Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
miydi sana?[2646] Gāşiye, “(Oysa üzerlerinden ve ayaklarının altından) azabın ken-
dilerini kapladığı...gün...” [Ankebût 29/55] âyetinin delâletiyle, dehşetleriyle insanları bürüyen belâ yani kıyamet demektir. Bunun, “...yüzlerini ise Ateş kaplamış!” [İbrâhîm 14/50], “... üstlerinde de (Ateş’ten) örtüler vardır.” [A‘râf 7/41] ve “o gün” -yani bürüdüğü gün- âyetlerinin delâletiyle cehennem ateşi olduğu da söylenmiştir.
2. Âyetin Tefsiri
3. Âyetin Tefsiri
“Çalışıp didinmiş (ama boşuna) yorulmuştur.” Cehennem ateşinde, yoru-lacağı işler işlemiştir ki bu işler; yüzlerin, bağlandıkları zincir ve bukağıları sürüklemeleri, deve balçığa dalıp battığı gibi ateşe dalmaları ve birbirini takip edecek şekilde ateşten çıkmak için yukarılara tırmanmaları ve (tekrar) ateşin aşağılarına düşmeleridir. Şu da söylenmiştir: Mâna; “Dünyada pis işler yapıp, bunlardan zevk almış, nasiplenmiş ve artık âhirette bunların yorgunluğuna duçar olmuşlardır!” şeklindedir. Yine mânanın; “Âhirette faydasını göremeyeceği birtakım amellerle uğraşıp, yorulmuştur.” şeklinde olduğu da söylenmiştir ki delili şu âyetlerdir:
* “Çünkü (iyi olduğu zannıyla) yaptıkları her bir amelin üzerine yürü-yüp onu toz-duman etmişizdir.” [Furkān 25/23];
* “Güzel bir iş yaptıklarını zannederken, dünya hayatındaki bütün çalış-maları boşa gidenlerdir.” [Kehf 18/104] ve
* “Bunların amelleri hem dünyada hem de âhirette boşa gitmiştir;...” [Âl-i İmrân 3/22]
[2648] Bunların manastırlarda yaşayanlar (keşişler) olduğu da söylen-miştir; buna göre âyetin anlamı; “Onlar Allah’a huşu içinde ibadet etmiş, aralıksız oruç ve daimi gece ibadetiyle uğraşıp, [boşuna] yorulmuşlardır.” şek-lindedir.
[2649] İfade, sövgü anlamında; ً َِ َא ً َ ِ א َ (O canına yandığımın boşa
çalışıp yorulanları!..) şeklinde fetha ile de okunmuştur.
4. Âyetin Tefsiri
5. Âyetin Tefsiri
şeddeli olarak tusallâ şeklinde okunmuştur.1 Söylendiğine göre; el-mas-lâ, Arapların kazıp da içerisine çokça köz biriktirdikleri ve sonra bir ko-yunu hazırlayıp, tam ortasına gömdükleri çukur demekmiş. Fakat közün üzerinde veya tavada yahut tandırda kızartılana masliyyun (közlenmiş) denmez.
] 2651[ َِ و sıcaklıkta nihaî dereceye ulaşmış” demektir. Tıpkı“ آ
kızgın bir kaynar su arasında [gider gelirler biteviye].” [Rahmân [Bununla]“) آن55/44]) âyetindeki gibi.
6. Âyetin Tefsiri
7. Âyetin Tefsiri
] 2652[ devedikeninin kurumuşu olup öyle bir diken türüdür ki اdeve bunu yaş ve taze olduğu sürece otlar. Fakat kuruyunca ondan sakınır; zira öldürücü bir zehirdir artık. (Nitekim bu anlamda) Ebû Züeyb (r.a.) (v. 28/649) şöyle demiştir:
Hâmile eşekler sulu (taze) devedikenini otlarlarAma uzak dururlar ondan kuruyup solunca
Yine, demiştir ki: Kurumuş devedikenlerine hapsedilmiş [hayvancık]lar; zayıflıktan uyluk kemikleri gözüküyor hepsinin;ayakları kanıyor, süt vermiyorlar!
[2653] Şayet “Hâkka sûresinde “... ne de -bedenî ifrazat dışında- bir yiyecek…” [Hâkka 69/36] âyeti varken, nasıl (burada) “Yiyecekleri yoktur; iğrenç, sert dikenli bir bitkiden başka!” denebilmiş?” dersen şöyle derim: Azabın elvan elvan türleri vardır; azap görenler de tabaka tabakadır. Binae-naleyh, kimi zakkum, kimi bedenî ifrazat, kimi de devedikeni yiyicileridir. “Onlardan her bir gruba ayrı bir kapı tahsis edilmiştir.” [Hicr 15/44]
1 Tuslâ “kendisine ateşin dibi boylatılacak”; tusallâ “her birine ateşin dibi boylatılacak” anlamındadır. / ed.
] 2654[ (ne besler) fiili ya ٌאم َ َ ’un sıfatı olmasına binaen mahal-len merfû‘ ya da ٍ ِ َ ’in sıfatı olarak mahallen mecrûrdur. Bu demektir ki onların yiyecekleri insan yiyeceği türünden bir şey değil; ancak bir tür di-kendir. O diken de devenin bile ihtiyatla otladığı türdendir; yani devenin bile kaçıp, yaklaşmadığı bir tür! Gıdanın iki faydası vardır ki bu dikende ikisi de yoktur: Açlığı giderme ve bedene kuvvet ve semizlik kazandırma. Yahut âyette kastedilen, onlar için asla herhangi bir yiyeceğin olmaması-dır; çünkü kurumuş devedikeni insan şöyle dursun, hayvanlar için bile ‘yiyecek’ değildir; çünkü yiyecek doyuran veya besleyen şeydir ki o, bu ikisinden çok uzaktır. Bu tıpkı senin “Falanca için güneşten başka gölge yok.” demen gibidir ki bununla vurgulu bir şekilde hiç gölge olmadığını kastedersin.
[2655] Söylendiğine göre; Kureyşli inkârcılar; “ ِ َ bizim develerimi-zin otlayıp beslendiği bir şeydir [fena sayılmaz hani]!” demişler; bunun üze-rine “Ki ne besler [ne de açlık giderir]!” âyeti inmiştir. Dolayısıyla, [bu ifade] şu iki durumun dışında değildir: Ya onların bununla yalanlama ve karşı tarafı küçük düşürme çabası gütmelerine binaen [mezkûr cehennem yiyece-ğinde] besleme ve doyurma vasfı bulunmadığı belirtilerek, sözleri redde-dilmektedir [ki açık olan budur] ya da durumu doğrulayıp, kabullenmiş ol-maktadırlar; buna göre de mâna; “Onların yiyeceği sizin bildiğiniz türden bir devedikeni değildir: beslemeyen ve açlığı gidermeyen bir devedikeni türüdür!” şeklinde olur.
8. Âyetin Tefsiri
9. Âyetin Tefsiri
10. Âyetin Tefsiri
11. Âyetin Tefsiri
sın o nimetin güzelliğini.” [Mutaffifîn) 83/24] âyetindeki gibi. Yahut “nimet-lere gark olmuştur” anlamında.
[2657] Kendilerine sağladığı şeref ve sevabı gördüklerinde [dünyada işle-dikleri] amellerinden ötürü memnun olmuşlardır.
] 2658[ א (yüksek) yani mekân veya kıymet itibariyle yüksek.
] 2659[ ُ َ ْ َ “Ey muhatap! İşitmezsin” veya “O yüzler[in sahipleri] işit-mezler.”1 “Boş söz…” yani lakırdı veya lakırdı barındıran söz yahut boş boş konuşan bir nefs (kişi).2 Zira cennettekiler hikmet dışında ve kendilerini daimî nimetlerle rızıklandırması sebebiyle Allah’a hamdetme dışında hiçbir şey konuşmazlar. Meçhul sîgayla, Tâ’lı ve Yâ’lı olarak [lâ tusme‘u - lâ yusme‘u] da okunmuştur.3
12. Âyetin Tefsiri
tedir ki benzeri ٌ ْ َ ْ َ ِ َ ... (“...[işte o zaman] ne getirdiğini bilir herkes...”4 [Tekvîr 81/14] âyetidir.
13. Âyetin Tefsiri
konusu olup bu da mümin; Rabbinin kendisini malik kıldığı tüm saltanat ve nimetleri oturduğu kanepeden görsün diyedir. Bunun “kendileri için yüksel-tilmiş olan...” anlamına geldiği de söylenmiştir ki bu da herhangi bir şeyle ilgili olarak “Onu yükseltti” anlamındaki habeehu kullanımından gelmektedir.
14. Âyetin Tefsiri
muş bulurlar; istemeye bile ihtiyaç duymazlar. Yahut içmek için hazırlanmış olarak pınarların kenarlarına konulmuş demektir. kelimesiyle; küçük ve büyük arasında orta ölçekli olacak şekilde büyük ölçülerden arınmış kadehler anlamının kastedilmesi de caizdir. Tıpkı “Gümüşî kristallerle... ki onu türlü biçimlere sokarlar (ihtiyaca göre ölçüp düzenlerler)” [İnsan 76/16] âyetindeki gibi.
15. Âyetin Tefsiri
da) üzerine uzanıp yatılacak yastıklardır ki kişi ne zaman oturmak isterse bir mindere oturup, diğerine yaslanır.
16. Âyetin Tefsiri
çaklı kaliçeler olduğu da söylenmiştir ki [her iki durumda da kelime] zirbiyyetun kelimesinin çoğuludur. 1 Tâ, ilkinde muhatap, ikincisinde müennes gâip Tâ’sıdır. / ed. 2 müennes olduğu için müennes bir kelime takdir etmiş. / ed.3 Buna bağlı olarak, َ
ِ de merfû‘ olur; yani “Orada hiçbir boş söz işitilmez.” / ed.4 Müfret nefsun kelimesi de “kişi” anlamına gelmekle birlikte, bütün fertler kastedilmiştir. / ed.
[2665] “Serilmiş” yani döşenmiş veya oturulacak yerlere dağıtılmış.
17. Âyetin Tefsiri
edenin takdiri olduğuna delâlet eden ve hikmetle iş yürüten birinin tedbiri bulunduğuna şahitlik eden, tuhaf bir yaratılışla “nasıl yaratılmış?!” Çünkü Allah deveyi ağırlıklarla birlikte doğrulup kalkabilecek ve bu ağırlıkları çok uzak beldelere taşıyabilecek şekilde yaratmış ve onu yere çöküp, yakından ve kolayca yüklenmeye ve yüklendiğiyle birlikte kalkıp doğrulmaya uygun kılmıştır. Hiçbir zayıfa zorluk vermeyecek ve hiçbir küçüğe engel çıkarma-yacak vaziyette yularlarıyla onu yedecek herkese boyun eğdirip, hizmetine sunmuştur. Onu ağırlıkları taşıyabilmesi için uzun boyunlu yaratmıştır.
[2667] Rivayete göre; bilgelerden biri deveyi ve onun emsalsiz yaratılı-şını bahis konusu yapmıştı ki bu kişi hiç deve olmayan beldelerde yetişmiş biridir. Bu zât bilâhare iyice düşünüp şöyle demişti: Bunlar muhtemelen uzun boyunludurlar. Allah onların ‘kara gemisi’ olmalarını murat ettiği için, onları on gün ve daha fazlasını kaldırabilecek şekilde susuzluğa katla-nacak hâlde dayanıklı kılmış, arazi ve sahralarda biten ve diğer hayvanların yiyemeyeceği türden olan her bitkiyi otlayacak şekilde yaratmıştır.
[2668] Sa‘îd b. Cübeyr’in (v. 94/713) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kadı Şüreyh’e (v. 80/699) rastladım; kendisine “Nereye böyle?” dedim. “Mezbeleye (veya Kûfe’de Künâse denen yere)” dedi. “Orada ne işiniz var?” dedim. “Devenin nasıl yaratıldığına bakacağım.” dedi.”
[2669] Şayet “Aralarında herhangi bir münasebet yokken devenin gök, dağlar ve yerle birlikte konu edilmesi nasıl güzel düşmüş olabilir?” dersen şöyle derim: Arapların bakışı açısından bu nesneler onların vadilerinde ve vahalarında bir intizam bulmuştur. Böylece onların nazarında intizam bul-ması hasebiyle Kur’ân da bunları intizamlı bulmuştur. “Deveden maksat buluttur.” iddiasında bulunan kişiyi bu söyleme iten; bu ikisi arasında mü-nasebet kurma isteğinden başka bir şey değildir. Belki de bu kişi; ğamâm, muzn, rabâb, ğaym, ğayn vb. bulut isimlerinin içerisinde “deve” isminin de yer aldığını kastetmemiştir; sadece, kendi şiirlerinde çokça yer aldığı şekliy-le bulutun deveye teşbih edildiği görüşündedir de böylece teşbih ve mecaz tariki üzere “deve” ile (gerçekte) bulutun kastedilmesini caiz görmüştür.
18. Âyetin Tefsiri
bir yükseltilişle “yükseltilmiş?”
19. Âyetin Tefsiri
den oynamadan dimdik duruyorlar.
20. Âyetin Tefsiri
olacak şekilde “dümdüz yayılmış?” [2673] Ali b. Ebû Tâlib (r.a.) [her dört fiili de] fâ‘il sîgasıyla ve zamir Tâ’sı
ile setahtu, nasabtu, rafa‘tu, halâktu şeklinde okumuştur ki buna göre cüm-leler fe‘altuhâ (Onu [nasıl] yaptım!) şeklinde takdir edilmiş ve mef‘ûl zamir-leri hazfedilmiş demektir. Rivayete göre; Harun er-Reşid (v. 193/809) de şeddeli olarak suttıhat okumuştur.
[2674] Mâna şudur: Yaratıcı’nın kudretine tanıklık eden şu mahlûkata bakmıyorlar mı ki bu sayede O’nun yeniden diriltmeye muktedir oluşunu inkâr etmeseler ve Peygamber’in uyarmasına kulak verseler ve Allah’a iman edip, O’nun karşısına çıkmak için hazırlık yapsalar? Demek ki (bunlara) bakmıyorlar!
21. Âyetin Tefsiri
bakmaması ve öğüt almaması asla seni mahzun etmesin! “Sen sadece bir öğüt vericisin.” Nitekim “Sana düşen, sadece iletmektir.” [Şûra 42/48] âye-tinde de böyledir.
22. Âyetin Tefsiri
Tıpkı “Sen, onların başına dikilmiş bir ceberut değilsin!” [Kāf 50/45] âyetin-deki gibi.
[2677] Denilmiştir ki ُِْ َ ُ -kelimesi Temîm kabilesinin lugatında fet ا
halı ط ile ُ َ ْ َ ُ şeklinde imiş ki dayanağı da seytara fiilinin onlara göre ا(“havale etti; başına dikti” anlamında) geçişli bir fiil olması imiş.1 Nitekim Arapların teseytara (üstlendi; başına dikildi) demeleri bunun delilidir.
24. Âyetin Tefsiri
olmadığı belirtiliyor.] / ed.
[2678] “Yalnız; yüz çeviren...” cümlesi munkatı‘ (kopuk; istisna kılındığı kategorinin cinsinden olmayan) bir istisnadır; yani “Sen onların üzerinde bir müstevli değilsin; lâkin onlardan kim yüz çevirerek “inkâr ederse” (bilmeli-dir ki) velâyet ve kahredici güç Allah’a mahsustur. Dolayısıyla O, bu kim-seyi cehennem azabı demek olan “en büyük azaba çarptıracaktır.” “Yalnız” ifadesinin; [yukarıdaki] “Sen öğüt vermene bak.” âyetinden istisna olduğu da söylenmiştir; yani “Sen öğüt vermene bak! Ancak iman etmesinden ümit kes-tiğin; yüz çevirip en büyük azaba müstahak hâle gelen kimse hariç (buna öğüt verme)!” demek olup bu ikisi arasında kalan kısım ara cümledir.
[2679] Tembih üzere [ve şaz kıraat olarak] e-lâ men tevellâ… (Dikkat edin! Kim yüz çevirir ve inkâr ederse, Allah onu en büyük azaba çarptıracaktır) şeklinde de okunmuştur.
[2680] İbn Mes‘ûd kıraatinde fe-innehû yu‘azzibuhû (O bunu kesinlikle azaba çarptıracaktır!) şeklindedir.
25. Âyetin Tefsiri
iyyâbehum okumuş olup bu kıraat, iyâb kökünden fey‘ale kalıbındaki eyye-benin [evyebe] mastarı olan fiy‘âlen vezninde olduğu şeklinde -yahut evvebe-den gelecek şekilde aslı fi‘‘âlen kalıbındaki ivvâben şeklinde- açıklanabilir ki bu tıpkı aslı divvân olan dîvân gibi îvâben iken daha sonra ona, (asılları sey-vidun - meyvitun olan) seyyidun ve meyyitun kelimelerine yapılan (morfolojik) işlemin aynısı yapılmıştır.1
[2682] Şayet “Zarfın (א Bize) öne alınmasının anlamı nedir?” dersen / إşöyle derim: Bunun anlamı tehdidi şiddetlendirmektir; yani dönüşleri, is-tediğini zorla da olsa yaptırabilen, cezalandırmaya muktedir Zât’adır.
26. Âyetin Tefsiri
ipliğe her şeyin hesabını sorar! Buradaki “gereklilik” hikmet itibariyle bir gerekliliktir.
[2684] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Gāşiye sûresini okursa, Allah onu kolay bir hesaba çekecektir.”
1 Sarf kaynaklarında bu işlem, kad sebakat ihdâhumâ bi’s-sukûni ‘ale’l-uhrâ (biri sâkin olarak diğerinin önüne geçti) şeklinde ifade edilmekte olup bu kurala göre birincisi sâkin, ikincisi harekeli olacak şekilde Vav ve Yâ peş peşe geldiklerinde Vav, Yâ’ya dönüşüp, şeddelenir. / çev.