KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mutaffifîn Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
isterler;
3. Âyetin Tefsiri
] 2496[ ölçme ve tartmayı eksik yapmak demektir; zira eksiltilen, az اve değersiz bir şeydir. Rivayete göre, Peygamber (s.a.)Medine’ye geldiğinde Medineliler ölçmede insanların en berbatları imişler. Nihayet bu sûre inin-ce ölçmeyi güzel yapmaya başlamışlar [İbn Mâce, “Ticârât”, 35]. Söylendiğine göre, Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde Ebû Cuheyne diye bilinen bir kişi vardı. Bu adamın [takriben 1040 dirhemlik] iki [farklı] ölçeği vardı; birini öl-çüp verirken, diğerini ise kendisi alırken kullanırdı. Yine söylendiğine göre, Medineliler ölçü ve tartıda hile yapan tüccar kimselerdi. Onların [Cahiliye dö-nemi] alışverişleri münâbeze,1 mülâmese2 ve muhâtaradan3 ibaretti. Nihayet bu sûre inince Peygamber (s.a.) dışarı çıkıp, kendilerine bu sûreyi okudu ve “Beş şey beş şeye karşılıktır.” buyurdu. “Bu beş şeye karşılık olan beş şey nedir ya Resûlallah?” diye sorulunca, şöyle buyurdu: “Bir kavim yaptığı antlaşmayı bozarsa Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder. Allah’ın indirdikle-rinden başkasıyla yönetir, hüküm verirlerse mutlaka içlerinde fakirlik yaygın-laşır. Aralarında o çirkin cinsel suçlar zuhur ederse muhakkak aralarında ölüm yaygınlaşır. Ölçmede [ve tartmada] hile yaparlarsa toprağın bitirdiklerinden mahrum kılınırlar ve yıllarca sürecek bir kıtlığa yakalanırlar. Arınmak için [muhtaçlara] vermezlerse yağmurdan mahrum kalırlar.”
[2497] Rivayete göre Ali (r .a.), zağferan tartarken fazlaca veren bir ada-ma uğramış ve kendisine “(Öncelikle) tartıyı doğru tut, daha sonra diledi-ğin kadar fazla ver.” demiştir ki böylece Hz. Ali, bunu alışkanlık edinsin ve vacip olanı vacip olmayandan ayırsın diye adama ilk önce eşit tartmasını emretmiş olmaktadır. 1 Tarafların, mal değeri taşıyan bir eşyayı, incelemeye fırsat vermeden birbirlerine karşılıklı olarak atma-
larıyla gerçekleşen bir alışveriş şekli. / çev. 2 Tarafların yine incelemeksizin, karşılıklı olarak mala dokunmak suretiyle gerçekleştirdikleri bir alışveriş
şekli. / çev. 3 (Sudaki balık misali) ele geçmeyen, belirsiz ve bilinmez malın alım satımı. / çev.
[2498] İbn Abbas’ın “Siz ey Acem toplumu! Size iki sorumluluk veril-miştir ki sizden öncekiler sırf bu ikisi yüzünden helâke uğramışlardır: ölçü ve tartı” dediği rivayet edilmiştir. İbn Abbas’ın bilhassa Acemleri zikretmesi onların ölçme ve tartmayı birlikte yapmaları sebebiyledir. Oysa bu ikisi Mekkelilere ve Medinelilere ayrı ayrı verilmiş özelliklerdi; Mekkeliler tar-tar, Medineliler ise ölçerlerdi. Rivayete göre İbn Ömer, satıcının yanından geçerken ona şöyle dermiş: “Allah’tan kork ve eksiksiz ölç! Zira ölçüde ve tartıda hile yapanlar Rahmân’ın azameti karşısında öyle bekletilecekler ki ter kendilerini gemleyecektir!” Rivayete göre İkrime, “Şahitlik ederim ki ölçen ve tartan herkes ateştedir!” demiş. Kendisine, “Senin oğlun da ölçen -veya tartan- biridir.” denince “Şahitlik ederim ki o da ateştedir!” demiş. Yine rivayete göre Übeyy (r.a.), “İhtiyaçlar, rızıkları ölçeklerin başlarına ve terazilerin dillerine bağlı olan kimselerden talep edilmemelidir.” demiş.
[2499] [Ticarî hilecilerin] insanlardan ölçüp almaları onlara zarar verip zahmet yükleyen bir ölçme türü olduğu için, bu anlama delâlet etsin diye, אس] -ifadesinde] Min yerine (yük ve sıkıntı ifade eden) ‘Alâ harf-i ceri ge اtirilmiştir. ‘Alâ’nın ن fiiline taalluk etmesi de caiz olup hususiyet ifade etmesi için mef‘ûl, fiilin önüne alınmıştır;1 yani sadece insanların aleyhine olarak ölçü ve tartının tam olmasını isterler; kendilerine gelince, bunun kendi lehlerine olmasını isterler. Ferrâ (v. 822) bu konumda aleyhte bir hak söz konusu olması sebebiyle Min ve ‘Alâ’nın birbirlerinin yerini alabileceği-ni söylemiştir. Binaenaleyh, bir kimse ikteltu ‘aleyke dediğinde, sanki “Senin aleyhine olanı aldım.” demiş gibidir. İkteltu minke dediğinde ise, “Senden tamı tamına aldım.” demiş olmaktadır.
] 2500[ כא ifadesindeki zamir mansūb (…Onlara tarttıklarında) وإذا olup insanlara aittir. Bu zamir iki şekilde açıklanabilir: 1) Kâlû le-hum ev vezenû le-hum (Onlar [yani insanlar] adına ölçüp tarttıklarında) şeklinde bir takdir kastedilmiş olabilir ki buna göre harf-i cer hazfedilmiş olup [hazf ü îsâl kuralınca] fiilin ameli doğrudan mecrûrla buluşturulmuştur. Tıpkı şairin [muhtemelen devesine veya atına hitap ettiği] şu şiirinde
Yemin ederim; seni(n için) iyi cins kırmızı ve beyaz mantarlar topladımDeve yünü renginde; yaramaz küçük mantarları tamamen yasakladım sana
1 Buna göre cümlenin aslı אس ن ا ا א şeklinde olup “İnsanlara sırf kendileri için bir şey ا إذا اכölçtürüp tarttırırken tam olmasını isterler” şeklinde hususiyet mânası ifade etmesi amacıyla mef‘ûl öne alınmıştır. / çev.
ve el-harîsu yasîduke le’l-cevâdu (Senin için avlayan, haris kişidir; soylu, yürük olan değil.)1darbımeselinde olduğu gibi. Bu iki ifadenin aslı ceney-tu le-ke ve yasîdu le-ke şeklindedir. 2) Muzāf hazfedilip, yerine muzāfun ileyh konulmuş da olabilir ki buna göre muzāf “ölçülen” veya “tartılan” nesnedir (yani insanların ölçülecek şeylerini ölçtüklerinde veya onların tartılacak şeylerini tarttıklarında). Zamirin “ticarî hileciler”e ait bir fâ‘il zamiri olması (yani “kendileri tarttığında…”) sağlıklı olmaz; zira o tak-dirde söz bu tür bir zamirle fasit bir nazma dönüşmüş olur; çünkü âyetin anlamı “Onlar insanlardan (ölçek veya tartı ile) aldıkları vakit eksiksiz almaya çalışırken, onlara verdiklerinde eksiltirler.” şeklindedir. Zamiri ticarî hilecilere ( -râci kılarsan, bu sefer anlam senin, “İnsanlar (اdan alırken eksiksiz almaya çalışırlar; ölçmeyi veya tartmayı bizzat üst-lendiklerinde ise bilhassa kendileri eksiltirler.” demene dönüşür ki bu da uyumsuz bir ifade olur; zira söz, işi gerçekleştiren hakkında değil, fiil hakkındadır. Bunu2 iptale çalışırken, Mushaf yazısına tutunmak ve çoğul Vav’ından sonra yazılan Elif ’in hatta sabit olmayışını3 gerekçe göstermek zayıf kalır; çünkü Mushaf hattıyla ilgili pek çok hususta, hat ilminin uz-laşılan [kaide ve] sınırlarına riayet edilmemiştir. Kaldı ki ben, işini sağlam yapan imamların elleriyle yazılmış kitaplarda bu Elif ’in, hem lafız hem mânada sabit olmaması sebebiyle, terk edildiğini görmüşümdür; çünkü Vav tek başına çoğul anlamı sağlayabilmektedir. Bu Elif senin ا ُ ْ َ ْ َ ْ ُ (Onlar çağırmadılar.) ve ُ ْ َ َ ُ (O çağırıyor.) demendeki gibi sadece ço-ğul Vav’ını diğer Vav’lardan ayırmak için yazılmıştır. Bu Vav’a yazıda yer vermeyen kimse; “Her iki Vav’ın farkını ortaya koymak için anlam kâfi-dir.” demiştir. Îsâ b. Ömer (v. 149/766) ve Hamza’nın (v. 156/773) bu hatayı irtikâp ettikleri, yani her iki zamiri de ticarî hilecilere ait kıldıkları; iki Vav üzerinde de hafifçe durarak, bununla ne kastettiklerini açıklamak istedikleri rivayet edilmiştir.
1 İşler sırf güç ve kabiliyetle değil; hırs ve gayretle başarılır. / çev.2 Yani her iki ’un da, hilekârlara ait merfû‘ zamirler olma ihtimalini. / ed.3 Yani müfessirin sağlıksız bulduğu anlam doğru olsaydı, o zaman Mushaf hattında (resm-i ‘osmânîde) her
iki fiil de ا ا أو وز şeklinde -Elif כא ’li- olurdu; oysa bu fiillerin sonunda Elif yoktur; demek ki her iki da mef‘ûldür. “Ama insanlar için ölçerlerken veya insanlar için tartarlarken eksiltirler!..” anlamında. /
İşte, o “sağlıksız anlamı” bu şekilde iptal etmeye çalışmak zayıf bir yaklaşımdır; çünkü çoğul fiillerde Vav, Elif olmasa da çoğul fâ‘il anlamını verebilir. Ancak kanımca müfessirin, anlamı; “İnsanlardan alırken ek-siksiz almaya çalışırlar; ölçmeyi veya tartmayı bizzat üstlendiklerinde ise bilhassa kendileri eksiltirler.” şek-linde takdir edişi de zayıftır. Zira burada “bilhassa kendilerinin eksiltmesi”nden söz edilmemekte; “bilhassa kendilerinin ölçmesinden / tartmasından” bahsedilmektedir; yani “insanlara kendileri için ölçtürürken veya tarttırırken eksiksiz olsun isterler; ama kendileri ölçerken, kendileri tartarken eksiltirler!..” Bu durum-da, -ilk şıktaki- Lâm’ın hazfi çerçevesindeki izahatına da gerek kalmayacaktır. / ed.
[2501] Şayet“(3. âyette) ُ ُ وَزَ ا dendiği gibi, (3. âyette) اوْ ُ َ ا da أوِ denmesi1 gerekmez miydi?” dersen şöyle derim:Sanki ölçü ve tartıda hile yapanlar ölçme sayesinde tamı tamına alma ve çalma imkânına sahip ol-mak için, ölçülen ve tartılan her ne alıyor idiyseler bunu terazilerle değil de sadece ölçeklerle yapıyorlardı; çünkü doldurma işinde (ölçeği) silkeleyip, hile yapıyorlardı. Fakat verdikleri zaman her iki cinste (hem ölçüde hem tartıda) eksiltme imkânı bulabilmek için ölçekle veya tartıyla veriyorlardı.
[2502] “Eksiltirler;” noksan tutarlar. Hasira’l-mîzâne ve ahsera’l-mîzâne denir (ki her ikisi de “eksik tarttı” demektir).
4–5. Âyetlerin Tefsiri
6. Âyetin Tefsiri
cür’et etme hususundaki tutumlarına ilişkin büyük bir yadırgama ve hayre-te düşürmedir; “diriltilip” hardal tanesi kadar ve zerre ağırlığınca bir şeyden bile hesaba çekileceklerini akıllarından geçirmiyor ve herhangi bir şekilde tahmin etmiyorlarmış gibi!..
[2504] Katâde’nin, “Ey âdemoğlu! Sana tamı tamına verilmesini istediğin gibi sen de tamı tamına ver! Sana âdil davranılmasını istediğin gibi sen de âdil davran!” dediği; yine Fudayl’ın da, “Teraziyi eksik tutmak kıyamet günü yüz karası olacaktır!” dediği rivayet edilmiştir. [Emevî sultanlarından] Abdülmelik b. Mervan hakkında rivayet edildiğine göre, bir bedevî kendisine, “Allah’ın [ti-carî] hileciler hakkında ne dediğini mutlaka işitmişsindir.” demiş. “-İşittiğin o büyük tehdit, ölçerken - tartarken hile yapana yöneltilmiş bulunuyor.- Peki, sen Müslümanların malını herhangi bir ölçme tartma söz konusu olmaksızın alıyorsun ya; senin durumun ne olacak, düşündün mü hiç!?”
[2505] Bu yadırgama ve hayrete düşürme, zann tabirinin kullanılması, kıyamet gününün “büyük bir vahamet”le nitelenmesi, insanların o gün bo-yun eğmiş vaziyette Allah’ın huzuruna çıkacak olması, Allah’ın, “Âlemlerin Rabbi” diye nitelenmesi, bütün bunlar; ticarette hile yapmanın, bu hileciler gibi haksızlık etmenin, her tür alma - vermede, hatta bütün söz ve ameller-de doğruluğu, eşitliği, adaleti terk etmenin, ne kadar ağır, vahim bir günah olduğunu ifade etmektedir.
[2506] Zannın “kesin inanış” anlamına geldiği de söylenmişse de doğ-rusu, [yukarıda] verilen anlamdır.1 Yani ن ا ا او אس ا ا א اכ insanlara kendileri için ölçtürür veya tarttırırken eksiksiz) اذا
olsun isterler) denmesi. / çev.
] 2507[ م م (mef‘ûlün fîhi) ن ile nasbedilmiştir. ٍ ِ َ مٍ ْ َِ ’den bedel
olarak yevmi yekumu şeklinde de okunmuştur. [2508] Rivayete göre İbn Ömer bu sûreyi okurken “Bütün insanların,
Âlemlerin Rabbi’nin huzuruna çıkacağı gün...” âyetine ulaşınca feryat ede-rek ağlamaya başlamış ve âyetin devamını okuyamamış.
8. Âyetin Tefsiri
9. Âyetin Tefsiri
maktan ve dirilme ve hesap gününü hatırlamaktan gafil olmaktan menet-miş; bunların mutlaka tövbe edilip pişman olunması gereken şeyler oldu-ğuna dikkat çektikten sonra, rahatça günah işleyen herkesi genel anlamda tehdit etmiştir.
[2510] Günahkârların kitâbı, yazıya geçirilen amelleridir. Şayet“Gü-nahkârların amel defterlerinin Siccîn’de olduğunu haber verip, Siccîn’i de ‘Yazısı gayet açık - net bir kitap’ olarak açıklamakla, sanki ‘Onların kitâbı yazısı gayet açık - net bir kitabın içindedir.’ buyrulmuş gibi olmaktadır. Peki, bu ne anlama geliyor?” dersen şöyle derim:Siccîn kapsamlı bir kitap olup içerisine, Allah’ın hem şeytanların hem de cinlerle insanlardan oluşan inkârcı ve fâsıkların amellerini dercettiği, büyük bir şer mecmuasıdır ki ya-zılışı gayet açık - net, satırlara dökülmüş bir kitaptır. Yahut onu görenin, içerisinde hayır namına hiçbir şeyin bulunmadığını bileceği bir bilgi kay-nağıdır. Dolayısıyla anlam, “Rahatça günah işleyenlerin amelleriyle ilgili yazılmış olanlar bu büyük mecmuada tespit edilmiş vaziyettedir!” şeklinde-dir. Siccîn diye isimlendirilen bu kelime fi‘‘îl vezninde olup “hapsetme” ve “sıkıştırma” anlamındaki sicn kökünden gelmektedir; zira o, cehennemde hapsedilme ve sıkıştırılmanın sebebidir. Veya onun bu ismi almasının sebe-bi, rivayet edildiği gibi yedi kat yerin dibine atılmış olmasıdır ki burası ıssız ve karanlık bir mekân olup kendisi için bir horlanma ve aşağılanma olacak şekilde İblis ve zürriyetinin meskenidir. Bu ismi almasının bir nedeni de mukarreb meleklerin [müminlerin amellerinin yazılı bulunduğu] hayır divanına şahit olduğu gibi, kovulmuş şeytanların da o divana şahit olmasıdır.
[2511] “Peki, Siccîn nedir; sıfat mı, isim mi?” dersen şöyle derim:Bila-kis, א gibi, sıfattan nakledilmiş özel bir isimdir; [gayr-ı munsariflik sebeplerin-den] sadece ma‘rifeliği barındırdığı için de munsariftir.
10. Âyetin Tefsiri
11. Âyetin Tefsiri
değil, yermek için getirilen sıfatlardandır. Tıpkı fe‘ale zâlike fulânun el-fâsi-ku’l-habîsu (Bunu falanca; o pislik fâsık yapmıştır!) demen gibi.
12. Âyetin Tefsiri
13. Âyetin Tefsiri
diyenden...
14. Âyetin Tefsiri
şeklindeki] sözünden dolayı bir terslemedir. “Paslandırmıştır kalplerini.” Ma-denî pas gibi kalplere çöreklenip tahakkümü altına almıştır ki bu da kişinin büyük günahlarda ısrar etmesi ve tövbeyi yarınlara ertelemesi sebebiyle kal-binin (yavaş yavaş) mühürlenmesi1 sonucu, kalbin hayra meyledip kabul etmeyeceği bir hâle gelmesidir. Hasan-ı Basrî’nin; ez-zenbu ba‘de’z-zenb hat-tâ yesvedde’l-kalbu (Günah üstüne günah! Sonunda kalp simsiyah!) dediği rivayet edilmiştir. Râne ‘aleyhi’z-zenbu raynen (Günah kalbi bütünüyle pas-landırdı!) ve ğâne ‘aleyhi ğaynen (Günah kalbi bulutlandırdı!) denir. el-Ğay-nu, el-ğaymu demektir [ki, ikisi de bulut anlamına gelir]. Yine râne fîhi’n-nevmu (Uyku onda kökleşti.) ve rânet bi-hi’l-hamru (İçki aklını örtüp, yok etti.) denir. Lâm’ın Râ’ya idgam edilmesiyle [َان َ şeklinde] okunduğu gibi, izhar edilerek [Hafs’ın kıraatinde olduğu gibi sekte ile] de okunmuştur; fakat idgam veç-hi daha sağlamdır. َرَان’nin Elif ’i, imâleyle de kalınlaştırılarak da okunmuş-tur.
[2514] “Hayır!..” ifadesi onların kalplerini paslandıran günah kazanı-mından yana bir terslemedir.
16. Âyetin Tefsiri
17. Âyetin Tefsiri
ğılanmaları adına bir darbımeseldir; çünkü kralların huzuruna ancak onla-rın nezdinde değerli ve itibarlı olan kişilerin girmesine izin verilir ve onlar-dan ancak yanlarında önemsenmeyen, düşük seviyeli kimseler engellenip uzak tutulur. Nitekim şair [kendi kavmini methederek] şöyle demiştir:1 ‘Kalplerin mühürlenmesi’nin müfessir tarafından enfes tahlili için Bakara 2/7’nin tefsirine bakınız. / ed.
Onlar tekebbür sahibi kimsenin kapısına gelip konduklarında tazim görürler.Zaten insanlar ya tazime ya da önemsenmeyip uzak tutulmaya namzettirler
İbn Abbas, Katâde ve İbn Ebû Muleyke’nin (v. 117/735) bu âyeti “Allah’ın rahmetinden mahrum kalacaklar”; İbn Keysân’ın (v. 320/932) ise “O’nun kerem ve ihsanından mahrum kalacaklar” şeklinde yorumladıkları rivayet edilmiştir.
18. Âyetin Tefsiri
19. Âyetin Tefsiri
20. Âyetin Tefsiri
21. Âyetin Tefsiri
kitâbı, yazıya geçirilen amelleridir.
[2517] ‘İlliyyûn meleklerle beraber cin ve insanlardan iyi kulların işledi-ği her amelin yazılıp dercedildiği, büyük hayır defterinin özel ismidir. Bu kelime tıpkı siccînin sicnden gelişi gibi, fi‘‘îl vezninde olmak üzere ‘uluvvden gelen ‘illiyy lâfzının çoğul sîgasından nakledilmiştir. Buna ‘İlliyyûn denil-mesi, kendisi için bir hürmet ve tazim olmak üzere ya cennetteki derecele-rin en yücelerine yükselme yahut eşrâf-ı melâikenin barındığı yedinci kat semaya yükseltilmesi sebebiyledir. Rivayete göre, melekler kulun amelini yükseklere taşır; ama bu ameli azımsarlar. Nihayet ameli Allah’ın dilediğin-ce ilâhî saltanat makamına ulaştırdıklarında onlara şöyle vahyeder: “Sizler kulumun amelini yazıp kayda geçenlersiniz. Ben ise onun kalbinde olanı gözetleyenim. O [sizin azımsadığınız] amelini ihlâslı yapmıştır. Bu yüzden siz o ameli ‘İlliyyûn’a kaydedin! Ben onu bağışlamışımdır.” Yine o melekler bu sefer [başka bir] kulun amelini yükseklere taşır da o ameli methedip temize çıkarırlar. Nihayet o ameli Allah’ın dilediği noktaya ulaştırdıklarında onlara şöyle vahiyde bulunur: “Sizler benim kulumun amelini yazıp kayda geçi-renlersiniz. Ben ise onun kalbindekini gözetlemekteyim. O [sizin tezkiye etti-ğiniz] amelini ihlâslı yapmamıştır. Bu yüzden, siz o ameli Siccîn’e kaydedin!”
22. Âyetin Tefsiri
23. Âyetin Tefsiri
] 2518[ כ gelin odası misali döşenip tezyin edilmiş evde bulunan“ أراtahtlar”dır.
[2519] Gözlerinin görebileceği kadar cennet manzaralarından diledik-lerine ve Allah’ın kendilerini sahip kıldığı nimet ve ihsanları; yine cehen-nem ateşinde azap çeken düşmanlarını “temaşa ederler” ve tezyin edilmiş odaları onların gözlerinin bakış açısını engellemez.
24. Âyetin Tefsiri
25. Âyetin Tefsiri
26. Âyetin Tefsiri
yarışacaklar da!- [2520] Zenginlerin ve refah düzeyi yüksek olanların yüzlerinde gördü-
ğüne benzer şekilde “nimetin parlaklığını”nimete gark olmanın güzelliğini, suyunu ve terütazeliğini [tanırsın]. Mef‘ûl çatısı üzere merfû‘ olarak tu‘rafu fî vucûhihim nadratu’n- ne‘îmi (Yüzlerinden anlaşılır o nimetin güzelliği.) şeklinde de okunmuştur.
] 2521[ م.hiçbir karışım içermeyen saf şarap demektir ا (mühür-lü) yani kulpsuz ve kulplu kadehlerden oluşan kapları balçık yerine miskle mühürlüdür.
[2522] Denmiştir ki “sonunda misk kokusu bırakır” ifadesi, içildiğinde bitiş noktasında misk kokusu bırakır anlamındadır. “Kâfur karışımlı olup katkısı misk ile son bulur” anlamına geldiği de söylenmiştir. [ َא ِ kelimesi] Tâ’nın fethası ve kesresiyle hātemuhû ve hātimuhû1 şeklinde de okunmuş olup “Kendisiyle mühürlenen, kesilen şey” demektir.
[2523] “Ancak böyle bir şey için yarışsın yarışacaklar da!..” Yani (sadece bunun gibisine) rağbet etsin bir şeye rağbet edecekler de!..
27. Âyetin Tefsiri
28. Âyetin Tefsiri
dırıp yükseltti” anlamındaki sennemehû cümlesinin mastarı olarak Tesnîm diye adlandırılması; ya cennetteki en kaliteli şarap oluşu ya da cennetliklere yukarıdan gelmesi sebebiyledir. Nitekim rivayete göre; bu şarap havadan yüksekçe akıp, cennetliklerin kaplarına dökülecekmiş.
1 İsm-i fâ‘il sîgası (hãtim) sonlandırma / mühürleme işini yapan kişiyi, hâtem ise sonlandırma işinin kendisiyle yapıldığı şeyi yani mührü ifade etmektedir. [Tıpkı ‘âlim - âlem gibi. ‘Âlem Hak Teâlâ’nın kendisi sayesinde bilindiği şey demektir; bilen (‘âlim) ise insanoğludur.] Nitekim Hz. Peygamber de peygamberlerin -yaygın kıraate göre- “hâtemidir;” ancak bir başka kıraatte hâtimidir [Ahzâb 33/40]; ilkinde Allah, peygamberleri onunla mühürlemiş / sonlandırmıştır; diğerinde ise mühürleyen bizzat Hz. Peygamber’dir. / ed.
] 2525[ ًא ْ َ lafzı methe binaen mansūb kılınmıştır. Zeccâc (v. 311/923) ise bunun hâl tümleci olmak üzere mansūb kılındığını söylemiştir. Söylen-diğine göre bu, gözde kullara özel olup onlar bunu katkısız içerlerken, diğer cennetliklere katkılı olarak verilecekmiş.
29. Âyetin Tefsiri
30. Âyetin Tefsiri
31. Âyetin Tefsiri
dönerlerdi. [2526] Bunlar; Mekke müşriklerinden Ebû Cehl, Velîd b. Muğîre, Âs
b. Vâil ve taraftarları olup Ammâr, Suheyb, Habbâb ve Bilal gibi fakir mü-minlere güler ve onlarla alay ederlerdi.
[2527] Şu da söylenmiştir: Ali b. Ebû Tâlib (r.a.) bir grup Müslümanın içerisinde olduğu hâlde gelmiş, münafıklar da bunları alaya alıp, gülmüş ve birbirlerine kaş göz etmişlerdi. Daha sonra arkadaşlarının yanına dönüp, [Hz. Ali’yi kastederek] “Dazlağı gördük bugün!” demiş ve gülüşmüşlerdi. Ni-hayet bu âyet Hz. Ali Peygamber’e (s.a.) ulaşmadan önce inmiş oldu.
[2528] “Kaş-göz eder;” yani bir kısmı bir kısmına ağız ve göz hareketin-de bulunurlardı.
[2529] “Keyiflenmiş olarak” yani onları dillerine dolayarak ve onlarla alay ederek haz duyarlardı.
32. Âyetin Tefsiri
[2530] Yani Müslümanları dalâlette bulur [yoldan çıkmış sayar]lardı.
33. Âyetin Tefsiri
edilmiş değillerdi” ki onların durumunu gözetip, işlerini denetlesinler ve onların hidayette mi dalâlette mi olduğuna tanıklık etsinler! Bu ifade onlar için bir dokundurma, istihzadır. Yahut bu, inkârcıların sözlerinin bir par-çası olup onlar Müslümanları gördükleri vakit, “Bunlar gerçekten yoldan çıkmışlar!” derler; Müslümanların, başlarına bekçi tayin edilmiş olmadığını söylerlerdi ki bunu Müslümanların bunları şirkten menetmesini ve ken-dilerini İslâm’a çağırıp, bu uğurda çaba sarf etmesini yadırgadıkları için söylüyorlardı.
34. Âyetin Tefsiri
35. Âyetin Tefsiri
lecekler” cümlesinin hâlidir; yani kendilerine ve onların izzet ve kibrin ar-dından uğradıkları zillet ve küçüklüğe ve de onca nimet ve refahın ardından envâ-i çeşit azaba uğramalarına bakarak, güven içerisinde koltuklar üzerine kuruldukları hâlde güleceklerdir onlara.
[2533] Denilmiştir ki inkârcılar için cennete giden bir kapı açılıp, ken-dilerine “cennete çıkın” denir. Nihayet onlar cennete varacak yerde, kapı, önleri sıra kapatılır. İşte bu onlara defalarca yapılıp durdukça müminler de onlara gülecektir.
36. Âyetin Tefsiri
di.” anlamına gelir. Evs [b. Hacer (v. 620), sevgilisine hitaben] şöyle demiştir:Seni ya ben mükâfatlandıracağım yahut benim adıma bir başka mükâfatçı!Senden sitayişle bahsedilip, minnetle yâd edilmek yetecek sana.
ب) [2535] ِّ ُ ) Lâm’ın Sâ’ya idgam edilmesiyle (hes’suvvibe) de okun-muştur.
[2536] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Mutaffifîn sû-resini okursa, kıyamet gününde Allah ona mühürlü [mis gibi] hâlis cennet şarabından içirir.”