Âl-i İmrân Sûresiİbn Kesîr Tefsîri — Sayfa 2

103. Âyetin Tefsiri

îbn Ebu Hatim diyor: Bize Ahmed îbn Sinan... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayet etti ki o, «Allah'dan nasıl korkmak lazımsa öyle­ce korkun.» âyeti hakkında şöyle dedi: O'na İtaat edilip isyan edilme­mesi, zikredilip unutulmaması, şükredilip küfrân-ı nimette bulunul-mamasıdır.

Bu, mevkuf ve sahîh bir isnâddır. Aynı hadîsi îbn Merdûyeh Yû-. nus îbn Abd'ül-A'lâ kanalıyla Abdullah'dan merfû' olarak rivayet eder.

Hâkim, müstedrek'inde, îbn Mes'ûd'dan merfû' olarak bu hadîsi rivayetle şöyle der: Bu hadîs Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sa-hîhtir, fakat tahrîç etmemişlerdir.

Ancak kuvvetli (ve tercih edilen) görüşe göre Bu hadîs mevkuf­tur. Allah en doğrusunu bilir.

îbn Ebu Hatim şöyle der: Bu hadîsin bir benzeri Mürre el He-medânî Rebî' İbn Hüşeym, Amr îbn Meymûn, îbrâhîm en-Nehaî, Tâ-vûs, Hasan, Katâde, Ebu Sînân ve Süddî'den de rivayet edilmiştir.

Saîd îbn Cübeyr, Ebu'l-Âliye, Rebî' îbn Enesf Katâde, Mukâtll tbn Hayyân, Zeyd Îbn Eşlem, Süddî ve başkaları bu âyetin; «öyleyse ne kadar gücünüz yetiyorsa Allah'tan o kadar korkun.» (Teğ&bün, 16) âyeti İle neshedildiği görüşündedirler.

Ali İbn Ebu Talha, Îbn Abbas'ın «Allah'tan nasıl korkmak lazım­sa öylece korkun.» âyeti hakkında şöyle dediğini naklediyor: Ayet mensûh değildir, fakat «Nasıl lazımsa» kavlinin anlamı: «Allah yo­lunda gerçekten mücâdele etmek, bu mücâdeleye ayıplayanların ayıp­lamalarının engel olmaması, kendi nefsi, babalan ve çocuklarına kar­şı bile olsa adaletten ayrılmamaktır.»

«Ve herhalde müslüman olarak can verin.»

Müslüman olarak can vermeniz için sıhhat ve afiyette iken İs­lâm'a sanlınız. Zîrâ hayırlı kişi, bunu âdet haline getirendir. Kişi ne üzere yaşamışsa o hal üzere ölür, hangi hal üzere ölmüşse yine o halde diriltilir. Bunun tersinden Allah'a sığınırız.

İmâm Ahmed diyor ki; bize Revh... Mücâhid'den rivayet ediyor ki: İnsanlar Kâ'be'yi tavaf ediyorlardı. İbn Abbâs da yanında Mihcen ol­duğu halde oturuyordu. Şöyle dedi:

Rasûlullah (s.a.) buyurdular: «Ey imân edenler, Allah'dan nasıl korkmak lazımsa öylece korkun ve her halde müslüman olarak can verin.» (Âl-i îmrân, 102) âyeti hakkında şöyle dedi: Yeryüzü halkına Zakkûm'dan bir damlacık damlatılsa onlara hayatı zehir ederdi, ya Zakkûm'dan başka yiyeceği olmayanın hâli nicedir?

Aynı zamanda bu hadîsi Tirmlzî, Neseî, İbn Mâce ve İbn Hibbân Sahîh'lerinde, Hâkim de Müstedrek'inde değişik tariklerden ve Şu'be'-den rivayet etmişlerdir.

Tirmizî; bu hadîs, hasendir, şahindir, derken; Hâkim, Buhârî ve Müslim'in şartlanna uymaktadır, fakat tahriç etmemişlerdir, demek­tedir.

İmâm Ahmed diyorki; bize Vekî'... Abdullah îbn Amr'dan rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: «Cehennemden uzak kılın­mayı ve cennete girmeyi seven kişiye Ölümü, Allah'a ve âhiret gününe inanır olduğu halde ulaşır. O kişi insanlara, kendine davranılmasını is­tediği gibi davranır.»

Yine İmâm Ahmed diyor: Bize Ebu Muâviye... Câbir'den rivayet etti ki o şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a.) ı, ölümünden önce üç kere şöyle derken işittim: Sizden birisi ölürken Allah'a hüsnü zan besler durumda can versin.

Hadîsi Müslim de A'meş tarîkıyla ve aynı isnâdla rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed diyorki; bize Hasan îbn Mûsâ... Ebu Hüreyre'den, o da Rasûlullah (s.a.) dan rivayet etti ki o şöyle buyurdular: Allah Teâlâ: «Ben kulumun Beni zannettiği gibiyim: Eğer Benden hayır (bekler ve böyle) zannederse, ona hayır vardır, yok kötülük (bekler ve böyle) zannederse, ona kötülük vardır.

Bu hadîsin aslı Buhâri ve Müslim'de başka bir vecihle ve yine Ebu Hüreyre'den rivayet edilmiştir. Buna göre Ebu Hüreyre şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) : Allah Teâlâ buyuruyor: Ben kulumun Beni zannet­tiği gibiyim, buyurdular.

Hafız Ebu Bekr el Bezzâr dedi: Bize Muhammed îbn Abdulmelİk... Sâbit'den (ya da zannediyorum) Enes'den rivayet etti ki o şöyle dedi: Ansâr'dan bir adam hastalanmış ve Rasûlullah (s.a.) onu ziyarete gel­mişti. O adamla çarşıda karşılaştılar. Allah Rasûlü (s.a.) sordular: Ey falanca nasılsın? Adam, iyiyim ey Allah'ın Rasûlü; Allah'dan (hayır) umuyorum, fakat günâhlarımdan korkuyorum, dedi. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Bu ikisi bir yerde, bir kulun kalbinde birleşirse, muhak­kak Allah ona umduğunu verir ve korktuğundan da emin kılar.

Sonra (Ebu Bekr el-Bezzâr şöyle) dedi: Bu hadîsi Sâbit'den, Ca'fer îbn Süleyman'dan başkasının rivayet ettiğini bilmiyoruz.

Hadîsi Tirmizî, Neseî, ve îbn Mâce de rivayet etmiş ve Tirmizî, ha­dîs garîbtir, demiştir.

Bazıları da hadîsi, Sâbit'den mürsel olarak rivayet etmişlerdir.

îmâm Ahmed'İn rivayet ettiği hadîse gelince: Bize Muhammed îbn Ca'fer'in... Hâkim îbn Hazâm'dan rivayetine göre, şöyle dedi: Hz. Peygambere; ancak ayakta iken yere serileceğim konusunda bîat et­tim.

Neseî, Sünen'İnde bu hadîsi îsmâîl İbn Mes'ûd kanalıyla... Şu'be'-den «Secdeye nasıl gidilir?» babında rivayet etmiştir.

Bunun mânâsı hakkında şöyle denilmiştir: Ancak müslüman ol­duğum halde can vermek üzere Allah'ın Rasûlüne bîat ettim. Arkam düşmana dönük olarak değil de, yüzüm düşmana dönük olarak Öldü­rülmek (ya da harbetmek) üzere Allah Rasûlüne (s.a.) bîat ettim. İkin­ci anlam, birinci ile aynıdır.

((Topluca Allah'ın İpine sanlın, ayrılmayın...»

«Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet vurulmuştur. Allah'ın ve mü'minlerin ahdine sığınmış olanlar müstesna.» (Âl-i îm-rân, 112) âyetinden de anlaşıldığı üzere Allah'ın ipi, Allah'ın ahdi ve zimmeti anlamındadır, denilmiştir.

«Allah'ın ipi»nin, «Allah'dan gelen bir ip» yani Kur*an olduğu da söylenmiştir. Nitekim Kur'an'ın sıfatına dâir Haris el-A'ver kanalıyla Hz. Ali'den merfû' olarak rivayet edilen bir hadîste şöyle buyrulur:

O, (Kur'an) Allah'ın sağlam ipi, dosdoğru yoludur.

Bu konuda ve sadece bu anlamda başka bir hadîs-i şerîf daha vârid olmuştur. Şöyle ki:

îmâm Ebu Ca'fer et-Taberî dedi: Bi2e Saîd İbn Yahya'nın Ebu Saîd'den rivayetinde Rasûlullah (s.a.) :

Allah'ın kitabı, gökten yere uzanan Allah'ın ipidir, buyurmuştur.

îbn Merdûyeh İbrahim îbn Müslim kanalıyla... Abdullah (r.a.) dan rivayet ediyor ki Rasûlullah (s.a.) :

Muhakkak ki bu Kur'an Allah'ın sağlam ipidir, açık bir nurdur, faydalı bir şifâdır, ona sarılan için bir koruma (kendine sarılana ko­ruyucu) ve kendine uyan için bir kurtuluştur, buyurmuşlardır.

Huzeyfe ve Zeyd İbn Erkam'dan da bu hadîsin bir benzeri rivayet edilmiştir.

«... Ayrılmayın» kavline gelince: Burada Allah Teâlâ, mü'minlere cemâat olup toplanmayı emretmekte ve tefrikayı, parçalanmayı ya­saklamaktadır.

Ayrılığa düşmeyi yasaklama, toplanmayı ve dostluğu emretme sa­dedinde birçok hadîs-i şerîf vârid olmuştur :

Sahîh-i Müslim'de Süheyl îbn Ebu Salih'in... Ebu Hüreyre'den ri­vayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular:

Allah üç şeyden dolayı sizden razı olur, üç şeyden dolayı da size kızar: Allah'a kulluk edip O'na hiçbirşeyi ortak koşmamanızdan, top­luca Allah'ın ipine sarılıp parçalanmamanızdan, Allah'ın sizin başınıza geçirdiği kimseye nasîhatta bulunmanızdan hoşnud olur. Dedikodu yapmanıza, çok soru sormanıza ve malınızı boşa harcamanıza da kızar.

Müteaddid hadîslerde geçtiği gibi, mü'minlere ittifak etmeleri ha­linde hatadan korunmuş olacakları garanti edilmiş, parçalanıp ça­tışmadan da sakındırılmıştır. Nitekim sakındırılan haller olmuş ve bu ümmet 73 fırkaya bölünmüştür. Bu 73 fırkadan sadece bir tek fırka —ki fırka-i Naciye'dir.— cehennem azabından kurtulup cennete gidecektir. Bunlar Rasûlullah (s.a.) ve ashabının hali üzere olanlardır.

«Ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşman idiniz de, O, kalblerinizin arasını uzlaştırdı ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz.» âyet-i kerîme'si Evs ve Hazrec kabileleri hakkındadır. CâhiÜye devrinde iki kabîle arasında bir çok harbler olmuştu ve şiddet­li bir kin ve düşmanlık vardı. Bu sebeple de aralarındaki harb ve olay­lar uzadıkça uzuyordu. Allah, İslâm'ı gönderip de onlar İslâm'a girince Allah'ın Celâli ile birbirlerini seven, Allah için birbirlerine yaklaşan (birbirlerine gidip gelen), iyilik ve takva Üzerine yardımlaşan kardeş­ler haline geldiler.

Allah Teâlâ, bir başka âyette;

«Seni ve mü'minleri yardımıyla desteklemiş olan O'dur. Ve on­ların kalblerini birleştirmiştir. Eğer yeryüzünde bulunan herşeyi sar-fetsen yine de onların gönüllerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını birleştirdi.» (Enfâl, 62-63) buyuruyor.

Kâfir olmaları sebebiyle cehennem! bir uçurumun hemen kıyısın­da idiler de Allah, kendilerine hidâyet bahşetmek suretiyle oradan uzak­laştırdı.

Rasûlullah (s.a.) Huneyn ganimetlerini taksim ettiğinde, Allah'ın kendisine emrettiği üzere ansârdan olmayanlara daha fazla pay ver­mişti. Ansârdan bazıları buna kendi aralarında homurdanınca, Allah Rasûlü eski durumlarını kendilerine hatırlatarak şöyle buyurdu:

Ey ansâr topluluğu, ben sizi sapıklar olarak buldum da Allah be­nimle size hidâyet bahşetmedi mi? Parça parça idiniz de Allah benimle sizin aranızı uzlaştırmadı mı? Fakîr ve muhtaç idiniz de Allah benimle sizi zengin kılmadı mı?

Rasûlullah (s.a.) in bu sorularından her birine ansâr: Allah ve Rasûlü en çok lutfedendir, karşılığını veriyordu.

Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr ve başkaları anlatırlar:

Bu âyet Evs ve Hazrec kabileleri hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Yahudilerden birisi, Evs ve Hazrec'den bir grubun yanından geçerken aralarındaki birlik ve sevgiyi görünce çok bozuldu ve yanında bulunan bir adamı onların yanına gönderdi. Bu adam yanlarında oturarak Buâs günündeki harblerini onlara anlatacaktı. Adam söyleneni yaptı ve top­lulukta bulunanların gönülleri kabardı, bir kısmı diğerlerine kızmaya başladı, intikam duygulan kabardı, eski şiarlarını yükselterek silahla­rını getirmeye kalktılar karşılaşmak üzere anlaştılar.

Bu hâdise Rasûlullah (s.a.) a anlatılınca yanlarına gitti, onları teskin etmeye başladı ve şöyle buyurdu : «Ben aranızda olduğum halde câhiliye dâvası mı güdüyorsunuz?» sonra bu âyet-i kerîme'yi okudu. Onlar da pişman olup anlaştılar, kucaklaştılar ve silahlarını attılar.

İkrime ise bu âyetin, Ansâr'ın ifk olayında birbirlerine hücum et­mesi üzerine nazil olduğunu zikreder. En doğrusunu Allah bilir.

109. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ:

«İçinizden hayra çağıran... bir topluluk bulunsun.» buyuruyor. Yani hayra çağırmada, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamada, Allah'ın emrini yerine getirmek üzere ta'yîn edilmiş bir grup bulunsun.

«îşte onlar kurtuluşa erenlerdir.»

Dahhâk şöyle der; Bunlar sahabenin ve râvîlerin seçkinleridir. Yani (Allah yolunda) cihâd edenlerle bilginleridir.

Ebu Ca'fer el-Bâkır diyor ki: Rasûlullah (s.a.) «içinizden hayra çağıran... bir topluluk bulunsun.» âyetini okudu sonra şöyle buyurdu : Hayır, Kur'an'a ve benim sünnetime uymaktır. Bu hadîsi, îbn Mer-dûyeh rivayet etmiştir.

Her ne kadar bu iş, ümmetin her ferdine yüklenmiş bir görev ise de, bu âyetten maksad bu işe bakacak bir grubun bulunmasıdır.

Sâhih-i Müslim'de Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurdu :

Sizden biri bir kötülük (yapıldığını) gördüğünde onu eliyle değiş­tirsin, buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle. Bu ise îmânın en zayıfıdır.

Bir başka rivayette ise hadisin sonunda şöyle bir ilâve vardır:

Bundan sonra bir hardal tanesi kadar dahi îmân yoktur.

îmâm Ahmed diyor: Bize Süleyman el-Haşimî'nin... Huzeyfe İbn el-Yemmân'dan rivayetinde Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki; ya iyiliği emrfder, kötülüğü yasaklarsınız, ya da Allah size katından bir ceza gön-deriverir. Sonra O'na duâ edersiniz de duanıza icabet etmez.

Bu hadîsi Tirmizî ve İbn Mâce, Amr İbn Ebu Amr'dan rivayet et­mişler; Tirmizî, hadîs hasendir, demiştir.

Bu konuda birçok hadîs-i şerîf ve âyet-i kerîme vardır. Yerleri gel­diğinde açıklanacaktır.

Sonra Allah Teâlâ: «Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâfa düşenler gibi olmayın.» buyurarak kendilerine apa­çık deliller geldiği halde iyilikleri emir ve kötülükleri yasaklamayı ter-keden, parçalanıp ihtilâfa düşen geçmiş ümmetler gibi olmayı, bu üm­mete yasaklamaktadır.

îmâm Ahmed diyor ki: Bize Ebu Muğîre... Ebu Âmir Abdullah îbn Lühayy'dan rivayet etti ki o şöyle dedi: Muâviye îbn Ebu Süfyân ile hacca gittik. Mekke'ye vardığımızda öğle namazını kılarken kalktı ve şöyle dedi: Allah'ın Rasûlü (s.a.) : Muhakkak ki iki kitâb ehli din­lerinde 72 parçaya bölündüler. Bu ümmet ise 73 bölüğe bölünecek. Bi­risi hâriç hepsi cehennemdedir. O bir bölük ise cemâat ehlidir. Ümme­timden bir kavim çıkacak, bu bozuk heveslere esîr olacaklar. Öyle ki bu hevesler, onların bütün damarlarına ve mafsallarına girecek. Ey Arab topluluğu —-Allah'a yemîn olsun ki— eğer siz, peygamberinizin getirdiklerini yapmazsanız, sizden başkaları bunları yapmamaya siz­den elbette ki daha lâyıktır, buyurdular. Hadîsi Ebu Dâvûd Ahmed İbn Hanbel ve Muha,mmed İbn Yahya'dan o ikisi de Abdülkuddûs îbn el-Haccâc'dan rivayet etmişlerdir. Bu hadîs birçoR tarîktan rivayet edil­miştir.

O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler de kararır.

İbn Abbas der ki: Kıyamet günü ehl-İ sünnet ve'l-c*mâat'in yüz­leri ağardığından, bid'at ve tefrika ehlinin yüzleri karardığında:

«O zaman yüzleri kara olanlara: «îmânınızdan sonra küfrettiniz ha...» denilir. Hasan el-Basr/'ye göre bunlar münafıklardır. İşte o küf­rün cezası olarak tadın azabı denüir.» Bu nitelik de bütün kâfirleri kapsar.

«Ama yüzleri ağaranlar Allah'ın rahmeti (cennet) içredirler. On­lar orada temelli kalacaklardır. Ve oradan ayrılmak da istemiyecek-lerdir.

Ebu îsâ Tirmizî bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: Bize Ebu Kü-reyb... Ebu Gâlib'den rivayet etti ki o şöyle dedi: Ebu Ümâme Şam merdivenlerine asılmış başlar gördü ve : Bu başlan kesenler ateşin kö­pekleridir, gökyüzünün altında en kötü ölülerdir, ölülerin en hayırlıları ise bunlann öldürdükleridir, dedi ve: «O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler de kararır.» âyetini okudu. Ebu Ümâme'ye sordum: Sen bunu Rasûlullah (s.a.) dan işittin mi?

Eğer onu bir, iki, üç, dört —yediye kadar saydı— kerre işitmemiş olsaydım size haber vermezdim, dedi. Tirmizî devamla; hadîs hasen-dir, der.

îbn Mâce de bunu, Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla yine Ebu Gâlib1 den rivayet eder. îmâm Ahmed ise Müsned'inde hadîsi Abdürrezzâk ka­nalıyla Ebu Gâlib'den tahrîç etmiştir.

İbn Merdûyeh bu âyetin tefsirinde Ebu Zerr'den uzun ve gerçekten garîb bir hadîs rivayet eder.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : «Bunlar Allah'ın âyetleri, hüc­cet ve beyyineleridir.

(Ey Muhammed) onları sana hak olarak okuyoruz. Dünya ve âhi-retin durumunu sana açıklıyoruz. Allah, âlemlere zulmetmek istemez.»

Allah onlara zulmedici değil, bil'âkis zulmetmeyen adaletli bir hâkimdir. Zîrâ O'nun herşeye gücü yeter, her şeyi bilir. Bununla bir­likte yarattıklarından hiç kimseye zulmetmeye ihtiyâcı yoktur. Bu se­beple şöyle buyuruyor : «Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ın malı ve kullandır. Bütün işler Allah'a döndürülür. Dünya ve âhirette tasar­ruf O'nundur, dünya ve âhirette yegâne hâkim de O'dur.

«İşte felaha erenler de onlardır.» Onlardır kurtuluşa erenler, baş-kalan değil. Hz. Peygamber minberde İken, ona insanlann en hayırlısı kimdir? diye soruldu. O, ma'rûfu en çok emreden, münkeri en çok nehyedendir. Bir de Allah'dan en çok korkup, akrabalarını en çok ziyaret edendir, buyurdu. Bir başka hadîs-i şerifte ise şöyle buyurdu: Kim ma'rûfu emreder ve münkerden nehyederse o, yeryüzünde Allah'ın ha­lîfesi, Allah'ın Rasûlünün halîfesi ve Allah'ın kitabının halîfesidir. Hz. Ali (r.a.) de der ki: Cihâdın en faziletlisi, ma'rûfu emir ve münker­den nehiydir. Kim de fâsıklara yardakçılık eder, Allah'ı kızdırırsa, Al­lah'ın kızgınlığı onun üzerine olsun. Huzeyfe der ki: Bir zaman gele­cek ki; o zamanda merkeb leşi ma'rûfu emreden ve münkeri nehyeden bir mü'minden insanlara daha sevimli olacak. Süfyân el-Sevrî der ki: Bir kişi komşuları tarafından çok sevilirse, arkadaşları tarafından çok övülürse bil ki; o kişi, müdâhenecidir. Ma'rûfu emir, emredilen vâcib ise, o da vâcib, mendûb ise o da mendûbtur. Münkeri nehiy ise herkese vâcibdir. Çünkü bütün münkerleri terketmek, çirkin olması nedeniyle vâcibdir. Vacibin yolu nedir dersen? Ben derim ki; bu konuda Mu'te-zilenin önderleri ihtilâf etmişlerdir. Ebu Ali'ye göre vacibin yolu duy­ma ve akıldır. Ebu Hâşim'e göre ise sadece duymadır. Nehyin şartlan nelerdir dersen?, ben derim ki; nehyeden kişi, nehyettiği şeyin çirkin olduğunu bilmelidir. Zîrâ onun çirkin olduğunu bilmezse, iyiyi nehyet-miş olmaktan emîn olamaz. Ayrıca nehyettiği şeyi yapmamış olması gerekir. Çünkü onu yapan kişinin yaptığı şeyi nehyetmesi güzel olmaz. Bu gibi kimseler kendilerinin zemmedilmesini kolaylaştırır. Ayrıca nehyeden kişi; nehyedilen şeyin kötülükleri arttırdığı konusunda zann-ı galibe sahip olmalıdır. Keza kendisinin nehyetmesinin te'sîr etmediğini, abes olduğunu kabul etmemesi gerekir. Vâcib oluşunun şartlan neler­dir? derseniz, ben derim ki; nehyeden kişinin, günâhın işlenmek üzere olduğu konusunda kuvvetli zannı bulunmalıdır. Meselâ içki içen kişi­nin, içki içmek için âlet ve edevatını hazırlamış olduğunu görmelidir, Ayrıca nehyettiği zaman, kendisine büyük bir zarar dokunmayacağını; kuvvetli bir zanla tahmin etmelidir. Münkeri nehyetmeye nasıl koyu­lur? dersen, derim ki; önce kolaylıkla başlar. Payda vermezse zora doğru gider. Çünkü maksad, kötülüğü engellemektir. Ayrıca Allah Teâlâ, «onların arasım ıslâh edin» buyurmuştur. Sonra da «onlarla sa­vaşın» buyurmuştur. Ma'rûfu emir ve münkeri nehye kim tevessül eder? dersen, ben derim ki; imkânı ve şartlan elverişli olan her müs-lüman. Ulemânın icmâ'ına göre başkasının namazı terkettiğini gören kişinin, namazı terkedeni uyarması gerekir. Çünkü namazı terketme-nin çirkin olduğu herkes tarafından bilinir. Savaşı gerektiren nehyin, imam ve onun halîfeleri tarafından yapılması daha evlâdır. Çünkü on lar, siyâseti daha iyi bilirler ve bu konuda hazırlıklan vardır. Kime eni' redilip nehyedilir? dersen, ben derim ki; mükellef olan herkese. Mü kellef olmayan da başkasına zarar vermeye başlarsa —çocuklar ve de İller gibi— bunlarda nehyedilir. Çocuklar yasaklan işlemekten nehye dilirler ki, ona alışmasınlar. Tıpkı tecrübe kazansınlar diye namaza götürüldükleri gibi. Eğeı- kötülüğü işleyen kimsenin, işlediği kötülüğü nehyetmesi vâcib midir? derseniz; ben derim ki; evet, vâcibdir. Çünkü kötülüğü işlemeyi terkedip, işletmemeye çalışmak onun üzerine vâcib­dir. îki vâcibden birini terketmek, onun üzerinden öteki vacibi kaldır­maz. Selef-i şalinin derler ki; yapmasalar da siz hayrı emredin. Hasan'-dan nakledilir ki, o Mutarrif İbn Abdullah'ın, yapmadığı şeyi söylemem dediğini duymuş. Bunun üzerine hangimiz dediğimizi yapıyoruz? de­miş. Şeytân böylece size gâlib gelmek İster. Bunun sonucunda hiçbir kimse ma'rûfu emretmez ve münkerden nehyetmez demiş.

112. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, Muhammed ümmetinin ümmetlerin en hayırlısı ol­duğunu haber vererek:

«Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.» buyu­ruyor.

Buharı diyor ki: Bize Muhammed îbn Yûsuf... Ebu Hüreyre'den : «Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.» âyeti hakkın­da rivayet etti ki o, şöyle dedi: Siz, insanların insanlar için en hayırlı olanısınız. İslâm'a girmeleri için onları boyunlarında zincirlerle geti­rirsiniz.

îbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Atâ, Rebî' İbn Enes ve Atiyye el-Avfî de böyle söylediler.

Yani: Onlar ümmetlerin en hayırlısı ve insanların, insanlar için en faydalı olanlarıdır. Bu sebeple Cenâb-ı Hak: «İyiliği emreder, kö­tülükten alıkorsunuz ve Allah'a inanırsınız.» buyuruyor.

İmâm Ahmed diyor: Bize Ahmed İbn Abdülmelik... Dürre Bint Ebu Leheb'den rivayet etti ki o şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) minberde iken bir adam kalktı ve: Ey Allah'ın Rasûlü, insanların en hayırlısı hangisidir? diye sordu, Allah'ın Rasûlü :

İnsanların en hayırlısı Kur'an'ı en güzel okuyan, Allah'dan en çok korkan, en fazla iyiliği emredip kötülükten alıkoyan, en fazla sıla-i rahimde bulunanlardır, buyurdular.

Neseî, Sünen'inde, Hâkim Müstedrek'inde Semmâk'in hadîsinde Saîd İbn Cübeyr'den, o da îbn Abbâs'dan: «Siz insanlar için çıkarıl­mış en hayırlı bir ümmetsiniz.» âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet ederler: Bu âyette kasdedilenler, Rasûlullah (s.a.) ile Mekke'den Me­dine'ye hicret edenlerdir.

Sahîh olan ise bu âyetin bütün bir ümmet hakkında umûmî ol­duğudur. Her nesil bundan nasibini alacaktır : Bu ümmetin en hayır­lısı Rasûlullah (s.a.) in aralarında gönderilmiş olduğu nesildir, sonra onları ta'kîb edenler, sonra da onları ta'kîb edenlerdir.

Nitekim başka bir âyette de : «Böylece sizi vasat bir ümmet kıldı. Olur ki insanlara karşı şâhidler olursunuz.» (Bakara, 143) buyurul-maktadır.

İmâm Ahmed'in Müsned'mdeJTirmizî'nin Câmi'inde, İbn Mâce'nin Sünen'inde ve Hâkim'in Müstedrek'inde Hakîm îbn Muâviye, İbn Hay^ de'den o da babasından şöyle rivayet eder: Rasûlullah (s.a.) : Siz yet­miş ümmeti tamamlıyorsunuz ve siz onların en hayırlı olanısınız. Siz Allah katında en çok değerli olan ümmetsiniz, buyurdular.

Bu, meşhur bir hadîstir ve Tirmizî, hadîsin hasen olduğunu be­lirtmektedir. Muâz îbn Cebel ve Ebu Saîd'den de bu hadîsin bir benzeri rivayet edilmiştir.

îmâm Ahmed'in de dediği gibi bu ümmet, hayra koşmada birinci sırayı almıştır. Bunun nedeni de peygamberleri olan Hz. Muhammed /s.a.) dir. Zîrâ o, Allah'ın yaratıklarının en şereflisi, Allah Rasûllerinin en değerlisidir. Allah Teâlâ kendisine, daha önceki peygamberlerden ve rasûllerden hiç birine vermediği en büyük ve mütekâmil bir şeriat gön­dermiştir. O'nun metod ve yoluna uygun olarak yapılan az bir amel, diğerlerinin çok amelinden daha hayırlıdır.

Şöyle ki: Bize Abdurranman... Ali İbn Ebu Tâlib'den rivayet etti ki o, şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) buyurdular: Peygamberlerden hiç birine verilmeyen şeyler bana verildi. Biz; ey Allah'ın Rasûlü, nedîr onlar? diye sorduk. Buyurdular ki: Korku anında yardım olundum, yeryüzünün anahtarları bana verildi, Ahmed diye isimlendirildim. Top­rak bana temiz kılındı. Ümmetim, ümmetlerin en hayırlısı kılındı.

Bu şekliyle hadisi, yalnız İmâm Ahmed tahrîç etmiş olup isnadı hasendir.

İmâm Ahmed diyor: Bize Hasan îbn Süvvâr... Ümmü'd-Derda'-dan; o da Ebu'd-Derdâ'dan rivayet etti ki o, şöyle dedi: Ebu'l-Kâsım (s.a.) i —ki Ümmü'd-Derdâ'dan başka Rasûlullah'ı böyle künyesiyle zikreden başka birine rastlamadım— şöyle buyururken işittim: Allah Teâlâ buyurdu ki: Ey îsâ, Ben, senden sonra öyle bir ümmet göndere­ceğim ki sevdikleri bir şey başlarına geldiğinde hamd ve şükrederler; hoşlanmadıkları bir şey başlanna geldiğinde de ecrini (AUah'dan) bek­leyerek sabrederler. Onların hilmi de, ilmi de yoktur. Hz. îsâ şöyle der : Ey Rabbım, ilim ve hüm olmadan nasıl olacak? Allah Teâlâ : Ben on­lara kendi hilm ve ilmimden veririm, buyurur.

Burada zikredilmesi uygun olan birkaç hadîs nakledelim :

îmâm Ahmed diyor: Bize Hâşim İbn el-Kâsım... Ebu Bekir Sıd-dîk'tan rivayet etti ki o, şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) buyurdular: Bana (ümmetimden) hesâbsız olarak cennete girecek yetmiş bin kişi verildi. Yüzleri ayın ondördü gibi parlaktır. Kalbleri bir tek kalb gi­bidir. Rabbımdan (c.c.) artırmasını diledim. Bana bunlardan beheri ile birlikte yetmiş bin kişi artırdı. Ebu Bekr (r.a.) şöyle der: Öyle zanne­diyorum ki bu, köylülere kadar ulaşacak, çöllerin köşelerinde olanlara kadar isabet edecektir.

İmam Ahmed diyor: Bize Abdullah tbn Bekrin... Abdurrahmân tbn Ebu Bekr'den rivayetinde Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Allah bana (Ümmetimden) hesâbsız olarak cennete girecek yetmişbin kişi verdi.

Ömer dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü daha fazlasını isteseydin? Ra-sûlulah (s.a.) : Daha fazlasını istedim, her bir adamla birlikte yetınişbin kişi daha verdi, buyurdular. Ömer yine: Ey Allah'ın Rasûlü daha ar­tırmasını isteseydin, deyince, Rasûlullah (s.a.) : Ben de artırmasını is­tedim şu kadar daha verdi, buyurdular. Abdullah tbn Ebu Bekr ellerini öne doğru açtı. Râvî der ki; iki kulacım yaydı, serdi. Hişam da şöyle dedi: Bu, Allah'dandır, sayısının ne olduğu bilinmez.

İmam Ahmed der ki: Bize Ebu el-Yeraân'ın... Şüreyh İbn Ubeyd1 den rivayetine göre o şöyle demiştir: Sevbân Hıms'da hastalandı. Ora­nın valisi olan Abdullah İbn Kurt el-Ezdî onu ziyarete gelmemişti. Kelâ' kabilesinden birisi Sevbân'ı ziyarete gelmişti. Yanına girdiğinde Sev­bân : Yazar mısın? dedi. Adam: Evet dedi. Sevbân : Yaz, dedi ve şöyle yazdırdı: Emîr Abdullah İbn Kurt'a, Allah Rasûlü (s.a.) nün kölesi Sevbândan: Şayet senin yanında Mûsâ ve îsâ (a.s.) nın bir kölesi ol­saydı (ve hastalansaydı) ben mutlaka onu ziyarete gelirdim. Daha sonra da mektubu katlayıp o kişiye : Bunu ona ulaştırır mısın? dedi. Adam evet deyip mektubu İbn Kurt'a götürdü. İbn Kurt mektubu okuyunca telâşla ve korkuyla kalktı. İnsanlar; Durumu nedir? Bir şey mi oldu? dediler. (Hemen) Sevbân'a gitti, yanma girip ziyaret etti. Bir süre otur­du, sonra kalktı. Sevbân ridâsmdan tutup : Otur ki sana Allah Rasûlü (s.a.) nden işittiğim bir hadîsi nakledeyim, dedi ve şöyle devam etti: Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işittim: Ümmetimden yet-mişbini hesâbsız ve azâbsız cennete girecek. Her bini ile beraber yet­mişbin kişi daha girecek. Hadîsi bu kanaldan sadece İmâm Ahmed ri­vayet etmiş olup ravîlerinin hepsi Şamlı, Hımslı ve güvenilir kimseler­dir. Bu; sahîh bir hadîstir. Allah'a hamdederiz.

Taberânî der ki: Bize Amr İbn İahâk'ın... Sevbân'dan rivayetine göre o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş: Muhakkak Rabbım ümmetimden yetmişbininin hesaba çekilmiyeceğini va'detti. Her bin ile beraber yetmişbin daha olacaktır.

îmâm Ahmed diyor : Bize Abdürrezzâk'ın... îbn Mes'ûd'dan rivaye­tine göre o şöyle dedi: Bir gece Rasûlullah (s.a.) in yanında uzun uzun konuştuk. Ertesi sabah yanına vardığımızda bize şöyle buyurdular: Geceleyin peygamberler ümmetleri ile birlikte bana arzolundular. Pey­gamberler (önümden) geçmeye başladılar. Kiminin üç kişilik, kiminin on kişilik, kiminin daha çok ümmeti vardı. Kiminin de hiç ümmeti yoktu. Nihayet Mûsâ (a.s.) önümden geçti. Yanında Isrâiloğullanndan kalabalık bir cemâat vardı. Çok hoşuma gittiler ve sordum : Kim bunlar? Bu, kardeşin Musa'dır, yanındakiler de Isrâiloğullan, denildi. Ben yine sordum: Peki benim ümmetim nerede? Bana: Sağına bak, denil­di. Baktım ve gördüm ki, alçak dağlar insanların (adamların) yüzle-riyle kapanmıştı. Sonra bana; soluna bak, denildi. Baktım ve gördüm ki, ufuk adamların yüzleriyle kaplanmıştı. Bana soruldu : Razı oldun mu? Hoşnûd oldum Rabbım, dedim. Bana denildi ki: Bunlarla bera­ber yetmişbin kişi var. Onlar da cennete heaâbsız olarak girecekler.

Rasûluîlah (s.a.) devamla şöyle buyurdu : Anam babam size feda olsun. Eğer bu yetmişbinden olabilirseniz olun, buna yetişemezseniz o alçak dağlarda olanlardan olun. Buna da yetişemezseniz o ufukta olan­lardan olun. Ben orada birbirine girmiş insanlar gördüm.

Ukkâşe İbn Mihsan kalktı ve : Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'a duâ et de beni o yetmiş binden kılsın, dedi. Allah Rasûlü onun için duâ bu­yurdu. Başka bir adam daha kalktı ve : Ey Allah'ın Rasûlü, beni onlar­dan kılması için Allah'a duâ et, dedi. Rasûluîlah (s.a.) : Ukkâşe bunda seni geçti, buyurdular.

Râvî devamla şöyle anlatıyor : Sonra biz konuştuk ve şöyle dedik : Bu yetmişbinin kimler olduğunu zannediyorsunuz? Bunlar, İslâm üze­re doğmuş olup da Ölünceye kadar Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayan bir topluluktur.

Bu konuşmamız Rasûluîlah (s.a.) a ulaşınca şöyle buyurdular: Onlar dövme yapmayanlar (kendilerine dövme yaptırmayanlar), Mus­ka yapmayanlar, (herhangi bir şeyde kendileri için) uğursuzluk gör­meyenler ve sadece Rablarına dayanıp tevekkül edenlerdir.

îmânı Ahmed bu şekil ve bu senedle hadîsi rivayet etti. Abdüssa-med kanalıyla... Katâde'den de aynı hadîsi rivayet etmiştir. Ancak bu rivayette; hoşnûd oldum Rabbım, hoşnûd oldum Rabbım ifâdesinden sonra şöyle buyurulur:

Bana, razı oldun mu? diye soruldu. Evet, dedim. O halde soluna bak, denildi. Baktım ve gördüm ki, ufuk adamların yüzleri ile kapan­mış. Bana tekrar soruldu : Razı oldun mu? Razı oldum, dedim.

Hadîs bu veçhiyle isnadı sahîh bir hadîstir. Fakat tahrîcinde İmâm Ahmed tek kalmış, başkaları hadîsi tahrîç etmemişlerdir.

Ahmed İbn Menî' der ki: Bize Abdülmelik îbn Abdülazîz'in... İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Mevsim'de bana ümmetler arzolundu da ümmetimin arzı geciktirildi, (arkaya bırakıldı.) Sonra onları gödüm; çoklukları ve durumları beni sevindirdi. Ovaları, dağları doldurmuşlardı. «Hoşnûd oldun mu ey Mu-hammed?» buyruldu, ben evet dedim. «Muhakkak ki bunlarla beraber yetmiş bin kişi de cennete hesâbsız girecek. Onlar kendilerine dövme ve muska yaptırmayan, sadece Rablarına tevekkül edenlerdir, buyruldu.» Ukkâşe îbn Mihsan kalkıp: Ey Allah'ın elçisi, beni de onlardan kılması için Allah'a duâ et, dedi. Allah Rasûlü : Sen onlardansın, bu­yurdu. Başka birisi daha kalkıp: Allah'a duâ et de beni de onlardan kılsın, dedi. Hz. Peygamber: Ukkâşe bunda seni geçti, buyurdu.

Taberânî diyor: Bize Muhammed İbn Muhammed... İmrân İbn Husayn'dan, rivayet etti ki o şöyle dedi; Rasûlulah (s.a.) buyurdular : Ümmetimden yetmişbin kişi hesâbsız ve azâbsız cennete girecek.

Onlar kimlerdir? diye soruldu. Rasûlullah (s.a.) : Onlar kendile­rine dövme ve muska yaptırmayan, (herhangi bir şeyde kendileri için) uğursuzluk görmeyen ve sadece Rablanna tevekkül edenlerdir, buyur­dular.

Bu hadîsi Müslim de Hişâm îbn Hassan tarîki ile rivayet etmiştir. Müslim'in hadîsinde de Ukkâşe'nin adı geçmektedir.

Buhârî ve Müslim'de Zührî kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayet ediliyor ki o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) ı şöyle söylerken işittim :

Ümmetimden yetmiş bin kişilik bir grup cennete girecek, yüzleri ayın ondördü gibi parlayacak.

Ebu Hüreyre devam ediyor : Ukkâşe el-Esedî kalktı, üzerindeki el­biseyi (yukarı) kaldırarak: Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'a, beni onlardan kılması için duâ buyur, dedi. Allah'ın Rasûlü (s.a.) : Allah'ım, bunu onlardan kıl, buyurdular. Sonra onlardan bir adam daha kalktı ve o da : Ey Allah'ın Rasûlü duâ buyur da Allah beni de onlardan kılsın, dedi. Rasûlullah (s.a.) : Ukkâşe bunda seni geçti, buyurdular.

Ebu'l-Kâsım et-Taberânî diyor: Bize Yahya İbn Osman'ın... Seni tbn Sa'd'dan rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular:

Ümmetimden yetmişbin ya da yediyüz bin kişi —Ebu Hazım han­gisini söylediğini bilmiyor— birbirlerine tutunarak ve birbirlerini ala­rak cennete girecekler. Sondan gelenler girinceye kadar öncekiler gir­meyecektir. Onların yüzleri de ayın ondördü gibi parlaktır.

Bu hadîsi Buhârî ve Müslim de Kuteybe kanalıyla... Sehl'den riva­yetle tahrîç etmişlerdir.

Müslim İbn el-Haccâc Sahîh'inde şöyle diyor: Bize gaîd İbn Man-sûr kanalıyla... Husayn İbn Abdurrahmân haber verdi ve şöyle dedi:

Saîd İbn Cübeyr'in yanında idim. Dün kayan yıldızı hanginiz gör­dü? diye sordu. Ben: Ben gördüm, dedim ve devam ettim : Namazda değildim. Fakat beni (zehirli bir hayvan) sokmuştu.

Peki ne yaptın? dedi. Muska yaptırdım, dedim.

Seni böyle yapmaya sevkeden nedir? dedi. Şa'bî'nin bize haber verdiği bir hadîs-i şeriftir, dedim.

Şa'bî size ne haber verdi? dedi. Şa'bî, Büreyde İbn el-Husayb el-Eslemî'den haber verdi ki, o şöyle demiş: Göz (nazar) ya da zehirin dışında muska yaptırmak yoktur. İşittiğini yapan güzel yapmış, dedi. Fakat bize İbn Abbâs nakletti ki Rasûlullah şöyle buyurmuş :

Bana ümmetler arzolundu. Peygamber gördüm yanında küçük bir topluluk var, peygamber gördüm; yanında bir iki kişi var, peygamber gördüm yanında kimse yok. Birden büyük bir kalabalık görerek onları kendi ümmetim sandım. Bana : Bu, Musa ve kavmidir. Fakat uf­ka bak, denildi. Baktım. Birde ne göreyim, büyük bir kalabalık. Diğer ufka bak, denildi. Gördüm ki, orada da büyük bir kalabalık var.

Bana: İşte bunlar senin ümmetindir. Onların yanında yetmiş bin kişi daha var ki hesâbsız ve azâbsız olarak cennete girecekler, denildi. Sonra Rasûlullah (s.a.) kalktı ve evine girdi. Halk aralarında, cennete hesâbsız ve azâbsız girecekler hakkında konuşmaya daldı. Bir kısmı:

Herhalde bunlar, Rasûlullah (s.a.) in sohbetine nail olanlardır, de­diler. Bir kısmı da : Herhalde bunlar İslâm üzere doğan ve Allah'a hiç­bir şeyi ortak koşmayanlardır, dediler. Daha başka şeyler de söylediler. Rasûlullah (s.a.) çıktı ve : Konuşmaya daldığınız şey nedir? diye sordu. Konuşulan kendisine haber verildiğinde de : Onlar muska yapmayan, yaptırmayan, (herhangi bir şeyde kendisi için) uğursuzluk görmeyen ve sadece Rablarına tevekkül edenlerdir, buyurdu. Ukkâşe İbn Mihsan kalktı ve : Allah'a duâ et de beni onlardan kılsın, dedi. Rasûlullah (s.a.) : Sen onlardansın, buyurdular. Sonra bir adam daha kalktı ve : Allah'a duâ et de beni de onlardan kılsın, dedi. Bunun üzerine Rasû­lullah (s.a.) : Ukkâşe bunda seni geçti, buyurdular.

Buhârî bu hadîsi Üseyd îbn Zeyd'den, o da Hüseyin'den rivayetle tahrîç etmiştir. Fakat o'nun rivayetinde «Muska yapmayanlar» kısmı yoktur.

İmâm Ahmed diyor: Bize Ravh İbn Ubâde'nin... Câbir İbn Ab-dullah'dan rivayetinde o şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) ı şöyle derken işittim... ve Câbir'in hadîsini nakletti. Hadîste şöyle deniliyor: İlk grup yüzlerini açtı. Ayın ondördü gibiydi. Yetmişbin kişiydiler ve he­saba çekilmediler. Sonra onların peşinden gelenler; bunlar da gökteki en parlak yıldız gibiydiler. îlh.

Ve hadîsin devamım naklediyor.

Müslim bu hadîsi Ravh'ten rivayet eder. Fakat onun hadîsi mev­kuftur. (Rasûlullah'a ulaştırılmamıştır.)

Hafız Ebu Bekr İbn Ebu Âsim, Kitab'üs-Sünen'inde şöyle der : Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe... Ebu Ümâme el-Bâhilî'den rivayet etti ki o şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) ı şöyle derken işittim :

Rabbım, ümmetimden yetmişbin kişiyi, her bir kişiyle birlikte yetmişbin kişi daha olmak üzere, hesâbsız ve azâbsız insanları cennete koyacağını ve bunlarla beraber Rabbımın avucuyla üç avuç daha (sa­yısızlıktan kinaye) yine hesâbsız, azâbsız cennete koyacağını bana va'detti.

Bu hadîsi Taberânî de Hişâm İbn Ammâr kanalıyla İsmail îbn Ayyâş'tan rivayet etmiştir ve isnadı sağlamdır.

Yine Taberânî'nin İbn Ebu Âsim kanalıyla... Ebu Ümâme'den naklettiğine göre Allah Rasûlü (s.a.) : Andolsun ki Allah ümmetin­den yetmişbinini hesâbsız cennete koymayı bana va'detti, buyurmuştu. Yezid İbn el-Ahnes : Ey Allah'ın elçisi bu miktar senin ümmetin içinde sinekler içindeki kırmızı sinekler kadardır, dedi de Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Allah bana her bin ile beraber yetmişbin kişi olarak yetmişbini (cennete hesâbsız koymayı) va'detmiş ve üç avuç (alıp on­ları da cennete koyma va'dini) artırmıştır. Bu hadîsin de isnadı ha-sendir.

Taberânî diyor: Bize Ahmed İbn Huleyd'in... Utbe îbn Avd'dan rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Rabbım, ümmetim­den yetmişbin kişiyi hesaba çekmeden cennete koyacağını bana va'det­ti. Sonra (bunlardan) her bini yetmişbine şefaat edecek. Sonra Rabbım, elleriyle üç avuç (çokluktan kinaye) alacak (ve bunları da cennete koyacak.)

Ömer tekbîr getirerek : Allah Teâlâ bunlardan ilk yetmişi babala­rına, oğullarına ve akrabalarına şefaatçi kılacak... Allah'ın beni son avuçlardan birinde kılmasını isterim.

Hafız Ziya el-Makdisî «Sıfat'ül-Cenne» isimli eserinde : Bu isna­dın bir illeti olduğunu bilmiyorum, der. En iyisini Allah bilir.

İmâm Ahmed diyor: Bize Yahya İbn Saîd... Rifâa el-Cühenî'den rivayet etti ki o şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) ile beraber geliyorduk. Kedîd —ya da Kudeyd— denilen yere geldiğimizde bir hadîsi zikretti ve şöyle buyurdu : Rabbım, ümmetimden yetmişbin kişiyi hesâbsız ola­rak cennete koyacağını bana va'detti. Siz ve eşlerinizle zürriyetiniz-den sâlih olanlar cennetteki evlerinize yerleşmedikçe onların cennete girmeyeceklerini umarım.

Ziya der ki bana göre bu hadîs, Müslim'in şartlarına uymaktadır.

Abdürrezzâk diyor ki: Bize Ma'mer... Enes'den rivayet etti ki Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurdular : Rabbım ümmetimden dörtyüz bin ki­şiyi cennete koyacağını bana va'detti.

Hz. Ebubekir: Bize daha da artır, ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Rasû­lullah : Vallâhî böyle, dedi. Ömer: Yeter ey Ebubekir, deyince Ebu­bekir : Bırak beni, Allah'ın hepimizi cennete koymasına istemez misin? dedi. Ömer de : Allah dilerse (bütün) yaratıklarını bir elle cennete ko­yar, dedi. Rasûlullah (s.a.) : Ömer doğru söyledi, buyurdular. Ziyâ'nın söylediğine göre bu hadîsi bu isnâdla yalnız Abdürrezzâk rivayet etmiş­tir. Hadîsi, Hafız Ebu Nuaym el-İsbahânî de rivayet etmiştir.

Muhammed tbn Ahmed İbn Mahled bize... Enes'den haber verdi: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Rabbım, ümmetimden yüz bin kişiyi cennete koyacağını bana va'detti.

Ebubekir, ey Allah'ın Rasûlü bize artır, dedi. Rasûlullah (s.a.) : Böyle, buyurdular.

Râvî Süleyman İbn Harb, eliyle böylece işaret etti.

Ben dedim ki: Ey Allah'ın Rasûlü bize daha artır. Hz. Ömer: Al­lah, bütün insanları bir elde (bir avuçta) cenneti koymaya kâdir'dir, deyince, Allah'ın Rasûlü (s.a.) : Ömer doğru söyledi, buyurdular.

Bu şekliyle bu, garîb bir hadîstir.

Hafız Ebu Ya'lâ diyor: Bize Muhammed İbn Ebu Bekr'in... Enes'-den rivayetinde Rasûlullah (s.a.) buyurdular ki: Ümmetimden yet-mişbin kişi cennete girecek.

Ey Allah'ın Rasûlü bize artır, dediler. Her bir adam için yetmiş bin, buyurdular. Onlar yine : Ey Allah'ın Rasûlü bize artır, dediler. Ra­sûlullah (s.a.) kumların üzerindeydi; Böyle, buyurdular ve eliyle bir avuç (kum) savurdular.

Onlar: Ey Allah'ın Rasûlü, bundan sonra da cehenneme girenleri (Allah rahmetinden) uzaklaştırsın, dediler.

Bu hadîs'in isnadı sağlam, râvîleri güvenilir, sika râvîlerdir.

Taberânî Katâde'den rivayet ediyor ki; Ebu Bekr îbn Enes... Ebu Bekr îbn Umeyr'den, o da babasından naklediyor: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular; Allah ümmetimden üçyüz bin kişiyi cennete koyaca­ğını va'detti.

Umeyr : Bize artır ey Allah'ın Rasûlü, dedi.

Rasûlullah (s.a.) eliyle, böyle dedi. Umeyr yine: Bize artır ey Al­lah'ın Rasûlü, deyince Hz. Ömer: Yeter, eğer Allah dilerse insanları bir elde (bir avuçta) cennete koyar, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) da: Ömer doğru söyledi, buyurdular.

Taberân! diyor : Bize Ahmed îbn Huleyd'in... Ebu Saîdel-Ansârî'den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Rabbım, ümme­timden yetmiş binini hesâbsız olarak cennete koyacağını, onlardan her birinin de yetmiş bin kişiye şefaat edeceğini bana va'dettiler. Sonra Rabbım iki eliyle üç avuç alacak (ve bunları cennete koyacak).

Kays devamla anlatıyor: Ben Ebu Saîd'e: (Şimdi) sen bunları Rasûlullah (s.a.) dan işittin mi? dedim. O, Evet, dedi. Kulaklarım duy­du, kalbim muhafaza etti.

Ebu Saîd devamla dedi ki; Rasûlullah (s.a.); inşâallah Allah Teâlâ ümmetimin muhacirlerini (bu avucun içine) alacak, kalanını da bizim bedevilerimizle tamamlayacaktır.

Bu hadîsi Muhammed îbn Sehl İbn Asker de Ebu Tevbe er-Rebf İbn Nâfi' den (kendi) isnâdıyla rivayet etmiştir. O'nun hadîsinde şu fazlalık vardır:

Bu miktar, Rasûlullah (s.a.) in katında (yanında) hesâblandı, sayı dörtyüz bin kere bin ve doksan bin kere bine ulaştı.

Ebu'l-Kasım el-Taberânî diyor : Bize Hâşim îbn Mirsed... Ebu Ma-lik'den rivayet etti ki Rasûlulah (s.a.) şöyle buyurdular :

Muhammed'in nefsi (kudret) elinde olan Allah'a yemîn ederim ki, sizden bir zümre kıyamet günü siyah gece misâli (kalabalık olarak) cennete sevkedilecek. Hepsi de yere basacaklar. Melekler diyecekler ki: Niçin Muhammed ile (diğer bütün) peygamberlerle gelenlerden daha fazla insan geldi?

Bu hadîsin isnadı hasendir.

Bu ümmetin faziletine, şerefine, Allah katındaki değerine, dünya ve âhirette ümmetlerin en hayırlısı olduğuna delâlet eden başka ha­dîsler de vardır.

İmâm Ahmed diyor : Bize Yahya İbn Saîd... Câbir'den rivayet etti ki o, Rasûlullah (s.a.) ı şöyle derken işitmiş : Kıyamet günü ümmetim­den bana tâbi olanların, cennet ehlinin dörtte biri olacağını umuyorum.

Râvî diyor ki: Biz tekbîr getirdik. Sonra Allah'ın Rasûlü : Ben öyle umuyorum ki; siz cennet ehlinin yansı olacaksınız, buyurdu. Bu hadîs Kavh kanalıyla, İbn Cüreyc'in isnâdıyla da rivayet edilmiştir. Bu hadis Müslim'in şartlarına uymaktadır. Hadîsin değişik bir şekli hem Buhârî, hem de Müslim'de mevcuttur. Buhar! ve Müslim'de Ebu İshâk es-Sübey'î kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayete göre o, şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a.) bize : Cennet halkının dörtte biri olmaktan hoş-nûd olur musunuz? diye sordular. Evet (oluruz) dedik. Sonra : Cennet ehlinin üçte biri olmaktan hoşnûd olur musunuz? buyurdular. Biz evet dedik. Üçüncü kere: Cennet ehlinin yarısı olmaktan hoşnûd olur mu­sunuz? dedi. Biz; evet (oluruz) dedik. Muhammed (s.a.) in nefsi kud­ret elinde olan (Allah'a) yemîn ederim ki, ben, sizin cennet halkının yarısı olacağınızı umarım, buyurdular.

Taberânî diyor: Bize Ahmed îbn el-Kâsım... îbn Mes'ûd'dan riva­yet etti ki Rasûlullah (s.a.) cennetin dörtte birinin size, kalan dörtte üçünün de diğer insanlara âit olmasını nasıl bulursunuz? diye bize sor­du. Orada bulunanlar; Allah ve Rasûlü en iyisini bilir, dediler. Üçte birine ne dersiniz? diye sordular. Oradakiler: Bu daha çok, cevâbını verdiler. Peki yansının size âit olmasına ne dersiniz? buyurdular. Ora-, dakiler; Bu en çok diye cevâb verdiler. Cennet ehli yüzyirmi saftır ve bunun seksen safı sizindir, buyurdu.

Taberânî hadîsi sadece... Haris İbn el-Hasîra rivayet etmiştir, der.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdüssamet'in... Ebu Büreyde'den, onun da babasından rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) : Cennet halkı yüzyirmi saftır. Bu ümmet onlardan seksen safıdır, buyurmuştur. îmâm Ahmed hadîsi ayrıca Affân'dan; o da Abdülazîz'den rivayet etmiştir. Tirmizî ise Ebu Sinan'dan rivayetle tahrîc etmiş ve : Bu hasen bir ha­dîstir, demiştir. İbn Mâce de Süfyân es-Sevrî kanalıyla... Süleyman tbn Büreyde'den o ise babasından İsnâdla hadîsi rivayet etmiştir.

Taberânî, Süleyman İbn Abdurrahmân ed-Dimaşkî kanalıyla... Sü­leyman îbn Ali îbn Abdullah İbn Abbâs'dan, onun babasından, onun dedesinden, onun da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayetine göre o, şöyle buyurmuştur: Cennet ehli yüzyirmi saftır. Bunların sekseni benim üm-. metimdendir. Hadîsi rivayette Hâlid İbn Yezîd el-Becelî tek kalmış olup İbn Adiyy onun zayıf olduğunu söylemiştir.

Taberânî'nin Abdullah İbn Ahmed İbn Hanbel kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre o şöyle demiştir: «Bir çoğu öncekilerden, bir çoğu da sonrakilerdendir.» (Vakıa, 39, 40) âyeti nazil olduğunda Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu:

Siz cennet ehlinin dörtte birisiniz, siz cennet ehlinin üçte birisiniz, siz cennet ehlinin yansısınız, siz cennet ehlinin üçte ikisisiniz.

Abdürrezzâk dedi: Bize Ma'mer'in... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) :

Sonuncu olup da kıyamet günü ilk olan biziz. İlkin cennete bizler gireceğiz. Halbuki onlara kitâb, bizden önce verildi. Bize ise kitâb on­lardan sonra verilmiştir. Onlar ihtilâfa düştüler de Allah bizi, onların üzerinde ihtilâfa düştükleri konuda gerçeğe İletti. Bugün (cum'a gü­nü) onların hakkında ihtilâfa düştükleri gündür. Allah bizi o konuda hidâyete erdirdi.. Bu gün (cum'a günü) bizimdir. Yarın yahûdîlerin. (cumartesi) ertesi gün de (pazar günü) hıristiyanlarındır, buyurdular.

Hadîsin bir benzeri Buhârî ve Müslim, Abdullah İbn Tâvûs kana­lıyla... Ebu Hüreyre'den, o da Hz. Peygamber'den merfû olarak rivayet etmişlerdir. Müslim'in A'meş kanalıyla.,. Ebu Hüreyre'den rivayetin­de Allah Rasûlü (s.a.) : Biz kıyamet günü sonuncular ve ilkleriz. Biz, cennete gireceklerin ilkiyiz, buyurmuştur. Ve Müslim hadîsin tamâ­mını zikretti.

Darekutnî Ferd hadîsler bölümünde nakleder ki: Abdullah İbn Muhammed'in... Ömer İbn el-Hattâb'dan rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) Cennet, ben girinceye kadar bütün peygamberlere, benim üm­metim girinceye kadar da diğer ümmetlere haram kılındı, buyurmuş­lardır.

Darekutnî sonra şöyle der: (Bu hadîsi) Zührî'den rivayetle İbn Akîl tek kalmış, Zührî'den, ondan başkası rivayet etmiştir, tbn Akîl'den rivayette Züheyr İbn Muhammed, Züheyr'den rivayette de Amr İbn Ebu Seleme tek kalmışlardır.

Bu hadîsi Sa'lebî de... tbn AkîFden rivayet etmiştir.

Bütün bu hadisler «Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir üm­metsiniz : İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah'a inanır­sınız.» âyetini açıklama sadedinde vârid olmuştur.

Bu ümmetten her kim bu nitelikleri taşırsa bu övgüye dâhil olur. Nitekim Katâde diyor ki: Bize ulaştığına göre, Ömer İbn el-Hattâb bir kerresinde hacca gitmiş ve insanların hızlı davrandıklarını görmüş: «Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.» âyetini okuya­rak; kimin bu ümmetten olmak hoşuna gidiyorsa Allah'ın bu ümmet için koyduğu şartları yerine getirsin, buyurmuş.

Her kim de bu nitelikleri taşımazsa Allah Teâlâ'nın : «Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara engel olmuyorlardı.» (Maide, 79) âyetinde zem­metmiş (kötülemiş) olduğu ehl-i kitâb'a benzemiş olur.

Sayılan nitelikleriyle Allah Teâlâ bu ümmeti övdükten sonra ehl-i kitâb'ı zemmetmekte ve serzenişte bulunmaktadır :

«Ehl-i Kitâb da Hz. Muhammed'e indirilene inanmış olsaydı ken­dileri için hayırlı olurdu. İçlerinde, Allah'a, size ve kendilerine indiril­miş olanlara îmân edenler olmakla beraber çoğu gerçek dinden çıkmış, sapıklık, küfür, fısk ve isyan üzere olan fasıklardır.»

Sonra Allah Teâlâ, inkarcı, mülhid ehl-i kitâb'a karşı zaferin mü'-min kullannın tarafında olduğunu müjdeleyerek şöyle buyuruyor:

«İncitmekten başka size herhangi bir zarar vermezler. Sizinle sa-vaşsalar bile geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edil­mez.»

Gerçekten böyle olmuş, Hayber günü Allah onları alçaltmış, bu­runlarını yere sürtmüştür. Onlardan önce de Medîne yahûdîlerinden Kaynuka oğulları, Nadîr oğulları ve Kurayza oğullarını, tamamen hor ve hakîr kılmıştır. Şam'daki hıristiyanların da durumu böyledir: Sa-hâbe-i kiram birçok yerde onları yenmiş, ebediyyen dçvâm etmek üze­re Şam hükümranlığını onlardan söküp almıştır. Şam, Hz. İsa'nın (a.s.) inmesine kadar İslâm'ın tacını giymiş olarak kalacak. Hıristiyanlar yine aynı hakîr ve zelîl hallerinde olacaklar. Hz. îsa (a.s.) inince Hz. Mu-hammed'in şerîatıyla hükmedecek, haç'ı kıracak, domuzlan öldürecek, İslâm'dan başka din kabul etmeyecek, bu dini kabul etmeyenlere cizye koyacaktır.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Nerede bulunurlarsa bulun­sunlar, üzerlerine zillet vurulmuştur. Allah'ın ve mü'minlerin ahdine sığınmış olanlar müstesna.»

Allah onlara zillet ve alçaklığı vâcib kılmıştır. Nerede olursa ol­sunlar bundan kurtulamazlar. «Allah'ın ahdine... sığınmış olanlar müs­tesna» Allah'ın onları zimmî olarak kabul buyurup üzerlerine cizye koy­ması ve bu dinin hükümlerine tâbi kılması hâli müstesna. «Bir de in­sanların ahdine sığınmış olanlar müstesnadır.» Yani insanların kendi­lerine emân verme hali hâriçtir. Mühlet verilenler, anlaşma yapılanlar ve esirler hakkındaki uygulamada olduğu gibi. Böyle birisine, bir kadın dahi olsa, bir müslümanın, ya da —ulemânın iki kavlinden birine göre bir (müslüman) kölenin emân verme hali müstesna tutulmuş oluyor, îbn Abbâs : ( u-Ui j*J-^j &\ j* J-^V\ ) kısmını «Allah'ın ve insan­ların ahdine sığınmış olanlar müstesna» şeklinde anlamış aynı açıkla­ma Mücâhid, İkrime, Atâ, Dahhâk, Hasan, Katâde, Süddî ve Rebî' îbn Enes'den de rivayet edilmiştir.

«Allah'ın hışmına uğradılar ki buna müstehaktırlar. Üzerlerine de miskinlik vuruldu. Bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir.» Onları böyle davranmaya kibirleri azgınlıkları ve çekememezlikleri sürüklemiş; bu da onlara âhiret zilleti ile birlikte ebedî zillet, alçaklık ve meskeneti getirmiştir.

«Bu, onların isyan etmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır.» Allah'ın emirlerine çokça isyan etmiş olmaları, Allah'ın haramları­na dalmış ve Allah'ın koyduğu şeriatın dışına çıkmış olmaları; onları Allah'ın âyetlerini inkâra, Allah'ın peygamberlerini öldürmeye ve ken­dileri için takdir edilen hale düşmeye sürükledi.

îbr Ebû Hatim der ki: Bize Yûnus tbn Habîb'in... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre o şöyle dedi: Isrâiloğullan bir günde üçyüz peygamberi öldürürler ve aynı günün sonunda da sebze pazarı kurar­lardı.

117. Âyetin Tefsiri

tbn Ebu Necîh diyor ki; Hasan İbn Yezîd'in Abdullah İbn Mes'ûd'-dan olduğunu sandığı bir rivayete göre; «hepsi bir değildir...» âyetini o; Ehl-i kitâb ile Muhammed (s.a.) ümmeti bir değildir şeklinde tefsir etmiştir.

Süddî de böyle dedi. Bu kavli, Ahmed İbn Hanbel'in Müsned'inde rivayet ettiği şu hadîs de te'yîd etmektedir: Bize Ebu'n-Nadr ve Hasan ibn Mûsâ... îbn Mes'ûd'dan rivayet ettiler ki o, şöyle dedi:

Rasûlullah (s.a.) yatsı namazını geciktirdi, sonra mescide çıktı ve ashabın namazı beklediğini görerek :

Bu dinlerin mensûblarından (Yahûdî ve Hıristiyan) bu saatte siz­den başka Allah'ı zikreden kimse yoktur, buyurdular ve bu âyetlerin nazil olduğunu haber verdiler.

Muhammed İbn İshâk ve başkalarının zikrettiği, Avfî'nİn de îbn Abbâs'dan rivayet ettiği ve birçok müfessirden nakledilen meşhur gö­rüşe göre; bu âyetler ehl-i kitâb bilginlerinden îmân edenler hakkın­dadır. Abdullah İbn Selâm, Esed Ibn Ubeyd, Sa'lebe İbn Sa'ye, Useyd îbn Sa'ye ve diğerleri bunlar arasındadır. Buna göre âyet şöyle anla­şılmalıdır : Daha önce zemmedilen ehl-i kitâb ile îmân eden bunlar elbette aynı değildirler. Bunun İçin Allah : «Hepsi bir değildir» Hepsi aynı seviyede değildirler. Bilâkis onlardan îmân edenler ve günahkâr­lar vardır, buyuruyor: Ehl-i kitâb'dan, Allah'ın emrini yerine getiren, Allah'ın şeriatına itaat eden, Allah'ın peygamberine uyan ve doğru yolda olanlar vardır. Onlar secdeye vararak geceleri Allah'ın âyetle­rini okurlar, ibâdet ederler, fazlasıyla teheccüd namazı kılarlar, na­mazlarında Kur'an okurlar. Bu topluluk, Allah'a ve âhiret gününe inanırlar. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirler. Hayırlara koşuşur­lar. İşte onlar sâli İllerdendir.

Sûrenin sonunda; «Ehl-i kitâb'dan öyleleri vardır ki; Allah'a size indirilen ve kendilerine indirilmiş olana Allah'a hûşû' duyarak ina­nırlar. (Âl-i İmrân, 199) âyetinde zikredilenler de bunlardır. Burada da şöyle buyruluyor:

«Ne hayır yaparlarsa ondan mahrum bırakılacak değildirler.» Yap­tıkları hayırlar Allah katında boşa gitmez. Tersine Allah onları en güzel şekilde mükâfatlandırır. «Ve Allah takva sahiplerini bilir » Güzel iş işleyenlerin amelleri Allah'a gizli değildir ve O'nun katında güzel amel sahihlerinin eseri kaybolmaz.

Sonra Allah Teâlâ müşrik kâfirlerden haber vererek buyuruyor ki: «Küfredenlerin malları ve çocukları Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamıyacaktır.» Allah istediğinde bunlar, Allah'ın azabını on­lardan geri çeviremeyecektir.

«Onlar cehennem yaranıdırlar, orada ebediyyen kalacaklardır.»

Daha sonra —Mücâhid, Hasan ve Süddî'ye göre— kâfirlerin bu dünyada harcadıklarına Allah Teâlâ bir misâl vererek şöyle buyuru­yor : «Bu dünya hayatında onların sarfettikleri şeylerin durumu ka­vurucu bir rüzgârın durumuna benzer.»

Âyetteki kelimesi îbn Abbâs, İkrime, Saîd îbn Cübeyr, Ka-tâde, Hasan, Dahhâk, Rebî' İbn Enes ve başkalarına göre, şiddetli soğuk anlamınadır.

Atâ ise soğuk ve don anlamı veriyor. İbn Abbâs'dan da ayrıca aynı görüş rivayet edilmiştir.

Mücâhid de kelimesini ateşle tefsîr ediyor. Bu tefsir birin­ci ile aynıdır. Zira şiddetli soğuk ve özellikle don, ateşin eşyayı yakma­sı gibi ekini ve meyveleri yakar kavurur.

«(Bu rüzgâr) kendilerine zulmeden bir kavmin ekinlerine isabet ederek kavurur, mahveder.» bu kavurucu soğuk hasad mevsimi gelen ekinlere indiğinde onları tahrîb eder, ekin ve meyveleri yok eder, sahi­bi de yoksul duruma düşer. Kâfirlerin durumu da böyledir: Allah bu ekinleri ve meyveleri sahibinin günâhları sebebiyle yok ettiği gibi, kâ­firlerin bu dünyadaki amellerinin sevabım ve semeresini de yok eder. Böylece bu kafirler dünyalarını asılsız ve temelsiz olarak bina eder­ler. «Allah onlara zulmetmedi. Ama onlar kendilerine zulmediyor­lardı.»

120. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ bu âyette mü'minlerin, münafıkları dost edinmelerini yasaklamaktadır, öyle bir dostluk ki gönüllerindekinl ve düşmanla­rına karşı içlerinde gizlediklerini kendilerine açarlar. İşte onlar bu şekilde sizin dostlarınız olmasınlar. Zîrâ münafıklar güçleri yettiğince mü'minleri şaşırtmaktan geri durmazlar, güçleri yettiğince ve mümkün olan her şeyle mü'minlere karşı hîle, hud'a yaparlar, onlara zarar ve­recek şeylere koşarlar.

Allah Teâlâ buyurur ki; «Ey îmân edenler sizden başkalarını, diğer dinlere mensûb olanları kendinize dost edinmeyin.»

Âyetteki bir insanın özel dostları, ailesinden kendine ya­kın olanlardır ki buniar, kişinin yaptığı işlerin içyüzüne vâkıf olurlar.

Buhârî rivayet ediyor: Yûnus, Yahya İbn Saîd, Musa İbn Ukbe, İbn Ebu Atîk kanalıyla... Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayete göre Rasûlul-lah (s.a.) şöyle buyurdular: Allah'ın gönderdiği her peygamberin ve peygamberlerin arkasından bıraktığı her halîfenin mutlaka İki tane dostu bulunur. Bunlardan biri ona hayrı emreder ve onu hayra teşvîk eder. Diğeri de kötülüğü emreder ve kötülüğe teşvîk eder. Ma'sûm kişi, ancak Allah'ın koruduğu kişidir.

Hadîsi Buhârî ve Neseî; Yûnus, Yahya İbn Saîd, Mûsâ îbn Ukbe ve İbn Ebu Atik'in de içinde bulunduğu bir cemâat kanalıyla... Ebu Saîd'den rivayet ederler ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Al­lah'ın gönderdiği her peygamberin ve (onlara kıldığı) her halîfenin mutlaka iki dostu vardır: Hayr emredip ona teşvîk eden bir dost ve kötülüğü emredip ona teşvîk eden bir dost. Ma'sûm, ancak Allah'ın ko­ruduğu kimsedir. Hadîsin bir benzerini Evzaî ve Muâviye İbn Selâm, Zührî kanalıyla... Ebu Hüreyre'den merfû' olarak rivayet etmişlerdir. Bu hadîsin Zührî'nin yanında Ebu Seleme'den rivayetle mevcûd ol­ması da ihtimâl dahilindedir. Hadîsi, Neseî de Zührî'den rivayetle tahrîç etmiştir. Buhârî Sahîh'inde hadîsi Abdullah İbn Ebu Ca'fer ka­nalıyla... Ebu Eyyûb el-Ansârî'den muallak olarak rivayetle zikretmiş­tir. Hadîsin Ebu Seleme'nin yanında üç sahâbî'den rivayetle mevcut olması muhtemel olup en doğrusunu Allah bilir.

tbn Ebu Hatim diyor : Bize babam... îbn Ebu Dehkâne'den rivayet etti ki Ömer îbn el-Hattâb'a : Burada Hîre halkından iyi ezberleyen ve yazı yazan bir çocuk var, onu kâtib edinsen, dediler. Hz. Ömer: O za­man mü'minlerden ayrı olarak «dost edinmiş» olurum, dedi.

Âyet-i kerîme ile birlikte mütâlâa edildiğinde bu eser (hadîs) zim-mîlerin k£tiblikte kullanılmasının caiz olmadığına delâlet eder. Zîrâ bu işte kullanılmaları halinde müslümanlardan üstün tutulmuş ve müslümanların işlerinin içyüzüne muttali' kılınmış olurlar. Bu sırları miislümanlann düşmanlanna ve harb ehline ifşa etmelerinden de kor­kulur. İşte bunun İçin Allah Teâlâ ; «Onlar sizi şaşırtmaktan geri kal­mazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler.» buyuruyor.

Hafız Ebu Ya'lâ dedi: Bize İshâk İbn İsrail'in... Ezher İbn Râşid'-den rivayetine göre : Halk Enes'e gelirdi, o kendilerine anlayamadıkları bir hadîs rivayet edince Hasan el-Basrî'ye giderlerdi ve Hasan el-Basrî» hadisi kendilerine açıklardı.

Ezher İbn Râşid der ki, Enes, bir gün yine Rasûlullah'tan bir ha­dîs rivayet etti. Bu hadîste Rasûlullah (s.a.) şöyle buyuruyordu: Müş­riklerin ateşi ile aydınlanmayın ve yüzüklerinize arapça nakış yapma­yın. Hadîsin mânâsını anlıyamadılar ve yine Hasan el-Basrî'ye giderek ona; Enes bize rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) : Şirk ateşiyle aydınlan­mayın ve yüzüklerinize arapça nakış yapmayın, buyurmuş. (Bunun anlamı nedir?) dediler.

Hasan el-Basrî şöyle dedi:

Yüzüklerinize arapça nakış yapmayın, demek; yüzüklerinize —ki mühür olarak kullanılırdı.— Muhammed (s.a.) ismini kazımayın, de­mektir. «Şirk ateşi ile aydınlanmayın.» kavli ise kendi işlerinizde müş­riklerle istişare etmeyin, demektir. Sonra Hasan el-Basrî:

Bu tefsirin Allah'ın kitabındaki delili: «Ey îmân edenler, sizden başkalarını dost edinmeyin.» âyetidir, dedi.

Hafız Ebu Ya'lâ böyle rivayet etti. Neseî de, Mücâhid îbn Mûsâ ka­nalıyla Hüşeym'den; İmâm Ahmed de aynı isnâdla ve fakat Hasan el-Basrî'nin açıklaması olmaksızın Hüşeym'den rivayet eder.

Bu açıklama şüphelidir, fakat anlamı açıktır.

Yüzüklerinize arapça nakış yapmayın, demek; Hz. Peygamberin yüzüğünün nakısına benzememesi için yüzüklerinize arapça yazı kazı­mayın, demektir. Rasûlullah (s.a.) in yüzüğünde ( «MJ^->a«** ) «Muhammed, Allah'ın rasûlüdür» ibaresi yazılıydı. Bunun için sahîh bir hadîste vârid olduğuna göre Rasûlullah başkasının aynı yazıyı yü­züğüne kazıtmasını yasaklamıştır.

«Müşriklerin ateşi ile aydınlanmaya» gelince, bunun da anlamı şudur:

Onların memleketlerinde onlarla birlikte olmanız durumunda, ev­lerde onlarla yakın olmayın. Aksine onlardan uzaklasın ve memleket­lerinden ayrılın.

Bunun için Ebu Dâvûd rivayet eder ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : Mü'minlerle müşriklerin ateşleri —karşılıklı olarak— gö-rünmemeli (görünmiyecek kadar birbirlerinden uzak olmalılar.)

Başka bir hadîste de şöyle buyurulur: Kim müşrikle birleşir (bir araya gelir) ya da onunla birlikte oturursa onun gibidir.

Bu hadisin, Hasan el-Basrî'nin söylediğine hamledümesi ve âyetin buna delil getirilmesi şüphelidir. Allah en doğrusunu bilendir.

Sonra Allah Teâlâ : «Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Sîneleri-nin gizlediği ise daha büyüktür.» buyuruyor.

Yüzlerinde ve düşünmeksizin dillerinden dökülüveren sözlerinde düşmanlıkları görünür. Kalbleri de İslâm ve müslümanlara karşı kin ve düşmanlık ile doludur. Böyle peyler akıllı kişilere elbette gizli de­ğildir. Bunun için Allah Teâlâ : «Düşünürseniz size âyetlerimizi açık­ladık.» buyuruyor.

«tşte siz öyle kimselersiniz ki onlar sizi sevmezken siz onları se­versiniz!»

Ey mü'minler, münafıklar size karşı îmân izhâr ettikleri için siz münafıkları seviyorsunuz. Halbuki onlar sizi ne zahiren, ne de bâtınen (içlerinden) sevmezler.

«Siz, kitabın bütününe inanırsınız.»

Kitaptaki hükümler hakkında sizin şüphe ve tereddüdünüz y^. Halbuki şüphe, tereddüt ve şaşkınlık onlardadır.

Muhammed îbn İshâk şöyle dedi: Bana Muhammed îbn Ebu Mu-hammed... «Siz kitabın bütününe inanırsınız...» âyeti hakkında İbn Abbâs'dan şu açıklamayı rivayet etti: Siz kendi kitabınıza, onların ki­tabına, ondan önce geçen kitâblara inanırsınız. Halbuki onlar sizin ki­tabınızı inkâr ederler. Onların size karşı Öfke beslemelerinden daha çok siz onlara karşı öfke beslemeye, hak sahibisiniz.

Bunu îbn Cerîr rivayet ediyor.

«Onlar ise ancak sizinle karşılaştıkları zaman: îmân ettik, derler. Yalnız başlarına kaldıkları vakit de size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar.»

Katâde, âyetteki ( J-üvi ) kelimesinin «Parmak uçları» anlamı­na geldiğini; İbn Mes'ûd, Süddî ve Rebî' İbn Enes de «Parmaklar» an­lamında olduğunu söyler.

Bu, münafıkların durumudur : Onlar mü'minlere karşı îmân ve sevgi (dostluk) izhâr ederler. İçleri ise her yönüyle bunun tersinedir.

Nitekim Allah Teâlâ: «Yalnız başlarına kaldıkları vakit te size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar.» buyuruyor ki bu, öfke ve kinin en şiddetli derecesidir.

Allah Teâlâ müteakiben; «De ki: Öfkenizden ölün! Gerçekten Al­lah onların göğüslerinin özünü bilir.» buyuruyor.

Herne kadar îmânlarından dolayı mü'minleri kıskanıyorsanız ve bu durum sizi öfkelendiriyorsa da bilin ki; Allah mü'min kullarına ni­metini tamamlayacak, dinini kemâle erdirecek, dinini yüceltecek ve dinine yardım edecektir, siz öfkenizden geberin!

«Gerçekten Allah onlann göğüslerinin özünü bilir.»

Allah göğüslerinizin, kalblerinizin mü'minlere karşı içerdiği ve gizlediği öfke, kıskançlık ve düşmanlığı iyi bilir. Dünyada, umdukla­rınızın tersini size göstermekle; âhirette de asla çıkmayarak ebediyyen kalacağınız cehennemin şiddetli azâbıyla sizi cezalandıracaktır.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Sizlere bir iyilik dokunursa, bu onlan üzer. Ama başınıza bir fe­lâket gelirse, buna sevinirler.»

Bu durum onlann mü'minlere karşı düşmanlıklarının şiddetine de­lâlet eder. Öyle ki mü'minlere bir bolluk, bir zafer bir te'yîd gelse, yar­dımcıları çoğalıp kuvvetlense bu münafıkları ü.îer. Allah'ın bir hikme­tine mebnî müslümanlara kıtlık gelse ya da düşmanları onlara gâlib gelse —ki Uhud günü böyle olmuştu— münafıklar buna sevinirler.

Allah mü'min kullarına hitaben şöyle buyuruyor :

«Sabreder ve sakınırsanız, onlann hilesi size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklannı kuşatmıştır.»

Allah; mü'minleri sabırla, takva ile, Allah'a tevekkülle, kötülerin kötülüklerinden ve günahkârlann hilelerinden kurtuluşa erdirir. Allah mü'minlerin düşmanlarını kuşatmıştır. Mü'minlerin gücü ve kuvveti ancak Allah iledir. Allah'ın dilediği olur, dilemediği de olmaz. Hiçbir şey O'nun takdiri ve dilemesi olmadan var olmaz. Kim O'na tevekkül ederse Allah ona yeter.

Sonra Allah Teâlâ Uhud savaşını, oradaki mü'min kullarını sına­masını, mü'minlerle münafıkları birbirinden ayırmasını ve sabreden­lerin sabnnı beyân etmeye başlayarak şöyle buyuruyor;

123. Âyetin Tefsiri

İbn Abbâs, Hasan el-Basrî, Katâde, Süddî ve başkalarının söyle­diğine ve cumhûr'a göre burada sözkonusu edilen olay Uhud harbidir.

İbn Cerîr'in Hasen el-Basrî'den rivayetine göre ise burada bahis mevzuu olan olay, Ahzâb (Hendek) harbidir.

Fakat bu görüş garîb olup i'timâd edilemez.

Uhud harbi hicretin üçüncü senesi Şevval ayının cumartesi günü olmuştur.

Katâde'ye göre; Şevvâl'den bir gece geçmişti.

îkrime ise : Şevvalin yansında bir cumartesi günüydü, demektedir.

Uhud harbinin sebebi şöyledir :

Bedr harbinde müşriklerin eşrafından birçoğu öldürülmüş ve fa­kat Ebu Süfyân'ın yanında bulunan ticâret kervanı kurtulmuştu. Ker­van Mekke'ye dönünce öldürülenlerin çocukları ve kalan Mekke bü­yükleri Ebu Süfyân'a : Bu mallan Muhammed ile harbetmek için ayır, dediler.

Böylece mallan bu işe harcadılar ve bir ordu topladılar. Sayılan üç bine yaklaşıyordu. Nihayet Medine taraflarında Uhud yakınında bir yerde konakladılar.

Rasûlulah (s.a.) cum'a günü namazdan sonra Neccâr Oğulların-dan Mâlik İbn Amr'ın (cenaze) namazını kıldırdı ve bilâhere ashabı ile İstişare etti:

Düşmana karşı mı çıkılacak, yoksa Medine'de mi kalınacaktı?

Abdullah îbn Übeyy; Medine'de kalma görüşünü savundu. Eğer müşrikler kaldıkları yerde kalırlarsa kötü bir yerde kalmış olacaklar, Medine'ye girmeye kalkarlarsa erkekler onlarla yüzyüze çarpışacak, kadınlar ve çocuklar da tepelerinden taş yağdıracaklar; dönerlerse kay­betmiş olarak döneceklerdi.

Ashâbdan Bedir savaşına katılmamış olanlar ise düşmana karşı çıkma görüşünü savundular. Rasûlullah (s.a.) evine girdi, zırhını giydi ve onların yanına çıktı.

(Müşriklere karşı çıkma görüşünü savunanlardan) bazılan pişman oldular ve herhalde Rasûlullah'ın (s.a.) hoşuna gitmeyecek bir şey yaptık, diyerek Rasûl-i Ekrem'e ; Ey Allah'ın Rasûlü, dilersen kalalım, dediler.

Rasûlullah (s.a.) ise : Bir peygambere —Allah kendisi hakkında hüküm vermedikçe— zırhım giydikten sonra dönmesi yaraşmaz, bu­yurdular.

Rasûlullah (s.a.) bin kadar ashâbıyla yola çıktı. Şavt —Medîne İle Uhud arasında bir bahçedir— denilen yere gelince Abdullah İbn Übeyy, kendisinin görüşüyle hareket edilmediği bahanesiyle ve yanında ordu­nun üçte biri olduğu halde geri döndü. O ve arkadaşları şöyle diyor­lardı : Bu gün harb olacağını büsek size uyardık. Fakat bugün onlarla harbedeceğinizi sanmıyoruz.

Rasûlullah (s.a.) yürümeye devam ederek Uhud eteklerine vardı. Vadinin bir tarafına kondu, askerlerinin arkasını Uhud dağına verdi ve şöyle buyurdu: Ben emir verinceye kadar kimse kesinlikle harbet-meyecek.

Rasûlullah (s.a.) yediyüz ashabı ile harbe hazırlandı, elli okçunun başına Amr îbn Avf oğullarının kardeşleri olan Abdullah tbn Cübeyr'i geçirdi ve onlara: Atlıları (oklarınızla) bizden uzaklaştırın, sizin önü­nüzden geçip bize ulaşamasınlar, savaş lehimizde de olsa aleyhimizde de olsa yerlerinizden ayrılmayınız. Yenildiğimizi görseniz bile yeriniz­den kesinlikle ayrılmıyacaksınız, buyurdular.

Rasûl-i Ekrem üst üste iki zırh giydi ve sancağı Abd'üd-Dâr oğul­larının kardeşi Mus'ab İbn Ümeyr'e verdiler.

Rasûlullah (s.a.) bazı çocukların bu harbe çıkmasına izin vermiş; bazılarım ise bırakarak onlara da bu olaydan yaklaşık iki sene sonra olan Hendek muharebesinde müsâade buyurmuşlardır.

Kureyş de harbe hazırlandı. Üç bin kişiydiler. Yanlarında ikiyüz de at vardı ve onları yedekte tutuyorlardı. Atlıların sağ kanadının ba­şına Hâlid İbn Velîd'i, sol kanada da îkrime îbn Ebu Cehli geçirmişler, sancağı Abd'üd-Dâr oğullarına vermişlerdi.

İki ordu arasında geçenler inşâallah İlgili âyetler geldiğinde ge­nişçe anlatılacaktır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki; «Hani, sen mü'minleri savaş için dura­cakları yere yerleştirmek üzere onlara yerlerini bildirmek, ordunun sağ ve sol kanatlarında senin emrettiğin yerlerde durmak üzere yerleştir­mek için, erkenden evinden ayrılmıştın. Allah, onların söylediklerini işi-tici ve kalblerinde olanları iyi bilicidir,»

îbn Cerîr burada şöyle bir soru soruyor: Rasûlullah (s.a.) in, Uhud'a Cum'a günü namazdan sonra yürüdüğünü nasıl söylerler? Hal­buki Allah Teâlâ «Hani, sen mü'minleri savaş için duracakları yere yer­leştirmek üzere erkenden evinden ayrılmıştın.» buyuruyor. Bu soruya kendisi şöyle cevap verir: Rasûlullah'ın, ashabını savaşacakları yere yerleştirmek üzere çıkması Cumartesi günü sabahleyin olmuştur.

Allah Teâlâ:

«O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu.» buyuruyor. Buhârî diyor ki; Bize Ali İbn Abdullah'ın... Câbir İbn Abdullah'dan rivayetinde o, «O zaman sizden İki takım bozulmaya yüz tutmuştu.» âyeti hakkında şöyle dedi:

Bozulmaya yüz tutan iki takım biz; yani Harise oğullan ve Seleme oğullan idik. «Halbuki onların dostu Allah idi.» kavlinden dolayı âyetin indirilmemiş olmasını da istemezdik.

Müslim de bunu Süfyân İbn Uyeyne hadîsinden rivayet eder. Aynı şekilde seleften birçoğu da bu İki grubun Harise oğullan ile Seleme oğulları olduğunu söylerler.

Alalh Teâlâ : «Andolsun ki, siz düşkün bir durumda iken Bedir'de Allah size kat'î bir zafer vermişti. Allah'dan korkun ki şükretmiş ola­sınız.» buyuruyor.

Bedir savaşı, hicretin ikinci yılı Ramazân'ının 17. Cum'a günü olmuştu. Bedir, hak ile bâtılın ayrıldığı, müslümanlann sayıca az ol­malarına rağmen, Allah'ın İslâm'ı ve müslümanlan yüceltip şirki kah­reylediği, şirk yerlerini tahrîb eylediği bir gündür. Müslümanlar o gün, 313 kişiydiler, iki atlan, yetmiş develeri vardı. Kalanları yaya İdi. İh­tiyâçları olan harp malzemeleri de yeterli değildi.

Düşman ise 900 ilâ 1000 kişi arasında olup zırh ve miğferler giy­mişlerdi. Harp malzemeleri tamâmdı süslü ve güçlü atlara sahiptiler.

Buna rağmen Allah, Rasûlünü yüceltti, dinini muzaffer kıldı, pey­gamberin ve taraftarlarının yüzünü ağarttı, şeytânı ve neslini rezîl-ü rüsvây etti.

Bunun için Allah Teâlâ kendinden korkan ve sakınan mü'min kul-lanna bu nimetini hatırlatarak : «Andolsun ki, siz düşkün bir durum­da iken Bedir'de Allah size kat'î bir zafer vermişti.» buyuruyor. Sizin sayınız az idi. Böylece zaferin ancak Allah katından olduğunu, sayı ve hazırlığın fazlalığına bağlı olmadığını anlamış olacaktınız.

Bu gerçeğe işaretle Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de de şöyle buyuruyor: «Andolsun ki Allah size... Huneyn gününde yardım etmiş­ti. Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de size bir faydası olmamıştı. Yeryüzü, genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra gerisin geri dönüp gitmiştiniz. Bilâhere Allah Rasûlü ile mü'minlerin üzerine sekînetini in­dirmişti, görmediğiniz orduları da indirmişti ve kâfirleri azaba uğrat­mıştı. Kâfirlerin cezası buydu. Sonra Allah bunun ardından dilediği­nin tevbesini kabul eder. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir.» (Tevbe, 25 - 27)

İmâm Ahmed diyor; Bize Muhammed İbn Ca'fer... İyâz el-Eş'arî'-den rivayet etti ki o şöyle dedi: Yermûk harbinde bulundum. Bize beş kişi kumandanlık yaptı: Ebu Ubeyde, Yezîd İbn Ebu Süfyân, İbn Ha-sene, Hâlid îbn Velîd ve İyâz (Bu İyâz, Semmâk'e hadîsi rivayet eden İyâz defcücliT.) Râvİ devam eder ; Hz. Ömer, bize harb olduğunda Ebu Ubeyde'ye yapışın, (onu kumandan yapın) demişti. Biz de Ebu Ubey-de'ye : Ölüm bizi sıkıştınyor, diye haber gönderip yardım istedik. O da bize şöyle yazdı: Benden imdat isteyen mektubunuz bana geldi. Size yardım edecek daha yüce, orduları daha güçlü olan birini size haber vereyim: Allah Teâlâ. Siz O'ndan imdâd dileyin. Muhammed (s.a.) Bedir günü sizden daha az bir sayıyla zafere erdirilmişti. Size bu mek­tubum gelince (hemen) harbe tutuşun ve bana müracaat etmeyin.

Hemen harbe tutuştuk ve düşmanı bozguna uğratarak dört fer­sah kovaladık çokça ganimet elde ettik. Bunlan nasıl taksim edelim diye yaptığımız müşavere neticesi îyâz, herkesi öldürdüğü beher düş­man için on hisse verilmesi görüşünü İleri sürdü.

Râvî anlatıyor : Ebu Ubeyde :

Benimle kim yansır? diye sordu. Bir genç: Ben, dedi. Ebu Ubey­de; ya kazanamazsan? dedi. Yarışın sonunda, delikanlı Ebu Ubeyde'yi geçti. Ebu Ubeyde çıplak bir atın üstündeydi, delikanlının arkasında kalmıştı, saç Örgüleri uçuşuyordu.

Bu hadîsin isnadı sahihtir. İbn Hibbân da sahîh'inde Bündâr ka­nalıyla Gunder'den tahrîç etmiş ve Hafız Ziya el-Mekdisî de kitabında bu hadîse yer vermiştir.

Bedr, Mekke ile Medine arasında bir yer olup kuyusu ile tanınır. Kuyu, onu kazan Bedr İbn en-Nârîn isimli adama nisbet edildi.

Şa'bî der ki: Bedr, aynı adı taşıyan bir adama âit kuyudur.

Bunlardan sonra Allah Teâlâ: «Allah'dan korkun ve O'na itaat üzre olun ki şükretmiş olasınız,» buyuruyor.

129. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ'nın bu va'dinin Bedr'de nü, yoksa Uhud'da mı oldu­ğunda müfessirler ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:

«Hani sen mü'minlere... diyordun» âyeti «Allah Bedr'de size kat'î bir zafer vermişti.» âyetine atfedilmiştir.

Bu görüş; Hasan el-Basrî, Amir eş-Şa'bî, Rebî' tbn Enes ve başka­larından rivayet edilmiştir, tbn Cerîr de bu görüşü tercîh etmiştir.

Abbâd İbn Mansûr, Hasan'dan rivayetle «Hani sen mü'minlere... diyordun» âyetinin Bedr günü olduğunu söylemiştir.

Bunu îbn Ebu Hatim rivayet eder ve der ki: Bize Mûsâ İbn îs-mâîrin... Âmir eş-Şa'bî'den rivayetine göre; Bedr günü Kürz îbn Câ-bir'in müşriklere yardıma geldiği haberi müslümanlara ulaşınca, bu onlara zor geldi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Hani sen mü'minlere: İndirilmiş üçbin melekle Rabbınızın size yardım etmesi yetmez mi? diyordun. Evet. Sabreder, sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize ge­lirlerse, Rabbımz size nişanlı beşbin melekle yardım edecektir.» âyet­lerini indirdi. Ancak Kürz'e bozgun haberi ulaştı ve o da müşriklere yardıma gelmedi. Böylece Allah Teâlâ da müslümanlara beş bin mejek göndermedi.

Rebî' îbn Enes diyor ki: Allah, müslümanlara bin meleği yar­dıma gönderdi. Melekler sonra üç bin, daha sonra da beş bin oldular.

Bu kavle göre, bu âyetler ile

«Allah bunu size sırf bir müjde olsun ve kalbleriniz yatışsın diye yapmıştı. Yardım ancak Allah katındandır. Muhakkak ki Allah Azîz'-dir, Hakîm'dir.» (Enfâl, 10) âyetinin arası nasıl cem'edilecektir? deni­lirse şöyle deriz:

Hani, siz Rabbımzdan imdâd istiyordunuz da; «Birbiri ardında bin melekle size imdâd ederim.» diyerek duanıza icabet etmişti. (Enfâl, 9) âyetinde bin sayısının zikredilmesi, âyetteki ardarda gelen kelimesi dolayısıyla meleklerin üçbin ve daha fazla olmasına ters düşmez. Zîrâ bu kelimeden, gönderilen bin meleğe başka binlercesinin eklenmesi ve peşlerinden gönderilmesi anlamı anlaşılır. Enfâl süresindeki âyetin akışı da buradaki âyetin akışına benzemektedir.

Zahir olan ve bilinen şudur ki; meleklerin harbe iştiraki Bedir gü-nündedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

Saîd İbn Ebu Arûbe de Katâde'den rivayetle Allah Teâlâ Bedr günü beşbin meleği mü'minlere yardıma gönderdi, demektedir.

Allah'ın bu va'di; «Hani, sen mü'minleri savaş için duracakları yere yerleştirmek üzere erkenden evinden ayrılmıştın.» âyetiyle İlgili­dir ve bu, Uhud günüdür.

Bu görüş Mücâhid, tkrime, Dahhâk, Zührî, Mûsâ İbn Ukbe ve başkalarma aittir. Fakat bunlar : Beşbin meleğin yardıma gelmesi vaki' olmamıştır. Zîrâ mü'minler o gün kaçtılar, diyorlar. îkrime de : Üçbin melek de yardıma gönderilmemiştir. Zira Allah Teâlâ: «Evet. Sabre­der, sakınırsanız.» buyurmaktadır. Halbuki mü'minler o gün sabret­memişler, aksine kaçmışlar ve dolayısıyla bir melek dahi yardıma gön­derilmemiştir, diye ilâve eder.

Allah Teâlâ; »Evet, düşmanlarınıza sabreder, Benden sakınır ve emrime itaat ederseniz ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse...» bu­yuruyor.

Hasan, Rebî' ve Süddî âyetteki "ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse» kısmını, bu yüzleriyle, bu yönleri ve şekilleriyle şeklinde tefsir etmişlerdir.

Mücâhid, îkrime ve Ebu Salih ise öfkeleriyle, demiştir.

Dahhâk; bu öfkeleri ve halleriyle, demiştir.

Avfî, İbn Abbâs'dan, bu seferlerinde, şeklinde tefsir etmişlerdir. Başkaları da, bu öfkeleriyle, şeklinde anlamışlardır.

«Rabbınız size nişanlı beş bin melekle yardım edecektir.»

Ebu İshâk es-Sübey*î Harise İbn Mudarrab'dan, o da Ali İbn Ebu Tâlİb'den rivayet etti ki o şöyle demiş :

Bedir günü meleklerin nişanı beyaz yün İdi. Ayrıca atlarının alın­larında da nişanlan vardı.

Bunu İbn Ebu Hatim rivayet ediyor ve sonra diyor ki: Bize Ebu Zür'a... Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki o, bu âyet hakkında şöyle de­miştir : Kırmızı yünle «nişanlı» beş bin melekle.

Mücâhid, âyetteki kelimesini şöyle açıklar: Atları­nın yeleleri düzeltilmiş, alınları ve atların kuyrukları beyaz yünle ni­şanlanmıştı.

Avfî, İbn Abbâs'dan rivayetle şöyle der; Melekler, yün ile alâmet-lenmiş olarak Hz. Muhammed (s.a.) e geldiler. Hz. Muhammed (s.a.) ve ashabı da kendilerini ve atlarını yünle nişanladılar, işaretlediler.

İkrime ve Katâde aynı kelimeyi «Harp nişanı ile nişanlanmış» şek­linde anlarken, Mekhûl «Sarıkla nişanlı» şeklinde yorumlamaktadır.

İbn Merdûyeh Abdülkuddûs İbn Habîb kanalıyla... İbn Abbâs'dan rivayet ediyor: Rasûlullah (s.a.) âyetteki kelimesinin be­lirlenmiş demek olduğunu bildirerek, Bedr günü meleklerin nişanı si­yah sarık Huneyn günü de kırmızı sarık idi, buyurmuş.

Husayn İbn Mahânk hadîsinde... tbn Abbâs'dan rivayet ediliyor ki o şöyle demiş:

Melekler Bedr gününden başka savaşmadılar.

İbn îshâk diyor: Bana itham etmediğim birisi Mİksem'den, O da İbn Abbâs'dan rivayet etti ki o şöyle dedi:

Bedr günü melekler beyaz sarıklıydılar, sarıklarının (ucunu) sırt­larına salıvermişlerdi. Huneyn fünü de kırmızı sarıkları vardı. Melek­ler Bedr gününden başka bir günde muharebe etmediler. Melekler Bedr'den başka günlerde yardımcı olarak bulunmuşlar, ancak vuruş-mamışlardır. (...)

İbn Ebu Hatim diyor : Bize Ahmesî'nin... Yahya İbn Abbâd'dan ri­vayetine göre : Zübeyr (r.a.), Bedr günü başına san bir sank sarmıştı. Melekler ise başlannda san sarıklarla inmişler.

Aynı hadîsi îbn Merdûyeh de Hişâm İbn Urve kanalıyla... Abdul­lah îbn Zübeyr'den rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki; «Bu yardımı Allah, size sırf bir müjde olsun ve kalbleriniz bununla yatışsın diye yaptı.»

Allah'ın melekleri indirmesi ve bunu size bildirmesi sadece size bir müjde olsun diye ve kalbinizi ferahlatmak, huzura kavuşturmak içindir. Değilse elbette zafer sadece Allah katmdandır ve Allah siz ol­madan ve sizin muharebenize ihtiyâç duymadan da düşmanlarından intikamını alır.

Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîmede mü'minlere kendi yolunda savaşmayı emrettikten sonra : («Eğer Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle denemek ister. Allah yolun­da öldürülenlere gelince; Allah onlann amellerini asla boşa çıkarmaz. Onları hidâyete eriştirecek ve durumlannı düzeltecektir. Onlan kendi­lerine tanıttığı cennete koyacaktır.» (Muhammed, 4-6) buyuruyor. Ay­nı nedenle burada da : «Bu yardımı Allah, size sırf bir müjde olsun ve kalbleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yoksa zafer, ancak Aziz ve Hakim olan Allah'tandır.» buyurmaktadır. O, edilemeyen bir izzet, öl­çüsünde ve sağlamlıkta hikmet sahibidir.

Sonra Allah Teâlâ buyuruyor ki; «Küfredenlerden bir kısmını kes­sin... diye.»

Size (kâfirlerle) cihâdı ve vuruşmayı emrediyor. Çünkü her yö­nüyle bunda hikmet vardır ve yine bunun için Allah Teâlâ kendileriyle çarpışılan kâfirler hakkında mümkün olan her konuyu zikrederek: «Küfredenlerden bir kısmını kessin, onlardan bir ümmeti perişan etsin veya helak etsin de umduklarına erişemeyince eski öfkelerine dönsün­ler. Ümitsiz olarak geri dönsünler, diye.» buyurur.

Sonra Allah Teâlâ bir"ara cümlesiyle dünya ve âhirette hükmün tek başına ve ortaksız olarak kendine âit olduğuna delâlet etmek üzere: «Senin elinde emirden bir şey yok.» buyuruyor. Bütün emir Allah'ın­dır. Nitekim başka âyet-İ kerîme'lerde de şöyle buyurur:

«Senin vazifen sadece tebliğ etmektir. Hesâb sormaksa bize dü­şer.» (Ra'd, 40)

«Onları hidâyete erdirmek sana düşmez. Allah dilediğini hidâyete erdirir.» (Bakara, 272)

«Muhakkak ki sen her sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidâyete erdirir.» (Kasas, 56)

Muhammed İbn îshâk «Senin elinde emirden bir şey yok.» âyeti hakkında şöyle der : Benim sana emrettiğim dışında senin elinde, kul­larım hakkında herhangi bir hüküm yoktur.

Sonra Allah Teâlâ kendileriyle döğüşülen kâfirler hakkında söyle­nebilecek şeylerin kalan kısımlarını da zikrederek : «Allah, ya onların küfürden dönmek üzere yaptıkları tevbelerini kabul eder ve onlan sa­pıklıktan sonra hidâyete erdirir, ya da küfürleri ve günâhları yüzün­den onlan azâblandırır. Çünkü onlar zâlimlerdir ve bunu hak etmişler­dir.» buyuruyor.

Buhârî diyor: Bize Hıbbân İbn Mûsâ... Sâlinı'den, o da babasın­dan rivayet etti ki; O, Rasûlullah (s.a.) in sabah namazında, ikinci rek'atın rükû'undan doğrulurken de­dikten sonra: Allah'ım, falana ve falana la'net et, dediğini duymuş. Rasûlullah'ın bu duası üzerine Allah Teâlâ : «Senin elinde emirden bir şey yoktur.» âyetini indirmiş.

Neseî de bunu Abdullah îbn Mübarek ve Abdürrezzâk hadisinden, her ikisi de Ma'mer'den rivayet ederler.

tmâm Ahmed diyor : Bize Ebu Nadr... Sâllm'den, o da babasından rivayet etti ki o şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) 1: Allah'ım falana la'­net eyle, Haris tbn Hişâm'a, Süheyl İbn Amr'a, Safvân İbn Ümeyye'ye la'net eyle, derken işittim. Bunun üzerine: «Senin elinde emirden bir şey yok. Allah ya onların tevbelerini kabul eder, yahut da zâlim olduk­ları için azâblandırır.» âyetini indirdi. Hepsinin de tevbeleri kabul edildi.

Ahmed der ki: Bize Ebu Muâviye el-Ğalâbî'nin... Abdullah'dan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) dört kişiye beddua ederdi de Allah Teâlâ : «Senin elinde emirden birşey yok.» âyetini indirdi. Râvî der ki: Allah Teâlâ onları İslâm'a hidâyet buyurdu. Muhammed îbn Aclân'ın Nâfî'den, onun da İbn Ömer'den rivayetine göre o şöyle demiştir: Al­lah Rasûlü (s.a.) müşriklerden bazı kimselere isimlerini belirterek bed­dua ederdi. Nihayet Allah Teâlâ : «Senin elinde emirden birşey yok.» âyetini indirdi.

Yine Buhârî rivayet ediyor: Bize Mûsâ îbn îsmâîl... Ebu Hürey-re'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) birine beddua edeceği, ya da dua buyuracağı zaman rükû'dan sonra kunut yapardı. Bazan dedikten sonra sesli olarak: Allah'ın Velîd îbn el-Velîd'i, Seleme îbn Hiş&m'ı, Ayyaş İbn Ebu Rebîa'yı ve zayıf mü'-minleri —Hadîsin K. et-Tefsîr'deki rivayetinde, zayıf müminler kısmı yoktur. Bu kısım K. ed-Deavât'daki rivayetinde vardır.— kurtar. Al­lah'ım Mudar'ı sıkıştır ve onlara Yûsuf (a.s.) un kıtlık seneleri gibi kıtlık seneleri ver, der; bazan da sabah namazında arap kabilelerinden bazıları hakkında:

Allah'ım falana ve falana la'net et, derdi. Nihayet Allah: «Senin elinde emirden bir şey yok.» âyet-i kerîme'sini indirdi.

Buhârî diyor Ki; Humeyd ve Sâbit'in Enes İbn Mâlik'den rivayet ettiklerine göre; Rasûlullah (s.a.) Uhud günü yaralandığında : Pey­gamberlerini yaralayan bir kavim, nasıl kurtuluşa erdirilir? buyurmuş ve bunun üzerine «Senin elinde emirden bir şey yok.» âyet-i kerîme'si nazil olmuştur.

Bu hadis Müsned olarak da rivayet edilmiştir.

Buhârî Uhud harbiyle ilgili olarak rivayet ettiği hadiste şöyle diyor: Bize Yahya İbn Abdullah... Salim İbn Abdullah'dan, o da ba­basından rivayet etti ki, Abdullah, Rasûlullah (s.a.) m sabah namazın­da ikinci rek'atın rükû'undan doğrulduğunda dedikten sonra: Allah'ım falana, falana ve falana lanet eyle, dediğini işitmiş, bunun üzerine Allah: «Senin elinde emirden bir şey yok.» âyet-i kerîme'sini indirmiş.

Hanzala îbn Ebu Süfyân der ki; Salim İbn Abdullah'ı şöyle derken işittim : Rasûlullah (s.a.) Safvân îbn Ümeyye, Süheyl îbn Amr ve Haris İbn Hişam'a beddua eylemişti. Bunun üzerine: «Senin elinde emirden bir şey yok.» âyet-i kerîme'si nazil oldu.

Bu fazlalık, Buhârî'de muallak ve mürsel olarak vardır. Biraz önce İmâm Ahmed'in Musned'inde müsned ve muttasıl olarak geçmişti.

İmâm Ahmed diyor: Bize Hüşeym... Enes'den rivayet etti ki: Uhud günü Rasûlullah (s.a.) in ön dişleriyle azı dişleri arasında bulunan dişi kırılmış ve alnından yaralanmış, yüzüne kan akıyordu. Ra-sûl-i Ekrem; kendilerini Allah'a da'vet eden peygamberlerine bunu ya­pan bir kavim nasıl kurtulura erdiriür? buyurdular. Bunun üzerine Al­lah Teâlâ : «Senin elinde emirden bir şey yok...» âyet-i kerîme'sini in­dirdi.

Bu hadîsin Ka'nebî kanalıyla... Enes'den rivayetinde Müslim tek kalmıştır.

îbn Cerîr şöyle diyor: Bize îbn Humeyd... Katâde'den rivayet etti ki o şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) Uhud günü yaralandı, ön dişleriyle azı dişi arasında bulunan dişi kırıldı, kaşı açıldı, üzerinde üst üste iki zırh olduğu halde yere düştü. Kendisinden kan akıyordu. Ebu Huzey-fe'nin kölesi Salim efendimizin yanına geldi, yere oturtarak yüzündeki kanları sildi. Efendimiz şöyle buyurarak kendine geldi: Peygamberle­rine bunu reva gören bir kavme Allah ne yapmaz. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Senin elinde emirden bir şey yok.» âyet-i kerîme'sini indirdi.

Bu hadîsi Abdürrezzâk, Ma'mer'den o da Katâde'den rivayet et­miştir. Ancak onların rivayetinde, Rasûlullah (s.a.) kendine geldi; iba­resi yoktur.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur :

«Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Her şey Allah'ın malıdır, gök ve yer ehli O'nun kullarıdır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Yegâne tasarruf sahibi O'dur, hükmüne karşı çıkılamaz, yaptıklarından sorulamaz, halbuki onlar yaptıklarından sorulacaklar­dır ve Allah Ğafûr'dur, Rahimdir.»

136. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, mü'min kullarına faiz almayı, ve kat kat faiz yemeyi yasaklıyor. Araplar, câhiliyye devrinde, borcun va'desi geldiğinde, «Ya Ödersin ya da artırırsın (artırılır)» derlerdi. Borçlu borcunu öderse ne âlâ. Değilse borcun va'desi uzatılır, miktarı da artırılırdı. Her sene bu minval üzere devam eder, az olan borç artar, artar; esâs borcun kat kat üstüne çıkardı.

Allah Teâlâ mü'minlere dünya ve âhirette kurtuluşa erebilmefc için takva üzere olmalarını emrederek onları cehennemle tehdîd ediyor, cehennemden sakındırıyor ve şöyle buyuruyor :

«Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının. Allah ve Peygam­bere itaat edin ki rahmete erdirilesiniz.»

Sonra da onları hayır işlerine, kendilerini Allah'a yaklaştıran amel­lere koşmaya davet ederek: «Rabbınızm mağfiretine ve genişliği gök­lerle yer arası kadar olan cennete koşun. Cehennemin kâfirlere hazır­landığı gibi o da takva sahipleri İçin hazırlanmıştır.» buyuruyor.

«Genişliği göklerle yer arası» ibaresinin, cennetin uzunluğunun son derecede fazla olduğuna işaret olduğu söylenmiştir. Nasıl, cennet yatakları nitelenirken; «İçleri kalın ipekten atlastandır» (Rahman, 54) buyuruluyorsa «İçi atlastan olan cennetin dışı nasıl olur bir düşünün» denilmek isteniyor.

Diğer bir te'vîli ise şöyledir:

Genişliği uzunluğu gibidir, zîrâ O Arş'ın altında bir kubbedir. Kub­beli ve yuvarlak bir şeyin ise uzunluğu ile genişliği birdir.

Sahîh-i Buharî'deki şu hadîs buna delâlet eder :

Allah'tan cenneti istediğinizde O'ndan Firdevs'i isteyin. Muhak­kak ki Firdevs, cennetin ortası ve en yüce yeridir. Onun şöyle dediğini sanıyorum. Üzeri Allah'ın Arş'ıdır, cennet ırmakları oradan kaynar.

Bu âyet-i kerîme, Hadîd süresindeki şu âyet gibidir:

«Rabbınızdan bir mağfirete, Allah'a ve peygamberlerine îmân eden­ler için hazırlanmış olup da genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşuşun.» (Hadîd, 21)

İmâm Ahmed'in Müsned'inde, Heraklius'un Rasûlullah (s.a.) a; Sen, beni genişliği göklerle yer arası kadar olan bir cennete çağı­rıyorsun. Peki cehennem nerede? diye yazdığını ve Rasûlullah (s.a.) in da : Sübhânallah, gündüz geldiğinde gece nerede? diye karşılık verdiği­ni daha önce zikretmiştik.

İbn Cerîr der ki: Bana Yûnus'un... Ya'lâ İbn Mürre'den rivaye­tinde o şöyle anlatıyor: Hirakl'ın Allah Rasûlü (s.a.) m göndermiş ol­duğu elçisi et-Tenûhî'ye Hıms'da rasladım. İyice yaşlanmıştı. Dedi ki: Hirakl'm mektubunu Allah Rasûlü (s.a.) ne getirdim. Solunda duran birisi sayfayı aldı. Ben: Mektubu okuyan arkadaşınız kim? diye sor­dum. Muâviye dediler. Mektupta : Sen beni genişliği göklerle yer arası kadar olan ve müttakîler için hazırlanan cennete çağırmak üzere mek­tup yazmışsın. Peki cehennem nerede? deniliyordu. Allah Rasûlü (s.a.): Sübhânallah! Gündüz geldiğinde gece nerede oluyor ki? buyurdu.

(...................)

A'meş Süfyân esnSevrî ve Şu'be, Kays İbn Müslim'den o da Tank İbn Şihâb'dan rivayet ediyor ki: Yahudilerden bir grup Hz. Ömer'e, genişliği göklerle yer arası kadar olan cenneti sordular ve, o halde ce^ hennem nerede? dediler.

Öece olunca gündüz; gündüz olunca da gece nerede söyler misiniz? diye cevap verdi. Onlar: Muhakkak ki bunun örneğini Tevrat'tan al­dın, dediler.

Hadîsi üç kanaldan rivayet eden İbn Cerîr sonra şöyle der: Bize Ahmed îbn Hâzim'in... Yezîd îbn el-Asamm'dan rivayetine göre Kitâb ehlinden biri şöyle demiş : Genişliği göklerle yer arası olan cennet (e koşun diyorsunuz). Peki cehennem nerede? diyorlardı. İbn Abbâs şöyle dedi: Gündüz geldiğinde gece; gece geldiğinde gündüz nerede oluyor? Ayrıca merfû' olarak da rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Bezzâr... Ebu Hü-reyre'den rivayet etti: Bir adam Rasûlulah (s.a.) a geldi ve; Allah Te&l&'nın «Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete koşun» âye­tini görüyor musun? Peki o halde cehennem nerede? diye sordu. Ra-sûlullah (s.a.) : Bak, gece olup her şeyi örttüğünde gündüz nerede? buyurdu. Adam : Allah'ın dilediği yerde, deyince Allah'ın Rasûlü; işte cehennem de böyle, Allah'ın dilediği yerdedir, buyurdular. Bu ifâde, iki anlama gelebilir :

1- Gündüz olunca geceyi göremememiz onun herhangi bir yerde bulunmadığı anlamına gelmez. Biz bilemesekte cehennem de böyledir ve Allah'ın dilediği bir yerdedir. Bu mânâ, Ebu Hüreyre hadîsinde de geçtiği üzere son derece açıktır.

2- Gündüz âlemin yüzünü bir yönden kaplayınca diğer yüzü gece olur. Cennet de böyledir ve göklerin üstünde, Arş'ın altında A'lâ-i îlliyyîn'de (Yücelerin yücesinde) olup genişliği Allah Teâlâ'nın buyur­duğu üzere «Göklerle yer arası kadardır.» Cehennem ise esfel-i sâfilîn-de olup cennetin genişliğinin göklerle yer arası kadar olması cehenne­min var olmasına engel değildir.

Sonra Allah Teâlâ cennet ehlinin niteliklerini zikretmek üzere söyle buyuruyor : «Onlar ki bollukta ve darlıkta,» sevinilecek ve yeri­nilecek durumlarda, sağlık ve hastalık hallerinde, kısaca her durumda Allah Teâlâ'nın başka bir âyette «Gece gündüz, gizli ve açık olarak mal­larını infâk eder, Allah yolunda harcarlar.» buyurduğu gibi, infâk eder, Allah yolunda harcarlar. Hiçbir şey onlan Allah'a itaatten, O'nun rızâ­sına kavuşturacak yerlere mallarını harcamaktan, çeşitli yollarla akra­balarına ve Allah'ın diğer yaratıklarına ihsanda bulunmaktan alıkoya­maz.

«Öfkelerini yenerler», insanların kusurlarını bağışlarlar. Öfkeleri kabardığı zaman onu yener ve kendilerine kötülük yapanları affe­derler.

Bir hadîste şöyle buyurulur: Allah Teâlâ :

Ey Âdem oğlu, öfkelendiğinde Beni an (hatırla) ki Ben de öfkelen­diğimde seni hatırlayayım da helak ettiklerim arasında seni de helak etmeyeyim, buyurmuştur.

Hadîsi îbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Ebu Ya'lâ Müsned'inde rivayet ediyor: Muhammed tbn el-Müsennâ... Enes İbn Mâlik'ten, o da babasından rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) : Kim öfkesini tutarsa, Allah da ona karşı azabını tutar. (Ona azâb etmez.) Kim dilini saklar, muhafaza ederse Allah da onun ayıbını gizler. Kim de Allah'a özrünü beyân ederse Allah o kimsenin özrünü kabul eder, buyurmuştur.

Bu, garîb bir hadîstir ve isnadında şüphe vardır.

îmâm Ahmed diyor: Abdurrahmân'ın... Ebu Hüreyre'den riva­yetinde Rasûlullah (s.a.) :

Cesur ve yiğit kişi; (herkese gâlib gelen) kuvvetli kişi değil, öfkeli ânında nefsine hâkim olan kişidir, buyurdular.

Hadîsi Buhârî ve Müslim de Mâlik'den rivayetle tarırıç etmişlerdir.

İmâm Ahmed diyor: Bize Ebu Muâviye... Abdullah îbn Mes'ûd'-dan rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu :

Hanginize vârisinin malı kendi malından daha sevimli gelir? Orada bulunanlar; Ey Allah'ın Rasûlü, biz hepimiz kendi malımızı vârisimizin malından daha çok severiz, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Şunu iyi bilin ki, herkes vârisinin malını kendi ma­lından daha çok sever. Malından, sadece kendinden önce gönderdiğin (Allah yolunda harcadığın) sana aittir. Geriye bıraktığın ise vârisinin malıdır, buyurdular. Sonra devam ederek; size göre güçlü kuvvetli kişi kimdir? diye sordular.

Biz : İnsanların yenemediği kişidir, dedik. Rasûlullah (s.a.);

Hayır, buyurdular. Öfke anında kendine hâkim olan kişidir.

Sonra devam ederek; Peki kimi, Rakûb çocuğu ya­şamayan sayarsınız? diye sordular.

Biz : Çocuğu olmayanı, dedik. Rasûlullah (s.a.), hayır çocuğunun kendisine önceden birşey (hayır) göndermediği kişidir, buyurdular.

Hadîsin birinci bölümünü Buhârî aslını da Müslim A'meş rivâye-tiyle tahrîç etmişlerdir.

îmâm Ahmed diyor: Bize Muhammed îbn Ca'fer... Ebu Hisbe —ya da İbn Hisbe— den, o da Rasûlullah (s.a.) hutbede iken orada bulunan birisinden rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) : Biliyor musunuz Rakûb kimdir? diye sordular. Orada bulunanlar; Çocuğu olmayan, de­diler.

Rasûlullah (s.a.); (hayır, öyle değil) çocuğu olduğu halde kendisi öldükten sonra çocuğunun kendisi için hiç bir hayır yapmadığı kişidir, buyurdular.

Sonra devam ederek; Sa'lûk kimdir bilir misiniz? diye sordular. Buna cevap olarak: Malı olmayandır, dediler.

Rasûlullah (s.a.); tam olarak sa'lûk malı olup da öldükten sonra malından kendine bir şey takdîm edilmeyen malından kendisi için hiç­bir hayır işlenmeyen kişidir, buyurdular. Sonra; peki bahadırlık nedir? diye sordular. Orada bulunanlar; (herkesi) yenendir, dediler. Bunun üzerine; hayır, öyle değil, öfkelenip de Öfkesi şiddetlendiği; o kadar ki yüzü kızarıp öfkeden titrediği halde, öfkesini yenendir, buyurdular.

İmâm Ahmed rivayet ediyor: Bize îbn Nemîr... Câriye îbn Ku-dâme'den rivayet etti ki: O Rasûlullah (s.a.) a; ey Allah'ın Rasûlü, bana fayda verecek bir şey söyle. Fakat az olsun ki onu ezberleyip mu­hafaza edebileyim, demiş.

Rasûlullah (s.a.) : öfkelenme, buyurmuşlar. Câriye soruyu tek­rarlamış, aynı cevâbı almış. Tekrar tekrar sormuş, her defasında da: öfkelenme, cevâbını almış.

Hadîsi İmâm Ahmed, Ebu Muâviye'den, o da Hİşâm'dan rivayet etmiştir. Yine İmâm Ahmed'in Yahya îbn Saîd el-Kattâr kanalıyla Hi-şâm'dan rivayetinde bir adam: Ey Allah'ın elçisi, bana bir şey söyle, ama az olsun ki anlayıp ezberliyebileyim, demişti. Hz. Peygamber: Öf­kelenme, buyurdu. Hadîsi sadece Ahmed rivayet etmiştir.

Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk'tn... Humeyd İbn Abdurrahmân' dan, onun da Hz. Peygamberin ashabından birisinden rivayet ettiğine göre bir adam: Ey Allah'ın elçisi bana tavsiyede bulun, demişti. Hz. Peygamber: Öfkelenme, buyurdu. Adam der ki: Hz. Peygamber bu sö­zü söylediğinde düşündüm ve anladım ki öfke bütün kötülükleri (ken­dinde) topluyor. Hadîsi yine sadece îmâm Ahmed rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed diyor: Bize Ebu Muâviye*nin... Ebu Zerr'den riva­yetine göre o,: Kendine âit bir havuzdan su suluyordu, bir grup geldi ve kendi aralarında konuştular: Kim Ebu Zerr'in yanına gidip saçın­dan birkaç tel koparır?

İçlerinden biri: Ben, dedi ve Ebu Zerr'in yanına gidip söyleneni yaptı.

Ebu Zerr ayakta idi. önce oturdu, sonra da yere uzandı.

Sordular: Niye oturdun ve sonra yere uzandın?

Ebu Zerr;

Rasûlullah (s.a.) bana dedi ki: «Sizden biri öfkelendiğinde eğer ayakta ise otursun, öfkesi giderse ne alâ, yoksa yere uzansın, yatsın, buyurdular, diye cevâb verdi.

Hadîsi Ebu Dâvûd da Ahmed îbn Hanbel'den alarak değişik bir is-nâdla rivayet etmiştir.

îmâm Ahmed diyor :Bize İbrâhîm İbn Hâlid... Ebu Vâil es-San*ânî'-den rivayet etti ki, o şöyle anlatmış: Biz Ürve İbn Muhammed'in ya­nında oturuyorduk. Birden yanına bir adam geldi ve onu kızdıracak bir şeyler söyledi. Urve öfkelenince kalktı, gitti, abdest almış olarak yanı­mıza döndü ve şöyle dedi: Babam, dedem Atiyye'den —ki bu zat İbn Sa'd es-Sa'dî olup sahâbîdir.— rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Öfke şeytândandır ve şeytân da ateşten yaratılmıştır. Ateş ise su ile söndürülür. O halde sizden birisi öfkelendiğinde abdest alsın. Hadîsi Ebu Dâvûd da aynı senedle tahrîç etmiştir.

İmâm Ahmed diyor: Bize Abdullah İbn Yezîd... îbn Abbâs'dan ri­vayet etti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular :

Kim bir fakire, borcunu ödemesi için mühlet verir, ya da borcunu azaltırsa Allah o kişiyi cehennem ateşinden korur. Dikkat edin cennete götürecek işler zordur. —Bunu üç kere tekrar buyurdular— Dikkat edin cehenneme götürecek işler ise son derece kolaydır. Mutlu kişi ken­dini fitneden koruyandır. Yutulan şeylerin Allah'a en sevgili olanı ku­lun yutmuş olduğu (yenmiş olduğu) öfke yudumudur. Kul, Allah için öfkesini yutarsa Allah onun içini îmânla doldurur.

Hadîsi yalnız İmâm Ahmed tahrîç etmiş olup isnadı hasendir. Bu isnâdtfa mecruh râvî yoktur, metni de hasendir.

Aynı mânâda olmak üzere Ebu Davud'un tahrîç ettiği bir hadîs şöyledir: Bize Ukbe... Süveyd İbn Vehb'den, o da Rasûlullah (s.a.) in ashabından birinin çocuklarından, o da babasından rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kim, yerine getirmeye gücü yet­tiği halde öfkesini yutar, gizlerse; Allah onu emniyet ve imânla doldu­rur. Kim, gücü yettiği halde alçak gönüllülüğünden güzel elbise giy­meyi terkederse; Allah kendisine şeref elbisesi (hil'ati) giydirir. Kim de, Allah rızâsı için teşvik ederse, Allah ona hükümdarlık tacım giy­dirir. İmam Ahmed diyor: Bize Abdullah İbn Yezîd... Sehl İbn Muâz İbn Enes'den o da babasından rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Yerine getirmeye gücü yettiği halde kim öfkesini yener ve gizlerse; Allah bütün yaratıklarının yanında onu çağırarak istediği hûrîyi seçmekte serbest bırakır.

Hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve îbn Mâce de Saîd îbn Ebu Eyyûb'dan rivayet etmişler ve Tirmizî; hasendir, garîbdir, demiştir.

Allah Teâlâ:

«Öfkelerini yenerler.» buyuruyor. İnsanlarla muamelelerinde öfke­lerinin te'sîri olmaz. Bilakis insanlara kötülükleri dokunmaz. Bunu yaparken de Allah katında bir ecir ve mükâfat umarlar.

«İnsanların kusurlarını bağışlarlar.»

Sadece insanlara kötülük etmemekle kalmayıp, kendilerine zulmedenleri affederler. Hiç kimseye karşı gönüllerinde kızgınlık kalmaz. İşte bu, insan halinin en mükemmeli en gelişmişidir.

«Allah ihsan edenleri sever.»

Onlann bu yaptıkları da ihsanın makamlarından, derecelerindendir.

Bir hadis-i şerîfte şöyle buyrülur:

Üç şey var ki onların üzerine yemin ederim; bunlar;

Sadakadan (sadaka vermekle) mal eksilmez, kul affederse Allah onun izzetini artırır, kim de Allah rızâsı için alçak gönüllü olursa Allah onu yüceltir.

Hâkim, Müstedrek'inde Mûsâ îbn Ukbe kanalıyla... Übeyy îbn Kâ'b'dan rivayet ediyor ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kimi, kendisi için (evlerin) binaların yükseltilmesi ve derecelerinin yücel­tilmesi sevindirirse kendine zulmedeni affetsin, kendini mahrum bı­rakana versin, kendisine gelip gitmeyene, gitsin.

Hâkim bu hadîsi zikrettikten sonra; bu hadîs Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir, fakat onlar tahrîç etmemişlerdir, der.

Hadîsi tbn Merdûyeh de Ali, Kâ'b Îbn Ucre, Ebu Hüreyre ve Ümmü Seleme'den rivayetle zikretmiştir.

Dahhâk kanalıyla da îbn Abbâs'dan rivayet ettiğine göre, Rasûlul­lah (s.a.) şöyle buyurdular: Kıyamet günü bir münadî; nerede insan­ların suçlarını bağışlayanlar? Rabbınıza gelin ve ecirlerinizi (mükâfat­larınızı) alın. Her müslüman kişi bağışladığında, cennete girmeye hak kazanmıştır, diye nida eder.

Allah Teâlâ buyuruyor ki;

Onlar ki, fena bir şey yaptıklarında, kendilerinden bir günâh sâdır olduğunda veya nefislerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar ve hemen günâhlarının bağışlanmasını dilerler, tevbe ederler.

îmâm Ahmed diyor: Bize Yezîd... Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Bir adam günâh işler ve; Rabbım, muhakkak ki ben günâh işledim, günâhımı bağışla, derse, Allah Teâlâ : Kulum günâh işledi ama günâhı bağışlayan ve elinden tutan bir Rabbı olduğunu da bildi, kulumu bağışladım, buyurur.

Sonra başka bir günâh işler ve; Rabbım, günâh işledim, bağışla, der. Allah Teâlâ : Kulum günâhları bağışlayan ve elinden tutacak bir Rabbı olduğunu bildi. Kulumu bağışladım, buyurur. Sonra başka bir günâh daha işler ve yine; Rabbım, günâh işledim, bu günâhımı da ba­ğışla, diye niyaz eder. Allah Teâlâ yine; Kulum günâhlarını bağışlayan ve elinden tutacak bir Rabbı olduğunu bildi. Kulumu bağışladım, bu­yurur. Sonra başka bir günâh işler ve; Rabbım günâh işledim, bağışla, deyince Allah Teâlâ bu sefer de : Kulum günâhlarını bağışlayan ve elinden tutan bir Rabbı olduğunu bildi. Şâhid olun, doğrusu ben ku­lumu bağışladım. Dilediğini yapsın, buyurur.

Müslim de Sahîh'inde bunu îshâk İbn Ebu Talha hadîsinden tah-rîç etmiştir.

tmâm Ahmed rivayet ediyor : Bize Ebu Nadr ve Ebu Âmir'in... Ebu Hüreyre'den rivayetlerine göre o şöyle demiştir: Ey Allah'ın Rasûlü, sizi gördüğümüzde kalbimiz inceliyor ve âhiret ehlinden oluyoruz. Ama sizden ayrıldığımızda dünya hoşumuza gidiyor; kadınlara ve çocuklara yaklaşıyoruz, dedik.

Rasûlullah (s.a.); eğer her zaman benim yanımda bulunduğunuz hal üzre olsanız, melekler sizinle musâfaha eder ve sizi evlerinizde zi­yarete gelirlerdi. Eğer siz günâh işlemeseydiniz Allah Teâlâ, bağışlayan bilmek için günâh işleyecek bir kavim yaratırdı, buyurdular. Biz : Ey Allah'ın Rasûlü, bize cennetten bahset, cennetin binaları nasıldır? dedik. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu :

Kerpiç (tuğla) leri altın ve gümüşten, sıvası miskten, çakılları inci ve yakuttan, toprağı za'ferândandır. Oraya giren nimete garkolur, darlık görmez, ebedî olur, ölmez. Elbiseleri eskimez, gençliği sona er­mez. Üç kişi vardır ki duaları geri çevrilmez : Adaletli imâm (Devlet başkanı), İftar edinceye kadar oruçlu olan kişi, mazlumun duası bu­lutların üzerine taşınır ve ona semânın kapıları (göğün kapıları) açılır da Rab Teâlâ buyurur ki; «İzzetime yemin olsun ki, bir süre sonra da olsa sana mutlaka yardım edeceğim.»

Hadîsi Tirmizî ve îbn Mâce de Sa'd'dan ve başka bir şekilde rivayet etmişlerdir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel'in rivayet ettiği şu hadîs-i şerife göre, tevbe esnasında abdestli olmak ve iki rek'at namaz kılmak tevbeyi kuv­vetlendirir.

Bize Vekî'... Ali İbn Ebu Tâlib'den rivayet etti ki o şöyle demiştir : Rasûlullah'tan bir söz işittiğim zaman, Allah beni dilediği kadarıyla faydalandınrdı. Başka birisi ondan bana bir hadîs rivayet ettiğinde isa o kişiden yemîn etmesini isterdim, eğer yemin ederse onu doğrulardım.

Ebubekir —ki o doğru söyler— bana Rasûlullah'dan şöyle işittiği­ni haber verdi: Hiç bir adam yoktur ki, günâh işlesin de hemen aka­binde güzelce abdest alıp iki rek'at namaz kılsın ve Allah Teâlâ'dan ba­ğışlanma dilesin de Allah onun günâhlarını bağışlamasın.

Hadîsi, Ali îbn el-Medîni, Hümeydî, Ebu Bekr îbn Ebu Şeybe, Sü­nen sahipleri, îbn Hibbân Sahîh'inde, Bezzâr ve Dârekutnî muhtelif ka­nallardan Osman îbn el-Muğîre'den rivayet etmişler ve Tirmizî; bu, hasen bir hadîstir, demiştir.

Biz, bu hadîsin tanklarını ve hakkında söylenenleri Ebu Bekr'in müsned'inde genişçe zikretmiştik. Kısaca söylemek gerekirse: Bu, ha­sen bir hadîstir, mü'minlerin emîri Ali İbn Ebu Talib tarafından ve Rasûlullah (s.a.) in halîfesi Ebu Bekr'den rivayet edilmiştir.

Müslim'in sahîh'inde tahrîç ettiği ve mü'minlerln emîri Ömer İbn Hattâb'ın Rasûlullah (s.a.) dan rivayet ettiği şu hadîs de yukardaki ha-dîs-i şerifin sıhhatine delâlet eder: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­dular :

Sizden birisi güzelce abdest alır, sonra da; ben şehâdet ederim ki Allah'dan başka îlâh yoktur, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlü'dür, derse; cennetin sekiz kapısı kendisine açılır ve o da dilediğinden girer.

Buhârî ve Müslim'de mü'minlerin emîri Osman İbn Affân'dan ri­vayet edilir ki o, Rasûlullah (s.a.) m abdesti gibi abdest aldı ve şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) in şöyle dediğini duydum :

Kim benim şu abdestim gibi abdest alır, iki rek'at namaz kılar ve bu namazında dünyayı hatırına getirmezse (gönlünden dünyayı çıkarıp atarsa), onun geçmiş günâhları bağışlanır.

Bu hadîsi şerîf hulefâ-İ Râşidîn'in rivayetinde Rasûlullah (s.a.) dan sabit olmuştur. Kur'an-ı Kerîm de günâhlara tevbenin âsilere fayda vereceğine delâlet etmektedir.

Abdürrezzâk diyor: Bize Ca'fer îbn Süleyman... Enes İbn Mâ-lik'den rivayet etti ki o şöyle dedi: «Onlar ki fena bir şey yaptıkların­da veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar; ve hemen günâh­larının bağışlanmasını dilerler.» âyeti nazil olduğunda îblîsin ağladığı bana ulaştı.

Hafız Ebu Ya'lâ diyor : Bize Mahrez îbn Avn... Ebu Bekr (r.a.) den rivayet etti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş :

Kelime-i tevhîd ve istiğfara sanlın ve bunları çokça yapın, zîrâ îblîs : İnsanları günâhlarla helak ettim; lâ ilahe illallah ve istiğfar da beni helak etti. Bunu görünce ben de onları hevâ ve hevesleri İle helak ettim. <Bu halde iken) onlar kendilerini doğru yolda sanıyorlar, de­miştir.

îsnâddaki Osman İbn Matar ve şeyhi zayıftır.

İmâm Ahmed Müsned'inde Amr îbn Ebu Amr ve Ebu'l-Heysem kanalıyla... Ebu Saîd'den, rivayet ediyor ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

îblîs; ey Rabbım izzetine yemîn ederim ki, rûhlan cesedlerinde ol­duğu müddetçe kullarını saptıracağım, dedi. Allah Teâlâ da : İzzet ve celâlime yemîn olsun ki, Benden bağışlanma istedikleri sürece Ben de onları bağışlayacağım, buyurdu.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr dedi: Bize Muhammed îbn el-Müsennâ' nin... Enes'den rivayetine göre: Bir adam geldi Rasûlullah (s.a.) a: Ey Allah'ın Rasûlü bir günâh işledim, dedi. Rasûlullah (s.a.) : Günâh işlediğin zaman Allah'dan bağışlanma dile, buyurdular.

Adam; istiğfar ediyorum, sonra dönüp tekrar günâh işliyorum, de­di.

Rasûlullar (s.a.); günâh İşlediğinde dön, yine Allah'dan bağışlan­ma dile, buyurdular.

Adam dördüncü kere de aynı şeyi söyleyince, Allah'ın Rasûlü; şey­tân yoruluncaya kadar Rabbından bağışlanmam dile, buyurdular.

Hadîs bu şekliyle garîbtir.

Allah Teâlâ : «Allah'dan başka kim bağışlar?» buyurur ki, günah­ları O'ndan başkası bağışlamaz. Nitekim İmâm Ahmed'in Muhammed îbn Mus'ab kanalıyla... Esved îbn Serî'den rivayet ettiği bir hadîste şöyle buyurulur:

Rasûlullah (s.a.) in yanına bir esîr getirildi. Adam; ey Allah'ım sana tevbe ediyorum, Muhammed'e değil, dedi. Bunun üzerine Al­lah'ın Rasûlü: Hakkın kime âit olduğunu bildi, buyurdular.

Allah Teâlâ, devamla;

«Hem onlar yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler.» buyurur.

Günâhlarına tevbe eder, en kısa zamanda Allah'a döner, günâh üzre devam etmezler, tamamen vazgeçmeseler bile günâhta ısrar et­mezler, tekrar günâh işlerlerse ondan da tevbe ederler.

Nitekim Hafız Ebu Ya'lâ, Müsned'inde diyor ki: Bize İshâk îbn Ebu İsrâîl ve başkaları... Ebubekir (r.a.) den naklettiler ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Günde yetmiş kere günâha dönse de istiğfar eden ısrar etmiş olmaz.

Hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmİzî ve el-Bezzâr da Müsned'inde rivayet ederler. Ali İbn el-Medînî ve Tirmizî şöyle diyor: Hadîsin isnadı bu şekilde değildir. Görünen odur ki; bu durum Ebu Bekr*in kölesinin bilinmemesinden ileri gelmektedir. Fakat bunun bir zararı yoktur. Zîrâ herhalde büyük bir tâbiî'dir. Ebubekir el-Sıddîk'e nisbeti (güvenilir ol­ması için) yeterlidir ve hadîs hasen bir hadîstir. Allah en İyisini bilir.

Mücâhid ve Abdullah îbn Ubeyd İbn Umeyr «Hem onlar yaptıkla­rında bile bile ısrar etmezler» âyetini şöyle yorumlarlar: Onlar, tevbe edenin tevbesini Allah'ın kabul edeceğini bile bile günâhta ısrar et­mezler.

Bu âyet Allah Teâlâ'nm şu âyetleri gibidir :

«Bilmezler mi ki Allah muhakkak kullarından tevbeyi kabul ede­cek... olanın kendisidir.» (Tevbe, 104)

«Kim bir kötülük yapar veya kendine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse Allahın Ğafûr ve Rahim olduğunu görür.» (Nisa, 110)

Ve bunun benzeri pek çoktur.

İmâm Ahmed diyor: Bize Yezîd... Abdullah îbn Amr'dan rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) minberde şöyle buyurdular :

Merhamet ediniz ki merhamet edilesiniz. Bağışlayın ki bağışlana-sınız. Sözü dinleyip de kendisine sözün te'sîr etmediği kişiye yazıklar ol­sun. Bile bile (günâha) ısrar edenlere de yazıklar olsun.

Bu hadîsi rivayette İmam Ahmed tek kalmıştır.

Allah Teâlâ sakınanları böylece niteleyip sıfatlanın zikrettikten sonra şöyle buyuruyor:

«İşte onların, bu niteliklerine karşı mükâfatı Rablarından bir mağ­firet ve altlarında çeşitli içecek ırmakları akan cennetlerdir. Orada te­melli kalacaklardır. Ne de güzeldir mükâfatı iş yapanların.» Böylece Allah Teâlâ cenneti de övmüş oluyor.

143. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, Uhud günü bozulan (bozgun ve musibete dûçâr olan) ve yetmiş şehîd veren mü'min kullarına hitaben: «Sizden önce neler gelip geçti...» buyuruyor. Sizden önce de peygamberlerin ümmetleri­nin başına aynı şeyler geldi. Ama sonunda onlar gâlib geldi, kâfirler perîşân oldu.

Onun için yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonunun nasıl ol^ duğunu görün.»

«Bu Kur'an, insanlar için bir açıklamadır. Onda her iş bütün açık­lığıyla açıklanmış, geçmiş ür..metlerin düşmanlarıyla olan münasebet­leri anlatılmıştır. Müttâkîler için de bir hidâyet, bir öğüttür.»

Onda sizden öncekilerin haberleri, sizi kötülükten alıkoyacak öğüt­ler vardır ve kalbleriniz için bir hidâyettir O.

Sonra mü'minleri teselli sadedinde: Olanlardan dolayı gevşeyip zayıflamayın, gerçekten inanmıştanız, mutlaka siz üstünsünüz. Netice de zafer, mutlaka sizindir ey îmân edenler.

Eğer size bir yara dokunduysa, sizden bazıları yaralandı ve öldü-rüldüyse, şüphesiz o kavme de o kadar yara dokunmuştur. Onlardan da sizin kadar yaralı ve ölü vardır. Hem o günleri Biz, insanlar arasın­da döndürür dururuz. Hikmetimize mebnî, sonunda zafer sizde olacak­sa da bazan düşmanlarınızı size gâlib getiririz. Bu ise, Allah'ın îmân edenleri belirtmesi —îbn Abbâs'a göre; düşmanlarla savaşmaya, vuruş­maya kimin sabredeceğini görmesi— ve içinizden şâhidler edinmesi, içinizden bazılarının Allah yolunda vuruşup öldürülerek şehîd olması, O'nun rızâsına kavuşmak gayesiyle kendini feda etmesi içindir. Allah zâlimleri sevmez.

Bu, Allah'ın îmân edenleri seçmesi, uğradıkları musibet sebebiyle varsa günâhlarını bağışlaması, değilse derecelerini yükseltmesi ve kâ­firleri mahvetmesi içindir. Zîrâ kâfirler zafer kazanınca daha da aza­caklar ve bu da onların helâkına, mahvolmalarına ve yok olmalarına sebep olacaktır.

Sonra Allah Teâlâ:

«Yoksa Allah içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?» buyuruyor.

«Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cen­nete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk, sıkıntı gel­miş ve sarsmtıya uğramışlardı ki.» (Bakara, 214) ve «Yoksa insan­lar, inandık demeleriyle bırafcıhvereceklerini ve kendilerinin denen-meyeceklerini mi sandılar?» (Ankebût, 2) âyetlerinde de işaret buy-rulduğu üzere, harb ve zorluklarla imtihan edilmeden cennete girive­receğinizi mi sandınız, buyuruyor. Yani imtihan edilip de Allah; içi­nizden kendi yolunda cihâd edip düşmanlarla karşılaşmaya sabreden­leri görmeden cennete giremezsiniz, buyuruyor.

«Gerçekten siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzulamıştınız. tşte onu gördüğünüz halde bakıp duruyorsunuz.»

Ey mü'minler (Uhud) gününden önce siz düşmanla karşılaşmak İçin yanıp tutuşuyordunuz, onlarla harbetmeyi istiyordunuz. îşte iste­yip temenni ettiğiniz şey karşınızda duruyor. Haydi, buyurun bakalım harbetmeye ve sabra.

Buhârî ve Müslim'de rivayet edilen hadîs-i şerifte Rasûlullah (s.a.) şöyle buyuruyor:

Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin ve Allah'tan afiyet di­leyin. Ama düşmanla karşılaştığınız zaman da sabredin ve bilin ki; cennet kılıçların gölgesi altındadır.

Bunun için Allah Teâlâ:

«İşte ölümü gördünüz.» ölümü; kılıçların parıltısında, mızrakla­rın şakırtısında ve düşman saflarında gördünüz, buyuruyor.

Mütekellimler (Kelâmcılar) bu âyetten «Tahyîl» yani hissedileme» yen şeylerin hissedilen şeyler gibi görülebilmesi, ya d& «sezgi» anlamı çıkarırlar. Meselâ koyun, koçun kendine dost, kurdun da düşman ol­duğunu sezinlemesi gibi.

148. Âyetin Tefsiri

Uhud günü müslümanlardan bir kısmı bozguna uğrayıp bir kısmı da öldürülünce şeytân şöyle seslendi: Haberiniz olsun, agâh olun ki Muhammed öldürüldü!

İbn Kamîe de müşriklerin yanına dönüp onlara: Muhammed'ı öl­dürdüm, dedi.

Halbuki Rasûl-i Ekrem'e sadece vurmuş ve mübarek başından ya­ralamıştı.

Bu (haber), insanlardan birçoğunun içine te'sîr etti ve Rasûlullah (s.a.) in öldürülmüş olduğuna inanarak Allah'ın birçok peygamber hakkında anlattığı üzere onun da öldürülmüş olabileceğini kabullen­diler.

Böylece bir durgunluk, zayıflık ve harbden çekilme duygusu or­taya çıktı. Bunun üzerine Allah Teâlâ Rasûlüne : «Muhammed, sade­ce bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamber gelip geçmiştir.» buyuruyor. O size peygamberlikte de, öldürülmesinin mümkün olduğun­da da bir örnektir.

İbn Ebu Necîh babasından rivayet ediyor: Muhacirlerden birisi ansârdan kan revân içinde olan birine uğrayıp; ey falan Muhammed (s.a.) in öldürüldüğünü duydun mu? diye sordu. Ansâr'dan olan o kişi; eğer Muhammed öldürüldüyse Hak dini bize tebliğ etti. Dininiz uğruna vuruşun, dedi. Bunun üzerine «Muhammed, sadece bir peygamberdir...» âyeti nazil oldu.

Bu hadîsi Beyhakî Delâilü'n-Nübüvve'sinde rivayet eder.

Sonra Allah Teâlâ kendilerine za'f ve durgunluk gelenleri kınaya­rak :

«Şimdi o ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Kim geriye dönerse Allah'a hiç bir zarar vermez. Allah kendisine itâatta kâim ol­mak, dini yolunda muharebe etmek, ölü olsun diri olsun Rasûlüne uy­mak suretiyle şükredenlerin mükâfatını verecektir.» buyuruyor.

Sahîh, Müsned, Sünen ve diğer îslâmî kitablarda kesinlik ifâde eden müteaddit tarîklardan rivayet edilen ve bizim, Ebubekir ve Ömer'­in müsnedlerinden naklederek zikrettiğimiz hadîse göre, Rasûlullah (s.a.) vefat ettiğinde Hz. Ebubekir bu âyet-i kerîme'yi okumuştur.

Buhârî diyor : Bize Yahya îbn Bükeyr... Hz. Âişe (r.a.) den rivayet etti ki; o şöyle haber verdi: Ebu Bekr, Sünh denilen yerdeki evinden atla geldi, atından İndi ve mescide girdi. Kimseyle konuşmayarak Hz. Âişe'nin yanma girdi. Rasûlullah (s.a.) ı sıvazladı (Mesnetti)*. Efen-dimiz'in üzeri Yemen kumaşından bir elbiseyle Örtülüydü. Yüzünü açtı, üzerine kapanıp öperek ağladı, sonra şöyle dedi; Anam, babam sana feda olsun, Allah'a yemîn olsun ki, Allah sende İki ölümü cem'etmedi. Senin için yazılan ölüme gelince; işte sen o ölümü tattın.

Zührî anlatıyor : Bana Ebu Seleme, îbn Abbâs'tan nakletti ki,: Hz. Ömer insanlarla konuşurken Ebubekir dışan çıktı ve : Otur ey Ömer, dedi. Ömer oturmadı. Etrafındakiler de onu bırakarak Ebubekir'e döndüler. Ebubekir Allah'a hamd, Rasûlüne salâtdan sonra: Kim Mu-hammed'e tapıyorsa; bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim Allah'a ibâ­det ediyorsa bilsin ki Allah diridir ve asla ölmez. Allah Teâlâ : ((Muham­med sadece bir peygamberdir... Allah şükredenlerin mükâfatını vere­cektir.» buyuruyor, dedi.

Îbn Abbas der ki: Allah'a yemîn ederim ki; Hz. Ebubekir okuyun-caya kadar insanlar, Allah'ın böyle bir âyet indirdiğini sanki bilmiyor­lardı. Tüm insanlar böylece bu âyeti Ebubekir'den duymuş oldular da, duyan herkes onu okumaya başladı.

Saîd îbn el-Müseyyeb Hz. Ömer'in şöyle dediğini haber veriyor:

Hz. Ebubekir'in bu âyeti okuduğunu duyunca hayretimden dona kaldım, ayaklarım, vücudumu taşıyamadı da olduğum yere çöküver-dim.

Ebu'l-Kâsım Taberânî diyor: Bize Ali îbn Abdülazîz'in... İbn Ab-bâs'dan naklettiğine göre, Hz. Ali, Rasûlullah (s.a.) henüz hayatta iken «şimdi o Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz?...» âyetini okur ve şöyle derdi:

Allah'a yemîn ederim ki; biz, Allah bize hidâyet bağışladıktan sonra asla geriye dönmeyeceğiz. Yine eğer o ölür ya da Öldürülürse, o ne için savaşmışsa o yolda ölünceye kadar savaşacağız. Vallahi ben onun kardeşi, dostu, amcası oğlu ve vârisiyim. Ona benden daha lâyık kim- vardır?

Allah Teâlâ :

..Allah'ın izni olmadıkça hiç bir kimseye ölmek yoktur.» buyuruyor.

Herkes ancak Allah'ın kaderi ile ve Allah'ın kendisi için koymuş ol­duğu süreyi doldurduktan sonra ölür. Bunun içindir ki: «Bir ömürlü­nün çok yaşaması ve ömrünün azalması ancak kitâbtadır.» (Fâtır, 11).

«O'dur sizi bir çamurdan yaratan. Sonra size bir ecel ta'yîn eden. Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır.» (En'âm; 2) âyetlerinde de geçtiği üzere Allah Teâlâ burada da «O, va'desiyle yazılmış bir yazıdır.» buyuruyor.

Bu âyette (muharebeden) korkanlar cesaretlendirilmekte ve harbe teşvik edilmektedir. Zîrâ gerek atılganlık gerekse harbden geri durmak ömrü ne kısaltır ne de uzatır.

Nitekim îbn Ebu Hatim diyor: Bize Abbâs İbn Yezîd... Habîb İbn Suhbân'dan rivayet etti ki, o şöyle nakletmiş : Müslümanlardan birisi —ki Hucr İbn Adiyy'dir— Dicle nehrini kastederek: (Karşımız­daki) şu düşmana ulaşmanıza şu bir damlacık su mu engel oluyor? «Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O va'desiyle ya­zılmış bir yazıdır.» dedi ve atını Dicle'ye sürdü. O atım sürünce diğer­leri de atlarını sürdüler. Düşman onları görünce: Bunlar deli, dediler ve kaçtılar.

Allah Teâlâ :

«Kim dünya nimetini isterse kendisine ondan veririz. Kim de âhi-ret nimetini dilerse buna da ondan veririz.» buyuruyor. Ameli sadece dünya için olan kişi, dünya (malından) Allah'ın kendisi için takdîr buyurduğu kadarını elde eder. O kimse için artık âhiretten bir nasîb yoktur. Kim de ameliyle âhiret hayatını kastederse Allah dünyada ona nimet verdiği gibi, âhiretten istediğini de ona verir.

Nitekim şu âyet-i kerîme'lerde de aynı husus bahis konusu edilmek­tedir :

«Kim âhiret kazancını isterse onun kazancını artırırız. Kim de dün­ya kârını isterse ona da bundan veririz. Âhirette İse onun (başkaca) hiçbir nasibi yoktur.» (Şûra, 20)

«Kim geçici dünyayı isterse, onun için oradan dilediğimiz kadar, dilediğimiz kimseye hemen veririz. Sonra onun için cehennemi hazırla­rız. Kötülenmiş ve kovulmuş olarak oraya girer. Kim de âhireti isterse ve onun için inanmış olarak gerekli çabayı gösterirse işte onlann ça­baları şükre değerdir.» (îsrâ, 18 -19)

Ve şükredenleri, şükürlerine ve amellerine göre, dünyada ve âhi­rette rahmetimizle, nimetimizle mükâfatlandırırız.

Sonra Allah Teâlâ, Uhud günü başlarına gelenlerden dolayı müs-lümanları teselli mâhiyetinde olmak üzere :

«Nice peygamber, beraberinde Rabba kul olanlardan bir çoğu bu­lunduğu halde savaştılar...» buyuruyor.

Bunun anlamının; nice peygamberler öldürüldü, ashabından ve Rabba kul olanlardan da bir çoğu öldürüldü, şeklinde olduğu söylenil­miştir. İbn Cerîr de bunu tercih ederek der ki:

Âyetteki kelimesini okuyanlar şöyle diyorlar:

Bu âyette peygamberin ve beraberinde Rabba kul olanların bazı­sının öldürüldüğü kasdediliyor, tamâmı değil. Böylece arkada kalan ve öldürülmeyen kullardan zayıflık ve gevşeklik de kabul edilmemiş olu­yor.

İbn Cerîr devamla;

şeklinde okuyanlar; bu okuyuşu tercih etmelerini şöyle açıklarlar : Eğer vuruşmuş değil de öldürülmüş ol­salardı; âyetin devamındaki «yılmadılar, boyun eğmediler» kısmının izahı mümkün olmazdı. Çünkü öldürüldükten sonra «yılmamak ve bo­yun eğmemek» Ie nitelenmeleri mümkün olmazdı, derler.

İbn Cerîr, şeklinde okuyanların görüşünü tercih eder :

Çünkü Allah Teâlâ bu ve bundan önceki âyet-i kerîme'de Uhud günü bozguna uğrayarak vuruşmayı bırakan ya da «Muhammed öldürüldü» diye bağıran sese kulak verenleri kınıyor. Vuruşmayı terke-derek kaçtıklarından dolayı kendilerini ayıplayarak : «Şimdi o ölür, ya da öldürülürse...» Ey mü'minler, siz dininizi terkederek (dinden çıkarak) gerisin geriye mi döneceksiniz? buyuruyor.

Âyetin; nice peygamberler vardı ki, önünde ashabından birçokları öldürüldü, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

İbn İshâk, Sîret'inde daha değişik bir yorum getirerek şöyle der:

Yanında cemâati (ashabı) olduğu halde nice peygamberler öldü­rüldü. Fakat peygamberlerinin öldürülmesinden dolayı ashabı gevşe­medi, düşmana zayıflıklarını göstermedi. Allah ve din yolunda savaş konusunda bu musibet onları gevşetmedi, zayıflatamadı, işte sabır bu­dur ve Allah Teâlâ da âyet-i kerîme'nin sonunda : «Allah sabredenleri sever» buyurmaktadır. Bu tevcîhiyle İbn İshâk ( j^S üjsij **• ) kısmım hâl yapmaktadır. Süheylî bu görüşü desteklemektedir ki : «Baş­larına gelenlerden dolayı yılmadılar, boyun eğmediler.» kısmının da delaletiyle bu görüş açıklık kazanabilir. Bu açıklamayı el-Emevî de Meğâzî'sinde Muhammed İbn İbrahim'in kitabından naklen zikretmiş olup bir başkası bu açıklamayı yapmamıştır.

Bazıları âyeti şeklinde okumuşlardır.

Süfyân es-Sevrî, İbn Mcs'ûd'dan rivayetle, o «Rabba kul olanlar­dan bir çoğu» kısmını «Binlerle» diye tefsir etmiştir.

İbn Abbâs, Mücâhid, Said îbn Cübeyr, İkrime, Hasan, Katâde, Süd-dî, Rebî' ve Atâ el-Horasânî kelimesini, kalabalık insan toplulukları; şeklinde açıklamışlardır.

Abdürrezzâk... Hasan'dan rivayetle kelimesini «âlim­ler» olarak yorumlamışlardır. Abdürrezzâk; bunların, sabırlı, iyi ve muttaki âlimler olduğunu da kaydeder. îbn Cerîr Basralı nahiv bilgin­lerinden kelimesinin Rabba ibâdet, edenler olduğunu hi­kâye eder.

îbn Cerîr der ki; bazı Kûfeli bilginler bu yorumu kabul etmeyip eğer böyle olsaydı kelimenin olması gerekirdi.

İbn Zeyd un tebea ve halk, un ise vfttt ve idareciler olduğunu söyler.

«Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı —Katâde ve Rebî' tbn Enes'e göre; peygamberlerinin öldürülmesinden dolayı— yılmadılar, boyun eğmediler» Dinlerini bırakmadılar, basiretle hareket ettiler, Al­lah'a kavuşuncaya kadar da peygamberleri ne için savaştıysa aynı gaye için savaşmaya devam ettiler.

İbn Abbâs kelimesini; boyun eğmediler, şeklinde açık­larken, Süddî ve İbn Zeyd düşman karşısında hakîr, zelil ve zayıf olma­dılar, diye açıklamıştır. Muhammed İbn îshâk, Katâde ve Südd! ise; Peygamberleri öldürüldüğü zaman böyle olmadılar, şeklinde açıkla­mıştır.

Allah sabredenleri sever. Sadece : Ey Rabbımız günâhlarımızı ve işimizdeki israfımızı bağışla, sebatımızı artır. Kâfirler güruhuna karşı bize yardım et, onlar hakkındaki adaletin ve sünnetin zâten böyledir, diyorlardı. Bu yüzden Allah onlara dünya nimeti olan yardımını, za­feri ve güzel neticeyi âhiret nimetini de fazlasıyla verdi ve Allah ihsan edenleri sever.

153. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ bu âyetlerde mü'min kullarım, kâfirlere ve münafık­lara uymaktan (itaat etmekten) sakındırıyor. Zîrâ onlara uymak dün­ya ve âhirette helak olmaya sebeptir. Bunun için Allah Teâlâ :

«Ey îmân edenler, küfredenlere uyarsanız ökçelerinizin üstünden sizi geri çevirirler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz.» buyuruyor Sonra da kendine uymalarını (itaat etmelerini) kendi dostluğu ile ye­tinip yalmz kendinden yardım umarak tevekkül etmelerini emrediyor ve; «Halbuki Mevlânız Allah'tır. Ve O, yardımcıların en hayırlısıdır» buyuruyor.

Daha sonra Allah Teâlâ; mü'min kullarına müjde veriyor ve düş­manlarının kalblerine korku salacağını böylece mü'minlerden korka­caklarını, mü'minlerin karşısında onların hor ve hakir olacağını bildi­riyor. Bunun nedeni; onların küfrü ve Allah'a ortak koşmalarıdır. Bu kadarla kurtulamıyacaklardır. Zîrâ âhiret günü de azâb onları bekle­mektedir.

Cenâb-ı Hak bu müjdeyi şöyle veriyor: «Hakkında hiç bir delil indirilmediği şeyi, Allah'a eş tuttuklarından dolayı küfredenlerin kalb-lerine korku salacağız. Onların varacağı yer ateştir. Ne kötüdür o zâ­limlerin varacağı yer.»

Buhârî ve Müslim'in Câbir îbn Abdullah'tan rivayet ettikleri ha­dîste Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur :

Bana, benden önce hiçbir peygambere verilmeyen şu beş şey ve­rildi : Bir aylık mesafeden korku ile desteklendim. Yeryüzü benim içi" mescid ve temiz kılındı. Benim ümmetimden her kime namaz va ulaşırsa, o namazım kılsın. Bana ganimetler helâl kılındı. Önceleri Pey gamber özellikle kendi kavmine gönderilirdi, ben ise bütün insanlığa gönderildim. Ve bana şefaat verildi.

İmâm Ahmed diyor : Bize Muhammed îbn Ebu Adiyy... Ebu Ümâ-me'den rivayet etti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Rabbım beni peygamberlerden —ya da ümmetlerden— şu dört. şey ile üstün kıldı: Bütün insanlara gönderildim. Bana ve ümmetime yeryüzünün tamâmı temiz ve mescid kılındı. Ümmetimden birisi nerede namaz vaktine eri­şirse orası onun için temizdir ve mesciddir. Bir aylık yoldan düşman­larımın kalbine salman bir korku ile yardım olundum. Ganimetler ba­na helâl kılındı.

Bu hadîsi Tirmizî de rivayet edip; hasendir, sahîhdir, demiştir.

İmâm Ahmed diyor: Bize Hüseyn İbn Muhammed... Ebu Musa'­dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Bana beş şey ve­rildi :

Kırmızı ve siyah (derili bütün insanlar) a gönderildim. Yeryüzü bana temiz ve mescid kılındı. Benden öncekilere helâl kılmmadığı hal­de bana ganimetler helâl kılındı. Bir aylık yoldan korku ile yardım olundum. Bana şefaat verildi. (Benden önceki) bütün peygamberler şefaat istediler, ben ise onu gizledim ve Allah'a ortak koşmadan ölen kimseler için kıldım (şefaatim onlar üzerine olacaktır.)

Bu hadîsi yalnız İmâm Ahmed tahrîç etmiştir.

Avfî, İbn Abbâs'tan «Küfredenlerin kalblerine korku salacağız.» âyeti hakkında rivayet ediyor ki; Allah, Ebu Süfyân'm kalbine korku saldı da Mekke'ye geri döndü. Rasûlullah (s.a.) da şöyle buyurdular :

Ebu Süfyân sizden bir şey elde etti ve geri yurduna döndü. Allah ise onun kalbine korku saldı.

Hadîsi İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ buyuruyor:

«Gerçekten Allah'ın size olan va'di doğru çıktı.»

Bu âyet daha önce geçen; «Hani sen mü'minlere : İndirilmiş üçbin melekle Rabbınızın size yardım etmesi yetmez mi diyordun. Evet, sab­reder sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse, Rabbınız size nişanlı beşbin melekle yardım edecektir.» (Âl-i İmrân, 124 -125) âye-tindeki iki tefsirden birisine —ki meleklerin yardıma gelmesi konusun­da idi— delil olarak gösterilir. Buna göre meleklerin yardıma gelmesi TThud günüdür. Zîrâ : Uhud gününde düşmanlar 3000 savaşçı olup, iki ordu karşılaşınca günün başlangıcında zafer müslümanlarda idi. Ancak okçular Rasûlullah (s.a.) in emrinin dışına çıkınca, bazı savaş­çılar da başarısız kalınca Allah Teâlâ'nm, sebat ve itaat şartlarına bağlı olan va'di gecikti. Bunun için Allah Teâlâ :

Gerçekten Allah'ın size olan va'di, günün başlangıcında doğru çık­tı. O'nun izni ve sizi kâfirlere gâlib kılması ile, onları doğruyordunuz.

Yıldığımz —îbn Abbâs'a göre burada yer alan kelimesi kor­kaklıktır.— sonra baş kaldırdığınız ve okçuların yaptığı gibi verilen emir hakkında çekiştiğiniz zaman sevdiğiniz zaferi size gösterdikten sonra, düşmanların bozguna uğradığını görüp te ganimet peşine düş­mek suretiyle içinizden dünyayı isteyenler ve âhireti isteyenler bulun­duğundan; sizi, denemek ve imtihan etmek için Allah bozguna uğrattı. Bununla beraber düşmanın sayısı ve hazırlığı fazla, sizin ise hem sa­yınız hem de hazırlığınız az olduğundan, Allah yine de sizi bağışladı.

İbn Cüreyc «Allah sizi bağışladı» âyetini; sizin kökünüzü kazıma­dı, sizi tamamıyla yok etmedi, şeklinde tefsir eder. Muhammed İbn İshâk da aynı yorumu getirir. Her ikisini de İbn Cerîr rivayet ediyor.

«Allah mü'minlere lûtufkârdır.»

İmâm Ahmed diyor: Bize Süleyman İbn Davud'un... İbn Abbâs'-dan rivayetinde o şöyle dedi: Allah, Uhud gününde olduğu kadar (baş­ka) bir yerde yardım etmemiştir.

Biz bunu garîbseyince de şöyle nakletti: Sizin bunu garîbsemeniz-le benim aramda Allah'ın kitabı hakemdir. Allah Uhud günü hakkın­da : «Gerçekten Allah'ın size olan va'di doğru çıktı. O'nun izni ile kâ­firleri doğruyordunuz. —İbn Abbâs'ın dediğine göre : Onları öldürüyor­dunuz— ki içinizde dünyayı isteyenler ve âhireti isteyenler bulundu­ğundan sevdiğiniz zaferi size gösterdikten sonra; baş kaldırdığınız, ve­rilen emir hakkında çekiştiğiniz ve yıldığımz zaman, sizi imtihan et­mek için Allah mağlûbiyete uğrattı. Bununla beraber sizi bağışladı.

Allah mü'minlere lütuf kârdır.» buyuruyor. Bu âyetle okçular kastedil­mektedir. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a.) okçuları bir yere yerleştirdi ve onlara; arkamızı koruyun. Bizim öldürüldüğümüzü de görseniz, gani­met topladığımızı da görseniz bize yardıma gelmeyin, buyurdu.

Ancak Rasûlullah (s.a.) in yanındakiler gâlib gelip müşrik asker­leri yerlerinden atınca, okçular toptan askerin içine dalıp ganimet top­lamaya başladılar ve Rasûlullah (s.a.) in ashabının saflan birbirine karıştı. Onlar bu halde — râvî ellerinin parmaklarını birbirine geçirdi— ganimete dalmışken, okçular bulundukları gediği açık bıraktıklarından düşman atlıları buradan Rasûlullah (s.a.) in ashabına saldırdı. (Müs­lümanlar) rasgele vuruşmaya başladı ve Müslümanlardan birçok kişi şehîd oldu. Halbuki günün başında Rasûl-i Ekrem ve ashabı gâlib idi, müşriklerin sancaktarlarından yedi ya da dokuzu öldürülmüş ve müs-lümanlar dağa doğru dolanmışlar fakat —ulaşmayı arzuladıkları yere; mağaraya ulaşamamışlardı. Mihrâs'ın altındaydılar ki şeytân :

Muhammed Öldürüldü, diye bağırdı. Doğru olup olmadığında bile şüphe edilmedi. Biz bunun doğruluğunda şüphe bile etmez iken, Ra­sûlullah sa'deyn'den göründü. O'nu yürüyüşünden tanımıştık.

Râvî anlatmaya devam ediyor : O kadar sevindik ki, başımıza ge­lenler sanki hiç olmamıştı. Rasûlullah (s.a.) bize doğru çıktı, şöyle di­yordu : Allah Rasûlü'nün yüzünü kana bulayan kavme Allah'ın Öfkesi şiddetli oldu.

Başka bir kerresinde de şöyle diyordu: Allah'ım, elbette onlar bize üstün gelemeyecekler ve bize ulaşamıyacaklar.

Rasûlullah (orada) bir süre kaldı. Bir de baktık ki Ebu Süfyân dağın aşağı tarafından bağırıyor : Yücel (Ey) Hübel —iki kere— (İlâh­larını kastediyor.) İbn Ebu Kebşe nerede? İbn Ebu Kuhâfe nerede? İbn el-Hattâb nerede?

Ömer : Ey Allah'ın Rasûlü cevap vermeyeyim mi? dedi. Rasûlullah (s.a.); evet, cevap ver, buyurdu.

Ebu Süfyân : Yücel ey Hübel! deyince, Ömer; Allah daha yücedir, diye cevap verdi. Ebu Süfyân; evet dedi, cevâbı doğru çıktı, bırak onu, diye karşılık verdi. (Ebu Süfyân Uhud savaşına çıkacağı zaman bir oka «evet» diğerine «hayır» yazdı, Hübel'in yanında oku çektiğinde «evet» çıkmıştı. Bkz. İbn el-Esîr, en-Nihâye fî Garîb'il-Hadîs, IV, 158)

İbn Ebu Kebşe nerede? îbn Ebu Kuhâfe nerede? tbn el-Hattâb nerede? diye tekrarladı.

Hz. Ömer : İşte şu Allah'ın Rasûlü, şu Ebubekir, ben de Ömer'im, karşılığını verdi.

Ebu Süfyân'ın: Bugün Bedir gününe karşılıktır, günler nöbet ile­dir, harb de bazan lehte bazan aleyhtedir, demesine karşılık olarak Hz. Ömer; ama eşit değiliz, bizim ölülerimiz cennette, sizinkiler cehennemde, dedi. Ebu Süfyân son olarak şöyle dedi: Bu, sizin iddianız, öyle ol­saydı eğer biz kaybeder ve hüsranda olurduk. Ölülerinize işkence edil­diğini göreceksiniz. Ama bu, büyüklerimizin görüşü ile yapılmış de­ğildir. —Sonra câhiliyet hamiyeti ile ilâve etti— Fakat öyle bile olsa biz, bunu kerîh görmezdik.

Bu hadîs ve sevkedilişi garîbdir. İbn Abbâs'ın mürsellerindendir. Çünkü O, Uhud'da bulunmamıştır. Babası da öyle.

Hadîsi Hâkim Müstedrek'inde, tbn Ebu Hatim, Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve'sinde tahrîç etmiştir. Hadîsin bazı kısımları Sahîh'lerde ve başka kitaplarda da yer almaktadır.

İmâm Ahmed diyor: Bize Affân... îbn Mes'ûd'dan rivayet etti ki; o şöyle demiş: Uhud günü müslüman kadınlar da ordunun arkasında yer almışlardı ve müşriklerin yaralılarının İşlerini bitiriyor (yani on­ları da kadınlar öldürüyor) lardı. Yemîn etsem doğru olur ki, o gün bizden dünyayı arzulayan hiç kimse yoktu. (O gün) Allah Teâlâ : «İçi­nizden dünyayı isteyenler ve âhireti isteyenler bulunduğundan... Sizi imtihan etmek için Allah mağlûbiyete uğrattı.» âyetini indirdi. Ra-sûlullah (s.a.) in ashabı muhalefet edip, emrini yerine getirmeyince; ikisi Kureyş'ten, yedisi ansârdan olmak üzere Rasûlullah (s.a.) dokuz kişinin ismini ayrı ayrı zikretti. Bunları cennetle müjdeledi, kendisi de onuncudur. Müşrikler bulundukları yere yaklaşınca Rasûl-i Ekrem:

Bizden onlan uzaklaştırana Allah rahmet etsin, buyurdular. An­sârdan bir adam kalktı, şehîd edilinceye kadar vuruştu. (Müşrikler yi­ne) yaklaşınca: Bizden onlan uzaklaştırana Allah rahmet etsin, bu­yurdular. Yedi kişi öldtirülünceye kadar Rasûlullah böyle söylemeye devam buyurdular. Sonunda arkadaşlarına; ashabımıza acımadık, bu­yurdu.

Sonra Ebu Süfyân geldi ve; yücel ey HÜbel, dedi. Rasûlullah (s.a.); Allah en yücedir, deyin, buyurdular. Ashabı da; Allah en yücedir, de­diler. Ebu Süfyân: Bizim Uzzâ'mız var, sizin yok, dedi. Rasûlullah (s.a.) : Allah bizim dostumuz; kâfirlerin dostu yok, deyiniz, buyurdu­lar. Ebu Süfyân; bugün Bedir gününe bir karşılıktır. Bir gün aleyhimi­ze ide bir gün de lehimizedir. Bir gün üzülürsek bir gün de seviniriz. Hanzala'ya karşılık Hanzala; falana karşı falan, falana karşılık falan, dedi. Rasûlullah (s.a.); ama eşit değiliz: Bizim ölülerimiz diri olup nzıklanıyorlar, sizinkilerse cehennemde azâb görüyor, buyurdular. Ebu Süfyân: Kavmimde işkence (yapılanlar) olmuştur. Herne kadar bi­zimle istişare etmeden yapmışlarsa da ben emretmesem bile yasakla-mazdım. Sevmesem bile nefrette görmezdim, ne hoşlanırdım ne de hoş­lanmazdım.

îbn Mes'ûd diyor: Bir de baktılar Hz. Hamzâ'nın karnı deşilmiş ve Hind onun ciğerini alarak çiğnemiş ama yiyememiş. Rasûl-i Ekrem; bir şey yiyebilmiş mi? diye sordu.

Hayır, dediler. Bunun üzerine : Allah Hamza'nm hiçbir yerini ce­henneme koyacak değildir, buyurdular.

İbn Mes'ûd anlatmaya devam ediyor: Allah Rasûlü (s.a.) Ham-za'yı yere koydu ve cenaze namazını kıldırdı. Ansârdan bir şehîd ge­tirilip Hamza'nm yanına koyuldu. Rasûlullah onun üzerine de cenaze namazı kıldırdı. Ansârî kaldırıldı ve Hamza yerinde bırakıldı. Sonra bir şehîd daha getirilip Hamza'nm yanına konuldu ve cenaze namazı kı­lındı. O da kaldırılıp Hamza yine bırakıldı. Böylece o gün Hz. Ham-za'nın üzerine yetmiş kere cenaze namazı kılındı.

Bu hadîsi de sadece İmâm Ahmed tahrîç etmiştir.

Buhâri rivayet ediyor: Bize Ubeydullah İbn Mûsâ... Berrâ'dan ri­vayet etti ki o şöyle demiştir: O gün müşriklerle karşılaştık. Rasûl-i Ekrem okçulardan bir orduyu yerleştirdi ve başlarına Abdullah îbn Cü-beyr'i emîr ta'yîn etti. Onlara şöyle emir verdi: Yerinizden ayrılmayın. Biz onlara gâlib gelsek bile yerinizi terketmeyin. Aksine onlar bize ga­lebe çalarsa da yardımımıza gelmeyin.

(Müşriklerle) karşılaştık onlar kaçtılar. Kadınlar dahi dağa doğru koşmaya başladılar. Paçalarını sıvamışlar halhalleri görünüyordu. Bu­nun üzerine okçular; ganimete koşun ganimete, diyorlardı.

(Okçuların reîsi) Abdullah: Rasûlullah, yerinizden ayrılmıyacakn siniz diye bizden söz aldı. dediyse de onu dinlemediler. Sonunda iş ter­sine döndü ve yetmiş şehîd verdiler.

Ebu Süfyân göründü ve : Kavmin içinde Muhammed var mı? diye sordu. Rasûl-i Ekrem : Cevâb vermeyiniz, buyurdular. O, tekrar : İçinizde İbn Ebu Kuhâfe var mı? diye sordu. Rasûl-i Ekrem : Cevâb vermeyiniz, buyurdular. O, yine : İçinizde İbn el-Hattâb var mı? diye sordu. Cevâb gelmeyince de: Demek ki bunların hepsi ölmüş; sağ ol­salar cevap verirlerdi, dedi. Bunun üzerine Ömer kendini tutamayıp: Yalan söyledin ey Allah'ın düşmanı, Allah seni üzmek üzere onları sağ bıraktı, diye cevâb verdi. Ebu Süfyân : Yücel ey Hübel, deyince Rasûl-i Ekrem: Cevâb veriniz, buyurdular. Ashâb: Ne diyelim? diye sorunca; Rasûlullah : Allah en yücedir, deyiniz buyurdular. Ebu Süfyân : Bizim Uzzâ'mız var; sizin ise yok, dedi. Rasûlullah: Cevâb veriniz, buyurdu­lar. Ashâb yine : Ne diyelim? diye sordular. Efendimiz : Allah bizim dostumuz, sizin ise dostunuz yok, deyiniz buyurdular. Ebu Süfyân : Bugün Bedir gününe bir karşılıktır. Harb sırayladır, ölülerinize işken­ce yapıldığını göreceksiniz. Bunu ben emretmedim ama üzülmedim de, dedi.

Hadîsi bu şekliyle sadece Buhârî tahrîç etmiştir ve ilerde daha geniş olarak gelecektir.

Yine Buhârî diyor ki: Bize Ubeydullah îbn Saîd'in Âişe (r.a.) den rivayetinde o şöyle dedi: Uhud günü müşrikler bozguna uğramıştı. İb-lîs bağırdı; ey Allah'ın kulları, diğerleriniz (nerede?) : Çocukları geri döndü. Onlar ve diğerleri vuruşmaya giriştiler. Huzeyfe (etrafına) ba-kmırken birden babası Yemân'ı gördü ve, ey Allah'ın kullan, babam, babam, diye seslendi. Vallahi (hemen) başına üşüşerek onu öldürdüler.

Huzeyfe; Allah, sizi bağışlasın, dedi. Râvî Urve der ki: Vallahi, ölünceye kadar Huzeyfe hayırda devam etmiştir. Ölünceye kadar Hu-zeyfe'nin hayırdan nasibi olmuştur.

Muhammed İbn İshâk anlatıyor : Bize Yahya İbn Abbâd... Zübeyr İbn Avvâm'dan rivayet etti ki o şöyle dedi : Vallahi gördüm ki Hind ve arkadaşları paçalarını sıvamışlar halhalleri gözükür halde az veya çok bir şey alamadan kaçıyorlardı. Okçular bizim, müşrikleri yerinden attığımızı görünce, askere doğru geldiler. Onlar da ganimet toplamak istiyorlardı. Ama böylece arkamızı (müşrik) atlılarına açmış oldular. Onlar da arkamızdan saldırdılar. Bu esnada birisi; Muhammed öldürül­dü, diye bağırdı. Biz döndük, müşriklerin sancaktarlarını öldürdük. Bizimle beraber topluluk ta geri çekildi ve artık kimse sancağa yakla­şamadı.

Muhammed İbn İshâk anlatmaya devam ediyor : Müşriklerin san­cağı yere düşmüş duruyordu ki Amre bint Alkâme el-Hârisiyye onu yerden aldı ve Kureyş'e verdi. Onlar da hemen sancağın etrafında top-lanıverdiler.

Süddî... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayet ediyor ki o, şöyle de­miş : Zannetmiyorum ki Rasûlullah (s.a.) in ashabından dünyayı is­teyen olsun. Uhud günü Allah Teâlâ bizim hakkımızda : «İçinizden dünyayı istiyenler ve âhireti isteyenler bulunduğundan...» âyetini in­dirdi.

Başka bir şekliyle bu hadîs İbn Mes'ûd'dan, Abdurrahmân İbn Avf* dan ve Ebu Talha'dan da rivayet edilmiş olup bunları İbn Merdûyeh tefsirinde zikretmiştir.

«Sizi imtihan etmek için Allah (sizi) mağlûbiyete uğrattı.» âyeti hakkında İbn İshâk şöyle dedi:

Adiyy İbn Neccâr oğullarından Kasım İbn Abdurrahmân anlatıyor:

Enes İbn Mâlik'in amcası Enes İbn en-Nadr ellerindeki (silahları) bırakmış olan ansâr ve muhacirler arasındaki Ömer İbn el-Hattâb ile Talha İbn Ubeydullah'm yanına vardı ve onlara : Size ne oluyor? Niçin vuruşmayı bıraktınız? diye sordu. Onlar: Rasûlullah (s.a.) öldürüldü, dediler. Enes : Ondan sonra yaşayıp da ne yapacaksınız. Kalkın ve o'nun, uğrunda öldüğü şey yolunda siz de ölün, dedi. (Müşriklere doğ­ru) ilerledi ve şehîd edilinceye kadar vuruştu.

Buhârî diyor ki: Bize Hassan İbn Hassân'm... Enes İbn Mâlik'den rivayetine göre: amcası Enes îbn Nadr Bedr harbine katılamamıştı ve şöyle demişti:

Ey Allah'ın Rasûlü, müşriklerle savaştığın ilk gazadan uzakta bulundum. Eğer Allah bana müşriklerle savaşmayı gösterirse; muhak­kak Allah; yapacağım şeyi (herkese) gösterecektir.

Uhud günü gelip te müslümanlar dağılınca —İbn Nadr— şöyle dedi: Allahım şunlann —arkadaşlarını kasdediyordu— yaptıklarından dolayı beyân-ı i'tizâr ederim. Onların da —müşrikleri kasdediyordu— yaptıklarından dolayı sana sığınırım. Sonra ilerledi. Bu sırada Sa"d İbn Muâz onunla karşılaştı. O; ey Sa'd îbn Muâz cennet (i arzuluyo­rum) ve Nadr'ın rabbına yemin ederim ki, ben Uhud'da cennetin ko­kusunu buluyorum, dedi. Sa'd İbn Muâz dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlu, onun yaptıklarına güç yetiremedim. Enes der ki: Biz onu öldürülmüş olarak bulduğumuzda onun bedeninde kılıç darbesi, mızrak vurması ve ok İsabet etmiş seksen şu kadar yara bulduk. Müşrikler ona öylesine işkence yapmışlardı ki onu kimse tanıyamadı da yalnızca kız kardeşi parmaklarının ucu sayesinde tanıyabildi. Enes îbn Mâlik der ki: Biz şu âyetin o ve benzerleri hakkında nazil olduğunu görüyor veya sanı­yorduk : «Mü'minlerden öyle erler vardır ki onlar; Allah'a verdikleri söze sâdık kaldılar...» (Ahzâb, 23)

Lafız BuhâıTnindir. Müslim ise bu hadisi Sabit kanalıyla Enes'den rivayet etmiştir.

Buhârî rivayet ediyor, bize Abdan... Osman İbn Mevheb'den riva­yet etti ki o şöyle dedi:

Bir adam Beytullah'ı haccetmeye geldi ve oturmakta olan bir grup görerek sordu: Bu oturanlar kimlerdir? Bunlar, Kureyştir, dedi­ler. (Bunların) şeyhi kimdir? diye sordu. İbn Ömer'dir, dediler.

O'na geldi ve şöyle konuştu: Sana bir şey soracağım bana haber ver, bu Beyt'in harâmlığı adına söyle; Osman İbn Affân'ın Uhud günü kaçtığını biliyor musun? dedi. îbn Ömer; evet, dedi. O adam; Bedir'e katılmadığını biliyor musun? diye sordu. İbn Ömer; evet, dedi. Ada­mın; Bîyatü'r-Rıdvân'dan geri kalıp ona da katılmadığını biliyor mu­sun? demesi üzerine Abdullah îbn Ömer; evet, diye cevâb verdi.

Adam, Allahü ekber dedi, İbn Ömer; gel, dedi; sana, sorduğun şey­leri haber verip açıklayayım:

Uhud'dan kaçmıştır (diyorsun.) Ben şehâdet ederim ki, Allah bun­dan dolayı onu affetti. Bedir'de bulunmamıştır. Zîrâ Rasûlullah'ın kızı ile evliydi ve hanımı hastaydı. Rasûlullah (s.a.) kendisine; senin için Bedir'e katılan bir adamın ecri (sevabı) ve payı vardır, buyurmuşlar­dır. Bîy'atü'r-Rıdvân'da bulunmamasına gelince: Şayet Mekke vâdî-sinde ondan daha izzetli birisi olaydı, Rasûlullah (s.a.) onu Mekke'ye gönderirdi. Nitekim Rasûl-i Ekrem Mekke'ye Osman'ı gönderdi ve Bîy*at da, Mekke'ye gittikten sonra yapıldı. Rasûlullah (s.a.) bîy'at esnasın­da sağ eliyle diğer elini tutarak; bu Osman'ın elidir, buyurmuşlardır. Haydi şimdi mutmain olarak git, dedi.

Hadîsi Buhârî başka bir şekilde yine... Osman îbn Abdullah İbn Mevheb'den rivayet etmiştir.

Hani siz; korkunuzdan kimseye bakmadan dağa doğru kaçıyor­dunuz. Peygamberi arkanızda bırakmıştınız da, sizi arkanızdan; düş­mandan kaçmayı bırakıp dönerek tekrar hücum etmeye çağırıp duru­yordu.

Süddî anlatıyor:

Uhud günü müşrikler müslümanlara ağır basınca, müslümanlar bozguna uğramış; bazıları Medine'ye kadar gelirken, bazıları da dağa doğru gidip orada bir kayanın üzerinde durmuşlardı. Rasûlullah (s.a.) ashabını çağırmaya başlamıştı: Bana gelin ey Allah'ın kulları, bana gelin ey Allah'ın kullan.

îşte Allah Teâlâ onların dağa çıkmalarını ve Rasûlullah (s.a.) in kendilerini çağırmasını zikrederek:

«Hani siz kimseye bakmadan kaçıyordunuz, Peygamber de arka­nızdan çağırıp duruyordu.» buyuruyor.

Aynı şeyleri İbn Abbâs, Katâde, Rebî' ve İbn Zeyd de söylemek­tedir.

İmâm Ahmed'in rivayet ettiği hadîse göre; Rasûlullah (s.a.) (Uhud günü) ashabından sadece oniki kişi ile birlikte yalnız kalmıştı. İmâm Ahmed şöyle rivayet eder: Bize Hasan îbn Mûs&... Berâ İbn Âzib'den nakletti ki o şöyle demiş : Uhud günü Rasûlullah (s.a.) okçuların ba­şına —ki elli kişi idiler— Abdullah îbn Cübeyr'i koydu ve onlara; ben, size haber gönderinceye kadar yerinizden ayrılmayın. Bizim yenildiğinüzi görseniz bile, ben size haber gönderinceye kadar yerinizi terketme-yin. Bizim, düşmana galip gelerek onları çiğnediğimizi (ezip geçtiği­mizi) görseniz dahi, ben haber göndermedikçe yerinizden ayrılmayın, buyurdular.

Berâ anlatmaya devam ediyor :

Müslümanlar, müşrikleri bozguna uğrattı. Allah'a yemîn olsun ki, kadınları gördüm; dağa doğru koşuyorlardı, eteklerini toplamışlar, bal­dırları ve halhalleri görünüyordu.

Abdullah'ın arkadaşları; ganimet, ey topluluk, ganimete (koşun) arkadaşlarınız gâlib geldi, ne bekliyorsunuz? dediler. Abdullah İbn Cü-beyr: Rasûlullah (s.a.) in size ne emrettiğini unuttunuz mu? dediyse de; Vallahi biz de diğerlerinin yanma gideceğiz ve ganimet toplıya-cağız, dediler. Yerlerinden ayrılınca da işler tersine döndü ve bozguna uğradılar. İşte Rasûlullah (s.a.) in arkalarından çağırdığı kimseler bun­lardır. Rasûl-i Ekrem'in yanında oniki kişiden başka kimse kalmamıştı. Ve yetmiş şehîd vermişlerdi. Halbuki müşriklerin Bedir'de kaybı 140 kişi idi. 70 esir ve 70 ölü.

Ebu Süfyân üç kere : Kavmin içinde Muhammed var mı? diye ba­ğırdı. Rasûlullah cevâb vermemelerini buyurdu. Sonra ikişer kere de : Kavmin içinde İbn Ebu Kuhâfe var mı?

Kavmin içinde İbn el-Hattâb var mı? diye seslendi. (Cevâp alama­yınca) arkadaşlarına dönüp : (Demek ki) bunlar öldürülmüş. Onlar da size yeter, dedi. Ömer kendine hâkim olamadı ve : Allah'a yemîn ol­sun ki, yalan söyledin ey Allah'ın düşmanı. Saydıklarının hepsi sağ­dır. Kalan da seni üzecektir, dedi.

Ebu Süfyân; Bugün Bedir gününe bir karşılıktır, harp sırayladır. Siz (ölülerinize) işkence yapıldığını göreceksiniz. Bunu ben emretme­dim ama üzülmedim de, dedi. Sonra şöyle konuştu : Yücel ey Hübel, yücel ey Hübel!

Rasûlullah (s.a.); cevâb vermeyecek misiniz? buyurdular. Ashâb; ey Allah'ın Rasûlü, ne diyelim? diye sordular. Allah Rasûlü; Allah en yücedir, deyiniz, buyurdular.

Ebu Süfyân : Bizim Uzzâ'mız var; sizin ise yok, dedi, Rasûl-i Ek­rem; cevâb vermiyecek misiniz? buyurdular. Ashâb yine; ey Allah'ın Rasûlü ne diyelim? diye sordular. O da; Allah bizim dostumuzdur. Sizin ise dostunuz yok, deyiniz, buyurdular.

Bunu Buhârî, Züheyr İbn Muâviye hadîsinden ve muhtasar ola­rak, İsrâîl hadîsinden ve Ebu îshâk'tan da geniş olarak —daha önce geçtiği üzere— rivayet etmiştir.

Beyhakİ, Delâilü'n-nübüvve'sinde İmâre İbn Ğaziyye tarikiyle... Câbİr'den rivayet ediyor ki o, şöyle demiş :

Müslümanlar, Uhud günü bozguna uğrayarak Rasûlullah (s.a.) in yanından dağıldılar. Yanında sadece ansârdan onbir kişi ve Talha İbn Ubeydullah olduğu halde Rasûl-i Ekrem dağa doğru çıkmaya başla­mıştı ki, arkalarından müşrikler yetiştiler. Rasûl-i Ekrem; bunlara karşı çıkacak (bunlarla vuruşacak) birisi yok mu? buyurdular. Talha; ben varım ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Efendimiz; senden başka birisi ey Talha, buyurdular. Ansârdan bir adam; ben varım, ey Allah'ın Rasûlü, dedi ve onlarla çarpıştı. Rasûlullah (s.a.) ve yanında kalanlar dağa çık­maya devam ettiler, sonra ansârdan olan zât şehîd oldu ve yeniden müşrikler yetiştiler. Rasûlullah (s.a.); bunlara karşı çıkacak birisi yok mu? buyurdular. Talha yine; ben varım, ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Ra­sûlullah yine aynı şeyleri söyledi. Ansârdan bir adam:

Ben varım, ey Allah'ın Rasûlü, dedi ve çarpışmaya başladı. Rasû­lullah ve (kalan) ashabı tepeye çıkmaya devam ettiler. O da şehîd oldu ve müşrikler yeniden onlara yetiştiler. Rasûlullah tekrar aynı soruyu sordu. Talha hemen atılarak aynı şeyi söyledi ve Rasûlullah onu bun­dan alıkoydu, ansârdan başka birine izin verdi ve o da vuruşarak şehîd oldu. Bu, böylece Rasûl—i Ekrem'in yanında sadece Talha kalıncaya kadar devam etti. Nihayet müşrikler tekrar onlara yetişince Rasûl-i Ekrem; bunlara kim karşı çıkacak? buyurdular. Talha; ben, dedi ve kendisinden öncekiler gibi o da vuruştu, parmaklan yaralandı. Yara­lanınca «Has! (beklemediği bir şeyle; ateş darbe vs. gibi bir şeyle kar­şılaşan kişinin çıkardığı bir ses)» dedi. Rasûlullah (s.a.); Bismillah desen ve Allah'ın ismini ansaydın insanlar sana bakakalırken melek­ler seni göğe kaldırırlardı, buyurdu. Bilâhere Rasûlullah (s.a.) ashabı­nın toplu bulunduğu yere ulaştı.

Buhârî, Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe kanalıyla... Kays İbn Ebu Hâ-zim'den rivayet ediyor : O şöyle dedi: Uhud günü Talha'nm elinin ya­ralandığını gördüm (yaralı) eliyle Rasûlullah (s.a.) 1 koruyordu.

Buharı ve Müslim'de, Mu'temer İbn Süleyman kanalıyla... Ebu Osman en-Nehdî, Talha İbn Ubeydullah ve Sa'd'dan rivayetle şöyle der: Rasûlullah (s.a.) in muharebe ettiği günlerden birinde; —Uhud gününü kastediyor— yanında Talha İbn Ubeydullah ve Sa'd'dan başka kimse kalmamıştı.

Hammâd İbn Seleme rivayet ediyor : ... Enes İbn Mâlik'den nakle­dildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) Uhud günü Ansâr'dan yedi ve Kureyş'-ten iki kişi ile yalnız kaldı. (Müşrikler) kendilerine yaklaşınca; bunları kim defederse ona cennet var —ya da : O, cennette benim arkadaşım­dır— buyurdular.

Ansârdan birisi ilerledi ve şehîd oluncaya Içadar vuruştu. Sonra müşrikler yine yaklaştılar. Rasûlullah (s.a.); bunları kim defederse ona cennet var, buyurdular, (yine) Ansârdan birisi ilerledi ve şehîd oluncaya kadar çarpıştı. Bu, yedi kişi şehîd edilene kadar böylece devâm etti. Rasûlullah (s.a.) arkadaşlarına; arkadaşlarımıza acımadık buyurdular.

Bunun bir benzerini Müslim de, Hediyye İbn Hâlid'den, o da Ham-mâd tbn Mesleme'den rivayet etmiştir.

Hasan İbn Araf e der ki bize Mervân İbn Muâviye... Sa'd tbn Ebu Vakkas'dan rivayet etti ki, o şöyle dedi:

Uhud günü RasûluUah (s.a.) sadağını çıkarıp bana verdi ve; at, anam babam sana feda olsun, buyurdular.

Bu hadîsi Buhârî, Abdullah İbn Muhammed'den, o da Mervân İbn Muâviye'den tahrîç etmiştir.

Muhammed İbn İshâk diyor : Bize Salih îbn Keysân... Uhud günü RasûluUah (s.a.) in önünde ok atan Sa'd İbn Vakkâs'tan rivayet etti ki o şöyle dedi:

Rasûlullah (s.a.) in yanına düşen okları alıp bana veriyor ve; at, babam ve anam sana feda olsun, diyordu. Nihayet demir'i olmayan bir oku atmak üzere verdi.

Buhârî ve Müslim'de tahrîc edilen bir hadîs şöyledir: îbrâhîm İbn Sa'd... Sa'd İbn Ebu Vakkâs kanalıyla nakleder ki, o şöyle demiş:

Uhud günü Rasûlullah (s.a.) m sağ ve solunda üzerlerinde beyaz elbiseler olan iki kişi gördüm. —Cebrail ve Mîkâîl (a~s.) i kastediyor.— Şiddetli bir şekilde çarpışıyorlardı. Ne önce, ne de sonra onlan bir daha görmedim.

Ebu'l-Esved diyor : Urve İbn Zübeyr... şöyle dedi:

Cümah oğullarından Übeyy İbn Halef daha Mekke'de iken Rasû­lullah (s.a.) ı öldüreceğine yemîn etmişti. Onun bu yemîni Rasûlullah (s.a.) a ulaşınca Efendimiz; inşâallah onu ben Öldürürüm, buyurmuş­lardı.

Uhud günü olunca Übeyy miğfer giymiş olarak geldi. Şöyle di­yordu; eğer Muhammed kurtulursa ben kurtulamam.

Übeyy, öldürmek maksadıyla RasûluUah (s.a.) a hamle yaptı. Ab-düddâr oğullarının kardeşi Mus'ab İbn Ümeyr bedeniyle Rasûlullah (s.a.) ı korumak üzere Übeyy'i karşıladı ve şehîd oldu. RasûluUah (s.a.) kılıç ve zırhlar arasından Übeyy'in gırtlağını görüverdi ve harbesiyle vurdu. Übeyy atından yere düştü. Rasûlullah (s.a.) in bu vurmasıyla ondan kan çıkmadı. Arkadaşları yetişip onu yüklendiklerinde Übeyy öküz gibi böğürüyordu. Ona; ne feryâd ediyorsun? Nihayet bir bere, dediklerinde onlara; RasûluUah (s.a.) in : (înşâallah) Ben Übeyy'i öl­düreceğim, dediğini hatırlattı ve; eğer bana olan, Zülmecâz halkına olsaydı hepsi ölürlerdi, dedi. Ve canı cehenneme gitti.

Mûsâ îbn Ukbe de Meğâzî'sinde Zührî kanalıyla Saîd îbn Müsey-yeb'den benzer bir rivayet nakletmiştir.

Muhammed îbn îshâk diyor ki: Rasûlullah (s.a.) vâdîye tırmanırken Übeyy îbn Halef kendilerine yetişti. Şöyle diyordu: Eğer sen kur-tulursan ben kurtulmam. Rasûlullah (s.a.) in etrafında bulunanlar; ey Allah'ın Rasûlü, bizden biri onu karşılasın mı? diye sordular. Ö; bı­rakın onu, buyurdular. Yaklaşınca Rasûlullah (s.a.) Haris îbn Sımme'-den harbeyi aldı. Bana anlatıldığına göre; insanlardan bazıları şöyle dediler: Rasûlullah (s.a.) ondan aldığı harbeyi Öyle bir salladı ki, sır­tında kırmızı sinek bulunan bir devenin silkinmesi zannettik. Sonra Rasûlullah (s.a.) onu karşıladı ve boğazına öyle bir vurdu ki; bu vuruş­la o, atının üzerinde defalarca sallandı ve yuvarlanıverdi.

Vâkidî de Yûnus ibn Bükeyr tarîkıyla... Mâlik'ten aynı olayı nak­leder. Vâkidî der ki; Abdullah İbn Ömer anlatıyor: Übeyy tbn Halef Batn Râbiğ'de (Cuftfe yakınlarında bir vadi) öldü. Gece olduğunda ben Batn Râbiğ'de yürüyordum. Birden bir ateş gördüm. Ona yaklaştım. Bir de ne göreyim, oradan zincirleri çeken (sürüyen) susamış bir adam çık­tı. (O esnada) bir adam şöyle dedi; (sakın) ona su verme. Bu, Rasû­lullah (s.a.) m vurduğu adamdır. Bu Übeyy İbn Haleftir.

Buhârî ve Müslim'de, Abdürrezzâk kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiş; Rasûlullah (s.a.) öndişlerinin yanındaki azı dişlerine işaret buyurarak; Allah Rasûlü'nün, Allah yo­lunda kendi eliyle öldürdüğü adama elbette Allah'ın gazabı şiddetli olur. Allah Rasûlünün yüzünü kana bulayan bir kavme de Allah'ın gazabı şiddetli olur.

Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr şöyle der: Rasûlullah (s.a.) m azı dişi kırılmış, yanağından ve dudağından yaralanmıştı. Efendimizi yaralayan Utbe İbn Ebu Vakkâs idi.

Salih İbn Keysân... Sa'd îbn Vakkâs'tan rivayet ediyor: Utbe İbn Ebu Vakkâs'ı öldürmeyi arzuladığım kadar kimseyi öldürmeyi arzula-mamıştım. Eğer benim bildiklerim olsaydı ahlâkı bozuk ve kavmi için­de sevilmeyen biri olurdum. O'nun hakkında Rasûlullah (s.a.) in şu sözü bana yeter: Allah Rasûlü (s.a.) nün yüzünü kana bulayana Al­lah'ın gazabı şiddetli olur.

Abdürrezzâk'ın Ma'mer'den... O'nun da Miksen'den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) Uhud günü azı dişini kıran ve yüzünü kana bulayan Utbe îbn Ebu Vakkâs'a beddua eylediler ve; Allah'ım, kâfir olarak ölün­ceye dek bir sene yaşamasın, buyurdular. Gerçekten bir yıl geçmeden kâfir olduğu halde canı cehenneme gitti.

Vâkidî anlatıyor: İbn Ebu Sebre'den... O da Nâfi' îbn Cübeyr'den nakletti ve dedi ki; Muhacirlerden bir adamı şöyle derken işittim; Uhud' da bulundum, her taraftan ok yağdığını gördüm. Rasûlullah (s.a.) oklarm ortasındaydı ve hepsi de ondan çevriliyordu. O gün Abdullah îbn Şihâb ez-Zührî'yi şöyle derken duydum:

Muhammed'i bana gösterin. Eğer o kurtulursa ben kurtulamam. (Halbuki) Rasûlullah (s.a.) yalnız olarak yanıbaşmdaydı. Sonra Saf-vân yanına geldi ve onu azarladı. Bunun üzerine şöyle dedi; Vallahi görmedim. Allah'a yemîn ederim ki o bizden saklanıyor. Dört kişi çık­tık ve onu öldürmek üzere aramızda sözleştik fakat buna muvaffak olamadık.

Vâkidî der ki: Bize ulaştığına göre; Rasûllulah (s.a.) in yanağım yaralayan İbn Kamîe; dudağım yaralayan ve azı dişini kıran da Utbe İbn Ebu Vakkas'tır.

Ebu Dâvûd et-Tayâlisî rivayet ediyor: Bize îbn el^Mübârek'in... Mü'minlerin annesi Hz. Âişe'den naklettiğine göre o, şöyle demiş: Ebu Bekir, Uhud günü anıldığında; o gün tamamıyla Talha'mndır, der ve şöyle anlatırdı: Uhud günü (vuruşmaya ve harbe) ilk dönen bendim. Rasûlullah (s.a.) m önünde onunla birlikte vuruşan bir adam gördüm ve kendi kendime; «Talha olsun, zîrâ o beni geçmiştir, dedim ve ilâve ettim : Kavmimden bana en sevimil adam o olacak, müşriklerle benim aramda tanımadığım bir adam vardı. Rasûlullah (s.a.) a ben ondan daha yakındım. Ama o benden daha hızlı yürüyordu. Birden onun Ebu Ubeyde İbn el-Cerrâh olduğunu gördüm. Birlikte Rasûlullah (s.a.) in yanına ulaştık. Azı dişi kırılmış, yüzü yaralanmış, miğferinin halkala­rından ikisi yanağına geçmişti. Rasûl-i Ekrem (s.a.) Talha'yı kaste­derek : Arkadaşınıza bakın, buyurdular. O da yaralanmıştı. Biz Ra-sûlullah'm sözüne kulak vermedik. Ben miğferin halkasını Rasûl-i Ek­rem'in yüzünden çıkarmaya çalıştım. Ebu Ubeyde; eğer bana bırak­mazsan hakkımı helâl etmem, dedi. Ben de ona bıraktım. Ebu Ubey­de halkayı eliyle çıkarmak suretiyle Rasûlullah'a eziyet vermek isteme­yip dişiyle halkalardan birini çıkardı. Bir ön dişi de halka ile beraber düştü. Onun yaptığı şekilde öbür halkayı da ben çıkarmak istedim. Ebu Ubeyde yine; eğer bana bırakmazsan hakkımı sana helâl etmem, dedi ye ikinci halkayla birlikte diğer ön dişi de düştü. Ebu Ubeyde in­sanlar arasında ön dişleri en güzel olan idi. Rasûlullah (s.a.) ı böylece tedavi ettikten sonra, çukurlardan birine düşmüş olan Talha'nm ya­nına gittik. Yetmiş küsur ok, mızrak ve kılıç yarası almış ve bir par­mağı kopmuştu. Onu da tedâvî ettik.

Bu hadîsi Heysem İbn Küleyb ve Taberânî de rivayet etmişlerdir. Haysem'in rivayetinde şu fazlalık vardır:

Ebu Ubeyde; Allah aşkına bana bırak, dedi ve Rasûlullah'a eziyet vermek istemediği için oku ağzıyla tutarak hareket ettirmeye başladı ve ağzıyla çıkardı. Bu esnada Ebu Ubeyde'nin ön dişi de çıktı. .

Hadîsi Hafız Ziya el-Makdisî de kitabına almıştır.

Ali İbn el-Medînî bu hadîsi, İshâk İbn Yahya yönünden zayıf bul­muştur. Bu İshâk İbn Yahya hakkında Yahya îbn Saîd el-Kattân, Ahmed, Yahya İbn Maîn, Buhârî, Ebu Zür'a, Ebu Hatim, Muhammed îbn Sa'd, Neseî ve başkaları konuşmuşlar, (zayıf bulmuşlar) dır.

İbn Vehb... Ömer İbn es-Sâib'den rivayet ediyor; o şöyle anlatmış: «Rasûlullah (s.a.) Uhud günü yaralandığında Ebu Saîd el-Hudrî' nin babası Mâlik yarayı emdi ve temizledi. O kadar ki yara bembeyaz oldu. Ebu Saîd'e: Tükür, dediler o; asla tükürmeyeceğim, çıkarmaya­cağım, dedi ve dönüp vuruşmaya devam etti. Rasûlullah (s.a.); kim, cennet ehlinden birine bakmak isterse buna'baksın, buyurdular. Ve Mâlik şehîd oldu:

Buhârî ve Müslim'de, Abdülazîz îbn Ebu Hâzim kanalıyla... Sehl İbn Sa'd'dan nakledildiğine göre ona Rasûlullah (s.a.) in yarasını sor­dular. Şöyle dedi:

Rasûlullah'm yüzü yaralanmış, azı dişi kırılmış ve başındaki tolgası ezilmişti. Aii tutuyor, Hz. Fâtıma da kanı yıkıyordu. Fâtıma kanın arttığını görünce, bir hasır parçası aldı, onu yaktı, kül olunca da külü yaraya bastı. Kan da kesildi.

«... Allah sizi kederden kedere uğrattı.»

İbn Abbâs : Birir i keder müslümanlann bozguna uğramaları ve Muhammed öldü üldü, denilmesi, ikincisi de dağın üstünde müşrikle­rin onlardan yukarda olmasıdır. Rasûlullah (s.a.) : Allah'ım, bizden üstün olmak onlar için değildir, buyurmuşlardır, diyor.

Abdurrahmân İbn Avf'dan rivayet ediliyor: Birinci keder bozgun sebebiyle; ikincisi de Muhammed (s.a.) öldürüldü, denildiğindedir. Zîrâ bu, müslümanlara bozgundan daha ağır gelmişti.

Her iki görüşü de İbn Merdûyeh rivayet etmiş olup bir benzeri Ömer îbn el-Hattâb'dan da rivayet edilmiştir. îbn Ebu Hatim, Katâde'-den bu görüşün benzerini zikreder.

Süddî de şöyle der: Birinci keder, ganimet ve zaferi (fethi) kaçır­maları; ikincisi de düşmanın onlardan yukarıya çıkmasıdır.

Muhammed îbn îshâk diyor ki: «Allah sizi kederden kedere uğ­rattı.» Kardeşleriniz öldürüldü, düşmanınız size üstün geldi. Peygam­beriniz öldürüldü, sözü de size te'sîr etti. Böylece peşpeşe kedere uğra­tılmış oldunuz.

Mücâhid ve Katâde : Birinci keder, Muhammed'in öldürüldüğünü işitmeleri; ikincisi de Ölü ve yaralılarıdır, derken Katide ve Rebî' İbn

Enes'den aksi rivayet edilmiştir.

îbn Cerîr der ki; bu sözlerin doğruya en yakını şudur: «Allah sizi kederden kedere uğrattı» yani ey mü'minler; Rabtîımza karşı günâh işleyip Peygamber (s.a.) in emrine muhalefet etmeniz se­bebiyle, Allah Teâlâ müşriklere karşı zafer kazanarak ganimet elde edememeniz ve sizden ölü ve yaralılar olması sebebiyle uğramış olduğu­nuz kedere ilâveten, peygamberinizin öldürüldüğünü sanmanızdan, bir de düşman karşısında bozguna uğrayıp kaçtıktan sonra düşmanların tekrar size doğru gelmesinden doğan bir kedere uğratılmışsmızdır.

tbn Abbâs, Abdurrahmân îbn Avf, Hasan, Katâde ve Süddî'nin söy­lediğine göre: Düşmana karşı zaferi ve ganimeti kaybetmenize ve başınıza gelen ölüm ve yaralanmaya üzülmeyesiniz diye «Allah sizi ke­derden kedere uğrattı. Ve Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.»

155. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ kullarına minnette bulunarak, onlara sekînet ve em­niyet indirdiğini bildiriyor. Bu sekînet ve emniyet; keder ve üzüntü içinde iken ve silâhlı oldukları halde uyuşukluğun, uykuya benzer bir halin kendilerini kaplamış olmasıdır. Böyle hallerde uyuşukluk ve uy­kuya benzer bir hale girmek emniyetin delilidir. Nitekim Allah Teâlâ Enfâl süresindeki Bedir kıssasında da : «Hani O, size kendi katından bir emniyet olmak üzere sizi hafîf bir uykuya daldırıyordu.» (Enfâl, 11) buyurmaktadır.

Muhammed tbn Abdurrahmân tbn Ebu Hatim rivayet ediyor : Ebu Saîd el-Eşecc'in... Abdullah îbn Mes'ûd'dan naklettiğine göre o, şöyle demiş:

Uyuşukluk (uyku hali); muharebede Allah'dan, namazda ise şey­tandandır.

Buhârî rivayet ediyor: Bana Halîfe... Ebu Talha'dan nakletti ki, o, şöyle demiş: Uhud günü kendilerini uyku kaplayanlar içindeydim. O kadar ki, kılıcım elimden defalarca düştü, kılıcım düşüyor ben alı­yordum, düşüyor yine alıyordum.

Bu hadisî Tirmizî, Neseî ve Hâkim de rivayet etmişler, Tİrmizî, ha-sendir, sanîhdir, demiştir.

Aynı şey Zübeyr ve Abdurrahmân tbn Avf'dan da rivayet edil­miştir.

Beyhakî rivayet ediyor: Bize Ebu Abdullah'ın... Enes îbn Mâlik'-ten rivayetinde Ebu Talha şöyle dedi: Uhud günü saflarımızda iken bizi bir uyuşukluk kapladı. Kılıcım elimden düşmeye başladı. O düşü­yor ben alıyordum. O düşüyor ben alıyordum. Münafıklara gelince; on­lar canları sevdasına düşmüşlerdi. Kavmin en korkakları ve hak'dan en uzak olanları onlardı. «Allah'a karşı câhiliyet zannı gibi lıaksız bir zan besliyorlardı.» Yalancılardı ve Allah'dan şüphe içindeydiler.

Beyhakî hadîsi Katâde'nin sözü imiş gibi, bu ziyâde ile rivayet et­miştir. Allah Teâlâ da şöyle buyuruyor: Sonra o üzüntünün ardından üzerinize öyle bir emniyet ve öyle bir uyku indirdi ki içinizden; gerçek îmân, sebat ve tevekkül sahibi olup da Allah'ın, Rasûlünü mutlaka zafere eriştireceğine ve umduklarına erdireceğine kesinlikle inananları buruyordu. Bir kısmı da canları sevdasına düşmüştü, huzursuzluk ve korkuya karşı uyku onları bürümemişti. Allah'a karşı câhiliyet zannı gibi haksız bir zan besliyorlar. Allah Teâlâ'nın başka bir âyet-i kerîme' de:

«Aslında siz peygamberin ve mü'minlerin, ailelerine bir daha dön­meyeceklerini sanmıştınız. Bu, sizin kalblerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz. Ve helake mahkûm bir kavim oldunuz.» (Feth, 12) buyurduğu gibi onlar, müşriklerin o saatlerde gâlib geldiğini gö­rünce herşeyin bittiğine, İslâm'ın ve müslümanlann yok olduğuna ina-nıvermişlerdi. Şek ve şüphe ehlinin hali dâima böyledir. Kötü bir şey olduğunda hemen bu şeni (alçak ve kötü) zanna kapılıverirler.

Sonra Allah Teâlâ onlardan haber vererek şöyle buyuruyor: Bu halde onlar; bu işten bize ne? diyorlardı. De ki: Bütün iş Allah'ındır. İçlerinde sana açmadıkları bir şey gizliyorlar. Allah Teâlâ onların içle­rinde gizlemiş olduklarım açıklıyarak; bu, bize âit bir şey olsaydı bu­rada öldürülmezdik» diyorlar. Ve bu sözü Allah Rasûlünden gizliyor­lardı.

İbn İshâk îbn Yessâr rivayet ediyor : Bana Yahya îbn Abbâd'in... Abdullah îbn Zübeyr'den naklettiğine göre, Zübeyr şöyle demiş: Ra-sûlullah (s.a.) ile birlikteydik. Üzerimizdeki korku şiddetlenmişti ki, Allah bize bir uyku gönderdi. Bizden çenesi göğsüne düşmeyen kimse kalmamıştı. Allah'a yemin olsun ki (o sırada) Muattib İbn Kuşeyr'in; bu, bize âit bir şey olsaydı burada öldürülmezdlk, dediğini sadece bir rüya gibi duydum ve bu sözü hatırımda tuttum. İşte bunun üzerine ve Muattib'in o sözünden dolayı Allah Teâlâ: «... Bu bize âit bir şey ol­saydı burada öldürülmezdik diyorlar,» âyetini indirdi.

Hadîsi İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir:

De ki: Bu Allah'ın takdir buyurmuş olduğu bir kaderdir. Kurtuluş ve uzaklaşılması mümkün olmıyan bir hükümdür ki evlerinizde olsay­dınız üzerlerine ölüm yazılmış olanlar; yine mutlaka devrilecekleri yere çıkıp gideceklerdi.

Bu, göğüslerinizin içindekileri yoklamak başınıza gelen şeylerle sizi sınamak, pis ile temizin ayrılması, söz ye işlerde mü'min ile münâ-fıkın insanlar yanında açığa çıkması ve kalblerinizdekini temizlemek içindir. Allah göğüslerde cereyan eden gizlilikleri ve şüpheleri bilir.

İki topluluğun karşılaştığı gün içinizden geri dönenleri; daha önce işlemiş oldukları bir takım günâhlarından dolayı şeytân yoldan çıkar­mak istemişti.

Seleften birisi şöyle diyor: İyilikten sonra bir başka iyilik önceki­nin sevabından; kötülükten sonra başka bir kötülük de öncekinin cezâ-sındandır.

Bununla beraber Allah, bozguna uğrayarak kaçanların bu hatâsını bağışladı. Gerçekten Allah Ğafûr*dur, Halîm'dir. Günâhı bağışlar, ya­ratıklarına hilmi ile muamelede bulunur ve onların günâhlarından vaz geçer.

Hz. Osman hakkındaki îbn Ömer hadîsi ile Hz. Osman'ın Uhud'-dan kaçması ve bunu Allah'ın af buyurduğu mes'elesi daha önce «Bu­nunla beraber sizi bağışladı.» (Âl-i İmrân, 152) âyetinde geçmişti.

Burada da kısaca işaret etmemiz uygun olacaktır:

îmâm Ahmed rivayet ediyor: Bize Muâviye İbn Amr... Şakîk'ten nakletti ki, o şöyle dedi: Abdurrahmân İbn Avf, Velîd İbn Ukbe ile karşılaştı. Velîd ona : Görüyorum ki mü'minlerin emîri Osman'dan uzak duruyorsun. Neden? dedi. Abdurrahmân da; o'na söyle : Ben Ay-neyn günü (Uhud günü) kaçmadım. Bedir'den geri kalmadım ve Ömer* in sünnetini de terketmedim, dedi. Bunun üzerine Velîd giderek bun­ları Osman'a sordu ve bilgi istedi. Osman: Ben, Ayneyn günü kaçma­dım sözüne gelince; Allah Teâlâ'nın : «İki topluluğun karşılaştığı gün içinizden geri dönenleri... Allah onları bağışladı» kavli ile bağışladığı bir günâhtan dolayı beni nasıl ayıplar?

Beninj Bedir'den geri kaldığım, sözüne gelince; ben, Rasûlullah (s.a.) in klzı (ve zevcem) Rukiyye'nin vefatına kadar hastalığı ile meş­gul idim. Rasûl-i Ekrem bana da ganimetten pay ayırdı. Rasûlullah (s.a.) in ganimetten pay ayırdığı kimse (Bedir'de) hazır bulunmuştur.

Ömer'in sünnetini terketmedim, sözüne gelince; ona ne benim, ne de onun gücü yeter. Git ona böylece haber ver, dedi.

158. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ mü'min kullarına; bozuk İnançlarda kâfirlere benze­meyi yasaklıyor. Onların, seferlerde ve harblerde ölen kardeşleri hak­kında; eğer bunu bıraksalardı (sefere ve harbe çıkmasalardı) ölmez­lerdi, demeleri onların bu bozuk inançlarına delâlet etmektedir.

Ey İmân edenler, siz, küfredip de yeryüzünde ticâret ya da ben­zeri gayelerle dolaşan veya gazada bulunan kardeşleri hakkında; onlar memlekette ve yanımızda olsalardı ölmezler veya harbde öldürülmez-lerdi, diyen kâfirler gibi olmayın.

Allah, bu inancı onların kalblerine koydu ki, kendi ölümlerine ve öldürülmelerine hasretleri ve üzüntüleri artsın. Sonra Allah, onların yukardaki sözlerini red makamında olmak üzere şöyle buyuruyor: Halbuki dirilten de öldüren de Allah'tır. Bütün yaratıklar O'nun elin­dedir. Bütün işler O'na döner. O'nun dilemesi olmadan kimse yaşamaz da ölmez de. Kimsenin ömrü O'nun kaza ve kaderi olmadan artmaz da eksilmez de. Ve Allah yaptıklarınızı bilir. O'nun ilmi ve görmesi bü­tün yaratıkları için geçerlidir. Hiç bir şey O'na gizli kalmaz.

Andolsun ki, Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz Allah'ın ba­ğışlaması ve rahmeti onların toplayacağı şeylerden çok daha iyidir. Al­lah yolunda öldürülmek kadar ölmek de Allah'ın bağışlaması, rahmeti ve rızâsına kavuşmaya bir vesîledir ve bu dünyada kalmaktan da, onun geçici mallarını toplamaktan da daha hayırlıdır.

Sonra Allah Teâlâ her ölen ya da öldürülenin dönüşünün Allah'a olduğunu, Allah'ın herkesi ameline göre; hayır ise hayırla, şer ise şer ile cezalandıracağını haber vererek: «Andolsun ki, ölseniz de öldü­rülseniz de, Allah katında toplanacaksınız.» buyuruyor.

164. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ Rasûlüne ve mü'minlere nimetini hatırlatarak Al­lah'ın emrine uyan, yasaklarını terkeden ümmetine karşı peygambe­rin kalbini yumuşattığını ve onlara karşı yumuşak, güzel sözler sar-fettiğini haber vererek :

«Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın» Allah'ın rahmeti olmasaydı seni onlara karşı hangi şey yumuşak dav-randırabilirdi?

Hasan el-Basrî; bu, Muhammed (s.a.) in, Allah'ın, Rasûlüne verdi­ği bir huydur, der. Bu âyet-i kerîme Allah Te&l&'nın; «Andolsun ki size, kendinizden bir peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelir. Sizin üzerinize düşkündür, mü'minlere raûf ve rahîm'dir.» (Tevbe, 128) kavline benzemektedir.

İmâm Ahmed rivayet ediyor: Bize Hayve... Ebu Râşid el-Hubrâ-nî'nin şöyle dediğini haber verdi: Ebu Ümâme el-Bâhilî elimi tuttu ve şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) elimi tuttu ve; ey Ebu Ümâme, muhakkak ki mü'minlerden kalbi bana karşı yumuşayanlar vardır, buyurdular.

Hadîsi sadece İmâm Ahmed tahrîc etmiştir.

«Eğer onlara karşı kaba sözlü ve katı kalbli olsaydın şüphesiz çev­renden dağılır giderlerdi.» Halbuki Allah onları senin çevrende topladı, onların kalblerini sana ısındırmak için, seni onlara karşı yumuşak davrandırdı.

Nitekim Abdullah İbn Amr, Rasûlullah (s.a.) in niteliklerini daha önceki mukaddes kitaplarda şu şekilde gördüğünü söyler: O, katı ve kaba değildir. Çarşıda pazarda çığırtkanlık yapmaz (bağırıp çağırmaz) Kötülüğe kötülükle mukabele etmez. Aksine affeder, müsamahalı dav­ranır.

Ebu İsmâîl Muhammed İbn îsmâîl et-Tirmizî rivayet ediyor: Bize Bişr İbn Ubeyd... Âişe'den nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muş : Allah bana, farzları yerine getirmemi emrettiği gibi, insanlarla iyi geçinmemi de emretti. Hadîs garîbdir.

İşte bunun için Allah Teâlâ :

«Öyleyse onları bağışla ve yarlığanmalarını dile. İşler hakkında onlarla müşavere et.» buyuruyor. Nitekim Allah Rasûlü, bir iş oldu­ğunda gönüllerini hoş etmek ve yaptıkları işi isteyerek yapmaları için ashabı ile müşavere ederdi.

Bedir günü (Kureyş) kervanının üzerine gidip gitmeme konusun­da ashabı ile müşavere etmiş ve onlar da; ey Allah'ın Rasûlü, sen bizden denizi geçmemizi istesen muhakkak ki, seninle birlikte denizi geçeriz. Dünyanın öbür ucuna bizi yürütsen seninle birlikte yürürüz. Biz, Mûsâ'mn kavminin ona : «Sen ve Rabbın gidin ve dövüşün, biz burada otu-ruculanz» dedikleri gibi demeyiz. Aksine biz; git, biz de seninle bera­beriz, önündeyiz, sağında ve solundayız, deriz, demişlerdi. (Yine aynı gün) nerede konaklayacakları konusunda onlarla müşavere etmiş ve ölüm için acele eden Münzir İbn Amr herkesin önüne geçerek konak­layacakları yeri göstermişti.

Uhud'da Rasûl-i Ekrem Medine'de kalmak ya da düşmana karşı çıkmak hususunda ashabı ile müşavere etmiş, çoğunluk çıkmaya ta­raftar olunca da düşmana karşı çıkılmıştır.

Hendek (muharebesi) günü Medine'nin o yılki mahsûlünün üçte biri mukabilinde düşmanla sulh yapıp yapmama konusunda Rasûl-İ Ekrem ashabı ile müşavere ettiğinde iki Sa'd, yani Sa'd îbn Muâz İle Sa'd İbn Ubâde, buna karşı çıkmışlar; Rasûlullah (s.a.) da bu düşün­cesinden vazgeçmiştir. Hz. Peygamber Hudeybiye günü müşriklerin üze­rine yürüme (onlarla harbetme) konusunda da ashabı ile istişare et­miş; Hz. Ebubekir'in; biz birileriyle harbHmek için değil, umre yap­mak üzere çıktık, demesi üzerine, onun görüşünü tasvîb buyurmuşlardı.

Rasûlullah (s.a.) ifk hâdisesinde şöyle buyurmuşlardı: Ey müslü-man topluluğu; ailemi töhmet altında bırakanlar hakkında bana akıl verin. Vallahi ben ailemin bir kötülüğünü bilmiyorum. Allah'a yemîn ederim ki; hakkında hayırdan başka bir şey bilmediğin birisi ile töhmet altına almışlardır.

Hz. Âşe'den ayrılıp ayrılmama konusunda da Hz. Ali ve Üsâme ile istişarede bulunmuşlardı.

Rasûl-i Ekrem harb ve benzeri konularda ashabı ile istişare ederdi. Yalnız istişarenin Rasûlullah (s.a.) a farz mı, yoksa ashabının kalbini hoş tutmak üzere mendûb mu olduğu konusunda fıkıh bilginleri ihti­lâf ederek iki görüş ileri sürmüşlerdir.

Hâkim Müstedrek'inde şöyle diyor: Bize Ebu Ca'fer Muhammed îbn Muhammed'in rivayet ettiğine göre «... îşler hakkında onlarla mü­şavere et» âyeti hakkında îbn Abbâs : Bunlar Ebubekir ve Ömer (r.a.) dir, demiştir.

Hadîs Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahîh olmakla beraber tahrîç etmemişlerdir.

Kelbî, Ebu Salih kanalıyla îbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki, şöyle dedi. Bu âyet Ebubekir ile Ömer hakkında nazil olmuştur. O ikisi Ra­sûlullah (s.a.) in dostları, vezirleri ve müslümanlann babalan idiler. İmâm Ahmed diyor ki; bize Vekî'... Abdurrahmân îbn Ğanm'den ri­vayet etti ki Rasûlullah (s.a.) Ebu Bekir ve Ömer'e : Bir meşveret (mec­lisinde) bir araya geldiğimizde ben ikinize muhalefet etmem (ikiniz­den ayrılmam.), buyurdular.

îbn Merdûyeh, Ali İbn Ebu Tâlib'den rivayet ediyor ki; Rasûlullah (s.a.) a «Azm» i sormuşlar, efendimiz; görüş (akıl) sahipleriyle müşa­vere etmek, sonra da onlara uymaktır, diye cevap vermiş.

Belki Rasûlullah (s.a.) almıştır, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ; «Bir peygamber için emânete hiyânet olur şey değildir», âye­tini İndirdi. îbn Cerîr der ki: Bize Muhammed îbn Abdülmelik îbn Ebu'ş -Şevârîb'in... İbn Abbâs'tan rivayetine göre «Bir peygamber için emâ­nete hiyânet olur şey değildir.» âyeti Bedr günü kaybolan kırmızı bir kaftan hakkında nâzîl olmuştur. İnsanlardan bazıları: O (peygamber) almıştır, dediler ve bu çokça konuşuldu da Allah Teâlâ : «Bir peygam­ber İçin emânete hiyânet olur şey değildir. Kim böyle hainlik ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şey ile gelir.» âyetini indirdi.

Hadîsi Ebu Dâvûd ve Tirmizî de rivayet etmiş, Tirmizî; hadîs ha-sendir, garîbdir demiştir. Bazıları da bunu HusayTdan, o da Miksem'-den mürsel olarak rivayet etmişlerdir.

îbn Merdûyeh rivayet ediyor: Amr îbn el-Alâ... İbn Abbâs'dan: nakletti ki o şöyle demiş. Münafıklar, Rasûl-i Ekrem'i, kaybolan bir şeyi (almakla) itham ettiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Bir peygam­ber için emânete hiyânet olur şey değildir.» âyetini indirdi.

Hadîs yukarda geçtiği üzere çeşitli vecihlerde İbn Abbas'tan ri­vayet edilmiştir. Âyet-i kerîme Rasûlullah (s.a.) ı emâneti yerine getir­me, ganîmeti bölüştürme ve başka konularda her türlü hiyânetten te­mize çıkarmaktadır.

Avfî, îbn Abbâs'dan «Bir peygamber için emânete hiyânet olur şey değildir.» âyeti hakkında rivayet ediyor ki o; bazı seriyyelerde ganî­meti taksim edip bazısında da taksîm etmemek suretiyle emânete hi-yanet olur şey değildir, şeklinde tefsir etmiştir.

Dahhâk da aynı şeyi söylemiştir.

Muhammed İbn îshâk bu âyeti şöyle açıklar: Peygamberin, ken­disine indirilenlerin bir kısmım ümmetine tebliğ etmemek suretiyle emânete hiyânet etmesi olur şey değildir.

Hasan el-Basrî, Tâvûs, Mücâhid ve Dahhâk bu âyeti «Bir peygamberin aldatılması olur şey değildir» şeklinde oku­muşlardır.

Katâde ve Rebî' îbn Enes şöyle diyorlar : Bu âyet Bedir günü nazil oldu. Ashâbtan bazıları (o gün) hiyânet etmişti.

îbn Cerîr bunu Katâde ve Rebî' İbn Enes'den rivayet etmiştir. Ba­zıları da İbn Cerîr'in bu âyeti; emânete hiyânetle itham edilmesi olur şey değildir, anlamına gelecek şekilde okuduğunu hikâye ederler.

İbn Mâce rivayet ediyor: Bize Ebu Bekr İbn Şeybe... Ebu Hürey-re'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: İstişare edilen, güvenilir kişidir.»

Hadîsi Ebu Dâvûd ve Tirmizî de rivayet etmiş, Neseî hadîsi daha genişçe nakletmiş ve hasendir, demiştir.

Yine İbn Mâce der ki: Ebu Bekr... Câbir'den haber veriyor ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Sizden birisi kardeşiyle İstişare ettiğinde (kardeşi ona) yol göstersin. Bu hadîsi sadece İbn Mâce tahrîc etmiştir.

Onlarla bir işte müşavere edip de bir kere o işe azmettin mi, o ko­nuda Allah'a tevekkül et. Çünkü Allah tevekkül edenleri sever.

«Allah, size yardım ederse artık sizi yenecek yoktur. Sizi yardım­sız bırakırsa da O'ndan başka size yardım edecek kimdir?» Bu âyet-i kerîme Allah'ın: «Zafer, ancak Azîz ve Hakîm olan Allah'tandır.» (Âl-i İmrân, 126) kavli gibidir. Burada müminlere, kendisine tevek­kül etmelerini emrederek: «Mü'minler sadece Allah'a tevekkül etsin­ler.» buyuruyor.

«Bir peygamber için emânete hiyânet olur şey değildir.» âyetini İbn Abbâs, Mücâhid ve başkaları; bir peygambere, ihanet etmek ya­raşmaz, şeklinde tefsîr etmişlerdir. îbn Ebu Hatim diyor : Bize babam... îbn Abbâs'tan rivayet etti ki Bedir günü bir kaftan kaybedilmişti.

Sonra Allah Teâlâ;

«Kim böyle hainlik ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şey ile gelir. Sonra herkese kazandığı ödenir. Ve onlara zulmedilmez.» buyu­ruyor ki bu; şiddetli bir tehdîd, kuvvetli bir vaîddir. Emânete hiyâne-tin yasaklandığı müteaddid hadîs-i şerifler vârid olmuştur. Şöyle ki:

îmâm Ahmed rivayet ediyor: Bize Abdülmeük'in... Ebu Mâlik el Eşcaî'den, naklettiğine göre Rasûlullah şöyle buyurdu: Allah katında hiyânetin en büyüğü dünyadaki bir zira' (Kulaç) arazîdeki hiyânet-tir: Toprakta —ya da evde— komşu olan iki kişi görürsünüz. Birisi, diğerinin hissesinden bir kulacını kendi hissesine geçirir. Bunu yaptı­ğında kıyamet gününe kadar yedi kat yeryüzü onun boynuna geçiril­miş oldu.

îmâm Ahmed rivayet ediyor: Bize Mûsâ îbn Dâvûd... Müstevrid İbn Şeddâd'dan nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Kim bi­zim bir işimizi üzerine alırsa evi olmazsa ev edinsin, ya da zevcesi yok­sa evlensin veya hizmetçisi yoksa hizmetçi edinsin, veyahut da binek hayvanı yoksa bir binek hayvanı edinsin. Bunlardan başka bir şey alan (emanete) hiyânet etmiş olur.

Hadîsi başka bir senedle ve ayrı ifâdelerle olmak üzere Ebu Dâ­vûd şöyle rivayet ediyor: Bize Mûsâ İbn Mervân... Müstevrid İbn Şed­dâd'dan nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) : Kim bize vâlî olursa (önce) bir zevce edinsin. Eğer hizmetçisi yoksa bir hizmetçi edinsin, eğer evi yoksa bir ev edinsin, buyurdular. Ebu Bekir der ki: Rasûlullah (s.a.) in:

Kim bunlardan başkasını edinirse ya hâindir ya da hırsız, buyurduğu­nu haber aldım.

Şeyhimiz Hafız el-Mizzî der ki: Hadîsi Ca'fer İbn Muhammed el-Firyâbî, Mûsâ İbn Mervân'dan rivayet etti ve Cübeyr İbn Nüfeyr'in ye­rine Abdurrahmân İbn Cübeyr'den rivayetinin daha doğru olduğunu (bu rivayetin doğruya daha çok benzediğini) söyledi.

İbn Cerîr diyor: Bize Ebu Küreyb... İbn Abbâs'tan nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular :

Sizden, kıyamet günü yanında meleyen bir koyunla gelen bir ada­mı ben tanımayacağım. Adam; ey Muhammed, ey Muhammed, diye bağıracak. Ben de; Allah katında ben, senin için bir şey yapamam. Ben sana teblîğ etmiştim, diyeceğim. Yine sizden, kıyamet günü yanında bağıran (böğüren) bir deve ile gelen bir adamı da ben tanımayacağım. Adam; ey Muhammed, ey Muhammed, diye bağıracak. Ben de; Allah katında senin için yapacağım bir şey yok. Ben sana teblîğ etmiş­tim, diyeceğim. Yine sizden birisi kıyamet günü yanında kişneyen bir atla gelecek ve ben onu tanımayacağım. O kişi; ey Muhammed, ey Mu­hammed, diye bağıracak. Ben de; Allah katında senin için yapacağım bir şey yok. Ben sana daha önce teblîğ etmiştim, diyeceğim. Sizden bi­risi kıyamet günü yanında kuru bir deri (post) ile gelecek ve ben onu da tanımayacağım. O kişi de; ey Muhammed, ey Muhammed, dîye ba­ğıracak. Ben yine; senin için Allah katında yapacağım bir şey yok. Ben sana (daha önce) teblîğ etmiştim, diyeceğim.

Hadîsi Kütüb-i Sitte müelliflerinden hiçbirisi tahrîc etmemişlerdir.

İmâm Ahmed diyor : Bize Süfyân... Ebu Humeyd es-Saidî'den nak­letti ki, o şöyle dedi:

Rasûlullah (s.a.) Ezd kabilesinden Îbnu'l-Lütbiyye'yi zekât me'-mûru olarak görevlendirmişti. Adam dönüşünde: Şunlar sizin, şunlar da bana hediye edildi, dedi. Rasûl-i Ekrem minbere çıkarak: (Zekât toplamaya) gönderdiğimiz me'mûra ne oluyor ki, geliyor da; şu sizin, şu da bana hediye edildi, diyor. Babasının ve anasının evinde otursaydı da baksaydı kendisine hediye veriliyor mu, verilmiyor mu? Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemîn ederim ki, sizden birisi (zekât malından) bir şey aldığında kıyamet günü o aldığı şey boynunda ola­rak gelir. Aldığı şey; deve ise bağıracak, inek ise böğürecek, koyun ise meleyecek, buyurup İki elini kaldırdı. O kadar kaldırdı ki, koltuk al­tının beyazlarını gördük ve üç kerre şöyle buyurdular: Ey Allah'ım, teblîğ ettim mi?»

Hişâm tbn Urve ilâve ediyor : Ebu Hunıeyd dedi ki: Gözüm gördü, kulağım işitti. İsterseniz Zeyd îbn Sâbit'e sorun.

Hadîsi Buhârî ve Müslim Süfyân İbn Uyeyne'den rivayetle tahrîc etmişlerdir.

İmâm Ahmed rivayet ediyor: Bize îshak tbn îsâ... Ebu Humeyd'-den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular:

«Âmillerin (me'mûrların) hediyeleri hiyânettir.» Bu hadîsi sadece İmâm Ahmed tahrîc etmiş olup isnadı zayıftır. Sanki bir önceki hadîsin muhtasarı gibidir.

Ebu îsâ et-Tirmizî el-Ahkâm'ında tahrîc ediyor: Bize Ebu Kü-reyb... Muâz İbn Cebel'den nakletti ki; o şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) beni Yemen'e gönderdi. (Yolda) giderken peşimden birini göndererek geri çağırttı ve şöyle buyurdu :

Sana niçin adam gönderdim biliyor musun? Benim iznim olmadan hiç bir şey alma. Çünkü o hiyânettir. Ve «Kim böyle hainlik ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şey ile gelir.» Seni bunun için çağırttım. (Haydi şimdi) işine git.

Bu hadîs hasendir, garîbtir. Sadece bu vecihle biliyoruz. Bu konu­da Adiyy İbn Anıîre, Büreyde, Müstevrid îbn Şeddâd, Ebu Humeyd ve İbn Ömer'den de rivayetler vardır.

İmâm Ahmed diyor: Bize İsmâîl İbn Uleyye... Ebu Htireyre'nin şöyle dediğini nakletti:

Bir gün Rasûlullah (s.a.) aramızda kalktı ve hainlik (emânete hiyâneti) andı. Onu çok büyük bir şey olarak gördü ve anlattı: Sonra da şöyle buyurdu:

Kıyamet günü sizden birisi boynunda bağıran bir deve olduğu hal­de gelirken göreceğim. Ben onu tanımayacağım. (Ona yakınlık ğöster-miyeceğim) o kişi: Ey Allah'ın Rasûlü bana yardım et, diyecek. Ben de: Allah katında senin için yapabileceğim bir şey yok. Ben sana teb­lîğ etmiştim, diyeceğim. Yine kıyamet günü sizden birisi boynunda kiş-neyen bir at olduğu halde gelecek. Ben ona yakınlık göstermeyeceğim. O : Ey Allah'ın Rasûlü bana yardım et, diyecek, Ben de ona: Allah ka­tında senin için yapabileceğim bir şey yok. Ben sana teblîğ etmiştim, diyeceğim. Yine kıyamet günü sizden birisi boynunda dalgalanan (ku­maş) parçalarıyla gelecek. Ben ona yakınlık göstermeyeceğim. O:

Ey Allah'ın Rasûlü bana yardım et, diyecek. Ben de ona: Allah katın­da senin İçin yapabileceğim bir şey yok. Ben sana teblîğ etmiştim, diyeceğim. Yine kıyamet günü sizden birisi boynunda bir mal olduğu halde gelecek. Ben ona da yakınlık göstermiyeceğim. O : Ey Allah'ın Rasûlü bana yardım et, diyerek medet umacak. Ben de ona: Senin için Allah katında yapabileceğim bir şey yok. Ben sana tebliğ etmiştim, diyeceğim.

Buhârî ve Müslim hadisi Ebu Hayyân'dan rivayetle tahrîc etmiş­lerdir.

İmâm Ahmed diyor: Bize Yahya îbn Saîd... Adiyy tbn Amîre el-Kindî'den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Kim bizim için bir iş yapar da ondan bir iğne ya da daha fazlasını gizlerse işte bu hi-yânettir ve kıyamet günü onunla gelecektir.

Ansâr'dan bir adam —Râvî Saîd İbn Ubâde olduğunu söylüyor ve sanki ben onu görür gibiyim diyor— Ey Allah'ın Rasûlü (bana verdi­ğiniz) işi geri alınız, dedi. Rasûl-i Ekrem :

Neden o? diye sordular. O : Şöyle şöyle dediğinizi işittim, dedi. Bu­nun üzerine Allah'ın Rasûlü: Bunu şimdi söylüyorum. Kimi bir İşe me'mûr etmişsek onu azıyla, çoğuyla getirsin. Ona ne verilirse alsın, ne yasaklandıysa onu da bıraksın, buyurdular.

Hadisi Müslim ve Ebu Dâvûd da muhtelif tanklardan ve İsmail İbn Ebu Hâlid'den rivayet etmişlerdir.

îmâm Ahmed diyor: Bize Ebu Muâviye'nin... Ebu Râfi'den nak­lettiğine göre o, şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) ikindiyi kıldığında bazan Abd'ül-Eşhel oğullarına gider akşam yaklaşıncaya kadar onlarla soh­bet ederdi.

Ebu Râfi' anlatıyor: Rasûl—i Ekrem, akşam (namazı) için sür'at-le giderken Bakî'e uğradı ve iki kere : Yazık sana (yazıklar olsun sana) buyurdu. Bu bana ağır geldi ve beni kasdettiğini zannederek geride kaldım. Rasûlullah (s.a.); sana ne oluyor? Yürü, buyurdular. Ben; b,ir şey mi yaptım ey Allah'ın Rasûlü? diye sordum.

O da ne ki? buyurdular. Ben yine; yazıklar olsun buyurdunuz, de­dim. Efendimiz : Hayır, buyurdular. Ancak şu, falancanın kabridir. Onu falan kabileye (zekât) me'mûru olarak göndermiştim. (Bizden haber­siz olarak) bir elbiseyi almıştı. Şimdi ise o elbisenin ateşten bir benzeri ona giydirildi, buyurdular.

Abdullah îbn îmâm Ahmed diyor: Bize Abdullah îbn Sâlim'in... Ubâde îbn Sâmit'den naklettiğine göre :

Rasûlullah (s.a.) ganimet olarak alınan deveden bir kılı eline almış ve şöyle buyurmuştu:

Bunda benim hissem, ancak sizden birininki kadardır. Emânete hi-yönetten sakınınız. Zîrâ hiyânet kıyamet günü sahibi için bir utançtır.

(Alınan ganimet ya da emânet) bir ip ve iğne de olsa, bundan fazla da olsa (yerine ya da sahibine) veriniz Hazarda ve seferde yakın ve uzak (düşmanla) Allah yolunda muharebe ediniz. Muhakkak ki cihâd cen­net kapılarından bir kapıdır ve Allah onunla sizi üzüntülerden kurta­racaktır. Allah'ın hadlerini uzağa ve yakma uygulayınız. Ayıplayanla-rın ayıplaması, sizi Allah yolundan (Allah'ın emirlerini yerine getir­mekten) alıkoymasın.

Hadîsin bir kısmım «Allah'ın hududunu uzağa ve yakına uygula­yınız» kısmından itibaren îbn Mâce de rivayet etmiştir.

Amr îbn Şuayb, babasından, o da dedesinden rivayet ediyor ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular :

Bir iğne bile olsa (emâneti sahibine) veriniz. Zîrâ (emânete) hiyâ' net kıyamet günü sahibine utanç ve ateştir.

Ebu Dâvûd rivayet ediyor: Bize Osman îbn Ebu Şeybe... Ebu Mes'ûd el-Ansârî'nin şöyle dediğini nakletti:

Rasûlullah (s.a.) beni (zekât) me'mûru olarak gönderdi. Sonra şöyle buyurdu : Git ey Ebu Mes'ûd. (Ama) ben seni kıyamet günü sır­tında hiyânet etmiş (bizden habersiz almış) olduğun zekât develerin­den birisi bağırarak geldiğini görmeyeyim.

Ben: O halde-gitmem, dedim. Rasûl-i Ekrem: O halde seni zorla­mam, buyurdular.

Hadîsi sadece Ebu Dâvûd tahfîc etmiştir.

Ebu Bekr İbn Merdûyeh rivayet ediyor: Bize Muhammed İtan Ahmed îbn İbrahim... İbn Büreyde'den, o da babasmdan Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu nakletti:

Cehenneme bir taş atılır. Yetmiş sene düşer de dibine ulaşamaz. Sonra çalıntı mal (ganimet ya .da emânetten alınan mal) getirilir. O da taşla birlikte cehenneme atılır ve onu çalan kimseye : Haydi onu getir, denilir. İşte bu : «Kim böyle hainlik ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şey ile gelir» âyetinin anlamıdır.

İmâm Ahmed rivayet ediyor: Bize Hâşim îbn el-Kâsım... Ömer İbn el-Hattâb'ın şöyle dediğini nakleder:

Hayber günü Rasûlullah (s.a.) m ashabından bir grup gelerek; fa­lanca şehîd oldu, falanca şehîd oldu, dediler. Sonunda bir adam hak­kında da; falanca şehîd oldu, dediler. Rasûlullah (s.a.) : Hayır, ben onu cehennemde, ganîmet malından çaldığı bir hırka —ya da bir aba— ile gördüm, buyurdu. Sonra da; ey Hattâb oğlu, git ve insanlara seslen; cennete ancak mü'min olanlar girer, buyurdular. Ben de çıktım ve; cennete ancak mü'min olanlar girer, diye seslendim.

Şu hadîsi Müslim ve Tirmizî de îkrime îbn Ammâr'dan rivayet etmişler ve Tirmizî; hasendir, sahihtir, demiştir.

İbn Cerîr diyor: Bize Saîd İbn Yahya... İbn Ömer'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a!), Sa'd İbn Ubâde'yi zekât me'mûru olarak gönder­miş ve o'na : Ey Sa'd, kıyamet günü, bağıran bir deveyi taşıyarak gel­mekten sakın, buyurmuş. Sa'd :

Almam da, onunla gelmem de, demiş. Rasûlullah (s.a.) onu (bu vazifeden) af buyurmuş.

İmâm Ahmed rivayet ediyor : Bize Ebu Saîd'in... Salim İbn Abdul­lah'tan naklettiğine göre; Salim, Mesleme İbn Abdülmelik'le birlikte Rum topraklarında iken bir adamın eşyası içinde ganimetten çalınmış mal bulundu. Salim İbn Abdullah'a sordu. O da şöyle dedi: Babam Ab­dullah'ın, Ömer İbn el-Hattâb'dan bana rivayet ettiğine göre; Rasûlul­lah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Kimin eşyasında ganimetten çalınmış mal bulursanız onu (bul­duğunuz çalıntı malı) yakınız. —Öyle zannediyorum ki, o kişiyi de dö­vünüz, buyurmuş.

Râvi anlatmaya devam ediyor: O çalman mal pazara çıkarıldı. Ancak o malın içinde bir mushaf bulundu. Bu hususta Sâlim'e soruldu.

Salim; onu sat, bedelini de tasadduk et, dedi.

Ali İbn el-Medînî, Ebu Dâvûd ve Tirmizî de, Abdülazîz İbn Muham-med hadîsinden bu şekilde rivayet etmişlerdir. Ayrıca Ebu Dâvûd'da şu ilâve vardır :

Abdülazîz ile birlikte Ebu îshâk el-Fezârî, Ebu Vâkıd el-Leysî Salih İbn Muhammed İbn Zâide'den rivayet etmişlerdir.

Ali İbn el-Medînî, Buhârî ve başkaları diyor ki: Ebu Vâkıd'ın ri­vayeti olan hadîs münkerdir.

Dârekutnî de diyor ki: Sahîh olan; bu ifâdenin sadece Sâlim'in fetvalarından birisi oluşudur.

İmâm Ahmed İbn Hanbel ve arkadaşlarından ona tabî olanlar ha­dîsin muktezâsmca fetva vermişler; Ebu Hanîfe, Mâlik, Şafiî ve cumhur ise buna muhalefetle:

Ganimet malından çalanın eşyası yakılmaz, ancak çaldığı mik­tardan dolayı ta'zîr cezası verilir, demişlerdir. Buhârî de; Rasûlullah (s.a.), ganîmet malından çalanın üzerine cenaze namazı kılmayı red­detmiş; fakat eşyasını yakmamıştır, demiştir. Allah en iyisini bilir.

îbn Cerîr diyor: Bize Ahmed îbn Abdurrahman... Abdullah îbn Enîs'den haber veriyor: Abdullah îbn Enîs ve Ömer îbn el-Hattâb bir gün zekât hakkında müzâkere ediyorlarmış. Ömer: Duymadın mı ki Rasûlullah (s.a.) zekât malından çalmayı zikrettiğinde; kim zekât ma­lından bir deve ya da bir koyun çalarsa kıyamet günü onu taşıyarak (gelir), buyurmuşlardı.

Abdullah İbn Enîs de : Evet duydum, demiş.

Hadîsi, İbn Mâce Amr İbn Sevvâd'dan, o da Abdullah İbn Vehb'-den rivayet etmiştir.

Emevî, Muâviye'den... o da Hasan'dan şöyle rivayet ediyor : Zekât ya da ganimet malından çalanın cezası yükünün (eşyasının) çıkarıla­rak içindekilerle yakılmasıdır.

Emevî yine Muâviye'den... o da Ali'den şöyle rivayet ediyor: (Ze­kât ya da ganimet malından) çalanın yükü (eşyası) toplanır, yakılır ve ona (hırsızlık) haddinden az sopa vurulur.

İmâm Ahmed rivayet ediyor : Bize Esved İbn Âmir... Cübeyr İbn Mâiik'den nakletti ki o, şöyle dedi: (Hz. Osman'ın mushafı dışındaki) mushaflann silinmesi emredilmişti. İbn Mes'ûd şöyle dedi:

Sizden kim bir mushaf çalmak isterse çalsın. Zîrâ kim birşey çalarsa kıyamet günü onunla beraber gelecektir. Ve ilâve etti : Allah Rasûlü'nün ağzından yetmiş sûre okudum (öğrendim). Rasûl-i Ek­rem'in ağzından almış olduğum bir şeyi terk mi edeyim?

Vekî', tefsirinde... İbrahim'den rivayet ediyor: (Müshaf-ı Osmâ-nîden başka) Mushafların yakılması emredilince Abdullah (İbn Mes'­ûd) : Ey insanlar, Mushafları çalınız. Zira kim bir şey çalarsa kıyamet günü o çaldığıyla gelecektir. Mushaf ne güzel çalıntıdır ki sizden birisi kıyamet günü onunla gelecektir, dedi.

Dâvûd, Semure İbn Cündeb'den rivayetle şöyle diyor : Rasûlullah (s.a.), bir ganimet alındığında Bilâl'a emreder. O da insanlara nida eder, herkes aldığı ganimetleri getirirdi. Rasûlullah (s.a.), ganimetin beşte birini ayırdıktan sonra kalanı bölüştürürdü.

Bir gün bir adam (Bilâl'ın) nidasından sonra elinde kıldan bir yular ile geldi ve; ey Allah'ın Rasûlü, bu aldığımız ganimetlerdendi, dedi. Efendimiz; Bilâl'in üç kerre nida ettiğini duydun mu? diye sordu. Adam; evet, dedi. Efendimiz; peki, onu getirmene engel olan nedir? diye sordu. Adam özür beyân ettiyse de Rasûlullah (s.a.); asla, sen kı­yamet günü bununla geleceksin. Bunu senden kabul etmem, buyurdu­lar.

«Allah'ın rızâsına uyan kimse hiç Allah'ın hışmına uğrayan gibi olur mu? Onun varacağı yer cehennemdir. O, ne kötü dönüş yeridir.»

Allah'ın koyduğu (kanunlarda) O'nun rızâsına uyarak, Allah'ın hoşnutluğuna sevabına ve şiddetli azabından kurtulmaya hak kaza-natı ile, onun Öfkesini hakkeden ondan asla kurtulamıyacak olan, kıya­met günü de varacağı yer cehennem olan kişi —ki cehennem kötü bir dönüş yeridir.— hiç eşit olur mu?

Kur'an-ı Kerîm'de bu âyetin benzerleri pek çoktur. Şu âyetler bu­na misal verilebilir :

«Sana Rabbından indirilenin gerçek olduğunu bilen, hiç kör gibi midir?» (Ra'd, 19)

«Şimdi, kendisine güzel bir vaadde bulunduğunuz ve ona kavuşan kimse, dünya hayatında kendisine bir geçimlik verdiğimiz... kimse gibi midir?» (Kasas, 61)

Allah Teâlâ sonra:

«Onlar Allah katında derece derecedir.» buyuruyor.

Hasan el-Basrî ve Muhammed îbn îshâk âyeti şöyle açıklarlar: Hayır sahipleri de, şer sahipleri de derece derecedir.

Ebu Ubeyde ve Kisâî de şöyle derler: Cennetteki derece ve evle­rinde; cehennemdeki yerlerinde eşit değildirler.

Nitekim başka bir âyette de: «Herbirinin işlediklerine karşılık de­receleri vardır.» (En'âm, 132) buyuruyor. Burada ise:

«Allah yaptıklarını görmektedir.» buyuruyor ki, yaptıklarını tama­mıyla onlara verecektir. Hayrı eksiltmek suretiyle zulmetmeyecek, yap­tıkları kötülükleri arttırmıyacak, bilakis herkesi yaptiğıyla cezalandı­racaktır.

Andolsun ki Allah; mü'minlere büyük bir lutufta bulunmuştur. Zîrâ onlara Allah'ın âyetlerini okuyan, tezkiye eden kitâb ve hikmeti öğreten, karşılıklı konuşabilmeleri, soru sorabilmeleri, birlikte oturabil­meleri ve faydalanabilmeleri için kendi içlerinden bir peygamber gön­dermiştir.

Âyetteki kavli kendi içlerinden ve kendi cinslerin­den şeklinde anlaşılmalıdır. Nitekim başka bir âyette : «Allah sizin için kendinizden eşler yarattı.» (Nahl, 72) buyurmuştur.

Başka âyetlerde de Allah Teâlâ şöyle buyurur: «De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Bana... vahyolunuyor.» (Fussilet, 6)

«Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz ye­mek yerler, sokaklarda gezinirlerdi.» (Furkan, 20)

«Senden önce gönderdiğimiz elçiler de ancak kasabalar halkından, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerdi.» (Yûsuf, 109)

«Ey cin ve insan topluluğu, içinizden... peygamberler gelmedi mi?» (En'âm, 130)

Karşılıklı konuşma ve Allah kelâmını anlamak için, kendisine mü­racaat imkânı vermesi dolayısıyla, peygamberin kendi cinslerinden gön­derilmiş olması lutuflann en büyüğüdür. Onun İçin Allah Teâlâ:

Zîrâ onlara Allah'ın âyetlerini, Kur'ân-ı Kerîmi okuyan, şirk ve câhîliyet hallerinde bulaşmış oldukları pislik ve kirlerden onların ne­fisleri temizlensin diye onlara iyiliği emredip kötülüğü yasamamak suretiyle kendilerini tezkiye eden, kitâb ve hikmeti, kur'an ve sünneti öğreten, kendi içlerinden bir peygamber göndermiştir. Halbuki onlar daha önce, bu peygamberden önce herkese açık seçik belli olan bir azgınlık, cehalet ve apaçık bir dalâlet içinde idiler, buyurmuştur.

Korku ve emniyet, savaş ve barış hallerinde milletin idaresi de­mek olan genel işlerde ve diğer dünyevî menfaatlarda müslümanlarla istişare et. Uhud savaşından Önce nasıl istişare ettinse, yine her ko­nuda istişare etmeye devam et ve özen göster. İsterse danıştıklarının görüşü yanlış olsun, sen istişare et. Çünkü bütünüyle hayır; ümmetini bir işi yapmazdan önce o konuda istişare etmeye alıştırıp, terbiye et­mektir. Doğru da olsa istişâreslz başkanın emrine uymamalarını öğ­retmektedir. Çünkü iktidarlarının geleceğinde istişarede çok fayda vardır. Eğer bu büyük temeli iyice yerleştirirlerse gelecekte iktidarları­na yararlı olur. Zira çoğunlukla topluluk ferdden daha az hatâ eder.

Milletin bütün işlerini tek bir kişinin direktifine teslim etmesi ise çok büyük bir tehlikedir.

Üstâd Muhammed Abduh der ki: Kişinin ne istişare etmesi, ne de istişare edilmesi kolay değildir. İstişare edilenler çok olursa o konuda da tartışma fazla olur. Görüş birliği sağlamak zorlaşır. Bu kadar zor ve engebeli olmasına rağmen Allah Teâlâ nebiyy-i zîşânma İslâm ümme­tinin davranışlarında istişare sünnetine uymalarım haber veriyor. Hz. Peygamber, son derece nezâket içerisinde ashâbıyla istişare eder ve onların her görüşüne kulak verir, bazan kendi görüşünü bırakıp onla­rın görüşüne dönerdi. Bu mes'elede üstâddan bunun dışında bir şey dinlemedim. Ancak ben derim ki; Mekke'de inen Şûra sûresinde İslâm hükümeti için konulmuş bulunan ilk kurala ilâve olarak müslüman-lara Şûra emredilmektedir. Nitekim Şûra sûresinde müslümanlann bulunması gereken durumu açıklarken «ve onların işleri aralarında istişare iledir» buyuruluyordu. İşlerden maksad normal olarak yöne­ticilerin yaptıkları umûmî işlerdir. Yoksa görüşlere göre değil de vah­ye göre serdedilen sırf dinî konulardaki mes'eleler değildir. Şayet inanç­lar, ibâdetler, helâller ve haramlar müşavere ile kararlaştırılmış bulun­saydı, bu takdirde din insan elinin mahsûlü olurdu. Halbuki din Allah tarafından konulmuştur. Bu konuda hiçbir kimsenin görüşüne i'tibâr yoktur. Ne peygamber devrinde, ne de ondan sonra, bu dinde insan elinin mahsûlü hiçbir şey yoktur. Ashâb-ı kirâm'dan nakledilir ki; on­lar dünya ile ilgili problemlerde Hz. Peygambere, buyruğunun üstüne bir görüş sunmazlardı. Ancak Hz. Peygamber bu görüşünün vahye da­yalı olmayıp, kendi görüşü olduğunu söyleyerek durumu açıklarsa gö­rüş beyân ederlerdi. Nitekim Bedir günü Hz. Peygamber, Bedir kuyu­sundan daha aşağı bir yere konakladığı sırada, Habbâb îbn Münzir; ey Allah'ın Rasûlü, şu konakladığın yerde Allah mı seni konaklattı? O takdirde burayı aşmak veya buradan, geri durmak bizim elimizde de­ğildir. Yoksa görüş, savaş ve tuzak mıdır demiş, He. Peygamber; ha­yır görüş, savaş ve tuzak buyurmuş. Bunun üzerine Habbâb İbn Mün­zir, ey Allah'ın Rasûlü, burası konaklanacak yer değil demiş. Halkı kal­dırın da düşmandan daha fazla suya yakın olan bir yere varıp konak­layalım. Sonra buradan saldıralım demiş. (...) Bunun üzerine Hz. Peygamber sen güzel görüş beyân ettin diyerek onun görüşüyle amel etmiştir.

Hz. Peygamber Şûra kaidesini zamanında, durumun icâbına göre kullanmıştır. O gün müslümanlar azınlıkta bulunuyorlardı. Mekke'nin fethiyle sonuçlanacak olan hicret görevi geldiği zaman, toplam bir mes­cidi dolduruyorlardı. Buna rağmen Hz. Peygamber kendisiyle beraber bulunan görüş ve bilgi sahiplerinin büyük çoğunluğuyla istişare edi-yprdu. Hattâ açıklanması zararlı olan mese'leleri bile onlara açıklıyordu. Nitekim Kureyş'lilerin Mekke'den savaş için çıktıkları bilgisini alınca, Bedir harbinden önce ashâbıyla istişare etmişti. Mes'ele ancak Muhacirlerin ve Ansârın görüş birliği neticesinde kararlaştırılmıştı. Aynı şekilde Uhud günü de onlarla istişare etmişti. Böylece Hz. Pey­gamber vahyin gelip açıklanmasını emrettiği konuların dışında kalan her mevzuda ümmetiyle istişare ederdi. Ve karârı anında uygulardı. Mekke'nin fethinden sonra müslümanlann sayısı çoğalıp İslâmın hâki­miyeti Medine'den uzak bölgelere yayılınca; uzak diyardaki her kabile veya köyde görüş sahibi olabilecek üstün değerli muslüman erler bu­lunuyordu. Devletin yüce yönetim noktasından uzakta bulunan bu in­sanların görüşlerini belirtmek üzere dönüşümlü olarak bir kural veya sistem koymak ihtiyâcı hissedilmiş olabilir. Ancak Hz. Peygamber bii çok neden ve hikmetle böyle bir kuralı koymamıştır:

Birincisi; bu konu İslâm ümmetinin zaman ve mekân içindeki sos­yal durumunun değişmesine göre değişir. Hz. Peygamberin Mekke'nin fethinden sonra yaşamış olduğu o çok az süre insanların akın akın Allah'ın dinine girmeye başladıkları süredir. Allah'ın, Muhammed üm­metine imparatorlukların ve ülkelerin kapısını açacağını, milletleri emri altına vereceğini Hz. Peygamber biliyordu ve bunun müjdesini almıştı. îşte bütün bu nedenler, Hz. Peygamberin Mekke'nin fethin­den hemen sonraki kısa hayat döneminde, İslâm ümmeti için elverişli olacak bir şûra kaidesini va'z etmesini engelliyordu. O'nun asrından sonra gelen dönemlerde, geniş ülkeler fethedilmiş, eski medeniyet men­subu milletler ya muslüman olmuşlar veya İslâm'ın hâkimiyyetini ka­bullenmişlerdi. Peygamber bu kaideyi va'z etmemişti. Çünkü o zaman için uygun olan kuralların, her zaman için elverişli olmasının imkan­sızlığını biliyordu. Keza araplarm ilkellik dönemlerinde uygun düşen bir kaidenin daha sonraki dönemlerine uygun düşmeyeceğini biliyordu. Binâenaleyh, en uygun olanı; Hz. Peygamberin şûra kaidelerini va'z et­meyip, ümmetin kendi şartlarına göre şûra şekillerini kabullenmele­ridir.

Bir diğer hikmet de şu idi: Eğer Hz. Peygamber belirli bir zama­nın ihtiyâcını esâs alan geçici şûra kuralları koymuş olsaydı, müs^ lümanlar onu esâs alırlar, her zaman ve her yerde dinî bir ilke imiş gibi onu uygulamaya çalışırlardı. Halbuki bu karâr dinî bir emir de­ğildir. Bu sebeple sahâbe-i güzîn Hz. Ebu Bekir'i halîfe seçerken, Hz. Peygamber onu bizim dinimiz için seçmiş, biz dünyamız için neden seçmeyelim? demişlerdi. Denebilir ki, böyle kaideler va'z edilmiş ol­saydı, İslâm ümmetinin ihtiyâç halinde o kaideleri ortadan kaldırıp değiştirme ve tebdil yoluyla tasarruflarda bulunmaları caiz olabilirdi. Biz deriz ki; Hz. Peygamber; siz dünyanızın işlerini benden daha iyi bilirsiniz, dediği halde (bunu Müslim rivayet eder) ve : Sizin dininizle ilgili konularda söyleneni yapın. Dünyanızla ilgili konulara gelince, siz bunu daha iyi bilirsiniz. (Bunu Ahmed îbn Hanbel rivayet ediyor.) Bu­yurduğu halde; insanlar onun dünya ile ilgili sözlerinden bir çoğunu din olarak kabul etmişlerdir. İnsaflı bir kişi mes'eleyi iyice düşünür, avam ve havâsstan ibaret olan mü'minler tabakasının şuur yapısını ger­çek şekilde bilir ise, bu gibi konularda halkın ekseriyetinin herhangi bir şeyi değiştirmeye rızâ göstermesinin çok zor olacağını anlar. Eğer Hz. Peygamber bunu koyup da değiştirmesine cevaz verseydi, onlar en­gellerler ve derler ki hayır, değiştirilemez. Peygamber tevazu nedeniyle değiştirilmesine cevaz vermiş ve bizim görüşlerimizden rücû' etmekle hoşlanmayalım diye bizi eğitmiştir. Aslında en doğru görüş her halü­kârda o'nun görüşüdür. Bu söylediğimize en yakın örnek İmâm Ah­med merhumun zayıf ve mürsel hadîsle amel etmeyi kıyâs ve ta'Iîle tercih etmesidir.

- Bir diğer husus da eğer; Hz. Peygamber bu kuralları kendiliğinden koymuş olsaydı, şûra ile amel etmemiş olurdu. Bu ise, onun için mu­haldir. Zîrâ o, Allah'ın emrine muhalefet etmekten uzaktır. Eğer bu kaideleri, yanında bulunan müslümanlarla istişare ederek koymuş ol­saydı, bu takdirde ümmetinin çoğunluğunun kararlaştırdığı görüşü vaz' etmiş olurdu. Tıpkı uhud gününde savaşa çıkmak konusundaki ka­rârı gibi. Daha Önce de söylediğimiz gibi, ekseriyetin görüşü yanlış idi ve Hz. Peygamberin görüşüne aykırı idi. Rasûlullah (s.a.) bu gibi kim­seleri ve hattâ fetihten sonra İslâm'a giren pek çok kimsenin karârla­rına göre İslâm hükümetinin kısas ve ilkelerini vaz' etmeye razı oldu mu? Yoksa bunu, her zaman uygun olan hükmü vermeye yetkili kı­lman ümmetin çoğunluğuna mı terketti? Evet, bu yeteneğin mahiyyeti daha sonra açığa çıktı. Umûmun menfaatini garanti edecek bir kural koymaya o günkü kitlenin kabiliyetinin yeterli olmadığı anlaşıldı. Bu­nun için Hz. Ömer (r.a.) Hz. Ebubekir'e bîat ederken; ümmetin teh­likeye ve ihtilâfa düşmesinden korkarak acele davranmıştır ve bu ko­nuda Ebubekir'e bîat âni bir olaydı. Allah müslümanları o gibi hallerin kötülüğünden muhafaza etsin. Tekrar o gibi durumlara dönmek uygun olmaz diye ifâde etmiştir. Keza Hz. Ebu Bekir de istişare etmiş, onla­rın hoşnûd olduğunu anlayınca, yerine halîfe adayı olarak Hz. Ömer'i göstermiştir ki, bir daha tefrika ve ihtilâfa mahal kalmasın. Nitekim az sonra bu konu da gelecektir. Eğer Hz. Ebu Bekir (r.a.), İslâm üm­metinin şûrayı yerine getirme konusunda hazır olduğunu bilseydi; ih­tilâf ve tefrikadan emîn olacaklarını kabul etseydi, mes'eleyi şûra hey'e-tine bırakır ve hayatında en uygun gördüğü kişiyi devlet başkanlığı görevine getirmek ve onun üzerinde oy birliğini sağlayarak dağılmayı önleyip öyle ölmek istemezdi.

Bazı kimseler derler ki: Hz. Ömer'e bîat şûraya göre değil, ta'yîne göre olmuştur. Halbuki azîz olan kitabın apaçık hükmüne göre; İslâm hükümetinin esâsı Şûra, Hz. Ebu Bekir'in Hz. Ömer'i yerine aday gös­termesi ise sahabenin görüşüdür ve Kur'an'ı neshedemeyeceği gibi, tah-sîs ve takyîd de edemez. Sahabenin cumhuru nasıl olmuşda bu karâra göre davranmış ve fakîhler de onu şer'î bir kaîde olarak benimsemişler­dir? Şiî veya şiî olmayan bağımsız araştırıcılar, fıkıhla meşgul olan •birine bu soruyu sordukları zaman, o kimse kendilerine fıkhî kurallara göre cevâb verir ve der ki; bu, ashabın kabul ettiği ve üzerinde icmâ' ettiği "bir görüştür. İcmâ' ise müstakil bir delildir ve onunla amel etmek gerekir. Biz diyoruz ki: Şîa ve diğer bağımsız araştırıcıları bu cevâb ikna' etmez. Çünkü onlar icmâ'm meydana geliş tarzını tartışmakta ve nassın bulunduğu hallerde icmâ'm caiz" olup olmadığını, icmâ'ın İslâmın menfaati gereği, kati bir mes'ele olup olmadığını tartışmakta­dırlar. Ve demektedirler ki: îcmâ'ı kabul etsek bile Hz. Ebu Bekir, nass'a muhalif olan bu konuda nasıl öne atılmıştır? Halbuki henüz o mevzuda icmâ' vâkî' olmamıştır. Siz diyorsunuz ki; bu hususta icmâ' olduğu için uyulması gerekir. Halbuki daha o hayatta iken icmâ' ger­çekleşmiş değildir? Doğrusu Hz. Ömer'e bîat, şûra ile olmuştur. An­cak bu şûra Hz. Ebu Bekir'in hayatında gerçekleşmiştir ve bunun ön­derliğini de az önce belirttiğimiz gibi bizzat Hz. Ebu Bekir yapmıştı. Hz. Ebu Bekir'in şûrayla acele etmesinin sebebi; İslâm ümmeti arasın­da kendisinin vefatından sonra ihtilâf, tefrika fitnelerinin doğması endîşesi idi. Bu sebeple kendisinden sonra gelen sahabe arasında görüş ve yer sahibi olan kişilerle istişare etti. Ve bunların ekseriyetinin Hz. Ömer konusunda muvafakat ettiklerini gördü. Bir kısmının da, Hz. Ömer'in şiddetinden çekindiklerini tesbît • ederek onların içindeki bu korkuyu izâle etmeye çalıştı ve; o beni çok yumuşak görüyor da bu­nun için şiddet gösteriyor gibi sözler söyledi. Yani ikisinin davranışla­rının birleşmesinden denge ortaya çıktığı için böyle davrandığını be­lirtti. Hattâ Hz. Ebu Bekir vefatından önce minbere çıkarak bu ko­nuyu anlattı ve halkı da ikna' etti. Böylece, daha halîfe hayattayken Ömer'i yerine aday gösterdi. Hastalığı esnasında kendisine vekîl ve öldükten sonra da millete halîfe adayı olarak onu gösterdi. Ancak Hz. Ömer'in emîr olmasındaki ana kaide ümmetin ona bîat etmesiydi. Bîa-tın sahîh olması ise şûraya dayalı değildir. Herkesi tek bir görüş üze­rinde birleştirip ümmeti memnun edecek oy birliğini sağlamak için şûraya ihtiyâç vardır. Eğer bu husus, hail ve akd ehli arasında şûrâsız gerçekleşebilecekse —günümüzdeki cumhuriyet hükümetlerinde olduğu gibi seçim yoluyla veya benzer bir şekilde gerçekleştirmek mümkün ise— nıaksad hâsıl olmuş sayılır. Hz. Ebu Bekir'in hayatta iken Hz. Ömer'i halîfe seçtirmek için istişare edip halkı ikna' etmesi, onun ölü­münden sonra ayrıca istişare etmeye gerek duyurmamıştir. Bütün ümmet ona bîat etmiş ve onu halîfe olarak kabul etmiştir. Böylece Hz. Ömer'in hilâfeti, şûradan sonra veya şûra vasıtasıyla sağlanmış olan, oy birliğine dayalı bir hilâfettir.

Hz. Ömer'in şûra için belirli şahıslan ta'yîn etmesi, onun bir iç­tihadıdır. Bu da istişare edilenlerin sayısının fazlalığından korkularak ihtilâf fitnesinin doğmasını önlemek için ve aynı zamanda şûra esâ­sını ayakta tutabilmek için yapılmış bir içtihâdtır. Hz. Ömer'in şûra için ta'yîn ettiği kişiler İslâm ümmeti içerisinde yeri ve görüşü olan insanlardır. Onlar bir konu üzerinde ittifak ederlerse, ümmet onların görüşüne boyun eğer. Keza ihtilâf edecek olurlarsa, arkalarında onlara bağlanan bir grup vardır. Çünkü her birinin arkasında bir topluluk, onu müslümanlarm emirliğine ehil olarak görüyordu. Hz. Ömer'in seç­tiği bu insanlar ülü'1-Emr veya ülü'l-Emrin önderleri ve seçkinleriydi. Bunlar, istişare edilmeye daha lâyık kişilerdi. (...)

Reşîd Rızâ tevekkül konusunda da şöyle demektedir: Allah Teâlâ, peygamberine istişareyi emrettikten sonra, buyuru­yor ki: «Bir azmettin mi artık Allah'a tevekkül et.» Yani bir konu­da istişare edip, şûrâ'nm tercih ettiği görüş belirdikten sonra, o görüşü gerçekleştirmeye azmedip hazırlandın mı, artık gerçekleştirme konu­sunda Allah'a tevekkül et. O'nun yardım ye desteğine güven. Kendi gücüne, kuvvetine dayanma. îyi bil ki; senin gücünden daha fazla, daha mükemmel güç vardır. Senin güvenip dayanman ve bağlanman gereken güç O'dur. Sebepler tükenip kapılar kapandığında O'na sığı­nırız. Bu konuda üstâd (Muhammed Abduh şöyle der) : Bir fiile azmet­mek; her ne kadar düşünme, sağlam görüşe ulaşma istişare ve tedbîrler alındıktan sonra gerçekleşmekte ise de bütün bunlar, başarı için ye­terli değildir. Basan, ancak Allah'ın yardım ve tevfîkı ile mümkündür. Çünkü başannm önüne dikilen haricî engelleri ancak Allah izâle eder. Bu sebeple mü'minin Allah'a güvenip dayanması onun gücüne ve kuv­vetine l'timâd etmesi gerekir.

«Doğrusu Allah tevekkül edenleri sever.» Kanunu uyarınca se­beplere sanlmakla beraber, Allah'ın güç ve kudretine dayananlan Al­lah sever. Kimide Allah severse, onu kendi lutfuyla şahsî güç ve kuv­vetine dayanmaktan alıkoyar. (...) Kişi gurur ve kibre kapıldığı için mes'elelere iyice bakamaz. Allah'ın buyruklarını gaflet ve alayla din­ler. Mes'elelere erinerek el atar. Allah'a dayanan kişi görerek kulağını verir. İbret gözüyle bakar ve o zaman gözü demir gibi keskindir. Ka­rarlılıkla elini atar, o zaman pençesi güçlü kuvvetlidir. Çünkü o, duyar ve görür. Hak için amel eder. Arzunun süslediği, gururun aldattığı bâtıl için değil. Böylece kudsî hadisin doğrulayıcısı olur. Kudsî hadîste buyurulur ki: Ben onu sevdiğimde gördüğü gözü, duyduğu kulağı ve dokunduğu eli olurum. Âyet-i kerîme; şartları yerine gelmiş olan karâ­rın uygulanmasının gerekliliğini açıkça belirtmektedir. Savaş ve yö­netim gibi umûmu ilgilendiren mevzularda şartların en önemlisi isti­şaredir. Çünkü kararsızlık ruhtaki zayıflığın, ahlâktaki sarsıntının ifa­desidir. Söz ve davranışlarda kimseye güvenmemenin neticesidir, özel­likle kararsız olan kişi, devlet başkanı veya ordu komutanı ise onun kararsızlığı başında bulunduğu devlete veya orduya güveni ortadan kal­dırır. Bilhassa bu kararsız davranış işe başladıktan sonra devam eder­se, daha tehlikelidir. Bunun için Hz. Peygamber; Uhud'da şûrada beli­ren görüşten dönmek isteyenlere i'tibâr etmemiş, zırhım giymiş oldu­ğu halde, onların şehrin dışına çıkmak istememelerini gözönüne al­mayarak çıkmıştır. Bu ise —daha yukarda belirtildiği gibi— kesin so­nuca vardıktan sonra şûra karârının uygulamaya konulmasının gerek­liliğini gösterir. Böylece Hz. Peygamber onlara, her işin bir zamanı ol­duğunu ve istişarenin de bir vakti olduğunu bildirmiş, istişare bitince iş zamanının geleceğini öğretmişti. Bir başkasının; şûranın karârla­rını uygulamaya başlayınca, karârını bozmasının, işini bırakmasının doğru olmayacağını belirtmiştir. O başkan, isterse şûra ehlinin görü­şünün hatalı olduğunu kabul etsin. Tıpkı Hz. Peygamberin Uhud sava­şma çıkıştaki şûra karârının uygun olmadığını kabul etmesi gibi. Bu husus, zararlardan en hafif olanı istenir, kuralına irĞâ' edilebilir. (...) Yukarda açıklananlardan tevekkülün ancak sebeplere sarılmak­la olabileceği ve tevekkül iddiasında bulunup da sebepleri terketmenin akılsızlık, şeriatı bilmemek olduğunu görmüştük. Tevekkülün yeri kalb-dir. Sebeplere göre davranmanın yeri organlardır. Allah'ın yarattığı fıt­rat gereği; insan da bu karârı uygulayan kişidir. Allah'ın fıtratında ve yaratışında değişme göremezsiniz. Binâenaleyh şeriatta insan; se­beplere sarılmakla mükelleftir. Nitekim Allah Teâlâ Mülk sûresinde şöyle buyurur: «Yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. Öyleyse yerin sırtlarında dolaşın, Allah'ın verdiği rızıktan yeyin, sonunda dönüş O'nadır.» (Mülk, 15). Nisa sûresinde ise şöyle buyurur : «Ey îmân eden­ler, ihtiyatlı davranın, bölük bölük veya hep birden savaşa gidin.» (Nisa, 71). Enfâl sûresinde ise şöyle buyurur: «Onlara karşı gücünü­zün yettiği kadar Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi sindirmek üzere kuvvet ve savaş atlan hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz her şey, size hak­sızlık yapılmadan tamamen ödenecektir.» (Enfâl, 60). Bakara sûresin­de ise şöyle buyurur: «Ve azık edinin. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı takvadır.» (Bakara, 197) Hûd sûresinde peygamberi Lût (a.s.) a şöyle emreder : «Geceleyin bir ara ailenle beraber yola çık.» (Hûd, 81). Mûsâ peygambere de şöyle emretmektedir : «Kullanım geceleyin yola çıkar.» (Duhân, 23) Hz. Ya'kûb'un oğlu Yûsuf (a.s.) a söylediklerini aktarırken de şöyle buyurur: «Oğulcuğum, rü'yânı kardeşlerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar. Zîrâ şeytân insanın apaçık düşmanıdır.» (Yû­suf, 5) Keza Ya'kûb'un şöyle dediğini aktarır: «Oğullarım, tek bir ka­pıdan değil, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah katında size bir faydam olmaz. Hüküm ancak Allah'ındır. O'na tevekkül ettim. Tevek­kül edenler de O'na tevekkül etsinler.» (Yûsuf, 67). Böylece Allah'a te­vekkül ettim diyenleri uyarmakla birlikte, Allah'a tevekkülün gereği de bu âyette hatırlatılarak iki vâcib birleştiriliyor. Bu ikisi arasında çelişki olmadığı, mü'minin bunlardan kendini uzak sayamayacağı be­lirtiliyor. Çünkü kişi tevekkül edip de gerekli tedbîri almaz, Allah'ın sebepler ve sonuçlarla ilgili kanununu gözönünde bulundurup hazırlan­mazsa kaybettiğinde ve amacına ulaşamadığında; pişman olur, yanar, şer'an ve aklen gülünç olur. Nitekim Allah Teâlâ israf konusunda şöyle buyuruyor: «Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.» (İsrâ, 29). Kişi; hazırlanıp sebeplere sarılır ve güvenir de kalbi Allah'tan gafil olursa; çalışmasının boşa gitmesi ve maksadına ulaşmaması halinde paniğe kapılır, huzursuz olur. Sabredemez, dayanamaz. Kişiye işleri kolay gös­teren sabır ve sebattan uzaklaşır. Artık o insan, kayıpdan nasıl ya­rarlanmak gerektiğini ve işlerini nasıl düzenlemek icâb ettiğini anla­yamaz. Kurtuluş ve başarı ümidi kalmaz, ümitsizliğe ve ye'se düşer. Bunun için Allah Teâlâ birçok âyet-i kerîme'de sabırla tevekkülü aynı yerde zikretmiştir. Nitekim İbrahim sûresinde kavmiyle tartışan pey­gamberlerden söz ederken şöyle buyuruyor : «Bize yollarımızı gösteren Allah'a niçin tevekkül etmeyelim? Bize ettiğiniz eziyete elbette sabre­deceğiz. Tevekkül edenler ancak Allah'a tevekkül etsinler.» (İbrahim, 12). Peygamberler Allah'ın kendilerini ilâhî yola sevkettiğini bildiri­yorlar ki bu yol sebepler konusundaki ilâhî kanunlardır. Ancak müte­vekkil oldukları için kendilerini sabra alıştırdıklarım da bildiriyor. Di­ğer taraftan zulme uğradıktan sonra hicret edenler için: «Onlar ki sabrettiler ve Rablarma tevekkül ederler.» (Nahl, 42) buyuruyor. Keza Ankebût sûresinde; «iş yapanların mükâfatı ne güzeldir. Onlar ki sab­rederler ve Rablarma tevekkül ederler.» (Ankebût, 58 - 59) buyuruyor. İnananları; iş yapmak, sabır ve tevekkülle niteliyor. Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Peygambere de; «Öyleyse O'nu vekil edin. Ve müş­riklerin söylediklerine sabret.» (Müzzemmil, 9) buyuruyor. Ayrıca ona «Kâfirlere ve münafıklara uyma. Onların eziyyetlerinden vazgeç. Ve Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak Allah yeter.» (Ahzâb, 48) buyuruyor. Burada sözüne güvenilmeyen kişilerin sözüne göre davranmayı yasaklarken, tevekkül emri de birlikte geliyor. Sözüne güvenilmeyen insan; hîle yapar, aldatır ve doğruyu söylemez. Aynı zamanda bu âyette te­vekkül ile istişareyi de birleştiriyor. Bütün bunlar müsbet ve menfî yön­leriyle sebeplere sarılmaya âmirdir. Ayrıca Talâk sûresinde rızıktan mahrûmiyyet veya genişlik bahis mevzuu iken, tevekkül sözkonusu edi­liyor. Keza azgınların işkencelerine sabırdan sözedilirken; yine tevek­kül bahis mevzuu ediliyor: «Allah müttakîlere kurtuluş yolu sağlar '/e onlara beklemedikleri yerden rızık verir. Kim de Allah'a tevekkül ederse Allah ona yeter. Allah emrini yerine getirendir.» (Talâk, 43). Ayrıca âhiretten gafletten ve dünya rızkından genişliğine aldanmak­tan vazgeçmeyi bildiren âyette de tevekkül bahis mevzuu ediliyor: «Size verilmiş olan herhangi bir şey sadece dünya hayatının metaldir. Allah katında olan îmân edip tevekkül edenler için çok daha hayırlı ve daha süreklidir.» (Şûra, 36)

Sebeplere sarılmakla tevekkül etmeyi birlikte ele alan Kur'an'dan bu âyetlerle yetiniyoruz. Bu konudaki hadîs-i şeriflere gelince; en sa­hihlerinden birisi cennete hesâbsız olarak gireceklerden bahseden ha­dîstir. Ahmed İbn Hanbel ile Buhârî ve Müslim'in Abdullah îbn Abbâs'-tan merfû' olarak naklettikleri hadîs birkaç değişik ifâdeyle vârid ol­muştur. Bunlardan biri şöyledir: Ümmetimden yetmişbin kişi hesâbsız olarak cennete girer. Bunlar muska yaptırmayan, uğura inanmayan ve ateşle dövme yaptırmayan ve Rablarma tevekkül edenlerdir. (...) Gö­rüyorsunuz ki, hadîs-i şerifte tevekkül, bir takım vehme dayalı dav­ranışları terketmeyle birlikte zikredilmiştir. Hadîs-i şerîf muskayla şifâ istemeyi reddetmiştir. Çünkü muska, şifânın hakîkî sebebi değildir. An­cak sebepleri bilmeyen ve kavrayamayan câhiller, bilinmez sebepler ol­duğunu söyleyerek muskadan şifâ umarlar. Şerîat, tabiat, akıl ve na­kil; eşyayı hakîkî sebeplerinden öğrenmek gerektiği konusunda birleş­miştir. (...)

Bu hadîsten ayrı olarak bir diğer hadîste de şöyle buyurulur: Siz, eğer Allah'a hakkıyla tevekkül etseydiniz, kuşları rıziklandırdığı gibi sizi de rızıklandınrdı. Onlar sabahleyin aç karınla giderler, akşamle­yin tok karınla dönerler. Bu hadîsi İmâm Ahmed, Tirmizî ve îbn Mâce zikretmişlerdir. Tirmizî bu hadîsin hasen ve sahîh olduğunu söyler. Hâkim de onu sahîh saymıştır. Zehebî tevekkülün çalışmayla beraber olduğu görüşünü bu hadîse dayandırır. Çünkü bahis mevzuu olan kuş­lar, sabahleyin rızkını aramaya koşar, aç kannla gider, ama akşamle­yin tok kannla dönerler. Hadîs-i şerîf kuş yuvasında durup kalırsa Allah ona hiç çalışmadan rızık indirir, demiyor.

Bu konuda bir diğer hadîs de şöyledir: Hz. Peygamberin yanına gelen ve devesini başı boş bırakmak isteyen birisi; Hz. Peygamber'e de­vemi bağlayıp öyle mi tevekkül edeyim? diye sormuş. Hz. Peygamber de: Bağla, öyle tevekkül et, buyurmuş. Tirmizî bu hadîsi Enes'den ri­vayet eder. (...)

Bu konuda selef-i sâlihînin pek çok rivayetleri ve özlü sözleri var­dır. (...) Ahmed îbn HanbeHn oğlu Abdullah der ki: Ben babama de­dim ki: Şu mütevekkiller; biz otururuz, Allah rızkımızı gönderir di­yorlar. Ne dersin? O; bu, çirkin ve kötü bir sözdür, dedi ve Allah Azze ve Celle: «Cum'a günü namaza çağırıldığında Allah'ın zikrine koşu­nuz ve alış-verişi bırakınız,» buyuruyor, dedi. Yine Ahmed îbn Han-bel'in oğlu der ki; ben babama; biz, Allah'a tevekkül ediyoruz çalışıp kazanmayız, diyen bir topluluğun durumunu sorduğumda dedi ki: Bütün İnsanların Allah'a tevekkül etmesi gerekir. Ancak kendilerine de çalışıp kazanmak düşer. O söz, ahmak bir insanın sözüdür. Ahmed îbn Hanbel'in oğlu Sâlih'den rivayet edilir ki; o babasına tevekkülü sorduğunda şöyle demiştir: Tevekkül güzel bir şeydir. Fakat kişiye gereken; insanlara yük olmamaktır. Kişi çalışmalı, ailesine ve evine yeterli olmalı ve işi bırakmamalıdır. (...) Hz. Ebubekir, Osman, Ab-durrahmân, Talha ve diğerleri (Allah onlardan razı olsun.) ticâret ya­parlardı. Hatta Ebubekir halîfe seçildiğinin ertesi günü pazara gide­rek sabahleyin omuzuna elbise asmış ve onları satıyormuş. Hz. Ömer ve Ebu Ubeyde gelip, ne yapıyorsun? demişler. O da alış-veriş yapıyorum, demiş. Onlar sen müslümanların basma geçtiğin halde niçin hâlâ ticâ­ret yapıyorsun? dediklerinde, o, ailemi ne ile doyuracağım? demiş. Aca­ba bunu diyen Ebubekir mütevekkil değil miydi? Sahâbe-İ güzîn ken­di elinin kazancıyla yetinmeye çalışmışlardır. Ashâbtan; biz Allah'a te­vekkül ettik. O çalışmadan bizi nzıklandırır diyene rastlanmamıştır.

165. Âyetin Tefsiri

165 — Onları iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca;, bu nereden? dediniz. De ki: O, kendi-nizdendir. Doğrusu, Allah her şeye Kâdir'dir.

168. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor:

Onları Bedir günü, 70 kişiyi öldürmek, bir o kadarını da esir al­mak suretiyle iki misline uğrattığınız bir musibete, Uhud günü 70 şe-hîd vermek suretiyle kendiniz uğrayınca; Bu nereden? dediniz. De ki: O, kendinizdendir.

tbn Ebu Hatim diyor : Babam... Ömer İbn Hattâb'ın şöyle dediğini anlattı:

Bir sonraki sene Uhud günü olunca müslümanlar, Bedr günü fid­ye almak suretiyle yapmış olduklarının cezasını çektiler: Onlardan yetmiş kişi öldürüldü, Rasûlullah (s.a.) in ashabı, kendisini bırakıp kaçtı. Azı dişi kırıldı. Başındaki tolgası kırıldı ve yüzüne kan aktı.

(Bunun üzerine) Allah Teâlâ: «Onları iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca : Bu nereden? dediniz. De ki: O, kendi­nizdendir.» Bedir günü fidye almanızdandır.

İmâm Ahmed de bunu, Abdurrahmân İbn Ğazvân —ki bu zât Kurâd Ebu Nuh'tur— dan kendi senediyle, ancak daha uzun olarak rivayet etmiştir. Hasan el-Basrî de böyle söylüyor.

îbn Cerîr diyor: Bize Kasım... Ali (r.a.) nin şöyle dediğini nak­leder: Cibril (a.s.), peygamber (s.a.) e geldi ve; ey Muhammed, Allah Teâlâ, ashabının esir almalarını hoş görmedi. Allah sana onlan şu ikiden birini yapmakta muhayyer bırakmanı emrediyor: Ya onları ge­tirirler, sen de boyunlarını vurursun, ya da kendilerinden de onların sayısınca adam (daha sonraki bir harbde) öldürülmek üzere fidye alırlar.

Rasûlullah (s.a.) insanları (ashabını) çağırdı ve bunu onlara an­lattı. Onlar; ey Allah'ın Rasûlü, onlar akrabalarımız ve kardeşlerimiz fidyelerini alsak. Bu aldıklarımızla düşmanla muharebe için kuvvet-lensek de bizden onların sayısı kadarı şehîd olsa. Bunda bizim hoşlan-mıyacağımız bir şey yok, dediler ve Bedir günü aldıkları esîr sayısınca Uhud günü kendilerinden 70 kişi öldürüldü.

Hadîsi, Tirmizî ve Neseî de başka bir tarîkten rivayet etmişler; Tlr-mizî; hasendir, garîbdir, demiştir. Hadîs, mürsel olarak Ubeyde'den de rivayet edilmiştir.

Muhammed İbn İshâk, îbn Cüreyc ve Süddî şöyle derler:

«De ki: O, kendinizdendir.» âyeti, Uhud günündeki okçular hak­kındadır ve âyet şöyle anlaşılmalıdır :

«De ki: O, kendinizdendir.» Rasûlullah (s.a.) a, size yerinizden ay­rılmamanızı emrettiği zaman isyan etmeniz, emrini dinlemeyerek ye­rinizden ayrılmanız sebebiyledir. «Allah her şeye Kâdir'dir» dilediğini yapar, dilediği hükmü verir. O'nun hükmüne karşı çıkacak da yoktur.

«İki ordu karşılaştığı gün size gelen musibet Allah'ın emriyleydi.» Sizin düşman önünden kaçmanız, onların sizden bazılarım öldürmesi, bazılarınızı yaralaması, Allah'ın kaza ve kaderi ileydi ve bunda bir hikmet vardı. Bu, mü'minlerden sabır ve sebat ederek sarsılmayanları belirtmek içindi.

Burada Abdullah İbn Übeyy îbn Selûl'un yolda kendine uyan (ve dönen) arkadaşları kastedilmiştir. Mü'minlerden bazıları da onlara tabî olmuşlar ve onları geri (Rasûlullah'ın yanına) dönmeye, savaşa ve müslümanlara yardımcı olmaya teşvik etmişler, onlara «veya savu­nun» demişlerdi.

kavline îbn Abbâs, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Dahhâk, Ebu Salih, Hasan ve Süddî; müslümanların sayısını artırın, mânâs; ver­mişlerdir.

Hasan İbn Salih; dua ile savunun, diye tefsir ederken, başkaları da; cihâd ediniz, şeklinde tefsir etmişlerdir. Onlar; savaşmayı bilsey­dik peşinizden gelirdik, diye bahane ettiler.

Mücâhid diyor ki; «Savaşmayı bilseydik peşinizden gelirdik.» sö­züyle; sizin harbe tutuşacağınızı bilsek mutlaka gelirdik. Ama siz harbe tutuşmayacaksınız, demek istiyorlardı.

Muhammed îbn İshâk diyor: Muhammed îbn Müslim, îbn Şihâb ez-Zührî, Muhammed îbn Yahya îbn Hibbân, Âsim İbn Ömer îbn Ka-tâde, Husayn îbn Abdurrahmân îbn Amr îbn Sa'd, îbn Muâz ve daha başka âlimlerimiz haber veriyorlarki; Rasûlullah (s.a.) Uhud günü bin ashâbıyla birlikte yola çıkmıştı. Şavt —Medîne İle Uhud arasında bir yerdir— denilen yere gelince Abdullah îbn Übeyy îbn SelÜJ; onları (as­habı kasdediyor) dinledi de savaşa çıktı, beni dinlemedi. Vallahi ey insanlar, bilmiyorum ki burada kendimizi niçin öldüreceğiz? diyerek ordunun üçte biriyle ayrıldı ve münafıklarla birlikte geri döndü. Seleme oğullarından Abdullah İbn Amr İbn Haram da onların peşinden gitti ve onlara; düşmanla karşılaşınca peygamberinizi ve kavminizi terketmeniz hususunda size Allah'ı hatırlatırım, dediyse de onlar; sa­vaşacağınızı bilsek sizi bırakmazdık. Fakat biz savaş olacağını sanmı­yoruz, dediler. Abdullah îbn Amr îbn Haram onların söylediklerine kar­şı çıkıp müslümanlardan kesinlikle ayrılma fikrinde olduklarını görün­ce; Allah düşmanları; Allah sizden uzak olsun. Allah sizden müstağ­nidir, dedi. Ve (onlardan ayrılarak) Rasûlullah'ın bulunduğu yere doğ­ru yöneldi.

Allah Teâlâ buyuruyor:

«O gün onlar îmândan çok küfre yakın idiler.» Âlimler bu âyetin kişinin hallerinin değişebileceğine, bazan küfre yakın bir halde, bazan da îmâna yakın bir halde bulunabileceğine delil olduğunu söylerler.,

Sonra şöyle buyuruyor:

«Kalblerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlardı.» Söyledikleri sözün sıhhatine kendileri de inanmıyordu. «Şayet savaşmayı, savaş ola­cağım bilseydik peşinizden gelirdik.» diyorlardı. Fakat onlar kesin ola­rak biliyordu ki, uzak bir beldeden bir müşrik ordusu geliyordu ve on­lar Bedir günü önderlerinin öldürülmesinden dolayı müslûmanlara diş biliyorlardı. Müslümanlardan kat kat üstündüler ve mutlaka araların* da çarpışma olacaktı. Onların gizlediği şeyi Allah çok iyi. bilir.

Kendileri oturarak kardeşleri için; Medîne-i Münevvere'de kalma ve düşmana karşı Medîne dışına çıkmama şeklindeki görüşümüze ku­lak vererek «bize uysalardı öldürülmezlerdi.» diyenlere, de ki: Ma­dem ki harbe çıkmayarak oturmak kişiyi ölümden ve öldürülmekten kurtarıyor; o halde sizin de ölmemeniz gerekir. Halbuki yüksek burç­larda bile olsanız, mutlaka ölüm size gelecektir. Şimdi «Şayet sâdık­lardan iseniz kendi nefislerinizden ölümü çevirin bakalım.»

Mücâhid, Câbir îbn Abdullah'tan rivayetle bu âyetin Abdullah îbn Übeyy îbn Selûl hakkında nazil olduğunu söylüyor.

175. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, şehîdlerin her ne kadar bu dünyada öldürülmüş ol­salar da, ruhlarının âhlrette diri ve Rabları tarafından nzıklandınl-makta olduğunu haber veriyor.

İbn Cerir diyor: ... Enes İbn Mâlik, Rasûlullah (s.a.) in Bi'r-i Maûne halkına gönderdikleri hakkında şunları rivayet ediyor: O şöyle dedi:

40 kişi mi, 70 kişi miydiler bilmiyorum. Bu su (Bi'r-i Maûne) üzej rinde Âmir îbn Tufeyl el-Ca'ferî varcu.

Rasûlullah (s.a.) in ashabından onlar üzerine gönderilenler, yola. çıktılar ve bu suya bakan bir mağaraya gelerek oraya oturdular. Bir­birlerine; Rasûlullah (s.a.) m rlsâletini bu suyun halkına hanginiz teb­liğ edecek? dediler. İbn Milhân el-Ansârî; Rasûlullah (s.a.) m risâle-tini ben tebliğ ederim, dedi ve çıkıp onların mahallesine gitti. Evle­rinin önünde (bir yere) gizlendi ve; ey Bi'r-İ Maûne halkı; ben Allah Rasûlü'nün size gönderdiği elçisiyim. Ben şehâdet ederim ki, Allah'dan başka ilâh yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür. Allah ve Rasûlüne îmân ediniz, diye seslendi. Evin bir tarafından bir adam elin­de mızrakla çıktı ve mızrağı bir yanma sapladı. Mızrak öbür tarafın-, dan çıktı. İbn Milhân; Allahü Ekber, Kâ'be'nin Rabbma yemîn olsun ki kazandım, dedi.

İzini ta'kîb ederek mağaradaki arkadaşlarını buldular ve Âmir îbn Tufeyl (kabilesi) onların hepsini öldürdü.

İshâk, Enes İbn Mâlik'ten rivayetle şöyle der :

«Allah onlar hakkında şu âyeti indirdi:

«Biz Rabbımızdan, Rabbımız da bizden razı olarak Rabbınııza ka­vuştuğumuzu kavmimize ulaştırın.»

Sonra bu âyet nesholundu ve biz, onu bir süre okuduktan sonra da kaldırıldı, (ref olundu) ve Allah «Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar Rabları katında diridirler, rızıklandınlır-lar.» âyetini indirdi.

Müslim sahîh'inde... Mesrûk'tan rivayet ediyor ki o, şöyle dedi:

Abdullah'a : «Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın...» âyetini sorduk. Şöyle anlattı: Biz de bunu sorduk. Rasûlullah şöyle buyurdu : Onların ruhları yeşil bir kuşun kanundadır. Kuş için Arş'tan asılı kan­diller vardır. Cennette dilediği yere uçar. Sonra da bu kandillere varır. Rabları onlara tecellî ederek; bir şey istiyor musunuz? buyurur. On­lar; ne isteyelim. Biz cennette dilediğimiz yere gidiyoruz, derler. Rab­ları bunu üç kere tekrarlar. Mutlaka bir şey istemeden bırakılmaya­caklarını anlayınca; ey Rabbımız, derler; Senin yolunda bir kere da­ha öldürülmek üzere ruhlarımızın cesetlerimize geri çevrilmesini isti­yoruz, derler. Rabları onların hiçbir ihtiyâcı olmadığını görünce, bıra­kılırlar.

Bunun bir benzeri Enes'den ve Ebu Saîd'den de rivayet edilmiştir.

İmâm Ahmed diyor ki... Enes, Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurdu­ğunu nakletti: Allah katında bir hayrı olup da dünyaya dönmenin kendini sevindirmiyeceği hiçbir ölü yoktur. Ancak şehîdler müstesna. Şehîdlikte gördüğü faziletten dolayı onu da ancak tekrar (Allah yolun­da) öldürülmek üzere dünyaya dönmek sevindirir.

Bu hadîsi Hammâd tarîkıyla rivayette Müslim tek kalmıştır.

İmâm Ahmed diyor: ... Câbir şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) bana: Bilmiyor musun ki; Allah babam diriltti ve; dile benden, buyurdu. Ba­ban da Allah'a; dünyaya geri döndürüleyim de tekrar (senin yolunda) öldürüleyim, dedi. Allah Teâlâ buyurdu ki; Ben hükmettim ki onlar oraya dönmeyecekler.

Hadîsi bu şekliyle sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir. Buhârî, Müslim, ve başka kitaplarda hadîs şöyledir:

«Ebu Câbir —Abdullah İbn Âmir İbn Haram el-Ansârî'dir.— Uhud günü şehîd edilmişti.

Hadîsin bundan sonraki kısmının isnadı Buhârî'de değişiktir ve Câbir'e varmaktadır. Cabîr şöyle dedi: Babam öldürülünce yüzündeki örtüyü açarak ağlamaya başladım. Rasûlullah (s.a.) m ashabı beni bundan alıkoydular. Rasûl-i Ekrem ise bundan menetmeyerek; ona ağlama, buyurdular. O, kaldırılıncaya kadar melekler kanatlarıyla onu gölgelediler, buyurdu.

Hadîsi Buhârî, Müslim ve Neseî yine Câbir'e varan başka bir ta-rîktan müsned olarak rivayet etmişlerdir.

İmâm Ahmed... îbn Abbâs'tan naklediyor ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular :

Kardeşleriniz Uhud'da ölünce Allah Teâlâ onların ruhlarını ye­şil kuşların karınlarına koydu da cennet ırmaklarına vardılar. Orada cennet meyvelerinden yediler ve Arş'm gölgesinde; altından kandillere ulaştılar (sığındılar). Güzel yeme-içme ve karşılanmayı görünce; ne olurdu, kardeşlerimiz Allah'ın bize yaptıklarım bilselerdi de cihâddan uzak kalamasalar ve harbden yüz çevirmeselerdi, dediler. Allah Teâlâ : Bunu sizden uzaklaştırırım, buyurdu ve : «Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın...» âyetiyle bundan sonraki âyetleri indirdi.

İmam Ahmed hadîsi böylece rivayet etti.

Hadîsi İbn Cerîr, Ebû Dâvûd ve Hâkim Müstedrek'inde rivayet etmiş olup, Hâkim'in senedi daha sağlamdır. Ve yine İbn Abbâs'a da­yanmaktadır.

Aynı hadîsi Süfyân es-Sevrî de... îbn Abbâs'tan rivayet etmiştir.

Hâkim, Müstedrek'inde... İbn Abbâs'tan rivayet ediyor o şöyle dedi: «Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın...» âyeti Hz. Hamza ve arkadaşları hakkında nâzü olmuştur.

Hâkim hadîsi rivayet ettikten sonra; hadîs, Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir; fakat tahrîc etmemişlerdir, der.

Katâde, Rebî, ve Dahhâk âyetin Uhud'da şehîd olanlar hakkında nazil olduğunu söylerler.

Ebu Bekr İbn Merdûyeh... Câbir İbn Abdullah'dan naklediyor ki; o şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) bir gün bana baktı ve; ey Câbir, seni düşünceli görüyorum, buyurdular. Ben; ey Allah'ın Rasûlü, babam şe-hîd oldu. Arkasında borç ve (bakılması gereken bir) aile bıraktı, dedim. Rasûlullah (s.a.); sana haber vereyim ki, Allah hiç kimseyle perde ar--kasmdan olmaksızın konuşmamışken babanla yüzyüze konuştu ve ona; iste Benden, vereyim, buyurdu. Baban; (Ey Rabbım), Senin için (Se­nin yolunda) ikinci bir kez öldürülmek için tekrar dünyaya döndürül­mem! istiyorum, dedi. Hak* Teâlâ; daha önce söz verdim. Onlar (ölenler) oraya (dünyaya) kat'iyyen döndürülmeyecekler.» buyurunca baban; arkamda kalanlara (bunu) ulaştır, dedi. Allah Teâlâ da; «Allah yolun­da öldürülenleri sakın ölü sanmayın...» âyetini indirdi.

Hadîsi İbn Merdûyeh, yine Câbir'e varan başka bir senedle; Bey-hakî de Ali İbn el-Medînî tarîkıyla Delâilü'n-Nübüvve'sinde rivayet et­mişlerdir.

Ayrıca Beyhakî Ebu Ubâde el-Ansârî hadîsinden ve Câbir'e varan bir senedle hadîsin bir başka şeklim rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed... İbn Abbâs'tan naklediyor ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Şehîdler cennet kapısında üzerindedirler. Üstlerinde yeşil bir kubbe vardır. Sabah-akşam kendilerine nzıklan cennetten gönderilir.

Bu şekliyle hadîsi sadece İmâm Ahmed rivayet etmiş olup hadîsi îbn Cerîr de rivayet etmektedir ve o'nun isnadı ceyyiddir.

Öyle anlaşılıyor ki; şehîdler iki kısımdır, kiminin ruhları cennette dolaşmaktadır, kimininki de cennet kapısındaki bu nehirde. Yürüyüş­lerinin sonunda bu nehre ulaşmış olmaları (yürüyüşlerinin bu nehirde son bulmuş olması) ve oraya toplanmış olmaları da ihtimâl dahilinde­dir. Böylece orada nzıklan kendilerine verilir ve (yine) giderler.

İmâm Ahmed'in Müsned'inde rivayet edilen bir hadîs (tüm) mü'-minlere; ruhlarının cennette dolaşacağı, cennet meyvelerinden yeyip onun güzellik ve sevinçlerini göreceği, Allah'ın kendileri için hazırlamış olduğu şerefi müşahede edeceği, müjdesini içermektedir. Azîz ve sa-hîh bir isnâdla rivayet edilen bu büyük hadîste dört mezhebten üçünün görüşleri toplanmıştır. Şöyleki:

İmâm Ahmed, Muhammed îbn İdris eş-Şâfiî'den; o, Mâlik İbn Enes el-Asbâhî'den, o, Zührî'den... rivayet ediyorlar ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Mü'minin ruhu; Allah'ın, kendilerini tekrar dirilteceği günde cesetlerine döndürünceye kadar cennet ağaçlanndan yiyen bir kuştur. Bu hadîste mü'min kişinin ruhunun cennette bir kuş şeklinde olduğu tasvir edilmektedir.

Şehîdlerin ruhları ise, —daha önce geçtiği üzere— yeşil kuşların içinde olup diğer bütün mü'minlerin ruhlarına nisbetle yıldızlar gibi­dir. Onlar bizzat kendileri uçarlar.

Allah'ın bizi îmânda dâim kılmasını dileriz.

Allah Teâlâ buyuruyor: «Allah'ın keremiyle kendilerine verdikle­rinden sevinerek, arkalarından henüz kendilerine katılmıyanlara...»

Allah yolunda öldürülmüş olan şehîdler; Allah katında diridirler. İçinde bulundukları nimetten dolayı sevinçlidirler. Kendilerinden son­ra Allah yolunda öldürülecek olan kardeşlerine onların da kendi yan­larına geleceklerini müjdelemek isterler. Onlar önlerinde olan şeyler­den korkmaz, arkalarında bıraktıklarına da üzülmezler.

Muhammed İbn İshâk kavlini şöyle izah eder: Onlar kendilerinden sonra, kendileri gibi (Allah yolunda) vuruşan kar­deşlerinin onlara katılmalarından sevinç duyarlar.

Süddî diyor : Şehide bir kitap verilir. Bu kitapta şöyle yazılıdır : Şu günde sana falan gelecek, şu günde sana falan gelecek. Dünya ehli­nin uzakta olan tanıdıklarının gelmesiyle sevindikleri gibi şehîd de buna sevinir.

Saîd İbn Cübeyr der ki: (Şehîdler) cennete girip de şehîdlere cen­nette (hazırlanan) değeri ve şerefi görünce : Ne olur, dünyadaki kar­deşlerimiz bizim bildiğimiz keramet ve şerefi bilseler de harbe hazır bu­lununca şehîd olmaya çalışsalar ve şehîd olup bizim kavuştuğumuz hayra onlar da kavuşsalar, derler. (İşte) Rasûlullah (s.a.) onların bu halini ve içinde bulundukları şerefi haber verdi. Rablan da onlara; peygamberinize (vahiy) göndererek sizin durumunuzu ve içinde bu­lunduğunuz nimet ve şerefi ona haber verdim, buna sevinin, buyurdu. İşte «... Arkalarından henüz kendilerine katılmayanlara... müjdelemek isterler.» âyetinin anlamı budur.

Buhârî ve Müslim'de Enes'ten rivayet ediliyor:

Bi'r-i Maûne'de ansârdan 70 kişi bir sabah topluca öldürülmüşler­di. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) onları öldürenler aleyhinde kunût duası okumuş ve la'net etmişti. Enes der ki: Onlar hakkında âyet nazil oldu. Allah tarafından kaldırılıncaya kadar (neshedilinceye kadar) biz bu âyeti okurduk. Neshedüen âyetin metni şöyledir:

«Bizden kavmimize ulaştırın ki; biz Ratobımıza kavuştuk. O biz­den hoşnûd oldu. Bizi de hoşnûd eyledi.»

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Onlar, Allah'tan gelen bir nimet ve kerem ile ve Allah'ın mü'­minlerin mükâfatını zayi' etmeyeceği müjdesiyle sevinirler.»

Muhammed tbn İshâk der ki: Onlar, kendilerine va'dedilenin ye­rine getirildiğini ve bol sevabı görünce sevinirler.

Abdurrahmân îbn Zeyd tbn Eşlem der ki: Bu âyet şehîdleri ve diğer efradıyla bütün mü'minlere şâmildir. Allah'ın peygamberlere ver­diği lütuf ve sevabı zikredip de onlardan sonra mü'minlere verdikle­rini zikretmediği yer çok azdır.

«Kendileri yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve peygamberin dave­tine koşanlar...» âyetine gelince; bu, Hamrâü'1-Esed günü olmuştur. Şöyle ki:

Müşrikler Uhud'da, müslümanlara yapacaklarını yaptıktan sonra, memleketlerine dönmek üzere yola çıkmışlar, yola devam ederken de Medîne'lilerin işlerini niçin bitirmedik diye pişman olmuşlardı. Bu ha­ber Rasûlullah (s.a.) a ulaşınca müslümanları, müşrikleri korkutmak ve henüz kuvvetli olduklarını onlara göstermek üzere müşriklerin pe­şinden gitmeye çağırdı. Uhud harbine katılanların dışında —ilerde zik­redeceğimiz sebebe binâen— Câbir İbn Abdullah hâricinde kimseye de (bu sefere katılmak için) izin vermedi. Müslümanlar da yaralı ve güç­süz olmalarına rağmen, Allah ve Rasûlüne itaat ederek bu çağrıya ica­bet ettiler.

tbn Ebu Hatim... îkrime'den naklediyor ki, o şöyle dedi: Müşrik­ler Uhud'dan dönüşlerinde; Muhammed'i öldürmediniz, genç kızlarını esîr almadınız, ne kötü yaptınız, dönün, dediler. Rasûlullah (s.a.) bunu duyunca müslümanları (müşriklerin peşinden gitmeye çağırdı). Onlar da icabet ettiler ve Hamrâü'I-Esed'e —Ya da Bir-i Uyeyne'ye— kadar geldiler.

Müşrikler; önümüzdeki yıl döneriz, dediler. Rasûlullah (s.a.) da döndü ve bu da bir gazve sayıldı. (Bunun üzerine) Allah Teâlâ : «Ken­dileri yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Rasûlü'nün davetine ko­şanlar...» âyetini indirdi.

Hadîsi İbn Merdûyeh de... İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir.

Muhammed İbn İshâk anlatıyor :

Uhud harbi şevval ayının yarısındaki cumartesi günü olmuştu. Harbin ertesi günü —ki Şevvâl'in 16. günüdür— Rasûlullah (s.a.) in müezzini düşmanın peşinden gidileceğini ve bir evvelki gün harbe ka­tılanların dışında hiç kimsenin bu sefere katılmayacağını duyurdu. Ca-bir İbn Abdullah Rasûlullah (s.a.) ile konuştu ve şöyle dedi: Ey Al­lah'ın Rasûlü, babam arkasında yedi kız kardeşimin başına, beni bı­raktı ve dedi ki; oğulcuğum, bana ve sana bu kadınları arkalarında, er­keksiz bir halde bırakmak yaraşmaz. Rasûlullah (s.a.) ile birlikte cihâd (a katılma şerefini kazanmada) seni kendime tercih edecek de değilim. Kız kardeşlerinin başında bulunmak üzere arkada kal. Ben de onların başında arkada kaldım.

Bunun üzerine Rasûlullah (s:a.) Câbir'e izin verdi ve o da bu se­fere katıldı. Rasûlullah (s.a.) düşmanı korkutmak, onlara, peşinden gidecek kadar kuvvetli olduklarını ve başlarına gelenin henüz kendi­lerini düşman karşısında zayıflatmadığını göstermek üzere bu sefere çıkmıştı.

İbn İshâk anlatıyor: .. .Âişe Bint Osman Abdü'l Eşhel oğulların­dan ve Rasûlullah'ın ashabından birisinden —ki o adam Uhud'da bu­lunmuştu— nakletti ki o, şöyle dedi: «Ben ve kardeşim Rasûlullah (s.a.) ile birlikte Uhud'da bulunduk ve yaralı olarak döndük. Rasûlul­lah (s.a.) m müezzini düşmanın peşinden gidileceğini duyunca ben kardeşime —ya da kardeşim bana— Rasûlullah (s:a.) ile birlikte bu gazayı kaçıracak mıyız? Allah'a yemîn olsun ki, binecek bir hayvanı­mız olmadığı gibi birimiz de ağır yaralı, dedim. Rasûlullah (s.a.) ile bir­likte sefere çıktık. Benim yaram kardeşimirtkinden daha hafifti. Onun yarası ağırlattığında bir süre ben onu taşıyordum, bir süre de yürü­yordu. Böylece müslümanlarm vardığı yere kadar biz de vardık.

Buhârî... «Kendileri yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve peygam­berin davetine koşanlar...» âyeti hakkında rivayet ediyor: Hz. Âişe Urve'ye şöyle demiş :

Ey kızkardeşimin oğlu, senin babaların Zübeyr ve Ebubekir onlar­dandı. Allah'ın Rasûlü; Uhud günü musibete dûçâr olup da müşrikler onlardan ayrıldıktan sonra; müşriklerin geri dönmelerinden çekine­rek, kim onların peşinden gidecek? buyurdu. (Gitmek istiyenlerden) yetmiş kişi seçti. İşte Ebubekir ve Zübeyr de onlar arasındaydı.

Hadîsi bu şekliyle sadece Buhârî rivayet etmiştir. Ayrıca Hâkim hadîsi Müstedrek'inde Hişâm İbn Urve'den rivayetle, hadîs sahihtir, fakat Buhârî ve Müslim tahrîc etmemiştir, der.

Yine Hâkim hadîsi... Urve'den rivayet eder, Urve şöyle der : Hz. Âişe bana: Yavrucuğum, senin baban kendileri yara aldıktan sonra Allah ve Peygamber'in davetine koşanlardandır, dedi.

Hâkim hadîsi rivayet ettikten sonra: Buhârî ve Müslim'in şart­larına göre, hadîs sahihtir, fakat onlar tahrîc etmemişlerdir, demek­tedir.

Hadîsi İbn Mâce, Saîd îbn Mansûr ve Ebu Bekr el-Humeydî Müs-ned'inde rivayet etmişlerdir.

Ebu Bekr îbn Merdûyeh diyor : ... Hz. Âişe şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) bana: Muhakkak ki senin iki baban Ebubekir ve Zübeyr kendi­leri yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve peygamberin davetine koşan­lardandır, buyurdular.

Bu hadîsin, Rasûlullah'a kadar ulaştırılması, isnadı yönünden da­ha önce söylediğimiz gibi —bu hadîsin Hz. Âişe'de mevkuf olarak sika râvîler. tarafından rivayet edilmesi sebebiyle— hatâdır. Mânâ yönünden de hatâdır. Çünkü Zübeyr, Hz. Âişe'nin babalarından değildir. O halde bu sözü Hz. Âişe Urve fbn Zübeyr'e söylemiştir. Bunun da sebebi Urve İbn Zübeyr'in Hz. Âişe'nin kız kardeşi Esma bint Ebu Bekr'in oğ­lu olmasıdır. îbn Cerîr, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini rivayet ediyor: Al­lah, Uhud günü olanlardan sonra Ebu Süfyân'ın kalbine bir korku saldı da Mekke'ye döndü: Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurdular : Ebu Süfyân sizden bir parça almış, koparmış ve dönmüştür. Allah da onun kalbine bir korku bırakmıştır.

Uhud harbi Şevval ayında olmuştur. Tüccarlar Medine-i Münev-vere'ye Zülkâde ayında gelirlerdi. Ve Bedr es-Suğrâ denilen yerde her sene bir kere iner konaklarlardı. Tacirler Uhud harbinden sonra gel­diler, mü'minler yaralanmıştı. Bu sebeble Rasûlullah (s.a.) ashabının kendisiyle beraber gelerek, onların peşinden gitmeleri konusunda çağ­rıda bulundu ve şöyle dedi: Onlar (yani tacirler) şimdi göçüp Hacca geliyorlar. Böyle bir şeye önümüzdeki yıla kadar güç yetiremezler. Şey­tân dostlarını korkutarak; muhakkak ki insanlar, sizin için toplandı­lar, dedi. Rasûlullah'm ashabı kendisine uymayınca, Rasûlullah; insan­ları teşvik etmek için peşimden kimse gelmese dahi ben gidiyorum, dedi.

Bbubekir Sıddîk, Ömer, Osman, Ali, Zübeyr, Sa'd, Talha, Abdur-rahmân İbn Avf, Abdullah İbn Mes'ûd, Huzeyfe İbn el-Yemmân, Ebu Ubeyde İbn el-Cerrâh ile birlikte yetmiş kişi Hz. Peygamberle beraber geldiler. Ve Ebu Süfyân'ın peşinden yürüdüler. Onu arayarak Safra denilen yere kadar gittiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ «Kendileri yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve peygamberin davetine koşanlar...» âye­tini indirdi.

îbn îshâk sonra şöyle der: Rasûlullah (s.a.) çıktı ve Hamrâ'ül-Esed denilen yere kadar vardı. Hamrâ'ül-Esed, Medîne-i Münevvere'ye sekiz mil mesafededir.

İbn Hişâm diyor ki: Rasûlullah (s.a.) Medîne-i Münevvere'de İbn Ümm-i Mektûm'u vâlî olarak bıraktı ve Hamrâ'ül-Esed'de pazartesi, salı ve çarşamba günleri kaldı. Sonra Medîne-i Münevvere'ye döndü. Onlar, Hamrâ'ül-Esed'de iken yanlarına Mâbed îbn Ebu Ma'bed el-Huzâî uğradı. Huzâa içinde o günlerde müşrik olanlar da, müslüman olanlar da vardı. Ancak Rasûlullah (s.a.) ile sulh içindeydiler. O civar­da olanları Rasûlullah'tan gizlemezlerdi. Ma'bed de o sırada henüz müşrik idi.

Ma'bed dedi ki; ey Muhammed, vallahi ashabın ve senin başına ge­lenler bize ağır geldi. Biz isterdik ki; sen onların içinde afiyette olasın. Sonra Rasûlullah (Hamrâ'ül-Esed'de iken Ma'bed ayrıldı ve Ravha de­nilen yerde Ebu Süfyân ve beraberindekilere ulaştı. Ebu Süfyân ve yanındakiler Rasûlullah'a ve ashabının üzerine tekrar saldırmak üzere söz birliği etmişlerdi, şöyle diyorlardı: Biz o'nun arkadaşlarının kuvvetlilerinl, kumandanlarını ve şereflilerini yaraladık. Sonra onların kökünü kazımadan döndük. Muhakkak geri döneceğiz, kalanların üze­rine hücum edip işlerini bitireceğiz.

Ebu Süfyân Ma'bedi görünce sordu: Arkanda ne var, ne yok ey Ma'bed?

Ma'bed dedi ki: Muhammed ashâbıyla beraber sizin peşinizden çıktı. Şimdiye kadar görmediğim bir topluluk içinde. Hepsi size karşı yanıp kavruluyor (diş biliyor) lar. Size kinleri büyük. Uhud günü geri­de kalanlar da onun yanında toplanmışlar, daha önce yaptıklarından pişmanlar ve size karşı şimdiye kadar görmediğim bir nefret içindeler.

Ebu Süfyân: Yazıklar olsun, ne diyorsun? dedi. Ma'bed: Allah'a yemin olsun ki, eğer hemen ayrılmayacak olursanız, atlarının alınlarını göreceksiniz.

Ebu Süfyân şöyle dedi: Vallahi biz, onların arkada kalanlarının kökünü kazımak üzere üzerlerine hücuma karâr vermiştik.

Ma'bed şöyle dedi: Ben seni bundan men'ederim. Allah'a andol-sun ki, gördüğüm kalabalık bana şu şiiri söyletti, dedi. Ebu Süfyân; (şiirinde) ne dedin? dedi. O da, şöyle dedim, dedi ve şiirini okudu.

Ma*bed'in söyledikleri Ebu Süfyân ve yanındakileri fikirlerinden caydırdı.

Ebu Süfyân'ın olduğu yere Abdülkays oğullarından bir grup uğradı. Ebu Süfyân onlara sordu : Nereye gidiyorsunuz? Onlar: Medine'ye gi­diyoruz, dediler.

Ebu Süfyân : Niçin? diye sordu. Onlar da : Yiyecek almak için, dediler. Ebu Süfyân tekrar sordu : Sizinle göndereceğim bir mektubu Muhammed'e iletir misiniz? Eğer bunu yaparsanız, yann Ukkâz'da size üzüm getiririm.

Onlar da : Pekiyi, dediler.

Ebu Süfyân devam etti: O'na ulaştığınızda haber verin ki, biz o'na ve ashabına doğru, kalanların kökünü kazımak için yürümeye karâr verdik.

Rasûlullah (s.a.) Hanırâ'ül-Esed'de iken Abdülkays oğulları grubu onlara yetişti ve Ebu Süfyân ile arkadaşlarının söylediklerini Rasû-lullah'a haber verdi. Rasûlullah (s.a.) in ashabı «Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir» dediler.

İbn Hişâm, Ebu Ubeyde'den rivayetle zikreder ki, Rasûlullah (s.a.) a müşriklerin geri dönecekleri haberi ulaşınca şöyle buyurdu : Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemîn ederim ki, onlara bir taş gönderil­di. Bu karârda sabaha kadar direnselerdi, dün gibi gider olacaklardı.

Hasan el-Basrî «Kendileri yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve peygamberin davetine koşanlar» âyeti hakkında şöyle der : Ebu Süfyân ve arkadaşları müslümanları yaralayıp döndüklerinde —ki bu olay Uhud. günü olmuştur— Rasûlullah (s.a.) : Muhakkak ki, Ebu Süfyân döndü ve Allah da onun kalbine bir korku saldı. Kim onun peşinden gidecek? buyurdular. Rasûlullah önce kalktı, Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali peşinden kalktılar. Rasûlullah (s.a.) in ashabından bir grup da kendilerine uydu. Rasûlullah (s.a.) m peşlerinden geldiği haberi Ebu Süfyân'a ulaştı. Onlara tacirlerden bir kervan uğradı. Ebu Süfyân dedi ki: Geri döner de Muhammed'e; benim kendileri için bir ordu topla­dığımı ve onların üzerine geri geleceğimi haber verirseniz, size şöyle şöyle mükâfat var, dedi.

Tacirler geldiler ve bunu Rasûlullah (s.a.) a haber verdiler. Al­lah'ın Rasûlü : «Allah, bize yeter, O, ne güzel vekildir.» buyurdular. Allah da bu âyeti indirdi.

İkrime, Katâde ve başkaları da aynı şekilde bu âyetin Hamrâ'ül-Esed vak'ası hakkında nazil olduğunu söylediler. Bu âyetin Uhud'dan sonra vâki' olan ikinci Bedir olayı hakkında nazil olduğu söylenirse de doğru olan birincisidir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki; Onlar, bir takım kimseler kendilerine; düşmanlarınız sizin için kuvvetlerini topladılar. Onlardan korkun, de­diklerinde ve böyle diyerek kendilerini düşmanların çokluğuyla korkut­tuklarında buna aldırmayıp Allah'a tevekkül ettiler ve O'ndan yardım dileyerek, Allah bize kâfidir, O ne güzel Vekîl'dir, derler.

Buhârî «Hasbunallah ve ni'mel vekîl» âyeti hakkında İbn Abbâs'-tan nakletti ki; bu sözü İbrahim (a.s.) ateşe atıldığında söylemiştir. Muhammed (s.a.) de düşmanlar sizin için kuvvetlerini topladılar, on­lardan korkun, dedikleri zaman bu sözü söylemiştir. Bu hadîsi Neseî de... İbn Ayyâş'tan rivayet etmiştir. Garîbdir ki, Hâkim de bu hadîsi Ah-med İbn Mûnus'tan rivayet eder, Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre bu hadîs sahihtir, fakat tahrîc etmemişlerdir, der.

Buhârî Ebu Ğassân Mâlik İbn İsmâîl kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki, o şöyle dedi:

İbrahim (a.s.) ateşe atıldığında son sözü «Allah, bana yeter, O, ne güzel Vekil'dir» olmuştur.

Abdürrezzâk diyor ki: İbn'Uyeyne... Abdullah İbn Amrtn şöyle dediğini nakleder: Bu, yani, «Hasbunallah ve ni'mel-vekîl» sözü îbrâ-hîm (a.s.) in ateşe atıldığında söylediği sözdür. Hadîsi îbn Cerîr de ri­vayet etmiştir.

Ebu Bekr'İbn Merdûyeh diyor: Bize Muhammed îbn Ma'mer... Enes İbn Mâlik'ten onun da Rasûlullah'tan naklettiğine göre; Uhud günü Rasûlullah'a; Düşmanlarınız sizin için kuvvetlerini topladılar1, onlardan korkun, denildiğinde Allah Teâlâ bu âyeti indirdi.

Ebu Bekr İbn Merdûyeh yine aynı sened ile Ebu Râfi'den rivayet eder ki, RasûluIIah (s.a.) Hz. Ali'yi beraberinde bir grupla Ebu Süf-yân'ın peşinden gönderdi. Huzâa kabilesinden bir bedevi onlara rast­layarak, doğrusu o kavim, yani müşrikler, sizin için toplandılar, dedi­ğinde onlar «Hasbunallah ve ni'mel-vekîl» dediler. Ve onlar hakkında bu âyet indi. Sonra İbn Merdûyeh diyor ki: Bize Da'lec İbn Ahmed'in... Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre, o şöyle dedi: RasûluIIah (s.a.) büyük bir işe, musibete dûçâr olduğunuzda «Hasbunallah ve ni'mel-vekîl» deyiniz, buyurdular.

Bu şekliyle bu hadîs, garîb bir hadîstir.

îmânı Ahmed diyor : Bize Hayve İbn Şüreyh... Avf İbn Mâlik'ten nakletti ki; RasûluIIah (s.a.) iki kişi arasında bir mes'elede hüküm verdi. Aleyhine hüküm verilen geri döndüğünde, «Allah, bana yeter, O, ne güzel vekildir» dedi. RasûluIIah (s.a.); bu adamı bana geri geti­rin, buyurdu.

Adam gelince Rasûl-i Ekrem; ne dedin? diye sordu.

Adam; «Allah, bana yeter, O, ne güzel vekildir,» dedim, karşılığını verdi. RasûluIIah (s.a.); Allah aczi ayıplıyor, fakat sen akıllı olmalı­sın, (akıllı ol). Sen bir işi yapamayınca, «Allah bana yeter, O ne güzel vekildir,» de, buyurdu. Hadîsi Ebu Dâvûd ve Neseî de rivayet etmiş­lerdir.

İmâm Ahmed diyor: Bize Esbât... Müddessir sûresi âyeti hakkın­da İbn Abbâs'tan nakletti ki, o şöyle demiş: RasûluIIah (s.a.) sûr'un sahitri, sûr'u ağzma almış ve yüzünü çevirmiş, ne zaman emredilecek de sûr'u üfliyeceğim diye beklerken, ben nasıl olur da ni'met içinde ola­bilirim, buyurdular. RasûluIIah (s.a.) in ashabı; ey Allah'ın Rasûlü, o halde ne diyelim? diye sordular. RasûluIIah; «Allah, bize yeter, O, ne güzel vekîldir, Allah'a tevekkül ettik,» deyiniz, buyurdular.

Hadîs bunöan başka bir şekilde de rivayet edilmiştir. Ve bu ceyyid bir hadistir.

Mü'minlerin anası Hz. Âişe ve Zeyneb'ten rivayet edildi ki, ikisi kar-' şılıkh övünürlerdi. Zeyneb; beni Allah evlendirdi. Sizi ise aileleriniz ev^ lendirdi, dedi.

Hz. Âişe de; benim temiz olduğum, semâdan Kur'an'da inmiştir, dedi. Zeyneb bunu kabul etti sonra; Saffân İbn Muattal'm devesine bindiğinde nasıl demiştin? diye sordu. Hz. Âişe : Allah bana yeter, O, ne güzel vekîldir, diye cevap verdi. Zeyneb: Müminlerin söyleyeceği sözü söylemişsin, dedi.

Bunun İçin Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Onlar, Allah'a tevekkül ettiklerinde Allah onları üzen şeye karşı onlara kâfi geldi ve onlar hakkında hîle düşünenin kötülüğünü onlardan geri çevirdi de memleket­lerine, beldelerine, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah'dan bir nimet ve bollukla geri döndüler. Düşmanlarının kendileri için kalb-lerinde gizlemiş oldukları kötülük onlara dokunmadı. Onlar Allah'ın rızâsına uydular ve Allah çok büyük lütuf sahibidir.

Beyhakî diyor: Bize Abdullah el-Hâfız... İbn Abbâs'tan nakletti ki o:

«Sonra da kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'tan bir nimet ve bollukla geri döndüler» âyeti hakkında şöyle demiştir: Âyet­teki nimet, onların düşmandan kurtulmalarıdır. Âyetteki lütuf kelime­sine gelince... onun da mâhiyyeti şöyledir : Rasûlullah (s.a.) ve ashabı­nın bulunduğu yere bir kervan uğradı. Ticâret mevsimiydi. Rasûlullah (s.a.) kervanı satın aldı, çok mal kazandı ve onu ashabı arasında tak­sim etti.

Mücâhid'den rivayetle îbn Ebu Necih : «Onlar ki bir takım kimse­ler kendilerine, düşmanlarınız sizin için kuvvetlerini topladılar, onlar­dan korkun.» âyeti hakkında şöyle dedi: Bu Ebu Süfyân'dır. Ebu Süf-yân Hz. Muhammed (s.a.) e, buluşacağımız yer arkadaşlarımızı öldür­müş olduğunuz yer olan Bedir olsun, dedi. Muhammed (s.a.) de; bel­ki, dedi.

Rasûlullah (s.a.) verdiği 'bu söz üzerine yola çıktı ve Bedr'e indi. Orada pazara rastladılar, alışveriş yaptılar. İşte «Allah'tan bir nimet ve bollukla geri döndüler. Allah'ın rızâsına uydular ve Allah çok büyük lütuf sahibidir» âyetinin mânâsı budur.

Mücâhid sonra der ki: Bu, küçük Bedr gazvesidir. Bunu îbn Cerîr rivayet etmiştir. Yine İbn Cerîr'in Kâsım'dan... Onun da İbn Cüreyc'-den rivayetine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) Ebu Süfyân'a verdiği sözü yerine getirmek üzere yola çıktığında, müşrikler­le karşılaşmaya başladılar ve onlara Kureyş'in durumunu sordular. Müşrikler müslümanlan korkutmak maksadıyla, Kureyş'in kendileri­ne bir hîle ya da bir baskın yapmak üzere ordu topladıklarını söyledi­ler. Müminler de «Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir,» diyerek Bedr'e kadar geldiler. Bedir'deki pazarı rahat buldular. Orada hiç kimse ken­dileriyle tartışmadı. Sonra müşriklerden bir adam; bari Mekke halkı­na Muhammed'in (a.s.) atlılarını haber vereyim diyerek bir şiir yazdı.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«O şeytân ancak kendi dostlarını korkutur.» Sizi, dostlarıyla kor­kutur ve size onların güçlü, kuvvetli olduğu vehmini verir. Mü'min ise­niz onlardan korkmayın, Benden korkun. Size öyle bir şey söylendiğin­de ve size böyle bir vehim verildiğinde Bana tevekkül edin, dayanın,

Bana iltica edin. Ben size yeterim. Ve size yardım edecek olan da Be­nim.

Kur'an-ı Kerîm'deki Allah'ın şu âyetleri de bu mânâdadır :

«Allah kuluna yetmez mi? Seni O'ndan başkasıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptarsa onu hidâyete erdirecek yoktur. Allah kimi de hi­dâyete erdirirse, onu saptıracak yoktur. Allah, intikam sahibi mutlak gâlib değil midir? Andolsun ki onlara; gökleri ve yeri yaratan kimdir? diye sorsan, muhakkak, Allah'tır, diyecekler. De ki: Öyle ise söyleyin bakayım, Allah bana bir zarar vermek istese, O'nu bırakıp ta taptıkla­rınız O'nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet di­lerse, O'nun rahmetini önleyebilir mi? De ki: Allah bana yeter. Te­vekkül edenler O'na tevekkül ederler.» (Zümer, 36-38)

«O halde şeytânın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytânın hilesi zayıftır.» (Nisa, 76)

«İşte onlar, şeytânın taraftarıdırlar. İyi bilin kî, şeytânın taraftar­ları muhakkak hüsrana uğrayanların kendileridir.» (Mücâdile, 19)

«Allah: Ben ve peygamberlerim elbette gâlib geleceğiz, diye yaz­mıştır. Şüphesiz ki, Allah Kavî'dir, Azîz'dir.» (Mücâdile, 21)

«Şüphesizki Allah, kendisine yardım edenlere yardım eder.» (Hacc, 40)

Ey îmân edenler, Allah'tın dâvasına) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.» (Muhammed, 7)

«Şüphesiz ki biz, peygamberlerimize ve îmân etmiş olanlara, hem dünya hayatında, hem de şâhidlerin şehâdet edecekleri günde mutlaka yardım ederiz. O gün zâlimlere ma'zaretleri fayda vermez. La'n'et on­ların, yurdun kötüsü de onlarındır.» (Ğâfir, 51-52)

Pakistan'lı büyük bilgin Muhammed Hamîdullah, Uhud harbinin cereyan şeklini tarihî kaynaklara dayanarak şöyle anlatıyor:

Mekkeü Kureyşîlerin Bedr'de ilk hezimetlerinden sonra terketmek mecburiyetinde kaldıkları, Suriye ve Mısır'a ve bir çok diyarlara bağ-lıyan ma'lûm yolun kendileri için değer ve Önemi çok büyüktü. Bunun için, mukabil bir sefer hazırlıklarına yardım olmak üzere, tertipledik­leri çeyrek milyon dirhemlik serveti hiç de israf telâkki etmiyorlardı. Bedr'de müslümanlar tarafından esir edilmiş arkadaşlarından altmı­şına fidye-i necat olarak bu parayı tercîhan harcadılar. Her esirin va­sati olarak 4000 dirhem fidye-i necat parası ödemesi lâzımdı. İbn Hi-şâm, ve diğerlerinin verdikleri malûmata nazaran Kureyşîler, sadece mahallî gönüllü askerler, hattâ ebedî müttefikleri Ehâbiş kabilesi asker­leriyle (bunlar ücretli idi) iktifa etmediler. Amr İbn Âs, Abdullah îbr Ziba'râ, Hubeyre İbn Vehb, Musâfi İbn Menâf, Amr İbn Abdullah el Cumâhî gibi bazı mühim şahsiyetleri, bütün arabistan yanmadasın dolaşarak, kabilelere İslâmiyetin arzettiği yeni tehlikeyi haber verme ye ve izah etmeye gönderdiler ve onlardan, bütün kuvvetlerini «Polic< Action = Önleyici Hareket» halinde Medîneye karşı birleştirmelerin istediler. Heyet, muvaffak olmuştu; bütün Bedeviler, mahşer halindi bu vazife etrafında toplandılar.

Hz. Peygamberin (s.a.) Mekke'deki gizli ajanı, amcası Abbâs, di ğer Mekkelilerle birlikte Bedr'de esir alındığı zaman, onun da fidye-necât ile mükellef tutulmasına rağmen, Mekke'ye döndükten sonra ği fâr kabilesinden bir haberci vasıtasıyla Mekke'de zamanla inkişâf edeı en son durumlardan Hz. Peygamber (s.a.) i haberdâr ediyordu. (İbı Sa'd, II, 25). Düşman hicretin 3. yılında Medine üzerine yürüdüğü za man esasen Medîneliler hazır vaziyetteydiler. Kureyşliler ve müttefik leri Uhud dağı yakınında Medine şehrinin kuzeyinde karargâh kui dular.

Uhud dağı, Medine'nin tam şimaline düşmekte ve şehrin merke zinden itibaren beş kilometre kadar bir mesafede bulunmaktadır. Ku reyşliler, Medine'nin cenubunda uzak bir mesafede bulunan Mekke den gelmişlerdi. Mekke'li müstevliler, cenûbdan geldikleri halde, niçt Medine'nin cenubuna isabet eden bir yerde durmadılar da Medîne'j atlayıp, çok daha ötelere yürüdüler ve şehrin şimalinde karargâh kuı dular? Bu halde ise, Medîne'liler, onların ric'at ve takviye yollarını kolayükla kesebilirlerdi. Gerek mahallî ve gerekse yabancı birçok müte­hassıs bilgine, bu meseleyi sordum, kimse beni ikna' eden bir cevâb ve­remeyince mütereddit bir şekilde şu neticeye vardım ki; bugünkü Uhud diye anılan yerin, meşhur muharebenin cereyan ettiği gerçek Uhud ol­maması gerekir. Bugün, artık unutulmuş olan hakîkî Uhud'un ve coğ­rafyacılar olduğu kadar, eskilerin de ittifakla te'mîn etmeleri, hattâ Uhud'un unutulmaz ve en hürmete şayan şehidi Hz. Hamza'nm türbesi bile, vardığım bu neticeden dönmemde bence kâfi deliller değildir.

Filhakika; mezkûr mahalli ziyaret ve arazîyi tedkîk fırsatını ele geçirdiğim zaman, anladım ki; ömrüm boyunca sayfalarını çevirdiğim kitaplar, çok yüksek ma'lûmata sahip âlimlerle görüşmelerim veya mektuplaşmalarım, durumu bana tam manâsıyla izah etmekten uzak kalmışlardır.

Medine'nin mahallî durumu ve Hz. Peygamber (s.a.) zamanında arzettiği manzara :

Hakîkaten Medine, yapısı lâv olan eni ve boyu takriben onbeş ki­lometrelik bir ova üzerinde kurulmuştur. Esâsında bu ova Cevf'ül-Medl-ne diye adlandırılır; sonradan Hz. Peygamber (s.a.) tarafından «Haram» mukaddes, tecâvüzden masun yer olarak isimlendirilmiştir. Bu ova her taraftan zincirleme uzanan yüksek dağlarla çevrilidir. Ulaştırma, bu dağların aralarında kalan dar vâdîler arasından yapılır. Eski müellifle­rin «Air» ve «Sevr arası» dedikleri bu ova, aynı zamanda, bu iki dağın arasında muhteşem Şal' dağına ve diğer stratejik kıymete sahip küçük tepelere de sahiptir.

Hz. Peygamber (s.a.) devrinde Medîne, bugünkü hal ve tertibi ile bir şehir halinde değildi, kalabalık cadde ve iskân mıntıkaları yoktu, o günlerde Medine'de bir çak Arap ve Yahûdî kabileleri vardı ve her kabilenin köyü yahut mahallesi, birbirinden tamamen ayrı mıntaka-larda bulunuyordu; aralarındaki mesafe bir iki veya daha fazla kilo­metrelerle ölçülmekteydi. Bu karyelerin teşkîl ettikleri zincir Air dağın­dan Sevr dağına doğru uzanıyordu.

Bu kabîle köylerinden her biri, bir veya birkaç kuyuya sahipti ve hepsinde de taştan yapılmış çift katlı evler de inşâ edilmişti. Bütün köylerde «Utm» veya «Ucum» denilen sağlam yapıda birçok burç ve hisarlar yapılmıştı. Bir harp vukuunda kadınlar, çocuklar ve mevâşî ve diğer menkûl eşya, emniyet gayesiyle buralara nakledilirlerdi. Bir zamanlar, bu nevî kulelerden, şehirde yüz kadar mevcûd bulunuyordu. Şayet Benû Zeyd kabilesinin 14 hisara sahip olduğunu söylersek, durum, kendiliğinden izah edilmiş olur. (Kays İbn'ül-Hatîm'in Divânı, neşr. Kowalski, s. XVIII). Hattâ bunlardan bazıları çok büyüktü. (Kitâb'ül-Eğânî, XIII, 124) e göre Uheyla Îbn'ül-Culah'a âit «Utm'üd-Dihyan» bunlardandır; bu sonuncusu üç katlı olup temeli siyah lâv taşlarıyla

örülmüştü. Burcun iki katı da «nabara» denen gümüş gibi beyaz taş­tan yapılmıştı ve bu hisar o kadar yüksekti ki, deve ile bir günlük me­safeden göze çarparda. Bu kulenin harabelerine Küba denen köy ci­varında 1947 senesinde tarafımdan rastlanmıştır. Mahfuz kalan ze­min kat, harâbî bir halde bile olsa, bize İslâm'dan evvel, Medine şehri­nin askerî yapı ve mimarîsi hakkında fikir edinmek imkânını vermek­tedir. Medine'deki bu hisarların ekserisinde, uzayan muhasara durum­larına karşı, burç sakinlerini içme suyundan mahrum etmemek için kuyular açılmıştır. Bu yaygın ve birbirlerinden aralıklarla ayrılmış köyler bir yana, herbir kabilenin fertlerine âit birçok bahçe ve tarla­lar da mevcuttu. Bunları, birbirlerinden ayıran müşterek duvarlar ise keza taştan yapılmıştı. Bütün bu tarla ve bahçeler Medine'nin her is­tikâmetinde yaygın olarak bu şehri kuşatıyordu.

Kabilelerin ikâmet ettikleri bu mahallelerden birinin adı «Yesrib» idi; suyun çok bol olduğu Uhud dağının cenubî garbisinde, vaktiyle muhtemelen kurulu bulunduğu yeri bana tereddütle göstermişlerdi. Muhtemeldir ki; burası İslâm'dan evvel bu bölgenin ya ilk ikâmetgâh­larının te'sîs edildiği veya en ma'mûr ve müreffeh veyahutta en mü­him ikâmet bölgesini teşkil ediyordu. Her nasılsa, şurası gerçektir ki; bu mahal, bu bölgenin bir kısmını teşkil ettiği halde, bütün bölgenin İsim-lendirilmesinde kullanılmıştır. Aynı durumda, diğer çeşitli memleket­lerdeki mahal isimlerinde de rastlanmaktadır. Sonraları, sadece Medine olarak anılan «Medînet'ün Nebi» bölgenin merkezine isabet eden bir yerdedir.

Mekkeli Kureyşîlerin Medine ahâlîsine karşı husûsî garazları yoktu. Onlar, sadece bir tek kişiye karşı kızgındılar. O da Medine'ye sığınmış olup kendi hemşehrileri olan Hz. Peygamberdi (s.a.). Şehrin dışından «Medînet'ün-Nebî» ye varmak için, bir çok bahçelerde mevcut sık ağaç kümelerini aşmak zarureti vardı. Bunun için binlerce kişilik bir or­dunun rahatça meydan muharebesi verebileceği hiçbir şey mevcûd de­ğildi. İkinci asır müellifi Samhûdî'nin (Vefâ'ül-Vefâ adlı eserinin Hen­dek bahsinde) îbn îshâk'tan naklettiğine nazaran «Medine dışarıya bir cihetten açıktı, diğer taraflar, bir düşmanın geçit bulamayacağı binalar, hurma korulukları gibi manialarla himaye edilmekteydi» demektedir.

M. Hamîdullah daha sonra Medine ve civarını şöyle tanıtıyor :

Medine havalisinin topoğrafik durumu tedlûk edilirse, görülür ki cenûb-i şarkîde Kubâ ve Avâlî mıntakasmda nüfus kesafeti hayli yük­sektir. Cenûb-i garbî ve cenûbda lav yapısında ve son derece arızalı te­pelerin birbirini kovaladığı arazî yer alır ki, gerek süvârî ve gerekse piyadelerin döğüşmesi için hiç de müsâid olmayan bir mmtıkadar. Şark­ta Küba'dan Uhud dağına kadar Yahûdî köyleri uzanmaktadır. Batı kesiminde, çok kesif bir tarzda kümelenmemekle beraber, bahçeler ve ağaçlıklar yer almaktadır. Arazî tam manâsıyla münblt olmayıp, şart­lar o günlerde bile çok iyi olamazdı. Bugünkü kalenin şimal tarafında tâm Şam kapısının garbında Benû Sâide kabilesinin toplantı odası bu­lunmaktadır ki; bu Benû Sâide kabilesinin burada yaşadığım gösterir. Şimâl-i garbîde Mecîdî kapısı hâricinde çok eski bahçeler vardır ki, Hz. Peygamber (s.a.) zamanına âit birçok hâtırayı nefsinde taşımaktadır. Şimale doğru bir düzine kadar kuyu burada yapılan bir umûmî has-tahane inşâatı sırasında, temel kazılırken keşfedilmiştir. Buradan biraz Şark istikâmetinde doğrulacak olursak, Sal' dağının tâm tepesinde Benû Haram kabilesinden zamanımıza kadar kalan mezarlıkları görü­rüz; bu da açıkça gösteriyor ki, bu kabile, bu istikâmette ikâmet et­mekteydi. Medine'nin tamamen garbinde Vadî el-Akîk'in nehir yatağı boyunca bilhassa şimal-i garbî tarafından ve aynı zamanda tarihî bir kuyu olan Bir'ü Ru'ma'nın altına düşen yerde ve Kıbleteyn Camiinin tâm cenubunda birçok bahçe ve bostanlar yer almaktadır. Bir'rû Ru'ma ve etrafındaki sulak arazî esâsında bir şahsa aitti. Sonradan, üçüncü halîfe olan Hz. Osman, Hz. Peygamber (s.a.) in ısrarlı talebi üzerine burayı satın almış ve gayet iyi bilindiği gibi, burayı umûmun istifâde­sine olmak üzere terketmiş, yani vakıf haline getirmişti.

Şimdi görüyoruz ki; şimal ciheti tâm bir açık ârâzî manzarasında-dır. Beyaz renkli, tuzlu bir arazî olan bu kısım bu gün bile her ne çe­şit olursa olsun, hiçbir zirâata elverişli değildir. Medine şehri, bu mm-takadan diğer kesimlere nazaran daha çok zarar görebilirdi.

Yukanda da zikrettiğimiz gibi, Medine'nin cenubu tepelik ve lav kütleleri ile kaplı idi; münakalât derin vadiler ve boğazlar vasıtasiyle yapılıyordu. Bu istikâmetten gelip Kubâ yakınından geçerek şehre giren yolun büyük kervanlar tarafından isti'mâl edildiği, kullanılma­sının arzettiği müşkülât dolayısıyla hiç rivayet edilmemiştir. Bazı kim­seler bu yolu ancak bazı kat'î ve âcil ihtiyaçlar vukuunda kullanmış­lardır. Gördüğümüz gibi, Hz. Peygamber (s.a.) de hicreti sırasında emniyet sâikasıyla bu yoldan geçmiştir, önce Küba'ya uğramış ve son­ra Medine'ye girmiştir. Fakat, büyük bir orduya âit atlar vesâir nakliye hayvanları için bu yol kullanılamazdı. Bundan başka Uhud harbi sıra­sında, mevsimin en sıcak günleri idrâk edilmekteydi. Aynı zamanda, sıcak sebebiyle kızgın hale gelen lav tabakaları, yolcular ve hayvanlar için sıkıntıyı büsbütün arttırıyordu. Halbuki, develer asla kayalık ara­zîden hoşlanmazlar. Lav tabakalarıyla kaplı ova Medine'yi üç cihetten, Şarktan, Cenûbdan ve Garbdan çevirmektedir. Sadece Şimal arazîsi, bu yapıda değildir. Emniyet mülâhazasiyle evler lavlı arazîde inşâ edil­miştir. Ve bu bölgelerde de hiçbir nebat yetiştirmek mümkün olmuyor­du. Bir ordu karargâh kuracağı yerde evvelâ mer'a arar; bu da arzet-tiğimiz kesimde mevcut değildi. Herhangi bir ordunun böyle bir İâvlık arazîden geçtiğini düşünsek bile, onu savaş alanı olarak seçeceği akla bile getirilemez. Şurası düşünülmelidir ki, Aribariye kapısı ve buraya cenûbdan ulaşan yol, nisbeten yeni bir yoldur, ancak üçyüz senelik bir mâzîye sahiptir. Eminiz ki, eski devirlerde cenûbdan gelen kervanlar Zu'1-Huleyfe'de tevakkuf ediyorlar ve sonra Vadîy'ül-Akîk'a girip Me­dine'yi sağda bırakarak şimale doğru çıkıyorlardı. Zağabe'nin iltisak noktasında dönüp Medine'ye iniyorlardı. Mezkûr vadide nehir yatağı­nın yumuşak kumlarla kaplı yüzü develerin sevdiği bir şeydir.

İşte, Mekke ordusunu zorlayan, arazînin tabiî mania ve arızaları bunlardan ibarettir. Mekke'liler, yirmi günlük hızlı ve devamlı bir yü­rüyüşten sonra, ölü denecek derecede yorgun bir halde gelmişlerdi. Ha­sımlarından emniyetçe uzak bir mesafede karargâh kurmuş ve gerek asker, gerekse hayvanlarının yorgunluklarım almaya çalışıyorlardı. Za-ğabe denen yerde hem su hem de bir mer*a vardır. -Mekke'liler zafer­den o kadar emindiler ki, dönüş yollarım emniyete almayı akıllarına bile getiremediler.

Muhammed Hamîdullah devamla şöyle diyor:

Evvelce de arzedildiği gibi, Uhud dağı Mekke'nin şimalinde olup doğu-batı istikametinde düz bir hat üzerinde 4 - 5 kilometre kadar bir mesafeye uzanmaktadır. Bu uzunluğun tâm ortasında şehrin karşısı­na isabet eden yerde yarım dâire şeklinde ve at nalı biçiminde tabiî bir girinti, içerleklik vardı. Binlerce kişiyi istiâb edecek kadar genişlikte­dir. Bu yerin daha içlerinde dar bir boğazla girilen daha içerlek küçük bir mahal vardı. Uhudun Cenubunda Vâdiy'ül-Kanât suyu akmakta­dır. Bu suyun da cenubunda Ayneyn tepesi yahut CebePür-Rumât (Ok­çular Tepesi) bulunmaktadır; bu tepe Uhud harbi sırasında Hz. Pey­gamber (s.a.) tarafından okçuların burada vazifelendirilmesi sebebiyle bu ismi almıştır. Vadiy'ül-Kanât'ın şimalinde geniş girintinin ilersinde iki su menbaı vardır ki, muhtemelen Ayneyn (iki kaynak) tepesi ismini bunlardan almışttır.

Kureyş ordusu, Zu'1-Huleyfe mevkiine gelince, müslüman casus­lar yürüyüş halindeki askerler arasına katıldılar ve ancak düşman Uhud'un Batısında Zağabe de durup karargâh kurdukları vakit dönüp Hz. Peygambere (s.a.) gördüklerini anlattılar (îstî'ab, Enes İbn Fu-dâla; Vâkidî'nin Meğâzî adlı eseri, vr. 49 b). Hz. Peygamber (s.a.) şah­sen şehri bizzat içinden müdâfaa etmeye, «onu sokaklarında çarpışa­rak korumaya» karâr vermişti. Bir celse akdedildi ve genç subayların velvele ve ısrarlı talepleri üzerine, kendi karârını değiştirerek şehirden çıkıp, muharebeyi açık arazîde kabul etmeye karâr verdi (îbn Hişâm, 558). Gönüllülerin, Uhud'un cenûb-i şarkîsinde «Şeyheyn» denilen çifte hisarlar önünde toplanmalarını emretti. Burada toplanan askerlerini her zaman olduğu gibi teftîş etti ve çok genç yaşta olanlar ile İşe yaramazlan ayırdı. (Taberi, I, 130) : Bu arada, önemli miktarda kadın gönüllülerin de mevcûd olduğunu görüyoruz. Buhârî'nin uzun uzadıya anlattığı gibi Hz. Peygamber'in (s.a.) en genç zevcesi Ümm'ül-Mü'mi-nin Hz. Âişe, gönüllü olarak çalışıp yaralılara hastabakıcılık etmiş, su­samış olanlara su taşımış ve çeşitli diğer hizmetlerde bulunmuştur. Züh-rî'nin naklettiğine göre Medîne'li müslümanlar Hz. Peygambere (s.a.) Yahûdî kabilelerini acaba şehrin müdâfaasında yardıma çağırıp ça­ğırmayacağını sorduklarında, Hz. Peygamber (s.a.) «Bu yardıma ka-tiyyen muhtaç değiliz.» diye cevap vermiştir. (Târih-i îbn Kesîr, IV, 14) Diğer rivayetlere göre, başlarında meşhur münafık İbn Ubeyy olduğu halde Benû Kaynuka kabilesine mensûb altıyüz kadar Yahûdî, Hz. Peygambere (s.a.) yardım etmek üzere geldiler, fakat Hz. Peygamber (s.a.) dedi ki: Biz onlara asla muhtaç değiliz, biz inanmayanları inan­mayanlara karşı yardımcı olarak kabul etmeyiz. (İbn Sa'd, II, 1, 27, 34; îbn Kesîr, IV, 22). Burada biraz tuhaflık vardır; çünkü Benû Kaynuka Yahûdî kabilesi daha evvelden şehirden tardedilmişlerdi; her neyse, bu mevzua ilerde tekrar temas edeceğiz. Yuvarlak bir hesâbla müslüman gönüllüler, bin kadar olmuşlardı. Sonradan mezkûr İbn Ubeyy'in te'-sîrinde kalarak üçyüz kadar münafık, harp sahasından son dakikada firar etmişler, bunun için de boş ve asılsız bir bahane ileri sürmüşlerdi. Görüldüğü gibi, geriye Hz. Peygamberin (s.a.) idaresinde yediyüz ka­dar erden müteşekkil bir kuvvet kalıyordu; İslâm ordusu, kendinden dört defa daha kuvvetli bir ordu ile çarpışmaya çıkmıştı. Bu yediyüz kadar askerden, sadece yüz kadarında zırhlı elbiseler vardı. Bir riva­yete nazaran, İslâm ordusunda yalnız iki at vardı, biri Hz. Peygambere (s.a.) ve diğeri Ebu Burde'ye aitti. (...)

Düşmana gelince; Kureyşliler topladıkları çeyrek milyon dirhemi tam yerinde ve isabetli olarak sarfedememişlerdi. Orduda «paralan pe­şin ödenmiş ücretli askerler» vardı ki, bunun iki bini sadece Ehâbİş'-lerden ve diğer bir kısım askerler de diğer bedevî kabilelerinden te'mîn edilmişti. Kureyşlilerin topladıkları muhâriblerin yekûnu cem'an üç-bini buluyordu; bunun yediyüzü zırhlı elbiseler takınmış ve ikiyüzü süvârî kuvveti idi. (İbn Hişâm, 561) Süvariler ikiye ayrılarak sağ ve sol' kanatlarda vazifelendirilmiş ve bu iki kuvvete de ayrı ayrı kumandan­lar ta'yîrı edilmişti; bunlar, Hâlid ve îkrime'dir.

Düşmanın muvasalat ettiği günün gecesi, Hz. Peygamber (s.a.) hâlâ şehirden çıkmamıştı. Şehir ve bilhassa Hz. Peygamberin (s.a.) evi bütün gece devriyelerle muhafaza ve emniyet altında bulunduruldu. O gün Şeyheynin çifte hisarları yanında içtimâ ve teftişten sonra Hz. Peygamber (s.a. ) geceyi açık arazîde, yani karargâhta geçirdi. Elli ka­dar muhafız askeri, başlarında Muhammed îbn Mesleme olduğu halde, bütün gece karargâh civarında devriye vazifesinde bulunarak mahalli emniyet altında bulundurdular, (İbn Kesir, IV, 27). Ertesi sabah Hz. Peygamber (s.a.) Uhud dağındaki mezkûr içerlekliğe yürüdü ve bura­da harp vaziyetine geçti, karargâhını bir boğazla girilen mezkûr ikinci içerleklikte kurdu. Harbi, geniş olan dış içerleklikte kabul etmeye ka­rar vermişti, hazırlık ve tavırlarını buna göre ayarladı. Elli muharipten müteşekkil bir okçu müfrezesini Ayneyn tepesinde vaziyet almak üze­re gönderdi; bunlar Zübeyrin reisliğinde küçük bir süvârî birliği ile teşrîk-i mesaî edecekler, beraberce, yani bu küçük bir süvârî birliği ve okçular, Uhud ile Ayneyn tepesi arasındaki geçidi bu suretle koruya­caklar, düşmanın buradan İslâm ordusunun arkasına sızmasına mâni' olacaklardı, (tbn Hişâm, 560),

İslâm ordusu düşmanın ilerlemekte olduğu Batı cihetine cephe vererek harp nizâmında dizilmişti. Okçular yerlerinde sadece düşmanın gerilere sarkmamasını değil, aynı zamanda şehre geçip girmemesini de te'mînât altında bulunduruyorlardı. Bu durum; bize Hz. Peygam­berin (s.a.) Ayneyn okçularına verdiği; «akbabalar müslümanlann ce-sedleri üzerine konsalar bile yeni ve kati bir emir almadıkça yerlerini terketmemeleri» emrindeki fevkalâde sertliği izah etmektedir:

Sonra Hz. Muhammed (s.a.) at üzerinde yaptığı son teftişi de bitir­dikten sonra, attan indi ve bizzat yürüyerek o küçük ordusunun sıra ve saflarını tanzim etti. Sağ ve sol kanadı tertîb ve tanzim etti. (İbn Sa'd, II/l, 27). Askerlerine zırhlı elbiselerini çift olarak giyinmelerini söyledi. (Taberî, I, 1393; îbn Hişâm, 576; Mişkât da Ebu Dâvûd (Cihâd bahsi 75); İbn Mâce (No: 2806) ve el-Bezzâz rivayet ederler.) Diğer bir rivayete göre; kendi zırhlı elbisesini Kâ'b İbn Mâlik'inki ile değiş­tirmiştir. (İstî'ab, No: 916); gayesi tebdîl-i kıyafet etmek ve harp es­nasında kendisini emniyete almaktı.

Kureyşîler de, bir gece hücumundan korkarak İkrime'nin reisli­ğinde bir muhafız kuvveti ile karargâhlarını bütün bir gece, devriyele­rin murakabesi altına aldılar. (îbn Kesîr, IV, 27). Savaş sabahı ana kuvvetleri ile ve İkrime'nin kumandasında süvârî kuvvetlerinin he­men hemen yarısı ile Hz. Peygambere (s.a.) doğru yürüyüşe kalktılar. Düşman ordusu kumandanı Ebu Süfyân idi. Kadınlar tanburinlerle onları harbe teşvik ediyorlar ve bu arada intikam türküleri söylüyor­lardı. Süvârî kuvvetlerinin diğer yansı Hâlid îbn Velîd kumandasında arkadan dolaşıp İslâm ordusunun gerilerine sarkmak üzere, harekete geçmişti. (...)

Küreydiler, bütün kuvvetleriyle Zagabe'deki karargâhlarından ha­reketle Uhud'a gelince, bugünkü batı tarafında bulunan şehîdüğin ya­kınında, müslüman ordusu İle karşılaştılar. Fakat, Hâlid'in kumanda­sındaki düşman süvârî kıtasının acaba Ayneyn tepesi doğusundan müs­lüman ordusu arkasına sarkması nasıl oldu? Acaba harp sahasına bir kilometre kalıncaya kadar gelip, sonra onlardan ayrılıp hemen çark ederek Ayneyn tepesinin öbür tarafına mı dolaştılar? Her ne ise, fakat bu kuvvetin burada gözükmesi, kuvvetlerinden bir kısmını tehlikeyi önlemek için buraya çevirmeye kadir olan müslümanlar için, bir şaş­kınlık vesilesi teşkil etmedi. Bazı kimseler Uhud dağının arkasından bir geçit olduğunu ve bunun doğruca, Hz. Peygamberin (s.a.) karar­gâhını kurduğu harp sahasının hemen bitişiğinde bir boğazla girilen iç mahfuz girintiye açıldığını ileri sürmüşlerdir. (...)

Harbin ilk safhası Kureyşlilerin ana kuvvetlerinin veya öncüle­rinin mağlûbiyeti ile sona erdi. Hâlid'in süvarileri ise, muhtelif hü­cumlar yaptılar ve her defasında da müslüman atlılar ve Ayneyndeki okçuların işbirliği ile muvaffakiyetle püskürtüldüler. Sonra, herkes ga-nâimden ne kapabilirse onu yağma ile meşgul olmaya başladı. (Taberî, I, 1401). Müslüman okçular vazifeli bulundukları yerleri boş bıraktık­ları zaman harp henüz sona ermemişti. Kumandanlarının evvelki sert ve kat'î ihtarlarına rağmen harbin sona erdiğini zannederek yağmaya başlamışlardı, okçuların kumnadanı yedi veya sekiz askerle birlikte mevkilerinde kalmışlardı ki, bu sırada Hâlid tekrar hücuma teşebbüs etti. Bu defa ise kolay bir zafer kazanarak harp sahasına, yani müslü­man ordusunun arkasına sarkmış oldu. (îbn Hişâm, 570)

Buradaki müslümanlar bu darbeyi beklemiyorlardı. Bu sefer düş­man atlılarının müthiş yüklenişlerine karşı koyabilmek için durup ge­ri döndüler. Bu sırada harp sahasından çekilmekte olan Kureyşliler, ana kuvveti artık ta'kîb edilmediklerini görerek, onlar da durdular ve yeniden tertîb ve nizâma girdiler. Müslümanlar iki taraftan da geri çekilmişlerdi; ne zaman ki, düşman okçularından biri «Hz. Peygam­beri (s.a.) vurup öldürdüğünü» haykırması (öyle anlaşılıyor ki, Hz. Peygamberin (s.a.) evvelce de söylediğimiz gibi zırhlı elbisesini baş-kasımnki ile değiş tokuş etmesi bu okçuyu yanıltmış olacak) ve bu ha­berin de ordu içinde yayılmasından sonra, müslüman askerler ümitsiz­liğe kapıldılar ve her bir istikâmette dağılıp kaçıştılar. (İbn Hişâm, 570)

Yetmiş müslüman, hayatını kaybetti; buna mukabil düşmandan' yirmiüç silâhlı öldürülmüştü ki, anlaşılan bunların çoğu, harbin ilk safhasında katledilmişlerdir. (îbn Hişâm, 610)

Burada, bazı küçük teferruatın kaydedilmesi gerekmektedir.

Hz. Peygamberin Medine'de içtimâ, teftiş gibi işlerle meşgul oh duğu son iki günde müstakbel harp sahası düşman keşif kıtaları istih­kâm ve ağır birlikleri tarafından mânialandırılmıştı. Ebu Âmir er-Râ-hib isimli Medîne'li bir papaz evvelden Mekke'ye hicret etmiş ve bura halkını müslümanlara karşı kıtale teşvik ve teşcî' işine iştirak etmişti. Şimdi de kendisiyle beraber gelen elli kadar arkadaşı ile birlikte Kureyş ordusu içinde yer almış, Uhud'a kadar gelmişti. Tarihî kaynak­larda şu ma'lûmât veriliyor ki, bu râhib harbin cereyan ettiği bu sa­hada birçok çukurlar açmış ve onları basan ile kamufle etmişti ki, işte harbin son safhasında bunlardan birine; Hz. Peygamber (s.a.) düş­müş bulunuyordu. (İbn Hişâm, 572)

Uhud harb sahası taşlık ve molozluktur. Harbin son safhasında, düşman, dağılan müslüman askerler üzerine bunları yağdırmağa baş­lamıştı. Bazılarının sırtlarından yaralanmalarına mukabil, Hz. Pey­gamber (s.a.) yüzünden isabet almış, gelen taş ön dişlerini incitmişti; giymiş olduğu zırhlı elbisenin demir halkaları derin surette yüzüne bat­mış ve buraya takılıp kalmıştı. Ashâbdan biri bunu görüp dişleri ile bunları çıkarmak isterken, kendi dişini kırdı, fakat bu halkaları da Hz. Peygamberin (s.a.) yüzüne batmış olduğu yerlerinden (kemikten) söküp çıkarmaya muvaffak olamamıştı. (İbn Hişâm, 571). Daha son­raları, Hz. Peygamber (s.a.) günlük ibâdeti için abdesti sargılar İçinde almakta bir müddet devam etmiştir. (Sarahsî'nin Şerh Siyer'ül-Kebîr, I, s. 89 veya Müneccid neşri, I, 127).

Hakîkaten îmân sahibi küçük bir muhafız birliği, Hz. Peygamberi (s.a.) sonuna kadar yalnız bırakmadı, onu muvaffakiyetle korudu. Bunlardan bir çoğu, bu asîl ve mukaddes vazife uğrunda hayatlarını feda ettiler. Bu muhafaza vazifesine bîr kadın da katılmış, onun yap­tığı bu hareket, Hz. Peygamberin (s.a.) medh ve senasına mazhar ol­muştur. (İbn Kesîr, IV, 34; îbn Hişâm, 873)

Hz. Peygamber, birkaç mü'minin yardımıyla düşman safındaki mezkûr Ebu Âmir tarafından kazılmış olan içine düştüğü çukurdan çık­maya muvaffak oldu ve Uhud dağında bir mağaraya doğru tırmandı, (îbn Hişâm, 572, 576). Bu mağara, Uhud dağının yarım dâire şeklin­deki boşluğunun doğu tarafına isabet etmektedir; bir insanın rahatça uzanabilmesine yetecek kadar büyüklükte ve düşman atış mesafesin­den uzakta bulunuyordu.

Müslümanların mukavemeti kırılır kırılmaz, düşman son derece sevinç ve neşeye kapıldı. Mekkelilerin kumandanı Ebu Süfyân'ın ka­rısı, Hz. Peygamberin (s.a.) amcalarından biri olan ve çarpışmada şe-hîd düşen Hz. Hamza'nm cesedini yardı ve ciğerini sökerek Bedr sava­şında Hz. Hamza ile teke tek döğüşüp, neticede mağlûb olarak ölen babasının intikam hislerini dindirmek için bunu parça parça yutmaya başladı. (İbn Hişâm, 581)

(...) Yavaş yavaş Hz. Peygamberin (s.a.) sağ ve salim olduğu ha­beri etrafa yayıldı ve müslümanlar tekrar O'nun etrafında toplanmaya başladılar. Bir kısım düşman mağaraya doğru tırmanmak isteyince, sayılan epey yüksek olan müslümanlar yukandan düşman üzerine taş­lar atmak suretiyle, şiddetle karşı koydular. Düşman da bu vaziyetten Hz. Peygamberin (s.a.) orada olduğuna dâir hiçbir şüphe uyanmamıştı. Daha fazla da ısrar etmeyerek çekilmişlerdi. Düşman ordusu kuman­danı Ebu Süfyân; anlaşılan ordusuna karargâha dönmek hususunda kat'î emirler verdikten sonra harp sahasında son bir defa daha dolaştı ve Hz. Peygamberin (s.a.) yaşadığına dâir bazı emareler tesbît etti. Harp sahasında durmadan meydân okuyarak bağırıyordu. Fakat, Hz. Peygamber (s.a.) cevâb vermemelerini arkadaşlarına emretti. Ancak, vaktâ ki, Ebu Süfyân, Hz. Peygamber (s.a.) hakkında hakâretâmiz söz­ler sarfetti, o sırada Hz. Peygamber (s.a.) tarafında olan Hz. Ömer or­taya çıktı ve aralarında tarihen meşhur olan şu söz düellosu cereyan etti: (İbn Hişâm, 582-583; İbn Sa'd, II/l, 33) Ebu Süfyân — «Hübelin» (sânı) yüce olsun,

— Bizim Hübelimiz var, sizin ise yok!

— Allah bizim (sevgili) dostumuz (Mevlâmız)dır. Sizin ise değil!

— Ey Ömer! Bana hakikati söyle! Muhammedi (s.a.) öldürdüğünü iddia eden Kamî'e'den çok, sana i'timâd ederim, bu iddiası doğru mu?

— Ey Allah'ın düşmanı! Hz. Peygamber (s.a.) ve Ebu Bekir hayat­tadır ve şimdi seni işitip dinlemektedirler.

— Uhud, Bedr'e mukabildir. (Onun intikamıdır.)

— Evet! Fakat bizim ölülerimiz (şehîdlerimiz) cennette sizinkiler İse cehennemdedirler.

Kureyşliler, artık tamamen karargâhlarına çekilmişlerdi. Kuman­danları bu söz kavgasından sonra, adamlarını çağırıp, müslümanların bu son mukavemet birliğine hücum etmeleri için emir vermedi veya veremedi ve dönüş için onları ta'kîb etti.

Hz. Peygamber (s.a.) onların bu şüpheli çekilişlerinden kuşkulan-mıştı. Onların müdâfaa tedbîrleri alınmamış olan Medine şehrini zap­tetmeye hazırlandıklarım zannediyordu. Yaralarına rağmen, hemen mümkün olduğu kadar en iyi işe yarar adamlarından bir avuç kuvvet tertîb ve teşkil etti; gayesi şehri müdâfaa idi. Müslüman istihbarat as­kerleri düşman karargâhı hakkında bazı haberler getirmişlerdi; bun­lara göre, Kureyşliler, develerine biniyorlar, atlar ise sırtları çıplak ola­rak bunların yanı başlarında yedekte bırakılıyordu. Hz. Peygamber dedi ki: «Bu halde, onlar memleketlerine dönmek üzere uzun yolculuk ni­yetinde olsalar gerek, bu tarz yola çıkış, yeni bir harbe girmemek niye­tinde olduklarını gösterir. (İbn Hişâm, 583)

Fakat, Hz. Peygamberin (s.a.) hâlâ gönlü rahat edememişti. Düş­manın pek yakında bu dönüşten vazgeçip tekrar Medine üzerine hü­cuma geçeceğini ve elde ettikleri muvaffakiyeti tamâma erdireceğini zannediyordu; haklıydı da. Hz. Peygamber (s.a.) düşmanın arkasından epey bir müddet yürüdü! Hattâ bazı ileri keşif kollan çıkardı. Bunlar­dan ikisi esîr edilmiş ve düşman tarafından şehîd edilmişlerdir. (İbn Sa'd, C. II/l, 35). Fakat bütün bu harekât, düşman üzerinde, Hz. Pey­gamberin (s.a.) ordusunu yeniden tertîb ve teşkil ettiği, hattâ Uhud'-da karşılaştıkları müslüman ordusundan daha kuvvetli bir ordu ile tek­rar karşılarına çıkmak istediği zehabını uyandırdı. Bu suretle, düşma­nın mukabil blöfü müslümanlar üzerinde hiçbir te'sîr icra etmemiş olu­yordu. Hz. Peygamber (s.a) Medine'den 16 kilometre mesafedeki Ham-râ'ül-Esed mıntıkasında Vadî el-Akîk üzerinde Zu'1-Huleyfe'nin solun­da otağ kurdu ve bütün bir gece askerlerine, beş bin kadar ateşi mü­temadiyen yakmalarını emretti. Birkaç gün sonra, artık düşmanın tek­rar dönmesine imkân olmadığı anlaşılınca Medine'ye dönüş için yürü­yüşe geçti.

180. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ peygamberine, «küfre koşanlar seni üzmesin» buyuru­yor. Rasûlullah (s.a.) insanların müslüman olmalarını çok arzu ettiği için kâfirlerin kendisine muhalefete, inada ve isyana koşmaları onu üzerdi. Bunun için Allah Teâlâ : Ey Peygamberim bu seni üzmesin. Şüphesiz onlar Allah'a zarar veremezler. Allah onlar hakkındaki hik­meti, dilemesi ve kudreti gereği onlara âhirette hiçbir nasîb vermemek istiyor. Onlar İçin büyük bir azâb vardır, buyuruyor.

Allah Teâlâ bundan kesinleşmiş bir haber olarak şöyle sözediyor:

îmân karşılığı küfrü satın alanlar, îmânla küfrü değiştirenler Al­lah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Ancak kendilerine zarar verirler. Onlar için elem verici bir azâb vardır.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Küfredenler kendilerine mühlet verişimizi sakın kendileri için ha^ yırlı sanmasınlar. Biz onlara sırf günâhları çoğalsın diye mühlet veri­yoruz. Onlar için alçaltıcı bir azâb vardır.

Allah Teâlâ'nın bu kavli, şu âyetleri gibidir:

«Kendilerine mal ve oğullar vermekle zannederler mi ki; iyilik­lerde onlar için acele davranmaktayız, hayır farkında değiller.» (Mü1-minûn, 55-56)

«Bu sözü yalanlayanları bana bırak! Biz onları kendilerinin bilme­yecekleri bir yönden derece derece azaba yaklaştıracağız.» (Kalem, 44)

«Artık onların mallan da, çocukları da seni imrendirmesin. Doğ­rusu Allah ancak bununla onlara dünya hayatında azâb etmeyi ve kâ­firler olarak canlarının çıkmasını ister.» (Tevbe, 55)

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

«Allah mü'minleri oldukları halde bırakacak değildir. Nihayet mur­darı temizden' ayıracaktır.»

Allah muhakkak ki mihneti bir sebeb kılacak, bununla dostları meydana çıkacak, düşmanları da rezîl olacaktır. Böylece sabreden mü'-min ve günahkâr' münafık bilinecek. Bu âyetle rnü'minlerm imtihan edildiği Uhud günü kastedilmektedir. Bu günde mü'minlerin sabrı, kuvveti, Allah ve Rasûlüne itaatleri meydana çıkmış, o sayede müna­fıkların örtüleri parçalanmış, onların muhalefetleri, cihâddan kaçma­ları, Allah ve Rasûlüne hainlikleri ortaya çıkmıştır. îşte bunun içindir ki Allah Teâlâ: «Allah mü'minleri; oldukları halde bırakacak değildir. Nihayet murdarı temizden ayıracaktır.» buyurmaktadır.

Mücâhid diyor ki: Allah Uhud gününde aralarını ayırmıştır. Yani mü'minle münafığı tefrik etmiştir.

Katâde diyor ki: Allah onlann arasını cihâd ve hicretle ayırmış, tefrik etmiştir.

Süddî diyor; kâfirler; eğer Muhammed (s.a.) doğru ise, bizden ki­min kâfir, kimin mü'min olduğunu bize haber versin bakalım, dediler. Allah Teâlâ da «Allah mü'minleri oldukları halde bırakacak değildir. Nihayet murdarı temizden; mü'mini kâfirden ayıracaktır..» âyetini indirdi.

Bunların hepsini İbn Cerîr rivayet etmektedir.

Allah Teâlâ sonra şöyle buyuruyor : «Allah size gaybı da bildirecek değildir.» Siz Allah'ın yaratıkları hakkındaki gaybını bilemezsiniz. Şa­yet Allah açıklayacak sebepler yaratmasaydı siz mü'minle münâfıkı birbirinden ayıramazdınız.

Sonra Allah şöyle buyuruyor: «Fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçer.» Allah'ın bu âyeti şu âyet gibidir:

«Görülmeyeni bilendir. Görünmezliklerini kimseye muttali' kılmaz. Ancak beğenip seçildiği bir peygamber bundan müstesnadır. Çünkü O, peygamber (ler) in önüne ve arkasına gözcüler koyar.» (Cinn, 26 - 27)

Sonra Allah şöyle buyuruyor: «Bunun için siz, Allah'a ve peygam­berlerine inanın.» Siz Allah ve Rasûlüne İtaat edin. Sizin için koyduk­larında ona tâbi olun. «İnanır ve sakınırsanız size çok büyük bir mü­kâfat vardır.»

Allah Teâlâ devamla şöyle buyuruyor : «Allah'ın fazl-u kereminden verdiği şeylerde cimrilik edenler; bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilakis bu, onlar için şerlidir.» Cimri; mal toplamasının kendisine fayda sağlayacağını zannetmesin. Bilakis bu, hem dinine, hem de dünyasına zararlıdır.

Sonra Allah Teâlâ o cimri kişinin topladığı malın kıyamet günün­deki durumunu haber Vererek: «Cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır.» buyuruyor.

Buhârî diyor: Bize Abdullah îbn Mtinîr... Ebu Hüreyreden nak­letti ki o, şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) buyurdular: Kime Allah mal verir de zekâtını vermezse kıyamet günü o mal iki gözlü başı açık bir yılan şeklinde onun karşısına getirilir. Yılan kendisini boğar ve avurt­larına alarak : Ben senin malınım, ben senin hazînenim, der. Sonra Al­lah Rasûlü: «Allah'ın fazl ve kereminden verdiği şeylerde cimrilik edenler bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilakis bu, onlar için şerlidir...» âyetini okudu.

Hadîsi bu şekliyle sadece Buhârî rivayet etmiştir. Başka bir şekilde Müslim de rivayet eder. Hadîs İbn Hibbân tarafından da Sahîh'inde ri­vayet edilmiştir.

îmâm Ahmed diyor: Bize İbn el-Müsennâ... İbn Ömer'den, o da Rasûlullah (s.a.) dan nakletti ki o, şöyle buyurdu: Malının zekâtını vermeyen kimseye, Allah Teâlâ kıyamet gününde bu malım güçlü, kuv­vetli iki gözlü bir yılan olarak karşısına çıkarır. Sonra yılan ona yapı­şarak boğar ve : Ben senin hazînenim, ben senin hazînenim, der.

Hadîsi Neseî de rivayet edip şöyle der : Abdülazîz'in İbn Ömer'e dayanan rivayeti, Abdurrahmân'ın Ebu Hüreyre'ye dayanan rivayetin­den daha sağlamdır.

Ben de derim ki: İkisinin arasında aykırılık yoktur. Herhalde Ab­dullah îbn Dinar da hadîsi iki şekliyle birden kaydetmiştir.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh de hadîsi başka bir şekilde ve Ebu Hüreyre'ye dayanan bir isnâdla rivayet etmiştir.

îmâm Ahmed diyor: Bize Süfyân... Abdullah'dan, o da Rasûlul­lah (s.a.) dan nakletti ki o şöyle buyurdu : Malının zekâtını vermeyen hiç bir kul yoktur ki, o mal, kendisi için güçlü kuvvetli bir yılan yapıl­masın. Yılan peşinden gelir. O kişi de kaçar. Yılan arkasından gelerek : Ben senin hazînenim, der. Sonra Abdullah bu mânâdaki «Cimrilik et­tikleri şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır.» âyetini okudu.

Tirmizî, Neseî ve İbn Mâce de bunu Süfyân İbn Uyeyne hadîsin­den... Abdulalh İbn Mes'ûd'a varan bir senedle rivayet ederler. Sonra Tirmizî; hadîs hasendir, sahihtir, der. Hadîsi Hâkim de Müstedrek'inde İbn Mes'ûd'a varan bir senedle rivayet etmiştir. İbn Cerîr de hadîsi îbn Mes'ûd'dan mevkuf olarak başka bir şekilde rivayet eder.

Hafız Ebu Ya'lâ diyor: Bize Ümeyye îbn Bistâm'm... Sevbân'dan, onun da Rasûlullah (s.a.) dan naklettiğine göre, efendimiz şöyle buyurdu: Kim kendisinden sonraya bir hazîne bırakırsa, kıyamet günü o hazîne iki göziü güçlü kuvvetli bir yılan olarak karşısına çıkarılacak. Yılan onun peşine düşer. Adam şöyle der: Sen kimsin yazıklar olsun sana. Yılan şöyle der: Ben, kendinden sonraya bıraktığın hazinenim. Yılan peşinden gelmeye devam eder ve elini ağzına alarak yer, sonra cesedini yer ve diğer taraflarım da yer. Bu hadîsin isnadı ceyyid ve kavî olmakla birlikte, başkaları tahrîc etmemişlerdir. Bunu Taberânî de Cerîr îbn Abdullah el-Becelî'den rivayet etmiştir. Aynı şekilde İbn Cerîr ve tbn Merdûyeh de Behz îbn Hakîm hadîsinden rivayet ettiler ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Bir adam efendisine gelir ve ya­nında bulunan malının fazlasından ister de, o da vermezse; kıyamet günü o vermeyen adam için, vermediği fazlalığı ağzında dolandıran bir yılan çağrılır. Hadîs'in lafzı İbn Cerîr'e aittir.

İbn Cerîr diyor : Bize îbn el-Müsennâ... Ebu Kezea'dan, o da biri­sinden, o da Rasûlullah (s.a.) dan nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) birisi akrabasına varır da; Allah'ın kendisine vermiş olduğu malın fazlasın­dan ister ve o da cimrilik yapıp vermezse, kıyamet günü cehennemden dilini ağzında dolaştıran bir yılan çıkarılır ve yılan kendisini boğar, buyurdular.

İbn Cerîr hadîsi başka bir tarîktan ve Ebu Mâlik el-Abdî'den mev­kuf olarak; başka bir şekliyle de Ebu Kezea'dan mürsel olarak rivayet etmiştir.

Avfî, İbn Abbâs'dan rivayetle der ki: Bu âyet yanlarında bulunan semavî kitapları beyân etmemek suretiyle cimrilikte bulunan ehl-i ki-tâb hakkında nazil olmuştur.

Bunu îbn Cerîr rivayet eder. Fakat sahîh olan, daha önce rivayet ettiğimizdir. Bu da her ne kadar âyetin mânâsına giriyorsa da, diğe­rinin âyetin mânâsına girmesi daha evlâdır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Göklerin ve yerin mîrâsı Allah'ındır.» Allah'ın sizi, üzerine halîfe kıldığı şeylerden infâk ediniz, harcayınız. Muhakkak ki bütün işlerin dönüp varacağı yer Allah'tır. O halde Al­lah'a döneceğiniz günde size fayda sağlamak üzere mallarınızdan har­cayınız. Allah, işlediğiniz şeylerdeki niyetlerinizden ve kalblerinizdekin-den haberdârdır.

Bu konuda Kâdî Beydâvî de şöyle der : Bu âyet gösteriyor ki; insan duyularla kavranan şu iskeletin dışında bir varlıktır. O kendiliğinden idrak edici olan bir cevherdir. Bedenin harab olmasıyla yokolmaz. în-sanın idrâki, elem ve zevkleri bedene bağlı değildir. Nitekim Allah Teâlâ'nın Firavun hanedanı hakkında söylemiş olduğu «ateşe sunulurlar» kavli bunu destekler. Yine Abdullah İbn Abbâs (r.a.) dan nakledilen; şehîd ruhlarının bir kuş kafesi içinde olduğunu belirten hadîs-i şerif de bunu te'yîd eder... Bunu inkâr eden ve ruhun bir rüzgâr ve arazdan ibaret olduğunu söyleyenler ise; şehîdlerin kıyamet günü diri olacak­larını belirtmişlerdir. Burada şu anda diridirler diye nitelendirilmele­rinin sebebi; bunun kesinkes gerçekleşmesinin yakın olmasından dola­yıdır. Yalnızca şehîdler, hâtıraları ile veya inanç yoluyla diridirler. Bu ayette cihâda ve şehîd olmaya teşvik vardır. Keza itaatin arttırılma­sına kendilerinin eriştikleri nimetin benzerine kardeşlerinin erişmesi için temenni edenlere öğüt vardır. Ayrıca mü'minlere kurtuluş müjdesi vardır.

184. Âyetin Tefsiri

Saîd İbn Cübeyr diyor ki; îbn Abbâs şöyle dedi: «Kimdir o ki Al­lah'a güzel bir borç versin de Allah, onu kat kat fazlasıyla ödesin.» (Bakara, 245) âyeti nazil olunca, yahûdîler; Ey Muhammed, Rabbın fakır düştü de kullarından borç mu istiyor? dediler. Allah Teâlâ da: «Gerçekten Allah fakirdir bizler zenginiz, diyenlerin lafını Allah işit-miştir...» âyetini inzal buyurdu.

Hadîsi İbn Merdûyeh ve îbn Ebu Hatim rivayet etmişlerdir.

Muhammed İbn îshâk diyor: Bize Muhammed tbn Ebu Muham-med'in... İbn Abbâs'dan naklettiğine göre o, şöyle dedi: Ebubekir es-Sıddîk (r.a.) Beytü'l-Midrâs'a girdi ve orada yahûdî âlim ve haham­larından Finhâs isimli bir adamın etrafına toplanmış yahûdileri gör­dü. Finhâs'ın yanında bir adam daha vardı ki, onun da adı Eşya idi. Ebubekir: Yazık sana ey Finhâs, Allah'tan kork ve müslüman ol. Val­lahi sen de bilirsin ki Muhammed Allah'ın Rasûlüdür ve size Allah katından hakkı getirmiştir, onu yanınızda bulunan Tevrat ve İncil'de yazılı olarak bulmaktasınız, dedi.

Finhâs: Vallahi ey Ebubekir, biz Allah'a muhtaç değiliz, ama o bize muhtaçtır. Ama onun bize yalvardığı gibi biz ona yalvarmıyoruz. Biz ondan müstağniyiz. Eğer o, bizden zengin olsaydı dostunuzun zan­nettiği gibi bizden borç istemezdi. O size faizi yasaklıyor ama bize ve­riyor. Şayet zengin olsaydı bize faizi vermezdi, dedi.

Ebubekir öfkelendi, şiddetli bir şekilde Finhâs'ın yüzüne vurdu ve şöyle dedi: Nefsim yed-İ kudretinde olan (Allah'a) yemîn ederim ki, eğer aramızda anlaşma olamasaydı boynunu vururdum ey Allah'ın düşmanı. Eğer doğru iseniz gücünüz yettiğince bizi yalanlayın, baka­lım.

Finhâs Rasûlullah (s.a.) a giderek; arkadaşın bana ne yaptı gör­dün mü? dedi. Rasûlullah (s.a.) Ebubekir'e sordu; bunu yapmana se­bep nedir? Ebubekir şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, bu Allah düşmanı büyük bir söz etti; zannediyor ki, Allah fakirdir ve onlar Allah'tan zen­gindirler. Böyle deyince söylediğinden dolayı Allah için öfkelendim ve yüzüne vurdum. Finhâs bunu inkâr ederek; böyle söylemedim, dedi ve Allah da Finhâs'ı red, Ebubekir'i de tasdik makamında olmak üzre: «Gerçekten Allah fakirdir bizler zenginiz, diyenlerin lafını Allah işit-mişti...» âyetini indirdi.

Hadîsi tbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ'nın : «Dediklerini yazacağız...» sözü bir tehdîdtir onun içindir ki: «Haksız yere peygamberlerini öldürdüklerini...» kavli ile birlikte getirmiştir. Bunun anlamı şudur: Onların Allah hakkındaki sözleri budur. Allah'ın peygamberlerine yaptıkları da budur. Allah bun­lara karşı onları, en kötü ceza İle cezalandıracaktır. Bunun için buyu­rur ki: «Ve : tadın o yangın azabını, diyeceğiz. Bu, yaptığınızın karşı­lığıdır. Allah kullarına asla zulmedici değildir.» Bu sözler onları azarla­ma, tahkir ve küçültme maksadıyla söylenecektir.

Allah Teâlâ devamla buyuruyor ki: «Doğrusu ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiç bir peygambere inanmamanız için Allah bize and verdi diyenlere...»

Allah Teâlâ, ümmetinden birisi tasaddukta bulunup ta sadakası­nın kabulüne dâir gökten bir ateşin inerek sadakasını yemesi mucize­sini gösterinceye kadar, hiç bir peygambere inanmamalarına dâir Al­lah'ın kendilerine and verdiğini zannedenlere red makamında olmak üzere böyle buyurmuştur.

Bunu İbn Abbâs, Hasan ve başkaları zikretmektedirler.

Allah Teâlâ devamla buyuruyor: Benden önce nice peygamberler size apaçık delillerle, hüccet ve burhanlarla ve dediğiniz şeylerle, kabul edilen kurbanları yiyen bir ateşle geldi. Doğru söylüyorsanız, hakka tâbi olup peygamberlere boyun eğiyorsanız, niçin onları yalanlama, mu­halefet ve inâdlaşma ile karşılayıp onları öldürdünüz? de.

Allah Teâlâ sonra da peygamberi (s.a.) teselli ederek şöyle buyu­ruyor : «Seni yalanladılarsa, senden önce açık mucizeler, sahîfeler ve nurlu kitabı getirenler de yalanlanmıştı.» Ey Rasûlüm, onların seni ya­lanlaması seni üzmesin. Senin için senden önceki peygamberlerin ta'-kîb ettikleri bir yol, âdet vardır, onlar da kesin burhanlar ve hüccetler­den ibaret apaçık deliller, gökten almış oldukları kitaplar, Rasûllere indirilen sahîfeler, apaçık ve nurlu kitâb getirmiş olmalarına rağmen yalanlanmalardı.

186. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ;

«Yeryüzünde bulunan her şey fânidir. Ancak azamet ve ikram sa­hibi Rabbının zâtı bakî kalacak.» (Rahman, 26-27) âyetinde olduğu gibi, bütün yaratıkları içine alacak şekilde haber vererek; «Her canlı Ölümü tadacaktır» buyuruyor. Diri olup ölmeyecek olan yegâne Allah'­tır. İnsanlar ve cinler ölecektir. Melekler ve Arş'ı taşıyanlar da (Hame-let'ül-Arş) da böyledir. Devamlılık ve beka ile Vâhid, Ehad, Kahhâr olan yegâne O'dur ilk olduğu gibi son da O, olacaktır.

Bu âyette bütün insanlara bir ta'ziye ve teselli vardır: Yeryüzün­de hiç kimse kalmayıp ölecektir. Süre bitip de Allah'ın, Âdem'in sul­bünden varlığını takdir buyurduğu nutfe ve toprak bitince Allah kıya­meti koparacak, yaratıkları âmelleriyle cezalandıracak; büyük olsun küçük olsun, az olsun çok olsun, hiç kimseye zerre miktarınca dahi zul­metmeyecek. Bunun için şöyle buyuruyor: «Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir.»

îbn Ebu Hatim diyor: Bize babam... Ali İbn Ebu Tâlib'den nak­letti ki, o, şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) vefat edip te ta'ziye için gelin­diğinde, onlara birisi geldi. Geldiğini hissediyor, fakat kendisini görmü­yorlardı. Şöyle konuştu : Selâm size ey ehl el-Beyt, Allah'ın rahmeti ve bereketleri size olsun. Her canlı ölümü tadacaktır, kıyamet günü ecir­leriniz size eksiksiz verilecektir. Muhakkak ki Allah, katında her mu-sîbete sabır, her yok olana (helak olana) bir halef, her kaçana bir te­lâfi vardır. Ancak Allah'a güvenin ve O'na dönün. Gerçek musibete uğ­rayan; sevâbtan mahrum kalandır. Selâm size, Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun. Cafer İbn Muhammed diyor ki: Babam bana Ali İbn Ebu Tâlib'in şöyle dediğini haber verdi: Biliyor musunuz bu kimdir? Bu hızır (s.a.) dır.

Allah Teâlâ buyuruyor: «O vakit kim ateşten uzaklaştırılır, cen­nete sokulursa artık o, kurtulmuştur.»

îbn Ebu Hatim diyor: Bize babam... Ebu Hüreyre (r.a.) den riva­yet etti ki, o şöyle dedi: Rasûlulah (s.a.) buyurdular: Cennetteki bir kamçı yeri dünyadan ve dünyada olan şeylerden daha hayırlıdır. Diler­seniz «O vakit kim ateşten uzaklaştırılır, cennete sokulursa artık o, kurtulmuştur» âyetini okuyun.

Hadîs, Buhârî ve Müslim'de buradaki fazlalık olmaksızın başka bir şekliyle mevcuttur. Keza bu ziyâdesi olmaksızın hadîsi Ebu Hatim, İbn Hibbân sahîh'İerinde, Hâkim Müstedrek'inde Muhammed İbn Amr ta­nkıyla rivayet etmişlerdir.

Hadîsi İbn Merdûyeh de başka bir şekilde rivayet eder ki; Muham­med İbn Ahmed İbn İbrahim... Sehl İbn Sa'd'm şöyle dediğini rivayet etti. Rasûlullah (s.a.) buyurdular ki: Sizin cennetteki bir kamçı yeriniz, dünyadan ve dünyadakilerden hayırlıdır. Râvî şöyle der: Rasûlullah (s.a.) «O vakit kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, kurtulmuştur.» âyetini okudular.

Şimdi göreceğimiz İmâm Ahmed'in Vekî' kanalıyla... Abdullah İbn Amr İbn el-Âs'dan rivayet ettiği hadîs daha önce; «Ve herhalde müslü-man olarak can verin.» (Âl-i İmrân, 102) âyetinde geçmişti. Buna göre; Rasûlullah (s.a.) buyurdular: Kim cehennemden uzaklaştırılmak ve cennete girmek isterse, ölüm kendisini yakaladığında Allah'a ve âhiret gününe îmân eder halde olsun. İnsanlara, kendisine yapılmasını iste­diği şekilde muamele etsin.

«Zaten dünya hayatı aldatıcı geçimlikten başka bir şey değildir.» âyeti ise; «Fakat siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki âhiret daha hayırlı ve daha bakîdir.» (A'lâ, 16 -17) «Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının bir geçimliği ve süsüdür. Allah katında olan ise daha hayırlı ve daha devamlıdır.» (Kasas, 60) âyetlerinde olduğu gibi, dünyanın değerini küçültmek, durumunu tahkir etmek içindir. Dünya değersizdir, fânidir, geçicidir, azdır ve yok olucudur.

Bir hadîs-i şerifte şöyle denir: Allah'a andolsun ki âhirete göre, dünyanın durumu, birinizin denize parmağını daldırması gibidir. Bak­sın bakalım, parmağı ona denizden ne getiriyor?

Katâde «Zaten dünya hayatı aldatıcı geçimlikten başka bir şey değildir.» âyeti hakkında şöyle der: O bir geçimliktir, terk edilecek bir geçimliktir. Kendisinden başka ilâh olmayan Allrvh'a yemîn ederim ki, sahiplerini terkedeyazdı (mutlaka terkedecektir). O halde bu geçim­likten gücünüz yettiğince Allah'a itaat için yararlanınız. Kuvvet ancak Allah'ındır.

«Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda deneneceksiniz.» âyeti, Allah Teâlâ'nın; «Andolsun ki sizi; biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden yana eksiklikle imtihan ede­ceğiz, sabredenleri müjdele. Ki, onlara bir musibet geldiği zaman : Biz Allah içiniz ve yine O'na döneceğiz, derler » (Bakara, 155 -156) âyeti gibidir.

Her mü'min mutlaka, nefsi, çocuğu ve ailesi ile denenecektir. Mü'-min dininin kuvveti ile de denenecektir; şayet dininde kuvvetli ise im­tihanı artırılacaktır.

«Sizden önce kendilerine kitâb verilenlerden ve Allah'a §irk koşan­lardan birçok incitici şeyler işiteceksiniz.»

Allah TeâJâ; mü'minlerin Bedir harbinden önce, Medine'ye geldik­lerinde, ehl-i kitâb ve müşriklerden görmüş oldukları eziyetlere karşı onları teselli için böyle buyurmaktadır. Allah Teâlâ, Allah kendilerini genişliğe çıkarıncaya kadar onlara sabrı, müsamahayı ve affetmeyi emrederek: «Eğer sabreder ve sakınırsanız işte bu, azme değer işler­dendir.» buyurmaktadır.

îbn Ebu Hatim diyor: Bize babam... Üsâme îbn Zeyd'den haber verip şöyle dedi: Rasûluliah (s.a.) ve ashabı Allah'ın kendilerine em­rettiği Ü2ere müşrikleri ve ehl-i kitâb'ı bağışlar, eziyetlere sabrederler-di.' Allah Teâlâ : «Sizden önce kendilerine kitâb verilenlerden ve Al­lah'a şirk koşanlardan birçok incitici şeyler işiteceksiniz.» buyurdu. Râvî der ki; Rasûluliah (s.a.) kendisine bu konuda izin verilinceye kadar Allah'ın emrettiği gibi bağışlayıcı idi.

Hadîsi Îbn Ebu Hatim bu şekilde, muhtasar olarak rivayet etmiştir.

Buhârî ise bu âyetin tefsirinde hadîs-i şerifi uzun bir şekilde şöyle zikretmektedir: Bize Ebu'l-Yemmân... Usâme îbn Zeyd'den naklede­rek haber verdi ki, Rasûluliah (s.a.) Bedir harbinden önce Sa'd İbn Ubâde'yi, Haris İbn el-Hazrec kabilesi içinde ziyarete gitmek üzere, bir merkebe bindi. Üzerinde fedek kadifesinden bir elbise vardı. Zeyd oğlu Üsâme'yi arkasına aldı. Üsâme diyor: Abdullah îbn Übeyy müslüman olmadan önce idi. Mecliste müslümanlar müşrikler, puta tapanlar, yahûdîler vardı. Abdullah İbn Revâha da o mecliste bu­lunuyordu. Hayvanın çıkardığı toz meclisi kapayınca Abdullah İbn Übeyy burnunu elbisesiyle örterek; bizi tozutma dedi. Rasûluliah (s.a.) selâm verdi, sonra durdu, indi ve onları Allah'a çağırdı. Onlara Kur'an okudu, Abdullah İbn Übeyy; ey adam, söylediğin şey güzel değildir; eğer doğru ise bize meclisimizde onunla eziyet etme. Binitine dön, onu sana gelene anlat, dedi. Abdullah İbn Revâha : Evet ey Allah'ın Rasûlü, meclisimizde bizi onunla (başbaşa) bırak. Biz öylesini seviyoruz, dedi. Müslümanlar, müşrikler ve yahûdîler birbirlerine ağır konuşmaya baş­ladılar, o kadar ki neredeyse birbirlerinin üzerine atılacaklardı. Rasû­luliah (s.a.) onları yatıştırmaya çalışıyordu, nihayet sustular. Sonra Rasûluliah (s.a.) binitine bindi, yürüdü ve Sa'd İbn Ubâde'nin yanına girdi. Rasûluliah (s.a.) Sa'd İbn Ubâde'ye; ey Sa'd Ebu Hubâb'm —Ab­dullah İbn Übeyy'i kasdediyor— şöyle şöyle dediğini duymadın mı, buyurdular. Sa*d; ey Allah'ın Rasûlü onu bağışla. Sana kitabı indiren Allah'a yemîn olsun ki, Allah sana hakkı gönderdi, bu şehrin halkı da onu başkan yapmak üzere anlaştı. Allah Teâlâ sana verdiği hak ile bunu kabul etmediğinde o bununla boğulacaktır. İşte sana yaptığını gördü­ğün şey budur, dedi.

Rasûlullah (s.a.) da onu bağışladı. Rasûlullah (s.a.) ve ashabı Al­lah'ın kendilerine emrettiği gibi müşrikleri ve ehl-i kitâb'ı bağışlarlar ve kendilerine yapılan eziyete sabrederlerdi. Allah Teâlâ da: «Sizden önce kendilerine kitâb verilenlerden ve Allah'a şirk koşanlardan birçok incitici şeyler işiteceksiniz...» buyurdu. Allah Teâlâ başka bir âyet-i ke-rîme'de de şöyle buyurur : «Kitâb ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra; içlerindeki çekememezlikten Ötürü, sizi îmândan sonra küfre döndürmek isterler. Allah'ın açıklayıcı emri gelene kadar onları affedin, geçin.» (Bakara, 109)

Rasûlullah (s.a.) Allah'ın emrettiği şekilde, kendisine onlarla mu­harebeye izin verilinceye kadar bağışlardı. Rasûlullah (s.a.) Bedir'de harbedince Allah, Kureyş kâfirlerinin büyüklerini öldürdü. Bunun üze­rine Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl ve yanındaki müşrikler; bu ilerle­yen bir iştir, diyerek Rasûlullah'a geldiler ve İslâm üzere o'na itaat ede­rek müslüman oldular.

Kim hak üzere olur, ya da İyilikle emreder veya kötülükten men ederse mutlaka ona eziyet edilir. O kimsenin, Allah için sabır, Allah'­tan yardım dileme ve Allah'a dönmekten başka çâresi yoktur.

189. Âyetin Tefsiri

Bu ifâde; ehl-i kitâb'ı azarlama ve tehdîddir. O ehl-i kitâb ki, Al­lah Teâlâ peygamberlerinin dilinden Muhammed (s.a.) e îmân edeçeklerine, insanlar arasında O'nun adını anıp yücelteceklerine ve pey­gamber olarak Allah Teâlâ kendisini gönderdiğinde o'na uyacaklarına dâir söz almıştı. Onlar ise, bunu gizlediler, basit dünyevî bir haz, alçak ve boş bir karşılık ile O'nun dünya ve âhirette va'detmiş olduğu hayra karşı çıktılar. Verdikleri söz ve bîat ne kötü oldu.

Bu âyette aynı zamanda bilginler uyarılmakta ve ehl-i kitâb'm gittiği yoldan giderek, onların başlarına gelen âkibetin kendi başlarına gelmesinden ve bu sebeble insanların onların yoluna girmesinden sa-kındırılmaktadır. Âlimlere düşen, sahib oldukları, faydalı ve sâlih amel­lere ileten ilmi; etraflarında bulunanlara bolca vermeleri ve bilgilerini saklamamalarıdır.

Müteaddit tarîklerden rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûlul-lah (s.a.) .

Kim kendisine bildiği (konuda) bir bilgi sorular da onu gizlerse; kıyamet günü ateşten bir gem ile gemlenir, buyurmuşlardır.

«Ettikleri ile sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenlerin azâbtan kurtarılacaklarını sanma.» âyet-i kerîme'si ile, kendisinde bu­lunmayan şeyleri fazlasıyla varmış.gibi göstermeye çalışan riyakârlar kastedilmektedir. Nitekim Buhârî ve Müslim'de rivayet edilen bir ha­dîs-i şerifte Rasûlullah (s.a.) :

«Kim kendini çok (zengin) göstermek gayesiyle yalan iddiada bu­lunursa, Allah Teâlâ ancak onun azlığım fazlalaştırır.» buyurmuşlar­dır.

Sahîh bir hadîs-i şerifte de şöyle buyurulur: Kendisine verilme­yen bir şey ile tok ve zengin görünen kişi yalanın iki elbisesini giyen kişidir (hem etrafındakilere hem de Allah'a karşı yalan söylemiştir.)

İmâm Ahmed diyor ki: Bize Haccâc... Humeyd îbn Abdurrahmân îbn Avfdan rivayet etti ki; Mervân kapıcısı Râfî'e; ey Râfi' îbn Ab-bâs'a git ve sor; bizden yaptığı ile sevinen ve yapmadığı şeyle övülmeyi isteyen her bir kişi azaba dûçâr olacak ise, bu demektir ki hepimiz azâblandınlacağız. öyle mi?

îbn Abbâs; bundan size ne? Bu âyet ehl-i kitâb hakkında nazil olmuştur, diyerek «Hani Allah kendilerine kitâb verilenlerden... satın aldıkları şey ne kötüdür.» âyetini, sonra da: «Ettikleri ile sevinen ve yapmadıktan şeylerle Övülmeyi sevenlerin azâbtan kurtarılacaklarını sanma.» âyet-i kerîme'sini okudu.

İbn Abbâs dedi ki: Rasûlullah (s.a.) onlara bir şey sordu da; on­lar Rasûlullah (s.a.) in sorduğunu gizleyerek, onun dışında bir şeyi haber verdiler ve çıktılar. Sonra da Hz. Peygamberin sorduğunu haber verdiklerine inandırdıklarını sandılar. Bununla övünmek istediler ve Rasûlullah (s.a.) m sorduğunu gizlediklerinden dolayı da sevindiler.

Bu hadîsin bir benzerini Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Neseî tefsir­lerinde, İbn Ebu Hatim, İbn Cerîr, îbn Merdûyeh ve Hâkim müsted-rek'inde rivayet etmişlerdir.

Buhârî der ki: Bize Saîd İbn Ebu Meryem... Ebu Saîd el-Hudrî'-den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) m zamanında Rasûlullah (s.a.) harbe çıktığında münafıklardan bir kısmı geride kalır ve Rasûlullah (s.a.) a muhalefet ederek oturup kalmalanyla sevinirlerdi. Rasûlullah (s.a.) harpten döndüğünde, o'na özür beyân ederek yemîn ederler ve yapmadıkları şeylerle övülmek isterlerdi. Bunun üzerine; «Ettikleri ile sevinen ve yapmadıkları şeylerle Övülmeyi sevenlerin azâbdan kurta­rılacaklarını sanma.» âyet-i kerîme'si indirildi.

îbn Merdûyeh tefsîrinde Leys İbn Sa'd tarîki ile Zeyd İbn Eşlem' den rivayet eder ki; o şöyle demiştir : Ebu Saîd, şöyle cevab verdi: Bu, o sebepten değildir; münafıklardan bir kısmı Rasûlullah (s.a.) bir seriyye gönderdiğinde (harp için bir grubu gönderdiğinde) geride ka­lırlardı. Giden grubun başına bir felâket geldiğinde geride kalmaları ile sevinirler; Allah'tan bir zafer ve fetih müyesser olunca da yaptık­larından razı olduklarına yemîn ederek mü'minlerin kazandıkları za­fer ve fethe sevinmeleri İle övünürlerdi.

Mervân: Bu nerede, o nerede? deyince, Ebu Saîd: Bu, bunu bili­yor, dedi. Mervân: Öyle mi ey Zeyd? diye sorunca, o: Evet, Ebu Saîd doğru söyledi, diye cevâb verdi. Sonra Ebu Saîd Râfî' İbn Hadîc'i kaste­derek : Bu da bunu biliyor. Fakat sana haber verirse zekâttaki devele­rini geri alacağından korkar, dedi. Mervân'ın yanından çıktıklarında Zeyd Ebu Saîd el-Hudrî'ye: Senin İçin yaptığım bu şehâdetten dolayı beni övmeyecek misin? dedi. Ebu Saîd: Doğru şehâdette bulundun, derken Zeyd'de, doğru şâhidlik yaptığından dolayı beni övmeyecek-misin? diye sordu.

İbn Merdûyeh... Sabit İbn Kays el-Ansârî'den rivayet etti ki;- o şöyle demiştir: Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'a yemîn ederim ki helak olmaktan korkarım. Rasûlullah (s.a.) : Niçin? diye sorunca, o şöyle cevâb verdi: Allah kişiyi yapmadığı ile övülmeyi sevmekten men'etti. Ben, kendime bakıyorum ve görüyorum ki övülmeyi seviyorum. Allah ise kibri ve kendini beğenmeyi yasakladı. Ben güzelliği seviyorum. Al­lah Teâlâ sesimizi senin sesinden daha fazla yükseltmemizi yasakladı. Benim ise sesim yüksektir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Övülmüş olarak yaşamak, şe-hîd olarak öldürülmek ve cennete girmeye razı olmazmısın? Sabit tbn

Kays buna cevaben: Evet ey Allah'ın Rasûlü, dedi ve o, övülmüş ola­rak yaşadı, Müseylime el-Kezzâb ile yapılan harpte şehîd edildi.

Allah Teâlâ : «Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Allah her şeye Kâdir'dir.» buyuruyor. O her şeyin sahibidir. Her şeye gücü yeter ve hiç bir şey O'nu âciz bırakamaz. O'ndan korkun ve O'na karşı gelmeyin. O'nun Öfkesinden ve azabından salanın. O öyle büyüktür ki, O*ndan daha büyüğü yoktur. Öyle güçlüdür ki, ondan daha güçlüsü yoktur.

194. Âyetin Tefsiri

Taberânî der ki: Bize Hüseyin îbn İshâk et-Tüsterî... tbn Abbâs' dan rivayet etti ki o şöyle demiştir:

Kureyşliler; yahudîlere giderek; Mûsâ size ne getirdi diye sordu­lar. Onlar: Asasını ve bakanlar için beyaz elini, dediler. Sonra Hıristi-yanlara giderek; îsâ nasıldı? diye sordular. Onlar da: Anadan doğma körleri ve alaca tenlileri iyileştirir ve ölüleri diriltirdi, diye cevâp ver­diler. Sonra Rasûlullah (s.a.) a gelerek; Rabbına bizim için duâ et de, Safa dağını bize altın yapsın, dediler. Rasûlullah (s.a.) da Rabbına duâ edince bu âyet nazil oldu : «Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahipleri için elbette âyetler vardır.» Bunların üzerinde düşünsünler.

Bu izah, müşkiPdir. Çünkü bu âyet Medine'de nazil olmuştur. Hal­buki Kureyş'in Safa tepesini (dağını) altın yapmasını istemeleri Mek­ke'de olmuştur.

Âyetin anlamına gelince; Allah Teâlâ buyurur ki: Göklerin ve ye­rin yaratılışında, göklerin yüksekliği ve genişliğinde, yerin alçaklığı, yoğunluğu ve zelîl oluşunda, onlarda müşahede edilen âyet ve delil­lerde, yıldızlar, seyyareler, sabit yıldızlar, denizler, dağlar, çukurlar, ağaçlar, bitkiler, ekinler, meyveler, hayvanlar, madenler ve menfaat­ler... çeşitli renkler, tatlar, kokular ve özellikler bulunmasında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde uzunluk ve kısalıkta birbirlerin­den ahp-vererek peşpeşe gelmelerinde : Bazan birinin uzayıp diğerinin kısalmasında —Bunların hepsi Azız ve Hakîm olanın takdiri iledir— akıl sahipleri için elbette âyetler vardır. Öyle akıl sahipleri ki, eşyayı bütün açıklığıyla ve gerçekliğiyle bilirler. Allah Teâlâ'nın haklarında: «Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, yüzlerini çevirerek onları görüp geçenler. Onların çoğu Allah'a îmân etmezler, ille de şirk koşan­lardır onlar.» (Yûsuf, 105 -106) buyurduğu aklı ermeyen sağır ve dil­sizler gibi değildirler.

Sonra Allah Teâlâ, bu akıl sahiplerini nitelemeye başlıyor: «On­lar ki ayakta, oturarak ve yanlan üstü yatarken Allah'ı anarlar.»

Sahîh-i Buhârî'de İmrân İbn Husayn'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

Ayakta namaz kıl, buna gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan üstü yattığın halde kıl. Yani onlar bütün durumlarda İçleriyle, kalbleriyle ve dilleri ile Allah'ın zikrini bırakmazlar. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Onlardaki yaratıcının büyüklüğüne, gücüne, ilmine, hikmetine, ihtiyarına ve rahmetine delâlet eden hik­metleri anlarlar.

Şeyh Ebu Süleyman ed-Dârânî der ki: Evimden çıktığımda gözüm neye takılsa onda Allah'ın bana lütfettiği bir nimetini görür ve ondan ibret alırım.

Bunu, îbn Ebu Dünyâ «Et-Tevekkül ve'1-î'tibâr» isimli kitabında zikretmiştir.

Rivayete göre; Hasan el-Basrî: Bir saat düşünmek bir gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır, demiştir.

Fudayl, Hasan'ın şöyle dediğini nakleder: Düşünme, iyiliklerini ve kötülüklerini sana gösteren bir aynadır.

Süfyân îbn Uyeyne de şöyle demiştir: Düşünmek, kalbine giren bir nurdur.

Şu beyit te bu hususu güzel anlatıyor:

«Kişi, iyi düşününce;

İbret vardır her şeyde.

Rivayete göre îsâ (a.s.) şöyle demiştir: Uyuması zikir, susması tefekkür ve bakışı ibret olan kişiye ne mutlu.

Lokman el-Hakîm demiştir ki: Yalnızlığın uzaması daha çok dü­şünme ilham edici, düşünmenin uzaması da cennet kapışım çalmanın bir delilidir.

Vehb îbn Münebbih şöyle der: Kişinin düşünmesi uzayanca anlar, anlayınca bilir ve bilen kişi de mutlaka amel eder.

Ömer îbn Abdülazîz demiştir ki: Allah'ı zikretmek güzeldir. Al­lah'ın nimetleri hakkında düşünmek ise ibâdetlerin en üstünüdür.

Muğîs el-Esved der ki: Her gün kabirleri ziyaret ediniz; bu, sizi düşünmeye sevkeder. Kıyamet günü duracağınız yeri kalblerinizle gö­rünüz. Cennete ya da cehenneme gidenlere bakınız. Kalblerinizi ve bedenlerinizi cehennemi, cehennem topuzlarını ve cehennemin katla­rım hatırlamaya alıştırınız. Muğîs sözün burasında ağlar ve sanki ak­lını yitirmiş gibi yere düşerek arkadaşları tarafından tutulup kaldırılır.

Abdullah İbn Mübarek anlatıyor : Bir adam kabir ve çöplüğün ya­nında duran bir rahibe rastladı ve ona seslenerek şöyle dedi: Ey râhib, senin yanında dünya hazînelerinden ikisi duruyor; onlara bak da İbret al; insanların hazînesi ve mallarının hazînesi...

Rivayet edildiğine göre İbn Ömer kalbi ile ahidleşmek (sözleşmek) istediği zaman, bir harabeye gider, kapısında durarak üzüntülü bir sesle seslenir şöyle derdi: Nerede senin ahâlîn? Sonra nefsine döner ve; Allah'ın dışında her şey helak olucudur, derdi.

îbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Düşünü­lerek kılman kısa iki rek'at namaz, kalbin gafil bulunduğu bütün bir gece kılınan namazdan daha hayırlıdır.

Hasan şöyle demiştir: Ey Âdemoğlu, karnının üçte birini yemeye, üçte birini içmeye ayır. Kalan üçte birini de düşünebilmek için nefes almak Üzere bırak.

Hakimlerden birisi demiştir ki: Kim ibret almaksızın dünyaya ba­karsa, bu gafletinin miktânnca kalbinin nuru (basireti) gider.

Bişr tbn Haris el-Hafî de şöyle demiştir : Şayet insanlar Allah Teâ-la'nın büyüklüğünü düştinebilselerdi, asla O'na karşı gelmezlerdi.

Hasan, Âmir îbn Abdülkays'ın şöyle dediğini nakleder: Bir, iki; Üç değil, Rasûlullah (s.a.) in ashabının bir çoğunun şöyle dediklerimi işittim: îmanın ışığı, ya da îmânın nuru tefekkürdür. (Düşünmedir.)

Rivayete göre; îsa (a.s.) şöyle demiştir: Ey güçsüz Âdemoğlu, ne­rede olursan ol, Allah'tan kork. Dünyada bir misafir ol. Mescidleri ev edin. Gözlerine ağlamayı, cesedine sabrı ve kalbine düşünmeyi öğret. Yarının rızkı ile gamlanma. (Üzülme, yarının rızkını düşünerek ken­dini üzme.)

Rivayete göre; mü'minlerin emîrl Ömer İbn Abdülazîz bir gün ar­kadaşlarının arasında ağladı. Sebebi sorulunca şöyle dedi: Dünyayı, onun lezzet ve şehvetlerini düşündüm de ibret aldım. Şehvetleri bit­mek üzere ve sonunda acılığı onu bulandıracak. Eğer ibret alacaklar İçin bunda bir ibret yoksa bile hatırlayanlar için nice Öğütler vardır.

Düşüncedir gezisi mü'mînin;* İbrettir zevki mü'mînin.

Yalnız Allah'a hamd ederiz Her an uyanık bekleriz.

Kimileri var ki hep eğlenirler, Ömür biter de, farkında değüler.

Kimileri de öyle bir hayat sürer ki; Arzulananın da üstünde, zarîf bir çiçek glbL

Şırıltısında çeşmelerin, Gölgesinde ağaçların,

Sevincinde bitkilerin, Tatlılığında meyvelerin

Değiştirir onu ve ailesini, Başkalarıyla zamanın hızlı akışı.

Yalnız Allah'a hamd ederiz, Yalnız O*na i'tibâr ederiz.

Bundadır doğrusu ibret; Akıllı için, alırsa eğer ibret. (B. K)

Allah Teâlâ zâtına, sıfatlarına, şeriatına, kaderine ve âyetlerine delâlet eden yaratıklarından ibret almayanları kınayarak: «Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, yüzlerini çevirerek onları görüp geçer­ler. Onlann çoğu Allah'a imân etmezler, ille de şirk koşanlardır onlar.» (Yûsuf, 105) buyururken, mü'min kullarını da överek : «Onlar ki ayak­ta, oturarak, ve yanlan üstü yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Rabbımız, Sen bunlan boşuna yaratmadın, bu yaratıklarını boşuna değil, kötülük yapanları yaptıklarına karşılık ce­zalandırmak ve iyilik yapanları da iyilikle mükâfatlandırmak üzere yarattın, derler. Sonra bu kimseler Allah Teâlâ'yı abesle meşgul ol­maktan ve bâtıl olanı yaratmaktan tenzih ederek şöyle derler: Al­lah'ım Sen bâtıl bir şeyi yaratmaktan münezzehsin. Bizi o ateş aza­bından koru. Ey yaratıkları hak ve adaletle yaratan, noksanlıklardan, ayıptan ve abesten münezzeh olan; gücün ve kuvvetinle bizi ateşin aza­bından koru. Bizim için razı olacağın amellere bizi muvaffak kıl. Bizi kendileriyle Naîm cennetlerine erdireceğin acıklı azabından koru. Bizi kendisiyle kurtaracağın sâlih ameller yapmaya muvaffak kıl.

Sonra onlar şöyle diyecekler: Rabbımız; Sen kimi ateşe sokarsan şüphesiz onu perişan edersin. Onu alçaltır ve kıyamet günü toplanan herkesin önünde perişanlığını ayân-beyân kılarsın. Zâlimlerin kıyamet günü hiç yardımcıları yoktur. Onları senden kurtaracak hiç kimse bu­lunmayacak ve senin dilediğinden kaçınmaları da imkân dışı olacaktır. Rabbımız; doğrusu bizi «Rabbınıza inanın» diye îmâna çağıran bir da-vetçiyi, Rasûlullah (s.a.) ı işittik; Rabbınıza îmân edin dedi, biz de o'nun bu çağrısına icabet ettik, o'na uyduk ve îmâna geldik. Ey Rabbı­mız; Senin peygamberine îmân edip uyduğumuz için günâhlarımızı ba­ğışla. Onları ört. Canımızı da İhsan edenlerle birlikte al. Böylece bizi sâlih kullarına ulaştır. Rabbımız; bize, peygamberinin diliyle vaad et­tiklerini ver.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu'l-Yemmân... Enes İbn Mâlİk'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

Askalân (Şam yakınlarında bir şehir ki oraya Arûs'üş-Şam da derler.) iki Arûstan biridir. Allah Teâlâ kıyamet günü Askalân'dan he-sâbsız yetmişbin kişi, Allah Teâlâ'ya gidecek ellibin şehîd diriltecek. Şe-hîdlerin safları oradadır. Kesik başlan ellerinde, şah damarlarından kan akar olduğu halde; Rabbımız, bize peygamberinin vaadettiklerini ver ve kıyamet günü rezîl etme bizi. Şüphesiz Sen; sözünden asla dön­mezsin, diyecekler. Allah Teâlâ da : Kullarım doğru söyledi, onları bey-da nehrinde yıkayınız, buyuracak. Böylece onlar, bu nehirden tertemiz, bembeyaz çıkarak cennette diledikleri yerde dolaşacaklar, gezecekler­dir.

Bu hadîs, Müsned'in garîb hadîslerinden sayılır. Bunu, mevzu (uy­durma) hadîs sayanlar da vardır.

«Kıyamet günü (bütün yaratıkların huzurunda) rezîl etme bizi. Şüphesiz Sen; sözünden asla dönmezsin. (Senin peygamberlerine haber vermiş olduğun sözün mutlaka gerçekleşecektir ki, o da kıyamet günü Senin huzurunda kalkıp dikilmektir.)»

Hafız Ebu Ya'lâ diyor ki: Bize Haris İbn Süreç... Câbir îbn Abdul-lah'dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

Âdemoğlunun kıyamet günü Allah Teâlâ'nın huzurundaki utanma ve perişanlığı o dereceye ulaşır ki; kul bir an evvel cehenneme gönde­rilme emrinin verilmesini temenni eder. Bu hadîs garîbtir.

Rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) Âl-i İmrân sûresinden bu on âyeti geceleyin teheccüd namazı kılmak için kalktıklarında okur­lardı.

Bu konuda Buhârî diyor ki: Bize Saîd İbn Ebu Meryem... İbn Ab-bâs'tan rivayet etti ki; o şöyle demiştir :

Teyzem Meymûne'nin yanında geceledim; Rasûlullah (s.a.) aile­si ile bir saat konuştuktan sonra, uyudular. Gecenin son üçte biri olun­ca kalkıp göğe nazar buyurdular ve: «Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akü sahipleri için elbette âyetler vardır...» buyurdular. Sonra kalkıp abdest aldılar ve dişlerini misvâkladılar. Ve onbir rek'ât namaz kıldılar. Bilâl'in ezan okuması üzerine; iki rek'at daha namaz kılarak çıktılar, sonra sabah namazını kıldırdılar.

Bu hadîsin bir benzerini Müslim de rivayet etmiştir.

Buhârî değişik tanklardan, Mâlik'den... o da îbn Abbâs'tan riva­yet ediyor ki; İbn Abbâs teyzesi olan Rasûlullah (s.a.) in hanımı Mey-mûne'nin yanında gecelediğini şöyle anlatmış :

Ben yastığın geniş tarafına yattım, Rasûlullah ve ailesi de uzun tarafına yattılar. Rasûlullah (s.a.) uyudular. Gece yarısı olunca —az önce, ya da az sonra— Rasûlullah (s.a.) uykusundan uyanarak yüzün­den uykuyu atmak üzere elleriyle yüzünü ovuşturmaya başladılar. Son­ra Âl-i İmrân sûresinin sonlarından on âyet okudular. Sonra asılı bir kırbayı alarak güzelce abdest aldılar. Sonra namaz kılmaya kalktılar. Ben de kalkıp o'nun yaptıklarını yaparak gidip yanına durdum. Rasû­lullah (s.a.) sağ elini başına koydu ve sol kulağını ovuşturmaya başla­dı. Önce iki rek'at, sonra iki rek'at, sonra iki rek'at daha, sonra iki rek'at, sonra iki rek'at, sonra iki rek'at ve sonunda da tek rek'at na­maz kıldı. Sonra da müezzin gelinceye kadar yattı. Müezzin gelince kalkarak kısa iki rek'at namaz kıldı. Sonra mescide çıkarak sabah na­mazım kıldırdı.

Cemâatin diğer mensûblan da hadîsi muhtelif tanklardan bu şe­kilde tahrîc etmişlerdir. Müslim ve Ebu Dâvûd da değişik şekillerde bu hadîsi rivayet etmiştir.

İbn Merdûyeh Asım îbn Behdele'den rivayet ediyor: ...tbn Ab-bâs'ın rivayetine göre; Rasûlullah (s.a.) bir gece, gece ilerledikten son­ra çıkarak göğe bakmış ve; «Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahipleri için elbette âyet­ler vardır...» âyet-i kerîme'sinden başlayarak sûrenin sonuna kadar okuduktan sonra : Allah'ım, kalbimde bir nûr, kulağımda bir nûr, gö­zümde bir nûr, sağımdan, solumdan, önümden, arkamdan, üstümden ve altımdan bir nûr kıl. Kıyamet günü benim nurumu büyült, buyur­dular.

Bu duâ bazı sahîh tarîklerle Küreyb'İn rivâyetiyle İbn Abbâs'tan sabittir.

Sonra tbn Merdûyeh ve îbn Ebu Hatim, Ca'fer îbn Ebu Muğîre ta­rîki ile îbn Abbas'tan rivayet ettiler ki; Kureyşliler yahûdîlere gelerek : Mûsâ size hangi mucizeleri getirdi? diye sordular. Onlar da : Asasını ve bakanlara beyaz elini, diye cevâb verdiler. Hiristiyanlara gelerek: Si­zin aranızda îsâ nasıldı? diye sordular. Onlar da : Anadan doğma körü ve alaca hastalığına yakalanmış olanı iyileştirir, ölüleri diriltlrdi, diye cevâb verdiler. Bundan sonra Rasûlullah (s.a.) a gelen Kureyşliler: Rabbına duâ et de Safa tepesini bizim için altın yapsın, dediler. Rasû­lullah (s.a.) m Rabbma duâ etmesi üzerine: «Göklerin ve yerin ya­ratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahipleri için elbette âyetler vardır.» âyet-i kerîme'si nazil oldu. Rasûlullah (s.a.) : Bunlan düşünün, buyurdular. İbn Merdûyeh'in lafzı bu şekildedir. Bu hadîsin Taberanî rivayeti bu âyetin başında geçmişti. Buna göre bu âyetin mekkî olması gerekir. Halbuki meşhur olan görüş; bu âyetin Medine'de nazil olduğudur. Delili ise şu serdettiğimiz son ha­dîstir.

tbn Merdûyeh diyor ki: Bize İsmail îbn AJi... Atâ'dan rivayet etti ki, o şöyle demiştir:

Abdullah İbn Ömer, Ubeyd İbn Umeyr ve ben Hz. Aişe'nin yanına gittik. Onunla bizim aramızda bir perde vardı... Ey Ubeyd, seni bizi ziyaret etmekten alıkoyan nedir? dedi. O da; şâirin «az ziyaret et, çok sevilirsin» sözüdür, dedi. tbn Ömer: Bizi bırak ta, Rasûlullah (s.a.) dan görmüş olduğun en garîb (en hayret verici) şeyi bize haber ver, dedi.

Hz. Âİşe ağladı ve; onun her işi hayret vericiydi. Benim sıram ol­duğu bir gece bana geldi. Cildi cildime temas etti sonra: Beni bırak, Rabbıma ibâdet edeyim, buyurdu. Ben şöyle dedim : Allah'a yemîn ederim ki; ben Senin bana yakınlığını çok severim. Fakat Rabbına İbâdet etmeni de severim. Kalktı, su kırbasını alarak abdest aldı. Suyu fazla harcamadı. Sonra namaza durdu ve o kadar ağladı ki sakalı ıs­landı. Sonra secdeye vardı ve yer ıslanıncaya kadar ağladı..Sonra yan üzeri uzanıp yine ağladı. Bu Bilâl'in kendisine gelerek sabah namazını haber vermesine kadar devam etti. Bilâl: Ey Allah'ın Rasûlü, seni ağ­latan nedir? Halbuki Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır, deyince Rasûlullah (s.a.) : Yazık sana ey Bilâl, ben nasıl ağlamayayım; bu gece bana; «Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahipleri için elbette âyetler vardır.» âyet-i kerîme'si nazil oldu, buyurup şöyle ilâve etti: Bu âyeti okuyup da üzerinde düşünmeyen kimseye yazıklar olsun.

Bu hadîsi daha uzunca Abd İbn Humeyd... Atâ'dan rivayet et­miştir.

Ebu Hatim ve İbn Hibbân Sahîh'inde bu hadîsi İmrân İbn Mûsâ kanalıyla... Atâ'dan rivayet etmişlerdir. Ancak Atâ burada sadece Ubeyd İbn Umeyr ile Hz. Âişe'nİn yanına vardıklarını kaydetmiştir.

Bu hadîsi «Kitab'üt-Tefekkür ve'1-İ'tibâr» adlı eserinde Şücâ* İbn Eşrec'den rivayet eden Abdullah İbn Muhammed İbn Ebu Dünyâ son­ra şöyle der: Bana Süfyân es-Sevrî'den merfû' olarak Hasan îbn Ab-dülazîz rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Kim Al-i İmrân sûresinin so­nunu okur da üzerinde düşünmezse ona yazıklar olsun ve parmakla­rıyla ona kadar saydı.

Hasan îbn Abdülazîz şöyle demiştir: Bana Ubeyd îbn Sâib haber vererek şöyle dedi: Evzaî'ye: Bu âyetlerin üzerinde en iyi düşünmen nedir? diye sordular. O: Anlayarak okumaktır, dedi.

İbn Ebu Dünya der ki: Bana Kasım İbn Hâşim... Abdurrahmân tbn Süleyman'dan rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Bu âyetler üzerin­de düşünmenin kişiyi hadîsteki «yazıklar olsun» hükmünden kurtara­cak en alt derecesini Evzaî'den sordum. Kısa bir süre başını önüne eğdi, sonra şöyle dedi: Kişinin bunları anlayarak okumasıdır.

195. Âyetin Tefsiri

Saîd îbn Mansûr der ki: Bize Süfyân... Ümmü Seleme'den rivayet etti ki; o şöyle demiştir : Ey Allah'ın Rasûlü, biz, Allah Teâlâ'nın hicret hususunda kadınları zikrettiğini hiç işitmedik. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Nihayet Rabları onlara icabet etti... Allah katında mükâfat olmak üzere onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Sevabın en güzeli Allah katındadır.» âyet-i kerîme'sini inzal buyurd,u-lar. Ansârdan Ümmü Seleme'nin Medîne-i Münevvere'ye ilk gelen ka­dın olduğunu söylemişlerdir.

Hadîsi Müstedrek'inde Süfyân Îbn tlyeyne'den rivayet eden Hâ­kim; Buhârî'nin şartlarına göre sahîhtir, ancak Buhârî ve Müslim ha­dîsi tahrîc etmemişlerdir, demiştir.

îbn Ebu Necîh'in Mücâhid'den, onun da Ümmü Seleme'den riva­yetine göre; Ümmü Seleme «Nihayet Rabları onlara icabet etti...» âyetinin son nazil olan âyet olduğunu söylemiştir. Ancak Kur'an-ı Ke-rîm'den en son nazil olan âyet değil de, hicret konusunda en son nazil olan âyetin bu olduğu kastedilmiş olabilir.

Bu hadîs îbn Merdûyeh tarafından da rivayet edilmiştir.

Âyetin anlamına gelince : Akıl sahipleri mü'minler yukarda geçen­leri Rablanndan isteyerek duâ ettiklerinde; Rabları onlara icabet etti, şeklindedir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurulur: «Kullarım sana Beni sorarsa, şüphesiz ki Ben çok yakınım. Bana duâ edince Ben, o duâ edenin duasına karşılık veririm, öyleyse onlar da Benim davetime icabet etsinler, Bana îmân etsinler ki; doğru yola ulaşmış olalar.» (Ba-i kara, 186)

«Birbirinizden meydana gelen sizlerden; gerek erkek olsun, gerek dişi olsun, çalışanın işini boşa çıkarmam.» âyet-i kerîme'si Rablarının onlara icabetinin bir açıklamasıdır. Yani Rabları onlara icabet ederek; katında hiçbir çalışanın işini boşa çıkarmayacağını, erkek olsun, ka­dın olsun her çalışana çalışması ölçüsünde karşılık vereceğini, tâm ola­rak mükâfatlandıracağını, haber vermektedir.

Hicret edenlerin, şirk ülkesini terkederek îmân ülkesine gelen, sev­diklerinden, dostlarından, kardeşlerinden ve komşularından ayrılan­ların, müşriklerin eziyet ederek kendilerini sıkıştırdığı ve kendilerini aralarından çıkmaya mecbur ettikleri yurtlarından çıkarılanların, İn­sanlara karşı biricik suçlarının tek olan Allah'a îmân etmeleri olan, Benim yolumda işkenceye, hakarete ve ziyana uğrayanların...

Başka âyet-i kerîme'lerde Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuş­tur : «Halbuki onlar, Rabbınız olan Allah'a İnandığınızdan dolayı sizi ve peygamberi yurdunuzdan çıkarıyorlar.» (Mümtahine, 1), «Onlar ancak Azîz, Hamîd olan Allah'a İnandıkları için mü'minlerden intikam almışlardı.» (Bürûc, 8)

Allah Teâlâ : «Muharebe edenlerin ve öldürülenlerin...» buyuru­yor. Allah yolunda savaşırken yaralanıpta insanın yüzünün kan ve toprağa bulanması, makamların en üstünüdür. Sahîh bir hadîste vârid olduğu üzere, bir adam: Ey Allah'ın Rasûlü, ben sabrederek, sevabını AUah'dan bekleyerek, geri dönmeksizin devamlı ilerlerken öldürülür-sem Allah Teâlâ benim hatâlarımı bağışlar mı? diye sordu. Allah Ra­sûlü : Evet, buyurduktan sonra; nasıl demiştin? diye sordu. Adam söy­lediğini tekrarlayınca Allah Rasûlü; Evet. borç hâriç. Bunu biraz önce bana Cibril söyledi, buyurdular.

Bunun içindir ki; Allah Teâlâ : ...Suçlarını elbette örteceğim. Al­lah katında mükâfat olmak üzere onları altlarından, aralarından süt, bal, şârâb, berrak sular ve bunların dışında çeşitli içeceklerden oluşan, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve bir insanın hatı­rına gelmeyecek ırmaklar akan cennetlere koyacağım.

Allah Teâlâ: «Allah katında mükâfat olmak üzere...» buyurmak suretiyle mükâfatı, sevabı kendisine izafe ediyor ki, bu da O'nun büyük­lüğüne delâlet eder. Zîrâ büyük ve kerîm olan çok verir. Nitekim bunun bir mütemmimi olmak üzere : Sevabın en güzeli, amel-i sâlih işleyen kişiye mükâfatın en güzeli, Allah katındadır, buyurmaktadır.

İbn Ebu Hatim der ki: Dihyem İbn îbrâhîm... Hâriz îbn Osman'­dan rivayet eder ki, Şeddâd İbn Evs şöyle dermiş: «Ey insanlar, hük­münde Allah'ı itham etmeyiniz. Çünkü O bir mü'mine asla zulmetmez. Eğer sizden birine, sevdiği ve İstediği bir şey gelirse Allah'a hamdetsin, hoşlanmadığı bir şey geldiğinde de sabredip sevabını Allah'tan bekle­sin. Çünkü mükâfatın en güzeli Allah katındadır.

198. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ; şu kâfirlerin nimet, neş'e ve sevinç içinde bulunma­larına bakmayın; az zaman sonra bunların hepsi sona erecek ve kötü' amelleri karşılığında tutuklanacaklar. İçlerinde bulundukları halde onların küfürleri artsın diye kendilerine bir mühlet veriyoruz. Onlar­da bulunan şeylerin hepsi «az bir geçimdir. Sonra varacakları yer ce­hennemdir. O, ne kötü yataktır.» buyuruyor.

Bu âyet-i kerîme; Allah Teâlâ'nın şu âyetleri gibidir:

«Küfredenlerden başkası, Allah'ın âyetleri üzerinde tartışmaya gir­mez. Şimdilik onların memlekette gezip dolaşması seni aldatmasın.» (Ğafir, 4); «De ki: Allah'a karşı yalan uyduranlar hiç şüphesiz felah bulmayacaklardır. Onlara, dünyada bir müddet faydalanma vardır. So­nunda dönüşleri bizedir. Biz de küfürlerinden dolayı kendilerine en şiddetli azabı tattıracağız.» (Yûnus, 69 - 70); «Onları az bir süre geçin­dirir, sonra da ağır bir azaba sürükleriz.» (Lokman, 24); «Sen, şimdilik o kâfirlere mühlet ver, onları biraz geciktir.» (Tank, 17); «Şimdi ken­disine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve ona kavuşan kimse, dünya hayatında kendisine bir geçimlik verdiğimiz, sonra kıyamet gününde huzurumuza getirilmişlerden olan kimse gibi midir?» (Kasas, 61)

Allah Teâlâ kâfirlerin dünyadaki hallerini ve cehenneme varış­larını zikrettikten sonra, şöyle buyuruyor : «Fakat Rablanndan korkan­lar için altlarından ırmaklar akan cennetler var. Orada temelli kala­caklar. Allah tarafından ağırlanacaklardır. Allah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır.»

İbn Merdûyeh der ki: Bize Ahmed İbn Nasr... Abdullah İbn Amr îbn Âs'dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Bunlara Ebrâr (iyilik yapanlar) ismi verildi. Çünkü onlar hem ba­balarına, hem çocuklarına iyilik yaparlar, (iyi davranırlar). Senin üze­rinde babanın hakkı olduğu gibi, çocuğunun da hakkı vardır.

Sonra îbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Hasan'm şöyle dedi­ğini rivayet etti: Ebrâr (iyilik yapanlar) küçük bir kırmızı karıncaya bile eziyet etmeyen kimselerdir.

İbn Ebu Hatim yine der ki: Bize Ahmed İbn Sinan... Abdullah îbn Mes'ûd'un şöyle dediğini rivayet etti: «Gerek iyilik yapan ve ge­rekse günahkâr olan her nefîs için ölüm daha hayırlıdır. Şayet iyilik yapan bir nefis ise Allah Teâlâ onlar hakkında : «Allah katında olan­lar onlar için daha hayırlıdır.» buyurmuştur.

Sevri tarîki ile aynı şeyi A'meş'ten rivayet eden Abdürrezzâk son­ra : «Küfredenler kendilerine mühlet verdiğimizi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar. Biz onlara, sırf günâhları çoğalsın diye mühlet ve­riyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azâb vardır.» âyetini okumuştur.

îbn Cerîr der ki: Bana Müsennâ... Ebu'd-Derdâ'dan rivayet etti ki, o şöyle dermiş: Hiçbir mü'min yoktur ki; ölüm onun İçin daha ha­yırlı olmasın. Yine hiçbir kâfir yoktur ki, ölüm onun için daha hayırlı olmasın. Kim benim bu sözümü doğrulamazsa bilsin ki; Allah Teâlâ : «Allah katında olanlar onlar için daha hayırlıdır.» ve «Küfredenler kendilerine mühlet verişimizi sakın kendileri İçin hayırlı sanmasınlar. Biz onlara, sırf günâhları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azâb vardır.» buyurmaktadır.

200. Âyetin Tefsiri

Bu âyetlerde Allah Teâlâ ehl-i kitâb'dan bir grubu haber vererek onların gerçekten Allah'a, daha önceki kitâblara inanmakla birlikte Muhammed (s.a.) e de İndirilen kitaba îmân ettiklerini, Allah'a İtaat ve O'nun huzurunda zelîl bir halde durarak boyun eğdiklerini bildiri­yor ve: «Allah'ın âyetlerini az bir pahaya değişmezler.» buyuruyor. Yani onlar kendilerindeki Muhammed (s.a.) e dâir müjdeleri, o'nun güzel sıfatlarını, peygamber olarak gönderileceğini ve o'nun Ümmeti­nin sıfatlarını (HzlpmSütler Onlar ehl-i kitÂh'm en havırlı ve serkin-

Nitekim diğer âyet-i kerîme'lerde de Allah Teâlâ şöyle buyuru­yor : «Kendilerine daha öncede kitâb verdiklerimiz de buna inanırlar. Onlara Kur'an okunduğu zaman derler ki: Ona inandık, doğrusu o Rabbımızdan gelen gerçektir. Şüphesiz biz, daha önceden de müslü-man olmuş kimseleriz. İşte onlara sabrettiklerinden ötürü ecirleri iki defa verilir.» (Kasas, 52-54), «Kendilerine kitâb verdiğimiz kimseler onu hakkıyla tilâvet ederler. İşte buna onlar inanırlar.» (Bakara, 121), «Musa'nın kavminden bir topluluk da vardır ki, (halkı) hakka irşâd ederler ve onunla hükmederler.» (A'râf, 159), «Hepsi bir değildir. On­lardan secdeye vararak geceleri Allah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır.» (Âl-i İmrân, 113), «De ki: «İster ona inanın ister inanmayın, muhakkak ki ondan önce kendilerine bilgi verilenlere; o okunduğu zaman, yüzleri üstü secdeye kapanırlar ve derler ki: Ten-zîh ederiz Rabbımızı, Rabbımızın va'di şüphesiz yerine gelmiş olacak­tır. Yüzleri üstü kapanarak ağlarlar ve bu, onların Huşûunu arttırır.» (İsrâ, 107-109)

Bu sıfatlar yahûdîlerde bulunursa da çok azdır. Nitekim Abdul­lah İbn Selâm ve benzeri yahûdî din adamlarından îmân edenlerde bu sıfat bulunmaktaydı. Ancak sayıları ona bile ulaşmamaktadır. Hı-ristiyanlardan hidâyete erip de hakka boyun eğenler ise daha çoktur. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır ; «Andolsun ki, insanlardan îmân edenlere en şiddetli düşman olarak yahûdîleri ve Allah'a şirk koşanları bulacaksın. Andolsun ki, onlardan îmân eden­lere sevgice en yakını da, biz Hıristiyanlarız, diyenleri bulacaksın... Allah da onları dediklerinden dolayı altından ırmaklar akan cennet­lerle mükâfatlandırdı. Orada temelli kalacaklardır.» (Mâide, 82 - 85)

Burada ise şöyle buyurmaktadır: «İşte onların ecirleri Rablan katındadır.»

Bir hadîs-i şerifte vârid olduğu üzere Cafer İbn Ebu Tâlib Mer­yem sûresini Habeş kralı Necâşî'nin huzurunda, yanında patrikler ve papazlar olduğu halde okuduğunda; hem Necâşî ve hem de yanında­kiler ağlamışlardı. O kadar ağladılar ki sakallan ıslandı.

Yine Buhârî ve Müslim'de bulunan bir hadîse göre Necâşî vefat ettiğinde, Rasûlullah (s.a.) bunu ashabına haber vermiş ve, Habeşis­tan'da bir kardeşiniz ölmüştür. Haydin onun üzerine namaz kılın, bu­yurarak sahraya çıkmış, ashabını saf tutturarak cenaze namazı kıl­mıştır.

İbn Ebu Hatim ve Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh'in Hammâd îbn Seleme tarîki ile... Enes İbn Mâlik'den rivayetine göre; o şöyle de­miştir : Necâşî vefat edince Rasûlullah (s.a.) : Kardeşinize istiğfarda bulununuz, buyurmuşlardı. Bunun üzerine bazıları; Habeşistan'da ölen kâfir bir adama istiğfarda bulunmayı bize emrediyor, deyince : «Ehl-i kitâb'dan öyleleri vardır ki; Allah'a, size indirilen ve kendilerine in­dirilmiş olana Allah'a hûşû' duyarak inanırlar...» âyet-i kerîme'si na­zil oldu.

Bu hadîsi Abd İbn Humeyd ve tbn Ebu Hatim başka bir tanktan Hammâd İbn Seleme'den... Hasan'dan Rasûlullah (s.a.) a ulaşan bir isnâd ile rivayet etmişlerdir. Sonra İbn Merdûyeh bu hadîsi değişik tarîklerden ve 'Humeyd kanalıyla... Enes İbn Mâlik'den geçen hadîse benzer şekilde rivayet etmiştir.

İbn Cerîr de, Ebu Bekr el-Huzelî tarîki ile... Câbir'den hadîsi şu şekilde rivayet eder: Rasûlullah (s.a.) Necâşî öldüğü zaman; kardeşi­niz Ashame ölmüştür, buyurarak çıktılar ve cenaze namazı gibi namaz kılarak dört tekbîr getirdiler. Bunun üzerine münafıklar; Habeş top­rağında ölen kâfir bir adam üzerine namaz kılıyor, deyince Allah Teâlâ: «Ehl-i kitâb'dan öyleleri vardır ki Allah'a... inanırlar...» âyet-i kerîmesini indirdi.

Hafız Ebu Abdullah el-Hâkim, Müstedrek'inde rivayet ediyor: Bize Merv'de Ebu'l-Abbâs es-Seyyârî... Abdullah îbn Zübeyr'den riva­yet etti ki, o şöyle demiştir: Necâşî'ye karşı, onların topraklarından bir düşman zuhur etti. Muhacirler Necâşî'ye gelerek, onlara karşı çık­mak ve senin yanında savaşmak istiyoruz. Böylece sen bizim cesare­timizi görmüş olacaksın ve bize yaptığına karşılık vermiş olacağız, de­diler. Necâşî de; hayır, Allah'ın yardımıyla bir ilâç insanların yardımıy­la olan ilâçtan daha hayırlıdır, dedi. Râvî der ki: Bunun üzerine : «Ehl-i kitâb'dan öyleleri vardır ki; Allah'a, size indirilen ve kendile­rine indirilmiş olana Allah'a hûşû' duyarak inanırlar.» âyet-i kerîme'­si nazil oldu.

Hâkim sonra der ki: Bu, isnadı sahih bir hadîstir, ancak Buhârî ve Müslim tahrîç etmemişlerdir, der.

Ebu Dâvûd diyor ki: Bize Muhammed İbn Amr er-Râzî... Hz. Âişe'den rivayet etti ki, o şöyle demiştir: Necâşî öldüğünde biz, onun kabri üzerinde bir nûr görüldüğünden bahsederdik.

İbn Ebu Necîh Mücâhid'in «Ehl-i kitâb'dan Öyleleri vardır ki...» âyet-i kerîme'sinden ehl-i kitâb'dan müslümanların kastedildiğini söy­lediğini nakletmiştir.

Abbâd tbn Mansûr şöyle diyor: Hasan el-Basrî'ye: «Ehl-i kitâb'­dan öyleleri vardır ki Allah'a, size indirilen ve kendilerine indirilmiş olana, Allah'a huşu' duyarak inanırlar.» âyetini sordum. Şöyle cevâp verdi: Bunlar, Muhammed (s.a.) den önceki ehl-i kitâb'dır. O'na uy­dular ve islâm'ı tanıdılar. Böylece Allah Teâlâ da kendilerine Muham­med (s.a.) den önceki îmânları ve Muhammed (s.a.) e uymaları sebe­biyle iki ecir (mükâfat) birden verdi.

Bunu İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Buhar! ve Müslim'de Ebu Musa'dan rivayet edilen bir hadiste Ra-sûlullah (s.a.), Üç sınıf vardır ki, onların ecirleri iki kere verilir : Bun­lar arasında birisi de ehl-i kitab'dan olup da hem kendi peygamberi­ne ve hem de bana inanan adamdır, buyurmuştur.

Allah Teâlâ: «Allah'ın âyetlerini az bir pahaya değişmezler.» bu­yuruyor ki; onlar kendilerinden rezil ve alçak bir grubun yaptığı gibi sahib oldukları bilgileri gizlemezler, bilakis bilgilerini karşılıksız ola­rak bolca dağıtırlar. İşte bunun içindir ki; Allah Teâlâ: «İşte onların ecirleri Rabları kalındadır. Allah şüphesiz hesabı çabuk görendir.» bu­yurmuştur.

Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler, sabredin, sebat gösterin, düşma­na karşı durun...» buyuruyor. Hasan el-Basrî der ki: Bu âyet-İ kerî­me; îmân edenlerin Allah'ın kendileri için seçtiği dinleri —ki bu İs­lâm'dır— uğrunda sabretmelerini, müslüman olarak ölünceye kadar, ister darlıkta olsunlar, ister bollukta olsunlar, ister sevinç içinde ol­sunlar, ister sıkıntı içinde olsunlar dinlerini bırakmamalarını ve düş­manlarına karşı sabır ve sebat göstermelerini emrediyor.

Aynı görüş selef ulemâsından bir çoğu tarafından da söylenmiştir.

Âyet-i kerîme'deki «düşmana karşı durmak» kelime­sine gelince : Bu, ibâdet yerine devam ve sebat etmedir. Bunun namaz­dan sonra namazı beklemek olduğu da söylenmiştir ki, bunu İbn Ab-bas, Sehl İbn Huneyf, Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî ve başkaları söylemişlerdir.

İbn Ebu Hatim burada, Müslim ve Neseî'nin Mâlik İbn Enes'den rivayet ettikleri şu hadîsi zikretmektedir: Alâ İbn Abdurahmân İbn Ya'kûb... Ebu Hüreyre'den, rivayet eder ki Rasûlullah şöyle buyur­muştur :

Allah'ın kendisiyle hatâlan sildiği ve dereceleri yükselttiği şeyi size haber vereyim mi? Zorluklara (hoşlanılmıyan şeylere) rağmen ab-desti güzelce almak, mescidlere giderken adımların çokluğu, bir na­mazdan sonra diğer bir namazı beklemek. İşte ribât budur, İşte ribât budur, işte ribât budur.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed İbn Ahmed... Ebu Seleme İbn Abdurrahmân'dan rivayet etti ki o şöyle demiştir: Bir gün Ebu Hüreyre bana gelerek; «Ey îman edenler, sabredin, sebat gösterin, düş­mana karşı durun...» âyeti ne hakkında nazil olmuştur? biliyormusun ey kardeşimin oğlu? diye sordu. Ben, hayır, deyince şöyle devam etti: Rasûlullah (s.a.) zamanında onların sabu sebat gösterecekleri ve düş­mana karşı duracakları bir harp yoktu. Bu âyeti ancak mescidleri i'mâr eden, namazları vakitlerinde kılan, sonra oralarda (mescidlerde) Allah'ı zikredenler hakkında nazil olmuştur. Onlar hakkında beş vakit namaza «sabredin,» nefislerinize ve arzularınıza karşı da «sabırlı olun» ve mescidlerinizde «sebat göstererek durun,» oralara devam edin. Aley­hinize olan şeylerde «AUah'dan sakının ki, felah bulaşınız.» buyurdu.

Hâkim de Müstedrek'inde Sâîd İbn Mansûr tarîki ile aynı hadîsi Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir.

îbn Cerîr der ki: Bana Ebu Sâib... Hz. Ali (r.a.) den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Günâhları ve hatâları ör­ten şeyi size göstereyim mi? Zorluklara rağmen abdesti güzelce almak ve namazdan sonra başka bir namazı beklemek. îşte ribât budur.

Yine İbn Cerîr diyor ki: Bana Mûsâ îbn Sehl... Câbir îbn Abdul-lah'dan rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) : Allah'ın hatâları sildiği ve günâhları örttüğü şeyi size göstereyim mi? buyurdular. Biz : Evet ey Allah'ın Rasülü, deyince de: Abdesti yerli yerince almak, mescidlere giderken atılan adımların çokluğu ve namazdan sonra diğer bir na­mazı beklemek. İşte ribât budur, buyurdular.

îbn Merdûyeh der ki: Bana Muhammed İbn Ali... Ebu Eyyûb (r.a.) den rivayet etti ki, o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) bizim kar­şımızda durup; size Allah'ın kendisiyle günâhlan sildiği ecirleri büyül­teceği şeyi göstereyim mi? diye sordular. Biz; evet ey Allah'ın Rasûlü o nedir? dedik. Zorluklara (hoşlanılmıyan şeyler) rağmen abdesti gü­zelce almak, mescidlere doğru atılan adımların çokluğu ve namazdan sonra diğer bir namazı beklemek, buyurarak devamla; işte bu, Allah Teâlâ'nın: «Ey îmân edenler, sabredin, sebat gösterin, düşmana kar­şı durun, ve Allah'tan sakının ki, felah bulaşınız.» âyetidir. İşte bu mescidlerdeki ribâttır, buyurdular.

Hadîs, bu şekliyle gerçekten garîbtir.

Abdullah îbn Mübarek der ki... Dâvûd İbn Salih rivayet edip dedi ki, Bana Ebu Seleme İbn Abdurahmân; ey kardeşimin oğlu, «sabre­din, sebat gösterin, düşmana karşı durun» âyeti ne hakkında nazil olmuştur biliyor musun? diye sordu. Ben, bilmiyorum deyince; ey kar­deşimin oğlu, Rasûlullah (s.a.) zamanında düşmana karşı durup bekle­necek bir harp yoktu. Fakat o, namazdan sonra diğer bir namazı bek­lemektir, dedi.

Bu hadîsi İbn Cerîr rivayet etmiştir. Bu anlamdaki İbn Merdû-yeh'in rivayeti daha önce geçmişti ki, o da Ebu Hüreyre'nin sözü idi. Allah en iyisini bilir.

Buradaki «Murâbata» dan harpte düşmana karşı durup (nöbet beklemek,) İslâm hudûtlarmdaki gedikleri koruyarak düşmanların müslümanların memleketlerine girmesine engel olmanın kastedildiği de söylenmiştir ki, buna teşvik zımnında hadîsler vârid olmuş ve bu­nun sevabının çokluğu anlatılmıştır.

Buhârî'nin Sahihinde Seni İbn Sa'd es-Sâidî'den rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Allah yolunda bir gün (cephede) nöbet beklemek dünyadan ve dünyadaki şeylerden daha hayırlıdır.

Müslim... Selmân el-Fârisî'den rivayet ediyor ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu ; Bir gün, bir gece nöbet tutmak bir aylık oruç ve ibâ­detten daha hayırlıdır. Eğer (o esnada) ölürse yapmakta olduğu ameli onun lehine devam eder, rızkı ona verilir, fettân'dan (şeytândan) da emîn olur.

İmâm Ahmed diyor : Bize İshâk İbn İbrahim... Fudâle İbn Ubeyd'-den rivayet etti ki, o Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduklarını işit­tim, demiştir: Her Ölenin ameli sona erdirilir. Allah yolunda (cephe­de) nöbet beklerken ölen hâriç. Zîrâ onun ameli kıyamet gününe ka­dar artar ve kabir fitnesinden de emîn olur.

Ebu Dâvûd ve Tirmizî de Ebu Hânî el-Havlanî hadîsinden aynı şekilde rivayet etmişler ve Tirnüzî; bu, hasen, sahîh bir hadîstir, de­miştir.

Hadîsi İbn Hibbân da Sahihinde tahrîc etmiştir.

İmâm Ahmed rivayet ediyor: Yahya İbn İshâk... Ukbe b. Âmir'-den naklediyor ki, o şöyle demiştir: Rasûlullah (sa..) in şöyle buyur­duğunu işittim. Allah yolunda (düşmana karşı harpte) nöbet bekle­yen kişi dışında her ölünün ameli sona erdirilir. Onun ameli İse Allah kendisini yeniden diriltene kadar devam eder. Ve fettân'dan (şeytân) da emîn olur.

Haris İbn Muhammed İbn Ebu Usâme de hadîsi Abdullah İbn Ye-zîd'den rivayet etmiştir. Ancak onun hadîsinde, «Fettân'dan emîn olur» kısmı, yoktur. İbn Lehîa —seneddeki râvî— hadîsin hasen oldu­ğunu belirtir.

Özellikle daha Önce geçen şâhidlerde bunu te'yîd etmektedir.

Ebu Abdullah Muhammed İbn Yezîd îbn Mâce Sünen'inde der ki: Bize Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ... Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki; Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Kim Allah yolunda (cephede düşmana karşı) nöbet beklerken ölürse, daha önceden yapageldiği sâ-lih amelleri onun lehine devam eder ve kendisine rızkı verilir. Fettân'­dan da emîn olur ve Allah Teâlâ kıyamet günü o kişiyi korkudan emîn olarak diriltir.

Aynı hadîsin diğer bir tarîki şöyledir :

İmâm Ahmed der ki: Bize Mûsâ... Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Kim düşmana karşı dururken ölürse; kabir fitnesinden korunur, büyük korkudan (kıyametin kopması) emin olur, cennetten bir rüzgâr kendisine rızkını estirir, ve kıyamete kadar ona murâbıt sevabı yazılır.

tmâm Ahmed der ki: Bize İshâk İbn îsâ... Ümmü Derdâ'dan ri­vayet etti —ki Ümmü Derdâ hadisi merfû' olarak rivayet etmiştir— ki, o şöyle demiştir : Kim müslümanların sahillerinden birinde üç gün nöbet beklerse; onun için bir sene nöbet beklemek yerine geçer.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca'fer'in, Mûs'ab İbn Sabit İbn Abdullah İbn Zübeyr'den rivayetine göre; Hz. Osman (r.a.) minberde hutbe okurken şöyle demiştir: Size Rasûlullah (s.a,) dan işitmiş olduğum bir sözü nakledeceğim. Bunu size aktarmama sadece size karşı cimri davranmam engel olabilirdi. Rasûlullah (s.a.) m şöy­le buyurduğunu işittim :

Allah yolunda bir gece bekçilik yapmak (nöbet beklemek) gündüzü oruçlu geçirilen ve gecesi ibadetle ihya edilen bin geceden daha ha­yırlıdır.

Hadîsin diğer bir tarîktan rivayeti şöyledir :

Tirmizî der ki: Hasan İbn Ali'nin Hz. Osman İbn Affân (r.a.) in kölesi Zühre İbn Ma'bed'den rivayetine göre; o, Hz. Osman (r.a.) in minberde şöyle dediğini işitmiş: Rasûlullah (s.a.) dan duyduğum bir sözü, sizin yanımdan dağılıp (ayrılıp) gitmenizi istemediğim için giz­lemiştim. Sonra da bunu size nakletmeyi münâsip gördüm. Kişi ondan kendine uygun geleni seçsin. Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu işittim: Allah yolunda (harpte) bir gün nöbet beklemek, bunun dışın­daki yerlerde geçirilen bin geceden daha hayırlıdır.

Tirmizî hadîsin bu şekliyle hasen ve garîb bir hadîs olduğunu söy­ler. Buhâri, hadîsin senedinde ismi geçen ve Hz. Osman'ın kölesi Ebu Salih'in İsminin Bürkân, Tirmizî hâriç diğerleri ise Haris olduğunu söylemişlerdir. Doğrusunu Allah bilir.

Hadîsi, Leys îbn Sa'd ve Abdullah İbn Lehîa tarîki ile rivayet eden İmâm Ahmed'in rivayetinde şu fazlalık vardır : Kişi dilediği gibi (harp­te) nöbet beklesin. Tebliğ ettim mi? Orada bulunanlar; evet, dediler. Hz. Osman da devamla; Allah'ım şâhid ol, dedi.

Ebu îsâ Tirmizî der ki: Bize Abdullah İbn Ebu Ömer'in... Muham­med tbn el-Münkedir'den rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: Sel-mân el-Fârisî kendisine âit bir karakolda olan Şürahbil İbn Simt'e uğ­radı. Şürahbil ve arkadaşlarına orada durmak (beklemek) zor geliyor­du. Selmân; ey îbn Simt, Rasûlullah (s.a.) dan İşittim ki, o şöyle bu­yurdu : Allah yolunda bir gün nöbet beklemek, bir aylık oruç ve İbâdet­ten daha üstündür —ya da daha hayırlıdır— Kim o sırada Ölürse kabir fitnesinden korunur ve ameli kıyamet gününe kadar kendisi için artar.

Bu hadîsi bu şekliyle sadece Tirmizî rivayet etmiş ve hadîsin hasen olduğunu söylemiştir. Bazı nüshalarda ise hadîsin muttasıl olma­dığı ve îbn el-Münkedir'in Selmân el-Fârisî'ye yetişmediği kaydedil­miştir.

Ben derim ki: Anlaşıldığına göre Muhammed İbn el-Münkedir ha­dîsi Şurahbil İbn es-Simt'den duymuştur.

Müslim ve Neseî de Mekhûl ve Ebu Ubeyde İbn Ukbe tarîkıyla... Selmân el-Fârisî'den rivayet etmiştir ki; efendimiz : Bir gün nöbet bek­lemek, bir aylık oruç ve ibâdetten daha hayırlıdır. Eğer ölürse yapmak­ta olduğu ameli devam eder, rızkı kendine gönderilir ve fettan (şey­tân) dan emîn olur.

Müslim'in rivayeti daha önce geçmişti.

İbn Mâce der ki: Bize Muhammed İbn İsmail îbn Semüre'nin... Übeyy îbn Kâ'b'dan rivayet ettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurdular : Allah yolunda ve sevabını Allah'dan bekleyerek müslüman-lara zarar gelecek yerlerde Ramazân ayı dışında bir gün nöbet bekle­mek; orucuyla kıyâmıyla yüz senelik ibâdetten daha üstündür. Yine Allah yolunda ve sevabını Allah'tan umarak, müslümanlara zarar ge­lebilecek yerlerde Ramazân ayında bir gün nöbet beklemek —orucuyla, kıyâmıyla bin senelik ibâdetten— Allah katında sevâbça daha ulu ve üstündür. Eğer Allah, kendisini ailesine sağ salim döndürürse bin se­nelik kötülüğü yazılmaz, iyilikleri ise yazılır ve nöbet bekleme sevabı kıyamete kadar artarak devam eder.

Bu hadîs garîb olduğu gibi, bu haliyle münkerdir. Zîrâ hadisin isnâdındaki Ömer îbn Subeyh müttehemdir.

İbn Mâce der ki: Bize îsâ îbn Yûnus'un Enes İbn Mâlik'ten riva­yetine göre; o, Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu işitmiş : Allah yolunda bir gece nöbet beklemek, kişinin ailesi yanındaki bin senelik oruç ve ibâdetinden daha üstündür. Sene 360 gündür, Bir gün İse bin sene gibidir.

Bu da garîb bir hadîs olup Ebu Zür'a ve imamlardan bir çokları hadîsin senedindeki Saîd İbn Hâl id'in zayıf olduğunu söylerken, Ukay-lî hadîsine tâbi olunmaz; İbn Hibbân onunla delil getirilmez; Hâkim de, Enes'den uydurma hadîsler rivayet etmiştir, demişlerdir.

İbn Mâce der ki: Bize Muhammed İbn Sabbâh'ın... Ukbe İbn Âmir'den rivayetine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Allah, bekçilik yapan bekçilere rahmet etsin.

Hadîsin senedinde Ömer İbn Abdülazîz ile Ukbe İbn Âmir arasında kopukluk vardır. Hadîs, munkatı' hadîstir. Zîrâ Ömer İbn Abdülazîz, Ukbe İbn Âmir'e yetişmemiştir. Allah en doğrusunu bilir.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Ebu Tevbe'nin... Sehl İbn el-Hanzaliyye'-den rivayetine göre; onlar Huneyn günü Rasûlullah <s.a.) ile birlikte yatsı vaktine kadar yürüyüşe devam etmişler ve Rasûlullah (s.a.) ile birlikte iken namaz vakti girmiş. Atlı bir adam gelerek efendimiz'e; ey Allah'ın Rasûlü, önünüzden gittim ve falanca dağa çıktım. Hevâzin kabilesinin bütün kadınlarının, eşyaları ve koyunları ile Huneyn'de top­landıklarını gördüm, dedi. Rasûlullah (s.a.) gülümseyerek : Onlar ya­rın inşâallah müslümanların ganimeti olacak, buyurup, bu gece kim bize koruculuk yapar? diye sordular. Enes İbn Ebu Mersed; ben, ey Al­lah'ın Rasûlü, dedi. Rasûlullah (s.a.) in; bir bineğe bin, emrine uyarak bir ata bindi ve Allah Rasûlüne geldi. Efendimiz ona; en yüksek ye-, rine varıncaya kadar şu vâdî tarafına git. Gece senin tarafından (bize) baskın olmasın, buyurdular. Sabah olunca Rasûlullah (s.a.) namaz kı­lacağı yere çıktı ve iki rek'at namaz kıldıktan sonra; atlınızı farkettiniz mi? buyurdular. Bir adam; ey Allah'ın Rasûlü hissetmedik, dedi ve (nafile) namaz kılmaya başladı. Rasûlullah (s.a.) namazda iken (o) vadiye doğru döndüler. Nihayet namazı bitirince: Müjdeler olsun size, atlınız geldi, buyurdular. Biz vadide ağaçların aralarına bakınırken, o çıkageldi, Rasûlullah (s.a.) in önünde durdu ve; Allah Rasûlünün bu­lunduğu vâdînin en yüksek noktasına kadar gittim. Sabah olunca her iki vâdînin de tepesine çıktım, oralardan baktım ve hiç kimseyi göre­medim, dedi. Efendimiz : Gece hiç atından indin mi? diye sordu. O; hayır, sadece namaz kılmak ve def-i hacet için indim, dedi. Rasûlullah (s.a.) : (Cenneti) kendine vâcib kıldın, artık bir şey yapmak senin için gerekmez, buyurdu.

Hadîsi Neseî de Muhammed tbn Yahya îbn Muhammed İbn Ke-sîr'den, o da Ebu Tevbe —ki Rebî' İbn Nâfi'dir— den rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Zeyd İbn el-Habbâb... Ebu Reyhâne'-den rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) ile bir gazvede idik. Bir gece yüksek bir yere gelerek, orada geceledik. Hava o kadar soğuktu ki, içimizden yerde bir çukur kazarak oraya giren ve kalkanını (soğuktan korunmak üzere) üzerine örtenleri gördüm. Ashabının bu halini gören Rasûlullah (s.a.) : Bu gece bizi kim bekleyecek? (kim bize, koruculuk yapacak) Ona duâ edeceğim ve onun bundan dolayı üstün­lüğü olacak, buyurdular. Ansârdan birisi: Ben, ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Efendimiz ona; yaklaş, buyurdular. O da yaklaştı. Sordular; sen kimsin? Ansârî ismini söyledi. Rasûlullah (s.a.) duaya başladı ve o ka­dar çok duâ buyurdu ki, Ebu Reyhâne şöyle anlatır : Rasûlullah (s.a.) in ettiği duayı işitince; ben diğer (koruculuk yapacak) kişiyim, dedim. Efendimiz; yaklaş, buyurdular. Yaklaştım. Sen kimsin? buyurdular. Ben Ebu Reyhâne'yim, dedim. Bana da ansârîye yaptığı duadan az ol­mak üzere duâ ettiler ve : Allah korkusundan yaşaran —ya da ağla­yan— gözle Allah yolunda uykusuz kalan göz, ateşe (cehenneme) ha­ram kılındı, buyurdular.

Tirmizî der ki: Bize Nasr İbn Ali'nin... İbn Abbâs'dan rivayet etti­ğine göre; o, Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu işitmiş : îki göz var ki ateş onlara dokunmaz. Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yo­lunda koruculuk yaparken geceleyen göz.

Tirmizî bu hadîsin hasen, garîb olduğunu söyledikten sonra, bunu sadece Şuayb İbn Ruzeyk tankıyla biliyoruz, der ve bu konuda Osman ve Ebu Reyhâne'nin de hadîsinin bulunduğunu ilâve eder ki, bu daha önce geçmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya İbn Ğaylân... Muâz İbn Enes'-ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Kim müslü-manlara zarar edebilecek yerde (hudutta) hükümdânn verdiği ücret karşılığı değil de, sevabını Allah'tan bekleyerek Allah yolunda koru­culuk yaparsa ateşi iki gözüyle son derecede az bir miktar dışında gör­meyecektir. Nitekim Allah Teâlâ : «İçinizde ona uğramayacak kimse yoktur.» (Meryem, 71) buyurmuştur.

Hadîsi rivayette İmâm Ahmed tek kalmıştır.

Buhârî'nin Sahîh'inde Ebu Hüreyre'den rivayet ettiğine göre; Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Dînâr, dirhem, giyim-kuşam kulları yok olsun (helak olsun), veri­lirse hoşnûd olur, verilmezse kızar. Yok olsun, tersine dönsün, diken ba-tırılırsa dikeni çıkarılmasın. Allah yolunda atının dizginine sarılan,, saçı-başı birbirine kansan, ayakları toz-toprağa bulanan kula ne mut­lu. Bekçilik yapıyorsa, (gerçek) bekçilikte, geri saflarda bulunacaksa arka saflarda olur. Bir meclise girmek için İzin isterse izin verilmez. Bu konuda şefaatte bulunursa şefaati kabul edilmez.

Bu konuda zikredilmesi mümkün olan hadîsleri buraya kadar zik­retmiş olduk. Bol bol nimetlerinden dolayı yıllar ve günler boyu Allah'a hamd olsun.

îbn Cerîr der ki: Bize Müsennâ... Zeyd İbn EslenVden rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Ebu Ubeyde (r.a.) Hz. Ömer (r.a.) e mektup ya­zarak ona Rumların çokluğunu ve onlardan çekindiği husûslan bil­dirdi. Hz. Ömer (r.a.) ona cevâb olarak şöyle yazdı: Mü'min kulun ba­şına bir darlık, bir zorluk ve sıkıntı geldiğinde, Allah bundan sonra bir genişlik ve ferahlık yaratır. Zorluk, asla iki kolaylığı alt etmeyecektir.

Zîrâ Allah Teâlâ kitâb'ında : «Ey îmân edenler sabredip sebat edin, düşmana karşı durun ve Allah'tan sakının ki felah bulaşınız...» bu­yurmuştur.

Hafız İbn Asâkir; Abdullah İbn el-Mübârek'in hayat hikâyesinde, Muhammed tbn İbrâhîm İbn Ebu Sekine kanalıyla şunu nakleder: Abdullah İbn el-Mübârek Tarsus'ta bana şu beytleri yazdırdı. Oradan gitmek üzereydi. 170 yılında onu benimle beraber Fudayl îbn İyad'a okudu. Bir rivayete göre de 177 yılında okumuştur:

Ey, Mekke'de, Medine'de ibâdet edenler görseydiniz eğer bizi; Anlardınız o zaman ibâdet ile eğlendiğinizi.

Ey, yanaklarım boyayanlar gözyaşlarıyla; Boynumuzdur bizim boyanan kanlarımızla. Veya, atıyla boş yere eğlenip duranlar, Atlanmızdır bizim sabah erken yorulanlar. Sizin için güzel koku saçan rüzgârdır. Bizim kokumuzsa atların nalları ve kalkan tozlardır. Geldi söz bize o yüce peygamberimizden; Bir söz ki doğru, sağlam ve yalanlanmayan. Hiç birleşir mi Allah yolundaki atların tozuyla Alevli ateşin dumanı, kişinin burnunda? İşte Allah'ın kitabı, haykırıyor peygamberimiz de : «Ölü değildir şehıd asla.» ve o, yalanlanamaz da.

(B. K.)

(.......................)

Mansûr İbn el-Mu'temir... Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki; o şöyle demiştir : Bir adam : Ey Allah'ın Rasûlü bana öyle bir amel Öğret ki, onunla Allah yolunda mücâhede edenlerin sevabına nail olayım, dedi. Allah'ın Rasûlü: Hiç durmadan namaz kılar, hiç iftar etmeden oruç tutabilir misin? diye sordu. Adam : Ey Allah'ın Rasûlü ben buna gücü yetmiyecek kadar zayıfım, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) : Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemîn ederim ki; buna gücün yetseydi (de yapsaydın) bile yine de Allah yolunda cihâdda bulunanlara erişe­mezdin. Bilmedin mi ki mücâhidin atı, kendisi üzerinde olmadan bile bir iki adım atsa bu yüzden o mücâhide iyilikler (sevabı) yazılır, bu­yurdular.

Allah Teâlâ : Bütün işlerinizde ve her halde Allah'tan sakının, kor­kun ki, dünya ve âhirette felah bulaşınız, buyuruyor. Allah Rasûlü de Muâz'ı Yemen'e gönderirken : Nerede olursan ol, Allah'tan sakın. Kö­tülüğün peşinden onu silecek bir iyilik yap. İnsanlara (dâima) iyi mua­melede bulun, buyurmuşlardı.

İbn Cerîr Taberî der ki: Yûnus'un... Muhammed îbn Kâ'b'dan ri­vayetine göre; o, «Allah'tan sakının ki, felah bulaşınız.» âyeti hakkın­da şöyle derdi: Benimle sizin aranızdaki şeylerde benden sakının ki, yarın bana kavuştuğunuzda felaha eresiniz.

Âl-i İmrân sûresinin sonu. Hamd ve minnet Allah'adır. O'ndan kitâb ve sünnet üzre Ölmek dileriz.