İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ
Mâide Sûresi — İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ — Sayfa 2
Bundan önce Allahü teâlâ ile Peygamberler arsında cereyan edenler icmalen beyan edilmişti. Şimdi burada, İsâ (aleyhisselâm) ile Allahü teâlâ arasındaki ilişkiler anlatılıyor. Tâ ki bu, diğer Peygamberlerin hallerine tafsilâtlı bir misâl olsun.
Tafsilatlı beyan için, bütün Peygamberlerin içinden İsa'nın (aleyhisselâm) seçilmesi,
onun halinin, son derece hayret verici ve ilgi çekici,
Peygamberleri yalanlayanların durumlarının da gerçekten kötü olduğuna delâlet eder.
Bundan başka, İsa'nın hali, bu sûrede cinayetleri teşhir edilen Ehl-ı Kitab her iki fırkayı da ilgilendirir. Onun halinin açıklığa kavuşturulması,
onlar için daha ağır, daha sarsıcı;
onları azgınlık ve inatlarından döndürmek için daha etkili olur.
Onların pişmanlığını daha çok celbeder.
Burada da zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, daha önce geçtiği gibi mehabeti arttırmak içindir.
İsa'ya sayılan nimetlerin haürlatılmasından murad, İsa'yı onların şükrü ile mükellef kılmak değildir. Zaten teklif zamanı çoktan geçmiştir. Kaldı kı İsâ (aleyhisselâm), daha işin başında uhdesindeki şükrü pek mükemmel olarak ifa etmişti. Fakat bundan murad, İsa'ya (aleyhisselâm), sahiciler huzurunda, bunları önemsediğini ve bunlardan haz duyduğunu söyletmek ve bu nimetleri Allahü teâlâ'nın beyan buyurduğu veçhile sayılırmaktır.
Bunların Kur’ân'da zikredilmesindeki amaç,
olayların Kur’ânin bildirdiği şekliyle cereyan ettiğini anlatmak,
İsâ (aleyhisselâm) hakında ifrat ve tefrite düşen kâfirler için uyarıcı ve caydırıcı olmak ve her iki fırkanın iddialarım çürütmektir.
B- "Hani seni Ruhü'l-Kuds ile destekle (teyid et:)miştim."
Yani,
seni hücceti tesbit için Cebrâîl ile desteklemiştim;
yahut seni dinin veya ölülerin veya nefislerin kendisiyle hayat bulduğu kelâm ile desteklemiştim.
O kelâma mukaddes denmesi, günahlardan temizlenme sebebi olmasıdır.
Rivâyete göre, ruhların hakikatleri çeşitlidir:
bazı ruhlar temiz ve nuranî,
bazı ruhlar habis ve zulmanîdir;
bazı ruhlar aydınlık,
bazı ruhlar bulanıktır;
bazı ruhlar hürdür;
bazı ruhlar hakirdir.
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)in ruhu, temiz, aydınlık, nuranî ve ulvî idi.
Âyette ruhtan hangi mânâ murad edilirse edilsin, bu ruh, İsâ ile annesine büyük bir ilâhî nimettir.
C- "Beşikte ve yetişkin (kühûlette) iken insanlarla konuşuyordun."
Bu istinaf cümlesi, İsa'nın (aleyhisselâm) nasıl desteklendiğini bildirir.
İsa'nın yetişkin iken konuşması bir mucize olmadığı halde bahse konu edilmesi, onun her iki haldeki konuşmasının,
ayni tertib ve düzen üzere (a'lâ nesak -li vahid),
mükemmel bir akıl (kemak'l-akl),
sağlam bir re'y ve tedbir,
ve garib bir üslub ile sadır olduğunu beyan etmek içindir.
İsa'nın gökten ineceğini iddia edenler, bu âyeti delil gösterirler. Çünkü İsâ (aleyhisselâm), erginlik (külıûlet) yaşma gelmeden önce göğe yükseltilmiştir.
İbn Abbâs (radıyallahü anh) diyor ki:
"İsâ (aleyhisselâm) otuz yaşında iken Allahü teâlâ ona Peygamberlik vermiş; Peygamber olarak otuz ay dünyada kalmış; sonra göğe ref edilmiştir."
Ç- "Hani sana kitabı (yazı yazmayı), hikmeti, Tevrat'ı ve İncü'i öğretmiştim."
Bu cümle, daha önce geçen "Hani seni Rûhü'l-kuds ile desteklemiştim" cümlesine atıftır.
Burada kitab ve hikmetten murat, kitab ve hikmet cinsidir. Buna göre, Tevrat ile İncil de, kitab ve hikmet kapsamı içinde olduğuna göre ayrıca zikredilmeleri, onların şerefini göstermek içindir.
Diğer bir görüşe göre ise, burada kitabtan murad, okuyup yazmaktır. Hikmetten murad da, muhkem ve doğru kelâmdır.
D- "Hani iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve ona üflüyordun da iznimle o hemen bir kuş oluyordu."
Burada "halk / yaratma", sebeblere başvurma anlamındadır. Yaratmak hakikatte Allahü teâlâ'ya aittir. Fakat sebeplere baş vurulması halinde bunun İsa'nın (aleyhisselâm) eliyle ortaya çıkması da elbette mümkündür. Nitekim "Fetenfühu fîha fetekûnu tayran bi-iznî / ona üflüyordun da iznimle o hemen bir kuş oluyordu" ifadesi de bunu bildirir.
Âyette kuşun tekevvünü ifadesinde de "Bi-iznî / Benim iznimle"nin tekrar edilmesi, gerek tasvirin, gerekse üflemenin ayrı ayrı birer büyük ve harika iş olup ancak Alalı teâlâ'nın izniyle gerçekleşebileceklerine dikkat çekmek içindir.
E- "Doğuştan kör (ekmeh)ü ve alacalı (ebras)yı iznimle iyileştiriyordun."
Bu cümle, "Benim iznimle çamurdan kuş suretini yaratıyordun" cümlesine atıftır.
F- "Hanı ölüleri iznimle hayata çıkarıyordun."
Bu cümle de, "Ve iz tahlûku / hani yapıyordun (yaratıyordun)" cümlesine atıftır.
Bu cümlenin başında "iz /hani" kelimesi tekrar edilmiştir. Çünkü ölüleri,
- özellikle çürüdükten sonra mezarlarından çıkarıp hayata döndürmek, hatırlatilmaya lâyık pek açık bir mucize ve büyük bir nimettir.
Bir görüşe göre, İsâ (aleyhisselâm), Nûh Peygamber (aleyhisselâm) in oğlu Sami, iki adamı, bir kadını ve bir cariyeyi mezarlarından kaldırıp hayata döndürdü.
Bu âyetin dört yerinde "Bi-iznî / Benim iznimle" ifadesinin tekrar edilmesi, hakkın tesbitine önem verildiği içindir. Çünkü o harikalar, İsâ (aleyhisselâm) tarafından yaratılmış değildir. Fakat Allahü teâlâ, o mucizeleri ona tahsis ettiği bir nimet olarak onun eliyle göstermiştir.
Âl-i İmrân sûresinde iki kere zikredilmesi, oranın haber verme makamı olmasındandır.
Burası ise nimetlerin tadadı makamıdır.
G- "Hani İsrâiloğullarını senden uzak tutmuştum."
Bu cümle, "Ve iz tuhricu'l-mevtâ bi-iznî / Hani ölüleri iznimle hayata çıkarıyordun" cümlesine atıftır. Yani sana suikast düzenlemek isteyen Yahudileri sana dokunmaktan engellemiştim.
Ğ- "Kendilerine beyyine (âyet, mûcize)ler getirdiğin zaman"
Yedikleri ve evlerinde sakladıkları yiyecekleri haber vermek ve benzeri apaçık mucizeleri kendilerine getirdiğin zaman,
H- "Onlardan kâfir olanlar:
"- Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değil." demişlerdi."
İşte onların bu sözleri, onların, İsa'ya (aleyhisselâm) suikast düzenlemek girişiminde bulunduklarına delalet eder. Bu da, onların engellenmesini gerektirir. Yani,
"- Sen onlara apaçık mucizeleri getirdiğin zaman onlar böyle söyleyince, Ben de onları senden uzaklaştırdım."
111
"Hani havarilere şunu vahyetmiştim:
"- Bana ve Resulüme iman edin."
Şöyle demişlerdi:
İman ettik; şâhid ol, biz gerçekten Müslümanlarız."
A- "Hani havarilere şunu vahyetmiştim:"
Bu cümle de, daha önce hatırlanması emredilen nimetlerle ilgili cümlelere atıftır. Bu cümle ile ifade edilen,
Ruhüi-Kuds ile desteklemek,
kitab ve hikmeti öğretmek ve diğer harikalar gibi,
fakat onlardan farklı ve son derece güzel vahiy nimetidir. Bu cihetten hatırlanması emredilmiştir.
Allahü teâlâ'nın havarilere vahyetmesi, İncil'de İsa'nın (aleyhisselâm) lisanıyle onlara emretmesi demektir.
Diğer bir görüşe göre ise, bu vahiy, Allahü teâlâ'nın onlara ilham etmesi demektir. Nitekim,
"Mûsa'nın annesine şöyle vahyettik: - onu emzir." (Kasas 28/7) âyetinde de bu anlamdadır.
B- "Bana ve Resulüme iman edin."
Bu cümle, vahyedileni tefsir eder. İsa'nın (aleyhisselâm) Resul unvaniyle zikredilmesi, ona iman edilmesinin keyfiyetine dikkat çekmek içindir. Yani İlâh ve Rab olarak yalnız Bana ve Resulümün de risâletine iman edin. Onu makamından aşağı da indirmeyin, yukarı da çıkartmayın.
C- "Şöyle demişlerdi:
"- İman ettik; şâhid ol, biz gerçekten Müslümanlarız."
Bu cümle, kelâmın siyakından doğan bir suale cevap mahiyetindedir. Sanki,
"- Kendilerine öyle vahyedilince, onlar ne dediler?" denmiş de onlar da:
"- Biz inandık, iman ettik; Sen şâhid ol ; biz gerçekten samimiyiz." demişlerdir.
İsâ (aleyhisselâm) ya lütfedilen diğer nimetler gibi bu da büyük bir nimettir. Bütün bunlar, İsa'nın (aleyhisselâm) validesi için de nimettir.
Rivâyete göre, İsâ (aleyhisselâm), bu büyük nimetler kendisine hatırlatılınca,
kıldan elbiseler giymeye,
ağaç kabuklarından yemeye,
hiç yiyecek saklamamaya başladı. O:
"- Her günün rızkı var" derdi.
Onun harab olacak evi, ölecek çocuğu yoktu. O, nerede akşam olursa orada yatardı.
112
"Hani havariler demişlerdi ki:
"- Ey Meryem oğlu îsa, Rabb'ın bize gökten bir sofra (mâide) indirebilir mi?"
O da şöyle dedi:
"- Allah'tan sakının (ittika edin, takva sahibi olun, sorumluluk bilinci taşıyın). Eğer gerçekten mü'minlerseniz.."
A- "Hani havariler demişlerdi ki:
"- Ey Meryem oğlu İsâ, Rabbin bize gökten bir sofra (mâide) indirebilir mi."
Bu istinafı kelam, İsâ ile kavmi arasında cereyan eden bazı olayları beyan eder. Bu kelâm, makabline bağlı değildir. Nitekim zamir makamında "havariler" kelimesinin zahir olarak zikredilmesi de, bunu teyid eder.
1-"İz / hani, hatırla o zamanı ki" kelimesi, geçmiş hitabı renklendirmek (değiştirmek) içindir ve iltifat yoluyle Peygamberde hitab eden gizli bir fiilin zarfıdır. Sanki burada havarilerin, İsa'ya (aleyhisselâm) lütfedilen nimetlerle sözleri hikâye edildikten sonra Peygamberimizde hitaben:
"- Havarîlerin o sözleri söyledikleri vakti insanlara hatırlat!" buyrulmuştur.
2-
Diğer bir görüşe göre ise "iz" kelimesi, daha önce geçen "Kaalû / şöyle demişlerdi (5/11)" fiilinin zarfıdır.
Bu, havarilerin iman ve İhlas iddialarının, tahkik ve yakın den ileri gelmediğine dikkat çekmek içindir.
3-İsâ (aleyhisselâm) dan, gökten bir sofranın indirilmesini isteyen havarilerin, o zaman henüz muinin olup olmadıkları konusunda müfessirler arasında ihtilâf vardır. Şöyle ki:
Bazılarına göre, onlar o zaman, henüz kâfir idiler ve sözlerinden de anlaşıldığı gibi Allahü teâlâ'nın kudreti ve İsa'nın (aleyhisselâm) doğruluğu hakkında şüphe içinde bulunuyorlardı ve iddia ettikleri iman ve ıhlas konusunda yalan söylüyorlardı.
-Bazılarına göre, havariler, o zaman da mü'min idiler. Sualleri, şüpheyi gidermek için değil, fakat kalben mutmain olmak ve imanlarım daha da sabitleştirmek içindi.
4-"Hel yestetıîu' / İndirebilir mi?", bir şeyin kendisini değil de, lâzımını ifade etmek kabilinden bir sual olup kudretle ilgili değil, fiil ile ilgilidir.(Yanı indirebilir mi, değil indirir mi? demektir)
Burada "istitaat / yapabilme",
Bazılarına göre kudretin gereği olarak değil, fakat hikmet ve iradenin gereği olarak yapabilmek, demektir.
Bazılarına göre ise, itaat anlamında olup "Rabbin, sana icabet eder mi?" demektir.
Bir kırâete göre, "yestatıîu' Rabbuke" ifadesi, "testatıîu' Rabbeke" şektinde de okunmuştur. "Sen, bir engelle karşılaşmadan Rabb'ına sorabilir misin?" demektir. Bu, Ali, Âişe (radıyallahü anha), İbn Abbâs (radıyallahü anh), Said b. Cübeyr (radıyallahü anh) ve diğer bazılarının (radıyallahü anh) kıraetidir.
Âyette geçen (ve sûreye de isim olan) mâide, üzerinde yemek bulunan sofradır.
B- "O da şöyle dedi:
"- Allah'tan sakıtım (ittika edin, takva sahibi olun, sorumluluk bilinci taşıyın). Eğer gerçekten mü'minlerseniz."
Bu cümle istinafı olup makablinden doğan,
"- Onlar bunu söyleyince İsâ (aleyhisselâm), onlara ne dedi?" sorusunun cevabıdır. Şöyle ki:
"- Eğer siz, Allahü teâlâ'nın kudretinin sonsuzluğuna ve benim rısaleürnin doğruluğuna iman ediyorsanız yahut eğer siz, iman ve İslâm iddianızda sâdıklarsanız, bu gibi soruları sormaktan korkar, sakınırsınız. Çünkü iman ve sadakat, takvayı ve bu gibi taleblerden kaçınmayı gerektirir."
Diğer bir görüşe göre ise, Allahü teâlâ, onlara takvayı emretti ki istenen şeyin husulüne vesile olsun. Nitekim,
" Kim Allah'tan sakınırsa Allah, ona bir kurtuluş yolu sağlar." (Talak 65/2)
ile
" Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve O'na yaklaşmak için vesile arayın." (Mâide 5/35) âyetlerinde de bu hakikat anlatılır.
113
"Havariler:
"- İstiyoruz ki ondan yiyelim de kalblerimiz mutmain olsun ve senin sıdkını (doğru söylediğini) vakiin en bilelim ve şâhidlik edenlerden olalım" demişlerdi."
Bu cümle de, geçen cümle gibi istinafîdir. Havariler, bu sözleri ile, kendilerini bunu istemek zorunda bırakan özrü açıklamış oluyorlar. Ve sanki bazı farklarla şöyle demek istiyorlar:
1-"Biz bunu, Allahü teâlâ'nın bu sofrayı indirmeye muktedir veya senin risaletinin doğru olup olmadığı yolundald şüphemizi gidermek için istemiyoruz ki bizim imanımıza ve takvamıza halel getirsin. Biz, bereket vesilesi olarak bu sofradan yemek istiyoruz."
2-"Biz, ihtiyacımızı gidermek ve maddeten faydalanmak için yemek istiyoruz."
3- "Biz daha önce Allahü teâlâ'nın sonsuz kudretine iman etmiş bulunuyoruz fakat, kalplerimizin mutmain olmasını istiyoruz. Çünkü müşahede bilgisiyle, istidlali bilginin birleşmesi, itmi'nan ve yakiin sağlar."
Böylece senin Peygamberlik davasındaki doğruluğunu kesinlikle bilmiş oluruz. Allahü teâlâ da bizim duamızı kabul eder. Biz sofrayı gözleriyle gören ve ondan yiyen şahitler oluruz. Bizim şahadetimizle, o sofrada hazır bulunmayan fakat inanan İsrâiloğullarının da itminan ve vaktini artar. Kâfir olanlar da bu sebeble iman eder. Biz haberi duyanlardan değil de, gözleri ile görenlerden olalım, istiyoruz."
114
"Meryem oğlu İsâ da şöyle dua etti:
"- Allah'ım, ey Rabb'ımız! Gökten bize bir sofra (mâide) indir ki o, önce ve sonra gelenlerimiz için bir bayram ve Senden bir âyet (delil, belge, mucize) olsun. Bizi rızıldandır; Sen rızıklandıranların en hayırlısısın."
A- "Meryem oğlu İsâ da şöyle dua etti:
"- Allah'ım (Allahümme), ey Rabb'ımız (rabbena)! Gökten bize bir sofra (mâide) indir ki..."
İsâ (aleyhisselâm), havarilerin, bu isteklerinde iyi niyetli olduklarını ve bu isteklerinden vazgeçmediklerini görünce, hemen öyle bir sofranın indirilmesini niyaz etti ve onları hüccetle tam anlamı ile ilzam etmek istedi.
Rivâyete göre, İsâ (aleyhisselâm), niyazdan önce yıkandı; kıl abasını giydi; iki rek'at namaz kıldı; sonra başını önüne eğdi; gözünü kapadı; sonra da:
"- Allah'ım! Rabbimiz!.." diye niyaz etmeye başladı.
İsâ görüldüğü gibi niyazının başında Allahü teâlâ'ya iki kere nida eder:
Birincisinde bütün kemalâtı kapsayan ülûhiyet vasfiyle.
İkincisinde de terbiye ifade eden rubûbiyet vas fiyle.
Bu iki nidadan amaç, tevazu içinde olmak ve yakarışta mübalağa etmektir.
B- "... O bizim evvelimiz ve âh lirimiz (önce ve sonra gelenlerimiz) için bir bayram ve Senden bir âyet (delil, belge, mucize) olsun."
Mâidenın indiği gün, insanların yücelteceği bir bayram olacaktır. Bu vasıf, mâideye isnad edilmiştir. Çünkü o günün şerefi, mâıdeden kaynaklanmaktadır.
Bu âyetie ilgili değişik rivâyetler vardır:
1-Bu sofra, pazar günü inmiştir. İşte bundan dolayıdır ki, Hıristiyanlar, o günü bayram yapmışlardır.
2-Âyetteki evvelimiz, reisler; âhirimiz de, onlara tâbi olanlar demektir.
3-Bizim evvelimiz de, âhirimiz de ondan yesin; demektir.
4-Bir kırâete göre "evvelimi ve âhıirina" kelimeleri "ülânâ ve uhrânâ" seldin de de okunmuştur kı bunlar ümmet ve taife mânâsındadır.
5-Bu sofranın âyet olması, Allahü teâlâ'nın sonsuz kudretine ve İsa'nın (aleyhisselâm) peygamberhğinin doğruluğuna delâlet eder.
C- "Bizi rızıldandır; Sen rızıklandıranlatan en hayırlısısın."
Bizi o sofra ile yahut ona şükretmekle rızıldandır.
İkinci cümle, makabli için illet yerine geçen bir zeyl mahiyetindedir.
Allahü teâlâ, rızık verenlerin en hayırlısidır; bütün rızıkları yaratan ve karşılıksız veren O'dur
İsâ (aleyhisselâm) nin duaya,
- sual edenlerin aklına bile gelmeyen bir yalvarış ve yakarışla,
- icabet ve kabule sebep olan nidayı tekrar ederek başlaması.
- talebte bulunanların imanlarına,
- taleplerinin de, İbrâhîm'in (aleyhisselâm) sözleri (Bakara 2/260) gibi itmi'nan-ı kalb için olduğuna delâlet eder.
115
"Allah da şöyle buyurdu:
"- Şüphesiz Ben onu size indireceğim. Ama bundan sonra sizden kim inkâr ederse âlemlerde hiç kimseye etmediğim kadar ona azab edece-ğım."
A- "Allah da şöyle buyurdu:
"- Şüphesiz Ben onu size indireceğim."
Bu cümle de bir istinaf cümlesidir.
İsâ (aleyhisselâm), sofranın indirilmesini niyaz ederken inzal fiilini kullandığı halde Allahü teâlâ icabetini belirtirken ziyade ifade eden tenzil fiilini kullanmıştır. Bu ilâhî lütuf ve ihsanın kemâlini göstermek içindir. En'âm (6) sûresinin 63 ve 64. âyetlerinde de bu üslûb kullanılır. (Orada da kurtarmak anlamında incâ fiilinden sonra aynı mânânın çokluğunu belirten tencıye fiili kullanılmıştır.)
İlâhî icabet ifade eden mezkûr cümlenin başında tahkik (İnnî / Şüphesiz Ben) kelimesinin bulunması ve ondan sonra isim kipi "münezzilü'lıün kullanılması,
ilâhî va'dın kesinliğini,
onun mutlaka gerçekleşeceğini,
hiçbk şeyin ona engel olamayacağını ve bunun devam edeceğini bildirir. Yani Ben size o sofrayı çok kere indireceğim, demektir.
Diğer bir görüşe göre ise, âyette kullanılan inzal ve tenzil aynı mânâdadır.
B- "Ama bundan sonra sizden kim inkâr ederse âlemlerde hiç kimseye etmediğim kadar ona azab edeceğim."
O sofranın indirilmesinden sonra sizden kim inkâr ederse, ona bütün zamanlarda dünya insanlarından, hiç kimseye etmediğim bir azab ile azab edeceğim.
Bir görüşe göre, onlar bu ağır va'dı duyunca, bazılarının küfre düşmesinden korktular; sonra bundan affedilmelerini talep edip "Biz, o sofrayı istemiyoruz" dediler. Böylece sofra inmedi. Mücâhid ile Hasen, bu görüştedir.
Ancak sahih olan bu ümmetin cumhûrunun ve meşhurlarının görüşüne göre, o sofra inmiştir.
Rivâyete göre, İsâ duayı yaptı ve Allahü teâlâ da duayı kabul etti. Bir de baktılar ki., kızıl bir sofra, biri üstünde, diğeri de altında olmak üzere iki bulut arasında iniyor; nihayet onların bakışları arasında sofra önlerine indi. Bu sırada İsâ (aleyhisselâm) ağlamaya başladı ve:
"- Allah'ım! Beni şükredenlerden eyle! Allah'ım! Bu sofrayı âlemlere rahmet eyle; onu azab ve işkence eyleme!" dedi.
Sonra kalkti; abdest aldı; namaz kıldı ve ağlamaya başladı. Sonra: " Rızık verenlerin en hayırlısı Allah'ın ismiyle!.." diyerek sofranın üstündeki örtüyü kaldırdı. Bir de ne görsünler, kızartılmış bir balık; pulları yok; kılçıkları yok; yağı akıyor. Bas tarafının yanında tuz ve kuyruk tarafının yanında da sirke var. Çevresinde de pırasadan başka her çeşit bakliyat var. Sofrada ayrıca beş tane pide var. Bir pidenin üstünde zeytin var; birinin üstünde bal var; birinin üstünde yağ var; birinin üstünde peynir var; beşincısinin üstünde de pastırma var.
O zaman. Havarilerin başı Şem'ûn dedi ki:
"- Ey Ruhallah (İsâ)! Bunlar dünya yemekleri mi, ahiret yemekleri mi?" İsâ (aleyhisselâm):
"- Bu yemekler, ikisinden de değildir; fakat Allahü teâlâ'nın, yüce kudretiyle yarattığı bir şeydir. İşte istediklerinizi yeyin ve şükredin; Allah size inayet edecek ve size olan lütfunu arttıracaktır."
Havarîler:
"- Ya Ruhallah! Bu mucizenin içinden başka bir mucize de göstersen..." dediler.
İsâ (aleyhisselâm):
"- Ey balık! Allah'ın izniyle hayata dön!" dedi. Hemen balık, kıpırdamaya başladı. Sonra İsâ ona:
Eski haline dön!" dedi ve balık da, kızartılmış haline döndü. Sonra sofra (mâide) göğe doğru uçmaya başladı.
Bu mucizeyi görenlerden bazıları sonra yine isyan ettiler; sonunda onlar maymunlar ve domuzlar şekline döndürüldüler.
Bir görüşe göre, bu sofra kırk gün müddetle zaman zaman (veya gün aşırı) inmeye devam etti. İndiği zaman fakirler, zenginler, küçükler, büyükler başına toplanıp yiyorlardı ve nihayet öğleden sonra onların bakışları altında göğe uçuyordu. Ve o sofradan hangi fakir yemişse, ömrü boyunca zengin yaşadı ve ondan yiyen her hasta, şifa buldu ve bir daha hiç hastalanmadı.
Sonra Allahü teâlâ, İsa'ya (aleyhisselâm) şöyle vahyetti:
Benim mâidemi (soframı) fakirlere ve hastalara tahsis et; zenginler ve sağlıklılar ondan faydalanmasın!"
Fakat bazıları bu emre karşı geldiler. Sonunda kimileri, domuzlar şeklinde mesholdular. Bunlar yollarda ve çöplüklerde dolaşıyor ve bahçelerdeki pislikleri yiyorlardı. İnsanlar bunların hâlini görünce, dehşete kapılıp İsa'ya sığındılar ve mesholanların haline ağladılar. O domuzlar da, İsa'yı (aleyhisselâm) görünce ağlayıp etrafında dönmeye başlıyorlardı. İsâ onları tek tek isimleri ile çağırıyordu onlar da ağlıyor ve konuşamadıkları için başları ile işaret ediyorlardı. Bunlar üç gün yaşadıktan sonra helâk oldular.
İbn Abbâs (radıyallahü anh) tan rivâyet olunduğuna göre, İsâ (aleyhisselâm), onlara:
Önce üç gün oruç tutun; sonra dilediğinizi Allah'tan isteyin; size verecektir." Onlar da üç gün oruç tuttular. Nihayet orucu tamamladıklarında:
"- Biz bir şahıs için çalışmış olsaydık, işi bitirdiğimizde o şahıs, mutlaka bize yemek yedirirdi." dediler ve Allahü teâlâ'dan mâide istediler. Bunun üzerine melekler, bir sofra ile beraber onlara doğru yöneldiler. Melekler, o sofranın üstünde yedi pide ve yedi büyük balık taşıyorlardı. Nihayet sofrayı getirip önlerine koydular. Böylece ilk yemeye başlayanlar da, sonra gelenler de, doya doya yediler.
Kâ'bü'l Ahbar diyor ki:
"- Bu mucizevî sofra, baş aşağı olarak gökten indi. Melekler, yer ile gök arasında onu taşıyorlardı. Sofrada etten başka her türlü yemek vardı."
Katâde diyor ki:
Sofrada cennet meyvelerinden bir meyve de bulunuyordu."
Atıyye el- Avfi, diyor kı:
Gökten bir balık indi; bu balık etinde her yemeğin tadı vardı." Kelbi ile Mukatil de diyorlar ki:
"- Gökten bir balık ile yedi pide indi ve insanlar, Allah'ın dilediği kadar yediler. Sayıları binden fazlaydı."
Bu sofradan yiyen insanlar, nihayet köylerine, kasabalarına dönüp bu haberi yayınca, bunu gözleriyle görmeyenler, gülmeye başladılar ve:
"- Yazıklar olsun size! Adam sizin gözlerinizi büyülemiş" dediler.
Bu olaydan sonra Allahü teâlâ,
hakkında hayır dilediği kimseleri basiret üzerinde sabit kıldı;
fitneye düşmesini dilediği kimseler ise, eski küfürlerine döndüler;
sonra da domuz sekline dönüştürüldüler;
ve üç gün sonra helâk oldular.
Domuz şekline dönüştürülen bu insanlar, ondan sonra cinsel ilişkide bulunmadılar; yemediler ve içmediler.
116
"Hani Allah, şöyle demişti:
"- Ey Meryem oğlu İsâ! Sen mi insanlara beni ve annemi Allah'tan başka iki ilâh edinin dedin?"
İsâ da dedi kı:
"- Sen Sübhansin (Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim; benim için hakk (gerçek) olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer ben onu söylemışsem muhakkak ki Sen onu bilirsin. Sen benim nefsimde olanları bilirsin, fakat ben Senin Zâtında olanları bilemem. Şüphesiz ki bütün gayb (gizlilik)leri bilen (A'llâmü'l-Guyûb) Sensin, Sen."
A- "Hani Allah, şöyle demişti:
"- Ey Meryem oğlu İsâ ! Sen mi insanlara beni ve annemi Allah'tan başka iki ilâh edinin dedin ?"
Bu cümle, "Hani havariler demişlerdi ki, ." (5/112) âyetine atıftır. Bunun anlamı şudur:
"- Ey Resûlüm Muhammed! Allahü teâlâ'nın, kıyamet günü kâfirleri kınamak ve ilzam etmek için onlara bunu söyleyeceğini;
İsa'nın (aleyhisselâm) da şâhidler huzurunda hem kendi kulluğunu hem de onlara Akah'a kulluk etmelerini söylediğini ikrar edeceği vakti hatırlat."
Burada da geçmiş zaman fiil kipinin kullanılması, " demişti" buyrulması, daha önce de belirtildiği gibi, bunun kesin olarak gerçekleşeceğine delâlet eder.
Burada murad,
"Bu söz kesin olarak söylenmiştir; istifham ise, söyleyenin tayini içindir." hükmü değildir. Oysa,
"Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın?" (Enbiyâ 21/62) gibi benzeri âyetlerde istifham, failin tayini içindir.
Fakat burada kesin olan, onların, İsâ ile anasını ilâh edindikleridir.
İstifham ise bunun,
-İsa'nın (aleyhisselâm) emriyle mi,
-yoksa kendi nefislerinden mi olduğunu tayin içindir. Nitekim,
" Şu kullarımı sız mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?" (Furkan 25/17) âyeti de bu kabildendir.
"Min dûni-llâhi / Allah'tan başka" ifadesinden murad, İsâ ile annesini Allahü teâlâ'ya ortak kılmak suretiyle ilâh edinmektir. Nitekim,
" İnsanlardan kimileri Allah'tan başka şeyleri O'na emsal (endad) edinirler" (Bakara 2/165)
" Onlar Allah'tan başka, kendilerine ne bir zarar, ne bir fayda veremeyen şeylere tapıyorlar ve:
"- Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerımızidır" diyorlar.
(Resûlüm) de ki:
"- Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından münezzehtir (Yûnus 10/18) âyetlerindeki istifham bu kabildendir. Kınama, azarlama, ilzam ancak Isâ ile annesini Allah'a eş koşmak suretiyle ilâh edinme halinde gerçekleşebilir.
Bazı müfessirler Hıristiyanların, İsâ ile annesini Allah'a (celle celâlühü) ortak koşmak suretiyle değil, fakat müstakil olarak ilâh edindiklerini vehmetmışlerdir. Bu görüşü savunanlar, sonra şöyle özür beyan ettiler: Hıristiyanların inancına göre, İsâ ile Meryem eliyle gösterilen mucizeleri Allahü teâlâ yaratmadı, ikisi yarattılar. Bu itibarla Hıristiyanların, bazı konularda o ikisini müstakil tanrılar edindikleri ve o hususlarda Allah’ı tanrı olarak bilmedikleri doğrudur.
Bu vehme kapılanlar, haktan merhalelerce uzak düşmüşlerdir. Bazıları da demişlerdir ki:
"- Allah'a (celle celâlühü) ibâdetin yanında, başkasına da ibâdet olduğu zaman, o ibâdet yok hükmündedir. Bınaealeyh hem Allah'a (celle celâlühü), hem de İsâ ile annesine ibâdet eden kimse, Allahü teâlâ'ya değil yalnız onlara ibâdet etmiş sayılır."
Bu görüşü savunanlar da, bundan öncekiler gibi gerçekten gaflete düşmüş ve ilgisiz mânâ ile meşgul olmuşlardır. Çünkü Hıristiyanlar, inançlarının bir çeşit tevili ile değil, fakat sarahatle inanıp ikrar ettikleri şey sebebiyle kınanmışlardır.
Burada ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, İsa'ya (aleyhisselâm) isnad edilen sözler meyanında olduğu içindir.
B- "İsâ da dedi ki (Kaale): "- Sen Sübhansm (Sübhaneke)"
Bu istinaf cümlesi, kelâmın başından doğan
"-- O zaman İsâ (aleyhisselâm) ne diyecek?" şeklindeki bir suale cevab mahiyetindedir. Sanki o suale böyle cevab verilmiştir.
Burada da, geçmiş fiil kipinin kullanılması (dedi), daha önce belirtilen sebepten dolayıdır.
"Sübhaneke" kelimesi, tesbihin adıdır. Bunun mastarı olduğu fiil, kendisiyle beraber hiç zikredilmez. Bu kelimenin, tenzih mânâsını bir çok cihetten mübalağalı (kuvvetli) olarak ifade ettiği gayet açıktır. Şöyle ki:
1- Bu kelime, yeryüzünde gitmek ve uzaklaşmak anlamında "sebh" kökünden gelir.
2-Tef'il (tesbih) babındandır.
3-Mastardan, tesbihin özel adı haline dönüşmüştür
4-Mastar ile fiilin yerine geçmiştir. Yani şu anlamı kazanmıştır:
"- Ben Senin hakkında böyle demekden, - yahut Senin hakkında böyle söylenmesinden, Seni layıkı veçhile tenzih ederim.
Burada "ülûhiyette ortağın olmasından" ifadesini takdir etmeye ise, nazm-i kerimin siyak ve sibakı müsait değildir.
C- "Benim için hakk (gerçek) olmayanı söylemek bana yakışmaz."
Bu istinaf cümlesi, Allah'ı (celle celâlühü) tenzihi ve neden tenzih edildiğini açıklar.
Ç- "Eğer ben onu söylemişsem muhakkak ki Sen onu bilirsin."
Bu istinaf cümlesi de, mezkûr sözlerin İsâ (aleyhisselâm) dan sadır olmadığını istidlali yoldan beyan eder. Çünkü bunların İsâ (aleyhisselâm) dan sadır olması, Allahü teâlâ'nın bunu kesin olarak bilmesini gerektirir. Allahü teâlâ'nın bilgisi olmadığına göre, bu kesin olarak İsâ (aleyhisselâm) dan sadır olmamıştır. Zira lâzımın olmaması, melzûmun olmamasını zorunlu kılar.
D- "Sen, benim nefsimde olanları bilirsin, "
Bu cümle, makabli için sebep yerine geçen bir istinaftır. Bunun anlamı şudur:
"- Sen, benim içimde gizlediklerimi bildiğine göre açığa vurduklarımı elbette bilirsin."
E- "Fakat ben Senin zâtında olanları bilemem."
İsa'nın (aleyhisselâm) bu sözü, gerçeği açıklar ve noksanı gösterir. Yani,
"- Ben, Senin gizlediğin bilgileri bilemem."
Burada Allahü teâlâ hakkında "nefs" kelimesinin kullanılması, İsâ (aleyhisselâm) hakkında kullanılan nefs ile benzerlik hasıl olması içindir.
Diğer bir görüşe göre ise, Allahü teâlâ hakkında kullanılan "nefs"ten murad, Allah'ın (celle celâlühü) zâtıdır.
Bilgilerin nefse nisbeti, nefse ilişkin bilginin de dahil olduğu bütün sıfatların mercii olmasındandır.
F- "Şüphesiz bütün gayb (gizlilik)leri bilen (A'llâmü'l-guyûb) Sensin, Sen."
Bu cümle, hem ifade, hem de mefhûm olarak, geçen iki cümlenin illet ve sebebidir.
117
"Ben onlara ancak Senin bana emrettiklerini söyledim:
"- Benim ve sizin Rabbinız olan Allah'a kulluk (ibadet) edin."
Ben içlerinde bulunduğum sürece onlara şâhid oldum. Vaktaki Sen, beni vefat ettirdin (ondan sonra) onlara Sen murakıb (denetleyici) oldun. Sen her şeyi hakkıyla gören (müşahede eden)sin."
A- "Ben onlara ancak Senin bana emrettiklerini söyledim."
Bu istinaf cümlesi, İsa'nın (aleyhisselâm) neler söylediğini belirtir. Bu ifade, o sözlerin onun tarafından söylenmediğini en beliğ bir şekilde açıklar. Onun söyledikleri meâlen şudur:
"Ya Rabbi! Sen bana ne emretmişsen, ben de onlara onu emrettim." Âyette emir yerine söylemek fiilinin kullanılması, edebe uymak ve sualdeki ifadeyi gözetmek içindir.
B- "Benim ve sizin Rabb'mız olan Allah'a kulluk edin."
Bu cümle, Allahü teâlâ'nın, İsa'ya (aleyhisselâm) neyi emrettiğim açıklar.
C- "Ben içlerinde bulunduğum sürece onlara şâhid oldum."
Ben onların arasında kaldığım ve yaşadığım müddetçe onların hallerini gözetiyor, onları Senin emirlerine uymaya sevk ve emirlerine ayları davranmaktan men ediyordum.
Yahut onların hallerini, imanlarını ve küfürlerini görüyordum.
Ç- "Vaktaki Sen beni vefat ettirdin (ondan sonra) Sen murakıb (denetleyici) oldun."
Sen beni semaya yükselterek vefat ettirince... Bu gerçek Âl-i İmran (3) sûresinin 55. âyetinde de vurgulanır. Şöyle ki:
"... Ey İsa! Şüphesiz Ben seni öldüreceğim ve seni Kendime yükselteceğim ve o kâfirlerden temizleyeceğim."
"Teveffi", bir şeyi tam olarak almaktır. Ölüm ise, vefatın bir kısmıdır. Nitekim Zümer (39) sûresinin 42. âyetinde:
"Allah, ölen nefisleri, ölüm zamanında, ölmeyen nefisleri de uykularında iken vefat ettirir."
Sen beni vefat ettirince, onların amellerini gözeten, murakabe eden Sen oldun. Sonuçta Sen, Sana muhalefetten korunmasını istediğin kimseleri, Peygamberler göndererek ve âyetler indirerek irşad ve tembih yoluyla muhalefetten men ettin; ilâhî inayetten mahrum bıraktıklarını da sapkınlardan kıldın. Onlar da o sözleri söylediler.
D- "Sen her şeyi hakkıyla gören (müşahede eden)sin."
Bu cümle, itirazî (makablinden bağımsız) olup makablini açıklayan bir zeyl mahiyetindedir. Bu ifade bize bildiriyor ki, İsâ (aleyhisselâm) onların arasında iken de, onların hepsini murakabe eden Allahü teâlâ idi.
118
"Eğer Sen onlara azab edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır. Ve eğer mağfiret eder (bağışlar)isen gerçekten Sen her şeye üstün ve gaalib (A'zîz)sin, hükümlerinde hikmet sahibi (flakîm)sin ."
"Onlar Senden başkasına tapmakla azaba müstahak olmuşlardır. Eğer onlara azab edersen, onlar şüphesiz Senin kullarındır.
Eğer onları bağışlarsan, her şeye muktedir olan; irade ve fiillerinde hikmetler bulunan yegâne Hakim Sensin.
Her mücrim için mağfiret güzeldir. İmdi,
eğer onlara azab edersen, o adalettir;
eğer bağışlarsan, o da lümftur.
Şirkin bağışlanmaması, ilâhî vaîdin gereğidir. Binaenaleyh haddi zatında müşriklerin mağfiretinde de Allahü teâlâ için imkânsızlık mevcut değildir ki, iki fîrka (mü'minler ile kâfirler) arasındaki terdide (mağfiret veya azaba) mani olsun.
119
"Allah şöyle buyurdu:
"- Bu sâdık (özü, sözü doğru olan)ların, sıdk (doğruluklarının fayda sağlayacağı gündür. Altlarından ırmaklar akan cennetler onlar içindir; onlar orada sürekli olarak (muhalleden) kalacaklardır. Allah, onlardan razıdır; onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu büyük kurtuluştur."
A- "Allah, şöyle buyurdu:
"- Bu, sâdık (özü, sözü doğru olan)ların, sıdk (doğruluk)larının fayda sağlayacağı gündür."
Bu istinafı kelâm ile, Allahü teâlâ'nın, insanları huzurunda toplayacağı kıyamet gününe ilişkin anlatımlar sona ermekte ve sonuca işaret edilmektedir.
Cenab-ı Allah, bu kelâmı ile, doğruların halini beyan zımnında İsa'nın (aleyhisselâm) da doğruluğuna işaret ediyor.
Burada geçmiş fiil kipinin kullanılması, daha önce benzerleri için belirtilen sebeptendir.
Bazı halleri icmali ve bazı halleri de tafsili olarak anlatılan işte bu kıyamet günü, din işlerinde sâdık olanlara, dünyadaki sadakatlerinin fayda vereceği gündür.
İsa'nın (aleyhisselâm) doğruluğuna dair şahadetle eski Peygamberleri tasdik edip iman ve amel olarak onlara uyanların doğruluğuna şahadet, ancak din işlerindeki sadakatle bir anlam kazanır. Ve ancak bu mânâ ile, hikâyeden maksûd olan, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) inanmaya teşvik gerçekleşir. Yoksa buradaki sâdıklardan murad bütün doğru söyleyenler değildir. Nitekim dünyada cinÂyetini itiraf eden caninin, o gün bu doğruluğunun kendisine fayda vermeyeceği bir gerçektir.
Yukarıda belirtildiği gibi söz konusu sadakat, dünyada din işlerinde gösterilen sadakattir. Kıyamet günü fayda sağlayacak olan budur.
"Yevmü / gün", kelimesinin bu tür okunuşu, âlimlerin cumhûrunun ittifak ettiği ve nazm-i kerimin siyak ve sibakına da en uygun olan kıraettir.
Bu kelime, başka bir kıraatte "yevme" şeklinde de okunmuştur.
Buna göre bu kekine,
ya âyetin başındaki "kale / dedi" fiilinin zarfıdır; bu takdirde "hâza / işte bu", Allahü teâlâ'nın İsa'ya (aleyhisselâm) hitaben söylediği,
" Sen mi insanlara beni ve annemi Allah'tan başka iki ilâh edinin dedin?" (5/116) sözlerine işarettir;
ya da "hazâ / işte bu" mübteda (özne) olup haberi (yüklemi) de, "yevmü" kelimesidir. Bu takdirde anılan işaret, İsa'nın (aleyhisselâm) cevabı içindir.
B- "Altlarından ırmaklar akan cennetler onlar içindir. Onlar orada sürekli olarak (muhalleden) kalacaklardır."
Bu istinaf cümlesi, zikredilen faydayı açıklar. Sanki,
"- Onlara, ne yararı var?" diye sorulmuş da, cevabı böyle verilmiştir. Yanı onlara daimî nimetler ve ebedî mükâfatlar içindedir.
C- "Allah, onlardan razıdır; onlar da O'ndan razı olmuşlardır."
Bu kelâm da ayrı bir istinaf olup Allah'ın kendilerine bahşedeceği başka bir nimeti belirtir. Allah (celle celâlühü) katında bu nimetin üstünde başka bir nimet yoktur. Bu da, en büyük gaye olan Allahü teâlâ'nın rızasıdır. Zıra insanların, himmetlerini uğruna harcayacakları bundan daha kıymetli bir şey yoktur.
Ç- "İşte bu büyük kurtuluştur."
"Zâkke",
ya Allahü teâlâ'nın rızasına,
ya da o nimetlerin hepsine nailiyeti işaret eder. Bildiğin gibi Allah'ın (celle celâlühü) rızasının ötesinde hiçbir matlûb yoktur.
120
"Göklerin ve yerin ve onlarda bulunan her şeyin mülkü Allah'a aittir. Ve O, her şeye kaadirdir."
Bu kelâm,
hakkı tesbit eder,
Hıristiyanların yalanma ve Mesîh ile annesi hakkındaki iddialarının gerçek dışı olduğuna dikkat çeker.
Göklerin, yerin ve onlardaki akıllı ve akılsız bütün varlıkların mülkü yalnız Allahü teâlâ'nındır.
O,
icad, idam, ihya, imate eder;
emreder, nehyeder;
dilediği gibi o varlıklar üzerinde tasarruf eder;
hiçbir şey bu tasarruf ve hükümranlığa ortak olamaz.
Burada "mâ / o ki" harfinin, akıl sahipleri için kullanılan "men / o akıl sahibi canlılar ki, " harfine tercih edilmesi: