gelmelerinden sonra, artık iş hususunda kendileriyle müşavere edilmesine ehil oldular.

Dil bilginleri derler ki: İstişare kelimesi Arapların, atın yürümesi veya buna benzer diğer hallerini öğrenebilmek için kullandıkları; ifadesinden alınmıştır. Atın koştuğu yere de "mişvâr (etap.)" denilir. Bununla birlikte bu kelimenin anların kovanından bal almayı ifade eden;

Bal aldım, sözünden alınmış olması da mümkündür. Bunun ism-i mef'ûlü ise; şeklinde gelir. Adiy b. Zeyd der ki:

"Şeyh (reis)in izin verdiği ve (kovanından) alınan beyaz balı andıran

Bir söz ve dinlenen ifadeler hususunda...

2- İstişare Yapmayan Yönetici Görevinden Alınır:

İbn Atiyye der ki: Şûra, şeriatin kaidelerinden ve azimet yoluyla uyulması gereken hükümlerdendir. Her kim, ilim ve din ehli ile istişare etmezse, onun da azledilmesi vaciptir. Bu hususta hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Şanı yüce Allah da mü’minleri:

"Ve onların işleri kendi aralarında istişare iledir" (eş-Şûrâ, 42/38) âyeti ile övmüştür.

Bedevi Arap der ki: Benim kavmim kandırılmadığı sürece, ben de hiçbir şekilde kandırılabilmiş değilim. Ona: Peki bu nasıl olur? denilince, şu cevabı vermiş: Ben onlarla istişare etmeden hiçbir şey yapmam.

İbn Huveyzimendâd der ki; Bilmedikleri hususlarda ve içinden çıkamadıkları dini meselelerde yöneticilerin, ilim adamlarıyla danışmaları, Savaş ile ilgili konularda ordunun ileri gelen kumandan 1 arıyla danışmaları, kamu menfaatleriyle ilgili hususlarda insanların ileri gelenleriyle, ülkenin maslahatları ve imarı ile ilgili hususlarda da kâtipler, vezirler ve valilerle danışmaları, yöneticilerin görevleri arasındadır Eskiden beri: "İstişare eden pişman olmaz. Kendi görüşünü beğenen kimse sapar" denile gelmiştir.

3- Hazret-i Peygamberin İstişaresi ve İstişare Konusu:

Yüce Allah'ın:

"İş hususunda onlarla müşavere et" âyeti, vahyin gelme imkânı ile birlikte isler hakkında içtihad etmenin ve zannı galibe göre hareket etmenin câiz oluşuna delildir Çünkü şanı yüce Allah bu hususta Rasûlüne izin vermiş bulunmaktadır. Bununla birlikte te'vil âlimleri, yüce Allah'ın Peygamberine ashabı ile kendisi hakkında müşavere etmesini emretmiş olduğu işlerin mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürmüşler.

Bir kesim der ki: İstişare yapması istenen konu, Savaş taktikleri ve düşmanla karşılaşmak halinde ortaya çıkan durumlardır. Bu da onların gönüllerini hoş etmek için, kadir ve kıymetlerini yükseltmek, dinlerine olan sıcak bağlılıklarını artırmak içindir. Her ne kadar yüce Allah indirdiği vahyi ile onların görüşlerine onu muhtaç bırakmamış olsa dahi, bu maksatla ona bu emri vermiştir. Bu açıklama Katâde, er-Rabî, İbn İshak ve Şâfiî'den rivâyet edilmiştir. Şâfiî der ki: Bu, Hazret-i Peygamber'in: "Ve bakire kıza (kendisine talib olanla evlendirilmesi hususunda) görüşü sorulur" âyetini andırmaktadır ki, burada görüşünün sorulması, onun gönlünü hoş tutmak içindir. Vacib olduğu için değil.

Mukatiİ, Katâde ve er-Rabî' derler ki: Arapların ileri gelenleri, eğer iş hususunda kendileri ile müşavere edilmeyecek olursa, ağırlarına giderdi. Bunun üzerine yüce Allah Peygamberine iş hususunda onlarla müşavere etmesini emretmiştir. Bu şekilde davranmak, onların Hazret-i Peygambere karşı daha çok meyletmelerini, kalplerindeki kinlerin uzaklaşmasını, daha gönüllerinin birleştirilmesini sağlıyordu. Onlarla müşavere ettiği takdirde Hazret-i Peygamber'in kendilerine değer verdiğini bilmiş olurlardı.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Müşavere, hakkında kendisine vahiy gelmeyen hususlarda sözkonusudur. Bu açıklama da Hasan-ı Basrî ve ed-Dahhâk'tan rivâyet edilmiştir. Onlar şöyle derler: Yüce Allah'ın Peygamberine müşaverede bulunmasını emretmesi, onun görüşlerine muhtaç oluşundan dolayı değildir. Onlara yalnızca müşaverenin faziletini öğretmeyi murad etmiş ve ondan sonra da ümmetinin uyması için bu emri vermiştir.

İbn Abbâs'ın kıraatinde ise; Bazı işler hususunda onlarla müşavere et, şeklindedir.

Şu beyitleri söyleyen ne güzel söylemiş:

İçinden çıkılmaz, gizli, kapaklı hususlarda arkadaşınla müşavere et.

Ve lütfederek sana öğüt verenin nasihatini sen de kabul et,

Çünkü yüce Allah Peygamberine bunu tavsiye etmiştir:

"Onlarla müşavere et" ve "tevekkül et" âyetinde."

4. Kendileriyle Müşavere Edilecek Kimselerde Aranan Nitelikler:

Ebû Dâvûd'un Mûsânnef (sünen)inde Ebû Hüreyre'nin şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Kendisiyle danışılan kişi güvenilen bir kimsedir."

İlim adamları derler ki: Kendisiyle danışılacak kişi amüsteşardın niteliklerine gelince, eğer danışılacak husus din hükümleriyle ilgili ise danışmanın alim ve dinine bağlı bir kimse olması gerekir. Bu gibi özellikler ise, ancak akıllı bir kimsede toplanır. el-Hasen der ki: Kişinin aklı kemale ermedikçe dini de kemale ermez, İşte bu niteliğe sahip bir kimse ile istişare edilir de, o da doğru ve hayırlı olanı bulmak hususunda gayretini ortaya koyup elinden geleni esirgemez, fakat buna rağmen yanlış bir hususu salık verecek olursa, bundan dolayı da ona bir tazminat düşmez. Bu görüşü Hattâbî ve başkaları ifade etmiştir.

5. Dünya ile İlgili Meselelerde Müsteşarın (Danışmanın) Nitelikleri:

Dünya ile ilgili meselelerde kendisiyle danışılacak kişinin niteliklerine gelince, bu kişi aklı başında, denenmiş ve kendisi ile danışana sevgi besleyen bir kimse olmalıdır. Şair der ki:

"Gizli ve içinden çıkılamaz hususlarda candan arkadaşına danış."

Bu mısra ve ondan sonraki mısralar az önce geçti. Bir başka şair de:

"Eğer herhangi bir hususta senin önünde kapanırsa kapılar;

Akıllı ve kavrayışlı birisiyle müşavere et ve ona karşı gelme!"

diyerek bir takım beyitlerle istişarenin önemini açıklamıştır.

Şûra berekettir. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "İstişare yapan pişman olmaz, istihare yapan da ziyan etmez."

Sehl b. Saad es-Saidîde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Hiçbir kul, meşveret dolayısıyla bedbaht olmamıştır. Ve hiçbir zaman da kendi görüşüyle yetinerek mutlu olmamıştır," Kimisi de şöyle der: Sen, aynı işleri denemiş olanla istişare et. Çünkü o, pahalıya mal ettiği bir görüşünü sana verecek ve sen bunu bedelsiz alacaksın.

Ümmetin karşı karşıya kalabileceği en büyük meselelerden birisi olan hilâfet meselesini çözme işini Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) şuraya havale etmiştir.

Buhârî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra gelen İmâmlar, (radıyallahü anhşid Halifeler) en kolayını yerine getirmek maksadıyla mubah hususlarda ilim ehli arasından güvenilir olan kimselerle istişare ederlerdi.

Süfyan es-Sevrî de şöyle demektedir: Takva sahibi, güvenilir ve yüce Allah'tan korkan kimseler senin istişare ettiğin kimseler olsun. el-Hasen de der ki; Allah'a yemin ederim, bir toplum kendi aralarında istişare edecek olursa, mutlaka hatırlarına gelenin en faziletli olanına hidâyet olunurlar.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Eğer bir topluluğun istişare edilecek bir hususu var da aralarında ismi Ahmed veya Muhammed olan birisi bulunup onu istişarelerine alırlarsa, mutlaka onlar için hayırlı olan takdir olunur."

6. Şûranın Esası ve İstişare Edenin Sonra Yapması Gerekenler:

Şûra, esasen farklı görüşlere dayanır. İstişare eden kişi de bu farklı görüşler üzerinde düşünüp ve kendisi için mümkün olursa bunların Kitap ve Sünnete daha yakın olanını tesbite çalışır. Yüce Allah onu dilediği herhangi bir hususu tercihe irşad edecek olursa, onu kararlaştırır ve yüce Allah'a tevekkül ederek onu uygulamaya koyar. Çünkü, istenen içtihadın (cehd ve gayretin) maksadı budur. Bu âyet-i kerimede de yüce Allah, Peygamberine bu hususta, bu şekilde davranmayı emretmektedir.

7- Azmetmenin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et" âyeti ile ilgili olarak Katâde şöyle demektedir: Yüce Allah, Peygamberine herhangi bir iş hakkında karar vermesi halinde o işi uygulamaya koyarak onlarla istişare etmesine değil de yüce Allah'a tevekkül etmesini emretmektedir.

Azmetmek ise, üzerinde durarak düşünülmüş, elekten geçirilmiş iş demektir. Yoksa düşünmeksizin önüne gelen görüşü uygulamaya koymak azmetmek değildir. Böyle bir şey, ancak sonuçlara aldırmaksızın canlarının istediklerini yerine getiren ve bu konuda ne olursa olsun bir işi yapmak istiyen kimseler hakkında düşünülebilir. Nitekim şair şöyle demiş:

"O, bir şey kararlaştırdı mı, artık azmini gözünün önüne (hedef olarak) koyar

Ve sonuçlarının söz konusu edilmesini bir kenara atar.

Görüşü, hususunda kendisinden başkasıyla da istişare etmez

Ve kılıcının kabzasından başka bir arkadaşa da razı olmaz."

en-Nakkâş der ki: Azm ile hazm aynı anlamdadır. Burada "ha" harfi ayn'den bedeldir, İbn Atiyye ise der ki: Bu yanlıştır. Çünkü hazm, bir mesele hakkında güzel bir şekilde tesbitte bulunmak, onu iyice elekten süzmek ve o hususta yanılmaktan çekinmek demektir. Azmetmek ise, bir işi yerine getirmeyi kastetmektir. Şanı yüce Allah da: "İş hususunda onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin, mi..." diye buyurmaktadır. Buna göre istişare ve bu manadaki davrantşlar "hazm" diye adlandırılabilir.

Zaten Araplar da: Azmedecek olursam, hazm ederim. (Yani azmetmeden önce onu iyice ölçer biçer, düşünürüm).

Cafer es-Sâdık ile Câbir b. Zeyd ise Ben azmettim mi.,." şeklinde "te" harfini ötreli olarak okumuşlardır. Bu okuyuşta azmetmek şanı yüce Allah'a nisbet edilmiştir. Zira azmetmek de O'nun hidâyet ve tevfiki ile gerçekleşir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

"Attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı" (el-Enfâl, 8/17) diye buyurmaktadır. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Ben senin için azmedip sana başarı ihsan edip doğruya iletecek olursam "artık Allaha tevekkül et" şeklinde olur. Diğerleri ise, "te" harfini (sen azmettin mi, anlamına) üstün olarak okumuşlardır.

el-Mühelleb der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de yüce Rabbinin emrine riâyet ederek şöyle buyurmuştur: "Artık bir Peygamber zırhını giyindi mi, Allah hükmünü verinceye kadar onu çıkarmaması gerekir." (........) Yani, Peygamber azmetti mi, o azminden geri dönmemelidir. Zira bu, şanı yüce Allah'ın azmetmekle birlikte şart koşmuş olduğu tevekkülü nakzeder.

Bedir'de hazır bulunamayıp mü’minlerin salUı kimseleri arasında bulunan ve Uhud günü yüce Allah'ın kendilerine şehâdeti lütfettiği kimselerin: Ey Allah'ın Rasûlü bizi düşmanımıza karşı (Medine'nin dışına) çıkart! diyerek Medine dışına çıkma görüşünü ortaya koymaları üzerine Hazret-i Peygamber'in zırhını giyinmiş olması, onun bu husustaki azmine delil idi.

Hazret-i Peygamber ise, Medine'de kalma görüşünde idi. Abdullah b. Übeyy de bu görüşte idi ve şöyle demişti: Ey Allah'ın Rasûlü, Medine'de kal ve askerlerini yanına alarak onlara (Kureşylilere) karşı çıkma. Eğer onlar yerlerinde kalmaya devam edecek olurlarsa, en kötü bir şekilde kalmaya devam ederler. Şayet Medine'ye yanımıza gelecek olurlarsa, biz de geniş alanlarda ve yol girişlerinde onlarla Savaşırız. Kadınlar ve çocuklar da yüksek binaların üzerinden onlara taş atar. Allah'a yemin ederim, bu şehirde bizimle ne kadar düşman sayaşmış ise mutlaka onu yenmişizdir. Ve biz, bu şehrin dışına düşmanla karşılaşmak üzere ne kadar çıktıysak mutlaka düşman bizi yenmiştir.

Ancak sözünü ettiğimiz kimseler bu görüşü benimsemediler. İnsanların kahramanlık duygularını galeyena getirerek Savaş çağırışında bulundular. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma namazını kıldı, namazın akabinde evine girdi, silâhını kuşandı. Bu sefer dışarı çıkma görüşünü izhar edenler pişman olarak: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı istemediği şeye zorladık, dediler. Silâhını kuşanmış olarak yanlarına çıktığını görünce, Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Arzu edersen kalalım. Bizler seni hoşuna gitmedik bir işe zorlamak istemiyoruz. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bir peygamber silâhını kuşandı mı, çarpışmadıkça onu bırakması yakışmaz."

8. Tevekkül:

Yüce Allah'ın:

"...Artık Allah'a tevekkül eti çünkü Allah tevekkül edenleri sever" âyetinde sözü geçen tevekkül, kişinin acizliğini açığa vurmakla birlikte yüce Allah'a güvenip dayanması demektir. İsmi: "Tüklân" ...diye gelir. İşimde ona tevekkül ettim, anlamında: (............) ifadesi buradan gelmektedir. Bunun aslı ise: şeklinde olup makabli esreli olduğu İçin "vâv" harfi "yâ"ya kalb edilmiş, daha sonra da "ya"dan "te"ye ibdâl edilerek ififtiâl" veznindeki "te"ye idğam olunmuştur. Bir kimseyi bir işe vekil kılmaya "tevkil" denilir. Bunun ismi ise, vikalet ve vekâlet şeklinde gelir.

Tevekkül hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Sufilerden bir kesim şöyle demiştir: Kalbinden arslan yahut ondan başka Allah'ın dışındakilerin korkusu tamamen gitmedikçe ve şanı yüce Allah'ın teminatı altında olması dolayısıyla da rızık talebi için çalışmayı terk etmedikçe, herhangi bir kimse "mütevekkil" ismini almaya hak kazanamaz.

Ancak, genel olarak fukaha da daha önce yüce Allah'ın: "Mü’minler ancak Allaha tevekkül etmelidirler" (Âl-i İmrân, 3/122) âyetini açıklarken belirttiğimiz görüşleri ortaya koymuşlardır ki, orada da açıkladığımız gibi doğru olan tevekkül de odur.

Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hârûn, yüce Allah'ın:

"Korkmayınız" (Tâ-Hâ, 20/46) âyetinde de ifade ettiği gibi korkmuşlardır. Yine bir başka yerde:

"Mûsâ içinde gizli bir korku hissetti. Biz ona korkma., dedik" (Tâ-Hâ, 20/67-68) diye buyurmuştur. Hazret-i İbrahim hakkında da şu âyeti ile korktuğunu haber vermektedir:

"Ellerinin buna uzanmadığım görünce, onların bu hallerinden hoşlanmadı ve kalbine bir korku girdi Korkma! dediler." (Hûd, 11/70) Şimdi Hazret-i İbrahim el-Halil ile Allah'ın Kelimi Hazret-i Mûsâ korktuklarına göre -ki örnek olarak onlar bize yeter- başkalarının benzer hallerde korkuya kapılmaları öncelikle sözkonusudur. Buna dair açıklamalar da ileride gelecektir.

160. Âyetin Tefsiri

Allah size yardım ederse artık sîzi yenecek yoktur. Sîzi yardımsız bırakırsa da O'ndan başka size yardım edecek kimdir? O halde mü’minler, sadece Allah'a tevekkül etsinler.

"Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur" yani, eğer Allah size yardımcı olur, düşmanınıza karşı sizi koruyacak olursa, asla yenik düşürülme zsinîz.

"Sizi yardımsız bırakırsa" yardımını size göndermeksizin terk ederse

"de O'ndan başka size yardım edecek kimdir?" Yani, artık O'ndan başka kimse size yardım edemez.

Bu da şu demektir; O'nun sizi yardımsız bırakmasından sonra kimsenin size yardımı dokunamaz. Zira, yüce Allah:

"Sizi yardımsız bırakırsa" diye buyurmaktadır ki, yardımsız bırakmak (hizlân) yardım etmeyi terketmektir. "Mahsûl" kendisine ehemmiyet verilmeyen ve terkedilen kişi demektir, İse, annenin merada yavrusu ile birlikte durup sürüdeki diğer arkadaşlarını yalnız bırakması demektir. Bu şekilde davranın hayvana da: denilir. Şair Tarafe der ki:

"Bol ağaçlı güzel bir yerde ceylan sürüsüyle birlikte otlayan ve (yavrusunun yanına giderek) onları yalnız bırakandır o.

Erâk (misvak) ağacının meyvelerini toplayıp ağaç yapraklarının arasına ceylan gibi dalar."

Yine şair şöyle der:

"Bir yavruya meylederek arkadaşlarını bırakıp ayrı kalan

Bir kız çocuğu gözüyle sana baktı."

Bu anlamın kalbedilmiş bir mana olduğu da söylenmiştir. Çünkü bırakılıp gidilmesi halinde kendisine: "Malızûle" denilir. Ayaklarının gücü zayıflayan kimsenin durumunu anlatmak için de; tabiri kullanılır, Şair der ki;

"Ayaklarının gücü çolak düşecek kadar kesilmemiş ama oldukça zayıflamış birisi."

Sürekli olarak yardımsın bırakan kişiye de: denilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

161. Âyetin Tefsiri

Bir peygamber için (ganimete veya emanete) hıyanet, olur şey değildir. Kim böyle hainlik ederse Kıyâmet günü hainlik ettiği şey ile gelir. Sonra herkese kazandığı ödenir ve onlara zulmedilmez.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Hıyanet (Ğulûl)'ın Anlamı:

Uhud günü okçuların -önceden açıklandığı şekilde- konumlarını, müslümanlar ganimetlerini ele geçirir ve kendilerine birşeyler verilmez korkusuyla yerlerini bırakıp gitmeleri üzerine, şanı yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın paylaştırmada haksızlık etmeyeceğini beyan buyurdu. O bakımdan sizin onu İtham etmeye hakkınız yoktur.

ed-Dahhâk ise şöyle demektedir: Hayır, asıl sebep şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gazalarından birisinde öncü kimseler göndermiş, sonra da onların gelişinden önce bir takım ganimetler elde etmişti. Hazret-i Peygamber, beraberindekilere ganimetten pay ayırdığı halde, gönderdiği öncülere pay vermemişti. Bunun üzerine yüce Allah, Peygamberine sitem olmak üzere:

"Bir peygamber için hıyanet olur şey değildir" âyetini indirdi. Yani bir bölümüne pay verirken, bir bölümünü bırakması uygun düşmez. Buna yakın bir görüş, İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir.

Yine İbn Abbâs, ikrime, İbn Cübeyr ve diğerleri de şöyle demektedir: Âyet-i kerîme, Bedir günü ganimetler arasında kaybedilip bulunmayan kırmızı bir kadife sebebiyle nazil olmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikle bulunanların bazıları şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu almış olabilir. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bunu Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivâyet etmiş olup, Tirmizî: Bu, hasen garip bir hadistir, demiştir.

İbn Atiyye der ki: Bu sözü söyleyen mü’minler böyle bir şeyde herhangi bir vebal olduğunu zannetmemişlerdi. Bu sözün münafıklar tarafından söylendiği de nakledilmiştir. Kaybolan şeyin bir kılıç olduğu da rivâyet edilmiştir.

Bütün bu açıklamalar, Hıyanet etmesi..." kelimesinin "yâ" harfinin üstün ve "ğayn" harfinin ötreli okunuşuna göredir. Bununla birlikte Ebû Satır, Muhammed b. Ka'b'dan:

"Bir peygamber için hıyanet olur şey değildir" âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet eder: Yani, Allah'ın Kitabından herhangi bir şey gizlemek, peygamberin yapabileceği bir iş değildir.

Kelimenin sonundaki "lâm"ın baştan sona nakledilmiş bir "lâm" olduğu da söylenmiştir. Yani: Hiçbir peygamber hıyanet etmez, demektir. Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Allah için çocuk edinmek olacak bir şey değildir. O, münezzehtir" (Meryem, 19/35') âyeti: " Allah'ın çocuk edinmesi olacak bir şey değildir" manasınadır. Bu kelime, "ya" harfi ötreli, "ğayn" ise üstün olarak; şeklinde de okunmuştur Ancak, İbnü’s-Sikkît der ki: Biz ganimete hıyanet hakkında: şeklindeki kullanıştan başkasını (Araplardan) işitmedik. Bununla birlikte: Bir peygamber için hıyanet -ve hıyanet ettiğini söylemek- olur şey değildir" şekillerinde okunmuştur.

İbn es-Sikkît der ki: Hıyanet etmek, anlamındadır. ise, hıyanet ettiğini söylemek anlamına gelir, İki manaya gelme ihtimali vardır: Bunlardan birisi, ona ihanet edilmesi yani ganimetinden alınması, diğeri ise onun ganimetten aldığı söylenmek suretiyle hainlik ettiğinin belirtilmesi.

Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: Gizlice herhangi bir şeyi alan herkes hakkında: denilir.

İbn Arefe der ki: Buna "ğutâl" deniliş sebebi, ellerin ondan bağlanmış (mağlûl) yani alıkonulmuş, engellenmiş olmasından dolayıdır.

Ebû Ubeyd der ki: Gulûl, özel olarak ganimetten gizlice birşey almak hakkında kullanılır. Biz, bu kelimenin hıyanet veya kin ile alakalı olduğu görüşünde değiliz. Bunu açıklayan hususlardan birisi de hıyanet anlamında: şeklinde kullanılmakla birlikte, kin anlamında da şeklinde kullandır. Ganimetten çalmak anlamında "ğulûl'den ise, fiil: şeklinde, muzârıinde ğayn harfi ötreli gelir.

(.....) ise, devenin su ihtiyacını akmaması halinde kullanılır. 'se adam hainlik etti, anlamındadır. en-Nemir der ki:

"Allah, Nevfel'in kızı Cemre'ye bizim yerimize karşılık versin;

Emanete hainlik eden, yalancı birisine karşılık (ceza) verdiği gibi."

Hadîs-i şerîfte geçen ifadesi: Hıyanet de yoktur, hırsızlık da yoktur" demektir. (Hırsızlık yerine); rüşvet de yoktur diye de açıklanmıştır.

Şureyh de der ki; Hıyanet etmesi (çalması) sözkonusu olmaksızın ariyet alanın tazminat ödemesi sözkonusu değildir."

Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: Üç şey vardır ki, mü’min bir kimsenin kalbi bunlar aleyhine hiyanetle itham edilmez. Burada "ğayn" harfini üstün olarak rivâyete göre anlam, kin duyulmaz, şeklinde olur. Yine Girdi anlamında olup hem teaddi eder, hem etmez. Mesela şöyle denilir: Filan kişi dağ yollarına girdi ve onların ortalarından yürüdü denilir. Yine; Ganimete hainlik etti; Su, ağaçlar arasında aktı, denilir. Bütün bunları anlatmak için kullanılan fiil; şeklinde muzari kipinin "gayn" harfi ötreli olur.

Sözlükte ğulûl'ün, kişinin ganimetten arkadaşlarından gizli ve saklı olarak birşeyler alması anlamına geldiği de söylenmiştir. İşte suyun ağacın içerisine nüfuz etmesini anlatmak için: ifadesi de buradan gelmektedir. ise, ağaç diplerinde akan su demektir. Böyle denilmesi ise üstünün ağaçlarla örtülmesinden ölürüdür. Nitekim şair şöyle demiş;

"Seller oynadı onunla ve onun suyu

Kına otu diplerinde bölük pörçük dağılmış akan bir su haline geldi."

Üst elbiselerin altında giyilen elbiseye "el-Ğılale" denilmesi de buradan gelmektedir. "el-Ğâll" ise, ağaçlıklı düz yer demektir. Palamut ve muz ağaçlarının bittiği yere de "gâll" denilir. Yine bir bitkiye de bu isim verilir. Çoğulu ise ğayn harfi ötreli olarak "ğullân" şeklinde gelir.

Kimisi de şöyle demektedir: Hıyanet ettiğinin tesbit edilmesi anlamındadır. Nitekim bir kimsenin Övüldüğünü (Mahmûd) gören bir kimse, o kimse hakkında; ifadesini kullanır.

Bu açıklamaya göre, bu okuyuş, aynı şekilde "ya" harfi üstün ve "ğayn" harfi de ötreli olarak; şeklindeki okuyuşa racidir.

İlim ehlinin Cumhûruna göre kıraatinin anlamı da: Ganimet hususunda kimsenin ona hainlik etmemesi gerekir şeklindedir. Buna göre âyet-i kerîme insanların ganimetlerde hainlik etmelerini yasaklamak ve buna dair tehditte bulunmak anlamındadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hainlik câiz olmadığı gibi, ondan başkasına hainlik de câiz değildir. Özellikle onun anılması ise, ona yapılan hıyanetin daha ağır bir iş ve daha büyük bir günah oluşundan dolayıdır. Zira masiyetler, -ona gereken saygının gösterilmesi özellikle sözkonusu olduğundan dolayı- onun huzurunda daha büyük olur. Yöneticiler ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emri üzere hareket ederler. Onlara da kendilerine göre saygı duymak icabeder. Âyetin, hiçbir peygamber hainlik etmemiştir, anlamında olup maksadın hainliği yasaklamak olmadığı da (zayıf bir görüş olarak) ifade edilmiştir

2. Ganimetlere, Emanetlere ve Benzeri Haklara Hıyanetin Cezası:

Yüce Allah:

"Kim, böyle hainlik ederse, Kıyâmet günü hainlik ettiği şey ile gelir" âyeti şu demektir; Yani, o kimse, hainlik ettiği şeyi sırtında ve boynunda taşıyarak, onu taşımakla ve ağırlığıyla kendisine azap olunarak, sesinden dolayı dehşete düşmüş olarak, herkesin gözü Önünde hainliği açığa çıkartılmak suretiyle azarlanarak gelecektir, demektir. Nitekim ileride açıklanacaktır.

Şanı yüce Allah'ın, hıyanette bulunan kimseyi bu şekilde rezil etmesi, sözünde durmamak ve benzeri hainliklerde (ğadr) bulunmuş kimseleri rezil etmesine benzemektedir. Bu şekilde hainlik eden kimselerin hainlikleri oranında arkalarında bir sancak dikilecektir. İşte şanı yüce Allah, bu cezalandırılmaları, insanların alışageldikleri ve anlayabilecekleri şekilde takdir buyurmuştur. Nitekim şair de şöyle demektedir:

"Ey Sümeyye, yazık sana! Sen topluluk arasında bizim için

Herhangi bir hainlik dolayısıyla bir sancak çekilmiş olduğunu duydun mu?"

Araplar hainlik edip sözünde durmayan kimseler için sancak dikerlerdi. Bir suç işleyen de işlediği suçuyla birlikte dolaştırılır, teşhir edilir(di), Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre'den şöyle dediği nakledilmektedir: "Kıyâmet günü sizden herhangi bir kimseyi boynunda böğürmesi olan bir deve taşımış olarak gelip de: Ey Allah'ın Rasûlü imdadıma yetiş! dediğini görmeyeyim. Ben de: Sana yapacak bir şeyim yok. Sana tebliğ etmiştim, diye cevap vereceğim. Yine Kıyâmet gününde, sizden herhangi bir kimsenin, hırıltısı bulunan bir atı boynu üzerinde taşımış olarak geldiğini ve: Ey Allah'ın Rasûlü imdadıma yetiş, dediğini görmeyeyim. Ben de: Sana yapacak bir şeyim yok. Sana tebliğ ettim, diyeceğim. Yine sizden herhangi bir kimsenin Kıyâmet gününde boynunda meleyen bir koyun bulunarak geldiğini ve; Ey Allah'ın Rasûlü, imdadıma yetiş, dediğini görmeyeyim. Ben, (ona): Sana yapacak bir şeyim yok. Ben sana tebliğ ettim diyeceğim. Sizden herhangi bir kimsenin Kıyâmet gününde boynu üzerinde feryadı bulunan bir can yüklenmiş olarak geldiğini ve bana: Ey Allah'ın Rasûlü, imdadıma yetiş, dediğini görmeyeyim. Ben: Sana yapacak bir şeyim yok. Sana tebliğ ettim diyeceğim. Kıyâmet gününde sizden herhangi bir kimsenin dalgalanır haldeki kumaşlarla, (elbiselerle) gelerek: Ey Allah'ın Rasûlü imdadıma yetiş, dediğini görmeyeyim. Ben: Sana yapacak bir şeyim yok. Sana tebliğ ettim diyeceğim. Kıyâmet gününde sizden herhangi bir kimsenin boynunda altın ve gümüş yüklenmiş olarak gelip de: Ey Allah'ın Rasûlü imdadıma yetiş, dediğini görmeyeyim. Ben: Sana yapacak bir şeyim yok. Sana tebliğ ettim diyeceğim,"

Ebû Dâvûd da Semura b. Cundub'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ganimet elde etti mi, Bilâl'e emreder, o da insanlar arasında seslenirdi. Onlar da ellerinde bulunan ganimetleri getirir, Hazret-i Peygamber de önce bunun beşte birini ayırır ve geri kalanını pay ederdi. Bir gün, adamın birisi bu seslenişten sonra kıldan yapılmış bir yular getirdi. Ey Allah'ın Rasûlü bu da bizim elde ettiğimiz ganimetler arasında idi, dedi. Hazret-i Peygamber ona: "Sen Bilâl'in üç defa nida ettiğini duydun mu?" diye sordu. Adam: Evet deyince, Hazret-i Peygamber: "Peki bunu getirmeni engelleyen ne idi?" diye sorunca, Hazret-i Peygambere bir mazeret bildirdi. Bu sefer Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, bunu sen Kıyâmet günü getireceksin, bunu senden kabul etmeyeceğim."

Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Hazret-i Peygamber bununla, Kıyâmet günü bunun günahı ile geleceğini kastetmektedir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede şöyle Duyurulmaktadır:

"Onlar, (günah) yüklerini sırtları üzerinde yüklenirler. Onların yükü ne kötüdür!" (el-En'am, 6/31)

Şöyle de denilmiştir: Bu haber işin herkes tarafından bilinecek şekilde açığa çıkartılması anlamındadır. Yani, Kıyâmet günü nasıl ki böğürtüsü olan bir deve, yahut hırıltısı bulunan bir at taşımış olarak gelecek ve teşhir edilecek ise, bunun da bu durumu böylece teşhir edilecektir.

Derim ki: Böyle bir açıklama hakikat anlamını bırakıp mecaz ve teşbihe gitmektir. İfade eğer hem hakikat hem mecaz anlamlarına gelebiliyor ise, -usul kitaplarında da belirtildiği gibi- aslolan hakikat anlamıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bize işin hakikatini haber vermektedir. Artık başka bir açıklamaya iltifata gerek yoktur.

Şöyle de denilebilir: Dünyada herhangi bir şey çalan kimseye, Kıyâmet gününde o çaldığı şey cehennemde müşahhas hale getirilir. Sonra da ona: Haydi in Ve onu al denilir. O da onu almak üzere iner. Nihayet onun yanına varınca onu alıp sırtına koyar. Kapıya varacağı vakit tekrar cehennemin aşağısına o şey düşer. Yine döner onu alır ve bu durum yüce Allah'ın dileyeceği süreye kadar böylece devam eder gider.

Yine:

"Hainlik ettiği şey ile gelir" âyetinin, Kıyâmet gününde hainlik ettiği ve çaldığı o şeyin, aleyhine şahitlik edeceği anlamındadır da denilmektedir.

3. Ganimetten Çalmak Büyük Günahlardandır:

İlim adamları derler ki: Ganimetten çalmak büyük günahlardandır. Buna delil de bu âyet-i kerîme ile az önce zikrettiğimiz Ebû Hüreyre tarafından rivâyet edilen ve kişinin çaldığı şeyi omuzu üzerinde taşıyarak geleceğini belirten hadîs-i şeriftir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (Rifâ'a b. Zeyd'in kendisine hediye etmiş olduğu siyahi bir köle olan) Mud'am hakkında şöyle demiştir: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, Hayber günü ganimetler arasından almış olduğu ve paylaştırılmaya girmeyen o aba, onun üzerinde alev alev yanmaktadır." İnsanlar bunu işitince bir adam, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir ya da iki ayakkabı bağı getirdi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Cehennem ateşinden bir ya da iki ayak bağıdır (bunlar)." Bu hadis Muvatta’''da rivâyet etmiştir.

Hazret-i Peygamber'in: "Nefsim elinde olana yemin ederim" deyip de ganimetten çalan kimsenin cenaze namazını kılmak istemeyişi, ganimetten çalmanın büyük bir iş olduğuna, günahının büyüklüğüne ve onun büyük günahlardan olduğuna delildir. Ganimetten çalmak, kul haklarındandır. Ve bu hususta da hasenat ve seyyiât değişiminin yapılması kaçınılmaz bir şeydir. Bundan sonra ise, bu işi yapan, Allah'ın iradesine kalmıştır. Hazret-i Peygamber'in: "Cehennem ateşinden bir ya da iki ayakkabı bağı" diye buyurmuş olması, Hazret-i Peygamber'in: "İpi de iğneyi de tastamam getirip teslim edin" âyetini andırmaktadır.

İşte bu da ganimetler paylaştırılmadan Önce gazada alınan şeylerin azının da çoğunun da (özel mülkiyete) alınmalarının helâl olmadığına delil teşkil etmektedir. Bundan fukahânın icmâ ile müstesna kabul ettikleri gazama yapıldığı düşman topraklarında yenilecek şeylerin yenilmesi, odun ve avlanmak hariçtir.

ez-Zührî'nın şöyle dediği rivâyet edilmiştir. Düşman topraklarında İmâmın izni olmaksızın yiyecek bir şey alınmaz. Ancak bu görüşün bir dayanağı yoktur. Zira bu konuda gelen rivâyetler ileride de görüleceği gibi buna muhaliftir.

el-Hasen der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı, bir şehri yahut da bir kaleyi fethedecek olurlarsa (orada bulunan) sevîk (kavrulmuş un), un, yağ ve baldan yerlerdi,

İbrahim der ki: Müslüman fatihler, düşman topraklarında dar-ı harpte bulunan yiyeceklerden -beşte birleri ayrılmadan- yer ve bineklerine yedirirlerdî. Atâ der ki: Gaza esnasında bir seriyede bulunup da yağ ve bal tulumları ile yiyecek şeyler ele geçirdikleri takdirde bunlardan yerler, geri kalanını da kumandanlarına teslim ederler. İlim adamlarının topluluğu bu görüştedir.

4. Ganimetten Çalanın Eşyası Yakılır mı?

Bu hadisi şerifte ganimetten çalanın eşyasının yakılmayacağına delil vardır. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) abayı alan kişinin eşyasını yakmadığı gibi. Ganimetlerden bir kaç boncuk çaldığı için cenaze namazını kılmayı kabul etmediği kişinin de eşyasını yakmamıştır.

Eğer ganimet hırsızının eşyasını yakmak vacip olsaydı, elbetteki Resûlüllah bunu yapardı. Bunu yapsaydı da mutlaka bu husus hadislerde bize nakledilirdi.

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan rivâyet edilen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: "Birismin ganimetten çaldığını görürseniz, onun eşyasını yakınız ve onu dövünüz" âyetine gelince: Bu hadisi, Ebû Dâvûd da Tirmizî de Salih b. Muhammed b. Zaide yoluyla rivâyet etmişlerdir. Bu ise rivâyeti delil teşkil etmeyen zayıf birisidir. Tirmizî der ki: Muhammed'e -Buhârîyi kastediyor- bu hadis hakkında sordum, o şöyle dedi: Bunu, sadece Salih b. Muhammed rivâyet etmiş olup, bu da Ebû Vakid el-Leysî'nin kendisidir Hadisi münker birisidir.

Yine Ebû Dâvûd ondan (Salih b. Muhammed'den) şöyle dediğini rivâyet eder; Beraberimizde Salim b. Abdullah b. Ömer ile Ömer b. Abdulaziz de bulunduğu halde, Velid b. Hişam ile birlikte gaza yaptık. Bir adam bir eşya çaldı. Velid, emir verdi ve eşyası yakıldı. Ondan sonra herkes arasında dolaştırıldı ve ona ganimetten payını vermedi. Ebû Dâvûd dedi ki: İki hadisten daha sahih olanı budur.

Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesinden yoluyla rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’da, Ebû Bekir de, Ömer de ganimetten çalanın eşyasını yaktıklarını ve onu dövdüklerini rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd der ki: Ali b. Balır, bu hadiste el-Velid"den naklen -ancak ben bunu ondan dinlemedim-ve ona payını vermediler, fazlalığını da eklemektedir.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Bu hadisin ravilerinden kimisi de: Onun boynunu vurunuz ve eşyasını yakınız demişlerdir. Bu hadis, Salih b. Muhammed rivâyeti etrafında dönüp durmaktadır. Salih b. Muhammed ise, rivâyeti delil olarak gösterilen kimselerden değildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den de şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "Müslüman bir kimsenin kanı ancak üç şeyden birisiyle helâl olur...' Bu ise, ganimetten çalmak dolayısıyla kişinin öldürülmesini reddetmektedir

İbn Cüreyc de Ebû'z-Zübeyr'den, o Cabirden, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet eder: "Ne hainlik edene, ne talanda bulunana, ne de yankesicilik yapana el kesme cezası vardır."

Bu ise Salih b. Muhammed'in hadisi ile tearuz etmektedir. îsnad bakımından ise onunkinden daha güçlüdür. Ganimetten hırsızlık eden kimse ise, hem sözlükte hem de şeriatta da hainlik eden bir kimsedir. Böyle bir kimsenin elinin kesilmeyeceği ifade edildiğine göre, öldürülmeyeceği öncelikle sözkonusu olur.

Tahâvî de der ki: Şayet, Salih b. Muhammed'in rivâyet ettiği belirtilen hadis sahih ise, bunun malî konularda bu gibi cezalandırılmaların geçerli olduğu zamanlar hakkında sözkonusu olması muhtemeldir. Nitekim Hazret-i Peygamber zekat vermeyen kimse hakkında şöyle buyurmuştur: "Biz, hem o zekâtı, hem de malının yarısını yüce Allah'ın yerine getirilmesi gereken haklarından bir hak olarak alırız."

Yine Ebû Hüreyre'nin; gizlenip ilan edilmeyen kayıp deve hakkında dediği: Bu durumda 3ıem o devenin tazminatı ödenir, hem de onunla birlikte bir misli daha ödenir sözüne de benzemektedir.

Ayrıca Abdullah b. Amr b. el-Âs’ın, dalında bulunan meyveler hususunda, onun iki misli tazminat olarak ödenir ve ibretli bir ceza olmak üzere bir kaç tane celde vurulur; şeklindeki rivâyeti de böyledir. Ancak bütün bunlar nesh edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

5. Ganimetten Çaldığı Tesbit Edilenin Cezası:

Bir kimse ganimetten çalıp da o çaldığı şey bulunacak olursa, ondan alınır ve ta'zir ile cezalandırılarak te'dip edilir. Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe, onların arkadaşları ve el-Leys'e göre eşyası yakılmaz.

Şâfiî, el-Leys ve Dâvûd ayrıca derler ki: Eğer bu husustaki yasağı bilen birisi ise cezalandırılır. Evzaî ise şöyle demektedir: Ganimetten çalanın bütün eşyası yakılır. Bundan silâhı ile üzerindeki elbiseleri ve bineğinin eğer takımları müstesnadır. Bineği ondan alınır ve çalınan herhangi bir şey de yakılmaz. Ahmed ve İshak’ın görüşü de budur. el-Hasen de bu görüştedir. Ancak, çaldığı şeyin bir hayvan veya mushaf olması müstesnadır. İbn Huveyzimendâd da. der ki: Ebû Bekir ve Ömer'in ganimetten çalanı dövdükleri ve eşyasını yaktıkları rivâyet edilmiştir,

İbn Abdî’l-Berr der ki: Ganimetten çalanın yükü ve eşyası yakılır, diyenler arasında Mekhûl ile Said b. Abdulaziz de vardır. Bu görüşü benimseyenlerin delili ise az önce sözü geçen Salih b. Muhammed'in rivâyet ettiği hadistir. Bize göre ise bur kendisi sebebiyle çiğnenmesi yasak olan hakların çiğnenmesi ve bu kabilden herhangi bir hükmün uygulanması gerekmez. Çünkü, ondan daha kuvvetli olan bir takım rivâyetler onunla çatışmakta (tearuz etmekte) dır. Mâlik ve ona tabi olanların bu hususta benimsedikleri görüş ise, hem nazar (kıyas) hem de sahih rivâyet açısından daha doğrudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

6. Mali Ceza Sözkonusu Olur mu?

Bedenî cezalar hususunda, Mâlik'in mezhebinde farklı görüşler yoktur. Ancak, malî cezalar hususunda şöyle demektedir: Müslümana şarap satan zımmî hakkında, müslümanın aleyhine şarap dökülür ve zımmîye de -müslümana bir daha şarap satmaması için- ceza olmak üzere aldığı bedel ondan geri alınır. Buna göre, malî cezaların verilmesi caizdir, demek mümkün olur. Nitekim Hazret-i Ömer de su katılmış bir sütü dökmüştür.

7. Ganimetten Hırsızlık Yapan Kimsenin Tevbesi;

İlim adamları icmâ ile şunu kabul etmişlerdir; Ganimetten hırsızlık yapan bir kimse, bütün çaldıklarını eğer imkân bulursa, insanlar dağılmadan önce ganimetleri paylaştıran kişiye teslim edebilir. Böyle bir işi yapacak olursa bu, onun için bir tevbedir ve günahından da kurtulur

Ancak, orduda bulunanlar dağılıp da ganimetleri paylaştıran kimseye ulaşamayacak olursa, bu çaldığı mala nasıl bir uygulama yapılacağı hususunda farklı görüşler vardır.

İlim ehlinden bir topluluk şöyle demektedir: Beşte birini İmâma adevlet başkanınab verip, geri kalanını da sadaka olarak dağıtır. ez-Zührî, Mâlik, Evzaî, el-Leys ve es-Sevrînin görüşleri budur. Ubâde b. es-Sâmit, Hazret-i Muâviye ve Hasanı Basri'den de bu görüşte oldukları rivâyet edilmiştir. Ayrıca bu, İbn Mes'ûd ile İbn Abbâs'ın mezhebine de uygun düşmektedir. Çünkü onlar, sahibi bilinmeyen malın sadaka olarak dağıtılması görüşünde idiler. Ahmed b. Hanbel'in görüşü de budur. Şâfiî de der ki: Başkasının malım sadaka olarak dağıtamaz.

Ebû Ömer (İbn Abdi'l-Berr) der ki: Bu husus, bana göre sahibi bulunması mümkün ve sahibine ya da mirasçılarına ulaşılabilen mallar hakkında böyledir. Eğer bunlardan herhangi birisi mümkün değilse, gerçek şu ki Şâfiî, boyle bir durumda -inşaallah- böyle bir malın sadaka olarak dağıtılmasını mekruh görmez. Diğer taraftan fukaha, lukata'nın (yolda bulunan, sahibi bilinmeyen malın) gerekli şekilde tanıtılıp ve sahibinin bulunacağından ümid kesilmesi halinde, sadaka olarak dağıtılmasının câiz olduğunu icmâ" ile kabul etmişlerdir. Ayrıca bu bulunan malın sahibi daha sonra gelecek olur ise (lukata'yı koruması mukabilinde yaptığı harcamalara ait) ücreti almak ile (ve böylelikle o lukata'nın bedelini ödemek ile) onun tazminatını (lukata'nın asıl sahibine) ödemek arasında muhayyer bırakılır. Gasbedilen malda da durum böyledir. Başarı Allah'tan'dır.

Ganimetten çalmanın haram kılınması, aynı zamanda ganimet alanların alınan ganimette ortak olduklarına delildir. Dolayısıyla herhangi bir kimsenin yalnızca kendisine ganimetin herhangi bir bölümünü ayırması helâİ olamaz. Ganimetten herhangi bir şey gasbeden kişi de -önceden de geçtiği gibi- İttifakla te'dip edilir.

8. Ganimetten Çalmanın Hükmü:

Bir kimse ganimet olarak alınan bir cariye ile ilişki kursa, yahut el kesme cefasını gerektirecek miktarda bir şey çalacak olursa, ilim adamları ona haddi uygulamak hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir topluluk, onun elinin kesilmeyeceği görüşündedir.

9. Devlet Memurlarının Aldıkları Hediyeler;

Devlet memurlarının aldıkları hediyeler de ğulûl (ganimetten çalmak, ihanet etmek) kabil indendir. Âhirette rezil edilmek açısından bunun da hükmü, ganimetten hırsızlık yapan kimsenin hükmü ile aynıdır. Ebû Dâvûd Sünen'inde, Müslim Sahih'inde, Ebû Humeyd es-Saidî'den rivâyet ettiklerine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ezdlilerden İbnü'l-Lüîbiyye -İbnu's-Serh ise İbnu’l-Utbiyye diye ifade etmiştir- diye bilinen kimseyi zekât toplamak üzere görevlendirdi. (Zekâtı topladıktan sonra Hazret-i Peygamber'in) huzuruna gelerek şöyle dedi: Bu sizin, bu da bana hediye edilendir. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minber'e çıkıp, yüce Allah'a hamd-u senada bulunduktan sonra şöyle dedi: "Bizim gönderdiğimiz memura ne oluyor ki, geliyor ve bu sizin, bu da bana. hediye verildi, diyor? Ne diye annesinin ya da babasının evinde otursaydı da baksaydı bakalım, ona hediye getirilir mi, getirilmez mi? Sizden herhangi bir kimse böyle bir iş yaptı mı, mutlaka Kıyâmet gününde onu, eğer bir deve ise böğürmesi ile birlikle getirir, eğer bir inek ise yine böğürmesi ile getirir. Yahut da bir koyun ise melemesi ile onu getirir..."

Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) koltuk altlarının beyazlığı görülünceye kadar ellerini kaldırdı ve şöyle buyurdu: "Allah'ım tebliğ ettim mi, Allah'ım tebliğ ettim mi.”

Ebû Dâvûd da Bureyde'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Her kimi bir görev ile görevlendirir de biz ona belli bir rızık (ücret) verecek olursak, artık bundan sonra ne alırsa o bir hırsızlık (ğulûl)dır.”

Yine Ebû Mes'ûd el-Ensarî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni zekât toplayıcısı olarak gönderdi sonra şöyle buyurdu: "Yola koyul ey Ebû Mes'ûd! Fakat Kıyâmet günü sakın seni sırtında çalmış olduğun böğürtüsü olan zekât develerinden bir deveyi yüklenmiş olarak görmeyeyim." Bu sefer Ebû Mes'ûd o vakit ben de gitmem, deyince, Hazret-i Peygamber de: "Bu durumda ben de seni zorlamam" diye buyurdu.

Bu Hadîs-i şerîflere yine Ebû Dâvûd'un el-Müstevrid b. Şeddad tarafından rivâyet ettiği şu Hadîs-i şerîf kayıt getirmektedir. el-Müstevrid dedi ki: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim bizim âmilimiz olursa, (evli değilse) bir hanım edinsin. Eğer hizmetçisi yoksa bir hizmetçi edinsin. Eğer bir meskeni yoksa bir mesken edinsin." Ebû Bekir dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu haberi bana ulaştırıldı: "Her kim bundan başka bir şey edinirse o, ganimetten çalan veya hırsızlık yapan birisidir." Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

10. Kitapların İlim Ehlinin İstifadesine Sunulmaması ve Bu Ayetin Nüzul Sebebine Dair Bir Rivâyet:

Kitapların, sahiplerinden (onlardan yararlanabilecek kimselerden) alıkonulması da bir çeşit ğulûl'dür. Bundan başka işler de bunun kapsamına girebilir. ez-Zührî der ki: Kitaplarda ğulûl (hainlik) den sakın. Ona: Kitapların ğülûlü ne demektir? denilince, şu cevabı verir: O kitaplardan yararlanabilecek ehil kimselerin yararlanmasını engellemektir.

Yüce Allah'ın:

"Bir peygamber İçin hıyanet olur şey değildir" âyetinin açıklaması ile ilgili olarak şöyle denilmiştir; Yani bir peygamberin bir şeyler umarak, yahut korkarak, ya da müdahene kastiyle vahyin herhangi bir bölümünü gizlemesi mümkün değildir. Çünkü onlar, Kur7ân-i Kerîm'de yer alan dinlerini ayıplayıcı ve ilâhlarını da küçümseyici ifadelerden hoşlanmıyorlardı, Hazret-i Peygamberden bunları açıklamamasını istediler yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi. Bunu, Muhammed b. Beşşâr söylemiştir. Başta açıkladığımız husus ise Cumhûrun kabul ettiği görüştür.

11, Kimseye Zulmedilmez:

"Sonra herkese kazandığı ödenir ve onlara zulmedilmez" âyeti ile İlgili açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/281. âyetin tefsirinde), geçmiş bulunmaktadır.

162. Âyetin Tefsiri

Allah'ın rızasına uyan kimse, hiç Allah'ın gazabına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan gibi midir? O ne kötü dönüş yeridir!

Âyetin tefsiri için bak:163

163. Âyetin Tefsiri

Onlar, Allah katında derece derecedir. Allah, yaptıklarını görmektedir.

"Allah'ın rızasına uyan kimse..." yani ganimete hıyaneti terk edip cihad üzere sabretmek suretiyle Allah'ın rızasına uyan kimse, "hiç Allah'ın gazabına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan gibi midir?" Allah'ın gazabına uğramaktan kasıt ise, ya küfre sapmak, yahut ganimetten çalmak, yahut da Savaş esnasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bırakıp geri kaçmaktır Böyle bir kimse eğer tevbe etmeyecek, yahut Allah kendisini affetmeyecek olursa, onun varacağı yer cehennemdir.

"O ne kötü dönüş yeridir!"

“Rızasi," kelimesinin "ta" harfi ötreli ve üstünlü olarak da okunmuştur. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlar, Allah katında derece derecedir." Yani, yüce Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın gazabına uğrayan kimse gibi değildir.

"Onlar... derece derecedir" yani, farklı derecelere sahiptirler, diye de açıklanmıştır. Bu da şu demektir: Onların Allah nezdindeki mevkileri farklıdır. Allah'ın rızasına uyan kimseye ilâhî lütuflar ve büyük mükâfat vardır, Allah'ın gazabına uğrayan kimse için ise, fakirlik ve can yakıcı azâb vardır.

"Onlar... derece derecedir" âyetinin anlamı ise: Onlar, farklı derecelere sahiptirler. Yahut da onlar, değişik dereceler üzerinde yahut değişik derecelerdedirler, yahut onlar için dereceler vardır, demektir.

Cehennemlikler de aynı şekilde derece derecedirler. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Ben onu, (Ebû Talibi)" yoğun ateşler içinde gördüm, onu topuklarına kadar ancak ulaşan ateşlerin bulunduğu bir yere çıkardım."

Mü’min ile kâtırin derecesi eşit olamaz. Ayrıca mü’minlerin de dereceleri farklı farklıdır. Kimisinin derecesi diğerinden üstündür. Kâfirler de aynı durumdadır. Derece ise rütbe demektir. Basamak anlamına kullanılan "derec" de buradan gelmektedir. Çünkü her bir basamak, rütbe itibari ile biri diğerinden sonra gelir. Cehennemdeki mevkiler hakkında daha meşhur olarak kullanılan tabir "derakât (aşağı doğru inen basamak)" tabiridir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz, münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar" (en-Nisa, 4/145).

Buna göre, hıyanet etmeyen kimseler İçin cennette dereceler, ganimetten hırsızlık yapan (ve sair hıyanetler) de bulunanlar için ise cehennemde derekeler vardır.

Ebû Ubeyde der ki: Cehennem çeşitli derekelere, yani farklı mevki ve konumlara sahiptir, Bunların her birisine derek ve derk denilir. Derek aşağı doğru, derec ise yukarı doğru (basamak) demektir.

164. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki, Allah mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Çünkü, aralarında kendilerinden bir Peygamber göndermiştir. Onlara Allah'ın âyetlerini okur, onları tezkiye eder, onlara Kitabı ve hikmeti öğretir. Halbuki onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’i peygamber olarak göndermekle onlara ne kadar büyük bir lütufta bulunduğunu beyân etmektedir.

Buradaki lütfün (minnet)in anlamı ile ilgili farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden birisine göre, buradaki minnet, Peygamberin

"kendi içlerinden" yani onlar gibi insan olması hususu ile ilgilidir. O, onlar gibi bir insan olmakla birlikte, peygamberliğine dair apaçık belgeleri ortaya koyunca, bunun Allah tarafından geldiği de bilinmiş oldu.

Bir diğer görüşe göre

"kendi içlerinden" onlardan demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile onlar müşerref kılınmışlardır. İşte burada sözü geçen lütuf bu olmalıdır.

Bir diğer görüşe göre

"kendi içlerinden" ifadesi, onun durumunu bilmeleri ve izlediği yolun onlar için gizli kalmaması içindir. İşte O, aralarında boyle bir konuma sahip olduğuna göre, onu savunmak için çarpışmaları, onu bırakıp kaçmamaları gerekirdi.

Şâz bir kıraat olarak; şeklinde "Fâ" harfi üstün olarak okunmuştur ki, bu da onların en şereflilerinden manasınadır. Çünkü o, Hâşimoğullarındandır Hâşimoğulları ise, Kureyş kabilesinin en Faziletli koludur. Kureyşliler de Arapların en faziletli kabilesidir. Araplar da diğerlerinden daha faziletlidir.

Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: "Mü’minler" lâfzı umumî olmakla birlikte, burada "Araplar arasında" anlamını taşıyan hususî bir tabirdir. Çünkü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın aralarında akrabalık bağı bulunmayan, Araplara mensup herhangi bir kol yoktur. Bunlardan tek istisna Tağliboğullarıdır. Çünkü onlar hırıstiyandılar. Yüce Allah, Onu hıristiyanlığın kirinden arındırmıştır. Böyle bir te'vile yüce Allah'ın şu âyeti de açıklık getirmektedir:

"O, ümmîler arasında kendilerinden bir peygamber gönderendir.,," (el-Cuma, 62/2)

Ebû Muhammed Abdulğani der ki; Bize, Ebû Ahmed el-Basrî anlam. Bize, Ahmed b. Ali b. Saîd el-Kâdi Ebû Bekir el-Mervezî anlattı. Bize, Yahya b. Maîn anlattı. Bize Hişam Yûsuf, Abdullah b. Süleyman en-Nevfelî'den anlattı. O, ez-Zührî'den, o, Urve'den, o, Âişe (radıyallahü anha)'dan:

"Yemin olsun ki, Allah mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Çünkü aralarında kendilerinden bir peygamber göndermiştir" âyeti hakkında: Bu özel olarak Araplara aittir. dediğini rivâyet etmektedir.

Başkaları da bu âyet ile bütün mü’minler kastedilmektedir demişlerdir,

"Kendilerinden" ifadesi ise, o, onlardan birisidir ve onlar gibi bir beşerdir, demektir. Onlardan ayrıcalığı vahiy almasından ibarettir. Aynı zamanda yüce Allah'ın:

"Yemin olsun, size kendinizden bir peygamber gelmiştir" (et-Tevbe, 9/158) âyetinin anlamı da budur. Özel olarak mü’minleri anmasının sebebi ise, ondan yararlananların onların olması ve onlara onun peygamberliğinin daha büyük bir lütuf olmasından dolayıdır.

Yüce Allah'ın:

"Onlara Allah'ın âyetlerini okur" âyetindeki

"Okur" ifadesi, Allah Rasûlüne sıfat olarak nasb mahallindedir. Tilâvet, kıraat (okumak) ile ayru anlamdadır.

"Onlara Kitabı ve hikmeti öğretir" bölümüne dair açıklamalar daha önce Bakara Sûre'sinde (2/129. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Halbuki onlar, daha önce... içinde idiler" âyeti ise, yemin olsun, onlar bundan önce; yani, Muhammed'den önce,

"apaçık bir sapıklık içinde idiler."

Burada yer alan “İn”in, “Mâ” olumsuzluk edatı anlamına geldiği de söylenmiştir Haberin başındaki "lâm" ise; “İllâ” anlamındadır,

Yani, Onlar bundan önce ancak apaçık bir sapıklık içinde idiler demek olur. Yüce Allah'ın:

“Gerçekten ondan önce hiç şüphesiz sapıklardandınız" (el-Bakara, 2/198) âyeti de buna benzemektedir.

Yani, siz ondan önce ancak sapıklardan idiniz, demektir. Bu ise, Kûfelilerin görüşüdür. Bu âyet-i kerimenin anlamına dair açıklamalar daha önce Bakara Sûre'sinde (2/198. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır

165. Âyetin Tefsiri

Onları, iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca mı: "Bu da nereden?" dediniz? De ki: "O, kendinizdendir." Doğrusu Allah herşeye kadirdir.

"...ca mı?" âyetindeki "elif," soru içindir, "vav" da atıf edatıdır.

"Onları iki misline uğrattığınız bir musibet." Yani galibiyet. Bedir günü siz onlardan yetmiş kişi öldürmüş, yetmiş kişi de esir almıştınız. Esir ise, öldürülmüş kişi hükmündedir. Zira esir alan kişi, dilediği takdirde esirini öldürebilir. Yani siz, Bedir günü onları bozguna uğrattığınız gibi, Uhud günü de ilkin onları yenmiştiniz. Ve Savaşta yaklaşık yirmi kişi öldürmüştünüz. Her iki günde de (Bedir ve Uhud günlerinde de) siz onlardan bir takım kimseleri öldürdüğünüz halde onlar, yalnız Uhud gününde size zarar verebilmişlerdi.

"Bu da nereden? dediniz." Yani, bu bozgun ve aramızdan birtakım kimselerin öldürülmesi bize nereden gelip çattı? Halbuki biz Allah yolunda çarpışıyoruz. Müslümanız. Peygamber aramızda ve ona vahiy geliyor. Onlarsa müşriklerdir (diyerek bunu hayretle karşılamıştınız).

"De ki; O, kendinizdendir." Bununla okçuların emre uymadıklarını kastetmektedir. Savaşta peygamberine itaat eden her bir kavim, mutlaka muzaffer olur. Çünkü onlar, peygambere itaat ettikleri takdirde Allah'ın hizbidirler. Allah'ın hizbi ise galip gelenlerdir.

Katâde ve er-Rabîh b. Enes der ki: Bu âyetle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Medine'de kalmayı istemekle birlikte, onların Medine dışına çıkmasını istemelerini kastetmektedir. Zira o, görmüş olduğu rüyadaki sağlam ve koruyucu zırhı Medine'ye yorumlamıştı.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) der ki: Burada kasıt, onların Bedir günü esirlerden fidye almayı öldürmeye tercih etmiş olmalarıdır. Halbuki onlara şöyle denilmişti: Eğer esirlerden fidye alacak olursanız, o esirler sayısınca sizden öldürülecektir.

Beyhakî de Ali b. Ebî Tâlib araydan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir günü esirleri hakkında şöyle buyurmuştur "Dilerseniz onları öldürürsünüz, dilerseniz onlardan fidye alın ve fidyelerden faydalanırsınız. Buna karşılık sizden de onlar sayısınca kişi şehid edilir." Bu şehid edilen yetmiş kişinin sonuncusu ise Sabit b. Kays'dır. Yemâme günü şehid edildi.

"O kendinizdendir" âyeti, ilk iki açıklamaya göre, günahlarınız sebebiyledir anlamındadır, son açıklamaya göre de sizin tercihiniz sebebiyledir, anlamına gelir.

166. Âyetin Tefsiri

İki ordunun karşılaştığı gün size gelen musibet Allah'ın izniyle idi. Ve bu, mü’minleri belirtmek içindi.

Âyetin tefsiri için bak:167

167. Âyetin Tefsiri

Bir de münafıklık edenleri açığa çıkarmak içindi. Kendilerine: "Gelin, Allah yolunda Savaşın veya sallallahü aleyhi ve sellemunun" denildiği zaman: "Şayet Savaş (olacak diye) bilseydik, peşinizden gelirdik" dediler. O gün onlar, imandan çok küfre yakın idiler. Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlardı. Onların gizlediklerini Allah en iyi bilendir.

Bu âyet (iki ordunun karşılaştığı gün başlarına gelen musibet) ile Uhud günü öldürülenler, yaralananlar ve bozguna uğrayış kastedilmektedir.

Bunlar,

"Allah'ın izniyle idi." Yani, O'nun bilgisiyle idi, demektir. Onun kaza ve kaderiyle idi, diye de açıklanmıştır el-Kaffâl der ki: O, bunu murad etti, değil de, sizi onlarla başbaşa bırakması suretiyle idi diye açıklanmıştır. Bu, Mutezile mezhebi mensuplarının açıklama şeklidir.

"Allah'ın izniyle idi" âyetinde "fe" harfinin gelişi; “Mâ”nın ismi mevsul olan; “Ellezi” ile aynı anlamda oluşundan dolayıdır. Yani, iki ordunun karşılaştığı gün size gelen musibet, Allah'ın izniyle gelmiştir. O bakımdan ifade, şart anlamım andırmaktadır.

Nitekim Sîbeveyh: "Kalkana bir dirhem vardır" ifadesinde "fe" harfini kullanmıştır.

"Ve bu, mü’minleri belirtmek içindi, bir de münafıklık edenleri açığa vurmak içindi." Yani onları birbirinden ayırt etmek içindi demektir. Görülmesi içindi, diye de açıklanmıştır. Bir diğer açıklamaya göre, Savaşta sebat göstermeleri suretiyle mü’minlerin imanlarım, müslümanların başına gelen musibete sevinmelerini açığa çıkarmak suretiyle de münafıkların küfrünü açığa çıkarmak ve böylelikle bunu (mü’minlerin) bilmesini sağlamak içindi.

Yüce Allah’ın:

"Münafıklık edenleri... kendilerine... denildiği zaman" âyeti ile Abdullah b. Ubey ile onunla birlikte geri dönerek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i yardımsız bırakan arkadaşlarına işaret edilmektedir. Üçyüz kişi idiler, Câbir b. Abdullah'ın babası, Abdullah b. Amr b. Haram el-Ensarî, arkalarından giderek; "Allah'tan korkun, Peygamberinizi bırakmayın, Allah yolunda çarpışın yahut savunma yapın" diye ve buna benzer sözler söyleyince, İbn Ubey kendisine: Savaş olacağı görüşünde değilim. Eğer biz, Savaş olacağını bilsek, elbette sizinle birlikte oluruz, demişlerdi. Abdullah onlardan ümit kesince: Haydi gidin Allah'ın düşmanları! Allah, Rasûlünü size muhtaç bırakmayacaktır, demişti. Bu sözleri söyledikten sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yola devam etmiş ve şehid düşmüştü. Yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun.

Yüce Allah'ın: "Veya sallallahü aleyhi ve sellemunun" âyetinin anlamı hususunda farklı açıklamalar yapılmıştır. es-Süddî, İbn Cüreyc ve başkaları derler ki: Bizimle Savaşmayacak olsanız dahi, bizim sayımızı çoğaltınız, İşte bu, bir bakıma savunma ve düşmanı önleme demektir. Çünkü kalabalık çoğalacak olursa, düşmana karşı savunma da tahakkuk eder,

Enes b. Mâlik de der ki: Ben, Kadisiye günü, Abdullah b. Um Mektum'u âmâ olduğu halde üzerinde sürüklediği bir zırhı, elinde de siyah bir sancak bulunduğunu gördüm. Kendisine: Allah senin Savaşa katılmaman hususunda mazur olduğuna dair hüküm indirmiş bulunmuyor mu? denilince O: Evet, fakat ben, şahsımla müslümanların sayısını çoğaltıyorum, demişti. Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Allah yolunda benimle ordunun sayısının artması İyi olmaz mı?

Ebû Amr el-Ensarî ise: "Veya sallallahü aleyhi ve sellemunun" ribat yapın, diye açıklamıştır Bu da birinci manaya yakındır. Çünkü hiç şüphesiz Ribat yapan (düşman gözetleyen) de bir sallallahü aleyhi ve sellemunucudur. Zira, serhadlerde murabıtların yerleri olmasaydı, oralara elbette düşman gelirdi,

Müfessirlerden bir topluluk da Abdullah b. Amr'ın: "Veya sallallahü aleyhi ve sellemunun" şeklindeki sözlerinin en azından hamiyet duygusuyla Savaşa onları çağırmak anlamındadır. Zira O, Allah yolunda Savaşmaya onları çağırmıştı. Allah yolunda Savaşmak ise, Allah'ın ismi en yüksek olsun diye Savaşmaktır. Fakat onların bu maksada sahip olmadıklarını görünce, kendilerine, onları utandıracak ve gayrete gelmelerini sağlayacak bir teklifte bulundu. Yani, yahut da korunması gereken şeyleri savunmak için çarpışın, demektir.

Nitekim Kuzmân şöyle demişti: Allah'a yemin ederim, ben ancak kavmimin şanını savunmak kastı ile çarpıştım. Yine Ensar'dan kimisi Uhud günü, Kureyşülerin Medine vadilerinden birisi olan Kanat vadisinin ekinleri arasına bineklerini serbest bırakmaları üzerine şöyle demişti: Kaylaoğullarının binekleri ekinleri arasında otlanırken biz çarpışmayacak mıyız?

Buna göre âyet: Eğer Allah yolunda çarpışmazsanız, bari kendinizi ve namusunuzu savunmak kastı ile Savaşınız demektir.

"O gün onlar, imandan çok küfre yakın idiler" âyeti, durumlarını açıkladıklarını ve gizliliklerini açığa çıkardıklarım anlatmaktadır. Müslüman olduklarını sanan kimselere karşı da iç yüzlerini açıklayarak, münafıklıklarını onaya koydular. Böylelikle zahiren görülen hallerinde -gerçek anlamıyla kâfir olmakla birlikte- küfre daha yakın bir durum arzettiler.

Yüce Allahın:

"Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlardı." Yani onlar, îman ettiklerini açığa vurmakla birlikte, kâfirliklerini gizlediler. Burada "ağızların sözkonusu edilmesi, te'kid içindir. Yüce Allah'ın:

"iki kanadıyla uçan kuş" (el-En'âm, 6/38) âyetinde olduğu gibi.

168. Âyetin Tefsiri

Kendilerî oturarak kardeşleri için: "Bize itaat etselerdi, Öldürülmeklerdi" diyenlere de ki: "Haydi kendi nefislerinizden ölümü geri çevirin. Şayet doğru söyleyenler iseniz"

"Kendileri oturarak kardeşleri için..." âyeti, "kardeşleri hakkında..." diyenler demektir. Bu kardeşlerinden kasıt ise, Hazreclilerden öldürülen şehîdlerdir. Bunlar, neseb ve civar (karşılıklı himaye akdi) bakımından kardeş diye anılmışlardır. Yoksa din bakımından kardeşlikleri kastedilmemektedir

Yani bunlar, şehidler hakkında: Eğer Medine'de oturmuş olsalardı öldürülmezlerdi, dediler.

Şöyle de açıklanmıştır: Abdullah b. Ubey ve arkadaşları, kardeşlerine yani kendileri gibi münafrk olanlara şöyle dediler: Eğer şu öldürülenler bize itaat etmiş olsalardı öldürülmeyeceklerdi.

"Bize itaat etselerdi" âyetinden kasır ise, Medine dışına, Kureyşlilere karşı çıkmamak hususunda bize itaat etselerdi, demektir.

"Kendileri oturarak" İfadesine gelince, onlar bu sözleri söylemekle birlikte, kendileri de oturup, cihada çıkmadılar, demektir.

Yüce Allah ise, onların bu kanaatlerini:

"De ki: Haydi, kendi nefislerinizden ölümü geri çevirin" diye reddetmektedir. Yani, ey Muhammed, onlara de ki: Eğer siz doğru söylüyor iseniz, haydi ölümü kendinizden geri çeviriniz. Bununla, şanı yüce Allah, hazer'in kadere karşı bir faydasının olmadığını (tedbirin takdiri değiştirmediğini) maktulün de eceli ile öldürüldüğünü beyan etmektedir. Şanı yüce Allah'ın bilip haber verdiği bir husus ise, mutlaka tahakkuk eder.

Denildiğine göre, bu söz söylendiği gün münafıklardan yetmiş kişi öldü. Ebû’l-Leys es-Semerkandî der ki: Semerkand'da müfessirlerden birisini şöyle derken dinledim;

"De ki; Kendi nefislerinizden ölümü geri çevirin" âyeti nazil olunca, münafıklardan yetmiş kişi öldü.

169. Âyetin Tefsiri

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayasın. Bilakis onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanırlar.

Âyetin tefsiri için bak:170

170. Âyetin Tefsiri

Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerine sevinerek, arkalarından henüz kendilerine katılmayanlara: "Kendilerine korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini" müjdelemek isterler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağım

1. Âyetler Arası İlişki, Âyetlerin Nüzul Sebebi ve Şehitlerin Diri Olmalarının Anlamı:

Yüce Allah, Uhud günü meydana gelen olayları, münafıkları sâdıklardan ayırd eden bir imtihan olduğunu beyan etçikten sonra, kaçmayıp sebat göstererek öldürülen kimseler için de ilâhî lütuf ve yüce Rabbin nezdinde hayat bahsedildiğini beyan etmektedir.

Âyet-i kerîme Uhud şehidleri hakkındadır. Bir'i Maûne şehidleri hakkında indiği söylendiği gibi, hayır bu âyet, bütün şehidler hakkında umumîdir, de denilmiştir.

Ebû Dâvûd'un Musennef (Sünen)'inde sahih bir sened ile İbn Abbâs'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kardeşleriniz Uhud'da isabet alınca, Allah onların ruhlarını yeşil kuşların kursaklarına koydu. Bu kuşlar cennetteki nehirlere gidiyor, cennet meyvelerinden yiyor ve Arş'ın gölgesinde asılı bulunan akından kandillere tünüyor. Orada yediklerinin, içliklerinin, dinlendikleri yerlerin hoş olduğunu görünce, bizim cennette diri olduğumuzu ve rızıklanmakta olduğumuzu kardeşlerimize kim haber verecek? Tâ ki, cihad hususunda gayretlerini esirgemesinler ve Savaş esnasında verdikleri sözlerini bozmasınlar. Şanı yüce Allah, sizin adınıza onlara Ben bildireceğim, diye buyurdu." Bunun üzerine Yüce Allah:

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayasın" dîye başlayan âyetleri indirdi.

Bakiy b. Mahled de Cabir'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) benimle karşılaştı, şöyle buyurdu: "Ey Câbir, ne diye seni başını önüne eğiyor ve kederli görüyorum?" Ey Allah'ın Rasûlü dedim, babam şehid oldu. Bakıma muhtaç çoluk çocuk bıraktı. Üzerinde de ödenmesi gereken borçları vardı. Şöyle buyurdu; "Aziz ve celil olan Allah'ın babam ne şekilde karşıladığını sana müjdeleyeyim mi?" Müjdele! Ey Allah'ın Rasûlü dedim, Şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah, senin babanı diriltti ve onunla yüzyüze (aracısız) konuştu, Halbuki, arada bir hicab bulunmaksızın hiçbir kimseyle de konuşmuş değildir. Babana dedi ki: Ey kulum temenni et, Ben de sana vereyim. Rabbim dedi, beni tekrar dünyaya geri gönder de senin uğrunda ikinci bir defa daha öldürüleyim. Şanı yüce ve Mübarek olan Rab buyurdu ki: Gerçek şu ki, Ben ezelden beri onlar bir daha oraya dönmeyecekler diye hüküm verdim. O halde, Rabbim, geride bıraktıklarıma (durumumu) bildir, dedi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah da: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayasın" âyetini İndirdi." Bu hadisi, İbn Mâce, Sünen'inde, Tirmizî de Cami'inde rivâyet etmiş olup, Tirmizî: Bu hasen, garip bir hadistir, demiştir.

Veki' de Salim b. el-Eftas'dan rivâyet ettiğine göre, Saîd b. Cübeyr: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayasın. Bilakis onlar, Rablerİ katında diridirler" âyeti hakkında şöyle demiştir; Hamza b. Abdulmuttalib ile Mus'ab b. Umeyr şehid edilip de kendilerine verilen bol rızıkları görünce şöyle dediler: Keşke kardeşlerimizin cihada rağbetleri daha bir artsın diye, bizim elde ettiğimiz hayırları bilseler. Bunun üzerine yüce Allah, bunu Ben sizin yerinize onlara bildireceğim, diye buyurdu ve:

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayasın" âyetini:

"Ve Allah'ın mü’minlerin mükâfatını zayi etmeyeceği müjdesiyle sevinirler" (Âl-i İmrân, 3/171) âyetine kadar indirdi.

Ebû'd-Duhâ der ki: Bu âyet-i kerîme özel olarak Uhud sehidleri hakkında nazil olmuştur. Birinci görüş de bu görüşün sahih olmasını gerektirmektedir.

Kimisi de şöyle demektedir Bu âyet-i kerîme Bedir şehidleri hakkında nazil olmuştur. Bunlar da ondört kişi idiler. Sekizi Ensar'dan, altısı da Muhacirlerdendi.

Âyetin, Bir'i Maûne şehidleri hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Onların başından geçenler, ünlüdür, Bu olayı, Muhammed b. İshak ve başkaları zikretmiştir.

Başkaları da şöyle demiştir: Şehidlerin yakınları, bir nimet elde edip sevinç duymalarını gerektirecek bir durumla karşılaştıklarında, hasret çeker ve biz nimet ve sevinç içerisinde bulunuyoruz, buna karşılık babalarımız, oğullarımız, kardeşlerimiz kabirlerdedir, diyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah, bu âyeti kerimeyi, hem onları rahatlatmak, hem de kendilerinden öldürülen şehidlerin durumunu haber vermek üzere indirdi.

Derim ki; Özetle her ne kadar bütün bu sebepler dolayısıyla âyetlerin nâzil olması ihtimal dahilinde ise de, şanı yüce Allah, bu âyet-i kerimede, şehidlerin cennette diri olduklarını, rızıklanmakta olduklarını haber vermektedir. Şüphesiz onlar, ölmüş bulunuyorlar ve cesedleri de topraktadır. Bununla birlikte ruhları, diğer mü’minlerin ruhları gibi de diridir. Ayrıca onlara öldürülme anından İtibaren dünya hayatı onlar için ebedi İmişcesine cennette rızıklandırılmakla da üstün kılınmışlardır

Bu hususun mahiyeti hakkında ilim adamîan farklı görüşlere sahiptir. Büyük çoğunluğun kabul ettiği görüş, bizim belirttiğimiz şekildedir. Ve şehidlerin hayatta olduklarının muhakkak olduğunu kabul etmektedirler. Ancak kimileri şöyle demektedir: Şehidlere kabirlerinde ruhları geri verilir ve onlar nimete mazhar kılınırlar. Tıpkı kâfirlerin kabirlerinde diriltilip azap gördükleri gibi.

Mücâhid de der ki: Şehidlere cennet meyvelerinden rızık verilir. Yani onlar, cennette olmadıkları halde onun kokusunu alırlar. Bazıları da bunun mecazi bir ilade olduğu kanaatine sahib olmuştur. Yani onlar, cennette Allah'ın hükmü gereğince nimet görmeye hak kazanmış kimselerdir. Bu da: Filan kişinin anılışı devam etmektedir anlamında, filan kişi ölmedi, deyimini andırmaktadır. Nitekim şöyle denilmiştir:

"Takva sahibinin ölümü sonsuz bir hayattır

Pek çok kişi ölmüş ama, insanlar arasında diridirler."

Yani onlara, güzel şekilde anılma nimeri ihsan edilmiştir.

Başkaları da şöyle demiştir: Ruhları, yeşil kuşların kursaklarındadır. Onlar, cennette rızıklanırlar, yerler ve nimetlere mazhar olurlar. Bu konudaki görüşler arasında sahih olan görüş de budur. Çünkü naklin sahih olarak belirttiği husus, aynen vaki olan şeydir. İbn Abbâs yoluyla rivâyet edilen hadis de bu konudaki ayrılıkları ortadan kaldıran açık bir nassdır. Aynı şekilde Müslim tarafından rivâyet edilen İbn Mes'ûd hadisi de böyledir. Biz bu hususu, "et-Tezkire bi Ahvali’l-Mevta ve Umûri'l-Ahire" adlı kitabımızda genişçe açıklamış bulunuyoruz. Yüce Allah'a hamdolsun. Orada şehidelerin kaç türlü olduklarını ve durumlarının birbirinden farklı olduğunu da belirttik.

Şehidlerin hayatta oluşlarını, onların ileride diriltilecekleri şeklinde yorumlayanlara gelince, böyle bir yorum, Kur'ân ve sünnetin reddettiği uzak bir yorumdur. Çünkü, yüce Allah'ın:

"Bilakis onlar... diridirler" âyeti, onların hayatta olduklarına ve rızıklandırıldıklarına açık bir delildir. Rızık ise ancak hayatta olana verilir.

Şöyle de denilmiştir: Her yıl onlara bir gaza sevabı yazılır ve Kıyâmet gününe kadar kendilerinden sonra yapılan bütün cihİsimlerin sevabına ortak edilirler. Çünkü cihad çığırını açanlar onlardır. İşte yüce Allah'ın şu âyeti de -ileride yüce Allah'ın izniyle orada açıklanacağı üzere- buna benzemektedir:

"İşte bundan dolayı Biz de İsrail oğullarına şunu yazdık: Her kim bir canı öldürürse..." (el-Mâide, 5/32).

Şöyfe de denilmiştir: Çünkü onların ruhları Kıyâmet gününe kadar Arş'ın altında rükû yapar, secde eder. Tıpkı abdesdi olarak uyuyan, hayatta bulunan mü’minlerin ruhları gibidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Çünkü şehid, kabrinde çürümez ve yer onu yemez. Biz bu hususu, "et-Tezkire" de sözkonusu ettik ve toprağın, peygamberleri, şehidleri, ilim adamlarını, Allah için müezzinlik yapanları ve Kur'ân hafızlarını yemediğini belirttik.

2. Şehidlerin Yıkanması:

Şehid, hükmen hayatta olduğuna göre, fiilen dünyada hayatta olan gibi namazı kılınmaz. İlim adamları, şehidlerin yıkanıp namazlarının kılınması hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve es-Sevrî, bütün şehidlerin yıkanacakları ve namazlarının kılınacağı görüşünü kabul ederler. Bundan tek istisna ise, özellikle düşmanla Savaş esnasında Savaş meydanında öldürülen kişidir. Bu hükmün gerekçesi ise, Hazret-i Cabir yoluyla rivâyet edilen şu hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Onları kanlarıyla defnediniz" diye buyurdu. Uhud günü şehid düşenleri kastetmektedir. Hazret-i Peygamber onları yıkamadı, Bunu Buhârî rivâyet etmiştir.

Ebû Dâvûd da İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud günü öldürülenlerin üzerindeki silahların, deri giyeceklerin çıkartılmasını, kanlarıyla ve elbiseleriyle gömülmelerini emretti.

Ahmed, İshak, Evzaî, Dâvûd b. Ali ve çeşitli bölgelerin fukahâsından, hadis ehlinden bir topluluk ile İbn Uleyye de böyle demiştir. Said b. el-Müseyyeb ile el-Hasen ise, şehidlerin yıkanmaları gerektiğini ifade etmişlerdir. Onlardan birisi de şöyle demiş: Uhud şehidlerinin yıkanmayış sebepleri, sayıca çok olmaları ve başka meşguliyetler dolayısıyla bunlarla uğraşma imkânının bulunamayışıdır.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Ancak, Said ve el-Hasen'in bu görüsünü, değişik bölge fukahâsından Ubeydullah b. el-Hasen el-Amberî'den başkası kabul etmiş değildir. Onların sözünü ettikleri "Uhud şehidlerini yıkamakla uğraşacak vakitleri yoktu" şeklindeki gerekçe ise, gerekçe olamaz. Zira, bu şehidlerin her birisinin onu yıkamakla uğraşacak bir velisi (yakını) ve işini görecek bir akrabası vardı. Onların yıkanmayı şiarının illeti (gerekçesi) ise, -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- Hadîs-i şerîfte kanları ile ilgili olarak kullanılan şu ifadedir: "Kıyâmet günü onların bu yaralan misk kokusu gibi gelecektir." Böylelikle onların yıkanmayışlarının illetinin bu hususta bu görüşü belirtenlerin ileri sürdükleri gibi başka işlerle meşguliyet olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu meselenin kıyas ve mantık yürütmekle de bir ilgisi yoktur. Bu mesele, sadece ve sadece herkesin Uhud'da öldürülen şehidlerin yıkanmadıklarına dair nakletmiş oldukları rivâyetlere tabi olmak meselesidir.

el-Hasen’in görüşünü kabul eden müteahhir (sonraki) ilim adamlarından kimisi de, Hazret-i Peygamber'in Uhud şehidleri hakkında söylemiş olduğu: "Ben, Kıyâmet gününde bunlara şahidim" sözünü delil göstermiştir ve şöyle demiştir: İşte bu, onların özel bir durumlarının olduğuna ve bu hususta başkalarının onlara ortak olmadığına delil teşkil etmektedir. Ancak Ebû Ömer şöyle demektedir: Bu görüş, hemen hemen garip bir görüştür. Onların (şehidlerin) yıkanmayacaklarıni söylemek daha uygundur. Çünkü bu husus, Peygamber asîivb'ın Uhud şehidleri ile diğer şehidler hakkındaki uygulamasıyla sabit olmuştur. Ebû Dâvûd da Hazret-i Cabir'den şöyle dediğini rivâyet eder: Bir adama atılan bir ok göğsüne veya boğazına isabet etti. Bunun sonucunda öldü. O da olduğu gibi elbiseleri ile birlikte gömüldü. Devamla der ki: Biz de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bulunuyorduk.

3. Şehidin Cenaze Namazı Kılınır mı?

Şehidlerin cenaze namazının kılınması hususunda da ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâlik, Leys, Şâfiî, Ahmed, Dâvûd (ez-Zâhirî) namazlarının kılınmayacağı görüşündedirler. Çünkü Hazret-i Câbir şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud şehidlerinden iki kişiyi aynı elbisede (kefende) bir araya getiriyor, sonra: "Bunların hangisi daha çok Kur'ân ezbere biliyordu?" dîye soruyordu. Eğer onlardan birisine işaret edilecek olursa, lahde onu öne alır ve şöyle derdi: "Kıyâmet gününde bunlara karşı ben şahid olacağım." Şehidlerin kanlarıyla defnedilmelerini emretti. Şehidler yıkanmadılar ve namazları da kılınmadı.

Küfe, Basra ve Şam fakîhleri ise şöyle demişlerdir: Namazları kılınır. Onlar, bu hususta çoğu mürsel olan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Hazret-i Hamza ile sair Uhud şehidlerinin namazını kıldığına dair bir takım rivâyetler de kaydederler.

4. Hangi Hallerde Şehidin Namazı Kılınabilir?

İlim adamları, icmâ ile şunu kabul etmişlerdir: Şehid, canlı olarak Savaş meydanından alınıp yaşayacak ve yemek yiyecek olursa, onun namazı kılınır. Nitekim Ömer (radıyallahü anh)'a yapılan uygulama budur.

Bununla birlikte Hâricîler, yol kesicileri ve buna benzer kimseler tarafından zulmen öldürülen kişi hakkında farklı görüşlere sahiptirler.

Ebû Hanîfe ve es-Sevrî der ki: Zulmen öldürülen herkes yıkanmaz. Fakat böyle birisinin ve her şehidin namazı kılınır. Diğer Irak âlimlerinin görüşü de budur. Bunlar, sahih pek çok yoldan Zeyd b. Sûhân'dan Cemel günü öldürüldüğü vakit: Üzerimden herhangi bir elbiseyi çıkarmayın ve kanımı yıkamayın, dediğini rivâyet ederler.

Ammar b. Yasir'in de Zeyd b. Sûhân gibi bir söz söylediği de sabittir. Ammar b. Yâsir İse, Sıffin'de öldürülmüş, Hazret-i Ali de onu yıkamamıştır.

Şâfiî'nin iki görüşü vardır. Birisine göre, diğer bütün ölüler gibi yıkanır. Bundan tek istisna, harp ehli kimselerin öldürdükleridir. Mâlik'in de görüşü budur. Mâlik der ki; Kâfirler tarafından öldürülüp, çarpışma meydanında ölen yıkanmaz. Bunun dışında yani, kâfirler tarafından Savaş alanında öldürülenlerin dışındaki bütün maktuller yıkanır ve namazları kılınır. Aynı zamanda bu, Ahmed b. Hanbel’in de -Allah ondan razı olsun- görüşüdür.

Şâfiî'nin diğer görüşüne göre ise, bâğîler taralından öldürülen yıkanmaz.

Mâlik'in görüşü İser daha sahihtir. Çünkü, ölülerin yıkanması, icma ile ve genel bir nakil ile sabit olmuştur. O halde, icmaın yahut sabit bir sünnetin dışarıda bıraktıkları kimseler müstesna, her ölenin yıkanması vaciptir. Başarı Allah'tandır.

5- Düşman Baskını Sırasında Öldürülenlerin Hükmü:

Bir toplum evlerinde bulunup da, kendilerinin haberi bulunmaksızın, düşman onlara sabahleyin bir baskın düzenleyip, onlardan bir takım kimseleri öldürecek olursa, bu öldürülenlerin hükmü, Savaş meydanında öldürülenlerinki gibi mi olur, yoksa diğer ölülerin hükmünde mi olur?

Bu sorun, -yüce Allah'ın tekrar bize iade etmesini niyaz ettiğimiz- Kurtuba'da bizim başımıza geldi- Allah kahredesice düşman, 627 yılı Ramazan ayının üçüncü günü sabahında, herkes hiçbir şeyden habersiz, tarlasında işiyle meşgul iken, düşman baskın yaptı, kimisini öldürdü, kimisini esir aldı. Öldürülenler arasında rahmetlik babam da vardı.

Hocamız kıraat âlimi Ebû Hucce diye bilinen Üstad Ebû Cafer Ahmed'e durumunu sordum bana, onu yıka ve namazını kıl, dedi. Çünkü baban, müslüman ve kâfir saflar arasındaki meydan Savaşında öldürülmüş değildir.

Daha sonra, hocamız Rabi’ b. Abdurrahman b. Ahmed b. Kabi' b. Ubeyy'e sordum, O da; O, meydan Savaşında öldürülenler hükmündedir, dedi.

Arkasından kadı el-Cemaa diye bilinen Ebû'l-Hasen Ali b. Katral'a -etrafında bir gurup fukaha da bulunduğu halde- durumu sordum, bunlar da: Onu yıka, kefenle ve namazını kıl, dediler, ben de böyle yaptım. Bundan sonra ise, bu meseleyi Ebû'l-Hasen el-Lahînin et-Tabsira adlı eserinde ve başka kitaplarda gördüm. Eğer, bunu daha Önce görmüş olsaydım, onu yıkamaz, kanıyla ve elbiseleriyle onu derbederdim.

6. Allah Yolunda Şekid Olmanın Üstünlüğü:

Bu âyet-i kerîme, Allah yolunda öldürülüp, O'nun uğrunda şehid düşmenin sevabının büyüklüğüne delildir. O kadar ki, bu yolda şehid düşmek, günahları siler. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Allah yolunda öldürülmek, -borç müstesna- herşeye keffarettir. Az önce Cebrâîl (aleyhisselâm) bana böyle dedi."

İlim adamlarımız derler ki: Burada borcun sözkonusu edilmesi, borç hükmünde olan ve kişinin zimmetine taalluk eden diğer haklara da dikkat çekmektir. Gasb, batıl yolla malı almak, kasten öldüımek, yaralamak ve buna benzer diğer sorumluluklar da böyledir. Çünkü, bütün bunların cihad dolayısıyla mağfiret edilmemeleri borca nisbetle daha uygundur. Çünkü bunlar borçtan daha ağır sorumluluklardır. Bütün bunlar da sabit sünnette varid olduğuna göre, haseneler ve seyyiâtlar ile karşılıklı kısas (takas) ile gerçekleşir.

Abdullah b. Uneys der ki: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: "Allah, kulları" -ya da insanları diye buyurdu. Bu şüphe (hadis ravilerinden birisi olan) Hemmam b. Yahya'nın şüphesidir -böyle derken eliyle de Şam tarafına işaret ederek; "çıplak, sünnetsiz ve hiçbir şeysiz olarak haşredecektir." Biz: "Hiçbir şeysiz olmaları ne demektir? diye sorunca, şöyle buyurdu: "Beraberlerinde hiçbir şey bulunmaksızın (haşredilecekler). Onlara yakının da uzakta bulunanın da işiteceği bir sesle şöylece seslenir: Ben Melik olanım, Ben Deyyânım. Cennet ehlinden herhangi bir kimsenin, cehennemliklerden birisinin ondan yaptığı herhangi bir haksızlığın karşılığını talep ettiği halde cennete girmemesi gerekir. Cehennem ehlinden herhangi bir kimsenin de cennet ehlinden herhangi bir kimseye yaptığı bir haksızlığı karşılığını kendisinden taleb ettiği halde -bir tokat olsa dahi- girmemesi gerekir." Biz, şöyle dedik: Biz, Allah'ın huzuruna çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak varacağımıza göre bu nasıl olacak? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu; "Hasenat ile ve seyyiât ile (takas yapılarak)" diye buyurdu. Bu hadisi el-Haris b. Usâme rivâyet etmiştir.

Müslim'in Sahih'inde de Ebû Hüreyre'den rivâyete göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Müflis kimdir, bilir misiniz?" Şöyle dediler: Aramızda müflis, bir dirhemi ve hiçbir eşyası bulunmayana denir. Şöyle buyurdu: "Ümmetimden müflis, Kıyâmet günü namaz, oruç ve zekât (sevapları) ile birlikte gelir, diğer taraftan şuna sövmüş, buna iftira etmiş, diğerinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüş, bir diğerini vurmuş olarak gelir. Bu sefer buna daf ötekine berikine de hasenatından verilir. Eğer üzerindeki haklar ödenip bitirilmeden önce hasenatı tükenecek olursa, bu sefer diğerlerinin (haksızlık ettiği kimselerin) günahlarından alınıp onun üzerine bırakılır, sonra da o cehenneme atılır. "

Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, bir kimse, Allah yolunda öldürülür, sonra diriltilir, sonra tekrar öldürülür, sonra bir daha diriltilir, sonra yine öldürülecek olursa, eğer üzerinde borç kalırsa, onun bu borcu ödenmedikçe cennete giremeyecektir."

Ebû Hüreyre rivâyetle der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Mü’minin canı, üzerinde borç bulunduğu sürece muallaktadır."

Ahmed b. Zuheyr dedi ki: Yahya b. VaiFe bu hadis hakkında soruldu, O sahih bir hadistir, diye cevap verdi.

Denilse ki: Bu, bazı şehidlerin öldürülme sırasında cennete girmediklerine, ruhlarının da belirttiğimiz gibi kuşların kursaklarında olmadıklarına delalet etmektedir. Kabirlerinde de olmayacaklarına göre nerede olacaklardır? Deriz ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Şehidlerin ruhları cennet kapısının önünde ve Bârik diye anılan bir nehrin kıygındadır. Sabah ve akşam cennetten rızkları onlara çıkartılıp getirilir." Burada sözü edilenlerin bu kimseler olmaları muhtemeldir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İşte bundan dolayı İmâm Ebû Muhammed b. Atiyye şöyle demiştir: Bunlar (şehidler) tabaka tabakadırlar ve durumları farklı farklıdır. Hepsinin ortak özelliği ise, "rızıklandırılmaları" dır

İmâm Ebû Abdullah Muhammed b. Yezid b. Mâce el-Kazvinî Sünen'inde Süleym b. Âmir'den şöyle bir rivâyet nakletmektedir: Süleym dedi ki: Ben, Ebû Umâme'yi şöyle derken dinledim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: "Denizde şehid düşen, karada şehid düşen iki kişi gibidir Denizin tuttuğu kimse ise, karada öldürülerek kanma bulanmış kimsedir. İki dalga arası (denizde duran kimse) ise, Allah'a itaat uğrunda bütün dünyayı kateden kimse gibidir. Muhakkak aziz ve celil olan Allah, ölüm meleğini ruhları kabzetmekle görevlendirdi. Denizde şehid olanlar ise bundan müstesnadır. Bunların ruhlarını kabzetmeyİ şanı yüce'nin kendisi üstüne almıştır. Karada şehid düşenin borç müstesna bütün günahlarını bağışlar, denizde şehid düşenin de bütün günahlarını ve borcunu dahi bağışlar,"

7. Kişiyi Cennete Girmekten Alıkoyan Borcun Mahiyeti:

-Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- kişiyi cennete girmekten alıkoyan borç, kişinin o borcu ödeyecek mal bırakmakla birlikte ödenmesini vasiyet etmediği, yahut da ödeme gücü olduğu halde ödemediği ya da israi", yahut da beyinsizce harcama uğrunda borç alıp da ödemeden ölmesi sonucu bıraktığı borçlardır. Fakirliği, elinin darlığı dolayısıyla yerine getirilmesi gereken bir hakkı ifa etmek için borç alıp da borcunu ödeyecek bir şey de geri bırakmayana gelince, şüphesiz böyle birisini -inşaatları- cennete girmekten alıkoymayacaktır Çünkü, İslâm devlet yöneticisinin, böyle birisinin borcunu ödemesi farzdır. Bunu ya genel olarak zekâttan yahut zekâtta borca batmışların payından yahut da yine müslümanlara harcanması gereken ganimet paylarından öder. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim bir borç, yahut da bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakırsa, bunların sorumluluğu Allah ve Rasûlünedir. Kim de bir mal bırakacak olursa, o da mirasçılarınadır."

Bu hususa dair daha geniş açıklamaları, "et-Tezkire" adlı eserimizde kaydetmiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allah'a hamdolsun.

8. Rableri Nezdinde Rızıklanırlar:

Yüce Allah'ın:

"Rableri katında diridirler, rızıklanırlar" âyetinde şu takdirde hazfedilmiş bir muzaf vardır: Rablerinin kerem ve İüturları nezdinde... rızıklanırlar, demektir. Burada yer alan: “ Katında" kelimesi, son derece yakın olmayı gerektirir. Sîbeveyh'e göre bu kelimenin küçültme ismi yapılmaz. O halde buradaki indiyyet (katında, nezdinde olmak), bir ikram ifade eder. Yoksa, yakınlık ve mesafe anlamını ifade etmez.

"Rızıklanırlar" âyetinden anlaşılan ise, adeten bilinen rızıktır Burada sözü geçen hayattan kasıt, anılış itibariyle bir hayattır, diyen kimseler ise, buradaki rızkı da güzel övgü onlara rızık olarak verilir, diye açıklamışlardır. Ancak birinci açıklama hakikat anlamına göredir

Şöyle de denilmiştir; Şüphesiz ki, istedikleri gibi uçup kondukları o hallerinde ruhlar, cennet kokularını, hoş şeylerini, nimetlerini ve sevindirici hususlarını ruhlara yakışan bir şekilde -ona rızık olarak verilen şeylerde- idrâk eder ve bunlarla zevklenir, lezzet alır. Cismani lezzetlere gelince, bu ruhlar, bedenlerine iade edileceği vakit, Allah'ın kendileri için hazırlamış olduğu bütün nimetleri de tamamıyla alır ve tadar. Bu güzel bir açıklamadır. Her ne kadar bir çeşit mecazî bir açıklama ise de, bizim tercih ettiğimiz görüşe de uygun bir açıklamadır. Başarıyı ihsan eden yüce Allah'tır.

"Sevinerek" kelimesi,

"rızıklanırlar"daki zamirden hal mevkiindedir. Bununla birlikte "diri olanlar"ın sıfatı olmak üzere günlük konuşma esnasında; “Sevinirler," şeklinde kullanmak da mümkündür.

Buradaki sevinç (ferah) sürür manasınadır. Bu âyet-i kerimedeki lütuf ve keremden kasıt isev sözü geçen nimetlerdir. İbn. es-Semeykâ bu kelimeyi “.....” şeklinde "fe" harfinden sonra elif ile okumuştur ki, bunlar da İki ayrı söyleyiştir, en-Nehhâs der ki: Bu kelimenin Kur'ân. dışında merfu' olarak okunması caizdir ve o takdirde "diriler"e sıfat olur.

Yüce Allah’ın:

"Arkalarından henüz kendilerine katılmayanlara... müjdelemek isterler" âyetinin anlamı şudur: Yani onlar -kendileri de fazilet sahibi olmakla birlikte- fazilet itibariyle kendilerine kavuşamayan kimselere müjdelemek isterler, demektedir.

Müjdelemek (istibşâr), asıl itibariyle Ten kelimesinden gelmektedir. Çünkü, insanın sevinmesi halinde, bu sevincin etkileri yüzünde görülür. es-Süddî der ki: Şehide, kardeşlerinden yanına gelecek olan kimselerin sözkonusu edildiği bir kitap getirilir. O da tıpkı çoktandır görmedikleri bir kimsenin geliş müjdesi dolayısıyla dünyadaki kimselerin sevinci gibi sevinir.

Katâde, İbn Cüreyc, er-Rabi’ ve başkaları da derler ki: Onların sevinmeleri, şöyle demeleridir: Dünyada geride bıraktığımız kardeşlerimiz, peygamberleriyle birlikte Allah yolunda çarpışmaktadırlar.

Onlar da şehid düşecekler ve bizim içinde bulunduğumuz bu büyük lütufların bir benzerine nail olacaklardır. Bundan dolayı onlar adına sevinir ve mesrur olurlar.

Şöyle de denilmiştir: Burada henüz kendilerine katılmamış olanlar dolayısıyla sevinmek ile, Öldürülmeseler dahi bütün mü’minlere işaret vardır. Çünkü onlar, Allah'ın mükâfatının vuku bulduğunu yakinen görünce, İslâm dininin, Allah'ın kendisine bağlamlması sebebiyle kullarını mükâfatlandırdığı hakkın kendisi olduğunu da görürler. İşte bundan dolayı, Allah'ın kendilerine vermiş olduğu lütuflan dolayısıyla kendileri İçin sevindikleri gibi, mü’minlere de kendileri için bir korku bulunmadığı ve üzülmeyecekleri müjdesini vermek isterler. ez-Zeccâc ve İbn Fûrek, bu anlamı kabul etmişlerdir.

171. Âyetin Tefsiri

Onlar, Allah'tan gelen bir nimet ve bir lütuf ile ve Allah'ın mü’minlerin mükâfatını boşa çıkarmayacağı müjdesi ile sevinirler.

Yani onlar, Allah'tan cennet ile mükâfatlandırılacakları müjdesi ile sevimden Allah'tan bir mağfiret ile sevinirler, diye de açıklanmıştır.

"Ve bir lütuf ile" âyeti ise, açıklamayı daha da İleriye götürmek içindir. Çünkü lütuf, zaten nimetin kapsamı içerisindedir. Ayrıca bunda, bu nimetin genişliğine ve bunun dünya nimetleri gibi olmadığına da bir delil vardır. Nimetten sonra lütfün te'kid olmak üzere geldiği de söylenmiştir.

Tirmizî, el- Mikdâm Ma'dikerib'den şöyle dediğini rivâyet eder Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şehidin Allah nezdinde altı özelliği vardır -Tirmizî ve İbn Mâce de bu şekilde "altı" denilmekle birlikte sayıca bunlar yedi tanedirler. Kanının ilk damlası ile birlikte ona mağfiret olunur, cennetteki yeri gösterilir, kabir azabından korunur, en büyük korkudan yana emin olur, başına tek bir yakutu dahi dünyadan ve dünyadaki heışeyden hayırlı olan vakar tacı konulur, huru'l İynden yetmiş iki hanım ile evlendirilir, akrabalarından da yetmiş kişiye şefaati kabul edilir." Tirmizî dedi ki: Bu, hasen, sahih, garib bir hadistır.

İşte bu, şehidin mazhar olacağı nimet, lütuf ve keremin açıklamasıdır. Bu anlamdaki rivâyetler de pek çoktur. Mücâhid'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kılıçlar cennetin anahtarlarıdır.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Yüce Allah, şehidlere lütfedip de ben dahil hiçbir peygambere lütfetmediği beş büyük ihsanda bulunmuştur. Bunlardan birisi şudur: Bütün peygamberlerin ruhlarını ölüm meleği kabzetmiştir. Benim ruhumu dahi kabzedecek odur. Şehidlerin ise, kudreti ile dilediği şekilde ruhlarını Allah kabzeder. Ölüm meleğini onların ruhlarına musallat kılmaz. İkincisine gelince, bütün peygamberler öldükten sonra yıkanmışlardın Ben de ölümden sonra yıkanacağını. Şehidler ise yıkanmazlar Onların dünya suyuna ihtiyaçları yoktur. Üçüncüsü, bütün peygamberler kefenlenmişlerdir. Ben de kefenleneceğim. Şehidler ise kefenlenmezler, Aksine onlar elbiseleriyle defnedilirler Dördüncüsü, peygamberler ölümlerinden sonra "ölüler" diye adlandırılırlar. Bana da öldükten sonra "öldü" denilecektir. Şehidlere ise ölüler denilmez. Beşincisi, bütün peygamberlere Kıyâmet gününde şefaat imkânı verilecektir. Aynı zamanda benim de şefaatim Kıyâmet gününde olacaktır. Şehidlere gelince, onlar hergün şefaat edecekleri kimselere şefaat ederler."

Yüce Allah'ın:

“Ve Allah'ın...” âyetini, el-Kisaî "elif" harfini esreli olarak okumuş, diğerleri ise üstün olarak okumuşlardır. Üstün olarak okumanın anlamı şudur: Onlar, Allah'tan bir nimetin müjdesiyle sevindikleri gibi, şüphesiz yüce Allah'ın mü’minlerin mükâfatını boşa çıkarmayacağı müjdesi ile de sevinirler. Esreli olarak okuyanların kıraatine göre bu, yeni bir cümle olur. (Buna göre) anlam şöyle olur: "... Ve bir lütuf ile sevinirler. Şüphesiz ki Allah, mü’minlerin mükâfatını boşa çıkarmaz." Bunun delili de İbn Mes'ûd'un: Allah mü’minlerin mükâfatını boşa çıkarmaz, şeklindeki kıraatidir.

172. Âyetin Tefsiri

Kendileri yara aldıktan sonra, yine Allah'ın ve Peygamberin davetine koşanlar, onlardan iyilik edenler ve sakınanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.

"...anlar,... enler" mübtedâ olarak ref mahallindedir. Haberi ise;

"kendileri yara aldıktan sonra" anlamındaki buyruktur. “.....” Bununla birlikte "mü’minler"den yahut da "kendilerine katılmayanlar" anlamındaki âyetten bedel olmak üzere cer mahallinde olması da mümkündür.

"Davetine koşanlar", çağrısını kabul edenler, icabet edenler anlamındadır. "Sin" ve "te" harfleri fazladan gelmiştir. Şairin şu mısraı da bu kabildendir:

"İşte o vakit çağrıyı kabul eden hiçbir kimse ona karşılık vermedi."

Buhârî İle Müslim'de Urve b. ez-Zübeyr'den şöyle dediği nakledilmektedir: Âişe (radıyallahü anhnhâ) bana dedi ki: Senin baban (ez-Zübeyir b. el-Avvâm) da yara aldıktan sonra Allah'ın ve Rasûlünün çağrısını kabul eden kimselerden idi. Bu lâfız, Müslim'indir.

Yine Urve b. ez-Zübeyr, Hazret-i Âişe'den şöyle dediğini nakletmektedir: Ey kardeşimin oğlu, senin iki baban -babası ez-Zübeyr ile anne tarafından dedesi Hazret-i Ebû Bekir'i kastediyor- kendilerine yara isabet ettikten sonra Allah ve Rasûlünün çağrısına uyan kimselerdendiler. Devamla dedi ki: Müşrikler, Uhud'dan ayrılıp Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ve ashabına isabet edenler isabet ettikten sonra, geri döneceklerinden korktular, bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: "Bizim henüz gücümüzün yerinde olduğunu bilmeleri için onların arkasından gitmeye kim gelir?" Ebû Bekir ve ez-Zübeyr, yetmiş kişi ile birlikte gidenler arasında idiler. Ve (Kureyşlilerin.) arkasından yola çıktılar. Onlar geldiklerini haber alınca da Allah'tan bir nimet ve bir lütuf ile geri döndüler.

Âişe (radıyallahü anhnhâ) Hamrâül-Esed gazvesinde meydana gelen olaylara işaret etmektedir. Hamrâü'l-Esed ise Medine'den yaklaşık sekiz millik uzaklıktadır. Şöyle olmuştu: Uhud'un ertesi günü olan pazar günü, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerin arkasından gftmek üzere insanlar arasında ilanda bulunup şöyle dedi: "Bizimle birlikte ancak dün orada bulunan kimseler çıksın. Onunla beraber îkiyüz mü’min kişi yola çıktı. Buhârî'de de şöyle denilmektedir: (Peygamber) buyurdu ki: "Onların arkasından kim gider?" Onlardan yetmiş kişi ortaya çıktı, Aralarında -önceden de geçtiği üzere- Ebû Bekir ve ez-Zübeyr de vardı” Hamrâü'l-Esed'e varıncaya kadar yollarına devam ettiler. Böyle-Hkle düşmanı korkutmuş oluyordu. Aralarında ağır yaralı yürüyemeyecek ve bineği de bulunmayan kimseler de vardı. Hatta başkalarının boyunları üzerinde taşınanlar dahi vardı. Bütün bunlar ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emrini yerine getirmek ve cihada rağbet için yapılmıştı.

Âyet-i kerimenin oldukça ağır yaralı, biri diğerine yaslanan, bununla birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber yola koyulan Abduleşhel oğullarından iki kişi hakkında indiği de söylenmiştir, (Hazret-i Peygamber ve beraberindekiler) Hamrâü'l-Esed'e ulaştıklarında Nuaym b. Mes'ûd ile karşılaştılar. Onlara, Ebû Süfyan b. Harb'in ve beraberindeki Kureyşlilerin toparlanıp bir araya geldiklerini ve Medine'ye gidip oranın halkını toptan İmha etmeyi kararlaştırdıklarını söylediler. Bunun üzerine yüce Allah'ın kendilerinin söylediğim bize haber verdiği: "Allah bize kâfidir, O ne güzel vekildir" sözlerini söylediler

Kureyş bu kararı vermişken, onlara Huzaalı Ma'bed denilen birisi gelmişti. Huzaalılar ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile antlaşmalı kimseler idiler ve onun sırlarını saklayan, iyiliğini samimi olarak isteyen kimselerdi. Ma'bed, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının durumunu ve yaptıklarını görmüştü. Kureyşlilerin de Medinelileri imha etmek için geri dönme kararlarını görünce, bundan duyduğu korku ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabına olan samimi iyilik arzulan, Kureyşlileri korkutmaya itti ve onlara şöyle dedi: Ben, Muhammed’i ve arkadaşlarını Hamrâü'l-Esed denilen yerde büyük ordu ile birlikte bırakmış bulunuyorum. Ondan geri kalanlar da onun etrafında toplanmış, sizi ele geçirmek için yanıp tutuşuyorlar. Kendinizi kurtarmaya bakın, kendinizi kurtarmaya bakın. Ben size geri dönmemenizi tavsiye ederim. Allah'a andederim ki, gördüğüm durum hakkında bir takım beyitlerden oluşan bir şiir söylemekten kendimi alamadım. Ona: Söylediğin şiir nedir? dîye sordular. O da şöyle dedi: Dedim ki:

"Yıkılıyordu nerdeyse bineğim uğultulardan

Yer üzerinden bölük bölük atlılar sel gibi akınca

Şerefli uzun boylu aslanlar vardı sırtında atların

Düşmanla karşılaştıklarında sebat göstere silah kuşanmışlardı onlar

Yeri aşağı doğru eğimli s ana re asm a koşmaya başladım;

Hiç bozguna uğramamış kumandanlarıyla tepede göründüklerinde

(Ebû Süfyan) b. Harb'in vay haline! Sizinle karşılaşırlarsa! dedim.

Ova atlarla ve uğultularıyla dolup taşınca

Ben Mekkelileri sabah vakti uyarıyorum,

Aralarında uyanık ve akıllı olan herkesi

Ahmed'in ordusundan; onunla birlikte olanlar sıradan kimseler değildir, çünkü

Benim bu uyarım asılsız bir sözdür diye damgalanamaz."

Bu, Ebû Süfyan'ın ve beraberindekilerin kararlarından dönmelerine sebep oldu. Allah kalplerine korku saldı. Korkuyla alelacele Mekke'ye döndüler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da ashabı ile birlikte muzaffer bir şekilde Medine'ye geri döndü. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sonra da kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'tan bir nimet ve lütuflageri döndüler " (Âl-i İmrân, 3/174) Yani, herhangi bir Savaş olmaksızın ve korku duymaksızın geri döndüler. Câbir b. Abdullah, Peygamber ile birlikte çıkmak için izin istedi, ona izin verdi. Yüce Allah da büyük mükâfatın artık bu ikinci çıkışları ile gerçekleşmiş olduğunu da onlara haber verdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Şüphesiz ki o, (Hamrâü’l-Esed çıkışı) bir gazvedir" diye buyurdu, işte Cumhûrun bu âyet-i kerimeyi tefsin bu şekildedir.

Ancak, Mücâhid ve İkrime -yüce Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- istisna olarak şöyle derler: Bu âyet-i kerîme, yüce Allah'ın:

"Onlar ki, insanlar kendilerine: ..." âyetinden itibaren

"Allah büyük bir lütuf sahibidir." (Âl-i İmrân, 3/173-174) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın küçük Bedir gazvesine çıkışı hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Peygamber efendimiz, Uhud'da Ebû Süfyan ile vaidleştikleri için Medine'nin dışına çıkmıştı. Zira Ebû Süfyan: Sizinle karşılaşma zamanımız ve yerimiz gelecek sene Bedir olsun, demişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Evet deyiniz" diye buyurmuştu. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Bedir'e doğru çıkmıştı.

Orada büyük bir pazar da kuruluyordu, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına bir kaç dirhem verdi. Bedir'e yakın bir yerde Eşca'lı Nuaym b. Mes'ûd yanına gelerek Kureyşlîlerin kendilerine katılanlarla birlikte toplanıp onunla Savaşmak üzere yola çıktıklarını haber verdi. Müslümanlar bundan korkuya kapıldılar. Ancak: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" dediler. Ve Bedir'e varıncaya kadar yollarına devam ettiler. Ancak kimseyi görmediler. Pazarın kurulmuş olduğunu gördüler, beraberlerinde bulunan dirhemleriyle yiyecek şeyler ve ticaret malları satın aldılar. Herhangi bir Savaş ve sıkıntı ile karşılaşmaksızın geri döndüler, ticaretlerinde de kar ettiler. İşte Yüce Allah'ın:

"Allah'tan bir nimet ve Lütufla geri döndüler" âyeti ile anlatılan bunlardır. Yani, bu ticaretlerde Allah'ın üstün lütuf ve nimetini elde ettiler, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

173. Âyetin Tefsiri

Onlar ki, insanlar kendilerine: "İnsanlar size karşı kuvvet topladılar, onlardan korkun" dedikleri zaman bu, onların imanını artırdı da: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" dediler.

Yüce Allah'ın:

"Onlar ki, insanlar kendilerine... dedikleri zaman" âyeti hakkında farklı görüşler vardır. Mücâhid, Mukâtil, İkrime ve el-Kelbî der ki: Burada bu sözü söyleyen kişi, Eşca'lı Nuaym b. Mes'ûd'dur. Ancak lâfız umumî olmakla birlikte manası özeldir. Yüce Allah'ın:

"Hayır, onlar insanları kıskanırlar..." (en-Nisâ, 4/54) âyetinde olduğu gibi. Burada insanlarla kastedilen özel olarak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dır.

es-Süddî der ki: Bu (Nuaym), bu iş karşılığında kendisine bir mükâfat vadedilen Bedevî bir Araptır.

İbn İshak ve bir topluluk da şöyle demişlerdir: Burada

"insanlar" ile Abdulkays kafilesi kastedilmektedir. Bunlar, Ebû Süfyanın yanından geçince o, müslümanların maneviyatını kırmak kastıyla onlara birtakım telkinlerde bulunarak onları gönderdi. Burada "insanlar"dan kastın münafıklar olduğu da söylenmiştir. es-Süddî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı, Ebû Süfyan ile sözleşme gereği küçük Bedir'e çıkmak üzere hazırlık yaptıklarında, münafıklar yanlarına gelip şöyle dediler. Biz size onlara karşı çıkmamanızı söyleyen arkadaşlarınızız. Siz, bize karşı geldiniz. Onlar sizin yurdunuzda sizinle Savaştılar ve galip geldiler. Eğer onların yurtlarında yanlarına gidecek olursanız, sizden kimse geri dönemeyecektir. Bunun üzerine mü'mînler: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir! dediler." Ebû Ma'şer de der ki: Tihame halkından Huzeyl'lilere mensub bir gurup Medine'ye geldi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın arkadaşları onlara Ebû Süfyân'a dair soru sordular, Onlar da: Onlar size karşı çok büyük kalabalıklar topladılar. O bakımdan onlardan korkun ve çekinin. Sizin onlara karşı koyacak gücünüz yoktur, dediler

Bu görüşlere göre ise "İnsanlar", ifade ettiği anlama uygun olarak çoğul anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Îmanın Artıp Eksilmesi:

Yüce Allah'ın:

"Bu, onların imanını artırdı" âyetine gelince, insanların sözleri onların imanlarını artırdı- Yani, onların dinlerine olan lasdik ve yakinlerinî, dinlerine yardımcı olmaktaki kararlılıklarını, onların güçlerini, cesaretlerini ve hazırlıklarım artırdı demektir. Bu anlamı ile imanın artışı, amellerdeki bir artışı ifade eder.

İlim adamları imanın artıp eksilmesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu husustaki inanç, şu esasa dayanır: Tek bir hususu ve tek herhangi bir şeyi bir tasdikten ibaret olan îman , başlı başına muayyen ve tek bir şeydir. Bu husule geldi mi, onunla beraber herhangi bir fazlalık sözkonusu olmaz. Ortadan kalktı mı da ondan geriye birşey kalmaz, O halde geriye yalnızca onun bizzat kendisiyle değil de ona taalluk eden hususlarda artış ve eksilmeden başka birşey kalmamaktadır,

O bakımdan bir gurup ilim adamının kanaatine göre îman , kendisinden sadır olan ameller bakımından artıp eksilir. Özellikle de pek çok ilim adamı, itaatlere de îman ismini verirler. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Îman, yetmiş küsur bölümdür. Bunun en üstünü Lâ ilahe illallah sözü, en aşağısı ise yoldan rahatsızlık veren şeyleri kaldırmaktır." Bunu Tirmizî rivâyet etmiştir. Müslim'de de şu fazlalık vardır: "Haya da imandan bir bölümdür."

Hazret-i Ali'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Îman, önceleri kalpte beyaz bir parıltı olarak ortaya çıkar. Îman arttıkça bu parıltı da artar.

Hazret-i Ali'nin sözünde -parıltı anlamı verilen-: “.....” kelimesi ile ilgili olarak el-Asmaî şöyle demektedir: Bu kelime, nükte ve buna benzer bir beyazlıktır. Bundan dolayı dudağında bir parça beyazlık bulunan ata, (.........) denilir. Muhaddisler bu kelimeyi "lâm" harfini üstün ile kullanırlar. Araplar ise bunu ötreli kullanırlar, "Şüphe, duhme ve humre" kelimeleri gibi.

Hazret-i Ali'nin bu ifadesinde de imanın artıp eksildiğini kabul etmeyenlere karşı bir delil vardır. Çünkü O: îman arttıkça bu parıltı da artar. Tâ ki, bütün kalp bembeyaz oluncaya kadar, demektedir İşte münafıklık da bu şekildedir. O da kalpte siyah bir karartı olarak ortaya çıkar. Münafıklık arttıkça kalp bütünüyle kararıncaya kadar kararmaya devam eder.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Îman bir arazdır. O, iki ayrı zamanda aynı şekilde olmaz, O bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve salih kimseler İçin îman , ardı arkasına değişkendir Mü’min kalbe onun mislinin ard: arkasına gelmesi ve fiilen bulunuşunun devamlılığı itibariyle artmaya devam eder. Mü’min kalbin gaflete ardı arkasına düşmesi sonucunda da eksilir. Ebû'l-Meâli bu hususa işaret etmiştir. Bu mana, şefaat hadisinde de görülmektedir. Sözkonusu bu şefaat hadisi, Ebû Said el-Hudrî rivâyet etmiş olup, Müslim de bunu Sahihinde kaydetmektedir. Bu hadiste şöyle denilmektedir: "Mü’minler derler ki, Rabbimiz, onlar bizim kardeşlerimizdir. Bizimle birlikte namaz kılar, oruç tutar, haccederlerdi. Onlara: Bildiğiniz kimseleri çıkartın, denilir ve cehenneme sûretlerini yakmak haram kılınır. Onlar da ateşin kimisinin bacaklarının ortasına kadar, kimisinin dizkapaklarına kadar ulaşmış olduğu pek çok kimseyi cehennemden çıkartırlar. Sonra da: Rabbimiz orada kendilerini çıkartmamızı emrettiğin kimselerden bir kimse kalmadı, derler. Yine; Geri dönün, kalbinde hayır namına bir dinar ağırlığı kadar bulduğunuz herkesi oradan çıkartının, buyurur. Yine pek çok kimseyi çıkartırlar. Sonra da: Rabbimiz, bize (çıkartmayı) emretmiş olduklarından kimse bırakmadık, derler. Sonra tekrar: Haydi dönünüz, kimin kalbinde hayır namına yarım dinar ağırlığı birşey bulursanız onu çıkartınız, der. Yine onlar, pek çok kimseyi çıkarttıktan sonra, Rabbimiz derler. Bize (çıkartmayı) emrettiğin kimselerden hiçbir kimse bırakmadık. Sonra söyle buyurur: Geri dönünüz, kalbinde hayır namına zerre ağırlığı kadar birşey bulduğunuz herkesi çıkartınız" diye hadisin geri kalan bölümünü zikretti.

Şöyle de denilmiştir: Bu Hadîs-i şerîfte îman 'dan kasıt kalbin amelleridir. Niyet, ihlâs, havf, nasihat ve buna benzer şeylerdir. Bunlara îman ismini vermesi, bunların îman mahallinde bulunmalarından dolayıdır. Yahut da îman ile, Arapların bir şeye yakın olanlara yahut da herhangi bir sebep dolayısıyla ondan olan şeylere de o şeyin isîmini vermeleri şeklindeki adetlerine uygun olarak başka şeyleri kastetmiştir.

Bu açıklamanın delili de şefaatçilerin kalbinde hayır namına zerre ağırlığı kadar bir şey olan kimseleri çıkarttıktan sonra, "artık biz orada hayır namına birşey bırakmadık" demeleridir. Halbuki yüce Allah, bundan sonra da lâilâhe illallah diyenlerden pek çok kimseyi çıkartacaktır ki, bunlar kafi olarak mü’mindirler. Ve mü’min olmasalardı onları zaten çıkartmazdı.

Diğer taraftan, üzerine mislinin de konulduğu ilk varlık (imanın esası) bulunmayacak olunsa, artış da eksiliş de sözkonusu olmaz. Böyle bir şey ise hareket hakkında kabul edilir. Şanı yüce Allah, bağımsız olarak bir ilmi yaratıp da bununla beraber onun mislini yahut da onun misli olan şeyleri bir takım bilgiler (malumat) dolayısıyla yaratacak olursa, onun ilmi artmış olur. Eğer, yüce Allah, misli olan şeyleri yok edecek olursa, ilmi eksilir. Yani, imanın artışı da sözkonusu olmaz. Aynı şekilde yüce Allah bir hareketi yaratıp onunla beraber o hareketin benzeri bir hareketi ya da benzerlerini yaratacak olursa aynı şey sözkonusudur.

İlim adamlarından bir gurubun kanaatine göre, imanın artıp eksilmesi ise, ancak deliller dolayısıyla söz konusu olabilir. Bir kimsenin îmana dair sahip olduğu deliller artarsa, bu hususta: işte bu, imandaki bir artıştır, denilir.

Bu husustaki görüşlerden birisine göre, işte peygamberlerin diğer insanlara üstünlüğü de bu bakımdandır. Çünkü onlar, imanı diğer insanların bildikleri şekil ve yollardan daha pek çok şekil ve yollarla öğrenip bilmişlerdir. Bu görüş âyetin muktezası dışındadır. Zira, imanın artışının deliller bakımından sözkonusu edilmesi abu âyet çerçevesindeb düşünülemez.

Bir başka kesimin kanaatine göre, imanın artışı ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hayatta olduğu süre içerisinde tarzlara ve haberlere dair âyetlerin inişi ile ve zaman boyunca da bunları daha önce bilmezken, sonradan bunları bilmek suretiyle sözkonusu olur. İşte imanın artışı ancak bundan ibarettir. Buna göre imanın artışını söylemek mecazî bir ifade olur. Ve bu açıklamaya göre de imanda eksilme düşünülemez. Ancak eksiklik, bilinen kimseye izafetle düşünülebilir. Bunu bilelim.

Yüce Allah'ın:

"Allah bize yeter! O ne güzel vekildir, dediler." Yani, Allah bize yeter.

“.....”: Yetmek, “.....” kelimesinden alınmadır ki, kâfi gelmek demektir. Şair de şöyle demektedir:

"Evimizi keş ve yağ ile doldurur(sun)

Artık zenginlik, tokluk ve suya kanmışlık olarak bu kadarı yeter."

Buhârî de İbn Abbâs'tan, yüce Allah'ın:

"Onlar ki, insanlar kendilerine: İnsanlar size karşı kuvvet topladılar onlardan korkun, dedikleri zaman.., Allah bize yeter, O ne güzel vekildir dediler" âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu sözü, İbrahim el-Halil (aleyhisselâm) ateşe atıldığı zaman söyledi, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) da insanlar kendisine: "Muhakkak, insanlar size karşı kuvvet topladılar" dedikleri zaman söyledi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

174. Âyetin Tefsiri

Sonra da kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'tan bir nimet ve lütufla geri döndüler. Allah'ın rızasına uydular. Allah çok büyük bir lütuf sahibidir.

İlim adamlarımız der ki: Onlar işlerini Allah'a havale edip kalpleriyle de O'na güvenip dayanınca, Allah da onlara mükâfat olarak şu dört hususu verdi: Nimet, lütuf, onlara gelecek kötülükleri bertaraf etmesi ve rızasına tabî oluş. Allah da hem onların kendisinden (mükâfatından) razı olmalarını sağladı, hem de onlardan razı oldu.

175. Âyetin Tefsiri

O Şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. O halde onlardan korkmayın Benden korkun, eğer mü’min iseniz.

İbn Abbâs ve başkaları der ki: Bu âyetin anlamı şudur: Şeytan sizi dostları ile korkutur. Yahut dostlarından korkutur taktirindedir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde de:

"Çetin bir azâbı (ile) korkutmak için..." (el-Kehf, 18/2) diye buyurmaktadır, O, sizleri çetin bir azâb ile korkutmak için... anlamındadır. Buna göre âyet-i kerîme şeytan kâfir ile mü’minî korkutur, demektir.

el-Hasen ve es-Süddî ise derler ki; Âyetin anlamı şudur: O ancak münafık olan dostlarını korkutur ki, müşriklerle Savaşa çıkmayıp otursunlar, Allah'ın dostlarına gelince şeytan onları korkutmaya kalkışacak olursa ondan korkmazlar.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada kasıt şudur: Sizi kâfirlerin kalabalıkları ile korkutan kişi, insan şeytanlarından bir şeytandır. Sözkonusu bu kişi ise daha önce geçtiği üzere, konu ile ilgili farklı görüşlere göre, ya Nuaym bin Mes'ûd'dur ya da diğerleridir.

"O halde onlardan korkmayın" yani yüce Allah'ın:

"İnsanlar size karşı kuvvet topladılar" âyetinde sözü geçen kâfirlerden korkmayınız. Yahutta eğer âyetin; o sizi kendi dostlarını ileri sürerek korkutur anlamında olduğu kabul edilirse, zamir şeytanın dostlarına raci olur.

Yüce Allah'ın:

"Benden korkun" âyetine gelince; eğer sizler Benim vaadimin doğru olduğunu kabul eden kimseler İseniz, emirlerimi terk etmekten Benden korkunuz, demektir.

Arapçada havf, korku ve dehşet demektir. (Aynı kökten gelen:) "el-hâ-i'e" ise toplanan balın içine konulduğu derin bir torba (kırba) demektir.

Seni b. Abdullah der ki: Bazı sıddîklar İbrahim el-Halil'in yanına gelip şöyle dediler: Korku nedir? O şöyle dedi: Korku; güven duyacağın yere ulaşıncaya kadar güven duymamaktın Sehl dedi ki: er-Rabî b. Haysem demirci körüğünün yanından geçti mi bayılır düşerdi. Ali b. Ebî Tâlib'e bu durum anlatıldı. O da şöyle dedi: Bu iş başına geldi mi bana haber veriniz. Bu iş başına gelince durumu Hz- Ali'ye bildirdiler. Hazret-i Ali geldi, elini gömleğinin içine soktu, kalbinin şiddetle çarptığını görünce şöyle dedi: Ben şahitlik ederim ki bur çağınızın insanları arasında (ilâhî azaptan) en çok korkan kimsedir.

O halde yüce Allah'tan korkan kişi dünyada ya da âhirette Allah'ın kendisini cezalandırmasından korkan kişi demektir. İşte o bakımdan şöyle denmiştir: Korkan kişi ağlayıp gözlerini silen kişi değildir. Asıl korkan kişi kendisinden dolayı azaba çekileceğinden korktuğu şeyleri terk edendir.

Yüce Allah kullarına kendisinden korkmalarını farz kılarak şöyle buyurmuştur:

"Benden korkun, eğer mü’min iseniz." Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ve yalnız Benden korkun!" (el-Bakara, 2/40) Mü’minleri de Allah'tan korkmakla överek şöyle buyurmaktadır:

"Üstlerinde Rablerinden korkarak ne emrolunurtarsa onu yaparlar." (en-Nahl, 16/50)

İşaret erbabının korkuya dair bir takım ifadeleri vardır ki, bunların dönüp vardıkları yer bizim sözünü ettiğimiz bu husustur, Üstad Ebû Ali ed-Dakkâk der ki: Ebû Bekr bin Fûrek (Allah'ın rahmeti üzerine olsun)e rahatsızlığı dolayısı ile ziyaret etmek üzere girdim. Benî görünce gözleri yaşardı. Ona şöyle dedim: Şüphesiz Allah sana afiyet verecek, şifa verecektir. Bana şöyle dedi: Sen benim ölümden korktuğumu mu sanıyorsun? Ben ölümden sonrasından korkuyorum.

İbn Mâce'nin Süneninde de Ebû Zer'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurduki: "Ben sizin görmediğinizi görür işitmediğinizi işitirim. Sema gıcırdamaktadır. Gıcırdamakta da haklıdır Çünkü yüce Allah'a secde ederek alnını koymuş bir meleğin olmadığı dört parmaklık bir yer dahi yoktur, Allah'a yemin ederim, eğer benim bildiğimi bilirseniz pek az güler, pek çok ağlardınız. Yataklarda kadınlardan zevk almazdınız. Yüce Allah'a yalvarıp yakarmak üzere yollara koyulurdunuz. Allah'a yemin ederim orakta biçilen bir biîki olmayı çokça arzu ederdim." Bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiş ve: Hasen garib bir hadistir, demiştir. Bu hadis bir başka yolla da rivâyet edilmektedir. Buna göre "gerçekten orak ile biçilen bir ağaç (bitki) olmayı temenni ederdim" sözlerini Ebû Zer söylemiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

176. Âyetin Tefsiri

Küfürde yarışanlar seni ütmesin. Şüphesiz onlar Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah onlara âhirette hiçbir nasib bırakmamak istiyor. Onlar için büyük bir azâb vardır.

Âyetin Nüzul Sebebi ve Kastedilenler:

Yüce Allah'ın:

"Küfürde yarışanlar seni üzmesin" âyetinde sözü geçen kimseler önce İslâm'a giren sonra da müşriklerden korkarak irtidad eden kimselerdir Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan dolayı üzülünce yüce Allah da:

"Küfürde yarışanlar seni üzmesin" âyet-i kerimesini indirdi. el-Kelbî der ki: Bununla yüce Allah münafıkları ve yahudilerin elebaşılarını kastetmektedir Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kitaptaki niteliklerini gizleyip açıklamadılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Şöyle de denilmektedir; kitap ehli îman etmeyince bu, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a ağır geldi. Çünkü insanlar onların yaptıklarına bakıyor ve: Bunlar kitap ehlidir, diyorlardı. Eğer Muhammed'in söylediği doğru olsaydı elbette ona uyarlardı, Bunun üzerine:

"... seni üzmesin" âyet-i kerimesi nazil oldu.

Âsım, yüce Allah'ın:

“Seni üzmesin," âyetini nerede olursa olsun, "ye" harfini ötreli "ze" harfini esreli olarak: “.....” şeklinde okumuştur. Bundan tek istisna, Enbiyâ Sûresi'nde yer alan:

"O en büyük korku onları üzmez" (el-Enbiyâ, 21/103) âyetindeki bu kelimeyi "yâ" harfini üstün "ze" harfini ötreli olarak okumuştur. Ebû Cafer ise bunun tam zıddını okumaktadır. İbn Muhaysın ise hepsinde "ye" harfini ötreli "ze" harfini de esreli olarak okur. Diğerleri ise bu kelimeyi nerede geçerse geçsin "ye" harfini üstün "ze" harfini de ötreli olarak okurlar. Bu iki farklı okuyuş İki ayrı söyleyiştir. Ancak birincisi iki söyleyişten daha iasih olanıdır. Bu açıklamayı en-Nahhâs yapmıştır

Muzâri'inde "ye" harfinin ötreli okunduğu mazi kullanımıyla şair şöyle demektedir:

"Sabahım geçip gitti, ama bu diyar beni üzdü."

"Yarışanlar" anlamındaki kelimeyi genel olarak herkes: “.....” şeklinde okurken Talha ise bunu: “.....” diye okumuştur.

ed-Dahhâk der ki: Burada kastedilenler Kureyş'in kafirleridir. Başkası ise, münafıklardır, demektedir. Daha önce sözünü ettiğimiz kimseler olduğu da söylenmiştir, bütün kâfirler hakkında umumi olduğu da söylenmiştir.

Bunların küfürde yarışmaları İse Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın aleyhine birbirlerine destek vermeleridir. el-Kuşeyrî der ki: Kâfirin küfrü dolayısıyla üzülmek bir itaattir. Fakat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kavminin küfrü dolayısıyla aşırı derecede üzülürdü. Bu şekilde aşırı üzülmesi ona yasaklandı. Nitekim yüce Allah başka yerlerde de şöyle buyurmaktadır:

"O halde onlara karşı hasretler duyarak kendini öldürme!" (Fatır, 35/8);

"Onlar bu söze îman etmezler diye ar katarından üzülerek kendini helâk edeceksin neredeyse" (el-Kehf- 18/6)

"Şüphesiz onlar Allah'a zarar veremezler" yani Allah'ın mülkünden, saltanat ve egemenliğinden hiçbir şey eksiltemezler Yani küfürleri dolayısıyla Allah'ın mülk ve saltanatında bir eksiklik olmaz. Nitekim Ebû Zer’den rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), şanı yüce ve mübarek olan Allah'tan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir:

"Kullarım! Şüphesiz Ben kendime zulmetmeyi haram kıldım, aranızda da onu haram kıldım. O bakımdan birbirinize zulmetmeyiniz. Kullarım! Kendisine hidâyet verdiklerimin dışında hepiniz sapıksınız. O bakımdan Benden hidâyet dileyin sizi hidayete ileteyim- Kullarım! Kendisini yedirdiğim dışında hepiniz açsınız- O bakımdan Benden size yemek yedirmemi isteyiniz size yedireyim. Kullarım! Kendisine elbise giydirdiklerim dışında hepiniz çıplaksınız, Benden size elbise giydirmemi isteyin sizi giydireyim. Kullarım! Sizler gece gündüz günah işleyip duruyorsunuz. Ben ise bütün günahları bağışlayanım. Benden mağfiret dileyiniz, size mağfiret edeyim. Kullanm! Sizler asla Bana zarar verebilecek noktaya gelemezsiniz ki, Bana zarar verebilesiniz. Ve asla Bana fayda verecek noktaya gelemezsiniz ki, Bana fayda sağlayabilesiniz. Kullarım! Eğer ilkinizle sonunuzla, insanınızla cinninizle aranızdan en muttaki olan bir adamın kalbi gibi bir takvaya sahib olsanız dahi bu Benim mülkümde hiçbir şeyi artırmaz, Kullarım! Eğer öncenizle sonranızla, insanınızla cininizle en günahkâr adamın kalbi gibi günahkâr olsanız, bu dahi Benîm mülkümden hiçbir şeyi eksiltmez. Kullarım! İlkinizle sonunuzla insanınızla cinninizle hep birlikte tek bir düzlükte dikilse(niz) ve hepsi Benden istekte bulunsa her insana da isteğini verecek olsam, bu ancak denize daldırılıp çıkartılan iğnenin eksilttiği kadar Bende olanları eksiltir Kullanm! Ne yaparsanız onlar sizin amellerinizdir. Ben onları sizin için tesbit ediyorum, sonra da onların karşılığını size eksiksiz ödeyeceğim. O bakımdan her kim bir hayır bulursa, Allah'a hamd-u sena etsin. Her kim bundan başka bir şey bulursa kendisinden başkasını kınamasın." Bu hadisi Sahih'inde Müslim, Tirmizî ve başkaları rivâyet etmiştir. Bu hadîs gerçekten büyük ve nisbeten uzun bir hadistir. (Bu azameti dolayısıyla, yazıldığında) bütünüyle yazılır.

"Şüphesiz onlar Allah'a zarar veremezler" âyeti onlar; Allah'ın dostlarına yardım etmeyi terk etmekle Allah'ın dostlarına zarar vermiş olamazlar. Çünkü onların asıl yardımcısı aziz ve celil olan Allah'tır, demektir.

Yüce Allah'ın:

"Allah onlara âhir ette hiçbir nasib bırakmamak istiyor. Onlar için büyük bir azâb vardır" âyetine gelince; bu âyetteki "hazz" nasib ve pay demektir. İsm-i tafdili “.....” ...diye gelir. Pay sahibi olan kimse için de "mahzûz" tabiri kullanılır. Hazz'ın çoğulu kural dışı olarak; “.....” şeklinde gelir. Bazan “.....” diye de geldiği olur. Âyetin anlamına gelince: Yani cennette onlara bir pay bırakmak istemiyor. İşte bu, hayır ve şerrin yüce Allah'ın İradesi ile olduğu hususunda açık bir nasdır.

177. Âyetin Tefsiri

Îmana karşılık küfrü satın alanlar, Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Onlar için elem verici bir azâb da vardır.

Yüce Allah'ın:

"Îmana karşılık küfrü satın alanlar.." âyetine dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/16) geçmiş bulunmaktadır. (Önceki âyetten ayrı olarak) burada;

"Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler" âyeti tekid için tekrarlanmıştır. Şöyle de denilmiştir: Onun imanı küfür ile değişmesi ve îmana karşılık küfrü satın alması, kötü tasamı handandır. O bundan dolayı (yüce Allah’dan) korkmaz ve bu tasarrufundan da çekinmez. Her iki âyette de:

"şeyle..." kelimesinin mansûb gelmesi, mastar mahallinde olmasından dolayıdır. Şöyle buyurulmuş gibidir: Allah'a az olsun, çok olsun hiç bir zarar veremez, Bunun "be" harfinin mahzuf olduğu takdirine göre mansub olması da caizdir. Âdeta: "Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler" buyurulmuş gibidir.

178. Âyetin Tefsiri

Kâfir olanlar kendilerine mühlet verişimizin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara sırf günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Onlar İçin alçaltıcı bir azâb vardır.

Yüce Allah'ın:

"Kâfir olanlar kendilerine mühlet verişimizin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar" âyetindeki "mühlet vermek (el-imlâ)"; uzun ömür ve rahat yaşayış demektir. Yani: şu müslümanları korkutan kimseler, sakın böyle bir kanaate kapılmasınlar. Çünkü Allah onları helâk edip yok etmeye kadirdir. O ömürlerini masiyet işlesinler diye uzatır. Yoksa böylesi onlar İçin hayırlıdır, diye değil. Şöyle de açıklanmıştır: Bizim Uhud günü elde ettikleri zafer ile

"kendilerine mühlet verişimiz" hiçbir zaman kendileri için hayırlı olmamıştır. Bu, onların cezaları daha çok artsın diyedir.

İbn Mes'ûd'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir; İyi olsun kötü olsun ölümün kendisi için daha hayırlı olmadığı hiçbir kimse yoktur Çünkü eğer bu kişi iyi bir kimse ise şüphesiz yüce Allah;

"Allah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır" (Âl-i îmrân, 3/198) dîye buyurmuştur. Eğer kötü ise de yüce Allah:

"Biz onlara sırf günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz" diye buyurmuştur.

İbn Âmir ve Âsım;

“Sanmasınlar" âyetini "ye" harfi ile ve "sin" harfini üstün olarak okurken; Hamza da "te" harfi ile ve "sin" harfini de üstün olarak okumuştur. (O zaman: Sanma anlamında olur). Diğerleri ise "ye" harfi İle "sin" harfini de esreli olarak okurlar (Birinci okunuş ile aynı anlamda). "Ye" harfi ile okuyanların kıraatine göre fail (özne) kâfir olanlardır Yani kâfirler... sanmasınlar, anlamındadır.

"Kendilerine mühlet verişimizin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar" âyeti ise iki tane mefûlün yerini tutmaktadır. “.....”: nın, “.....” anlamına olması mümkün olduğu gibi, "mâ"nın takdiri ile Fiilin mastar olarak kabul edilmesi de mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Kâfir olanlar Bizim onlara mühlet verişimizi kendileri için haysrlı sanmasınlar.

Bu fiili "te" ile (sanma anlamındaki) okuyuşa göre ise fail muhataptır. Bu da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dır. Buna karşılık: ": Olanlar" ise "sanma"nın birinci mefûlü olarak nasb edilir.

Âyet-i kerîme Kaderiyye'nin görüşünün batıl olduğu hususunda açîk bir delildir Çünkü şanı yüce Allah, masiyetler İşlemek ve buna benzer hususların kalbe arka arkaya gelmesi için ve küfürleri artsın diye ömürlerini uzattığını haber vermektedir. Nitekim tam bunun zıddı ile ilgili îman hususunda açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: İyi olsun kötü olsun ölümün kendisi için hayırlı olmadığı hiçbir kimse yoktur. Daha sonra yüce Allah'ın "Biz onlara sırf günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz" âyeti İle

"Allah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır" (Âl-i İmıân, 3/198) âyetini okudu. Bunu da İbn Rezîn rivâyet etmiştir.

179. Âyetin Tefsiri

Allah, mü’minleri olduğunuz halde bırakacak değildir. Nihayet murdarı temizden ayıracaktır. Allah sizi gayba muttali kılacak da değildir. Fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçer. Bunun için siz Allah'a ve peygamberlerine inanın. İnanır ve sakınırsanız sîze çok büyük bir mükâfat vardır.

Ebû'l-Âl-iyye der ki: Mü’minler kendisi aracılığı ile mü’min ve münafığı birbirinden ayırd edebilecekleri bir alâmetin kendilerine verilmesini islediler. Bunun üzerine yüce Allah da:

"Allah, mü’minleri olduğunuz halde bırakacak değildir" âyetini indirdi.

Bu âyet-i kerimede muhatabın kimler olduğu hususunda müfessirlerin farklı görüşleri vardır. İbn Abbâs, ed-ed-Dahhâk, Mukâtil el-Kelbî ve müfessirlerin çoğunluğu der ki: Hitap kâfirlerle münafıklaradır. Yani Allah, mü’minleri, sizin üzerinde bulunduğunuz bu küfür, münafıklık ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a düşmanlık hali üzere bırakacak değildir. el-Kelbî der ki: Mekke halkından Kureyşliler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a şöyle dediler: Bizden bir kimsenin cehennemde olduğunu iddia ediyorsun, Halbuki bizim dinimizi bırakıp senin dinine uydu mü bu sefer: O cennetliktir, diyorsun. Şimdi sen bize bunun nereden geldiğini bildir bakalım, bizden de kimin sana geleceğini kimin de gelmeyeceğini haydi haber ver. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah:

"Allah, mü’minleri" küfür ve münafıklıktan

"olduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Nihayet murdarı temizden ayıracaktır" âyetini indirdi.

Bunun müşriklere bir hitap olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın:

"Mü’minleri... bırakacak değildir" âyetindeki mü’minlerden kasıt ise, rahim ve sulblerde bulunup îman edecek kimselerdir- Yani şanı yüce Allah, lehlerine îman edeceklerine dair hüküm vermiş olduğu sizin çocuklarınızı sizinle onların arasını ayırıncaya kadar üzerinde bulunduğunuz şirk halinde, bırakacak değildir, Buna göre;

"Allah, sizi gayba muttali kılacak da değildir" âyeti yeni bir cümledir. Bu, İbn Abbâs ve müfessirlerin çoğunluğunun görüşüdür.

Burada hitabın mü’minlere olduğu da söylenmiştir. Yani Ey mü’minler! Allah, sizleri üzerinde bulunduğunuz mü’minlerle münafıkların iç içe olduğu böyle bir hal üzere bırakacak değildir. Sonunda sizi mihnet ve tekliflerle birbirinden ayırd edecektir. O vakit siz kimin murdar bir münafık, kimin de temiz bir mü’min olduğunu öğrenmiş olacaksınız. Nitekim yüce Allah, Uhud günü her iki kesimi birbirinden ayırd etmiştir. Meâni(l-Kur'ân) âlimlerinin çoğunluğunun görüşü de budur.

"Allah, sizi gayba muttali kılacak da değildir.” Ey mü’minler topluluğu! Yani yüce Allah kendiniz onları bileceğiniz şekilde münafıkları size muayyen olarak bildirmez. Fakat bu durum size mükellefiyetler ve başınıza gelen mihnetlerle sizin için açıklık kazanır. Nitekim Uhud gününde de bu husus açıklığa kavuşmuştur Münafıklar geri kalmış ve (bozguna) sevindiklerini açıkça ortaya koymuşlardı. Bundan önce siz gaybî olan bu hususu bilmiyordunuz. Şimdi artık yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı ve onun arkadaşlarını bu işe muttali kılmış bulunuyor.

Buradaki

"muttali kılacak" âyetinin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah sizlere onların neler yapacağını öğretecek değildir. Buna göre:

"Allah, sizi gayba muttali kılacak da değildir" âyeti muttasıldır. Yani yeni bir cümle değildir. Fakat ilk iki açıklamaya göre ise munkatı'dır (önceki cümlelerle ilişkisi olmayan yeni bir cümledir). Buna sebeb ise kâfirlerin: Ne diye bize vahyolunmuyor demeleridir. Onlar bu sözü söyleyince yüce Allah da:

"Allah sizi gayba muttali kılacak da değildir” yani kimin peygamberliğe lâyık olduğuna sizi muttali kılacak değildir. Vahiy bildirmek sizin kendi tercihinize göre olmaz.

"Fakat Allah peygamberlerinden" gaybına muttali kılmak üzere

"dilediğini seçer." Muttali kılmak ve muttali olmak fiili lazım ve mutaaddi ageçişsiz ve geçişlib olabilir.

"Ayıracaktır" âyetini "temyiz" kökünden gelmek üzere; “.....” şeklinde şeddeli olarak okuyan da vardır. Enfâl Sûresi'nde (8/37. âyetteki kelimede.) de böyle okunmuştur. Bu, Hamza'nın okuyuşudur.

Diğerleri ise: “.....” den: “.....” diye okumuşlardır. İki okuyuşun da anlamı bir şeyi bir başka şeyden ayırd etmek anlamındadır. Ebû Muâz ise der ki: Eğer İki şeyi birbirinden ayırd edecek olursanız; “.....” kökünü kullanırsınız. Eğer birden çok şeyi birbirinden ayırd edecek olursanız bu sefer "temyiz" kökünü kullanırsınız. Aynı şekilde tek bir şeyi iki şey yapacak olursanız (şeddesiz olarak) 'Te-radıyallahü anh-ka" kökünü kullanırsınız. Birden çok şeye bölecek olursanız bu serer tefrik kökünü kullanırsınız.

Derim ki: Topluluğun biribirinden ayrılması anlamını ifade etmek üzere; “.....” tabiri de buradan gelmektedir. "Neredeyse paramparça olacak" anlamındaki; “.....” tabiri de böyledir. Yüce Allah'ın:

"Öfkesinden neredeyse paramparça olacak" (el-Mülk, 67/8) âyetindeki ifade de buradan gelmektedir. Rivâyet edilen haberde yer alan: "Her kim yolda rahatsızlık verici bir şeyi bir kenara ayırırsa (mâze) o, onun için bir sadaka olur" ifadesi de buradan gelmektedir.

Yüce Allah'ın:

"Bunun için siz Allah'a ve peygamberlerine inanın" âyetine gelince; Şöyle denilmektedir: Kâfirler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a kendilerinden kimlerin îman edeceğinin kendilerine açıklanmasını isteyince yüce Allah:

"Bunun için siz Allah'a ve peygamberlerine inanın" âyetini indirdi. Yani sizi ilgilendirmeyen işlerle uğraşmayın, sizi ilgilendiren işlerle uğraşın ki, o da imandır. Buna göre

"inanın" tasdik edin demektir. Yanı size düşen tasdik etmektir Gayba muttali olmaya göz dikmek değildir.

"İnanır ve sakınırsanız size çok büyük bir mükâfat vardır." Büyük mükâfattan kasıt cennettir. Nakledildiğine göre Sakif’li Haccâc b. Yusuf'un (Haccâc-ı Zâlim'in) yanında adamın birisi müneccimlik yapıyormuş. Haccac eline sayılarını kendisinin bildiği birkaç çakıl taşı aldı. Müneccime: Elimde kaç tane taş var? dîye sormuş o da hesaba koyulmuş ve müneccim sayıyı tutturmuş. Haccâc bu sefer onun gafil bir anım yakalayarak sayılarını bilmeksizin bir kaç çakıl taşı alıp yine müneccime: Peki elimde şimdi kaç tane var? diye sormuş, bu sefer müneccim hesap yapmış ve isabet ettirememiş. Yine hesap yapmış yine isabet ettirememiş. Bu sefer şöyle demiş: Ey emir! Zannederim sen de elinde kaç tane olduğunu bilemiyorsun. Haccâc: Hayır bilemiyorum, deyip, peki ikisi arasındaki fark ne diye sormuş? Müneccim şu cevabı vermiş: Sen birincisini sayarak aldın, böylelikle o gaybın sınırlan dışına çıkmış oldu, ben de hesab yaptım, tutturdum. Şimdi ise bunların sayısını bilmediğin için bu gayb olmuş oluyor. Gaybı ise yüce Allah'tan başkası bilemez. Yüce Allah'ın izni ile bu hususa dair açıklamalar En'âm Sûresi'nde (6/59-âyetin tefsirinde) gelecektir.

180. Âyetin Tefsiri

Allah'ın fazl-u kereminden kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilakis bu onlar için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey Kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah işlediğiniz şeylerden haberdardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Cimrilikten Hayır Gelmez:

Yüce Allah'ın:

"... cimrilik edenler... sanmasınlar" âyetindeki “.....” ref mahallindedir. Bunun birinci mefûlu hazf edilmiştir. el-Halil, Sîbeveyh ve el-Ferrâ' derler ki: Bunun anlamı şudur: Bunlar cimriliğin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; yani cimrilik edenler cimriliğin kendileri için hayırlı olduğunu zannetmesinler. Bunun hazf edilmesinin sebebi "cimrilik edenler" ifadesinin zaten cimriliğe delâlet etmesinden dolayıdır. Bu bir kimsenin: "Her kim doğru söylerse bu onun için hayırlı olur" demesine benzer. Yani onun söylediği o doğru söz, kendisi için hayırlıdır, demektir. Şairin şu beyitide bu türdendir;

"Sefihe bir şey yasaklandığında ona doğru koşar

Ve sefili böylelikle kendisine yasak kılınan şeyin aksini yapar."

O halde bu, o kişi sefîhliğe koşar, demektir. Sefih kelimesi, sefîhliğe delâlet ettiğinden ayrıca zikredîlmemiştir.

Hamza’nın:

"Sanmasınlar" anlamındaki kelimeyi "te" harfi ile (sanmayasın) diye okumasına gelince; bu oldukça uzak bir ihtimaldir. Bunu en-Nehhâs söylemiştir. Bu kıraatin câiz olması sözkonusu ise ifadenin takdiri şöyle olur: Cimrilik yapanların bu cimriliklerinin kendileri İçin hayırlı olduğunu zannetmeyesin. ez-Zeccâc der ki: Bu ifade:

"Sen kasabaya sor" (Yusuf, 12/82) âyetine benzer.

"Onun kendileri için hayırlı olduğunu..." âyetindeki “.....” zamiri Basralılara göre fasıla için gelir, Kûfeliler de bunu imâd diye adlandırırlar. en-Nahhâs der ki: Arapça'da bu ifadenin mübtedâ ve haber olmak üzere: “.....” O kendileri için hayırlıdır (diye sanmasınlar), şeklinde de kullanılabilir.

2. Cimrilik:

Yüce Allah'ın:

"Bilakis bu, onlar için bir şerdir" âyeti de mübtedâ ve haberdir. Yani cimrilik onlar için bir kötülüktür.

"Boyunlarına dolanacaktır" âyetindeki "sin" harfi tehdit içindir. Yani ileride onların başına bu gelecektir, anlamındadır. Bu açıklama el-Müberred'e aittir,

Bu âyet-i kerîme Allah yolunda mal infak etmekte ve farz olan zekâtı vermekte cimrilik hakkında nazil olmuştur, Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın;

"Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda infak etmeyenler.." (et-Tevbe, 9/34) âyetini andırmaktadır

Tevil âlimlerinden aralarında İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Ebû Vâîl, Ebû Mâlik es-Süddî ve eş-Şabînin de yer aldığı bir topluluk bu kanaattedir. Bunlar derler ki: "Cimrilik ettikleri şey, Kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır" âyetinin anlamı, Hadîs-i şerîfte varid olan anlam ile aynıdır Ebû Hüreyre'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Allah birisine bir mal verdiği halde o da onun zekâtını ödemezse bu mal Kıyâmet gününde kendisine gözlerinin üzerinde iki siyah nokta bulunan aşın zehirinden dolayı kafasındaki tüyler tamamıyla dökülmüş bir erkek yılan halinde gösterilir. Kıyâmet gününde bu yılan onun boynuna dolanır. Sonra iki çenesi ile onu yakalar ve ona: Ben senin malınım, ben senin hazineni m, der."

Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bize şu âyet-i kerimeyi okudu: "Allah'ın fazlu kereminden kendilerine verdiği şeylerde cimrilik ederler..." Bu hadisi Nesâî rivâyet etmiştir.

İbn Mâce de bu hadisi İbn Mes’ûd yoluyla rivâyet etmiştir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) söyle buyurmuştur: "Kim malının zekâtını vermezse Kıyâmet gününde o malın kendisine aşırı zehiri dolayısıyla başında tüy görünmeyen erkek bir yılan halinde gösterilir ve nihayet o yılan boynuna dolandırılır." Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere yüce Allah'ın Kitabından bunu doğrulayan şu âyet-i kerimeyi okudu: "Allah'ın fazl-u kereminden kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler... Yine Abdullah b. Mesud'dan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kime yakın bir akrabası gelir de yanında bulunan fazla malından bir şeyler ister o da cimrilik edip ona bu malı vermeyecek olursa mutlaka Kıyâmet gününde ona İştahla ağzını şapırdatacak erkek bir yılanı cehennemden çıkartır ve nihayet bu yılan gelir, onun boynuna dolanır."

Yine İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme kitap ehli hakkında ve onların Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın durumuna dair bildiklerini açıklamamak sureti ile cimrilikleri hakkında nazil olmuştur. Mücâhid ve ilim ehlinden bir topluluk da böyle demiştir. Bu açıklamaya göre: "Boyunlarına dolanacaktır" âyeti; yani açıklamayıp cimrilik ettikleri şeyin cezasına mahkum edileceklerdir, demek olur O taktirde burada boyna dolanmak "takat" kelimesinden türüyor, kabul edilir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Ona takatı yetmeyenler.," (el-Bakara, 2/184) âyetinde olduğu gibi (takatten türemektedir. Boyna dolamak anlamına gelen:) "tatvîk"ten değildir.

İbrahim eıvNehaî der ki: "Boyunlarına dolanacaktır" âyetinin anlamı Kıyâmet gününde onlara cehennemden bir tasma takılacaktır demektir. Bu ise birinci tevile yani es-Süddî'inin görüşüne uygun bir açıklamadır. Bir diğer görüşe göre de; nasıl ki tasma, boyundan ayrılmıyor ise amelleri de öylece onlardan ayrılmayacaktır. Meselâ: Filân kişiye ameli güvercinin boynundaki gerdanlık gibi boynuna dolandı, denilir. Ameli ondan ayrı tutulmadı, demek olur. Nitekim yüce Allah da bir başka yerde

"Biz her insanın amelini boynuna doladık," (el-İsra, 17/13) buyurmaktadır, Abdullah b. Cahş’ın Ebû Süfyan'a hitaben şu beyitleri de bu kabildendir:

Akıbetleri pişmanlık olan bir işi, Ebû Süfyan'a bildir.

Sen amcanoğlunun evlerini sattın ve onlarla borçlarını ödedin.

İnsanların Rabbi Allah adına alabildiğine olanca yemin ile size yemin veriyorum:

Haydi onu al git, onu al git. Güvercin gerdanlığı gibi boynuna dolansın.”

Bu da ikinci tür açıklamaya uygun bir açıklamadır.

Sözlükte; "bukl ve behali cimrilik)" insanın üzerindeki farz olan hakkı engellemesi, yerine getirmemesidir. Üzerinde farz olmayan bir hakkı engelleyene ise "bahıl: cimri" denilmez. Çünkü bundan dolayı böyle bir kişinin yerilmesi sözkonusu değildir. Bu kökün fiilini Hicazlılar: “.....” diye kullanırlarken diğer Araplar ise; “.....” diye kullanırlar. en-Nahhas bunu böylece nakletmektedir.

“.....” şeklinde kullanıldığı da İbn Fâris'den nakledilmiştir.

3- Cimriliğin Faydaları:

Cimriliğin yararı ve faydası hususunda şöyle bir rivâyet kaydedilmektedir: (Güya) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensara şöyle demiş: "Sizin efendiniz kimdir?" Onlar- bir parça cimri olmakla birlikte el-Cedd b. Kays'tır dediler, Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuş: "Peki cimrilikten daha da büyük bir hastalık hangisidir ki?" Onlar: Bu nasıl olur ey Allah'ın Rasûlü? dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Bir topluluk deniz kenarında konakladılar. Cimrilikleri dolayısıyla misafirlerin yanlarına gelmelerini istemedikleri için; haydi erkeklerimiz kadınlarımızdan uzak dursunlar ki, erkekler misafirlere karşı kadınların uzak olduğunu söyleyerek özür beyan etsinler, kadınlar da erkeklerin uzak olduğunu beyan ederek özür dilesinler; dediler. Bu şekilde hareket ettiler ve bu uzun süre böylece devam etti. Erkekler erkeklerle kadınlar kadınlarla meşgul olup gitti." Bunu el-Mâverdî "Edebu'd-Dünya Ve'd-Dîn" adlı eserinde zikretmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

4. Cimrilik (Buhl) ile Eli Sıkılık (Şuhh) Arasındaki Fark:

Cimrilik ve eli sıkılık hakkında görüş ayrılığı vardır: Acaba bunlar aynı anlamda mıdır yoksa farklı anlamlarda mıdırlar? Denildiğine göre cimrilik, kişinin yanında hasıl olanı çıkartıp vermekten imtina etmektir. Eli sıkılık ise yanında bulunmayanı da elde etmeye tutkunluk demektir.

Yine denildiğine göre eli sıkılık, hırs ile birlikte cimrilik göstermektir. Sahih olan da budur. Çünkü Müslim'in Câbir b. Abdullah'tan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; "Zulümden sakınınız; çünkü zulüm Kıyâmet gününde zulumâttır (karanlıklardır). Şuhden (eli sıkılıktan) da sakınınız, çünkü eli sıkılık sizden öncekileri helâk etmiştir. Bu, onları biri birleri ninn kanlarını dökmeye ve biribirlerini haram olan şeylerini helâl bilmeye kadar itti."

İşte bu; cimrilik, tarz olan şeyi yerine getirmemektir; eli sıkılık ise müstehab olanı yerine getirmemektir; diyenlerin görüşlerini reddetmektedir. Çünkü eli sıkılık müstehab olanı vermemek demek olsaydı, dünya ve ahirette helakin sözkonusu olduğu bu büyük tehditin ve bu büyük aşın yerginin kapsamına girmemesi gerekirdi. Yine bu hususu Müslim'in Ebû Hüreyre'den yaptığı şu rivâyet desteklemektedir: Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; "Allah yolunda toz ile cehennemin dumanı bir müslümanın burun deliklerinde ebediyyen bir arada olmaz. Yine eli sıkılık ve îman da müslüman bir kimsenin kalbinde ebediyyen bir arada olmaz."

İşte bu, eli sıkılığın cimrilikten daha çok yerilen bir şey olduğunu göstermektedir. Şu kadar var ki bunların birbirlerine eşit şeyler olduğunu gösteren ifadeler de gelmiştir. O da Hazret-i Peygamber'den gelen şu hadistir: Hazret-i Peygamber'e mü’min cimri (banıl) olabilir mi? diye sorulunca, Peygamber: “Hayır” diye buyurmuştur.

Yine el-Maverdi'de "Edebu'd-Dünya Ve'd-Din" adlı eserinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Ensara şöyle dediğini rivâyet etmektedir; "Sizin efendiniz kimdir?" Onlar bir parça cimriliğine rağmen el-Cedd b. Kays'tır demişlerdi. Bu hadis az önce geçmişti.

Yüce Allah'ın:

"Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır" âyetine gelince; yüce Allah bu âyetle bekasını ve mülkünün devamını haber vermektedir. Ezelde böyle olduğu gibi ebedde de âlemlere muhtaç olmayacağını bildirmektedir. O, bütün yarattıkları fena bulduktan, mülkleri zail olduktan sonra, yeryüzünün mirasçısı olacaktır, Bütün mallar, mülkler, haklarında herhangi bir kimsenin iddiası olmaksızın kalacaklardır.

O bakımdan bu da insanlar arasındaki adete göre bir çeşit mirasçılık gibidir. Yoksa hakikat anlamı ile bir miras sözkonusu değildir. Çünkü hakikatte miras alan kişi, daha önce malik olmadığı bir şeyi miras yoluyla alan kimsedir. Şanı yüce Allah ise göklerin, yerin ve onlarda bulunan herşeyin mutlak malikidir. Gökler ve içindekiler, yer ve içindekiler ezelden beri O'nundur. Bütün mallar sahipleri elinde sadece bir ariyettir. Onlar öldükleri taktirde bu sefer o ariyet olan şeyler aslında gerçek sahiplerine geri dönmüş olur. Yüce Allah'ın şu âyeti de bu âyet-i kerimenin bir benzeridir

"Muhakkak Biz, arza ve üzerindekilere (evet) Biz mirasçı oluruz." (Meryem, 19/4.)

Her iki âyet-i kerimenin de anlamı şudur: Yüce Allah, kullarına ölüp de bunları Allah'a bir miras olarak terk ermeden önce, infakta bulunmalarını ve cimrilik etmemelerini emretmektedir. Zaten onlara in fak ettikleri şeylerden başkasının faydası da olmayacaktır.

181. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki Allah: "Gerçekten Allah fakirdir, bizler zenginiz" diyenlerin sözünü işitmiştir. Dediklerini ve haksız yere peygamberlerini öldürmelerini yazacağız ve: "Tadın o yakıcı azâbı" diyeceğiz.

"Yemin olsun ki Allah; 'Gerçekten Allah fakirdir, bizler zenginiz' diyenlerin sözünü işitmiştir." Yüce Allah bu âyetinde kâfirlerin ve özellikle de yahudilerin çok çirkin bir sözlerini sözkonusu etmektedir.

Tefsir âlimleri derler ki: Yüce Allah:

"Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir?" (el-Bakara, 2/245) âyetini indirince yahudilerden bir topluluk - el-Hasen'in görüşüne göre Huyey b. Ahtab bunlardandır. İkrime ve başkaları ise; bu sözleri söyleyen Finhâs b. Âzurâ'dır -: Muhakkak Allah fakirdir, biz de zenginiz ki o bizden borç istemektedir, dediler. Onlar bu sözlerini aralarından zayıf (kıt akıllı, zayıf inançlı) kimselere karşı hakikati sulandırmak için söylemişlerdi. Yoksa böyle bir inanca sahib olduklarından değil. Çünkü onlar Kitab ehii kimselerdi. Fakat bu sözü söylemekle de kâfir oldular. Çünkü onlar aralarından zayıf olan kimselerle mü’minlerden zayıf olan kimseleri şüpheye düşürmek veya Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı yalanlamak işlemişlerdi. Yani onlar şunu söylemek İstiyorlardı: Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın söylediği bu söze göre fakirdir; çünkü bizden borç İstemektedir.

"Dediklerini... yazacağız.” Yani bu sözlerinin karşılığını ve cezasını onlara vereceğiz. Şöyle de açıklanmıştır: Biz onların bu sözlerini amel defterlerine yazacağız, yani Halaza Meleklerine onların bu sözlerini yazmaları için emir vereceğiz. Böylelikle Kıyâmet gününde kendilerine verilecek olan kitaplarında söyledikleri bu sözlerini okuyacaklar, bununla da onlara karşı getirilecek olan delil, daha bir sağlamlık kazanmış olacaktır. Bu da yüce Allah'ın:

"Biz onu şüphesiz yazıcılarız" (el-Enbiyâ, 21/94) âyetini andırmaktadır.

"Yazmak'tan kastın korumak, tesbit etmek olduğu da söylenmiştir. Yani Bizler onları bu sözlerine karşılık cezalandırmak için, o söyledikleri sözleri tesbit edeceğiz, koruyacağız,

"Dediklerini" anlamındaki âyette yer alan “: ... terini", "yazacağız" anlamındaki fiilin etkisi ile nasb mahallindedir.

el-A'meş ve Hamza; :

"Yazacağız" âyetini

"yazılacaktır" anlamına "ye" harfi ile; “.....” diye okumuşlardır. Hamza bu şekildeki okuyuşunda İbn Mes'üd'un (âyet-i kerimenin son bölümünü: "Tadın o yangın azabını denilecektir;" anlamındaki) kıraatini nazar-ı itibara alarak böyle okumuştur.

"Ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini" yani onların haksız yere peygamberleri öldürmelerini de yazacağız. Bu da; peygamberlerin öldürülmesine rıza göstermelerini yazacağız, demektir. Maksat da geçmişlerinin peygamberleri öldürmeleridir. Fakat daha sonrakiler bu işe rıza gösterdiklerinden dolayı öldürme işinin onlara izafe edilmesi de uygun düşmüştür, en-Nehaî'nin huzurunda birisi Hazret-i Osman'ın öldürülüşünü güzel bulduğunu ifade etti. en-Nehaî ona: "Sen de onun kanına ortak oldun" dedi. Böylelikle öldürülmeye rıza göstermeyi öldürme olarak değerlendirmiş oldu, (Allah ondan razı olsun)

Derim ki: Bu büyük bir meseledir. Çünkü masiyete rıza masiyet olarak değerlendirilmelidir. Ebû Dâvûd, Kinde'li el-Urs b. Arnîra'dan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Yeryüzünde günah işlendiği vakit onun işleyişine şahit olanlar ondan hoşlanmayıp tiksinirse - bir seferinde de: Onu reddederse, demiştir - tıpkı o masiyet, huzurunda işlenmemiş kimse gibidir: Her kim o günahın işlenmesinde hazır bulunmadığı halde ona rıza gösterirse onun işlenişinde hazır bulunan kimse gibidir?” Bu Hadîs-i şerîf bu konuda açık bir nastır. Yüce Allah'ın:

"Haksız yere" âyetini ise daha önce Bakara Süresi'nde (2/61. âyetinin tefsirinin sonlarında) açıklamış bulunuyoruz.

"Ve: Tadın o yakıcı azâbı! diyeceğiz" Bu söz onlara cehennemde yahut ölüm esnasında ya da hesaplan göreleceğî sırada söylenecektir Diğer taraftan bu sözün, ya Allah tarafından ya da melekler tarafından söyleneceğine dair iki görüş vardır. İbn Mes'ûd'un kıraatinde:

"Denilecektir" anlamında: “.....” şeklindedir. Harîk: Yangın; ise alevli yanan ateşin adıdır. Ateş (nar) ise alevli olanı da olmayanı da kapsar.

182. Âyetin Tefsiri

Bu, ellerinizin önden gönderdiğinin karşılığıdır. Allah kullarına asla zulmedici değildir."

Yüce Allah'ın:

"Bu, ellerinizin önden gönderdiğinin karşılığıdır" yani bu azâb daha önce işlemiş olduğunuz günahlardan dolayıdır. Özellikle ellerin sözkonusu edilmesi, bu fiilin direkt olarak yapıldığının ve yerine getirildiğinin anlatılması içindir. Çünkü bazan bir fiilin yapılması, bir insana o işin yapılmasının emredilmiş olması dolayisi ile sözkonusu olabilir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onların çocuklarını boğazlıyor (boğazlatıyor)." (el-Kasas, 28/4)

"Elleriniz" anlamına gelen: “.....”ın aslı "ye" harfi ötreli olması şeklindedir. Ağır geldiğinden dolayı bu ötre hazf edilmiştir. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır

183. Âyetin Tefsiri

"Doğrusu bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamız için Allah bize yemin verdi" diyenlere de ki: "Benden önce nice peygamberler size apaçık delillerle ve dediğiniz şeylerle geldi. Doğru söylüyorsanız niçin onları öldür dünüz?"

Âyetin tefsiri için bak:184

184. Âyetin Tefsiri

Seni yalanladılarsa senden önce açık belgeler, sahifeler ve nurlu kitaplar getirmiş rasûller de yalanlanmıştır.

Yüce Allah'ın; "" (yani diyenler âyetindeki çoğul takısına tekabül eden İsm-i mevsûl) daha önceki:

"Yemin olsun ki Allah... diyenlerin sözünü işitmiştir" âyetindeki ismi mevsûl'un bedeli olarak cer mahallinde yahutta: "Kullarına" âyetinin sıfatıdır. Yahut mahzûf bir mubtedanın haberidir. Yani onlar ... diyen kimselerdir, demek olur.

el-Kelbî ve başkaları der ki: Bu âyet-i kerîme Kab b. el-Eşref, Mâlik b. es-Sayf, Vehb b. Yahuza, Finhas b. Âzurâ ve bir grup kimse hakkında nazil olmuştur. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına gelip ona şöyle demişlerdi: Sen Allah'ın seni bize peygamber olarak gönderdiğini iddia mı ediyorsun? Halbuki Allah bize indirmiş olduğu bir kitabında: Allah tarafından bir peygamber olarak gönderildiğini iddia eden herhangi bir peygambere bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe îman etmememizi emr etmiştir. Eğer sen bize böyle bir şeyi getirecek olursan biz de senin doğru olduğunu kabul ederiz. Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Denildiğine göre bu ifade Tevrat'ta vardı fakaı sözün devamı da şöyleydi: Mesih ve Muhammed gelinceye kadar böyle olacaktır, fakat bu iki peygamber size geldikleri taktirde, size böyle bir kurban getirmeksizin onlara îman edeceksiniz.

Bir diğer görüşe göre bu kurban emri Hazret-i Meryem'in oğfu Hazret-i Îsa vasıtası ile nesh edilinceye kadar sabit idi. Onlardan peygamber olduğunu iddia eden bir kişi bir kurban keser ve Allah'a dua ederdi. Daha sonra da dumansız ve hafif bir uğultusu olan beyaz bir ateş iniyor ve o kurbanı yiyordu.

O bakımdan yahudilerin söyledikleri bu söz, onların ileri sürdükleri bir iddiadan ibaretti. Çünkü ortada bir istisna yahut bir nesh vardı, onlarsa bunu gizlemişlerdi. O bakımdan onlar bu emre bağlı olduklarını ileri sürerken aslında gereksiz yere inatçılık ediyorlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın gösterdiği mucizeler, onların bu iddialarını çürütmek için kesin bir delildir. Diğer taraftan Hazret-i Îsa'nın mucizeleri de bu şekildedir. Doğru söylediği zorunlu olarak ortaya çıkanın: sözününün doğru kabul edilmesi de bir zorunluluktur.

Daha sonra yüce Allah onlara karşı delil ortaya koymak üzere şöyle buyurmaktadır: Ya Muhammed sen de

"de ki:" Ey yahudiler topluluğu

"Benden önce nice peygamberler size apaçık delillerle ve dediğiniz şeylerle geldi." Yani dediğiniz şey olan kurbanı da getirdi.

"Doğru söylüyorsanız niçin onları öldürdünüz?" Burada kasıt Hazret-i Zekeriya, Hazret-i Yahya ve Hazret-i Şa'yâ ile kendilerine îman etmeyip öldürdükleri diğer peygamberlerdir. Allah bu hitab ile onların geçmişlerini kastetmektedir. İşte Âmir en-Nehaî (radıyallahü anh)ın -az önce nakledilen olayda- okuduğu âyet-i kerîme budur. O bu âyet-i kerimeyi okuyarak - önceden de açıkladığımız gibi - Hazret-i Osman'ın öldürülüşünü güzel gören kimseye karşı delil göstermiştir. Şanı yüce Allah'ın geçmişlerinin yaptığı İşe rıza gösterdikleri için Kur'ân'ın çağdaşı olan yahudilerî de "katil" diye adlandırdığını belirtmişti. Aralarında yaklaşık 700 yıl gibi bir zaman farkı olmakla birlikte, o onlara bu ismi vermişti.

Kurban kendisi ile yüce Allah'a yaklaşılan kurban, sadaka ve salih amellerdir. Bu kelime (yakınlık anlamına gelen) "kurbet"ten fu'lân vezninde bir kelimedir. Bu vezin ise yerine göre isim, yerine göre mastardır. Meselâ, sultan ve burhan örnektir. Udvân ve husrân (düşmanlık ve ziyan) ise mastara örnektir.

Îsa b. Ömer bu kelimeyi "kafin ötresine tabi kılarak "re" harfini de ötreli olarak "kurubân" diye okurdu. Nitekim zulmet kelimesinin çoğulunun zulumat, hücre kelimesinin çoğulunun hucurat gelmesinde olduğu gibi.

Daha sonra yüce Allah, Peygamberini ceselli ederek ve onun kalbini hoş tutarak şöyle buyurmaktadır: "Seni yalanladilarsa senden önce açık beyyineler" yani deliller, "sabiteler" yazılı kitaplar "... getirmiş rasûller de yalanlanmıştır."

(Sahifeler) anlamında "ez-Zubur"; kitab, yazılı şey demek olan Zebur kelimesinin çoğuludur. Bu kelimenin aslı yazmak anlamına gelen "zebr"dir. Zebur diye adlandırılan her bir şey kitap demektir. İmruu’l-Kays der ki:

"Görüp te beni kederlendiren btı harabe izleri kimindir?

Yemeniden bir hurma ağacı üzerinde yazılmış bir (zebûr) hat gibi."

Tezbira da yazı demektir.

Zebur'un zecretmek anlamına zebrden geldiği de söylenmiştir. Bir kimseyi öfkeli bir şekilde azarlamak anlamına "zebera" denilir ki, buradan geldiği söylenmiştir. Kuyunun zebr edilmesi de taşlarla kapatılması demektir.

İbn Amr

"Nurlu kitap" anlamındaki âyeti "be" harfi ilavesi ile:

"Sahifeler ile ve nurlu kitaplar ile (gelmîş)" anlamında okumuştur. Şamlıların Mushafında da böyledir.

"Münir" ise apaçık aydınlatıcı demektir Bir şeyi açıklamayı ifade etmek üzere bu kökten gelen fiil kullanılır. İnâle ve istinâre aynı anlamda olup "aydınlanmak" demektir. Her birisi hem lazım hem müteaddi (geçişsiz ve geçişli -aydınlatmak- olur).

Aynı anlamda olmakla birlikte

"sahifeler ve nurlu kitab"ın birlikte zikredilmesi lâfızlarının farklı olduğundan dolayıdır, İkisinin de asıl anlamı belirttiğimiz şekildedir.

185. Âyetin Tefsiri

Her nefs ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir. O vakit kim ateşten uzaklaştırılır da, cennete sokulursa, artık o kurtulmuştur. Zaten dünya bayatı aldatıcı geçimlikten başka bir şey değildir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Cimriler Dahil Herkes Ölecektir:

Şanı yüce Allah cimrilik edenlerin halini ve onların:

"Gerçekten Allah fakirdir, bizler zenginiz" deyip küfre saptıklarını bize haber verdikten sonra mü’minlere de (bundan bir sonraki âyette);

"Yemin olsun ki... deneneceksiniz" âyeti ile sabretmelerini emr etmekte ve bu arada bu halin geçip giden ve devam etmeyen bir hal olduğunu beyan etmektedir. Çünkü dünya hayatı süresi pek kısadır, Kıyâmet günü de amellerin karşılığının görüleceği gündür.

"Her nefis ölümü tadacaktır," Buradaki (tadacaktır anlamına gelen): "Zâika" kelimesi zevk'den gelmektedir. Bu insan için kaçınılmaz şeylerdendir. Hiçbir canlı bunsuz yapamaz. Umeyye b. Ebi's-Salt şöyle demiştir;

"Her kim, sağlıklı bir gençken ölmeyecek olsa dahi yaşlı iken ölür.

Ölümün bir yudumu vardır ki, kişi onu mutlaka tadacaktır."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ölüm bir kapıdır, herkes o kapıdan girecektir.

Keşke o kapıdan sonra nasıl bir ev vardır, bir bilebilsem.”

2. Bir Kıraat Farkı:

Genel olarak;

"Ölümü tadıcıdır" ifadesini izafe ile okumuşlardır. Ancak el-A'meş, Yahya ve İbn Ebi İshak ise birinci kelimeyi tenvinli, İkinci kelime olan "ölüm" anlamındaki "el-mevt" kelimesini de esreli olarak; “.....” diye okumuşlardır, Ve bunu, çünkü henüz ölümü tadabilmiş değildir, diye açıklarlar, Çünkü ism-i fail iki türlüdür. Birincisi geçmişteki durumu ifade eden bir anlamı ihtiva eder, ikincisi ise gelecekte olacağı ihtiva eder. Şâyeî birinci anlamı kastetmek istiyor isek, bunda ancak ismi faili kendisinden sonrakine izafe etmek sozkonusudur.

Mesela: " Zeydi vurandır. Bekri öldürendir," demek gibi. Zira burada ism-i fail câmid olan özel isim hükmündedir. "Sahibu Bekrin (Bekr'in arkadaşı)" demek gibi. Şair de der ki:

"Onlar ki aşireti tehlikelere karşı koruyanlardır.

Arkalarından onlara herhangi bir kusur gelip erişmez."

Şayet ikincisini kast ediyorsa (yani gelecekte olacağı kastediyorsa) bu sefer cer, nasb ve tenvin câiz olur. Bu kabilden olanlarda asi olan İşte budur. Çünkü böyle bir ism-i fail -muzari fiil gibidir. Şayet fiil müteaddi değil ise ism-i faili de teaddi etmez. “Ayakta duran Zeyd, gibi. Eğer fiili de müteaddi olursa, sen de İsm-i faili müteaddi yapıp onunla sonraki kelimeyi nasb edersin ve dersin ki: "Zeyd Amr'ı vurucudur (yani vuracaktır)." Bu durumda hafifletmek maksİsmi ile tenvînin ve izafenin de bafe edilmesi caizdir. el-Merrar'ın şu beyitlerinde olduğu gibi:

"(Sana) boyun eğen, rengi beyaz-kırmızıya çalan

Her bir deve(nin sırtına binip gitmek sureti) ile kederlerini teselli ettir;

İpleri (karnı büyük olduğundan) ancak yeterli gelen; boynu da oldukça uzun olan;

İleriye atılan ve oldukça güçlü olan..."

Görüldüğü gibi burada ism-i faillerdeki tenvinleri hafifletmek üzere nasb etmiş bulunmaktadır. Bunun aslı (meselâ) tenvin ve nasb ile; “.....” şeklinde olması gerekirdi.

Yine yüce Allah'ın Kitab-ı Kerîmindeki:

"Onlar onun zararını giderebilecekler midir?" (ez-Zümer, 39/30) âyeti ile bunun benzeri dıger âyetler da bunu andırmaktadır.

3. Ölümün Belirtileri ve Ölümü Yaklaşanlara Karşı Görevler;

Şunu bil ki, ölümün bir takım sebeb ve emareleri (belirtileri) vardır. Mü’min kimsenin ölüm belirtilerinden bir tanesi alnının terlemesidir. Bunu Nesâî Hazret-i Bureyde yolu ile gelen bir Hadîs-i şerîfte zikretmektedir. Bureyde dedi ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururken dinledim: "Mü’min alnı terleyerek ölür,"

Biz bunu "et Tezkire" adlı eserimizde açıklamıştık. Mü’minin ölüm saati yaklaştığında ona şehadet kelimesi telkin edilir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur; "Ölülerinize lâ ilahe illallah'ı telkin ediniz." Bundan maksat ise kelime-i şehadetin söyleyeceği son söz olması ve böylelikle son ameli olarak onun kaydedilmeğidir. Ölüye usanç gelmemesi için bu kelime ona fazlaca tekrar edilmez. Bu esnada Yâsîn Sûresi'ni okumak da müstehabdır. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ölülerinize (ölüm döşeğinde olanlarınıza) Yâsîn Sûresi'ni okuyun." Bunu da Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir.

el-Âcurrî de "Kitabu'n-Nasîha" adlı eserinde Um ed-Derdâ yoluyla naklettiği şu Hadîs-i şerîfi zikremektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Yanında Yâsîn'in okunduğu her bir ölüye ölüm mutlaka hafifletilir."

Ölüm gerçekleştiği ve göz ruhun arkasına takıldığı vakit - Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın -Müslim'in Sahih'inde bize haber verdiği gibi - artık ibadet mükellefiyeti ortadan kalkar, teklif son bulur. Bundan sonra ise hayatta kalanların yerine getirmesi gereken bir takım işler vardır.

Bunlardan birisi ölenin gözlerini kapatmak, salih kardeşlerine öldüğünü haber vermektir. Bazıları ise bunu mekruh görür ve derler ki: Bu (şeriatte nehyedilen) naiy (ölünün arkasından feryad ve Figan) kabilindendir, Ancak birincisi daha sahihtir. Biz bu hususu bundan başka yerde açıklamış bulunuyoruz. Yapılacak işlerden birisi de onu yıkamak, defnetmek ve teçhizi için gereken hazırlıkları yapmaktır. Böylelikle onun bedeninin değişmesi önlenmiş olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da ölülerini gömmeyi geciktiren bir topluluğa: "Siz, size ait olan cesetlerinizi defnetmekte acele ediniz" diye buyurmuştur. Bir başka Hadîs-i şerîfte: "Cenazeyi (kabre götürmekte) acele ediniz" diye buyurmuştur, İleride gelecektir.

Ölünün Yıkanması (Gasli):

Ölünün yıkanması, önceden de geçtiği gibi -şehid dışında bütün müslümanlar için bir sünnettir Vacip (farz) olduğu da söylenmiştir. Bunu Kadı Abdülvehhab nakletmektedir. Birincisi el-Kitab'da (asıl nüshalarda da böyle) belirtilen görüştür. Sair ilim adamları da bu iki görüşten birisini benimsemişlerdir. Konu ile ilgili görüş ayrılığının sebebi ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kızı Zeyneb'i yıkaması hususunda Um Atiyeye'ye -Müslim'in kitabında belirtildiği üzere- söylediği sözlerdir. Bir görüşe göre bu kızının ismi Um Gülsümdür. Ebû Dâvûd'un eserindeki ifadeye göre Hazret-i Peygamber: "Siz onu üç veya beş defa yahut uygun görür iseniz daha fazla yıkayınız," diye buyurmuştur.

İlim adamlarına göre ölülerin yıkanması hakkında asıl delil budur. Bir görüşe göre buradaki emirden kasıt, ölüyü yıkamanın hükmünü açıklamaktır, o taktirde hüküm Vacip olur.

Bir başka görüşe göre ise bundan kasıt, ölünün nasıl yıkanacağını öğretmektir. O taktirde Hadîs-i şerîfte vücuba delâlet eden herhangi bir şey olmaz, Bu görüşün sallallahü aleyhi ve sellemunucuları derler ki: Bunun nasıl yıkanacağını öğretmeye dair olduğunun delili de: "Eğer uygun görürseniz" ifadesinin Hadîs-i şerîfte yer almasıdır. Bu ise emrin zahirinin vücub ifade ettiği hususunun dışına çıkmayı gerektirir, Çünkü o bunu görüşlerine havale etmiştir.

Ancak bu görüşü savunanlara şöyle cevap verilmiştir: Sizin yaptığınız bu açıklamanın doğru olma ihtimali uzaktır. Çünkü: "Uygun görürseniz" ifadesini, emir ile alakalı olarak görmemiz ilk anda insanın hatırına gelen bir şey değildir. Aksine insanın hatırına ilk gelen şey, bu şartın en yakın sözü edilen şey hakkında olmasıdır, o da "yahut bundan fazla" sözü ile ilgili olmasıdır. Yani bu yıkama sayısı ile ilgili olarak bir seçimde bulunmaları ile onları muhayyer bırakmayı İfade eder.

Genel olarak ölünün yıkanmasının meşru, şeriatte kendisi ile amel olunan ve terk olunmayan bir iş olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur

Ölüyü yıkama şekli, bilinen şekli ile cünubluktan yıkanma şekli gibidir. Ebû Ömer (İbn Abdi'l-Berr)'in naklettiğine göre ölü icma ile yediden fazla yıkanmaz. Eğer yedi defa yıkandıktan sonra ondan bir şeyler çıkacak olursa yalnızca o yer yıkanır. Böyle bir şeyin de hükmü yıkandıktan sonra cünubun hadeste bulunması (abdestini bozması) hükmündedir. Ölünün yıkanması bitirildikten sonra kefenlenmesine geçilir. Bu da bir sonraki başlıkta ele alınacaktır:

4. Ölünün Kefenlenmesi:

Bütün ilim adamlarına göre ölünün kefenlenmesi vaciptir. Eğer ölünün bir malı varsa bütün ilim adamlarına göre kefeni malından alınır, Bundan tek istisna Tavus'tan nakledilen şu sözüdür: Ölünün bıraktığı mal az olsun çok olsun onun malının üçte bîrinden yapılır. Şayet ölü hayatta iken nafakası başkası tarafından karşılanması gereken bir kimse ise, kölenin kefen masraflarını efendisi tarafından karşılanacağı ittifakla kabul edilmiştir. Ancak geçimi babasına, kocasına yahut oğluna ait olana gelince; bunların kefeni karşılamaları hususu ihtilaflıdır. Bundan sonra kefeni karşılamak ise beytülmale yahut müslüman cemaate (kifâye yoluyla) vaciptir. Kefenin muayyen olarak yerine getirilmesi gereken miktar, setredilmesi farz olan avret kadarıdır.

Eğer bundan fazla kefen bulunur da cesedin tümünü kapatamayacak kadar ise, yüzüne ikram olsun diye ve değişen güzelliklerinin açığa çıkan kısmı orada olduğundan dolayı, başı ve yüzü örtülür. Bunda asıl dayanak İse Mus'ab b. Umeyr kıssasıdır. Mus'ab b. Umeyr, Uhud günü çizgili bir aba bırakmıştı- Bu aba ile başı örtüldüğü taktirde ayakları dışarda kalır, ayakları örtüldüğü taktirde de başı dışarda kalırdı. Bunun ürerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Onun bu abasını baş tarafından itibaren Örtünüz, ayakları üzerine de bir miktar izhir otu bırakınız." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Kefen aparçaların hrı da tek sayıda olması bütün ilim adamlarınca müstehab görülmüştür, Hepsi de kefen hususunda belli bir sayı olmadığını icma ile kabul etmişlerdir. Kefenin beyaz renkli olması müstehab görülmüştür. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Elbiselerinizi beyaz renkliler arasından tercih ediniz. Çünkü beyazlar en iyi elbiselerinizdir. Ölülerinizi de onlarla kefenleyiniz," Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) pamuktan sahûlî (beyaz elbise yahut Yemendeki bir kasabaya mensub bir kumaş)dan üç kumaş parçası ile kefenlenmiştir. Beyazdan başka renkle kefen de caizdir, Ancak ipek olmamalıdır. Şayet mirasçılar kefen hususunda cimrilik gösterecek olurlarsa, Cuma ve bayrama gittiği vakit giydiği elbiselere benzer bir kumaştan kefenini yapmaları şeklinde haklarında hüküm verilir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse kardeşini kefenleyecek olursa onun kefenini güzelinden yapsın." Bunu da Müslim rivâyet etmiştir. Şu kadar var ki vefat eden kimse bundan daha az olanını vasiyet eder, Eğer israfa gidecek bir şekilde vasiyette bulunmuş ise fazlası batıl olur. Üçte birden yapılacağı da söylenmiştir. Ancak birinci görüş daha sahihtir, Çünkü yüce Allah:

"İsraf etmeyiniz" (el-En'âm, 6/141) diye buyurmuştur Hazret-i Ebû Bekir de: "Kefen dediğiniz şey, vücudun kan ve irini içindir" demiştir.

Ölünün yıkanması, kelenlenmesi bitirilir, sediri üzerine yatırılıp da yakınları tarafından mezara götürülmek üzere taşınması ise bir sonraki başlığın konusudur:

5. Ölünün Mezara Götürülmesi:

Ölüyü mezara götürmek üzere taşınması halinde çabucak yürümek gerekir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Cenazeyi acele götürünüz eğer salih bir cenaze ise onu kendisi İçin hazırlanmış bir hayra götürüyorsunuz, eğer böyle değilse o boynunuzdan çıkaracağınız bir kötülüktür."

Yoksa bugün cahillerin yavaş yavaş yürüyerek götürdükleri gibi ardı arkasına cenazeyi durdurmak, nağmeli bir şekilde Kur'ân okumak ve buna benzer Mısır halkının ölülerine yaptıkları şekilde helâl ve câiz olmayan şeyleri yapmaktan kaçınmak gerekir,

Nesâî rivâyet ediyor: Bize Muhammed b. Abdul Âlâ haber verdi. Bize Halid anlattı, dedi ki: Bize Uyeyne b. Abdurrahman bildirerek dedi ki: Bana babam anlatarak dedi ki: Ben Abdurrahman b. Semura’nın cenazesinde hazır bulundum. Ziyad da dışarı çıkmış ve naaşmın önünden yürüyordu. Abdurrahman'ın ailesinden ve onların mevâlilerinden bazı kimseler önce naşı önden karşılıyor, sonra da geri geri yürüyerek; Yavaş olun, yavaş olun Allah size bereket ihsan etsin, diyorlardı, Böylelikle ağır ağır yürüyorlardı. Nihayet el-Mirbet yolunun bir bölümünü katetmişken Ebû Bekir'e (radıyallahü anh) bir katır üzerinde gelerek bize yetişti. Onların bu yaptıklarını görünce katır üstünde olduğu halde onlara hamle yaptı ve kamçısını üzerlerine İndirerek şöyle dedi: Bu işi bırakın, Ebul-Kasım (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yüzünü şereflendirene yemin ederim ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte biz cenazeyi alelacele âdeta koştururcasına götürüyorduk. Bunlar cenazedekileri rahatlattı.'

Ebû Madde de İbn Mes'ûd'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir, Bizler Peygamberimize asalat ve selam onab cenaze ile birlikle yürümeye dair soru sorduk da şöyle dedi: "Koşmadan daha yavaş olsun, eğer (cenazenin karşılaşacağı) bir hayır ise o hayra acilen götürülmüş olur, Karşılaşacağı bundan başkası ise cehennem ehli de uzaklaştırılsın."

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: İlim adamlarının bu hususta çoğunlukla kabul ettiği, normal yürüyüşten biraz daha hızlı götürmektir. Acele götürmek ilim adamları tarafından ağır davranmaktan daha müstehab görülmüştün Bununla birlikte cenaze arkasından gelen zayıflara ağır gelecek kadar çabuk yürümek de mekruhtur. İbrahim en-Nahâî der ki: Onu azıcık ağır götürünüz. Bununla birlikte yahudi ve hristiyanların yaptıkları gibi de ağır ağır yürümeyiniz. Bazıları da Ebû Hüreyre yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte sözü edilen acele ve çabukluk defnetmekle ilgilidir; yürürken acele etmek değildir. Ancak yaptığımız bu rivâyetler dolayısıyla bu açıklamaların bir kıymeti yoktur Başarı Allah'tandır.

6. Cenaze Namazı:

Cenaze namazı cihad gibi kifaye yoluyla vacip (farz)dır. Mâlik ve diğer Hım adamlarının mezhebinde meşhur olan görüş budur. Çünkü Hazret-i Peygamber Necâşî hakkında:

"Haydi kalkın onun, namazını kılın" diye buyurmuştur.

Esbağ İse, cenaze namazı sünnettir, demiştir. Bu görüş Mâlik'den de rivâyet edilmiştir. Bu hususa dair daha fazla açıklamalar ileride Tevbe Sûresi'nde (9/84. âyette, 5. başlık ve sonrasında.) gelecektir.

7. Ölünün Gömülmesi:

Ölünün toprağa gömülmesi toprağın içine bırakılması ve üstünün kapatılmasına gelince bu da vacip (farz)dır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Daha sonra Allah ona kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi..." (el-Mâide, 5/31) Orada kabir binasının hükmü ve bunun müstehab olan bölümü ile ölünün kabre nasıl gömüleceğine dair açıklamalar gelecektir. Kehf Sûresi'nde de (18/21. âyetin tefsirinde) kabir üzerine mescid bina etmenin hükmüne dair açıklamalar gelecektir, yüce Allah'ın izni ile.

İşte bunlar ölülere dair ve ölülerin hayattakiler üzerindeki haklarına dair bir takım hükümlerdir, Âişe (radıyallahü anhnhâ) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır; "Ölülere sövmeyiniz. Çünkü artık onlar önden gönderdiklerine kavuşmuş bulunuyorlar." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Nesâî'nin Sünen'inde de yine Hazret-i Âişe'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan ölen birisinden kötülükle söz edildi. Şöyle buyurdu: "Ölülerinizi hayırdan başkası ile yad etmeyiniz,"

"Kıyâmet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir." Mü’minin ecri sevaptır, kâfirin ecri ise cezadır. Dünya hayatında karşı karşıya kalınan nimet ve belâ dolayısıyla ecir veya mükâfat sözkonusu değildir. Çünkü dünya bir yok oluş meydanıdır.

"O vakit kim ateşten uzaklaştırılır, cennete sokulursa artık o kurtulmuştur." Umduğunu elde etmiştir, korktuğundan da kurtulmuştur.

el-A'meş'in Zeyd b. Vehb'den rivâyetine göre, Abdurrahman b. Abdi Rabi’l-Ka'be, Abdullah b. Amr'dan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Ateşten uzaklaştırılmayı ve cennete konulmayı arzu eden bir kimse Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Rasûlü olduğuna şahitlik ederken, ölümü gelip onu bulsun ve kendisine yapılmasını istediği şeyleri de başkalarına yapsın."

Ebû Hüreyre'den gelen rivâyete göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Cennette bir kamçılık kadar bir yer, dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır. Arzu ederseniz:

"Kim ateşten uzaklaştırılır cennete sokulursa artık o kurtulmuştur" âyetini okuyunuz.!"

"Zaten dünya hayatı aldatıcı geçimlikten başka bir şey değildir." Yani mü’mini aldatıp kandırır, o da orada çok uzun bir süre kalacağını sanır. Halbuki o fanidir

Meta' (geçimlik); kendisi ile faydalanılan ve yararlanılan şey demektir, balta, tencere, kap-kacak gibi. Sonra da bu yok olur ve mülkiyeti kalmaz, Müfessirlerin çoğu bunu böyle telsir etmişlerdir,

el-Hasen der ki: Bu bitkinin yeşilliği, çocukların oyuncağı gibi bir şeydir. Bundan bir netice elde edilmez. Katâde der ki: Dünya terkedilmiş bir metadır. Fazla zaman geçmeden ehli ile birlikte yok olup gidecektir. O bakımdan insana yakışan şey bu metadan gücü yettiğince Allah'a itaat olan şeyleri almaktır. Şu beyitleri söyleyen şair ne güzel söylemiş:

"Bu dünya yurdu, eziyet ve pislik yurdudur.

Yok oluş ve değişip duran haller yurdudur.

Sen onu her şeyi ile elde edecek olsan dahi;

Yine ondan muradını alamaksızın öleceksin.

Ebediyyen yaşamak, aleyhine bir zarar olduğu halde;

Ebediyyen yaşayacağı umuduna kapılan kişi!

Saçların ağarır ve bu aklık ortaya çıkınca,

Şunu bil ki yaşlandıktan sonra yaşamakta bir hayır yok,"

(Aldanış anlamına gelen) Gurur'un "ğayn" harfi üstün olarak "el-Garûr" diye söylenişi şeytan anlamındadır Şeytan yalan vaatlerde bulunmakla ve umutlandırmakla İnsanı aldatır.

İbn Arefe der ki: Ğurûr zahiren görüp de sevdiğin fakat onun hoşa gitmeyen yahut bilinmeyen bir iç yüzü de bulunan şeydir. Şeytan da ğarûr'dur. Çünkü o insanı nefsin sevdiği şeylere iter. Halbuki bunun ötesinde insanın kötülüğüne olan şeyler vardır. Yine der ki: İşte ğarar satışı da buradan gelmektedir. Ğarar satışı ise zahiren insanı aldatan ve iç yüzü bilinmeyen satış şeklidir.

186. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda deneneceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a şirk koşanlardan da incitici bir çok şeyler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız işte bu, azme değer işlerdendir.

Bu hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a ve onun ümmetinedir. Âyetin anlamı sudur: Çeşitli musibet ve acılarla, Allah yolunda infak ve şeriatın diğer mükellefiyetleri ile mallarınız hususunda yemin olsun deneneceksiniz, sınanacaksınız. Canlar konusunda denenmek ise ölüm, hastalık ve sevilenleri yitirmekle olur. Öncelikle mallardaki denemeden söz etmesi, maldaki musibetlerin çokluğundan dolayıdır.

"... incitici bir çok şeyler işiteceksiniz" âyetine gelince eğer:

"Deneneceksiniz" âyetinde "vâv" sabit iken;

"İşiteceksiniz" âyetinde hazf edilmesinin sebebi nedir? diye sorulsa, bunun cevabı şudur: Birinci fiilde "vâv"dan önceki harfin harekesi i'ethadır. iki sakin harf yan yana geldiğinden dolayı "vav" hareke alıp ona özellikle ötre harekesi verilir. Çünkü bu çoğul "vav"ıdır. Hazfinin câiz olmayışı ise kendisinden önce ona delâlet edecek herhangi bir harfin bulunmayışıdır. İkinci fiilden önce hazfedilmesinin sebebi ise kendisinden önce ona delâlet edecek harekenin bulunmasıdır.. Diğer taraftan:

"Deneneceksiniz" deki "vav" harfinin hemzeli olması câiz değildir. Çünkü onun harekesi arızidir. Bunu en-Nahhâs ve başkaları söylemiştir. Bu fiilin müzekker ve muhatab olmak üzere tekil, ikil ve çogulu sırasıyla, şeklinde gelir.

Bu âyetin nüzul sebebine gelince; yüce Allah:

"Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir?" (el-Bakara, 2/245) âyetini indirince Hazret-i Ebû Bekir bir yahudinin hafife alarak ve Kur'ân-ı Kerîm'e reddedici bir cevap olmak üzere; şüphesiz Allah fakirdir, biz de zenginleriz diye bir sözünü işitince, ona bir tokat attı. Bu yahudi de Hazret-i Ebû Bekir'i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a şikâyet etti; bunun üzerine bu âyet-i kerîme İndi.

Denildiğine göre bu sözü söyleyen yahudi Finhâs'dır. Bu İkrime'den nakledilmiştir. ez-Zührî'nin görüşüne göre ise, bu kişi Ka'b b. el-Eşreftir. Âyet-i kerîme onun sebebi ile nazil olmuştur. Ka'b şair birisi idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı ve ashabını hicvederdi. Kureyş kâfirlerini ona karşı kışkırtırdı. Müslümanların hanımlarını da diline dolardı. Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona Muhammed b. Mesleme ve arkadaşlarını gönderdi de Muhammed de onu -siyerde ve sahih hadislerde meşhur olan şekli ile- öldürdü. Bu konuda başka açıklamalar da yapılmıştır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde orada yahudiler ve müşrikler vardı. Hazret-i Peygamber ve arkadaşları onlardan rahatsız edici çok sözler işitirlerdi. Buhârî ile Müslim'de belirtildiğine göre Hazret-i Peygamber, İbn Ubey'in bulunduğu bir yerden bir eşek üzerinde geçerken onu Allah'ın yoluna davet etti. Ancak İbn Ubey şöyle dedi; Söylediğin gerçek olsa dahi sen bizi bu meclislerimizde rahatsız etme! Haydi yerine geri dön! Senin yanına gelene bu kıssaları anlat. O bu sözleri söylerken de eşşeğin çıkardığı toz kendisine gelmesin diye eli ile burnunu tutmuştu. Bunun üzerine İbn Revâha şöyle dedi: Evet, ey Allah'ın Rasûlü sen bize meclislerimizde teşrif buyur! Biz bunu çok severiz. İbn Ubey'in etrafında bulunan müşriklerle müslümanlar karşılıklı olarak birbirlerine sövdüler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise ortalık yatışıncaya kadar onları teskine devam etti. Daha sonra Hazret-i Peygamber hasta olan Sa'd b. Ubadc'nin ziyaretinde bulunmak üzere yanına gitti ve şöyle dedi: "Filanın neler dediğini duymadın mı?" Sa'd şöyle dedi: Onu affet ve bağışlaleyhisselâmana Kitabı indirene yemin olsun ki, Allah seni inen hak ile bize gönderdiğinde bu Medine halkı ona taç giydirmek ve onu başlarına geçirmek üzere aralarında anlaşmışlardı. Fakat Allah sana vermiş olduğu hak ile bunu geri çevirince, bu ona ağır geldi ve seni bundan dolayı kıskandı. İşte senin gördüğün bu işi yapmasının sebebi de budur. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onu affetti ve bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Bunun, Savaşma emri nazil olmadan önce olduğu söylenmiştir. Allah kullarının sabretmesini, takvaya yönelmelerini teşvik etmiş ve bu işin sabredilmeye değer büyük işlerden olduğunu haber vermiştir. Buhârî'de de hadisin devamında bunun (bu âyet-i kerimedeki emrin) Savaş emrinin nüzulünden önce olduğu belirtilmektedir. Zahir olan (kuvvetli görüş) bunun da nesh olunmadığıdır. Çünkü en güzel yolla tartışmak ve idare etmek, ebedi olarak mendub bir iştir. Hazret-i Peygamber de Savaş emri almakla yahudilerle barış antlaşmaları yapıyor, onları idare ediyor, münafıkları da affediyordu. Bu da açıkça bilinen bir husustur.

"İşte bu, azme değer işlerdendir" âyeti ise, işin zor, sağlam ve metin olanlarındandır, demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/227- âyet, 22. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

187. Âyetin Tefsiri

Hani Allah kendilerine kitap verilenlerden: Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz" diye söz almıştı? Onlar ise bunu sırtlarının arkasına attılar ve onu az bir değere değiştiler. Satın aldıkları şey ne körüdür!

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başık halinde sunacağız:

1. Kitap Ehlinden Alınan Söz velimin Öğretilmesi;

Yüce Allah'ın;

"Hani Allah kendilerine kitap verilenlerden... söz almıştı" âyeti yahudilerden söz eden buyruklarla ilişkilidir, Onlara Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a îman etmeleri ve durumunu açıkça bildirmeleri emri verildiği halde onlar, Hazret-i Peygamber'in niteliklerini gizlediler. O bakımdan bu âyet-i kerîme onlara bir azardır. Bununla birlikte hem kendilerine, hem başkalarına umumî bir haberdir. el-Hasen ve Katâde der ki: Bu âyet, Kitaptan herhangi bir şey bilen her kişi hakkındadır. Her kim bir şey bilirse onu öğretmelidir. Sakın ha ilmi gizlemeye kalkışmayınız. Çünkü bu bir helâk oluştur.

Muhammed b. Ka'b da der ki: Alim bir kimsenin bildiğini söylemeyip susması helâl olmadığı gibi cahilin de bilgisizliği üzere kalıp susması helâl değildir- Çünkü yüce Allah;

"Hani Allah kendilerine kitap verilenlerden... diye söz almıştı" diye buyurduğu gibi; acahillere yönelik olarak dab şöyle buyurmaktadır:

"Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden (bilenlerden) sorunuz." (el-Nahl, 16/43; el-Enbiya, 21/27)

Ebû Hüreyre de der ki; Şayet Allah'ın kitap ehlinden aldığı söz olmasaydı ben size hiçbir şey anlatmazdım. Daha sonra şu:

"Hani Allah kendilerine kitap verilenlerden... diye söz almıştı" âyetini okudu.

el-Hasen b. Umare der ki: Hadis (rivâyet etmeyi) terkettikten sonra ez-Zühri’nin yanına gittim, onu kapıda buldum ve şöyle dedim: Uygun görürsen bana hadis rivâyet et. O şöyle dedi: Benim hadis rivâyet etmeyi terketliğimi bilmiyor musun? Şöyle dedim: Ya sen bana hadis rivâyet et veya ben sana hadis rivâyet edeyim. Sen bana rivâyet et, dedi. Şöyle dedim: Bana Hakem b. Uyeyne, Yahya b. el-Cezzar’dan naklederek dedi ki: Ali b. Ebî Tâlib'i şöyle derken dinledim: Yüce Allah ilim adamlarından öğretmeleri hususunda söz almadıkça cahillerden de öğrenmelerine dair söz almadı. (el-Hasen dedi ki): Bunun üzerine bana kırk hadis rivâyet etti.

2. İlmin İnsanlara Açıklanması:

"Onu mutlaka İnsanlara açıklayacaksınız" âyetinde Hazret-i Peygamber'in sözü geçmemekle birlikte, buradaki "onu" zamiri Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a râcidir. Bu zamirin Kitaba râci olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın durumunu açıklamak da bunun kapsamına girer, Çünkü bu da Kitapta yer alan bir bilgidir.

Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:

"Ve onu gizlemeyeceksiniz." Burada yüce Allah'ın "onu açıklayacaksınız" âyetinde olduğu gibi değil de; "Onu gizlemeyeceksiniz" diye buyurması (ve "vav"ın hazfedilmeyip "nûn"un şeddeli olarak gelmemesi) hal manasını ifade ettiğinden dolayıdır. Onu gizlemeksizin onu açıklayacaksınız, demektir.

Ebû Amr, Ebû Bekr yoluyla gelen rivâyette Âsım ve Mekkeliler: "Onu mutlaka açıklayacaksınız" diye muhataba verilen emri hikaye yolu İle "te"li olarak naklettikleri halde diğerleri "lâm"dan sonraki "te" harfi yerineb "ye" ile okumuşlardır. (Mutlaka onu açıklayacaklar, anlamında). Çünkü (kendilerinden bu şekilde söz alınanlar) hazır olmayan kimselerdir.

İbn Abbâs'dan bunu; "Hani Allah peygamberlerden onu mutlaka ... açıklayacaklar diye söz almıştı" diye okumuştur. Buna göre "onlar ise bunu sırtlarının arkalarına attılar" ifadesi peygamberlerin kendilerine açıklamalarda bulunduğu insanlara ait olur.

İbn Mes'ûd'un kıraatinde ise sonundaki sakil (şeddeli "mın") sözkonusu olmaksızın:

"Mutlaka onu açıklayacaklar" diye okumuştur.

Nebz etmek (atmak); bir kenara fırlatmak demektir. Buna dair açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/101. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

"Sırtlarının arkasına" ifadesi ise onların geri atmaktaki mübalağalı hâllerini ifade eder. Yüce Allah'ın:

"Siz onu arkanıza atılmış bir şey edindiniz" (Hûd, 11/92) âyeti de bu anlamdadır. Yine buna dair açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/101. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'ın:

"Onu az bir değere değiştiler" âyetinin ne anlama geldiği de yine Bakara Sûresi'nde (2/41, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Onu tekrarlamanın anlamı yoktur.

"Satın aldıkları şey ne kötüdür" âyetine dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır (bk. 2/90- âyetin tefsiri). Cenab-î Allah'a hamdolsun.

188. Âyetin Tefsiri

O yaptıkları ile sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenlerin azaptan kurtarılacaklarını sakın sanmayasın, sanmayasın! Onlar için pek acıklı bir azap da vardır.

Yani bunların yaptıkları iş olan Savaşlardan geri kalmak ve gelip mazeret beyan etmelerinin kendileri İçin iyi olacağını sanmayasın.

Buhari ile Müslim'de Ebû Said el Hudrî'den gelen rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın döneminde münafıklardan bazı kimseler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gazaya çıktı mı geri kalır, onunla birlikte çıkmaz ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Savaşa çıkmasından sonra geride oturmalarına sevinirlerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi mi gider ona özür beyan eder ve yemin ederlerdi. Ayrıca yapmadıkları işlerden dolayı da övülmeyi de arzu ederlerdi. Bunun üzerine:

"O yaptıkları ile sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenleri.., sanmayasın" âyet-i kerimesi nazil oldu.

Yine Buhârî ve Müslim'deki rivâyete göre Mervan kapıcısına şöyle demiş: Ey RafV haydi İbn Abbâs'a git ve ona de ki: Eğer bizden her bir kişi kendisine verilenden dolayı sevinir ve yapmadığı işler dolayısı ile övülmeyi sevdiği için azâb edilecek olur ise, hep birlikte azâb edileceğiz. Bunun üzerine İbn Abbâs şöyle dedi; Bu âyet-i kerîme ile sîzin ilginiz ne ki? Bu âyet-i kerîme kitap ehli hakkında nazil olmuştur.

Daha sonra İbn Abbâs şu âyet-i kerimeleri okudu:

"Hani Allah kendilerine kitap verilenlerden: Mutlaka onu insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz diye söz almıştı" âyeti ile:

"O yaptıkları ile sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenleri... sanmayasın" âyetini okudu. (Devamla) İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara bir hususa dair soru sordu, onlar da onu gizleyip Hazret-i Peygamber'e açıklamadılar. Ona başka bir şey bildirdiler. Yanından çıktıklarında ona kendilerine sorduğu şeye dair haber vermişler, intibaını verdiler ve bundan dolayı da övülmeyi istediler. Ayraca ona doğruyu açıklamayıp gizledikleri ve kendilerine sorduğu soruyu cevaplandırmadıkları için de sevindiler.

Muhammed b. Ka'b el-Kurazî de der ki: Bu âyet-i kerîme hakkı gizleyip hükümdarlarına batıllarına uygun düşecek şekilde bilgiler veren İsrailoğulları âlimleri hakkında nazil olmuştur ve bunlar "onu az bir değere sattılar" yani hükümdarların dünyalık olarak kendilerine verdikleri şey karlılığında bunu yaptılar. Bunun üzerine yüce Allah da Peygamberine şöyle buyurdu:

"O yaptıkları ile sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenlerin azabtan kurtarılacaklarını sakın sanmayasın, sanmayasın. Onlar için pek acıklı bir azap da vardır." Bu âyeti ile Allah'ın kulları aleyhine dini ifsad etmiş olmaları sebebi ile onlar için acıklı bir azâb olduğunu haber verdi,

ed-Dahhâk dedi ki: Yahudiler krallara derlerdi ki: Biz kitabımızda şunu görüyoruz, Allah son zamanda bir peygamber gönderecek ve onunla peygamberliği sona erdirecektir. Fakat Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı peygamber olarak gönderince hükümdarlar onlara: Kitabınızda geleceğini yazılı olarak gördüğünüz peygamber bu mudur? diye sordular Yahudiler hükümdarların mallarına göz diktikleri için: Hayır bundan başkasıdır, dediler. Krallar da onlara hazineler dolusu mal verdiler: İşte yüce Allah bunun üzerine şöyle buyurdu:

"O yaptıkları ile sevinen... sanmayasın" yani basit dünya malını almak için hükümdarlara yalan söyleyenlerin azabtan kurtulacaklarını sanmayasın, demektir.

Birinci hadisin muktezası ile ikinci hadisin muktezası farklıdır. Bununla birlikte âyet-i kerimenin her iki sebeb dolayısı ile nazil olması ihtimali de vardır. Çünkü her iki olay da aynı zamanda cereyan etmiştir. Böylelikle âyet-i kerîme her iki kesime cevap teşkil etmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

Mervan'ın: Eğer bizden yaptığı işten dolayı sevinen... her bir kişi helâk olursa şeklindeki sözleri, umum ifadelerin kendilerine has sığaları olduğunun delilidir. Ayrıca; "Kimseler de bunlardan birisidir. Kur'ân ve sünnetten bunu anlamaya ve kavramaya çalışan kimseler için bu, kesin bir şeydir.

Yüce Allah'ın:

"Ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenlerin..." âyetine gelince; eğer âyet-i kerîme Savaştan geri kalan münafıklar hakkında değil de kitap ehli hakkında ise: Çünkü onlar böyle olmadıkları halde: Biz İbrahim'in dini üzereyiz, diyorlar ve: Bizler namaz kılan, oruç tutan ve kitap ehli olan kimseleriz, diyen kitap ehli hakkında ise; onlar bundan dolayı övülmek istiyorlar demek olur. O taktirde;

"Kimseler" kelimesi "ye" harfi ile okunuşa göre;

"Sanmasınlar" fiilinin faili olur. Bu da Nâfi, İbn Âmir, İbn Kesîr ve Ebû Amr'ın kıraatidir. Yani bu sevinenler, sevinçlerinin kendilerini azabdan kurtaracağını sanmasın,

Birinci mefûlun hazf edilmiş olduğu da söylenmiştir. O da kendilerini öyle sanmasınlar, demektir, İkinci mefûl ise "kurtanlacaklani kelimesidir.

Kûfeliler ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitap ile olmak üzere bu fiili "te" harfi ile okumuşlardır. Yani ey Muhammed, sen o sevinen kimselerin azabtan kurtarılacaklarını sanmayasın, demektir.

"sanmayasın" âyeti ise "te" harfi ile "be" harfini üstün olarak okunmakta olup tekid için İade edilmiştir. Bunun birinci mefûlü ise fiilin sonundaki "he" ve "mini" (onlar anlamına gelen) zamiridir. İkinci mefûl ise hazf edilmiştir. Onları da böyle sanmayasın, demek olur. Baştaki "re" ise atıf edatı yakutta ikinci fiilin birinci fiilden bedel olması esası üzere zaittir.

ed-Dahhâk ve Îsa b. Amr ise bu fiili başta ute" harfi ile "be' harfi de ötreli olarak; ": Sanmayasını:" şeklinde okumuştur ki, bununla Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı ve onun arkadaşlarını kast etmektedir.

Mücâhid, İbn Kesîr, Ebû Amr ve Yahya b. Ya'mer ise sevinenlerin durumunu haber vermek üzere "ye" harfi ile ve "be" harfini Ötrelî olarak okumuşlardır. Yani onlar kendilerini öyle sanmasınlar, demektir.

"Kurtarılacaklarını" kelimesi ise ikinci mefûl olur O taktirde "Kendilerini sanmasınlar" (son okunuşa göre) bir tekid olur.

Bir görüşe göre ise; ...ler, kimseler" kelimesi: Sanmasınlar'ın failidir. Bunun iki mefûlü ise; "Kendîlerini sanmasınlar" fiilinin delâleti dolayısıyla hazf edilmiştir.

Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Hangi kitap yahut hangi âyete göre

Onları sevmenin benim için bir utanç olduğu görüşündesin ve sanıyorsun."

Şair burada, bir fiilin mefûlünü zikrederek, ikinci fiilin mefûlünü zikretmeye gerek görmemiştir. (Âyette) ikinci olarak tekrar edilen "sanmayasın!" fiilinden sonra: " Kurtarılacaklarını kelimesi ikinci mefûl olarak gelmiştir. İkinci fiil, birincisinden bedel olduğundan dolayı, (birincisinin) iki mefûlünün zikredilmesine gerek bırakmamıştır. "La" nefy edatının başına gelen "fa" zâiddir. Bu gibi fiillerin, tam anlam ifade eden cümlelerde, herhangi bir hüküm gerektirmeksizin geldiği de söylenmiştir.

Yedi kıraat İmâmı ve başkaları çoğunlukla: "Yaptıklarını" kelimesinin "elif"ini medsiz olarak okumuştur. Yani, gizledikleri ve söyledikleri yalan demektir. Mervan b. el-Hakem; el-A'meş, İbrahim en-Nehaî ise "verdikleri" anlamında olmak üzere hemzeyi medli olarak; şeklinde okumuşlardır. Saîd b. Cübeyr ise "kendilerine verilen" anlamına olmak üzere: diye okumuştur.

"Kurtarılacaklarını" diye anlamlandırdığımız "el-mefâze" kurtulacak yer, kurtuluş demektir. Onlar kurtulamazlar, anlamındadır. Korkulu geçit yerlerine "mefâze" adının verilmesi ise teiaul (olumlu anlama ve hayra yormak) kullanarak öyle çekmesini ummak yoluyla maksadına yöneliktir. Bu açıklamayı el-Esmaî yapmıştır.

Şöyle de denilmiştir: Ona bu ismin veriliş sebebi ölüme götüren ve ölüm tehlikesi olduğu zannedilen bir yer olduğundan dolayıdır. Araplar bu kökten olmak üzere ölen bir kimse hakkında "fevveze raculü" derler.

Saleb der ki: Ben İbnü'l-Arabi'ye el-Esmaî'nin görüşünü naklettim de: Hata etmiştir dedi. Çünkü Ebû’l-Mekârim bana şöyle dedi: Bu geçit yerine "mefâze" denilmesinin sebebi, onu aşıp kurtulanın fevz bulduğundan dolayıdır. el-Esmaf de de der ki: (Yılan ve akrep gibi zehirli hayvanlar taralından) sokulan kimseye tefeül olmak üzere "selîm" ismi verilmiştir, İbnü'l-Arabi ise der ki: Ona böyle denilmesi başına gelen musibete teslimiyet gösterdiğinden dolayıdır.

Âyet-i kerimenin bu bölümü hakkında şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Sen sakın onların azabtan uzak bir yerde olacaklarını sanmayasın. Çünkü fevz hoşa gitmeyen bir şeyden uzak durmak demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

189. Âyetin Tefsiri

Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Allah her şeye kadirdir.

İşte bu; "Allah fakirdir biz ise zenginiz" diyenlere karşı bir delil ve onları bir yalanlamadır. Âyet-i kerîmenin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Sakın sen sevinen bu kimselerin azabtan kurtulacaklarını zannetmeyesin. Herşey Allah'ındır ve onlar herşeye kadir olanın kabzası içindedirler.

O taktirde âyet-i kerîme bir önceki âyete atfedilmiş olur. Yani onlar Allah'ın azabından kurtulamazlar- Ne zaman dilerse onları azâb ile yakalar.

"Allah herşeye kadirdir" Mümkün olan her şeye gücü yetendir. Bu hususa dair açıklamalar da Bakara Sûresi'nde (2/20. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

190. Âyetin Tefsiri

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sahipleri için elbette âyetler vardır.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı yirmibeş başlık halinde sunacağız:

1. Bu Âyetler Üzerinde Düşünmenin Önemi:

Yüce Allah'ın:

"Göklerim ve yerin yaratılışda..." âyetinin anlamı Bakara Sûresi'nde (2/164, âyette) birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Şanı yüce Allah bu sûreyi âyetleri üzerinde avarlığının, birliğinin belgeleri üzerindeb düşünmek ve bunları delil olarak değerlendirmeyi emretmekle sona erdirmektedir, Çünkü bütün bunları ancak Havy, Kayyûm, Kadîr, Kuddûs, Selâm ve âlemlere muhtaç olmayan bir kimse yapabilir. Bunu düşünsünler ki; îmanları taklide değil de yakÎyne dayanır olsun.

"Akıl sahipleri" yani deliller üzerinde dikkatle düşünmek hususunda akıllarını kullanan kimseler "İçin elbette âyetler vardır."

Âişe (radıyallahü anhnhâ)’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a nazil olunca kalkıp namaz kıldı. Bilal gelip ona namaz vaktini haber verdi. Ağlamakta olduğunu gördü, şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü! Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamışken yine ağlıyor musun? Şöyle dedi: "Ey Bilal! Şükreden bir kul olmayayım mı? Bu gece bana yüce Allah:

"Göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sahipleri İçin elbette âyetler vardır" âyetini indirdi Daha sonra şöyle buyurdu: Bu âyeti okuyup da bunun üzerinde düşünmeyenin vay haline!"

2. Geceleyin Uykusundan Uyananın Yapacağı İşler:

İlim adamları der ki: Uykudan uyanan bir kimsenin yüzünü (gözünü) silmesi ve kalkmakla birlikte -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a uyarak- bu on âyet-i kerimeyi okuması müstehabtır. Bu husus Buhârî, Müslim ve başka hadis kitaplarında sabittir, ileride gelecektir. Bundan sonra da onun için takdir buyurulmuş kadar namaz kılar. Böylelikle tefekkürle ameli bir arada gerçekleştirmiş olur. Bu (tefekkür) da bu âyet-i kerimede biraz sonra geleceği üzere, amellerin en faziletlisîdir.

Ebû Hüreyre'den rivâyet edildiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) her gece Âlî İmrân Sûresi'nin sonundan on âyet-i kerîme okurdu. Bunu hadis hafızı Ebû Nasr el-Vâilî es-Sicistânî "el-İbâne" adlı eserinde. Süleyman b. Mûsâ, Müzahir b. Eşlem el-Mahzûmî'den o el-Makburîden o da Ebû Hüreyre'den rivâyet ettiğine göre... diyerek rivâyet etmektedir.

Sûrenin baş taraflarında (ikinci âyet, üçüncü başlıkta) Hazret-i Osman'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Kim her gece Âl-i İmrân Sûresi'nin sonunu okuyacak olur İse, ona bir gece boyunca namaz kılmış gibi (ecir) yazılır.

191. Âyetin Tefsiri

Onlar ki ayakta, oturarak ve yanları üstünde yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve derler ki); "Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen pâk ve münezzehsin. Bizi o ateş azabından koru.

3. Her Halde Allah'ı Zikretmek:

Yüce Allah:

"Onlar ki ayakta, oturarak ve yanları üstünde yatarken Allah'ı anarlar" âyetinde yüce Rabbimiz, Âdemoğlunun çoğunlukla uzak duramadığı üç ayrı durumunu sözkonusu etmektedir. Onun bütün zamanı âdeta bu üç türlü durum ile kuşatılmış gibidir. İşte o bakımdan Âişe (radıyallahü anhnhâ) şöyle buyurmaktadır; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün zamanlarında yüce Allah'ı zikrederdi. Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir.

Helada olması ve başka haller de bunun kapsamına girmektedir. Fakat ilim adamlarının bu konuda farklı görüşleri vardır. Abdullah b. Amr, İbn Sîrîn ve en-Nehaî bunu câiz görürken, İbn Abbâs, Atâ ve en-Nehaî bunu mekruh görmüşlerdir. Ancak âyet ve hadisin umumî bir anlam ifade etmesi dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir. en-Nahaî der ki; Helada yüce Allah'ı zikretmekte bir mahzur yoktur, çünkü zikir yükselir. Yani melekler onu nezdlerindeki amel sahifelerine yazarak yükseltirler. Buna delil ise yüce Allah'ın şu âyetleridir:

"O bir söz söylemeyiversin mutlak onun yanında görüp gözetmeye hazır olan vardır." (Kaaf, 50/18);

"Şüphesiz üzerinizde bekçiler çok şerefli yazıcılar vardır..." (el-İnfitâr, 82/10-11).

Ayrıca yüce Allah, herhangi bir istisnada bulunmaksızın her halde ve durumda kullarına zikr etmelerini emr ederek şöyle buyurmuştur:

"Ve Allah'ı pek çok anınız" (el-Ahzab, 33/41);

"Beni anın ki Ben de sizi anayım" (el-Bakara, 2/152);

"Şüphesiz Biz iyi amel işleyenin mükâfatını zayi etmeyiz" (el-Kehf, 18/30.).

Yüce Allah'ın bu buyrukları genel ve kapsamlı ifadelerdir. O halde, -yüce Allah'ın izni ile- durum ne olursa olsun, Allah'ı anmak sevaba ve ecir almaya sebebtir.

Ebû Nuaym zikrederek der ki: Bize Ebû Bekr b. Mâlik anlattı, bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı: Dedi ki: Bize Vekî anlattı, dedi ki: Bize Süfyan, Atâ b. Ebi Mervan'dan, o babasından o Ka'b el-Ahbar'dan naklederek dedi ki: Mûsâ (aleyhisselâm) dedi ki: Rabbim, sen yakın mısın Sana sessizce dua edeyim, yoksa uzak mısın, Sana yüksek sesle yalvarayım, Rabbi buyurdu ki: Ey Mûsâ, Ben benî anan ile birlikte oturan arkadaşı (gibi)yim. Hazret-i Mûsâ şöyle dedi: Rabbim, bizler bazan Seni anmayı Sana tazim ile Seni yüceltmek ile bağdaştıramadığımız bir halde de olabiliyoruz. O nedir? diye sorunca Hazret-i Mûsâ; Cünubken ve abdest bozarken deyince Allah şöyle,buyurdu: Ey Mûsâ! Her halde sen Beni zikret." Bunun mekruh gören kimseler ise, ya yüce Allah'ı uygun görülmeyen yerde Allah'ı anılmaktan tenzih etmek için böyle söylemişlerdir. Hamamda Kur'ân okumanın mekruh olması gibi; ya da zikredenin söylediği sözleri yazmak için kiramen katibini pislik ve necasetlerin bulunduğu yere gelme zorunda bırakmamak için bunu mekruh görmüşlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

"Ayakta, oturarak" hal olmak üzere nasb edilmiştir.

"Ve yanları üstünde yatarken" de hal mahallindedir: Yani yanları üzerinde yatmış oldukları halde Allah'ı anarlar. Yüce Allah'ın şu âyeti de buna benzemektedir:

"Yanı üzeri yatarken, otururken veya ayakta iken Bize dua eder." (Yûnus, 10/12) Bu âyette sıralama ise öncekinin aksinedir Yani o Bizi yanı üzere yatarken de dua edip çağırır.

Aralarında el-Hasen ve başkalarının da bulunduğu bir grup müfessir yüce Allah'ın:

"Allah'ı anarlar..." âyetinin namazı ifade ettiği görüşündedir. Yani bunlar namazı kılmamazlık etmezler. Özürlü oldukları halde oturarak yahut yanları üzere yatarak kılarlar. Bu âyet-i kerîme abu yönüyleb yüce Allah'ın gu âyetini andırmaktadır;

"Artık namazı bitirdiğinizde ayakta, otururken ve yanlarınız üzere iken Allah'ı zikredin." (en-Nisâ, 4/103) İbn Mes'ûd'un görüşüne göre de -İleride geleceği gibi- böyledir. (Yani özürlü oldukları hallerde oturarak ve yanları üzere yatarak namazı kılarlar demektir).

Eğer bu âyet-i kerîme namaz hakkında ise fıkhı (anlaşılması) şu şekilde olur: İnsan ayakta namaz kılar, eğer ayakta duramıyor ise oturarak kılar, eğer buna da gücü yetmiyor ise yanı üzere yatarak namazını kılar. Nitekim İmrân b. Rusayn'dan şöyle bilgi sakıt olmuştur: Benim basurum vardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a nasıl namaz kılacağıma dair soru sordum da şöyle buyurdu: "Ayakta namazını kıl, gücün yetmiyor ise oturarak, ona da gücün yetmiyor ise yanın, üzere yatarak (kıl)." Bu hadisi hadis İmâmları rivâyet etmiştir.

Müslim'in Sahihinde belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)da vefatından bir yıl önce nafile namazı oturarak kılardı, Nesâî de Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan şöyle dediğini rivâyet etmekdedir; Ben Resûlüllah’ın bağdaş kurarak namaz kıldığını gördüm. Ebû Abdurrahman der ki: Ben bu hadisi Ebû Dâvûd el-Hasenî'den başka bir kimsenin rivâyet ettiğini bilmiyorum; o ise sika (rivâyetine güvenilir) bir ravidir. Bununla birlikte ben bu hadisin ancak hata olduğunu zannediyorum. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

4. Hasta Kimsenin ve Oturanın Namaz Kılma Keyfiyeti:

İlim adamları hasta ve oturan kimsenin namaz ksîma keyfiyeti ve şeklî hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abdi’l-Hakem Mâlik'den böyle bir kimsenin kıyam halinde bağdaş kuracağından söz etmektedir. el-Buveytî de Şâfiî'den bunu rivâyet etmektedir. Secde etmek istediği zaman ise gücü yettiği kadarı ile secdeye hazırlanır. (Şâfiî) dedi ki: Nafile kılan kişi de böyle yapar. es-Sevrî'nin görüşü de buna yakındır, el-Leys, Ahmed, İshak, Ebû Yûsuf ve Muhammed de böyle demiştir. Müzem yolu ile gelen rivâyette ise Şâfiî şöyle demektedir Bütün namazında teşehhüd için oturduğu gibi oturur. Ayrıca bu Mâlik ve arkadaşlarından da rivâyet edilmiştir. Ancak meşhur olan birinci rivâyettir. "el-Müdevvene"nin zahirinden anlaşılan da odur.

Ebû Hanîfe ve Züfer ise der ki: Teşehhüd için oturduğu gibi oturur, rükû' ve sücudu da bu şekilde yapar.

5. Oturmaya Gücü Yetmeyenin Namaz Kılması:

Dedi ki: Eğer oturamıyor ise yanı üzere veya sırtı üzere namaz kılmakta, muhayyerdir. el-Mudevvene'deki görüş budur. Ayrıca İbn Habib, İbnu'l Kasım'dan sırtı üzere (yatarak) namaz kılacağım nakletmektedir. Eğer buna gücü yetmiyor ise, sağ yanı üzere, buna da gücü yetmiyor ise sol yanı üzere namaz kılar.

İbn Mevvaz’ın Kitabında ise bunun aksi zikredilmektedir. (Önce) sağ yanı üzere namaz kılar aksi taktirde sol yanı üzere kılar, buna da gücü yetmezse sırtı üzere (yatarak) namazı kılar.

Sulınûn ise der ki: Lahdine gömüleceği şekilde sağ yanı üzere namaz kılar. Aksi taktirde sim üzere namaz kılar, buna da gücü yetmezse sol yanı üzere namaz kılar.

Mâlik ve Ebû Hanîfe ise der ki: Yanı üzere yatarak namaz kıldığı taktirde ayakları kıble tarafında olur.

Şâfiî ve es-Sevrî derler ki: Yanı üzere yüzünü kıbleye döndürmüş olarak namazı kılar.

6. Hasta iyileşirse; İyi Olan da Hastalanırsa Nasıl Namaz Kılar?

Şayet namazda iken hastalığı hafiflediğinden dolayı güç bulacak olursa, İbnu'l-Kasım’ın dediğine göre namazın geri kalan bölümünde ayağa kalkar ve kıldıklarını esas alarak namazını tamamlar. Aynı zamanda bu, Şâfiî, Züfer ve Taberî'nin de görüşüdür.

Ebû Hanîfe, iki arkadaşı, Yakub (Ebû Yûsuf) ve Muhammed ise bir rekâtı yanı üzere namaz kıldıktan sonra sağlığına kavuşan kimse hakkında şöyle derler: Bu sefer namaza baştan başlar. Eğer oturarak rükû’ ve secde yapıyorsa; sonra sağlığına kavuşacak olursa, Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre namazının geri kalan kısmım tamamlar fakat Muhammed'in görüşüne göre namazın geri kalan kısmını tamamlamaz (yeniden başlar).

Ebû Hanîfe ve arkadaşları derler ki: Ayakta iken namaza başladıktan sonra namazını ima ile kılacak hale gelecek şekilde hastalanırsa, (ayakta kıldıklarını) esas alarak namazın geri kalan kısmını tamamlar. Bu görüş Ebû Yûsuf tan da rivâyet edilmiştir, İmâm Mâlik ise rüku da yapamayan sücud da yapamayan, bununla birlikte ayakta durup oturabilen hasla hakkında şöyle demistir: Böyle bir kişi ayakta namaz kılar ve rükua ima ile işarette bulunur. Secde etmek istediği vakit oturur ve secdeye ima ile işarette bulunur. Bu aynı zamanda Ebû Yûsuf'un da görüşüdür. Kıyasa göre Şâfiî'nin de görüşü böyle olmalıdır. Ebû Hanîfe ve arkadaşları da böyle bir kimse oturarak namaz kılar, derler.

7. Sağlıklı Kimsenin Yatarak Namaz Kılması:

Sağlıklı kimsenin yatarak namaz klimasına gelince; İmrân b. Husayn yolu ile gelen bir Hadîs-i şerîfte başkalarında olmayan bir fazlalık vardır. Bu fazlalık da şu şekildedir: "Yatarak namaz kılanın namazı ise oturarak namaz kılanın namazının yarısı kadardır."

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: İlim ehlinin çoğunluğu nafile namazın yatarak kılınmasını câiz kabul etmezler. Bu ise ancak Huseyn el-Muallim diye bilinen bir kimsenin rivâyet ettiği bir Hadîs-i şerîftir. Bu da Hüseyn b. Zekvân'dır. O, Abdullah b. Bureyde'den o da İmrân b. Husayn yoluyla rivâyet edilmiştir. Hadisin senedinde olsun, metninde olsun bu konuda karar vermemeyi gerektirecek şekilde ihtilaflı rivâyetleri gelmiştir. Eğer bu hadis sahih ise, bunun ne anlama geldiğini bilemiyorum. Şayet ilim ehlinden herhangi bir kimse oturarak veya ayakta durmaya gücü yeten kimsenin yatarak nafile namaz kılmasını câiz kabul etmiş ise; o taktirde bu haberdeki bu fazlalık bunun açıklamasıdır. Ve bu fazlalık bu görüşü kabul edenlerin lehine bir delildir. Şayet oturmaya yahut ayakta durmaya gücü yeten kimsenin yatarak nafile namaz kılmasının mekruh olduğunu icma ile kabul etmiş iseler; o taktirde Hüseyn'in rivâyetiyle gelen bu hadis ya yanlıştır yahutta nesh edilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme ile göklerin ve yerin yaratılışını, değişip duran bir varlığın mutlaka onu değiştiren bir varlığa ihtiyacı olduğuna ve bu değiştirenin de kemâl derecesinde kadir olması gerektiğine peygamberler gönderebileceğine delil gösterenler kast edilmiştir. Bir Rasûl gönderecek ve tek bir mucize ile olsa bile onun doğruluğuna dair delil konulacak olursa, hiçbir kimsenin (îman etmemeye dair) ileri sürebileceği bir mazereti olmaz. İşte her hallerinde Allah'ı anan kimseler bunlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

8. Göklerin ve Yerin Yaratılışı Üzerinde Düşünmek:

Yüce Allah'ın:

"Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler" âyetine gelince; biz daha önce "anarlar" âyetinin anlamına dair açıklamalarda bulunduk, Bu anıştan kasıt ya dille Allah'ı zikretmektir yahut farz ve nafilesi ile namaz kılmaktır. İşte yüce Allah bu iki anlamdan birisine bir diğer ibadeti attetmiş bulunmaktadır ki; bu da yüce Allah'ın kudreti ve yaratı klan, O'nun dört bir yana yaydığı ibretli hususlar üzerinde düşünmektir. Tâ ki bu, onların basiretini artırsın.

"Her bir şeyde O'nun bir ve tek olduğuna Delâlet eden bir âyet (alâmet, belge) vardır"

Buradaki

"düşünürler" âyetinin hal olmak üzere atf edildiği de söylenmiştir. Bunun münkatı olduğu da söylenmiştir. Ancak birincisi daha uygundur.

Düşünmek (fikre); kalbin bir şey hakkında düşünüp durmasıdır. Tefekkür çokça düşünmek demektir. Çokça düşünen bir adam hakkında; denilir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'ın zatı hakkında düşünen bir topluluğun yanından geçer ve onlara der ki: "Sizler yaratıklar hakkında düşününüz; fakat yaratıcı hakkında düşünmeyiniz, sizler Onu hakkıyla takdir edemezsiniz."'

Aslında tefekkür, ibret almak ve zihnin etraflı bir şekilde düşünceye dalması, yaînız mahlukat üzerinde olmalıdır. Nitekim yüce Allah:

"Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler" diye buyurmuştur. Nakledildiğine göre Süfyan es-Sevrî (radıyallahü anh) Makamı İbrahim arkasında iki rekât namaz kıldıktan sonra semâya doğru başını kaldırmış, yıldızları görünce baygın düşüvermiş. Uzun uzadıya kederlenip düşünmesinden dolayı küçük abdesti kan gibi gelirmiş.

Yine Ebû Hüreyre arabdan rivâyet edildiğine göre o şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bir adam yatağında sırt üstü yatmış iken başını kaldırıp yıldızlara ve göğe bakmış ve demiş ki; şahitlik ederim ki senin bir rabbin ve yaratıcın vardır. Allah'ım bana mağfiret buyur. Yüce Allah da ona nazar etti ve mağfiret buyurdu,"

Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Tefekkür gibi bir ibadet yoktur" diye buyurmuştur. Yine şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir; "Bir anlık tefekkür bir yıllık ibadetten hayırlıdır."!

İbnü'l-Kasım da Mâlik'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir. Um ed-Derda'ya şöyle denilmiş. Ebû'd-Derdâ’nın en çok görünen hali ne idi? Um ed-Derda şöyle demiş: O en çok tefekkür edendi. Ona (Mâlik'e) şöyle sorulmuş: Senin görüşüne göre tefekkür salih amellerden bir amel midir? O: Evet çünkü o yakînin kendisidir, diye cevap vermiş,

İbnü'l-Müseyyeb'e öğle ile İkindi arasında namaz kılmak hakkında soru sorulmuş o: Bu bir ibadet değildir, demiş. İbadet yüce Allah'ın haram kıldığı şeylerden kaçınmak ve Allah'ın emri üzerinde tefekkür etmektir.

el-Hasen der ki: Bir anlık tefekkür bir gece boyunca namaz kılmaktan hayırlıdır. el-Hasen ayrıca şöyle der: Düşünmek mü’minin aynasıdır, o bu aynaya bakarak iyilik ve kötülüklerini görür.

Üzerinde tefekkür edilecek hususlardan bir tanesi de haşr, neşr, cennet, cennetin nimetleri, cehennem ve azâbı gibi âhîretin korkutucu halleridir.

Rivâyet edildiğine göre Ebû Süleyman ed-Dârânî (radıyallahü anh) gece namazı kılmak üzere abdest almak için bir su kabı aldı. Yanında da bir misafir vardı. Bu misafir onun, kabı kulbundan tutmak üzere parmağını soktuğunu görmüş ve tan yeri ağarıncaya kadar bu halde tefekkür edip durmuş. Misafiri ona: Bu ne oluyor, ey Ebû Süleyman? deyince o şöyle demiş: Elimi bu kabınkulbunasokunca yüce Allah'ın şu âyeti üzerinde düşündüm:

"O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunur... sürüklenecekler." (el-Mü’min, 40/71) İşte ben Kıyâmet gününde boynuma tasma atılacağında ne yapabileceğimi ve durumumu düşündüm. Sabah oluncaya kadar da bu halim devam etti.

İbn Atiyye der ki: İşte bu, korkunun en ileri derecesidir. Fakat İşlerin en hayırlısı orta yollu olanlarıdır. Tutumları senet olan ümmetin ilim adamları bu yolu tutmamışlardır. Anlayıp faydalanması umulan kimseler için yüce Allah'ın Kitap ilmini ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın sünnetinin manalarını okumak böyle bir işten daha faziletlidir.

İbnu’l-Arabi der ki: İnsanlar şu İki amelden hangisinin daha faziletli olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Tefekkür mü yoksa namaz mı? Sufiler tefekkürün daha faziletli olduğu görüşündedirler. Çünkü tefekkür marifeti doğurur. Bu ise Şer'î makamların en faziletlisidir. Fukahâ'nın görüşüne göre ise namaz daha faziletlidir. Çünkü Hadîs-i şerîfte namaz teşvik edilmiş, namaza çağırılmış (ezan) ve namaz özellikle amükâfat vaadiyleb teşvik edilmiştir.

Buhârî ve Müslim'de İbn Abbâs'dan teyzesi Meymune'nin yanında geceyi geçirdiğine dair bir rivâyet vardır ki; bunda şu ifadeler de yer almaktadır: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalktı, yüzünden uykunun etkilerini sildi. Daha sonra Bakara Sûrf si'nin son on âyetini okudu. Duvarda asılı bir kırbaya doğru girip onu aldı. Oradan az su kullanarak bir abdest aldı. Daha sonra da onüç rekât namaz kıldı...

Şimdi, Allah'ın rahmeti üzerinize olsun, siz Hazret-i Peygamber'in önce yaratıklar üzerinde tefekkürü sonra da namaza yönelişini bir arada yaptığına bir bakınız. İşte kendisine güvenilecek sünnet uygulama budur. Sufiler şeyhin bir gün, bir gece yahutta bir ay aralıksız olarak düşünmesine gelince; bu insanlara yakışmayan ve doğruluktan uzak bir yoldur ve böyle bir uygulamanın sünnete uygunluğu sözkonusu değildir.

İbn Atiyye der ki: Babam da bana doğudaki ilim adamlarından birisinden şöyle dediğini nakletmektedir: Mısır'da el-Akdam mescidinde geceyi geçiriyordum. Yatsı namazını kıldım, bir adamın sabah namazına kadar üzeri örtülü olduğu halde yattığım gördüm. Biz ise o gece namaz kıldık. Sabah namazı için kamet getirilince sözünü ettiğim o adam kalktı, kıbleye yönelip cemaatle birlikte namaz kıldı. Ben onun abdestsiz bir şekilde namaz kılma cüretini çok büyük bir iş olarak değerlendirdim. Namazı bitirdikten sonra çıkıp gitti. Ben de ona öğüt vermek kastıyla arkasından gittim. Fakat ona yaklaşcığım sırada şöyle bir şiir okumakta olduğunu gördüm:

"Bedenim örtülü gaip ve hazırım

Kalbi uyanık sessiz ve zâkirim

Gayblarda gizlenmiş (kabzolmuş) ve bast olmuşum.

işte hem arif hem aâkir olan böyle olur.

Gecesini düşünce ile geçirir de

Gece boyunca o hem uyuyandır, hem de uykusuz kalan."

Anladım ki bu kişi düşünerek İbadet eden kimselerden birisidir, o bakımdan onunla konuşmaksızın bırakıp gittim.

9. Yüce Allah Boşuna Bir Şey Yaratmamıştır:

"Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın" yani onlar şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunları eğlence olsun, abes yere yaratmadın, aksine Sen bunları kudret ve hikmetine delil olmak üzere yarattın.

Bâtıl (mealde: Boş) zail olan ve giden demektir. Lebîd'in şu mısraı da bu manadadır:

"Haberiniz olsun ki Allah'tan başka her şey batıldır."

Yani zeval bulucudur yok olucudur.

"Boşuna", bâtıl kelimesinin mansûb olması, hazf edilmiş bir mastarın sıfatı olduğundan dolayıdır. Yani sen bunu boş bir yaratma olsun diye yaratmadın, demektir. Cenine sebeb olan edatın kaldırılması dolayısıyla mansûb olduğu da söylenmiştir. Yani; Bâtıl olsun diye bunları yaratmadın, demektir. İkinci mefhum olarak nasb edildiği de söylenmiştir. O taktirde yarattı Gıalakab; kıldı, var etti, anlamında olur.

" Münezzehsin” ifadesi ile ilgili olarak, en-Nahhas Mûsâ b. Talha'dan senedini kaydederek şöyle demiştir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a "Subhanallah"ın ne demek olduğuna dair soru sorulmuş, o da şöyle buyurmuş:

"Allah'ın kötü şeylerden uzak bilinmesi, tenzih edilmesi demektir." Bu hususa dair açıktamalar yeteri kadar Bakara Sûresi'nde (2/30. âyet 17- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Bizi o ateş azabından koru" yani bizi o ateş azabından himayene al. Buna dair açıklamalar da önceden (el Bakara, 2/201. âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

192. Âyetin Tefsiri

"Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan şüphesiz onu hakir kıldın demektir. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur.

10- Ateşe Atılanlar:

Yüce Allah'ın:

"Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan şüphesiz onu hakir kıldın demekti?" âyeti zelil kıldın, küçük düşürdün demektir, anlamındadır. el-Mufaddal ise onu helâk ettin, anlamına gelir demiş, ve şu beyiti buna örnek göstermiştir:

"Helâk etsin (ahzâ) o ilâh ki, haça tapanları

Ve rahiplerin şapkalarını giyenleri."

Bu kelimenin, rezil etmek ve uzaklaştırmak anlamına geldiği de söylenmiştir. "Ahzâhullah" denilir ki; Allah onu uzaklaştırsın ve ona gazab etsin manasına gelir. Bu kelimenin ismi "hizy" gelir. İbn es-Sikkît der ki: Bir belâ ve musibete duçar olmak anlamına da kullanılır.

Vaîd sahipleri (Mutezile) bu âyet-i kerimeye dayanarak şöyle derler: Cehenneme girdirilen bir kimsenin mü’min olmaması gerekir, çünkü yüce Allah:

"Şüphesiz onu hakir kıldın, demektir" diye buyurmaktadır. Başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:

"O gün Allah Peygamberi ve onunla birlikte olan îman edenleri hakir kılmayacaktır." (et-Tahrim, 66/8) Ancak onların bu iddiaları red olunur; çünkü büyük günah işleyen kimsenin daha önce geçtiği gibi ve ileride de geleceği üzere, îman ismi zail olmamaktadır. Yüce Allah'ın:

"Sen kimi ateşe sokarsan" âyetinden kasıt, cehennemde ebedi bırakırsan, demektir, ki bunu Enes bin Mâlik söylemiştir. Katâde de der ki: Tudhil (sokarsan) kelimesi, tuhlıd (ebedi bırakırsın) kelimesinin maklûbudur. (Yani harfleri yer değiştirilerek oluşmuş bir kelimedir.) Bununla birlikte biz Harûrâlıların (Hâricîlerin) dedikleri gibi demeyiz.

Said b. el-Müseyyeb de der ki: Bu âyet-i kerîme ateşten çıkartılmayacak bir topluluk hakkında özeldir. Bundan dolayı yüce Allah:

"Zâlimlerin" yani kâfirlerin "hiç yardımcıları yoktur" diye buyurmaktadır.

Mana bilginleri de derler ki: Hızy (hakirlik, horluk)un haya anlamına gelme ihtimali de vardır. Utanan bir kimsenin durumunu ifade etmek üzere bu kökten gelen kelimeler kullanılır. Şair Zu'r-Rimme der ki:

"Bir utanma kapladı; onu

Habl tarafından geldiği vakit; gazab ile karışmış."

Buna göre o günde mü’minlerin "hızy"inden kasıt, cehenneme girecekleri için oradan çıkıncaya kadar diğer din sahiplerinden utanmaları demektir. Bunun kâfirler için ifade ettiği anlam ise, ölüm sözkonusu olmaksızın orada helâk olmalarıdır. Mü’minlerin ise cehennemde kalmalarının bir nihayeti vardır. Böylelikle onlardan ayrılmış oluyorlar. Nitekim Müslim'in Sahih'inde rivâyet ettiği Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen sahih sünnette de böylece sabit olmuştur ki; bu Hadîs-i şerîf daha önceleri geçtiği gibi, İleride de gelecektir.

193. Âyetin Tefsiri

"Rabbimiz! Doğrusu biz: 'Rabbinize îman edin' dîye îmana çağıran bir davetçiyi işittik ve îmana geldik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört. Canımızı da iyilerle beraber al!

11. Çağırıcının Çağrısını Kabul Etmek:

Yüce Allah'ın:

"Rabbimiz! Doğrusu biz: Rabbinize îman edin, diye îmana çağıran bir daVetçiyi işittik" âyetinde devetçiden kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dır. Bunu İbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve mütessirlerin çoğu söylemiştir.

Katâde ile Muhammed bin Ka'b el-Kurazî ise; o Kur'ân-ı Kerîm'dir, derler. Çünkü onların hepsi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i işitmiş değildir. Yüce Allah'ın cinlerden îman edenlere dair vermiş olduğu haber onların bu görüşlerinin de delilidir. Çünkü cinler:

"Gerçekten, biz hayrete düşüren bir Kurbân dinledik ki o rüşd'e (hakka ve doğruya) götürüyor" (el-Cin, 12/1-2) demişlerdi.

Birinci görüşün sahipleri şöyle cevap vermektedirler: Kur'ân-ı Kerîm'i işiten kimse Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kendisiyle karşılaşmış gibidir. Bu da mana İtibari ile doğrudur.

"Îman edin diye” âyetindeki

“Diye" kelimesi cer harfinin hazf edilmesi esası üzere nasb mahallindedir, Yani; Îman edin diye, anlamındadır.

Bu ifadede taktım ve tehir vardır. Yani bizler bir münadi işittik ki, o îmana çağırıyordu, demektir. Bu da Ebû Ubeyde'den nakledilmiştir.

" Îmana" âyetindeki "lâm"ın anlamına olduğu da söylenmiştir ki, îmana çağıran... demektir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Sonra kendilerine yasak kılınan, şeylere dönen..." (el-Mücâdele, 58/8);

"Çünkü Rabbin ona vahy etmiştir" (ez-Zilzâl, 99/5);

"Bizi bu yola hidâyet eden Allah'a hamd olsun" (el-A’raf, 7/43) Buradaki bütün "lâm" harfleri "ilâ" anlamındadır. Bunun benzerleri pek çoktur. Bir görüşe göre buradaki "lâm'ın ecl (için, dolayı) anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani: Bizi îman için çağıran, anlamında olur.

12. Allah'tan Mağfiret Dileyin:

Yüce Allah'ın:

"Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört" âyeti yapılan duayı tekid ve duada mübalağadır Her iki ifadenin de anlamı aynıdır. Çünkü mağfiret de keffaret de (günahları) örtmek bağışlamak anlamındadır.

"Canımızı da iyilerle birlikte al." Yani peygamberlerle birlikte olan iyi kimseler olarak al; yani bizi iyi kimseler arasında bulundur,

Ebrâr kelimesinin tekili "berr" ve "bârr" dır. Asıl anlamı genişlikten gelmektedir. Birr, âdeta yüce Allah'a itaatta bir genişlik ve Allah'ın rahmetinin de onu kuşatan bir genişlik gibidir.

194. Âyetin Tefsiri

"Rabbimiz! Bize peygamberlerinle va'dettîklerini ver ve Kıyâmet günü rezil etme bizi! Şüphesiz Sen sözünden asla dönmezsin."

13- Peygamberlerle Vaadedilenler:

Yüce Allah'ın:

"Rabbimiz! Bize peygamberlerinle" yani peygamberlerin aracılığı ile; onların ifadeleri vasıtası ile

"vaadettiklerini ver." Bu âyet da:

"O kasabaya sor" (Yusuf, 12/82) âyetini andırmaktadır.

el-Ameş ve ez-Zührî; Peygamberlerin" kelimesini "sin" harfini sakin olarak; diye okumuşlardır.

Burada peygamberler ve vaad olunan şeyden kasıt, peygamberlerin ve meleklerin mü’minlere mağfiret dilemesi şeklinde sözü edilen hususlardır. Melekler de yeryüzünde bulunanlar için mağfiret dilerler. Ayrıca Hazret-i Nûh'un, Hazret-i İbrahim'in mü’minlere yaptıkları zikr edilen duaları ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ümmetine mağfiret dilemesi bu vaad olunan şeyler arasındadır

"Ve Kıyâmet günü rezil etme bizi!" Bizi azaplandırma, helâk etme, rüsvay etme, küçük düşürme, rahmetinden uzaklaştırma, Kıyâmet gününde bize gazab etme!

"Şüphesiz Sen sözünden asla dönmezsin."

"Rabbimiz bize peygamberlerinle bize vaad ettiklerini ver" ifadesini onun sözünden asla dönmeyeceğini bilmelerine rağmen kullanmaları nasıl açıklanabilir? diye sorulursa bu soruya üç türlü cevap verilebilir:

a. Şanı yüce Allah îman edenlere cennet vaadinde bulunmuştur. Onlar da rezil edilmeden ve cezalandırılmaksın kendilerine bu vaadin yapıldığı kimselerden olmayı istediler.

b. Onlar bu duayı Allah Teâlâ'ya ibadet ve itaatle boyun eğmek niyeti ile yapmışlardır. Dua da ibâdetin beynidir. Bu da yüce Allah'ın:

"De ki: Rabbim, hak ile hükmet" (el-Enbiyâ, 21/112') âyetini andırmaktadır. O haktan başkası ile hükmetmemekle birlikte, böyle demesi emrolunmuştur.

c. Onlar bu duaları ile düşmanlarına karşı kendilerine vaad olunan zaferin acilen verilmesini istediler. Çünkü bu dua, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabı tarafından yapıldığı nakledilen bir duadır. Onlar bu taleplerini dinin güçlenmesi ve aziz kılınması için yapmışlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

Enes bin Mâlik'in rivâyetine göre Resûlüllah şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Allah, her kime belli bir amel karşılığında bir sevap vereceği vaadinde bulunmuşsa, mutlaka o kendi katından bir rahmet olmak üzere ona verdiği bu sözünü yerine getirecektir, her kime de belli bir amele karşılık olarak bir ceza vaadinde bulunmuşsa bu hususda yüce Allah muhayyerdir. (Yani dilerse o cezayı verir, dilemezse vermez)."

Araplar da sözde durmamayı yerer ve buna karşılık yapılan tehdidi ise yerine getirmemekten övgüyle söz ederler. O kadar ki şair (Âmir bin et-Tufayl) şöyle demiştir:

"Yaşadığım sürece korkmasın amcamın oğlu benim satvetimden;

Ve ben tehdit edenden korkarak asla saklanmam.

Ben onu her ne zaman tehdit ettim veya ona vaadde bulundu isem;

Tehdidimi gerçekleştirmem, fakat verdiğim sözü yerine getiririm."

195. Âyetin Tefsiri

Nihayet Rableri dualarına şöyle karşılık verdi: "Gerek erkek olsun, gerek dişi olsun, her bir çalışanın hiçbir işini boşa çıkarmam. Birbirinizdensiniz. Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, Benim yolumda İşkenceye uğrayanların, Savaşanların ve öldürülenlerin günahlarını elbette örteceğim. Allah katından mükâfat olmak üzere onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım." Mükâfatın en güzeli Allah katımdadır.

14. Allah'ın Duaları Kabulü:

"Nihayet Rableri dualarına şöyle karşılık verdi:..." Yani onların dualarına şöylece cevap verdi.

el-Hasen der ki: Onlar Rableri dualarına karşılık verinceye kadar Rabbimiz! Rabbimiz! deyip durdular.

Cafer es-Sâdık der ki: Her kim bir işten dolayı sıkıntıya düşecek olursa beş defa Rabbena (radıyallahü anhbbimiz)! diyecek olursa, Allah onu korktuğundan kurtarır ve dilediğini ona verir. Bu nasıl olur? diye sorulunca şu cevabı verir: Eğer arzu ederseniz: ""Onlar ki ayakta, oturarak ve yanları üstünde yatarken... şüphesiz Sen sözünden asla dönmezsin" âyetlerini okuyoruz-, diye cevap verdi.

15. Allah Amel Edenin Ecrini Boşa Çıkarmaz:

Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz ki Ben..." âyetini Îsa b. Arat hemze'yi esreli olarak okumuştur. Yani: "Karşılık verdi ve buyurdu ki: Şüphesiz ki Ben" anlamında olur.

Hakim Ebû Abdullah Sahihimde Ummu Seleme'den şöyle dediğini nakletmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü! Ben Allah'ın hicret hususunda kadınlardan herhangi bir şekilde söz ettiğini duymadım, deyince yüce Allah:

"Nihayet Rableri dualarına şöyle karşılık verdi: Gerek erkek olsun, gerek dişi olsun her bir çalışanın hiçbir işini boşa çıkarmam.." âyetini indirdi. Bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiştir.

Burada in gelmesi, öncesinden nehy harfi olduğundan dolayı tekid içindir. Kûfeliler ise şöyle demişlerdir: Bu tefsir (açıklama) içindir. Hazf edilmesi de câiz değildir. Çünkü bu edat kendisi olmaksızın ifadenin düzgün olamayacağı bir anlam dolayısıyla gelmiştir. Ancak inkârı tekidi için geldiği taktirde hazfl söz konusu olur.

“Birbirinizdensiniz” âyeti mübtedâ ve haberdir. Sizin dininiz birdir demektir. Şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Sevap, hükümler, yardımcı olmak ve buna benzer hususlarda birbirinizdensiniz.

ed-Dahhak ise der ki: İtaat bakımından erkekleriniz kadınlarınız gibi, kadınlarınız da erkekleriniz gibidir, Yüce Allah'ın şu âyeti de bunu andırmaktadır:

"Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar da birbirlerinin velileridirler." (et-Tevbe, 9/71) Filan kişi benimle aynı kanaattedir ve benim gibi bir ahlaka sahiptir, anlamında da: "Filân kişi bendendir" denilir.

16. Hicret ve Cihad Edenlerin Mükâfatı:

"Hicret edenlerin" âyeti mübtedâ ve haberdir. Onlar yurtlarını terkedip Medine'ye gitmişlerdir, demektir

Aziz ve celil olan Allah'a itaat uğrunda "yurtlarından çıkarılanların, Benim yolumda" Benim düşmanlarıma karşı "Savaşanların ve" Benim yolumda "Öldürülenlerin günahlarını elbette örteceğim."

İbn Kesîr ve İbn Âmir: "Öldürülenlerin" âyetini çokluk anlamını İfade etmek üzere: şeklinde okumuşlardır. el-A'meş ise a-kelimelerin yerlerini değiştirerek: Öldürülenlerin ve Savaşanların," diye okumuştur. Çünkü aradaki "vav: ve" ikincisinin birincisinden sonra olduğuna delâlet etmemektedir.

Bu ifadede geçmişe delâlet eden mahzuf olduğu da söylenmiştir. Savaşıp da öldürülenlerin..., demek olur. Şairin şu mısraı da bu kabildendir;

"Çocukluğa özendi fakat yaşlılık üstüne çıkmış bulunuyor."

Bu âyetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yani onlardan geri kalanlar da Savaşmıştır. Araplar da: Biz Temimoğullarını öldürdük, derken onların ancak bir kısmının öldürülmüş olacağı açıktır. İbn Kays da şöyle demiştir:

"Şayet siz bizi öldürürseniz biz de sizi daha çok öldürürüz

Ömer bin Abdülaziz de "elipsiz olarak; Öldürüp öldürenlerin... diye okumuştur.

"Günahlarını elbette örteceğim." Âhirette onların bu günahlarının üstünü kapatacağım, günahları dolayısı ile azarlamayacağım ve onları cezalandırmayacağım.

"Allah katından mükâfat olmak üzere" âyetindeki: Mükâfat" kelimesi Basralılara göre tekid edici bir mastar (mef'ûlu mutlak)dır. Çünkü: "Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım" âyeti, Ben onları mutlak olarak bir mükâfatla mükâfatlandıracağım demektir. el-Kisâî ise bunun kat olmak üzere nasb olduğunu, el-Ferrâ' ise tefsir edici (temyiz) olmak üzere nasb edildiğini söylemektedir.

"Mükâfatın en güzeli Allah katındadır." Güzel mükâfat O'nun nezdindedir. Bu ise amel edenlere amelleri dolayısıyla verilecek olana dairdir.

Sevab: Mükâfat kelimesi, Döndü, döner’den gelmektedir.

196. Âyetin Tefsiri

Küfre sapanların diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın.

17. Kâfirlerin Diyar Diyar Dolaşmaları Seni Aldatmasın:

Yüce Allah'ın:

"Küfre sapanların diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın" âyetinin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a hitab olmakla birlikte, maksadın ümmet olduğu söylendiği gibi; herkese yönelik bir hitap olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki; müslümanlar şöyle demişlerdi: Şu kâfirleri kâr getiren ticaretleri, pek çok servetleri de vardır. Diyar diyar da dolaşıp durmaktadırlar. Bizse açlıktan ölüyofuz. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nazil oldu. Yani yolculuklarında gidip gelirken esenlik içerisinde olmaları sakın sizleri aldatmasın.

197. Âyetin Tefsiri

Az bir geçim. Sonra varacakları yer cehennemdir. O ne kötü yataktır!

"Az bir geçim" yani onların bu dolaşıp durmaları az bir geçimdir. Yakub;

"Sakın seni aldatmasın" âyetini, "nün" harfi şeddesiz ve sakin olarak; diye okumuş ve bunu delillendirmek üzere şu beyiti şahit göstermiştir:

"Sakin bir akşam seni aldatmasın.

Çünkü seher vakti bazan ölüm musibetini getirebilir."

Yüce Allah'ın şu âyeti de bu âyet-i kerimenin bir benzeridir:

"Onların ülkelerde dolaşıp durmaları sakın seni aldatmasın." (el-Mü’min, 40/4)

Geçim (el-metâ); acilen kendisi ile yararlanılan şeydir. Bunu az olmakla nitelendirmesinin sebebi ise, bü meta'nın fâni oluşudur Fâni olan bir şey ise çok olsa dahi az demektir. Tirmizî'nin Sahih'inde el Müstevrid b. Şeddâd'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: "Âhirete nisbetle dünya ancak sizden herhangi bir kimsenin parmağını denize daldırması gibidir. Artık o (elini daldırıp çıkardıktan sonra sudan) neyi döndürdüğüne bir baksın."

"O, ne kötü yataktır!" Yani küfürleri sebebi ile kendileri için ne kötü bir yatak hazırlamışlardır. Allah'ın cehennemde onlar için hazırladığı yer ne kötü bir yataktır! demektir.

18. Nimetin Mahiyeti:

Bu âyet-i kerîme ve:

"Kâfir olanlar kendilerine mühlet verişimizi sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar" (Âl-i İmrân, 3/178);

"Ben onlara mühlet veririm, muhakkak ki Benim yakalamam şiddetlidir" (el-A'raf, 7/183);

"Acaba onlara mal ve evlat vermekle onlara hayırlarını acelece verdiğimizi mi sanıyorlar?" (el-Muminûn, 23/55);

"Biz bilmedikleri cihetten onları derece derece helake yaklaştıracağız." (el-A'raf, 7/182) buyruklarda ve benzerlerinde kâfirlere dünyada nimet verilmediğine delildir. Çünkü nimetin gerçek mahiyeti âdlen olsun, uzak vadede olsun, zarar şaibelerinden arınmış olmaktır. Kâfirlerin nimetlerinde ise acı ve cezalandırılma şaibeleri vardır. O bakımdan bu nimetler, bir kimsenin başkasına içinde zehir bulunan bir tatlı sunmasına benzer. Her ne kadar bu tatlıyı yiyen kişi lezzet alsa bile; ona nimet verildi, denilemez. Çünkü bu tatlıyı yemekle o ölecektir.

İlim adamlarından bir topluluk bu görüşü benimsemiştir. Bu, aynı zamanda eş-Şeyh Ebû'l-Hasen el-Eş'arî'nin de görüşüdür. Aralarında sünnetin kılıcı, ümmetin sallallahü aleyhi ve sellemunucu dili Kadı Ebû Bekr'in de bulunduğu bir topluluğun görüşüne göre ise, Allah onlara yalnızca dünya hayatında nimet vermiş olduğunu ileri sürmüş ve şöyle demişlerdir: ('Nûn" harfinin üstün okunuşu ile) na'met'in aslı rahat ve yumuşak geçim demektir.

Yüce Allah'ın:

"Ve içinde alışageldikleri nice nimetlerden..." (ed-Duhân, 44/27).

Nitekim iyice öğütülüp alabildiğine ufaltılan un hakkında da: " înce un" denilir. Sahih olan da budur. Buna delil, yüce Allah'ın kâfirlere ve bütün mükelleflere kendisine şükretmelerini vacip kılmış olmasıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah'ın nimetlerini hatırlayınız" (el-A'raf, 7/74);

"Ve Allah'a şükrediniz." (el-Bakara, 2/172) Şükür ise ancak bir nimete karşılık yapılır. Nitekim yüce Allah kâfir olan Karun'a da şöyle denildiğini bildirmektedir:

"Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa sen de öylece ihsanda bulun" (el-Kasas, 28/77) Bu ise Karun'a bir hitaptır. Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Allah korkudan yana emniyet ve huzur içerisinde bulunan bir ülkeyi ahalkını sizeb örnek gösterdi..." (en-Nahl, 16/112)

Burada yüce Allah kendilerine dünyevi nimetler ihsan etmiş olduğuna ve onların da bu nimetleri inkâr ettiklerine dikkat çekmektedir. Bir başka yerde de şöyle bu vurulmaktadır:

"Onlar Allah'ın nimetini itiraf ettikten sonra da O'nu inkâr ederler" (en-Nahl, 16/83). Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın" (Fâtır, 35/3)

İşte bu âyetler, kâfir olanlar hakkında da olmayanlar hakkında da umumîdir, içine zehir katılmış bir yiyeceği başkasına sunan kimseye gelince; bu kişi de aslında bu uygulaması ile karşısındaki şahsa halihazırda merhametli ve yumuşak davranmış olur. Çünkü ona katıksız zehir içirmek yoluna gitmeyip aksine o zehiri tatlıya karıştırmıştır. O bakımdan böyle bir kimse hakkında da: Ona nimette bulundu, demek uzak bir ihtimal değildir.

Bu, bu şekilde sabit kabul edildiğine göre; nimetler iki türlüdür: Faydalanma nimetleri ve önleme nimetleri. Faydalanma nimetleri kendilerine ulaşan, elde ettikleri çeşitli lezzetler ve zevklerdir. Önleme nimetleri ise onlara ulaşmaları engellenen çeşitli afet ve musibetlerdir. Buna göre yüce Allah -farklı bir görüş söz konusu olmaksızın- kafirlere önleme nimetleri ile nimetlerde bulunmuştur. Bu da onlardan uzak tutulan çeşitli acı ve hastalıklardır. Buna göre ilim adamları arasında kâfirlere dinî mahiyette nimet ihsan edilmediği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Allah'a hamd olsun.

198. Âyetin Tefsiri

Fakat Rablerinden korkanlar İçin altından ırmaklar akan cennetler var. Orada ebedîyyen kalacaklar. Allah'tan bir ikram olmak üzere. Allah katından olanlar, iyiler için daha hayırlıdır.

19. En Büyük Nimete Mazhar Olanlar Takva Sahipleridir:

Yüce Allah'ın:

"Fakat Rablerinden korkanlar için..." âyeti nefy anlamını İhtiva eden âyetlerden sonraki bir istidrâktir. Çünkü bundan önceki âyetin anlamı şu ki: Onların ülkelerde gezip dolaşmalarından faydaları yoktur. Fakat takva sahipleri için büyük çapta yararlanma ve ebedîlik sözkonusudur. Buna göre; "Fakat" âyeti mübtedâ olmak suretiyle ref’ mahallindedir. Yezid bin Ka'ka ise; "nûn"u şeddeli olarak okumuştur.

20- Takva Sahiplerine Yapılacak ikramlar:

"Allah'tan bir İkram olmak üzere" âyetindeki -ikram anlamı verilen-: âyeti, Basralılara göre

"Mükâfat" (195. âyet) kelimesi gibidir (Yani tekid için gelen bir mastardır). Kisâî'ye göre bu mastardır el-Ferrâ' ise bu müfessîrdir (temyizdir), der.

el-Hasen ve en-Nahaî bu kelimeyi iki tane ötrenin yan yana gelmesini ağır bulduklarından dolayı, sakin olarak; şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise bunu ağır aze harfi de ötreli olmak üzereb okumuşlardır.

Bu kelime yolculuktan gelip misafir olarak konaklayana hazırlanan şeyleri irade eder. Şair der ki:

"Bir kavmin nezîli (misafiri), aralarında hakları en büyük olandır.

Allah'ın hakkı da misafirin hakkı içindedir."

Nezîl kelimesinin çoğulu ise "enzâT gelin Nezîl bir pay, bir araya gelmiş, toplanmış demektir. Nüzul (en-nüzul) aynı şekilde; gelir ve mahsul anlamına da gelir. O bakımdan "nezl ve nüzulü çok (geliri fazla) yiyecek" tabiri kullanılır.

21- Cennetliklere Verilecek ikram:

Derim ki: Burada sözü geçen ikramın -doğrusunu en iyi bilen Allah'dır ya-Müslim'in Sahih'inde sözü edilen ikram olma ihtimali vardır. Orada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın azadlısı Sevbân tarafından nakledilen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir yahudi aliminin sorular sorduğu olayı anlatırken şöyle denilmektedir:

Yahudi alimi sordu: "Yerin başka bir yer semaların da başka sema olup değiştirileceği gün insanlar nerede olacaktır" dedi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Onlar köprünün beri tarafında karanlık içerisinde olacaklardır." Peki insanlar arasında ilk köprüyü geçecekler kimlerdir? diye sorunca Hazret-i Peygamber: "Muhacirlerin fakirleridir" diye buyurdu. Yahudi; Peki cennete girecekleri vakit onlara verilecek olan ikram ne olacaktır?" dedi. Hazret-i Peygamber: "Balığın (mın.) ciğerindeki parmağı andıran fazlalıktır" dedi. Yahudi: Bunun akabinde onlara verilecek olan yiyecek nedir?" dedi. Hazret-i Peygamber şu cevabı verdi: "Dört bir yanından yiyip durmuş bulunan cennetteki öküz onlar için boğazlanacaktır." Yahudi: Peki bundan sonra ne İçeceklerdir, diye sordu. Hazret-i Peygamber şu cevabı verdi: "Orada Selsebil diye adlandırılan bir pınardan içeceklerdir." Daha sonra Sevbân, hadisin geri kalan kısmını nakletti.

İşte buradaki açıklamalar ikrama dair açıklamalarımıza da uygun düşmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

el-Herevî der ki: "Allah'tan bir ikram olmak üzere" âyetinin anlamı, bir sevap olmak üzere demektir, rızık olmak üzere diye de açıklanmıştır.

"Allah katında olanlar, mü’minler için daha hayırlıdır." Kâfirlerin dünyada içinde bulundukları nimetlerden daha hayırlıdır, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

199. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz kitap ehlinden öyleleri vardır ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilmiş olana, Allah'a huşu' duyarak îman ederler. Allah'ın âyetlerini az bir pahaya değişmezler. İşte onların ecirleri Rableri katındadır, Allah şüphesiz hesabı pek çabuk görendir.

22. Kitap Ehlinden Allah'a Îman Edenler:

Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz kitap ehlinden öyleleri vardır ki Allah'a... îman ederler." Câbir bin Abdullah, Enes, İbn Abbâs, Katâde ve el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerîme Necâşî hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki Necâşî vefat ettiğinde Hazret-i Cebrâîl bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a bildirdi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da ashabına: "Haydi kalkınız! Kardeşiniz Necâşî'nin namazını kılınız!" buyurdu. Birbirlerine şöyle dediler: Bizlere Habeş gavurlarından bir gavurun namazını kılmayı emr mi ediyor? Bunun üzerine yüce Allah:

"Şüphesiz kitap ehlinden Öyleleri vardır ki Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilmiş olana... îman ederler" âyetini indirdi.

ed-Dahhâk der ki:

"Size indirilene" Kur'ân-ı Kerîm'e

"ve kendilerine İndirilmiş olana" yani Tevrat ve İncil'e

"... îman ederler."

Kur'ân-ı Kerîm’de işte (böyleleri hakkında) şöyle buyurulmaktadir:

"İşte bunlara ecirleri iki defa verilir." (el-Kasas, 28/54)

Müslim'in Sahih'indeki bir hadiste de Hazret-i Peygamber: "Üç kişi vardır ki onlara ecirleri iki defa verilir" diye buyurduktan sonra şunu zikreder: Kitap ehlinden bir kimse; Peygamberine îman ettikten sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a yetişir, ona îman eder, ona tabi olur ve tastik ederse;

"onun için de iki ecir vardır." Daha sonra Müslim, hadisin geri kalan kısmını zikreder.

Bakara Sûresi'nde de (2/115. âyet, 3- başlıkta) Necâşî'nin namazının kıldırılması ve ilim adamlarının hazır bulunmayan ölünün namazının kılınması ile ilgili göîüş ayrılıklarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Tekrar etmenin anlamı yoktur.

Mücâhid, İbn Cüreyc ve İbn Zeyd de der ki: Bu âyet-i kerîme kitap ehlinden olup îman eden kimseler hakkında inmiştir. Bu görüş ise umumî bir görüştür, Necâşî de onlardan bir kimsedir. Necâşî'nin asıl ismi Ashame'dir. Arapça karşılığı Atiyye (bağış) demektir.

"Huşu' duyarak"; zilletlerinin farkına vararak demektir. Bu kelime

"îman ederler" deki zamirden hal olmak üzere nasb edilmiştir. Bunun

"kendilerine" yahutta

"size" âyetindeki zamirden hal olduğu da söylenmiştir Âyet-i kerimedeki diğer âyetler da açıktır. Bu ifadelere benzer açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır.

200. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Sabredin, sebat gösterin, ribât yapın ve Allah'tan korkun ki, felâh bulasınız.

23. Îman Edenlere Sabır, Sebat ve Ribât Emri:

Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler, sabredin..." âyetine gelince; yüce Allah, bu sûreyi son on âyetin sonuncusu olan bu âyet-i kerîme ile sona erdirmektedir ki, bu on âyet-i kerimede dünya hayatında düşmanlara karşı muzaffer olmanın, âhiret nimetlerini elde ederek kurtulmanın yolunu ihtiva eden tavsiyeleri kapsamaktadır. Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah, itaatler üzere ve şehvetlere karşı sabrı teşvik etmektedir. Sabr ise alıkoymak, engellemek demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/155. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

Mûsâbere (sabır ve sebat göstermek) emrine gelince; bunun düşmanlara karşı sebat göstermek anlamında olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı Zeyd bin Eşlem yapmıştır. el-Hasen ise, beş vakit namaza sebatla devam etmek diye açıklamıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Musâbere, sürekli olarak nefsin arzularına muhalefet etmektir. Nefis bir işe davet ederken kişinin o çağırdığı şeye gitmemesi, ondan vazgeçmesi demektir.

Atâ ve (İbn Ka'b) el Kurazî ise der ki: Size veriten vaadi sabırla bekleyiniz yani ümit kesmeyiniz ve zafer kazanacağınız vakti gözleyiniz. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Sabır ile kurtuluşu beklemek bir ibadettir" Ebû Ömer (İbn Abdi'l-Berr'de) -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu görüşü tercih etmiştir. Birincisi ise Cumhûrun görüşüdür. Antere'nin şu beyiti de bu kabildendir:

"Bizim sabrımız (zafer beklememiz) gibi sebât gösteren bir kabile görmedim;

Bizim mücadele edip çarpıştığımız kimse gibileriyle de çarpışmadılar."

Antere'nin: "Bizim sabrettiğimiz gibi sebat gösterenler" sözü yani Savaş esnasında düşmana karşı sebat gösterip herhangi bir korkaklık ve gevşeklik izhar etmeyenler demektir.

Mücadele ise karşı karşıya yüz yüze gelip çarpışmak demektir.

İşte bundan dolayı tefsir âlimleri: "Ribât yapın" âyetinin anlamı hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Ümmetin Cumhûru der ki: Yani atlarınızla düşmanlarınıza karşı ribât yapın. Yani düşmanlarınız nasıl ki atları bağlayıp besliyor ise siz de öylece bağlayıp besleyiniz. Yüce Allah'ın:

"Bağlanıp beslenen atlar (ribatu'l-hayl)" (el-Enfal, 8/60) âyetindeki ribât ta bu anlamdadır.

Muvatta’''da Mâlik'in Zeyd b. Eslem'den şöyle dediği nakledilmektedir: Ebû Ubeyde b. el Cerrah, Ömer b. el-Hattâba mektup yazarak Bizans ordusunun büyük kalabalığından ve onlardan çekindiğinden söz etti. Hazret-i Ömer ona yazdığı mektubunda şöyle cevap verdi: İmdi, mü’min herhangi bir kula herhangi bir sıkıntı gelip çatacak olursa, mutlaka Allah ondan sonra ona bir kurtuluş yolu açar. Ve hiç şüphesiz tek bir zorluk iki kolaylığı yenemez. Çünkü yüce Allah Kitab-ı Kerîm'înde şöyle buyurmaktadır:

"Ey îman edenler. Sabredin, sebat gösterin, ribat yapın ve Allah’dan korkun ki felâh bulasınız."

Ebû Seleme b. Abdurrahman der ki: Bu âyet-i kerîme bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı beklemek hakkındadır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın döneminde ise Ribat yapmayı gerektirecek bir gaza sözkonusu değildi. Bu açıklamayı el-Hâkim Ebû Abdullah, Sahih’inde nakletmektedir.

Ebû Seleme bu hususta Hazret-i Peygamber'in şu âyetini delil göstermektedir: "Ben sizlere Allah'ın kendisi sebebi ile günahları sildiği ve dereceleri kendisi ile yükselttiği şeyi göstereyim mi? Bu, hoş olmayan şeylere rağmen abdesti iyice almak, mescitlere çokça adım atarak gitmek, namazdan sonra diğer namazı beklemek, işte ribat budur" dedi ve (son cümleyi) üç defa tekrarladı. Bunu Mâlik rivâyet etmiştir.

İbn Atiyye der ki: Bu konuda doğru olan görüş şudur: Ribat Allah yolunda (cihad)ı iltizâm etmektir (sürdürmektir"). Bunun aslı atları rabtetmek (bağlamak)dan gelmektedir. Daha sonra İslam serhadlerinden herhangi birisinde kalıp orayı korumak üzere giren herkese "murâbıt" ismi verildi. İster süvari olsun, ister piyade. Bu kelime "rabfdan alınmadır Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: "İşte ribât budur" diye buyurması bunu Allah yolunda ribâta bir benzetmedir. Ribat'ın sözlük anlamı ise birincisidir. Bu da Hazret-i Peygamber'in: "Güçlü kuvvetli olan kimse başkalarının sırtını yere getiren kimse değildir" hadisi ile; "Yoksul dediğiniz şu kapı kapı dolaşan kimse değildir" hadisini ve benzerlerini andırmaktadır.

Derim ki: İbn Atiyye'nin: "Sözlük anlamı ile ribat birinci anlamdakidir" şeklindeki ifadeleri kabul edilemez. Çünkü dilin önder bilginlerinden ve güvenilir âlimlerinden birisi olan el-Halil b. Ahmed şöyle demektedir: Ribat; serhadlerden ayrılmamaktır. Aynı şekilde namaza da ısrarla devam etmekdir, O halde şu sonuca ulaşılmaktadır: Namazı beklemek de -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın buyurduğu gibi- lügat manası ile hakikat anlamında bir ribâttır, Bundan daha ileri derecedeki açıklama da eş-Şeybanî’nin söylediği sözlerdir. Ona göre asla kesilmeyen devamlı akan suya "maun müterâbitun" denilir. Bunu da İbn Fâris nakletmiştir. Bu ise Ribat'ın sözlük anlamı itibari ile bizim sözünü ettiğimin başka şeyleri de kapsamasını gerektirmektedir. Araplara göre murâbıt: Bir şey üzerinde çözülmeyecek şekilde yapılan düğümdür. Bu da mana İtibari ile sabır gösterilen şeye racidir. Böylelikle kalbinde güzel niyeti tutar, bedenini de İtaati işlemek durumunda bırakır Bunun en büyük ve en önemli işlerinden birisi ise Kur'ân-ı Kerîm'de yüce Allah'ın:

"Ve bağlanıp beslenen atlar" (el-Enfal, 8/60) âyetinde açıkça belirtildiği gibi -ve ileride de geleceği üzere- Allah yolunda atları bağlayıp beslemektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın de ifade buyurduğu gibi namaz kılmak üzere kişinin kendisini bağlaması anamaz vakitlerini gözetlemesibdîr. Bu açıklamayı aihtiva eden Hadîs-i şerîfib Ebû Hüreyre, Cabir ve Ali rivâyet etmiştir. Artık bundan öte bir açıklama aramaya da gerek yoktur.

24- Hukukçulara Göre Allah Yolunda Ribat Yapan Kimse:

Fukahâya göre Allah yolunda ribat yapan kişi herhangi bir süre kadar ribat yapmak üzere serhatlerden birisine giden kimse demektir. Bunu Muhammed b. el-Mevvâz söylemiş ve rivâyet etmiştir. Her zaman için orada yaşayan ve kazançlarını sağlayan, aileleri ile birlikte serhadlerde yaşayanlara gelince; bunlar her ne kadar koruyucu kimseler olsalar dahi murabut değillerdir. Bunu da İbn Atiyye söylemiştir.

İbn Huveyzimendâd şöyle demektedir: Ribâtın iki durumu vardır. Birincisinde şerha d güvenilir, koruma altında bulunur; böylesi bir yerde hanım ve çocuklarla birlikte yerleşmek caizdir. Şayet güvenilir bir yer değil ise, eğer Savaşabilecek kimselerdense bizzat orada ribat yapması caizdir. Ancak düşman onlara üstünlük sağlayıp esir alıp köleleştirmesin diye böyle bir yere aile ve çocuklarını taşıması câiz olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

25. Ribâtın Fazileti:

Ribâtın faziletine dair bir çok Hadîs-i şerîf vârid olmuştur. Bunlardan birisini Buhârî Seni b. Sa'd es-Sâidî'den şöylece rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah yolunda bir gün ribât yapmak Allah nezdinde dünyadan ve onun içindeki her şeyden hayırlıdır."

Müslim'in Sahih'inde de Selman'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: "Bir gün ve bir gece ribat yapmak, bir ay oruç tutmaktan ve o ay boyunca namaz kılmaktan daha hayırlıdır. (Ribât yapan kişi) bu durumda öldüğü taktirde daha önce yapmış olduğu amelinin de sevabı yazıldığı gibi, ona rızkı da verilir ve kendisini haktan uzaklaştıracaklara karşı güvenlik altına alınır."

Ebû Dâvûd da Sünen'inde Fedâle b. Ubeyd'den rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her ölenin ameli mühürlenir, murâbit müstesna. Onun ameli Kıyâmet gününe kadar artırılıp durur ve o ayrıca kabrin fitnecisinden yana emniyet altında tutulur."

Bu iki hadisi şerifte ribatın sevabı ölümden sonra kalıp devam edecek amellerin en faziletlisi olduğuna dair delil vardır. Ölümden sonra sevabı devam edecek amellere dair Hadîs-i şerîf de el-Alâ bin Abdurrahman yoluyla bize gelmiştir. el-Alâ babasından o da Ebû Hüreyre'den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "İnsan ötdü mü ameli anîn sevabıb ondan kesilir. Üç şey müstesna. Cari bir sadaka yahut kendisi ile faydalanılan bir ilim yahut kendisine dua edecek salih bir evlat."

Bu, yalnızca Müslim'in rivâyet ettiği sahih bir hadistir. Sadaka-i cariye, kendisi ile yararlanılacak ilim ve anne babasına dua edecek salih evlata gelince; bunlar da sadakanın sona ermesi, ilmin ortadan kalkması ve çocuğun ölümü ile kesilirler. Ribatın ecri ise Kıyâmet gününe kadar kat kat artırılıp durulur. Çünkü (burada) artışın tek manası, ecrin kat kat artırılmasıdır. Bu ise burada sona ermesi ile sona erebilecek sebebe bağlı birşey değildir. Aksine ribat yüce Allah tarafından lütfuyla Kıyâmet gününe kadar devam eden bir fazilettir. Çünkü bütün iyi amellerin yerine getirilebilmesi, dinin sınırlarının korunup İslâm şeâirinin uygulanması suretiyle düşmandan sakınıp korunmakla mümkün olur. İşte Allah'ın kişiye sevabını akıtırcasına vereceği bu amel, onun daha önce yapageldiği salih amellerdir. Bu hadisi İbn Mâce'de sahih bir senet ile Ebû Hüreyre'den şöylece rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim Allah yolunda ribat yaparken ölürse Allah onun daha önce yaptığı salih amelinin ecri ile rızkını ona verir. Fitnecinin Gerin) fitnesinden yana emniyette tutulur ve Allah, Kıyâmet gününde onu korku ve dehşetten yana güvenlik altında olmak üzere diriltir. "

Hadîs-i şerîfte ikinci bir kayıt daha vardır ki o da ribat halinde iken ölmektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah "dır,

Osman bin Affan'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir. Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim Allah yolunda bir gece ribat yapacak olursa bu onun için (gündüzünü) oruçlu ve geceleyin de namaz kılarak geçirdiği bin gün gibi olur."

Ubey bin Ka'b'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir; Allah İçin müslümanların zayıf noktalarını arkadan korumak üzere Allah yolunda bir günlük ribatın, Ramazan ayı dışında yüz yıl boyunca oruç tutup namaz, kılarak ibadet yapmaktan daha büyük bir ecri vardır. Yine Müslümanların zayıf noktalarını arkadan korumak üzere ecrini Allah'tan umarak Allah yolunda Ramazan ayında bir gün ribat yapmanın, Allah nezdinde ecir itibari ile- zannederim şöyle demişti- bir senelik -orucu ile namazı ile- ibadetten daha faziletlidir. Eğer Allah onu aile halkına sağ salim geri döndürecek olursa, üzerine bin yılın bir günahı dahi yazılmaz, buna karşılık iyilikleri yazılır ve Kıyâmet gününe kadar da ona ribat ecri kesintisiz olarak verilir."

Bu Hadîs-i şerîf Ramazan ayında bir günlük ribai ile ribat yaparken ölmese dahi devamlı olarak sevabının kaydedileceğini göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

Enes bin Mâlik'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben Resûlüllah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururken dinledim; "Allah yolunda bir gece koruyuculuk yapmak, bir adamın ailesi arasında bin yıl oruç tutup namaz kılmasından daha faziletlidir. Bir sene ise üçyüz altmış gündür, bin gün de bir sene gibidir. "

Derim ki: Namazdan sonra bir diğer namazı beklemenin de ribat olduğuna dair rivâyetler gelmiştir. Bu şekilde namazları bekleyen kimse için de yüce Allah'ın izni ile bu fazilete ulaşacağı umulur. Hafız Ebû Nuaym rivâyetle der ki: Bize Süleyman bin Ahmed anlattı, dedi ki: Bize Ali bin Abdülaziz anlatarak dedi ki: Bize Hatcac bin el Minhal: Bize Ebû Bekr bin Mâlik de anlattı, dedi ki: Bize Abdullah bin Ahmed bin Hanbel anlattı, dedi ki: Bana babam anlatarak dedi ki: Bana el-Hasen bin Mûsâ anlatarak dedi ki: Bize Hammâd bin Seleme, Sabit el Bunanî'den naklen dedi ki: Sabit, Ebû Eyyub el-Ezdî'den o Nevf el-Bikâlî'den o Abdullah bin Amr'dan naklederek dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir seferinde akşam namazı kıldık. Bazı kimseler namazdan sonra ayrılmayıp yerlerinde kaldılar, bazıları da geri döndüler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlar yatsı namazına geri dönmeden önce geldi. Hazret-i Peygamber insanlar huzuruna gelmiş olduğu ve bir parmağını kaldırmış ve yirmidokuza işaret etmek üzere parmaklarını kapatmış olarak; şehadet parmağı ile de semaya işaret ederek elbiselerini dizkapakları etrafında toplamış olduğu halde şöyle buyuruyordu: "Ey müslümanlar topluluğu! Müjdeler olsun sizet İşte Rabbimiz sema kapılarından bir kapıyı açmış sizinle meleklere karşı övünüyor ve diyor ki: Ey meleklerim şu kullanma bakınız! Bunlar bir farzı eda ettiler, şimdi de ötekini beklemektedirler."

Bunu ayrıca Hammâd bin Seleme, Ali bin Zeyd'den o Mutarrif bin Abdullah'tan rivâyet ettiğine göre Nevf İle Abdullah bin Amr bir araya geldiler. Nevf, Tevrat'tan söz etti; Abdullah bin Amr da bu hadisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyetle nakletti.

"Ve Allah'tan korkun" yani sizlere takvaya bağlı kalmaksızın cihad emri verilmemiştir.

"Ki felâh bulasınız" yani felahı ümid edebilesiniz. Buradaki -ihtimal bildiren ın; bulmanız için, anlamına geldiği de söylenmiştir.

Felâh ise kalmak demektir Bütün bu hususlara dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresî'nde yeterince geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.

"el-Camiu li Ahkâmi'l-Kur'ân vel Mubeyyinu Limâ Tedammane mine’s Sünneti ve âyi'l-Furkân" adlı tefsirin Ali Imran Sûresi tefsiri Allah'ın lütfü ve yardımı ile burada sona ermektedir. Allah'a hamd olsun.