Yüce Allah, kitap ehli arasında hainlik edenlerin de, güvenilir olanların da bulunduğunu haber vermektedir. Müzminler ise bunu ayırdedemezler. O bakımdan onların hepsinden uzak durmak gerekir. -Mü’minlerin de bu durumda olmasına rağmen- özellikle kitap ehlinin sözkonusu edilmesi, onlarda hainliğin daha çok oluşundan dolayıdır. O bakımdan bu konudaki ifade onların çoğunluğuna göre kullanılmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Kurtar" (kantar)'a dair açıklama daha önce (Âl-i İmrân, 3/14. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Dinarca gelince; dinar yirmidört kırat, bir kırat ise orta büyüklükte üç tane arpadır. O halde dinar toplam olarak yetmiş iki arpa tanesidir. Bu konuda icma vardır.
Çok miktardaki malı gereği gibi koruyup onu tastamam ödeyen kimsenin, az olanı da bu şekilde ödeyeceği öncelikle sözkonusudur. Az miktarda hainlik eden ve vermeyen bir kimsenin daha çok miktarda hainlik yapma ihtimali daha yüksektir. İşte bu "mefhûmu'l-hitâbı” kabule dair en açık delildir. Bu konuda ilim adamları arasında oldukça görüş ayrılıkları vardır ki usul-u fıkıh'da bundan söz edilir.
Yüce Allah, bir kısmı emaneti tastamam ödeyen, diğeri ise onun tepesine dikilip durmadıkça ödemeyen olmak üzere iki kısım sözkonusu etmektedir. Ancak, insanlar arasında tepesinde dikilip dursan dahi yine ödemeyen kimseler de vardır. Yüce Allah'ın sadece bu iki kısımdan söz etmesi, çoğunlukla görülen ve mutad olanın bunlar olduğundan, üçüncü kısma ise az rastla nıldığındandır. O bakımdan burada ifade çoğunluk hakkındadır.
Talha b. Mûsarrif ile Ebû Abdurrahman es-Sülemî ve başkaları: ınüdıkça" "dâl" harfini esreli olarak okumuşlardır. Bu şekildeki iki okuyuş, iki ayrı şivedir. Esreli okuyuş Ezd es-Serât'lıların şivesidir
Bu okuyuş 'dan; gibi gelmektedir. el-Ahfeş ise şaz olarak diye nakletmiştir.
3- Borçlunun Yakın Takibi:
Ebû Hanîfe, borçlunun yakından takip edilmesine dair görüşüne yüce Allah'ın:
"Tepesine dikilip durmadıkça..." âyetini delil göstermektedir. Diğer ilim adamları ise bunu kabul etmezler. Buna dair açıklamalar ise önceden Bakara Sûresi'nde (2/280. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Bizim (mezhebimize) mensup olan, Bağdatlı ilim adamlarımızın bazısı borçluların hapsedileceğine yüce Allah'ın:
"Öylesi de vardır ki, ona bir tek altın emanet etsen bile tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez" âyetini delil göstermişlerdir. Bu şekildeki bir borçluyu takip etmek ve onun tasarrufunu engellemek, alacaklıların hakkı olduğuna göre; onun hapsedilmesi de caizdir.
Yüce Allah'ın:
"Tepesine dikilip durmadıkça" âyetinin; yüzünü kendisine gösterip senden çekinip utanmadıkça; anlamına geldiğini de söylemişlerdir. Çünkü haya gözlerdedir. Nitekim İbn Abbâs (radıyallahü anh)'ın şu sözüne dikkat edelim: Gözleri görmeyen bir âmâdan bir ihtiyacımızı gidermesini istemeyiniz, çünkü haya gözlerdedir. Sen kardeşinden bir ihtiyacını gidermesini isteyecek olursan senden utanıp da onu görmesi için yüzünü ona göster ve ona bak.
"Dikilip durmadıkça"nın, onun peşine takılıp yanından ayılmadıkça anlamına olduğu da söylenmiştir. Çünkü sen onu takibe ara verecek olursan, senin kendisindeki alacağını kabul etmez. "Tepesine dikilip durmakla bizzat durmanın kendisini değil de devamlı istemenin kastedildiği de söylenmiştir.
"Dinar" kelimesinin aslı "dinnar"dır. Çokça kullanıldığı için kelimenin hafifletilmesi arzusuyla iki "nûn"dan birisi "ya"ya dönüştürülür. Buna delil ise, bu kelimenin çoğulunun "denânîr"; küçültme isminin ise "duneynîr" şeklinde gelmesidir.
4- Emanetin Değeri:
Emanetin dindeki yeri ve önemi pek büyüktür. -Müslim'in Sahîh'inde belirtildiği gibi emanetin, rahim ile birlikte Sırat'ın iki tarafına dikilmesi yerinin ve öneminin büyüklüğünü gösterir. Bu İkisini koruyanlar müstesna kimsenin Sıratı geç meye imkânı olmaz. Müslim, Huzeyfe'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bize emanetin kaldırılışından söz ederek buyurdu ki; "Kişi uykusuna dalar ve emanet de kalbinden alınır." Bu Hadîs-i şerîf bütünüyle Bakara Sûresinin baş taraflarında geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2/7. âyet, 5- baslıkta).
İbn Mâce rivâyet ediyor: Bize Muhammed b. el-Mûsaffâ anlattı, bize Muhammed b. Harb, Saîd b. Sinan'dan anlattı, Said bize Ebû ez-Zâhiriyye'den o Ebû Şecere Kesir b. Murre'den, o İbn Ömer'den naklettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak aziz ve celil olan Allah bir kulu helâk etmek istedi mî ondan hayayı çekip alır. Ondan hayayı çekip aldı mı, artık sen onun ancak buğzeden ve buğzedilen kimse olduğunu görürsün. Sen onu ancak buğzeden ve buğzedilen olarak gördün mü, artık emanet de ondan çekilip alınır. Emanet ondan çekilip alındı mı, sen onun ancak hain ve hainlik yapan olarak bilinen bir kimse olduğunu görürsün. Bu şekilde onun hain ve hainlik yaptığı bilinen bir kimse olarak gördün mü, artık rahmet de ondan çekilip alınır. Bu sefer sen onu ancak koğulmuş ve lanete uğramış olarak görürsün, Onu koğulmuş ve lanete uğramış olarak da gördün mü, bu sefer İslâm'ın boyunduruğu ondan çekilip alınır."
Yine Bakara Sûresi'nde Hazret-i Peygamber'in: "Sana emanet verene emanetini tastamam öde ve sana hainlik edene sen hainlik etme" âyetinin ne anlama geldiğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
5- Bu Âyet-i Kerîme Kitap Ekli İçin Bir Övgü müdür?
Bu kanaate sahip olanların aksine -bu âyeti kerimeden kitap ehli'nin bir bölümünün olsun, âdil olduğu anlamı çıkmaz. Çünkü müslümanların fasıkları arasında bile emanetleri tastamam yerine getiren, pek çok mala karşı güvenilir olan, bununla birlikte de bundan dolayı yine de adaletli sayılmayan kimseler bulunabilmektedir. Çünkü adaletin ve şehadetin yolu için karşılıklı ilişkiler ve malda emanetin gereğini yerine getirmek yeterli değildir. Nitekim kitap ehlinin:
"Ümmîler hakkında bize karşı bir sorumluluk yoktur" dediklerine dikkat etmemiz gerekir. Peki, bizim mallarımızın, namusumuzun kendisi için bir vebal olmaksızın mubah olduğuna inanan bir kimse nasıl adaletli olabilir, nasal adil olduğu söylenebilir? Şayet onların adaletli kabul edilmeleri için bu kadarı yeterli olsaydı onların müslümanların aleyhindeki şahitliklerinin kabul edilmesi gerekirdi.
6- Kitap Ehlinin Emanete Riâyet Etmeme Gerekçeleri:
Yüce Allah'ın:
"Bu, onların" yanı yahudilerin "ummîlere karşı bize bir sorumluluk yoktur, demelerindendir-" Denildiğine göre yahudiler müslümanlarla alışveriş yaptıklarında: Bizim ümmiler hakkında aleyhimize bir yol yoktur -yani onlara zulmetmemizde bir vebal olmaz.- Çünkü onlar bize muhalefet ediyorlar, diyorlardı. Hatta bunun Kitaplarında bulunduğunu dahi iddia ediyorlardı. Yüce Allah da onları yalanladı ve onların sözlerini reddederek (bir sonraki âyette) "Hayır," diye buyurdu. Yalan söylemeleri ve müslümanların mallarını helâl kabul etmeleri dolayısıyla onların aleyhlerine bir yol var."
Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Burada ("Hayır" anlamına gelen: "belâ" âyetiyle) söz tamamlanmaktadır. Daha sonra yüce Allah:
"Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa..." diye buyurmaktadır.
Denildiğine göre; yahudiler bedevî Araplardan bazı mallar borç almışlardı. Bu hak sahipleri İslâm'a girince yahudiler: Sizin bizden bir alacağınız yoktur. Çünkü sizler dininizi terketüniz. O bakımdan bizden alacaklarınız da düştü, dediler ve Tevrat'ın hükmünün de böyle olduğunu iddia ettiler. Bunun üzerine yüce Allah:
"Ümmîler hakkında bize karşı bir sorumluluk yoktur" şeklindeki sözlerini reddetmek üzere "hayır" diye buyurmaktadır. Yani durum sizin dediğiniz gibi değildir. Daha sonra yeni bir cümleye başlayarak: "Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa, şirkten uzak durursa artık o kimse yalancılardan olmaz, aksine Allah ve Rasûlü onu sever," diye buyurmaktadır.
7- Zımmîlere Hainlik:
Adamın birisi İbn Abbâs'a: Biz kasten zimmet ehli mallarından bir tavuk, bir koyun alır ve bu konuda bizim için bir sakınca yoktur, deriz. İbn Abbâs ona şöyle der: Bu kitap ehlinin: "Ümmîler hakkında bize karşı bir sorumluluk yoktur" demelerine benzer. Şunu bilin ki zımmîler cizyeyi ödedikleri takdirde gönülleri hoşluğu ile olmadığı sürece malları size helâl olmaz. Bunu Abdurrezzak, Ma'mer'den o Ebû İshak el-Hemdanîden o Sa'saa'dan: Adamın birisi İbn Abbâs'a dedi... diyerek zikretmektedir.
8- Bile Bile Allah'a Karşı Yalan Söylemek:
Yüce Allah'ın:
"Onlar bile bile Allah'a karşı yalan söylemektedirler" âyeti, kafirin, şehadeti kabul edilebilecek bir konuma getirilmeyeceğini göstermektedir. Çünkü yüce Allah, kâfirleri çok yalancı olmakla nitelendirmiştir.
Ayrıca bu âyet, Allah'ın haram ve helâl kıldığından başka şeyleri haram ve helâl kılarak bunu şeriatın bir bölümü gibi kabul eden kâfirlere bir red de ihtiva etmektedir. İbnu'l-Arabî der ki: Bundan da şu çıkar: Delile dayalı olmaksızın istihsân ile hükmedenin bu kanaati red olunur. Bununla beraber ben kıble ehlinden herhangi bir kimsenin böyle birşey söylediğini de bilmiyorum.
Haberde nakledildiğine göre bu âyet-i kerîme nazil olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Cahlllye döneminde olup da şu ayaklarımın altında olmayan hiçbir şey yoktur. Bundan emanet müstesnadır. Çünkü emanet iyi olana da kötü olana da eksiksiz olarak "
76
Hayır! Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa şüphe yok ki Allah sakınanları sever.
"Kim" âyeti mübtedâ olmak üzere merfudur ve şart edatıdır.
"Yerine getirir" kelimesi ise cezm mahallindedir.
"Sakınırsa" âyeti de ona atfedilmiştir. Yani kim Allah'tan korkar, yalan söylemez ve kendisine haram kılınanları helâl kabul etmezse
"şüphe yok ki Allah sakınanları" bu şekilde davranan kimseleri
"sever."
Yüce Allah'ın velilerini, dostlarını sevmesinin anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır,
Yine yüce Allah'ın:
"Ahdini" âyetindeki zamir yüce Allah’a racidir. Yüce Allah lâfzı ise:
"Onlar bile bile Allah'a karşı yalan söylemektedirler" âyetinde geçmiş idi. (Dolayısıyla zamir ona râci olabilir). Bunun emaneti ödeyen, küfürden, hainlikten ve ahdi bozmaktan sakınan kimseye ait olması da mümkündür. "Ahd" ise faile ve mef'ûle de izafe olunabilen bir mastardır.
77
Allah'ın ahdîni ve kendi yeminlerini az bir pahaya değişenlerin âhirette hiçbir payı yoktur. Allah Kıyâmet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, ve onları temize çıkarmaz. Ve onlar için elim bir azap vardır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
Hadis İmâmları el-Eş'as b. Kays'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Benimle yahudilerden bir adam arasında (ortak) bir arazi vardı. O benim o arazideki hakkımı inkâr etti. Ben de onu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna götürdüm. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana: "Senin herhangi bir delilin var mı?" diye sûrdu. Ben: Hayır, dedim. Bu sefer yahudiye: "(Arazide hakkım olmadığına dair) yemin et!" diye buyurdu, Ben: O vakit yemin eder ve benim malımı alıp götürür, deyince, yüce Allah:
"Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir pahaya değişenlerin..." âyetini âyetin sonuna kadar indirdi.
Yine hadis İmâmlarının Ebû Umame'den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim yeminiyle müslüman bir kimsenin hakkını kesip alırsa, Allah onun için cehennemi vacip kılar ve cenneti de ona haram kılar." Ona bir adam şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, bu önemsiz birşey olsa dahi böyle midir? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "İsterse erâk (misvak) ağacından bir küçük çubuk olsun, "
Bakara Sûresi'nde (2/174. âyette) de yüce Allah'ın:
"Allah Kıyâmet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz" âyetine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
2- Hakimin Hükmü Helâl Olmayan Birşeyi Gerçekte Helâl Kılar mı?
Bu âyet-i kerîme ile Hadîs-i şerîfler, hakimin hükmünün, lehine hüküm verilen kimse bu hükmün batıl olduğunu biliyor ise, zahiren verilen hüküm ile o malı lehine hüküm verilene batınen de helâl kılmayacağını göstermektedir.
Hadis İmâmları Ummu Seleme'den şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sizler benim huzurumda davalaşıyorsunuz. Ben bir insanım. Belki sizden herhangi bir kimse kendi delilini diğerinden daha güzel bir şekilde açıklayabilir Ben de sizden işittiğime uygun olarak aranızda hüküm veririm. Her kime kardeşinin hakkından birşeyin verilmesine hüküm verecek olursam onu almasın. Çünkü ben bu hükmüm ile ona cehennemden bir parça kesip veriyorum ki o Kıyâmet gününde bunu getirip gelecektir."
Bu hususta İmâmlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Bu konuda çelişkili iddiada bulunarak aşırıya giden Ebû Hanîfe olup o şöyle der: Batıl şahitliğe mebni olan hakimin hükmü kendisi için haram kılınmış bulunan ferci (yanı kadını) helâl kılar. Nitekim Bakara Sûresi'nde (2/188. âyet 3, başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ebû Hanîfe'nin iddiasına göre iki yalancı şahit bir adamın aleyhine hanımını boşadığına dair şahitlikte bulunsa ve hakim de bu İki şahidin şahitliğine göre hüküm verecek olsa, artık o kadın, meselenin batıl olduğunu bilenlerden olup kendisiyle evlenen kimseye dahi helâl olur.
Bu, açık ve sahih hadisten yüzçevirmesi dolayısıyla onun çirkin bir iş yaptığı ve böylelikle malları koruma altına alırken, fasid hükümlerle bunların mubah olmayacağı görüşüne rağmen Fercleri (namusları) böyle bir şeye karşı korumaması dolayısıyla ayıplanmış bulunmaktadır. Halbuki ferclerin gereken şekilde korunmaları ve bu hususta ihtiyatlı olmak, daha uygundur. Yüce Allah'ın izniyle Hân âyetinde (en-Nûr, 24/6-10. âyetler) onun bu sözünün tutarsız olduğuna dair açıklamalar gelecektir.
78
Onlardan bir gurüh vardır ki kitaptan zannedesiniz diye kitapla dillerini eğip bükerler. Halbuki o kitaptan değildir. "O Allah katındandır" derler. Halbuki o Allah katından değildir. Allah adına bile bile yalan söylerler.
Bununla yahudilerden bir kesim kastedilmektedir:
".. Kitapla dillerini eğip bükerler" âyetinde Ebû Cafer ve Şeybe çokluk ifade etmek üzere; "Çokça eğip bükerler" diye okumaktadır. Yani onlar sözleri tahrif ederler ve bu yolla maksattan uzaklaşırlar.
Eğip bükmek, meyletmek anlamındadır. Eliyle büktü ve başıyla büktü ifadeleri İçin yine bu fiil kullanılır. Yüce Allah'ın:
"Dillerini eğip bükerek" (en-Nisâ, 4/46) âyetinden kasıf, hakka karşı inat ile ve hakkı bırakıp başkasına yönelerek... anlamındadır.
Diğer taraftan:
"Kimseye dönüp bakmıyordunuz" (Âl-i İmrân, 3/153) âyeti de kimseye doğru yönelmiyordunuz bile anlamındadır. Birisine doğru yönelip orada ikamet ettiğin vakit; denilir. Borcu, sallallahü aleyhi ve sellemsaklamak anlamına da; (ayni kökten olmak üzere): "el-Leyy" denilir. Şair (bu anlamı ifade etmek üzere) der ki:
"Ben bunu daha önceden Hassan'a borç vermiştim;
İflas etmek ve borcumun sallallahü aleyhi ve sellemsaklanması korkusuyla;
O aslı da ayn'ı da satmayı iyi becerir."
Şair Zu'r-Rimme de der ki:
"Senin hiç ihtiyacın almayıp zengin olmana rağmen, benim alacağımı sallallahü aleyhi ve sellemsaklamak istiyorsun
Ey kemer kuşanmış kimse! Güzel bir şekilde borcumu öde!"
Hadîs-i şerîfte de (aynı kökten olmak üzere): "Varlıklı olanın borcunu sallallahü aleyhi ve sellemsaklaması (leyy), ırzını (haysiyetine dokunacak davranışlara maruz kalmayı) ve cezalandırılmasını helâl kılar" buyurulmaktadır.
Elsine (diUer) kelimesi tekilini müzekker kabul edene göre "UsâiTın çoğuludur; müennes kabul edene göre ise çoğulu "elsun" ...diye gelir.
79
Hiçbir İnsana yakışmaz ki Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği versin de sonra o insanlara: "Allah'ı bırakıp bana kullar olun" desin. Fakat: "Kitabı okuyup öğrettiğinize göre Rabbaniler olun" (der),
"Yakışmaz" olmaması gerekir, anlamındadır. Nitekim yüce Allah'ın:
"Yanlışlıkla olması müstesna bir mü’minin, bir mü’mini öldürmesi yakışmaz" (en-Nisâ, 4/92);
"Allah'ın herhangi bir evlat edinmesi yakışmaz" (Meryem, 19/35);
"Bizim böyle bir söz söylememiz bize yakışmaz" (en-Nûr, 24/16) âyetinde olduğu gibi. Bütün bunlarda "yakışmaz" ve "gerekmez" anlamlan vardır.
"Beşer" kelimesi tek kişi için de kullanılır, çoğul için de kullanılır. Çünkü bu kelime masdar ayarındadır. Burada "beşeriden kasıt, ed-Dahhâk ile es-Süddî'nin görüşüne göre Hazret-i Îsa'dır.
Kitap'tan kasıt, Kur’ân-ı Kerîm'dir, Hüküm'den kasıt ise, ilim ve kavrayıştır. Aynı şekilde ahkâm (hükümler) demek olduğu da söylenmiştir.
Yani şanı yüce Allah, yalancıları peygamberlik için seçmez. Eğer herhangi bir insan böyle birşey yapmaya kalkışacak olursa, yüce Allah ondan peygamberliğin mucize ve alâmetlerini geri alır.
"Sonra., desin" kelimesinin mansub olması, Ona vermesi" ile "Desin" kelimeleri arasındaki ortaklık dolayısıyladır. Yani bir peygamber için, hem peygamberliğin verilmesi, hem de: "Allah'ı bırakıp bana kul olun" demesi, bir arada bulunur şey değildir, "Fakat: Rabbani olun" yani, fakat o peygamberin insanlara rabbani olun, demesi yakışır.
Denildiğine göre bu âyet-î kerîme Necran hıristiyanları hakkında nazil olmuştur. Aynı şekilde sûrenin tümünün, yüce Allah'ın:
"Hani sen erkenden mü’minleri Savaşmaya elverişli yerlerde yetiştirmek üzere ailenin yanından ayrılmıştın" (Âl-i İmrân, 3/121) âyetine kadar olan bölümünün nüzul sebebinin Necran hıristiyanları olduğu rivâyet edilmiştir. Fakat onlarîa birlikte yahudiler de sözkonusu edilmektedir. Çünkü yahudiler de hıristiyanların inkâr ve inadının aynısını göstermişlerdir.
"er-Rabbâniyyûn: Rabbaniler" kelimesinin tekili "rab"e nisbet olunan anlamında; "rabbani" kelimesidir. Rabbânî ise insanlara büyük hususlardan önce bilginin küçük hususlarını öğreterek terbiye eden, eğiten kimse demektir. Adeia o işleri kolaylaştırmak hususunda rabbe uyuyor gibidir. Bu anlamda bir açıklama İbn Abbâs'tan rivâyet edilmiştir.
Kimi müfessir de şöyle demiştir: Bu kelimenin aslı "rabbî"dir. Mübalağalı bir anlam ifade etmek üzere araya "elif" ile "nün" harfleri sokulmuştur. Nitekim sakalı büyük olan kimseye "lihyanı", perçemi büyük olana "cummânî", boynu kalın olana "rakdânî" denilmesi gibi.
el-Müberred de der ki; Rabbaniler ilim erbabı demektir. Bunun tekili "rabbân" ...diye gelir. Arapların, bir kimsenin işini çekip çevirip düzelten kimseye; dan "rabbân: çekip çeviren" demeleri gibi- Buna göre "rabbaniler"' insanların işlerini çekip çeviren ve ıslah edip düzelten kimseler demektir. "Elif" ile "nün" harfleri ise tıpkı "reyyân ve atsan (suya kanmış ve susuz)" dedikleri gibi mübalağa için gelmiştir. Daha sonra da nisbet ifade etmek üzere "yâ" harfi ilave edilmiştir. Tıpkı lihyâriî, rakabânî ve cummanî denildiği gibi. Şair de der ki:
"Ben havada rehin alınmış olsam dahi;
Oradan söz (hadis) ile rabbânî âlimlerim beni indirir."
Buna göre rabbânî demek, ilmiyle amil olan, Rabbin dinini bilen kimse demektir. Çünkü eğer ilmiyle amil değilse zaten alim olamaz. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde geçmiş bulunmaktadır. Ebû Reîn de der ki: Rabbânî, alim ve hakim kimse demektir. Şu'be, Âsım'dan o Zir'den o Abdullah b. Mes'ûd'dan "Fakat rabbaniler olunuz" âyeti hakkında; "yani hükemâ ve ulemâ olunuz" dediğini nakletmektedir. İbn Cübeyr ise, takva sahibi hakimler olunuz, diye açıklarken, ed-Dahhâk da şöyle demektedir: Hiçbir kimsenin gücü yettiğince Kur'ân'ı ezberlemeyi bırakmaması gerekir. Çünkü yüce Allah:
"Rabbânî olun" diye buyurmuştur.
İbn Zeyd de der ki: Rabbanilerden kasıt yöneticiler, ahbâr'dan kasıt ise ilim adamlarıdır. Mücâhid de der ki: Rabbaniler ahbârdan daha üstündürler. en-Nehhâs der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü ahbâr dediklerimiz ilim adamlarının kendileridir.
İlim ile birlikte siyaset ve idarede basireti bir arada bulunduran anlamıyla "rabbani" kelimesi, Arapların bir işi düzeltip onu yönetmesini anlatmak üzere kullandıkları ifade olan: "İnsanların işlerini idare etti" tabirinden alınmıştır. Böyle bir kimseye de çokluk ifade etmek üzere: "Râbb ve rabbâm" denilir. Ebû Ubeyde der ki: Ben bir ilim adamını şöyle derken dinledim: Rabbânî helâli, haramı, emri, yasağı bilen, ümmetin haberlerini, olmuşu ve olanı bilen kimse demektir,
İbn Abbâs'ın vefat ettiği gün de Muhammed b. el-Hanefîyye şöyle demişti: "İşte bugün bu ümmetin rabbânîsi Öldü."
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir; "Erkek olsun dişi olsun hür ya da köle olsun her bir mü’minin Kur'ân-ı Kerîm'den bir bölüm öğrenmesi ve dininde fakîh olması (yeterli bilgi sahibi olması) onun için bir görevdir." Hazret-i Peygamber daha sonra:
"Fakat, Kitabı okuyup öğrettiğinize göre rabbânî olun" âyetini okudu. Bunu İbn Abbâs rivâyet etmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Fakat Kitabı okuyup öğrettiğinize göre Rabbânî olun" âyetine gelince; bu âyetteki; "Öğrettiğinize" kelimesini Ebû Amr ile Medineliler "den hafif şeddesiz olarak okumuşlardır. Ebû Hâtim de bu kıraati tercih etmiştir. Ebû Amr der ki: Bu kıraati doğrulayan şey (âyet-i kerîmenin sonraki bölümünde gelen): kelimesinin şeddesiz gelerek, şeddeli olarak tedristen şeklinde gelmesidir. Buna karşılık, İbn Âmir ile Kûfeliler bu kelimeyi 'ta'lim'den şeddeli olarak diye okumuştur. Ebû Ubeyd de bu kıraati tercih etmekte olup der ki: Çünkü bu okuyuş, hem "bilirsiniz, hem de öğretirsiniz" kelimelerinin anlamını bir arada ifade etmektedir.
Mekkî der ki: Şeddeli olarak daha belağatlidir. Çünkü her bir muallim (öğretici) aynı zamanda bilen bir kimse olmak anlamında (âlim)dir. Fakat birşeyler bilen herkes muallim olamaz. O bakımdan bu kelimenin şeddeli okunuşu, hem ilme hem de ta'lime (ilim öğretmeye) delâlet etmektedir. Şeddesiz okuyuş ise, yalnızca bilmeye delâlet etmektedir. Ta'lim (öğretmek.) ise daha beliğ ve daha çok övücü bir sıfattır. Böyle olmayan bir kelime ise, yermek için kullanıldığa takdirde, daha beliğ olur, Şeddesiz okuyuşu tercih edenler İbn Mes'ûd'un: "Rabbaniler olunuz" âyetini; hükemâ ve ulema olunuz, diye açıklamasını delil gösterirler. O bakımdan burada sizler öğretmeniz dolayısıyla fukahâ, hukemâ ve ulemâ olunuz, denilmiş olması uzak bir ihtimaldir, el-Hasen der ki: İlminiz dolayısıyla sizler hükemâ ve ulemâ olunuz, demektir. Ebû Hayve ise; diye okumuştur. Mücâhid de; "Öğrenmekte olduğunuz" anlamında olmak üzere, "te" harfini üstün, "lâm"ı da şeddeli olarak şeklinde okumuştur.
80
Size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi de emretmez. Müslüman olduktan sonra size İnkâr etmeyi mi emredecek?
İbn Âmir, Âsım ve Hamza ("emretmez" anlamındaki âyeti) Versin de" âyetine atfolmak üzere mansûb okumuşlardır. Yahudilerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: "Ey Muhammed, sen bizim seni rab edinmemizi mi istiyorsun?" deyip yüce Allah'ın:
"Hiçbir insana yakışmaz ki Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği versin de.... size melekleri... de emretmez" âyetlerinın nazil olmuş olması, bunu pekiştirmektedir. Ayrıca bunda "beşer"e giden bir zamir de vardır. Yani insanlar da size bunu emretmez. Burada "insan"-dan kasıt ise, Hazret-i Îsa ile Hazret-i Üzeyr'dir. Diğerleri ise bu kelimeyi yeni bir cümle ve önceki buyruklarla ilişkisi olmaksızın ref ve kat" ile: diye okumuşlardır. Ayrıca burda, Allah'ın adına râci bir Zamir de vardır. Yani yüce Allah sizlere melekleri... rab edinmenizi de emretmez anlamındadır. Bu okuyuşu pekiştiren şey ise Abdullah b. Mesud'un Mushafında: Asla size emretmez" şeklindeki okuyuştur. Bu da cümlenin yeni bir cümle olduğunu göstermektedir. Yine burada da zamir yüce Allah'a aittir. Bunu da Mekkî zikretmiş, Sîbeveyh ve ez-Zeccâc da bu görüşü İfade etmişlerdir.
İbn Cüreyc ve bir topluluk ise şöyle demektedir: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) sizlere...- emretmez, anlamındadır. Bu aynı zamanda Ebû Amr, el-Kisaî ve Haremeyn halkının kıraatidir.
"Rabler edinmenizi" yani melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi emretmez. Bu kusur, hıristiyanlarda vardı. Onlar peygamberleri ve melekleri kendilerine rab edinecek derecede ta'zim ederler.
"Müslüman olduktan sonra size inkâr etmeyi mi emredecek?" Bu soru, böyle bir şeyi inkâr ve taaccüb anlamındadır. Yüce Allah peygamberlere, insanları kendilerini Ilâlı edinecek şekilde, kendilerine kut edinmeyi haram kılmıştır. Fakat diğer insanlara da peygamberlere saygı göstermeyi emretmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın da şöyle buyurduğu variddir: "Sizden herhangi bir kimse: Benim kulum, benim cariyem demesin. Bunun yerine: Benim delikanlım, benim kızım, desin. Sizden herhangi bir kimse: Rabbim demesin, efendim desin."
Kur'ân-ı Kerîm'de de yüce Allah'ın:
"Rabbinin (efendinin) yanında beni an" (Yusuf, 12/42) âyeti yer almaktadır ki, yüce Allah'ın izniyle orada bu hususa dair açıklamalar gelecektir.
81
Hani Allah peygamberlerden: "Yemin olsun ki size Kitabı ve hikmeti verdim. Sonra da size yanınızda olanı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde mutlaka ona inanacak ve ona yardım edeceksiniz" diye söz almış ve "İkrar edip de kabul ettiniz mi?" buyurmuştu. Onlar da: "İkrar ettik" demişlerdi, "Öyleyse şahid olun; ben de sizinle beraber şahitlik edenlerdenim" diye buyurmuştu.
Denediğine göre; yüce Allah peygamberlerden, birbirlerini tasdik edip doğrulamak, birbirlerine imanı emretmek üzere söz almıştır, işte doğrulamak suretiyle yardımcı olmanın anlamı budur. Saîd b. Cübeyr, Katâde, Tavus, es-Süddî ve el-Hasen'in görüşü de budur, âyet-i kerimenin zahirinden anlaşılan da budur. Tavus der ki: Allah ilk mîsâkı peygamberlerden, her birinin ötekinin getirdiğini tasdik etmesi üzere almıştır.
İbn Mes’ûd: " Hanı Allah kendilerine kitap verilenlerden .... söz almıştı.., diye okumuştur. el-Kisaî der ki: Bunun: "Hani Allah peygamberlerden misak almıştı" âyetinin "Hani Allah peygamberlerle birlikte olanlardan söz almıştı" anlamında olması da mümkündür, Basralılar der ki: Allah, peygamberlerden mîsâk aldığında, kendileriyle birlikte olanlardan da mîsâk almış demektir. Çünkü onlar da peygamberlere uymuş ve peygamberleri tasdik etmişlerdir.
Yüce Allah'ın: âyetindeki anlamındadır. Sîbeveyh der ki: Ben, Halil b. Ahmed'e yüce Allah'ın:
"Hani Allah peygamberlerden; Yemin olsun ki size Kitabı ve hikmeti verdim..." âyetine dair soru sordum bana: edatı anlamındadır, dedi.
en-Nehhâs der ki: Halil'in bu açıklamasına göre bu ifade; " Size verdiğim o kitaba" takdirindedir Daha sonra ismin uzunluğu dolayısıyla (o anlamına gelen.) "he" zamiri hazfedilmiştir.
Ayrıca "ki" edatı mübteda olmak üzere merfudur. Onun haberi de "Kitap ve hikmet" kelimeleri olur. de cinsin beyanı için olur. Bu ise bir kimsenin: Şüphesiz Zeyd senden daha faziletlidir, demesine benzer. Aynı zamanda bu, el-Ahfeş'in de görüşüdür ve buna göre bu "lâm" ibtidâ (başlangıç) Hlâm"ıdir.
el-Mehdevî der ki: Yüce Allah'ın:
"Onlara yanınızda olanı,., geldiğinde" âyeti ve ondan sonrakiler, sılaya atfedilmiş bir cümledir. Bu cümledeki mevsûl isme ait olan zamir ise hazfedilmiştir. İfade; Sonra da size onu doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde... takdirindedir.
Yüce Allah'ın:
"Sonra da size yanınızda olanı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde mutlaka ona inanacak ve ona yardım edeceksiniz" âyetinde Hazret-i Ali ve İbn Abbâs (radıyallahü anhüma)'ın görüşüne göre sözü geçen peygamberden kasıt, Allah'ın Rasûlü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dır. Lâfız her ne kadar nekre (belirtisiz) ise de yapılan işaret muayyen bir kişiyedir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Allah bir kasabayı örnek olarak verdi. Orası korkudan yana güvenlik ve huzur içerisindeydi... Yemin olsun onlara aralarından bir peygamber geldi de onu yalanladılar..." (en-Nahl, 16/112-113)
Yüce Allah bütün peygamberlerden Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman etmelerine, ona yetiştikleri takdirde yardımcı olacaklarına dair söz almış ve bu şekilde ümmetlerinden de söz almalarım emretmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Mutlaka ona inanacak..." âyetinin başındaki "lâm" harfi mîsâk almaktan ibaret olan kasemin (yeminin) cevabıdır. Çünkü mîsâk almak, yemin ettirmek ayarındadır. Bu da konuşma esnasında: "Ben senden mutlaka şu işi yapacaksın diye misak aldım" demeye benzer ve burada: Ben sana yemin ettiriyorum, demek gibidir,
Kasem ile cevabı arasına İleride geleceği üzerek İbn Kesîrin kıraatinde,ın başındaki harfî-i cer olur Mâm" ile kasem ile cevabı birbirinden ayrılmıştır. Ancak bu "lâm"ı üstün okuyan İse, mîsâk almaktan ibaret olan kasemi telakki eden (karşılayan) "lâm" olarak kabul eder. "Mutlaka ona inanacak" âyetinin başındaki "lâm" ise hazfedilmiş bir kasemin cevabıdır. Yani, Allah'a yemin olsun ki mutlaka ona inanacaksınız, takdirindedir.
el-Muberred, el-Kisaî ve ez-Zeccâc der ki: edatı şart edatıdır. nin başına geldiği gibi; bunun da başına tahkik için "lâm" gelmiştir. Anlamı da şöyle olur: Size her bir kitap verdikçe muhakkak...
Buna göre; nasb mahallinde, "Size verdikçe" cezm mahallinde; "Sonra size gelirse..." de ona atfedilmiş olur.
"Mutlaka ona inanacak" âyetinin başında yer alan "lâm" harfi aynı zamanda cezanın (şartın cevabının) da cevabıdır. (Bu yönüyle) yüce Allah'ın: " Ve eğer biz istersek mutlaka.... gideririz" (el-İsra, 17/86) âyetine ve buna benzer diğer âyetlere benzemektedir.
el-Kisaî der ki; "Mutlaka ona îman edeceksiniz" âyeti kasem için bir imaddır; o bakımdan sözün birinci bölümüne bitişiktir. Şartın cevabının cevabı ise yüce Allah'ın (bir sonraki âyet-i kerimede gelen): "Artık kim bundan sonra dönerse,,." âyetidir. Böyle bir açıklamaya göre ayrıca bir aidi takdire gerek yoktur.
Kûfeliler ise "lâm" harfini esreli olarak diye okurlar. Burada da "lâm" aynı zamanda Ki... anlamındadır ve; Aldı'ya mütaallaktır. Yani, Allah onlardan kendilerine vermiş olduğu Kitap ve hikmet sebebiyle misaklarını almış, sonra eğer size beraberinizde bulunanı doğrulayıcı bir peygamber gelecek olursa bu sözden sonra mutlaka ona îman edeceksiniz (diye söz almıştır). Çünkü misak almak az önce de geçtiği gibi, yemin ettirmek anlamındadır.
en-Nehhâs der ki: Ebû Ubeyde'nin bu hususta güzel bir açıklaması vardır. O der ki: Bu âyetin anlamı şudur: Hani Allah kendilerine kitap verilenlerin mîsâkını, size vermiş olduğum Tevrat sebebiyle mutlaka ona îman edeceksiniz, diye almıştı.
Bu sözde hazf bulunduğu da söylenmiştir. Buna göre anlamı şöyledir: Hani Allah peygamberlerden size gelen Kitap ve hikmeti mutlaka insanlara öğreteceksiniz ve insanlardan da îman etmelerine dair mutlaka söz alacaksınız, diye misak almıştı. Burada hazf bulunduğuna da: "İkrar edip de ahdîmi kabul ettiniz mi" âyeti delalet etmektedir. Bir diğer görüşe göre esreli olarak okuyanların okuyuşuna göre bu edat, "lâm"; Sonra, anlamındadır. Yani; ben size Kitap ve hikmeti verdikten sonra ona mutlaka inanacaksınız, anlamında olur. Nitekim Nâbiğa şöyle demektedir:
"Ben ona ait alâmetleri tesbite çalıştım ve sonunda onu tamdım
Altı yıl geçtikten sonra ve bu yıl da yedincidir."
"Altı yıl sonra" anlamındadır.
Saîd b. Cübeyr ise bunu; şeklinde şeddeli olarak okumuştur. "Vereceğim zaman" anlamında olur. Bunun aslının şeddesiz olma ihtimali de vardır. Yahut ın fazladan İlave edilmesini gerekli görenlerin görüşüne göre; bu edat ilave edilmiş ve böylelikle haline gelmiştir. Daha sonra "nün" harfi idgam dolayısıyla mim'e kalbedilmiş olur. Bu durumda üç tane mim bir araya gelmiş olur. Bunlardan birincisi söyleyiş hafif olsun diye hazfedilmiştir. Medıneliler ise ta'zim anlamı ifade etmek üzere; Size verdik, şeklinde diğerleri ise tekil olarak Size verdim, diye okumuşlardır.
Diğer taraftan, bütün peygamberlere değil de peygamberlerin bir kısmına kitap verilmiştir. Şu kadar var ki kitap verilenler için tağlîb sözkonusudur. Maksat da bütün peygamberlerden söz alınmış olmasıdır. Kendilerine kitap verilmemiş olan peygamberler de kitap verilmiş hükmündedirler. Çünkü onlara da hüküm ve peygamberlik verilmiştir. Yine kendilerine kitap verilmeyen peygamberler de kendilerinden önceki peygamberin kitabı gereğince hüküm vermekle emrolunmuşlardır. O bakımdan onlar da kendilerine kitap verilenlerin kapsamına girer.
Yüce Allah'ın:
"İkrar edip ahdîmi kabul ettiniz mi? buyurmuştu. Onlar da: İkrar ettik, demişlerdi. Öyleyse şâhid olun! Ben de sizinle beraber şahidlerdenim, diye buyurmuştu" âyetinde yer alan: İkrar ettiniz mi?" lâfzı, "ikrar etmek, kabul etmek"ten gelir.
AhidH anlamında olup her iki şekilde de söylenir. Bu kelime sözlükte ağırlık anlamına gelir. Ahid'e bu adın veriliş sebebi ise; onun alıkoymak ve işi ağırlaştırıp sıkı tutmak anlamını ihtiva etmesinden dolayıdır.
"Öyleyse şahit olun" İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre bilin anlamındadır. ez-Zeccâc ise; açıklayın demektirf der. Çünkü şahit davacının davasını doğrulayan kimsedir. Anlamının; sizler hem kendinize hem de size tabi olanlara karşı şahitlik edin, şeklinde olduğu da söylenmiştir.
"Ben de sizinle beraber" size ve onlara karşı
"şahitlerdenim." Said b. el-Müseyyeb der ki: Yüce Allah meleklere: Onlara şahitlik edin, diye buyurdu; şeklinde açıklamıştır, O takdirde bu kendisinden söz edilmeyen hakkında dolaylı bir anlatım olur.
82
Artık bundan sonra kim dönerse onlar fâsıklardır.
Bu âyetteki;
"Men: Kim," şarttır. Peygamberlerin ümmetlerinden sözün alınışından sonra kim imandan dönecek olursa;
"onlar fâsıklardır"; yani imanın dışına çıkan kimselerdir.
Fasık dışarıya çıkan kimse demek olup; buna dair açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/26. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
83
Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez O'na teslim olmuştur ve O'na döndürüleceklerdir.
Âyetin tefsiri için bak:84
84
De ki: "Allah'a îman ettik. Bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'e, Yakub'a ve Esbâf’a İndirilenlere, Mûsa'ya, Îsa'ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilenlere de îman ettik. Onların hiçbirinin arasında fark gözetmeyiz ve biz O'na teslim olanlarız."
Yüce Allah'ın;
"Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?" âyeti ile ilgili olarak el-Kelbî der ki: Ka'b b. el-Eşref ile arkadaşları hıristiyanlada birlikte, anlaşmazlıkları hakkında hüküm vermek üzere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in yanına geldiler ve şöyle dediler: Bizden hangimiz İbrahim dinine daha lâyıktır? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Her iki kesiminiz de onun dininden uzaktır" deyince onlar: Hayır biz senin verdiğin bu hükme razı olmuyoruz ve senin dinini de kabul etmiyoruz, dediler. Bunun üzerine yüce Allah'ın;
"Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar" yani istiyorlar âyeti nazil oldu.
Buradaki:
"Başka" kelimesi
"arıyorlar" ile nasbedilmiştir. Yani, onlar Allah'ın dininden başkasını(mı) arıyorlar. Ebû Amr ise yalnız başına; Arıyorlar" diye gaibten haber vermek üzere "ya"lı, buna karşılık:
"Ona döndürüleceksiniz" âyetinde de muhatab te'si ile okumuş ve şöyle demiştir: "Çünkü birincisi hastır, ikincisi ise geneldir." O bakımdan anlam itibariyle aralarındaki fark dolayısıyla farklı okumuştur.
Hafs ve başkaları ise her iki fiili de; Arıyorlar, döndürüleceklerdir” diye okumuşlardır. Çünkü bundan önce: "Onlar fâsıklardır" diye buyurulmuştur. Diğerleri ise her iki fiili de muhatab olmak üzere harfiyle okumuşlardır. (Anlamı da şöyle olur: Arıyorsunuz, döndürüleceksiniz). Çünkü yüce Allah (daha önceden):
"Yemin olsun ki size kitabı ve hikmeti verdik" diye buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın:
"Oysa... O'na teslim olmuştur" yani O'na teslimiyet göstermiş, boyun eğmiş, zillet ve itaatini arzetmiştir. Bütün mahlukat, boyun eğmiş ve teslimiyet göstermiştir. Çünkü bütün yaratıklar güçlerinin dışına çıkamayacak bir şekilde yaratılmışlardır. Katâde der ki: Mü’min kimse isteyerek teslim olur (İslâm'a girer) kâfir ise öleceği vakit istemeyerek îslâm'a girer, bunun ise ona bir faydası yoktur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Fakat Bizim azabımızı gördüklerinde îmanları onlara fayda vermedi." (el-Mü’min, 40/85)
Mücâhid der ki: Kâfirin istemeyerek İslâm olması Allah'tan başkasına secde etmesiyle ve gölgesinin de Allah'a secde etmesiyle olur:
"Allah'ın yarattığı şeylerin gölgelerinin zilletle ve itaat ediciler olarak, durmadan sağa sola dönerek Allah'a secde ettiklerini görmüyorlar mı?" (en-Nahl, 16/48);
"Göklerde ve yerde bulunanların kendileri ve gölgeleri isteyerek istemeyerek sabah akşam Allah'a secde ederler." (er Radıyallahü anh'd, 13/15)
Bir diğer görüşe göre anlamı şöyledir: Yüce Allah mahlukatı onlardan, yerine getirmelerini istediği şeylere elverişli bir yapıda yaratmıştır. Kimisi güzel, kimisi çirkin, kimisi uzun, kimisi kısa, kimisi sağlıklı, kimisi hastadır. Hepsi de zorunlu olarak O'nun emrine boyun eğerler. Sağlıklı olan itaatle ve buna severek boyun eğer, hastalıklı olan da yine itaat etmekte boyun eğmektedîr, Bunu hoş görmese dahi.
İsteyerek (tav'an) boyun eğmek, kolaylıkla tabi olup uymak demektir.
İstemeyerek (kerhen) ise, zorlukla ve içten kabul etmeyerek olan itaattir.
"İster İstemez" kelimeleri hal konumunda iki masdardır. isteyenler olarak ve istemeyenler olarak, demektir.
Rivâyet edildiğine göre Enes b. Mâlik şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah'ın:
"Oysa göklerde ve yerde ne varsa ister istemez O'na teslim olmuştur" âyeti hakkında şöyle buyurdu: Melekler Semada Ensâr ve Abdulkays da yeryüzünde O'na itaat ettiler." Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Ashabıma sövmeyiniz, çünkü benim ashabım Allah'tan korkarak İslâm'a girdiler, Sair insanlar ise kılıç korkusuyla İslâm'a girdiler."
İkrime der ki:
"İster" âyeti tartışmaksızın teslim olan;
"istemez" âyeti ise karşılaştığı delilin kendisini tevhidi kabul etmek zorunda bıraktığı kimse hakkındadır Buna yüce Allah'ın şu buyrukları delildir:
"Yemin olsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan elbette ki
«Allah» diyeceklerdir." (ez-Zuhruf, 43/87);
"Eğer onlara gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi, diye sorsan onlar elbette «Allah» diyeceklerdir." (el-Ankebut, 29/63.)
el-Hasen der ki: Bu âyet genel olmakla birlikte anlamı özeldir Yine ondan gelen rivâyete göre:
"Oysa göklerde olanlar O'na teslim olmuştur" âyetinde söz tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah:
"Yer de ister istemez (O'na teslim olmuştur)" diye buyurmuştur. istemeyerek teslim olan münafık olandır. Amelinin kendisine bir faydası yoktur.
"İster istemez" kelimeleri hal mahallinde iki masdardır. Mücâhid'in İbn Abbâs'tan nakline göre o şöyle demiştir: Herhangi birinizin bineği kendisine zorluk çıkartır yahut da serkeşlik edecek olursa kulağına şu:
"Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa ister İstemez O'na teslim olmuştur..." âyetini sonuna kadar okusun.
85
Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ondan asla kabul olunmaz ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.
"Başka" kelimesi,
"Ararsa" kelimesinin mef'ûlu, "(ba): Din" kelimesi de temyiz olmak üzere nasbedilmiştir. Bununla birlikte,
"Ararsa" kelimesi ile nasbedilmesi, diğer taraftan
"Başka" kelimesinin de "din"den hal olmak üzere mansub olması da mümkündür.
Mücâhid ve es-Süddî der ki: Bu âyet-i kerîme el-Cülâs b. Süveyd'in kardeşi el-Haris b. Süveyd hakkında nazil olmuştur. Ensardan bir kimseydi. Oniki kişi ile birlikte İslâm'dan döndü ve bunlar kâfir olarak Mekke'ye gidip sığındılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Daha sonra kardeşine mektup yazarak tevbe etmek istediğini bildirdi. Aynı zamanda bu İbn Abbâs'tan ve başkalarından da rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs der ki: Bu âyetlerin nüzulünden sonra (Haris) tekrar İslâm'a girmiştir.
"O, âhirette en büyük zarara uğrayanlardandır," Hişam der ki: Yani o âhirette hüsrana uğrayan kimselerden, hüsrana uğramış birisidir. Şayet böyle olmasaydı, sık ile mevsûlün birbirinden ayrılması gerekirdi.
el-Mâzinî de der ki: (el-Hâsirîn'in başındaki) "elif ile "lâm", "er-racul; adam" kelimesinde olduğu gibidir. Nitekim bu hususa dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde:
"Ve şüphe yok ki o âhirette salihlerdendîr" (el-Bakara, 2/130) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır.
86
Îman ettikten. Peygamberin hak olduğuna şahit olduktan ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir kavmi, Allah nasıl hidâyete eriştirir? Allah zâlimler topluluğunu hidâyete eriştirmez
İbn Abbâs der ki: Ensardan bir kişi İslâm'a girdi. Sonra irtidat edip müşriklere katıldı, sonra pişman oldu. Kavmine şöyle bir haber gönderdi: Benim adıma Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a: Tevbe etme imkanım var mıdır? diye sorunuz. Kavmi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelerek onun tevbesi sözkonusu olur mu? diye sordular Bunun üzerine:
"îman ettikten Peygamberin hak olduğuna şahit olduktan., sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidâyete eriştirir?" âyetinden itibaren
"Allah Gafûrdur, Rahîmdir" (âyet, 89) âyetine kadar nazil oldu. Bu haber ona gönderildi, o da İslâm'a girdi. Bunu Nesâî rivâyet etmiştir.
Bir diğer rivâyete göre Ensardan birisi irtidat etti ve müşriklere katıldı. Bunun üzerine yüce Allah:
"Îman ettikten... sonra Allah nasıl hidâyete eriştirir?" âyetinden itibaren:
"Ancak bunun, ardından tevbe edip ıslah edenler müstesnadır" (âyet, 89) âyetine kadar nazil oldu, kavmi bu buyrukları ona gönderdi. Bu âyeti kerimeler kendisine okununca Allah'a yemin ederim, benim kavmim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşı yalan söylemiyor. Ben de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Allah'tan getirdiklerinde yalan söylediğini iddia etmiyorum. Şüphesiz yüce Allah da bu üçün en doğru söyleyenidir, diyerek tevbe edip geri döndü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da tevbesini kabul etti ve ona ilişmedi.
el-Hasen ise der ki: Bu âyet-i kerîme yahudiler hakkında nazil olmuştur. Çünkü yahudiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın geleceği müjdesini veriyorlar ve kâfirlere karşı onun yanında yer almak suretiyle zafer kazanacaklarını ileri sürüyorlardı. Ancak Hazret-i Peygamber gönderilince inatlaştılar, kâfir oldular. Bunun üzerine yüce Allah da:
"İşte bunların cezası Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasıdır" (Âyet, 87) âyeti nazil oldu.
Diğer taraftan "nasıl" kelimesi, bir istifham edatıdır ve bu red ve inkâr anlamını ifade eder. Yani Allah böylelerine hidâyet etmez. Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın:
"O müşriklerin Allah nezdinde ve Rasûlü yanında nasıl bir ahidleri olabilir?" (et-Tevbe, 9/7) âyetidir. Onların böyle bir ahidleri olamaz, demektir. Şatr de şöyle demektedir:
"Kavmin dört bir yanını bir baskın kuşatmışken
Yatak üstünde nasıl olur da uyuyabilirim?"
Bu durumda uyumam imkânsızdır, demek istiyor.
Denildiğine göre
"Allah zâlimler topluluğunu hidâyete eriştirmez" âyetinin zahiri şunu ifade etmektedir: İslâm'a girdikten sonra kâfir olana Allah hidâyet vermez, zalim olana da aynı şekilde Allah hidâyet vermez. Fakat bizler mürted birçok kimsenin İslâm'a girdiklerini ve Allah'ın kendilerini hidâyete erdirdiğini, yine zâlimlerden pek çok kimsenin zulümden tevbe ettiklerini görüyoruz. Buna şöyle cevap verilir: Onlar küfür ve zulümlerinde diretip İslâm'a yönelmedikleri sürece Allah da onlara hidâyet vermez. İslâm'a girip tevbe ettikleri takdirde, Allah onlara hidâyeti elde etme başarısını verir. Yüce Allah en iyi bilendir.
87
İşte bunların cezası Allah'ın, meleklerin ve bütün insanlaın lanetinin üzerlerine olmasıdır.
Âyetin tefsiri için bak:89
88
Ebediyyen onun içindedirler. Onlardan azâb hafifletilmez ve onlara süre verilmez.
Âyetin tefsiri için bak:89
89
Ancak bunun ardından tevbe edip ıslah edenler müstesna. Doğrusu Allah Gafûrdur, Rahîmdir.
Yani küfürleri üzere devam ettikleri takdirde (Allah'ın meleklerin ve insanların laneti üzerlerine olur). Allah'ın ve insanların lanetinin ne anlama geldiği Bakara Sûresi'nde (2/161- 162'de) geçmiş bulunmaktadır, tekrarlamanın bir anlamı yoktur.
"Ve onlara süre verilmez." Ertelenmezler ve sonraya bırakılmazlar daha sonra tevbe edenleri istisna ederek:
"Ancak bunun ardından tevbe edip ıslah edenler müstesnadır" diye buyurmaktadır. Burada (nüzul sebebine göre) kastedilen kişi, önceden de geçtiği üzere Haris b. Suveyd'dir. Anlam itibariyle tekrar İslâm'a dönüp ihlâsla bu dönüşü üzerinde sebat gösteren herkes âyetin kapsamına girmektedir.
90
Îman ettikten sonra küfre sapıp küfürleri artanların tevbeleri asla kabul edilmez. İşte onlar sapanların kendileridir.
Katâde, Atâ el-Horasanî ve el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerîme, Hazret-i Îsa ve İncil'i inkâr edip kâfir olan sonra da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı ve Kur'ân-ı Kerîm'i inkâr ederek küfürleri artan yahudiler hakkında nazil olmuştur. Ebul-Âliyye de der ki; Bu âyet-i kerîme Hazret-i Peygamber'in nitelik ve sıfatlarına îman etmelerinden sonra onu inkâr edip kâfir olan yahudi ve luristiyanlar hakkında nazil olmuştur- Küfürleri üzere kalmak ve direnmek suretiyle de
"sonra küfre sapıp küfürleri artan" kimseler oldular
Bir diğer görüşe göre
"sonra küfre sapıp küfürleri artanların," kazandıkları günahlar sebebiyle küfürlerinin artmasının sözkonusu olduğunu söylemişlerdir. Taberî'nin tercih ettiği görüş budur ve ona göre bu âyeti kerîme yahudiler hakkındadır
"Tevbeleri asla kabul edilmez" âyeti, yüce Allah'ın:
"O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayandır" (eş-Şûrâ, 42/25) âyeti dolayısıyla müskîldir (anlaşılması, açıklanması zordur) denilecek olursa; şöyle cevap veririz:
Bunun anlamı ölüm esnasında tevbeleri asla kabul olunmaz, şeklindedir. en-Nehhâs der ki: Bu; güzel bir açıklamadır. Nitekim yüce Allah:
"Yoksa (makbul) tevbe kötülükleri işleyip durup da onlardan herhangi birine ölüm gelip çattığında:
«Ben şimdi gerçekten tevbe ettim» diyenlerin ve kâfir olarak öleceklerinki değildir" (en-Nisa, 4/18) diye buyurmaktadır. Bu açıklama el-Hasen, Katâde ve Ara'dan da rivâyet edilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Muhakkak Allah gargara haline gelmedikçe (can boğaza ulaşmadıkça) kulun tevbesini kabul eder."
İleride Nisa Sûresi'nde buna dair açıklamalar gelecektir.
Bir diğer açıklamaya göre: "Tevbesi asla kabul edilmez" âyeti, yani küfre girmeden önce yapmış oldukları tevbeleri kabul olunmaz, anlamındadır. Çünkü küfür artık o tevbeyî silmiş, boşa çıkarmıştır.
Yine: "Tevbeleri asla kabul edilmez" âyeti, içinde bulundukları küfürden tevbe edip bir başka küfre girdikleri takdirde tevbeleri kabul edilmez, diye de açıklanmıştır Ancak Tevbe edip İslâm'a girmeleri halinde tevbeleri kabul edilir.
Kutrub der ki: Bu âyet-i kerîme biz Muhammed'in ölümünü bekliyoruz. Eğer dönme görüşü bizde ağır basarsa kavmimize geri döneriz, diyen Mekkelilerden bir grup hakkında nazil olmuştur. Onların böyle demeleri üzerine yüce Allah:
"Îman ettikten sonra küfre sapıp küfürleri artanların tevbeleri asla kabul edilmez" âyetini indirdi.
Yani onlar küfürlerinde sabit kaldıkça tevbeleri kabul olunmaz, diyerek onların tevbelerinin makbul olmayacağını ifade etti. Çünkü böylelerinin kararları sağlıklı değildir.
Yüce Allah ise sağlıklı (kabul edilebilir) bir karar verildiği takdirde her türlü tevbeyİ kabul eder.
91
Doğrusu kâfir olup kâfir olarak ölenler, yeryüzü dolusu altını fidye verecek olsalar bile o, hiçbirinden kabul edilmez. Onlar için can yakıcı bir asap vardır ve onların hiç yardımcıları yoktur.
"Dolusu" şeklinde "mim" harfi esreli olarak birşeyi dolduracak miktar anlamındadır "Mim" harfi üstün olarak okunursa doldurmak anlamında masdardır.
"Onu fidye verecek olsa bile" âyetindeki "vav'ın fazladan geldiği söylenmiştir. Anlamı şudur; Fidye olarak verecek olsa dahî onların hiçbirisinden yeryüzü dolusu kadar altın dahi kabul olunmaz. Nahivciler arasında görüş sahibi (ehl-i nazar) kimseler de der ki: Bu "vav"ın fazladan gelmiştir görüşü uygun değildir. Çünkü bir mana ifade ediyor. Âyet-i kerimenin anlamı da şöyledir: Karşılıksız olarak yeryüzü dolusu altın onlardan hiç birisinden kabul olunmaz, İsterse onu fidye olarak vermiş olsun.
"(Lai): Altın" kelimesinin nasbedilmesi ise el-Ferrâ''nın görüşüne göre, tefsir (temyiz) olduğu içindir. el-Mufaddal Ese der ki: Açıklayıcı (temyiz) olmasını- müphem olduğu halde sözün eksiksiz olması gerekir. Mesela, benim yanımda yirmi vardır, demek gibi. Burada sayı malum fakat sayısı belirtilen meçhuldür. Eğer "dirhem" diyecek olursak bunu açıklamış oluruz (ve bu takdirde bu, tefsir olarak mansub gelir). Zaten temyizin nasbedilmesi onu mecrur veya merfu kılan bir âmilin bulunmayışı dolayısıyladır Nasb da harekelerin en hafif olduğundan dolayı, âmili olmayan her bir şeyin harekesi kılınır.
el-Kisaî der der ki: Bu kelimenin mansub olması, bir "..den" edatının mahzûf olması dolayısıyla dır. Yani "altından..." anlamındadır. Yüce Allah'ın âyeti: "Veya bunun dengi oruç tutmaktır" (el-Mâide, 5/95) yani oruç türünden, demektir. Buhârî ve Müslim'de Katâde'den, onun Enes b. Mâlik'ten rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Kıyâmet gününde kâfir getirilir ve ona şöyle denilir: Ne dersin, şayet senin yeryüzü dolusu kadar altının olsaydı onu kendini kurtarmak için kimselere verir miydin? O: Evet der. Ona şöyle denilir: Senden bundan daha kolay olan şey istenmişti." Buhârî'nin lâfzı bu şekildedir. Müslim'de ise: İstenmiştir" yerine: "Yalan söyledin senden... istenmişti" şeklindedir.
92
Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe asla Birr'e erişemezsiniz ve her ne infâk ederseniz şüphesiz Allah onu çok iyi bilir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Bu Âyetin Nüzul Sebebi:
Hadis İmâmları -lâfız Nesâî'nin olmak üzere- Enes'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedirler; Bu âyet-i kerîme yani:
"Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla Birr'e erişemezsiniz" âyeti nazil olunca Ebû Talha şöyle dedi: Şüphesiz Rabbimiz mallarımızı infak etmemizi istiyor. Ey Allah'ın Rasûlü! Şahit ol ki ben, arazimi Allah'a verdim. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem); "Sen onu akrabaların olan Hassan b. Sabit ile Ubey b. Kab’a ver (vakfet)" diye buyurdu.
Muvatta’''da ayrıca: Onun malları arasında en çok sevdiği Bi'ru Hâ idi ve bu mescidin karşısında idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) oraya girer ve o bahçedeki güzel sudan içerdi" denilmekte ve hadisin geri kalan bölümleri zikredilmektedir.
Bu âyet-i kerimede, hitabın zahiri ile umumunun delil olarak kullanılabileceğine delil vardır. Çünkü ashab-ı kiram (Allah tümünden razı olsun) bu âyet-i kerîme nazil olduğu sırada hitabın fehvasından başka bir şey anlamamışlardır. Nitekim Ebû Talha:
"Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe,.." âyetini işitince, yüce Allah'ın bir başka âyet-i kerîme ile yalım bunu açıklayıcı Peygamberin bir sünneti ile, Allah'ın kendisinden neyi infâk ettiğini açıklayacak olan âyet, varid oluncaya kadar beklemek gereğini duymadı. Çünkü onlar pek çok şeyi severler.
Aynı şekilde Zeyd b. Harise'nin de böyle yaptığını görüyoruz. O da "Sebel" adındaki sevdiği atını aldı ve, Allah'ım Sen de bilirsin ki benim bu atımdan daha çok sevdiğim bir malım yoktur, deyip bu atı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a getirdi ve: Bu Allah yolunda (vakf)dır, dedi. (Oğlu) Usame b. Zeyd'e de: (Hazret-i Peygamber): "Onu al" deyince Zeyd âdeta bundan dolayı rahatsız olmuş gibi oldu. Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona: "Şüphesiz Allah bunu senden kabul buyurdu" dedi. Bunu da Esed b. Mûsâ zikretmiştir.
İbn Ömer ise kölesi Nâfi’i azad etti. Halbuki Abdullah b. Cafer ona karşılık bin dinar teklif etmişti. Ebû Ubeyd kızı Safiyye dedi ki: Zannederim o yüce Allah'ın:
"Sevdiğiniz şeylerden İnfâk etmedikçe asla Birr'e erişemezsiniz" âyetini davranışına esas almıştır.
Şibl, Ebû Neclh'ten o Mücâhid'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ömer b. el-Hattâb, Ebû Mûsâ el-Eş'arî'ye kendisine Kisra'nın Medâin şehrini fethettiği günü Celûlâ vak'asında alınan emirlerden bir cariye satın almasını belirten bir mektup yazdı. Sa'd b. Ebi Vakkas dedi ki: Hazret-i Ömer o cariyeyi çağırttı, onu beğendi. Bunun üzerine dedi ki: Aziz ve celil olan Allah: "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla Birr'e erişemezsiniz" diye buyurmaktadır. Daha sonra Ömer (radıyallahü anh) o cariyeyi azad etti.
es-Sevrîden rivâyet edildiğine göre ona şöyle bir haber ulaşmıştır: er-Rabi’ b. Haysem'in Um Veled'i yani er-Rabi'den çocuğu olan cariyesi şöyle dedi: Ona bir dilenci geldiğinde bana şöyle derdi: Ey filan cariye sen dilenciye şeker ver. Çünkü er-Rabi’ şekeri sever. Süfyan der ki: O bunu söylerken yüce Allah'ın:
"Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla Birr'e erişemezsiniz" âyetini esas alıyordu.
Rivâyet edildiğine göre Ömer b. Abdulaziz de heybelerle şeker satın alır ve onları tasadduk ederdi. Kendisine: Sen ne diye bu şekerlerin kıymetini sadaka olarak vermiyorsun? denilince o da: Çünkü ben şekeri daha çok severim. O bakımdan sevdiğim şeyleri infak etmek istedim.
el-Hasen de der ki: Hiç şüphesiz sizler canınızın çektiği şeyleri terketmedikçe sevdiğiniz şeyleri elde edemezsiniz. Umduğunuz şeylere ise hoşunuza gitmeyen şeylere sabretmedikçe ulaşamazsınız.
2- "Birr"in Mahiyeti:
"Birr"in açıklaması hakkında Tefsir âlimleri farklı görüşlere sahiptirler. İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Atâ, Mücâhid, Amr b. Meymun ile es-Süddî'den cennet diye açıklanmıştır. İfadenin takdiri ise şöyledir: Sizler sevdiklerinizden infak etmedikçe birr'in sevabına nail olamazsınız.
Nail olmak ise, vermek, bağışlamak demektir. Filan kişiden bana iyilik nail oldu, yani bana iyiliği dokundu. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur:
Sevdiklerinizden infak etmedikçe, cennete ulaşamazsınız ve size cennet verilmez.. Birr’in salih amel olduğu da söylenmiştir. Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur: "Siz sıdka sarılın, çünkü o birre iletir, birr ise cennete iletir." (Bu Hadîs-i şerîf Bakara Sûresi'nde (2/177. âyet 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Atiyye el-Avfî; birr itaat anlamındadır, demektedir. Atâ da şu açıklamayı yapar: Sizler, sağlıklı, cimri, yaşamayı ümid eden, fakirlikten de korkan bir kavim iken tasaddukta bulunmadıkça dinin şerefine ve takvaya nail olamazsınız.
el-Hasen de rivâyete göre şöyle demiştir: "İnfak etmedikçe" âyetinden kasıt, farz olan zekâtım vermektir.
Mücâhid ve el-Kelbî ise bu âyet-i kerîme neshedilmiştir. Bunu zekâtı emreden âyet-i kerîme neshetmiştir, demektedirler.
Anlamı: Hayr yolunda sadaka vermek yahut onun dışında itaatlerde bulunmak suretiyle sevdiklerinizden infak etmedikçe birre nail olamazsınız diye de açıklanmıştır. Bu da kapsamlı bir açıklamadır
Nesâî, Sa'saa b. Hazret-i Muâviye'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir. Ebû Zer ile karşılaştım. Ona: Bana bir hadis naklet, dedim, olur dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bütün malından Allah yolunda iki avuç kadar infak eden her bir müslümanı mutlaka cennetin acibleri (teşrifatçıları) karşılar ve hepsi de onu yanlarında bulunanlara gelmesi için çağırır. Ben ona: Bu nasıl olur? deyince şöyle dedi: Eğer (sadakası) deve ise iki devesi, eğer inek ise iki ineği (sadaka vermiş gibi ecir alır)."
Ebû Bekr b. el-Varrak der ki: Yüce Allah bu âyet-i kerîme ile onları füttivvete iletmektedir. Yani benim sizlere olan iyiliğime nail olmanız, ancak kardeşlerinize iyilik yapmanızla, onlara mallarınızdan, infak etmenizle, makam ve mevkileriniz vasıtasıyla onlara yardım etmekle nail olabilirsiniz. Eğer bunu yapacak olursanız, o takdirde benim bircime ve atifetime nail olursunuz. Mücâhid der ki: Bu yüce Allah'ın:
"Onlar ona olan sevgilerine rağmen fakire yetime ve esire yemek yedirirler" (el-İnsan, 76/8.) âyetini andırmaktadır.
"Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu çok iyi bilir." Yani onu bildiğine göre, mükâfatını da verir.
93
Tevrat İndirilmeden önce İsrâîlin kendi nefsine haram kıldığından başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helâl idi. De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat'ı getirip okuyun!"
Âyetin tefsiri için bak:94
94
Bundan sonra artık kim Allah'a karşı yalan uydururca, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
Âyetin İniş Sebebi:
Yüce Allah'ın: Helâl" demektir. Daha sonra (helâl kılınanlardan) istisnâda bulunarak:
"İsrail'in kendi nefsine haram kıldığından başka" diye buyrulmaktadır. İsrâîl ise Yakub (aleyhisselâm)'dır.
Tirmizî'de İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre; yahudiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Bize İsrail'in kendisine neyi haram kıldığını bildir dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu; "O çölde yaşardı. Siyatik (ırku'n-nesa) hastalığına yakalandı. Ona deve eti ile deve sütünden daha uygun birşey bulunmadı. Bundan dolayı onları kendisine haram kıldı." Yahudiler; Doğru söyledin, dediler... (Tirmizî) hadisin geri kalan kısmını kaydeder.
Yine onun, o hastalıktan iyileşecek olursa en çok sevdiği yiyecek ve İçeceğini terkedeceğini adadığı da söylenmektedir. En çok sevdiği yiyecek ve İçecek ise, deve eti ile deve sütü idi.
İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve es-Süddî der ki: Yakub (aleyhisselâm) oldukça güçlü bir kişi olan kardeşi îsü'dan kaçarken Harran'dan Beytü'l-Makdis'e geldiği sırada bir melek ile karşılaştı. Hazret-i Yakub onun hırsız olduğunu zannetti. Onu curup sırtını yere yıkmak istedi. Ancak melek Hazret-i Yakub'un baldırını yakaladı ve arkasından semaya yükseldi. Hazret-i Yakub da ona bakıp duruyorken siyatikten rahatsızlandı. Bundan dolayı da oldukça sıkıntı çekti. Geceleyin ağrısından uyuyamıyordu. Geceyi feryad ederek, bağırarak geçiriyordu, Hazret-i Yakub: Şayet yüce Allah kendisine şifa verecek olursa hiçbir zaman (nun eti) yememeye ve yine damar bulunan bir yemek yememeye yemin etti, ve böylece bunları kendisine haram kıldı. Bunun üzerine çocukları damarları ayıklayıp etten çıkarmaya başladılar.
Meleğin Hazret-i Yakub'u bu şekilde dürtmesinin sebebi de şudur: Hazret-i Yakub, Allah kendisine oniki evlat verdiği ve Beytü'l-Makdis'e de sağlıklı bir şekilde ulaşabildiği takdirde onların sonuncularını boğazlamayı adamıştı. O bakımdan meleğin onu bu şekilde dürtmesi adağının yükümlülüğünden kurtulması içindi. Bu açıklamalar ed-Dahhâk'tan nakledilmiştir.
2- Peygamberlerin Haram Kılmaları:
Hazret-i Yakub'un bu yiyecekleri kendisine haram kılması kendi içtihİsmi ile mi olmuştu, yoksa yüce Allah'ın izniyle mi olmuştu? hususunda farklı görüşler vardır. Doğru olanı birincisidir. Çünkü yüce Allah:
"İsrâîl’in kendi nefsine haram kıldığından başka" âyeti ile bu haram kılmayı, ona izafe etmektedir. Diğer taraftan Peygamber, İçtihİsmi ile bir kanaate varacak olursa, bu bizim için uymamız gereken bir dinî hüküm halini alır. Çünkü yüce Allah onun bu uygulamasını takrir yoluyla kabul etmiş olur. Nasıl ki o peygambere yüce Allah vahiy gönderiyor ve bizim ona uymamız lazım ise, aynı şekilde Allah'ın izin vermesiyle o da ictihad ediyor ve buna güç yetirdiği takdirde de içtihadının gereğini yerine getirmek zorunlu oluyordu. Eğer önceden de Hazret-i Yakub'a bunları haram kılmaya dair izin verilmemiş olsaydı, elbette ki o, helâl ve haram kılmak gibi bir işe kalkışmazdı.
Bizim Peygamberimiz de sahih olan rivâyete göre balı yahut da cariyesi Mâriye'yi kendisine haram kılmıştı. Ancak yüce Allah onun bu haram kılmasını takrîr yoluyla kabul buyurmayıp ileride Tahrim Sûresi'nde açıklanacağı üzere:
"Allah'ın sana helâl kıldığını ne diye haram kılıyorsun?" (et-Tahrim, 66/1.) âyeti nazil oldu.
el-Kiyâ et-Taberî der ki: Yüce Allah'ın:
"Allah'ın helâl kıldığını ne diye haram kılıyorsun?" âyetinin mutlak ifadesi bunun Mâriye'ye has olmamasını gerektirir, denilebilir. Şâfiî ise bu durumda keffaretin vücubunun manasının aklen anlaşılamayacağı kanaatinde olduğundan; keffâreti nassm konusuna tahsis ettiğini görüyoruz, Ebû Hanîfe ise mubah olan her bir şeyin haram kılınmasında bunun bir asıl olduğu görüşündedir O bakımdan of haram kılmayı yemin etmek gibi değerlendirmiştir.
3- Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Peygamber Oluşunun Belgeleri:
Yüce Allah'ın:
"De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi Tevrat'ı getirip okuyun" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs der ki: Yâkub (aleyhisselâm) siyatikten rahatsızlanınca doktorlar ona deve etlerinden uzak durmasını tavsiye ettiler, o da deve etini kendisine haram kıldı. Yahudiler: Biz de deve etlerini kendimize haram kılıyoruz, çünkü Yakub onu haram kıldı, Allah da bu etin haram olduğunu Tevrat'ta bildirdi, dediler. Bunun üzerine yüce Allah bu âyetti kerimeyi indirdi.
ed-Dahhâk der ki: Yüce Allah onları yalanladı ve iddialarını reddederek şöyle buyurdu:
"Ey Muhammed! De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi Tevrat'ı getirip okuyun," fakat onlar getirip okumadılar. Bunun üzerine yüce Allah:
"Bundan sonra artık kim Allah'a karşı yalan uydurursa işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir" diye buyurdu.
ez-Zeccâc bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak der ki: Bu âyet-i kerimede Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın peygamberliğine çok büyük bir delil vardır Onlara böyle bir hükmün Kitapları Tevrat'ta bulunmadığını haber verdiği ve onu getirmelerini emrettiği halde, onlar bunu kabul etmediler. Yani böylelikle onlar Hazret-i Peygamber'in bunu vahye dayanarak söylediğini anlamış oldular.
Atiye el-Avfi de der ki: Deve etinin kendilerine haram olması, Hazret-i Yakub'un bu eti kendilerine haram kılması dolayısıyla olmuştu. Şöyle ki: İsrâîl (Hazret-i Yakub) siyatikten rahatsızlanınca: Allah'a yemin ederim eğer Allah bana bu rahatsızlıktan şifa verecek olursa hiçbir çocuğum onu yemeyecektir, diye yemin etti. Bu ise onlara haram kılınmamıştı.
el-Kelbî de der ki: Yüce Allah deve etini Tevrat'ta onlara haram kırmamıştı. Bu onlara sadece zulüm ve küfürleri dolayısıyla Tevrat'tan sonra haram kılınmıştı. İsrailoğulları büyük bir günah işledikleri takdirde, yüce Allah da onlara hoş ve temiz bir yiyeceği haram kılar ya da onların üzerine -ölüm- olan riczi (azâbı) indirirdi. İşte yüce Allah'ın şu buyrukları bunu ifade etmektedir:
"O yahudilerin zalimlikleri.., sebebiyledir ki kendilerine helâl kılman birçok pak ve temiz şeyleri onlara haram kıldık." (en-Nisa, 4/160);
"Biz yahudilere de bütün tırnaklıları haram kıldık... Bunu onlara zulümleri yüzünden ceza diye verdik. Şüphesiz Biz doğru söyleyenleriz." (el-En'âm, 6/146)
4- Siyatik Rahatsızlığının Tedavisi:
İbn Mâce Sünen'inde: Siyatiğin tedavisi" diye bir başlık altında şu hadisi nakleder: Bize Hişam b. Hammâd ile Râşid b. Said er-Ramlî anlatarak dediler ki: Bize el-Velid b. Müslim anlattı, bize Hişam b. Hassan anlattı, bize Enes b. Şîrîn anlattı, o Enes b. Mâlik'i şöyle derken dinlemiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Siyatik rahatsızlığının tedavisi için bir bedevi koyunun kuyruk yağı alınır, eritilir, sonra da bu (yağ), üç bölüme ayrılır, her gün aç karna bir bölümü içilir."
Bunu ayrıca es-Sa’lebî de Tefsirinde Enes b. Mâlik yoluyla şöylece rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) siyatik hakkında şöyle buyurdu: "Küçük de olmayan büyük de olmayan bir Arap koçunun kuyruk yağı alınır, küçük parçalara bölünür. Daha sonra eritilerek yağı çıkartılır, üçe bölünür ve her gün aç karnına üçte biri içilir. " Enes der ki: Ben bunu üç kişiden fazlasına tavsiye ettim, Allah'ın izniyle şifa buldular.
Şu'be der ki: Haccac b. Yusuf döneminde bir yaşlı siyatik hakkında bana şunu anlattı: Yüce Allah adına sana yemin ediyorum; Eğer iyileşmeyecek olursan seni ya ateşle dağlayacağım yahut da bir ustura ile uaş edeceğim. Şu'be dedi ki: Ben bunu denedim. Sen böyle dersin ve siyatik olan yere bu şekilde (elini) sürersin (iyileşirsin).
95
De ki: "Allah doğru buyurmuştur. O halde Hanîf olarak İbrahim'in dînine uyun. O, müşriklerden değildi."
Yani, Ey Muhammed de ki: Allah doğru buyurmuştur. Bunlar Tevratta haram kılınmış şeyler değildir.
"O halde Hanif olarak İbrahimin dinine uyun." Bu âyetle onun dinine uyulması emre dilmektedir.
“O, müşriklerden değildi." Bu da daha önce de geçtiği gibi onların batıl iddialarını reddetmektedir.
96
Doğrusu insanlar için kurulan ilk ev, Mekke'de bulunan, âlemlere mübarek ve hidâyet olmak üzere kurulan o Evdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Yeryüzünde Kurulan ilk Mescid:
Müslim'in Sahih'înde Ebû Zer'den şöyle dediği sabit olmuştur Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yeryüzünde kurulan ilk mescide dair soru sordum, O: "Mescid-i Haram'dır" diye buyurdu. Sonra hangisidir? diye sorunca, O: "Mescid-i Aksa" diye buyurdu. Bu sefer ben: İkisi arasında ne kadar (zamanlık bir süre) vardır? diye sordum, şöyle buyurdu: "Kırk yıl Hem diğer taraftan yerin tümü senin için bir mesciddir. Namaz vakti nerede girerse orada namaz kıl."
Mücâhid ve Katâde dedi ki: Beyt-i Haram'dan önce herhangi bir mescid kurulmuş değildir Ali (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Beyt-i Haram'dan önce birçok evler vardı. Yani İbadet maksadıyla kurulmuş ilk ev, odur.
Mücâhid'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Müslümanlarla yahudiler karşılıklı olarak övündüler. Yahudiler: Beytü'l-Makdis Kâ'be'den daha faziletli ve daha büyüktür. Çünkü peygamberlerin hicret ettiği yer orasıdır ve O, Arz-ı Mukaddes'tedir dediler, Müslümanlar da şöyle karşılık verdi: Hayır, Kâ'be ondan daha faziletlidir. Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti kerimeyi indirdi.
Bundan önce Bakara Sûresi'nde (2/127'nci âyetin tefsirinde) Beyt'in inşa edilmesine ve onu ilk inşa edenlere dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Mücâhid der ki: Şanı yüce Allah, bu Beyt'in yerini, yeryüzünden herhangi bir şeyi yaratmadan ikibin yıl önce yaratmıştı. Hiç şüphesiz onun temelleri, en aşağıdaki yedinci arza kadar inmektedir Mescid-i Aksâ'yı ise, Süleyman (aleyhisselâm) bina etmiştir. Nitekim Nesâî tarafından sahih bir isnadîa kaydedilen ve Abdullah b. Amr yoluyla gelen hadisrfe de böyle İfade edilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Süleyman b. Dâvud (aleyhisselâm) Beytü'l-Makdis'i inşa edince yüce Allah'tan üç husus diledi. Yüce Allah'tan vereceği hükümlerinin kendi hükmüne uygun düşmelerini söylemesini istedi; bu isteği ona verildi. Yine yüce Allah'tan kendisinden başka hiçbir kimseye verilmeyecek bir mülk verilmesini İstedi, bu da ona verildi. Yüce Allah'tan Mescidin inşasını bitirince de buraya yalnızca onda namaz kılmak arsuzuyla kim gelirse, mutlaka onu günahlarından -annesinin o kimseyi doğurduğu gibi- kurtarılmasını diledi, bu da kendisine verildi."
Bu durumda bu iki hadis (son naklettiğimiz hadisi şerif" ile, başlığın başında nakledilen Hadîs-i şerîf) arasında bir işkâl (çelişki) görülmektedir. Çünkü, Hazret-i İbrahim ile Hazret-i Süleyman arasında uzun yıllar geçmiştir, Tarihçilere göre bin yıldan fazla bir zaman geçmiştir. Bu çelişki şöyle açıklanmıştır: İbrahim ile Süleyman (ikisine de selam olsun) başkalarının temelini atmış olduğu mescidlerin binalarını yenilemişlerdir. Beyt-i Haram'ı ilk bina edenin önceden de geçtiği gibi Âdem (aleyhisselâm) olduğu söylenmiştir. Buna göre, onun çocuklarından başka birtakım kimselerin Beyt-i Haram'dan kırk yıl sonra Beytü’l-Makdis'i bina etmiş olması mümkün görünmektedir. Aynı şekilde meleklerin de Allah'ın izin vermesi üzerine Beyfi bina etmiş olmaları da mümkündür. Bütün bunlar ihtimal dahilindedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Şanı Yüce Allah meleklere yer yüzünde bir ev bina etmelerini ve etrafında tavaf etmelerini emretti. Bu ise, Hazret-i Âdem'in yaratılışından önce olmuştu. Daha sonra Hazret-i Âdem, bu evin yapabildiği kadarını bina etti ve onu tavaf etti. Ondan sonra diğer peygamberler de böyle yaptı, Sonra da onun inşasını İbrahim (aleyhisselâm) tamamladı.
2. Mekke İsmi Nereden Gelmektedir:
Yüce Allah'ın:
"Mekke'de bulunan,..dır" âyeti,
“Doğrusu”nun haberidir. Baştaki "lâm" da te'kid içindir. "Bekke," Beyt'in yerinin ismi,
"Mekke" ise şehrin sair bölümlerinin adıdır. Bu açıklama, Mâlik b. Enes'den nakledilmiştir. Muhammed b. Şihâb da şöyle demektedir: Bekke mescidin ismi, Mekke Harem bölgesinin hepsidir, Bunun kapsamına evler de girer. Mücâhid der ki: Bekke ile Mekke aynı şeylerdir.
"Mekke"nin başındaki bu "mim" harfi (Bekke'nin başındaki) ub" harfinin yerine (bedel olarak) gelmiştir. Nitekim Araplar Yapışkan çamur" derken, "b" harfi yerine da derler. Bu açıklamaları da ed-Dahhak ve el-Muerric dile getirmişlerdir.
Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: "Bekke" izdiham anlamına gelen "Bekk"den türetilmiştir. Bu şehire "Bekke" adının verilmesi ise, insanların tavaf ettikleri yerde izdiham etmelerinden dolayıdır. Aynı zamanda bu mastar, boyunun ezilmesi, bükülmesi manasına da gelir,
Şöyle de açıklanmıştır. "Bekke"ye bu adın veriliş sebebi, orada haksızlık, zulüm ve isyana kalkışmaları halinde zorbaların boyunlarını ezmesinden dolayıdır Abdullah b. e-Zübeyr der ki: Buraya herhangi bir zorba kötülük etmek kastıyla geldi mi, mutlaka aziz ve celil olan Allah onun boynunu kırar ve onu ezer.
"Mekke"ye gelince, Bu şehire bu ismin veriliş sebebinin suyunun azlığı olduğu söylendiği gibi, buraya gelmek isteyen kimsenin karşı karşıya kaldığı zorluklar dolayısıyla kemikten âdeta iliğini çıkaracak kadar sıkıntılarla karşılaşmasından ötürü verilmiştir. Bu açıklama Arapların kemiğin içinde bulunanları çıkartmayı ifade etmek üzere kullandıkları Kemiğin içindekini (iliğini) çıkardım, tabirinden alınmıştır.
Aynı şekilde deve yavrusunun annesinin memesindeki sütü tamamen emip içmesini anlatmak üzere; ifadesini kullanırlar. Şair de şöyle demektedir:
"Emdikçe emdi, sonunda içlerinde süt diye bir şey bırakmadılar."
Mekke'ye bu ismin veriliş sebebinin, orada zulme sapan kimseleri helâk etmesi ve imkânlarını eksiltmesi olduğu da söylenmiştir. Bir başka görüşe göre Mekke'ye bu ismin veriliş sebebi, insanların orada ıslık çalıp gülmeleridir. Bu da Yüce Allah'ın:
"Onların, Beyt'in yanındaki duaları ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan ibaretti" (el-Enfâl, 8/35) âyetinden alınmış bir açıklamadır. Ancak tasrif (Arapçada kelime türetme kuralları) böyle bir açıklamayı uygun göstermemektedir. Zira Mekke kelimesi son iki harfi aynı (muzaaf) bir kelime iken, (........): ıslık çalmak ise sülâsî ve illetlidir.
3. Mübarek Ev:
Yüce Allah:
"Mübarek... olmak üzere" âyeti, orada amellerin kat kat fazlasıyla mükâfaatlandırılışı dolayısıyla mübârekliğini ifade etmektedir.
Bereket; hayrın çokluğu demektir.
"Mübarek" kelimesi, ya
"Kurulan" kelimesindeki zamirden, yahut da Mekkert kelimesinden anlaşılan zarftan hal olmak üzere nasb edilmiştir. Anlamı şöyle olur: Mekke'de bulunan ve mübarek olan evdir, şeklindedir. Kur'ân-ı Kerîm'in dışında bu kelimenin: Mübarek" şeklinde ikinci bir haber olarak, yahut da (... an'dan bedel, ya da bir müpteda takdiri ile (haber) olması da mümkündür.
"Âlemlere.., ve hidâyet olmak üzere..." âyeti de öncekine atfedilmiştir. Ve o âlemler için bir hidâyettir" anlamında da olabilir. Kur'ân-i Kerîm'in dışında Beyt"e sıfat olmak üzere mecrûr olarak şeklinde kullanılması da mümkündür.
97
Orada apaçık alâmetlerle İbrahim'in Makamı vardır. Kim oraya girerse emin olur. Ona yol bulabilen herkesin Beyti haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Artık kim inkâr ederse, bilsin ki doğrusu Allah, âlemlere muhtaç değildir.
4. Apaçık Alâmetlere Sahip Bir Ev:
Yüce Allah'ın:
"Orada apaçık alâmetler... vardır" âyeti, müptedâ ya da sıfat olarak merfu’dur. Mekkeliler, İbn Abbâs, Mücâhid ve Saîd b. Cübeyr ise
"apaçık âyetler" anlamındaki âyeti tekil olarak Apaçık bir âyet" diye okumuşlardır ki, bununla sadece Makam-ı İbrahim kast edilir, Bunlar derler ki: İbrahim'in Makamdaki ayak izi, apaçık bir âyettir.
Mücâhid ise, Makam-ı İbrahim'i, Haremin tamamı diye açıklamıştır. O, bu görüşü ile Safa, Merve, Rükün ve Makam'ın, Haremin âyetlerinden olduğu görüşünü benimsemiş olmaktadır
Diğer kıraatlerde ise,
"Apaçık alâmetler" anlamında çoğuldur. Bunlar ise bu alâmetlerle Makam-ı İbrahimi, Hacer-i Esvedi, Hatîmi, Zemzemi ve bütün Meşairi kast ederler.
Ebû Cafer en-Nehhâs der ki: Bunu çoğul olarak
"apaçık alâmetler" anlamında okuyanların kıraati daha açık ve anlaşılırdır. Çünkü, Safa ile Merve de bu alâmetlerdendir. Diğer taraftan, sağlıklı olarak kuşun Beytin üzerine çıkamayacağı, aynı şekilde avlayıcı hayvanlar avlarının peşinden koşuklarında av hayvanı Harem sınırına girdi mi onu bırakması, eğer yağmur Rüknü Yemani tarafından gelirse Yemende bolluk olacağı, eğer Rüknü Şami tarafından gelirse Şam bölgesinde bolluk olacağı, Beyt'in tamamım kuşatacak olursa her tarafta bolluk olacağı, taş atılan Cemrelere sürekli taş atılmakla birlikte aynı miktarda görünmeye devam etmesi de bu alâmetler arasındadır
"Makam" kelimesi ise, Arapların; Ben bir yerde (makamda) kaldım, ifadelerinden alınmıştır. Makam, ayakta kalkılan yer demektir. Yine makam kelimesi, "mukam : kalkış" kelimesinden de alınmış olabilir. Buna dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/125'nci âyet, 3- başlıkta) geçtiği gibi, yine makama dair görüş ayrılıkları ve bunların hangisinin sahih olduğuna dair açıklamalar da geçmişti.
"Makam" anlamındaki kelimenin merfu’ gelmesi de mübtedâ oluşundan dolayıdır. Haberi ise hazfedilmiştir. İfadenin takdiri: Onlardan birisi de Makam-ı İbrahim'dir" şeklindedir ki, bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.
Muhammed b. Yezid'den, "makam" kelimesinin "alâmetler" anlamındaki kelimeden bedel olduğunu söylediği de nakledilmiştir. Bu hususta ikinci bir görüş daha vardır ki, bu görüşe göre âyetin anlamı: O alâmet (ler) Makam-ı İbrahim.,.dir" anlamındadır. el-Ahfeş'in açıklaması Arap dilinde bilinen bir husustur. Nitekim şair Züheyr şöyle demiştir:
"O, dişi devenin üzerinde su taşımak için gerekli eşyası ve diğer malzemeleri vardır ki,
bütün bunlar o deveyle beraber gitmiştir.
Yine o devenin, su kaplarının üzerinde asılması gereken yerleri ve ipleri de vardır.
Ayrıca bir yük ve bir su kovası da- Bu kova boşaltıldı mı, suyu uzak yerlere kadar akar gider."
Ebû'l-Abbas’ın görüşüne göre de (tekil olarak) "makam" kelimesi, "makamlar" anlamındadır. Çünkü mastardır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
"Allah kalplerine de, kulaklarına da mühür vurmuştur." (el-Bakara, 2/7)
Şair de (bu kabilden olmak üzere) şöyle demektedir:
"Şüphesiz ki kapağında hastalık bulunan gözler,.."
Burada şair ("kapak" anlamına kullanılan ve mastar kipinde bulunan tarf kelimesini çoğul olarak) göz kapakları anlamında kullanmıştır. Bunu da: "Hac bütünüyle (her tarafı) Makam-ı İbrahim'dir" anlamında rivâyet edilen hadis pekiştirmektedir.
5. Beyt-i Haram'ın Güvenliği:
Yüce Allah'ın:
"Kim oraya girerse emin olur" âyeti ile ilgili olarak Katâde şunları söylemektedir: Bu da aynı zamanda Harem'in alâmetlerindendir. en-Nehhâs der ki: Bu, güzel bir görüştür. Çünkü insanlar gerçekten onun çevresinden kapılıp alınıyorlardı. Kendisine ise, hiçbir zorba ulaşamıyordu. Oysa Beytu'l-Makdis'e ulaşılmış, tahrib edilmiştir. Ama Harem'e ulaşılamamıştır. Nitekim Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
"Rabbinin Fil sahiplerine ne yaptığım görmedin mi ?" (el-Fîl, 105/1)
Meânî âlimlerinden (yani Meani'l-Kur'ân'a dair eser yazanlardan) birisi şöyle demektedir: Âyet-i kerîme şeklen haber kipinde olmakla birlikte, anlamı emirdir. Bu da: Oraya giren kimseye eman veriniz, takdirindedir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Artık hacda refes (kadına yaklaşmak) fasıklık ve kötü söz yoktur." (el-Bakara, 2/197) Bu ise, refes yapmayın, fasiklık etmeyin, kötü söz söyleyip tartışmayın demektir. İşte bu hususta ileri geçen İmâm Nu'man b. Sabit (Ebû Hanîfe) şöyle demiştir: Her kim kendisine had uygulanmasını gerektiren bir günah işleyip sonra da Harem'e sığınacak olursa, bu onu koruma altına alır- Çünkü yüce Allah:
"Kim oraya girerse emin olur" diye buyurmakta, böylelikle Şanı yüce Allah oraya giren kimseye eman verilmesini gerekli kılmaktadır. Bu husus aralarında İbn Abbâs'ın ve başkalarının da bulunduğu seleften bir topluluktan rivâyet edilmiştir.
İbnü'l-Arabî der ki:"Bu görüşü ileri süren herkes, iki cihetten yanılmıştır. Birincisi, bu görüşe sahip olan kimse, âyet-i kerimenin geçmişe dair haber verdiğini ve bu âyet-i kerimeyle gelecekte de böyle bir hüküm teshil etme kastı güdülmediğini anlayamamıştır. İkincisi ise, burada sözü geçen eman ve güvenliğin önceden olup bittiğini, bundan sonra da Harem bölgesindeöîdürmeve çarpışmanın vukua geldiğini, Şanı Yüce Allah'ın verdiği haberin ise, verdiği habere hilafen vaki olmayacağını bilmemektedir. İşte bütün bu hususlar, bunun geçmişte böyle olduğunun delilidir. Ebû Hanîfe, diğer taraftan çelişkiye düşerek şöyle demektedir; Eğer Hareme sığınacak olursa, ona yemek verilmez, su içirilmez, onunla herhangi bir muameleye girilmez ve konuşulmaz. Tâ ki oradan çıkıncaya kadar. Onun bu şekilde çıkmaya mecbur bırakılması hiç bir şekilde güvenlik ve emanı söz konusu etmemektedir. Diğer taraftan ondan şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Harem bölgesinde azalarda (öldürme dışında) kısas uygulanır. Fakat bu durumda da yine güvenlik altında olmak sözkonusu değildir"
İlim adamlarının Cumhûru Haremde hadlerin uygulanacağını kabul etmişlerdir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'da Kâ'be'nin örtülerine asılı olarak bulunmuş olsa dahi Abdullah b. Hatal'ın ve başkalarının öldürülmesini de emretmiş idi.
Derim ki; es-Sevrî, Mansur'dan o, Mücâhid'den, o, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Her kim Harem bölgesinde haddi gerektiren bir iş işleyecek olursa, orada ona had uygulanır. Eğer, Harem dışındaki bir yerde öyle bir suç işleyip de Hareme sığınacak olursa, onunta konuşulmaz. Onunla alış veriş yapılmaz. Tâ ki, Harem bölgesinden çıkıp ona had uygulanıncaya kadar. Bu, en-Nehaî"nin de görüşüdür. İşle Kûfelilerin delili budur. İbn Abbâs bunu, âyetin İfade ettiği manadan anlamıştır. O ise, bu ümmetin en büyük bilgini ve alimidir.
Doğru olan ise yüce Allah'ın bu âyetle Araplar arasından bunları bilmeyen ve kabul etmeyen herkese bu nimetleri sayıp dökmektir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Onların çevresinde bulunan insanlar kapılıp alınırken, Bizim kendilerine emin bir Harem (belde) kıldığımızı görmediler mi?." (el-Ankebût, 29/67) Cahiliyye döneminde Harem bölgesine girip, ona sığınan herhangi bir kimse, artık baskın ve öldürülmeden, -ileride Yüce Allah'ın izniyle Mâide Sûresi'nde (5/97. âyet 2. başlıkta.) geleceği üzere- emin olup güvenlik altına girerdi,
Katâde der ki: Oraya cahiliyye döneminde giren emin olurdu. Bu da güzel bir görüştür
Rivâyet olunduğuna göre, inkarcılardan birisi bir ilim adamına şöyle sormuş: Kur'ân'da; "Kim oraya girerse emin olur" denilmiyor mu?. Biz oraya girdik, şunu şunu yaptık, bununla birlikte orada bulunan kimse emin olmadı. İlim adamı ona; Sen Araplardan değil misin diye sormuş. Benim evime giren emniyet altındadır diyen bir kimse bu sözüyle neyi demek ister? O, kendi sözüne itaat eden kimselere; Bundan vazgeç, ona ilişme. Ben ona eman verdim ve ona İlişmekten kendimi uzak tuttum, demiş olmuyor mu?. İnkarcı: Evet deyince, ilim adamı şu cevabı vermiş; İşte Yüce Allah'ın:
"Kim oraya girerse emin olur" âyeti de böyledir.
Yahya b. Ca'de der ki: "Kim oraya girerse emin olur" âyeti, ateşten emin olur anlamındadır.
Derim ki: Yahya b. Ca'de'nin bu sözü, umumî anlamıyla ele alınmamalıdır. Çünkü Müslim'in Sahih'inde Ebû Said el-Hudrî'den rivâyet olunan Şefaat hadisinde şöyle denilmektedir: "Nefsim elinde olana yemin olsun ki, Kıyâmet gününde mü’minlerin cehennemde bulunan kardeşleri lehine Allah'tan haklarını sonuna kadar vermesini istemek için yalvardı ki arından daha çok, simden hiçbir kimse Allah'a yalvaramaz. Şöyle diyeceklerdir: Rabbimiz, onlar bizimle birlikte oruç tutuyor, namaz kılıyor, haccediyorlardı. Bu sefer onlara: Haydi tanıdığınız kimseleri çıkartın, denilir,.."
Oraya girenin ateşten emin olması hac ibadetlerini yapmak ve yüce Allaha yakınlaşmak üzere oranın hakkını, hukukunu bilen ve onu ta'zim etmek üzere girmesi halinde sözkonusu olur.
Cafer es-Sadık der ki: Kim peygamberlerin ve Allah'ın dostlarının girdiği şekilde temiz ve iyi niyetiyle oraya girecek olursa, Allah'ın azabından emin olur. İşte Hazret-i Peygamber'in: "Kim hac eder de, çirkin söz söylemez iş yapmaz ve fasıklık etmez ise o, annesinin kendisini doğurduğu günkü gibi günahlarından sıyrılır. Hacc-ı Mebrûr'un cennetten başka bir mükâfatı da yoktur."
el-Hasen: Hacc-ı Mebrur, kişinin hacdan dünyaya karşı zahid, ahirete karşı rağbeti artmış olarak dönmesidir demekte ve şu beyitleri zikretmektedir:
"Ey Allah'ın Kâbesi, muhtaç olduğunun şuuruna vararak Rabbine sığınanın duası!
O kimse ki, arkadaşlarından ve meskeninden vedalaştı da;
Korku ve ümit arasında geldi.
Eğer Allah lütfedip sa'yini kabul ederse,
Kurtulur, aksi takdirde kurtulamaz o.
Ve sen şefaati umulan kimselerdensin
Artık Vâfid b. Haccâc (kinaye yoluyla kendisini kastediyor)a sen de merhamet eyle!"
Âyetin anlamının: Kim Umretul-Kazâ esnasında Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte oraya girerse emin olur, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Buna delil ise Yüce Allah'ın:
"Yemin olsun Mescidi Haram'a -inşaallah- korkusuzca ve emin olarak... gireceksinizdir" (el-Feth, 48/27) âyetidir.
Burada "kim" lâfzı ile akıl sahibi olmayan varlıklar kastedildiği ve âyet-i kerimenin av hayvanlarının güvenlik altında olması hakkında olduğu da söylenmiştir ki, bu şaz bir görüştür, Bununla birlikte "kim" anlamına gelen "men" ismi mevsûlunun aklı ermeyen cansız varlıklar hakkında kullanıldığına şu âyet delil gösterilebilir:
"Onlardan kimisi de karnı üzere yürür (sürünür)." (en-Nûr, 24/45.)
Yüce Allah'ın:
"Ona yol bulabilen herkesin Beyti haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, bilsin ki, muhakkak Allah âlemlere muhtaç değildir." Âyetine dair açıklamalarımızı da dokuz başlık halinde sunacağız:
1. Allah'ın İnsanlar Üzerindeki Hakkı: Beyt'inin Haccedilmesi:
Yüce Allah'ın Allah'ın..." âyetindeki "lâm" harfi, vacib kılma ve bağlayıcı emir verme kastıyla getirilen "lâm" harfidir. Daha sonra Yüce Allah bunu, Araplar tarafından vücubu en güçlü ifadelerle anlatan Üzerinde" âyeti ile te'kid etmiştir. Çünkü, Arap olan bir kimse; Filanın üzerimde şu hakkı vardır, diyecek olursa o, o filanın bu hakkını te'kid etmiş ve üzerine vacib kılmış olur. İşte Yüce Allah, hakkını, daha bir te'kid, hürmetini daha bir ta'zim kastıyla vücub ifade eden lâfızların en beliği ile sözkonusu etmektedir,
Haccın farziyeti hususunda görüş ayrılığı yoktur. O, İslâm'ın temellerinden birisidir. Hac, yalnız ömürde bir defa farzdır.
Kimileri ise şöyle demiştir: Hac her beş yılda bir farzdır. Onlar bu hususta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a kadar senedini ulaştırdıkları bir hadis de rivâyet ederler. Ancak bu hadis batıldır, sahih değildir. Diğer taraftan icma onların yüzlerine karşı böyle bir kapıyı kapatmaktadır.
Derim ki: Abdurrezzak dedi ki: Bize Süfyan es-Sevrî anlattı, o, el-Âlâ b-el-Müseyyeb'den, O, babasından, Or Ebû Said el-Hudrî rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Rab buyuruyor ki: Ben, eğer bir kula rızkında bolluk vermiş isem, o da bana her dört yılda bir dönmeyecek olursa, şüphesiz ki mahrumdur. " Bu ise el-Âlâ b. el-Müseyyeb b. RafT el-Kâhilî el-Kûfî diye bilinen, muhaddislerin çocuklarından birisinin rivâyeti yoluyla meşhurdur. Bu kişiden, birden çok kişi hadis rivâyet etmiştir.
Onlardan kimisi "her beş yılda bir" derken, kimisi de şöyle rivâyet etmektedir: el-Âlâ b. Yûnus b. Habbab'dan, O, Ebû Said'den demektedir. Hadis buna benzer daha farklı rivâyetlerle gelmiştir.
İnkarcılar haccı kabul etmez ve şöyle derler: Hacda elbiselerin çıkartılması vardır. Bu hayaya aykırıdır. Say vardır. Bu da vekara aykırıdır. Taş atılan kimse bulunmaksızın Cemrelere taş atılır. Bu ise akla aykırıdır. Onlar bu kanaatleriyle bütün bu fiillerin batıl olduğu sonucuna varmışlardır. Çünkü onlar, bu fiillerin herhangi bir hikmet ve illetini bilememektedirler. Ayrıca bunlar yüce Mevlâ'nın mutlaka kuluna vermiş olduğu bütün emirlerin maksadını bileceğini ve her bir teklifinin faydasına muttali olacağını taahhüd etmediğini bilmemektedirler. Yine onlar, kula düşenin yalnızca ilâhî emirlere uymak olduğunu, bunun faydasını aramaksızın ve bundan maksadın ne olduğunu soruşturmaksızın bu emre itaat etmekle yükümlü olduğunu bilmemektedirler. İşte bu husus dolayısıyla Hazret-i Peygamber telbiye getirdiğinde: Buyû' r, Senin emrin haktır, haktır- Ben de emrine uyuyorum. Sana ibadet ederek ve Sana köleliğimi arz ederek. Buyû' r ey hak olan ilâh-
Hadis İmâmları da Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize bir hutbe irad edip şöyle buyurdu: Ey insanlar, Allah size haccı farz kıldı. O sebepten haccediniz". Bir adam: Her sene mi Ey Allah'ın Rasûlü? diye sorunca, Hazret-i Peygamber sustu. Nihayet adam sorusunu üç defa tekrarlayınca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Eğer evet desem, şüphesiz bu vacip olur ve sizin de buna gücünüz yetmezdi". Daha sonra şöyle buyurdu: "Ben size ilişmedikçe siz de beni bırakınız. Çünkü sizden öncekiler çokça soru sormaları ve peygamberlerine muhalefet etmeleri dolayısıyla helâk oldular. Ben size herhangi bir şeyi emredecek olursam ondan gücünüz yettiği kadarını ifa ediniz. Ve size bir şeyi yasaklayacak olursam, onu da terkediniz". Hadisin lâfzı Müslim'e aittir.
Böylelikle bu hadis şunu açıklamaktadır: Hitab, mükelleflere bir farzı emrederek yöneltilecek olursa, o emrin bir defa yapılması yeterlidir ve bu hitap tekrarı gerektirmemektedir. Bu ise, üstad Ebû İshak el-İsferâyinî ve diğerlerinin kanaatlerine hilaf en böyledir.
Rivâyette sabit olduğuna göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ashabı: Ey Allah'ın Rasûlü, bizim bu haccımız, içinde bulunduğumuz bu yıl için midir? Yoksa ebediyyen mi bu hüküm böyledir? diye sormuşlar. Hazret-i Peygamber de: "Hayır, ebediyyen bu böyle olacaktır" diye buyurmuştur.
İşte bu âyet: Hac, her beş yılda bir defa farzdır diyenlerin görüşlerini açıkça reddeden bir nasdır.
Hac, Araplarca bilinen ve meşhur bir ameldir. Hac mevsiminde kurulan pazarlar (panayırlar), yapılan itaatler ve Hamilikten kalma ameller, haccı teşvik eden sebeplerdendi. İslam gelince onlar bildikleri şeyle muhatap oldular ve yakından tanıdıkları bir isi yerine getirmekle mükellef kılındılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), tarz hacdan önce de hac etmiştir. Arefede vakfe yapmış ve onların yaptıkları değişiklikler gibi, o da Hazret-i İbrahim'in şeriatında değişiklik yapmaksızın Arafat'ta vakfede bulunmuştur. Oysa o zamanda Kureyşliler Meş'a-r-i Haramda vakfe yapıyor ve: Biz harem ehliyiz, o bakımdan onun dışına çıkmayız, biz el-Hums'uz diyorlardı. Nitekim bu türden açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/189. âyet, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Derim ki: (Bu hususta) rastladığını en garip açıklamalardan birisine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hicretten önce iki defa haccetmiş ve böylelikle de farz olan hac üzerinden sakıt olmuş. Çünkü Hazret-i Peygamber bununla Hazret-i İbrahim'in sözü geçen, şu nidasına cevap vermiş bulunuyordu:
"Ve insanlar arasında hacca çağır..." (el-Hac, 22/27).
el-Kiyâ et-Taberî de der ki: Ancak böyle bir şey uzak bir ihtimaldir. Çünkü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şeriatinde: "Beyt'i haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" âyeti varid olduğuna göre, şeriatindeki hitab gereği, haccın onun için de vacib kılınması kaçınılmaz bir şeydir. Eğer bununla: Haccetmeyenler muhatap alınmıştır, denilecek olursa, bu iddia bir tahakküm olur ve delilsiz bir tahsis olur. Diğer taraftan; bu hitap ile -bu İddiaya göre- Hazret-i İbrahim'in dini üzere hacceden kimselere haccın da vacib olmaması gerekir ki, böyle bir ihtimal alabildiğine uzaktır.
2. Hac Fevri midir (İmkân Bulunulan İlk Fırsatta mı Haccetmelidir)?
Kitap ve Sünnet, haccın fevrî (derhal) değil de terâhî (ertelenebilir) üzere farz olduğuna delildir. İbn Huveyzimendâd'ın naklettiğine göre, Mâlik’in mezhebinden (görüşlerinden) çıkartılan sonuç da budur. Aynı zamanda bu, Şâfiî, Muhammed b. el-Hasen ve kendisinden nakledilen bir rivâyete göre Ebû Yûsuf’un da görüşüdür. Maliki mezhebine mensub müteahhir Bağdad’lı âlimler arasında, haccın fevrî olarak farz olduğu kanaatinde olanlar da vardır. Bunlara göre güç yetirmekle birlikte haccın tehiri câiz değildir. Bu, aynı zamanda Dâvûd (ez-Zâhirî)'nin de görüşüdür. Ancak sahih olan birincisidir. Çünkü şanı yüce Allah, Hac Sûresi'nde:
"Ve insanlar arasında hacca çağır. Hem piyade, kem de develer üzerinde her uzak bir yoldan sana gelsinter" (el-Hac, 22/27) diye buyurmaktadır. Hac Sûresi ise Mekke'de inmiştir. Burada da yüce Allah:
"Ona yol bulabilen herkesin Beyt'i haccetmesi, İnsanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" diye buyurmaktadır. Bu sûre ise, Medine'de hicretin üçüncü yılında, Uhud gazvesinin gerçekleştiği sene nazil olmuştur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, hicretin onuncu yılına kadar haccetmedi.
Bu hususta sünnetten delile gelince: Sa'd b. Bekr oğullarından Dimâm b. Sa'lebe es-Sa'dî'nin Hazret-i Peygamberin huzuruna gelişini anlatan Hadîs-i şerîftir. Dimâm, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna gelerek ona İslâm'a dair sormuş, Hazret-i Peygamber de şehadeti, namazı, zekâtı, oruç ve haccı zikretmişti. Bu hadisi İbn Abbâs, Ebû Hüreyre ve Enes rivâyet etmişlerdir. Hepsinde de hacc'dan söz edilmekte ve haccın o vakit farz olduğunu belirtmektedir. Bunlar arasında anlatımı en güzel ve tam olan rivâyet ise Enes yoluyla gelendir.
Bununla birlikte Dimâm'ın Hazret-i Peygamberin huzuruna geliş zamanı konuşanda farklı görüşler vardır. Beşinci yılda geldiği söylendiği gibi, yedinci yılda ve dokuzuncu yılda geldiği de söylenmiştir. Bunun İbn Hişam, Ebû Ubeyde el-Vakidî'den Ahzâb'ın geri dönüp gitmesinden sonra Hendek gazvesinin meydana geldiği yıl olduğunu da nakletmektedir.
İbn Abdi’l-Berr der ki: Hacc’ın fevri değil de terâhî ile farz olduğunun delillerinden birisi de, ilim adamlarının haccetmeye gücü yeten kimsenin bir, İki yıl ve buna benzer bir süre, haccetmeyi erteleyecek olursa, ona fasık demeyi terk etmek ve eğer güç yetirebildiği zamandan itibaren birkaç yıl sonra haccedecek olursa, üzerinde farz olan haccı vaktinde eda etmiş olacağını icma ile kabul etmiş olmalarıdır.
Diğer taraftan hac, bütün ilim adamlarına göre, namaz vakti çıkıncaya kadar namazını geçiren ve vakti çıktıktan sonra namazını kaza eden gibi de değildir, hastalık ya da yolculuk sebebiyle ramazan orucunu geçirip de sonradan kaza eden kimse gibi de değildir. Haccıni ifsad edip de sonradan haccını kaza eden kimse gibi de değildir. İlim adamları güç yetirebildiği vakitten itibaren birkaç yıl sonra hacceden kimseye; sen üzerinde vacip olan farzı artık kaza etmiş oldun, dememeyi icma ile kabul etmiş olduklarına göre, haccm edâ vaktinde bir genişlik (muvassaun fihi) bulunduğunu ve haccin fevrî değil de terâhî üzere farz olduğunu anlamış oluruz.
Ebû Ömer der ki: Haccin terâhî ile farz olduğunu söyleyen herkes de bu hususta herhangi bir sınır tesbit etmemektedir. Ancak Suhnûn'dan şöyle bir rivâyet gelmiştir: Haccedebilme imkanı bulup da buna güç yetirebilmekle birlikte pekçok yıl tehir eden kimseye haccı tehiri dolayısıyla fasık kabul edilir mi? Ve şahidliği reddedilir mi? diye kendisine sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Hayır, velevki ömründen altmış yıl geçmiş olsun. Şayet yaşı altmış yılı ağacak olursa, bu sefer onun fasık olduğu kabul edilir ve şahidliği de reddedilir.
Bu ise bir vakit ve sınır belirlemedir. Şeriatte ise, bu gibi sınırlandırmalar ancak teşrî' etmek hakkına sahip olan kimseden öğrenilebilir.
Derim ki: Bu görüşü, İbn Huveyzimendâd da İbnü'l-Kasım'dan rivâyet etmektedir. İbnü'l-Kasım ve başkaları derler ki: Eğer haccı altmış yıl erteleyecek olursa, böyle bir kimsenin vebal altında olduğu söylenmez. Şayet altmış yıldan sonrasına erteleyecek olursa günahkâr olduğu söylenir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ümmetimin ömürleri altmış ile yetmiş arasıdır. Bunu aşan azdır" Sanki bu son on yıllık süre İçerisinde (hacc ile mükellef olan kimse için) hitabın edâ edileceği süre daralmış gibi görülür
Ebû Ömer der ki: Suhmûn gibi kimileri, Hazret-i Peygamber'in: "Ümmetimin ölümlerinin çokça yaklaştığı zaman altmış ile yetmiş yaş arasıdır. Bunları aşanlar da pek azdır" âyetini delil gösterir iseler de; bunda delil olacak bir taraf yoktur Çünkü bu ifade, eğer hadîs sahih ise, Hazret-i Peygamber'in ümmetinin çoğunlukla ömrünü ifade etmektedir. Bununla birlikte bunda yetmiş yıla kadar da zamanın genişletilebileceğine delil vardır. Çünkü yetmiş yaşı da ümmetin çoğunlukla rastlanılan yaşları arasındadır. Böyle zayıf bir te'vile dayanılarak, adaleti ve emaneti sahih olarak sabit olmuş bir kimsenin fasıklığına kafi olarak hükmetmemek gerekir. Başarı Allah'tandır.
3. Hac Bütün İnsanlara Farzdır:
İlim adamları yüce Allah'ın:
"Beyt’i haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" âyetinde, hitabın onların hepsi hakkında umumî bir hitab olduğunu İcma ile kabul etmişlerdir. İbnü'l-Arabî der ki: "Her ne kadar insanlar umum lâfızların mutlaklığı hususunda farklı görüşlere sahip iseler de, bu âyet-i kerimenin, erkekleriyle, dişileriyle bütün insanlar hakkında kabul edilmesi gerektiğini ittifakla kabul etmişlerdir. Bundan tek istisna küçük çocuklardır. Çünkü küçük çocuk da îcma ile teklifin esasları dışındadır. Köle de bu hitabın kapsamına girmez. Çünkü köleyi, yüce Allah'ın, mutlak umum ifade eden bu âyetinin dışına çıkartan, yine âyeti kerimenin sonunda yer alan: "Ona yol bulabilen" kaydıdır. Köle ise oraya yol bulabilen birisi değildir. Zira efendi, sahip olduğu hakları dolayısıyla kölesini böyle bir ibadetten engeller. Şanı Yüce Allah ise, kullara olan merhameti ve kullarının maslahatı için efendinin hakkını kendi hakkından öncelemîştir. Bu hususta ümmet arasında da, İmâmlar arasında da görüş ayrılığı yoktur. Biz bilmediğimiz şeyleri sayıklayamayız. Buna da icmadan başka bir delil yoktur."
İbnül-Münzir der ki: Muhalif kanaat belirtmesi, muhalefet sayılmayan istisnalar dışında, bütün ilim adamlarının kanaatine göre, küçük çocuğun küçükken, kölenin de köleliği sırasında haccetmeleri halinde, eğer küçük baliğ olur, köle de azad olursa, yine haccedebilmek için imkân buldukları takdirde islâm'ın farz olan haccını yerine getirmekle yükümlüdürler.
Ebû Ömer (İbn Abdî’l-Ben) der ki: Dâvûd (ez-Zâhirî) köle hususunda ve kölenin hacc farzı ile muhatap olduğu konusunda bütün bölgelerdeki fukahâ topluluğuna ve rivâyet İmâmlarına muhalefet etmiştir. Halbuki ilim adamlarının Cumhûruna göre köle, yüce Allah'ın:
"Ona yol bulabilen herkesin Beyt'i haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" âyetindeki umumî hitabın dışında kabul edilmiştir. Buna delil ise, kölenin tasarrufta bulunma yetkisinin bulunmayışı ve efendisinin izni olmaksızın hac yapamıyacağıdır. Tıpkı cumayı emreden yüce Allah'ın şu âyetindeki hitabının dışında kaldığı gibi:
"Ey îman edenler, cuma günü namaz için çağrıldığınızda Allah'ı anmaya koşun..." (el-Cumua, 62/9). İstisnalar hariç, genel olarak bütün ilim adamları bu kanaattedir. Aynı şekilde köle, şahadette bulunma mükellefiyetini getiren hitabın da kapsamı dışındadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Şahidler de (şahidlik etmeye) çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar" (el-Bakara, 2/282). Köle ise bu hitabın kapsamına girmemektedir.
Yine küçük çocuk da "insanlar"dan olmakla birlikte Kalem'in (sorumluluğun) ürerinden kaldırılmış olması deliline dayanarak yüce Allah'ın:
"...Beyt'i haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" âyetinin kapsamı dışına çıkması mümkündür. Nitekim kadın da yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler, cuma günü namaz için çağrıldığında. " âyetinin kapsamına girmez. Halbuki kadın da îman edenler kapsamına girenlerdendir, İşte kölenin de sözü geçen hitabın kapsamı dışına çıkması bu kabildendir. Ayrıca bu; Hicaz, Irak, Şam ve Mağrip fukahasının da görüşüdür. Bütün bunların herhangi bir şekilde Kitabın te'vilini tahrif ettiklerini kabul etmeye imkân yoktur.
Denilse ki: Eğer köle, Mescid-i Haram'ın yakınında bulunur da efendisi de ona izin verecek olursa, ne diye hacc ile mükellef olmasın? Böyle sorana, şöyle cevap verilir: Bu, İcma'a karşı sorulan bir sorudur. Belki de bunun İlleti (sebebi, gerekçesi) gösterilemez. Şu kadar var ki bu hüküm, icma ile sabit olduğuna göre, biz de bunu köle bir kimsenin köle iken yapmış olduğu haccın, daha sonra hürriyetine kavuşması ve güç yetirmesi halinde İslâm haccı (farz, haccı) bakımından herhangi bir önem taşımadığına delil gösterdik.
Diğer taraftan İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Herhangi bir küçük çocuk hac eder de sonra buluğa ererse, onun bir defa daha haccetmesi gerekir. Herhangi bir bedevi, bedevi iken hacceder de, sonra hicret edecek olursa, onun bir daha haccetmesi gerekir. Herhangi bir köle hac eder de sonra azad edilirse, onun bir daha haccetmesi gerekir."
İbnü'l-Arabi der ki: Kimi ilim adamımız işi nısbeten gevşek tutarak şöyle demektedir: Hac, köle üzerinde -efendisi ona haccetmek için izin verecek olsa dahi- farâyeti itibariyle sabit değildir. Çünkü (köle) aslında kalır idi. Kâfirin haccı ise sayılmaz. Ancak daha sonra köleleştiril İne e, bu sefer de hac emrine muhatap olmaz. Böyle bir görüş ise, üç bakımdan tutarsızdır. Bunları bilmek gerekir:
1) Bize göre kâfirler, şeriatin rer'î emirlerine de muhataptırlar. Mâlik'in görüşüne göre bunun böyle olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.
2) Köle olmakla birlikte namaz, ve oruç gibi diğer ibadetleri yerine getirmekle mükelleftir. Bununla birlikte kâfirken bu mükellefiyetleri yapacak olursa, bunlar hiçbir önem taşımaz. O bakımdan haccın da böyle olması İcabeder.
3) Küfür, İslâm'a girmekle kalkmış olur. Dolayısıyla küfrün, hükmünün de kalkması icabeder. Böylelikle bizim daha önce sözünü ettiğimin efendinin haklarının öncelikli olduğu görüşünün sağlam görüş olduğu ortaya çıkmaktadır.
Başarıya ileten Allah'tır.
4- Güç Yetirebilme (Istitâ'a):
Yüce Allah'ın:
"Ona yol bulabilen herkesin" âyetinde yer alan "herkes anlamındaki kelimesi, bedeiu’l-ba'd minel küll (bölümün bütünden bedeli) olarak (ki, kü! "İnsanlar" kelimesidir) cer mahallindedir. Çoğu nahivcilerin görüşü budur. el-Kisâî ise, bu edatın "hicc: hacc etmek" kelimesi ile ref mahallinde olmasını câiz kabul eder. Buna göre ifadenin takdiri: Gücü yeten kimsenin Beyt'i haccetmesi,,." şeklindedir. Bunun şart olduğu, bulabilen"in de cezm mahallinde oluduğu, cevabının da hazf edilmiş olduğu da söylenmiştir. Yani: Ona yol bulabilenin haccetmesi üzerinde bir borçtur, takdirindedir.
Dârakutnî, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet eden Ey Allah'ın Rasûlü hac her yıl mıdır? diye soruldu. O da: "Hayır, (tarz olarak) gereken bir defa hac etmektir." Hazret-i Peygambere; "yol bulabilmek" nedir diye sorulunca, O da: "Azık ve binektir" diye cevap vermiştir. O, bu hadisi ayrıca Enes, İbn Mes'ûd, İbn Ömer, Cabir, Âişe ile Amr b. Şuayb'dan, O, babasından, O da dedesi yoluyla da rivâyet etmiştir.
Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan buyurdu ki:
"Ona yol bulabilen herkesin Beyt'i haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" âyeti ile ilgili olarak, Ona soru sorulunca şöyle buyurdu: "Bineceğin bir deve sırtı bulabilmendir."
İbn Ömer'in rivâyet ettiği hadisi, İbn Mâce de Sünen'inde Ebû Îsa et-Tirmizî de Cami'inde rivâyet etmiştir. Tirmizî daha sonra şunları söylemektedir: "Bu hasen bir hadistir. İlim ehline göre de uygulama bu hadis mucibincedir. Buna göre bir kimse, azık ve bineğe sahip olursa, ona haccetmek farzdır. (Senette ismi geçen) İbrahim b. Yezid ise, el-Hûzî el-Mekkî'dir. Kimi hadis ehli, hıfzı bakımından onun hakkında eleştiride bulunmuşlardır.
İbn Mâce ile Tirmizî bunu, Veki' yoluyla rivâyet etmekle birlikte, Dârakutnî bunu, Süfyan b. Said yoluyla rivâyet etmiş olup, (müştereken) şöyle demişlerdir: Bize İbrahim b. Yezid anlattı. O, Muhammed b. Abbâd'dan, O, İbn Ömer'den dedi ki: Bir adam kalkıp Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, hac ne ile (hangi şartlarla) vacip olur? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Azık ve binek (ile)." Adam: Ey Allah'ın Rasûlü, peki hacı kime derler? diye sorunca, Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: "(Taramamaktan dolayı) saçı keçeleşmiş ve koku kullanmayı da terketmiş kişiye" diye buyurdu. Bir başkası kalkarak: Ey Allah'ın Rasûlü, ya hac nedir? diye sorunca, Hazret-i Peygamber de: "(Hac), acc ve secc'dir". Vekî' der ki: Acc ile telbîye getirmek sureliyle, sesi yükseltmeyi, secc ile de kurbanlıkları kesmek demektir. Bu, İbn Mâce'nin lâfzıdır.
Haccın vacib olması için azık ve bineğin şart olduğunu kabul edenler arasında, Ömer b. el-Hattâb, oğlu Abdullah, Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basrî, Saîd b. Cübeyr, Atâ ve Mücâhid de vardır. Şâfiî, es-Sevrî, Ebû Hanîfe, onun arkadaşları, Ahmed, İshak, Abdulaziz b. Ebi Seleme ve İbn Habib de bu görüştedirler. Abdûs da bunun bir benzerini Suhnûn'dan nakletmektedir.
Şâfiî derki: Güç yetirebilmek iki türlüdür. Birincisi, insanın kendi bedeniyle haccedebilecek durumda olup, kendisini hacca ulaştırabilecek kadar da mala sahip olması şeklindedir. İkincisi ise, kendisi bedenen hareket edemeyecek şekilde kötürüm, binek üzerinde duramayacak halde olmakla birlikte, kendisi adına ücretli ya da ücretsiz olarak, birisine haccetmesini emredecek olursa, -ileride açıklaması geleceği üzere- kendisine itaat edecek bir kimse bulabilmesidir. Bedenen kendisi haccedebilen kişinin Kur'ân-ı Kerîm hükmü gereği haccetmesi farzdır. Çünkü Yüce Allah:
"Ona yol bulabilen herkesin" âyeti bunu gerektirmektedir. Malıyla buna güç yetirene gelince, böyle bir kimsenin de haccetmesinin farz oluşu -ileride geleceği üzere-Has'am'lı kadın dolayısıyla varid olan Hadîs-i şerîftir, Bizatihi haccedebilecek kimse -kit o da bineği üzerinde binmekte katlanılamıyacak kadar çok sıkıntı çekmeyen, gücü yeten kimsedir- eğer azık ve bineğe sahip olursa, hac farzını bizatihi yerine getirmek zorundadır. Eğer, azık ve binek bulamayacak, yahut bunlardan birisine sahip olamayacak olursa, hac farizası üzerinden kalkar. Şayet yürüyerek haccedebilme gücü varsa, bununla birlikte azığım da bulur, yahut da yolda, mesela, ayakkabı dikmek, hacamat yapmak veya buna benzer bir meslek İcra etmek suretiyle azığını kazanabilme gücü varsa, böyle birisi için müstehap olan, erkek veya kadın olsun, yürüyerek haccetmesidir. Şâfiî der ki: Kadına nisbetle erkeğin mazur görülmesi daha azdır. Çünkü, erkek daha güçlüdür. Bu şekilde haccetmek onlara göre vacib değil, müstehabtır. Ancak, insanlardan yolda dilencilik yapmak suretiyle azık elde edebilecekser böyle bir kimsenin hacca gitmesi mekruhtur. Çünkü bu durumda o kişi, diğer insanların sırtına yük olur.
Mâlik b. Enes -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Eğer, yürümeye güç yetirip azık da buluyor ise, onun farz hacctnı eda etmesi gerekir. Eğer binek bulamamakla birlikte yürümeye gücü yetiyorsa, durumuna bakılır. Şayet azığa sahip ise, onun farz olan haccı eda etmesi gerekir. Eğer azığa sahip olmamakla birlikte yolda ihtiyaç duyacağı miktarım kazanabilme gücüne sahipse, yine durumuna bakılır. Eğer bizatihi çalışarak kazanmayan ve bu şekilde davranması uygun görülmeyen kimselerden ise, farz haccı bu yolla eda etmek onun için vacip değildir. Şayet kendisi için yeterli olan miktarı, ticaret ya da bir sanat icra ederek kazanan bir kimse ise, o takdirde farz haccını ifa etmesi gerekir. Aynı şekilde eğer böyle bir kimsenin, adet ve alışkanlığı insanlardan dilencilik yapmak ise, onun da farz olan haccı (bu yolla) eda etmesi gerekir. Mâlik, gücü yeten kimsenin haccetmesinin de farz olduğu görüşündedir, İsterse beraberinde azık ve binek bulunmasın. Aynı zamanda bu, Abdullah b. ez-Zübeyr, en-Nehaî ve İkrime'nin de görüşüdür. ed-Dahhak da der ki: Eğer güçlü ve sağlıklı, genç birisi olup malı da yoksa, haccını eda edip bitirinceye kadar karın tokluğuna işçi olarak çalışması gerekir. Mukâtil ona: Allah insanları Beytine yürüyerek gitmekle mükellef tutmuş mudur? diye sorunca, Dahhak şu cevabı verir: Onlardan herhangi birisinin, Mekke'de bir mirası bulunsa, onu bırakır mı? Hayır, emekleyerek dahi olsa o mirasını almaya gider. Aynı şekilde hac da onun için vacibtir.
Bu görüşü benimsiyenler, Yüce Allah'ın:
"Ve insanlar arasında hacca çağır ki, hem piyade ve hem de develer üzerinde, her uzak yoldan sana gelsinler" (el-Hac, 22/27) âyetini delil göstererek şöyle derler: Çünkü hac, farz-ı ayn olup bedenî ibadetlerdendir. O bakımdan tıpkı namaz ve oruçta olduğu gibi, azık bulmanın da, binek bulmanın da haccın vücup şartlarından olmaması gerekir. Yine derler ki: Eğer el-Huzt yoluyla gelen ve azık ile bineği öngören hadis sahih ise, biz bu hadisi insanların uzak bölgelerde bulunanların çoğunun durumuna ve umumî şekildeki hacc edişlerine hamlederek yorumlarız. Nitekim şeriatte olsun, Arapçada olsun, Arap şiirlerinde olsun, sözün mutlak olarak çoğunlukla görülen hale uygun kullanılması çokça görüten bir durumdur.
İbn Vehb, İbnü'l-Kasım ve Eşheb'in Malikten rivâyetlerine göre, ona bu âyeti kerimeye dair soru sorulunca şöyle demiş: Bu hususta insanlar, kendi takatlerine kolaylıklarına ve tahammül güçlerine göre mükelleftirler. Eşheb, Mâlik'e; Burada kasıt azık ve binek midir? diye sorunca şu cevabı verir: Hayır, Allah'a yemin ederim ki değil. Bu yükümlülük, ancak insanların takati oranındadır. Kişi kimi zaman azık ve binek bulmakla birlikte yolculuğa dayanamaz. Bir başkası ise, ayakları üzerinde yürüyerek gidecek gücü bulabilir.
5. Haccı Engelleyen Sebepler:
Hacca gidecek güç bulunmakla ve hac farz olmakla birlikte; kimi zaman -alacaklının kişiyi borcunu ödemeyinceye kadar yola çıkmaktan engellemesi gibi- bazı engeller ortaya çıkabilir. -Alacaklının bu engellemeyi yapabileceği hususunda görüş ayrılığı yoktur.- Yahut kişinin nafakalarını karşılamakla yükümlü bulunduğu çoluk çocuğu da olabilir. Böyle bir durumda, gidip dönünceye kadar yanlarında bulunmayacağı süre içerisinde nafakalarını sağlamadıkça haccetme mükellefiyeti yoktur. Çünkü bu şekildeki bir nafakayı hazırlamak, fevren (derhal) farzdır. Hac ise terâhî üzere (ertelenebilen türden) farzdır. O bakımdan, nafakaları sağlanması gereken çoluk çocuğa öncelik tanımak gerekir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Kişinin nafakalarını sağlamakla yükümlü olduğu kimseleri zayi etmesi, ona günah olarak yeter. " Aynı şekilde anne-babanın zayi olmasından korkmak, onun yerine onlara güzel bir şekilde bakacak kimselerin bulunmaması halinde de kişi için hacca yol bulabilme sözkonusu otmaz. Şayet ona duyacakları özlem ve kendisi olmadan yalnızlık çekecekleri gerekçesiyle onu engellemek isterlerse, buna önem verilmez.
Koca, hanımını hacca gitmekten alıkoyabilir. Alıkoyamayacağı da söylenmiştir. Sahih olan ise onu alıkoyabileceğidir. Özellikle de haccın fevren olmadığı görüşünü kabul edecek olursak.
Şayet -daha önce Bakara Sûresi'nde (2/164. âyet, 5. başlıkta) açıklanmış olduğu gibi- çoğunlukla yolculuklar esenlikle sonuçlanıyor ve kendisini denizin tutmayacağını biliyor ise, deniz yolculuğu engel değildir. Eğer deniz yolculuğunda çoğunlukla yerinden kalkamayacak hale geliyor yahutu namazı kılamayacak kadar başı dönüyor, midesi bulanıyor ise, o takdirde vacip olmaz. Yolcuların çokluğu ve yerin darlığı dolayısıyla secde etmek için yer bulamayacak olursa; Mâlik der ki: Eğer, ancak yolcu kardeşinin sırtı üzerinde rükû ve secde yapabilecek kadar izdiham oluyor ise, böyle bir yolculuğa çıkmasın. Daha sonra da: Hiç namaz kılamayacağı bir yerde yolculuk yapar mı?. Namazı terkeden kimsenin vay haline! diye İlavede bulunur.
Yolda cana kıymak istiyen yahut da belli bir sının tesbit edilemeyen, yada oldukça fazla bir miktar ile sınırlandırılabilecek kadar mal isteğinde bulunan düşman bulunuyor ise, hac sakıt olur. Ancak, fazla miktarda istekte bulunmaması halinde haccın sakıt olacağı hususunda görüş ayrılığı vardır. Şâfiî der ki: Bir cane dahi vermez ve böyle bir durumda hac farzı sakut olur.
Dilenci bir kimsenin eğer adeti dilencilik yapmak olup, zannı galibi ile kendisine birşeyler verecek kişi bulunacağı kanaatini taşıyor ise, haccetmesi vaciptir. Daha önce sözü geçen güç yetirebilme hususunu gözönünde bulundurmaya dair açıklamalara göre ise, vacip olmayacağı da söylenmiştir.
6. Serveti Bulunmakla Birlikte Yeterli Nakit Bulamayan Kimse:
Engeller ortadan kalkıp da kişi haccedecek kadar nakit bulamamakla birlikte, ticaret malları (emtiası) varsa, borçlu olması halinde borcunu ödemek için malından satmasına hükmedilen malları hac için satması, (böylelikle nakit ihtiyacını sağlaması) gerekir. İbnü'l-Kasım'a: Bir adamın mal olarak sadece bir kırbası bulunuyor, başka bir şeyi de yoksa, farz olan İslâm haccmı eda etmek için onu satıp da çoluk çocuğunun geçimlerini sağlayacak hiçbir şeye sahip olmaksızın bırakabilir mi? diye sorulunca şu cevabı vermiş: Evet, bunu yapmalı, çoluk çocuğunu da sadaka alacak durumda bırakmalıdır.
Ancak, sahih olan birinci görüştür. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Kişinin geçindirmekle yükümlü olduğu kimseleri zayi etmesi, ona günah olarak yeter" diye buyurmuştur. Şâfiî'nin görüşü de budur.
Şâfiî'nin mezhebinde zahir (kuvvetli) olan görüş şudur: Hac ancak, gidip dönecek kadar masrafını karşılıyacak yeterli miktarda malı bulunan kimseler için farzdır. -Bunu el-îmlâ adlı eserinde ifade etmiştir.- Velevki bu kimsenin çoluk çocuğu bulunmasın.
Kimi fukaha da şöyle demiştir: Geri dönüş nazarı itibara alınmaz. Çünkü böyle bir kimsenin kendi beldesinde ikâmeti terk etmesinde fazlaca zorluk çekmesi sözkonusu değildin Çünkü onun, kendi beldesinde ne ailesi, ne çoluk çocuğu vardır. Böyle birisi için her belde bir vatandır. Ancak birinci görüş daha doğrudur. Çünkü kişi, meskeninden ayrıldığı için yalnızlık çektiği gibi, vatanından ayrılığından dolayı da yalnızlık çeker. Nitekim, evlenmemiş bir kimse zina edecek olursa, ona celde vurulmakla birlikte, şehrinden de sürgüne gönderilir. Şehrinde aile halkı olsun, olmasın farketmez.
Diğer taraftan Şâfiî, el-Üm adlı eserinde de şöyle demektedir: Eğer kişinin bir meskeni ve bir hizmetçisi bulunup da, hac dolayısıyla yanlarında bulunmayacağı bir sürede aile halkının nafakasını sağlayacak kadar malı varsa haccetmesi gerekir.
Bu ifadenin zahirinden anlaşıldığına göre o, kişinin, mesken ve hizmetçiden ayrı olarak fazladan haccedebilecek kadar bir malının bulunmasını nazarı itibara atmış bulunmaktadır. Çünkü o, hizmetçi ve meskene sahip olmayı, aile halkının nafakasından öne atmış görünmektedir. Sanki o, bütün bunlardan sonra (yeteri kadar malı varsa) demiş gibidir.
Arkadaşları (Şâfiî mezhebinin âlimleri) ise şöyle derler: Böyle bir durumda, meskenini ve hizmetçisini (kölesini) satması, bunun yerine aile halkı için de bir mesken kiralaması ve ücretle hizmet edecek birisini tutması gerekir.
Şayet ticaret yaptığı malı bulunup, ondan sağladığı kâr, kendisine ve çoluk çocuğuna yeterli gelebiliyor ve bu sürekli böylece devam ediyor ise, sermayesinden herhangi bir miktar harcadığı takdirde, sağladığı kârı azalacak ve böylelikle yetecek kadar kâr elde edemeyecek duruma düşecek olursa, sermayesinden harcayarak haccetmesi gerekir mi, gerekmez mi? hususunda iki görüş vardır.
Birinci görüş, (gerekir görüşü) Cumhûrun görüşüdür, sahih ve meşhur olan görüş budur. Çünkü, bir kimsenin eğer, geliri kendisine yetecek kadar bir akarı bulunuyor ise, hac etmek maksadıyla akarın aslım satması gerektiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Ticaret malı da aynen böyledir.
İbn Şureyh de der ki: Böyle bir durumda haccetmesi gerekmez, malını olduğu gibi bırakır ve sermayeden alarak hacca gitmez. Çünkü hac, o kimse hakkında yeteri kadar ihtiyacından sonra arta kalan malında vaciptir.
İşte bunlar, kişinin bedenen ve mali bakımdan yol bulabilmesi, güç yetirebilmesine dair açıklamalardır.
7. Hasta ve Kötürümün Durumu:
Hasta ve bineği üzerinde duramayacak kadar kötürümleşen ve âdeta hiçbir şeye güç yetiremediği için azaları tamamıyla takattan kesilmiş kimselerin, hacca yürüyerek gitme yükümlülüklerinin olmadığı hususunda icma bulunmakla birlikte, (diğer) hükümleri hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Çünkü, şanı yüce Allah'ın haccı gücü yetene farz kıldığı icma ile kabul edilmiştir. Hasta ve kötürümün ise, güç yetirmeleri sözkonusu değildir.
Mâlik der ki: Bir kişi kötürüm düşecek olursa, hac farziyeti üzerinden kesinlikle düşer. Masrafını karşılayarak yahut bedelsiz olarak haccedecek kimse bulabilse dahi farz haccı yerine getirmekle yükümlü değildir. Şayet, kendisine haccetmek farz olduktan sonra kötürümleşir ve yatalak düşerse, hac farziyeti de üzerinden kalkar. Hayatta kaldığı sürece herhangi bir kimsenin onun yerine hacca gitmesi câiz değildir.
Ancak, ölümündün sonra yerine haccedilmesini vasiyet edecek olursa, malının üçte birinden hesap edilmek üzere, onun yerine birisi hacca gönderilir ve bu yapılan hac da tatavvu olur. Delil olarak da Yüce Allah'ın:
"Kişi için çalıştığından başkası yoktur" (en-Necm, 53/39) âyetini göstermektedir. Böylelikle yüce Allah, kişi için çalışıp çabaladığından başka bir şeyin sözkonusu olmadığını haber vermektedir. Her kim: Kişi için başkasının çalışıp çabaladığı da vardır, diyecek olursa, âyetin zahirine muhalefet eder. Ayrıca yüce Allah'ın:
"Beyt'i haccetmesi üısanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" âyetini, da delil göstermektedir. Böyle bir kimse ise, gücü yeten bir kimse değildir. Çünkü haccetmek, mükellefin bizzat Beyt'e gitmeyi kast etmesi demektir.
Diğer taraftan hac bir ibadettir. Namazda olduğu gibi, bu ibadeti yerine getirmekten aciz olunması halinde, bunun hakkında nâiblik (vekâlet), bedel sözkonusu olmaz. Ancak, Muhammed b. el- Münkedir Cabir'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak Yüce Allah, bir tek hac sebebiyle üç kişiyi cennete girdirir: Ölen kimseyi, yerine hac edilen kişiyi ve bu emri yerine getireni," Bunu Taberânî, Ebû’l-Kasım, Süleyman b. Ahmed şöylece rivâyet etmektedir: Bize, Amr b. Husayn es-Sedûsî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ma'şer anlattı, o, Muhammed b. el-Munkedir'den... deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.
Derim ki: Ebû Ma'şer'in ismi Necîh'dir. Ve bu, hadis âlimlerine göre zayıf bir ravidir.
Yerine hac etmesini emrettiği takdirde, emrini yerine getirecek bir kimse bulabilen müzmin hasta, kötürüm ve oldukça yaşlanmış ihtiyar hakkında Şâfiî, böyle bir kişi bir bakıma güç yetirebilen, yol bulabilen bir kimsedir, demektedir. Bu da iki türlü olur:
Birincisi; kendisinin yerine haccedecek kişiyi ücretle tutabilecek bir mal bulabilen birisinin farz haccı yerine getirmesi gerekir, Bu, Ali b. Ebi Tâlib (radıyallahü anh)'in görüşüdür. Ondan rivâyet edildiğine göre, o, henüz hacca gitmemiş, oldukça yaşlı birisine, bir adamın ihtiyacını karşıla, o senin yerine haccetsin, dediği rivâyet edilmiştir. es-Sevrî, Ebû Hanîfe, onun arkadaşları, İbnü’l-Mübârek, Ahmed ve İshak da bu görüştedirler.
İkinci durum ise, kişinin bedelsiz olarak kendisine itaat edecek ve onun. yerine haccedebilecek bir kimseyi bulabilme halidir. Böyle birisinin de Şâfiî, Ahmed ve İbn Rahaveyh'e göre, yerine haccedecek kimseyi göndermesi gerekir. Ebû Hanîfe ise, bu şekilde karşılıksız olarak haccedecek kimsenin bulunmasıyla -hiçbir şekilde- hac gerekmez, der.
Şâfiî görüşüne, İbn Abbâs’ın rivâyet ettiği şu hadisi delil göstermektedir: Has'amlılardan bir kadın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle sordu: Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'ın kullarına haccı farz kılma emri, babama binek üzerinde duramayacak kadar kocamış bir ihtiyar iken ulaştı. Onun yerine haccedeyim mi? Hazret-i Peygamber; "Evet" diye buyurdu. Bu husus ise. Veda harcında olmuştu,
Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: O, bineğinin sırtı üzerinde doğru dürüst duramıyor. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Onun yerine haccet. Ne dersin, eğer babanın üzerinde bir borç bulunsaydı, sen onu ödeyecek miydin?" Kadın; Evet deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Allah'ın borcunun ödenmesi daha uygundur."
Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kızının kendisine itaat etmesi ve kendiliğinden onun yerine haccetmesi sebebiyle kişinin haccetmesini farz kılmıştır. Bu husus, kızın babasına itaati sebebiyle vacib olduğuna göre, ücretle birisini tutabilecek kadar mal bulabilmesi halinde, haccın ona vacib olması öncelikle sozkonusudur Eğer böyle bir kimseye haccının masrafları verilmekle birlikte, bu kişi, gönderenin emirlerine itaat etmeyecek olursa, sahih olan, böyle bir kimseyi ve onun kendisi yerine haccetmesini kabul etmekle yükümlü olmadığadır ve böyle birisine mal vermekle de kişinin hac edebilecek hale gelmeyeceğidir.
İlim adamlarımız derler ki: Has'amlı kadının hadisinden maksat, böyle birisi yerine haccetmenin tarz olduğunu ifade etmek değildir. Bundan maksat, sadece anne-babaya İyilik yapmayı, onların hem dünyevi, hem uhrevî maslahatlarına dikkat etmeyi, hem tabiat itibariyle, hem de şer'î yönden onlara menfaat sağlamayı kastetmektedir. Hazret-i Peygamber, kadının olumlu bir tepki gösterdiğini, babasına iyilik yapmak noktasında açıkça görülen samimi bir arzusunun bulunduğunu, ona hayır ve sevap ulaştırma isteğini görüp, haccın bereketinden mahrum kalmasından üzüldüğünü tesbit edince, ona bu şekilde karşılık vermiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber: Benim annem haccetmeyi adadı, fakat ölünceye kadar hac edemedi. Onun yerine hac edeyim mi? diye soran kadına da: "Sen onun yerine haccet. Çünkü annenin üzerinde bir borç olsaydı, ne dersin onun borcunu öder miydin?" diye sorunca, kadın da: Evet diye cevap vermişti.
İşte bunda bü gibi hususların nafileler ve Ölülere iyilik ve hayırlar ulaştırmak kabilinden olduğuna delâlet eden ifadeler vardır. Çünkü, gördüğünüz gibi, Hazret-i. Peygamber onlar yerine haccetmeyi borç ödemeye benzetmiştir. İcma ile kabul edilen görüşe göre ise, bir kimse borçlu olarak ölür ise, onun velisinin o borcu, kendi öz malından ödemesi icab etmez. Eğer tatavvu olarak bunu ödeyecek olursa, onun yerine bu borç da ödenmiş olur. Hadiste sözü geçen haccetmenin, kadının babası üzerine Tarz olmadığının delillerinden birisi de, kadının açıkça belirttiği "güç yetiremiyor" ifadesidir. Güç yetiremeyene de hac zaten farz değildir, İşte bu da böyle bir şeyin vacip olmayacağını ve farz olmadığını açıkça ortaya koyar O bakımdan hadisin baş tarafından kat'i olarak nefyolunan (farziyet) hususunun, sonunda zannî olarak sabit olması mümkün değildir. Zaten Hazret-i Peygamber'in: "Allah'ın borcunun ödenmesi daha bir lâyıktır" ifadesi de bunu ortaya koymaktadır. Çünkü bu hadisin zahiri üzere olmadığı icma ile kabul edilmiştir. Zira, kulun borcunun ödenmesinin önceliği vardır. Ve öncelikle kulların borçlarının ödenmeye başlanacağı icma ile kabul edilmiştir. Çünkü Âdemoğlu muhtaçtır, Yüce Allah'ın ise ihtiyacı yoktur. Bu açıklamaları İbnü'l-Arabî yapmıştır.
Ebû Ömer İbn Abdi'l-Berr'in naklettiğine göre ise, Mâlik ve arkadaşlarının görüşüne göre, Has'amlı kadın ile ilgili hadis, ona has bir hükmü ifade eder. Başkaları da şöyle demektedir: Bu hadiste bir ızdırap vardır. İbn Vehb ile Ebû Mus'ab şöyle demişlerdir: Bu, özel olarak baba hakkında böyledir. İbn Habib ise şöyle demektedir: Kendisini tutup kaldırabilecek kimsesi bulunmayan ve hac edemeyen yaşlı kimse ile, haccetmeksîzin ölen kimse hakkında vasiyet etmeyecek olsa dahi, evladının onun yerine haccedebileceği hususunda ruhsal varid olmuştur. Ve böyle bir hac, o kimse için yüce Allah’ın izniyle yeterli olur. Bu açıklamalar ise, kötürüm ve benzeri kimseler hakkında sözkonusudur.
Has'amlı kadının durumu ile ilgili hadisi, hadis İmâmları rivâyet etmiş olup, bu, el-Hasen'in: "Kadının, erkeğin yerine haccetmesi câiz değildir" şeklindeki görüşünü de reddetmektedir.
8- Yol Azığı Bulamayan Kimse, Yapılan Bağışı Kabul Edebilir mi?
İlim adamları, icrnâ' ile şunu kabul etmişlerdir: Şayet mükellefin yol azığı bulunmuyor ise, onun haccetmesi i'arz değildir. Eğer, yabancı bir kimse kendisine haccedeceği bir malı hibe olarak verecek olursa, bu konuda minnet alımda kalacağından dolayı icmâ' ile bunu kabul etmekle mükellef değildir.
Bir kişi, babasına bir mal hibe edecek olursa, Şâfiî şöyle demiştir: Böyle bir hibeyi kabul etmesi gerekir, Çünkü evlat, kişinin kendi kazanandandır. Ve bu hususta babaya minnet sözkonusu edilmez. Mâlik ve Ebû Hanîfe ise, böyle bir hibeyi kabul etmekle mükellef değildir, derler. Çünkü, böyle bir durumda baba oluşun saygısı ortadan kalkar. Zira bu durumda o, babasını mükâfatlandırmış, babasının hakkını ödemiştir, denilebilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
9. Haccetme İmkânı Olmakta Birlekte Haccetmemenin Hükmü ve Cezası:
Yüce Allah'ın:
"Kim inkâr ederse, bilsin ki doğrusu Allah, âlemlere muhtaç değildir" âyeti ile ilgili olarak, İbn Abbâs ve başkaları şöyle demişlerdir: Yani, kim haccın farz olduğunu inkâr eder ve onun yerine getirilmesi gerekli olmadığı görüşüne sahip olursa,,, demektir. Hasan-ı Basrî ve başkaları da derler ki: Şüphesiz, haccedebilecek gücü olmakla birlikte haccı terkeden bir kimse kâfirdin Tirmizî de el-Hâris yoluyla Ali (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim kendisini Allah'ın Evine ulaştıracak bineğe ve azığa sahip olur da haccetmeyecek olursa, artık o kimse, ister yahu di, isler hıristiyan ölsün. Çünkü, Allah, Kitabında: "Ona yol bulabilen herkesin, Beyt'i haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" diye buyurmaktadır." Ebû Îsa (et-Tirmizî) der ki; "Bu, garip bir hadistir. Biz bunu ancak bu yoldan biliyoruz. İsnadı hakkında tenkidlerde bulunulmuştur. Hilal b. Abdullah ise, meçhul bir ravidir- Haris de zayıf kabul edilmektedir."
Buna yakın bir rivâyet de Ebû Umame ile Ömer b. el-Hattâb (r. anhuma)’dan nakledilmektedir.
Abdu Hayr b. Yezid'den, o, Ali b. Ebî Talib (radıyallahü anh)'dan rivâyet edildiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) irad ettiği bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar, muhakkak Allah size, ona yol bulabilen kimselere haccetmeyi farz kılmıştır. Kim bunu yapmayacak olursa, hangi halde dilerse öylece ölsün. İster yahudi, ister hıristiyan, isterse de mecusî olarak (ölsün). Ancak hastalık, yahut zalim bir yönetici gibi bir özrü bulunması hali müstesna. Şunu bilin ki, bu şekilde (özrü bulunmayan) olan kimsenin şefaatimden de bir payı yoktur, Havz'ıma da gelmeyecektir."
İbn Abbâs da dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her kimin yanında kendisini hacca ulaştıracak kadar bir mal bulunup da haccetmez veya zekât düşen bir malı bulunup da onun zekâtını vermezse, ölüm esnasında geri döndürülmeyi isteyecektir." Ey İbn Abbâs, biz bu cezanın kâfirler hakkında sözkonusu olduğu görüşüne sahiptik, dediler. Bunun üzerine İbn Abbâs şöyle dedi: Bu hususta ben de size Kur'ân-ı Kerîm'den bir bölüm okuyayım:
"Ey îman edenler, mallarınız da, evlatlarınız da sizi Allah'ı zikretmekten alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir. Her hangi birinize ölüm gelip de: Rabbim beni yakın bir zamana kadar geciktirseydin de sadaka verseydim ve salihlerden olsaydım, diyeceği vakit gelmeden evvel, Bizim size verdiğimiz rızıktan infak edin."
el-Hasen b. Salih, Tefsir'inde der ki: "(Beni döndürün) ki, zekât vereyim, hac edebileyim (diyecektir, anlamındadır)".
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivâyet edildiğine göre, bir adam kendisine bu âyet-i kerîme hakkında soru sormuş, o da şöyle buyurmuştur: "Her kim, hac eder de bundan bir sevap ummaz, yahut (haccetmeyip) oturur da bir ceza alacağından korkmazsa, onu inkâr etmiş olur."
Katâde, el-Hasen'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Ben, belli başlı şehirlere bir takım kimseler göndermek istedim. Bunlar, malı bulunduğu halde haccetmeyenleri tesbit etsinler ve onu cizyeye bağlasınlar.
İşte yüce Allah'ın:
"Kim inkâr ederse bilsin ki, doğrusu Allah, âlemlere muhtaç değildir" âyeti bunu anlatmaktadır.
Derim ki: Bu âyet, haccı terketmenin ağır bir vebal olduğunu ifade etmek sadedindedîr. Bundan dolayı ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme şunu ihtiva etmektedir: iler kim gücü yettiği halde haccetmeksizin ölecek olursa, onun hakkında tehdit sözkonusu olur ve başkasının onun yerine haccetmesi yeterli olmaz. Çünkü, başkasmın haccetmesi, üzerinden farzı kaldırmış olsaydı, elbetteki tehdit de sözkonusu olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
Saîd b. Cübeyr de der ki: Gücü yettiği halde haccetmeyen bir komşum ölecek olsa, gidîp onun cenaze namazını kılmam.
98
De ki: "Ey kitab ehli, Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah'ın âyetlerini İnkâr ediyorsunuz?"
Âyetin tefsiri için bak:99
99
De ki: "Ey kitab ehli siz, (gerçeği) gördüğünüz halde Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek, Îman edenleri niçin o yoldan çeviriyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir."
Yüce Allah'ın:
"Deki: Ey kitap ehli...niçin Allah'ın yolundan çeviriyorsunuz" buyruğundakî:
"Çeviriyorsunuz" âyeti, Allah'ın dininden döndürüyorsunuz demektir. el-Hasen ise bu kelimeyi şeklinde okumuş olup, bunlar da: den gelen iki ayrı söyleyiştir.
Tıpkı kokuşan eti anlalmak üzere: demek ile, yine kokup değişmesini anlatmak üzere kullanılan tulleri gibi.
"Onu eğri göstermeye yeltenerek" âyetinde:
"Onlara ölçerek verdiklerinde..." (el-Mutaffifin, 83/3.) âyetinde de olduğu gibi, "lâm" harfi hazf edilmiştir. Meselâ; Ona bunu istedim; denildiği gibi, "lâm" harfi kullanılmaksızın da denilir. Ona yardım eltim, anlamındadır.
Eğrilik: Dinde, sözde ve davranışla meyletmek, sapmak ve doğru yoldan uzaklaşmak demektir, harfi üstün okunursa duvar ve benzeri dosdoğru olan herşey hakkında eğriliği anlatmak için kullanılır. Bu açıklamalar Ebû Ubeyde ve başkalarından nakledilmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Davetçiye hiçbir tarafa eğrilmeden uyup giderler" (Tâ-Hâ, 20/108) da, onun çağrısından eğrilip başka tarafa dönemezler, anlamındadır. Belli bir yer hakkında, orda ikâmet edip durdu, manasına kullanılır ki, duran anlamını veren ism-i faili şeklinde gelir. Şair der ki:
"Olur ki onların boş arsalarını yahut çadırlarının izlerini görürüz,
Diye siz de bizimle birlikte kalır mısınız?"
"Eğri adam" huyu kötü adam demektir. Ayaklarında nisbeten eğrilik bulunan atların halini anlatmak üzere de bu kökten gelen kelimeler kullanıldığı gibi, "el-A'veciyye" önceleri cahiliyye döneminde bilinen bir at çeşidi idi. Bunun, -fazla aralık olmaksızın- ayaklar arasında mesafelerin uzaklığını anlattığı da söylenmiştir ki, bu da at için övücü bir özelliktir.
Yüce Allah'ın:
"Siz, gördüğünüz halde" âyeti, aklınız erdiği halde anlamındadır. Bu, siz Tevrat'ta Allah'ın kendisinden başka hiçbir dini kabul etmediği din İslâm'dır, yazısını gördüğünüz ve buna tanıklık ettiğiniz halde anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü Tevrat'ta, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın nitelikleri de yazılıdır.
100
Ey îman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir zümreye itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak geri çevirirler.
Bu âyet-i kerîme, Evs ile Hazrecliler arasında fitneyi -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ardı arkası kesildikten sonra- yeniden körüklemek isteyen bir yahudi hakkında inmiştir. Bu yahudi aralarında oturmuş ve onlara iki kabileden birisine mensub birisine ait ve aralarındaki Savaşa dair söylemiş olduğu bir şiiri okudu. Bu sefer, diğer kabile şöyle demişti. Bizim şairimiz de filan filan gün hakkında şöyle dedi. Bunun sonucunda olaydan bir parça etkilenmiş gibi oldular ve şöyle dediler: Haydi gelin -önceden olduğu gibi Savaşı bir daha alevlendirelim- Bunun üzerine onların bir bölümü: Ey Evslîler geliniz. Diğerleri ise, ey Hazrecliler geliniz, diye seslendiler. Bir araya toplandılar, silahlarını aldılar, Savaşmak üzere dizildiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da geldi. Ve iki saf arasında durarak, yüksek sesle bu âyet-i kerimeyi okudu, Evslilerle, Hazrecliler Hazret-i Peygamberin sesini işitince ona kulak verip dinlediler. Okumasını bitirince silahları bıraktılar, biribirlerinin boyunlarına sarılıp ağlaşmaya başladılar. Bu açıklama, İkrime, İbn Zeyd ve İbn Abbâs'tan rivâyet edilmiştir.
Bu şekilde şiir okunmasını sağlayan kişi, yahudi Şâs b. Kays idi. O, Evslilerle Hazreclîler arasına daha önce aralarında cereyan eden Savaşları hatırlatacak kimseyi göndermişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise gelip onlara durumlarını hatırlattı. Böylelikle onlar, bu işin şeytanın bir dürtüsü ve düşmanlarının bir tuzağı olduğunu anladılar. Ellerinden silahlarını bıraktılar, ağladılar, biribirlerinin boyunlarına sarıldılar. Daha sonra da dinleyip itaat edenler olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gittiler. Bunun üzerine yüce Allah da:
"Ey Îman edenler," yani Evs ve Hazrecliler
"eğer kendilerine kitap verilenlerden bir zümreye" yani, Şâsa ve arkadaşlarına
"İtaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak geri çevirirler" âyetini inzal buyurdu
Cabir b. Abdullah dedi ki: Bu isimize muttali olmasından en çok hoşlanmadığımız kişi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) idi. O da geldi ve bize eliyle işaret etti, biz de bu işten vazgeçtik, Allah da aramızı bulup barıştırdı. Bunun üzerine biz (bu işe muttali olduğundan dolayı) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın haberdar olmasından daha çok sevindiğimiz kişi olmadı. Ve ben, başı itibariyle ondan daha çirkin ve daha vahşetli, sonu itibariyle de ondan daha güzel bir gün görmedim.
101
Allah'ın âyetleri size okunur, aranızda da Peygamberi bulunurken, nasıl kâfir olurdunuz? Kim Allah'a sımsıkı sarılırca muhakkak doğru yola iletilmiştir.
Yüce Allah, bu ifadeyi hayret üslûbu ile kullanmıştır. Yani:
"Allah'ın âyetleri" Kur'ân-ı Kerîm,
"size okunup, aranızda da Peygamberi" Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)
"bulunurken, nasıl kâfir olursunuz?" İbn Abbâs dedi ki: Cahiliyye döneminde Evs ile Hazrec arasında oldukça kötü bir Savaş sürüp gidiyordu. (İslâm'dan sonra) aralarında cereyan eden bu olayları sözkonusu ettiler, biribirlerine karşı kılıç çekerek ayaklandılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gidildi, bu durumdan ona söz edildi, O da yanlarına vardı. Bunun üzerine şu:
"Allah'ın âyetleri size okunup, aranızda da Peygamberi bulunurken,.." âyetinden itibaren,
"Siz, bir ateş uçurumunun tam kenarındayken, sizi oradan kurtardı" (âyet 103) âyetine kadar olan bölüm nazil oldu.
Bu âyeti kerîme(ler)in kapsamına, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı görmeyenler de girer. Çünkü, onların arasında kalan Hazret-i Peygamber'in sünneti, bizzat onu görmenin yerini alır ez-Zeccâc der ki: Bu hitabın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabına has olması da mümkündür. Çünkü, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında bulunuyor, onlar da onu görüyorlardı. Aynı şekilde bu hitabın ümmetin tümüne olması da mümkündür. Çünkü, onun eserleri, alâmetleri, ona verilmiş bulunan Kur'ân-ı Kerîm, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın aramızda imiş gibi yerini tutmaktadır. İsterse biz onu görmeyelim. Katâde de der ki: Bu âyet-i kerimede gayet açık iki büyük alâmet vardır. Bunların birisi Allah'ın Kitabı, diğeri Allah'ın Peygamberidir. Allah'ın Peygamberi geçip gitti, Allah'ın Kitabına gelince, Allah onu aralarında kendi katından bir nimet ve rahmet olmak üzere kalıcı bıraktı. Allah'ın helâl ve haramı, ona itaat ve masiyet orada belirtilmiştir.
Nasıl", nasb mahallindedir Edatın sonundaki "f harfi, Halil ve Sîbeveyh'e göre, İki sakin harfin yanyana gelmesi dolayısıyla nasb olunmuştur. Bu harf için, fethanın tercih edilme sebebi, "fâ"dan önceki harfin "yâ" olmasıdır. "Yâ" ile esreyi bir arada teleffuz ağır geldiğinden (üstün) olmuştur.
Yüce Allah'ın:
"Kim Allah'a sımsıkı sarılırsa", kim Allah'ın dinine ve itaatine sımsıkı sarılarak korunursa, "muhakkak doğru yola İletilmiştir." Doğru yolu izleme muvâfakiyeti ona ihsan edilmiş ve gösterilmiştir.
İbn Cüreyc,
"Allah'a sımsıkı sarılırsa" âyetini, Allah'a îman ederse diye açıklamıştır, Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Her kim Allah'a sımsıkı sarılırsa; yani kim Allah'ın ipi olan Kur'ân-ı Kerîm'e sıkı sıkıya yapışırsa, demektir. Çünkü onun vasıtasıyla başkasından vazgeçer ve başkasına karşı korunacak olur ise, bu kökten gelen ifadeler kullanılır. ifadesi ise, kendisi ile korunulacak şeyi ona hazırladım, anlamındadır. Bir şeye sımsıkı yapışan, sarılan herkes hakkında mu'sim ve mu'tasim denilir. Bir şeyi önleyen herseye de âsim denilir. Ferazdak der ki:
"Ben asımlar (koruyucular) olan Temim oğullarının oğluyum
Gece ve gündüzün en büyük musibetleri geldiğinde."
Şair Nâbiğa da der ki:
"Korkusundan dolayı gemi tayfası sımsıkı saran (mu'tasım);
Alabildiğine yorulan, kendisini ter bastıktan sonra geminin dümenine.
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Sımsıkı sarılmış (mu'sim) olarak, o işte kendisini şarta bağladı;
Ve bunun için sebeplere yapışmayı bıraktı ve tevekkül etti."
Bir kimsenin açlığını Önlemeyi ifade etmek için de: (........) denilir. Araplar, yemek, bir kimsenin açlığını önlediği vakit derler. İşte bundan dolayı Sevîk (kavut)a da "Ebû Âsım" künyesini vermişlerdir. Ahmed b. Yahya dedi ki: Araplar ekmeğe âsim ve câbir ismini verirler. Daha sonra şu beyiti okudu:
"Sen beni kınama, bunun yerine câbiri (ekmeği) kına.
Çünkü çirkin sözleri söylemek zorunda beni bırakan câbirdir."
Yine Araplar, ekmeğe âmir ismini da verirler, dedi ve şu beyiti okudu:
"Ebû Mâlik (açlığın künyesi) mûtad olarak yanıma
Öğle vakitleri gelir Gelir de yükünü âmirin (ekmeğin) yanında bırakır."
102
Ey îman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.
Bu âyete dair açıklamala fimizi tek başlık halinde sunacağız:
Buhârî'nin Murre'den, onun da Abdullah'tan rivâyetine göre, Abdullah şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah'tan gereği gibi korkmak, O'na itaat edilmesi ve asi olunmaması, anılıp unutulmaması, O'na şükredilip, nankörlük edilmemesi şeklinde olur."
İbn Abbâs der ki: Bu, bir göz açıp kırpacak kadar bir zaman dahi Allah'a asî olmamaktır,
Müfessirlerin açıkladıklarına göre, bu âyet-i kerîme nazil olunca, Ashab-ı Kiram, âyetin ağırlığım hissederek: Ey Allah'ın Rasûlü, buna kim güç yetirebilir? diye sordular. Bunun üzerine Yüce Allah:
"O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun" (Teğâbün, 64/16) âyetini indirdi ve bu âyet-i kerimeyi nesh etti.
Bu açıklama Katâde, er-Rabî’ ve İbn Zeyd'den nakledilmektedir. Mukâtil der ki: Âl-i İmrân'da bu âyetin dışında neshedilmiş bir âyet da yoktur.
Bir diğer görüşe göre Yüce Allah'ın:
"O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun" âyeti bu âyet-i kerimeyi açıklamaktadır.
Yani, siz gücünüz yettiğince ve nasıl kormak gerekiyorsa öylece Allah'tan korkun.
Bu, daha doğru bir açıklamadır. Çünkü nesih, ancak İki âyet-i kerimenin bir arada anlaşılmasına (cem'a) imkân olmadığı halde sözkonusu olur. Bir arada bunları anlamak mümkün olduğundan dolayı, neshe gitmemek daha uygundur.
Ali b. Ebi Talha'nın rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiş: Yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler,, Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun" âyet-i kerimesi nesholmuş değildir, "Nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun" âyetinin anlamı ise, Allah yolunda nasıl cihad etmek gerekiyorsa öylece cihad etmeleri, Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından etkilenmemeleri ve kendilerinin de çocuklarının da aleyhine dahi olsa, adaleti uygulamaları demektir.
en-Nehhâs der ki: Müslümanların âyet-i kerimede sözü edilen her bir şeyi yerine getirmeleri bir farzdır ve bunda nesh vaki olmamıştır.
Yüce Allah'ın:
"Ve ancak müslümanlar olarak can verin" âyetinin anlamı ise, daha önce Bakara Sûresi'nde (2/132, ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
103
Topluca Allah'ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz düşmanlar idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştirdı. O'nun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz. Siz bir ateş uçurumunun tam kenarındayken, sizi oradan O kurtardı. Doğru yola eresiniz diye Allah, âyetlerini size işte böylece açıklar.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız;
1. Allah'ın İpine Sarılmak:
Yüce Allah'ın:
"Sarılın" âyetindeki (isim-mastar) ismet, korunmak demektir. İşte "bezraka"ye ismet denilmesi burdan gelmektedir, Bezraka ise, kafilenin korumaya alınması demektir. Bu da kafile ile birlikte, kafileyi rahatsız edecek kimselere karşı koruyacak kimseleri göndermek suretiyle olur. İbn Haleveyh der ki: Bezraka kelimesi Arapça değildir. Farsça bir kelimedir. Araplar bunu arapçalaştırmışlardır. O bakımdan; sultan, kafile ile birlikte bir bezraka gönderdi, denilir.
Habl (İp): müşterek (birçok anlam için ortak olarak kullanılan) bir kelimedir. Dilde asıl anlamı ise, kendisi aracılığı ile istenilen ve gerek duyulan şeye ulaşılan sebep demektir. el-Habl, boyun ve omuzu birbirine bağlayan ip. Yine, kumdan uzunca devam eden dalga da bu anlamdadır. (Haccetmek üzere gelen bedevî Arabın sözlerinin nakledildiği) Hadîs-i şerîfteki: "Allah'a yemin ederim, üzerinde vakfe yapmadığım bir habl yoktur. Benim haccım oldu mu? şeklindeki ifadesi de bu anlamdadır. Yine habl, hayvanın burnundan bağlanan yulara da denilir. Ahid ve ant anlamına da gelir el-A'şâ der ki:
"Eğer bir kabilenin ahidleri (hıbâl) ona (deveme) sınırları geçirirse;
O vakit o, senin için başka bir kabileden ahid alır."
Buradaki ahid'den kastı da emândır.
Habl, aynı mamanda büyük musibet anlamına da gelir. Kuseyyir der ki:
"Ey Azze, iyice anlamak için acele etme!
Samimi mi geldiler laf getirenler, yoksa musibetlerle (hanl'in çoğulu: hebûl ile) mi?
Hibâle ise, avcının şebekesine denir. Alıid anlamında olanı müstesna, bütün bunların hiçbirisi âyet-i kerimede kastedilmiş değildir. Bu açıklama İbn Abbâs'tan gelmiştir. İbn Mes'ûd ise der ki: Allah'ın ipi, (hablullah) Kur'ân-ı Kerîmdir. Ali ve Ebû Said el-Hudrî de bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet ettiği gibi, Mücâhid ve Katâde'den de buna benzer bir açıklama rivâyet edilmiştir. Ebû Hazret-i Muâviye'nin el-Hecerî'den, Onun, Ebû'l-Ahvas'dan, Onun da Abdullah'dan rivâyetine göre Abdullah şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz bu Kur'ân-ı Kerîm hablullahtır (Allah'ın ipidir)."
Taki b. Mahled rivâyetle der ki: Bize Yahya b. Abdulhamid anlattı, bize, Huşeym el-Avvam b. Havşeb'den anlattı, o, eş-Şa'bi'den, O, Abdullah b. Mes'ûd'dan rivâyetle dedi ki:
"Topluca Allah'ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin" âyeti cemaat olun demektir. Yine ondan ve başkalarından çeşitli yollarla böyle bir açıklama rivâyet edilmiştir. Bütün bunların manası birbirine yakın ve birbiriyle iç içedir. Şüphesiz yüce Allah, birbirimizle kaynaşmamızı emretmekte ve ayrılığı yasaklamaktadır. Çünkü ayrılık, (tefrika) helâk olmaktır, cemaat ise kurtuluştur. Şöyle diyen İbnü'l-Mübârek'e Allah'ın rahmeti olsun:
"Şüphesiz cemaat hablullahtır. Ona yapışın,
Onun sapasağlam kulpuna yapışarak korunun."
2. Geçmiş Ümmetlerdeki Tefrika ve İslâm Ümmetinin Çeşitli Fırkaları:
Yüce Allah'ın:
"Ve ayrılığa düşmeyin" âyeti, yahudiler ve hıristiyanlar kendi dinlerinde ayrılığa düştüğü gibi, siz de dininizde ayrılığa düşmeyin, demektir. Böyle bir açıklama İbn Mes'ûd ve başkalarından nakledilmektedir. Bunun hevâ ve değişik maksatlara uyarak tefrikaya düşmeyiniz, bunun yerine Allah'ın dininde kardeşler olunuz, anlamında olması da mümkündür. Böylelikle bu, onların biribirleriyle olan ilişkilerini koparmalarım, biribirlerine sırt çevirmelerini önlemiş olur. Bundan sonra gelen yüce Allah'ın şu âyetleri de bu anlama delildir:
"Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz, düşmanlar idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırdı. Onun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz."
Bununla birlikte bu âyet-i kerimede fer'î konularda ayrılığın haram olduğuna bir delil yoktur. Çünkü bu, ihtilâf değildir. Zira ihtilâf, kaynaşmanın ve bir araya gelmenin imkânsız olduğu şeyler hakkında kullanılır. İçtihada dayalı meselelerin hükmünde ihtilâfa gelince, bu konularda ihtilâf, farzların delillerinden çıkartılması ve Şeriatın anlam inceliklerinin ortaya çıkartılmak istenmesi dolayısıyladır. Ashab-ı Kiram da değişik olayların hükümleri hakkında ihtilâf edegelmiştir. Buna rağmen onlar, biribirleriyle ülfet halindeydiler, kaynaşma halindeydiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Ümmetimin ihtilafı bir rahmettir" diye buyurmuştur.
Yüce Allah, ancak fesada sebep teşkil eden ihtilafı men etmiştir. Tirmizînin Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yahudiler yetmiş bir yahut yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Hıristiyanlar da buna yakın sayıda fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır." Tirmizî der ki: Bu sahih bir hadistir.
Yine bu hadisi, İbn Ömer'den şöylece rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz İsrailoğulları’nın başına gelenlerin aynısı adım adım ümmetimin de başına gelecektir, O kadar ki, onlardan herhangi bir kimse, annesine açıkça varıyor ise, ümmetimden de bu işi yapan çıkacaktır. Ve şüphesiz İsrailoğulları yetmiş iki millete (fırkaya) ayrılmıştır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi cehennemde olacaktır. Bir tanesi müstesna." Peki bu fırka hangisidir? Ey Allah'ın Rasûlü! diye soran ashaba, Hazret-i Peygamber: "Benim ve ashabımın yolunu takib edenler" diye cevap vermiştir. Bu hadisi, Abdullah b. Ziyad el-İfrîkî yoluyla, Abdullah b. Yezid'den, o, İbn Ömer senediyle rivâyet etmiş ve: Bu, hasen, garib bir hadistir. Biz bunu ancak bu yoldan gelen rivâyetiyle biliyoruz, demiştir/3'
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Abdullah el-Ifrikî, sika bir ravidir. Kavmi onun sika olduğunu belirtip ondan övgüyle söz ettiği halde, başkaları da onun zayıf olduğunu belirtmişlerdir.
Ebû Dâvud da Sünen'inde, Muâviye b. Ebi Süfyan'dan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Şüphesiz sizden önceki kitap ehli kimseler yetmiş iki millete (fırkaya) ayrıldılar. Ve şüphesiz bu millet, pek yakında yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yetmiş iki fırkası cehennemde bir tanesi cennette olacaktır. Bu ise, cemaattir. Benim ümmetimden öyle bir takım topluluklar çıkacak ki, bu hevalar onlarda, bir kişinin bünyesinde yayılıp girmedik hiçbir damar, hiçbir eklem bırakmayan kuduz hastalığının yayıldığı gibi yayılacaktır."
İbn Mâce'nin Sünen'inde de Enes b. Mâlik'ten şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim yalnızca Allah'a ihlâs, O'na hiçbir kimseyi ortak koşmaksızin ibadet, namaz kılmak ve zekât vermek üzere dünyadan ayrılırsa, O, Allah kendisinden razı olmuş olarak Ölmüş olur," Enes dedi ki: İşte bu, rasûllerin getirdiği ve sözlerin bir birine karışıp hevâların ihtilâfa düşmeden önce tebliğ ettikleri, Allah'ın dinidir. Bunu doğrulayan âyet ise, yüce Allah'ın Kitabında nazil olan son âyetler arasındadır. Yüce Allah buyuruyor ki:
"Eğer tevbe ederlerse" yani, putları ve putlara ibadeti terk ederlerse
"ve namaz kılıp zekât verirlerse..." (et-Tevbe, 9/5) Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:
"Eğer tevbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse, artık dinde kardeşlerinizdir." ( et-Tevbe, 9/11) Bunu, Nasr b. Ali el-Cehdamî'den, o, Ebû Ahmed'den, o, Ebû Cafer er-Razî"den; o, er-Rabi b. Enes'den, o, Enes yoluyla rivâyet etmiştir.
Yetmişiki Fırka:
Ebû'l-Ferac el-Cevzî de der ki: Şayet bu fırkalar bilinmekte midir denilecek olursa, buna cevap şudur: Bizler, ayrılmanın tefrikanın gerçekleştiğini biliyoruz. Fırkaların asıllarını da biliyoruz. Her bir fırkadan belli bir kesimin yine birçok fırkalara da ayrıldığını görüyoruz. Her ne kadar bütün bu fırkaların isimlerini ve görüşlerini tamamıyle bilemiyor isek dahi, bizler, bunlar arasında çıkmış bulunan şu asıl fırkaları biliyoruz: Haruriye, Kaderiyye, Cehmiyye, Murcİ'e, Rafizîler ve Cebriyye... Kimi ilim ehli de der ki: İşte bütün sapık fırkaların aslı bu altı fırkadır. Bunların herbirisi de on iki fırkaya ayrılmıştır. Böylelikle bunların toplamı yetmiş iki fırka etmektedir:
Haruriyye oniki fırkaya ayrılmıştır. Bunların birincisi,
Ezrakîlerdir. Derler ki: Biz hiçbir kimsenin mü’min olduğunu bilemeyiz. Kendi görüşlerini kabul edenlerin dışında bütün ehl-i kıbleyi tektir ederler.
İbâziye der ki: Bizim görüşümüzü kabul eden mü’mindir, ondan yüz çeviren ise münafıktır.
Sa'lebîler der ki: Allah herhangi bir kaza veya kader tayin etmemiştir.
Nazimiye der ki: Biz imanın ne olduğunu bilmiyoruz. Ve bütün yaratıklar mazurdur.
Halefiye'nin iddiasına göre ise, erkek olsun, kadın olsun kim cihadı terk ederse o kimse kâfir olur
Kuziyye (bazı nüshalarda: Kureviyye, bazılarında da Kudriyye) derler ki: Kimsenin kimseye dokunmaya hakkı yoktur. Çünkü onun pislikten temiz olup olmadığını bilemez, Tevbe edip gusledinceye kadar onunla oturup yemek yiyemez.
Tenziyye der ki: Kimse kimseye malım veremez. Çünkü belki o kişi malı hakkeden bir kimse değildir. Bunun yerine hak ehli ortaya çıkıncaya kadar onu yere gömer.
Şemrâhiyye der ki: Yabancı kadınlara dokunmakta bir sakınca yoktur. Çünkü onlar bir çeşit reyhandırlar.
Ahnesiyye der ki; Ölmüş bir kimseye ölümünden sonra ne hayır ulaşır, ne de şer,
Hakemiyye der ki: Her kim bir yaratılmışın hükmüne başvurursa o kimse kâfirdir.
Mu'tezite der ki: Biz, Ali ve Hazret-i Muâviye'nin durumu hakkında şüphedeyiz. O bakımdan bizler her iki kesimden de beriyiz.
Meymûniyye der ki: Bizim sevdiklerimizin rızası ile olmadıkça kimse İmâm olamaz.
Kaderiyye de oniki fırkaya ayrılmıştır.
Bunlardan el-Akmeriyye şu iddiadadır: Yüce Allah'ın adaletinin şartlarından birisi de kullarını kendi işlerinde serbest bırakması ve kendilerinin masîyet işlemelerine de engel olmasıdır.
Seneviyye'nin İddiasına göre ise, hayır Allah'tan, şer şeytandandır.
Mu'tezile, Kur'ân-ı Kerîm’in mahlûk olduğunu söyleyip, rububiyetin sıfatlarını inkâr eden kimselerdir.
Keysaniyye şöyle der: Bizler bu fiillerin Allah'tan mı, kullardan mı olduğunu bilemiyoruz. Aynı şekilde, daha sonra insanlar sevap mı görecek, ceza mı görecekler onu da bilemiyoruz.
Şeytaniye der ki: Allah şeytanı yaratmamıştır.
Şerikiye der ki: Küfür dışında bütün kötülükler kaderle tesbit edilmiştir.
Vekmiye der ki: Yaratıkların fiillerinin ve sözlerinin bir zatı (hakiki kişiligi) yoktur. Hasenenin de, seyyienin de bir zatı yoktur,
Zibriyye der ki (bazı nüshalarda Zebunediyye): Allah'tan indirilmiş olan her bir kitap ile amel haktır. İster neshedici olsun, ister nesh edilmiş olsun.
Mes'adiyye akımı nüshalarda Mütebberiyeb'nin iddiasına göre, isyan edip sonradan tevbe edenin tevbesi makbul değildir.
Nâkisiye'nin iddiasına göre ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a olan bey'ati nakzeden (yani bozan) için günah yoktur.
Kasıhyye ise, İbrahim b. en-Nazzam'ın; her kîm Allah'ın bir şey olduğunu İddia ederse, o kimse kâfirdir, şeklinde sözüne tabi olmuşlardır.
Cehmiyye de aynı şekilde on iki fırkaya ayrılmıştır.
Muattıle'nin iddiasına göre, insan vehminden geçen her bir şey mahluktur, Allah'ın görüleceğini iddia eden kâfirdir.
Mureysiye der ki: Allah'ın sıfatlarının çoğunluğu mahluktur.
el-Meltezika ise, yaratıcı yüce Allah'ı her yerde kabul etmişlerdir.
Vâridiyye der ki: Rabbini bilen kimse cehenneme girmez. Oraya giren de bir daha ebediyyen çıkmaz.
Zenadika akımı nüshalarda ZeyarikaJ der ki; Hiçbir kimse rabbi olduğunu ileri süremez. Çünkü böyle bir iddia ancak duyuların idrâkinden sonra mümkün olabilir. İdrak olunamıyan bir şeyin varlığından ise söz edilemez.
Harkiyye'nin iddiasına göre, kâfiri ateş yalnız bir defa yakar, ondan sonra da ebediyyen yakılmış olarak kalır ve ateşin sıcaklığını duymaz.
Mahlûkiyye'nin İddiasına göre Kur'ân mahlûktur (yaratılmıştır).
Fâniye'nin iddiasına göre, cennet ve cehennem fanidir, yok olacaktır. Aralarından; bunlar yaratılmamıştır diyenleri de vardır.
Abdiyye akımı nüshalarda î'riyyeb ise, peygamberleri İnkâr eder ve peygamberler aslında hakim (filizof) kimselerdir, derler.
Vakifiyye der ki: Biz, Kur'ân mahlûktur demeyiz, değildir de demeyiz.
Kabriyye ise, kabir azabını ve şefaati inkâr ederler.
Lafuziyye der ki: Brzim Kur'ân'ı teleffuz etmemiz mahluktur.
Murcie de on iki fırkaya ayrılmıştır
Târikiyye der ki: Yüce Allah'ın yaratıkları üzerinde kendisine îman dışında farz kıldığı bir yükümlülük yoktur. Her kim ona îman ederse dilediği her şeyi yapabilir.
Sâibiyye der ki: Yüce Allah, halkını dilediklerini yapsınlar diye sâib (serbest.) bırakmıştır.
Râciyye der ki: İtaat edene itaatkâr, isyan edene de isyankâr denilmez. Çünkü bizler, Allah nezdinde onun için neler olduğunu bilemiyoruz.
Sâlibiyye (bir nüshada: Şâkkiyye) derler ki: İtaat imandan değildir.
Beklşiyye (üç nüshada: Beyhesiyye, bir nüshada da Beysemiyye) derler ki: Îman bir ilimdir. Hakkı batıldan, helâli haramdan ayırd edecek bilgiye sahip olmayan bir kimse kâfirdir.
Ameliyye der ki: Îman bir ameldir.
Mankusiyye der ki: Îman artmaz ve eksilmez.
Mustesniye der ki: İstisna (inşallah ben mü’minim, demek) imandandır
Müşebbihe der ki: (Allah'ın) görmesi bir görme gibidir, eli de bir el gibidir.
Haşviyye der ki; Bütün hadislerin hükmünü bir kabul ederler Onlara göre, nafileyi terkeden bir kimse tarzı terketmiş kimse gibidir.
Zahiriyye ise, kıyası kabul etmeyenlerdir.
Bid'ıyye ise, bu ümmet arasında bid'atleri İlk olarak ortaya koyan kimselerdir.
Râfızîler de oniki fırkaya ayrılmışlardır
Alevîler derler ki: Risalet görevi Ali'ye idi. Ancak Cebrâîl yanlışlık etti.
Emriyye derler ki: Ali, Muhammed'le emrinde apeygamberlik işindeb ortaktır.
Şia der ki: Ali (radıyallahü anh), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sonra onun vasisi ve velîsidir. Ümmet ondan başkasına bey'at etmek suretiyle kâfir olmuştur.
İskakiyye der ki: Nübüvvet Kıyâmet gününe kadar kesintisiz olarak devam edecektir. Ehl-i Beyt ilmini bilen herkes peygamberdir.
Nâvusiyye der ki: Ali ümmetin en faziletlisidir. Her kim ondan başkasını ondan faziletli bilirse, kâfir olur.
İmâmiye der ki: Dünya, Hüseyin soyundan gelen bir İmâm olmaksızın var olmasına imkân yoktur, İmâma, Cebrâîl (aleyhisselâm) ilim öğretir. O öldü mü, onun yerine bir başkasını getirir.
Zeydiye der ki: Hüseyin soyundan gelenlerin hepsi, namazlarda İmâmdır. Onlardan birisinin bulunduğu yerde başkalarının arkasında namaz câiz değildir. İyi olsunlar, olmasınlar.
Abbasiye; Hazret-i Abbas'ın halifelik konusunda başkalarından önce geldiğini iddia ederler.
Tenâsukiyye der ki: Ruhlar arasında tenasüh vardır. İyilik yapan bir kimsenin ruhu çıkar ve onun yaşaması ile mutlu olacak bir canlıya girer.
Rec'ıyye'nin iddiasına göre, Hazret-i Ali ve arkadaşları dünyaya geri dönerler ve düşmanlarından İntikam alırlar.
Lâine (veya Lâiniyye) ise, Hazret-i Osman, Hazret-i Talha, Hazret-i Zübeyr, Hazret-i Muâviye, Ebû Mûsa, Hazret-i Âişe ve başkalarına lanet okurlar.
Mutarabbisa abidlerin kılığına girerler ve her bir çağda işi kendisine nisbet edecekleri birisini nasb ederler. Onun bu ümmetin Mehdisi olduğunu iddia ederler. O kişi öldü mü, bir başkasını nasb ve tayin ederler.
Cebriyye de oniki fırkaya ayrılmıştır. Bunlardan bir tanesi
el-Muztariyye ismini alır. (Bazı nüshalarda Muztaribe). Bunlar derler ki: Hiçbir insanoğlunun yaptığı bir fiil yoktur. Aksine her şeyi yapan Allah'tır.
Efâliye der ki: Bizim yaptığımız bazı fiillerimiz vardır. Fakat, bizim o konuda bir istitaatımız (yapıp yapmama gücümüz) yoktur, Bizler, ancak bir iple bir tarafa sürüklenen hayvanlar gibiyiz.
Mefrâğiyye der ki: Her şey yaratılmış bulunmaktadır. Şu anda hiçbir şey yaratılmamaktadır.
Neccâriyye'nin iddiasına göre, yüce Allah insanları, yaptıkları fiillerinden dolayı değil, kendi fiili dolayısıyla azaplandırmaktadır.
Mennâniyye der ki: Sen kalbinden geçene bak ve kalbinde hayır diye benimsediğin şeyi yap.
Kesbiyye der ki: Kul ne bir sevap kapanır, ne de cezayı gerektirecek bir şey.
Sâbikiyye der ki: İsteyen amel etsin, isteyen amel etmesin. Çünkü mutlu olan kimseye günahlarının bir zararı olmaz, bedbaht olan kimseye de iyiliğinin faydası olmaz.
Hibbiyye der ki: Her kim Yüce Allah'ın muhabbetinden bir kâse içecek olursa, onun üzerinden İslâm'ın rükünleriyle ibadet mükellefiyeti kalkar.
Havfiyye der ki: Yüce Allah'ı seven bir kimse O'ndan korkamaz. Çünkü seven sevdiğinden korkmaz.
Fikriyye (bazı nüshalarda Firkiyye, bir nüshada Nekriyye şeklindedir) der ki: Kimin ilmî artarsa, o oranda üzerinden ibadet düşer.
Haşebiyye der ki: Dünya bütün kullar arasında eşittir. Ataları Âdem'in kendilerine bıraktığı miras bakımından birinin ötekine bir üstünlüğü yoktur.
Menniyye der ki: Fiil de bizdendir, istitâa (fiile güç yetirebilmek) da bize aittir.
Yüce Allah'ın izniyle En'âm Sûresi'nin sonlarında da (6/153- âyet) bu ümmette daha fazla görülen tefrikaya dair açıklamalar gelecektir.
İbn Abbâs, Simek el-Hanifi'ye şöyle demiş: Ey Hanifi, cemaatten ayrılma, cemaatten ayrılma. Çünkü bundan önceki ümmetler tefrikaya düştükleri için helâk oldular. Sen, yüce Allah'ın:
"Topluca Allah'ın İpine sarılın ve ayrılığa düşmeyin" âyetini hiç işitmedin mi?
Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz Allah sizin için üç şeyden hoşnud olur ve sizin için üç şeyi de hoş görmez. Ona ibadet edip kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanızdan, Allah'ın ipine topluca sarılıp ve ayrılmamanızdan razı olur. Üç şeyi de sizin için hoş görmez. Kıylukal (dedikodu), çokça sual ve malı zayi etmek."
Yüce Allah bizlere, Kitabına ve Peygamberinin sünnetine sımsıkı sarılmayı, anlaşmazlık halinde onlara başvurmayı farz kılmış, Kitap ve Sünnete hem itikat, hem amel bakımından sımsıkı sarılmak ilkesi etrafında bir araya gelmemizi emretmiştir. Bu ise, sözbirliğini gerçekleştirmenin ve kendisi vasıtasıyla din ve dünya menfeatlerinin gerçekleşebileceği, dağınıklığın düzene girdiği bir araya gelmenin ve anlaşmazlıktan kurtulmanın bir sebebidir. Aynı zamanda O, bizlere bir araya gelmeyi emretmiş ve iki kitap ehlinin karşı karşıya kaldığı tefrikaya düşmeyi de yasaklamıştır. İşte âyet-i kerimenin tam anlamı budur. Ayrıca bu âyet-i kerimede usulü fıkıh kitaplarının ilgili yerlerinde de belirtildiği gibi, icma’ın sahih oluşuna bir delil de vardır Doğrusunu en iyi bilen Allahtır
Yüce Allah'ın:
"Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz düşmanlar idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırdı. Onun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz. Siz, bir ateş uçurumunun tam kenarındayken sizi oradan O kurtardı" âyeti ile yüce Allah, nimetlerinin hatırlanmasını emretmektedir. Bu nimetlerin en büyüğü ise, İslâm ve onun Peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tabi olmaktır. Şüphesiz, onun sayesinde düşmanlık ve ayrılık ortadan kalkmış, sevgi ve kaynaşma başgöstermiştir. Maksat, Evs İle Hazrecliler olmakta birlikte, âyet-i kerimenin kapsamı geneldir.
Yüce Allah'ın
"O'nun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz" âyeti de: Siz, İslâm nimeti sayesinde dîn kardeşleri oldunuz anlamındadır
"Eğer suyunuz yerin dibine geçiverse..," (el-Mülk, 67/30). Yerin dibine geçecek olursa, demektir.
"Ihvân" kelimesi, Kardeş kelimesinin çoğuludur. Ona bu ismin veriliş sebebi, kardeşin kardeşinin yolunu İzleme maksadını güttüğünden dolayıdır.
Herşeyin kenarına da denilir. de aynı anlamdadır. Yüce Allah'ın:
"Yıkılmaya yüz tutmuş bir yarın kenarına. " (et-Tevbe, 9/109) âyetindeki "kenar, kıyı" anlamındaki kelime de buradan gelmektedir. Şair recez vezninde şöyle demektedir:
"Biz hacılar için bir kuyu kazdık
Kuyu ağzının üzerinde (kıyısında) yeşil ot bitmektedir.
(......) ise, bir şeyin kıyısına gelmek demektir. Hasta ölümün, kertesine geldi" tabiri de buradan gelmektedir.
(......) tabiri; ondan ancak pek az bir şey kaldı, anlamındadır. İbn es-Sikkît der ki: Kişinin ölümü yaklaştığı vakit, ay görülmeyecek Iıale yaklaştığında, güneşin de batışı esnasında hep: Ondan ancak pek az bir şey kaldı, denilir. el-Accâc der ki;
"Güneşin battığı yahut da batmak üzere olduğu bir vakitte.
Bakmak isteyen kimselere baktırdığım, oldukça yüksek bir gözetleme yeri..."
Bu fiil, "yâ"lı olmakla birlikte, bunun "vâv”lı bir kullanışı da vardır. en-Nehhâs der ki: 'ın aslı dır. O bakımdan "elif" ile yazılır, fakat imale yapılmaz. el-Ahfeş de der ki: Bunda imale yapmak câiz olmadığından "vav"lı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü imale "yâ"ya yakın bir şeydir. Ayrıca, bunun tesniyesi de şeklinde gelir
el-Mehdevî der ki: Bu âyet, onların küfürden çıkıp îmana girişlerini anlatan temsilî bir ifadedir.
104
İçinizden hayra çağıran, mârufu emredip münkerden alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.
Bu sûrede (21-22. âyetlerin tefsirinde) mârufu emredip münkerden alıkoymaya dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
Yüce Allah'ın:
"İçinizden" âyetinde yer alan...den/ teb'îd (kısmilik bildirmek) içindir. Yani, iyiliği emredecek olanların ilim adamı olmaları gerekmektedir. Çünkü bütün İnsanlar ilim adamı değildir.
Bunun cinsi beyan etmek için geldiği de söylenmiştir. O takdirde: Hepiniz böyle olunuz, demek olur.
Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Çünkü birinci görüş, mârufu emredip, münkerden alıkoymanın farzı kifaye olduğuna delildir. Şanı yüce Allah da bunların kimliklerini:
"Onlar ki, yeryüzünde kendilerine imkân ve iktidar verdiğimiz takdirde namazı dosdoğru kılarlar..." (el-Hac, 22/41) âyetiyle tayin etmektedir. Bütün insanlar ise, bu şekilde bir imkâna mazhar kılınmamışlardır.
İbn ez-Zübeyr de bu âyeti; "İçinizden hayra çağıran, mârufu emredip münkerden alıkoyan ve kendilerine isabet edene karşı Allah'tan yardım dileyen bir topluluk bulunsun" anlamında
Kendilerine isabet edene karşı Allah'tan yardım dileyen" (ilavesiyle) diye okumuştur.
Ebû 'Bekr el-Enbarî der ki: Bu fazlalık, İbn ez-Zübeyr tarafından yapılmış bir açıklamadır ve onun söylediği bir sözdür. Bazı nakikiler bu hususta yanlışlık yaparak bunu Kur'ân-ı Kerîm'in lâfızları arasına almıştır. Benim bu söylediklerimin sahih oluşuna bana, babamın naklettiği şu hadis de delildir. Babam dedi ki: Bize, Hasen b. Arefe anlattı. Bize, Vekf anlattı. Vekîf Ebû Âsım'dan, o, Ebû Avn'dan, o, Subayh'dan dedi ki: Ben Osman b. Affân'ı: "Mârûfu emreden, münkerden alıkoyan ve kendilerine isabet edene karşı Allah'tan yardım dileyen..." şeklinde okuduğunu işittim.
Aklı başında hiçbir kimse, Hazret-i Osman'ın bu fazlalığın Kur'ân-ı Kerîm’den olduğuna asla inanmadığında hiçbir şüphe etmez. Çünkü o, bütün müslümanların İmâmı durumunda olan kendi Mushaf'ına bu ibareyi yazmamıştır. O, bu ibareyi sadece bununla öğüt vermek ve bundan önce gelen âlemlerin Rabbinin sözünü te'kid etmek kastıyla zikretmiştir, o kadar.
105
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâfa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azap vardır.
Bu âyetle, müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre, yahudilerle lımstiyanlar kast edilmektedir. Kimisi de bununla kast edilenler, bu ümmetin bid'atçileridir, demişlerdir. Ebû Umâme ise, bunlardan kasıt, Haruralılar (Hâricîler)dir demiş ve bu âyet-i kerimeyi okumuştur Cabir b. Abdullah ise:
"Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâfa düşenler" yahudilerle hiristiyanlardır, demiştir. Âyet-i kerimede:
"Kendilerine geldi" âyeti, çoğul olarak müzekker gelmiştir. Bunun agünlük konuşmadab: “.....” şeklinde kullanılması da mümkündür.
106
O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır. O zaman yüzleri kara olanlara: "Îmanınızdan sonra küfre saptınız ha! İşte kâfir olmanızın cezası olarak tadın azâbı!" denir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Kıyâmet Gününde Kimi Yüzler Ağaracak, Kimi Yüzler Kararacaktır:
Yüce Allah'ın:
"O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır" âyeti ile Kıyâmet günü kast edilmektedir, insanlar, kabirlerinden diriltilecekleri vakit, mü’minlerin yüzleri ağarmış olacak, kâfirlerin yüzleri de kararacaktır.
Bu ağarıp kararmanın, herkesin kendi kitabını (amel defterini) okuyacağı vakit olacağı da söylenmektedir. Mü’min, kitabını okuyup da, kitabında hasenatının yazılı olduğunu görünce buna sevinir ve yüzü ağarır. Kâfir ile münafık da kitabını okuyup orada günahlarını göreceği vakit, yüzü simsiyah kesilir.
Bir başka görüşe göre, bu husus amellerin tartılacağı sırada olacaktır. İyilikleri ağır basarsa yüzü ağarır, kötülükleri ağır basarsa yüzü kararır.
Bir diğer görüşe göre de bu husus, Şanı Yüce Allah'ın:
"Ey günahkârlar! Bugün siz ayrılın" (Yasin, 36/59) denileceği vakit sözkonusu olacaktır.
Başka bir görüşe göre, Kıyâmet günüs her bir kesime kendi mabudunun etrafında toplanması emrolunacaktır. Onlar, bu batıl mabutlarına gidecekleri vakit üzülecekler ve yüzleri simsiyah kesilecektir Mü’minler, ehli kitab ve münafıklar ise yerlerinde kalacaklardır. Yüce Allah mü’minlere: "Rabbiniz kim?"der, onlar: Rabbimiz aziz ve celil olan Allah'tır, derler. Bu sefer onlara: "Onu görürseniz tanır mısınız"? diye sorucak, onlar da: Biz onu tenzih ederiz. Ancak O bize kendisini tanıtırsa biz de G'nu tanırız, derler. Onlar da yüce Allah'ı dileyeceği şekilde görecekler. Bunun üzerine mü’min olanlar yüce Allah'a secde ederek yere kapanacaklar. Yüzleri kar gtbi bembeyaz kesilecektir, Münafıklarla kitap ehli ise, secde edemeyecek halde kalacaklar, bundan dolayı üzülecek ve yüzleri simsiyah kesilecektir, işte yüce Allah'ın:
"O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır" âyetinde anlatılan budur.
Ağarır, kararır" anlamındaki âyetlerin "t" harfleri, üstün yerine esreli de okunabilir. Çünkü, Ağardı" denildiği vakit hemze esreli söylenir, işte başa gelen "t" de böylece esreli okunabilir. Bu da Temimlilerin şivesidir. Yahya b. Vessab da bu şiveye göre okumuştur. ez-Zührî ise: diye okumuştur. Bunda da "te" harfinin esreli okunması caizdir. Bununla birlikte şeklinde "yüzler" anlamındaki kelimenin müzekker kabul edilmesi suretiyle "ye" ile de okunması mümkündür. "Yüzler" anlamındaki kelimenin; şeklinde okunması da caizdir. Tıpkı:
"Belirli vakitleri geldiği zaman" (el-Murselât, 77/11) âyetinde f'vav" harfi yerineb hemze ile söylenmesi gibidir. Yüzlerin ağarması, nimetlerle aydınlanıp parıldaması, kararması ise, can yakıcı azâbın kendilerini yorup bitirmesidir.
2. Bu Azap Kimler Hakkındadır:
Muayyen olarak kimlerin böyle olacağı hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbâs der ki: Sünnet ehlinin yüzleri ağaracak, bid'at ehlinin yüzleri kararacaktır.
Derim ki: İbn Abbâs'ın bu sözünü, Gassân'ın kardeşi Mâlik b. Süleyman el-Herevî, Mâlik b. Enes'den, o, Nafi'den, o, İbn Ömer'den şöyle rivâyet etmiştir: İbn Ömer dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah'ın:
"O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır" âyeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Yani, sünnet ehlinin yüzleri ağaracak, bid'at ehlinin yüzleri kararacaktır." Bunu da Ebû Bekr Ahmed b. Ali b. Sabit el-Hatîb zikretmektedir. O, bu hususta der ki; Bu hadisin Mâlik yoluyla rivâyet edilmesi münkerdir.
Atâ der ki: Muhacir ve Ensar'ın yüzleri ağaracak, Kurayza ve Nadiroğullarının yüzleri ise kararacaktır Ubey b. Ka'b der ki; Yüzleri kararacak olanlar kâfirlerdir. Onlara şöyle denilecektir: Sizler, Âdem'in sırtından küçücük zerreler gibi çıkartıldığınız vakit ikrarınız, dolayısıyla îman ettikten sonra küfre saptınız ha!. Bu açıklama, Taberînin de tercihidir,
el-Hasen der ki: Âyet-i kerîme münafıklar hakkındadır. Katâde ise mürtedler hakkındadır, demiştir. İkrime ise: Bunlar kitap ehlinden bir kavimdir. Önceleri kendi peygamberlerini tasdik eden kimseler idiler. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i de peygamber olarak gönderilmeden önce tasdik edenlerdi. Ancak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilince, onu inkâr ettiler. İşte yüce Allah'ın:
"Îmanınızdan sonra küfre saptınız ha!" âyeti buna işaret etmektedir. ez-Zeccâc'ın tercih ettiği görüş de budur.
Mâlik b. Enes de: Bu âyet-i kerîme, hevâ ehli hakkındadır, demiştir.
Ebû Umame el-Bâhîlı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den: Bu, Haruralılar hakkındadır" dediğini nakletmektedir. Bir başka haberde de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuş: "Bu, Kaderiyye hakkındadır.”
Tirmizî Ebû Gâlib'ten şöyle dediğini rivâyet eder; Ebû Umâme, Dimaşk kapısı üzerinde dikilmiş (kesik) bir takım başlar gördü. Bunun üzerine Ebû Umâme şöyle dedi: Bunlar ateşin köpekleridir. Gökyüzü altında öldürülmüşlerin en kötüleridir. Bunların öldürdükleri ise, en hayırlı maktullerdir. Daha sonra:
"O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır..." âyetini sonuna kadar okudu. Ben, Ebû Umâme'ye Bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bizzat sen mi dinledin? diye sordum, şöyle dedi: Eğer ben bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bir, iki, üç -diyerek yediye kadar saydı- defa duymamış olsaydım. Hiç de bunu size nakl etmezdim. Tirmizî dedi ki: Bur hasen bir hadistir.
Buhârî’nin Sahih'inde de Sehl b. Saad'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizden önce Havz'ın kenarına ben varmış olacağım. Her kim benim yanıma uğrayacak olursa, (o havuzdan) içer. Ondan İçen İse, ebediyyen bir daha susuzluk çekmeyecektir. Benim yanıma (su içmek üzre) kendilerini tanıdığım, kendilerinin de beni tanıdıkları bir takım kimseler de gelecektir. Sonra benimle onlar arasına engel olunacaktır." Ebû Hazim dedi ki: en-Nu'man b. Ebi Ayyaş, benim bu sözlerimi işitip söyle dedi: Sen, Sehl b. Saad'dan bunu böyle mi dinledin? Ben: Evet dedim. O da şöyle dedi: Ben de tanıklık ederim ki, Ebû Said el-Hudrî'den bunu işittim ve o bunda şunu da ilave ediyordu: (Hazret-i Peygamber buyuruyor ki): "Ben diyeceğim ki: Onlar bendendir. Bana: Şüphesiz ki sen, senden sonra ne bid’atler uydurup çıkardıklarını bilmezsin. Bu sefer ben de: Benden sonra değişiklik yapanlar benden uzak dursun, uzak dursun diyeceğim."
Ebû Hüreyre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet ederdi: "Kıyâmet gününde ashabımdan bir topluluk Havz'a benim yanıma gelecekler. Bu sefer Havz'dan alınıp uzaklaştırılacaklar. Ben, Rabbim, onlar benim ashabımdır (ümmetimdir), diyeceğim. Şöyle buyuracak: Sen, bunların senden sonra neler ortaya çıkardıklarını bilmiyorsun. Onlar, gerisin geri arkalarına dönüp irtidat ettiler."
Bu anlamdaki hadisler pek çoktur. Her kim Allah'ın razı olmayacağı ve Allah'ın izin vermediği şekilde Allah'ın dininde bir takım değişiklikler yapar, değiştirir yahut bidatler ortaya koyacak olursa, şüphesiz ki o, Havz'ın etrafından kovulup uzaklaştırılan, yüzleri kararacak olan kimselerden olacaktır. Elbetteki en çok uzaklaştırılıp kovulacak olanlar da müslümanların cemaatine muhalefet edip onların yolundan ayrılanlardır. Çeşitli fırkalarıyla Hâricîler, farklı sapıklıklarıyla Râfizîler, türlü hevâ ve hevesleriyle Mutezilîler gibi. Bütün bunlar değiştirmiş ve bid'at çıkarmış kimselerdir.
Aynı şekilde haksızlık, zulüm, hakkı gizlemek, hak ehlini öldürmek, hak ehlini zelil etmek suretiyle aşırıya kaçan zâlimler, masıyetleri hafife alıp büyük günahları açıkça işleyen kimseler, çeşitli sapıklık, hevâ ve bîd'at sahibi kimseler de böyledir. Bütün bunların âyet-i kerîme ile haberde -açıkladığımız gibi- kastedilen kimseler olacaklarından korkulur Bununla beraber cehennemde ebediyyen kalacak olanlar, ancak ve ancak kalbinde îman namına hardal tanesi ağırlığı kadar dahi hiçbir şey bulunmayan inkarcılardır. İbnü’l-Kasım der ki: Bazan sapık fişkalara mensup olmayanlar arasında bu sapık fırkalar arasındakilerden daha kötüler de bulunabilir. Yine o, şöyle derdi: İlılâs masiyetlerden uzak durmakla mükemmel olur
3. îmandan Sonra Küfrün Cezası:
Yüce Allah'ın:
"O zaman yüzleri kara olanlara..." âyetinde: "Şöyle denilecektir" anlamındaki ibare hazf edilmiştir. "Îmanınızdan sonra küfre saptınız ha!..," Yani onlar, Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sorulduğu vakit; evet dedikleri o misak gününde îman etmişlerdi. Bu sözler yahudilere söylenecektir. Çünkü onlar, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilmeden önce ona îman ediyorlardı, Fakat peygamber gönderilince onu inkâr ettiler.
Ebû'l-Âl-iyye der ki: Bu, münafıklara söylenecektir. Onlara: Açıktan açığa imanınızı İkrar ettikten sonra, gizliden gizliye de kâfir mi oldunuz? denilecektir.
Arap dili bilginleri şart edatının cevabında "fe" harfinin mutlaka gelmesi gerektiğini icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü bir kimsenin Zeyd'e gelince, o da yola koyulacaktır, ifadesi, Ne olursa olsun Zeyd yola koyulacaktır, manasındadır.
107
Ama yüzleri ağaranlar ise, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
Yüce Allah'ın:
"Ama yüzleri ağaranlar ise..." âyetinde sözkonusu edilenler, Yüce Allah'a itaat ve onun ahdine vefa gösteren kimselerdir.
"Allah'ın rahmeti içindedirler, onlar orada ebedi kalacaklardır." Yani, O'nun cennetinde ikram ve ihsan yurdunda ebedi ve devamlı kalacaklardır Şanı yüce Allah bizi de onlardan kılsın. Bizi türlü bid'at ve sapıkların yollarından uzak tutsun, îman edip salih amel işleyenlerin yollarına muvaffak etsin. Âmîn.
108
Bunlar Allah'ın âyetleridir. Onları sana hak olarak okuyoruz. Allah âlemlere zulmetmek istemez.
Yüce Allah'ın:
"Bunlar Allah'ın âyetleridir" anlamındaki âyet, mübtedâ ve haberdir. Maksat da Kur'ân-ı Kerîm'dir.
"Onları sana hak olarak" yani, doğrulukla
"okuyoruz." Bundan maksat da, biz sana Cebrâîl'i indiriyoruz, Cebrâîl de onları sana okumaktadır, demektir- ez-Zeccâc: "Bunlar Allah'ın âyetleridir" âyeti, zikrolunan bu âyetler, Allah'ın hüccet ve delilleridir demektir, diye açıklamıştır.
Şunlar," aslında "bunlar" manasınadır. Çünkü, bu âyet-i kerimelerin indirilmesi sona erdiğinden dolayı âdeta uzaklaşmış gibi olduğundan, bu işaret zamiri getirilmiştir. Bununla birlikte
"Allah'ın ayetleri" anlamındaki ifadenin, "bunlar" anlamındaki işaret zamirinden bedel olması ve sıfat olmaması da mümkündür. Çünkü, müphem olan belirtisiz bir kelime, izafet He nitelendirilmez.
"Allah, âlemlere zulmetmek istemez." Yani O, günahsız oldukları halde onlara azâb etmez.
109
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Bütün işler Allah'a döndürülür.
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır." el-Mehdevî der ki: Bu âyetin kendisinden önceki buyruklarla İlişki yönü şudur: Şanı Yüce Allah, mü’minlerle kâfirlerin durumunu sözkonusu edip de, kendisinin âlemlere zulmetmek istemediğini belirttikten hemen sonra kudretinin genişliğini ve zulme ihtiyacı olmadığını sözkonusu etti. Çünkü, göklerde ve yerde bulunan herşey O'nun mülkü ve tasarrufundadır.
Bu âyetin (109- âyetin) yeni bir söz başlangıcı olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah bununla kullarına, göklerde ve yerde bulunan herşeyin kendisinin olduğunu beyan etmektedir ki, yalnız O'ndan dilekte bulunsunlar, yalnız O'na İbadet etsinler, O'ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmesinler.
110
Siz, insanlar için çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Mârufu emreder, münkerden akkorsunuz ve Allah'a inanırsınız. Kitap ehli de inanmış olsalardı, kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinde îman edenler olmakla birlikte çoğu fasıllardır.
Bu âyetlerin: "Siz İnsanlar için çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz" bölümüne dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Ümmetlerin En Hayırlısı Olan Bir Ümmet:
Tirmizî, Beliz b. Hakîm'den, o, babasından, o da dedesi yoluyla rivâyet ettiğine göre, Beliz b. Hakîm'in dedesi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şanı yüce Allah'ın:
"Siz İnsanlar İçin çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz" âyeti ile ilgili olarak şöyle buyururken dinlemiş; "Siz yetmiş ümmetin tamamlayıcısısınız. Allah nezdinde bunların en hayırlıları ve en değerlileri de sizlersiniz." Tirmizî der ki: Bur hasen bir hadistir.
Ebû Hüreyre de der ki: Biz, insanlar arasında, insanlara en hayırlı olan kimseleriz. Zincirlerle onları İslam'a sürükleriz.
İbn Abbâs der ki: Bunlar, Mekke'den Medine'ye hicret edip, Bedir ve Hudeybiye'de hazır bulunan kimselerdir.
Ömer b. el-Hattâb da şöyle demiştir: Onların yaptıklarını yapan, onlar gibi olur.
Denildiğine göre burada sözü geçenler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetidir. Yani, onların arasından salih kimselerle, fazilet ehli olan kimseler kast edilmektedir. Kıyâmet gününde diğer insanlara karşı şahidük edecek olanlar da -Bakara Sûresi'nde de (2/143. âyet, 2. başlıkta) geçtiği gibi- onlar olacaklardır.
Mücâhid der ki:
"Siz, İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz" âyetinin yerine gelmesi, âyet-i kerimede sözü geçen şartların gerçekleştirilmesine bağlıdır, Bunun, Levh-i Mahfuzda siz böylesintz, anlamına geldiği söylendiği gibi, siz îman ettiğinizden bu yana en hayırlı bir ümmetsiniz anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir başka açıklama da şu şekilde yapılmıştır: Bunun böyle olması, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ve onun ümmetinin geleceğinin daha önceden müjdelenmiş olmasıdır
Buna göre âyetin anlamı şöyledir: Sizler, sizden önce gelen kitap ehline göre, en hayırlı bir ümmetsiniz. el-Ahfeş der ki: Burada "en hayırlı ümmerten kasıt, en hayırlı din mensubu sizlersiniz, demektir. Daha sonra el-Ahfeş aburada ümmetin din anlamına kullanıldığını açıklamak üzereb şu beyiti nakletmektedir:
"Yemin ettim ve ben artık senin içinde herhangi bir şüphe bırakmadım;
(Sana) kendisi itaatkâr olduğu halde bir dine mensup birisi abu yemini dolayısıylab hiç günahkâr olur mu?"
Âyet-i kerimedeki “.....” fiilinin nakıs değil de tam olduğu da söylenmiştir. Yani siz, en hayırlı bir ümmet olarak yaratılmış ve var edilmişsinizdir. Buna göre "en hayırlı ümmet" anlamındaki İbare hat'dir. Buradaki “.....” in zaid olduğu da söylenmiştir. O takdirde anlam: Siz en hayırlı bir ümmetsiniz" şeklinde olur. Sîbeveyh de şöyle bir mısra nakletmektedir:
"Ve oldukça kerim olan bizim komşularımız...”
Yüce Allah'ın:
"Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl konuşuruz?" (Meryem, 19/29);
"Düşünün ki siz, bir zamanlar çok az idiniz de O, sizi çoğalttı" (el-A'râf, 7/86) âyetinde ki bu kökten gelen kelime de bunun gibidir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Hatırlayın ki siz, bir zamanlar azlıktınız..." (el-Enfâl, 8/261)
Süfyan, Meysere el-Eşcaî'den, o, Ebû Hâzim'den, o da Ebû Hüreyre'den: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz" âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Siz, insanları zincirlerle İslâm'a çekiyorsunuz.
en-Nehhâs der ki: Buna göre ifadenin takdiri; Sız, insanlar için en hayırlı bir ümmet oldunuz, şeklindedir
Mücahidin görüşüne göre ise ifadenin takdiri şöyle olun Siz, insanlar için en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü sizler iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız.
Şöyle de açıklanmıştır: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetinin en hayırlı bir ümmet oluşu, onun (tebliğine muhatap olan) ümmetin arasında müslümanlığın daha çok oluşundan, iyiliği emredip, münkerden alıkoymanın onlar arasında daha bir yaygın oluşundan dolayıdır.
Şöyle de denilmiştir: Bu husus, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı içindir. Nitekim Hazret-i Peygamber'in: "İnsanların en hayırlısı benim (aralarında peygamber olarak gönderilmiş olduğum) bu neslimdir" âyeti de buna benzemektedir.
2- Bu Ümmetin En Hayırlıları:
Kur'ân-ı Kerîm'in nassı ile, bu ümmetin en hayırlı ümmet olduğu sabit olduğu gibi, hadis İmâmlan da Imran b. Husayn yoluyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedirler: "İnsanların en hayırlıları benim (çağdaşım olan) neslimdir Sonra, onlardan sonra gelenler, daha sonra da onlardan sonra gelenler."
Bu Hadîs-i şerîf de bu ümmetin öncekilerinin daha sonra gelenlerden daha faziletli olduğunu göstermektedir. İlim adamlarının büyük çoğunluğu da bu görüştedir, Onların bu görüşüne göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sohbetinde bulunup, ömründe bir defa dahi olsa, onu görmüş olan kimselerin kendisinden sonra gelenlerden daha faziletli olduğunu, Hazret-i Peygamber’in sohbetinde bulunmak faziletine denk hiçbir amelin bulunmayacağını kabul etmişlerdir.
Ebû Ömer (İbn Abdİ’l-Berr) ise, ashabdan sonra gelenler arasında genel olarak ashab arasında bulunanlardan daha faziletli kimselerin bulunabileceğini ve Hazret-i Peygamber'in: "İnsanların en hayırlılan benim neslimdir" âyetinin umum ifadesi ile anlaşılmaması gerektiğim kabul etmektedir. Buna delili de şudur: Bir nesilde daha çok faziletli olan da bulunabilir, daha az faziletli bulunan da bulunabilir. Nitekim Hazret-i Peygamberin nesli arasında imanını açıkça izhar eden münafıklar topluluğu ve Hazret-i Peygamberin kendilerine yahutta bazılarına hadler uyguladığı büyük günah sahibi kimseler de vardı. Ve kendilerine: "Hırsız, içki içen, zina eden kimse hakkında ne dersiniz?" dîye sormuştur. Yine, kendi çağdaşı bulunanlara da yüz yüze: "Ashabıma sövmeyiniz" demiştir. Halid b. el-Velid'e de Ammâr hakkında: "Senden daha hayırlı olan kimseye sövme" diye buyurmuştur. Ebû Umame'nin rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Beni görüp de bana îman edene ne mutlu. Beni görmediği halde bana îman eden kişiye de yedi defa ne mutlu!"
Ebû Dâvûd et-Tayalisî'nin Müsned'inde de şöyle bir hadis yer almaktadır: Muhammed b. Ebi Humeyd'den, o, Zeyd b. Eslemeden, o babasından, o, Ömer (radıyallahü anh)'dan dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında oturuyordum. Şöyle buyurdu: "Yaratıklar arasında imanı en üstün olanların kimler olduğunu bilir misiniz?" Biz: Meleklerdir, dedik. O: "Onların îman etmeleri elbette gerekir. Ama onlardan başkaları. (Onlardan îman bakımından daha üstündür)." Biz, Peygamberlerdir dedik. Bu sefer: "Onların zaten îman etmeleri gerekir, Hayır, onlardan başkalarıdır." Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Yaratıklar arasında îman bakımından en üstün kimseler, henüz atalarının sulblerinde bulunan, beni görmedikleri halde bana îman eden, yazılı bir takım kâğıtlar görüp de onlarda bulunanlar gereğince amel eden bir takım insanlardır. İşte bunlar bütün yaratıklar arasında îmanları en üstün kimselerdir."
Salih b. Cübeyr de Ebû Cum'a'dan şöyle dediğini rivâyet eder: Ey Allah'ın Rasûlü, bizden daha hayırlı bir kimse var mıdır? diye sorduk. O, şöyle buyurdu: "Evet, sizden sonra gelen ve iki kapak arasında bir kitap görüp onda bulunanlara îman eden, bana da beni görmedikleri halde îman eden bir topluluktur."
Ebû Ömer der ki: Ebû Cum'a'nın Hazret-i Peygambere arkadaşlığı (sohbeti) vardır. Asıl ismi da Habib b. Sibâ'dır Salih b. Cübeyr ise, tabiinin sika râvilerindendir.
Ebû Salebe el-Huşenî de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediğini rivâyet eder: "Şüphesiz önünüzde Öyle bir takım günler vardır ki, o günlerde dini üzere sabır ve sebat gösterecek bir kimse, tıpkı kor ateşi avucunda tutan kimse gibi olacaktır. İşte o günlerde amel eden kimseye onun gibi amelde bulunan elli adamın ecri kadar ecir verilecektir." Ey Allah'ın Rasûlü, onlardan birisinin ecri kadar mı diye sorunca: "Hayır, sizden birisinin ecri kadar" diye buyurdu.
Ebû Ömer (İbn. Abdi’l-Berr) der ki: İşte bu: "Hayır, sizden" lâfzını, kimi muhaddisler zikretmemişlerdir, Ömer b. el-Hattâb da Yüce Allah'ın:
"Siz, İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz" âyetinin açıklaması ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: Kim sizin yaptığınız gibi yaparsa, o da sizin gibi olur.
Hadîs-i şerîfler arasında her hangi bir tearuz (çatışma, çelişki) yoktur. Çünkü, birincisi hususi bir anlam ihtiva etmek üzere varid olmuştur. Başarıya ulaştıran Allah'tır.
Bu hususa dair hadislerin açıklanması ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir; Hazret-i Peygamber'in çağdaşı olan nesilin üstün kılınması, onların kâfirlerin çokluğu dolayısıyla îmanları bakımından garip olmaları, kâfirlerin eziyetlerine sabredip katlanmaları, dinlerine sımsıkı sarkmalarıdır. Şüphesiz bu ümmetin daha sonra gelecek olanları da, kötülüğün, fasıklığın, haksızca kan dökmelerin, masiyetlerin ve büyük günahların açıktan açığa işlendiği bir zamanda, bu dini dosdoğru uygulayıp, ona sımsıkı sarılıp Rablerine itaat üzere sabır ve sebat gösterecek olurlarsa, işte onlar da böyle bir durumda gariplerden olurlar. Böyle bir durumda onların amelleri, tıpkı kendilerinden öncekilerin amellerinin temiz ve bereketli olduğu gibi, temiz ve bereketli olur. Bu açıklamaya tanıklık eden hususlardan birisi de Hazret-i Peygamber'in: "İslâm garip olarak başladı ve başlangıçtaki haline dönecektir. O halde gariplere ne mutlu" âyetidir.
Yine Ebû Salebe'nin rivâyet ettiği hadis de burca tanıklık ettiği gibi, Hazret-i Peygamber’in: "Ümmetim Öncesi mi hayırlıdır, sonrası mı hayırlıdır bilinemiyen bir yağmur gibidir" âyeti de buna tanıklık etmektedir. Bu hadisi de Ebû Dâvud, et-Tayalisî ve Ebû Îsa et-Tirmizî rivâyet etmişlerdir.
Hişam b. Ubeydullah er-Rârf de bunu Mâlik'ten, o, ez-Zührî'den, o da Enes'den şöylece rivâyet etmektedir: Enes dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Ümmetimin misali yağmura benzer. Onun öncesi mi hayırlıdır, yoksa sonrası mı bilinmez." Bunu Darakutnî "Müsned-u Hadisi Mâlik" adlı eserde de kaydetmektedir.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Hişam b. Ubeydullah sika bir ravidir. Bu hususta ahadis (limleri) farklı kanaatlere sahip değildirler
Rivâyete göre Ömer b. Abdulaziz, halifeliğe gelince, Salim b. Abdullah'a şöyle bir mektup yazmış: Sen, bana Ömer b. el-Hattâb'ın yaşayış ve davranışını yaz ki, ben de ona göre amel edeyim. Salim ona şunu yazdı: Eğer sen, Ömer'in uygulamasını yapacak olursan, Ömer'den daha faziletli olursun. Çünkü senin zamanın, Ömer'in zamanı gibi değildir. Senin etrafında bulunan adamların da Ömer'in etrafındaki adamlar gibi değildir. Ömer b. Abdulaziz, çağının fukahasına da abu şekildeb mektup yazdı, hepsi de ona Salim'in dediğine benzer şeyler yazdılar.
Değerli bir takım ilim adamları, Hazret-i Peygamber'in: "İnsanların en hayırlısı benim çağımda yaşayan neslimdir" hadisi ile: "İnsanların en hayırlısı ömrü uzayıp, ameli güzel olandır. En kötüsü de, ömrü uzayıp ameli kötü olandır" hadisleri arasında bir tearuz bulunduğunu kabul etmişlerdir. Ebû Ömer ise şöyle demektedir: Bu hadîs-i şerifler rivâyet yollarının tevatür derecesine ulaşması ve güzel olmasına rağmen, bu ümmetin başı ile sonu arasında eşitliğin bulunmasını gerektirmektedir. Yani daha önce belirtildiği şekilde, ilim ve din ehlinin yüksek görülmediği, fıskın ve kötülüklerin, haksızca kan dökmelerin çok olduğu, mü’minin zelil kılınıp facir'in üstün kılındığı ve din garip olarak başladığı gibi, tekrar garip hale döndüğü, dini yerine getiren kimsenin kor ateşi avucunda tutan kimse gibi zora katlandığı, fasid bir zamanda Îman ve ameli salihe bağlı olmak halinde böyledir. İşte böyle bir durumda bu ümmetin başı ile sonu arasında amellerin fazileti birbirine eşit olur. Bundan Bedir ve Hudeybiye'ye katılanlar müstesnadır. Bu bölümde varid olmuş hadisler üzerinde dikkatle düşünen bir kimse, açıkça doğruyu anlayıp görür. Allah da lütfunu dilediği kimseye verir.
3. iyiliği (Ma'rufu) Emredip, Kötülükten (Münkerden) Alıkoymak:
Şanı Yüce Allah'ın:
"Ma'rufa emreder, münkerden akkorsunuz" âyeti, bu ümmete, bunu yerine getirdikleri ve bu niteliğe sahib oldukları sürece bir övgüdür. Eğer, münkere karşı çıkıp onu değiştirmeyi terkedecek, münker işlemek üzere birbirleriyle anlaşacak olurlarsa, o takdirde bu övgüyü hak etmezler, bunun yerine yerilirler. Bu, onların helâk edilişlerine de sebep teşkiî eder. İyiliği emredip, münkerden alıkoymaya dair açıklamalar, bu sûrenin baş taraflarında (3/21-22. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Yüce Allah'ın:
"Kitap ehli de inanmış olsalardı, kendileri İçin hayırlı olurdu" âyetinde yüce Allah, Kitap ehli'nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman etmelerinin kendileri için daha hayırlı olduğunu, onlardan kimisinin mü’min, kimisinin fâsık olmakla birlikte, fâsık olanlarının da daha çok olduğunu haber vermektedir.
111
İncitmekten başka size herhangi bir zarar veremezler. Sizinle Savaşsalar bile, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Yüce Allah'ın:
"İncitmekten başka size herhangi bir zarar veremezler" âyeti ile kast edilen, onların (verebilecekleri zararın) yalanları, tahrifleri ve iftiralarından ibaret olduğunu anlatmaktadır. Yoksa, onların galip gelecekleri anlamında değildir. Bu açıklama, el-Hasen ve Katâde'den nakledilmiştir
Buna göre, âyet-i kerimedeki istisna muttasıldır. Manası da şöyle olur: Onlar sîze ancak az miktarda bir zarar verebilirler. Buna göre "ezâ" kelimesi, mastar gibi kullanılmıştır.
Âyet-i kerîme Allah'ın, Rasûlüne ve mü’minlere bir vaadidir. Buna göre, kitap ehli onları mağlup edemeyeceklerdir. Kendileri kitap ehline karşı zafer kazanacaklar ve kitap ehlinin mü’minlere, kökten imha gibi bir zarar görmeleri söz konusu olmayacaktın Onlardan görecekleri zararlar, iftiralarla, tahriflerle eziyet vermekten ibaret kalacaktır. Sonunda güzel akibet ise mü’minlerin olacaktır.
Buradaki istisnanın munkatf olduğu da söylenmiştir. Anlam da şöyle olur: Onlar asla sîze zarar veremeyeceklerdir. Bununla birlikte size, İşittirecekleri sözlerle sizi rahatsız edeceklerdir.
Mukâtil der ki: Yahudilerin elebaşları olan Ka'b, Adiy, Nu'man, Ebû Rafı', Ebû Yâsir, Kinane ve İbn Suriyâ, kendi kavimleri arasından Îman eden,
Abdullah b. Selâm ve arkadaşlarına müslüman olmaları sebebiyle eziyet vermeye koyuldular. Bunun üzerine yüce Allah:
"İncitmekten başka size herhangi bir zarar veremezler" yani onlar, ancak dilleriyle sizi rahatsız edebilirler, âyetini indirdi. İfade burada tamam olmaktadır.
Daha sonra yüce Allah:
"Sizinle Savaşsalar bile, size arkalarım dönüp kaçarlar" yani, bozguna uğrarlar. Burada da ifade tamam olmaktadır. "Sonra kendilerine yardım da edilmez" âyeti de yeni bir cümledir. Bundan dolayı bu âyetin sonunda "nun" harfi sabit olmuştur.
Bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bir mucizesidir. Çünkü, ona karşı Savaşan yahudiler ona arkalarım dönüp kaçmışlardır.
112
Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet vurulmuştur. Allah'tan bir ahde ve insanların ahdine sığınmış olmaları müstesna. Allah'ın hışmına uğradılar. Üzerlerine de miskinlik vuruldu. Bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, onların isyan etmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır.
Âyetin tefsiri için bak:113
113
Hepsi bir değildir. Kitap ehlinden secdeye vararak geceleri Allah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır.
Yüce Allah'ın:
"Nerede bulunurlarsa bulunsunlar" nerede ele geçirilir ve onlarla karşılaşılırsa karşılaşılsın;
"üzerlerine zillet vurulmuştur" âyeti ile kastedilenler, yahudilerdir. İfade burada tamam olmaktadır.
Bakara Sûresî'nde onlara zilletin vurulmasının anlamına dair açıklamalar (2/61. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Allah'tan bir ahde ve insanların ahdine sığınmış olmaları müstesna" âyeti ise, bir önceki âyetten yapılmış, munkatı' bir istisnadır. Yani, fakat onlar Allah'tan gelen bir ahde sığınırlar, demektir. İnsanların ahdinden kasıt İse, onlara verdikleri zimmet ahdidir. "İnsanlarla kastedilenler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mü’minlerdir. Onlar, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ve mü’minlere haraç verirler, onlar da kendilerine eman verirler. İfadede bir ihtisar vardır. Yani: Allah'tan bir ahde bağlı olarak korunmaları hali müstesna; şeklindedir ki, bu hazf edilmiştir. Bu açıklamayı da el-Ferrâ' yapmıştır.
"Allah'ın hışmına uğradılar" âyetinde ki: Döndüler," demektir. Bunun, yüklenip taşıdılar anlamına geldiği de söylenmiştir. Sözlükte bunun asıl anlamı ise, öyle bir hışım onlardan ayrılmaz bir şeydir, manasındadır Bakara Sûresi'nde de (2/61, âyetin tefsirinde) bu açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Daha sonra Yüce Allah onları neden bu şekilde cezalandırdığını da:
"Bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, onların isyan etmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır" diye buyurarak açıklamaktadır. Yine buna dair yeterli açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/61. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Daha sonra şanı yüce Allah:
"Hepsi" bir değildir, diye Vıabeı -veTirrektt-din İfade burada tamam olmaktadır. Âyetin anlamı da şudur; Kitap ehli ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmeti eşit değildir. Bu şekildeki açıklama İbn Mes'ûd'dan nakledilmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kitap ehlinden îman edenlerle kâfirler birbirine eşit değildirler.
Bu Âyetlerin Nüzul Sebebi:
Ebû Hayseme Züheyr b. Harb şunu nakletmektedir: Bize, Haşim b. el-Kasim anlattı. Bize, Şeyban anlattı; O, Âsım'dan, o, Zir'den, o da İbn Mes'ûd'dan dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gece yatsı namazını geciktirdi. Daha sonra Mescide çıktı, herkesin bu namazı beklemekte olduğunu gördü. Şöyle buyurdu: "Din sahiplerinden yüce Allah'ı bu saatte sizden başka zikreden hiçbir kimse yoktur." (İbn Mes'ûd) der ki: Ve şu âyet:
"Hepsi bir değildir, kitap ehlinden... bir topluluk vardır... Allah takva sahiplerini en iyi bilendir" âyetlerini indirdi. İbn Vehb de buna benzer bir rivâyet nakletmektedir,
İbn Abbâs der ki: Yüce Allah'ın:
"Kitap ehlinden secdeye vararak geceleri Allah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır" âyeti, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte îman edenler hakkındadır.
İbn İshak da İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakleder: Abdullah b. Selâm, Sa'lebe b. Sa'ye, Esid b. Sa'ye, Esid b. Ubeyd ve yahudilerden İslâm'a giren diğerleri müslüman olup îman ve tasdik ederek İslâm'a yönelip, İslâm kalplerinde yerleşince, yahudilerin âlimleriyle küfre sapanları şöyle demişlerdi: Muhammed'e îman edip tabi olanlar, ancak bizim kötülerimizdir. Eğer bunlar bizim hayırlılarımız olsalardı, atalarının dinini terkedip bir başkasına gitmezlerdi. Bunun üzerine şanı yüce Allah:
"Hepsi bir değildir, kitap ehlinden secdeye vararak geceleri Allah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır... İşte onlar salihlerdendir" âyetlerini İndirdi.
el-Ahfeş der ki: İfade; kitap ehlinden öyle ümmete mensup kimseler, yani öyle güzel yol izleyen kimseler vardır ki... takdirindedir. Bu takdire, delil olarak da şu mısrayı zikretmektedir:
"Kendisi (emre) itaatkâr olduğu halde, bir ümmet sahibi
(güzel bir yola sahip bir kimse) hiç günahkâr olur mu?"
İfadede İıazif olduğu ve ifadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Kitap ehlinden (emirleri) uygulayıp duran bir topluluk da vardır. Bu şekilde olmayan bir topluluk da vardır. Yüce Allah, birisini zikretmekle yetinip, ötekini sözkonusu etmemiştir. Ebû Züeyb'in şu beyitinde olduğu gibi:
"Kalbim ona gitmek hususunda bana karşı çıktı. Ben de onun emrine itaat ediyorum.
Ama bilemiyorum onun arkasından gitmek doğru mudur?"
O, bununla doğru mudur, yanlış mıdır demek istemiş, fakat ikincisi (anlaşıldığından) hazf edilmiştir.
el-Ferrâ' der ki: Allah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk ile kâfir olan bir topluluk birbirine eşit olamaz.
en-Nehhâs ise der ki: Bu, çeşitli bakımlardan yanlış bir görüştür. Birincisi, bu Topluluk" kelimesinin; Bir, eşit" kelimesi ile reF etmektedir. Bu durumda; Değil" kelimesinin ismine herhangi bir şey avdet etmemekte, buna karşılık fiil gibi değerlendirilmeyen kelime ile ref’ etmekte ve gerek olmayan ifadeleri de takdir etmektedir. Zira daha önceden kâfirlerden söz edilmiştir. O halde, bunu takdir edip mahzûf kabul etmenin uygun bir yönü de yoktur.
Ebû Ubeyde ise der ki: Bu, Arapların "Pireler beni yediler ve arkadaşların gittiler" şeklindeki sözlerini andırmaktadır. en-Nehhâs der ki: Bu da yanlıştır. Çünkü, onlardan daha önce söz edilmiştir. Halbuki, "pireler beni yediler" anlamındaki kullanımda ve benzerlerinde, bunlardan daha önceden söz edilmemiş olmalıdır.
Yüce Allah'ın:
"Geceleri" yani, gecenin çeşitli zamanları anlamındadır. Bunun tekili; şeklinde gelir, Bu kelime burada zarf olarak nasb edilmiştir.
"Secdeye vararak” âyeti ise, namaz kıldıklarını anlatmaktadır. Bu açıklama el-Ferrâ' ve ez-Zeccâc'dan nakledilmiştir. Çünkü Kur'ân okumak, rükû ve sücud halinde sözkonusu değildir. Bunun bir benzeri de Yüce Allah'ın:
"Ve O'na secde ederler" (el-A'raf, 7/206) âyetidir. Yani, ona namaz kılarlar, demektir. Furkan Sûresi'nde de;
"Onlara Rahmân (olan Allah)'a secde edin, denildiğinde..." (el-Furkan, 25/60); en-Necm Sûresinde de:
"Artık Allah'a secde edip ibadet edin" (en-Necm, 53/62) diye buyurulmaktadır.
Şöyle de açıklanmıştır: Bu âyetle özellikle bilinen secde anlatılmak istenmiştir. Ancak âyetin nüzul sebebi bu görüşü reddetmektedir. Diğer taraftan önceden, İbn Mes'ûd'dan gelen hadiste zikrettiğimiz gibi maksat, yatsı namazıdır. Puta tapıcılar ise, akşam karardı mı, hemen uyurlar. Muvahhidler ise, yatsı namazında Allah'ın âyetlerini okuyarak Allah'ın huzurunda ayakta dururlar. Nitekim yüce Allah, onların ayakta duruşlarını sözkonusu ecmekle birlikte: "Secdeye vararak...” diye de buyurmaktadır. Yani onlar, kıyamla birlikte secde ederler anlamındadır.
es-Sevrî der ki: Burada sözkonusu edilen, akşam ile yatsı namazı arasındaki namazdır. Maksadın gece namazı olduğu da söylenmiştir. Önceki kitaplan okuyan Şeybeoğullarından birisinin de şöyle dediği nakledilmektedir: Biz, aziz ve celil olan Rabbin sözleri arasında şunu da buluyoruz: Gece karardı mı, tek başına kalan bir deve veya bir koyun çobanının, hiç gece saatlerinde ayakta durarak, secde ederek ibadet eden kimse gibi olduğu mu zannedilir?
114
Onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanırlar. Mârufu emrederler, münkerden vazgeçirirler. Hayırlara koşuşurlar. İşte onlar salihlerdendir.
"Onlar Allah'a... inanırlar." Yani, Allah'ın varlığını ikrar ve kabul ederler. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı da tasdik ederler.
"Mârufu emrederler." Bunun, umum ifade ettiği söylendiği gibi bununla, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a tabî olmanın emredilmek maksadında olduğu da söylenmiştir,
"Münkerden vazgeçirirler." Münkerden vazgeçirmek, Allah'ın emirlerine muhalefetten vazgeçirmek demektir,
"Hayırlara koşuşurlar." İşledikleri hayırlara, sür'atlice ve herhangi bir şekilde ağırdan almaksızın yönelirler. Çünkü onlar, bu hayırların sevaplarının ne kadar çok olduğunu bilirler. Vakit geçmeden önce amellerini işlemekte ellerini çabuk tutarlar, diye de açıklanmıştır.
"İşte onlar, sâlihlerdendir." Yani, salihlerle birlikte olanlardır, Salihler ise, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı olup, cennettedirler.
115
Yaptıkları hayırlardan asla mahrum bırakılmazlar. Allah takva sahiplerini en iyi bilendir.
"Yaptıkları hayırlardan asla mahrum bırakılmazlar" âyetinde geçen Yaptıkları" kelimesi ile "Ondan mahrum bırakılmazlar" anlamındaki kelimeleri, el-A’meş, İbn Vessâb, Hamza, el-Kisaî, Hafs ve Halef, her ikisinde de "yâ" ile, "Allah'ın âyetlerini okuyup duran topluluğ"a dair haber olmak üzere okumuşlardır. Aynı zamanda bu, İbn Abbâs'ın da kıraatidir, Ebû Ubeyd'in tercih ettiği kıraat de budur. Diğerleri ise, her İki yerde de (ne hayır yaparsanız ondan mahrum bırakılmazsınız anlamında) muhatap sığası ile okumuşlardır. Çünkü daha önce yüce Allah'ın:
"Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz" âyeti geçmiştir. Ebû Hâtim'in tercih ettiği kıraat de budur. Ebû Amr ise hem "ya" ile, hem de "te" ile okunuşun uygun olacağı görüşünde idi. Âyetin anlamı da: Siz, hayır namına ne yaparsanız asla onun sevabından mahrum bırakılmazsınız. Aksine size hayırlarınızın sevabı verilir ve onun karşılığında mükâfat göreceksiniz, demektir.
116
Küfre sapanların mallarının ve çocuklarının Allah'a karşı kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebediyyen kalacaklardır.
Yüce Allah'ın:
"Küfre sapanların" anlamındaki âyet, nin ismidir. Haberi ise:
"Mallarının ve çocuklarının Allah'a karşı kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır" âyetidir.
Mukâtil der ki: Şanı yüce Allah, kitap ehli mü’minlerini sözkonusu ettikten sonra, onların kafirlerini sözkonusu etmektedir ki, bu da yüce Allah'ın:
"Küfre sapanların..." âyeti ile dile getirilmektedir. el-Kelbî de şöyle demektedir: Yüce Allah, bu âyeti bir müptedâ asöz başlangıcıb yaparak şöyle buyurmaktadır: Küfre sapanların mallarının çok olması ile çocuklarının çok olmasının Allah'ın azabına karşı kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. (Sair akrabalar arasından) çocukların özellikle anılmaları ise, neseb itibariyle kendilerine en yakın olanların çocukları olmalarından dolayıdır.
"Onlar cehennemliklerdir" âyeti, bir müptedâ ve haberdir. Aynı şekilde:
"Orada ebediyen kalacaklardır" anlamındaki âyet da böyledir. Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
117
Bu dünya hayatında onların harcadıkları şeylerin misali, kendilerine zulmeden bir kavmin ekinlerine isabet ederek onu helâk eden kavurucu soğuğu bulunan bir rüzgârın durumuna benzer. Allah, onlara zulmetmedi. Ama onlar, kendilerine zulmediyorlar.
Yüce Allah'ın:
"Bu dünya hayatında onların harcadıkları şeylerin misali, kavurucu bir soğuğu bulunan bir rüzgârın durumuna benzer" anlamındaki âyetinde yer alan (......) edatı, hem mastar manasını veren edat olabilir, hem de anlamında aidi hazf edilmiş bir ismi mevsul anlamında olabilir. Yani, onların o harcadıklarının misali.., anlamındadır.
"Bir rüzgârın durumuna benzer" âyeti ise, bir rüzgârın esişine benzer, anlamındadır.
İbn Abbâs der ki: Âyet-i kerimede geçen
"Kavurucu soğuk," ileri derecede soğuk demektir. Bu kelimenin aslı itibariyle ses demek olan den geldiği söylenmiştir. O takdirde bu âyet-i kerimede bu kelime, şiddetle esen rüzgânn sesi demek olur. ez-Zeccâc ise der ki: Bu kelime o rüzgârda bulunan ateşin alevinin çıkardığı sestir. Bu manadaki açıklamalar Bakara Sûresinde (2/266. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir: Hazret-i Peygamber soğuk sebebiyle ölmüş bulunan çekirgeleri (yemeyi) yasaklamıştır.
Âyeti kerimenin anlamına gelince: Kâfirlerin harcamalarının geçersizliğinin, boşa gitmesinin ve fayda sağlamamasının örneği, oldukça soğuk, kavurucu bir rüzgârın yahut da bir ateşin isabet edip yaktığı ve helâk ettiği bir ekine benzer. O ekin sahipleri, ekinin kendilerine bir fayda sağlayacağını umuyorken, artık ondan hiçbir fayda sağlayamaz olurlar.
Yüce Allah buyuruyor ki: "Allah" böyle yapmakla "onlara zulmetmedi. Ama, onlar kendilerine" küfre sapmak, isyan etmek, yüce Allah'ın hakkını vermemek suretiyle "kendilerine zulmediyorlar."
Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, ziraat zamanı dışında, yahut uygun olmayan yerlerde ekin ekmek suretiyle kendilerine zulmettiler. Şanı yüce Allah da bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koydukları için onları te'dip etti, Bu açıklamayı da el-Mehdevi nakletmektedir.
118
Ey îman edenler! Sizden başkasını kendinize sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük yapmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi candan İsterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Göğüslerinin gizlediği ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık; eğer akıl ederseniz.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1. Kâfirlere Meyletmenin Yasaklığı:
Yüce Allah, kâfirlere meyletmeyi yasaklamayı burada daha da pekiştirmektedir. O halde bu âyet, daha önce yer alan:
"Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir zümreye itaat ederseniz..." (Âl-i İmrân, 3/100) âyeti ile ilişkilidir. Âyet-i kerimede geçen, (ve "sırdaş" anlamı verilen): el-Bitâne kelimesi mastardır. Tek kişiye de, çoğula da isim olarak verilebilir. Kişinin, bitâne ise, onun iç ve gizli işlerine muttali olan özel adamları ve yakınlarıdır. Bunun aslı ise, (hem sırt, hem de elbise ve benzerlerinin yüzü anlamına gelen) zahr'ın zıddı olan batn (karın ve astar) dır. Bir kimsenin, bir diğer kimsenin özel adamı ve yakını olmasını anlatmak için deb denilir. Şair de der ki:
"İşte onlar, benim samimi adamlarımdır.
Evet ve hatta özel adamlarım.
Hem onlar, her yakınım Mt tarafa, benim en yakın sırdaşlarımdır."
2. Kâfir ve Sapıkları Sırdaş Edinmenin Yasaklanışı:
Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyle, mü’minlere, kâfirlerden, yahudilerden ve hevalarının arkasından giden sapık fırkalardan olanları içli dışlı kimseler, yakın kimseler edinmeyi, görüşlerini almayı ve işlerini görmeyi kendilerine havale etmeyi yasaklamaktadır. Denildiğine göre, senin itikat ve dinine muhalif olan hiçbir kimse ile karşılıklı konuşmaman gerekir. Şair der ki:
"Sen kişiye dair sorma. Onun arkadaşını sor.
Çünkü herbir arkadaş beraber olduğu kimseye uyar."
Ebû Dâvûd'un Sünen'inde yer alan rivâyete göre, Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Kişi, arkadaşının dini üzeredir. O bakımdan sizden herhangi bir kimse kiminle arkadaşlık ettiğine bir baksın."
İbn Mes'ûd'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Siz insanları kardeş edindikleri kimselerle değerlendirin.
Daha sonra yüce Allah, yakın ilişki kurmayı neden ve hangi husustan dolayı yasakladığını şöylece açıklamaktadır:
"Onlar, size kötülük yapmaktan geri kalmazlar." Yani onlar, sîzin halinizin bozulması için ellerinden gelen herşeyi yaparlar. Bu da şu demektir: Onlar, zahiren sizinle Savaşmıyor olsalar dahi, -ileride açıklaması geleceği üzere- size, hileler, tuzaklar kurmakta, sizi aldatmak uğrunda ellerinden gelen hiçbir gayreti esirgemezler.
Ebû Umame'den rivâyete göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler! Sizden başkasını kendinize sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük yapmaktan geri kalmazlar" âyeti hakkında: "Onlar Hâricîlerdir" dediğini rivâyet etmektedir.
Rivâyete göre, Ebû Mûsâ el-Eş'arî? zımmi bir kimseyi kâtip olarak göreve aldı. Ömer (radıyallahü anh) ona bundan dolayı sitem eden bir mektup yazdı ve bu âyet-i kerimeyi hatırlattı Sonra Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Ömer (radıyallahü anh)'ın huzuruna bir hesap getirdi ve bunu Hazret-i Ömer'e sundu. Hazret-i Ömer, yapılan bu hesabı beğendi. Daha sonra Hazret-i Ömer'e bir mektup geldi. Ebû Mûsa'ya: Senin kâtibin nerede? Gelsin de insanlara bu mektubu okusun, deyince, Ebû Mûsa: O mescid'e giremez, dedi. Hazret-i Ömer: Neden, o cüoüp mü? diye sorunca, Ebû Mûsâ: Hayır o bir hıristiyandır, dedi. Hazret-i Ömer onu azarladı ve şöyle dedi: Allah onları uzaklaştırmışken sen onları yakınlaştırma. Allah onları hakir düşürmüşken sen onları tebcil etme. Allah onların hain olduklarını söylemişken sen onlara güvenme.
Yine Ömer (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Siz, kitap ehlini görevlerinizde kullanmayın. Çünkü onlar, rüşveti helâl bilirler. Siz, göreceğiniz işlerinize ve yönettiğiniz raiyenizin işlerine yüce Allah'tan korkan kimseleri görevlendirerek yardım alınız.
Hazret-i Ömer'e: Burada Hireli bir hıristiyan vardır. Ondan daha iyi kâtiplik edecek, ondan daha güzel kalemle yazı yazacak kimse yoktur. Or senin yazı işlerini yürütmesin mi? denilince şu cevabı vermiş; Ben, mü’minleri bırakıp başkalarını sırdaş edinemem.
O halde zimmet ehlini kâtipliğe getirmek câiz değildir. Bundan başka alış verişteki tasarrufları da, onların vekâletleri de câiz değildir.
Derim ki: Bu günümüzde şartlar artık değişmiştir. Kitap ehlinden kimseler artık kâtip yapılıyor, güvenilir kimse kabul ediliyor ve bunlar böylelikle ahmak ve cahil yönetici ve emirler nezdinde üstün mevkilere getirilmiş bulunuyorlar.
Buhârî'nin rivâyetine göre, Ebû Said el-Hudrî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Allah, ne kadar peygamber göndermiş ve ne kadar halife tayin etmiş ise, mutlaka onun iki türlü sırdaşı vardır. Bu sırdaşlardan bir türü ona iyiliği emreder ve iyiliği yapmaya teşvik eder. Diğeri ise, ona kötülüğü emreder ve kötülük yapmaya teşvik eder. (Kötülükten) korunan kimse İse, yüce Allah'ın koruduğu kişidir.”
Enes b. Mâlik de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız ve mühürlerinize de Arapça (Hazret-i Muhammed'in mührü gibi) kazımayınız." el-Hasen b. Ebi'l-Hasen bunu şöylece açıklamaktadır: Hazret-i Peygamber bununla şunu kastetmektedir: Sizler, herhangi bir işiniz hakkında müşriklere danışmayınız ve mühürlerinize (yüzüklerinize) de "Muhammed (Resûlüllah) diye" kazımayınız.
el-Hasen der ki: Bunu doğrulayan da şanı yüce Allah'ın Kitabında yer alan:
"Ey Îman edenler! Sizden başkasını kendinize sırdaş edinmeyin..." âyetidir.
3. Mü’min Olmayan Sırdaşlar Kötülük Yapmaktan Geri Kalmazlar;
Yüce Allah'ın:
"Sizden başkasını" yani, sizin dışınızda kalanları sırdaş edinmeyin. el-Ferrâ' der ki: Yüce Allah'ın:
"Bundan başka iş yaparlardı" (el-Enbiyâ, 21/82) bunun dışında işler yaparlardı, demektir.
"Sizden başka ifadesi, yaşayış, güzel davranış ve itikada bağlılık noktasında sizden başkaları diye de açıklanmıştır.
Yüce Allah'ın:
"Geri kalmazlar" da, aleyhinize fesad teşkil edecek hususlarda ellerinden geleni yapmaktan geri kalmazlar, demektir. Bu âyet ise: "Sizden başkasının sıfatı durumundadır.
Hiçbir gayret esirgemem ve; Kusurlu hareket ettim, esirgedim, diye kullanılır. Şair Îmruu’l-Kays der ki:
"Şüphesiz ki kişi, hayatta kaldığı sürece hiçbir zaman;
-Üzerine düşeni yerine getirmekte kusurlu davranmasa dahi-istediği işleri başaramaz.
ile aynı anlama gelir; fesat demektir. Bu fesat, (bozuluş) fiillerde, bedende ve akıllarda olabilir.
Hadisi şerifte de: Her kim (organı işlemez hale getirecek) bir şekilde yaralanır yahut da organları bozulacak olursa..." diye buyurulmaktadır. Aklı bozulmuş kimseye de: denilir. ise, sevgi o kişinin aklını bozdu, demek olur. Şair Evs der ki:
"Ey Lübeynâ'nın soyundan gelenler!
Sizler ancak pazusu işlemez hale gelmiş bir elsiniz.
el-Ferrâ' da şöyle bir beyit nakletmektedir:
"İbn Saad öyle bir baktı ki ve bununla hamle için hazırlık yaptı;
Bu hem seninle beraber olanların, hem de bineklerin bozuluşuna sebep olmuştu,
"Kötülük" kelimesi ikinci mef'ûl olarak mansub gelmiştir. Çünkü "geri kalmamak" anlamındaki fiil, iki mef'ûle teaddi eder. Mastar olarak (mef'ûl-i mutlak) olarak da mansub gelmiş olabilir. Yani, Onlar size, sizi bozacak şekilde kötülük yaparlar, demek olur. Cer harfinin hazfi ile nasb edildiğini kabul etmek de mümkündür.
Nitekim Araplar Vurmakla onun canını yaktım, derler.
"Sıkıntıya düşmenizi isterler" âyetindeki mastar manası vermek içindir. Onlar size zor gelen şeyleri severler, demektir ise, zorluk ve meşakkat demek olup, buna dair açıklamalar Bakara Sûresinde (2/220, âyet 8, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
4. Kâfirlerin Açığa Vurdukları Öfkeleriyle İçlerinde Gizledikleri:
Yüce Allah'ın:
"Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır" âyeti, size olan düşmanlıkları ve sizi yalanlamaları, ağızlarıyla ortaya çıkmaktadır, demektir.
Öfke (buğz), sevginin zıddıdır, (Âyet-i kerimedeki): ise, müennes bir mastardır.
Şanı yüce Allah'ın, diller bir kenara özellikle ağızlan sözkonusu etmesi, gelişi güzel konuşmalarında bile bunu ortaya attıklarına işaret içindir. Onlar, öfkesi gözlerinden belli olan ve bunu gizlemeye çalışan bir kimseden daha da ileri derecededirler. İşte Hazret-i Peygamber'in; kişinin kardeşinin ırzına (şeref ve haysiyetine) gelişi güzel dil uzatmasını yasaklaması da bu anlamdadır. "Eşek anırmak üzere ağzını açtı" tabiri ile; "Atlar ağızlarını açarak geldiler" tabirlerinde de aynı kökten kelimeler kullanılmıştır Bu hadisten kişinin kardeşinin şeref ve haysiyetine farkettirmeden dil uzatmasının câiz olduğu anlaşılamaz. Çünkü bu da, ilim adamlarının ittifakı ile haramdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm’de de:
"Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın" (el-Hucurât, 49/12) diye buyurulduğu gibi, Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız (namus, şeref ve haysiyetleriniz) birbirinize haramdır." Buna göre Hadîs-i şerîfte "ağız açma"nın söz konusu edilmesi, bu konuda kişinin böyle bir sözü söylemesi ve bu konuda işi ileriye götürmesinin yasaklısına işaret etmektedir. Bunu biîelim.
5. Düşmanın Düşmanı Aleyhine Şahidliği:
Bu âyet-i kerimede düşmanın, düşmanı aleyhine şahidliğinin câiz olmadığına delil vardır. Medinelilerle Hicaz ehli de bu görüştedir. Ebû Hanîfe'den ise bunun câiz olduğu görüşü rivâyet edilmiştir. İbn Battal, İbn Şaban'dan şöyle dediğini nakleder: İlim adamları adalet sahibi olsa dahi düşmanın düşmam aleyhine şahidliğinin hiçbir hususta câiz olmayacağını icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü, düşmanlık adaleti ortadan kaldırır. Ya kâfirin düşmanlığı...
6. Kâfirlerin Gizledikleri Kin:
Yüce Allah:
"Göğüslerinin gizlediği ise daha büyüktür" âyeti onların ağızları ile açığa vurduklarından daha fazla bir kin ve öfkeyi gizlediklerini haber vermekte ve bize bildirmektedir.
Abdullah b. Mes'ûd Öfkeleri... takmaktadır" âyetini, fiili müzekker olarak; diye okumuştur. Çünkü -müennes olan kelimesi, yine "öfke" anlamına gelen -ve müzekker olan- b ile aynı anlamdadır.
119
İşte siz, öyle kimselersiniz ki onları seversiniz. Halbuki onlar sizi sevmezler. Siz, Kitabın tümüne inanırsınız. Onlar ise sizinle karşılaştıklarında: "Îman ettik" derler. Yalnız, başlarına kaldıkları vakit de size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar. "Öfkenizden ölün" de. Gerçekten Allah, göğüslerin özünü çok İyi bilendir.
Yüce Allah'ın:
"İşte siz, öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz" âyetinde kastedilenler münafıklardır. Buna delil de yüce Allah'ın:
"Sizinle karşılaştıklarında; Îman ettik, derler" âyetidir. Bu açıklamayı, Ebû’l-Aliye ve Mukâtil yapmışlardır. Burada "sevgi", temiz duygular beslemek, kötülük düşünmemek anlamındadır. Yani siz ey müslamanlar, o münafıklara karşı temiz duygular beslersiniz. Onlarsa münafıklıkları dolayısıyla size karşı temiz duygular beslemezler.
Anlamın söyle olduğu da söylenmiştir: Siz onların İslâm'a girmelerini istersiniz, onlar ise sizin küfre sapmanızı isterler. Çoğunluğun ifade ettiği görüşe göre ise, burada maksat yahudilerdir. "Kitap" dan kasıt ise, ilâhî kitapların tümüdür. İbn Abbâs der ki: "Siz kitapların tümüne İnanırsınız" demektir. Yahudiler ise Kitabın bir bölümüne inanırlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlara Allah'ın indirdiğine îman edin, denildiği zaman, biz, bize indirilene îman ederiz, derler" (el-Bakara, 2/91).
"Sizinle karşılaştıklarında îman ettik derler." Yani, biz Muhammede ve onun Allah'ın Rasûlü olduğuna îman ederiz, derler. Ancak,
"yalnız başlarına" kendilerinden olanlarla birlikte
"kaldıkları vakit de" kendi aralarında
"size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar." Size besledikleri kinden dolayı parmak uçlarını ağızlarına götürürler. Biri diğerine: Şunları görmüyor musunuz? Güçlendiler ve çoğaldılar, derler.
"Isırmak" gereğini yerine getirememekle birlikte ileri derecede öfke ve kin duymayı anlatan bir tabirdir. Ebû Talibin şu mısraı da bu türdendir:
"Bizim arkamızdan öfkelerinden parmak uçlarını ısırırlar."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Beni gördükleri vakit -Allah öfkelerini daha uzatsın-
Öfkeden dolayı başparmaklarının uçlarını ısırırlar."
Aynı kökten gelen ise, şehirlerde yaşayanların davarlara verdikleri küsbe, hurma çekirdeği ve öğütülmüş hurma çekirdeği gibi hayvan yemlerine denilir. Bir toplumun develerinin bu tür yemleri yediğini ifade etmek için de: denilir. tabiri ile, âdeta hurma çekirdeği ile beslenmiş gibi semirmiş deve kastedilir. da oldukça hilekâr ve son derece zeki kişi demektir.
Parmakları ısırmak ise, kişinin güç yetiremediği şeyleri elinden kaçırmaktan ötürü, yahutta değiştirmeye güç yetiremediği musibetlerle karşı karşıya gelen öfkeli ve kızgın kişinin davranışıdır. Burada ısırmak, dişlerle yapılan bir ısırmadır. Nitekim henüz çabuk geçip gitmiş bîrşey dolayısıyla eli ısırmak ve buna benzer, dişleri pişmanlıktan dolayı gıcırdatmak ve kederlenen kimsenin çakıl taşlarını sayması, yere çizgiler çizmesi gibi davranışlar da bu kabildendir. Bu şekilde ısırmak, "dâd" harfi ile yazılır. Zamanın musibeti anlamındaki da ise, noktalı "ti" ile yazılır. Nitekim şair (Ferazdak) şöyle demiştir:
"Ve ey Mervan'ın oğlu, zamanın musibetleri mal diye bir şey bırakmadı.
Kökü tamamıyla kurumuş olan yahut da geriye azıcık bir kalıntıdan başkasını."
Parmak uçları'nın tekili, şeklinde gelir
Ebû'l-Cevzâ bu âyeti okuduğunda, burada sözü geçenler İbâdiyedir, dermiş. İbn Atiyye der ki: Bu nitelik, Kıyâmet gününe kadar bid'at ehlinin bir çoğunda sözkonusu olabilir,
Yüce Allah'ın: "«Öfkenizle ölün» de. Gerçekten Allah göğüslerin özünü çok İyi bilendir." Denilse ki: Şanı yüce Allah bir şeye ol dediği zaman o da derhal olur, gerçeği varken nasıl olur da ölmediler.
Şöyle cevap verilir: Böyle bir soruya iki türlü cevap verilebilir: Bu hususta Taberî ve pek çok müfessir şöyle demiştir: Bu, onlara yapılan bir bedduadır. Yani, ey Muhammed de ki: Ölünceye kadar Allah sizin kin ve öfkenizi devam ettirsin. Bu açıklamaya göre, yüzlerine karşı bu sözlerle onlara beddua etmesi -yüzlerine karşı onlara lanet etmekten farklı olarak- uygundu.
İkinci cevap: Âyetin anlamı şudur: Sen onlara arzuladıklarını ele geçiremeyeceklerini bildir. Çünkü ölümr onların bu arzularının gerçekleşmesine engeldir. Bu açıklamaya göre, beddua anlamı yoktur. Geriye ise azarlama ve onları öfkelendirme manası kalmaktadır. İşte bu mana Müsafir b. Ebî Amr'ın şu sözü de buna uygun bir anlam ihtiva etmektedir:
"O bizim aslımız hakkında dahi kötü temennide bulunur,
Biz de kim kıskançlık ederse onun gözünü patlatırız."
Yüce Allah'ın şu âyeti de bu anlamı andırmaktadır:
"Kim Allah'ın ona dünyada da âhirette de yardım etmeyeceğini sanıyor ise, derhal tavana bir ip bağlasın, sonra da koparsın" (el-Hacc, 22/15)
120
Sîzlere bir İyilik dokunursa bu, onları üzer. Ama size bir kötülük dokunursa buna sevinirler. Sabreder ve sakınırsanız onların hilesi size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını kuşatandır.
Yüce Allah'ın:
"Sizlere bir İyilik dokunursa bu, onları üzer" âyetinde
"sizlere... dokunursa" anlamındaki fiili, es-Sülemî, "yâ" ile, diğerleri ise "te" ile okumuşlardır.
Lâfız, hoşa giden ve gitmeyen her şey hakkında umumîdir. Müfessirlerin sözünü ettikleri bolluk, kuraklık, mü’minlerin toplanıp biraraya gelmeleri, aralarına tefrikanın düşmesi ve buna benzer çeşitli açıklamalar, bir takım örneklendirmelerden ibarettir. Açıklamalar arasında bir farklılık yoktur.
Âyet-i kerimenin İfade ettiği mana şudur: Bu kadar aşıfı derecede düşmanlık beslemek, kin duymak, mü’minlere gelen sıkıntılardan dolayı sevinmek gibi niteliklere sahip olanlar, sırdaş edinilmeye ehil ve lâyık kimseler değildir. Özellikle de dünya ve âhiretin kazanılması kendisine bağlı olan cihad ve oldukça büyük böyle bir işte bu, sözkonusu edilmemelidir. Şu beyiti söyleyen şair ne güzel demiş:
"Her bir düşmanlığın zamanla ortadan kalkması umulabilir
Sana kıskançlık duyduğu için düşmanlık edenin düşmanlığı müstesna."
"Sabreder" yani, onların eziyetlerine katlanır, itaate ve mü’minleri de veli ve dost edinmeye devam eder "ve sakınırsanız, onların hilesi size hiçbir zarar veremez."
Ayet-i kerimedeki "size hiçbir zarar veremez" anlamındaki: âyeti (Nâfi' tarafından): şeklinde okunmuştur. (Bu okuyuşa görede) bu fiil: arar vermek anlamına gelir. Şanı yüce Allah onların zararlarının sözkonusu olmamasını sabır ve takva şartına bağlamaktadır. O bakımdan bu âyet, mü’minlere teselli ve onların maneviyatlarını bir güçlendirme sadedindedir.
Derim ki: İki el-Haremî ile Ebû Amr da bu kelimeyi önceden de açıkladığımız gibi şeklinde; dan gelmiş gibi okumuşlardır. Yüce Allah'ın:
"Bir zararı yoktur" (eş-Şuarâ, 26/50) âyeti de buradan gelmektedir. Âyet-i kerimedeki bu kelimede "ya" harfinin hazf edilmesi ise, iki sakinin bir arada olmasından ötürüdür. Çünkü, "radıyallahü anh" harfinin ötresi hazf edilecek olursa, geriye "radıyallahü anh" harfi de sakin, "yâ" harfi de, kalacağından, "yâ" harfi hazf edilmiştir. "Yâ" harfinin hazf edilmesinin daha uygun gelmesi ise, ondan önce ona delâlet edecek bir şeyin ("dad" harfinin esresinin) bulunmasıdır. el-Kisaî ise, kendisinin: şeklinde ("yâ" yerine "vav"lı) kullanışını (Araplardan) işittiğini nakletmiş ve şeklindeki okuyuşu da câiz kabul etmiştir. Ayrıca, Ubey b. Kabin kıraatinde bu kelimenin diye okuduğunu da iddia etmiştir.
Kûfeliler ise şeklinde "râ" harfini şeddeli ve ötreli olarak okumuşlardır. Bu da Zarar verdi"den gelmektedir. Bunun "fe" harlı takdiri ile merru' olması mümkündür. "Size zarar vermez" anlamındadır. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:
"Her kim iyilikler yaparsa Allah onların mükâfatlarım verecektir,"
el-Kisaî ve el-Ferrâ''nın görüşü budur. Yahud da bu fiil, takdim takdiri ile de merfu olabilir, Sîbeveyh de abu şekildeki kullanışab örnek olmak üzere şu mısraı nakleder:
"Şüphesiz ki senin kardeşin eğer yere yıkılacak olursa, sen de yere yıkılırsın.
Bu da şu demek olur: Şayet sabreder ve sakınırsanız, (onların hilesinin) size zararı olmaz. Bu fiilin meczum olması da caizdir. "Radıyallahü anh" harfi İse, iki sakinin yanyana gelişi dolayısıyla -ötreden sonra ötreyi tabi kılmak suretiyle-ötreli okunmuştur: Aynı şekilde "radıyallahü anh" harfini üstün okuyanlar da fiili meczum kabul ederek böyle okumuşlardır. "Râ" harfinin üstün okunuşu da iki sakinin yanyana gelmesi ve fethanın hafifliği dolayısıyladır. Bunu da Ebû Zeyd, el-Mufaddal'dan Âsım'dan rivâyet etmiştir. Bu açıklamaları da el-Mehdevi nakletmektedir.
en-Nehhâs da şunu nakletmektedir: el-Mufaddal ed-Dabbî ise, Âsım'dan; şeklinde, iki sakinin yanyana gelmesinden ötürü "râ" harfini esreli okuduğunu İddia etmektedir.
121
Hani sen, mü’minleri Savaş için duracakları yerlere yerleştirmek İçin erkenden aile halkının yanından ayrılmıştın. Allah Semi’dir, Alîm’dir.
Yüce Allah'ın:
"Hani sen... erkenden aile halkının yanından ayrılmıştın" âyetinde yer alan: "İz: Hani" kelimesinde mukadder bir fiil amel etmektedir ki, ifadenin takdiri: Hatırla ki sen, erkenden -yani sabahleyin- ayrılmıştın, şeklindedir. "Aile halkının yanından" âyeti, Âişe'nin yanından, evinden ayrılmıştın, demektir.
"Mü’minleri Savaş için duracakları yerlere yerleştirmek için, erkenden aile halkının yanından ayrılmıştın. Allah, Semî’dir, Alîmdir" âyetinde sözü edilen gazve Uhud'dur. Bu âyet, bütünüyle onun hakkında nazil olmuştur. Mücâhid, el-Hasen, Mukâtil ve el-Kelbî de bu gazadan kasıt Hendek gazasıdır, demişlerdir. Yine el-Hasen'den bunun Bedir günü diye açıkladığı da nakledilmektedir.
Ancak Cumhûr, bunun Uhud gazvesi olduğu görüşünü benimsemiştir. Yüce Allah'ın:
"O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu" diye başlayan bir sonraki âyet de buna delil teşkil etmektedir. Çünkü sonraki âyette sözü geçen bu durum Uhud günü olmuştu.
Müşrikler, Bedir gününün intikamını almak üzere üçbin kişilik bir ordu ile Medine'nin üzerine yürümüşlerdi. Medine'nin karşısında, vadinin kıyısında bulunan Uhud yakınlarında konaklamışlardı. Müşrikler, buraya hicretin otuzbirinci ayının başında, hicretin üçüncü yılı Şevval ayının onikisine rastlayan Çarşamba gününde varmışlar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da henüz Medine'de iken Perşembe günü de orada kalmışlardı.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında kılıcında bir parça körelmenin olduğunu ve bir takım ineklerin boğazlandığını, elini de oldukça sağlam bir zırha soktuğunu gördü. O, bu rüyasını şöylece yorumladı: "Ashabımdan bir gurup kişi öldürülecek, Ehl-i Beyt'imden de bir kişi bu öldürülecekler arasında bulunacaktır. Sağlam zırh ise Medine'dir." Bunu Müslim rivâyet etmiştir.
Bütün bunlar da bilindiği gibi bu gazada gerçekleşmişti.
"Yerleştiriyordun" fiilinin aslı, şeklindeki mastarı ile yer edinmek demektir, Hazret-i Peygamber'in: "Bana kasten yalan uyduran bir kimse cehennemdeki yerini hazırlasın." âyetinde de bu kökten gelen fiil kullanılmıştır. Orada kendisine bir yer edinsin, demektir.
Buna göre "mü’minleri.,, yerleştirmek için" âyeti, onları Savaşta dizmek için anlamındadır. Beyhakî'nin Enes (radıyallahü anh)'den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ben rüyamda kendimi âdeta bir koçun terkisine biniyormuşum gibi gördüm. Kılıcımın keskin tarafını kırılıyor gördüm. Bunu ben, kavmin (Kureyşlilerin) koçunu öldürmek diye te'vil ettim. Kılıcımın keskin tarafının kırılmasını da Ehli Beyt'imden, yakınlarımdan birisinin öldürülmesi diye te'vil ettim."
Hazret-i Hamza şehid edildi ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da müşriklerin sancaktarı olan Talha’yı öldürdü.
Mûsa b. Ukbe de İbn Şihab'dan şöyle dediğini nakleder: Muhacirlerin sancaktan, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından birisi olup şöyle demiştir: Ben Âsım'ım! İnşaalîalı (beraberimdekileri koruyacağım).
Said b. Osman'ın kardeşi Talha b. Osman el-Lahmî ona: Ey koruyacağım iddia eden (Âsım), teke tek çarpışmaya var mısın? deyince, adam; Evet, dedi. Bu adam çabuk davranıp Talha'nın başına bir kılıç darbesi indirdi. Ve bu kılıcını adamın sakalına varıncaya kadar vurdu ve onu öldürdü. Böylelikle müslümanların sancaktarının onu öldürmüş olması, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın rüyasında gördüğünü ifade ettiği: "Bir koçun terkisine biner gibiyim" şeklindeki ifadesini doğrulamaktadır.
122
O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki onların dostu Allah idi. Mü’minler yalnız Allah'a güvenip dayansınlar.
Yüce Allah'ın;
"Hani" âyetinde âmil; "Yerleştiriyordun" fiili, yahut "Semdir, Alîm'dir" âyetidir.
Sözü geçen
"İki takım"dan kasıt ise, Hazreclilerden Selimeoğulları ile Evs'den Hariseoğullarıdır. Bunlar Uhud günü ordunun iki kanadını oluşturuyorlardı.
"Bozulmaya yüz tutmuştu" âyeti ise, korkaklığa kapılmak üzere idi, anlamındadır.
Buhârî'de Câbir (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği nakledilmektedir:
"O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz: tutmuştu. Halbuki onların dostu Allah idi" âyeti bizim hakkımızda nazil olmuştur. Sözü geçen iki takım biz Hariseoğulları ile Selime oğullarıyız. Bununla birlikte biz, bu âyet-i kerîme keşke inmese idi, diye temenni etmiyoruz. Çünkü Yüce Allah'da:
"Halbuki onların dostu Allah idi" diye buyurmaktadır.
Bir başka görüşe göre bunlar, Harisoğulları ile Hazrecoğulları ve Nebîtoğullarıdır. Nebît ise, Evsoğullarından Amr b. Mâlik'tir.
Dağılmaktan kasıt ise, korkaklığa kapılmaktan ibarettir. Sözlükte de bu böyledir. İki kesimin dağılıp bozulmaya yüz tutması ise, Medine'den çıkıştan sonra Abdullah b. Ubeyy'in, beraberinde bulunan münafıklarla geri dönmesi sırasında olmuştu. Yüce Allah, onların kalplerini sebat vererek geri dönmediler. İşte Yüce Allah'ın:
"Halbuki onların dostu Allah idi" âyeti bunu ifade etmektedir. Yani, bu isteklerini gerçekleştirmeye karşı kalplerini koruyan O olmuştu.
Şöyle de açıklanmıştır: Onlar Savaşa çıkmayıp oturmak istediler. Bu ise onlar için küçük bir günahtı. Şöyle de açıklanmıştır: Bu bozuluş (yani Savaşa çıkmamak isteği), sadece içlerinden geçen bir düşünce idi. Onlar bunu hatırlarından geçirmişlerdi. Yüce Allah da Peygamberini bu hususa muttali kıtarak, basiretlerini daha bir artırmış oldu. Bu şekilde bir gevşeme eğilimi, onların kasti olarak yapmak istedikleri birşey değildi, O bakımdan Allah da onları korudu. Biri ötekini (bundan dolayı) yerdi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile çıkıp gittiler.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da müşrikleri göreceği bir yere varıncaya kadar yoluna devam etti Medine'den bin kişilik bir kuvvet ile çıkmıştı. Ancak, Abdullah b. Ubey b. Selûl, kızarak üçyüz kişi ile birlikte geri dönmüştü. Kızmasının sebebi de, düşman üzerlerine gelecek olursa, Medinede oturup orada Savaşma görüşünü ifade etmekle birlikte, görüşüne muhalefet edilmesiydi. O, bu görüşüyle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın görüşünü de paylaşmış oluyordu. Ancak, Ensar'ın çoğunluğu bunu kabul etmemişti. -İleride gelecektir-. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), müslümanlarla birlikte Medine'nin dışına çıktı ve aralarından yüce Allah'ın kendilerine şehidlik lütfettiği kimseler şehid oldu.
Mâlik, -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Ulmd günü muhacirlerden dört kişi, ensardan da yetmiş kişi öldürüldü. -Allah hepsinden razı olsun-.
(Bir önceki âyette geçen):
"Duracak yerler" anlamındaki “.....” kelimesi, oturma yeri demek olan “.....” ln çoğuludur. Anlam itibariyle duracak yer (mevkıf) gibidir. Ancak, bunun "oturmak" anlamındaki “.....” lâfzı, bir yerde sabit olmayı anlatır. Özellikle de okçular, yerlerinde oturan kimselerdi. İşte, Uhud gazvesine dair açıklamalar kısaca bundan ibarettir, İleride yeteri kadar açıklamalar gelecektir,
Uhud Gazvesi:
O gün müşriklerle birlikte başlarında Halid b. Velid'in bulunduğu yüz at (lı) vardı. Müslümanların ise, yalnızca bir atı vardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu gazvede yüzünden yara aldı ve alt çenesinin sağındaki Ön dişi atılan bir taşla kırıldı. Başındaki miğferi de yarıldı. Allah, ümmetine ve dînine yapmış olduğu hizmetleri karşılığında peygamberlerinden bir Peygambere sabrına karşılık verdiği mükâfatların en üstünü ile onu mükâfatlandırsın.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bu şekilde zarar veren kişiler Leysoğullarından Amr b. Kamia ile Utbe b. Ebi Vakkas idiler. Şöyle de denilmiştir: Büyük fakih Muhammed b. Müslim b. Şihab (ez-Zührîb'nin dedesi olan Abdullah b. Şihab), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın alnını yaralayan kişidir el-Vakidî der ki: Bizce sabit olan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yüzüne taş atan kişinin, İbn Kamia'dır. Onun dudağını kanatan ve ön dişini kıran kişi ise, Utbe b. Ebi Vakkas'dır Yine el-Vakidî, isnadını kaydederek Nafi' b. Cübeyr'in şöyle dediğini nakletmektedir: Ben, muhacirlerden bir kişiyi şöyle derken dinledim: Uhud'da hazır bulundum. Dört bir yandan okların yağdığını, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın da bu okların ortasında yer aldığını ve bütün bunların ona isabet etmesinin önlendiğini gördüm. Ben, Abdullah b. Şihab ez-Zührî'nin de o gün şöyle dediğini gördüm: Bana Muhammed'i gösterin, bana Muhammed'i gösterin; eğer o kurtulursa kurtulmayayım, diyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, beraberinde hiçbir kimse bulunmaksızın onun yanıbaşında duruyordu. Sonra da onun yanından geçip gitti, Bu hususta Safvân kendisine sitem edince de: Allah'a yemin ederim onu görmedim Allah'a yemin ederim ki o, bize karşı korunmaktadır. Biz, onu öldürmek üzere kendi aramızda dört kişi olarak sözleşmiş ve antlaşmıştık. Fakat bunu bir türlü gerçekleştiremedik, dedi.
Taşlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın üzerine yağarcasına geldi. Nihayet bir çukura düştü. Bu çukuru Ebû Âmir er-Rahib, müslümanlara bir tuzak hazırlamak kastıyla kazmış idi. Hazret-i Peygamber, yanı üzere çukura düşünce, Talha doğruluncaya kadar onu kucakladı. Ebû Said el-Hudri'nin babası Mâlik b. Sinan, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yarasından kan emdi. Başındaki miğferde bulunan iki halka da Resûlüllah'ın yüzüne batmıştı. Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh ise onları dişleriyle çekmeye çalışmış ve iki ön dişi bundan dolayı düşmüştü. O bakımdan Ebû Ubeyde'nin ön dişleri yoktu ve bu ona âdeta bir güzellik veriyordu. -Allah ondan razı olsun.-
Yine bu gazada Hamza (radıyallahü anh) şehid düştü. Onu Vahşi öldürdü. Vahşi, Cübeyr b. Mut'im'im kölesi idi. Cübeyr de kendisine: Eğer Muhammed'i öldürecek olursan, atların yularlarını sana veririz (önderimiz yaparız), demişti. Eğer Ali b. Ebî Tâlib'i öldürürsen, hepsi siyah gözlü yüz deve veririz. Eğer Hamza'yı öldürürsen, sen hürsün, demişti. Vahşi ise şöyle demişti: Muhammed'e gelince, onun Allah tarafından bir koruyucusu vardır. Kimse ona ulaşamaz. Ali'ye gelince, onun karşısına kim çıktıysa mutlaka onu öldürmüştür. Hamza'ya gelince, o da kahraman birisidir Bununla birlikte denk düşürüp onu öldüreceğimi umarım.
Hint de, Vahşi bu işe hazırlandığı yahut yanından geçtiği her seferinde: Haydi Ebû Deseme! Yüreğimizi soğut, sen de rahatla! diyordu.
Vahşi, bir kayanın arkasında pusuda yattı. Hazret-i Hamza da müşriklerden bir topluluğun üzerine bir hamle düzenlemişti. Hamle yapıp geri dönüp yanından geçince, ona attığı mızrak isabet etti ve Ölü olarak yere yıkıldı. -Yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun ve Allah ondan razı olsun-.
İbn İshak der ki: Hint, Hazret-i Hamza'nın karnını yarıp ciğerini çıkardı, ağzına koyup çiğnedi. Ancak, onu yutamadı. Ağzından dışarıya fırlatıp, daha sonra yüksekçe bir kayanın üzerine çıkarak, avazı çıktığı kadar bağırıp şu beyitleri okudu:
"İşte biz size Bedir gününün karşılığını verdik
Savaştan sonra Savaş, elbetteki alevli olur
Utbe'nin (Bedir’de) öldürülüşüne dayanamıyordum
Kardeşimin de onun amcasının da ve Bekrimin de.
Şimdi içimi rahatlattım ve adağımı yerine getirdim
Ey Vahşi, göğsümdeki kini susturdun.
Yemin olsun ki, Vahşi'ye teşekkür borcum vardır
Kabrimde kemiklerim çürüyünceye kadar."
Usâse b. Abbâd b. Abdulmuttalib'in kızı Hint de Ona, şu şekilde cevab verdi:
"Sen Bedir'de de Bedir'den sonra da rezil oldun
Ey ileri derecede kâfir ve son derece müfteri kişinin kızı!
Yüce Allah, sabahleyin erkenden karşına aydınlık yüzlü, uzun boylu
Hâşimîleri çıkardı
Ellerinde delip geçen kesici her bir kılıç bulunan!
Hamza benîm arslanım, Ali benim kartalım;
Hani, Şeybe ve baban bana kötülük etmek istemişlerdi de
Her ikisinin de göğsü kana bulanmıştı.
Senin o kötü adağın ise en kötü bir adaktır!"
Abdullah b. Revâha da, Hamza (radıyallahü anh) için şu ağıtı yakmıştı:
Ağladı gözüm, ağlaması da gerekir
Fakat ağlamama da, feryadın da yok faydası
O Allah'ın arslanı için hani, sabahleyin şöyle demişlerdi:
İşte Hamza! Öldürülen yiğit adamınız!
Bütün müslümanlar için musibet oldu, onun orada ölümü
Resûlüllah için de bu bir musibetti.
Alâ'nın babası! Senin şehadetinden dolayı yıkıldık hep birlikte
Sense, çok üstün, iyilik sahibi ve hakları gözetendin.
Cennetlerde Rabbinin selâmı olsun sana
İçinde zeval bulmayan nimetlerin bulunduğu
Ey hayırlı Hâşim oğulları! Sabredin
Çünkü sizin bütün işleriniz hoştur, güzeldir,
Allah Rasûlü sabredendir, kerimdir
Konuştu mu O, Allah'ın emriyle konuşur.
Yok mu, benden Lüeyy'e şu sözü ulaştıracak:
Bugünden sonra devran dönecektir.
Bilmediler ve tadmadılardı bugünden önce;
Susamışı suya kandıran darbelerimizi.
Unuttunuz Bedir kuyusuna attıklarımızı
Hani sabahleyin o çabucak gelen ölüm gelmişti size
O sabah, yere yıkılmıştı Ebû Cehil
Kuşlar leşi etrafında döner dururdu,
Utbe ve onun oğlu da yıkıldılar hep birlikte.
O keskin kılıç ise, Şeybe'yi ısırmıştı.
Ve bizim Ümeyye'yi kan revan içerisinde bırakışmaz
Göğsünde saplanmış bir mızrak ile;
Rabîaoğullarının tepelerini soruyorsunuz
İşte bizim kılıçlarımız o tepelere inen darbelerden körelmisler.
Hamza öldü diye sevincini izhar etme ey Hind!
Çünkü sizin izzetiniz de bir zillettir.
Ey Hind, ağlamana devam et ve usanmadan ağla! Çünkü
Sensin çokça gözyaşı döken, çokça kederli ve yakınlarını kaybetmiş kadın,"
Hazret-i Hamza'nın kızkardeşi Safiyye de onun için bir mersiye söylemişti. Bu da Siyret'te zikredilmiştir. Allah hepsinden razı olsun.
Tevekkül:
Yüce Allah'ın: "Mü’minler yalnız Allah'a güvenip dayansınlar" âyetine gelince, buna dair açıklanacak tek bir husus vardır. O da "tevekkül"e dair yapılacak açıklamalardır.
Tevekkül; sözlükte acizliğini ve başkasına güvenip dayandığım izhar etmek demektir. Bir kişi, başkasına güvenip dayanarak kendi işini göremeyecek olursa; “.....” denilir,
İlim adamları, tevekkülün gerçek mahiyeti hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Seni b. Abdullah'a tevekkülün mahiyeti hakkında soru sorulması üzerine şöyle demiştir: Bazıları tevekkül; gelenlere peşinen razı olmak ve mahlukattan ümit kesmek demektir. Bir başka kesim ise tevekkül; sebepleri terk edip, sebeplerin müsebbibine yönelmek demektir. Eğer sebep kişiyi müsebbipten alıkoyacak olursa, o kişinin yaptığı o işe tevekkül denilmez, demişlerdir Sehl ise şöyle demektedir: Kim tevekkül sebebe yapışmayı terketmekle gerçekleşir derse, şüphesiz ki o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünnetine karşı çıkmış olur. Çünkü şanı yüce Allah:
"Artık ele geçirdiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yiyin" (el-Enfâl, 8/69.) diye buyurmaktadır. Ganimet ise, kulun kazancı ile ele geçirilen bir şeydir. Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Artık boyunlarının üstüne ve onların her parmağına vurun." (el-Enfâl, 8/12) Bu da bir ameldir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Muhakkak Allah, (çalışıp kazanan) meslek sahibi kulunu sever diye buyurmaktadır." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı da Seriyye'den gelecek ganimetten ödenmek üzere birbirlerine borç verirlerdi.
Sehl'den başkaları da şöyle demişlerdir: Genel olarak fukâhanın görüşü budur. Bu görüşe göre: Yüce Allah'a tevekkül, Allah'a güvenmek, O'nun takdir ettiği hükmün mutlaka gerçekleşeceğine kat’i olarak inanmak, yemek yemek, içmek, düşmandan sakınmak, silah hazırlamak, şanı yüce Allah'ın sünneti gereğince mûtâd olan şeyleri kullanmak gibi, mutlaka yerine getirilmesi gereken sebepleri yerine getirmek hususunda da onun Peygamberinin sünnetine tabi olmaktır.
Sufilerin muhakkik olanları da bu görüştedirler. Şu kadar var ki, onların kanaatine göre, bu sebepleri yerine getirmek suretiyle tatmin olup kalbin sebeplere yöneltilmesi halinde tevekkül ismini almaya hak kazanılmaz, Çünkü sebepler, tek başlarına ne bir menfaat sağlayabilir, ne bir zarar Önleyebilir. Aksine, sebep de sonuç da şanı yüce Allah'ın fiilidir. Hepsi O'ndandır ve O'nun meşîeti ile gerçekleşir. Tevekkül eden kişi, ne vakit bu sebeplere kalbi ile meyledecek olur ise, artık o, bu isimden (mütevekkillikten.) sıyrılmış olur.
Diğer taraftan tevekkül edenlerin de iki hali sözkonusudur. Birincisi, tevekkül hususunda sağlamlaşmış kişinin halidir. Böyle bir kimse kalbi ile bu sebeplerden herhangi birisine iltifat etmez ve ancak bu konudaki emir gereğince sebepleri yerine getirir. İkincisi ise, bu duruma gelmemiş olanın halidir ki, o da kimi zaman bu sebeplere iltifat etmekle birlikte, ilmi yollarla, kat'i burhanlarla ve halî zevkleriyle bunlara iltifatı nefsinden uzaklaştırır. O, bu durumunu, şanı yüce Allah, lütfü ile kendisini sağlam mütevekkillerin makamına ulaştırıncaya ve anilerin derecesine çıkartıncaya kadar devam ettirir.
123
Yemin olsun ki siz, düşkünler iken Bedirde Allah size zafer vermişti. Allah'tan korkun ki, şükretmiş olasınız.
Âyetin tefsiri için bak:125
124
Hani sen mü’minlere; "İndirilmiş üçbin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi?" diyordun.
Âyetin tefsiri için bak:125
125
Evet, sabreder, sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize bu cihetlerinden gelirlerse, Rabbiniz size nişanlı beşbin melekle yardım edecektir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Gazaları ve Bunlar Arasında Bedircin Yeri:
Şanı yüce Allah'ın:
"Yemin olsun ki siz, düşkünler İken Bedir'de Allah size zafer vermişti" âyetinde sözünü ettiği Bedir gazvesi, hicretin onsekizinci ayında, Ramazan ayının onyedisine rastlayan cuma günü cereyan etmişti Bedir, bir suyun bulunduğu ve o suyun bölgeye ismini verdiği bir yerdir. Şa'bî der ki: Bu su, Bedir adında Cüheyne'li bir adama aitti. O yere de bu ad verilmişti. Ancak birinci görüşü kabul edenler daha çoktur. Vâkidî ve başkaları derler ki: Bedir, belli bir yerin adıdır. Başka bir şeyden aktarılmış (nakledilmiş) bir isim değildir. İleride yüce Allah'ın izniyle Enfâl Sûresi'nde (8/11. âyet-i kerimenin tefsirinde) Bedir'e dair açıklamalarda da bu husus gelecektir.
"Düşkünler" kelimesinin buradaki anlamı, sayıca az kimseler demektir. Çünkü, o sırada mü si umanların sayısı üçyuz onüç yahut üçyüz ondört kişi idi. Düşmanları ise, dokuzyüz ile bin kişi idi.
"Düşkünler" kelimesi, 'in çoğuludur. Burada bu (düşkünlük; zül) istiare yoluyla kullanılmış bir isimdir. Yoksa onlar, kendi özleri itibari ile aziz kimseler idiler. Şu kadar var ki, düşmanlarına ve yeryüzünde bulunan bütün kâfirlerin toplamına nisbetle sayıları düşünülecek olursa, onların düşkün görülmeleri ve yenilgiye uğramaları gerekirdi. Nasr, (mealde; zafer); yardım demektir. Allah, Bedir günü onlara yardım etmişti. O günde müşriklerin ileri gelenleri öldürülmüştü. Ve İslâm, o günün temeli üzerine bina edilmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ilk Savaşı idi. Müslim'in Sahihinde Büreyde'den şöyle dediği nakledilmektedir: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onyedi gaza yapmış ve onların sekiz tanesinde fiilen çarpışmıştır."
Yine Müslim'de İbn İshak'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Ben, Zeyd b. Erkam ile karşılaştım, ona şöyle sordum; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kaç gazada bulundu? O; Ondokuz gaza yaptı, dedi. Peki sen bunlardan kaçında onunla birlikte bulundun, diye sordum, bu sefer: Onyedi gazada bulundum dedi. Yine: Hazret-i Peygamberin yaptığı ilk gaza hangisidir? diye sordum, O: Zatü'l-Useyre veya Zatü'l-Uşeyr dedi.
Bütün bunlar; tarih ve siyer bilginlerinin kabul ettiklerine muhalif görülmektedir. Muhammed b. Sa'd, Tabakat adlı eserinde şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gazvelerinin sayısı yirmiyedidir. Seriyye sayısı ise elli altıdır. Bir başka rivâyette de kırk altıdır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Savaştığı gazveler ise, Bedir, Uhud, Mureysi', Hendek, Hayber, Kurayza, Feth (Mekke'nin fethi), Huneyn ve Taif gazalarıdır. Yine İbn Sa'd der ki: Bize nakledenlerin İcma ile söyledikleri bunlardır Kimi rivâyetlerde de Hazret-i Peygamber, Nadiroğulları, Hayber dönüşü, Va'di'l Kura ve el-Gabe gazvelerinde de Savaşmıştır.
Bu husus böylece ortaya çıktığına göre, şunları söyleyebiliriz: Zeyd de Bureyde de her biri kendi bildiklerini veya şahit olduklarını anlatmıştır. Zeyd'in: "Hazret-i Peygamber'in ilk gazvesi Zutü'l-Useyre (el-Uşeyre) gazvesidir" şeklindeki sözü de aynı şekilde tarih ve siyer bilginlerinin söylediklerine muhaliftir.
Muhammed b. Sa'd der ki: Zatül-Uşeyre gazvesinden önce, Hazret-i Peygamber'in bizzat yaptığı üç tane gazve daha vardır.
İbn Abdi’l-Berr de; "ed-Durer fi'l-Meğazi ve's-Siyer" adlı eserinde şöyle demektedir:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bizzat katıldığı ilk gazvesi, Safer ayındaki Ebvâ gazvesidir. Şöyle ki, Hazret-i Peygamber Rebiül-evvel ayının onikisinde Medine'ye ulaştı. Rebiül-evvel ayının geri kalan zamanını Medine'de geçirdiği gibi, o yılın geri kalan süresini ve hicretin ikinci yılından da Saler ayına kadar olan süreyi Medine'de geçirdi. Daha sonra sözü geçen yılın Safer ayında Medine'ye Saad b. Ubâde'yi yerine vekil bıraktı ve Veddan'a kadar gitti. Orada Damraoğulları ile bir banş antlaşması yaptı. Oradan Medine'ye Savaşmaksızın geri döndü. İşte Ebvâ'a gazvesi diye bilinen gazve de budur. Sonra, Medine'de aynı yılın Rebiü'l-evvel ayma kadar kaldı. Daha sonra, aynı yıl içerisinde Medine'ye es-Saib b. Osman b. Maz'ûn'u yerine vekil tayin edip, Medine'nin dışına çıktı ve Radvâ tarafında Bavat denen yere kadar gitti. Ondan sonra da Medine'ye Savaşmaksızın geri döndü. Daha sonra Rebiul-ulâ ayının geri kalan süresi ile Cuma de'kıla'nın bir miktarını Medine'de geçirdikten sonra Medine'nin dışına gazada bulunmak üzere çıktı, Medine'ye de Ebû Seleme b. Abdülesed'i vekil bıraktı. Milk yolu üzerinden Zatül-Useyre'ye doğru yola koyuldu.
Derim ki: İbn İshak, Ammâr b. Yâsir'den şöyle dediğini nakletmektedir: Ben ve Ali b. Ebî Tâlib, Yenbû'un iç taraflarındaki Zatü'l-Uşeyre gazvesinde iki yol arkadaşı idik. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) oraya varıp konaklayınca, orada bir ay kadar bir süre ikâme etti. Orada Mudlicoğulları ile onların Damraoğullarından anlaşmalıları olanlarla bir barış antlaşması akdetti. Alî b. Ebi Talib bana şöyle dedir Ey Ebû'l- Yakzân (Ammar'ın künyesi), ne dersin, şu kendilerine ait (hurmalıktaki) pınar başında çalışan Mudlicoğullarına mensup bir topluluğun yanına gidip onların nasıl çalıştıklarını bir görelim mi? Biz de onların bulundukları yere gittik, bir süre onların çalışmalarını seyrettik. Daha sonra uyku bizi bürüdü. Biz de toprağı bol bir yerde küçük arıların bulunduğu bir yere gittik ve orada uyuduk. Allah'a yemin ederim ki, bizi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip ayağıyla uyandırıncaya kadar uyanmadık. Resûlüllah bizi uyandırınca, o topraklardan üstümüz başımız bulanmış olduğu halde kalkıp oturduk. İşle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o gün Ali'ye- (toprağa bulanmış olduğundan dolayı) "Bu ne hal Ey Ebû Turab (toprağın babası)! dedi. Biz de Hazret-i Peygambere durumumuzu anlatınca şöyle buyurdu: "Ben sizlere insanlar arasında en bedbaht iki adamın kimler olduğunu haber vereyim mi?" Biz: Bildir ey Allah'ın Rasûlü deyince, şöyle buyurdu: "Semud kavminden o dişi deveyi kesen Uhaymir ile ey Ali, sana şuranın üzerine vuran -deyip Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) elini başına koydu- ve bu darbesi dolayısıyla da senin şuranı kana bulayacak olan kişidir" dedi ve elini de sakalının üzerine koydu.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Cumadelûlâ'nın geri kalan'süresi ile Cumadeul-âhire'den bir kaç gün daha orada kaldı ve orada Mudlicoğulları ile barış antlaşması yaptıktan sonra Savaşmaksızın geri döndü. İşte bundan birkaç gün sonra Bedir gazvesi meydana geldi. İşte, tarih ve siyer bilginlerinin hakkında şüphe etmedikleri husus budur. Buna göre Zeyd b. Erkam, ancak kendi bildiği bir hususu anlatmış olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Zatü'l-Uşeyre'ye "Zatül-Useyr ve Zatül-Uşeyr" de denilir.
İşte bundan sonra büyük Bedir gazvesi olmuştur ki, bu da o gazvede bu lunanlar için en üstün, en faziletli ve en büyük gazvedir. İlim adamlarının bü yük bir topluluğunun kanaatine göre, Allah, melekleri ile Peygamberine ve mü’minlere bu gazvede yardımcı olmuştur. Ayetin zahiri de buna delalet etmektedir. Yardım, Uhud'da değil de bu gazvede olmuştur. Bu yardımın Uhud gününde olduğunu söyleyenler ise, yüce Allah'ın:
"Yemin olsun ki...Bedir'de Allah size zafer vermişti" âyetinden
"şükretmiş olasınız" âyetine (yani, 123. âyet-i kerimeye) kadar olan bölümü iki ifade arasında bir ara cümlesi olarak kabul etmektedir. İşte Amir eş-Şabînin görüşü budur. Ancak, diğerleri ona muhalefet etmişlerdir.
Diğer taraftan meleklerin Bedir günü Savaşta bulunduğu ve çarpıştıklarına dair rivâyetler, ardı arkasına gelmiş ve birbirini pekiştirmektedirler. Bunlardan birisi de Ebû Useyd Mâlik b. Rabia’nın sözleridir. Ebû Useyd, Bedir günü hazır bulunanlardan idi. O şöyle demiştir: Şu anda sizinle birlikle Bedir'de bulunsam ve gözlerim görseydi, ben sizlere meleklerin çıkıp geldikleri dağ yolunu hiçbir şüphe ve tereddüde kapılmaksızın gösterecektim. Ebû Useyd Mâlik b. Rabia'nın bu sözünü, Akil, ez-Zührî’den, o, Ebû Hazım Seleme b. Dinar yoluyla rivâyet etmiştir.
İbn Ebi Hatim der ki: ez-Zührî'nin Ebû Hazım yoluyla bu tek hadisten başka yaptığı bir rivâyeti bilinmemektedir. Ebû Useyd ise, denildiğine göre Bedire katılanlar arasında en son vefat eden kişidir. Bunu, Ebû Ömer elîstîâb adlı eserinde ve başkaları da ifade etmişlerdir.
Müslim'in Sahih'inde de Ömer b. el-Hattâb'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Bedir günü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklere baktı, onların bin kişi, ashabının ise üçyüz ondokuz kişi olduğunu gördü. Bunun üzerine Allah'ın Peygamberi -Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun- kıbleye yöneldi, sonra da ellerini uzatarak Rabbine şöylece seslenmeye başladı:
"Allah'ım, bana olan vadini gerçekleştir. Allah'ım, bana vadettiğini ver, Allah'ım, eğer şu müslümanlar topluluğu helâk olursa, yeryüzünde sana ibadet olunmayacaktır." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kıbleye yönelmiş, ellerini uzatmış olarak Rabbine seslenmeye devam edip durdu, Sonunda ridâsı omuzlarının üzerinden düştü. Ebû Bekir yanına varıp rîdasını aldı ve tekrar omuzlarına koydu. Daha sonra arkasında durup şöyle dedi: Ey Allah'ın Peygamberi, Rabbine bu kadar niyaz ettiğin yeter. Şüphesiz ki O, sana verdiği vadini yerine getirecektir. Bunun üzerine şanı yüce Allah:
"Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz da, O da: Şüphesiz Ben, size, meleklerden birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim; diyerek duanızı kabul buyurmuştu" (el-Enfâl, 8/9) âyetini indirdi. Ve yüce Allah, meleklerle Peygamberine yardım etti.
Ebû Zumeyl der ki: İbn Abbâs bana şunları anlattı: O gün müslümanlardan bir kişi önündeki müşriklerden birisini hızlıca takip ederken, üst taraflardan bir kamçı darbesi sesi ve bir süvarinin şöyle dediğini işitti; İleri ey Hayzûm! Önündeki müşrike baktı ve sırt üstü yere yıkıldığını gördü. Yere düşen bu müşriğe bakınca da burnunun kırılmış ve yüzünün de -bir kamçı yemişçesine- yarılmış ve yüzünün her tarafının morarmış olduğunu gördü. Ensar'dan olan bu kişi gelip bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a anlatınca, Hazret-i Peygamber de: "Doğru söyledin, bu üçüncü semadan yardıma gelen meleklerdendir." O gün müslümanlar, yetmiş kişi öldürmüş, yetmiş kişi de esir almışlardı... diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu hadisin geri kalan bölümleri de yüce Allah'ın izniyle Enfâl Sûresi'nin sonlarında (8/67. âyet 2. başlıkta) gelecektir. Böylelikle sünnet de, Kur'ân-ı Kerîm de Cumhûrun dediğini destekler mahiyette vârid olmuştur. Yüce Allah'a hamd olsun.
Harice b. İbrahim'den o, babasından rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Cebrâîl'e: "Bedir günü meleklerden ilerle ey Hayzum! diyen kimdi?" diye sorunca, Cebrâîl de: "Ben semadakilerin hepsini tanımıyorum ki ey Muhammed" diye cevap verdi.
Ali (radıyallahü anh)'dan nakledildiğine göre, insanlara irad ettiği bir hutbesinde şöyle demiş: Ben, Bedir kuyusundan su çekmek isterken hiçbir şekilde benzerini görmediğim şiddetli bir rüzgâr gelip gitti. Daha sonra yine -ondan önce eseni müstesna- benzerini görmediğim şiddetli bir rüzgâr daha esti. (Hazret-i Ali'den bunu rivâyet eden kişi) dedi ki: Zannederim bir şiddetli rüzgârdan daha söz etti.
Birinci rüzgâr, Cebrâîl idi. O, bin melek ile birlikte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yardımına geldi. İkinci rüzgâr ise; bin melek ile birlikte gelen Mikâil idi. Bunlar da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sağında yer aldılar. Ebû Bekr de onun sağında idi. Üçüncü rüzgâr ise İsrafil idi. O da bin melek ile birlikte gelip Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın solunda yerini aldı. Ben de sol kanatta idim.
Sehl b. Huneyf (radıyallahü anh)'dan dedi ki: Bedir günü, bizim herhangi birimizin kılıcı ile müşrikin kafasına işaret etmekle birlikte kılıcımız daha başına ulaşmadan kafasının vücudundan kopup düştüğünü görüyorduk. er-Rueyyı' b. Enes'den dedi ki: Bedir günü insanlar, melekler tarafından öldürülenleri, kendilerinin öldürdüklerinden boyunlar ve parmaklar üzerinde ateşte dağlanmışçasına bir alâmetten ayırt edebiliyorlardı. Bütün bunları, Beyhakî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- zikretmektedir.
Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Melekler de fiilen çarpışıyorlardı. Kâfirlere vurdukları darbelerin alâmeti apaçık belli oluyordu. Çünkü, darbelerinin isabet ettiği her bir yerde ateş alevi ortaya çıkıyordu. O kadar ki Ebû Cehil, İbn Mes'ûd'a: Beni sen mi öldürdün (sanıyorsun)? Hayır, beni bütün gayretlerime rağmen kılıcımın ucu atının tırnağına dahi ulaşmayan bir kişi öldürdü, demiştir.
Meleklerin sayıca çok oluşunun faydası ise, mü’minlerin kalbine sükûn vermekti. Çünkü yüce Allah, bu melekleri Kıyâmet gününe kadar cihad edecek melekler kılmıştır. Allah için sabredip ecrini Allah'tan bekleyen herbir orduya melekler de katılır, onlarla birlikte Savaşırlar.
İbn Abbâs ve Mücâhid der ki: Melekler ancak Bedir günü çarpışmışlardır. Bunun dışındaki günlerde ise, Savaşta hazır bulunurlar, fakat Savaşmazlar. Onlar, yalnızca bir sayı çokluğu veya bir yardım gücü teşkil ederler.
Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Meleklerin çokluğunun faydası, dua ve tesbih etmeleri ve o gün Savaşanların sayısını artırmalarıdır.
Bu görüşe göre melekler Bedir günü çarpışmamışlar, sadece mü’minlere sebat verilmesi için dua etmek üzere hazır bulunmuşlardır. Ancak birinci görüşü kabul edenler daha çoktur.
Katâde der ki: Bu olay Bedir günü olmuştu. Yüce Allah mü’minlere önce bin melek ile yardım göndermiş, sonra da bunlar üçbin melek olmuşlardı. Daha sonra da beş bin melek oldular. İşte Yüce Allah'ın;
"Hani siz Rabbinizden yardım diliyordunuz da, O da: Muhakkak Ben size, birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurmuştu" (el-Enfâl, 8/9) âyeti ile;
"İndirilmiş üçbin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi (Âl-i İmrân, 3/124) âyeti ile:
"Evet, sabreder sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize bu cihetlerinden gelirlerse, Rabbiniz sim nişanlı beş bin melekle yardım edecektir" (Âl-i İmrân, 3/125) âyetinde anlatılanlar bunlardır. Mü’minler, Bedir günü sabrettiler, Allah'tan korktular, sakındılar. Allah da vâdettiği üzere beş bin melek ile onlara yardım gönderdi. Bütün bunlar Bedir günü olmuştu.
el-Hasen der ki: Bu beşbin melek, Kıyâmet gününe kadar mü’minler için yardımcı bir güç kalmaya devam edecektir.
en-Nehaî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabına Bedir günü şöyle bir haber ulaşmıştı: Muhariboğullarından Kürz b. Cabir, müşriklere yardımcı olmak istiyor. Bu ise hem Peygambere hem müslümanlara ağır gelmişti. Bunun üzerine de yüce Allah:
"İndirilmiş üçbin melekle Rabbinizin size yardım etmesi yetmez mi?" âyetinden itibaren
"... nişanlı beşbin melekle yardım edecektir" âyetine kadar olan bölüm nazil oldu. Kürz yolda iken müşriklerin bozguna uğradıkları haberini alınca, onlara yardıma gelmedi ve geri döndü. Yüce Allah da mü’minlere beşbin melek ile yardım göndermedi. Daha önceden ise, bin melek ile onlara yardım edilmişti.
Şöyle de denilmiştir: Allah, Bedir günü mü’minlere, itaati üzere sabreder ve haramlardan sakınacak olurlarsa bütün Savaşlarında da onlara yardımcı göndereceğini vâdetmişti. Onlar Ahzap günü dışında sabretmediler ve yasaklarından çekinmediler. Bunun için yüce Allah da (Ahza) Gazvesi'ndeb Kurayzaoğullarını muhasara etmeleri üzerine onlara yardımcılar göndermişti.
Şöyle de denilmiştir: Bu yardım, Uhud günü gerçekleşmişti. Allah, sabrettikleri takdirde onlara yardımcılar göndereceğini vâdetmişti. Onlar ise sabretmediler, o da tek bir melekle dahi onlara yardım etmedi. Eğer, onlara yardım gönderilmiş olsaydı bozguna uğramazlardı. Bu açıklamayı da İkrime ve ed-Dahhâk yapmıştır.
Saa'd b. Ebi Vakkasdan şöyle dediği sabit olmuştur: Ben, Bedir günü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sağ ve solunda beyaz elbiseleri bulunan iki adam gördüm. Bunlar onun önünde alabildiğine çetin bir şekilde Savaşıyorlardı. Bu iki kişiyi ne önceden görmüştüm, ne de sonra gördüm; ' buna ne dersiniz? diyene şu şekilde cevap verilir:
Belki de bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a has bir durumdu. Allah, özel olarak ona, onu savunmak üzere iki melek göndermiş olabilir. Bu ise, Ashab-ı Kirama gönderilmiş bir yardım değildir.
2- Melek İndirmenin Hikmeti:
Meleklerin inmesi, şanı yüce Rabbin bizzat muhtaç olmadığı yardım sebeplerinden bir sebeptir. Böyle bir sebebe Yüce Rab değil, yaratıkların ihtiyacı vardır. O halde, kalbimiz yalnızca Allah'a taalluk etmeli, yalnızca Ona güvenmelidir. Sebepli sebepsiz biricik yardımcı Odur,
"O, bir şeyi dilerse, Ö'nun emri sadece ona: Ol, demesidir. O da oluverir," (Yâsîn, 36/82)
Ancak yüce Allah bunu, insanlar eskiden beri devam edegelen ve kendilerine emretmiş olduğu şekilde sebeplere yapışsınlar diye haber vermektedir.
"Ve sen, Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın." (el-Ahzâb, 33/62) Bunun da tevekküle aykırı bir tarafı yoktur. Ayrıca bununla: Sebepler, ancak zayıflar için bir sünnet olmuştur. Yoksa güçlüler için değil, diyenlerin görüşleri de reddedilmektedir. Çünkü asıl güçlü olanlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı idi Onların dışındakiler de zayıfların tâ kendileridir.
Fiilin şekli, kötülüklerde yardım etmeyi, şekli ise, hayırda, iyi hususlarda yardım etmeyi ifade etmek için kullanılır ki, buna dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Ebû Hayve kelimesini, "z" harfi esreli ve şeddesiz olarak okumuştur. Yardımı beraberlerinde indirenler olarak, demektir. İbn Âmir ise "z" harfini şeddeli ve üstün olarak, çokluk anlamı İfade edecek şekilde okumuştur
Daha sonra Yüce Allah:
"Evet" diye buyurmakta ve ifade burada tamam olmaktadır.
"Sabreder" ifadesi bir şarttır. Yani düşman ile karşılaşmanız halinde sabreder ve "sakınırsanız" demek olup, bu da ona atfedilmiştir. O'nun masiyetinden sakınırsanız demektir. Cevabı da: Yardım edecektir" âyetidir.
" Bu cihetlerinden" âyeti, geldikleri bu taraftan demektir. Bu açıklama, İkrime, Katâde, el-Hasen, er-Rabi, es-Süddî ve İbn Zeyd'den rivâyet edilmiştir. Bunun; gazap ve öfkelerinden... anlamına geldiği de söylenmiştir ki, bu açıklama Mücâhid ve ed-Dahhâk’tan nakledilmektedir. Çünkü onlar, Uhud günü, Bedir günü gördükleri ve çektiklerinden ötürü bayağı öfkelenmiş idiler, Ancak bu kelimenin (mastar olarak) asıl anlamı, bir şeyi kast etmek ve ciddiyetle, ısrarla, gayretle o işe yönelmek, koyulmak demektir. Bu da Tencere kaynayıp taştı, ifadesinden alınmıştır İse, öfkeyle dolup taştı, demektir. Duraksamadan ve derhal o işi yaptı, manasına gelir. ise, tencereden taşan şey manasına gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de de:
"Ve tandır kaynayıp taştı" (Hûd, 11/40) diye buyurulmaktadır. Şairde şöyle demiştir:
"Tencereleri taşar üzerimize, biz de (ona su ve benzerî şeyler katarak) onun kaynayıp taşmasını önleriz."
3. Yardımcı Melekler:
Yüce Allah'ın:
"Nişanlı" kelimesi "vav" harfi üstün olarak ism-i mef'ûldür. İbn Âmir, Hamze, el-Kisaî ve Nâfi'in kıraati bu şekildedir. Belli birtakım alamet ve nişanları bulunanlar olarak, demektir. Şeklinde "vav" harfi esreli okunursa; ism-i fail olur. Bu da Ebû Amr, İbn Kesîr ve Âsım’ın kıraatidir. Önceki manaya gelme ihtimali de olabilir. Yani bunlar, birtakım alâmetler ile hem kendilerini, hem de atlarını nişanlanmışlardı. Taberî ve başkaları da bu kıraati tercih etmiştir. Çoğu müfessir de şöyle demiştir: Bu şekilde "vav" harfinin esreli okunuşu, onlar baskın ve hücumda atlarını serbest bırakmışlar olarak, salmışlar olarak demektir. el-Mehdevî, bu mananın "vav" harfinin üstün okunuşu halinde sözkonusu olacağını zikretmiştir. Yani yüce Allah onları kâfirler üzerine böylece göndermişti. İbn Fûrek de böyle açıklamıştır.
Birinci kıraat ile ilgili olarak ilini adamları, meleklerin nişan ve alâmetleri hususunda farklı görüşler onaya atmışlardır. Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs ve diğerlerinden rivâyet olunduğuna göre melekler, uçlarını omuzları arasına saldıkları beyaz birtakım sarıklar sarmışlardı. Bunu, Beyhakî, İbn Abbâs'tan naklettiği gibi, el-Mehdevî de ez-Zeccâc'dan nakletmiştir. Ancak Cebrâîl (aleyhisselâm), ez-Zübeyr İbn Avvâm'io sarığına benzer sarı bir sarık sarmıştı. İbn İshak da böyle demiştir. er-Rabi der ki: Onların nişanları siyah beyaz renkli atlar üzerinde bulunmaları idi.
Derim ki: el-Beyhakî, Süheyl b. Amr (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Ben, Bedir günü siyah beyaz renkli atlar üzerinde sema ile arz arasında nişanlı bir takım kimseler gördüm. Bunlar, hem müşriklerden adam öldürüyor, hem esir alıyorlardı. Burada Süheyl'in ayrıca
"nişanlı" ifadesini kullanması, siyah beyaz renkli atların âyet-i kerimede sözü geçen nişanın kendisi olmadığını gösterir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Mücâhid de der ki: Meleklerin atlarının kuyrukları ve yeleleri kesilmiş, alınlarında ve kuyruklarında renkli yünler ile sade yünden alâmetler bulunuyordu.
İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre melekler, Bedir günü atlarının alın ve kuyruklarına beyaz yün ile nişan koymuşlardı. Abbâd b. Abdullah b. ez-Zübeyr ile Hişam b. ürve ve el-Kelbî de şöyle demişlerdir: Melekler, Zübeyr gibi üzerlerinde omuzları arasına uçları sarkıtılmış sarı sarıklar giyinmiş oldukları halde indiler. ez-Zübeyr’in iki oğlu Abdullah ve Urve de böyle demişlerdir Abdullah der ki: Zübeyr (radıyallahü anh)’in sarık olarak kullandığı, sarı bir çarşaftan ibaretti.
4. Askeri Birliklerin Nişan ve İşaretleri:
Derim ki: Âyet-i kerîme, kabile ve askerî birliklerin bir takım nişan ve işaretler edinmelerine delil teşkil etmektedir Bunları, sultan (halife veya komutan) onlar için tayin ve tesbit eder. Böylelikle Savaş esnasında her bir kabile ve birlik diğerlerinden ayırt edilebilir.
Aynı şekilde âyet-i kerîme, meleklerin bu türden atlar sırtında gelmiş oldukları dolayısıyla, ablak asiyah beyaz renklib atların faziletine de delildir.
Derim ki: Meleklerin bu tür atlar üzerinde gelmeleri, el-Mikdâd'ın atına benzemesi için olabilir. Çünkü onun atı da ablak idi ve orduda başka bir at da yoktu. O bakımdan melekler el-Mikdad'a ikram için ablak atlar üzerinde İnmiş olabilirler. Nitekim Hazret-i Cebrâîl de ez-Zübeyr gibi sarı bir sarık sarınmış olarak inmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
5. Yün Giymek:
Âyet-i kerîme yün giyinmeye de delil teşkil etmektedir. Peygamberler de salih kimseler de yün giyinmişlerdir. Ebû Dâvûd ve -lâfız kendisinin olmak üzere- İbn Mâce, Ebû Burde'den, o, babasından şöyle dediğini rivâyet ederler: Babam bana dedi ki: Biz, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bulunduğumuz sırada yağmur üzerimize yağdıktan sonra yanımızda bulunmuş olsaydın, bizim koyunlar gibi koktuğumuzu görürdün.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) 'da yenleri dar, yünden bir Bizans cübbesi giyinmiştir. Bunu da hadis İmâmları rivâyet etmişlerdir.
Hazret-i Yûnus da yün cübbe giyinmiştir. Bunu da Müslim rivâyet etmiştir.
Bu hususa dair daha geniş açıklamalar, Yüce Allah'ın izniyle Nahl Sûresi'nde (16/80. âyet, 3- başlıkta) gelecektir.
6. Meleklerin. Atlarının Şekli ve Mücâhid'in ifadeleri:
Derim ki: Mücâhid'in nakline göre, meleklerin atlarının kuyruklarının ve yelelerinin kesilmiş olma ihtimali uzaktır. Çünkü, Ebû Dâvûd'un Mûsannef inde (Sünen'inde) Utbe b. Abd es-Sulemî den, onun Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinlediği rivâyet edilmektedir: "Atların perçemlerini de yelelerini de kuyruklarım da kesmeyiniz. Çünkü atların kuyrukları, onların kendilerini korudukları araçları, yeleleri onların ısıtıcısıdır. Hayır ise onların alınlarında düğümlenmiştir." Buna göre Mücâhid'in bu sözünün kabul edilebilmesi için meleklerin atlarının bu şekilde olduklarını ortaya koyan ayrıca bir nakli gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ayrıca âyet-i kerîme beyaz ve sarı renginin güzelliğine de delil teşkil etmektedir. Çünkü melekler bu renkte sarıklar giyinmiş oldukları halde inmişlerdi. İbn Abbâs der ki; Sarı ayakkabı giyenin ihtiyacı giderilir.
Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Beyaz elbise giyiniz, Çünkü o, giyindiğiniz elbiselerin en hayırlısıdır. Ölülerinizi de beyaz renkli elbiselerle kefenleyiniz, Sarıklar ise Arapların tacları ve elbiseleridir."
Rükâne –ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile güreşmiş, Hazret-i Peygamber de onun sırtını yere yıkmıştı- şöyle dediği rivâyet edilmiştir; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: "Bizlerle müşrikler arasındaki fark başımızdaki berelerimizin üzerine sarık sarmamızdır." Bunu Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir, Buhârî der ki: Bu hadisin senedinde meçhul raviler vardır. Ve onlardan kimin kimden hadis işittiği bilinmemektedir.
126
Bunu (yardımı) Allah sîze sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın dîye yaptı. Yoksa zafer ancak Aziz ve Hakim olan Allah'tandır.
Yüce Allah'ın:
"Bunu, Allah size sırf bir müjde olsun., dîye yaptı" âyetindeki zamir, gönderilen yardıma aittir. Bu ise melekler yahut yardım vaadi veya yardım göndermekten ibarettir. Buna da yüce Allah'ın:
"Yardım edecektir" âyeti delil teşkil etmektedir.
Zamir, nişan ve alâmete veya meleklerin indirilmesine yahut da gönderilecek meleklerin sayısını bildiren ifadelere de ait olabilir. Çünkü, beşbin kişi bir sayıyı ifade etmektedir.
"Ve kalpleriniz bununla yatışsın diye" anlamını ifade eden âyette, "diye" anlamını veren "lâm," lanv-ı key diye bilinir. Yani, kalplerinizin bununla yatışıp huzur bulması için o bunu böyle yaptı. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Dünya göğünü de yıldızlarla süsledik ve korumak için böyle yaptık." (Fussilet, 41/12) O semâyı korumak üzere Allah bunu böyle yaratmıştır, anlamındadır.
"Yoksa zafer" yani mü’minlere yardım
"ancak Azîz ve Hakim olan Allah'tandır." Kâfirlerin zafere ulaşması bunun kapsamına girmez. Çünkü kâfirlerin galip gelmeleri, ancak ve ancak yardımsızlıkla ve yenilgiye uğramakla etrafı kuşatılmış kötü akibet ve hüsranla çevrelenmiş bir mühlet vermekten ibarettir.
127
Küfre sapanların bir kısmını kessin, yahut kedere boğsun da ümitsiz olarak geri dönüp gitsinler diye.
"Küfre sapanların bir kısmını" öldürmek suretiyle
"kessin" âyetine gelince; âyetin nazmı (ifade dizilişi) şöyledir: Yemin olsun Allah, küfre sapanların bir kısmını kessin diye Bedir'de size yardım etmiştir.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yardım -Allah bu yolla küfre sapanların bir kısmını kessin diye- ancak Allah'tandır.
Bunun; "Size... yardım edecektir" âyeti ile ilgili olması da mümkündür. Yani, küfre sapanların bir kısmını kessin diye size yardım edecektir. Bundan kasıt ise, Bedir günü öldürülen müşriklerdir. Bu açıklama da el-Hasen ve başkalarından nakledilmiştir. es-Süddî de der ki: Bununla kast edilenler, Uhud günü öldürülen müşriklerdir-. Bunlar onsekiz kişi idi.
"Onları kedere boğsun." Onları üzüntüye gark etsin, demektir. (Bu kelimenin bu anlamda kullanılışına örnek olmak üzere) Rivâyete göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Talha'nın yanına gelmiş, oğlunun kederli, üzüntülü (mekbût) olduğunu görünce: Bu neden böyle? diye sormuş, ona devesi öldü diye cevap verilmiştir.
Bu kelimenin aslı, kimi dilcilerin naklettiklerine göre, şeklindedir, bu ifade, üzüntü, keder ve öfke onların ciğerlerine isabet eder ve işler manasınadır. Burada "dâl" harfi "te'ye dönüştürülmüştür.
Nitekim, Başını tıraş etti" ifadesinde de "te" ile "dâl" harfi birbirine dönüştürülebilmektedir. ise, Allah düşmanı püskürttü ve zelil etti, manasına gelir.
(......) ifadesi de ciğerine isabet ettirdi, demektir. Meselâ, keder ciğerini yaktı, yahut düşmanlık ciğerini yaktı tabirleri kullanılır. Araplar da düşmanı kastetmek üzere "ciğeri kara" tabirini kullanırlar, Şair el-A'şâ der ki:
"Bir topluluğa gitmek için zorlanmana gelince,
İşte asıl düşmanlar ve kara ciğerliler onlardır."
Sanki ciğerler, aşın düşmanlıktan dolayı kavrulmuş da kararmış gibidir.
Ebû Miclez ise bu kelimeyi, şeklinde "dal" harfi ile okumuştur. Hâib (ümitsiz kimse); ümidi kesilmiş kimse demektir. İstediğini elde edemeyen kimse hakkında kullanılır. "Hayyâb" ise ateş yakmakla sonuçlanmayan çakış demektir.
128
Elinde emirden birşey yok. Allah ya onların tevbesini kabul eder, ya da zalim oldukları için onları azaplandırır.
Âyetin tefsiri için bak:129
129
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder; Allah Gafûr'dur, Rahîm’dir.
Bu âyetlere dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Peygamberin Kavmine Bedduası:
Müslim'in Sahih'inde sabit olduğuna göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Uhud günü ön dişi kırılmış, başı yaralanmıştı. Bunun üzerine akan kanlarını silmeye ve şöyle demeye koyulmuştu: Peygamberleri kavmini Yüce Allah'a davet edip durduğu halde. Peygamberlerinin başını yaralayan ve dişini kıran bir kavim nasıl felâh bulabilir!" Bunun üzerine yüce Allah:
"Elinde emirden birşey yok" âyetini indirdi.
ed-Dahhâk der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), müşriklere beddua etmek isteyince, Yüce Allah da:
"Elinde emirden birşey yok" âyetini indirdi.
Şöyle de denilmiştir: Hazret-i Peygamber, toptan imha edilmeleri için beddua etmek üzere izin istedi. Ancak, bu âyet-i kerîme nazil olunca, onlardan bazılarının müslüman olacaklarını anladı. Nitekim, aralarında Halid b. Velid, Amr b. el-Âs, İkrime b. Ebî Cehil ve başkalarının bulunduğu pek çok kimse de onlardan îman etmiş idi.
Tirmizî"nin de rivâyetine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dört kişiye beddua ediyordu. Şanı yüce Allah:
"Elinde emirden birşey yok" âyetini indirdi. Allah onları İslâm'a hidâyet etti. (Tirmizî) der ki: Bu, hasen, garip, sahih bir hadistir.
Yüce Allah'ın:
"Ya onların tevbesini kabul eder" anlamındaki âyetin:
"Küfre sapanların bir kısmını kessin" âyetine atfedildiği söylenmiştir. Yani, yüce Allah, ya küfre sapanların bir kısmını kessin yahut bozguna uğratmakla onları kedere boğsun yahut onların bir kısırımın tevbelerini kabul etsin, ya da bir kısmım azaplandırsın, demektir. Ya, yahut, veya" edatı, Tâ ki; ve ancak... sa, anlamında olur. Nitekim şair İmruu'l-Kays bu şekilde bu edatı şöylece kullanmıştır:
"Yahut da (tâ ki) ölelim de mazur görülelim."
İlim adamlarımız der ki: Hazret-i Peygamberin: "Peygamberlerinin başını yaralayan bir kavim nasıl iflah olabilir!" şeklindeki sözü, kendisine böyle bir şeyi yapanların hidâyete muvaffak kılınmalarını uzak gördüğünü ortaya koymakla birlikte, yüce Allah'ın:
"Elinde emirden bir şey yok" âyeti, onun uzak gördüğü şeyin yakın bir ihtimal olduğunu ifade etmekte, müslüman olabilecekleri umudunu aşılamaktadır. Hazret-i Peygamber'e bu hususta ümit verilince: "Allah'ım! Sen benim kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar" diye dua buyurmuştur.
Nitekim Müslim'in Sahihinde İbn Mes'ûd’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı, kavmi kendisini vurduğu için yüzünden akan kanları "Rabbim, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar" diye silen peygamberlerden bir peygamberin halini anlatırken görür gibiyim.
İlim adamlarımız derler ki; İbn Mes'ûd'un hadisinde anlatan kişi de, durumu nakledilen kişi de bizzat Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisidir. Buna delil de Hazret-i Peygamber'in Uhud günü Ön dişi kırılıp yüzü yaralarınca, bu işin ashabına oldukça ağır gelmesi ve onların: Keşke onlara beddua etsen, demeleri üzerine, Hazret-i Peygamber'in: "Şüphesiz ki ben, lanet okuyan bir kişi olarak gönderilmedim. Aksine ben, bir davetçi ve bir rahmet olmak üzere gönderildim. Allah'ım! Kavmime mağfiret buyur. Çünkü onlar bilmezler" şeklinde açık ve sarih olarak gelen hadisi buna delildir.
Sanki Hazret-i Peygambere, bu husus, Uhud'daki bu durum vukua gelmeden önce vahiy ile bildirilmiş ve bu peygamberin kimliği ona tayin edilmemiş gibidir. Bu durum kendi başına gelince, naklettiğimiz bu hadisin delili ile kastedilenin kendisi olduğu ortaya çıkmış oldu. Yine bunu, Hazret-i Ömer'in Hazret-i Peygambere söylediği şu söz de açıklamaktadır: Anam-babam sana feda olsun
Ey Allah'ın Rasûlü, gerçekten Nûh, kavmine:
"Rabbim, yer yüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma" (Nûh, 71/26) diyerek beddua etmiştir. Sen de bize bu şekilde beddua edecek olursan kimse kalmamak üzere toptan helâk oluruz. Halbuki senin sırtına basıldı, yüzün kanatıldı, ön dişin kırıldı. Bununla birlikte hayırdan başka bir şey söylemeyi kabul etmeyerek: "Rabbim, kavmime mağfiret buyur Çünkü onlar bilmezler, dedin."
Hazret-i Peygamber'in: "Peygamberlerinin ön dişini kıran bir topluluğa, Allah, ileri derecede gazab eder" şeklindeki ifadesinde kastedilen ise; bu işi fiilen yapan kimsedir. Biz, bu kişinin ismini bu konudaki farklı görüşlerle birlikte zikretmiş bulunuyoruz. Durumun, özellikle bu işi yapana has olduğunu söylememizin sebebi ise, Uhud'da bulunanlardan bir topluluğun İslâm'a girmiş olup bunların güzel bir şekilde İslama bağlanmış olmalarıdır.
2. Sabah Namazında Kunut:
Kûfeli ilim adamlarından birisi, bu âyet-i kerimenin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın, sabah namazının son rekatinde rükûdan sonra yaptığı kunûtu nesh ettiğini iddia etmiş ve bu hususta İbn Ömer'den gelen hadisi de delil göstermiştir. Buna göre İbn Ömer, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı sabah namazının son rekatinde rükûdan başını kaldırdıktan sonra şöyle buyururken dinlemiş:
"Allah'ım, Rabbimiz, sonunda da hamd yalnız sanadır" dedikten sonra: "Allah'ım, filâna ve filâna lanet et" demesi üzerine, şanı yüce Allah da:
"Elinde emirden birşey yok. Allah, ya onların tevbesini kabul eder, ya da zalim oldukları İçin onları azaplandırır" âyetini indirdi. Bunu, Buhârî rivâyet etmiştir. Müslim de bunu, Ebû Hüreyre'den daha geniş olarak rivâyet etmiştir.
Ancak, bunda nesih sözkonusu değildir. Şanı yüce Allah bununla, elinde emirden bîrşey olmadığına dair Peygamber efendimizin dikkatini çekmekte ve onu uyarmaktadır. Gayba dair Allah'ın kendisine bildirdiğinden başkasını bilemeyeceğini, işin bütünüyle Allah'a ait olduğunu haber vermektedir. O, dilediği kimsenin tevbesini kabul eder, dilediği kimseyi de acilen cezalandırır. İfadenin takdiri de şöyledir: Emirden elinde bir şey yok. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi, ne senin, ne onların; yalnız Allah'ındır, O, dilediğine mağfiret eder, dilediğinin de tevbesini kabul eder. Buna göre nesih diye bir şey sözkonusu değildir. Doğrusunu en iyi bilen de Allah'tır.
Yüce Allah'ın:
"Elinde emirden bir şey yok" âyeti her bir işin Allah'ın kaza ve kaderiyle olduğunu açıkça ortaya koymakta, böylelikle Kaderiyye'nin ve onlardan başkalarının görüşleri de reddolunmaktadır.
3- Sabah Namazında ve Diğer Namazlarda Kunut İle İlgili Görüşler:
İlim adamları, sabah namazında ve diğer namazlarda kunut hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Kûfeliler, sabah namazında olsun, diğer (farz.) namazlarda olsun kunut yapmayı kabul etmezler. Leys, Mâlik’in arkadaşı olan Yahya b. Yahya el-Leysî el-Endenlüsî'nin görüşü de budur, Şa'bî de bunu kabul etmez. Muvatta’''da İbn Ömer'den nakledildiğine göre o, hiçbir namazda kunut yapmazdı.
Nesâî'de de şu rivâyet vardır: Bize Kuteybe, Haleften haber verdi. O, Ebû Mâlik el-Eşcaî'den, o, babasından dedi ki: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın arkasında namaz kıldım. Kunut okumadı. Ebû Bekir'in arkasında namaz kıldım o da kunut okumadı, Ömer'in arkasında da namaz kıldım, o da kunut okumadı. Osman'ın arkasında da namaz kıldım o da kunut okumadı. Ali'nin arkasında da namaz kıldım, o da kunut okumadı. Sonra şöyle dedi: Oğulcağızım o, bir bid'attir.
Bir görüşe göre de sabah namazında her zaman, diğer namazlarda ise müslümanların başına bir musibet geldiği vakit kunut okur. Bu görüşü, Şâfiî ve Taberî ifade etmiştir Bir başka görüşe göre kunut, sabah namazında müstehabtır. Bu görüş Şâfiî'den rivâyet edilmiştir. el-Hasen ve Suhnûn ise kunut sünnettir, demişlerdir. Ali b. Ziyad'ın Mâlik'ten kunutu kasti olarak terkedenin namazı iade edeceğine dair naklettikleri rivâyet bunu gerektirmektedir, Taberî ise, kunûtu terketmenin, namazı ifsad edici olmadığına dair icma bulunduğunu nakletmektedir el-Hasen'den nakledildiğine göre ise, kunutu terketmek, sehiv secdesi gerektirir. Şâfiî'nin iki görüşünden birisi de budur. Dârakutnî ise, Said b. Abdülaziz'den, sabah namazında kunut yapmayı unutan kimse hakkında sehiv secdesi yapar, dediğini nakletmektedir.
Mâlik ise, rüküdan önce kunut yapmayı tercih etmiştir. İshak'ın görüşü de budur. Yine Mâlik'ten, rükûdan sonra kunut yapacağına dair rivâyet yapılmıştır. Bu şekildeki kunut dört halifeden de rivâyet edilmiştir. Aynı zamanda bu Şâfiî, Ahmed ve İshak'ın da görüşüdür, Ashab-ı Kiram'dan bir topluluktan ise bu hususta, namaz kılanın muhayyer olduğunu ifade ettikleri görüşü rivâyet edilmiştir. Dârakutnî de sahih bir sened ile Enes'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyadan ayrılıncaya kadar sabah namazında kunut okumaya devam edip durdu.
Ebû Dâvûd da "el-Merâsîl" adlı eserinde, Halid b. Ebi İmrân'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mudarlılara beddua ederken, Cebrâîl ona gelerek: "Sus" diye işaret etti, o da sustu. Daha sonra Cebrâîl şöyle dedi: Ey Muhammed, şüphesiz ki Allah, seni, ne sövüp sayan, ne de lanet okuyan birisi olarak göndermiştir. O, seni ancak bir rahmet olmak üzere gönderdi. Seni bir azâb olasın diye göndermedi. "Elinde emirden hiç bir şey yok. Allah, ya onların tevbelerini kabul eder yahut zalim oldukları İçin onları azaplandırır." Daha sonra Cebrâîl Hazret-i Peygambere şu kunûtu öğreterek dedi ki;
"Allah'ım, şüphesiz biz, yalnız Senden yardım dileriz. Yalnız Senden mağfiret dileriz. Sana îman eder, Sana zillet ve İtaatle boyun eğeriz. Sana karşı nankörlük edenleri hal’ (iktidardan alaşağı) eder, terk ederiz. Allah'ım, yalnız Sana ibadet eder, Sana namaz kılar ve secde ederiz. Sana doğru gelir, hizmetine koşarız. Rahmetini umar ve kesin azabından korkarız. Şüphesiz Senin azâbın kafirlere yetişir."
130
Ey Îman edenler! Kat kat fâiz yemeyin. Allah'tan korkun ki felâh bulasınız.
Âyetin tefsiri için bak:132
131
Ve kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakınınız.
Âyetin tefsiri için bak:132
132
Allah'a ve Peygamber’e itaat edin ki, rahmete eresiniz.
Yüce Allah'ın:
"Ey Îman edenler! Kat kat fâiz yimeyin" âyetindeki bu fâiz yasağı, Uhud ile ilgili açıklamalar arasına gelmiş bir ara cümlesi gibidir. İbn Atiyye der ki: Ben, bu hususta rivâyet edilen herhangi bir şey bilmiyorum.
Derim ki: Mücâhid dedi ki: Onlar, belli bir vadeye bir şey satarlar, vade gelince, bu ödeme vaktini daha da ertelemek üzere o bedelin miktarını artırırlardı. Bunun üzerine yüce Allah da: "Ey îman edenler! Kat kat fâiz yemeyin" âyetini indirdi.
Derim ki: Diğer masiyetler arasında özellikle faizi sözkonusu etmesi, şanı yüce Allah'ın:
"Eğer yapmazsanız (faizden vazgeçmeyecek olursanız), Allah ve Rasûlünden size Savaş açılmış olduğunu biliniz" (el-Bakara, 2/279) âyetinde, Allah'ın Savaş ilan etmiş olduğundan dolayıdır. Savaş ise, öldürülmenin habercisidir.
Sanki şöyle buyurulmuş gibidir: Eğer faizden sakınmayacak olursanız, bozguna uğrar ve öldürülürsünüz. Yüce Allah bununla, faizi terketmelerini emretmektedir. Çünkü onlar, faizli işlemler yapıyorlardı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kat kat" kelimesi, hal olarak nasb edilmiştir, Katlanmış olarak" ifadesi ise, onun sıfatıdır. Bu kelime şeklinde de okunmuştur. Anlamı şudur: Arapların borçları kat kat artırdıkları o faizi yemeyin. Çünkü, fâiz isteyen kişi: -Bakara Sûresi'nde de geçtiği gibi: Borcunu mu ödersin, yoksa fâiz mi verirsin? derdi. "Katlanmış olarak" kelimesi ise, yaptıkları şekilde yıl be yıl bu borcun katlanmasının tekrarlandığına bir işarettir Bu pekiştirici ifade, onların yaptıkları işin ne kadar çirkin ve ne kadar şeni olduğunu göstermektedir, İşte bundan dolayı, özellikle borcun kat kat artırılma hali sözkonusu edilmiştir.
Yüce Allah'ın;
"Allah'tan korkun" yani, faizden elde ettiğiniz mallar hususunda Allah'tan korkup onları yemeyin. Daha sonra onları korkutarak:
"Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakınınız" diye buyurmaktadır. Bu tehdit, faizi helâl kabul eden kimseyedir. Faizi helal kabul eden kişi kâfir olur ve kâfir olduğuna hükmedilir. Şöyle de açıklanmıştır: Bunun anlamı, sizden imanı söküp alan ve bundan dolayı da cehenneme girmenizi gerekli kılan böyle bir işten uzak durunuz. Çünkü, kimi günahlar kişinin imanının sökülüp alınmasını gerektirir ve imansız bırakacağından korkulur. Anne-babaya kötü davranış da bunlardandır.
Bu hususta şöyle bir rivâyet de nakledilir: Alkame adındaki anne-babasına kötü davranan birisine, ölüm esnasında: Lâ ilâhe illâlah, de denilmiş, o, buna güç yetirememiş. Nihayet annesi gelip ondan razı olmuş. Akrabalık bağlarını koparmak, fâiz yemek, emanete hainlik de bu türden günahlar arasındadır, Ebû Bekr el-Verrâk, Ebû Hanîfe'den şöyle dediğini nakletmektedir: Kuldan imanın en çok nez' edildiği (çekilip alındığı) hal, ölüm esnasındaki haldir.
Daha sonra Ebû Bekr (el-Verrâk) der ki: Îmanı söküp alan günahlara baktık, kullara zulmetmekten daha çabuk imanı söküp alan birşey göremedik.
Bu âyet-i kerimede, Cehmiyyenin kanaatini reddetmek üzere ateşin mahlûk olduğuna delil vardır. Çünkü, olmayan birşeyin hazırlanmış olduğundan söz edilmez Daha sonra yüce Allah:
"Allah'a ve Peygambere İtaat edin" diye buyurmaktadır. Yani, farzlar hususunda Allah'a, sünnetler hususunda da Peygambere itaat edin.
"Allah'a itaat edin" âyeti ile faizin haram kılınışı hususunda ona itaat edin,
"Rasûle itaat edin" âyetinde de, size, bunun haram olduğuna dair tebliğinde itaat edin, anlamında olduğu da söylenmiştir.
"... ki, rahmete erdirilesiniz" Allah size rahmet ihsan elsin diye. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/21. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
133
Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete koşuşun. O, takva sahipleri için hazırlanmıştır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1. Cennete ve Mağfirete Koşmak:
Yüce Allah'ın:
"Koşuşun" anlamındaki âyetini, Nâfi’ ve İbn Âmir, "vav"sız olarak; diye okumuşlardır. Medine ve Şamlıların Mushaflarında da böyledir. Yedi kıraat İmâmının geri kalanlarında ise bu kelime, "vav”lıdır.
Ebû Ali der ki: Her iki husus da yaygın ve doğrudur. Bunu, "vav"lı okuyanlar, cümleyi cümleye atfettikleri için böyle okurlar. "Vav"sız okuyanlar isef ikinci cümlenin birinci cümle ile içice olması ve böylelikle de "vav" ile atfa ihtiyaç bırakmaması dolayısıyladır.
"Müsaraat; koşuşmak" eli çabuk tutmak demek olup, "müfâale" veznindedir.
Âyet-i kerimede hazfedilmiş ifadeler de vardır. Anlamı şöyledir: Mağfireti gerektiren bir iş olan itaate koşuşun.
Enes b. Mâlik ile Mekhûl, yüce Allah'ın:
"Rabbinizden bir mağfirete... koşuşun" âyetini, ihram tekbirine (iftitah tekbirini İmâmla birlikte getirmeye) koşuşun demektir, diye açıklamışlardır. Ali b. Ebî Tâlib farzları edaya, Osman b. Affan ise ihlâsa koşuşun, diye açıklamışlardır. el-Kelbî ise, faizden tevbe etmeye koşuşun diye açıklamıştır. Savaşta sebata koşuşun diye açıklandığı gibi, başka açıklamalar da yapılmıştır.
Âyet-i kerîme, bütün bunları kapsayan umumî bir buyruktur.
"Öyleyse siz de hayırlarda birbirlerinizle yarışın" (el-Bakara, 2/148) âyeti ile aynı manayı dile getirmektedir ki, buna dair açıklamalar daha önceden (Bakara Sûresi'nde işaret eden âyet-i kerîme açıklanırken) geçmiş bulunmaktadır.
2- Cennetin Azameti:
Yüce Allah'ın:
"Ve genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete..." âyeti; eni, göklerle yerin eni kadar olan cennete...; takdirinde olup muzaf hazf edilmiştir Yüce Allah'ın:
"Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, yalnız bir nefis gibidir." (Lukman, 31/28) âyetinde olduğu gibi. Bu da yalnızca bir nefsin yaratılıp diriltilmesi gibidir, takdirindedir. Şair de şöyle demektedir:
"Sen, devenin böğürtüsünü keçi mi sandın?
Yazıklar olsun Bana o keçi değildir.
Şair burada: Onun böğürtüsünü keçinin meleme sesi mi sandın? demek istemektedir.
Bu âyetin bir benzeri de Hadîd Sûresi'nde yer alan;
"Eni yerle göğün eni gibi olan bir cennete..." (el-Hadid, 57/21) anlamındaki âyete benzemektedir.
Bu âyetin te'vili hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. İbn Abbâs der ki: Nasıl ki kumaşlar yayılıp, serilip ve biri diğerine ekleniyor ise, gökler ve yer de birbirine eklenecek, bir araya getirilecektir. İşte bu, cennetin enini teşkil eder. Boyunu ise Allah'tan başkası bilemez. Cumhûrun görüşü de budur. Böyle bir açıklamaya da karşı çıkılamaz. Çünkü, Ebû Zerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şu hadisi şerifi naklettiği bilinmektedir; "Yedi gök ile yedi yer, Kürsî'ye oranla ancak yer yüzünün geniş bir düzlüğüne bırakılmış birkaç dirhem gibidir. Kürsî de Arşa göre, ancak yer yüzünün geniş bir düzlüğünde bırakılmış bir halka gibidir." İşte bunlar (yani, Kürsî ile Arş) gökler ve yerden oldukça daha büyük yaratıklardır. Şanı yüce Allah'ın kudreti ise bütün bunlardan da büyüktür.
el-Kelbî der ki; Cennetler dört tanedir: Adn cenneti, Me'vâ cenneti, Firdevs cenneti ve Naîm cenneti. Bunların herbirisinin eni, bir birine eklenecek olursa göğün ve yerin eni kadardır. İsmail es-Süddî der ki: Eğer gökler ve yerler kırılıp dökülecek ve hardal yapılacak olursa, her bir hardal tanesi karşılığında eni gökle yerin eni kadar olan bir cennet ortaya çıkar.
Sahih hadiste de şöyle denilmiştir; "Şüphesiz ki, cennet ehli arasında en düşük makamlı olan kişi, yapabileceği bütün temennilerini yaptıktan sonra, yüce Allah'ın da kendisine: Sana bütün bu dileklerin ve bir de onların on misli kadarı vardır, diyeceği kimsedir." Bu hadisi Ebû Said el-Hudrî Hazret-i Peygamber'den rivâyet etmiş olup, bunu Müslim ve başkaları da kaydetmişlerdir.
Yala b. Ebi Murre der ki: Ben, Heraklius'un Peygambere gönderdiği elçisİ olan et-Tenûhî ile kocamış bir yaşlı iken Hums şehrinde karşılaştım. Şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna Heraklius'un mektubunu götürdüm. Solunda duran bir adama bu mektup sabitesini uzattı. Ben: Bu mektubu okuyacak adamınız hanginizdir? deyince onlar: Hazret-i Muâviye'dir, dediler. Bir de baktım ki, benim adamımın (Heraklius'un) mektubunda şunlar yazılıdır: Sen, bana beni eni gökler ve yer kadar olan bir cennete davet ettiğin bir mektup yazdın. Peki ateş nerede? Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Subhanallah. Peki, gündüz geldiği vakit gece nerede?”
İşte bu delile benzer bir delili, Hazret-i Ömer de yahudilere karşı getirmiştir, Onlar, Hazret-i Ömer'e sizin: "Genişliği göklerle yer arası kadar olan bir cennet" şeklindeki sözünüze göre cehennem nerede kalıyor? (Hazret-i Ömer onlara benzer cevabı verince, bu sefer ona): Sen Tevrat'ta bulunana benzer bir cevap verdin, dediler.
Şanı yüce Allah, eni söz konusu etmek suretiyle boyuna dikkat çekmektedir. Çünkü boy, çoğunlukla en ve genişlikten daha fazla olur. Eğer boy sözkonusu edilecek olursa, bu enin genişliği miktarına delâlet etmez.
ez-Zührî der ki: Şanı yüce Allah sadece genişliğini nitelendirmektedir. Boyunu ise Allah'tan başka hiçbir kimse bilmez. Bu da yüce Allah'ın şu âyetine benzemektedir:
"Astarları kalın ipekten yaygılara dayanmış haldedirler" (er-Rahmân, 55/54). Şanı yüce Allah astarı, bilinen en güzel süs kumaşı ile nitelendirmektedir. Çünkü bilindiği gibi elbiselerin yüzleri her zaman İçin astarlardan daha güzel ve daha sağlam olur.
Araplar da: Enli ülke ve enli düzlük" derken, geniş ülke ve geniş düzlük demek isterler. Şair de der ki:
"Genişliğine rağmen Allah'ın ülkesi,
Takib edilen ve korkan kimse için âdeta bir avcının kemendi gibidir."
Kimisi de şöyle demiştir: Burada ifade, Arapların istiâreli kullanımlarına uygun kullanılmıştır. Cennet, alabildiğine geniş ve enli, uçsuz bucaksız olduğundan dolayı bunun, gökler ve yerin eni zikredilerek anlatılması güzel düşmüştür. Nitekim bir kimseye: Bu bir denizdir, denildiği gibi, büyük bir canlı varlığa da: Bu bir dağdır, denilebilir. Âyet-i kerîme eni sınırlamak kastıyla zikredilmiş değildir. Yüce Allah bununla, gözümüzle gördüğümüz en geniş şeyden daha geniş olduğunu atlatmak istemektedir.
Genel olarak ilim adamları, cennetin mahlûk ve halen mevcut olduğu kanaatindedir. Çünkü yüce Allah'ın:
"O, takva sahipleri için hazırlanmıştır" âyeti bunu ortaya koymaktadır. Diğer taraftan bu, Buhârî ile Müslim'de ve diğer hadis hitaplarında yer alan İsrâ hadisi ile diğer hadislerin açık nass ile ifade ettiği bir gerçektir. Mu'tezile ise, cennet ile cehennemin halihazırda yaratılmamış olduğu görüşündedirler. Onlara göre yüce Allah, gökleri ve yeri katlayıp dürdükten sonra dilediği yerde cennet ve cehennemi yaratacaktır. Çünkü bunlar, mükâfat ve ceza ile amellerin karşılıklarının görüleceği birer yurttur. Dolayısıyle bu ikisi de amellerin karşılığının verileceği bir zamanda ve tekliften sonra yaratılacaklardır. Tâ ki, teklif yurdu ile amellerin karşılığının verileceği yurtlar, âhirette bir arada bulunmadığı gibi, dünyada da bu iki yurt bir arada bulunmasın.
İbn Fûrek der ki: Kıyâmet gününde cennet artırılıp büyütülür, İbn Atiyye der ki; Bu ifadede cennet henüz yaratılmamış diyen Münzir b. Said ve diğerlerinin delil diye tutunacakları bir taraf vardır. Yine İbn Atiyye der ki: İbn Fûrek'in: "Ona ilave edilir, arttırılır" şeklindeki ifadesi halen mevcut olan bir şeye işarettir. Şu kadar var ki, bu yapılacak ilave hususundaki kanaatini haklı gösterecek ve kesinleştirecek bir dayanağa ihtiyacı vardır.
Derim ki: İbn Atiyye -Allah ondan razı olsun- bu sözlerinde doğruyu söylemiştir. Eğer, yedi gök ile yedi arz Kürsî'ye nisbetle yerin geniş bir düzlüğüne bırakılmış bir kaç dirhem gibi ise, Kürsî de Arşa nisbetle geniş bir yer düzlüğünde bırakılmış bir halka gibi ise, şu anda cennet, âhirettekı şekli üzeredir. Ve eni göklerle yerin eni gibidir. Zira Arş, Müslim'in Sahihinde de varid olduğu üzere cennetin tavanıdır. Bilindiği gibi tavan, hem altındakileri ihtiva eder, hem de onlardan da fazladır. Bütün yaratıklar Arş'a nisbetle bir halkayı andırdığına göre, onun enini ve boyunu kudreti sonsuz, egemenlik alanının genişliği nihayetsiz ve O'nun yaratıcısı Allah'tan başka kim takdir edebilir ki? O, her şeyden yüce ve her türlü eksiklikten münezzeh olandır.
134
Onlar ki bollukta ve darlıkta infak ederler, öfkelerini yenerler, insanları bağışlarlar. Allah iyilik edenleri sever.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1. İnfak Edenler:
Yüce Allah'ın:
"Onlar ki... infak ederler" âyetinde dile getirilen bu husus, kendileri için cennetin hazırlanmış olduğu takva sahiplerinin nlteliklerindendir. Âyetin zahirinden, yapılması teşvik olunan şeyleri yapmaktan ötürü övgü ihtiva ettiği anlaşılmaktadır.
"Bollukta" yani, kolay zamanlarda
"ve darlıkta" zor zamanlarda
"İnfak ederler." Bu açıklamayı İbn Abbâs, el-Kelbî ve Mukatîl yapmıştır.
Ubeyd b. Umeyr ile ed-Dahhâk da şöyle demektedir: Serrâ ve Darrâ, bolluk ve darlık zamanları demektir. Sağlık ve hastalık halleri diye de açıklanmıştır. Serrâ hayatta iken, Darrâ ise ölümden sonra vasiyyet etmek suretiyle infak etmek, diye de açıklanmıştır.
Serrânın düğün ve ziyafetler, Darrâ'nın da musibet ve matemler zamanındaki infaka işaret olduğu söylendiği gibi, Serrâ'nın sizi sevindiren harcama -çocuklara ve yakınlara harcama gibi-, Darrânin ise düşmanlara (karşı) yapılan harcamalar olduğu da söylenmiştir. Serrâ'nın kişinin ziyafet verdiği ve hediye olarak bağışladığı şeyler, Darrâ’nın ise kişinin darlıktaki kimselere harcayıp onlara verdiği sadakalar olduğu da söylenmiştir.
Derim ki: Âyet-i kerîme, bütün hayırlı infakları kapsamaktadır.
Daha sonra yüce Allah:
"Öfkelerini yenerler" diye buyurmaktadır ki, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir
2. Öfkenin Yenilmesi:
Öfkenin yenilmesi, onun tekrar içe döndürülmesi demektir. tabiri, kişinin öfkesini yutup ses çıkarmaması, düşmanına bunun gereğini yapabilecek gücü bulmakla birlikte, öfkesini açığa vurmaması demektir, Su kabını doldurup ağzını kapatmayı anlatmak üzere; denilir. Suyun aktığı yerin kendisiyle kapatıldığı şeye de; (.........) denilir. Kırba ve tulumun ağzının kendisi ile kapatıldığı, köseleden ince uzun kesilmiş bağa, (........) denilmesi de buradan gelmektedir. ise, geviş getiren devenin ağzındakini tekrar karnına geri göndermesi halini anlatmak için kullanılır. Gevişini ağzına çıkarmadan önce içinde tutmasına da (...........) denildiği de olur. Bu açıklamaları ez-Zeccâc nakletmiştir. O bakımdan, deve ve dişi deve ağızlarına gevişi getirmedikleri zaman da bu Fiil kullanılır. Çobanın şu beyiti de bu kabildendir:
"Hakîl (denilen yerde veya bitkiyi) otladıkları yer olan
Zulebârik'ten Gevişlerini içlerinde saklı tuttuktan sonra yayıldılar,"
Şöyle de denilmiştir: Bu hayvanlar, korkup yoruldukları vakitlerde geviş getirmeyip içlerinde tutarlar Bahileli A'şâ da, hızlı bir şekilde deve kesen bir adamı ve kendisinden korkan develeri vasl'etmek üzere şöyle demiştir:
"Olgunlaşmış develer dahi onu gördüğü, vakit, gevişlerim içlerinde
yutarlar O kadar ki, o gevişleri içlerinde paramparça olur."
Gam ve kederle dolu bir kişiye; denmesi de buradan gelmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de başka yerlerde (bu kelime) şöylece kullanılmıştır:
"kederinden gözüne ak düştü. Artık O, (kederini) bütünüyle yutmakta idi" (Yûsuf, 12/84);
"Yüzü kapkara kesilir ve kendisi pek öfkelenir" (en-Nahl, 16/58);
"Hani o kederli olduğu halde dua etmişti" (el-Kalem, 68/48).
Gayz, gazabın aslını teşkil eder. Çoğunlukla bunlar bir arada bulunurlar. Fakat aralarında bir fark vardır. Çünkü, gayz'ın etkisi organlar üzerinde görülmez. Gazab ise böyle değildir. Herhangi bir fiil ile birlikte onun etkisi mutlaka organlar üzerinde ortaya çıkar. İşte bundan dolayı gazab, şanı yüce Allah'a İzafe edilmiştir. Zira gazab, şanı yüce Allah'ın kendilerine gazab olunanlara fiillerinden ibarettir. Bazıları da gayz'ı gazab ile tefsir etmişlerdir ki, pek iyi bir açıklama değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3. İnsanları Affetmek:
Yüce Allah'ın:
"İnsanları bağışlarlar" âyetinde geçen insanları affetmek (bağışlamak), -insanın hakkının bulunduğu ve affetmesinin câiz olduğu hallerde- çeşitli hayır türlerinden daha üstündür. Her hangi bir cezayı haketmekle birlikte bu ceza kendisine verilmeyen her kişi affedilmiş demektir.
"İnsanlar" âyetinin anlamı hakkında da farklı görüşler vardır. Ebû'l-Âl-iyye, el-Kelbî ve ez-Zeccâc,
"İnsanları bağışlarlar" âyeti ile kölelerinin bağışlanmasının kastedildiğini söylemişlerdir. İbn Atiyye der ki: Bu bir örnek olmak üzere güzel bir şeydir. Çünkü, köleler hizmet eden insanlardır. Ve köleler çokça hata ederler. Onlara da güç yetirmek kolay bir iştir. Onlara rahatlıkla ceza verilebilir. İşte bundan dolayı bu âyeti tefsir edenler, buna bunu örnek vermişlerdir. Meymûn b. Mehrân'dan rivâyet edildiğine görev birgün cariyesi, içinde sıcak yemek bulunan bir kab getirir. Yanında da misafirleri vardı. Bu cariye'nin ayağı birşeye takıldı ve yemeği Meymûn'un üzerine döktü. Meymûn onu vurmak isteyince cariye: Efendim sen yüce Allah'ın:
"Öfkelerini yenerler" âyetinin gereğini yerine getir. O: Getirdim deyince, bu sefer; Ondan sonra gelen:
"İnsanları bağışlarlar" âyetinin gereğini yerine getir, dedi. Meymûn yine: Seni affettim deyince, bu sefer cariye:
"Allah iyilik edenleri sever" âyetini okudu. Meymûn: Ben de sana iyilik ediyorum. Allah rızası için hürsün, deyiverdi. Benzeri bir olay, el-Ahnef b. Kays'dan da rivâyet edilmiştir. Zeyd b. Eslem de şöyle açıklamıştır:
"İnsanları bağışlarlar." Onların zulümlerini ve onların kötülüklerini affederler, demektir. Bu da genel bir açıklama olup, âyetin zahirinden anlaşılan budur.
Mukâtil b. Hayyân bu âyet-i kerîme hakkında şunları söylemektedir: Bize ulaştığına göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki bunlar, -Allah'ın koruduğu kimseler müstesna- ümmetimin arasında pek azdır. Halbuki geçmiş ümmetlerde böyleleri pek çoktu."
Şanı yüce Allah, böylelikle kızgınlık esnasında bağışlayan kimseleri övgü ile zikredip:
"Ve onlar kızdıkları zaman bağışlayanlardır" (eş-Şûrâ, 42/37) dîye buyurmaktadır. Öfkelerini yenen kimseleri de
"insanları bağışlarlar" âyeti ile övmektedir. Ayrıca bu hususta iyilik yapanları sevdiğini de bildirmektedir.
Öfkeyi yenmek, insanları affetmek, kızgınlık esnasında kişinin kendisine hakim olması hakkında birtakım Hadîs-i şerîfler varid olmuştur. Şüphesiz ki bu, en büyük ibadetlerden ve nefse karşı cihad türündendir. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Güçlü kuvvetli kimse, herkesin sırtını yere getiren kimse değildir. Fakat asıl güçlü ve kuvvetli kişi, kızgınlık anında kendisine hakim olandır," Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Kulun, yuttukları arasında Allah uğrunda yuttuğu bir yudum öfkeden daha büyük ecri bulunan ve kul için ondan daha hayırlı olan hiçbirşey yoktur." Enes'in de rivâyetine göre bir adam; Ey Allah'ın Rasûlü, herşeyden en çetin olan şey nedir? diye sorunca, Hazret-i Peygamber; "Allah'ın gazabıdır" diye buyurmuş; adam: Peki Allah'ın gazabından koruyan nedir? diye sorunca, Hazret-i Peygamber ona: "Kızma!" diye emir vermiştir.
el-Ircî der ki:
"Öfkelendiğin zaman vakur ol ve yut Öfkeni
Ne söylediğini basiretle görür ve işitirsin
Kendisi sebebiyle yüce İlâhımızın senden razı olup seni yükseltecek olan
Bir anlık sabra kendini mecbur etmen, şeref olarak sana yeter,"
Urve b. ez-Zübeyr de affetmek hakkında şöyle demiştir:
"Şan ve şerefe ulaşamaz bazı topluluklar, üstün şerefli olsalar dahi
Kendileri zelil kılınmadıkça bir takım kimselere karşı aziz olsalar dahi
Ve onlara hakaret edilmedikçe renklerin parıldar olduğunu görürsün
Ancak onların bu affedişleri zilletten dolayı bir affetmek değil ikramdan dolayı bir affetmek olmalıdır."
Ebû Dâvûd ile Ebû Îsa et-Tirmizî'nin, Sehl b. Muâz b. Enes el-Cühenî'den, onun babasından rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim gereğini yerine getirebilecek gücü bulmakla birlikte bir öfkeyi yutacak olursa, Kıyâmet günü Allah herkesin gözü önünde onu çağırır ve dilediği hurilerden seçmekte muhayyer bırakır." (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garip bir hadistir.
Enes b. Mâlik de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Kıyâmet günü olunca, bir münadi şöyle seslenir: Ecrini vermek Allah'a ait olan kimseler cennete girsin. Şöyle denilir: Ecrini vermek Allah'a ait olan kimlerdir? Bu sefer, insanları affedenler kalkarlar ve hesapsız olarak cennete giderler." Bunu da el-Maverdî zikretmektedir.
İbnü'l-Mubârek der ki: Ben, Mansur'un yanında oturuyordum, Bir adamın öldürülmesini emretti. Ey mü’minlerin emiri dedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kıyâmet günü oldu mu, bir münadi aziz ve celil olan Allah'ın huzurunda şöylece seslenir: Her kimin Allah nezdinde karşılığını alacağı bir lütuf ve ikramı varsa, haydi öne çıksın. Bu sefer bir günahı affedenden başka kimse Öne çıkmaz." Bunun üzerine serbest bırakılmasını emretti.
4- Allah, İyilik Edenleri Sever;
Yüce Allah'ın:
"Allah iyilik edenleri sever" âyeti; Allah onların iyiliklerine karşılık onları mükâfatlandırır, demektir. Serî es-Sekatî der ki: İhsan (iyilik) imkân vaktinde iyilik yapmanda. Çünkü her zaman ihsan yapmak imkânını bulamazsın. Şair de şöyle demiştir:
"Gücün yettiği vakit bir hayır İşlemekte çabuk tut elini
Çünkü sen her zaman güç yetirebilecek değilsin."
Ebû'l-Abbas el-Cummânî de şu beyitlerinde ne güzel söylemiştir:
"Her vakit ve her zamanda mümkün olmaz
İyilik yapabilme fırsatları doğmaz
Böyle bir fırsat ve imkân doğdu mu, çabuk tut elini, koş iyiliğe
Bir gün imkân bulamayacaksın korkusuyla."
Bakara Sûresi'nde (2/58. âyet, 9- başlıkta) muhsin ve ihsan'a dair açıklamalar geçmiş bulunduğundan bunları tekrarlamanın bir anlamı yoktur.
135
Ve onlar ki, çirkin bir iş yaptıklarında yahut kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar ve hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlar ki? Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler.
Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:
1. Âyetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah:
"Ve onlar ki, çirkin bir iş yaptıklarında yahut kendilerine zulmettiklerinde..." âyetiyle bir önceki âyette sözü eden kesimden daha aşağıda bir başka kesimi sözkonusu etmekte ve rahmet ve lütfuyla bunları da onlara katmaktadır. Burada sözü edilenler, tevbe eden kimselerdir.
İbn Abbâs, Atâ yoluyla gelen rivâyetinde şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme -Ebû Mukbil künyeli- hurmacı Nebhân hakkında nazil olmuştur. Ona, güzelce bir kadın gelmiş, o kadına hurma satmıştı. Kadını alıp kucaklamış, öpmüştü. Fakat yaptığına pişman olup, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in huzuruna gitmiş, durumu ona anlatınca, bu âyet-î kerîme nazil olmuştu.
Ebû Dâvûd et-Tayâlisî de Müsned'inde, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Bana Ebû Bekir anlattı. -Ki, Ebû Bekir doğru söylemiştir- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bir kul, bir günah işledikten sonra, abdest alır, iki rekat namaz kılar, sonra da Allah'tan mağfiret dileyecek olursa, mutlaka Allah ona mağfiret buyurur." Daha sonra şu:
"Ve onlar ki, çirkin bir iş yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar ve hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler" âyeti ile diğer âyeti yani
"Kim bir kötülük yapar yahut kendisine zulmeder de..." (en-Nisâ, 4/110) âyetini okudu. Bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiş ve: Hasen bir hadistir demiştir.
Bu, umumî bir buyruktur. Âyeti kerîme, kimi zaman özel bir sebep dolayısıyla nazil olur, sonra da bu işi yapanı, yahut ondan fazlasını yapanı da kapsayabilir.
Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme, bir gazaya gitmek üzere çıkan bir Sakifli'nin ensardan bir arkadaşını aile halkına bakmak üzere görevlendirmesi üzerine nazil olmuştur. Ensardan bıraktığı bu kişi, bu hususta Sakifliye hanımının üzerine hücum etmek suretiyle ihanet etmişti. Kadın kendisini sallallahü aleyhi ve sellemunurken elini öpmüş ancak, bu yaptığına da pişman olunca, pişmanlık duyup tevbe ederek insanlardan kaçıp (dağlarda) dolaşmaya koyuldu. Sakifli kişi evine dönünce, hanımı ona arkadaşının yaptığını bildirdi. O da arkadaşını aramaya çıktı. Nihayet adamı alıp Ebû Bekir ve Ömer'in yanına onların nezdinde bir kurtuluş bulur ümidiyle götürdü. Ebû Bekir'le Ömer, o kişiyi azarladılar. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına gidip ona arkadaşının yaptığını haber vermesi üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Ancak, naklettiğimiz Hadîs-i şerîf dolayısıyla âyetin umumî olması daha uygundur.
İbn Mes'ûd'dan rivâyet edildiğine göre, ashab-ı kiram: Ey Allah'ın Rasûlü demişler, İsrailoğulları Allah katında bizden daha üstün idiler. Çünkü onlardan günah işleyen bir kimsenin bu günahı sabahleyin evinin kapısı üzerinde yazılı olduğu görülürdü. Bir rivâyette ise, o günahının kefTareti evinin eşiği üzerinde yazılı bulunurdu: Burnunu kes, kulağını kopar, şu işi yap gibi. Yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi İsrail oğullarına yapılan bu uygulamanın yerine bir bedel, bir genişlik ve bir rahmet olmak üzere indirdi. Yine rivâyet olunduğuna göre İblis, bu âyet-i kerîme nazil olunca ağlamış.
Çirkin iş (el-Fâhişe), her masiyet hakkında kullanılır. Bununla birlikte özel olarak zina hakkında çokça kullanılmıştır. O kadar ki, Cabir b. Abdullah ve es-Süddî bu âyet-i kerimedeki bu kelimeyi "zina" diye tefsir etmişlerdir.
"Yahut kendilerine zulmettiklerinde" âyetindeki
"yahut" anlamını veren "ev"in, "ve" anlamında olduğu söylenmiştir, maksat ise kebâirden aşağı olan küçük günahlardır.
"Allah'ı anarlar." Yani, onun cezasından korkmayı ve O'rtdan hayayı hatırlarlar ed-Dahhâk: Allah'ın huzurunda o en büyük sunuluşu hatırlarlar dİ-ye açıklamıştır,
Bunun, kendi kendilerine Allah'ın bunu kendilerinden soracağım düşünürler, anlamına geldiği de söylenmiştir ki, bu açıklamayı el-Kelbî ve Mukâtil yapmıştır. Yine Mukâtil 'den nakledildiğine göre: Onlar, günah işlediklerinde dilleriyle Allah'ı hatırlarlar, demektir.
"Ve hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler." Günahları dolayısıyla bağışlanma isterler. Bu anlamı, yahut bu lâfzı ihtiva eden her bir dua istiğfardır.
Bu sûrenin baş taraflarında (3/16-17. âyetlerin tefsirinde) seyyidü'l-istiğfâr aistiğfâr'ın başı, en üstünüb geçmiş ve onun vaktinin seher vakitleri olduğu belirtilmiştir. İstiğfar büyük bir iştir. Sevabı da büyüktür. O kadar ki, Tirmizî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Her kim: Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, Hay ve Kayyûm olan Allah'tan mağfiret dilerim ve O'na tevbe ederim, diyecek olursa, o, Savaştan kaçmış olsa dahi günahları bağışlanır.
Mekhûl de Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet eder: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan daha çok istiğfar ederek mağfiret dileyen bir kimse görmedim. Mekhûl de der ki: Ben de Ebû Hüreyre'den daha çok istiğfar edip bağışlanma dileyen kimse görmedim. Mekhûl'ün kendisi de çokça istiğfar edip bağışlanma dileyen bir kimse idi.
İlim adamlarımız derler ki: Asıl istenen istiğfar, günah üzere ısrarın düğümlerini çözen ve manası kalpte yer eden istiğfardır. Yoksa dil ile söylenen bağışlanma dileği değildir. Diliyle "estağfurullah" demekle birlikte, kalbiyle masiyetî üzere ısrar edenin istiğfarı ise, ayrıca bir istiğfarı gerektirmektedir. Ve onun işlediği küçük günahı da büyük günahlara katılır. Hasan-ı Basrî'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bizim istiğfarımızın da ayrıca istiğfara ihtiyacı vardır. Derim ki: O, bunu kendi dönemi hakkında söylemektedir. Ya bizim bu zamanımızda alay edercesine, hafife alırcasına günahından ötürü Allah'tan bağışlanma dilediği iddiasıyla teşbihini elinde tuttuğu halde günahtan vazgeçmemek kararlılığında ve zulme abanmış haliyle İnsanların görüldüğü şu bizim zamanımız hakkında ne denilir! Kur’ân-ı Kerîm'de ise:
"Allah'ın âyetlerini alaya almayın" (el-Bakara, 2/231.) diye buyurulmaktadır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (2/67 ile 231- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
2. Günahları Bağışlayan Yalnız Allah'tır:
Yüce Allah'ın:
"Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlar ki?" âyeti, masiyeti bağışlayıp, onun cezasını ortadan kaldıran Allah'tan başka kimse yoktur demektir.
"Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler." Yani, yaptıkları (hatalar) üzere sebat etmez ve kararlı olmazlar. Mücâhid der ki: Bunu devam ettirip gitmezler, demektir. Ma'bed b. Subaylı da der ki: Ali (radıyallahü anh) yanında olduğu halde Osman (radıyallahü anh)'ın arkasında namaz kıldım. Bize dönüp şöyle dedi: Ben abdestsiz namaz kıldım. Daha sonra gidip abdest aldı ve namaz kıldı.
"Ve onlar yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler" âyetinde sözü geçen ısrar, kalp ile bir işi yapmaya karar vermek ve onu işlemeyi terk etmemektir. Dinarların üzerini bağladı, ifadesi de buradan gelmektedir. el-Hutay'a da atları vasfederek şöyle demektedir:
"Yavaşlamış atların arkalarından kamçılarla gittiklerinde akoşmalarındab
sebat gösteren o atların tersleri kurur, Yapışır birbirine ve siyaha çalan bir renk alır."
Katâde der ki: Israr, masiyetler üzerinde sebat göstermek demektir. Nitekim şair şöyle demektedir:
"Dar yollarının sakladıklarını geceleyin ısrarla işler
Kalbiyle (günaha) ısrar edip aldatan her kişinin vay haline!"
Sehl b. Abdullah der ki: Cahil ölüdür. Unutkan ise uykudadır. Asi sarhoştur, günahı üzere ısrar eden helâk olmuştur. Israr etmek, sonraya ertelemektir. Sonraya ertelemek, yarın tevbe ederim demektir. Bu da nefsin bir iddiasıdır. Hem yarına kendisi malik değilken yarın nasıl tevbe edebilir?
Sehl’den başkaları da şöyle demiştir: İsrar, tevbe etmemeye niyet etmektir. Eğer samimi bir şekilde tevbe etmeyi niyet edecek olursa, o ısrar eden bir kişi olmaktan çıkar.
Ancak, Sehl'in görüşü daha güzeldir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da: "(Günaha) ısrar ile birlikte tevbe olmaz" buyurduğu rivâyet edilmiştir.
3. Kur’ân Üzerinde Tefekkürün Tevbe Etmekteki ve Günahlardan Kaçınmaktaki Rolü:
İlim adamlarımız der ki; Kişiyi tevbeye ve günahlar üzerinde ısrardan vazgeçmeye iten, aziz ve gaffar olan Allah'ın Kitab'ı, şanı yüce Rabbimizin sözünü ettiği cennetin niteliklerine ve itaatkârlara vadettiklerine dair açıklamalan, cehennem azâbı ile isyankârlara yaptığı tehditleri üzerinde devamlı düşünmektir. Bir kişi, bu şekilde tefekkürünü sürdürür ve Allah'tan korkması ve nimetlerini umması güç kazanıncaya kadar devam ettirirse, yüce Allah'a nimetini umarak, azabından korkarak dua eder. Allah'ın nimetlerini umup, azabından korumak ise, korku ve ümidin bir semeresidir. Kişi, bunun sayesinde Allah'ın cezasından korkar, Onun mükâfatını umar. Doğruya ulaşmak başarısını ihsan eden ise şanı yüce Allah'tır.
Şöyle de denilmiştir: Kişiyi tevbeye ve günahlardan vazgeçmeye iten, günahların -öldürücü zehirler olmalarından ötürü- çirkinliklerine ve zararlarına Allah'ın mutluluğa iletmek istediği kimseye ilâhî bir yolla dikkatini çekmesidir.
Derim ki: Bu, sadece lafızda bir ayrılıktır. Anlam itibariyle (öncekinden) bir farklılık ihtiva etmiyor. Çünkü insan, ancak yüce Allah'ın insanın dikkatini çekip uyarması sonucunda Allah'ın vaidleri ve tehditleri üzerinde tefekkür eder. Kul, yüce Allah'ın başarı ihsan etmesi sonucunda kendi nefsine bakıp işlemiş olduğu günahlarla ve hatalarla dolup taştığını fark edip, bundan dolayı da kusurlarına pişmanlık duyarak, şanı yüce Allah'ın cezasından korkarak, geçmişte yaptıklarının benzerini terke koyulacak olursa, ancak ona: "Tevbe eden kimse" demek mümkündür. Eğer bu şekilde olmayacak olursa, artık bu, masiyet üzerinde ısrar eden ve helâk oluşun sebeplerini terketmeyen bir kimse olur. Seni b. Abdullah der ki: Tevbe edenin alâmeti, işlemiş olduğu günahından dolayı, -Tebûk Gazası'nda geriye kalan üç kişi gibi (Bk. et-Tevbe, 9/118)- yiyecek ve içecekten kesilmesidir.
4- Allah'ın Bağışlayıcılığı;
Yüce Allah'ın:
"Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler" âyeti ile ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunun, yani onlar, günahlarını hatırlayıp onlardan tevbe ederler anlamına geldiği söylenmiştir, en-Nehhâs, bu güzel bir görüştür demektedir.
"Onlar bile bile..." âyetinin, Benim günah işlemeyi cezalandıracağımı ısrarla bile bile... anlamına geldiği de söylenmiştir.
Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr der ki: Onlar, eğer tevbe ettikleri takdirde, Allah'ın çla tevbelerini kabul edeceğini bilirler, demektir. Yine: Onlar, günahlarından dolayı mağfiret dileyecek olursa, günahlarının bağışla nacağım bilirler anlamındadEr, diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre de, onlar, Benim kendilerine neleri haram kıldığımı bile bile yapmazlar. Bu açıklamayı da İbn İshâk yapmıştır. İbn Abbâs, el-Hasen, Mukâtil ve el-Kelbî derler ki: Onlar, günah üzerinde ısrarın zararlı, onu terk etmenin, o günahı sürdürmekten daha hayırlı olduğunu bilirler (ve bundan dolayı da günahtan vazgeçerler). el-Hasen b. el-Fadl da der ki: Onlar, günahları bağışlayan bir Rabblerinin bulunduğunu bilirler.
Derim ki: el-Hasen b. el-Fadl bu açıklamayı, Ebû Hüreyre arab'ın rivâyet ettiği şu hadisten almıştır Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) aziz ve celil olan Rabbinin şu âyetini bize aktarmıştır: "Kul, bir günah işler ve: Allah'ım günahımı mağfiret buyur derse, şanı yüce ve mübarek olan (Allah) da şöyle buyurur; Kulum bir günah işledi ve o, günahı bağışlayan ve günah dolayısıyla sorumlu tutan bir Rabbinin bulunduğunu bildi. Sonra bir daha günah işleyip de tekrar: Rabbim, bana günahımı bağışla, diyecek olursa -yine benzeri sözleri iki defa daha tekrarlayıp- sonunda şöyle buyurur: İstediğini işle, Ben sana günahını bağışladım." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.
Bu âyette, tekrar günaha dönmek suretiyle tevbenin bozulmasından sonra yapılan tevbenin sahih oluşuna bir delil vardır. Çünkü, birinci tevbe bir itaatti. Bu ise geçip gitmiş ve sıhhatli bir şekilde gerçekleşmiştir. Kul, ikinci bir günahı işledikten sonra bir daha yeni bir tevbeye muhtaçtır. Günaha dönmek, her ne kadar onu ilk işlemekten daha çirkin ise de bu böyledir. Çünkü, günahı tekrarlamakla günaha bir de tevbesini bozmayı ilave etmiş olur. O halde tekrar tevbeye dönmek ilk tevbeden daha iyidir. Zira kul, böylelikle kerim olan ve kendisinden başka günahları bağışlayacak kimsenin bulunmadığı O yüce zatın kapısına ısrarla gitmeyi ilave etmiş olur.
Hadîs-i şerîfin sonunda yer alan: "Dilediğini yap" ifadesi, konuyla ilgili açıklayıcı görüşlerin birisine göre, ikram ve lütufkârlık anlamında bir emirdir. Dolayısıyla bu, yüce Allah'ın:
"Oraya esenlikle giriniz" (el-Hicr, 15/46) âyeti kabilindendir. Hadisin sonundaki ifadeler, muhatabın geçmişte işlemiş olduğu günahlarının bağışlanmış olduğunu ve şanı yüce Allah'ın izniyle de gelecekte yapacağı iğlerinde de Allah tarafından korunmuş olacağını haber vermektedir. -Bu âyet-i kerimeyle bu Hadîs-i şerîf, günahı itiraf edip günahtan dolayı Allah'tan bağışlanma dilenmenin çok büyük faydalar sağladığına delil teşkil etmektedir. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki kul, günahını itiraf edip de sonra yüce Allah'a tevbe edecek olursa, Allah da onun tevbesini kabul buyurur." Bu hadisi Buhârî ve Müslim Sahihlerinde rivâyet etmişlerdir.
Bir şair de şöyle demektedir:
"Yiğit affedilme hakkını kazanır itiraf ederse
Yapıp işlediği günahlarını."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"İtiraf et günahını, sonra affedilmesini dile
Çünkü günahı inkâr şeklindeki inkâr, iki günahtır."
Müslim'in Sahih'inde de Ebû Hüreyre'in şöyle dediği rivâyet edilmektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer günah işlemeyecek olursanız, Allah sizi yok eder; asizin yerinizeb günah işleyip mağfiret dileyecek ve (Allah'ın da.) kendilerine mağfiret edeceği bir toplum getirir."
İşte "el-Kitabu'l-Esnâ fi Şerh-i Esmaillahi'l-Hüsnâ" adlı eserimizde de açıklamış olduğumuz gibi, şanı yüce Allah'ın Gaffar ve Tevvâb isimlerinin anlamları budur.
5. Çeşitli Günahlardan Tevbe Şekli:
Tevbesi yapılan günahlar, ya küfür ve inkârdır yahut başka günahlardır. Kâfirin tevbesi, geçmişteki küfür ve İnkârına pişmanlık duymakla birlikte îman etmesidir. Yalnızca îman etmek, tevbenîn kendisi değildir.
Küfrün dışındaki günahlar ise ya yüce Allah'ın bir hakkıdır, ya ondan başkalarının bir hakkıdır. Yüce Allah'ın hakkından tevbe için günahı terketmek yeterlidir. Şu kadar var ki, bir takım günahlardan tevbe hususunda yalnızca o günahı terk etmeyi şeriat yeterli görmemiştir. Aksine, kimi günahlardan tevbeye -namaz ve oruçta olduğu gibi- ancak kaza etmeyi, kimisinde de yemin, zihar ve benzeri keffaretlerde olduğu gibi keffarette bulunmayı da ilave etmiştir.
İnsanların haklarıyla ilgili günahlardan tevbeye gelince, bu hakların sahiplerine ulaştırılması kaçınılmazdır. Eğer, bu hak sahipleri bulunamayacak olursa, onlar adına bu hakları sadaka olarak verilir. Fakirliği dolayısıyla üzerindeki haktan kurtulabilme imkânını bulamayan bir kimsenin de Allah tarafından affedilmesi umulur; O'nun lütfü zaten çok yaygındır. Çünkü O, nice nice hak ve mükellefiyetleri sahipleri adına kendisi yerine getirmiş ve nice nice günahları hasenata dönüştürmüştür, İleride (el-Furkan, 25/70. âyetin tefsirinde) bu hususa dair daha geniş açıklamalar gelecektir.
6. Günahını Hatırlamayan ve Bilmeyen Kimsenin Tevbe Etmesi:
Kişi, günahını hatırlamıyor ve bilmiyor ise, muayyen olarak o günahtan tevbe etme yükümlülüğü yoktur. Bununla birlikte bir günah işlediğini hatırlayacak Ebû Müslim, Tevbe 11 (ayrıca bk. 9, 10); Tirmizî, Deavât ?8, Sıfatu'l-Cenne 2; Müsned, I, 289, II, 305, V, 414 olursa, ondan dolayı tevbe etmesi gerekir. Hocamız Ebû Muhammed Abdulmu'tî el-İskenderânî'nin -Allah ondan razı olsun- naklettiğine göre, pek çok kimse, İmâm el-Muhasibînin (bu husustaki görüşlerini) yanlış yorumlamışlardır. Bunların yorumuna göre; İmâm el-Muhasibî, -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- tür olarak masiyetlerden tevbe etmenin sahih olmayıp genel olarak bütün masiyetlerden pişmanlık duymanın yeterli olmayacağı, bununla birlikte kişinin, azasıyla yapmış olduğu her bir fiilden ve kalbi ile işlemiş olduğu her bir günahtan muayyen olarak tevbe etmesi kaçınılmaz olduğu görüşündedir. Bunu yanlış anlayanlar, Muhasibimin böyle dediğini kabul ederler.
Oysa onun maksadı böyle değildir. Onun sözlerinden de bu anlaşılmaz. Aksine mükellef, eğer fiillerinin hükmünü bilecek olursa ve neyin masiyet olduğunu bilip masiyet olmayandan ayırdedebilecek olursa, bu kişinin bütün bildiği günahlarından tevbesi sahih olur. Eğer o, geçmişte yapmış olduğu fiilin bir masiyet olduğunu bilmiyor ise, ne genel olarak, ne de Özel olarak o günahından dolayı tevbe etmesine imkân yoktur.
Meselâ, bir kimse fâiz çeşitlerinden birisini işleyip durmakla birlikte, bunun bir fâiz olduğunu bilmiyor ise, şanı yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler! Allah'tan korkun, faizden arta kalanı da bırakın. Eğer mü’minler iseniz. Şayet böyle yapmazsanız Allah ve Rasulü tarafından size karşı Savaş açıldığını bilin" (el-Bakara, 2/278-279) âyetini işitince bu tehdit kendisine ağır gelir ve kendisinin fâiz almaktan uzak olduğunu zanneder. Ancak şu anda faizin hakikatini öğrenip de geçmiş günleri üzerinde düşünüp değerlendirme yaptığında, daha önceki zamanlarda böyle birşeye çokça bulaştığını öğrenecek olursa, bu kimsenin şu anda bütün bu yaptıklarından pişmanlık duyması sahihtir. Bu işleri yaptığı vakitleri tayin etmek yükümlülüğü yoktur. İşte gıybet, nemime (laf taşıyıcılık) ve buna benzer haram olduklarını bilmediği diğer bütün günahları işleyen herkesin durumu böyledir.
Kulun, bilgi sahibi olup geçmiş konuşmalarını tetkik edince, genel olarak bunların hepsinden tevbe etmesi, şanı yüce Allah'ın hakkına karşı kusurlu davranışından pişmanlık duyması ve zulmettiği kimselerden helallik dileyip de o kimselerin de genel olarak ondaki haklarını gönül hoşluğu ile helal edip haklarından vazgeçmeleri caizdir. Çünkü, böyle bir şey, meçhul olan bir malı hibeye benzer.
Şimdi kulun cimriliğine, hakkını istemeye, tutkunluğuna rağmen durumu (yani bilinmeyen bağışının kabulü) sözkonusu olduğuna göre, ya itaatte bulunup sebeplerini takdiri lütfeden, küçüğüyle büyüğüyle masiyetleri affeden kerimler keriminin günahları bağışlaması hakkında ne denir! Yine Hocamız, -Yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: İşte İmâm (el-Muhasibî)’nin maksadı budur. Üzerinde dikkatle düşünenlerin sözlerinin ifade ettiği anlamın bu olduğunu görürler. Herhangi bir kimsenin yanlış olarak anlayıp zannettiği gibi, herbir fiil, hareket ve durak için ayrı ayrı ve muayyen olarak pişmanlık duymaya gelince bu, aklen câiz olmakla birlikte Şer’an vukuu sözkonusu olmayan teklif-i mâ lâ yutak (güç yetirilemeyen şeyleri yerine getirmekle mükellef tutmak) kabilindendir. Bu yanlış anlamaya göre, tevbe edecek olanın, içki içerken kaç yudum aldığını, zina ederken kaç defa hareket ettiğini, haram bir işi işlemek için kaç adım attığım da bilmesi gerekir. Oysa hiçbir kimsenin buna gücü yetmez ve bu şekilde tafsilatlı olarak hiçbir kimsenin günahından tevbe etmesi beklenemez. İleride Nisa Sûresi'nde ve başka yerlerde (en-Nisâ, 4/17-18; Tâ-Hâ, 23/82, âyet...) tevbenîn şartlan ve tevbenin hükümlerine dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle-gelecektir.
7. Kişinin Kalbi Kararlarından Sorumluluk Derecesi:
Yüce Allah'ın: " ısrar da etmezler" âyetinde sünnetin kılıcı, ümmetin lisanı, Kadı Ebû Bekr b. et-Tayyib'in söylemiş olduğu; İnsan kalbinde yapmak üzere kararlaştırıp kendisini hazırladığı ve azmetmiş olduğu masiyetlerden sorumlu tululur, şeklindeki görüşünün lehine açık bir belge ve kafi bir delil vardır.
Derim ki: Kur'ân-ı Kerîm’de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kim orada zulme meyletmeyi ve ilhadı isterse Biz ona acıklı azapdan tattırırız" (el-Hac, 22/25) bir başka yerde de:
"Sonunda (o bahçeleri) kapkara kesiliverdi" (el-Kalem, 68/20.) âyeti ile de bahçe sahiplerinin kararları sebebiyle fiilen onu uygulamaya koymadan cezalandırıldıkları belirtilmektedir ki, ileride buna dair açıklamalar da gelecektir. Buhârî'deki hadise göre de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "İki müslüman kılıçlarıyla karşı karşıya gelecek olurlarsa, katil de maktul de cehennemdedir" Ashâb: Ey Allah'ın Rasûlü, katili anladık. Maktul ne diye? diye sorunca, Hazret-i Peygamber şu cevabı verdi: "Çünkü o da arkadaşını öldürmeyi arzu ediyordu,"
Böylelikle Hazret-i Peygamber, cehennem azâbı tehdidini arkadaşını öldürmeyi arzulamasına bağlamaktadır. Bu da bu konuda karar vermek demektir. Bizzat silahını çekmesini de hükümsüz kılmaktadır;
Bundan daha açık bir delil ise, Tirmizî'nin, Ebû Kebşe el-Elnarî’den merfu’ olarak rivâyet edip, sahih olduğunu belirttiği şu Hadîs-i şerîftir: "Dünya dört kişiyedir. Yüce Allah, birisine bir mal ve bir ilim vermiş, o da bu hususta Rabbinden sakınır, bu yolla akrabalık bağını gözetir; malında Allah'ın hakkının bulunduğunu da bilir. Bu mevkilerin en üstünündedir. Birisine de yüce Allah bir ilim vermiş fakat mal vermemiştir. Bu kimse de samimi bir niyetle der ki: Eğer malım olsaydı filan kişinin amel ettiği gibi ben de malımda amel ederdim. Bu da niyeti ile (ecir alır) ve her ikisinin de ecri birbirine eşittir. Bir kimseye de yüce Allah mal vermekle birlikte ilim vermemiş olur. Bu da bilgisizce malını gelişi güzel kullanır. Malı hususunda Rabbinden korkmaz, onunla akrabalık bağını gözetmez, Allah'ın o malında bir hakkının bulunduğunu bilmez. Bu ise, mevkilerin en kötüsündedir. Bir kişiye de Allah mal da vermemiş, ilim de vermemiş olur. Bu kişi de: Eğer benim bir malım bulunmuş olsaydı, filan kişinin o malına yaptığı uygulamanın bir benzerini yapardım der. İşte bu kişi de niyetinin karşılığını alır. Bunun da, ötekinin de vebali eşittir."
İşte Kadı i(Ebû Bekir b. et-Tayyib)'in kabul etmiş olduğu bu görüş, genel olarak selefin ve fukahâ, muhaddis ve kelâmcılardan ilim ehlinin benimsemiş olduğu görüştür. İnsanın yapmayı tasarladığı bir şeyden dolayı - bu konuda karar verip kendisini buna hazırlamış olsa dahi- bundan dolayı sorumlu tutulmayacaktır diye iddia eden muhalif kanaatlere de itibar edilmez.
Bu muhalif kanaati savunanların, Hazret-i Peygamber'in: "Her kim bir günah işlemek isteyip de onu işlemeyecek olursa, o aleyhine yazılmaz. Eğer onu işleyecek olursa, onun için tek bir günah olarak yazılır" âyetinde de bu muhalif kanaatin lehine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü "onu yapmayacak olursa" âyetinin anlamı, zikrettiğimiz âyetlerin delâleti ile onu işlemeyi kararlaştırırı asa anlamındadır. "Eğer onu işlerse" ifadesinin anlamı ise, yaptığımız açıklamaların da ifade ettiği üzere onu fiilen açığa çıkartır veya işlemeye azmederse anlamındadır. Başarımız Allah'tandır.
136
İşte onların mükâfatı, Rablerinden bir mağfiret ve altından ırmaklar akan cennetlerdir. Orada ebedi kalacaklardır. İş yapanların mükâfatı ne güzeldir.
Şanı yüce Allah, lütuf ve keremi ile samimi ve ihlâslı olarak tevbe edip, günahı üzerinde ısrar etmeyen kimselere günahlarım bağışlayacağını, ifade buyurmaktadır Bu âyetin, Uhud olayı ile ilişkili olması da mümkündür. Yani, her kim kaçar, sonra da tevbe edip de bu husus üzerinde ısrar etmeyecek olursa, Allah, ona mağfiret edecektir demek olur.
137
Sizden önce sünnetler gelip geçti. Onun için yer yüzünde gezin de yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görün!
Bü âyet, şanı yüce Allah tarafından mü’minlere bir tesellidir.
Sünnetler (sünen) kelimesi, "sünnetlin çoğulu olup, dosdoğru yol demektir. "Filan kişi sünnet üzeredir" sözü, o kimse, yanlış herhangi bir hevâya meyletmeksizin dosdoğru yol üzeredir, demektir. el-Hüzlî der ki:
"İzlemiş olduğun bir sünnetten dolayı çekinme!
Çünkü bir sünneti ilk beğenen kişi, oau izleyendir."
Sünnet, aynı şekilde kendisine tabi olunan ve uyulan İmâm, önder kişi de demektir. Meselâ bir kimse, hayır veya şer türünden olsun, bir iş yapıp da o işte ona uyulacak olursa: “Filan kişi iyi ve kötü bir sünnet ortaya koydu” denilir. Şair Lebid der ki:
"Öyle bir aşiretten(im) ki, ataları onlar için bir sünnet belirlemiştir.
Zaten her bir kavmin bir sünneti ve bir İmâmı vardır."
Sünnet, aynı zamanda ümmet, sünen ise ümmetler anlamındadır. Bu açıklama el-Mufaddal'dan nakledilmiştir. Ayrıca el-Mufaddal, şu beyiti nakletmektedir:
"İnsanlar, onların fazileti gibi bir fazileti görmediler.
Ve geçmiş sünnetler (ümmetler) arasında da onlar gibisini görmediler."
ez-Zeccâc der ki: (Âyet-î kerimede geçen) "sünnetler" in anlamı, sünnetlerin sahipleri şeklinde olup, muzaf hazfedilmiştir.
Ebû Zeyd de bunun, misaller ve örnekler anlamına geldiğini, Atâ ise şeriatler manasında olduğunu söylemiştir.
Mücâhid de der ki: "Sizden önce sünnetler gelip geçti" âyeti ile sizden önce Âd ve Semûd gibi peygamberlerini yalanlayan kimselerin helâk edilmesi kastedilmektedir.
Âkibet ise, işin nihayeti ve sonu demektir. Buradaki âkibet İle Uhud günü kastedilmektedir. Yani şöyle buyurmaktadır: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ve mü’minlerin zafere kavuşması, onların düşmanları olan kâfirlerin de helâk edilmesi için belirlemiş olduğum va'de gelinceye kadar onlara mühlet veriyorum, onlara zaman tanıyorum ve onları derece derece azaba yaklaştırıyorum.
138
Bu, insanlar için bir açıklama, takva sahipleri için de bir hidâyet ve bir öğüttür.
Burada maksat el-Hasen ve başkalarından nakledildiğine göre Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bir diğer görüşe göre bununla, yüce Allah'ın:
"Sizden önce ümmetler gelip geçti" buyuruğuna işaret edilmektedir.
"Mev'iza" ise, vaaz ve öğüt demek olup buna dair açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/66. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
139
Gevşemeyin, üzülmeyin. Gerçeklen inanmışsanız mutlaka siz en üstünsünüz.
Şanı yüce Allah, Uhud günü, aralarından öldürülen ve yaralananlar dolayısıyla onlara taziyede bulunmakta, teselli etmekte; düşmanlarıyla Savaşa teşvik edip, acze düşüp güç ve kuvvetlerini de yitirmelerini yasaklayarak:
"Gevşemeyin" diye buyurmaktadır.
Yâni ey Muhammed'in ashabı! Başınıza gelen bu musibetler dolayısıyla düşmanlarınıza karşı cihad etmek hususunda zaaf göstermeyin, korkaklığa kapılmayın. Ne onların üstünlükleri dolayısıyla, ne de başınıza gelen musibet ve bozguna uğramanız dolayısıyla da
"üzülmeyin." Eğer siz, Benim vadimin doğruluğuna
"gerçekten inanmışsanız, mutlaka siz en üstünsünüz." Sonunda güzel âkibet, zafer ve yardımım sizin olacaktır. " (........): ... sanız/ şart edatının (sebeplilik bildiren: (......) ) anlamında olduğu da söylenmiştir. (Yani: Siz, en üstünsünüz, çünkü siz inanmışsınız, anlamındadır).
İbn Abbâs der ki: Uhud günü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı bozguna uğradı. Onlar bu halde iken, Halid b. el-Velid, müşriklerden bir gurup atlı ile birlikte dağdan dolanıp üzerlerine baskın yapmak arzusu ile geldi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’da şöyle buyurdu: "Allah'ım, bunlar bizim üzerimize çıkamasınlar! Allah'ım, bizim gücümüz ancak Sendendir. Allah'ım, bu beldede bu topluluktan başka Sana ibadet eden yoktur" diye buyurdu. Bunun üzerine yüce Allah'da bu âyet-i kerimeleri indirdi. Müslümanlardan bir gurup okçu da yerlerinden kalkıp dağa tırmandılar ve bozguna uğratmcaya kadar müşriklerin atlılarına ok attılar, İşte yüce Allah'ın:
"Siz en üstünsünüz" âyetinde kastedilen de budur. Yani, Uhud'daki yenilgiden sonra, düşmanlarına karşı galip gelenler sizlersiniz, demektir.
Artık bundan sonra müslümanlar, ne kadar asker ve ordu sevk edip çıkardılarsa, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde karşılaştıkları her orduya karşı mutlaka zafer kazandılar. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra, ashabı kiramdan bir kişinin dahi bulunduğu her bir orduda da yine onlar muzeffer oluyorlardı. İşte bütün şu beldeler de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı döneminde fethedilmiştir. Onların dünyadan ayrılmalarından sonra ise, o dönemde onların fethettikleri şekilde herhangi bir belde fethedilmiş değildir.
Bu âyet-i kerîmede bu ümmetin fazilet ve üstünlüğü de açıklanmaktadır. Çünkü, yüce Allah onlara, Peygamberlerine hitap ettiği şekilde hitap etmiştir. Zira, yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya:
"Şüphesiz ki, en üstün olan sensin, sen!" (Tâ-Hâ, 20/68) diye buyururken, bu ümmete de: "Siz em üstünsünüz" diye hitap etmiştir. Burdaki "en üstün" anlamındaki lâfız ise, şanı yüce Allah'ın, "el-Âlâ: en yüce, en üstün" isminden müştaktır. Ve Yüce Allah mü’minlere: "En üstün olanlar sizlersiniz" diye hitap etmektedir.
140
Eğer size bir yara dokunduysa, şüphesiz ki o kavme de onun gibi bir yara dokunmuştur. İşte bu günleri Biz, insanlar arasında döndürür dururuz. Bu, Allah'ın îman edenleri belirtmesi, İçinizden şahidler edinmesi içindir. Allah zâlimleri sevmez.
Yüce Allah'ın:
"Eğer size bir yara dokunduysa" âyetinde ki yara demektir. el-Kisaî ile el-Ahfeş'den nakledildiğine göre bu kelimenin, "kaf 'harfinin üstün ile ötre okunması iki ayrı söyleyiştir. el-Ferrâ' ise şöyle der: "Kaf" harfi üstün okunursa yara, ötreli okunursa o yaranın acısı anlamına gelir.
Âyetin anlamı şudur: Eğer Uhud günü size bir yara dokunduysa, şüphesiz o kavme de Bedir günü onun gibi bir yara dokunmuştur.
Muhammed b. es-Semeyka' ise, bu kelimeyi mastar olarak "kaf" ve "fa" harfini üstün okumuştur
"O günleri Biz insanlar arasında döndürür dururuz." Bunun Savaş hakkında olduğu söylenmiştir.
Savaş, yüce Allah'ın dinini muzaffer kılması için, kimi zaman mü’minler lehine zaferle sonuçlanır, mü’minler isyan edecek olurlarsa,, onları belâlarla denemek ve günahlardan da temizlemek maksadıyla da, kimi zaman da kâfirler lehine sonuçlanır. Şayet isyanları sözkonusu olmazsa, şüphesiz Allah'ın hizbi (Allah'ın taraftarları) galip gelenler olurlar.
"İnsanlar arasında döndürür dururuz" âyetinin, sevinç, keder, sağlık, hastalık, zenginlik, fakirlik gibi şeyleri döndürür dururuz anlamına geldiği de söylenmiştir.
Döndürüp durmak anlamındaki geri gittikten sonra tekrar dönmek, gelmek demektir. Şair der ki:
"Bir gün lehimize, bir gün de aleyhimizde
Ve bir gün üzülürüz, seviniriz bir gün de."
Yüce Allah'ın:
"Bu, Allah'ın îman edenleri belirtmesi... içindir" âyeti şu demektir: Günlerin bu şekilde dördürulüp durulması, mü’min kim, münafık kim görünsün ve biri diğerinden ayırd edilsin diyedir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"İki ordunun karşılaştığı gün size gelen musibet, Allah'ın izniyle idi. Ve bu, mü’minleri belirtmek içindi. Bir de münafıklık edenleri açığa vurmak içindi." (Âl-i İmrân, 3/166-167)
Âyetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, onları sabretmekle mükellef kılmadan önce, gaybî bilgisiyle bildiği gibi, karşılığın verilmesinin sözkonusu olacağı şekilde, mü’minlerin sabrını, vakıada ortaya çıkarmak içindi, demektir. Bu anlamdaki açıklamalar, daha önce Bakara Sûresi'nde (2/143- âyet, 4, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Yüce Allah'ın:
"Ve içinizden şâhidler edinmesi içindir" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız:
1. Şehidlerin Şahidliği:
Yüce Allah'ın:
"İçinizden şahidler edinmesi içindir" âyeti, sizi şehidlikle mükâfatlandırması, size şehidliği ikram etmesi içindir, anlamındadır. Bunun da; aranızdan bir topluluk öldürülüp, amelleri ile insanlara karşı şahidler olsun diye, anlamındadır. Şehide bundan dolayı bu ismin verildiği de söylenmiştir. Bir başka görüşe göre de şehide bu ismin veriliş sebebi, onun cennetlik olduğuna şahidlik edilmiş olmasından ötürüdür. Bir diğer görüşe göre de şehide bu ismin veriliş sebebi, onların ruhlarının Darus-Selâm'da hazır bulunmaları dolayısıyladır. Zira onlar, Rableri katında diridirler. Şehidlerin dışındakilerin ruhları ise cennete ulaşamaz. Buna göre şehid, cennette hazır bulunan manasında şahid anlamındadır. İleride gelecek açıklamalara göre sahih olan açıklama da budur, Şehadetin fazileti çok büyüktür. Şehadetin faziletine dair Yüce Allah'ın:
"Muhakkak Allah mü’minlerden canlarını... satın almıştır" (et-Tevbe, 9/111) âyeti ile:
"Ey îman edenler, sizi çok acıklı bir azabdan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve Rasûlüne îman edersiniz, mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz.,. İşte bu çok büyük kurtuluştur" (es-Sâf, 61/10-12) buyrukları yeterlidir.
el-Bustî'nin Sahihinde Ebû Hüreyre'den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şehidin öldürülmekten dolayı hissettiği, ancak sizden herhangi bir kimsenin bir yaradan hissettiği kadardır."
Nesâî de Raşid b. Saad'dan, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından birisinden rivâyet ettiğine göre, bir adam şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasûlü, şehid müstesnâ neden bütün mü’minler kabirlerinde fitneye (sorgulanmaya) maruz kalırlar? Hazret-i Peygamber şu cevabı vermiş: "Başının üstündeki kılıç parıltıları fitne olarak ona yeter."
Buhârî'de de şöyle denilmektedir; "Uhud günü öldürülen müslümanlar" diye açtığı babta şehidler arasında; Hamza, el-Yemani, en-Nadr b. Enes (Buhârî'de de olduğu gibi doğrusu Enes b. en-Nadr'dır), Mûsâb b. Umeyr de vardır. Bana, Amr b. Ali'nin naklettiğine göre, Muaz b. Hişam dedi ki: Bana babam anlattı, o, Katâde'den naklen dedi ki: Arap kolları arasında Kıyâmet gününde şehidi ensârdan daha üstün ve bol kimse bilmiyoruz. Katâde der ki: Bize Enes b. Mâlik'in anlattığına göre, Uhud günü onlardan yetmiş kişi, Bi'ri Maûne'günü yetmiş kişi, Yemame günü de yetmiş kişi öldürülmüştür. (Katâde) der ki: Bi'r'i Maüne faciası, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde, Yemame günü ise, Ebû Bekir'in halifeliği döneminde Müseylime el-Kezzâb ile karşılaşıldığı gündür.
Enes der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna vücudunda altmış küsur mızrak yarası, kılıç darbesi ve ok yarası bulunduğu halde Ali b. Ebî Tâlîb getirildi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu yaralan eliyle sıvazlamaya koyuldu. Onun sıvazlaması ile birlikte, yüce Allah'ın izniyle hiç yara olmamış gibi yaralar kapanıveriyordu.
2. İlahi İrade ve Emir Arasındaki Fark:
Yüce Allah'ın:
"Ve içinizden şahidler edinilmesi içindir" âyetinde, Ehl-i Sünnetin de dediği gibi, irade'nin emir'den farklı olduğuna delil vardır. Şanı yüce Allah, Hazret-i Hamza ile diğer mü’min arkadaşlarının öldürülmesini kâfirlere yasak kılmakla birlikte, onların öldürülmelerini de irade buyurmuştur. Hazret-i Âdem'e ağaçtan yemesini yasaklamakla birlikte, ondan yemesini irade buyurmuş, Hazret-i Âdem de o ağaçtan yemiştir. Bunun aksi olarak da İblis'e, Âdem'e secde etmesini emretmekte birlikte secde etmesini irade buyurmamıştır. O bakımdan iblis de secde etmemişti. Şanı yüce Allah'ın:
"Fakat Allah, onların bu sefere çıkmalarını koş görmedi. Bu sebepten dolayı on lan alıkoydu" (et-Tevbe, 9/46) hak âyetinde de bu gerçeğe işaret edilmektedir. Her ne kadar yüce Allah, hepsine cihada çıkmalarını emretmiş ise de, yola koyulmayı engelleyen tembellik ve sair sebepleri hakkederek, onlar da yerlerinde oturup kalmışlardı.
3- Uhud Şehidleri, Bedir'de Müşrik Esirlerden Fidye Alınmasının Bir Karşılığı idi:
Ali b. Ebî Tâlib arab'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Bedir günü gelip şöyle dedi: Sen, ashabını esirler hususunda muhayyer bırak. Dilerlerse esirleri öldürürler, dilerlerse karşılığında fidye alırlar. Ancak o takdirde, gelecek yıl ashabından bu esirler kadar öldürülecektir Bu sefer ashab: Fidyeyi kabul edelim ve bizden bu kadar kişi öldürülsün dediler." Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş ve: Hasen bir hadistir, demiştir.
Şanı yüce Allah onları muhayyer bırakıp, kendilerinden o sayıda kişinin öldürülmesini tercih etmelerinden sonra, gerçek dostlarına şehid düşmesi şeklindeki va'dini yerine getirdi.
"Allah, zâlimleri sevmez." Yani, müşrikleri sevmez. Bu da şu demektir: Her ne kadar kâfirlerin mü’minlere zarar vermelerine imkân tamsa bile O, onları sevmez. Her ne kadar mü’minlere bir acı isabet ettirilse bile O, mü’minleri sever.
141
(Bu), Allah'ın îman edenleri temizlemesi, kâfirleri de mahvetmesi İçindir.
"Temizlemesi" kelimesinin anlamı ile ilgili üç görüş vardır. Birinci görüşe göre, sınayıp denemesi içindir anlamındadır. İkinci görüşe göre ise, temizlemesi içindir. Yani, onları günahlarından arındırması içindir, demektir Bunun da anlamı şu olur: Allah'ın, îman edenleri günahlarından arındırıp temizlemesi içindir. Bu açıklamayı el-Ferrâ' yapmıştır.
Üçüncü görüşe göre ise bu kelime, kurtarmak anlamındadır ki, en garip açıklama şekli budur. el-Halil der ki: Kaim ipin tüyleri bittiği ve kalmadığı vakit bu fiil kullanılır. Nitekim; Allah'ım, bizi günahlarımızdan kurtar ifadesi de buradan gelmekte olup, günahlarımızın cezasından bizi kurtar, demektir.
Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Ben, Muhammed b. Yezid'e, el-Halıl'den naklen "temhîs" fiilinin tahlîs (kurtarmak, temizlemek) anlamına geldiğini okudum. Bu anlamda olmak üzere: onu kurdardı, kurtarır" şeklinde kullanılır. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Mü’minleri sınaması, onlara sevap vermesi ve onları günahlarından kurtarması içindir,
"Kâfirleri de mahvetmesi içindir." Onları kökten helâk etmesi içindir, demektir,
142
Yoksa, Allah içinizden cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?
Buradaki
"Yoksa" kelimesi, Hayır, anlamındadır. Burada "mim" harfinin fazladan geldiği ve mananın, istirham hemzesi ile: Ey Uhud günü bozguna uğrayanlar! Siz de öldürülüp hem öldürülmeye hem de yaralanmanın acılarına sabredenlerin cennete girdikleri gibi, onların yollarını izlemeksizin ve onlar sabrettiği gibi sabretmeksizin cennete gireceğinizi mi sandınız? Hayır bu olmaz! şeklinde olduğu da söylenmiştir.
"Allah içinizden cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden" yani, amellerin karşılığının verilmesi sözkonusu olsun diye vakıa âleminde bunu ortaya çıkartmadan "cennete girivereceğinizi mi sandınız?" Yani: siz, cihad edip de cihad ettiğinizi ortaya çıkartmadıkça bu iş olmaz.
Burada manasınadır. Sîbeveyh ise, bu iki edat arasında fark gözeterek Yapmadı kelimesinin, yaptı fiilinin nefyi olduğunu, “.....” ise, yapmıştır anlamındaki: in nefyi olduğunu iddia etmiştir.
(......) ise, “.....” ın takdiri ile nasb edilmiştir. Bu açıklama el-Halil'den nakledilmiştir.
el-Hasen ile Yahya b. Ya'mer ise cezm ile okumuşlardır. Bunun önceki cümle ile bağlantısı koparılarak ref ile de okunmuştur. Yani Ve Allah bilir, takdirindedir. Bu kıraati de Abdülvaris, Ebû Amr'dan rivâyet etmiştir.
ez-Zeccâc der ki: Burada fiilin başındaki "vav" harlı takdirindedir.
Yani, az önce de geçtiği gibi; Allah sizden cihad edenleri (ve) onların sabrettiklerini ortaya çıkartmadan... takdirindedir.
143
Yemin olsun siz, onunla karşılaşmadan önce ölümü arzuluyordunuz. İşte bakıp duruyorken onu gördünüz.
Yüce Allah'ın:
"Yemin olsun siz... ölümü arzuluyordunuz" âyeti, siz ölüm ile karşılaşmadan önce şehadeti temenni ediyordunuz demektir, el-A'meş:
"Onunla karşılaşmanızdan önce" âyetindeki: Onunla karşılaşmanız... anlamındaki kelimeyi diye okumuştur Siz, öldürülme ile karşılaşmadan önce ... demektir. Bunun, ölüm sebepleriyle karşılaşmadan önce... anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da şuna işarettir: Bedir'de hazır bulunmayanlardan pek çok kimse, Savaş olacak bir günde hazır bulunmayı temenni ediyorlardı Ancak, Uhud günü Savaş olunca geri dönüp kaçtılar. Bozguna uğradılar. Aralarından öldürülünceye kadar sebat gösterenler de oldu ki, bunlardan birisi de Enes b. Mâlik'in amcası Enes b. en-Nadr'dır.
Enes b. en-Nadr, müslümanlar geri çekilip bozguna uğrayınca: Allah'ım! Ben bunların yaptıklarından uzak olduğumu Sana bildiririm, deyip Savaşa girişti ve: Oh be gerçekten cennet kokusudur bu! Şüphesiz ben, o kokuyu alıyorum, diyerek şehid düşünceye kadar çarpışmaya devam etti. Enes der ki: Biz, onu ancak parmak uçlarından tanıyabildik. Vücudunda seksen küsur yara tesbit ettik. İşte yüce Allah'ın: "Mü’minlerden Allah'a verdikleri ahidlerinde sebat gösteren yiğitler de vardır" (el-Ahzab, 33/23) âyeti, onun ve benzeri kimseler hakkında nazil olmuştur.
O halde bu âyet-i kerîme, yenilip bozguna uğrayan kimseler hakkında bir sitemdir. Özellikle de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e Medine dışına çıkması hususunda baskı yapanlar olmuştu. -Buna dair açıklamalar ileride gelecektir-.
Ölümün temenni edilmesi ise, müslümanlar hakkında cihad üzere sabır ve sebat göstermeye mebni şehâdetin temenni edilmesi manasınadır. Yoksa kâfirlerin kendilerini öldürmesi anlamında bir temenni değildir. Çünkü, böyle bir temenni masiyettir, küfürdür. Böyle bir masiyetin irade edilmesi de câiz olamaz. İşte müslümanların Allah'ın kendilerine şehadeti nasib etmesini dilemeleri de bu şekilde yorumlanır. Onlar, öldürülme sonucunu verecek olsa dahi, cihad üzere sabretmeyi Allah'tan dilerler.
Yüce Allah'ın:
"İşte sîz bakıp duruyorken" âyeti ile ilgili olarak el-Ahfeş şöyle demektedir: Bu âyet, yüce Allah’ın:
"Onu gördünüz" âyetinin te'kid anlamı ile tekrar edilmesi demektir, Yüce Allah'ın:
"Ve kanatlarıyla uçan herbir kuş" (el-En'âm, 6/38) âyetinde olduğu gibi.
Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Sizler, gözlerinizde herhangi bir hastalık olmaksızın görebildiğiniz halde onu gördünüz, anlamındadır. Nitekim: Gözlerinde herhangi bir rahatsızlık sözkonusu olmaksızın sen şunu şunu gördün, demek bu kabildendir. Yani sen onu, gerçek manada gördün. Bu da te'kid anlamım ifade eder.
Kimist de: "Siz bakıp duruyorken" âyeti, siz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bakıp duruyorken, anlamındadır, der, Âyet-i kerimede hazfedilmiş ifade de vardır. Yani: Siz, bakıp duruyorken, onu gördüğünüz halde, ne diye bozguna uğradınız? demektir.