İbn Kesîr'i Tefsiri
Mutaffifîn Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri
(Medine'de nazil olmuştur.).
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
6. Âyetin Tefsiri
Neseî ve İbn Mâce derler ki: Bize Muhammed îbn Akîl —îbn Mâce ayrıca Abdurrahmân tbn Bişr'i de ekler— Ali İbn Hüseyn... Abdullah İbn Abbâs'm şöyle dediğini bildirdi: Rasûlullah (s.a.) Medine'ye geldiğinde, Medîne'üler ölçü bakımından insanların en kötüsü idiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline.» âyetini indirdi de, ölçülerini güzellestirdiler. ibn Ebu Hatim der ki: Bize Ca'fer İbn Nadr... Hilâl İbn Talk'dan nakletti ki; o, şöyle demiş; Ben, Abdullah İbn Ömer'le birlikte yürüdüğüm sırada ona dedim ki: Mekke halkı mı, yoksa Medine halkı mı insanların şekil bakımından en güzeli, Ölçü bakımından en doğrusu? Abdullah İbn Ömer dedi ki; Mekke'lilerin hakkı var. Allah Teâlâ'nm : «Ölçüde ve tartıda hîle yapanların vay haline.» buyurduğunu işitmedin mi?»
İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Saîd... Abdullah'tan nakletti ki; adamın biri ona; ey Ebu Abdurrahmân Medine halkı ölçüyü tam olarak yerine getiriyorlar, demiş de; o: Ölçüyü neden tâm olarak yerine getirmeyecekler. Allah Azze ve Celle onlar hakkında: «Ölçüde ve tartıda hîle yapanların vay haline.» buyurdu, demiş ve âyeti bölümün sonuna kadar okumuş. Burada hîle yapmaktan maksad, ölçü ve tartıda artırıp eksiltmektir. Bir malı insanlardan alınca fazla almakta verince de eksik vermektir. Bunun için Allah Teâlâ ölçü ve tartıda hîle yapanlara hüsranı, helaki ve felâketi va'dederek arkasından bunu- şöylece tefsir ediyor : «Onlar ki; insanlardan bir şey aldıkları zaman kendileri ölçerek tâm alırlar.» İnsanlardan bir şey aldıkları zaman haklarını fazlasıyla alırlar. «Ama onlara bir şey ölçüp tartarak verdikleri zaman eksik tutarlar.» Az verirler. En doğrusu kelimelerinin mütead-dî olmasıdır ve bu takdirde edatı nasb mahallinde olacaktır. Bazıları ise bunu kelimelerindeki saklı bulunan zamî-ri ve te'kîd sadedinde kabul etmektedirler ve sözün delâleti nedeniyle mefulû hazfetmektedirler ki her iki anlayış da birbirine yakındır.
Allah Teâlâ ölçü ve tartıyı tâm olarak yapmayı emrederek birçok âyet-i kerîme'de bu konuyu bildirmiştir: «Ölçtüğünüz zaman da ölçüyü tâm tutun. Ve dosdoğru ölçekle tartın. Bu, daha hayırlıdır. Ve netice itibarıyla daha güzeldir.» (İsrâ, 35) En'âm sûresinde ise şöyle buyurur: «Ölçüyü, tartıyı da tâm ve doğru yapm. Biz, kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz.» (En'âm, 152) Rahman sûresinde de buyuruyor ki: «Tartıyı doğru yapın, tartılanı eksik yapmayın.» (Rahman, 9) Allah Teâlâ Şuayb (a.s.)ın kavmini ölçü ve tartıda hîle yaptıkları için helak etmiş ve yere batırmıştı.
Müteakiben Allah Teâlâ onları tehdîd. ederek buyuruyor ki: «Onlar, kendilerinin diriltileceklerini sanmıyorlar mı? Büyük bir gün için.»
Bunlar gizli ve açık her şeyi bilen Allah'ın huzurunda çok dehşetli bir günde korkunç bir saatta, zor bir halde dikilip duracaklarından endîşe etmiyorlar mı? Orada kaybeden kızgın cehennem ateşine girdirilir.
«Ki insanlar o gün, âlemlerin Rabbınm huzurunda duracaklar.» O gün, âlemlerin Rabbının huzurunda yalınayak, çırılçıplak ve sünnetsiz olarak çok zor bir durumda sıkıntı, keder ve zorluk içinde duracaklar. Bugün suçlular için çok sıkıcı bir gündür. Allah'ın emri hisler ve güçleri aşacak biçimde onları çepeçevre saracaktır. İmâm Mâlik der ki: Nâfi' Abdullah İbn Ömer'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.): «Ki, insanlar o gün, âlemlerin Rabbınm huzurunda duracaklar» kavli hakkında şöyle demiştir: Öyle ki her biri kulaklarının memesine kadar tere batıp kaybolacaktır. Buharı, Mâlik ve Abdullah İbn Avn kanalıyla Nâfi'den bu hadîsi nakleder. Müslim de her iki yolla aynı hadîsi rivayet eder. Ayrıca Salih ve Eyyûb... Abdullah İbn Ömer'den bu hadîsi nakleder. İmâm Ahmed îbn Hanbel'in lafzı ise şöyledir: Bize Yezîd, Abdullah İbn Ömer'den nakletti ki; o, Rasûlullah (s.a.)m şöyle buyurduğunu işittim, demiştir: «Ki insanlar o gün, âlemlerin Rabbının huzurunda duracaklar.» Kıyamet günü Azîz ve Celîl olan Rahmân'm azameti önünde dikilecekler. Öyle ki ter erkeklerin kulak memelerine kadar ulaşacaktır.
İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize İbrahim İbn İshâk... Mikdâd İbn Esved'den nakletti ki; o, Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğunu işittim, demiştir: Kıyamet günü olunca güneş kullara yaklaştırılır. Öyle ki bir veya iki mil yakınma getirilir de güneş onları eritir. Ve herkes yaptığına göre tere batar. Kimileri topuklarına kadar, kimileri diz kapaklarına kadar, kimileri .omuzlarına kadar tere batarlar. Kimileri~de bütünüyle terin içine dalar. Bu hadîsi Müglirn, Hakem ibn Mûsâ ka-nalıyla Yahya İbn Hamza'dan, Tirmizî de Süveyd kanalıyla Abdullah îbn Mübârek'den nakleder ve her iki nakil de Abdullah îbn Câbir kanalıyla Rasûlullah'a ulaşır.
İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hasan İbn Suvar... Ebu Ümâ-me'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kıyamet günü güneş bir mil yakına kadar yaklaştırılır ve onun ateşi de şu kadar ve şu kadar artırılır. Onun ısısından kazanların kaynadığı gibi hayvanlar kaynayıp yanar. İnsanlar işledikleri hatâların mikdârına göre o gün tere batırılırlar. Kimileri ayak bileklerine kadar, kimileri baldırlarına kadar, kimileri bellerine kadar tere batırılır, kimileri de tamamen tere daldırılır. Bu hadîsin rivayetinde Ahmed İbn Hanbel münferid kalmıştır.
İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hasan... Ebu Uşâne Hayy İbn Yü'mûVden nakletti ki; o, Ukbe İbn Âmir'in şöyle dediğini işitmiş: Ben, Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğunu duydum: Güneş yere yaklaştırılır da insanlar tere batınlır. Kimileri topuklarına kadar tere batarken, kimileri baldırlarının yarısına kadar, kimileri dizkapaklarına kadar tere batar. Kimileri uyluklarına kadar tere batarken, kimileri böbreklerine kadar, kimileri de omuzlarına kadar tere batar. Bazıları da ağzının ortasına kadar tere batar. Eliyle ağzım kapamıştı. Ben Rasû-lullah (s.a.)ın böylece işaret ettiğini gördüm. Bir kısmı da bütünüyle terin içine dalar. Rasûlullah (s.a.) işaret olsun diye eliyle vurmuştu. Bu rivayette Ahmed İbn Hanbel münferid kalmıştır. Bir hadîste de onların yetmiş sene ter içinde kalıp konuşamayacakları bildirilir. Bunun üç yüz sene olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi, kırk bin sene olduğunu, söyleyenler de vardır. On bin yıllık bir sürede bunların arasında hüküm verilecektir. Nitekim Müslim'in Sahîh'inde Ebu Hüreyre'den merfû' olarak nakledilir ki; o, «mikdârı elli bin yıl olan bir günde» diye söylemiştir.
İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Ebu Hüreyre'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) Ğıfâr oğullarından Beşîr'e şöyle dedi: Kıyamet günü sen ne yapacaksın? o günde ki insanlar dünya günlerinden üç yüz yıl, âlemlerin Rabbının huzurunda dikilip durdurulurlar. Bu süre içerisinde onlara ne gökten bir haber gelir, ne de onlara bu konuda bir haber çıkarılır. Beşîr dedi ki: Yardım dilenilecek Allah'tır. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Yatağına girdiğin zaman kıyamet gününün sıkıntısından ve hesabından Allah'a sığın. İbn Cerîr Taberî de bu rivayeti Abdülse-lâm kanalıyla Ebu Hüreyre'den nakleder. Ebu Davud'un Sünen'inde, Rasûlullah (s.a.) m kıyamet günündeki sıkıntılı duruştan Allah'a sığındığı belirtilir. îbn Mes'ûd der ki: Kırk yıl başlan göğe doğru kalkmış olarak ayakta dururlar, onlarla kimse konuşmaz. İyileri de, kötüleri de tere batmışlardır. Abdullah İbn Ömer de yüz yıl ayakta dikili kalırlar, demiştir. Her iki rivayeti de İbn Cerîr Taberî nakleder. Ebu Dâvûd, Ne-seî ve İbn Mâce'nin Sünen'lerinde Zeyd İbn Habbâb kanalıyla... Hz. Aişe'den nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) geceleyin kıyama iftitâh tek-bîriyle başlar, on kez tekbîr getirir, on kez hamdeder, on kez tesbîh eder ve on kez istiğfar ederdi. Sonra da: Allah'ım beni bağışla, beni hidâyete erdir, bana rızık ver ve bana afiyet ihsan et, derdi. Kıyamet günündeki ayakta dikilmenin sıkıntısından Allah'a sığınırım.
17. Âyetin Tefsiri
«Doğrusu kötülerin kitabı, muhakkak Siccîn'dedir.» Yani onların işlerinin yazıldığı yer Siccîn'dir. Abdullah İbn Ömer der ki: Siccîn yedi kat yerin altıdır. Kâfirlerin ruhları oradadır. Befeavî, Sa'lebı'nin isnâ-dıyla Berrâ'dan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyunsüştur: Şic-cîn. yedi kat yerin en altıdır. İllivvîn ise, vedi kat eöfeün "üstünde. Ars'-ın altındadır. Şimr tbn Atiyye der ki: Abdullah tbn Abbâs, Ra*b el-Ah-bâr'a geldi ve: Bana Azîz ve Celîl olan Allah'ın «Doğrusu kötülerin kitabı, muhakkak Siccîn'dedir» kavli hakkında bilgi ver, dedi. Kâ'b el-Ahbâr dedi ki: Kötülerin ruhu göğe çıkarılır da gök onları kabul etmekten kaçınır. Sonra yere indirilir, yer de onları kabul etmekten kaçınır. Nihayet yedi kat yerin altına girdirilir ve en sonunda Siccîn'e indirilir. Siccîn, îblîs'in ordularının bulunduğu yerdir. Onun için Siccîn'de bir defter çıkarılır, numaralanıp mühürlenir ve İblîs'in ordularının altına konur. Onun içinde kıyamet günündeki hesabın bilgileri ve felâket yazılıdır. Denildi ki; Siccîn, yedi kat yerin altında bir yeşil kayadır. Göğün yeşilliği bundandır. Bu kaya döndürülür ve altına kötülerin kitabı konur. Vehb İbn Münebbih dedi ki: Bu, İblîs'in hâkimiyetinin sonudur. Hadîste Felak'm cehennemde örtülü bir kuyu, Siccîn'in de cehennemde açık bir kuyu olduğu vârid olmuştur. Denildi ki: «Siccîn'dedif» kavlinden maksad hüsran ve sapıklıktadır, demektir. Ve yine bu kelimenin hapis anlamına gelen kelimesinden alınmış olduğu da söylenmiştir. Bu takdirde mânâ; onlar hapis ve çok sıkıntı içindedirler, demek olur.
28. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ bir hakikat olarak: »»Doğrusu iyilerin kitabı, İlliyyîn'dedir.» buyuruyor. İyiler, kötülerin hilâfına İlliyyîn'e varacaklardır. İl-liyyîn, Siccîn'in tersinedir. A'meş... HilâTden nakletti ki; Hâzır bulunduğum bir mecliste Abdullah İbn Abbâs Kâ'b'a Siccîn'i sorduğunda o; yedinci yerdir ve orada kâfirlerin ruhları bulunmaktadır, demişti. îliıy-yîn'i sorduğunda da o, yedinci göktedir ve orada mü'minlerin ruhları bulunmaktadır, demişti. Daha başkaları da llliyyîn'in yedinci gökte olduğunu söylemişlerdir. İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'tan: «Doğrusu iyilerin kitabı, İlliyyîn'dedir» kavline; cennettedir, diye mânâ verdiğini nakleder. Avfî'nin, İbn Abbâs'tan nakline göre de; onların ameli gökte Allah katındadır, diye mânâ vermiştir. Dahhâk da böyle der. Katâde îlliyyîn'in, Arş'ın sağ ayağı olduğunu söyler. Başkaları da îlliyyîn'in Sidre el-Mün-tehâ'nm yanında olduğunu söylerler.
Açık olan odur ki îlliyyîn, yücelik anlamına gelen kelimesinden alınmıştır. Yükselen' ve yücelen her şey büyür ve genişler.
Bu sebeple Allah Teâlâ tlliyyîn'in durumunu yüceltip yükselterek buyuruyor ki: «îlliyyîn'in ne olduğunu sen nereden bileceksin?» Ve ardından da onlar için yazılanları pekiştirerek: «Yazılmış bir kitâbtır. Gözde melekler onu görür.» buyuruyor. Gözde melekler, Mukarrebûn'dur. Ka-tade böyle der. Avfî, İbn Abbâs'tan nakleder ki; ona yakın olan gökte yaşayan herkes onu görür.
«Şüphesiz iyiler, Naîm'dedirler.» Kıyamet günü onlar nimetler içerisinde geniş lutuflann sergilendiği cennetlerdedirler. «Tahtlar üzerinde temâşâ ederler.» Denildi ki: Bunun mânası şudur: Mülklerine ve Allah'ın kendilerine verdiği hayra sönmez, bitmez ve pörsümez lutfa, tahtların üzerinden bakarlar. Ve yine denildi ki: Bunun mânâsı; onlar «tahtlar üzerinde» Azız ve Celîl olan Allah'ı «temâşâ ederler.» demektir. Bu ifâde Allah Teâlâ'nın kötüleri tavsif ederken buyurduğu: «Hayır, doğrusu onlar, Rablarmdan kesinlikle mahrumdurlar.» âyetine mukabildir. Ve iyilerin tahtları ve köşkleri üzerinden Aâîz ve Celîl olan Allah'a bakacaklarını belirtmektedir. Nitekim daha önce Abdullah.tbn Ömer'den nakledilen bir hadîste: Cennet ehlinin makam bakımından en aşağıda olanı, iki bin yıllık mesafeden mülküne bakıp en yakınını gördüğü gibi en uzağını da görenin makamıdır. Cennet ehlinin makam bakımından en yüce olanı da Azîz ve Celîl olan Allah'a günde iki kere bakanın makamıdır, buyurmuştu.
«Sen, o nimetin güzelliğini yüzlerinden tanırsın.» Sen onların yüzlerine baktığın zaman nimetin güzelliğini haşmeti, sevinci, üstünlüğü, feragati ve içinde yüzdükleri yüce nimetin şatafatını yüzlerinden tanırsın.
«Onlara mühürlü, hâlis bir şarâbtan içirilir.» Onlara cennet içkisinden içirilir. kelimesi içkinin isimlerinden biridir. îbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Mücâhid, Hasan, Katâde ve İbn Zeyd böyle derler, îmânı Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Hasan.;. Ebu Saîd el-Hudrî'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Hangi mü'min, susamış bir mü'minebir içecek içirirse; Allah da kıyamet gününde ona mühürlü hâlis bir şarâbtan içirir. Hangi mü'min aç bir mü'mini doyurur-sa; Allah da onu cennet meyveleriyle doyurur. Hangi mü'min, çıplak bir mü'mine bir elbise giydirirse; Allah da ona cennetin güzelliklerinden giydirir.
«Onun sonu misktir.» Yani o misk ile karıştırılmıştır. Avfî, tbn Abbâs'tan nakleder ki; Allah Teâlâ onlara içkiyi Öylesine güzelleştirir ki sonunda o, misk gibi olur. Böylece misk ile sona erdirilir veya mühürlenir. Katâde ve Dahhâk böyle demişlerdir. îbrâhîm ve Hasan ise «Onun sonu misktir.» kavline; neticesi misktir, anlamını vermişlerdir. İbn Ce-rîr Taberî der ki: Bize Abd İbn Humeyd... Ebu Derdâ'nın «Onun sonu misktir.» kavli hakkında şöyle dediğini bildirir: Gümüş gibi bembeyaz Mutaffifîn.29-36) bir şarâbtır. İçeceklerini onunla mühürlerler. Eğer dünya ehlinden bir kişi parmağını- ona batırıp çıkarsaydı, bütün canlılar onun güzelliğini görürlerdi. İbn Ebu Necîh Mücâhid'den nakleder ki; o: «Onun sonu misktir.» kavline onun kokusu misktir, anlamını vermiştir.
«Öyleyse yarışanlar, bunun için yarışsınlar.» Övünenler böyle bir hal için övünsünler. Yarışanlar böyle bir hal için yarışıp onunla başkalarına karşı övünsünler. Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir: «Çalışanlar işte bunun gibisi için çalışsınlar.»
«Onun katkısı yüce kaynaktandır.» Bu şarâbın karışımı, tesnîm adı verilen şarâbtandır. Tesnîm cennet ehlinin içeceği içkilerin en üstün ve en değerlisidir. Ebu Salih ve Dahhâk böyle der.
«Bir pınar ki; gözdeler ondan içerler.» Bu çeşmeden sadece Mu-karrebûn adı verilen gözdeler içer ve sağcılar için de yalnızca bîr karışım içerisinde katık olarak verilir. İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Mesrûk, Ka-tâde ve başkaları böyle demişlerdir.
36. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ, mücrimlerin dünya diyarında iken mü'minlere güldüklerini, onlan küçümseyip kendileriyle alay ettiklerini ve mü'minlerle karşılaşınca birbirlerine göz kırptıklarını ve onlara hakaret ettiklerini haber vererek buyuruyor ki: «Ailelerinin yanına döndüklerinde, eğlenerek dönerlerdi.» Bu mücrimler, evlerine döndüklerinde eğlenerek dönerlerdi. Yani istediklerini buldukları halde Allah'ın kendilerine ihsan ettiği nimete şükretmezler ve yalnızca mü'minleri küçümseyip kıskanır ve onlarla uğraşırlardı.
«Onları gördükleri vakit; muhakkak bunlar sapıklardır, derlerdi.» Çünkü onlar kendilerinin dinlerine uymuyorlardı. Müteakiben Allah Teâlâ buyuruyor ki:
«Halbuki onlar, bunların üzerine gözcüler olarak gönderilmemişlerdi.» Yani bu mücrimler, mü'minlerin ne yaptıklarını, ne söylediklerini gözetlemek üzere gönderilmemişlerdi ve kendilerine böyle bir görev verilmiş değildi. Öyleyse neden gözlerim onlara dikip mü'minlerle uğraşıyorlardı? Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi: «Buyurdu ki: Yıkılıp gidin içerisine. Benimle konuşmayın. Çünkü kullarımdan bir zümre vardı ki; onlar: Rabbımız, inandık, artık bağışla bizi, merhamet et bize. Sen, merhamet edenlerin en hayırlısısın, diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Öyle ki size Benim zikrimi unutturdular. Ve siz, onlara hep gülüyordunuz. Sabrettiklerinden dolayı bugün onları mükâfatlandırdım. Doğrusu onlar, kurtuluşa erenlerin kendileridir.» (Mü'minûn, 108-111) Bu sebeple bu sûrede de buyuruyor ki:
«İşte bugün de îmân edenler o kâfirlere gülerler.» Yani kıyamet günü. Onlar nasıl bunlara gülüyorlar idiyse, kıyamet günü de onlar bunlara gülerler.
«Tahtlar üzerinde, bakarak.» Mücrimlerin onları sapıklar sanmalarına karşılık olarak onlar, Azîz ve Celîl olan Rablarına bakarlar. Çünkü onlar sapık değildirler, aksine Allah'ın gözde dostlarıdırlar, Allah'ın ikram dolu yurdunda onlar Rablarına bakarlar.
«O küfredenler, yapageldiklerinin cezasına çarptırıldılar mı. diye?» O küfredenler mü'minlerle alay edip onları küçük görmelerinin karşılığı olarak cezalandırıldılar mı, yoksa cezalandırılmadılar mı? diye. Yani onlar en mükemmel ve uygun ceza ile cezalandırılmışlardır.