Mülk SûresiKeşşâf Tefsîri

Bu sûre, kendisini okuyan kişiyi kabir azabından koruduğu için Vâkıye (Koruyan) ve Munciye (Kurtaran) diye de isimlendirilir.

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

kādirdir.[1689] “Ne zengin ve cömerttir”, yani yaratılmış varlıklara ait sıfatlar-

dan münezzeh ve yücedir. “Mülkü (tek)elinde tutan…” Yani bütün varlık-ların hükümranlığı kendisinin elinde olan… “Ki O, her şeye”, yani kudret kapsamına giren,1 fakat henüz varlık kazanmamış olan her şeye kādirdir. “El” hükümranlığın kuşatıcılık ve kapsayıcılığını belirten bir mecazdır.

2. Âyetin Tefsiri

[1690] Hayât varlığı itibariyle hissetme vasfını haiz olan şeydir. Hayâtın, bir şeyin canlı olmasını gerektiren şey olduğu da söylenmiştir. Bilme ve gücü yetme imkânına sahip olan şeye canlı denir. Ölüm ise o şeyde canlılık vasfının bulunmamasıdır. “Ölümü ve hayatı yaratan...” ifadesi, “İşbu canlı-lık özelliğini meydana getiren ve onu yok eden” demektir.

[1691] Mâna şöyledir: Ey mükellef2 varlıklar! Sizin ölümünüzü ve ha-yatınızı Allah sizleri denemek için ( כ َ ُ ْ َ

ِ ) yaratmıştır. “İnsanlardan kendi tercihleriyle ortaya çıkan fiillere dair bilgi”, belvâ diye isimlendirilmiştir ki bu, deneyen / sınayan birinin yaptığına benzetme yollu bir sınama ifade eder.3 Tıpkı ُכ ِ א ا َ َ ْ َ ْ כُ َ ُ ْ َ َ Biz, içinizden cihad edenlerle“) ْ وَsabredenleri [diğerlerinden] ayırt edinceye kadar elbette sizi belâlarla sınaya-cağız.” [Muhammed 47/31]) âyetindeki gibi.

1 Müfessirler, Kur’ân’daki “her şeye kādir” ifadelerini tefsir ederlerken, “imkân dâhilindeki her şeye” der-ler; yani kudretin taalluk edebildiği her şeye… Zira ‘imkânsız’a kudret taalluk etmez. Sözgelimi “Allah kendisi gibi bir ilâh yaratabilir mi?” denmez. / ed.

2 Yükümlü / mükellef tutulabilen; yani ehliyet, irâde ve kudreti bulunan kimseler; daha genel bir ifade ile ins ü cin / ed.

3 Yoksa Allah açısından “bir şeyin öyle olup olmadığını o şeyi bir belvâ / mihnet ile imtihana tâbi tutarak öğrenmek” söz konusu değildir. İnsanların öğrenme [tecrübe] mekanizmasına benzetilerek bu şekilde söylenmektedir. / ed.

[1692] Şayet “‘Hanginiz amelce daha güzel’ ( ً ُ כ أ -ifadesi sına (أma fiiline ( כ َ ُ ْ َ

ِ ) nasıl ta‘alluk ediyor?” dersen şöyle derim: İlgi, belvânın bilme anlamını içermesi yönüyledir; âdeta, “Sizin hanginiz amelce daha güzel, bilmek için.” buyrulmaktadır. Sözgelimi ‘alimtuhû e-Zeydun ahsenu ‘amelen em huve (En güzel amele sahip olan Zeyd mi yoksa o mu, bilmek-teyim.) dediğinde bu cümle1 ‘alimenin iki mef‘ûlünden ikincisinin yerini tutmuş olur; yani ‘alimtuhû huve ahsenu ‘amelen (En güzel amele sahip ola-nın o olduğunu bilmekteyim.) der gibi. “Peki, bu ifade tarzına ta‘lîk deni-lebilir mi?” dersen şöyle derim: Hayır; zira ta‘lîk,2 ‘alimtu eyyuhumâ ‘Amrun (O ikisinden hangisi Amr, bilmekteyim.) ve ‘alimtu e-Zeydun muntalıkun

( Zeyd’in gittiğini bilmekteyim.) örneklerinde olduğu gibi, kendisinden sonra iki mef‘ûlün ikisinin de yerini tutan bir ifade getirmendir. Dikkat edersen, iki mef‘ûlden biri geçtikten sonra, sonrasının istifham edatıyla başlıyor olmasıyla [bu edatla] başlamıyor olması arasında fark yoktur. Ama ta‘lîk olsaydı, bu iki durum mutlaka farklı olurdu; tıpkı ‘alimtu e-Zeydun muntalıkun ( Zeyd’in gidip gitmediğini bilmekteyim.) ve ‘alimtu Zeydun muntalıkan ( Zeyd’in gittiğini bilmekteyim.) sözünde farklı olduğu gibi.

[1693] “Amel bakımından daha güzel” ifadesi hakkında; amelin en hâlisi ve en düzgünü denilmiştir; çünkü amel ‘hâlis olup düzgün olmadığında’ da, ‘düzgün olup hâlis olmadığında’ da makbul sayılmaz. Hâlis amel Allah rızası için yapılan, düzgün amel ise Sünnet’e uygun olandır. Rivayete göre; Pey-gamber (s.a.) sûreyi okurken, “Hanginizin amelinin daha güzel olduğunu” ifadesine gelince, “[Yani] hanginizin akıl yönünden daha güzel, Allah’ın ya-saklarına karşı daha dikkatli, Allah’a itaatte de daha süratli olduğunu” demiş ve bu sözüyle, “Hanginizin Allah3 hakkında daha eksiksiz bir akla sahip ol-duğunu, hanginizin Allah’ın gayelerini daha iyi anladığını” demek istemiştir.

[1694] Anlatılmak istenen şudur: Allah, ameller sayesinde güç yetirip im-kân bulduğunuz hayatı size bahşetti. Ölümü de kötü fiiller yerine iyi fiilleri tercihe yönlendirici bir unsur olarak size musallat etti. Zira yeniden diriliş ve gerçekleşmesi gereken hesap ölümden sonradır. Âyette, ölüm hayattan önce zikredilmiştir; çünkü insanlar arasında amele en güçlü şekilde yönelenler, kendi ölümlerini gözlerinin önünde tutanlardır. Ölüm önce zikredilmiştir; çünkü âyetin sevk edildiği gaye itibariyle ölüm daha önemlidir.1 Yani e-Zeydun ahsenu ‘amelen em hüve kısmı. / ed.2 Ta‘lîkte fiilin ameli askıya alınmaktadır. Bir ibarede, ta‘lîkten bahsedebilmemiz için, fiilin iki mef‘ûlü-

nün de zikredilmemiş olması gerekir. Meselâ ‘alimtu’l-kavme eyyuhum efdalu (Kavmin içinde hangisi-nin daha faziletli olduğunu bildim.) dediğinizde, bu ta‘lîk olmaz; çünkü fiil mef‘ûlünü almıştır. İşte כ َ ُ ْ َ

ِ ’de de fiilin mef‘ûlü vardır. Dolayısıyla, ً ُ כ أ .ifadesi ona ta‘lîk edilmez. (Tıybî’den) / ed أ3 Yani O’nun zâtı değil de cenâbından sâdır olan şeyler hk. / ed.

[1695] “O’dur mutlak izzet sahibi”, yani kötü amel işleyenlerin acze dü-şüremeyeceği mutlak galip. “Bağışlayıcı”, yani kötülük işleyenlerden töv-bekâr olan kimseleri bağışlayan.

3. Âyetin Tefsiri

[1696] “Tabakalar hâlinde”, yani birbiri üzerinde, birbiriyle uyumlu şekilde. ًא א َ ِ kelimesi; ayakkabı tamircisi, çarık parçalarını tabaka tabaka ko-yup diktiğinde kullanılan tābeka’n-na‘le tabirindeki gibi üst üste oluş duru-munu belirtir. Buna göre ifadede masdarla sıfatlama söz konusudur. Yahut “tabakalı” veya tûbikat tıbâkan (tabaka tabaka tabakalanmış) anlamındadır.

[1697] [“Uyumsuzluk” anlamındaki] ٍאوُت َ َ ْ ِ kelimesi min tefevvüt şeklinde de okunmuştur. [“Eşlerine zıhâr yaptılar.” anlamında] tezāherû… ve tezahherû min nisâihim denilebildiği, [“Onunla sözleştim.” anlamında] te‘âhedtühû ve te‘ahhed-tühû denilebildiği gibi, işbu iki okuyuş da aynı anlamdadır; yani göklerin yaratılışında hiçbir bozukluk, düzensizlik ve uyumsuzluk söz konusu değildir. Bilakis gökler ahenkli ve düzgündür. אوت ’ün gerçek anlamı uyumsuzluktur; sanki bir şeyin bir parçası diğerlerinden farklıdır, birbirlerine uymamakta-dır. Arapların halkun mütefâvitun (uyumsuz insanlar) ve bunun zıttında halkun mütenâsıfun (eşit, uyumlu insanlar) demeleri de bu kabildendir.

[1698] Şayet “Bu cümlenin (אوت ى ا א ) kendinden ön-ceki cümle karşısındaki konumu nasıldır?” dersen şöyle derim: Bu cüm-le, ًא א َ ِ lafzına bağlı bir sıfat olup aslında “Bunlarda bir uyumsuzluk göre-mezsin.” anlamındadır; ancak Allah’ın gökleri yaratma fiilini yüceltmek ve göklerin düzensizlikten uzak oluşunun sebebine dikkat çekmek için zamir yerine “Rahmân’ın yaratışında” ifadesi kullanılmıştır1 ki o sebep de gökle-rin Rahmân’ın yarattığı şeyler olmasıdır; muhteşem kudretiyle birbiriyle uyumlu ve ahenkli böylesi varlıkları yaratanın sadece O olmasıdır.

] 1699[ ى א (görmüyorsun) ifadesindeki hitap Peygamber’e (s.a.) veya muhatap olabilecek herkese yöneliktir. “Gözünü çevir de bak bakalım” ifade-si de gerekçelendirme anlamında, “göremezsin” hitabıyla ilişkilidir; nitekim göklerin yaratılışında hiçbir düzensizlik bulunmadığını bildirmiş, daha sonra da “Gözünü çevir de bak bakalım” buyurarak, “Böylece göklerin yaratılışı hu-susunda bildirdiğim hususun gerçekliği senin nezdinde çıplak gözle de tespit edilsin ve bu konuda hiçbir şüphen kalmasın” demek istemiştir. 1 “Kendilerinde…” demek yerine “Rahmân’ın yaratışında [uyumsuzluk göremezsin]” yani “Kendilerinde

bir uyumsuzluk göremeyeceğin tabaka tabaka gökleri [yaratan O’dur].” yerine, “Rahmân’ın [kendilerini] yaratışında bir uyumsuzluk göremeyeceğin tabaka tabaka gökleri [yaratan O’dur].” buyrulmuştur. / ed.

] 1700[ ر ُ ُ ِ ى ْ َ (Herhangi bir yarık görüyor musun?) ifadesindeki رٍ ُ ُ kelimesi yarıklar, çatlaklar anlamındadır. ٍر ُ ُ “yarık, çatlak” anlamın-daki fatrın çoğuludur. Fatarahû fe’nfatara (Onu yardı, o da yarıldı.) denir; “Deve diş yardı/diş çıkardı.” anlamındaki fatara nâbu’l-be‘îr ifadesi de aynı kabildendir. Arap dilinde “yardı, deldi” anlamında َل َ َ َ و şeklinde bir lafız da mevcuttur; “eti yardı ve böylece içi ortaya çıktı” anlamında kullanılır.

4. Âyetin Tefsiri

[1701] Allah, herhangi bir kusur ve bozukluk olup olmadığı iyice araş-tırılıp incelensin diye göklere bakma emrini bir kez daha zikretmektedir.

כَ [1702] ْ َ ْ إِ ِ َ َ (sana geri dönsün), yani gözünü çevirip baktığında ve bunu defalarca tekrarladığında, göklerde herhangi bir kusur görmeye, bir bozukluk fark etmeye odaklanmış gözün sana ancak ve ancak “bitkin ve bezgin” olarak, yani aradığı şeyi bulmaktan çok uzak bir hâlde geri dönsün. Bu durumda, göz sanki hor ve hakir hâlde kovulmuş ve uzun uzadıya bakıp kolaçan etmekten yorgun ve bitkin düşmüş hâle düşmüş olmaktadır. Şayet “Göz iki kez bakmakla nasıl bitkin ve bezgin hâle düşer ki?” dersen şöyle derim: “İki kez dönüp bakma ifadesi birçok kez bakmak anlamındadır. Tıp-kı senin [yine tesniye sîgasıyla] lebbeyke ve sa‘deyke (Başüstüne! Memnuniyetle!) diyerek, muhatabının davetine birbiri ardınca birçok kez icabette buluna-cağını belirtmek istemen gibi. Arapların, “saçmalıklar dizisi” anlamında mesel olarak kullandıkları [tesniye] dühdürrayni sa‘dü’l-kayni deyimi de bu türdendir. “Peki, ‘Sonra [gözünü iki kez daha çevir]’ ifadesi ne anlama geliyor?” dersen şöyle derim: Allah insana gözünü göğe çevirip bakmasını emretmiş; ardından bu ilk -ve bön bön- bakışla yetinmemesini, biraz durup bekledik-ten sonra bakışını yeniden göğe odaklayıp gözleri bitkin düşünceye kadar tekrar tekrar bakmasını emretmiştir ki böylece çatlak, yarık nanıma hiçbir şeye rastlamadığını anlasın.

5. Âyetin Tefsiri

َא [1703] ْ א en yakın” demektir; çünkü“ ا אء ا göklerin insanlara en اyakın olanıdır; “size en yakın gök” anlamındadır. א kandiller demektir اki bununla yıldızlar isimlendirilmektedir. İnsanlar da mescitlerini, evleri-ni kandil oyuklarıyla tezyin ederler; bu sebeple “İşte, içinde toplandığınız (dünya) evin(in) tavanını da Biz süsledik.” buyrulmuştur.

] 1704[ א yani “ne kandillerle!..” Öyle kandillerle ki ışıtma bakımından sizin kandilleriniz onlarla boy ölçüşemez.” Ayrıca biz gökteki bu kandillere baş-ka fayda ve işlevler yüklemişiz; sizi aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sevk eden düşmanınız şeytanları kovucu taşlar kılmak, aynı zamanda karanın ve denizin karanlıklarında kendileri sayesinde yolunuzu bulmak vs. Katâde (v. 117/735) demiştir ki: “Allah yıldızları, gökyüzünü süslemek, şeytanları kovup uzaklaş-tırmak ve yön bulmayı sağlayan işaretler olmak üzere üç maksatla yaratmıştır. Kim yıldızlarla ilgili olarak bunun dışında bir tevilde bulunursa, bilgi sahibi olmadığı konuda zorlama şeyler söylemiş olur.” Muhammed b. Kâ‘b’dan (v. 108/726) da gök hakkında şöyle bir söz nakledilmiştir: “Allah’a yeminle söylü-yorum ki gökyüzünde, yeryüzündekilerden hiçbirine ait bir yıldız yoktur. Ne var ki kehanet peşinde koşuyorlar ve yıldızları buna âlet ediyorlar!”

م [1705] recmin çoğulu olup kendisiyle taşlanan şeye (msl. taşa) رisim olarak kullanılan bir mastardır. Yıldızların ‘şeytanlara atılan şeyler oluşu’nun anlamı, şeytanların bizzat yıldızlarla taşlanıp kovulduğu değil, [gökten] haber çalmaya çalışan şeytanları kovmak üzere harekete geçen kı-vılcımların yıldızların ateşinden koptuğudur; zira yıldızlar, gök boşluğunda olduğu gibi duran cisimlerdir. Tamamen, ateşten bir kor parçası alınması gibi ki ateş sabittir, tamdır; [kor alındı diye] eksilmez.

[1706] Denilmiştir ki “taşlanan şeytanlar” arasında, kıvılcımların öldür-dükleri de vardır, aklî dengesini bozdukları da...

[1707] Âyetin “Biz yıldızları insan şeytanları -yani müneccimler (Astro-loglar)- için gayb hakkında atıp tutma ve tahmin vesilesi kıldık.” anlamına geldiği de söylenmiştir.

] 1708[ ابَ ا َ َ ْ ُ َ َא ْ َ ْ ,ifadesi (Biz onlar için ateş azabı hazırladık) وَأَdünyada kıvılcımlarla yakma azabından sonra âhiretteki azapla ilgilidir.

6. Âyetin Tefsiri

[1709] “Rablerini nankörce inkâr edenler için” yani şeytanlar ve başka varlıklardan Allah’ı nankörce inkâr eden herkes için… Çünkü cehennem azabı sadece taşlanmış şeytanlara mahsus değildir. َ َ َ ابُ َ َ ifadesi, [5. âyet-teki] ِ ِ ابَ ا َ َ ’e atıfla mansūb olarak da okunmuştur.1

7. Âyetin Tefsiri

[1710] “Oraya”, korkunç bir ateşe odun atılır gibi “atıldıkları”, fırlatıl-dıkları “vakit...” Tıpkı “Cehennem odunu” [Enbiyâ 21/98] âyetindeki gibi. “Cehennemin, fokurdarken” yani onları -kazanın içindekini kaynattığı gibi- fokur fokur kaynatırken “çıkardığı hırıltıyı işitirler.” Bu hırıltı ya ken-dilerinden önce cehenneme atılanlara ya “Cehennemde öyle hırıltılı yük-sek sesli bir soluyuşları vardır ki...” [ Hûd 11/106] âyetindeki gibi kendilerine ya da cehenneme aittir ki son ihtimalde cehennemin o berbat ve korkunç uğultusu ‘hırıltı’ya benzetilmiş olmaktadır. Cehennem; onları fokur fokur kaynatması sebebiyle, âdeta onlara öfkelenmiş birine dönüştürülmüştür.

8. Âyetin Tefsiri

[1711] Araplar, fulânun yetemeyyezü… (Falanca hiddetinden çatlıyor, öfke-sinden esip gürlüyor!) derler. Yine bir kimseyi aşırı öfkeyle nitelendirmek iste-diklerinde “Öfkesinden [yarıldı;] bir parçası yere, bir parçası göğe uçtu!..” derler.

[1712] “Cehennemin öfkesi”nden, zebânilerin öfkesi de kastedilmiş olabilir.

[1713] “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?!” Bu ifade cehennemliklerin aza-bını daha da artıran, acı ve kederlerine keder katan bir kınama, paylamadır. Ce-hennemin bekçileri de Mâlik ve onun yardımcıları konumundaki zebânilerdir.

9. Âyetin Tefsiri

[1714] “Derler ki: Doğru… Bize bir uyarıcı gelmişti…” Cehennem halkı Allah’ın âdil olduğunu itiraf etmekte; Allah’ın kendilerine peygamber göndermek ve yüzleşecekleri azap gerçeği hususunda onları uyarmak sure-tiyle mazeretlerini ortadan kaldırdığını kabul etmektedirler. Demek ki bu duruma, cebir taraftarlarının1 iddia ettiği gibi Allah’ın takdiriyle düşmemiş-ler; bilakis tamamen kendi iradeleriyle, Allah’ın istediği, emrettiği ve aksini tehdit ettiği şeylere aykırı tercihleri yüzünden düşmüşlerdir.

[1715] Şayet “‘Siz büyük bir sapma içindesiniz!’ ifadesinde mu-hatap kitle kimdir?” dersen şöyle derim: Bu ifade; (i) kâfirlere ait sözlerden biridir; sözün muhatapları ise kendilerini uyaran peygam-berlerdir. ٌ

ِ َ kelimesi “uyarma” (inzâr) anlamına hamledildiğinde,

1 Yani insanların tamamen ‘kendi hür iradeleriyle hareket etmediklerini rüzgâr önündeki bir yaprak mi-sali savrulduklarını’ iddia eden görüş. Cebriyye, kısmen de Eş‘ariyye. / ed.

ٌِ َ ْ כُ

ِ ْ َ ْ َ ٌ .ifadesi, “Size inzâr ehli kimseler gelmedi mi?” anlamında olur أَِ َ

kâfirleri uyaran elçilerin inzâr konusundaki âzami duyarlılıklarından dolayı onlara yönelik bir sıfat da olabilir. (ii) “Siz büyük bir sapma içindesiniz!” ifadesi cehennem bekçilerinin kâfirlere söyledikleri bir söz de olabilir ki bu sözleriyle, kâfirlerin dünyada iken içinde bulundukları dalâleti anlatmak istemişlerdir. Cehennem bekçileri dalâlet kelimesiyle helâki kastetmiş veya “dalâletin cezası”nı dalâl diye isimlendirmiş de olabilirler. (iii) “Siz büyük bir sapma içindesiniz!” ifadesi peygamberlerin cehennem bekçilerine, “Kâ-firler bize böyle söylemişlerdi; ancak biz onların söylediklerini kabullenme-dik.” anlamında söyledikleri bir söz de olabilir.

10. Âyetin Tefsiri

[1716] “Şayet kulak vermiş olsaydık”, yani hakkı arzulayan kimseler ola-rak uyarıya kulak vermiş -uyarıları adamakıllı düşünen- kimseler olsaydık... Denilmiştir ki burada sem‘ ve ‘akl bir arada zikredildi; çünkü mükellefiyet naklî ve aklî delillere dayanır. Bu âyette “Eğer biz Ehl-i Hadis veya Ehl-i Rey mezhebine mensup olsaydık…” şeklinde bir mâna kastedildiğini söylemek bir tefsir bid‘atidir. Sanki âyet bu iki ekolün ortaya çıkmasından sonra inmiş!.. Sanki Allah diğer mezheplerin mensupları ve müctehidleri hakkında tehdit âyeti indirmiş!.. Kesin kurtuluşa sanki bu iki ekolün mensupları erecekmiş!.. -Oysa cennetle müjdelenen sahabi sayısı sadece ondur; bu sayıya bir onbirincisi eklen-memiştir.- Sanki sırat köprüsünü geçenlerin çoğu bu iki fırkanın ismini işitmiş!..1

12. Âyetin Tefsiri

[1717] “Günahlarını” yani peygamberleri yalanlama hususundaki inkârcılıklarını...

] 1718[ א ً ْ ُ َ hem suhkan hem de suhukan okunmuştur; yani onlar için çok geç! Günahlarını itiraf etseler de etmeseler de bunun kendilerine fay-dası olmayacak!..

13. Âyetin Tefsiri

… işitmemiş” şeklinde. Bu, ‘sırat’ı hayırlısıyla geçip cennete giren bahtiyar kulların Ehl-i Hadis veya Ehl-i Rey mezheplerini işittiği anlamına gelmekte. Oysa cennetliklerin çoğunun bu fırkalardan haberi yok… Yani Peygamber (s.a.), sahabe-i kiram, tâbi‘în ve tebe-‘i tâbi‘în nesillerinin… / ed.

14. Âyetin Tefsiri

[1719] “Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun” ifadesinin zâhiri, sözü gizlemek ve açığa vurmaktan birini ifade eder. Anlam şöyledir: ‘Sözünüzü gizlemeniz’ ile ‘açığa vurmanız’ Allah’ın bunları biliyor olması bakımından eşit olsun. Ardından bunu şöyle gerekçelendirmektedir: “Çünkü O, sinele-rin özünü bilir”, yani dile dökülmeden önce o sözlerin sinelerdeki gizli saklı hâlini bilir. Böyleyken, Allah dile dökülen sözleri nasıl bilmez?!

[1720] Daha sonra; bütün varlıkları “yaratan, bütün inceliklere nüfuz eden, her şeyden haberdar” -yani ilmiyle tüm mahlûkatın açık ve gizli yön-lerine erişen- biri olarak, gizli, saklı, açık sözleri ilmiyle ihata edemeyeceği düşüncesini reddetmiştir. َ َ َ ْ َ lafzının; “Allah bütün inceliklere nüfuz eder, durumu bu olan [Allah], yarattığını bilmez olur mu hiç?” anlamında mansūb olması da mümkündür.

[1721] Rivayete göre; müşrikler kendi aralarında birtakım şeyler ko-nuşurlar, Allah da bunları elçisine izhâr ederdi. Bunun üzerine müşrikler “Muhammed’in ilâhının duymaması için sözlerinizi gizli saklı tutun!” der-lerdi. İşte Allah burada onların bu cehaletlerine dikkat çekmektedir.

[1722] Şayet “ ُ َ ْ َ -ifadesinde ‘Allah in (!?Yaratan bilmez olur mu hiç) أَ sanlar tarafından kalpte gizlenen ve dille açığa vurulan şeyleri bilir.’ anlamın-da bir mef‘ûl takdir ettin; bu ifadeyi Arapların “O verir; vermez.” sözüne1 benzer şekilde takdir etmen, mânanın da “Yaratan, bilen olmaz mı hiç?” şeklinde olması gerekmez miydi; çünkü yaratma ancak ilimle gerçekleşir.” dersen şöyle derim: ُ ِ َ ْ ا ُ ِ ا َ ُ ,O’dur bütün inceliklere nüfuz eden) وَher şeyden haberdar!) ifadesinde belirtilen durum senin söylediğin mâna takdirine müsaade etmez; çünkü sen, ‘Yaratan, bilen olmaz mı hiç!? O’dur bütün inceliklere nüfuz eden, her şeyden haberdar!” dediğinde, mâna doğ-ru olmaz; zira ُ َ ْ َ ifadesi hâle dayanır; bir nesne (!?Bilmez olur mu hiç) أَ de kendisiyle tevkît edilmez.2 Dolayısıyla, “O bilen olduğu hâlde bilmez olur mu hiç?!” denilmez; lâkin “O her şeyi bilen olduğu hâlde, şunu bilmez olur mu hiç?!” denilir.

15. Âyetin Tefsiri

tadır. (Tıybî’den) / ed.

[1723] “Dünyanın omuzlarında/sırtlarında yürümek”, tam anlamıyla boyun eğdirme ve amaca hizmet ettirme hususunda temsilî bir ifadedir; çünkü devenin iki omuzu ve bunların kesiştiği yerdeki kemik en hassas ve binicinin ayağını koyma ve yaslanmada en çok zorlandığı mahaldir. Allah yeryüzünü omuzlarında yürünecek düzeyde insanın hizmetine amade kı-lınca, kendisine boyun eğdirilip hizmete amade kılınacak başka bir şey bı-rakmamış demektir. א َ ِ َאכِ َ (yeryüzünün omuzları) tabirinin dağlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Zeccâc demiştir ki bunun anlamı şudur: Allah size yeryüzündeki dağlarda yürümeyi bile kolaylaştırdı. Size, dağlarda bile yü-rüme imkânı verdiğine göre bu, boyun eğdirmenin zirvesi demektir. “Yer-yüzünün omuzları” tabiri, yeryüzünün köşeleri, bucakları anlamına gelir, şeklinde bir görüş de ileri sürülmüştür.

[1724] (Sonunda O’na döneceksiniz) yani yalnızca O’na döndürüle-ceksiniz, O da size bahşettiği nimetlere şükürle karşılık verip vermediğiniz hususunda sizi hesaba çekecektir.

17. Âyetin Tefsiri

[1725] “Gökteki [kimse]” ifadesi iki şekilde izah edilebilir. 1) Hüküm-ranlığı gökte olan kimse. Çünkü gökler Allah’ın meleklerinin meskenidir. Allah’ın Arş’ı, kürsîsi ve Levh-i Mahfuz da göktedir. O’nun hükümleri, ki-tapları, emir ve yasakları da ‘gök’ten nâzil olur. 2) Müşrikler teşbih1 inancını benimsemiş olup Allah’ın gökte olduğunu, rahmet ve azabın gökten indi-ğini düşünüyor ve göğe yönelerek O’na dua ediyorlardı. İşte bu inançları doğrultusunda onlara, “Gökte olduğunu düşündüğünüz Allah’ın -oysa O mekândan münezzehtir- yerin dibine geçirmek veya başınıza taş yağdırmak suretiyle sizi cezalandırmayacağından yana bir güvenceye mi sahipsiniz?!” denilmiştir. Tıpkı Müşebbihe’ye2 mensup birine, günah işlerken gördüğün-de, “Arş’ın üzerinde bulunan Allah’ın işlediğin bu günah sebebiyle seni ce-zalandıracağından korkmuyor musun!?” demen gibi…

[1726] İfade (َن ُ َ ْ َ ), Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur [Yakında öğrene-ceksiniz! - Yakında öğrenecekler!]. “Benim uyarım;” yani hakkında uyarıldığınız azabı gördüğünüzde, benim uyarımın nasıllığını anlayacaksınız; fakat o va-kit bunu anlamış olmak size fayda sağlamayacak!1 Allah’ı yaratıklarına benzetmek, O’na şekil ve suret vermek. / ed.2 Yüce Allah’ı yaratıklarına benzeten, O’na şekil ve suret veren, sadece bir mezheple sınırlı olmayan genel

itikadî eğilim. / ed.

19. Âyetin Tefsiri

] 1727[ אتٍ א َ ifadesi, “havada uçarken kanatlarını açmış vaziyette” de-mektir; çünkü kuşlar kanatlarını çırptıklarında, esas uçma tüyleri/telekleri bir dizi hâlinde açılıverir. َ ْ ِ ْ َ -yani kanatlarını gövdelerine vurarak kapat وَtıklarında. Şayet, “[Bu mâna için] neden kābidātin değil de َ ْ ِ ْ َ buyrulmuş?”1 dersen şöyle derim: Çünkü uçuşta aslolan, kanatların açılmasıdır. Nitekim havada uçmak suda yüzmek gibidir. Yüzmede de aslolan, kulaçları açmak ve yaymaktır. Kapamaya gelince, bu eylem hareket etmeye hazırlık için aç-manın öncesinde anlık olarak gerçekleşir. Bu yüzden, aslî/daimî değil, an-lık olan hareket, (isim değil) fiil kalıbıyla zikredilmiş, dolayısıyla âyette şu mâna kastedilmiştir: Kuşlar kanatlarını açarak uçarlar ve tıpkı yüzücünün kulaçlarını kapaması gibi bazen de kanatlarını kapatıverirler.

[1728] “Rahmân’dan başkası tutmuyor onları...” Yani o kuşları havada tutan, ancak ve ancak Rahmân’dır. Kuşları havada tutması, Rahmân’ın kud-reti ve onlar için yarattığı birincil ve ikincil uçma tüyleri, havada uçmayı sağlayan şekiller ve özelliklere sahip bedenler meydana getirmesiyle müm-kün olmaktadır. “O her şeyi görmekte.” Yani Allah nasıl yaratacağını ve enteresan şeyleri nasıl planlayacağını bilir.

20. Âyetin Tefsiri

] 1729[ ْ -derken, çoğullar arasından ona işaret edilmek (Peki, kimmiş) أَte ve “Allah azabını size gönderecek olsa, O’ndan başka kimmiş size yardım edecek ordu?!” denmektedir.

21. Âyetin Tefsiri

] 1730[ ْ -derken O’na işaret edilmekte ve “Şayet Allah rız (Peki, kimmiş) أَkınızı kesse, bunlar mı size rızık verecek?!” denmektedir. Ve bu varsayıma dayan-maktadır.2 Ancak ism-i mevsulün bütün putlara işaret etmesi de mümkündür; 1 Yani ٍّאت א ism-i fâ‘il olarak kullanıldığı hâlde, neden bu fi‘l-i muzari olarak gelmiş? Ayrıca, َ ْ ِ ْ َ fiili

kullanılacaksa, ona karşılık buyrulabilirdi. [Malum, isim sîgaları sübut ve istimrar ifade ederken, fiiller ‘yenilenmeli bir devamlılık’ ifade etmektedir.] / ed.

2 Yani -Tıybî’ye göre- “bu te’vil”, ٌ ْ ُ (ordu) kavramı için zihinde çoğullardan bir çoğul takdir edip ona işaret edilmesine dayanmaktadır. Maamâfîh, “Ve ‘bu’ [ا ] varsayıma dayanmaktadır.” ifadesi, her iki âyette de vârit olan “bu”larla ilgili de olabilir. Yani bir Müşrik zihni açısından “tanrı”larından başka ken-dilerine yardım edebilecek bir ordu yoktur. O zaman, tanrıları dışında -zaten- var olmayan bir orduya âyette nasıl işaret edilebilmiş? el-Cevap: Tamamen takdirî / varsayımsal olarak… / ed.

çünkü müşrikler belâ ve musibetlerden onlar sayesinde korunduklarına ve ‘tanrı’larının bereketi sayesinde rızka nail olduklarına inanıyorlardı. Tıpkı “Yoksa bunların, kendilerini bize karşı savunacak tanrıları mı varmış!? Onlar kendilerine bile yardım edemez; Bizden bir yakınlık da görecek değiller!” [Enbiyâ 21/43] âyetindeki gibi.

[1731] “Yoo... Sırf bir küstahlık ve kaçış içindeler!” Belli ki onlar, hakkı kabul kendilerine ağır geldiğinden, ondan ürkmeye ve inatlaşmaya devam etmekte; bu yüzden de hakka bağlanamamaktalar.

22. Âyetin Tefsiri

א) [1732] כِ ُ ) ekebbe fiili, dilde pek yaygın olmayan ve şâz kabilinden bir kullanım olarak, kebbehû fiilinin dönüşlü hâli kabul edilebilir; kebebtühû fe-ekebbe (Onu yüz üstü yere düşürdüm, o da yere kapaklandı.) denilir. Bunun benzeri, kaşe‘ati’r-rîhu’s-sehâbe fe-akşe‘a (Rüzgâr bulutu dağıttı, bu-lut da dağıldı.) ifadesidir. Ancak işin aslı böyle değildir; çünkü ef‘ale ka-lıbında dönüşlülük ifade eden hiçbir fiil yoktur. Bu gibi şeyleri de ancak Sîbeveyhi’nin el-Kitâb’ı üzerine kafa yoran kimseler sağlamca kavrayabilir. Ekebbe aslında enfada (tükendi) ve elâme (kınadı) kalıbında bir fiil olup dehale fi’l-kebbi (yere kapaklanma durumuna geldi) ve sāra zâ kebbin (yere kapaklanmış oluverdi) anlamına gelir. Benzer şekilde akşe’a’s-sehâbu cümlesi de dehale fi’l-kaş‘i (Bulut dağılma noktasına geldi.) demektir. Hâsılı; kebbe ve kaşe‘a fiillerinin dönüşlü hâli, [ekebbe değil] inkebbe ve inkaşe‘adır.

[1733] Şayet “‘Yüzüstü sürünen’ ifadesinin anlamı nedir ve bu, ‘dosdoğru bir yol üzerinde dümdüz yürüyen’ ifadesine nasıl tekabül etmektedir?” dersen şöyle derim: Âyetin anlamı şudur: (i) İnsan; düz değil, birtakım çukurlar ve tümsekler bulunan engebeli bir yerde güç belâ yürür; bundan dolayı her an tö-kezler ve yüzüstü düşüp yere kapaklanır. İşte bu kişinin durumu, tökezleme ve yüzüstü kapaklanma söz konusu olmaksızın dimdik ayakta ve düzgün şekilde yürüyen kişinin bu durumuyla taban tabana zıttır. (ii) Yahut istikameti düzgün olan ve çok az sapması bulunan kişi, dümdüz bir yolda şu şu şekilde sağa sola saparak yalpalayan kişiden tam aksi bir durumdadır. (iii) Şu da kastedilmiş ola-bilir: Kör olup da yolu göremeyen, bu yüzden de ikide bir tökezleyip yüzüstü düşen kişi, gözleri gören ve kendisine gösterilen yolda düzgün biçimde yürüyüp giden kişi gibi değildir. Âyet, mümin ile kâfire ilişkin bir benzetmedir.

[1734] Katâde’den nakledildiğine göre, kâfir Allah’ın yasakladığı şeylere abanır; bundan dolayı da Allah onu kıyamet günü yüzüstü vaziyette haş-reder. Kelbî’ye göre yüzüstü sürünen kişiden maksat, Ebû Cehl [Amr] b. Hişâm, dosdoğru yolda dümdüz yürüyen kişiden maksat da Peygamber’dir (s.a.). -Abdulmuttalib’in oğlu Hz. Hamza’nın kastedildiği de söylenmiştir.-

25. Âyetin Tefsiri

25. “Doğru söylüyorsanız, ne zamanmış bu tehdit?!” deyip duruyorlar.

26. Âyetin Tefsiri

26. “Bilgi, sadece Allah katındadır; ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” de.

27. Âyetin Tefsiri

buruşur. Ve “İşte o isteyip durduğunuz!” denir.[1735] “Onu gördüklerinde” ifadesinde zamir tehdit içindir. ً -ise ya ز

kınlık anlamına gelir; mansūb kılınması “Onu yakın hâlde ya da yakın bir yerde gördüklerinde” anlamında hâl veya zarf olmasından dolayıdır.

[1736] “Nankörce inkâr edenlerin yüzleri buruşur;” yani tehdit edildik-leri azabı görmek, gam ve keder çökme, kapkara kesilme ve somurtkanlık şeklinde yüzlerini buruşturur ve böylece tıpkı idama götürülen ya da işken-ce edilen birinin çehresi gibi, hepsinin beti benzi atar!

[1737] (“İşte o isteyip durduğunuz!” anlamındaki) َن ُ َ fiili, du‘â kö-künün tefte‘ilûne kalıbıdır; yani habire istediğiniz ve bir an önce gelsin de görelim dediğiniz azap işte bu!’ denir.” -diyenler, zebânilerdir.- َن ُ َ ’nin da‘vâ kökünden türemiş olduğu da söylenmiştir. Buna göre; “Kendisi[ne karşı hissettiğiniz korku] yüzünden, yeniden diriltilmeyeceğinizi iddia ettiğiniz azap işte bu!” anlamına gelir. َن ُ َ kelimesi, ted‘ûne1 şeklinde de okunmuş-tur. Rivayete göre zahidlerden biri, gecenin ilk saatlerinde namaz kılarken bu âyeti okuyup ağlamaya başlamış ve tâ sabah ezanına kadar ağlar vaziyette tekrar tekrar okumuş. Hayatım üzerine and içerim ki (o azabı) tasavvur edip adamakıllı düşünen biri için, bu âyet gerçekten çok çarpıcıdır!

28. Âyetin Tefsiri

umursamaz bir tavır takınmakla kalmıyor; dalga geçme amaçlı ‘Haydi getir şu azabı da görelim!’ diyor-lardı. Bkz. Ankebut 29/54; Zâriyât 51/59 vd. / ed.

[1738] Mekkeli kâfirler Peygamber’in (s.a.) ve müminlerin helâk ol-maları için beddua ediyorlardı. Bunun üzerine Resûlullah’a, onlara şunu söylemesi emredildi: “Biz müminler, şu iki güzel şeyden birinin beklentisi içindeyiz: Ya sizin temenni ettiğiniz gibi ölür ve böylece cennetlik oluruz ya da bizim arzu ettiğimiz gibi zafer ve İslâm’ın muzafferiyetiyle birlikte rahmete nail oluruz. Peki ya siz ne yapacaksınız? Siz ‘nankör kâfirleri’ ateşin azabından kim kurtaracak!? Bu azap sizin için mukadderdir.

[1739] Anlatmak istediği şudur: Siz bizim helâk olmamızı istiyorsunuz ki aslında bu bizim bahtiyarlık ve mutluluğa çabucak kavuşmamızı istemek demektir. Oysa siz helâke, hem de daha fecisi olmayan bir helâke teşne olmuş hâldesiniz... Üstelik bu helâkten kurtulmayı istemeyen gafillersiniz. Mâna şöyle de olabilir: Allah bizim canımızı almakla helâk edebilir. Peki ya (peygamber ve müminler gibi) rehberleriniz ve sizi ateşten çekip çıkarmaya gayret edenleriniz ölüp gittikten sonra size kim sahip çıkacak?! Allah bizi rahmetiyle bir süre daha yaşatıp sizi katletme ve yenme imkânına da ka-vuşturabilir. O takdirde, sizi (elimizden) kim kurtaracak?! Bizim elimizde can veren biri de kesinlikle helâk olmuş demektir. -Bizler Müslüman oldu-ğumuz hâlde- günahlarımız yüzünden Allah bizi bile âhirette azaba çarp-tırabilir! Peki, kâfirliğiniz sebebiyle azabı haydi haydi hak etmiş kimseler olarak sizi kim kurtaracak?! Şayet Allah bize iman vesilesiyle rahmet ederse, o zaman (sizin gibi) büsbütün imansızları kim kurtaracak?!

29. Âyetin Tefsiri

[1740] Şayet “Neden א כ (güvenip dayandık) lafzının mef‘ûlü önce, א :lafzının mef‘ûlü ise sonra zikredildi?” dersen şöyle derim (iman ettik) آّا lafzı kâfirlerden söz edilmesini müteakiben onlara tarizde (iman ettik) آbulunmak üzere zikredilmiş ve bir bakıma, “Biz iman ettik, sizin gibi inkâr-cı olmadık” denilmek istenmiştir. Daha sonra Allah, “Biz sadece ve sadece O’na güvenip dayandık; sizin bel bağladığınız taraftarlarınız ve mallarınız gibi şeylere güvenip dayanmadık” anlamında, “Ve biz yalnızca O’na güve-nip dayandık” buyurmuştur.

30. Âyetin Tefsiri

] 1741[ رًا ْ َ kelimesi “kaybolup giden, toprağın altına çekilen” anlamın-dadır. Kelbî’den nakledildiğine göre bu ifade, “(Suyunuz yerin dibine öyle bir çekilir ki) kovalar o suya ulaşamaz!” anlamındadır. Kaybolup gitmek, yerin dibine çekilmek anlamındaki ğavr masdarı, dürüst ve adaletli kimse-nin ‘adl, kendisinden hoşnut olunan kimsenin de rızâ masdarıyla nitelendi-rilmesi gibi, “yerin dibine çekilen” anlamında sıfat işlevine sahiptir.

[1742] Rivayete göre bu âyet, haddini bilmez bir edepsizin yanında okununca, “Yerin dibine çekilen su, nacak ve kazmalarla geri getirilebilir!” demiş ve bunun üzerine gözlerindeki ‘su’ kurumuş (göz kuruluğu illetine yakalanmış). Allah’a ve O’nun âyetlerine karşı meydan okumaktan Allah’a sığınırız!

[1743] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Mülk sûresini okursa Kadir gecesini ihya etmiş gibi olur.”