191. Âyetin Tefsiri
yatarken Allah’ı anarlar (O’nu hiç hatırlarından çıkarmazlar); göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür eder(ek şöyle der)ler: “Ya Rabbi! Sen bunu boşuna yaratmadın. Hâşa!.. Bizi Ateş azabından koru.”
[1951] “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” Dolayısıyla O, onların du-rumlarına da sahiptir; “Allah her şeye kadirdir,” yani onları cezalandırmaya da kadirdir.
[1952] “Vicdan sahipleri için,” yani gözlerini tefekkür ve istidlal ve ibret almak için açan, onlara hayvanların baktığı gibi, onlardaki yaratılış harikala-rından gafil bir şekilde bakmayanlar için “elbette birtakım deliller vardır,” yani yaratıcının varlığına, kudretinin büyüklüğüne ve hikmetinin parlaklığına dair apaçık deliller.
[1953] en-Nasā’ihu’s-sığâr’da şöyle denilmiştir: Şu yıldızların güzellikleriyle doldur gözlerini ve bu harika şeyler üzerinde dolaştır her ikisini. Kader seni yolculuğa çıkarmadan; gözleme dayalı tefekkür [nazar ] ile senin arana girip, dü-şünmeni engellemeden evvel, bunları takdir edenin kudretini tefekkür et; tedbir edenin hikmetini tedebbür et.
[1954] İbn Ömer (r. anhumâ)’dan [v.73/692] nakledilmiştir ki; Âişe’ye [v.58/678] “Resûlullah’da gördüğün en ilginç şeyi bana anlat” dedim. Bunun üze-rine uzun uzun ağladı ve sonra şöyle dedi: Onun her işi ilginçti; bir gece yanıma geldi; yorganımın altına girdi ve teni tenime temas edecek kadar bana yaklaştı. Sonra; “Âişe! Bu gece Rabbime ibadet etmem için bana müsaade eder misin?” diye sordu. Ben de “Ya Rasûlâllah! Ben sana yakın olmayı ve senin arzu ettiğin şeyi arzu ederim. Sana müsaade ettim” dedim. Bunun üzerine kalkıp, odadaki su kırbasının yanına gitti; az bir miktar suyla abdest aldı. Sonra kalkıp namaza durdu. Kur’ân’dan bazı âyetler okuduktan sonra ağlamaya başladı; o kadar ağladı ki, sonunda gözyaşları göbeğine kadar indi. Sonra oturdu ve Rabbine hamdü-sena ederek [yine] ağlamaya başladı. Sonra ellerini kaldırdı ve o kadar ağladı ki, gözyaşlarının yeri ıslattığını gördüm. Nihayetinde, Bilal onu sabah namazına çağırmak için geldi. Onun ağladığını gören Bilal; “Ya Resûlâllah! Sen ağlıyor musun? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.); “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı ya Bilal!” buyurduktan sonra; “Hem, Allah bu gece bana ‘Göklerin ve yerin yara-tılışında…’ âyetini indirmişken ben nasıl ağlamam?” dedi. Peygamber (s.a.) daha sonra devamla; “Onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyene yazıklar olsun!” -Bir başka rivayette ise “Onu iki çenesinin arasında geveleyip de tefekkür etme-yene yazıklar olsun!”- buyurdu [KT.b].
[1955] Ali (r.a.) ’dan şöyle rivayet edilmiştir: Peygamber (s.a.) gece [ibadet etmek için] kalktığında dişlerini misvakladıktan sonra semaya bakar ve ‘Göklerin ve yerin yaratılışında…’ âyetini okurdu [KT.b].
[1956] Rivayete göre; İsrailoğullarından biri Allah’a otuz yıl ibadet ettiği za-man bir bulut ona gölgelik edermiş. İsrailoğullarından bir genç aynı süre ibadet etmiş ancak bulut onu gölgelememiş. Annesi; “Muhtemelen, sürede bir eksik bıraktın” demiş. Genç “hatırlamıyorum” deyince, annesi; “Belki de semaya bir bakmış, ama ibret almamışsındır” demiş. Genç “Bu olabilir” demiş; annesi de, “İşte bunun için o ikrama mazhar edilmedin” demiş.
[1957] “Onlar ki; Allah’ı anarlar” yani sürekli olarak, her hâlükârda, ayakta, otururken ve uzanmış bir halde, hayatlarının büyük bir kısmında zikirden uzak kalmazlar.
[1958] Rivayete göre; İbn Ömer [v.73/692], Urve b. Zübeyr [v.94/713] as-haptan bir grupla beraber bir bayram günü namazgâha gidip Allah’ı zikretmeye başlamışlar. İçlerinden biri; “Allah ‘onlar Allah’ı ayakta ve otururken anarlar’ bu-yuruyor” deyince kalkıp ayakta zikretmeye başlamışlar. Hazret-i Peygamber de “Cennet bahçelerinden yararlanmak isteyen Allah’ı çok zikretsin” buyurmuştur [KT.b]. Âyetin mânasının; “Onlar bu durumlarda güçleri yettiğince namaz kılar-lar” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber İmrân b. Hu-sayn’a [v.52/672] “Ayakta namaz kıl, gücün yetmezse oturarak, buna da yetmezse yan tarafına yattığın halde ima ile...” buyurmuştur [Tirmizî , “Mevâkīt” 157274]. Bu rivayet, hastanın mezardaki gibi yan tarafına yatırılması gerektiği şeklindeki görüşünde Şâfi‘î Rahimehullāh’ın delili olmuştur. Ebû Hanîfe Rahimehullāh’a [v.150/767] göre ise, hasta sırt üstü yatar, bir iyileşme hissedince ise oturur.
[1959] ُ ُ [Yanları üstüne yatarken] ifadesi, bir öncesine atıfla hal olarak mansuptur. Sanki “ayakta, otururken ve yanları üstüne yatmış bir halde iken” denilmektedir.
[1960] “Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde” yani bu muazzam gökcisimle-rini icat edip eşsiz ve sanatkârane yaratan ve bunları hassas bir şekilde plânlayan -ki akıl ve havsala bunların enteresanlıklarından bir kısmını bile kavramaya çalı-şırken usanmaktadır- Sanatkâr’ın şanının azametine ve otoritesinin büyüklüğü-ne delâlet eden hususlar üzerinde “tefekkür ederler.”
[1961] Rivayete göre; Süfyan-ı Sevrî [v.161/778] Makām-ı İbrahim ’in arka-sında iki rekât namaz kılmış; sonra başını kaldırıp göğe doğru bakmış, yıldızları görünce bayılıp kendinden geçmiş. Bu zât, uzun süre hüzünlenip düşüncelere daldığı için idrarından kan gelirmiş.
[1962] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Biri, yata-ğında sırt üstü yatarken başını yıldızlara ve göğe çevirip bir süre baktıktan sonra; ‘Şahitlik ediyorum ki senin bir rabbin ve yaratıcın var; Allah’ım! Beni bağışla’ dedi. Allah onun yüzüne baktı ve onu bağışladı.” Yine Peygamber (s.a.) şöyle demiştir: “Tefekkür gibi ibadet yoktur.” [KT.b]
[1963] Denmiştir ki; tefekkür gafleti giderir; su nasıl ekinin bitmesini sağlı-yorsa, tefekkür de kalbe haşyet sağlar. Kalp hiçbir şeyle hüzünle cilalandığı kadar cilalanmaz; hiçbir şeyle düşünce ile aydınlandığı kadar aydınlanmaz.
[1964] Rivayete göre; Hazret-i Peygamber “Beni Yunus b. Mettâ ’dan üs-tün tutmayın; çünkü onun her gün dünyadakilerin tamamının ibadeti kadar bir ameli Allah’a yükseltilmektedir” buyurmuş [KT.b]. Şöyle demişlerdir: Yunus Peygamber ’in bu ameli, Allah’ın işleri hakkında tefekkür etmekten ibaret bir kalp ameli idi. Çünkü hiç kimse bir günde dünyadakilerin tamamının ameli kadar bir ameli diğer uzuvlarıyla işleyemez.
[1965] “Sen bunu boşuna yaratmadın” ifadesi bir “deme” takdir edilerek, yani “derler” şeklindedir. “Diyerek tefekkür ederler” mânasında hal mahallinde-dir. Yani sen onu bâtıl olarak, hikmetsiz yaratmadın; aksine büyük bir hikmetle yarattın ki o da; senin onu mükelleflere birer mesken, onların seni tanımaları, sana itaat edip isyandan kaçınmanın gerekli olduğunu bilmeleri için delil olma-sıdır. Bunun içindir ki Allah bunu; “Bizi Ateş azabından koru” ifadesiyle birlik-te zikretmiştir. Çünkü ateş azabı, isyan edip itaatte bulunmayanların cezasıdır. “Peki, ‘bunu’ kelimesi neye râcidir?” dersen, şöyle derim: ‘Yaratılan’ kastedilmek üzere ‘yaratma’ya [ ْ َ ] râcidir; sanki “göklerin ve yerin mahlûku -yani onlardan yaratılan şeyler- üzerinde tefekkür ederler” denilmektedir. Ayrıca, kelime göklere ve yere de râci olabilir. Çünkü onlar da yaradılmış mânasındadır; adeta “Sen bu harika yaratığı [yani evreni] boşuna yaratmadın” denilmiştir.
[1966] “Bunu” kelimesinde bir tür tazim de vardır. “Şüphesiz bu Kur’ân, en doğru olana götürür.” [İsrâ 17/9] âyetinde olduğu gibi. Ayrıca, “boşuna” kelime-si, “bunu”dan hal, “hâşa” kelimesi ise Allah’ı boşuna yaratmaktan ve hikmetsiz bir şey halk etmekten tenzih etmek üzere ara cümle de olabilir.
194. Âyetin Tefsiri
[1967] “Şüphesiz onu perişan edersin,” yani onu ileri derecede perişan edersin demektir. “Gerçekten kurtulmuştur.” [Âl -i İmrân 3/185] ifadesi gibi. Arapların “Sa-man merasına yetişen yetişmiştir; filanı geçen geçmiştir” tarzındaki ifadeleri buna benzer. َ ِ ِ א ِ [zalimlerin] ifadesindeki Lâm, ateşe sokulacak olanlara işarettir ve ateşe sokulan biri için ne şefaat, ne de başka bir şeyle hiçbir kurtarıcı olmadığını ilan etmektedir.
[1968] “Şöyle diyen bir adam işittim” ve “Zeyd’in konuştuğunu işittim” dersin, yani fiili adama verip, işitilen şeyi hazf edersin. Çünkü onu işitilen şeyle vasfetmiş veya işitilen şeyi ondan hal yapmışsındır ve bu da onu zikretmekten seni müstağni kılmıştır. Şayet vasıf veya hal olmasa, mutlaka “filanın sözünü veya kelâmını işittim” demen gerekir. “Peki, neden münâdî ve yunâdî [yani davetçi ve çağıran] kelimeleri bir arada kullanılmıştır?” dersen, şöyle derim: Ça-ğırma önce mutlak olarak, sonra davetçinin durumunu yüceltmek için, imanla kayıtlı olarak zikredilmiştir. Zira imana çağıran davetçiden daha büyük bir davetçi yoktur. Merartu bi-hâdin yehdî li’l-islâm [İslâm ’a ileten bir kılavuza uğradım] demen gibi. Çünkü münâdî, mutlak olarak kullanıldığında; savaşa veya ateşi söndürmeye ya da zorda olan birine yardıma veyahut da bazı musibetlerden kurtarma veya bazı yararlar sağlamaya davet eden kişi akla gelir. Kılavuz da böyledir; o da bazen yol gösteren, bazen doğru fikri gösteren gibi anlamlarda kullanılır. Dolayısıyla, “imana çağıran”, “İslâm’a ileten” dediğin zaman münâ-dînin ve kılavuzun durumunu yükseltmiş, yüceltmiş olursun.
[1969] [“Onu şuna çağırdı” anlamında] de‘âhu li-kezâ ve de‘âhu ilâ kezâ veya [“Onu şuna teşvik etti” anlamında] nedebehû le-hû ve nedebehû ileyhi dendiği gibi, [“onu şuna çağırdı” anlamında] nâdâhu le-hû ve nâdâhu ileyhi denilebilmektedir. [“Ona yol gösterdi” anlamında] hedâhu li’t-tarîk ve hedâhu ile’t-tarîk kullanımı da buna benzemektedir. Çünkü burada hem sınırın bitişi hem ihtisas, yani sadece ona ait olma anlamı ikisi de gerçekleşmektedir.
[1970] Davetçi, peygamberdir. “Allah’a davet ediyorum” [Yusuf 12/108] ve “Rabbinin yoluna davet et” [Nahl 16/125] âyetlerinde olduğu gibi. Muhammed b. Kâ‘b’dan nakledildiğine göre ise bu davetçi Kur’ân’dır.
[1791] ا ُ ِ آ -ifadesi, “yani iman edin” veya “iman edin diye” anlamın أنَْ dadır. “Günahlarımızı” yani büyük günahlarımızı; “seyyielerimizi” yani küçük günahlarımızı; “iyilerle birlikte” yani onların has arkadaşı olarak, onlardan sayı-larak [yani tam onlar ölürlerken, değil].
[1972] Ebrâr kelimesi; rabb - erbâb ve sāhib - ashâb örneklerindeki gibi, berr veya bârr kelimelerinin çoğuludur.
ِכَ [1973] ُ رُ ifadesinde َ va‘din sılasıdır; ا ا و א .sözünde olduğu gibi [Allah cenneti taate karşılık va‘detmiştir] ا
Buna göre mâna; “Peygamberlerini tasdik etmemize karşılık bize va‘dettikleri-ni” şeklindedir. Bu ifadenin, -rasûl demek olan- iman davetçisi zikredildikten hemen sonra gelmesi de bu takdiri doğrulamaktadır. “İman ettik” ifadesi tasdik anlamındadır. َِכ ُ رُ ifadesi, mahzuf bir şeye müteallık da olabilir, yani “peygamberlerine indirilmiş veya yüklenmiş olarak va‘dettiğin şeyleri” demek-tir. Zira peygamberler onu yüklenmişlerdir. “O sadece kendisine yüklenenden sorumludur” [Nûr 24/54] âyetinde ifade edildiği gibi. Bunun “peygamberlerin dilleriyle, onlar aracılığıyla” anlamında olduğu da söylenmiştir.
[1974] Va‘dedilen ise sevaptır. Ancak bunun, düşmana karşı zafer olduğu da söylenmiştir.
[1975] Eğer “Allah va‘dinden dönmeyeceği halde, nasıl O’na ‘sözünü ye-rine getirmesi için’ dua etmiş olabililer?” dersen, şöyle derim: Bunun mânası, va‘di yerine getirme vesilelerini kendi haklarında devam ettirecek şeylere on-ları muvaffak kılmasına yönelik bir talep olup, Allah’a sığınma ve O’na boyun eğme babından bir şeydir. Nitekim peygamberler günahlarının bağışlandığını bildikleri halde, Rablerine karşı tezellül ve tazarruda bulunmak ve kulluğun özü olan sığınma içinde olmak niyetiyle Allah’tan bağışlanma dilerlerdi.
195. Âyetin Tefsiri
אبَ [1976] َ ْ א kelimesi, hem ا אب hem de ا -şeklinde kulla اnılmaktadır. [Nitekim muhadramûndan Kâ‘b b. Sa‘d [el-Ğanevî ] bir şiirinde;
[’Ey nidaya cevap veren!’ diye seslendi bir çağıran]
Ama kimse ona cevap vermedi o an.[1977] [ ُ ِ أُ ِّ de Ya mahzuf, Hemze de meftuh olarak [en lâ’أ [daki’أَ
udī‘u] okunmuş; ayrıca, cümlede bir kavl takdir edilerek kesreli olarak [innî lâ udī‘u] okunmuştur. ُ ِ -kelimesi de Ya şeddeli olarak [lâ udayyi‘u] okun أُmuştur.
[1978] “Erkek olsun dişi olsun” ifadesi, “çalışan”ı açıklamak içindir. “He-piniz birbirinizdensiniz,” yani erkeğinizi ve dişinizi bir tek kök bir araya getirir; hepiniz bir diğerinden, yani onun soyundansınız veya aşırı derecede birbiri-nizle birleşik olduğunuz için sanki biriniz diğerinin soyundansınız. Bununla İslâm kardeşliğinin kastedildiği de söylenmiştir. Bu cümle bir ara cümle olup bununla, Allah’ın çalışan kullarına va‘dettiği hususlarda kadın erkek aynı ol-dukları beyan edilmiştir.
[1979] Rivayete göre âyet, Ümmü Seleme (r.a.)’nın [v.62/681]; “Ya Rasûlâl-lah! Ben, Allah’ın hicret konusunda erkekleri anarken kadınları zikretmediğini işitiyorum?!” demesi üzerine bu âyet nâzil olmuştur [Tirmizî , “Tefsir”, 5]
[1980] “Hicret edenlerin” ifadesi, onlardan çalışanların amellerini, tazim ve yüceltme amacıyla detaylandırma anlamındadır. Sanki “şu üstün ve değerli işleri yapanlar, yani baskı ve işkence altında dinden dönmeye zorlandıkları va-tanlarından dinleri uğruna Allah’a kaçarak memleketlerini terkedenler ve Müş-riklerin kendilerine reva gördüğü baskı yüzünden doğup büyüdükleri yurtla-rında çıkmak zorunda bırakılanlar” denilmektedir.
[1981] “Benim yolumda eza görenler” yani -din yolu kastedilerek- benim yolum için; o sebeple “savaşanlar ve öldürülenler” yani, Müşriklerle savaşıp şehit olanlar. ا ِّ ُ -şeklinde şeddeli olarak; ayrıca ayrıca şed [teker teker öldürülenler] وdelenerek ا ِّ şeklinde; yine, kelimeler yer değiştirmiş [teker teker öldürülenler] وhalde ve [ilki] şeddeli ve şeddesiz olarak ا א ا و ِ ُ -savaşıp öldürülenler / savaşıp te] وker teker öldürülenler] şeklinde okunmuştur. Yine, ا ِ ُ ا و َ َ -öldüren ve öldürülen] وler] şeklinde birincisi etken/ma’lum, ikincisi ise mechul olarak, her iki kelime de ma’lum olmak üzere ا א ا و َ َ .şeklinde de okunmuştur [savaşarak öldürenler] و
ًא [1982] ا َ َ [Bir sevap olarak] kelimesi te’kid edici masdar durumunda olup sevap verme veya ödüllendirme anlamındadır. Hem de “Allah katı ndan veri-len” bir sevaptır, çünkü “kötülüklerini elbette örteceğim” ve “onları cennet-lere sokacağım” ifadesi, onları ödüllendireceğim anlamındadır. “Allah katın-da” ifadesi temsilî olup “O’na, O’nun kudret ve ihsanına mahsus, başkasının ödüllendiremeyeceği, kendisine güç yetiremeyeceği bir mükâfat” demektir. Bir kimsenin, o anda yanında olmasa da, onun kendisine mahsus ve gücü dâhilin-de olduğunu ifade etmek üzere “Senin istediğin benim yanımda” demesi gibi.
[1983] Allah Teâlâ burada kendisine nasıl dua ve niyaz edileceğini, yaka-rılacağını öğretmektedir. א -kelimesine mükerreren yer verilmesi, niyaz ma رkamından olup Allah’ın kulun duasına güzel bir şekilde cevap vermesi ve aynı şekilde ödüllendirmesini sağlayacak olan Allah’ın dini uğruna meşakkatlere katlanma, yükümlülüklerin zorluklarına sabretme gibi davranışları bildirmekte ve Allah hakkında kuruntulara [yani ham hayallere] kapılan tembellerin tamahla-rını kesmek, cehalet ve zeka eksikliği sebebiyle, amelle sevaba nail olunamaya-cağını iddia edenlerin yanıldıklarını tescil etmektedir.
[1984] Rivayete göre; Ca‘fer-i Sādık (r.a.) [v.148/765]; “Bir insan başına bir iş gelir de beş defa Rabbenâ diye dua ederse Allah onu korktuğundan kurta-rır ve ona istediği şeyi verir” demiş ve bu âyeti okumuştur. Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728] de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah Teâlâ onların beş defa Rab-benâ dediklerini hikâye ettikten sonra, onların dualarını kabul ettiğini haber vermiş ve akabinde duanın [Allah katına] yükselmesine ve müstecab olmasını sağlayan şeyleri zikretmiştir. Dolayısıyla, duadan önce mutlaka onları yerine getirmek gerekir.”
197. Âyetin Tefsiri
[1985] “Sakın seni aldatmasın” hitabı Peygamber (s.a.)’e veya herkese olup “onların sahip oldukları bol rızık ve diğer nimetlere, dünyalık elde etmiş olma-larına, dünya hazlarına sahip olmalarına bakma; onların görünürde yeryüzün-de genişleyip tasarruflarda bulunmalarına, ticaret yapıp kazanç elde etmeleri-ne, servet yığmalarına ve önde gelenlerin hep bunlardan olmasına aldanma” demektir. İbn Abbâs [v.68/688] bunların Mekkeliler olduğunu söylerken, Yahu-diler olduğunu söyleyenler de olmuştur. Rivayete göre; bazı mü’minler, başka-larının içinde bulundukları bolluk ve rahat hayata bakarak “Allah düşmanları, şu gördüğümüz bolluk içindeler; biz ise açlık ve yorgunluktan helâk olduk!” diye yakınıyorlardı. [İşte bu âyet bunun üzerine nâzil olmuştur.]
[1986] Şayet “Peygamber (s.a.)’in bu duruma aldanması ve bu yüzden buna aldanmaktan menedilmesi nasıl caiz olur?” dersen, şöyle derim: “Burada iki ihtimal vardır. Birincisi, bir topluluğun önde gelenine hitap edilir ve hitap topluluğun tama-mına yapılmış gibi olur. Dolayısıyla, sanki burada “sakın sizi aldatmasın” denilmek-tedir. İkincisi ise, Hazret-i Peygamber aslında onların o haline aldanmış değildi. Bu âyetle bulunduğu hal te’kid edilmiş ve o şekilde devam etmesi istenmiştir. Tıpkı “O halde sakın kâfirlere arka çıkma” [Kasas 28/76], “Sakın Müşriklerden olma” [En‘âm 6/14]
ve “Öyleyse, yalanlayanlara itaat etme!” [Kalem 68/8)] âyetlerinde olduğu gibi. Emir olarak bu üslubun benzerleri ise, “Bize doğru yolu göster.” [Fâtiha 1/5] ve “Ey iman edenler! İman edin.” [En‘âm 6/136] âyetleridir. Âyette yasak, zahiren ‘dolaşmaları’na atfedilmekle birlikte, aslında yasak muhatabadır ve bu, sebebin müsebbep yerine konulması şeklinde bir uygulamadır. Çünkü şayet dolaşma kişiyi aldatacak bir şey olsaydı, ona kesin aldanırdı. Dolayısıyla, müsebbebin [yani muhatabın] imtina etmesi için, sebep yasaklanmıştır.
כَ [1987] ُ َ Nun şeddesiz ve sakin olarak da okunmuştur [lâ yağurranke]. [1988] “Az bir zevk...” [Bu cümle] mahzuf bir mübtedanın haberi olup “o”
yani diyar diyar dolaşmak “az bir zevktir” şeklinde mukadderdir. Bu azlıkla, onun kaçırdıkları âhiret nimetleri yanında veya Allah’ın mü’minler için hazırla-dığı nimetlere nazaran azlığı veya sona erecek olduğu ve sonu olan her şeyin de az olduğu gerekçesiyle onun zâtî azlığı murad edilmiştir. Nitekim Peygamber (s.a.) “Âhirete kıyasla dünya birinizin parmağını denize daldırıp çıkardığında orada kalan şeyden fazlası değildir.” [İbn Mâce, “Zühd”, 3; Tirmizî , “Şehâdât”, 15] buyurmuştur.
[1989] “Ne kötü yatak!” Yani, ne kadar kötüdür kendileri için hazırla-dıkları şey!
198. Âyetin Tefsiri
[1990] en-Nuzul ve en-nuzl kelimeleri konaklayan kişiyi ağırlama anlamı-na gelmektedir. Nitekim Ebu’ş-Şi‘r ed-Dabbî [Musa b. Sahîm] de şöyle demiştir:
Zorba, ordusuyla bize ‘misafir’ olduğunda, kendisini mızrak ve kılıçla-rımızla ‘ağır’lamışızdır!Kelime ya vasfedilmek sûretiyle özellik kazandığı için אت kelimesinden
hâldir ve âmili car-mecrurdur; veya te’kid edici masdar mânasındadır. Sanki “Allah katından bir rızık ve ‘atā ile” denilmektedir. “Allah katındakiler,” yani daha çok ve daimi olan şeyler ‘iyi’ler için inkârcıların etrafında koşturdukları az ve zail olan şeylerden “daha hayırlıdır.” [Ebu’l-Esved ed-Dü’elî’nin (v.69/688) talebe-si] Mesleme b. Muhârib ile A‘meş [v.148/765] ْ ُ şeklinde sakin okumuşlardır. Yezîd b. Ka‘kā‘ [Ebû Ca‘fer; v.130/748] da כ kelimesini כ şeklinde şeddeli olarak okumuştur.
199. Âyetin Tefsiri
[1991] “Ehl-i Kitap ’dan şüphesiz öyleleri de var ki…” Mücâhid [v.104/722] bu âyetin Abdullah b. Selâm [v.43/664] ve Ehl-i Kitap’dan ondan başka Müs-lüman olan bazı kimseler hakkında nâzil olduğunu söylemiştir. Âyetin; daha önce Hıristiyan iken Müslüman olan Necran’dan kırk, Habeşistan ’dan otuz iki ve Bizans’dan sekiz kişi hakkında nâzil olduğu ileri sürülmüş; Habeşistan necaşî si [valisi] Ashame [v.9/630] hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Ashame Arapçada ‘ver’gi / bahşiş anlamındadır. Bu zât vefat ettiğinde, Cebrail ölüm ha-berini Peygamber (s.a.)’e getirmiş, Peygamber; “Çıkın, memleketinizden başka bir yerde vefat eden bir kardeşinizin namazını kılın” buyurmuş ve beraberce Bakī ’a gitmişler; Peygamber (s.a.) orada Habeş ülkesine doğru bakmış; kendi-sine Necaşi Ashame’nin tahtı gösterilmiş ve böylece onun namazını kılıp ken-disi için Allah’tan bağışlanma dilemiş. Bunun üzerine münafıklar “Şuna bakın, hayatında hiç görmediği, kendi dininden dahi olmayan yabancı Hıristiyan bir gâvurun namazını kılıyor!” diyerek dedikodu etmişler. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuş [KT.b].
[1992] Zarf aralarını ayırdığı için, إن’nin ismine Lâm eklenmiştir. وَإِن َ ِّ َ ُ َ ْ َ َ ْ כُ ْ ِ [“Şüphesiz, aranızda işi ağırdan alacak kimseler var.” (Nisâ 4/72)] âye-
tinde olduğu gibi. [1993] “Size indirilene” yani Kur’ân’a; “kendilerine indirilmiş olana” yani
iki kitaba… “Tam bir huşû (ve alçakgönüllülük ile)” ifadesi “iman ederler” fii-linin fâilinden haldir, çünkü çoğul mânasındadır. Müslüman olmayan din adamları ve ileri gelenlerinin yaptığı gibi, “Allah’ın âyetlerini az bir pahaya satmazlar. Bunların, Rableri katında alacakları,” yani “İşte onlara mükâfatları iki defa verilecektir.” [Kasas 28/54] ve “Size rahmetinden iki kat versin” [Hadîd 57/28] âyetlerinde ifade edildiği gibi, kendilerine mahsus “mükâfatları vardır. Allah son derece hızlı hesap görür.” Çünkü O’nun ilmi her şeye nâfizdir ve O, her amel edenin hak ettiği mükâfatı bilir. Bu cümlenin, “size va‘dedilen şey, va‘din zikrinden sonra yakın bir zamanda verilecek ve gelecektir” mânasında olması da mümkündür.
200. Âyetin Tefsiri
[1994] Dine ve dinî yükümlülüklere karşı “sabredin ve” cihatta “kar-şınızdakilerden”, yani Allah düşmanlarından “daha dirençli olun,” savaşın zorluklarına karşı direnmede onlara galip gelin; onlardan daha az dirençli ve sebatkâr olmayın. Daha dirençli olma mânasına gelen musābera kelimesi, sabr kökünden gelen özel bir sabır olup [düşman direnci karşısında yılmamak, en az onlar kadar dirençli olmak] daha sıkıntı verici ve daha zor olduğundan, sabretme emrinden sonra özellikle zikredilmiştir. “Daima teyakkuzda olun,” yani sınırlarda atlarınızı bağlamış, düşmanı gözetler ve savaşa hazır bir halde bulunun. Nitekim Allah Teâlâ “… özellikle de koşumlu (süvari) atlar(ı) ha-zırlayın ki, onunla hem Allah düşmanlarını hem kendi düşmanlarınızı hem de siz bilmediğiniz halde Allah’ın bildiği diğerlerini caydırasınız.” [Enfâl 8/60] buyurmuştur. Hazret-i Peygamber de “Her kim bir gün bir gece atını bağ-layıp, Allah yolunda hudut beklerse, gecelerini ihya ederek, iftar etmeden, ihtiyacı dışında namazdan ayrılmayarak bir ay boyunca oruç tutmuş gibi olur” buyurmuştur. [İbn Mâce, “Cihâd” 739]
[1995] Peygamber (s.a.) ayrıca; “Kim Âl -i İmrân sûresini okursa, her âye-tine mukabil cehennem köprüsüne karşı kendisine bir güvence verilir”, [KT.b] bir başka rivayette ise, “Kim Cuma günü Âl-i İmrân’ın [yani İmrân hanedanı nın] zikredildiği sûreyi okursa, Allah ve melekleri güneş batıncaya kadar onu des-teklerler” buyurmuştur. [KT.b]