ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ
Âl-i İmrân Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 3
Hennâd, Zühd'de İbn İshâk vasıtasıyla İshâk b. Abdillah b. Ebî Ferve'den bildirir: Alimlerden birinin bana bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Şehitler değer bakımından üç derecedirler. Allah katında en alt derecede olan kişi, Allah'ın rızasını umarak canı ve malıyla yola çıkan ancak ne ölmeyi ne de öldürülmeyi isteyen, nereden geldiği belli olmayan bir okla da öldürülen kişidir. Bu kişiden akan ilk kan damlasıyla geçmiş günahları bağışlanır. Sonra Yüce Allah semadan bir beden indirip onun ruhunu bu bedenin içine yerleştirir ve katına yükseltir. Uğradığı her bir kat semada melekler onu karşılayıp uğurlarlar. Yüce Allah'ın huzuruna yetiştiği zaman secdeye kapanır. Yüce Allah emir vererek ona ipekten yetmiş giysi giydirilir. Sonrasında: «Bunu diğer şehit kardeşlerinin yanına götürün ve aralarına katın» buyurulur. Bunun üzerine Cennetin kapısının hemen yanında yeşil kubbeler içinde yaşayan ve yiyecekleri Cennetten getirilen diğer şehitlerin yanına götürülür. "
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“İnsanoğlu hamdeder durur da sonunda hiç ölmeyecek bir şekilde diri kalır" dedi ve:
“...Onlar diridirler, Rabbları katında rızıklandırılırlar" âyetini okudu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mükâtil:
“Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinerek..." âyetini açıklarken:
“İçinde bulundukları hayır, ikram ve rızıklar dolayısıyla sevinirler" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinerek arkalarından henüz kendilerine katılmayanlara; kendilerine korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Şehitler Cennete girip de içeride şehitler için hazırlanan ikramları, onlara verilen değeri görünce:
“Keşke dünyadaki kardeşlerimiz değer ve ikram bakımından içinde bulunduğumuz durumu bilseler, savaşa çıktıkları zaman şehit düşmek ve bizim nail olduğumuz hayırlara ulaşabilmek için daha da bir gayret sarfederlerdi" dediler. Bunun üzerine bu şehitlerin içinde bulundukları durum Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiyle bildirildi. Yüce Allah, şehitlere de:
“Peygamberinize vahiy indirerek içinde bulunduğunuz durum ve nimetleri ona bildirdim" buyurdu. "Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinerek arkalarından henüz kendilerine katılmayanlara; kendilerine korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler" âyeti de işte bunu anlatmaktadır. Yani şehitler, dünyadaki kardeşlerinin cihada dört elle sarılıp kendilerine yetişeceklerine sevinirler.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî::
“Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinerek arkalarından henüz kendilerine katılmayanlara; kendilerine korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Şehide, içinde kardeşleri ve ailesinden yanına gelecek olanların adları yazılı olan bir kitap takdim edilir ve:
“Filan kişi filan günde, falan kişi filan günde yanında gelecek" denilerek gelecek olanlar ona sayılır. Ailenin gurbette olan fertlerinin gelişine sevinmesi gibi o da bunlardan yanına gelenlere öyle sevinir.
171
"Allâh'ın nimetine, lutfuna ve Allah'ın mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Allah'ın nimetine, lutfuna ve Allah'ın mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet şehitler dışında tüm müminleri kapsamaktadır. Yüce Allah ne zaman peygamberleri ve onlara verilen mükafatlan zikretse genelde ardından diğer müminlere de verilecek mükafatları da zikreder."
Hâkim, Abdurrahman b. Câbir'den, o da babasından bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında Uhud savaşında şehit düşenler zikredilince:
“Vallahi ben de bu arkadaşlarım gibi o dağın dibinde şehit düşmeyi isterdim" buyurdu.
Hâkim, Câbir'den bildirir: Uhud savaşı sonrası Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hamza'nın yokluğunu fark etti. Adamın biri:
“Ben onu şu ağaçların yanında:
“Ben Allah'ın aslanıyım! Ben Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) aslanıyım! Allahım! Ebû Süfyân ve arkadaşlarının yaptıkları şeylerden beriyim. Allahım! Kaçan Müslümanlardan da beriyim!" derken gördüm" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ağaçların yanına gelip Hamza'nın cüssesiyle karşılaşınca ağlamaya başladı. Kendisine müsle yapılıp bedeninin parçalandığını görünce derin bir iç çekti ve:
“Üzerini örtseydiniz ya" buyurdu. Bunun üzerine Ensâr'dan bir adam kalkıp giysisini üzerine attı. Başka biri daha kalktı ve o da üzerine giysisini attı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Câbir! Bu giysilerden biri Hamza'nın, biri de babanın kefeni olsun" buyurdu. Daha sonra şehit düşenler sırasıyla getirilip Hamza'nın yanına konuldu. Hamza'yı kaldırmadan onunla beraber bütün şehitlerin namazlarını kıldırdı.
Savaş sonrası maddi sıkıntıya girdim. Zira babam savaşta ölünce geriye borç ve çoluk çocuk bıraktı. Akşam olunca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni çağırdı ve:
“Ey Câbir! Yüce Allah babanı diriltti ve onunla konuştu" buyurdu. Ben:
“Bildiğimiz gibi mi onunla konuştu?" diye sorduğumda Allah Resûlü şu karşılığı verdi:
“Yüce Allah ona: «Dile benden ne dilersen» buyurunca, baban: «Ruhumu geri döndürüp ilkinde olduğu gibi beni dünyaya, Peygamberinin yanına göndermeni, yolunda savaşıp bir daha öldürülmeyi istiyorum» dedi. Yüce Allah da: «Ölenlerin bir daha geriye dönmemelerini daha önce takdir etmiştim» karşılığını verdi." Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine:
“Kıyamet gününde Allah katında şehitlerin efendisi Hamza'dır" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe ve Hâkim, Enes'ten bildirir: Hamza nemire cinsi bir kumaşla kefenlendi. Ancak kumaş kısa olduğu için başını örttüklerinde ayakları açıkta kalıyordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kumaşı başına çekmelerini ayaklarını da ızhır otuyla kapatmalarını söyledi ve:
“Şayet Safiyye'nin üzülmeyeceğini bilsem onu defnetmez, bedenini yiyen kuşların midesinde haşredilene kadar böyle bırakırdım" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Ka'b b. Mâlik'ten bildirir: Uhud savaşı sonrası Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Hamza'nın öldürüldüğünü kim gördü?" diye sordu. Adamın biri:
“Ben gördüm" deyince, Allah Resûlü:
“O zaman gidip bize yerini göster" buyurdu. Sonrasında gidip Hamza'nın cesedinin başında durdu. Karnının deşildiğini ve kendisine müsle yapıldığını görünce Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bakamadı. Sonra şehit düşen Müslümanların önünde durup şöyle buyurdu:
“Bunların hepsinin şahidi benim. Yıkamadan kanlarıyla onları kefenleyin. Kişi Allah yolunda bir yara aldığı zaman kıyamet gününde yarası henüz taze, kan renginde ve misk kokusundan daha güzel kokacak şekilde huzura çıkar. İçlerinden Kur'ân'ı daha iyi bilenleri mezara önce koyun,"
Nesâî ve Hâkim, Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere namaz kıldırırken adamın biri namaza geldi. Safta durduğu zaman:
“Allahım! Salih kullarına ihsan ettiğin en güzel şeylerden bana da ver" diye dua edip namaza başladı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı bitirince:
“Demin konuşan kimdi?" diye sordu. Adam:
“Benim" deyince, Allah Resûlü:
“O zaman Yüce Allah yolunda atın yaralanacak ve sen de şehit düşeceksin" buyurdu.
Ahmed, Müslim, Nesâî ve Hâkim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cennet ahalisinden biri huzura çağırılır ve: «Ey insanoğlu! Yerini nasıl buldun?» diye sorulur. Bu kişi: «Rabbim! Olabilecek en güzel yerdir» deyince, Yüce Allah: «Dileğin, isteğin varsa söyle» buyurur. Bu kişi şehitlikle kendisine yapılan ihsanları görünce: «Daha neyi dileyebilir neyi isteyebilirim ki? Ama beni dünyaya geri döndürmeni ve yolunda on defa daha öldürülmeyi isterim» der. Sonra Cehennem ahalisinden biri huzura çağırılır ve: «Ey insanoğlu! Yerini nasıl buldun?» diye sorulur. Bu kişi: «Rabbim! Olabilecek en kötü yerdir» der. Yüce Allah: «Dünya dolusu kadar altın karşılığında bu yerden kurtulmak ister misin?» diye sorunca, bu kişi: «Evet!» der. Ancak Yüce Allah: «Yalan söylüyorsun! Dünyadayken bundan daha azını senden istemiş, ama vermemiştin» buyurur."
İbn Ebî Şeybe, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Huzeyme ve İbn Hibbân'ın Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Cennete girecek ilk üç kişi ile Cehenneme girecek ilk üç kişi bana gösterildi. Cennete girecek ilk üç kişiden biri şehit, ikincisi Rabbine kulluğunu efendisine karşı da görevini hakkıyla yerine getiren köle, üçüncüsü ise yoksul bir ailesi olduğu halde başkalarına el açmayan iffetli kişidir. Cehenneme girecek ilk üç kişiden biri zorba yönetici, ikincisi zengin olup malında bulunan Allah'ın hakkını ödemeyen kişi, üçüncüsü de kibirli fakirdir."
Hâkim'in Sehl b. Ebî Umâme b. Sehl'den, o babasından, o da dedesinden naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şehidin kanından dökülen ilk damla ile günahları bağışlanır" buyurmuştur.
Hâkim'in Ebû Eyyûb'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Savaşta öldürülene veya zafer kazanana kadar sabreden kişi mezarında azap çekmez" buyurmuştur.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Buhârî, Enes'ten bildirir: Hârise b. Surâke gözcü olarak çıktığı bir görevde nereden geldiği belli olmayan bir okla vurulup öldürüldü. Bunun üzerine annesi:
“Yâ Resûlallah! Hâris'i ne çok sevdiğimi bilirsin. Şayet Cennete gidecekse ölümüne sabrederim, aksi takdirde ne yapacağımı herkes görür" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Ey Ümmü Hârise! Cennet bir değil birçok tanedir. Senin oğlun da bunların en güzelinde olacaktır" veya:
“Senin oğlun da Firdevs cennetinde olacaktır" buyurdu.
Ahmed ve Nesâî'nin Ubâde b. es-Sâmit'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Vefat edip de Allah katında kendisine hayırlar ihsan edilen hiçbir insan dünyaya, insanların arasına geri dönmek istemez. Allah yolunda öldürülen kişi hariç! Zira o, dünyaya geri dönüp bir daha öldürülmeyi ister."
Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Beyhakî'nin Şuab'da Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Cennet ahalisinden hiç kimse, dünya ve on katı daha kendisine verilecek olsa dahi dünyaya geri dönmek istemez. Şehit hariç! Zira şehit, şehadetin değer ve faziletini gördüğü zaman dünyaya on defa döndürülmeyi ve her seferinde şehit düşmeyi ister. "
İbn Sa'd, Ahmed ve Beyhakî'nin Kays el-Cüzâî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Şehit düşen kişinin Allah katında altı özelliği olur. Akan ilk kan damlasıyla günahları bağışlanır. Kabir azabından uzak tutulur. Kendisine keramet giysisi giydirilir. Henüz girmeden Cennetteki yeri kendisine gösterilir. Kıyamet anındaki büyük korkudan emin kılınır. Cennet hurileriyle evlendirilir."
Tirmizî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin Mikdâm b. Ma'dikerib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah katında şehid düşen kişinin bazı özellikleri vardır. Akan ilk kan damlasıyla günahları bağışlanır. Henüz girmeden Cennetteki yeri kendisine gösterilir. Kendisine iman giysisi giydirilir. Kabir azabından uzak tutulur. Kıyamet anındaki büyük korkudan emin kılınır. Başına vakar tacı konulur ki üzerindeki bir yakut parçası dahi dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Cennet hurilerinden yetmişiki tanesiyle evlendirilir. Yakınlarından yetmiş kişiye şefaatçi kılınır. "
Ahmed ve Taberânî, Ubâde b. es-Sâmit vasıtasıyla benzerini zikreder.
Bezzâr, Beyhakî ve İsbehânî'nin Terğîb'de zayıf bir senedle Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Şehitler üç sınıftır. Biri, Yüce Allah'ın rızasını umarak Allah yolunda canını ve malını ortaya koyar. Ancak ne öldürmeyi, ne de öldürülmeyi düşünür, sadece düşmana karşı Müslümanların sayısını fazla gösterir. Bu kişi öldüğü veya öldürüldüğü zaman bütün günahları bağışlanır. Kabir azabından uzak tutulur. Kıyamet günündeki büyük korkudan emin kılınır. Cennet hurileriyle evlendirilir. Kendisine kerâmet giysisi giydirilir. Başına sonsuzluk ve vakar tacı konulur.
Bir diğeri Yüce Allah'ın rızasını umarak Allah yolunda canını ve malını ortaya koyar. Gayesi öldürülmeden düşmanları öldürmektir. Böylesi bir kişi öldüğü veya öldürüldüğü zaman Halîlurrahman olan İbrahim'in dizinin dibinde olur. Yüce Allah'ın, o kudretli hükümrânın huzurunda doğruluk makamında oturur.
Üçüncüsü de Yüce Allah'ın rızasını umarak canını ve malını ortaya koyup cihada çıkar. Gayesi hem öldürmek, hem de öldürülmektir. Böylesi bir kişi de öldüğü veya öldürüldüğü zaman kıyamet gününde kılıcını çekip omzuna dayamış bir şekilde gelir. Tüm insanlar diz üstü çökmüşken iki defa: «Bize yol verini Biz ki canımızı ve malımızı Allah yolunda feda ettik» der. Nefsim elinde olana yemin olsun ki yol verin sözünü Halîlurrahman olan İbrâhim'e veya başka bir peygambere dahi söyleyecek olsa onlar bile böylesi bir kişinin değeri ve hakkı karşısında ona yol açarlar. Böylesi kişiler Arş'ın sağında bulunan nurdan minberlere gelip otururlar. Oradan insanların nasıl hesaba çekilip hükümlerinin verildiğini izlerler. Asla ölüm derdi çekmezler. Berzahta üzüntüye maruz kalmazlar. Kıyamet günündeki o çığlıktan korkmazlar. Hesap, Mizan ve Sırat derdi taşımazlar. Oturdukları yerden insanların nasıl hesaba çekilip hükümlerinin verildiğini izlerler. İstedikleri her şey kendilerine verilir. Bir konuda ettikleri şefaat kabul edilir. Cennetten istedikleri kendilerine verilir, Cennet içinde istedikleri yere yerleşirler. "
Ahmed, Taberânî, İbn Hibbân ve Beyhakî'nin Utbe b. Abd b. Humeyd es- Sülemî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Öldürülenler üç sınıftır. Biri, canı ve malıyla Allah yolunca cihada çıkar. Düşmanla karşılaştığı zaman öldürülene kadar savaşır. İşte böylesi kişi saf şehittir. Yeri, Allah'ın Arş'ının altındaki çardaktır. Peygamberler bile sadece peygamber olma vasıfları ile ondan üstün olurlar. Bir diğeri, günah ve hatalarından iğrenip malı ve canıyla Allah yolunda cihada çıkan mümindir. Düşmanla karşılaştığı zaman öldürülene kadar savaşır. Böylesi bir kişi ölümüyle günah ve hatalarından arınır. Kendisini öldüren kılıç darbesi günahlarını silip süpürür. Bu kişi Cennet kapıları içinde istediğinden içeri girer. Zira Cennetin sekiz (Cehennemin ise yedi) kapısı vardır. Her bir kapının diğerinden üstünlüğü olur. Bir diğer kişi de malıyla ve canıyla Allah yolunda cihada çıkan münafıktır. Bu kişi de düşmanla karşılaştığı zaman öldürülene kadar çarpışır. Bu kişinin yeri Cehennemdir, zira kendisini öldüren kılıç darbesi münafıklığını yok edemez. "
Müslim ile Hâkim'in Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Borcu dışında şehidin her türlü günahı bağışlanır" buyurmuştur.
Ahmed, Abdullah b. Cahş'tan bildirir: Adamın biri:
“Yâ Resûlallah! Allah yolunda öldürülmem halinde bana ne var?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennet var" karşılığını verdi. Adam dönüp gidecekken Allah Resûlü:
“Sadece borcun hesabı sorulur. Az önce bunu bana Cebrâîl bildirdi" buyurdu.
Ahmed ve Nesâî, İbn Ebî Amîre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dünya ve içindekilerin hepsi kendisine verilecek olsa dahi Yüce Allah tarafından ruhu alınan hiçbir can dünyaya geri dönmek istemez. Şehit hariç!" buyurdu. Yine:
“Yüce Allah yolunda öldürülmem, benim için çöllerde ve kentlerde yaşayanların benim olmasından daha sevimlidir" buyurmuştur.
Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Hibbân'ın Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişinin şehit düşerken hissettiği acı, ancak birinizin çimdikten duyduğu acı kadardır" buyurmuştur.
Taberânî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde kullar hesaba durduğu zaman kan damlayan kılıçlarını omuzlarına dayamış kişiler gelip Cennet kapısının önünde toplanırlar. «Bunlar kim?» diye sorulunca: «Bunlar şehitlerdir, diri kalıp rızıklandırılmışlardı» denilir. "
Ahmed, Ebû Ya'lâ ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'da Nuaym b. Hemmâr'dan bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hangi şehitler daha üstündür?" diye Sorunca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şu karşılığı verdi:
“Düşmanla karşılaştıkları zaman ardına dahi dönüp bakmayan ve ölünceye kadar savaşanlardır. Böylesi şehitler, Cennette en yüksekte bulunan evlerde otururlar. Yüce Allah onlara bakıp gülümser. Yüce Allah da dünyada iken bir kula gülümsediği zaman kıyamet gününde o kişi için artık hesap olmaz. "
Taberânî'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde Allah katında en üstün şehitler, savaşta en ön safta durup düşman gelince arkalarına dahi dönüp bakmayan ve öldürülünceye kadar savaşan kişilerdir. Böylesi şehitler Cennette en yüksekte bulunan evlerde otururlar. Yüce Allah onlara bakıp gülümser. Yüce Allah da dünyada iken gülümsediği kişileri kıyamet gününde hesaba çekmez."
İbnu'l-Münzir, Ebû Hureyre'den bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında şehitlerden sözedilince şöyle buyurdu:
“Şehidin yere dökülen kanı henüz kurumadan Cennetteki eşleri, yavrularını ıssız bir yerde kaybetmiş de bulmuş ceylanlar gibi yanına koşarlar. Her birinin de elinde dünya ve içindekilerden daha değerli olan birer giysi bulunur,"
Nesâî, Râşid b. Sa'd vasıtasıyla bir sahabiden bildirir: Adamın biri:
“Yâ Resûlallah! Neden bütün müminler kabirde azaba maruz kalır da şehit böylesi bir azaptan emin kılınır?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Savaşırken başının üzerinde çakan kılıçlar azap olarak ona yetmiştir" karşılığını verdi.
Hâkim, Enes'ten bildirir: Siyah tenli bir adam Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Yâ Resûlallah! Siyah tenli, kötü kokulu, çirkin suratlı ve malı olmayan biriyim. Ben de kafirlerle ölene kadar savaşırsam nereye giderim?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennete gidersin" karşılığını verdi. Sonrasında adam öldürülene kadar kafirlerle savaştı. Öldükten sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi ve:
“Yüce Allah yüzünü beyaz, kokunu hoş, malını da çok kıldı" buyurdu. Oradakilerden birine de ölen siyah adamı kastederek:
“Bunun, Cennet hurilerinden olan eşini gördüm. Huri onunla çekişip cübbesinin altına girmek istiyordu" buyurdu.
Beyhakî, İbn Ömer'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte çıktığı bir gazada bir bedevinin çadırına uğradı. Bedevi çadırının kenarını kaldırıp:
“Bunlar kim?" diye sorunca, oradakiler. "Bunlar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabı, savaşa çıkmışlar" dediler. Bunun üzerine bedevi onlarla birlikte savaşa katıldı. Savaş sonrası Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun için:
“Nefsim elinde olana yemin olsun ki o adam Cennet krallarından biri oldu" buyurdu. Sonra cesedinin yanına gelip başucunda oturdu. Allah Resûlü neşeliydi ve gülüyordu. Bir ara yüzünü başka yöne çevirdi. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Demin neşeliydin ve gülüyordun. Ne oldu da ondan yüz çevirdin?" diye sorduklarında, Allah Resûlü:
“Yüce Allah'ın onun ruhuna verdiği değer ile yaptığı ikramı görünce neşelenip sevindim. Yüz çevirmeme gelince ise Cennet hurilerinden olan eşi şu an başucunda duruyor" karşılığını verdi.
Hennâd, Zühd'de, Abd b. Humeyd ve Taberânî, Abdullah b. Amr'dan bildirir. Kanından ilk damlanın yere düşmesiyle birlikte şehidin geçmiş günahları bağışlanır. Sonrasında Yüce Allah kendisine iki melek gönderir. Melekler yanlarında ona Cennetten reyhan ile giysi getirirler. Semanın dört bir yanındaki melekler de:
“Sübhanallah! Bu gün yerden çok hoş bir koku, hoş bir esinti geldi" derler. Meleklerle birlikte uğradığı her semanın kapısı kendisine açılır. Karşılaştığı her melek ona hayır dua edip bir sonraki semaya kadar ona eşlik eder. Rahmân'ın huzuruna vardığında ise yanındaki meleklerden önce secdeye kapanır. Ondan sonra da melekler secdeye gider. Sonrasında Yüce Allah onun şehitlerin yanına götürülmesini emreder. Diğer şehitlerin yanına gittiğinde onları yeşil bahçelerde ipekten çadırlar içinde bulur. Yanlarında da oynayan ve onları eğlendiren bir öküz ile büyük bir balık vardır. Balıkla öküz hergün başka bir oyun oynarlar. Öküz Cennetteki nehre iner. Akşam olduğu zaman boynuzuyla balığa vurur, şehitler için onu keser. Balığı yedikleri zaman etinde Cennetteki tüm nehirlerin kokusunu bulurlar. Öküz de gece boyu Cennette yayılır durur. Sabah olduğu zaman da bu sefer balık kuyruğuyla öküze vurur, onu keser. Şehitler öküzün etinden yedikleri zaman Cennetteki tüm meyvelerin tadını bulurlar. Sabah akşam Cennetteki yerlerine bakar ve bir an önce kıyametin kopması için Allah'a dua ederler.
Mümin vefat ettiği zaman Yüce Allah ruhunu almaları için iki meleği Cennetten reyhan ve bir hırka ile iki meleği yanına gönderir. Yanına vardıkları zaman canına:
“En mutmain olan nefis! Reyhanlar içinde yeni mekanına ve sana öfke duymayan Rahmân'ın katına çık!" derler. Bu çağrı üzerine nefis, kişinin duyabileceği en güzel kokulardan birini saçarak bedenden çıkar. Semanın dört bir yanındaki melekler de:
“Sübhanallah! Bu gün yerden çok hoş bir koku, hoş bir esinti geldi" derler. Meleklerle birlikte uğradığı her semanın kapısı kendisine açılır. Karşılaştığı her melek ona hayır dua edip bir sonraki semaya kadar ona eşlik eder. Rahmân'ın huzuruna vardığında ise yanındaki meleklerden önce secdeye kapanır. Ondan sonra da melekler secdeye gider. Sonrasında Yüce Allah, Mîkâil'i çağırır ve:
“Kıyamet gününde senden geri isteyene kadar bu nefsi götürüp diğer mümin nefislerin arasına koy" emrini verir. Sonra kabrinin enine yetmiş, boyuna da yetmiş (arşın) kadar genişletilmesini emreder. Kabrinin içinde reyhanlar biter ve ipeklerle döşenir. Eğer ezberinde Kur'ân'dan âyetler varsa bu âyetlerin nuru kendisinin giysisi olur. Yoksa da kendisine güneşi andıran bir nur verilir. Kabri içinde yeni evlenen damat gibidir ve onu oradan ancak en sevdiği kişi (hurilerden olan eşi) uyandırır.
Kâfir öldüğü zaman ise Yüce Allah canını teslim almak üzere iki meleği, olabilecek en pis şekilde kokan ve çok sert, kaba olan bir kumaş parçasıyla gönderir. Ona da:
“Çık ey habis nefis! Kendin için ne kötü bir yer hazırladın!" denilir. Kafirin nefsi daha önce görülmemiş pis bir koku saçarak çıkar. Sonra emir verilerek kabri, kemikleri birbirine girecek şekilde darlaştırılır. Üzerine deve boynunu andıran yılanlar gönderilir. Bu yılanlar onun etini yemeye başlarlar. Başına görmeyen, konuşamayan ve duymayan melekler konulur ki ne sesini duyarlar, ne de onu görürler. Bu şekilde ona acımadan vurmaya başlarlar. Kafir de mezarında bu azaptan kurtulmak ve bir an önce Cehennemdeki yerine gitmek için kıyamet kopsun diye Yüce Allah'a dua eder.
Tayâlisî, Tirmizî ve Beyhakî, Şuab'da Ömer b. el-Hattâb'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şehitler dört sınıftır. Biri sağlam bir imana sahiptir, düşmanla karşılaştığı zaman da Yüce Allah'a verdiği söze sadık kalıp öldürülene kadar savaşır. Böylesi bir kişiye (kıyamet gününde) insanlar başlarını kaldırıp bakacaklardır" buyurdu ve göstermek için o da başını kaldırdı ki başındaki külahı düştü. (Ravi der ki: Külahı düşen kişi bunu anlatırken gösteren Ömer de olabilir.) Sonra şöyle devam etti:
“İşte böylesi kişiler şehitlik makamının ilk derecesinde bulunurlar. Bir diğeri de yine sağlam bir imana sahiptir, ancak düşmanla karşılaştığı zaman korkudan sanki derisi akasya ağacının dikeniyle çiziliyor gibi olur. Kör bir ok da gelip ona isabet eder ve öldürür. Bu da şehitlik makamının ikinci derecesinde bulunur. Bir diğeri de iyi amellerinin yanında kötü amalleri de olan mümin kişidir. Böylesi bir kişi düşmanla karşılaştığında Yüce Allah'a verdiği söze sadık kalıp savaşır ve ölür. Bu da şehitlik makamının üçüncü derecesindedir. Bir diğer kişi de çokça günah işlemiştir. Düşmanla karşılaştığında öldürülene kadar savaşır. Bu da şehitlik makamının dördüncü derecesindedir. "
Ebû Dâvud ve İbn Hibbân'ın bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şehit, ailesinden yetmiş kişiye şefaatçi kılınır" buyurmuştur.
Taberânî ve Beyhakî'nin el-Ba's ve'n-Nuşûr'de bildirdiğine göre Yezîd b. Şecere şöyle derdi: İnsanlar önce namaz için, sonra da savaş için saf tuttukları zaman semanın, Cennetin ve Cehennemin kapıları açılır. Cennet hurileri de süslenip onları seyretmeye koyulurlar. Kişi düşman üzerine saldırıya geçtiği zaman:
“Allahım! Ona yardım et!" diye dua ederler. Dönüp kaçtığı zaman ise ondan gizlenir ve:
“Allahım! Onu bağışla" derler. Bunun için düşmana karşı cesur olun ve Cennet hurilerini hüsrana uğratmayın. Savaşan birinizden dökülen ilk kan damlası işlediği tüm günahlarına keffaret olur. Yanına Cennet hurilerinden iki eş iner. Yüzündeki tozu toğrağı silip:
“Bizimle olma zamanın geldi" derler. O da:
“Sizin de benimle olma zamanınız geldi" karşılığını verir. Sonra ona insan elinden çıkmamış, Cennette bitip dokunmuş yüz tane giysi giydirilir ki hepsi de iki parmak arasına konulsa sığarlar... Bilin ki kılıçlar Cennetin anahtarlarıdır.
Beyhakî, Şuab'da Ebû Bekr Muhammed b. Ahmed et-Teymî'den bildirir: Kâsım b. Osmân el-Cû'î'nin şöyle dediğini işittim: Kâbe'yi tavaf ederken bir adamın hep:
“Allahım! İhtiyaç sahiplerinin ihtiyacını giderdin, ama benim ihtiyacımı gidermedin" deyip durduğunu gördüm. Adama:
“Neyin var hep aynı şeyi söyleyip duruyorsun?" diye sorduğumda şöyle dedi:
“Sana sebebini anlatayım. Değişik beldelerden yedi kişi düşman topraklarında bir savaşa katılmış ve esir düşmüştük. Boynumuzu vurmak üzere bizi ayırdıklarında semaya baktım. Açılmış yedi kapı ve her biri bir kapının yanında duran Cennet hurilerinden yedi tane huri gördüm. İçimizden biri öne alınıp boynu vurulunca hurilerden biri elinde mendille adamın yanına indi. Bu şekilde altı kişinin boynu vuruldu. Geriye ben, bir kapı ve kapıda duran bir huri kaldık. Boynum vurulmak üzere öne alındığımda içlerinden biri beni bağışlamak istedi. Boyunlarımızı vuran kişi de beni o adama bağışladı. Bunun üzerine semadaki kapının yanında duran hurinin:
“Neler kaçırdığını biliyor musun ey mahrum!" dediğini işittim. Sonrasında kapıyı kapattı. Kardeşim! İşte ben de kaçırdığım şeylere yanıyorum." Ben bu adamın boynu vurulan diğer altı kişiden daha üstün olduğunu düşünüyorum. Zira onların göremediklerini kendisi görmüş ve kaçırdıklarının hasretiyle amel etmek için hayatta bırakılmıştır.
Ebû Dâvud, Hâkim ve Beyhakî'nin el-Esmâu ve's-Sifât'da İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah, iki kişinin halini beğenir. Bunlardan biri eşini, sevdiği uykusunu ve yatağını bırakıp Allah katında olanları arzu ederek ve azabından korkarak namaza kalkan kişidir. Bir diğeri de Allah yolunda savaşırken arkadaşlarıyla birlikte önce kaçan, ancak kaçmanın vebal ve sorumluluğunu düşünerek tekrar savaş alanına dönüp öldürülen kişidir. Ki böylesi kişi hakkında Yüce Allah meleklere: «Şu kuluma bakın! Katımda bulunanlara rağbet ederek ve azabımdan korkarak kaçtıktan sonra geri döndü ve öldürüldü» buyurur,
Beyhakî'nin el-Esmâu ve's-Sifât'da Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Üç kişiyi Yüce Allah sever, durumlarına tebessüm eder ve hoş karşılar. Biri düşmanla karşılaştığında canını ortaya koyup savaşır. Sonunda da ya öldürülür, ya da Yüce Allah kendisine zaferi ihsan eder ve: «Kuluma bakın! Nasıl da benim için canını ortaya koydu» buyurur. Bir diğeri de güzel bir karısı ve yumuşacık bir yatağı dururken şehvetini bırakıp gece namazına kalkan, Allah'ı zikreden, yalvarıp yakaran kişidir ki istese bunlar yerine şehvetine bakardı. Bir diğeri de kervanla birlikte yolculukta olan, konakladıklarında sohbetle geceyi eden, herkes yattıktan sonra da imkanı iyi de olsa kötü de olsa seher vakti ibadete kalkan kişidir."
Hâkim'in Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Samimi bir şekilde Allah yolunda savaşmayı dileyip de normal bir şekilde ölen kişiye Yüce Allah şehit sevabı verir" buyurmuştur.
Ahmed, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim'in Sehl b. Umâme b. Sehl b. Huneyf'ten, o babasından, o da dedesinden naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Samimi bir şekilde şehadeti isteyen kişi yatağında ölse dahi Yüce Allah onu şehitlerin derecesine ulaştırır" buyurmuştur.
Ahmed ve Müslim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişi samimi bir şekilde şehadeti istediği zaman ona ulaşamasa da kendisine şehit sevabı verilir" buyurmuştur.
172
Bkz. Ayet:175
173
Bkz. Ayet:175
174
Bkz. Ayet:175
175
"Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır. Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler. Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Eğer mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve Beyhakî, Delâil'de Abdullah b. Ebî Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud savaşı sonrası müşriklerin peşinden Hamrâu'l-Esed bölgesine kadar gitti. Ebû Süfyân ile diğer müşrikler dönüş yolunda toplanıp:
“Onların kökünü kazımadan dönüşe geçtik. Geri dönüp kalanlarını da öldürelim" dediler ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashâbına geri dönmek istediler. Ancak Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) peşlerinden bir birlik gönderdiği haberini alınca Ebû Süfyân ile diğer müşrikleri bir korku sardı. Oradan Abdulkays oğullarına ait bir kervan geçince Ebû Süfyân onlara:
“Muhammed'e haber verin, toplandık ve köklerini kazımak için onlara geri dönüyoruz" dedi. Bu kervan Hamrâu'l-Esed'de Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaşınca Ebû Süfyân'ın dediğini ilettiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve yanındaki Müslümanlar:
“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir" karşılığını verdiler. Bunun üzerine:
“Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır. Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler. Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Eğer mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun'" âyetleri nazil oldu.
Mûsa b. Ukbe, Meğâzî'de ve Beyhakî, Delâil'de İbn Şihâb'dan bildirir: Ebû Süfyân'ın Bedir savaşı sonrası bir sonraki yıl yine geleceğini söylemesi üzerine Bedir savaşının ertesi yılı Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanların savaş için hazırlanmalarını istedi. Şeytan da insanlardan olan dostlarını kullanarak Müslümanların üzerine saldı. Bunlar Müslümanlara gelip:
“Müşrikler gece karanlığını andıran kalabalıkta asker topladı. Sizinle savaşıp sizi yok etmek istiyorlar. Dikkatli olun! Onların karşısına çıkmayın" diyerek onları korkutmaya çalıştılar. Ancak Yüce Allah Müslümanları şeytanın bu tür korkutmalarından korudu. Yüce Allah'ın ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) çağrısına icabet ettiler ve yanlarına ticaret malları da alıp Bedir'e doğru çıktılar. "Ebû Süfyân'la karşılaşırsak -ki zaten onun için gidiyoruz- onunla savaşırız. Karşılaşmadığımız takdirde de ticaretimizi yaparız" dediler. Zira Bedir ovası Arapların her yıl panayır yapıp pazarlar kurduğu bir yerdi. Müslümanlar Bedir'e geldiler ve kurulan pazarda ticaretlerini yapıp işlerini gördüler. Ebû Süfyân ve askerleri ise söz verdikleri gibi oraya zamanında gelmediler. Bedir ovasına uğrayan İbn Humâm:
“Bunlar kim?" diye sorunca, kendisine:
“Bunlar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabı. Ebû Süfyân ile Kureyşlileri bekliyorlar" denildi. İbn Humâm, Kureyşlilere gelip durumu anlatınca Ebû Süfyân korktu ve gitmekten vazgeçip Mekke'ye geri döndü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Yüce Allah'tan nimet ve lütuflarla Medine'ye döndü. Bu gazveye Sevik Gazvesi denildi ve hicri 3. yılın Şaban ayında gerçekleşti.
İbn Cerîr'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Uhud savaşı sonrası olanlardan sonra Yüce Allah, Ebû Süfyân'ın kalbine korku verince geri dönmedi ve Mekke'ye doğru yoluna devam etti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ebû Süfyân sizin bir kısmınıza zarar vermişti. Geri dönüp tamamlamak istedi, ancak Yüce Allah onun kalbine korku saldı" buyurdu. Uhud savaşı Şevvâl ayında olmuştu. Tüccarlar da Zilka'de ayında Medine'ye gelir Küçük Bedir denilen mevkide her yıl bir defa konaklarlardı. O yıl tüccarlar geldiğinde Müslümanlar Uhud'da yara almışlardı. Bu durum da güçlerine gitmiş Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bu yönde şikâyette bulunmuşlardı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onlar şimdi hac için de geri dönüyorlar. Gelecek yıla kadar da bir daha savaş için toparlanamazlar. Peşlerinden gidelim" buyurdu. Ancak şeytan, dostlarına gelip:
“Müşrikler size karşı çok sayıda kişi topladılar" dedi ve onları korkuttu. Bu korkuya kapılanlar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) peşinden gitmeyi kabul etmedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yanımda kimse gelmese de tek başıma onların peşinden gideceğim!" buyurunca içlerinde Ebû Bekr, Ömer, Ali, Osmân, Zübeyr, Sa'd, Talha, Abdurrahman b. Avf, Abdullah b. Mes'ûd, Huzeyfe b. el-Yemân ve Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh'ında bulunduğu yetmiş kişi onunla birlikte yola çıktı. Safrâ vadisine kadar Ebû Süfyân'ın peşinden gidip izini aradılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır" âyetini indirdi.
Nesâî, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin sahih bir senedle İkrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Müşrikler Uhud savaşı sonrası dönüşe geçtikleri zaman birbirlerine:
“Ne Muhammed'i öldürebildiniz, ne de Müslümanların kızlarını ele geçirdiniz. Ne kötü yaptınız! Hadi geri dönün!" demeye başladılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu duyunca Müslümanları peşlerinden gitmeye çağırdı. Bunun üzerine Müslümanlar Hamrâu'l-Esed'e veya Anebe kuyusuna kadar onları takip ettiler. Ebû Süfyân:
“Gelecek yıl geliriz" deyip yoluna devam edince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de geriye göndü. Bu da bir gazve sayılıyordu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır" âyetini indirdi. Ebû Süfyân, Uhud'dan ayrılırken Allah Resûlü'ne:
“Gelecek yıl Bedir'de, arkadaşlarımızı öldürdüğünüz yerde görüşeceğiz!" demişti. Bir sonraki yıl Müslümanlardan korkak olanlar savaşı göze alamayıp geri dönerken cesur olanlar hem savaşa, hem de ticarete hazırlandılar. Söz konusu yere geldiklerinde müşriklerden kimseleri göremediler. Savaş olmayınca da ticaretlerini yapıp döndüler. Yüce Allah bu konuda da:
“Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, İkrime'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Küçük Bedir denilen bölgeye çıktı. Yanında Uhud savaşında yaralananlar da vardı. Zira Ebû Süfyân, Uhud savaşı sonrası bir sonraki yıl burada karşılaşmak üzere söz vermişti. Bedevinin biri Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabını gördü. Daha sonra Mekke'ye gidip Ebû Süfyân ile arkadaşlarını görünce onlara:
"Muhammed ile yanmdakilerden kaçıp da buraya geldim
Hurma veya kuru üzüm taneleri kadar kalabalıklardı" dedi.
Ebû Süfyân:
“Sen ne diyorsun?" diye sorunca, bedevi:
“Muhammed ile ashabı Küçük Bedir'de toplanmışlar" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ebû Süfyân:
“Onlar bir şey söyledi mi sözlerinde dururlar. Biz ise söz verir, ama sözümüzde durmayız" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabı bu çıkışlarında bedevilerden bir şeyler elde edip geri döndüler. İşte:
“Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır. Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler. Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular'" âyetleri bu konuda nazil olmuştur.
İbn Ebî Hâtim, Hasan (-ı Basrî)'den bildirir: Ebû Süfyân ile yanındaki müşrikler Uhud savaşında o kadar müslümanı öldürüp yaraladıktan sonra geri döndüler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ebû Süfyân geri dönmek istedi, ancak Yüce Allah onun kalbine korkuyu saldı. Benimle onların peşinden kim gider?" buyurdu. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Ali ve ashâb'dan bazı kişiler müşriklerin peşine düştüler. Ebû Süfyân, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) peşine düştüğü haberini alınca karşılaştığı bir ticaret kervanına:
“Muhammed'in geri dönmesini sağlayın, çok sayıda kişiyi topladığımızı ve onların üzerine döneceğimizi söyleyin, size şu şu kadar mal vereyim" dedi. Tüccarlar gelip bunu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdiklerinde:
“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir" karşılığını verdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır" âyetini indirdi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildirir: Bana bildirilene göre Ebû Süfyân ve ordusu Uhud savaşı sonrası dönüşe geçince, Müslümanlar:
“Yâ Resûlallah! Bunlar Medine'ye saldıracak!" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Şayet yük ve eşyalarını bir kenarda bırakıp atlarına binmişlerse demek ki Medine'ye saldırmayı düşünüyorlardır. Ancak atlarını bırakıp yük ve eşyalarıyla ilgileniyorlarsa Yüce Allah onların kalplerine korku vermiş ve Mekke'ye dönecekler demektir" buyurdu. Müşriklerin yük ve eşyalarıyla ilgilendikleri görülünce Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) hâlâ güçlü olduklarını göstermek için müşriklerin peşinden gidilmesini istedi. Bunun üzerine iki veya üç gün müşriklerin peşinden gittiler. Bu konuda da:
“Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır" âyeti nazil oldu.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre Hazret-i Âişe:
“Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir..." âyetini açıklarken Urve'ye şöyle demiştir:
“Yeğenim! Baban Zübeyr ile Ebû Bekr de âyette zikredilen kişilerdendi. Uhud savaşında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o şeylere maruz kaldıktan sonra müşrikler çekildi. Ancak Allah Resûlü onların geri dönmesinden endişe etti ve:
“Kim onların peşinden gider?" diye sordu. Bu çağrısı üzerine içlerinde Zübeyr ile Ebû Bekr'in de bulunduğu yetmiş Müslüman bu görevi üstlendi ve müşriklerin peşine düştüler. Müşrikler, Müslümanların peşlerinden geldiğini duyunca da Mekke yolunu tuttular. Müslümanlar müşrikleri ortalıkta göremeyince geri döndüler. Yüce Allah bunu:
“Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular" âyetiyle ifade etmiştir.
İbn Sa'd, İbn Ebî Hâtim ve İbn Asâkir, İbn Mes'ûd'dan bildirir:
“Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir..." âyeti biz onyedi kişi hakkında nazil oldu.
İbn Cerîr, İkrime'den bildirir: Uhud savaşı Şevvâl ayının onbeşinde Cumartesi günü oldu. Şevvâl ayının onaltısında yani bir sonraki gün Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) münadisi düşmanın peşinden gitmek için Müslümanların hazırlanması, ancak sadece bir önceki gün savaşta bulunanların katılması çağrısını yaptı. Câbir b. Abdillah:
“Yâ Resûlallah!
Babam ölmeden bana yedi kızkardeşimi emanet etti ve:
“Oğlum! Bu kadınları erkeksiz bırakmak ne bana ne de sana yakışır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte cihada katılma konusunda seni kendime tercih edecek de değilim. Onun için kardeşlerinin başında sen dur" dedi. Ben de başlarında durup savaşa katılmadım" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun da katılmasına izin verdi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde düşmanın peşinden çıkması, onlara hâlâ güçlü olduğunu, savaşta olanların kendilerini zayıf düşürmeyeğini göstermek ve onları korkutmak içindi.
İbn İshâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Hazret-i Âişe'nin azatlısı Ebu's-Sâib'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından ve Abduleşhel oğullarından, Uhud savaşına katılan bir adam şöyle anlattı: Bir kardeşimle birlikte Uhud savaşına katıldık ve her ikimiz de yaralı bir şekilde geri döndük. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) düşmanın peşinden çıkma çağrısı yapınca kardeşime şöyle dedim veya o bana dedi:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) katılacağı bir savaştan geri mi kalacağız? Ancak bineğimiz yok üstelik ağır yaralarımız var." Buna rağmen Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte çıktık. Benim yaram kardeşimin yarasından daha hafifti. Yolda giderken bineğimiz olmadığı için takattan kesilince onu taşıyordum, dinlenince de yürümeye devam ediyordu. Sonunda Müslümanların toplandığı yere ulaştık. Oradan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte müşriklerin peşinden Hamrâu'l- Esed bölgesine kadar gittik. Orada Pazartesi, Salı ve Çarşamba günleri olmak üzere üç gün kaldık sonrasında Medine'ye döndük. Bu konuda da:
“Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbrâhîm(-i Nehaî):
“Allah'ın ve Resûlünün davetine uyanlardan biri de Abdullah'tı" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: (.....) âyetini açıklarken:
“Âyette 'Karh' ifadesinden kasıt yaralanmalardır" demiştir.
Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir:
“Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır" âyeti ile:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler" âyetini birbirinden ayırarak okuyun.
İbn Cerîr, Süddî'den bildirir: Ebû Süfyân ile ordusu Uhud savaşı sonrası Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbını bırakıp döndüklerine pişman olunca yolda:
“Geri dönüp köklerini kazıyalım!" dediler. Ancak Yüce Allah kalplerine korkuyu saldı ve dönmeye cesaret edemediler. Karşılaştıkları bir bedeviye para verip:
“Muhammed ve ashabıyla karşılaşırsan, büyük bir kalabalıkla onlara geri döndüğümüzü söyle" dediler. Ancak Yüce Allah bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de müşriklerin peşinden Hamrâu'l-Esed bölgesine kadar gitti. Yolda karşılaştıkları bedevi onlara müşriklerin büyük bir kalabalıkla geri döndüklerini söyledi. Allah Resûlü ve ashâbı:
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" dediler. Sonra Hamrâu'l-Esed bölgesinden Medine'ye döndüler. Yüce Allah onlar ve bedevi hakkında:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler" âyetini indirdi.
İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre İbn Ebzâ:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler'" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Ebû Süfyân bir topluluğa:
“Muhammed'in ashabıyla karşılaşırsanız, büyük bir kalabalıkla onlara geri döndüğümüzü söyleyin" dedi. Müslümanlar da kendilerine verilen bu haberi duyunca:
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" dediler.
İbn Cerîr, Avfî vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Ebû Süfyân, Uhud dönüşü Medine'ye ticaret malı götüren ve Hazret-i Peygamber'le (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında anlaşmalar olan bir kervanla karşılaştı. Onlara:
“Muhammed ile yanındakileri bizden uzaklaştırırsanız sizi razı ederim. Peşimizden geldiğini görürseniz büyük bir kalabalıkla üzerlerine geri döndüğümüzü ona söyleyin" dedi. Kervandakiler Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaşınca:
“Ey Muhammed! Ebû Süfyân büyük bir kalabalıkla Medine üzerine yürüyecek. Şâyet imkanınız varsa geri dönün" dediler. Ancak bu haber Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ile yanındakilerin imanlarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı ve:
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" karşılığını verdiler. Yüce Allah da bu konuda:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildirir: Uhud savaşı sonrası Ebû Süfyân ve müşrikler dönüşe geçtikten sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabından bir grup peşlerinden gitti. Zu'l-Huleyfe'ye ulaştıkları zaman bedeviler ve bazı insanlar onlara:
“Ebû Süfyân büyük bir kalabalıkla üzerinize doğru geliyor" demeye başladılar. Ancak Müslümanlar:
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" karşılığını verdiler. Yüce Allah da bu konuda:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Ebû Süfyân, Uhud veya Hendek savaşı için Kureyş, Ğatafân ve Hevâzin kabilelerine haber gönderip Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı savaşa katılmalarını istedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabı da bundan haberdar oldular. Bazıları:
“Müslümanlardan bir gurup söz konusu yere gidip baksalar sizin için hayırlı olur" deyince, birkaç kişi müşriklerin toplandığı söylenen yere gidip baktılar. Ancak kimseleri göremeyince geri döndüler.
İbn Merdûye ve Hatîb, Enes'ten bildirir: Uhud savaşında bazıları gelip:
“Yâ Resûlallah! Müşrikler size karşı çok büyük bir kalabalıkla geldiler. Onlardan korkun" deyince, Allah Resûlü:
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir'karşılığını verdi. Yüce Allah da bu konuda:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler" âyetini indirdi.
İbn Merdûye, Ebû Râfi'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ali komutasında bir gurubu Ebû Süfyân'ın peşinden gönderdi. Onları gören Huzâa kabilesinden bir bedevi:
“Müşrikler büyük bir kalabalıkla üzerinize geliyorlar" deyince, Müslümanlar:
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti indirdi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler"' âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunu diyen Ebû Süfyân'dır. Zira Uhud savaşı sonrası Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Gelecek yıl Bedir'de, arkadaşlarımızı öldürdüğünüz yerde sizinle karşılaşacağız" demiş, Allah Resûlü de:
“Olur" karşılığını vermişti. Bir yıl sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) söz verdiği gibi Bedir'e gitti. Kurulmuş pazarlara denk gelince Müslümanlar ticaretlerini yaptılar. "Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular" âyetinde ifade edilen de budur. Buna Küçük Bedir Gazvesi denilmiştir.
Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İkrime'den bildirir: Bedir ovası cahiliye döneminde pazarların kurulup ticaretin yapıldığı bir yerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de Uhud savaşından bir yıl sonra Ebû Süfyân'a burada karşılaşma sözü vermişti. Adamın biri Müslümanlarla karşılaşıp:
“Bedir'de müşriklerden oluşan büyük bir kalabalık var" deyince korkak olanlar geri döndü. Cesur olanlar ise kendini hem ticaret, hem de savaş için hazırladılar ve:
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" dediler. Medine'den çıkıp Bedir'e geldiler. Müşriklerden kimseyi bulamadıkları için ticaretlerini yaptılar. Yüce Allah da bu konuda:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler. Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular" âyetlerini indirdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Onların imanını artırdı..."âyetini açıklarken:
“İman artar ve eksilir" demiştir.
Buhârî, Nesâî, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Allah bize yeter, O ne güzel vekildir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bu sözü Hazret-i İbrâhim ateşe atıldığı zaman söylemiştir. Aynı şekilde müşriklerin büyük bir kalabalıkla üzerlerine geldiği haberini alan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de bunu söylemiştir ki Yüce Allah bunu:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler" şeklinde ifade etmiştir.
Buhârî, İbnu'l-Münzir, Hâkim ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'de İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i İbrâhim'in ateşe atılırken söylediği en son söz, "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" idi. Peygamberiniz (sallallahü aleyhi ve sellem) de bunu söylemiş, Yüce Allah bunu:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler" şeklinde ifade etmiştir.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Amr'dan bildirir:
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" sözü Hazret-i İbrâhim'in ateşe atılırken söylediği bir sözdü. Aynı şekilde müşriklerin büyük bir kalabalıkla üzerlerine geldiği haberini alan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı da bunu söylemiştir ki Yüce Allah bunu:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun"»dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler'" şeklinde ifade etmiştir.
İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Büyük bir musibete maruz kaldığınız zaman, «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» deyin" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Zikr'de Hazret-i Aişe'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) üzüntü ve endişesi arttığı zaman eliyle başı ile sakalını sıvazlar ve:
"Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!" derdi.
Ebû Nuaym'ın Şeddâd b. Evs'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“«Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» sözü, korku içindeki her bir kişinin güvencesidir" buyurmuştur.
Hakîm et-Tirmizî'nin Büreyde'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Her namazın ardından şu on sözü söyleyen kişi Yüce Allah'ın isteklerinin karşılığını ve mükafatını verdiğini görecektir. Bu sözlerden beşi dünya beşi de ahiretle ilgilidir ki şöyledir: Borcum konusunda Allah bana yeter. Derdim konusunda Allah bana yeter. Bana saldırana karşı Allah bana yeter. Bana haset edene karşı Allah bana yeter. Bana kötülük düşenene karşı Allah bana yeter. Ölüm anında Allah bana yeter. Kabirdeki sorgu sırasında Allah bana yeter. Mizan'da Allah bana yeter. Sırat'ta Allah bana yeter. Her şeyde Allah bana yeter ki ondan başka ilah yoktur. Ona tevekkül edip ona yönetiyorum."
Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler...'" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Âyette geçen nimet, Müslümanların sağ salim bir şekilde geri dönmeleridir. Lütufa gelince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o sırada oradan geçen bir ticaret kervanının mallarını satın alıp kâr etmiş ve bunu ashabı arasında dağıtmıştır."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken:
“Âyette bahsedilen lütuf, bu sefer sırasında ticaretten elde ettikleri ile sevap olarak kazandıklarıdır" demiştir.
İbn Cerîr, Süddî'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Küçük Bedir gazvesine çıkıp da orada müşrikleri bulamayınca kurulan ticari panayırdan para kazanmış ve bunu ashabı arasında dağıtmıştır. "Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler..." âyetinden kasıt budur. Âyette bahsedilen nimet, geriye sağ salim dönmeleridir. Lütuf ticaretten kazandıkları, fenalık da öldürülmedir."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Fenalığın dokunmaması Müslümanlardan hiçbirine herhangi bir zararın gelmemiş olmasıdır. Allah'ın rızasına uyma da Yüce Allah'a ve Resûlü'ne itaat etmedir."
Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhifde ve İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhifde Atâ vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (=İşte o şeytan, dostlarına karşı sizi korkutur) lafzıyla okumuştur.
İbn Cerîr'in Avfî kanalıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Şeytan, müminleri dostlarına karşı korkutur" şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini:
“Şeytan, müminleri kafirlerle korkutur" şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik: (.....) âyetini:
“Şeytan, dostlarını müminlerin gözünde büyük gösterir" şeklinde açıklamıştır.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime bu âyeti açıklarken:
“Şeytan, dostlarının gücüyle sizleri korkutur, anlamındadır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Âyette bahsedilen korku şeytanın kendi verdiği korkudur ki şeytandan ancak kendi dostları olanlar korkar."
176
Bkz. Ayet:177
177
"Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar» Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah, onlara ahirette bir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük azap vardır. İman karşılığında küfrü satın alanlar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlar için elem verici bir azap vardır."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Küfürde yarışanlar seni üzmesin...'" âyetini açıklarken:
“Bunlardan kasıt münafıklardır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Küfürde yarışanlar seni üzmesin..." âyetini açıklarken:
“Bunlardan kasıt kafirlerdir" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“İman karşılığında küfrü satın alanlar..." âyetini açıklarken:
“Bunlardan kasıt münafıklardır" demiştir.
178
"İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır."
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Ebû Bekr el-Mervezî, Cenâiz'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Hâkim, İbn Mes'ûd'dan bildirir: İyi olsun kötü olsun her nefis için ölüm hayattan daha hayırlıdır. Kişi iyi biri ise Yüce Allah:
“...Allah katında olan şeyler iyiler için daha hayırlıdır" buyurur. Kişi günahkar biri ise de:
“inkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz..." buyurur.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Ebu'd- Derdâ'dan bildirir: Her bir mümin için ölüm, hayatta kalmaktan daha hayırlıdır. Her bir kafir için de ölüm, hayattan daha hayırlıdır. Zira Yüce Allah iyiler için:
“...Allah katında olan şeyler iyiler için daha hayırlıdır'" buyurur. Kafirler için de:
“İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz..." buyurur.
Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b:
“Ölüm hem mümin, hem de kafir için hayattan daha hayırlıdır" demiş ve bu âyeti okumuştur. Sonrasında:
“Kafir ne kadar çok yaşarsa kıyamet günü azabı da o kadar çok olur" demiştir.
Abd b. Humeyd, Ebû Berze'den bildirir: Her bir insan için ölüm her zaman hayattan daha hayırlıdır. Mümin kişi ölünce rahatlar. Kafir için de Yüce Allah:
“İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz..." buyurur.
179
"Allah müminleri içinde bulunduğunuz şu halde bırakacak değildir. Sonunda temiz ile murdarı ayıracaktır. Allah sizin hepinizi gayba vakıf kılacak da değildir. Fakat Allah, resullerinden dilediğini seçer. O halde Allah'a ve resullerine iman edin. Eğer iman eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız size büyük mükâfat vardır."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir:
“Muhammed doğru söylüyorsa o zaman bizlerden kim ona inanacak, kimler onu inkar edecek bildirsin" dediklerinde Yüce Allah:
“Allah müminleri içinde bulunduğunuz şu halde bırakacak değildir. Sonunda temiz ile murdarı ayıracaktır. Allah sizin hepinizi gayba vakıf kılacak da değildir. Fakat Allah, resullerinden dilediğini seçer (onu gayba vakıf kılar)..."' âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim, Ali vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Yüce Allah:
“Allah müminleri içinde bulunduğunuz şu halde bırakacak değildir. Sonunda temiz ile murdarı ayıracaktır..." buyurur. Müminleri içinde bırakmayacağını bildirdiği durum küfürdür. Temiz ile murdarı ayırmadan kasıt da, saîd (cennetlik) olanlar ile bedbaht olanların ayrılmasıdır.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Yüce Allah bu âyette kafirlere şöyle seslenmiştir:
“Müminleri sizin şu an içinde bulunduğunuz dalâlette bırakacak değilim. Cihad ve hicret sayesinde sizlerden temiz olanlar ile murdar olanları ayıracağım."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah bunu Uhud savaşında yapmış, münafık olanlarla mümin olanları birbirinden ayırmıştır."
Abd b. Humeyd'nin bildirdiğine göre Asım bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuştur.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Allah sizin hepinizi gayba vakıf kılacak da değildir..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah ancak dilediği resulleri gayba muttali kılar" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Fakat Allah, resullerinden dilediğini seçer..." âyetini açıklarken:
“Dilediği kişileri kendine resul olarak seçer, anlamındadır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik, (.....) ifadesini "Seçer" şeklinde açıklamıştır.
180
"Allah'ın kendilerine bolca verdiği nimetlerde cimrilik edenler» sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar» bilakis bu onların kötültiğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah'ın kendilerine bolca verdiği nimetlerde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar..."' âyetini açıklarken şöyle demiştir: Burada kastedilen Ehl-i Kitab'dan olanlardır. Zira kendilerine verilen kitap konusunda cimri davranıp onu insanlara açıklamamışlardır. Ancak Yüce Allah bu tavırları konusunda:
“...Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır..." buyurmuştur. Allah'ın onlar için:
“Onlar cimrilik ederler, insanlara cimrilik tavsiyesinde bulunurlar..." buyurduğunu işitmez misin? Yani kendilerine verilen kitaptaki bilgileri gizler, insanların da onu gizlemesini isterlerdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah'ın kendilerine bolca verdiği nimetlerde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar..." âyetini açıklarken:
“Burada kastedilenler Yahudi'lerdir" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Allah'ın kendilerine bolca verdiği nimetlerde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar..." âyetini açıklarken:
“Allah'ın kendilerine bolca verdiği nimetleri Allah yolunda infak etmeyip cimri davranmışlar, bunların zekatlarını da vermemişlerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) bu âyeti açıklarken:
“Burada kastedilenler, kafir olsun mümin olsun Allah yolunda infakta bulunmayanlardır" demiştir.
Buhârî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah kendisine bol mal verdiği halde bunun zekatını ödemeyen kişinin bu malı, kıyamet gününde gözlerinin üzerinde iki siyah nokta bulunan kel bir yılana dönüşüp boynuna dolanır, yanaklarından ısırır ve: «Ben senin malınım! Ben biriktirdiğin malınım!» der" buyurdu. Sonra:
“Allah'ın kendilerine bolca verdiği nimetlerde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar..." âyetini okudu.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Mâce, Nesâî, İbn Cerîr, İbn Huzeyme, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Malının zekatını ödemeyen kişinin bu malı, kıyamet gününde kel bir yılan olarak karşısına çıkar. Kişi bundan kaçtıkça yılan: «Ben senin biriktirdiğin malınım!» diyerek onu kovalar. En sonunda onu yakalayıp boynuna dolanır" buyurdu ve bu sözünü destekler mahiyette:
“Allah'ın kendilerine bolca verdiği nimetlerde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır..." âyetini okudu.
Firyâbî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, Abdullah b. Ahmed, Zevâidu'z- Zühd'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Malı olup da zekatını vermeyen kişinin bu malı kıyamet gününde gözlerinin üzerinde iki siyah nokta bulunan kel bir yılana dönüşür. Beynine ulaşana kadar başının etini yemeye başlar. (Hâkim'in lafzı:
“Kabrinde onun etini koparıp yemeye başlar" şeklindedir). Kişi:
“Benden ne istiyorsun?" diye sorunca, yılan:
“Vermede cimri davrandığın malınım ben!" karşılığını verir.
Abd b. Humeyd, İkrime'den bildirir:
“Kişi malından, Allah'ın ödemesini emrettiği hakları vermediği zaman bu mal, kıyamet gününde kel bir yılana dönüşür ve yılan kovalar, kendisi de kaçıp ondan saklanmaya çalışır."
İbn Ebî Şeybe, Müsned'de, İbn Cerîr ve Ebû Nuaym'ın el-Ma'rife'de, Huceyr b. Beyân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Biri akrabasının yanına gidip fazla olan malından istediği zaman mal sahibi cimrilik edip vermezse Yüce Allah kıyamet gününde Cehennemin içinden bir yılan çıkarır ve bu yılan cimrilik edenin boynuna dolanır" buyurdu ve:
“Allah'ın kendilerine bolca verdiği nimetlerde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır... âyetini okudu.
Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr ve Beyhakî'nin Şuab'da Muâviye b. Hayde'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişi bir dostuna gelip malının fazlasından istediği zaman mal sahibi cimri davranıp vermezse kıyamet gününde bir yılan çağırılır ve vermediği o malı yer bitirir."
Taberânî'nin Cerîr b. Abdillah el-Becelî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Biri akrabasının yanına gidip fazla olan malından istediği zaman mal sahibi cimrilik edip vermezse Yüce Allah kıyamet gününde Cehennemin içinden şucâ' denilen bir yılan çıkarır ve bu yılan cimrilik edenin boynuna dolanır. "
Saîd b. Mansûr ve Beyhakî'nin Şuab'da Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Malı konusunda Allah'a itaat eden kişi, kıyamet gününde malıyla birlikte gelir. Sırattan geçerken malı önünde gider ve kişi düşeceği zamanlarda malı ona: «Devam et! Zira sen bende olan Allah'ın hakkını ödedin» der. Aynı şekilde malı konusunda Allah'a itaat etmeyen kişi, kıyamet gününde malı omuzlarında olacak şekilde gelir. Sırattan geçerken her sallanışında malı ona: «Vay haline! Allah'ın bende olan hakkını ödeseydin ya!» der. Bu şekilde de feryat figan edinceye kadar söylenmeye devam eder. "
Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mesrûk bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Âyette söz konusu edilen kişi, Yüce Allah kendisine bol miktarda mal vermesine rağmen akrabalarının bu mal üzerindeki hakkını esirgeyen kişidir. Bu mal kıyamet gününde bir yılan olarak sahibinin karşısına çıkar ve boynuna dolanır. Kişi:
“Benden ne istiyorsun?" diye sorunca, yılan:
“Ben senin malınım!" karşılığını verir.
Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbrâhim en-Nehâî:
“...Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır...'" âyetini açıklarken:
“Ateşten bir halka olup boynuna dolanacaktır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken:
“Kıyamet gününde, cimri davrandıkları malların aynısını getirmekten sorumlu tutulacaklardır" demiştir.
181
Bkz. Ayet:182
182
"Allah fakirdir biz ise zenginiz" diyenlerin sözlerini Allah elbette işitmiştir. Ama Biz onların dedikleri bu sözü ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız ve "Tadın bakalım o yakıcı cezayı!" diyeceğiz. Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez."
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İkrime vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Ebû Bekr, Yahudilerin içinde Tevrat'ın okutulup öğretildiği Beytu'l-Midrâs adındaki medreseye girdi, içerde Yahudilerin, Finhâs adında bir adamın etrafında toplanmış olduklarını gördü. Finhâs Yahudilerin alimlerinden ve hahamlarından biriydi. Ebû Bekr ona:
“Vay haline ey Finhâs! Allah'tan kork ve Müslüman ol. Vallahi Muhammed'in Allah Resûlü olduğunu ve Tevrat'ta bu şekilde tarif edildiğini biliyorsun" deyince, Finhâs şu karşılığı verdi:
“Vallahi ey Ebû Bekr, bizim Allah'a ihtiyacımız yok. Aksine o bize muhtaç. Onun bize yalvardığı kadar biz ona yalvarmıyoruz, biz ona muhtaç değiliz. Bize ihtiyacı olmasaydı Peygamberinizin söylediği gibi bizden ödünç istemezdi. Faizi size yasaklarken bize veriyor. Bize ihtiyacı olmasaydı bize faiz vermezdi." Ebû Bekr bunları duyunca öfkelendi, Finhâs'ın yüzüne bir tokat attı ve:
“Nefsim elinde olana yemin olsun ki aramızdaki anlaşma olmasaydı senin boynunu vururdum ey Allah'ın düşmanı!" dedi.
Sonrasında Finhâs, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gitti ve:
“Ey Muhammed! Arkadaşının bana yaptığına bak!" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr'e:
“Neden öyle bir şey yaptın?" diye sorunca, Ebû Bekr:
“Yâ Resûlallah! Bana çok ağır bir laf etti. Yüce Allah'ın fakir olduğunu ve kendisine ihtiyaçları olmadığını söylüyor. Bunu söyleyince öfkelendim ve yüzüne tokat attım" karşılığını verdi. Ancak Finhâs bunu inkar etti ve:
“Öyle bir şey söylemedim" dedi. Yüce Allah da Finhâs'ı yalanlayacak ve Ebû Bekr'i doğrulayacak şekilde:
“Allah fakirdir biz ise zenginiz" diyenlerin sözlerini Allah elbette işitmiştir..." âyetini indirdi. Ebû Bekr ve öfkelenmesi hakkında da:
“...Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir başka bir kanaldan, İkrime'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Yahudi Finhâs'tan yardım istemek üzere bir mektup yazdı. Mektubu da Ebû Bekr'le gönderdi. Gönderirken ona:
“Yanıma geri dönene kadar sakın ona karşı kendi yanından bir tasarrufta bulunma" buyurdu. Finhâs bu mektubu okuduktan sonra Ebû Bekr'e:
“Rabbiniz bize muhtaç oldu" dedi. Bu sözü üzerine Ebû Bekr onu kılıcıyla öldürmek istedi, ancak Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sakın ona karşı kendi yanından bir tasarrufta bulunma" âyetini hatırlayınca bundan vazgeçti. Bunun üzerine Kaynukâ oğulları Yahudilerinden bahseden:
“Allah fakirdir biz ise zenginiz" diyenlerin sözlerini Allah elbette işitmiştir... Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz..." âyetleri nazil oldu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“Allah fakirdir biz ise zenginiz" diyenlerin sözlerini Allah elbette işitmiştir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunu Mersed oğullarından biri olan Yahudi Finhâs söyledi. Ebû Bekr kendisiyle karşılaşınca onunla konuştu ve:
“Ey Finhâs! Allah'tan kork, ona inan, gönderdiğini tasdik et. Allah'a güzel bir şekilde borç ver" dedi. Finhâs ise:
“Ey Ebû Bekr! Rabbimizin fakir olduğunu ve bizden borç istediğini mi söylüyorsun? Zira ancak fakir biri zengin birinden borç ister. Eğer dediğin gerçekten doğru ise o zaman Allah fakirdir" karşılığını verdi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Finhâs'ın bu sözü için Ebû Bekr:
“Şâyet Hazret-i Peygamber'le (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlar arasında bir ateşkes olmasaydı onu öldürürüm" demişti.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildirir: Ebû Bekr Yahudilerden:
“Allah fakir biz ise zenginiz. Zenginse neden bizden borç istiyor?" diyen birine vurmuştu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Şibl bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Bana bildirilene göre bunu söyleyen Yahudi Finhâs'tır. Allah'ın üçün üçüncüsü olduğunu, elinin sıkı, cimri olduğunu da kendisi söylemişti."
İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Diyâ'nın el-Muhtâre'de Saîd b. Cübeyr vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir:
“Allah'a, kat kat karşılığını arttıracağı güzel bir ödünç takdiminde kim bulunur..." âyeti nazil olduğu zaman Yahudiler Hazret-i Peygamber'e gelip:
“Ey Muhammed! Rabbimiz fakir mi ki kullarından borç istiyor?" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah fakirdir biz ise zenginiz" diyenlerin sözlerini Allah elbette işitmiştir..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Allah fakirdir biz ise zenginiz" diyenlerin sözlerini Allah elbette işitmiştir...'" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bize bildirilene göre, "Allah'a, kat kat karşılığını arttıracağı güzel bir ödünç takdiminde kim bulunur..." âyeti nazil olduğunda Yahudilerin:
“Rabbimiz bizden borç mu istiyor? Oysa ancak fakir biri zengin birinden borç ister" demesi üzerine bu âyet nazil olmuştur.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Alâ b. Bedr'e, "...Ama Biz onların dedikleri bu sözü ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız..." âyeti sorulunca şöyle demiştir:
“Şimdiki Yahudiler, öldürülen peygamberlere yetişmemişlerdir ancak peygamberleri öldürenlere dost olmuşlardır ve bu dostlukları yazılacaktır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Tadın bakalım o yakıcı cezayı, diyeceğiz...." âyetini açıklarken:
“Bana ulaşana göre bunlardan biri her gün yetmiş bin defa (Cehennem ateşinde) yakılır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Allah kullarına zulmetmez" âyetini açıklarken:
“Yüce Allah, suçu olmayana azap verecek değildir" demiştir.
183
Bkz. Ayet:184
184
"Onlar, «Allah, bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti» dediler. De ki: «Benden önce size nice peygamberler, açık belgeleri ve sîzin dediğiniz şeyi getirdi. Eğer doğru söyleyenler iseniz, niçin onları öldürdünüz?» Eğer seni yalanladılarsa, senden önce açık deliller, hikmetli sahifeler ve aydınlatıcı Kitabı getiren peygamberler de yalanlanmıştı."
İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe...'" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Önceden biri sadaka olarak bir kurban sunar, bu kurban kabul görürse gökten bir ateş inip onu yerdi. Ehli kitaptan olanlar da Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) aynısını getirmesini istediler."
İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildirir: Bizden önceki ümmetlerden biri bir kurban takdim eder. İnsanlar da çıkıp bunun kabul edilip edilmeyeceğine bakarlardı. Şâyet kabul görürse gökten beyaz bir ateş inip bu kurbanı yerdi. Kabul görmediği zaman da böylesi bir ateş görülmez ve insanların bu kurbanın kabul görmediğini bilirlerdi. Yüce Allah, Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderince Ehl-i Kitab'dan olanlar ondan böylesi bir kurban getirmesini istediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“... De ki:
“Benden önce size nice peygamberler, açık belgeleri ve sizin dediğiniz şeyi getirdi. Eğer doğru söyleyenler iseniz, niçin onları öldürdünüz?" âyetini indirdi. Burada 'Sizin dediğiniz şey'den kasıt, böylesi bir kurbandır. Yüce Allah bununla daha önceki küfürlerinden dolayı Ehli kitab'ı kınamıştır.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Onlar, «Allah, bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti» dediler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar Yahudilerdir. Zira Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şâyet bize gökten inecek ateşin yediği bir kurban getirirsen sana inanırız. Aksi taktirde sen gerçekten Peygamber değilsindir" demişlerdi.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, Şa'bî'den bildirir: Kişi bazen henüz doğmadan, birinin kanının akıtılmasına ortak olabiliyor. Yüce Allah:
“... De ki:
“Benden önce size nice peygamberler, açık belgeleri ve sizin dediğiniz şeyi getirdi. Eğer doğru söyleyenler iseniz, niçin onları öldürdünüz?" buyurmuş, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında yaşayan Yahudileri kendilerinden yediyüz yıl önce öldürülen peygamberlerin kanına ortak etmiştir. Çünkü onlar da:
“Bu peygamberler ölümü haketmiş ve sünnet gereği öldürülmüşlerdir" diyerek böylesi bir şeye destek çıkmışlardır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Onlar, «Allah, bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti» dediler..." âyetini açıklarken:
“Allah adına yalan söylemişlerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Alâ b. Bedr'den bildirir: Önceki peygamberler apaçık delillerle gelirlerdi. Bazı peygamberlerin peygamberlik alametleri de eline sığır etinden bir parça koyması, gökten bir ateşin inip de bu eti yemesiydi. İşte bu konuda Yüce Allah:
“... De ki: Benden önce size nice peygamberler, açık belgeleri ve sizin dediğiniz şeyi getirdi..." buyurmuştur.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Eğer seni yalanladılarsa..."âyetini açıklarken:
“Yalanlayanlar Yahudilerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Senden önce açık deliller, hikmetli sahifeler ve aydınlatıcı Kitabı getiren peygamberler de yalanlanmıştı" âyetini açıklarken:
“Burada Yüce Allah, Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) teselli etmektedir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî arkadaşlarından naklen şöyle demiştir:
“...Açık deliller..." âyetinden kasıt, helal ile haramlardır. "...Hikmetli sahifeler..." âyetinden kasıt, Peygamberlere indirilen kitaplardır. "...Aydınlatıcı Kitab..." âyetinden kasıt da Kur'ân'dır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Senden önce açık deliller, hikmetli sahifeler ve aydınlatıcı Kitabı getiren peygamberler de yalanlanmıştı" âyetini açıklarken:
“Bazen olay bir tane olmasına rağmen kat kat karşılık görebilir" demiştir.
185
"Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir."
İbn Ebî Hâtim, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edip Müslümanlar taziye için gelmeye başladıklarında, sesini duyduğumuz ancak kendisini göremediğimiz biri geldi ve:
“Ey ev ahalisi! Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Her nefis ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet gününde yaptıklarınızın karşılığı tamamıyla verilecektir. Yüce Allah katında her musibetin bir tesellisi, yok olup giden her bir şeyin yerine bir yenisi, geçip giden her şeyin de bir telafisi vardır. Onun için Allah'a güvenin ve ona ümit bağlayın. Zira asıl musibette olan kişi, sevaptan mahrum olan kişidir" dedi.
Ravi der ki: Sesin sahibi hakkında Hazret-i Ali:
“Bu kişi Hızır'dır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Hennâd, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Hibbân, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cennette birinizin kamçısının kapladığı yer bile dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Dilerseniz bu konuda: «...Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir» âyetini okuyun."
İbn Merdûye, Sehl b. Sa'd'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda bir sabah veya akşam yürüyüşü, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır" buyurdu ve:
“...Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir" âyetini okudu.
Abd b. Humeyd'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda bir sabah veya akşam yürüyüşü, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Cennette birinizin bir yayı kadarlık bir alan, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır" buyurmuştur.
İbn Ebî Hâtim, Rabî'den bildirir: Cennete en son girecek kişiye, emeklerken önünü görebilecek kadar bir nur verilir ve bu şekilde emekleye ernekleye Sırat'tan geçer. "...Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir" âyeti da bunu ifade etmektedir.
Ahmed'in İbn Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cehennemden uzaklaştırılıp Cennete girmek isteyen kişi, Allah'a ve ahiret gününe iman etmiş bir şekilde ruhunu teslim etsin ve insanlara, kendisine yapılmasını sevdiği şeyleri yapsın."
Tastî'nin Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) âyetinin anlamını sorunca, İbn Abbâs:
“Mutluluğa erip kurtulur, anlamındadır" demiştir. Nâfi': Araplar öylesi bir ifadeyi bilirler mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Tabi ki bilirler! Abdullah b. Revâha'nın:
"Umulur ki kurtuluşa ermiş olurum
Beni fitnelerden koruyacak bir hüccet bulduğumda" dediğini işitmedin mi?"
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Abdurrahman b. Sâbit:
“...Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Dünya hayatının, çobanın bir avuçluk hurmadan veya somundan veya sütle birlikte yiyeceği herhangi bir şeyden edindiği azık kadar değeri yoktur."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Vallahi dünya hayatı yok olmaya yüz tutan eskimiş bir eşya gibidir. Siz bu eşyadan Allah'a itaati alın. Zira Allah'a dayanmayan hiçbir güç olamaz."
186
"Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah bu âyette müminleri sınayacağını ve dinleri konusundaki sabırlarını ölçeceğini bildirmiştir."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zührî:
“...Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden... üzücü birçok söz işiteceksiniz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Böylesi sözleri söyleyen Ka'b b. el- Eşref'tir. Şiirlerinde de müşrikleri Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabının aleyhinde kışkırtır, onları kötüleyerek eleştirirdi."
İbnu'l-Münzir, Zührî vasıtasıyla Abdurrahman b. Ka'b b. Mâlik'ten benzerini zikreder.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar azmi gerektiren işlerdendir" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Burada kendilerine kitap verilenlerden kasıt, Yahudiler ile Hıristiyanlardır. Zira Müslümanlar, Yahudilerden:
“Üzeyir, Allah'ın oğludur" sözünü, Hıristiyanlardan ise:
“Mesîh, Allah'ın oğludur" sözünü çok işitirlerdi. Müslümanlar bu yüzden onlarla çıkacak bir savaşı beklerlerdi. Aynı şekilde onlardan Allah'a şirk koşan sözler de işitirlerdi. Ancak Yüce Allah bu tür şeylere sabretmenin kendisinin de emrettiği azmi gerektiren bir şey olduğunu dile getirmiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Eğer sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar azmi gerektiren işlerdendir" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yüce Allah burada müminlere işittikleri eziyet verici sözlere karşı sabretmelerini emretmiştir. Zira Yüce Allah'ın da belirttiği gibi Ehl-i Kitab'dan olanlar, Müslümanlara:
“Tutunduğunuz davanın hiçbir değeri yoktur. Biz Allah'ın yolunda olmada sizden daha evlayız. Siz yolunuzu kaybetmişsiniz" derlerdi. Yüce Allah da bu âyetle Müslümanların bu tür sözlere aldırmamalarını ve sabretmelerini emretmiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Bunlar azmi gerektiren işlerdendir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“İyiliği emredip kötülükten nehyetme yolunda maruz kalacağınız eziyetlere göstereceğiniz sabır, azmi gerektiren, yani Yüce Allah'ın emrettiği konularda hakkı verilmesi gereken şeylerdendir."
187
"Allah, Kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz» diye ahid almıştı. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Alışverişleri ne kötüdür!"
İbn İshâk ve İbn Cerîr'in İkrime'den bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah, Kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahid almıştı. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Alış verişleri ne kötüdür! Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır'" âyetlerini açıklarken:
“Bunlar Finhâs, Eşya' ve benzeri Yahudi hahamlarıdır" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah, Kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahid almıştı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah onlara, ümmi olan Peygambere tâbi olmalarını ve Allah'a iman etmelerini emretmiştir. Bu konuda da:
“...Allah'a ve O'nun sözlerine inanan Resûlü'ne, o ümmî peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulaşınız" buyurmuştu. Yüce Allah, Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderince onlara:
“...Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim..." buyurdu ve onlardan aldığı sözü kendilerine hatırlattı. Onlara:
“Gönderdiğim peygamberi tasdik edin ki yanımda sevdiğiniz şeyleri bulaşınız" buyurdu.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Alkame b. Vakkâs vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Tevrat ve İncil'de Yüce Allah'ın kullarına gösterdiği hak dinin İslam dini olduğu ve Muhammed'in Allah Resûlü olduğu mevcuttur. Ehli kitap'tan olanlar, bunların kitaplarında yazılı olduğunu bilirler, ancak göz ardı ederler."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Allah, Kitap verilenlerden... ahid almıştı..." âyetini açıklarken:
“Burada kitap verilenlerden kasıt Yahudi'lerdir" demiştir. (.....) (=Onu açıklayacağına dair ondan ahid almıştı) buyruğunda kastedilen kişi de Muhammed'dir (sallallahü aleyhi ve sellem)" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken:
“Yüce Allah, (Tevrat'ta geçen) Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlara açıklayıp anlatmak üzere Yahudilerden söz almıştı" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Bu, Yüce Allah'ın ilim sahibi kişilerden bildiklerini insanlara da öğretme konusunda aldığı bir sözdür. Onun için bildiklerinizi saklamaktan sakının! Zira bilginin saklanması helak olmakla eştir. Kişi bilmediği konuda da konuşmasın. Zira dinden çıkar ve bilmediklerinden de sorumlu tutulur. Denilirdi ki:
“Başkasına öğretilmeyen bir ilim harcanmayan hazine gibidir. Başkalarına gösterilmeyen bir hikmet yemeden ve içmeden öylesine duran bir put gibidir." Hikmet konusunda şöyle de denilirdi:
“Bildiklerini başkalarına anlatan alime ne mutlu! Duyduğunu anlayıp kavrayabilen bir dinleyiciye ne mutlu! Zira birisi bildiği bir şeyi çabalayıp başkalarına anlatmış ve insanları ona yönlendirmiş bir alimdir. Bir diğeri de hayırlı bir şeyi duyup aklında tutmuş ve ondan faydalanmış biridir."
İbn Cerîr, Ebû Abîde'den bildirir: Adamın biri mescitte, içlerinde Abdullah b. Mes'ûd'un da bulunduğu bir topluluğun yanına geldi ve şöyle dedi:
“Kardeşiniz Ka'b size selamını iletiyor ve:
“Allah, Kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahid almıştı" âyetinin sizin hakkınızda nazil olmadığı müjdesini veriyor." Bunun üzerine Abdullah adama:
“Sen de ona selamımızı ilet ve bu âyet nazil olduğunda kendisinin henüz Yahudi olduğunu kendisine söyle" dedi.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: İbn Abbâs'a dedim ki:
“Abdullah'ın öğrencileri bu âyeti: (.....) lafzıyla okuyorlar."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî): (.....) âyetini:
“Hakkı söylemeleri ve bunu amelle desteklemeleri..." şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Şa'bî:
“...Onlar ise, onu arkalarına atıp..." âyetini açıklarken:
“Bu emri ve hükmü kitaplarında okurlardı, ancak onunla amel etmeyi, onu yerine getirmeyi göz ardı eder önemsemezlerdi" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Onlar ise, onu arkalarına atıp..." âyetini açıklarken:
“Verdikleri sözü arkalarına atıp göz ardı ettiler" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Az bir değere değiştiler..."âyetini açıklarken:
“Kitaplarında olanları gizlediler ve bedel karşılığında açıklamaya başladılar. Hiçbir şeyi de bedelini almadan açıklamadılar" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Alışverişleri ne kötüdür!" âyetini açıklarken:
“Burada alışverişten kasıt, Yahudilerin Tevrat'taki hükümleri değiştirmeleridir" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“Yüce Allah, kendilerine kitap verilenlerden söz almasaydı size hiçbir şey anlatmazdım" dedi ve:
“Allah, Kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahid almıştı" âyetini okudu.
İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Yüce Allah, ilim ehlinden söz almasaydı bana sorduğunuz çoğu şey hakkında bir şey anlatmazdım" demiştir.
188
"Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır."
Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, Şuab'da Humeyd b. Abdirrahman b. Avf'tan bildirir: Mervân, kapısıcısı olan Râfi'ye:
“İbn Abbâs'a gidip, yaptıklarından dolayı sevinen, yapmadıklarıyla da övünen her bir kişi eğer azap görecekse hepimiz azap göreceğiz demektir, de" dedi. Râfi' gidip bunu söyleyince, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:
“Bu âyetin sizinle ne ilgisi var? Zira bu âyet Ehl-i Kitab'dan olanlar hakkında nazil oldu. Yüce Allah:
“Allah, Kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahid almıştı. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Alış verişleri ne kötüdür! Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır" buyurmuştur. Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara bir konuyu sormuş onlar da gerçeği gizleyip başka bir cevap vermişlerdi.
Sorduğu konuda gerçeği söylediklerini de göstermişler ve bu konuda övülmeyi beklemişlerdir. Kendilerine sorulanı gizleyip başka bir cevap verdikleri için de pek sevinmişlerdi."
Buhârî, Müslim, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gazveye çıktığı zaman münafıklardan bazıları geride kalır, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) döndüğü zaman da yanına gidip yeminler ederek mazeretlerini gösterirler ve yapmadıkları şeylerden dolayı da övülmeyi beklerlerdi. Bu davranışları üzerine:
“Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır" âyeti nazil oldu.
Abd b. Humeyd, Zeyd b. Eslem'den bildirir: Râfi' b. Hadîc ile Zeyd b. Sâbit, zamanın Medine valisi Mervân'ın yanında oturuyorlardı. Mervân:
“Ey Râfi'! "Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma...'"' âyeti kimler hakkında nazil oldu?" diye sorunca, Râfi':
“Bu âyet bazı münafıklar hakkında nazil oldu. Zira Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşı çıktığı zaman onlar geride kalır, dönüşünde de yanına gidip:
“Sizlerle savaşa katılmamamızın tek sebebi işlerimizdir. Yoksa biz de sizinle birlikte olmayı çok isterdik" şeklinde mazeretler sunarlardı. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti indirdi" dedi. Ancak Mervân sanki iniş sebebinin bu olduğuna ikna olmamış gibi bir tavır takınınca Râfi' bundan rahatsız oldu. Yanında olan Zeyd b. Sâbit'e:
“Allah aşkına söyle! Bu dediğini sen de biliyorsun değil mi?" diye sorunca, Zeyd:
“Evet, bu konuda nazil oldu" karşılığını verdi. Mervân'ın yanından çıktıklarında, Zeyd, Râfi'ye:
“Senin lehine şahitlik yaptığım için övgünü haketmedim mi?" dedi. Râfi':
“Hak olan bir şeyi söylediğin için mi seni öveceğim?" diye sorunca, Zeyd:
“Evet!" karşılığını verdi. Bunun üzerine Râfi':
“Hakkı söyleyenleri Allah över" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Âyette bahsedilen kişiler münafıklardır. Zira Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şâyet savaşa çıkarsan biz de seninle çıkarız" derlerdi. Ancak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşa çıkınca onlar geride kalır, buna sevinir ve Allah Resulünü oyuna getirdiklerini düşünürlerdi.
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İkrime vasıtasıyla bildirdiğine göre ibn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Âyette bahsedilen kişiler, insanları yanlış yola sürüklemeleri sonucu kazandıkları dünya malına sevinen Finhâs, Eşya' ve diğer hahamlardır. Yüce Allah bunlar hakkında:
“Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven..." buyurmuştur ki bunlar kendilerine alim kişi denilmesinden hoşlanırlar. Oysa gerçekten alim değildirler. İnsanları hayırlı bir yola iletmiş, yöneltmiş değildirler, ancak insanların onlar için:
“Öyle yaptılar" demelerinden hoşlanırlar.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Burada bahsedilen kişiler Ehl-i Kitab'dan olanlardır. Zira doğru olmayan bir şekilde hüküm vermişler, kitaplarındaki hükümleri değiştirmişler, bu yaptıklarından da sevinç duymuşlar ve yapmadıkları şeylerden dolayı da insanlardan övgü beklemişlerdir. Allah'a iman ettiklerini, namaz kılıp zekat verdiklerini, Allah'a itaat ettiklerini söyledikleri halde Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ona indirileni inkar etmekten sevinç duymuşlardır. Bunun içindir ki Yüce Allah, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma..." buyurmuştur. Burada ettiklerinden kasıt, Allah'ı ve Muhammed'i inkar etmeleridir. Yapmadıkları ve buna rağmen karşılığında övülmeyi bekledikleri şeyler de namaz ve oruç gibi ibadetlerdir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Yahudiler birbirlerine:
“Muhammed gerçekten bir peygamber değildir. Onun için ona karşı sözünüz bir olsun ve elinizde bulunan kitaba sımsıkı sarılın" şeklinde mektuplar yazmışlardır. Bunu da yaptılar ve Muhammed'i inkar etmede birlik olmalarına çok sevindiler.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Yahudiler kitablarında bulunan Muhammed ismini gizlemiş ve bunu birlik içinde yapmış olmaya çok sevinmişlerdir. "Biz oruç tutar, namaz kılar ve zekat veririz. Biz İbrahim'in dini üzerineyiz" diyerek de kendilerini haklı çıkarır, temize çekerlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma..." âyetini indirmiştir. Burada ettiklerinden kasıt, Muhammed'in peygamberliğini gizlemeleridir. Yapmadıkları ve buna rağmen karşılığında övülmeyi bekledikleri şeyler de kendilerini haklı gösterip, temize çektikleri konularda bunları yapmadıkları halde Araplardan övgü beklemeleridir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada ettiklerinden kasıt, Muhammed'in peygamberliğini gizlemeleridir. Yapmadıkları ve buna rağmen karşılığında övülmeyi bekledikleri şeyler de:
“Biz İbrâhim'in dini üzerindeyiz" demeleridir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Âyette bahsedilen kişiler Yahudi'lerdir. Zira kitaplarını değiştirmeleri ve bundan dolayı insanlar tarafından övülmeleri kendilerini çok sevindirmiştir. Oysa Yahudilerin öyle bir yetkisi yoktur ve bunu da başaramamışlardır."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Âyette bahsedilen kişiler Yahudilerdir. Bunlar Yüce Allah'ın, İbrâhim'e verdiği üstünlüklere sevinirlerdi"
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildirir: Bize bildirilene göre Hayber Yahudileri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip getirdiği şeye inandıklarını ve kendisine tâbi olacaklarını söylediler. Oysa hâlâ dalâletlerine tutunmuşlardı ve sözle ifade edip yapmadıkları şeylere karşılık Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerini övmesini bekliyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma..." âyetini indirdi.
Abdurrezzâk ve İbn Cerîr'in başka bir kanalla bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Hayber Yahudileri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Din konusunda biz de sizler gibi düşünüyoruz ve bu konuda sizlerin destekçisi olacağız" dediler. Ancak Yüce Allah bu âyetle onların bu sözlerini yalanlamıştır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Hayber Yahudileri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Getirdiğin dini kabul edip ona razı olduk" dediler. Oysa yapmadıkları ve inanmadıkları bir şey için ondan bir övülme beklemişlerdi.
İbn Ebî Hâtim, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den bildirir: İsrâil oğullarından âbid ve fakih insanlar vardı. Bir defasında kralları bunları huzuruna çağırıp bir şeyler sordu. Onlar da krallara diledikleri şekilde ruhsatlar verdiler, bunun karşılığında onlardan para ve mal aldılar. Çıktıklarında kralların onların görüşlerine başvurmalarına ve kendilerine verilen mallara çok sevinmişlerdi. Bu konuda da Yüce Allah:
“Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma..." buyurdu.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbrâhim:
“Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) için bîr ordu hazırlayan bazı Yahudilerdir" demiştir.
Mâlik, İbn Sa'd, Taberânî ve Beyhakî, Delâil'de Muhammed b. Sâbit'ten bildirir: Sabit b. Kays:
“Yâ Resûlallah! Helak olmuş olmaktan korkuyorum" deyince, Allah Resûlü:
“Neden?" diye sordu. Sâbit:
“Yüce Allah yapmadığımız şeylerle övünmemizi yasakladı, oysa gördüğüm kadarıyla övülmeyi pek seviyorum. Yüce Allah böbürlenmemizi yasaklamış, ama gördüğüm kadarıyla güzel görünmeyi pek seviyorum. Yine Yüce Allah sesimizi senin sesinden fazla yükseltmemizi yasaklamış. Ancak ben sesi yüksek olan biriyim" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Sâbit! Övülen biri olarak yaşamayı, şehit olarak ölmeyi ve Cennete girmeyi istemez misin?" buyurdu. Gerçekten de Sâbit övülen biri olarak yaşadı ve Müseylemetu'l-Kezzâb ile yapılan savaşta şehit düştü.
Taberânî, Muhammed b. Sâbit'ten bildirir: Sâbit b. Kays b. Şemmâs'ın bana bildirdiğine göre kendisi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle demiştir:
“Yâ Resûlallah! Helak olmuş olmaktan korkuyorum..." Sonrasında ravi bir önceki rivâyeti zikreder.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre adamın biri Ahnef b. Kays'a:
“Yürümekte zorluk çekiyorsan seni taşıyalım mı?" deyince, Ahnef:
“Sen itibarcılardan biri olmalısın" dedi. Adam:
“İtibara da ne oluyor?" diye sorunca Ahnef şu karşılığı verdi:
“Bunlar yapmadıkları şeylerden dolayı övülmeyi sever, isterler. Hak bildiğin bir şeyi gördüğünde ona tutun ve gayrisini bırak."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Yahyâ b. Ya'mur bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuş ve:
“... sanmasınlar" şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti: (.....) şeklinde çoğul lafzıyla okumuştur.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) âyetini:
“Kurtulacaklarını..." şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bu yorumun benzerini zikretmiştir.
189
Göklerin ve yerin mülkü (bütün hazineleri) Allah’ındır. Allah her şeye hakkıyle kadirdir.
190
"Göklerin ve yerin yaratılışında» gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıl sahipleri İçle elbette İbretler vardır."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Kureyşliler, Yahudilere gelip:
“Mûsa, mucize olarak size neler gösterdi?" diye sordular. Yahudiler:
“Asasını ve beyaz elini gösterdi" dediler. Bu kez Hıristiyanlara gidip:
“İsa mucize olarak neler yapardı?" diye sordular. Hıristiyanlar:
“Anadan doğma körleri ve alaca hastalarını iyileştirir, ölüleri diriltirdi" dediler. Sonrasında Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
"Rabbine dua et de Safâ tepesini altına çevirsin" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu yönde dua edince, Yüce Allah:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır'" âyetini indirdi ve mucize olarak bunların üzerinde düşünmelerini istedi.
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Bir gece halam Meymûne'nin yanında kaldım. Gece yarısı veya gece yarısından az bir süre önce veya az bir süre sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) uykudan kalktı, elleriyle gözlerini ovuşturarak uykusunu dağıtmaya çalıştı. Sonra Âl-i İmrân Sûresi'nin son on âyetini sonuna kadar okudu."
Abdullah b. Ahmed Müsned'in zevaidi olarak, Taberânî, Hâkim, el-Künâ'da ve Bağavî, Mu'cemu's-Sahâbe'de Safvân b. Muattal es-Sülemî'den bildirir:
“Bir yolculukta Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraberdim. Bir gece nasıl namaz kıldığını görmek istedim ve onu izlemeye koyuldum. Yatsı namazını kıldıktan sonra uyudu. Gece yarısı olunca kalktı ve Âl-i İmrân Sûresi'nin son on âyetini okudu. Sonra dişlerini misvaklayıp abdest aldı ve onbir rekat namaz kıldı."
191
"Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. «Rabbimız! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru» derler."
İsbehânî'nin Terğîb'de Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde: «Akıl sahipleri neredeler?» diye seslenilir. «Hangi akıl sahipleri?» diye sorulunca: «Ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı ananlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünenler ve: «Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru» diyenlerdir» karşılığı verilir. Bunlar için bir sancak dikilmiştir. Bahsedilen akıl sahipleri bu sancağın yanında toplanır ve kendilerine: «İçinde ebedi kalacağınız Cennete girin» denilir."
Firyâbî, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, Cüveybir'den, o da Dahhâk'tan bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar..."' âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada kastedilen namazdır. Zira kişi namazını ayakta kılamıyorsa oturarak, oturarak kılamıyorsa da uzanarak kılar."
Hâkim'in bildirdiğine göre İmrân b. Husayn'da basur olduğu için namazda oturamıyordu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) uzanarak namaz kılmasını söyledi.
Buhârî, İmrân b. Husayn'dan bildirir: Bende basur vardı. Namazı nasıl kılmam gerektiğini Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduğumda:
“Ayakta kılabiliyorsan ayakta kıl, kılamıyorsun oturarak kıl. Oturarak da kılamıyorsan uzanarak kıl" buyurdu.
Buhârî, İmrân b. Husayn'dan bildirir: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kişinin oturarak namaz kılmasını sorduğumda:
“Kişinin ayakta namazını kılması daha iyidir. Oturarak namaz kılan kişiye ayakta namaz kılan kişinin sevabının yarısı vardır. Uzanarak namaz kılan kişiye de oturarak namaz kılan kişinin sevabının yarısı vardır" buyurdu.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah'ı namazda veya namaz dışında başka bir şeyde zikretmek ve Kur'ân okumaktır."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Ey insanoğlu! İşte senin her durumun böyle olmalıdır. Ayakta iken Allah'ı zikret. Ayakta iken zikredemiyorsan oturarak zikret. Oturarak da yapamazsan yatarak zikret. Bu, Yüce Allah'tan sana bir kolaylık ve hafifletmedir."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildirir:
“Kul ayakta, oturarak ve yatarak, her halinde Allah'ı zikretmedikçe zikir ehlinden biri sayılmaz."
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve İsbehânî, Teğîb'de Abdullah b. Selâm'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tefekkür eden ashâbının yanına çıktı ve:
“Allah(ın zatı) hakkında değil, yarattıkları hakkında tefekkür edin" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Tefekkür'de ve İsbehânî, Terğîb'de Amr b. Murre'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tefekkür eden bir toplulukla karşılaşınca onlara:
“Yaratılanlar hakkında tefekkür edin, ama bunları yaratan (ın zatı) hakkında tefekkür etmeyin" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Osmân b. Ebî Dehreş'den bildirir: Bana ulaşana göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) suskun bir şekilde oturan ashâbının yanına gidince:
“Neden konuşmuyorsunuz?" diye sordu. Ashâb:
“Yüce Allah'ın yarattıkları hakkında düşünüyor, tefekkür ediyoruz" dediklerinde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ın nimetleri hakkında tefekkür edin, ama kendisi (zatı) hakkında tefekkür etmeyin" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Taberânî, İbn Merdûye ve İsbehânî'nin Terğîb'de İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ın nimetleri hakkında tefekkür edin, ama kendisi (zatı) hakkında tefekkür etmeyin" buyurmuştur.
Ebû Nuaym, Hilye'de İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ın yarattıkları hakkında tefekkür edin, ama kendisi (zatı) hakkında tefekkür etmeyin" buyurmuştur.
İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin el-Esmâu ve's-Sifât'da bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Her şey hakkında tefekkür edin, ama Allah'ın kendisi (zatı) hakkında tefekkür etmeyin" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, Tefekkür'de, İbnu'l-Münzir, İbn Hibbân, Sahîh'de, İbn Merdûye, İsbehânî, Terğîb'de ve İbn Asâkir, Atâ'dan bildirir: Hazret-i Âişe'ye:
“Bana Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüğün en acayip şeyi anlat" dediğimde şu karşılığı verdi:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hangi şeyi acayip değil ki? Bir gece yanına gelip yatağıma girdi. Sonra:
“Bana izin ver de Rabbime ibadet edeyim" diyerek kalktı, abdest alıp namaza durdu. Kıyamda öyle ağladı ki gözyaşları göğsüne damlamaya başladı. Sonra rükûya gidip ağladı, sonra secdeye gidip ağladı. Başını secdeden kaldırdıktan sonra da ağladı. Bilâl gelip sabah ezanını okuyana kadar bu şekilde devam etti. Ona:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah geçmiş ve gelecek tüm günahlarını bağışlamış iken neden bu kadar ağlıyorsun?" diye sorduğumda şöyle buyurdu:
“Şükreden bir kul olmayayım mı? Yüce Allah bu gece bana:
“Ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı ananlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler ve: «Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru» diyenlerdir" âyetini indirmişken neden böyle yapmayayım?" Sonra da:
“Bu âyeti okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun!" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Tefekkür'de Süfyân'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Âl-i İmrân Süresi'nin son âyetlerini okuyup da bunlar hakkında tefekkür etmeyene yazıklar olsun!" buyurdu ve son on âyet olduğunu göstermek için on parmağını saydı.
Ravi der ki: Evzaî'ye:
“Bunlar hakkında tefekkür nasıl yapılacak?" diye sorulunca:
“Kişi bunları anlayarak ve düşünerek okur" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Âmir b. Abdi Kays'tan bildirir: Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bir değil, iki değil, üç değil, daha fazla sahabisinden:
“İmanın ışığı veya nuru tefekkürdür" sözünü işitmişimdir.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Zühd'de ve İbnu'l-Münzir, Avn'dan bildirir: Ümmü'd-Derdâ'ya:
“Ebu'd-Derdâ'nın en değerli ibadeti ne idi?" diye sorduğumda:
“Tefekkür ve ibret alma idi" karşılığını verdi.
Ebu'ş-Şeyh'in el-Azame'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Bir anlık tefekkür bir gecelik ibadetten daha değerlidir" demiştir.
İbn Sa'd, Ebu'd-Derdâ'dan bunun benzerini zikretmiştir.
Deylemî, Enes'ten merfû olarak benzerini zikretmiştir.
Deylemî başka bir kanaldan mevkûf olarak bildirdiğine göre Enes:
“Gece ile gündüzün dönüşümü, birbiri ardınca gelmesi konusunda bir anlık tefekkür, seksen yıllık ibadetten daha değerlidir" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in el-Azame'de Ebû Hureyre'den bildirdiğine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir anlık tefekkür, altmış yıllık ibadetten daha değerlidir" buyurmuştur.
Ebu'ş-Şeyh ve Deylemî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Adamın biri sırtüstü uzanmış göğü ve yıldızları seyrederken: «Vallahi sizlerin bir Rabbinizin ve yaratıcınızın olduğunu biliyorum. Allahım! Beni bağışla» dedi. Yüce Allah da ona nazar edip bağışladı."
192
Bkz. Ayet:194
193
Bkz. Ayet:194
194
"Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan, onu perişan etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur. Rabbimiz! Biz, «Rabbinize iman edin» diye imana çağıran bir davetçı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al. Rabbimiz! Peygamberlerinle vaadettiklerini bize ver, kıyamet günü bizi perişan etme. Sen şüphesiz sözünden caymazsın."
İbn Ebî Şeybe ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'd-Derdâ ile İbn Abbâs:
“Yüce Allah'ın büyük ismi Rabb'dır" demişlerdir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Enes:
“...Sen kimi cehennem ateşine sokarsan, onu perişan etmişsindir..." âyetini açıklarken:
“Perişan olmaktan kasıt, kişinin Cehennemde ebedi olarak kalmasıdır" demiştir.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:
“Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan, onu perişan etmişsindir..." âyetini açıklarken:
“Bu, Cehennemden çıkamayacak olanlara has bir şeydir" demiştir.
İbn Cerîr ve Hâkim, Amr b. Dînâr'dan bildirir: Câbir b. Abdillah b. Amre bize uğradığında Atâ ile birlikte yanına gittik. Ona:
“...Onlar cehennemden çıkmayacaklardır" âyetini sorduğumda:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bildirdiğine göre bunlar kafirlerdir" karşılığını verdi. Câbir'e yine:
“...Sen kimi cehennem ateşine sokarsan, onu perişan etmişsindir..."âyetini sorduğumda:
“Kişinin ateşte yanmasından daha perişan bir durum olabilir mi? Hatta bundan daha hafifi olan bir azap bile kişinin perişanlığıdır" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçi işittik..." âyetini açıklarken:
“Bu davetçi Muhammed'dir (sallallahü aleyhi ve sellem)" demiştir.
İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bu yorumun benzerini zikretmiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hatîb, el- Muttefik ve'l-Mufterik'de bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî:
“...Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçi işittik..." âyetini açıklarken:
“Bu davetçiden kasıt Kur'ân'dır; zira Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) herkes işitebilmiş değildir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: İnsanlar Allah'ın davetini işitip buna icabet etmişlerdir. Bu yolda sorumluluklarını en güzel şekilde yerine getirmiş ve sonuçlarına da sabretmişlerdir. Burada Yüce Allah insanlardan mümin olan ile cinlerden mümin olanın bu yönde ne dediğini sizlere haber vermektedir. Cinlerden mümin olan kişi:
“...Doğrusu biz, doğru yola götüren, hayrete düşüren bir Kuran dinledik de ona inandık. Biz, Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız" der. İnsanlardan mümin olan kişi ise:
“Rabbimiz! Biz, «Rabbinize iman edin» diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al" der.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Rabbimiz! Peygamberlerinle vaadettiklerini bize ver..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada müminler Yüce Allah'tan, Peygamberleri diliyle kendilerine yapılan vaadin yerine getirilmesini dilemişlerdir."
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Kıyamet günü bizi rezil etme. Sen şüphesiz sözünden caymazsın" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada perişan etmeden kasıt, kişinin rezil edilmesidir. Sözden kasıt da "Lâ ilâhe illallâh" diyen kişiye verilen sözdür. Kulun bu dileği üzerine de Yüce Allah:
“...Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim..."karşılığını vermiş, "Lâ ilâhe illallâh" diyenleri, tevhîde sarılıp ihlaslı olanları kıyamet gününde rezil etmeyeceğini bildirmiştir.
Ebû Ya'lâ'nın Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet günü, Yüce Allah'ın huzurunda duran insanoğlunun rezilliği ve utanması öyle bir hale gelir ki artık Cenehheme atılma emrinin verilip bu durumdan kurtulmayı temenni eder. "
Ebû Bekr eş-Şâfiî, Rubâiyye'de Ebû Kırsâfe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım! Kıyamet gününde bizi rezil etme! Huzuruna çıktığımızda bizi utandırma" diye dua ederdi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Biriniz namazda teşehhüdü bitirdiği zaman şöyle dua etsin:
“Allahım! Bildiğim ve bilmediğim tüm hayırlı şeyleri senden diliyorum. Bildiğim ve bilmediğim tüm kötü şeylerden de sana sığınıyorum. Allahım! Salih kullarının senden dilediği en hayırlı şeyleri ben de senden diliyor, sana sığındıkları kötü şeylerden ben de sana sığınıyorum. Rabbimiz! Bize dünyada da, âhirette de iyilikler ver ve bizi Cehennem azabından koru. Rabbimiz! Biz ki iman ettik! "Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al. Rabbimiz! Peygamberlerinle vadettiklerini bize ver, kıyamet günü bizi perişan etme. Sen şüphesiz sözünden caymazsın."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbrâhim en-Nehaî:
“Farz namazlarda Kur'ân'da geçen duaları etmek müstehab görülürdü" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Muhammed b. Sîrîn'e namazda dua etme konusu sorulunca:
“Ashabın namazlarda etmeyi en çok sevdikleri dualar Kur'ân'da da geçen dualardı" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid ile Tâvus:
“Farz namazlarda Kur'ân'da geçen duaları edin" demişlerdir.
Ahmed ve İbn Ebî Hâtim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Askalân (kenti) gelin güveyden biridir. Kıyamet gününde Yüce Allah buradan yetmiş bin kişiyi hesaba çekmemek üzere diriltir. Buradan elli bin kişiyi de şehit olarak diriltir ve Yüce Allah'ın huzuruna gelirler. Şehitler arasında kesik başlarını ellerinde taşıyan, şah damarlarından kanlar akan saflar da bulunur. Yüce Allah'ın huzuruna gelip: «Rabbimiz! Peygamberlerinle vaadettiklerini bize ver, kıyamet günü bizi perişan etme. Sen şüphesiz sözünden caymazsın» derler. Bunun üzerine Yüce Allah: «Kulum doğruyu söyledi. Beyaz nehirde onları yıkayın» buyurur. Nehirde yıkandıktan sonra bembeyaz olurlar ve Cennette diledikleri gibi dolaşırlar."
195
"Rableri, onlara şu karşılığı verdi: Ben, erkek olsun, kadın olsun, sîzden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katandadır."
Saîd b. Mansûr, Abdurrezzâk, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Hâkim'in bildirdiğine göre Ümmü Seleme:
“Yâ Resûlallah! Bakıyorum da hicret konusunda Yüce Allah kadınlardan hiç bahsetmiyor" deyince Yüce Allah:
“Rableri, onlara şu karşılığı verdi: Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır" âyetini indirdi. Bundan dolayı Ensarlılar:
“Yanımıza hicret eden ilk kadın, Ümmü Seleme'dir" demişlerdir.
İbn Merdûye, Ümmü Seleme'den bildirir: Son nazil olan âyet:
“Rableri, onlara şu karşılığı verdi: Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır" âyetidir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ'dan: Kul üç defa:
“Rabbim! Rabbim! Rabbim.'" dediği zaman Yüce Allah mutlaka ona nazar eder" demiştir. Atâ'nın bu sözü Hasan'a zikredilince de Hasan bunu zikreden kişiye:
“Sen Kur'ân'ı okumuyor musun?" dedi ve:
“Rabbimiz! Biz, «Rabbinize iman edin» diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al... Rableri, onlara şu karşılığı verdi: Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim..." âyetlerini okudu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) bu âyeti açıklarken:
“Âyette bahsedilen Muhacirler, dört bir yandan memleketlerinden çıkarılıp hicrete zorlanan kişilerdir" demiştir.
İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî'nin Şuab'da İbn Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
Cennete ilk girecek gurup fakir Muhacirler olacaktır ki tehlikeler bunlarla savdırdı. Bunlara bir emir verildiği zaman dinleyip itaat ederlerdi. İçlerinden birinin yöneticiden bir ihtiyacı olduğu zaman bu ihtiyacı giderilmez, ölünceye kadar içinde kalırdı. Kıyamet gününde Yüce Allah Cenneti huzuruna çağırır. Cennet bütün süsü ve güzelliğini takınıp huzura çıkar. Yüce Allah: «Yolumda savaşan, öldürülen, eziyet çeken, cihad eden kullarım nerede? Gelin girin Cennete» diye seslenir. Fakir muhacirler de bu şekilde azaba maruz kalmadan ve hesaba çekilmeden Cennete girer. Bunun üzerine melekler gelip secdeye kapanır ve: «Rabbimiz! Biz ki gece gündüz seni tesbih ve takdis ederken bizlere tercih ettiğin bunlar da kim oluyor?» derler. Yüce Allah: «Bunlar yolumda savaşan ve eziyetlere maruz kalan kullarımdır» karşılığını verir. Bunun üzerine melekler Cennetin her bir kapısından içeri girip bunlara: «Sabretmenize karşılık selâm sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!»derler. "
Hâkim, Abdullah b. Amr'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:
"Ümmetimden Cennete ilk girecek zümrenin kim olduğunu biliyor musun?" diye sorduğunda:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“İlk girecek zümre muhacirlerdir. Bunlar kıyamet gününde Cennetin kapısına gelip açılmasını isterler. Cennet bekçileri: «Hesaba çekildiniz mi?» diye sorduklarında: «Ne diye hesaba çekileceğiz! Allah yolunda ölene kadar kılıçlarımız omzumuzdan hiç inmedi» karşılığını verirler. Bunun üzerine Cennet kapıları kendilerine açılır ve diğer insanların girişinden kırk yıl önce içeriye girip dinlenirler. "
Ahmed'in Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cennete girdiğimde önümde bir ses işittim. «Bu ne?» diye sorduğumda: «Bilal'dir» dediler. Devam ettiğimde Cennet ahalisinin çoğunun muhacirlerden ve Müslümanların çoluk çocuğundan olduğunu gördüm. Cennet ahalisi içinde en az sayıda olanlar da zenginler ve kadınlardı. Bu konuda bana: «Zenginler henüz kapıda hesaba çekilip temizleniyorlar.
Kadınlara gelince dünyada iken iki kırmızı olan altın ve gümüşle çok ilgilenmelerinden dolayı gelmekte geciktiler» denildi,
Ahmed, Ebu's-Sıddîk'tan, o da ashâbdan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müminlerin fakirleri Cennete, zenginlerinden dörtyüz yıl önce girer. Öyle ki zenginler: «Keşke biz de dünyada iken fakir olsaydık» demeye başlarlar" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Bu fakirleri bize anlat" dediklerinde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Bunlar, tehlike anında bunu savmak için ilk gönderilen kişilerdir. Ganimeti olan bir iş olduğu zaman da başkaları gönderilir. İdarecilerin kapılarının da kendilerine kapalı tutulduğu kimselerdir" buyurdu.
Hakîm et-Tirmizî'nin Saîd b. Âmir b. Cizyem'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Müslümanların fakirleri Cennete, zenginlerinden elli yıl önce girer. Öyle ki aralarına karışıp içeriye giren bir zengin elinden tutularak geri dışarı çıkartılır."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Amr şöyle demiştir:
“Kıyamet gününde insanlar toplandığında:
“Bu ümmetin fakir ve miskinleri nerede?" diye seslenilir. Fakir ve miskinler öne çıkınca kendilerine:
“Yanınızda ne var?" diye sorulur. "Rabbimiz! Yolunda belalara maruz kalıp sabrettik ki, sen daha iyi bilirsin. Malı da, makamı da bizden başkalarına verdin" derler. Bunun üzerine onlara:
“Doğru söylüyorsunuz" denilir ve diğer insanlardan çok zaman önce Cennete girerler. Zorlu hesap da zenginlere, makam mevki sahiplerine kalır." Kendisine:
“Peki, o günü müminlerin durumu ne olacak?" diye sorulunca Abdullah şöyle demiştir:
“Müminlere nurdan divanlar kurulur ve üzerlerinde bulutlar olur. O günü onlar için günün bir anlık zamanından daha kısa gelir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Şeddâd b. Evs şöyle demiştir:
“Ey insanlar! Verdiği hükümlerde Allah'ı suçlamayın. Zira Yüce Allah hiçbir mümine haksızlık etmez. Birinizin başına hoşlandığı bir şey geldiği zaman bunun için Allah'a hamdetsin. Başına hoşlanmadığı bir şey geldiği zaman da buna sabredip mükâfatını Allah'tan beklesin. Zira mükâfatların en güzeli Allah katındadır."
196
Bkz. Ayet:197
197
"Kâfirlerin refah İçinde diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın. Azıcık bir menfaattir o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir."
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime:
“Kâfirlerin refah içinde diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın" âyetini açıklarken:
“Kafirlerin bol nimetler içinde gecelerini ve gündüzlerini geçirmeleri seni yanıltmasın" demiştir. "Azıcık bir menfaattir o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir!" âyetini açıklarken de şöyle demiştir:
“İbn Abbâs, "Ne kötü varış yeri" ifadesini:
“Varacakları ve ikamet edecekleri yer ne kötüdür" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini:
“Kafirlerin belde belde dolaşmaları seni yanıltmasın" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Vallahi ölene kadar hiçbir peygamber kafirlerin bu durumlarına ne aldanmış, ne de Allah'ın emirlerinden herhangi birini onlara havale etmiştir."
198
"Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah tarafından bîr ikram olarak, altlarından ırmaklar akan, ebedî olarak kalacakları cennetler vardır» İyi kişiler için Allah katındaki şeyler daha hayırlıdır."
Buhârî, el-el-Edebu'l-Müfred'de , Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, İbn Ömer'den bildirir:
“Yüce Allah'ın bunları "Ebrâr (iyi kişiler)" diye isimlendirmesi hem babalarına, hem de çocuklarına karşı iyi davranmalarından dolayıdır. Zira babanın senin üzerinde bazı hakları olduğu gibi çocuklarının da senin üzerinde bazı hakları vardır."
İbn Merdûye, İbn Ömer'den merfû olarak aynısını zikretmiştir. Ancak ilk rivâyet daha doğrudur.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Ebrâr'dan olanlar en ufak değersiz yaratıklara dahi zarar vermezler" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...İyi kişiler için Allah katındaki şeyler daha hayırlıdır" âyetini açıklarken:
“Burada iyi olanlardan (Ebrâr) kasıt, Yüce Allah'a itaat edenlerdir" demiştir.
199
"Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah'a derinden saygı duyarak inanırlar. Allah'ın âyetlerini az bir değere satmazlar. İşte bunların Rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz Allah» hesabı çabuk görendir."
Nesâî, Bezzâr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Enes'ten bildirir: Necâşî vefat ettiğinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onun cenaze namazını kılın" buyurdu. Ashap:
“Yâ Resûlallah! Habeşli bir kulun mu cenaze namazını kılacağız?" dediklerinde Yüce Allah:
“Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah'a derinden saygı duyarak inanırlar..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Câbir'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Çıkın ve ölen kardeşinizin cenaze namazını kılın!" buyurdu. Sonra önümüze geçip dört tekbirle cenaze namazını kıldırdı. Namazın ardından:
“Bu kral Necâşî'nin cenaze namazıdır" buyurunca, bazı münafıklar:
“Şuna bakın hele! Hayatında hiç görmediği Hıristiyan bir kafirin cenaze namazını kılıyor" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah'a derinden saygı duyarak inanırlar..." âyetini indirdi.
Hâkim, Abdullah b. ez-Zübeyr'den bildirir: Necâşî'ye kendi bölgesinden düşmanları saldırıya geçince orada bulunan muhacir Müslümanlar ona:
“Biz de sizinle birlikte onlara karşı savaşmak istiyoruz. Bu şekilde hem cesaretimizi görür, hem de bize yaptığın iyiliğin karşılığını vermiş oluruz" dediklerinde, Necâşî:
“Yüce Allah'ın yardımıyla gelecek bir zafer, insanların yardımıyla gelecek bir zaferden daha hayırlıdır" karşılığını verdi. "Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah'a derinden saygı duyarak inanırlar..." âyeti de onun hakkında nazil olmuştu.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildirir: Bize bildirilene göre bu âyet Necâşî ile bazı arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Bunlar Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) iman edip davasını tasdik etmişlerdi. Yine bize bildirilene göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Necâşî'nin vefat haberini alınca ona bağışlanma dilemiş ve gıyabi cenaze namazını kılmıştır. Ashabına:
“Beldeniz dışında vefat eden bir kardeşinizin cenaze namazını kılın" buyurunca münafıklardan bazıları:
“Kendi dininden olmayan birinin cenaze namazını kılıyor!" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah'a derinden saygı duyarak inanırlar..."' âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd, Hasan (-ı Basrî)'den bildirir: Necâşî vefat ettiği zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına:
“Kardeşinize bağışlanma dileyin" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! O kafire mi bağışlanma dileyeceğiz?" dediklerinde Yüce Allah:
“Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah'a derinden saygı duyarak inanırlar..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Necâşî'nin gıyabi cenaze namazını kılınca münafıklar:
“Dininden olmayan birinin cenaze namazını kıldı" diyerek onu eleştirdiler. Bunun üzerine:
“Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah'a derinden saygı duyarak inanırlar..." âyeti nazil oldu. Münafıklar:
“Ama aynı kıbleye dönmüyorlardı ve aralarında denizler vardı" dediklerinde de:
“...Nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır..." âyeti nazil oldu. Bazıları ise bu âyetin Yahudiyken sonradan Müslüman olan Abdullah b. Selâm ve beraberindekiler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.
Taberânî, Vahşî b. Harb'den bildirir: Necâşî vefat ettiği zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına:
“Kardeşiniz Necâşî vefat etti, kalkıp cenaze namazını kılın" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Kafir biri iken öldüğü halde nasıl cenaze namazını kılalım?" dediklerinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'ın: «Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah'a derinden saygı duyarak inanırlar. Allah'ın ayetlerini az bir değere satmazlar. İşte bunların Rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir» âyetini işitmediniz mi?" karşılığını verdi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kitap ehlinden öyleleri var ki..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Yahudi ve Hıristiyanlardan Müslüman olanlardır" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd bu âyeti açıklarken:
“Âyette bahsedilen kişiler (sonradan Müslüman olan) Yahudilerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) bu âyeti açıklarken:
"Âyette bahsedilen kişiler Muhammed'den (sallallahü aleyhi ve sellem) önce Ehl-i Kitab'dan olanlardır ki daha sonra Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) tâbi olmuşlardır" demiştir.
200
"Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz."
İbnu'l-Mübârek, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l- îman'da Dâvud b. Sâlih'ten bildirir: Ebû Seleme b. Abdirrahman bana:
“...Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin..." âyeti ne konuda nazil oldu biliyor musun?" diye sorunca:
“Hayır, bilmiyorum" karşılığını verdim. Bunun üzerine şöyle dedi:
“Ebû Hureyre'nin: «Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında nöbet tutulacak bir savaş yoktu. Burada nöbetten kasıt, namaz sonrası bir diğer namazı beklemedir» dediğini işittim."
İbn Merdûye başka bir kanaldan Ebû Seleme b. Abdirrahman'dan bildirir: Bir gün Ebû Hureyre yanıma geldi ve:
“Yiğenim! "Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin..." âyeti ne konuda nazil oldu biliyor musun?" diye sordu. "Hayır, bilmiyorum" karşılığını verdim. Bunun üzerine şöyle dedi:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında Müslümanların nöbetini tutacakları savaşlar yoktu. Bu âyet mescitleri ihya eden, namazlarını vaktinde ve mescitte kılıp ardından Yüce Allah'ı zikreden bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Âyette beş vakit namazı ifa etmede sabretmeleri, nefis ve hevalarına karşı durmada sebat göstermeleri, mescitleri boş bırakmamaları ve kendilerine öğrettikleri konusunda Allah'tan korkmaları emredilmiş, bu şekilde başarıya ulaşacakları bildirilmiştir."
İbn Merdûye, Ebû Eyyûb'den bildirir: Bir defasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımızda durdu ve:
“Yüce Allah'ın kendisiyle günahlarınızı sileceği ve mükafatının büyük tutulacağı bir şeyi ister misiniz?" diye sordu. Biz:
“Yâ Resûlallah! Vallahi isteriz" dediğimizde şöyle buyurdu:
“Sıkıntılı durumlarda bile abdesti güzelce almak, mescide giderken uzunca yürümek ve namaz bitimi bir sonraki namazı beklemeye koyulmaktır. "Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin..." âyeti da bunu ifade etmektedir. Burada nöbet beklemek namaz bitimi bir sonraki namazın gelişini beklemektir."
İbn Cerîr ile İbn Hibbân, Câbir b. Abdillah'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah tarafindan hatalarınızın silinmesine sebep olacak ve günahlarınıza keffâret olacak bir şeyi söylememi ister misiniz?" diye sordu. Biz:
“Yâ Resûlallah! Tabi ki isteriz" dediğimizde:
“Sıkıntılı durumlarda bile abdesti güzelce almak, mescide giderken uzunca yürümek ve namaz bitimi bir sonraki namazı beklemeye koyulmaktır. Âyette bahsedilen nöbet bekleme (ribât) de bir sonraki namazın gelişini beklemedir" buyurdu.
İbn Cerîr, Hazret-i Ali'den naklen bu hadisin aynısını zikreder.
Mâlik, Şâfiî, Abd b. Humeyd, Ahmed, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Ebî Hâtim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah tarafından hatalarınızın silinmesine sebep olacak ve katındaki derecenizi yükseltecek bir şeyi size söylememi ister misiniz? Sıkıntılı durumlarda bile abdesti güzelce almak, mescide giderken uzunca yürümek ve namaz bitimi bir sonraki namazı beklemeye koyulmaktır. Ayette bahsedilen ribât da bir sonraki namazın gelişini beklemedir. Ribât budur! Ribât işte budur!"
İbn Ebî Hâtim, Ebû Ğassân'dan bildirir:
“Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin..." âyeti, mescitleri ihya edip onlardan geri durmama konusunda nazil olmuştur.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah Müslümanlara dinleri üzerinde sabretmeleri, sıkıntıda rahatlıkta, darlıkta ve bollukta dinlerinden ayrılmamaları, kafirlere karşı sebat göstermeleri ve müşriklere karşı nöbet tutup uyanık olmalarını emretmiştir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî:
“Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Dininiz üzerinde sabırlı olun ve size vaad ettiklerim konusunda sabır gösterin. Hem benim, hem de sizin düşmanlarınıza karşı uyanık kalıp nöbet tutun ki sizi dinlerinizde rahat bıraksınlar. Benimle olan ilişkilerinizde de benden sakının ki huzuruma başarmış bir şekilde gelesiniz."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin..." âyetini açıklarken:
“Allah'a itaatte sabırlı olun, dalâlette olanlara karşı sebat gösterin ve Allah yolunda nöbet tutup uyanık kalın" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Şuab'da bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:
“...Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin..." âyetini açıklarken:
“Cihadda sabırlı olun, düşmanlarınıza karşı sebat gösterin ve dininiz için nöbette ve uyanık kalın" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin..." âyetini açıklarken:
“Musibetlere karşı sabırlı olun, Allah yolunda cihad edin" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin..." âyetini açıklarken:
“Farz ibadetler üzerinde sabırlı olun, Peygamberinizin (sallallahü aleyhi ve sellem) bulunduğu yerlerde sebat gösterin ve Yüce Allah'ın size emrettiği ve yasakladığı şeyleri gözetin" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin..." âyetini açıklarken:
“Allah'a itaat konusunda sabırlı olun, Allah düşmanları karşısında sebat gösterin ve Allah yolunda nöbet tutup uyanık kalın" demiştir.
Ebû Nuaym, Ebu'd-Derdâ'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey imarı edenler! Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz'" âyetini açıklarken:
“Beş vakit namaz konusunda sabır gösterin, düşmanlarınızla kılıçla savaşırken sebat gösterin ve Allah yolunda nöbet tutup uyanık kalın ki başarıya ulaşasınız" buyurmuştur.
Mâlik, İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünyâ, İbn Cerîr, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Zeyd b. Eslem'den bildirir: Ebû Ubeyde, Ömer b. el-Hattâb'a bir mektup yazıp Rumların Müslümanlara karşı toplandığını ve tehlike oluşturduklarını bildirdi. Ömer b. el-Hattâb da cevaben ona şöyle yazdı:
“Mümin kul ne kadar sıkıntılı bir durumla maruz kalsa da Yüce Allah mutlaka ona bir çıkış yolu gösterir. Bir zorluk da iki kolaylığa (zafer veya şehadete) üstün gelecek değildir. Yüce Allah da:
“Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, nöbet bekleyin ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz" buyurmuştur."
Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Beyhakî'nin Şuab'da Sehl b. Sa'd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah yolunda bir günlük nöbet, dünya ve üzerindekilerden daha değerlidir" buyurmuştur.
Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî'nin Şuab'da Fadâle b. Ubeyd'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her ölen kişinin amel defteri kapanıp mühürlenir. Allah yolunda nöbet tutarak ölen kişi hariç! Zira bu şekilde ölen kişinin ameli, kıyamet gününe kadar artar durur ve kabir azabından emin olur" buyurmuştur.
Ahmed, Müslim, Tirmizî, Nesâî, Taberânî ve Beyhakî'nin Selmân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda gecesi ve gündüzüyle tutulan bir günlük nöbet, gündüzleri oruçla, geceleri ibadetle geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Kişi böylesi bir görevi yaparken öldüğü zaman da yaptığı bu görevden alacağı sevap (kıyamet gününe kadar) artar durur, rızkı (kabrindeyken) kendisine verilmeye devam eder ve kabir azabından emin kılınır."
Taberânî bunu:
“... Kıyamet gününde şehit olarak haşredilir" ziyadesiyle zikreder.
Taberânî ceyyid bir senedle Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir aylık nöbet bir yıllık oruçtan daha değerlidir. Allah yolunda nöbette iken ölen kişi, kıyamet günündeki büyük korkudan emin olur. Kabrinde iken rızkını ve Cennet kokusunu alır. Yüce Allah onu geri diriltinceye kadar da nöbetten alacağı sevap artar durur."
Taberânî ceyyid bir senedle İrbâd b. Sâriye'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişi öldüğü zaman ameli de biter. Allah yolunda nöbette iken ölen kişi hariç! Bu şekilde ölen kişinin rızkı, kıyamet gününe kadar (kabrinde) kendisine gelir. "
Taberânî ceyyid bir senedle Ümmü'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Üç gün boyunca Müslümanların sahil bölgelerinde nöbet tutan kişi, bir yıl boyunca nöbet tutmuş gibi karşılığını alır."
İbn Mâce sahîh bir senedle Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda nöbet tutarken ölen kişinin sevabı, yaptığı en salih amel üzerinden kıyamete kadar artar durur. Rızkı (kabrinde) kendisine verilir. Kabir azabından uzak tutulur. Yüce Allah kıyamet günündeki büyük korkudan onu emin kılarak haşreder. "
Taberânî, M. el-Evsat'ta Ebû Hureyre'den merfû olarak benzerini şu ziyadeyle rivayet eder:
“Kişi nöbet tutarken öldüğü zaman ameli, kıyamet gününe kadar devam eder. Kabrinde iken rızkı Cennet esintileri içinde yanına gelir. Cennette yetmiş huriyle evlendirilir ve kendisine: «Hesap bitene kadar istediğin kadar kişiye şefaatçi ol» denilir."
Taberânî sakıncası olmayan bir senedle Vâsile b. el-Eska'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim güzel bir yol (çığır) açarsa yaşadığı sürece bunu yapmanın sevabını, öldükten sonra da terk edilene kadar bu yolu takip eden kişilerin alacağı sevabın benzerini alır. Kim de kötü bir yol (çığır) açarsa yaşadığı sürece bunu yapmanın günahını, öldükten sonra da terk edilene kadar bu yolu takip eden kişilerin günahının benzerini alır. Allah yolunda nöbet tutarken ölen kişi, kıyamet gününde tekrar dirilinceye kadar nöbet tutuyor gibi sevabını alır durur."
Taberânî, M. el-Evsat'ta ceyyid bir senedle Enes'ten bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) nöbet tutan kişinin sevabı sorulunca:
“Bir gece nöbet tutup da Müslümanları koruyan kişiye neslinden gelen tüm kişilerin namaz ve oruçlarının sevabı kadar sevap vardır" karşılığını verdi.
Taberânî, M. el-Evsat'ta sakıncası olmayan bir senedle Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah, yolunda bir gün nöbet tutan kişiyle Cehennem arasında yedi hendek açar ki her bir hendek yedi kat yer ile yedi gök kadardır. "
İbn Mâce, vâhi (zayıf) bir senedle Ubey b. Ka'b'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Tehlikeli bir yerde Müslümanları korumak için Ramazan ayı dışında Allah rızasını umarak tutulan bir günlük nöbet, Allah katında orucu ve gece namazıyla yüz yıllık ibadetten daha değerlidir. Tehlikeli bir yerde Müslümanları korumak için Ramazan ayı içinde Allah rızasını umarak tutulan bir günlük nöbet, Allah katında orucu ve gece namazıyla ikibin yıllık ibadetten daha değerlidir. Eğer Yüce Allah bu kişiyi ailesine sağ salim bir şekilde döndürürse işlediği kötülükler yazılmaz, ancak iyilikleri yazılır. Kıyamete kadar da her günü nöbetteymiş gibi kendisine sevap verilir. "
İbn Hibbân ve Beyhakî, Mücâhid'den bildirir: Ebû Hureyre nöbette beklerken bir tehlike arzetti. Sahile doğru kontrol için çıktılar; ancak bir şey bulamayınca:
“Bir şey yokmuş" deyip dönüşe geçtiler. Herkes dönerken Ebû Hureyre yerinde duruyordu. Adamın biri ona:
“Ey Ebû Hureyre! Sen neden duruyorsun?" diye sorunca, Ebû Hureyre şu karşılığı verdi:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:
“Allah yolunda bir an (nöbette) durmak, Kadir Gecesi'ni Hacer-i Esved'in yanında ihya etmekten daha hayırlıdır. "
Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim'in Osmân b. Affân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah yolunda tutulan bir günlük nöbet, başka yerde geçirilen bin günden daha hayırlıdır" buyurmuştur. İbn Mâce'nin lafzı:
“Yüce Allah yolunda bir gün nöbet tutan kişiye orucu ve namazıyla bin günün sevabı verilir" şeklindedir.
Beyhakî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Nöbette olan kişinin kıldığı namaz, beşyüz namaz değerindedir. Nöbette olanın infak ettiği bir dinar veya bir dirhem başka yerde infak ettiği dokuzyüz dinardan daha değerlidir. "
Ebu'ş-Şeyh, es-Sevâb'da Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Nöbet yerinde kılınan namaz başka yerde kılınan bir milyon namaz değerindedir" buyurmuştur.
İbn Hibbân'ın Utbe b. en-Nudder'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Uzak bölgelere savaşa gidildiğinde, idareciler ahaliyi savaşa zorladığında ve ganimetler zimmete geçirilmeye başlandığında en hayırlı cihad nöbet tutmak olacaktır" buyurmuştur.
Buhârî ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dinarın, dirhemin, yiyeceğin ve giyim kuşamın kulu olanlara, verilince razı olan, mahrum bırakılınca da öfke duyanlara yazıklar olsun! İşleri rast gitmesin, diken batsa bu dikeni çıkarılmasın! Saçı başı dağınık, ayakları toz içinde Yüce Allah yolunda atını süren kişiye de ne mutlu! Bu kişi muhafız olarak görevlendirilirse muhafızlığını yapar, ordunun arkasında görevlendirilirse arkada görevini yapar. Ne var ki bir yere girmek için izin istese izin verilmez, birine aracılık etse aracılığı kabul edilmez. "
Beyhakî'nin Ümmü Mübeşşir'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah katında konumu en hayırlı olan kişi, Allah yolunda atının üzerinde düşmanı korkutan ve düşman tarafından korkutulan kişidir" buyurmuştur.
Müslim, Nesâî ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar arasında en hayırlı yaşayanlardan biri de, Yüce Allah yolunda atını süren, düşman saldırısı veya tehlikesi sezdiği zaman öldürmeyi ve ölümü kastedip oraya uçarak giden kişidir. Bir diğeri de şu tepelerden birinin üzerinde veya şu vadilerden birinde koyun sürüsünün başında durup namazını kılan, zekatını veren, eceli gelinceye kadar Rabbine itaat eden ve insanlara hayırdan başkasını yapmayan kişidir."
Beyhakî, İbn Âiz'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir adamın cenazenin arkasından gitti. Namaz için konulduğu zaman Ömer b. el-Hattâb:
“Yâ Resûlallah! Bunun namazını kılma, zira sefih biridir" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) oradaki cemaate dönüp:
“Aranızda bu adamı Müslümanca bir iş yaparken gören var mı?" diye sordu. Adamın biri kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Allah yolunda bir gün nöbet tuttu" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adamın cenaze namazını kıldırdı. Gömülürken de üzerine toprak attı ve:
“Arkadaşların senin Cehennemlik olduğunu düşünüyorlar, ama ben şehadet ederim ki sen Cennetlik birisin" buyurdu. Sonra Ömer'e:
“Ey Ömer! İnsanların amelleri senden sorulacak değildir. Kendi fıtratından hesaba çekileceksin" buyurdu.
Hâkim'in İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-iÖmer şöyle demiştir:
“Yüce Allah bu işe peygamberlik ve rahmetle başlamıştır. Sonra hilafet ile rahmet olacaktır. Sonrasında sultanlık ile rahmete dönüşecektir. Sonra da krallık ile rahmete dönüşecektir. Sonra da eşeğin ota yapışması gibi makama yapışanların elinde zorbalığa dönüşecektir. Ey insanlar! Tatlı ve çekici olduğu sürece, sumâm ile hutâm bitkileri gibi acı ve çekilmez olmadan cihad ve savaştan geri durmayın. Uzak bölgelere savaşa gidildiğinde, ganimetler zimmete geçirilmeye başlandığında, haram şeyler de helal kılındığında en hayırlı cihadınız nöbet tutmak olacaktır."
Ahmed'in Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dört kişinin ameli ölümünden sonra da lehine işlemeye devam eder. Biri Allah yolunda nöbette iken ölen kişidir. Diğeri, başkasına bir ilmi öğreten kişidir ki bunun da sevabı öğrettiği şeyle amel edildikçe devam eder. Bir diğeri başkasına sadaka veren kişidir ki, bunun da sevabı o sadakadan faydalanıldığı sürece devam eder. Dördüncüsü de geride kendisine dua eden salih bir çocuk bırakan kişidir. "
İbnu's-Sünnî, Amelu'l-Yevm ve'l-Leyle'de, İbn Merdûye, Ebû Nuaym ve İbn Asâkir'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) her gece Âl-i İmrân Sûresi'nin son on âyetini okurdu.
Dârimî'nin bildirdiğine göre Osmân b. Affân:
“Gece Âl-i İmrân Sûresi'nin son on âyetini okuyan kişiye tüm geceyi ibadetle geçirmiş gibi sevap yazılır" demiştir.