Fecr SûresiKeşşâf Tefsîri

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

“Teneffüs ettiğinde sabah hakkı için!” [Tekvîr 81/18] âyetlerindeki gibi [bura-da da] sabaha yemin edilmiştir. Bununla sabah namazına yemin edildiği de söylenmiştir.

2. Âyetin Tefsiri

“Yemine konu olanlar arasında [sadece] ‘on gece’ ( ٍ אلٍ lâfzının nekire (وkılınmasının durumu nedir?” dersen şöyle derim: Çünkü o geceler (diğer) gece türleri arasından özel geceler olup “on gece” olarak o gecelerden bir cüzdür [dolayısıyla nekire gelmesi azlık ifade eder]. Yahut diğer gecelere ait olma-yan bir faziletle özgünleşmiş gece olmalarıdır [ki, bu durumda da nekire gelmesi azamet ifade eder]. Şayet “O hâlde bilinen, tanınan geceler olmaları sebebiyle, mâhutluk anlamı veren Lâm-ı ta‘rifle ma‘rife kılınması gerekmez miydi?” dersen şöyle derim: Eğer bu [dediğin] yapılsaydı, bu lafız nekirede yer alan üstünlük anlamını tek başına ortaya koyamazdı. Bir de sözün bilmece ka-bilinden ve kapalı olmaktan uzak kalması için, Lâm harflerinin bir cinsten olması daha güzeldir.

3. Âyetin Tefsiri

gecenin çift ve tek olanları kastedilmektedir. Bu on gecenin çiftinin kurban kesme günü, tekininse dokuzuncu gün olması sebebiyle arefe günü olması da caizdir. Çift olansa onuncu gündür. Nitekim Peygamber’in (s.a.) ‘çift’i ve ‘tek’i bu şekilde tefsir ettiği rivayet edilmiştir [ Ahmed b. Hanbel, III, 327].

[2688] “Çift ve tek”in ne olduğu hususunda insanlar pek çok şey söyle-miş; hatta bu ikisine yakışacak türden her şeyi kapsama dâhil etmişlerdir ki uzak durulması gereken faydasız bir şeydir!

4. Âyetin Tefsiri

[2689] Özel gecelere yemin edilmesinin ardından, bu sefer genel an-lamda geceye yemin edilmiştir. “Geçip gideceği sıra” ifadesi, “Dönüp geldi-ğinde1 geceye yemin olsun ki…” [Müddessir 74/33] ve “Kararmak üzere iken gece hakkı için!” [Tekvîr 81/17] âyetlerine benzemektedir.

[2690] ( ِ Vav’ın fethasıyla (ا ْ َ şeklinde de okunmuş olup2 bu ikisi واsayı bildirme hususunda iki lugat olup ُ ْ َ ُ ve ا ْ

ِ -lafız (mütebahhir âlim) اlarına benzerler. Fakat “eksiltmek” anlamında sadece kesreli (vitr) kullanı-lır. Vav’ın fethası ve Tâ’nın kesresiyle ve’l-vetiri şeklinde de okunmuştur ki bu kıraati Yûnus b. Habîb (v. 798), Ebû Amr’dan (v. 771) rivayet etmiştir. Ve’l-fecrin ve’l-vetrin ve yesrin şeklinde tenvinli de okunmuştur ki bu tenvîn, “lafzı serbest kılma” (terennüm) harfinden (Vav, Yâ ve Elif’ten) bedel getiril-miştir. İbn Abbas’ın izâfet ile ve leyâli ‘aşrin okuduğu rivayet edilmiştir ki ve leyâli eyyâmin ‘aşrin (Ve on günün gecelerine yemin olsun!) anlamını kastetmiş olmaktadır. ى ِ ْ َ fiilinin Yâ’sı, geçiş esnasında onun yerine kesre ile yetinilerek hazfedilirken, vakfetme esnasında bu Yâ kesre ile birlikte hazfedilir. ي ِ ْ َ ’nin “Kendisinde yürüneceği sıra geceye...” anlamına geldiği de söylenmiştir.

5. Âyetin Tefsiri

[2691] “Aklı başında biri için yemine” yani yemin edilmeye “değer bir şey vardır, değil mi bunlarda?!” Yani kendisine yemin ettiğim şeylerde?! Allah Teâlâ bununla; “Akıl sahibinin, bu şeylere yemin edilmesine tazim göstermesi yaraşık almaz mı?” veya “Benim bu şeylere yemin etmemde, akıl sahibi için bir yemin değeri yok mu?” yani “Bu, hakkında yemin edilen şeyin, bunun gibisiyle pekiştirileceği büyük bir yemin değil mi?” demek istemektedir.

] 2692[ ُ ِْ akıl demektir”; çünkü akıl insanı koruyup, onun gereksiz“ ا

şeylerin tuzağına düşmesini engeller. Nitekim aklın ‘akl (fren) ve nühyet (yasakçı) diye isimlendirilmesi de (sahibini) zaptedip engellemesi sebebiyle-dir. Akıl “zapt etme” anlamına gelen אء אةُ kökünden ا َ َ -diye de isimlen اdirilmiştir. Ferrâ (v. 207/822) demiştir ki “Kişi nefsini ezip, kontrol altına aldığında onun için innehû le-zû hicrin (Gerçekten akıl sahibi.) denir.”

[2693] Yemine konu olan şey hazfedilmiş olup “Rabbinin nasıl yaptı-ğını bilmiyor musun Âd’ı;” âyetinden “Senin Rabbin de şaklattıkça şak-latmıştı üzerlerinde azap kamçısını!..” [Fecr 89/6-13] âyetine kadarki kısmın delâletiyle “Mutlaka azaba uğrayacaklardır!” ifadesidir.1 Müfessir; َ َ َ ,kıraatini değil (geceye, hani dönüp gelir ya) إذْ أدْ َ -şeklin (…dönüp geldiğinde geceye) إذَا دَ

deki kıraati esas almaktadır. / ed.2 Bu cumhurun kıraati olup müfessirin Hamza, Kisâî ve Halef ’in kesreli kıraatini tercih ettiği anlaşılmak-

tadır. / çev.

6. Âyetin Tefsiri

6. Rabbinin nasıl yaptığını bilmiyor musun Âd’ı;

7. Âyetin Tefsiri

mektedir; tıpkı Hâşim oğullarına Hâşim dendiği gibi. Sonraları bunların en öncekilerine, atalarının adıyla isimlendirilmek üzere Âd-ı Ûlâ (İlk Âd)1 ve İrem denmiştir. Bunlardan sonra gelenlere de Âd-i Ahîre (Sonraki Âd) denmiştir. İbnu’r-Rukayyât şöyle demiştir:

[Öyle bir adam ki] ilk atalarının kurduğu kadim bir şerefi devralmış, Âd’ı, Âd’dan önce de İrem’i yakalamış [şerefte]!

Buna göre, אد إرم ifadesindeki İrem, Âd’ın atf-ı beyanı olup bunların eski -İlk Âd kavmi- olduğu bildirilmektedir.

[2695] İrem’in onların beldesi ve bulundukları topraklar olduğu da söy-lenmiştir ki İbn Zübeyr’in (v. 73/692) izāfet üzere bi-‘âdi irame (İrem’li Âd’a...) şeklindeki kıraati buna delildir. Buna göre cümle “İrem halkının Âd’ına...” şeklinde takdir edilir ki benzeri “Bulunduğumuz kente [yani halkı-na] sor!” [Yûsuf 12/82] âyetidir.

[2696] İrem lafzının ister kabile ister yer ismi olsun; gayr-i munsarif ol-ması, ma‘rifelik ve müenneslik sebebiyledir. Hasan-ı Basrî ... َאدَ ارَم َ ِ ... şeklin-de; ikisini de fetha ile okumuştur. Râ’nın sükûnu ve Hemze’nin fethası ile ْ şeklinde de okunmuştur. Tıpkı [Kehf 18/19’daki] ارْمَ כُ

ِ رِ َ ِ kelimesinin, Râ’nın sükûnu ile ْ כُ

ِ رْ َ ِ okunduğu gibi. ارم’in, אد ا a muzâf kılınma esasına’ذات göre ... ِאد ِ אدٍ ارَمِ ذاتِ ا َ ِ şeklinde de okunmuş olup İrem lafzı “alâmet” anlamı-na gelir; “sütunlu alâmetler halkı olan Âd’ı” demektir ki buna göre, אد ذات ا(sütunlu) lâfzı şehrin ismi olmaktadır. Yine, bi-‘âdin eramme zâte’l-‘imâdi şeklinde de okunmuş olup “Allah o sütunlu şehri çürümüş; un ufak olmuş hâle getirdi!” demek olur ki bu durumda [eramme fiili, öncesindeki] כ fiil] رcümlesin]den “bedel” düşer.2 אد ا ifadesi bir kabilenin sıfatı (sütunlu) ذات olduğunda ise bu, onların sütunlu bedevi halklar veya boylarının sütun-lara benzetilmesine binaen uzun cüsseli kimseler oldukları anlamına gelir. Arapların, uzun boylu adam için raculun mu‘ammedun ve raculun ‘umuddânun demeleri de bundandır. İfadenin, yüksek bina sahipleri anlamına geldiği de söylenmiştir. “Sütunlu” kelimesi bir beldenin ismi olduğunda ise bu, o beldenin sütunlar diyarı olduğu anlamına gelir. 1 Bkz. Necm 53/50-51. / çev.2 “Rabbinin Âd’ı nasıl yaptığını, o sütunlu şehri nasıl un ufak ettiğini görmedin mi?” şeklinde. / çev.

[2697] Rivayete göre; Âd’ın Şeddâd ve Şedîd isimli iki oğlu varmış. Bun-lar saltanat sürüp, ezici güç sahibi olmuşlar. Daha sonra Şedîd ölünce saltanat işi tek başına Şeddâd’a kalmış. Şeddâd dünyaya hâkim olmuş; dünya kralları onun buyruğuna girmiş. Derken, Şeddâd cennetten bahsedildiğini duyunca “Ben de onun bir benzerini yaparım!” demiş ve dokuz yüz yıllık ömrünün üç yüz senesinde İrem (bağlarını) Aden çöllerinin birinde inşa etmiş. Bu, köşkleri altın ve gümüşten, sütunları ise zebercet ve yakuttan mamul büyük bir şehir olup içinde envâ-i çeşit ağaç ve devamlı akan ırmaklar varmış. Niha-yet şehrin inşası tamamlanınca, memleketinin halkıyla birlikte orayı gezmeye gitmiş. Şehre bir gün, bir gecelik yürüme mesafesi kalınca Allah üzerlerine gökten uğultulu bir ses göndermiş ve helâk olmuşlar. Rivayete göre Abdullah b. Kılâbe [kaçan] devesini aramaya çıkmış. Derken, o beldeye tesadüf etmiş ve oracıkta gücünün yettiği ne varsa taşımış. Onun bu haberi Mu‘âviye’ye ulaşınca onu yanına çağırtmış, o da durumu kendisine anlatmış. Mu‘âviye (v. 60/680) Kâ‘b[u’l-ahbâr]’a (v. 32/653) haber salıp çağırmış ve bunu kendisine sormuş. O da “O belde sütunlu İrem şehridir. Senin devrinde1 Müslümanlar-dan mavi gözlü, kısa boylu; kaşında ve ökçesinde ben bulunan kızıl bir adam devesini aramak üzere çıkıp oraya girecek!” dedikten sonra, İbn Kılâbe’yi gö-rünce; “Vallahi, işte bu o adam!..” demiş.

8. Âyetin Tefsiri

“benzeri yaratılmamıştı.” İçlerinde dört yüz arşın2 uzunluğunda adamlar varmış! (Bu iri cüsseli adamlar) bir kaya parçasına varıp, onu yüklenir ve getirip bir kabilenin üzerine bırakmak suretiyle onları helâk ederlermiş. Ya-hut mâna; “Şeddâd’ın şehrinin bir benzeri bütün dünya şehirleri içerisinde yaratılmamıştı.” şeklindedir.

[2699] İbn Zübeyr (v. 73/692) “Allah o şehrin bir benzerini daha yarat-mamıştır.” anlamında lem yahlûk mislehâ okumuştur.

9. Âyetin Tefsiri

ler edinen (Semûdluları…) Bunun benzeri “Dağlara ustaca evler oyuyorsu-nuz!” [Şu‘arâ 26/149] âyetidir. Söylendiğine göre [inşaat için] dağları, kayaları ve mermerleri ilk yontanlar Semûdlular imiş; tamamı taştan bin yedi yüz şehir yapmışlar.1 Muhtemelen, Mu‘âviye’nin valiliği döneminde. / ed.2 1 arşın 45 - 50 cm ise, 400 arşın yaklaşık 200 m. olmaktadır! / ed.

10. Âyetin Tefsiri

kurdukları çadırların çokluğu sebebiyledir. Yahut -kızının kuaförüne (mâşi-ta) ve (Hz.) Asiye’ye yaptığı gibi- kazıklarla işkence ettiği içindir.1

11. Âyetin Tefsiri

11. Ki ülkelerinde iyice azmışlardı.

12. Âyetin Tefsiri

bunun yergi ifade edecek şekilde mahallen mansūb olmasıdır;2 ancak ُ ُ ا ْ َ َ َ ِ şeklinde bir isim cümlesi takdir (!Onlardı ülkelerinde iyice azanlar) اetmek üzere merfû‘ olması da, mezkûr Âd, Semûd ve Firavun kavimlerinin sıfatı olmak üzere mecrûr olması da caizdir.

13. Âyetin Tefsiri

[2703] [Mecazi olarak] “Kamçıyı peş peşe üzerine indiriverdi; örtüverdi; bürüyüverdi!” denir. “Kamçı” diye zikredilmesi, Allah’ın âhirette onlar için hazırladığına kıyasla, dünyada başlarına getirdiği büyük azabın, diğer azap-lara kıyasla kamçı mesabesinde kalacağına işarettir. Amr b. Ubeyd Rahi-mehu’llāh’ın (v. 144/761) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “ Hasan-ı Basrî bu âyete geldiğinde: ‘Allah katında nice kamçılar vardır; işte Allah onları bu kamçılardan biriyle yakalayıvermiş!..’ demiştir.”

14. Âyetin Tefsiri

(Onu gözetledi.) fiilinin mif‘âl veznidir. Tıpkı vakatehû (Ona vakit belirledi.) fiilinden mîkāt dendiği gibi. Bu ifade Allah’ın asileri cezalandırmak için bek-lemesi ve onların Allah’ı atlatamayacakları hususunda temsilî bir anlatımdır.

[2705] Rivayete göre Araplardan birine, “Rabbin nerede?” diye sorul-muş da “Gözetleme kulesinde!” demiş.

[2706] Yine rivayete göre; Amr b. Ubeyd Rahimehu’llah bu sûreyi za-limlerden birinin yanında okuyup, sonunda bu âyete gelince; “Beyefendi! Rabbiniz gerçekten gözetleme kulesinde bekliyor!” demiş. Amr, ona böyle seslenmekle bu zâtın da âyette tehdit edilen zorbalardan biri olduğunu ima etmekte idi… Bravo vallahi!.. Emdiği süt helâl olsun!.. İçinde nasıl bir yırtı-cı aslan yatıyormuş ki karşı çıkışıyla zalimleri hırpalayabilmiş, hüccetleriyle tutku ve bid‘at adamlarını pıstırmış!.. 1 Bu “kazık”ların Mısır medeniyetinin başat unsuru olan piramitlerle ve dikilitaşlarla alâkası aşikârdır. / ed.2 Arap övgü ve yergide mübalağa kastederken fetha i‘râb kullanır. / çev.

16. Âyetin Tefsiri

[2707] Şayet “‘Gelelim şu insana...’ âyeti ne ile irtibatlıdır?” dersen şöyle derim: “Çünkü senin Rabbin gözetlemektedir.” âyetiyle irtibatlıdır. Âdeta şöyle buyrulmaktadır: Allah insandan sadece itaat ve âkıbeti için koş-turma istiyor ve isyankârı cezalandırmak için [pusuda] bekliyor! Ama gelge-lelim şu insan bunu istemiyor ve gelip geçici dünya hayatından ve onun zevk ve nimetlerinden başka bir şeyi önemsemiyor.

[2708] Şayet “... ر ه ا א إذا אن ا א âyetiyle ...ه ا א إذا א âyeti nasıl وأbirbirine denk olabilmiş? Zira denkleştirmenin gereği, iki א (ama / gelelim) اlafzından sonra gelen iki şeyin mütekabiliyet arz etmesidir. Meselâ; ‘İmdi, insan çok nankördür; melek ise, onun tabiatında teşekkür etmek vardır. Gelelim Zeyd’e, ona iyilik edersen, o da sana iyilik eder; ama kötülük eder-sen o da sana kötülük eder.’ dersin.” dersen şöyle derim: [İkincisi]1 ve emmâ hüve izâ me’btelâhu Rabbuhû (Onun, Rabbinin onu sınaması durumun-daki hâli ise) şeklinde farz edilmesi itibariyle denk olmaktadırlar. Şöyle ki ِ َ َ ل ر أכْ (‘Bana Rabbim değer vermiş!’ diyor.”) ifadesi, mübtedâ olan אنُ ل) .ın haberidir’ا ’nun başına) Fâ gelmesi de א ّ da şart anlamı olması’أsebebiyledir. Mübtedâ ile haber arasına girmiş olan zarf ise sonraya bırakıl-ma hükmünde olup “İmdi, insanoğlu [nimetlerle] sınanırken ‘Rabbim bana değer vermiş.’ der.” buyrulmuş gibidir. Buna göre ikinci ل ’nun da, var kabul edilen mübtedânın haberi olması gerekir.

[2709] Şayet “Nasıl oluyor da, rızkın bol ve ölçülü verilmesiyle ilgili her iki durum da ‘deneme’ diye adlandırılabilmiş?” dersen şöyle derim: Çünkü her ikisi de kul için birer imtihandır. Şöyle ki rızık ona bol bol verilince şükür mü yoksa nankörlük mü edeceği; rızkı ölçüle biçile verildiğinde ise sabır mı sabırsızlık mı göstereceği sınanmış olur. Böylece her iki durumdaki hikmet de aynıdır. Tıpkı “Sınamak için, şer ile de hayır ile de sizleri deniyo-ruz.” [Enbiyâ 21/35] âyetindeki gibi.

[2710] Şayet “(Bir önceki âyetin nazmına uygun olarak) ‘ona değer verip rahat bir yaşam sunduğunda’ buyurduğu gibi ‘...onu önemsemeyip, rızkını ölçüp biçerek verdiğinde’ buyurması gerekmez miydi?” dersen 1 Yani …ه א ا א إذا אن âyeti Çünkü bunda وأ veya ona râci bir zamir- yoktur; müfessir bu zamiri- ا

takdir etmektedir. Âyette; iki insan değil, ‘insan’ denilerek aynı insanların -yani Mekkelilerin- iki çelişik durumu karşılaştırılmaktadır. / ed.

şöyle derim: [Gerekmezdi;] çünkü nimetin bol bol verilmesi, Allah’ın, kar-şılıksız olarak fazladan nimet bahşetmesi sebebiyle kuluna bir ikramıdır; rızkın ölçüle biçile verilmesi ise o kul için bir önemsemeyiş değildir; çünkü fazladan vermenin ihlâl edilişi bir önemsememe değil, aksine değer verme-nin terk edilişidir. Efendinin kölesine değer verdiği de onu önemsemediği de olur. Ama bazen; ona ne ‘değer vermesi’ ne de ‘önemsememesi’ ikisi de söz konusu olmaz. Meselâ Zeyd sana bir hediye verdiğinde “O hediye ver-mekle bana değer verdi.” dersin. Fakat sana hediye vermediğinde “O beni önemsemedi, bana değer vermedi.” diyemezsin.

[2711] Şayet “Âyette ‘... ona değer verip...’ buyrularak, o insanın değerli olduğu doğrulanıp ispatlandıktan sonra, onun ‘Bana Rabbim değer vermiş’ demesi yadırganmakta ve kişi bu sebeple yerilmektedir. Tıpkı ‘Rabbim beni hiç önemsememiş!’ demesi yadırganıp, bu yüzden yerildiği gibi…” dersen şöyle derim: Bunun iki cevabı vardır: 1) Allah’ın onun; “Bana Rabbim de-ğer vermiş” sözünü yadırgayıp buna binaen onu yermesinin sebebi, o kişi-nin bu sözü Allah’ın doğrulayıp, sabit kılmasının aksini kastederek söylemiş olmasıdır. O, şunu kastetmektedir: Allah kendisine ne verdiyse, ona değer verdiği ve kendi âdetlerince övünmeleri ve kendilerine göre üstün değerli oluşları sebebiyle hak ettiği ve şartlarını oluşturduğu için vermiştir. Tıpkı “(Peki bu çağrıya Kārun ne cevap verdi?) ‘Bu (zenginlik) bana tamamen bendeki bir bilgiden ötürü verildi!..’ dedi...” [Kasas 28/78] âyetindeki gibi. Oysa Allah bunu ona tamamen bir lutuf olarak (fazladan); onun o verile-ni gerektirecek hiçbir şeyi olmaması ve övündükleri; değerliliğin o sayede kazanıldığı görüşünde oldukları soy sopun ötesinde, Allah’ın sırf kendisine değer verdiği takvâ gibi herhangi bir geçmişi bulunmamasına rağmen ver-miştir. 2) Yadırgama ve yergi o kişinin, “Rabbim beni hiç önemsememiş!” sözünün siyakına uygun biçimde sevk edilmiştir; yani Allah ona fazladan -lutuf olarak- bir hayır bahşedip değer verdiğinde, Allah’ın bu fazladan ve-rişini ve ikramını itiraf eder. Fazladan vermediğinde ise, bu fazladan -lut-fen- bağış yapmanın terk edilişini, bir değersizlik olmamasına rağmen “de-ğersizlik” diye isimlendirir. “... ona değer verip...” derken “değer verme”nin zikredilmesi de bu yorumu desteklemektedir.

] 2712[ ر (fiili) hem şeddesiz hem de şeddeli okunmuştur. ِ َ َ ِ ve أכْ َ א َ أfiillerinin [sonundaki mütekellim] Nûn’u da, geçişte ى’yı terk edip, kesre ile yetinen kimseler tarafından, duruşta sükûn ile okunmuştur.1 1 Sırf geçiş hâlinde Nâfi‘ ve Ebû Ca‘fer; keza ikinci okuyuşta Ebû Amr ى’yı sabit kılarak; Bezzî ve Ya‘kub

ise hem duruşta hem geçişte ى’yı sabit kılarak okurlarken, cumhur her iki durumda da ى’yı sakin oku-muşlardır. / çev.

17. Âyetin Tefsiri

menedilmekte ve ardından şöyle buyurmuş gibi olmaktadır: Bilakis burada o (insanın söylediği) sözden daha şeriri yatmaktadır ki o da Allah’ın onlara çokça mal ikram etmesine karşılık, araştırarak ve iyilikle yetime ikramda bulunma ve ailesini yoksulu yedirmeye teşvik etme adına, o mal hususunda kendilerine lâzım geleni ödemeyip, o malı davarlar gibi yemeleri ve mala tutkuyla bağlanıp, cimrilik etmeleridir!

] 2714[ ن כ ve sonrasında gelenler Yâ ile de Tâ ile de okunmuştur.1

18. Âyetin Tefsiri

rinizi teşvik etmiyorsunuz! İbn Mes‘ûd kıraatinde ise (müfâ‘ale) el-muhâdda kökünden gelecek şekilde Tâ’nın zammesiyle ve lâ tuhâddûne şeklindedir.

19. Âyetin Tefsiri

o da helâl ve haramı bir araya toplamaktır. Nitekim Hutay’e (v. 678) şöyle demiştir:

Kınamanın, sahibinin peşini bırakmayacağı bir lemm3 olacaksa [yiyişim](Lokmaları) öğüten şu azı dişlerini kutsamasın Rahmân (Allah)!..

Yani “Kendi nasipleriyle başkalarının nasiplerinden oluşan mirası birbiri-ne katıp yiyorlar!” Söylendiğine göre kadınları da, çocukları da mirasçı say-mıyor; onların mirasını kendi miraslarına katarak yiyorlarmış! Âyetin “Onlar bilerek, ölen zalimlerin (dünya malı olarak) biriktirdiklerini yerler de böylece yeme konusunda helâli, haramı bir tutarlar!” anlamına geldiği de söylenmiş-tir. Malı alınteri dökmeden kolayca elde edip, onu ölçüsüz ve arsızca harcayan ve tembel vârislerin yaptığı gibi, canının çektiği rengârenk yiyecek, içecek ve meyveleri löpür löpür yiyen mirasçının yeriliyor olması da caizdir.

20. Âyetin Tefsiri

17. Yoo!.. Asıl, kendileri yetime değer vermiyorlar! / Yoo!.. Asıl, siz yetime değer vermiyorsunuz! 18. Birbirlerini, düşkünü doyurmaya teşvik etmiyorlar! / Birbirinizi, düşkünü doyurmaya teşvik etmiyor-

sunuz! 19. Hak-hukuk gözetmeden miras yiyorlar! / Hak-hukuk gözetmeden miras yiyorsunuz! 20. Mala karşı aşırı bir sevgi besliyorlar! / Mala karşı aşırı bir sevgi besliyorsunuz! / ed.

2 Müfessirin sülâsî kıraati (ن ُ .tercih ettiği anlaşılmaktadır. / ed (و 3 Helâl - haram ayırmayan bir yiyiş. / çev.

[2717] “(Mala karşı)” hukuku (malın zekâtını, öşrünü vs) esirgeyerek, aşırı bir hırsla ve çok şiddetli “aşırı bir sevgi (besliyorsunuz)!”

21. Âyetin Tefsiri

21. Ama!.. Arz peş peşe sarsılıp paramparça olduğunda,

22. Âyetin Tefsiri

geldiğinde...

23. Âyetin Tefsiri

ders alır insanoğlu; ama ne fayda sağlar ki bu ders ona?!] 2718[ -ifadesiyle bunlar, yaptıkları işten menedilmekte ve fiil (Ama) כَ

leri yadırganmaktadır. Daha sonra, Allah Teâlâ tehdidi getirip, pişmanlığın fayda vermeyeceği bir vakitte onların gerekeni yapmadıklarından ötürü ya-kınmalarını konu etmektedir.

[2719] “İşte o gün” ifadesi “Arz paramparça olduğunda” ifadesinden be-deldir. Bu ikisini (اذا ve ) nasbeden âmil כ (bir bir hatırlar) fiilidir. دכא Peş peşe parçalandığında” demektir ki bunun örneği Arapların; “Onu“ دכאkonu konu, tek tek, ayrıntılı olarak hesap ettim.” demeleridir; yani yeryü-zünün parçalanması tekrarlanmış ve nihayet toza dumana dönmüştür.

[2720] Şayet “Gelme eyleminin Allah’a isnat edilmesinin anlamı nedir? Zira hareket ve intikal ancak, bir cihette bulunan hakkında caiz olabilir?” dersen şöyle derim: Bu, Allah’ın iktidar alâmetlerinin ve ezici güç ve sal-tanat belirtilerinin iyice ortaya çıkışının temsilî bir anlatımıdır. Allah’ın bu husustaki durumu, (teftişe) hazırladığı ordudaki bütün askerlerin, vezir-lerin ve maiyetindeki özel adamlar geldiğinde ortaya çıkmayan heybet ve yönetim alâmetleri, bizzat kendisi geldiği zaman ortaya çıkan bir kralın durumuyla örneklendirilmektedir.

] 2721[ א ً א ً (sıra sıra) yani her bir göğün melekleri inip de cinleri ve insanları ortaya alacak şekilde art arda dizilip, saf tuttukları vakit.

[2722] “Ki o gün, cehennem de getirilmiş olur...” âyeti “Cehennem de azgınlara gösterilir” [Şu‘arâ 26/91], “ki (o gün) cehennem de açıkça gösteril-mektedir görebilen herkese...” [Nâzi‘ât 79/36] âyetlerine benzemektedir. Ri-vayete göre, bu âyet inince Peygamber’in (s.a.) renginin kaçtığı çehresinden anlaşılmış; öyle ki bu durum ashabına çok çetin gelmiş ve Ali’ye (r.a.) haber vermişler. Ali derhal gelerek, onu arkasından tutup, kucağına almış ve boy-nunun iki tarafından öpüp sonra; “Anam babam sana feda olsun ya Nebiy-yallāh! Bu olanlar nedir? Renginiz neden attı?” diye sormuş. Hz. Peygamber âyeti Ali’ye okuyunca Ali “ Cehennem nasıl getirilecek?” diye sormuş. Hz. Peygamber; “Onu yetmiş bin melek yetmiş bin dizginle birlikte sevk ederek getirecek; bu arada cehennem öyle hücum edecek ki bırakılsa bütün mahşer halkını yakar!..” diye cevap vermiş.

[2723] [İşte o gün düşünür/ders alır insanoğlu.] Yani yapmayıp eksik bıraktık-larını bir bir hatırlar veya öğüt alır. [(Mot-a-mot) “Ama öğütle ne alâkası var onun!” anlamına gelen] ى כ -ifadesi “Ama ne fayda sağlar ki bu ders ona?!” an أ اlamındadır; (mutlaka ى َ כْ

ِّ ُ ا َ َ ْ َ [öğüdün sağlayacağı fayda] şeklinde) bir muzâf hazfedildiğini kurgulamak gerekir. Aksi takdirde “İşte o gün insanoğlu, dü-şünüp ders çıkartır o gün” ifadesiyle ى כ ِّ Ama öğütle ne alâkası var) وأ اonun!) ifadesi arasında zıtlık ve çelişki olacaktır.

24. Âyetin Tefsiri

tir. Ya da [keşke] dünyada yaşarken... Tıpkı ci’tuhû li-‘aşri leyâlin halevne min receb (Ben ona Receb ayının bitmesine on gece varken gelmiştim.) demen gibi.

[2725] Bu âyet, hür seçimin kulların kendi elinde olup kendi kasıt ve ira-delerine bağlı olduğuna; hevâî bid‘atçilerin dediği gibi taatte bulunmalarının engellenmediğine ve günahların kendilerine zorla işletilmediğine en açık de-lildir. Aksi takdirde (“Ah! Keşke!...” diye) yakınmalarının ne anlamı olurdu?!

25. Âyetin Tefsiri

25. O gün O’nun cezalandırdığı gibi cezalandıramaz hiç kimse!

26. Âyetin Tefsiri

gamber’in (s.a.) kıraatidir ki Ebû Amr (b. Alâ)’nın da âhir ömründe bu kıra-ate döndüğü rivayet edilir. [Bu kıraate göre ا ve א ,izâfet terkiplerindeki] zamir وvasıfları zikredilen insana aittir. Bunun Übeyy b. Halef olduğu da söylen-miştir ki “inkâr ve inatta son kerteye ulaştığı için hiç kimse onun gibi azaba uğratılmayacak, onun gibi zincirlere ve bukağılara vurulmayacak!” demektir. Yahut “Bunun azabını [başka] hiç kimse yüklenemez.” anlamındadır ki ben-zeri; “Üzerinde yük bulunan hiç kimse başkasının yükünü çekemez.” [En‘âm 6/164; İsrâ 17/15; Fâtır 35/18; Zumer 39/7] âyetidir. [ُب ِّ ve ُ ِ ُ ifadeleri] kesre ile de okunmuştur ki bu kıraate göre zamirler Allah’a râcidir; yani Allah’ın edeceği azabı hiç kimse edemez; çünkü o gün buyruk tamamen Allah’a aittir. Yahut zamir insana ait olup mâna; “Zebânilerden hiçbiri o insana yaptıkları azabın benzerini bir başkasına reva görmeyecektir!” şeklindedir.

27. Âyetin Tefsiri

yani Allah, mümine “Sen, ey... kimse!” diyecektir. Ve Allah müminle, ya Mûsâ (a.s.) ile konuştuğu gibi onun için bir ikram olmak üzere [bizzat] ya-hut meleğin diliyle konuşacaktır. 1 Bu kıraate göre; “O gün hiç kimse onun gibi azap çekmiş olamaz; hiç kimse de onun gibi bağlanmış ola-

maz!” anlamında olur. / ed.

[2728] “İtminan içindeki kimse!” Hiçbir korku ve hüznün kendisini tedirgin etmeyeceği emin kişi demektir ki o da imanlı kişidir. Yahut şaibe-siz imanın verdiği rahatlıkla sükûnete ermiş, şüphenin mustarip kılmadığı; [bulduğu] gerçekle yatışmış olan kişidir. Übeyy b. Kâ‘b’ın yâ eyyetuhe’n-nef-su’l-âminetu’l-mutmainnetu (Ey güven içindeki mutmain nefis!) şeklindeki kıraati önceki yorumun şahididir.1

[2729] Şayet “Bu söz ona ne zaman söylenecek?” dersen şöyle derim: Bu ona ya ölüm ya dirilme yahut cennete girme esnasında söylenecektir.

28. Âyetin Tefsiri

[2730] Yani sana verilenlere “razı olmuş,” Allah katında da O’nun rıza-sına ermiş olarak “Rabbinin sana vaat ettiği yere dön!”

29. Âyetin Tefsiri

29. ‘Benim’ kullarımın arasına gir de

30. Âyetin Tefsiri

gir! “Ve” onlarla birlikte “gir benim cennetime!” ] 2732[ ten maksadın “ruh” olduğu da söylenmiştir ki buna göre’ا

mâna, “[Ey ruh!] Kullarımın bedenlerine gir!” şeklinde olur. Nitekim İbn Abbas fe’dhulî fî ‘abdî (Gir kuluma!) okurken, İbn Mes‘ûd fe’dhulî fî cesedi ‘abdî (Gir kulumun bedenine!) okumuştur. Übeyy b. Kâ‘b ise i’tî rabbeke râdıyeten mardıyyeten udhulî fî ‘abdî (Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine gel! Gir kulumun bünyesine!) okumuştur.

[2733] Bu âyetlerin Abdulmuttalib’in oğlu Hz. Hamza hakkında in-diği de Hubeyb b. Adiyy (r.a.) (v. 4/625) hakkında indiği de söylenmiştir ki Mekkeliler Hubeyb’i asıp, yüzünü Medine’ye doğru çevirdiklerinde o, “Allah’ım! Eğer nezdinde bir değerim varsa yüzümü senin kıblene doğru çevir!” diye dua etmiş, Allah da onun yüzünü kıbleye doğru çevirmiştir. Öyle ki hiç kimsenin onu [başka yöne] çevirmeye gücü yetmemiştir. Fakat açık olan genel anlamdır.

[2734] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim o bilinen on gece zarfında Fecir sûresini okursa günahları bağışlanır. Kim de bu sûreyi sair günlerde okursa, kıyamet günü sûre kendisi için bir ışık olur.”

1 Sûrenin son âyetleri hakkında tarihsel zemini ve bağlamı dikkate alan farklı bir yaklaşım için bkz. Murat Sülün, “Nefs-i Mutma’inne Âyetine Yeni Bir Yaklaşım”, Ankâra Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 50:1 (2009), s. 1-24.