A‘râf SûresiBesâiru'l-Kur'ân — Sayfa 2

59. Âyetin Tefsiri

59. “ Andolsun ki Nûh'u milletine gönderdik. " Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur; doğrusu sizin için büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Biz Nûh’u kavmine gönderdik. Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki Hz. Nûh (a.s) toplumuna risâletle gönderilen, kendisine din, kitap ve şeriat verilen ilk resuldür. Halbuki Nûh (a.s) dan önce gönderilen Âdem, Şid ve İdris aleyhimesselâm lar da Nebî ve elçidirler ama bunlara suhuf verilmiştir. Âdem (a.s) insanlara peygamber olarak gönderilmemiştir çünkü o zaten yaratılırken peygamber olarak yaratılmıştır. Hz. Nûh hakkındaki bu Resul ifadesini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Rasulullah efendimizin bu konudaki hadisini hatırlıyoruz. Kıyâmette hesap kitap dönemi başlayınca bütün insanlar o bekleme dehşetinden bıkmış, usanmış, bitkin bir vaziyette soluğu babaları Âdem (a.s) ın huzurunda alacaklar. Hz. Âdem diyecek ki şefaat için siz Nûh’a gidin çünkü benim suçum var. Siz ilk resul olan Nûh’a gidin diyecek. Hz. Nûh’un ilk resul olması konusu işte bu hadiste geçiyor. Değilse Kur’an’da anlatılan Peygamberlerin hepsi Resuldür, hepsi Nebîdir. Evet bir ayırım söz konusudur ama bu fonksiyonel bir mânâ taşıyacaktır. Allah Elçileri hakkında bazen Resul bazen de Nebî demiştir, ama bu Peygamberlerin Allah’la insanlar arasında bulunduğu yere yâni konumlarına bağlıdır. Yâni bir Peygamber toplumla münâsebeti söz konusu olunca başka bir isim alacak, Allah’la münâsebeti söz konusu olunca da başka bir isim alacaktır. Yâni Allah’tan haber vermesi adına ona Nebî yâni haberci diyeceğiz, topluma elçi olması adına da resul yâni elçi diyeceğiz. Yâni peygamberin konumundan dolayı kendisine verilen isimlerdir bunlar. Meselâ şu anda benim size göre adım Alidir, hanımıma göre benim adım kocadır, çocuklarıma göre babadır veya kimileri toplumuna göre emirdir, halîfedir gibi. Bunun başka bir özelliği yoktur. Yâni her peygamber Allah’tan haber vermesi, Allah’tan haber getirmesi bakımından Nebîdir, bize örnek olması, elçi olması açısından da Resuldür. Bunun dışında yok efendim işte kendilerine kitap ve şeriat gönderilenler Resuldür ötekiler Nebîdir ayırımını göremiyoruz Kuranda. Meselâ bakıyoruz Kur’an’da Hz. İsmail (a.s) için “Erselna” yâ-ni Resul ifadesi kullanılıyor. Halbuki biz biliyoruz ki İsmail (a.s)’a ki-tap gönderilmemiştir. Yâni o zaman İsmail (a.s) için böyle buyurulu-yorsa ve Hz. İsmail’e kitap mı, şeriat mı gönderildi bilinmiyorsa ve de ikisi de aynı anda kullanılıyorsa. O zaman böyle anlamak daha münâsip olacaktır. Veya Nûh (a.s) için Lût, Sâlih, Hûd (a.s) için de Allah, Resul kelimesini kullanıyorsa ve bunlara kitap ve şeriat verildiğinden de söz edilmiyorsa bunun içinden çıkamayız. Öyleyse Peygamberlerin kavimle münâsebetini anlatma adına ona Resul, Allah’la olan münâsebetini anlatma adına da Nebî denmiştir diyoruz. Burada “Erselna” sözünün ilk defa Hz. Nûh hakkında kullanılmasının belki şöyle bir anlamı da olabilir. Hz. Âdem tüm insan nesli için gönderilmiş bir peygamberdir ve döneminde çocukları hep iman ehliydi. Halbuki peygamberlerin gönderiliş sebebi bozulan insanların uyarmaktı ya, işte uyarı için gönderilen ilk peygamber Hz. Nûh’tu diyoruz ve onun içindir ki ona ilk defa “Erselna kelimesi bundan dolayı kullanılmıştır. Nuh’u kavmine gönderdik. Nûh Nerdeydi de gönderdik deniyor? Buradaki “ersele” gönderdik ifadesi böyle Türkçe’deki İstanbul’dan Ankara’ya göndermek anlamına değildir. Hz. Nûh toplumunun içindeyken biz onu sözcü olarak seçtik, insanların hayatlarına karışma konusunda, insanlara vahiy gönderme konusunda onu odak nokta ya da sözcü seçip görevlendirdik demektir bunun mânâsı. İşte biz Onu kavmine gönderdik ifadesinden bize çok büyük bir mesaj var. Nedir o? Demek ki Allah insan hayatına karışıyor ve anlıyoruz ki bu karışmayı içimizden birisi ile yapıyor. Ben sizin hayatınıza karışacağım diyor ve içimizden birini bu konuda sözcü seçiyor Rabbimiz. Bir de biz onu kavmine gönderdik ifadesiyle yine şunu da anlıyoruz ki Rabbimiz nasıl ki o toplumun içindeyken ona o topluma görevlendirmişse biz de şu anda kendi toplumumuza görevlenmişizdir. Yâni biz de hanımlarımıza, çocuklarımıza ve çevremizdekilere görevlendirildik. Öyleyse Allah’ın Hz. Nûh’u kavmine gönderdiği gibi biz de kendimizi kendi kavmimize, kendi ehlimize gönderelim. Aynı bölgede yaşayanlara ulaşma imkânımız olanlara ulaşalım ve bunu Allah’tan bir görev bilelim. Önce karımızı, kızımızı, sonra da en yakın çevremizden başlamak ı şartıyla onları uyarmanın yükümlüğüyle kendimizi sorumlu tutalım. Bakın toplumuna görevlendirilen Hz. Nûh onlara ne diyor? tâbi tıpkı onun gibi görevlendirilmiş olan bizler kavmimize ne diyecekmişiz: Ey kavmim Allah’a kulluk edin, Allah’a kulluk yapın sizin O’n-dan başka İlahınız yoktur. Allah’ı dinleyin, Allah’ın dediklerini yapın, Allah’ın istediği hayatı yaşayın çünkü sizin O’ndan başka sözünü dinleyeceğiniz, rızasını kazanacağınız varlık yoktur. Değilse ben sizin adınıza, sizin namınıza, sizin aleyhinize büyük bir günün, azim bir günün, herkesin önünde saygıyla eğilmek zorunda kalacağı ve hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir günün azabından korkuyorum. Biliyoruz ki insanlık Nûh (a.s) dönemine kadar Hz. Âdem ve onun oğulları Hz. Şid ve Hz. İdris dönemlerinde tevhid üzere bir hayat yaşamışlar, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozmamışlar Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluğu sürdürmüşlerdir. Hz. Nûh dönemine kadar hayatlarına şirk ve bâtıllar karıştırmadan gelmişlerdi. Ama Hz. Nûh dönemine gelindiğinde insanlar tevhid inancından uzaklaşmışlar ve şirki ve bâtılları hayatlarına hâkim kılmışlardı. Toplum içlerindeki sâlih kişileri putlaştırmış, Allah’a yapmaları gereken kulluğu bunlara yapmaya başlamışlar, Allah’a sığınmaları gerekirken, Allah’a dua etmeleri gerekirken bu sâlih kişilere sığınıp bunlara dua etmeye başlamışlardır. İşte Hz. Nûh (a.s) işte böyle bozulmuş bir topluma gönderiliyordu. Bundan dolayıdır ki Nûh (a.s) o ana kadar gönderilen peygamberler içinde ilk uyarı ile görevlendirilen bir peygamber olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendi dönemine kadar insan tevhid üzere tek millet, tek ümmet iken Nûh döneminde insanlık bu tek ümmet olma özelliğini kaybetmiş, sadece Allah’a kulluktan kopmuş ve Allah’tan başkalarına da kulluk etmeye başlamış ve işte bundan dolayıdır ki Hz. Nûh’un onlara sadece Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka kulluk yapacağınız İlanız yoktur buyurduğunu görüyoruz. Evet bu çağdan sonra gelen peygamberlerin hemen hemen hepsinin toplumlarına aynı şeyleri söylediklerine şahit oluyoruz. Demek ki insanlık bu çağdan itibaren yâni kurûn-ı ûla dediğimiz birinci asırdan itibaren bozulmuştur. Meselâ Nûh (a.s)’ın, Sâlih (a.s)ın, Şu-ayb (a.s)’ın da toplumlarına ilk defa bunu söylediklerini, toplumlarını ilk defa yalnız Allah’a kulluğa çağırdıklarını görüyoruz. Dikkat edilirse bütün bu peygamberler ey kavmimiz Allah’a iman edin demiyorlar, toplumlarından Allah’a iman istemiyorlar çünkü zaten toplumları Allah’a inanan insanlardı. Onlar Allah’ı bilmeyen insanlar değildi Allah’ı biliyorlardı da inandığınız Allah’a kulluk edin sadece kulluğunuzu O’na yapın deniyor. Demek ki Allah’a iman ko-nusunda her hangi bir problem yoktu. Allah’a inanıyordu bu toplumlar ama Allah’la birlikte başka Rablere de, başka İlahlara da kulluk yapıyorlardı ki peygamberler onları sadece Allah’a kulluğa çağırıyordu. Bugün de olduğu gibi tarih boyunca zaten İlahlardan bir İlah olarak tanrılardan bir tanrı olarak Allah’a da kulluk konusunda hiç bir problem çıkmamıştır. Tüm peygamberler insanlığı “La ilahe illallah” temel esasına çağırmışlardır. Allah’tan başka sözü dinlenecek, hatırı kazanılacak hayata hâkim olan İlah yoktur. Allah’tan başka kendisine kulluk yapılacak, hayat programı program kabul edecek varlık yoktur esasına çağırmışlardır. Zaten tarih boyunca en büyük problem işte burada çıkmıştır. Tarih boyunca en büyük problem sadece Allah’a kulluk et-mek sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hâkim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır. Değilse Allah’a da ibadet konusunda hiç problem çıkmamıştır. Yâni İlahlardan bir İlah olarak Allah’a da kulluğu herkes kabul etmiştir. Öteki İlahlar yanında Allah’a da kulluğa kimse ses çıkarmamıştır. Yâni göklerin ve yerin göklerdekiler ve yerdekilerin yaratıcısı olarak, dağların ve denizlerin yaratıcısı olarak, rızık verici, öldüren, yaratan, yaşatan bir İlah olarak herkes onu kabul etmiştir. Ama inandığınız bu Allah kendisinden başka ilah olmayandır, ama bu Allah hayata karışan ve kendisinden başka hayata karışıcı olmayandır, ama bu Allah insanların kulluk programlarını belirleyendir ve kendisinden başka kanun koyucu olmayandır, ama bu Allah boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir. Yâni bu Allah kendisinden başka Rab, Melik, İlah olmayandır dendiği zaman işte kavga burada başlamıştır. Göklerin ve yerin yaratıcısı, rızık vericisi olarak kabul ettikleri bu Allah’ı insanlar hayatlarına karışıcı olarak reddetmeye çalışmışlardır. İlah olarak Allah’ı kabul edelim ama tek ilah olarak asla kabul etmeyiz diyorlar. İlahlardan birisi olarak onu da dinleyelim, ilahlardan birisi olarak ona da kulluk yapalım ama tek ilah olarak sadece ona kulluğa hayır diyorlar. Çünkü bizim hayatımıza karışacak başka ilahlarımız da var. Hayatımızda sö-zünü dinleyeceğimiz başka Rablerimiz de var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız da var. Tamam bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim ama öteki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız diyorlar. Aslında bu iddiaların altında Allah’tan Allah’a kulluktan kurtulup kendi keyiflerince bildikleri gibi bir hayat yaşama arzuları yatmaktadır. Ya da şöyle ifade edelim: Bunlar Allah’a kulluktan kurtulup kendi kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine tapınmak istiyorlar. Keyiflerinin istediği gibi sorumsuz ve sınırsızca bir hayat yaşamak is-tiyorlar. Çünkü bakıyoruz bu adamlar Allah’tan başka kendilerinin ilahları olduklarını iddia ettikleri kimseleri de kendileri seçiyorlar. Seçtiklerini istedikleri gibi yönlendirebileceklerini bildikleri için seçiyorlar. Seçtikleri ilahlarına bizi şöyle şöyle idare ederseniz sizi seçeriz değilse sizi seçmeyiz diyebildikleri için seçiyorlar. Bizden şunları, şunları istemeyeceksiniz! Bizi şu şu sorumluluklar altına almayacaksınız! Yâni bizden namaz gibi, zekât gibi, tesettür gibi ağır sorumluluklar istemeyeceksiniz! İçki gibi, kumar gibi, fâiz gibi, zina gibi bizim alışık olduğumuz şeyleri bizim için yasaklamayacaksınız! Bize lüks ve müreffeh bir hayat sağlayacaksınız! Biz ne istersek nasıl bir hayata razıysak onu sağlayacaksınız! Eğer bize bizim istediğimiz kanunları çıkarır, bizim istediğimiz hayatı hazırlarsanız Rab olarak, İlah olarak biz de sizleri seçeriz diyebildikleri için onları seçebiliyorlar. Yâni onları yönlendirebileceklerini, şartlandırabilecekleri için onları seçiyorlar. Allah’a bunu diyemeyecekleri için Allah’ı istedikleri gibi şartlandıramayacakları için Allah’ı Rab kabul edemiyorlar. Her şeyi kendi arzularına ve kafalarına göre ayarlamak ve düzenlemek istedikleri için yâni kendi kendilerine tapınmak istedikleri için, şeh-vetlerine tapınmak istedikleri için hayatlarından Allah’ı diskalifiye et-mek istiyorlar. Tamam İlahlardan bir İlah olarak Allah’ı da dinleyelim, meselâ hayatımızın ibadet bölümünde tamam Allah’ı dinleyelim ama öteki bölümlerinde biraz nefes alabilmek için Allah’tan başkalarını da dinleyelim diyorlar. Halbuki bu şirktir. Hayatı parçalamak ve hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama öteki bölümlerinde başkalarını dinlemek şirktir. Halbuki tevhid kişinin hayatının tümünde Allah’a teslim olmasıdır. İşte bakıyoruz bugün de olduğu gibi o dönemlerde de insanlar sadece Allah’a kulluktan çıkıp Allah’tan başka İlahları da tanrıları da dinlemeden yana oldukları için Allah’ın elçilerinin toplumlarından ilk istedikleri şey sadece Allah’a kulluk, yalnız Allah’ı dinlemek olmuştur. Göklerin ve yerlerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul edelim ama hayatımıza karışıcı olarak Onu dinlemeyiz, diyerek şirke düşen bu insanları tüm peygamberler yalnız Allah’a kulluğa ve tevhide çağırmışlardır. Evet demek ki günümüzde hayata Allah’ın karşımasını reddeden laiklerin, ateistlerin ve tüm demokrat kafalı kâfirlerin söyledikleri yeni bir şey değildir. Ta birinci asırdan beri Hz. Nûh (a.s) döneminden beri insanların sapma noktasıdır bu. Zaten o günden bugüne insanların hayatlarında teknik bir kısım değişiklikler olsa da özde, düşüncede ve inançta fazla bir değişiklik olmamıştır. Her dönemde inanan ve inanmayanlar mevcut olagelmiştir. Her devirde peygamber düşüncesine sahip çıkanların yanında Firavunların, Nemrutların, Ebu Cehillerin düşüncesini savunanlar da olmuştur. Evet Hz. Nûh diyor ki ey kavmim! Sadece Allah’ı dinleyin! Yal-nızca Allah’a kulluk yapın! Sadece Allah’ın hayat programını uygulayın! Eğitiminizi Allah’ın istediği biçimde düzenleyin, hukukunuzu Allah’ın istediği biçimde ayarlayın, ticaretinizi Allah yasalarına göre belirleyin, evinizi, eşyanızı, kazanmanızı, harcamanızı, hayata bakışınızı, insanlarla olan ilişkilerinizi, gecenizi gündüzünüzü Allah’ın istediği biçimde ayarlayın çünkü sizin için Allah’tan başka sözünü dinleyeceğiniz İlahınız yoktur. Allah’tan başka hayat programı kabul edilmeye lâyık Rab ve İlah yoktur. Değilse ben sizin için azîm bir günün azabından endişe ediyorum. Ya sizin için tufan gününden korkuyorum, ya da kıyâmet günü şirklerinize karşılık sizi bekleyen azaptan korkuyorum deyince bakın onlardan Mele denen bir grup ne dediler: _Å9Ë! ³¬y¬8²Y«5 ²w¬8 Ο¸«W²7! «”@«5 ¯w[¬A­8 ¯”Ÿ¸«/ z¬4 «“!«I«X«7

60. Âyetin Tefsiri

60. “Milletin ileri gelenleri: "Biz senin apaçık sapıklıkta olduğunu görüyoruz" dediler.” Evet o toplumun içinden bir grup, bir cemaat, ama kalburüstü bir cemaat, toplumda söz sahibi bir cemaat, toplumda kendilerine müracaat edilen, sözü dinlenen, protokol erbabı, ya da siyasal ve ekonomik güce sahip olan bir grup. Bunların adına Kur’an’da Mele denir. Bunların her devirde belirgin sıfatları İslâm’ın yok edilişi adına bir araya gelmek ve var güçleriyle topumda İslâm’la mücâdele etmektir. İslâm adına ülkede gelişen her türlü harekete Firavunların, siyasal iktidarın dikkatini çekmektir bu Melenin görevi. Ülkenin neresinde İslâmî bir hareket, nerede İslâmî bir kıpırdanış meydana gelmişse bu Mele grubu hemen oraya damlar ve aman dikkat! Burada İslâmî bir uyanış var, onun başını ezin diyerek siyasal iktidarın dikkatini çekerler. İşte şimdiki basın o günkü meleyi temsil ediyor. Yâni şirk sistemlerinde o sistemin kaymağıyla beslenen, o sistemin tüm nimetlerinden istifade eden ve o sistemin devamını sağlamak amacıyla o sisteme yönelik tüm hareketleri yerinde tespit edip gammazlamak üzere kurulan bir müessesenin elemanlarıdır bunlar. Bunların hortumları sistemin yaşamasıyla doğru orantılı olduğu için herkesten çok o sistemin devamına say ederler. Bakın bu Mele gurubu diyorlar ki: Ey Nûh, muhakkak ki biz seni sapıklardan görüyoruz. Biz seni apaçık bir sapıklık, apaçık bir yanılgı içinde görüyoruz. Dertleri neydi bunların? Eğer Hz. Nûh’un getirdiği İslâm gelirse, toplumda adâlet hâkim olursa, tevhid inancı toplumda hâkim olursa bunların gelir kaynakları kuruyacak ve adamlar artık kan emmeye devam edemeyeceklerdi. Hortumları kesilecekti adamların. Ve bakıyoruz, tarih boyunca peygamberlere ilk karşı gelenler de bunlardır. Allah tarafından elçileri vasıtasıyla toplumlara sunulan İlahi mesaja ilk karşı çıkanlar bunlar olmuştur. Bunlar aslında kendileri zâlim oldukları halde, ümmetin paralarını haksız yere yiyerek, toplumun kanını emerek sapıklık içinde oldukları halde Allah’ın elçilerini sapıklıkla hitam ediyorlar. Cehennemi cennet, ateşi gülistan görüyorlar alçaklar. Cehenneme doğru gidiyorlar ama farkında değiller, gülistana koştuklarını zannediyorlar hainler. Tabii eğer bir toplum içinde böylesine sapıklık hâkim olursa elbette o toplumda sapıklar, sapık olmayanları sapık görmeye baş-layacaktır. Toplumun içinde fuhuş ve ahlâksızlık böylesine yaygın hale gelirse elbette namussuzlar, namusluları namussuzlukla itham edeceklerdir. Hırsızlar hırsız olmayanları enayilikle suçlamaya başlayacaklardır. Yâni bir memlekette herkes kafayı yemişse o toplumda üç beş tane akıllı insan varsa, bu sefer berikiler onlara, deli demeye başlayacaklardır. İşte bu Mele grubu da Allah’ın elçisine seni sapıklardan görüyoruz diyorlardı. Onların bu tavrı karşısında bakın Allah’ın elçisi şöyle diyordu:

61–63. Âyetlerin Tefsiri

61,63. “Ey milletim! Bende bir sapıklık yoktur, ancak ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim, Rabbimin sözlerini size bildiriyor, öğüt veriyorum. Sizin bilmediğinizi Allah katından ben biliyorum. Sakınmanızı ve böylece merhamete uğramanızı sağlamak üzere sizi uyarmak için aranızdan biri vasıtasıyla Rabbinizden size haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? " dedi.” Evet bunun üzerine Nûh (a.s) kavmine diyor ki: Bakın bu sözü söyleyenler Mele grubu idi ama Hz. Nûh sadece Meleye demiyor da onlar da içinde olmak üzere kavmine diyor. Konuyu kavmine anlatıyor. Çünkü Onun muhatapları sadece Mele değil, tüm toplumdu. Onun mesajı tüm toplumu ilgilendiriyordu zira. Diyor ki ey kavmim, bende herhangi bir sapıklık yoktur. Zira bu görev benden değildir. Ben Âlemlerin Rabbinin elçisiyim. İşte pey-gamberin değişmez özelliği. Ben Allah’ın elçisiyim ve bu iş Allah-tandır. Öyleyse biz de öyle diyeceğiz. Bu söylediklerimiz bizden değil Allah’tandır diyeceğiz. Tabii o zaman kendi fikirlerimizi değil de Allah’ın âyetlerini götüreceğiz insanlara ve sonunda da bunu rahatlıkla söyleyebileceğiz. Ben size Rabbimizin âyetlerini, Rabbimizin emirlerini bildiriyor ve size nasihat ediyorum. Nasihat sadece tedipçilik değildir. Yâni peygamber sadece posta memuru değildir. Söylediklerini bizzat kendisi yaşayandır Peygamber. Bakın diyor ki Allah’ın elçisi ben size hem tebliğ ediyor hem de nasihatte bulunuyorum. Yâni sözlerimi davranışlarımla, hareketlerimle gösteriyor, sözümle özümle sizin hayrınızı istediğimi ortaya koyuyorum. Sadece bana gelenlere değil, bizzat ben kendim giderek hakkı anlatıyorum. Candan ciğerden davranarak sizlerin hayrınızı ve cennetinizi istiyorum. Sizinle aramdaki şahsî meseleleri asla ön plana almıyorum. Yâni sizlerin bana karşı tavırlarınıza, işkencelerinize, yalanlamalarınıza bakarak sizin cehenneminize göz yummaya, bana yaptıklarınızdan ötürü darılarak sizi kendi halinize bırakıvermeye kalkışmıyorum. Aynı zamanda sizin bilmediklerinizi ben biliyorum Rabbimden. Doğrudan ben Rabbimle bağlantılı olduğum için sizin bilmediğiniz, bilemeyeceğiniz bilgileri de Rabbimden biliyorum. Peygamber arada ikinci bir şahıs olmaksızın direk Allah’tan bilgi alandır. Ama peygamberden başkalarının bu bilgilere ulaşabilmeleri için mutlaka bir başka şahsa veya vasıtaya ihtiyaçları vardır. Peygambere ve kitaplara ihti-yaçları vardır. Meselâ şu anda bizlerin peygambere ve Allah’ın kitabına müracaat etmeden bu bilgilere ulaşma imkânımız yoktur. Biz neydik? Nereden geldik? Kim bizi dünyaya getirdi? Dünyaya ne için geldik? Nereye gidiyoruz? Bundan sonra başımıza neler gelecek? Bizi istikbalde neler beklemektedir? Bütün bunları ancak Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetinden öğrenebiliriz. İşte bakın Allah’ın elçisi Hz. Nûh öyle diyordu. Ben Allah’tan sizin bilmediklerinizi bilmekteyim. Benim önümü, benim yolumu vahiy aydınlatıyor. Ben Rabbimin vahyiyle düşünüyor, Rabbimin vahyiyle görüyor ve hareket ediyorum. Halbuki sizler bu ışıktan mahrumsunuz. Sizler benim bildiklerimi bilmekten uzaksınız. Şimdi sizler kendisiyle yol bulmanız için içinizden bir kimsenin aracılığıyla Rabbinizin âyetlerinin size gelmesini acayip bir şey mi görüyorsunuz? Yâni sizin gibi, sizin içinizde yaşayan, sizin halinizi bilen bir insanın Allah tarafından vahiy konusunda odak nokta seçilmesi sözcü seçilmesi acayibinize mi gitti? Ya da insan cinsinden bir peygam-berin seçilerek size gönderilmesi çok mu acayip bir şey? Yâni belki yeryüzünde en şaşılmayacak şey, en kabul edilecek tek şey varsa o da yaratıcı olan, rızık veren, kulları konusunda tek söz sahibi olan bir Allah’ın içinizden bir elçi seçerek arzularını, yasalarını bildirmesidir. Yâni böyle bir zikrayı, böyle bir hayat programını Rabbiniz göndermeyecek de kim gönderecekti? Sizin hayat programınızı sizi yaratan ve sizin sahibiniz olan Allah belirlemeyecekti de kim belirleyecekti? Yâni bunda şaşılacak ne var? Bundan daha normal ne var ki? Ya da Allah’ın elçisi şöyle diyordu. Melek mi gelmeli diyorsunuz? Sizler Rabbiniz tarafından size elçi olarak bir meleğin gelmesini mi bekliyordunuz? Yeryüzünde dolaşan sizler birer melek olsaydınız tamam elçi olarak Allah’ın bir melek göndermesi uygun olurdu. Ama sizler insansınız ve peygamber de sizi gittiğiniz yolun yanlışlığı ko-nusunda uyarmak için gelmektedir. Sizi Allah’ın rahmetine ulaştırmak için gelmektedir. Böyle bir neticeyi sağlamak ve sizi Allah’ın cenne-tine ulaştırmak için gönderilen Allah’ın elçisini neden garip karşılıyor-sunuz? Yâni sizden bir ücret mi istiyor peygamber? Para mı istiyor sizden? Teşekkür mü istiyor sizden? diyordu.

64. Âyetin Tefsiri

64. “ Onu yalanladılar; biz de onu ve gemide beraberinde olanları kurtardık, âyetlerimizi yalan sayanları suda boğduk, çünkü onlar kör bir milletti.” Hz Nûh’u yalanladılar. Biz de Onu ve beraberindeki inananları, Onun mücâdelesini destekleyenleri gemide kurtardık. Evet tercihini peygamber yolunda olmaya kullanan, oylarını peygamberin gemisinde, peygamberin terekesinde, peygamberin safında olmaya kullananları kurtardık diyor Rabbimiz. Bunlar inanan insanlardı. Belki bunların içinde günahkârlar da vardı ama, değil mi ki tercihlerini peygam-berden yana kullanmışlardı, günahkâr da olsalar Allah onları tercih ettikleri safta kurtarıyordu. Meselâ tercihini Hz. Mûsâ’nın yanında olmaya kullanan bir Samiri de denizi geçip kurtulanların arasındaydı. Bunlar günahkâr da olsalar imanlarından ötürü, tercihlerinden ötürü dünyada kurtulanlardan oluyorlardı ama bu kurtuluştan sonra peygamber yanında uzun bir süre eğitim yasasına tâbi tutuluyorlar ve yasalara teslim olup eğitilenler, ıslah olanlar aynı zamanda âhirette de kurtulanlardan olurken, eğitilmeyenler, ıslah olmayanlar da âhirette kurtuluştan mahrum oluyorlardı. Evet iman edenleri peygamberle beraber kurtardık ve bizim âyetlerimizi yalanlayanları da denizde boğduk, çünkü onlar kör bir milletti diyor Rabbimiz. Onlar kör bir toplumdu. Gerçeği görecek gözleri yoktu. Hakkın ne olduğunu hiçbir zaman bilemediler. Kör bir toplum olmalarından ötürü de denizde boğulmayı hak ettiler ve sonunda da cehennemi boyladılar. Tabi A’râf sûresinde sadece bu kadar anlatılır. Kur’an’ın başka yerlerinde uzun uzun bu konu anlatılır. Evet bir toplum helâk edildi. Allah’a karşı gelen, Allah’ın elçisine karşı gelen ve hayatlarına Allah’ı da Allah’ın elçisini de karıştırmak istemeyen, kendi bildiklerince bir hayat yaşamaktan yana tavır sergileyen bir toplum helâk edilirken Allah’a ve Allah’ın elçisine teslim olanlar da kurtulanlardan oldu. Bundan sonra bir peygamber daha tanı-yoruz:

65. Âyetin Tefsiri

65. “ Âd milletine de, kardeşleri Hûd'u gönderdik: "Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur, karşı gelmekten sakınmaz mısınız? " dedi.” Ad milletine, Âd toplumuna da Hz. Hûd (a.s)’ı gönderdi Rab-bimiz. Âd kavmi de Yemen, Yemame, Cidde, Hadramut arasında ya-şamış bir kavimdir. Kur’an’ın bize anlattığına göre Arapların yakından tanıdıkları bildikleri, şiirlerine konu ettikleri bir toplum. Biz bile şu an-da bir şeyin eskisine adi diyoruz. Herhalde 1970 lerde İngilizler bu bölgede; Adın helâk edildikleri bölgede, bazı araştırmalar yapmışlar, bazı bulgular elde etmeye çalışmışlar ama azabın indiği azabın merkezi olan o bölgeye girmeleri mümkün olmamış. Evet Rabbimiz diyor ki Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. Yâni kendi kardeşlerinden kendi içlerinden olan, kendilerini tanıyan, kendi örf ve âdetlerine yabancı olmayan, kendi hukuk sistemlerine aşina olan, kendilerine yabancı olmayan bir peygamber gönderdi. Ya da melek olmayan, cinlerden olmayan kendilerinden, kendi cinslerinden bir peygamber gönderdi Allah onlara. O da aynen selefi Nûh (a.s) gibi dedi ki Ey milletim! Ey kavmim Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka İlahınız yoktur, öyleyse Rabbinize karşı gelmekten sakınmaz mısınız? diyordu. Hz. Nûh (a.s) da aynı şeyleri söylüyordu toplumuna. Tarih boyunca hiç değişmeyen kelime-i tevhidi, la İlâhe İllallah mesajı tekrar ediliyordu. Göklerde ve yerlerde Allah’tan başka İlah yoktur genel yasası tekrar ediliyordu. Göklerde ve yerlerde ne varsa zaten hepsi bu yasaya boyun bükmekteydi. Ama kendisine tanınan iradeden ötürü insanlar zaman zaman bu yasayı çiğnedikleri için her bir bozulma döneminde gelen Allah elçileri insanlara bunu hatırlatıyordu. Tabi bugün bizler de onların yolundaysak aynı şeyleri söyleyeceğiz insanlara. Ey anamız, ey babamız, ey kardeşimiz, ey ekmek aldığımız, ey su verdiğimiz insanlar sadece Allah’a kulluk edin, sadece Allah’ı dinleyin çünkü sizin ondan başka Rabbiniz ondan başka İlahınız yoktur. Ondan başka sözünü dinleyeceğiniz, hatırını kazanacağınız Rabbiniz ve İlahınız yoktur diyeceğiz. Evet yine anladığımız kadarıyla tıpkı Nûh toplumu gibi Âd toplumu da Allah’ı bilen bir toplumdu. Onun içindir ki Hûd (a.s) da kendi toplumunu Allah’a imana çağırmıyor da sadece O’nu dinlemeye, sadece O’na kulluğa çağırıyor. Ondan sonra da diyor ki Allah’ın peygamberi: hâlâ Rabbinize yönelmeyecek misiniz? hâlâ Rabbinizle yol bulmayacak mısınız? hâlâ Rabbinizin koruması altına girmeyecek misiniz? hâlâ Rabbinizin istediği hayatı yaşamaya yanaşmayacak mısınız? Allah’ın razı olduğu hayatı yaşayıp Allah’ın cennetine gitmeye razı olmayacak mısınız?

66. Âyetin Tefsiri

66. “Milletinin inkârcı ileri gelenleri, "Biz senin beyinsiz olduğunu görüyor ve seni yalancılardan sanıyoruz" dediler.” Evet Hûd (a.s)’ın kavminin Mele grubu da bakın şöyle diyor-du: Ey Hûd biz seni sapık, dengesiz, akılsız ve şuursuz görüyoruz. Seni beyinsizlerden biri görüyoruz. Ve de seni yalancılardan görüyoruz. Buradaki zan kesinlik anlamınadır. Öyleyse diyorlar ki ye Hûd biz seni kesinlikle yalancılardan görüyoruz. Nuh (a.s)’ın toplumu ne demişti? Ey Nûh biz seni kesin bir yanılgı içinde görüyoruz. Onlar Allah’ın elçisine böyle derlerken, bunlar da Allah elçisine beyinsiz demeye çalışıyorlardı. Tabii toplumda beyinsizler çoğalınca kim beyinsiz kim beyinli? Kim akılsız kim akıllı? birbirine karışıyordu. Ve yine görüyoruz ki her iki peygambere de ilk karşı gelenler toplumun Mele gurubu oluyordu. Devletin kaymağını yiyen makam sahipleri, devletin ekonomisini elinde tutan kimseler ilk karşı gelenler oluyordu. Ey Hûd biz seni kesin beyinsizlerden görüyoruz diyorlardı. Bu adamlar kesin biliyorlardı ki Hûd (a.s) ın mesajı toplumda maya tuttuğu zaman kendilerine hayat hakkı kalmayacaktı. Toplumun kanını ememeyecekler, gayri meşru kazançlarına imkân kalmayacaktı. İnsanların sırtlarına binerek, mazlumların mallarını yiyemeyeceklerdi. Bunun için peygambere ve onun getirdiği mesaja geçit vermemeye çalışıyorlardı. Onların bu ithamlarına karşılık bakın Allah’ın elçisi onlara ve kavme şöyle diyordu:

67. Âyetin Tefsiri

67. “ Ey milletim! Ben beyinsiz değil, âlemlerin Rabbinin peygamberiyim.” Ey kavmim! Ey milletim! Ey akrabalarım! Ey anam, babam! Bende her hangi bir sefihlik yoktur. Ben beyinsiz değilim. Bende delilik yoktur. Lâkin ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim. Ben bu işi kendi kafamdan da çıkarmış değilim. Benim vazifem sadece elçiliktir. Ben Rabbimden aldığım görevle size geldim. Bu söylediklerim benden değil Allah’tandır.

68–69. Âyetlerin Tefsiri

68,69. “Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm; sizi uyarmak üzere, aranızdan bir adam vasıtası ile Rabbinizden bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi Nûh'un milleti yerine getirdiğini ve vücutça da onlardan üstün kıldığını hatırlayın, başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın" dedi.” Ben size Rabbimin Risâletini, Rabbimin âyetlerini ulaştırıyorum. Ve ben size sadece bir nasihatçiyim, sizin iyiliğiniz için, sizin selâmetiniz için, sizin kurtuluşunuz için gelmiş bir elçiyim. Üstelik bu yaptıklarım karşılığında sizden bir ücret de istemiyorum. Bir menfaatim de söz konusu değildir. Allah’ın tüm elçilerinin toplumlarına söyledikleri budur. Sizden olan, sizin cinsinizden olan bir elçi vasıtasıyla size Rabbinizden bir uyarı gelmesini acayip bir şey mi kabul ediyorsunuz? Sizden olan birinin, içinizden birinin size sizi onunla uyarmak için bir öğüt getirmesini garip mi karşılıyorsunuz? Tuttuğunuz yolun yanlışlığını, hayat programlarınızın bozukluğunu, yaşadığınız bu hayatın sonunda süratlice cehenneme, ateşe doğru gittiğinizi size haber vermek için içinizden bir elçinin gönderilmesi pek mi acayibinize gitti? Düşünsenize, hatırlasanıza sizi Nûh kavminden sonra Rab-biniz halîfe yapmıştı. Nûh kavminin tüm müşriklerinin, putçularının kökünü kazımış tufanla ve sadece Hz. Nûh ve Ona iman etmiş az sayıda insan bırakmıştı geriye. Hûd (a.s)’ın toplumu olan Âd kavmi de işte gemide kurtulan bu azların torunlarıydı. Nûh kavminin helâkinden sonra Rabbimiz Âd kavmini yeryüzünde halîfe yaptı. Yeryüzü kendilerine devredildi. Artık onların nasıl amel işlediklerini görecekti Allah. İşte burada Rabbimiz diyor ki onlara: Ey insanlar! Ey inanan insanların torunları! Tufanı ne çabuk unuttunuz? Babalarınızın yolunu, babalarınızın dinini ne çabuk unuttunuz? Daha dün kâfirler helâk edilirken, inanmayanlar suda boğulurken sizin babalarınız imanlarından ötürü gemide kurtulanlardan olmuşlardı. Yâni sizin atalarınız inanan mü’minlerdi. Onları, onların dinlerini, onların yollarını ne çabuk unuttunuz? Onlardan inanmayanları Rabbinizin helâk ettiğini ne çabuk unutuverdiniz? denilerek onlara helâk yasası hatırlatılmaktadır. Rabbimizin değişmez yasası gereği yeryüzünde gerçekleştirdiği helâklerin her biri bir sonraki toplum için birer ibret, birer âyet özelliği taşımaktadır. Tüm bu âyetler gösteriyordu ki Allah tek Raptır, Allah tek İlahtır, Allah’tan başka kendisine kulluk edilecek, Allah’tan başka yasaları uygulanacak Rab ve İlah yoktur ve kesinlikle Allah’a karşı gelinmez. Allah’la savaşa tutuşanların tümü helâkten kurtulamamıştır. Ve Allah sizi güç, kuvvet konusunda da ziyâdeleştirmişti. Size güç, kuvvet, boy-pos vermişti. İbni İshâk’ın rivâyetine göre Âd kavmi Ummandan Yemene kadar uzanan geniş bir bölgede, Ahkâf denen bölgede yaşıyordu. Bu bölgede mesken olan Âd toplumu tüm civar ülkelere de hâkim bir durumdaydı. hâlâ şu anda bile Hadramut taraflarında bunların evlerinin, barklarının kalıntılarına rastlanmaktadır. Gerçekten çok muhteşem bir Medeniyet kurmuşlardı. Rabbimiz Fecr sûresinde yeryüzünde onlar gibisinin yaratılmadığını anlatır: “Ey Muhammed! Rabbinin, hiçbir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip İrem şehrinde oturan Âd milletine ne ettiğini görmedin mi?” (Fecr 68) Evet Âd kavmi gibisi bir daha yaratılmamıştır. Cenneti dünyada arama, cenneti dünyada kurmaya da dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış bir kavimdi. Yahut dünyayı cennetleştirme sevdalısı bir topluluktu. Dünyayı kıble edinmiş tüm plan ve programlarını dünya adına yapan bir toplum, bir karakter. Bu karakterin bu kıblenin tezahürü olarak da İrem’i görüyoruz. Bağlar, bahçeler, eğlenceler, kasırlar, köşkler, kafesler, kanaryalar, kaşaneler. İstiyorlardı ki dünya cennet olsun. İstiyorlardı ki cenneti dünyada yaşasınlar. Cennetliklerini dünya da istiyorlardı. Şuarâ sûresinde de Hz. Hûd (a.s)’ın onlarla diyalogu şöyle anlatılır: “Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi. İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir.” (Şuarâ 128, 136) Evet dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış olan bu toplum ne kadar oturacakları, ne kadar kalacakları belli olduğu halde sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi her bir dağın başına villalar, köşkler yapıyorlardı. Oturamayacakları evler yapıyorlar, yiyemeyecekleri, tüketeme-yecekleri servetler topluyorlardı. Kendilerini ebedîleştirsin diye, hiç ölmeyelim ve ebedîyen yaşayalım diye evler, dükkanlar, fabrikalar, iş yerleri yapıyorlardı. Adamların öyle bir hayat programları vardı ki sanki hiç ölmeyecekler. Dünyaya bu bağımlılıklarından ötürü, âhireti unuttuklarından ötürü de tuttukları zaman Cebbarların tuttuğu gibi tutuyorlardı. Zorbaların tuttuğu gibi tutuyorlardı. Tuttuklarının canını çıkarıyor, yakaladıklarının kanını emiyorlardı, doyumsuzlukları yüzünden insanlara zulmediyorlardı. Allah’ın elçisi kendilerine böyle yapmayın, Allah’tan korkun, Allah’la yol bulun, Allah’ın koruması altına girip Onun istediği bir hayatı yaşayın, Rabbinize itaat edin, bunun için de Rabbinizin sizden istediği kulluğu benden öğrenin dediği zaman da ona karşı müstekbirce bir tutum sergiliyorlardı. Allah’ın elçisine diyorlardı ki: Ey peygamber! Boşuna uğraşma! Boşuna yorma kendini! Vaaz etsen de etmesen de, uyarsan da uyarmasan da fark etmez, çünkü kesinlikle biz değişmeyeceğiz dediler. Allah’ın âyetleriyle mücâdeleye tutuştular. Allah’ın elçisini yok etmeye soyundular. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onların elçisine şöyle dediklerini anlatır:

70. Âyetin Tefsiri

70. “Bize; yalnız Allah'a kulluk etmemizi, babalarımızın taptıklarını bırakmamızı söylemek için mi geldin? Doğru sözlülerden isen haydi bizi tehdit ettiğin azaba uğrat" dediler.” Diyorlar ki ey Hûd! Bizi yalnız Allah’a kulluğa çağırmaya mı geldin? Bizi babalarımızın dinledikleri tanrılarımızı terk edip yalnız Allah’ı dinlemeye çağırmaya mı geldin? Bizi öteki tanrılarımızdan vazgeçirip sadece Allah’a kulluğa çağırmaya mı geldin? Bizler sadece Allah’ı mı dinleyeceğiz? Sadece Ona mı kulluk edeceğiz? Peki o zaman bizim öteki ilahlarımız ne olacak? Öteki tanrılarımız ne olacak? diyorlardı. Bakın bu âyetten de anlıyoruz ki Âd kavmi Allah’ı bilmeyen, tanımayan bir toplum değildi. Bakın şöyle demiyorlar Allah’ın elçisine. Ne yâni ey Hûd! Durup dururken bir Allah mı çıkardın? Bu da nereden çıktı? Bugüne kadar hiç duymadığımız, hiç bilmediğimiz bir Allah mı çıkardın? demiyorlar da şöyle diyorlar: Ey peygamber! Bizi sadece O’na kulluğa mı çağırıyorsun? Öteki ilahlarımızı terk edip sadece Onu dinlemeye, egemenlik hakkını sadece O’na vermeye, hayatımızda söz sahibi olarak sadece O’nu kabule mi çağırmaya geldin? Diyor-lardı. Yâni alçaklar Allah’ı biliyorlardı, tanıyorlardı, hattâ zaman zaman O’na kulluk da ediyorlardı ama hayatlarında yetkili gördükleri başka Rableri, başka İlahları da vardı. Onları da dinlemek zorunda olduklarını söyleyerek sadece Allah’a kulluğa yanaşmıyorlardı. Tamam İlahlardan bir İlah olarak, tanrılardan bir tanrı olarak Allah’ı da dinleyelim, hayatımızın ibadet bölümünde Onu da dinleyelim ama hayatımızın öteki bölümlerinde söz sahibi olan öteki İlahlarımızı da dinlemek zorundayız diyorlardı. Bakıyoruz şimdikiler de aynı şeyleri söylüyorlar. Tamam Allah yücedir, Allah büyüktür ama yerinde dursun, O bizim hayatımıza ka-rışmaz diyorlar. Ya da tamam hayatımızın belli bölümlerinde Allah’ın yasaları geçerlidir. Namaz, oruç, abdest gibi konularda Allah’ı dinleriz, ama hayatımızın öteki bölümlerinde bizim kendi yasalarını uygulamak zorunda olduğumuz başka Rablerimiz, başka İlahlarımız vardır. Meselâ hukuk konusunda başka Rablerimiz var, eğitim alanında başka tanrılarımız, kılık kıyafet konusunda başka Rablerimiz var diyorlar. Tamam İlahlardan bir İlah olarak, tanrılardan bir tanrı olarak Allah’ı da dinleyelim, Allah’a da kulluk edelim ama bizim hayatımıza karışan başkaları olduğu için sadece Onu dinlemeye, sadece Ona kulluk etmeye, sadece Onun yasalarını uygulamaya hayır diyorlar. Tamam göklerin, yerin yaratıcısı olarak, yağmurun yağdırıcısı olarak, rüzgarların sahibi olarak Allah’ı kabul ediyoruz ama bu Allah bizim hayatımıza karışmaz. Çünkü O Allah göklerin, yerlerin, yıldızların, güneşin ve tüm kâinatın sahibidir. Allah işte böyle büyük işlerin yanında ufak tefek işlere vakti olmayan olduğu için; bu işleri bize bırakılmıştır diyorlar. Ve diyorlar ki ya Rabbi, bizim ilim adamlarımız var, ilmi işle-rimizi biz onlarla halledeceğiz, senin de bilgin vardır ama neyse işte devir değişti şimdi bizim bilim adamlarımız bu işleri daha iyi halledi-yorlar diyerek bugün de insanlar sadece Allah’a kulluğu reddedi-yorlar ve şirk içinde bir kulluktan yana olmaya çalışıyorlar. Peygamberlerin hiç birisi Allah’tan başkalarına kulluğa çağırmamıştır. Tüm peygamberler tevhid inancında icma etmişlerdir. Tüm peygamberlerin tarihlerini, hayatlarını incelediğimiz zaman onların hayatlarında tek İlah, Allah’tır. Tüm peygamberler insanlığı La ilahe illallah temel esasına çağırmışlardır. Allah’tan başka sözü dinlenecek, hatırı kazanılacak hayata hâkim olan İlah yoktur. Allah’tan başka kendisine kulluk yapılacak, hayat programı program kabul edecek varlık yoktur esasına çağırmışlardır. Zaten tarih boyunca en büyük problem işte burada çıkmıştır. Tarih boyunca en büyük problem sadece Allah’a kulluk etmek sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hâkim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır. Değilse Allah’a da ibadet konusunda hiç problem çıkmamıştır. Yâni İlahlardan bir İlah olarak Allah’a da kulluğu herkes kabul etmiştir. Öteki İlahlar yanında Allah’a da kulluğa kimse ses çıkarmamıştır. Yâni göklerin ve yerin, göklerdekiler ve yerdekilerin yaratıcısı olarak, dağların ve denizlerin yaratıcısı olarak, rızık verici, öldüren, yaratan yaşatan bir İlah olarak herkes Onu kabul etmiştir. Ama inandığınız bu Allah kendisinden başka ilah olmayandır, ama bu Allah hayata karışan ve kendisinden başka hayata karışıcı olmayandır, ama bu Allah insanların kulluk programlarını belirleyendir ve kendisinden başka kanun koyucu olmayandır, ama bu Allah boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir. Yâni bu Allah kendisinden başka Rab, Melik, İlah olmayandır dendiği zaman işte kavga burada başlamıştır. Göklerin ve yerin ya-ratıcısı, rızık vericisi olarak kabul ettikleri bu Allah’ı insanlar hayatlarına karışıcı olarak reddetmeye çalışmışlardır. İlah olarak Allah’ı kabul edelim ama tek ilah olarak asla kabul etmeyiz diyorlar. İlahlardan birisi olarak Onu da dinleyelim, ilahlardan birisi olarak Ona da kulluk ya-palım, ama tek ilah olarak sadece Ona kulluğa hayır diyorlar. Çünkü bizim hayatımıza karışacak başka ilahlarımız da var. Hayatımızda sö-zünü dinleyeceğimiz başka Rablerimiz de var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız da var. Tamam bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim ama öteki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız diyorlar. Meselâ imam nikâhı da olsun ama öteki nikâh da olmalıdır di-yorlar. Allah’ı da dinleyelim ama öteki tanrılarımızı da dinleyelim onları da küstürmeyelim diyorlar. Veya düğünde tamam Kur’an da okunsun ama mevlit de okunsun diyorlar. Allah’ı da küstürmeyelim ama âdetler tanrımızı da küstürmeyelim diyorlar. Veya tamam zekatı verelim ama vergi de verelim. Veya müslümanlık da olsun ama baş açarak tahsil de olsun diyorlar. Evet diyorlar ki; ey peygamber, bizi babalarımızın yolundan koparıp sadece Allah’a kulluğa çağırmaya mı geldin? Halbuki biz ba-balarımızı da dinlemek zorundayız. Burada ki baba; sadece anaların kocaları olan babalar değildir. Baba sözü dinlenecek otorite demek-tir. Baba sözünden çıkılmayacak, sözü kanun olan güç demektir. Noel baba, Goryo baba, Sam baba, kurtar baba, mafya baba, imdat baba, yetiş babalar var ya, izindeyiz ata filan diyorlar ya. İşte tüm bu babalarımızı da dinlemek zorundayız diyorlardı. Onlardan bize intikal eden yasaları da uygulamak zorundayız diyorlardı. Evet biz sadece Allah’ı değil babalarımızı da dinleyeceğiz, öyleyse: Ey Hûd! Haydi biz ne getireceksen getir de görelim. Bu tavrımıza karşılık, bu şirkimize karşılık haydi buyur ne getireceksen getir. Azap mı yağdıracaksın, taş mı yağdıracaksın, ateş mi gönderecek-sin, azap mı edeceksin haydi ne yapacaksan yap diyorlar. Cahiller Allah’tan istenmesi gereken, Allah’tan beklenmesi gereken şeyleri de peygamberden bekliyorlar. Allah’ı da peygamberi de bilmiyorlar. Bilselerdi zaten iman ederlerdi. Tıpkı Hudeybiye de yapılan anlaşmanın başına “Rasulullah Muhammed” ibaresinin yazılmasına bozulmuşlar ve eğer biz bunu kabul etmiş olsaydık zaten burada bu anlaşmayı yapmazdık dedikleri gibi.

71. Âyetin Tefsiri

71. “Hiç şüphesiz artık Rabbinizin azap ve öfkesini hak ettiniz. Allah'ın hiçbir delil indirmediği isimlerini de siz ve babalarınızın koyduğu putlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin, doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim" dedi.” Evet Hz. Hûd dedi ki sizler bu tavırlarınızla Rabbinizden size bir öfke fırtınası, biz azap fırtınasını hak ettiniz. Muhakkak sizin üzerinize Rabbinizin azabı gelecektir buyurduktan sonra bakın şöyle diyor: Sizin ve atalarınızın isimlendirdiği isimler konusunda benimle mücâdeleye mi tutuşuyorsunuz? Sizin ve atalarınızın uydurduğu şeylere dayanarak benimle savaşmak mı istiyorsunuz? Sizin aklınızın, sizin atalarınızın akıllarının ortaya koyduğu, kendinizin uydurduğu, kendi eseriniz olan, sizin ve atalarınızın hevâ ve heveslerinden kaynaklanan bir takım düşüncelerin, bir takım sistemlerin, bir takım yasaların, bir takım putların arkasına saklanarak, onlara dayanarak benimle mücâdele mi etmek istiyorsunuz? Benin Rabbimden getirdiğim bu dinin karşısına çıkardığınız ve savunmaya çalıştığınız bu isimler ne böyle? Yâni sizin eseriniz olan, insan aklının eseri olan bu putlar ne böyle? Siz kendiniz dikmediniz mi bu putları? Siz koymadınız mı bu yasaları? Siz kendiniz koymadınız mı bu kanunları? Allah’ın sisteminin, Allah’ın mesajının karşısında şu savunduğunuz, şu tutunduğunuz demokrasiyi kendiniz icad etmediniz mi? Ona tutunarak Allah sistemini dışlamaya mı çalışıyorsunuz? Herkes bu demokrasiye inanmalıdır diyerek insanları bu kendi diktiğiniz puta imana mı çağırıyorsunuz? Onun kesin hak olduğunu kabullenip tartışmasını bile yasaklamaya mı çalışıyorsunuz? En güzel sistem budur, en ideal hayat tarzı budur, bunun dışında insanları mutlu edecek sistem yoktur diye, ona dayanarak benim getirdiğimi reddetmek mi istiyorsunuz? Üstelik: Bu konuda Allah size bir delil de indirmemiştir. Bu konuda bu kendi akıllarınızdan kendi hevâ ve heveslerinizden kaynaklanan bu demokrasinin hak olduğuna dair Allah’tan bir delil de yok bir âyet de yoktur. Ve yıllardır bu sistemi uygulayan ülkelerin durumları da belli. Ahlâklarıyla, sosyal yapılarıyla, gençlikleriyle, sömürülüleriyle, intiharlarıyla kanları ve göz yaşlarıyla herkesin gözü önündedir. İçkileriyle, kumarlarıyla, eroinleriyle, homoseksüelleriyle, buhranları ve bunalımlarıyla insanların gözleri önündedir. İnsanların varmak istedikleri nokta bumudur sizce? Siz de onların ortaya koyduğu bu sistemi Allah sistemi karşısında savunurken onların vardıkları neticeye mi varmak istiyorsunuz? diyordu Allah’ın elçisi. Evet insanlar kendi kafalarından, kendi hevâ ve heveslerinden bir şeyler üretiyorlar ve onlara tutunarak Allah sistemiyle savaşa kalkışıyorlar. Diktikleri bu putlara dokunulmazlıklar izâfe ederek, onların kesin doğru olduklarını kabul ederek onların tartışılmasına bile izin vermiyorlar. Bakın Ebu Zer efendimiz genç yaşında İslâm’ı kabul eder. hâlâ müşrik olan ailesi onu bir gün putlarının bulunduğu alana götürürler. Onlar vecd içinde putlarına tapınmayla meşgullerken onların kutsadıkları bu putları reddedip Allah’a inanmış olan Ebu Zer efendimiz yerden bir taş alıp putlardan birine atmak ister. Bunu yapmaya teşebbüs ettiğinde gerçekten çok korktum diyor Ebu Zer efendimiz. İçimden bir ürperti yükseldi, vücudumdan müthiş bir ter boşandı diyor. Çünkü o güne kadar öylesine kutsamışlardı ki o putu, öylesine dokunulmazlık izâfe etmişlerdi ki kendisine, öylesine telkinlerde bulunmuşlardı ki bakın Allah’a iman ettiği halde, o putun, o cansız varlığın kendisine hiç bir zarar veremeyeceğini bildiği halde yine de tit-riyordu Ebu Zer efendimiz. Ya çarpılırsam? Ya bu putun gazabına uğrarsam? diye yine de korkuyordu. Şimdi de böyle. Adamlar öyle bir kutsiyet izâfe ediyorlar ki meselâ laikliğe, öyle bir reklamını yapıyorlar ki demokrasinin, öyle bir dokunulmazlık veriyorlar ki putlara onların kesin bâtıl olduklarını bilen insanlar bile onlara dokunmaktan korkuyorlar. Meselâ kimileri, kimi insanlara öyle bir büyüklük izâfe ederler ki, onları öylesine putlaştırırlar ki neredeyse adamların yatak odalarına kadar girer bu adamlar, en mahrem yerlerine kadar müdahale et-meye kalkışırlar da berikiler buna ses çıkaramazlar. Halbuki Allah meleklerini bile kullarının yatak odalarına sokmazken bu adamlar oralara bile girebilmektedirler. Gerçekten anlamak çok zor. Öyle değil mi? Bu adamlar kalpten geçenleri bilirler, Allah yanında işlenen naneler bunlar yanında asla işlenmez. Ne olur ne olmaz çarpılırız diyor insanlar. Halbuki bu sıfatlar sadece Allah’a aittir. Kulları üzerine kahir olan, mahlukâtı üzerinde Kahhâr olan, onların kalplerinden geçenlere muttali olan, onları her an kontrol etme gücüne sahip olan, semi ve basıyr olan, onları kahredecek, helâk edecek olan sadece Allah’tır. Şimdi sadece Allah’a ait olan bu sıfatları Allah’tan başka birilerine verdiğimiz de, meselâ polise verdiğimizde, amire, müdüre verdiğimizde, insanlara verdiğimizde ne olur bizim halimiz? Evet adamlar kendi yaptıklarına sarılarak Allah yasalarıyla savaşmaya çalışıyorlar. Bunlar Allah’ınkinden daha üstün, bunlar Allah yasalarından daha doğrudur demeye çalışıyorlar. Meselâ kanun çıkarıyorlar, kendileri yasa yapıyorlar ve Allah’ın arzuları bu yasalarla çatıştığı zaman da “eh ne yapalım yasalar böyle” diyorlar. Ne yapalım yasalar izin vermiyor diyorlar. Peki kim yaptı bu yasaları? Kim dikti bu putları? Allah yasalarına göre örtünmek isteyen kızların karşısına kendi yasalarını çıkarıyorlar ne yapalım yasalar engel diyorlar. Eskiden müşrik Araplar helvadan put yapıyorlar, bir süre tapınıyorlar sonra acıkınca da onu yiyiveriyorlardı. Şimdi de aynen öyledir. Yasa yapıyorlar, bir süre o yasalara saygı duyup uyguluyorlar onları ama daha sonra işlerine gelmeyince de o yasaları yiyiveriyorlar. Hani şimdi şu anda on sene önceki yasalar var mı? Nerede onlar? Halbuki o günlerde o yasalar yüzünden ne canlar yakmışlardı değil mi? Ama aradan bir kaç sene geçince kendi yasalarını, kendi putlarını kendileri yiyorlar. Meselâ istedikleri bir adam doçent olacaksa ve mevcut yasalar da onun bu makamı kapmasına elvermiyorsa adamlar onun için özel yasa çıkarıyorlar. Veya birisi bir makama gelecek ama, mevcut yasalar buna imkân vermiyorsa ona engel olan yasayı yiyip onun yerine bir yenisi dikiverirler. Meselâ farz edin ki bir yere bir müdür lâzım ve orası için düşündükleri birisi varsa çıkaracakları yasaya o adamın tüm özelliklerini yazarlar, adamın sadece yazılmadık bir tek adı kalır ve bu adamı bu yasa gereği müdür yaparlar oraya. Bütün bu yaptıklarınız sadece isimden ibarettir diyor Rabbi-miz. Sadece isim ve altında da hiç bir şey yoktur. Meselâ adâlet di-yorlar ama adâletin a’sına bile rastlamak mümkün değil. Hürriyet di-yorlar, eşitlik diyorlar yasalar diyorlar, demokrasi diyorlar, laiklik di-yorlar, din ve vicdan özgürlüğü diyorlar ama başörtülülere kan ağla-tıyorlar. İnsan hakları diyorlar, adâlet konseyi diyorlar, güvenlik kon-seyi diyorlar ama sadece isimden ibaret altında bu isme lâyık hiç bir şey yok. Tüm dünyaya korkudan başka, zulümden başka hiç bir şey yaymıyorlar. Sadece isimden ibarettir bunların yaptıkları şeyler altını kazıdığınız zaman hiç bir çıkmaz diyor Allah. Evet Allah’ın elçisi diyor ki kendi çıkardığınız yasalarınıza dayanarak benim getirdiğim Allah yasalarını reddediyorsunuz öyle mi? Öyleyse bekleyin ben de sizinle birlikte bekliyorum. Bu sa-vunduğunuz yasalarınızın ne hale geleceğini, sizi nereye götüreceğini yakında siz de göreceksiniz ben de göreceğim. Yakında kim galip kim mağlup onu siz de göreceksiniz ben de. Allah yasalarını savunanlar mı galip gelecek, Allah düşmanları mı galip gelecek pek yakında göreceğiz onu. Ya da kim haklıymış kim haksızmış onu yakında birlikte göreceğiz. Allah yasaları mı hakmış haklıymış, sizin kendi kafalarınızdan ürettiğiniz sistemleriniz mi haklıymış çok yakında göreceğiz onu. Hangisi kokuşmuş, hangisi insanlığa gerçek mutluluğu sunuyormuş göreceğiz. Bakın Allah’ın elçisi ne kadar kendisinden emin ve ne kadar huzur içinde bir tavır sergiliyor kâfirler karşısında. Eğer müslüman gerçekten müslümansa o huzurludur. Müslüman gerçekten müslümansa o yolunda emindir. Yolunun doğrulu-ğundan kesin emindir ve huzur içindedir. Ama bakıyoruz ki bugün müslümanlar müslümanlaştıkça huzursuzlukları da artmaktadır. Bu durum karşısında ben ancak şunu diyebiliyorum: Müslümanların bu durumda ya müslümanlıklarında bir bozukluk var ya da huzursuzluklarında bir terslik var. Bakın bir Allah elçisi Allah’ın emirlerini insanlara, kavmine tebliğ etti. Kavmi onu öldürmek istedi. Onu öldürmek için peşine takıldı. O onların zulmünden kaçıp ormanda bir ağacın kovuğuna girdi. Elbisesinin bir parçası dışarıda kaldığı için onun orada olduğunu anlayıp testereyle ağaçla birlikte belinden biçiverdiler ama Allah’ın elçisi yine bu anda bile ne kadar huzur içindeydi. Evet bir müslüman vazifesini yapmışsa mutlaka huzur içindedir. Rabbinin emirlerini insanlara duyurabilmişse huzurludur. Ama ga-liba günümüz müslümanları dünyayı cennet yapmak istiyorlar. Dünyada herkes bu gerçeği anlayıversin, herkes müslüman oluversin, bir anlatışta herkes yol buluversin istiyorlar ve bu olmayacak şeyler konusunda huzursuzluk üretiyorlar. Üç kişiyle devlet kurmayı hedef-liyorlar ve olmayınca da huzursuzluk üretiyorlar. Halbuki olacak bunlar. Adam olmayanlar da çıkacak, bizi anlamayanlar da çıkacak, cehenneme hevesli olanlar da çıkacak, küfürde direnenler de olacak bu dünyada. Bunları huzursuzluk kaynağı yapmanın anlamı yoktur. Evet günümüz müslümanlarının ya böyle huzursuzluk kaynakları İslâmî değil; ya da öğrendikleri ve yaşadıkları İslâm, İslâm değil de onun için müslümanlaştıkça huzursuzlukları artıyor. Bu ikisini bir daha gözden geçirmek zorundayız. Acaba müslümanlığımız Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine dayalı bir müslümanlık mı yoksa piyasa müslümanlığı mı? Yâni şuradan buradan devşirdiğimiz bir müslümanlık mı? Bunu bir gözden geçirelim bir. Bir de acaba hedeflerimiz, beklentilerimiz peygamberlerinkine benziyor mu? Yoksa kendi kendimize hedefler belirleyip de olmayınca huzursuzluk kaynağı mı oluyor? bunu da gözden geçirelim. Bakın Allah’ın elçileri görevlerini yapmış olmanın huzuru içinde ne kadar rahatlar.

72. Âyetin Tefsiri

72. “Biz, rahmetimizle, Hûd'u ve beraberinde bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalan sayarak inanmayanların kökünü kestik”. Evet Allah diyor ki biz onu, Hûd’u ve beraberindeki inananları, onu ve getirdiği mesajını destekleyenleri, peygamber safında yer alanları rahmetimizle kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları, âyetlerimizi işlemez hale getirenleri, âyetlerimizi boşa çıkarıp onlarla ilgilenmeyenleri kendi sistemlerine, kendi putlarına, kendi hayat tarzlarına tutunarak Allah sistemiyle savaşa tutuşanların da kökünü kestik. Kim iman edecek kim iman etmeyecek aslında bunu biliyordu Allah. Aslında bunları yaratmadan da biliyordu Rabbimiz. Ama işte böylece hem bu adamları kendi vicdanlarıyla yüzleştirmek üzere hem insanlara bunları göstermek üzere dünyaya getirip denedi onları ve sonra da köklerini kesiverdi. Kendimizden bir rahmetle, katımızdan bir rahmetle inananları kurtardık diyor Rabbimiz. Evet demek ki Rabbimizin rahmeti olmadıkça kurtuluş kesinlikle mümkün değildir. Bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Rabbimizin rahmeti ve rızası olmadıkça, arkamızda Rabbimizin desteği olmadıkça ne bu dünyada ne de ukbada kurtuluşumuz kesinlikle mümkün değildir. Yâni bir dâvâ ki arkasında Allah yoksa o dâvânın galip gelmesi kesinlikle mümkün değildir. Öy-leyse tüm mücâdelelerimizde Allah yasalarına uygun hareket edelim ki Allah bizimle beraber olsun. Tavizler vererek, Allah’ın hoşlanmayacağı yollara saparak Allah desteğini kaybetmemeye çalışalım inşallah. Evet böylece bir toplumun sonucuna şahit oluyoruz. Allah’ın elçisi Hûd (a.s) Âd kavmine geldi, onlara Allah’ın âyetlerini getirdi ama onlar kendi diktikleri putların, kendi icat ettikleri sistemlerin arkasına saklanarak Allah sistemiyle savaşa tutuştular. İnananları kurtarırken Rabbimiz kâfirlerin kökünü kesiverdi. Çünkü onlar: Onlar mü’min değillerdi. Mü’minlerden de olmadılar. Bunlar mü’minlerden olmak şöyle dursun Allah’ın diniyle Allah’ın sistemiyle savaşa tutuştular. Vahyi topluma duyurmamak için ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Aman bu insanlar Allah âyetlerini duymasınlar. Eğer duyarlarsa bizimkilere itibar etmezler diye Allah âyetlerinin eğitimine yasaklar koydular. Kur’an eğitimini yasakladılar. Kendi yasalarına tutunarak Allah sistemiyle savaşa tutuştular da Allah da onların kökünü kesiverdi. Her devirde bu böyle olmuştur. Her devirde Allah düşmanları ve Allah dostları olagelmiştir ve her dönemde Allah dostlarını kurtarırken düşmanlarını helâk etmiştir. Bu yeryüzünde Allah’ın değişmeyen yasasıdır. Düşmanlarını helâk yasası ve dostlarına yardım yasası de-ğişmeyen yasadır. Kendilerinden öncekilerin başlarına gelenleri bildikleri halde yine de Allah’a kafa tutmaya çalışabiliyorlar bu insanlar.

73. Âyetin Tefsiri

73. “Semûd milletine de kardeşleri Sâlih'i gönderdik. "Ey milletim Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur. Rabbinizden size bir belge geldi: Allah'ın bu dişi devesi size bir delildir, onu bırakın, Allah'ın toprağında otlasın; ona kötülük etmeyin, yoksa can yakıcı azaba uğrarsınız”. Önceki âyetlerde Rabbimiz Âd kavmini anlatmıştı; burada da Semûd’u anlatacak. Evet diyor ki Rabbimiz Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Demek ki her kavme, her topluma kendi kardeşlerinden birisi gönderiliyor. O toplumu iyi bilen, onların dertlerini, âdetlerini, dillerini, problemlerini iyi bilen onları tanıyan bir elçi gönderiliyor. Onları hakka dâvette inandırıcı olsun ve de onların problemlerini çözmede başarılı olsun diye. Semûd kavmi Âd kavminden sonra gelmiş, onların halefi olarak Medine ile Kudüs arasında “Hicr” denilen bölgede yaşamış bir kavimdir. Hattâ Allah’ın Resûlü Tebuk taraflarına giderken: Buradan hızlı geçin, zira burası kardeşim Sâlih’in devesini katlettikleri yerdir buyurur. Semûd’un en büyük şehirlerinden birisi olan belki de merkezi olan “Medayin-i Sâlih” tir. Daha sonra bu şehrin harabeleri üzerinde yapılan incelemelerden anlaşılıyor ki bu şehrin nüfusu beş yüz bin civarındaymış. Bu toplum herhalde helâk edilen üçüncü toplumdur. Kendilerinden önce sırasıyla Nûh kavmi, Âd kavmi helâk edilmiş ve onların arkasından bu toplum geliyordu. Sâlih (a.s)’ın toplumuna söyledikleri de diğerlerinden pek farklı değil. O da aynı şeyleri söylüyor ve diyor ki ey kavmim Allah’a kulluk yapın sizin Allah’tan başka İlahınız yoktur. Allah’tan başka sözünü dinleyeceğiniz, hatırını kazanacağınız, çektiği yere gideceğiniz İlahınız yoktur. Rabbinizden size bir Beyyine gelmiştir. Rabbinizden size bir mûcize gelmiştir. Yâni sizin elçi olarak beni kabullenmeniz ve benim dediklerim istikâmetinde bir hayat yaşamanız konusunda size bir tehdidi var Rabbinizin. İşte Rabbinizden size böyle bir Beyyine bir mûcize gelmiştir. Kur’an’ın başka âyetlerinden teferruatını öğrendiğimiz bu mûcize, bu beyyine: İşte şu Allah’ın devesidir ki onda sizin için âyet vardır. O sizin için Rabbinizden bir âyettir. Onu bırakın, ona ilişmeyin ki o Allah’ın arzında otlasın. Ona kötülük etmeyin ki Allah’ın azabı size dokunmasın. Rivâyetlere göre Sâlih (a.s)’ın toplumu kendisinden bir mûcize istemişler. Ey Sâlih bize reddedemeyeceğimiz bir mûcize getirirsen Rabbinden o zaman sana ve Rabbine iman edeceğiz demişler. Rab-bimiz de onlara bu dişi deveyi göndermiş. Cenâb-ı Hak sert bir kayadan böyle dişi bir deve çıkarmış. Tabii ki bu deve böyle normal bildiğimiz bir deve değil. Allah’ın âyeti dendiğine göre mûcize bir deveydi bu, harikulade bir deve. Ona inanmak Allah’a iman demek olan, ona ilişmek de Allah’a ilişmek olan bir deve. Evet o deve Allah’ın bir âyetiydi ve ona karşı Allah nasıl davranılmasını emretmişse öylece davranmaları gerekiyordu. Allah’ın elçisi Hz. Sâlih diyor ki onlara: Bırakın, dokunmayın bu deveye de Allah’ın arzında dilediği gibi yesin içsin. Ona kötülükle dokunacak olursanız Allah’ın azabına uğrarsınız. Evet bu deveye kötü bir şekilde yaklaşmak, kötülük yapmak üzere dokunmayacaklardı. Kötülüğün dışında meselâ süt almak için başka şeyler için dokunabileceklerdi. Zira arz da Allah’ındı deve de Allah’ındı. Ve Allah’ın âyeti olan bu deveye karşı Allah’ın istediği gibi davranmak zorundaydılar. Allah’ın âyetine hayat hakkı tanımak zorundaydılar. Allah’ın arzında Allah’ın yasalarına, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın dinine, Allah’ın hayat programına hayat hakkı tanıyacaklardı. Kendilerinin, kâinatın, devenin ve tüm varlıkların yaratıcısı ve sahibi olan Allah’ın hayata karışmasına karşı gelmeyeceklerdi. Bu hayat Allah’tansa, bu varlıkların sahibi Oysa, elbette onlar konusunda söz sahibi de O’dur diyeceklerdi. İlişmeyeceklerdi Allah âyetine. Dışlamayacaklardı Allah’ı. Yok etmeden yana olmayacaklardı Allah âyetlerini. Başka? Başka ne istiyordu Allah onlardan? Bakın kullarına karşı rahmeti bol olan Rabbimiz, bu rahmeti gereği gafil kullarının akıllarını erdirmek için bundan sonraki âyetinde onlara şöyle sesleniyor:

74. Âyetin Tefsiri

74. “Allah'ın sizi Âd milleti yerine getirdiğini, ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde yerleştirdiğini hatırlayın; Allah'ın nimetlerini anın, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın" dedi.” Hatırlasanıza Âd kavminden sonra sizi halîfeler kılmıştık. Allah onlardan sonra sizi yeryüzünde yerleştirip imtihana tâbi tuttu. Allah âyetlerine inanmayan, Allah elçileriyle savaşa tutuşan Âd toplumunu yok etti ve Allah onların mülkü üzerine sizleri getirdi. Onlardan aldığı nimetlerini şimdi size verdi. Onların arkalarından sizleri yeryüzüne yerleştirdi. Size imkân verdi, coğrafya verdi, yeryüzünde hükmetme yetkisi verdi. Sizleri yeryüzünde egemen kıldı. Dilediğiniz gibi yeryüzüne hükmedecek konuma getirdi sizi. Bu yetkiyi kimden aldınız? Kim verdi bütün bu nimetleri size? Bütün bunları Allah lütfetmedi mi size? Yeryüzünü size boyun büktüren Allah değil mi? Siz kendiniz mi yapıyorsunuz bunları? Yeryüzünün ovalarında köşkler kurup, dağlarında kayaları yontup evler, köşkler yapıyorsunuz. Hem ovalardan istifade ediyorsunuz hem dağlardan. Dağlarda evler yontuyorsunuz, ovalarda da köşkler yapıyorsunuz. Rivâyetlere göre kendilerinden öncekilerin rüzgar ve sarsıntıyla yok edildiklerini bildikleri için güya dağların üzerlerinde kayalardan mağaralar yontarak kendilerini Allah’tan gelebilecek muhtemel bir azaba karşı sağlama almaya çalışıyorlardı. Allah’ın elçisi diyor ki bütün bunları size Allah’ın verdiğini hiç düşünmüyor musunuz? Sizden öncekilerin helâk edildiklerini ne çabuk unuttunuz? Yaşadığınız bu bölgede, bu köşklerin içinde kendinizi emniyette mi hissediyorsunuz? Evet Semûd kavmi dağ başlarında kayaları yontarak, kayaları, dağları yararak çok muhkem evler yapıyorlar, hiç ölmeyeceklermiş gibi köşkler içinde yaşıyorlardı ve zannediyorlardı ki bu sağlam yapılar kendilerini her türlü tehlikelere karşı koruyacaktı. Bu sağlam yapılarına, muhkem evlerine, mülklerine, servetlerine makamlarına ve medeniyetlerine güvenerek Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle sa-vaşa tutuşuyorlardı. Kendilerinden önce Allah mücâdeleye tutuşanların gözlerinin önünde Allah karşısında nasıl mağlup olduklarını görmüşlerdi ama yine de ibret almıyorlar ve onların yolundan gitmeyi tercih ediyorlardı. Bu yüzden nerede yüksek, yüksek binalar görsem Semûd’u hatırlarım. Gözümün önünde hiç ölmeyecekmiş gibi plan program yapan Semûd canlanır. Allah korusun da bugünün insanları da tıpkı Semûd’un tavrını sergiliyorlar. Sanki ebedî kalma iddiasını sergileyen, Allah’a da, Allah’ın âyetlerine de, Allah’ın peygamberinin sünnetine de ihtiyaçlarının olmadığını söylüyorlar. Adamlar öyle bir hayat yaşıyorlar ki hayatlarında ne kitap var ne sünnet. Sanki hiç ölmeyecekler, sanki kıyâmet hiç gelmeyecek ve saltanatları düzeleri sanki hiç yıkılmayacak. Tüm günlerini, tüm zamanlarını ve mesailerini bunlara ayırarak, gündemlerinden âhireti, hesabı kitabı çıkararak işleri güçleri kasır ve büyût olan bu insanları görünce Semûd’u hatırlamamak mümkün değildir. Evet Allah’ın elçisi diyor ki Allah’ın size verdiği bu nimetleri hatırlayın da yeryüzünde fesat çıkarmayın, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozmayın. Allah’ın sizlere kulluk adına verdiği bu nimetleri sırf zevkleriniz istikâmetinde kullanacağınıza ihtiyaçlarınız kadar hayatı kullanıp o arazileri o imkânları Allah’a kulluk üzere kullansaydınız ya. Her yerde Allah’a secdeyi gerçekleştirseydiniz ya. Her yeri evlerle, köşklerle, saraylarla dolduracağınıza her yeri Allah’a secde mahalli kılsaydınız ya. Her yerde Allah’ın istediği gibi davranarak Al-lah’a kulluğu gerçekleştirerek halîfelik hakkınızın devamını sağlasaydınız ya. Bakın Allah’ın elçisinin bu uyarısına karşılık o toplumun Melesi de şöyle diyorlardı:

75. Âyetin Tefsiri

75. “Milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri, aralarından iman eden ve bu sebeple hor gördükleri kimselere, "Sâlih'in Rabbi tarafından gönderildiğini sahiden biliyor musunuz? "dediler, onlar da, "Doğrusu biz onunla gönderilene inanıyoruz" dediler.” Müstekbirler, kibirlenenler, Allah’a ve elçisine kafa tutanlar, mallarına makamlarına, servetlerine, konumlarına, evlerine, köşklerine güvenerek Allah’a da Allah’ın âyetlerine de Allah’ın elçilerine de değer vermeyenler, devletin nimetlerinden en fazla istifade eden, kan emen, toplumda peygamber mesajının hâkim olmasıyla tüm menfaat hortumlarının kesileceğinden ve mevcut düzenin yaşamasından yana olanlar, müstekbirler mus’taz’aflara, ezilenlere, horlananlara, ikinci, üçüncü sınıf vatandaş görülenlere şöyle diyorlardı: Yâni şimdi sizler gerçekten Sâlih’in Rabbinden bir mürsel olduğunu, Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz? Onun gerçekten bir peygamber olduğunu mu düşünüyorsunuz? Onların bu sorularına karşı Sâlih (a.s)’ma iman etmiş mü’minler de diyorlar ki: Biz Sâlih (a.s)’ın bir peygamber olduğuna da onun Rabbinden getirdiklerinin tümüne de iman ettik. Biz onun getirdiklerinin tümüne inandık. Dikkat ederseniz kâfirler siz onun bir peygamber olduğunu biliyor musunuz? Belki de o sizi kandırmıştır şeklindeki sorularına kar-şılık mü’minlerin verdikleri cevap gerçekten çok manidardır. Kâfirlerin sorularını düzelterek diyorlar ki sadece bilmek yetmez. Biz sadece işi bilmekle bırakmadık bu bildiklerimizi imana dönüştürdük. Mücerret bilgi bir işe yaramaz ki. İman için elbette iman edilecek şeyler bilinmeliydi, bilinmeyen şeye iman söz konusu olamazdı ama bu bilgi hemen imana dönüşmeliydi. Ve işte bakın diyorlar ki bilmek de ne demek? Bilmenin de ötesinde biz onun getirdiklerinin tümüne iman ettik. Allah’ın elçisinin Rabbinden getirdiklerinin hepsini kabul ettik. Onun Rabbinden getirdiklerinin tümü bizim başımızın üzerindedir dediler ve imanlarını kâ-firlerin yüzlerine haykırdılar. Bakın anlaşılan o ki Sâlih (a.s) toplumunu Allah dâvet eder. Her toplumda olduğu gibi Sâlih (a.s)’ın toplumun içinden de sadece zayıf olanlar, fakirler ve garibanlar bu dâvete icâbet ederler. Varlıklılar, yöneticiler, topluma egemen olanlar iman etmezler. Ve bunlar, bu kâfirler o toplumda kendilerine ters olan bu insanları ikinci, üçüncü sınıf vatandaş görerek, müs’taz’af görerek imanlarından dolayı onları sorgulamaya çalışıyorlar. Şu andaki müstekbirlerin imanlarından dolayı aşağı gördükleri müslümanları sorgulamaya çalıştıkları gibi. İmanlarından dolayı mü’minleri mahkum etmeye çalıştıkları gibi. Gelin bakalım bizim iznimiz olmadan sizler nasıl inandınız? Bizler bu işe okey demeden nasıl örtündünüz? Bizlerin müsaadesi olmadan şunları, şunları nasıl yaparsınız? dedikleri gibi onları da sorgulamaya ça-lışıyorlardı kâfirler. Ve işin en enteresan tarafı da düne kadar tükürüklerini bile lâyık görmedikleri bu ayak takımını, bu kölelerini imanlarından ötürü artık kale almaya ve onları kendilerine muhatap kabul etmeye başlıyorlardı bu kâfirler. Öyleyse şunu hiç bir zaman unutmayalım ki bizler de bugün bu kâfirlerin karşılarına net ve açık müslümanlar olarak çıkarsak, kendilerinden farklı bir kimlikle onların karşılarına çıkabilirsek o zaman bizi bu imanlarımızla değerlendirecekler. Yoksa bu adamlar bizi neyle değerlendirecekler? Atla mı? Arabayla mı? Servetle mi? Parayla mı? Biz bunlarla bu adamların karşısına çıkmaya çalışırsak unutmayalım ki ebedîyen dünyaya tapınan bu adamların elindekilere ulaşamayacağımıza göre, bizim elimizdekiler hep onlarınkinden az ola-cağına göre yine bir değerimiz olmayacak demektir. Başka neyle çı-kabileceğiz bu adamların karşısına? Demokrasiyle mi, laiklikle mi, İs-lâmi olmayan sosyal yapılanmalarımızla, eğitim anlayışlarımızla mı? Bu adamlar bizim artıklarımızla geçinen, bizi taklit eden, bizi efendi görüp bizimkileri kapmaya çalışan köleler diyecekler. Peki o zaman neyle çıkacağız bu adamların karşısına? İmanla çıkacağız, Kur’an’la çıkacağız, bunlardan farklı bir hayat anlayışıyla, bunlardan farklı bir kimlikle müslüman kimliğiyle çıkacağız işte o zaman bu adamlar bizi muhatap kabul edecekler başka çaresi yoktur bunun. Evet mü’minler kâfirlerin karşılarına müslüman kimliğiyle dikilince bakın onlar ne dediler:

76. Âyetin Tefsiri

76. “Büyüklük taslayanla, "Sizin inandığınızı biz inkâr ediyoruz" dediler.” Evet müstekbirler de dediler ki biz de sizin inandıklarınızı inkâr ettik. Biz de sizin mü’mini olduğunuz şeylerin kâfiri olduk. Biz sizin inandıklarınızın doğruluğunu bilmiyoruz, bilemiyoruz demiyorlar da; biz onların kâfiriyiz diyorlar alçaklar. Aslında onlar da biliyorlar peygamberin hak olduğunu. Onlar da biliyorlar Sâlih (a.s)’ın hak pey-gamber olduğunu ve bu devenin mûcize bir deve olduğunu. Biliyorlar ama hayatlarının değişmesinden korktukları için, menfaatlerinin kesileceğini bildikleri için iman etmiyorlardı. Peygamberin mesajına iman ettikleri zaman hayatları değişecekti, kan emmeye devam edemeyeceklerdi, zulümlerini sürdüremeyeceklerdi de onun için iman etmiyor-lardı. Sizin iman ettiğiniz şeylerin hiç birisini kabul etmiyoruz diyerek; şehirde inananlarla kâfirler arasında çekişme oldu. Şehirde dokuz kişilik bir eşkıya gurubu vardı. Bu eşkıya gurubunun içinden en şakîleri ileri atılıp deveyi biçiverdi.

77. Âyetin Tefsiri

77. “Ve dişi deveyi kesip devirdiler; Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar, "Ey Sâlih, eğer sen peygambersen bizi tehdit ettiğin azaba uğrat bakalım" dediler.” Evet Allah’ın âyetini, deveyi biçtiler. tâbi büyük bir deve olduğu için ayaklarından biçip öldürdüler. Bu devenin bir özelliği vardı, bir gün toplum kuyulardan su içmeyecek ve sadece bu deve su içecek ve ikinci gün de içtiği bu suyu süt olarak kavme ikram edecek ve tüm kavmi doyuracaktı. İkinci gün de bu deve su içmeyecek ve kavim kuyulardan su içecekti. Yâni Medayin-i Sâlih’in beş yüz bin civarında nüfusu olan bir şehir olduğunu düşünürsek bir tek deve beş yüz bin insanı sütle doyuracaktı. Gerçekten büyük bir mûcizeydi bu deve. Gerçekten de toplum için mahza hayırdı, hayırlıydı, bereketliydi bu deve. Ama kâfirler Allah’ın bu âyetine tahammül edemediler. Allah’ın âyetini ortadan kaldırmaya yöneldiler. Allah’ın yasasını ortadan kaldırmaya yöneldiler. Allah’ın arzında Allah’a hayat hakkı tanımadılar, Allah’ın âyetine hayat hakkı tanımadılar ve kendileri için mahza hayır olan, tek suçu kendilerine süt verip onları beslemek olan bu deveyi ayaklarından biçerek öldürüverdiler. tâbi büyük bir deve olduğu için ayaklarından biçip onu öldürüverdiler. Evet kâfirlerin fıtratında, küfür tabiatında faydalıyı ret vardır. Kâfir kesinlikle hayra, hakka dayanamaz. Kâfirin hayra hayırlıya bereketliye tahammülü yoktur. Bakın bu deve mahza kendileri için hayırlıydı, mahza bereket kaynağıydı. Bu devenin bir tek suçu vardı o da süt vermek. Süt verip bu insanları doyurmak. Bunun dışında başka bir suçu yoktu bu devenin. Ama kâfirin mantığı ters çalıştığından bu hayra tahammül edemedi. Tıpkı şu anda yeryüzünde tek suçu süt vermek olan ürettikleriyle tüm dünyayı doyurmaktan başka bir suçu olmayan müslümanları öldürmek için günümüz kâfirlerinin soyundukları gibi. Ben müslümanları Sâlih (a.s)’ın devesine benzetirim. Şu andaki müslümanların yeryüzünde varlıkları da insanlık için mahza hayırdır. Bugün müslümanların bir tek suçu var. O da tıpkı Sâlih (a.s)’ın devesi gibi süt vermek. Yâni ürettikleriyle tüm dünyayı beslemek. Ama bugünkü kâfirler de tıpkı dünün kâfirleri gibi bu hayra tahammül edemiyorlar. Bu hayrın varlığına tahammül edemiyorlar da yeryüzündeki tüm müslümanları yok etmek için çırpınıyorlar. Yeryüzünde Allah’ın âyetine, Allah’ın arzularının görüntülenmesine, Allah’ın yasalarının temsil edilmesine tahammül edemiyorlar. Çünkü kesin biliyorlar ki bu kâfirler yeryüzünde müslümanlar var oldukları sürece, yeryüzünde müslümanlar Allah’a kulluğu sergiledikleri sürece bâtılların bâtıllıkları anlaşılacak sapıkların sapıklık noktaları açığa çıkacak ve kendilerine hayat hakkı kalmayacaktı. Evet kâfirin mantığı ters işlemektedir. Şaşı gözlüdür kâfir. Her şeyi ters değerlendirir. Hakkı bâtıl, bâtılı hak görür, hayrı şer, şerri hayır görür, temizi pis, pisi temiz görür. Sanki namusluluğu namussuzluk, namussuzluğu namusluluk bilir. Meselâ bir okulda iki bin öğrenciden sadece iki tanesi kapalı olsa küfrün buna tahammülü yoktur. Neden? Çünkü o iki tane örtülünün varlığı örtüsüzlerin varlığını açığa çıkarıyor da ondan. Koskoca bir dairede rüşvet yemeyen iki tane memurun varlığına tahammülleri yoktur. Neden? Çünkü o iki tane mü’minin varlığı ötekilerin pisliğini açığa çıkarıyor da ondan. Evet Sâlih (a.s)’ toplumu peygamberlerinin buna dokunmayın dediği deveyi Allah’ın âyetini ortadan kaldırıverdiler. Şu anda da son elçi Hz. Muhammed (a.s)’ın bunlara dokunmayın dediği yeryüzünde Allah âyetlerini, Allah sistemini kaldırmaya çalışıyorlar. Evet deveyi öldürdüler. Peki acaba niye öldürmüşlerdi bu de-veyi? Çünkü bu deve Allah’ın âyetiydi ve karşılıksız süt veriyordu top-luma. Bu devenin varlığı, misyonu toplumda menfaatperestlerin huzurunu kaçırıyordu. Karşılıksız bir şey yapmayı bilmeyenlerin pisliğini açığa çıkarıyordu bu deve. Peygamber de böyleydi. Rabbimiz Müd-dessir sûresinde peygamberine şöyle diyordu: “ Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.” (Müddessir 6) Daha iyisini beklediğinden dolayı sen insanlara iyilikte bulunayım deme. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez deme. Ben bunu bir kere arabama bindirirsem bu bana araba hediye edecek deme. Hareketlerini buna bina etme peygamberim. Yaptığın işi çok görerek başa kakma. Veya sen çok iyiliğe lâyıksın zannederek hareketini öylece düzenleme. Veya karşındakini minnet duygusu altında tutma. Yâni Az verip çok şey bekleme. Hem toplumsal planda, hem de Allah’a karşı görevlerinde öyle davranma. Meselâ namazımızı kılıyoruz, abdestimizi alıyoruz, elbette Allah bizi cennete koyacaktır değil mi? diyerek az yaptığın kulluğun karşılığında tam kulluğun gereği olan cenneti bekleme. Bir böyle. Bir de sosyal ilişkiler içinde karşındakine iki âyet anlattın diye iki çay içirmesini bekleme. Ya da aferin demesini bekleme. Veya tebliğ ettim, duyurdum diye hemen hayatını değiştirmesini bekleme. İşte Allah peygamberinden bunu bekliyordu. Şimdi böyle bir peygamberin varlığına kâfirler, toplumda menfaatlerini birinci planda tutan zâlimler tahammül edebilirler mi? Devletse tebaasını, talebeyse hocasını, hocaysa talebesini, müdürse okulunu ve talebelerini, sa-tıcıysa müşterilerini, müşteriyse satıcıyı düşünen birisini gördüklerinde elbette zâlimlerin iştahı kaçacaktı. Bu tipte bir tek adamın varlığına bile tahammül edemezler. Onu yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Kendilerinin yanlışlığını ortay koyan kıstası yok etmek için yapamayacakları yoktur bu adamların. İşte Semûd da böyleydi. Kendilerinin iyiliğini isteyen, yaptıkları karşılığında kendilerinden bir ücret istemeyen fedâkarlık sembolü kardeşleri Sâlih’in varlığına dayanamadılar. Mahza kendileri için hayır olan, bereket olan devenin varlığına tahammül edemediler. Allah’ın âyetine tahammül edemediler de deveyi öldürüverdiler. Aslında deveyi boğazlayanlar bir kaç kişiydi, ya da onların da içinden bir tanesi bu işi gerçekleştirmişti ama dikkat ederseniz Rab-bimiz bu işi toplumun tümüne teşmil ediyor. Tüm toplumu suçlu kabul ediyor. Neden? Çünkü devenin öldürülme konusunda ötekiler de ona yardımcı oldular veya ötekiler de onun bu eylemine ses çıkarmadılar, engel olmadılar, karşı koymaya çalışmadılar. İçlerinden bir şakinin Allah’ın âyetini kaldırmasına göz yumdular. İşte onların bu tavrı o şakîye en büyük destekti ve Rabbimiz bu konuda onların tümünü bu suça ortak kabul ediyor. O deveyi hep beraber boğazladılar, Allah’ın âyetini hep beraber ortadan kaldırdılar diyor. Yâni bir toplum içinden bir şaki çıkıp Allah’ın sistemini kaldırırsa toplumun diğer üyeleri on bu işten engellemeye çalışmazsa tüm toplum suçludur diyor Rabbimiz. Evet toplum içinde şirke, toplum içinde ahlâksızlığa, toplum içinde İslâm dışı uygulamalara ses çıkarmayan herkes ondan sorumludur. Evet deveyi öldürdüler Sonra da küstahlıkları içinde dediler ki bakın: Allah’ın elçisine meydan okuyarak dediler ki ey Sâlih! Biz ya-pacağımızı yaptık, haydi sen de o bize vaadettiğin azabı getir de gö-relim. Ey Sâlih gerçekten peygambersen haydi ne getireceksen getir de görelim dediler. Hakikaten Allah’a ve onun elçisine kafa tutmada çok ileri gittiler. Çünkü Sâlih (a.s)’a meydan okumaları demek Allah’a meydan okumaları demekti. Yâni âyetin ifadesinden de anlıyoruz ki aslında bu adamlar Allah’ın azabını hak ettiklerini, Allah’ın azabının mutlaka kendilerine geleceğini bildiler de yine de kuyruğu dik tutmaya çalıştılar. Yâni onu öldürünce rahatları kaçtı. Çünkü önceki toplumlara Allah’ın yaptıklarını bildikleri için artık kesinlikle kendilerine Allah’ın azabının geleceğini anladılar. Rivâyetlere göre bu deveyi öldürmelerinden sonra Rabbimiz onlara üç gün müddet tanıdı. Üç gün kendi memleketinizde faydalanın dedi. Haydi üç gün daha yaşayın dedi. Yine rivâyetlere göre bu üç günün birinci gününde, yüzleri sarardı, ikinci gün yüzleri kızardı, üçüncü gün de yüzleri kap kara kesildi. Daha sonra:

78. Âyetin Tefsiri

78. “Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.” Onları bir racfe yakalayıverdi. Dizlerinin üzerinde çöküverdiler. Oldukları yerde diz çöküverdiler. Güvendikleri evleri, villaları, saltanatları, medeniyetleri bir anda çöküverdi. Güçleri kuvvetleri teknolojileri bir sayha ile bir anda çöküverdi. Bir Sa’ika, bir yıldırım, bir titreşim, ya da geberin diye bir ses geliverdi de ne evleri, ne köşkleri, ne medeniyetleri, ne güçleri kuvvetleri kendilerini helâkten kurtaramadı. Diz çöktüler, keşke alçaklar daha önce diz çökselerdi. Keşke daha önceden secdeye kapansalardı. Keşke daha önceden Rablerinin emirlerine boyun büküp Onun istediği hayatı yaşamaya yönelselerdi. Onlar böyle tav’an diz çökmeye yanaşmayınca Rabbimiz zorla diz çöktürüverdi onlara.

79. Âyetin Tefsiri

79. “Sâlih de onlardan yüz çevirdi ve" Ey milletim! An-dolsun ki ben size Rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz? dedi.” Sâlih (a.s) onlardan yüz çevirdi, onlardan uzaklaşıp şöyle bir tepeye çekildi ve az evvel beş bin insanın yaşadığı Medayin’e şöyle bir baktı. O insanlardan, o insanların evlerinden, Medeniyetlerinden geriye kalanı şöyle bir seyretti. Ve dedi ki, ey kavmim! andolsun ki ben size Rabbimiz risâletini tebliğ ettim. Rabbimin bana gönderdiklerini ben size tastamam ulaştırdım. Bu konuda en küçük bir mâzeret gösteremeyeceğiniz biçimde size hakkı duyurdum. Ben bana düşenlerin tamamını yaptım. Ve ben size nasihat ettim. Sizin cennetiniz için ve cehennemden korunmanız için ben size nasihatçi davrandım. Yâni size son derece samimi davrandım. Sizden hiç bir ücret istemedim. Ve sizin bana yaptığınız işkenceler ve yalanlamalarınız karşısında bıkıp usanıp, size kızıp darılıp da sizin cehenneminize göz yummaya kalkmadım. Şahsî meseleleri ön plana çıkarmadım. Sadece sizin için iyilik düşündüm ama: Lâkin siz nasihatçileri sevmiyorsunuz. Siz sadece sizin iyiliğinizi düşünen, sizi ezmeyi, sizi kullanmayı, size zulmetmeyi istemeyen ve sadece sizin cennetiniz ve mutluluğunuz için çırpınanları sevmiyorsunuz. Siz nasihati ve nasihatçiyi sevmiyorsunuz. Siz böyle sırf sizin iyiliğinizi isteyen insanları sevmiyorsunuz. Siz her an sırtınıza binecek, her dakika sizi ezecek, sizi kullanacak birilerinden hoşlanıyorsunuz. Bu tip zorbalar karşısında ancak hizaya geliyorsunuz. Bir peygamberden değil, zâlim bir idareciden hoşlanıyorsunuz. Sizi seven, size değer veren ve sizin için, sizin kurtuluşunuz için her türlü fedâkarlığa katlanan, bir elçiyi kaale almıyorsunuz da sizi ezenlerin karşısında ceket ilikliyorsunuz. Siz sizden çok sizi düşünen birisini değil, sizi her an ezen birilerinden hoşlanıyordunuz ve işte böyle bir tutumun sonucunda da Allah’ın azabını hak ettiniz. Gerçekten sevinmedi Hz. Sâlih (a.s). Kavminin başına gelenlere üzüldü. Zavallılar ben size dememiş miydim? Ben size anlatmamış mıydım? diyerek üzüntüsünü dile getiriyordu. Evet bir toplum daha tarih sahnesinden siliniyordu. Bir toplum daha Rablerine isyanlarının cezasını çekerken, o toplum içinde üslendikleri rollerinden dolayı Allah elçisi ve beraberinde inananlar kurtuluyor ve Rablerinin va’dine kadar yaşıyorlar. Sonra Rabbimiz bir başka toplumu anlatmaya başlıyor. Lût (a.s)’ı ve onun toplumunu anlatmaya başlıyor.

80. Âyetin Tefsiri

80. “Lût’u da gönderdik, milletine" Dünyalarda hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” Lût (a.s) İbrâhim (a.s)’ın yeğenidir. İbrâhim (a.s)’ın kavmiyle, toplumuyla, devletiyle verdiği onurlu mücâdelesinden ve sonunda ateşe atılmasından sonra yeğeni Lût (a.s)’la beraber ülkesinden hicret etmiş. İbrâhim (a.s) Filistin bölgesine yâni Beyti Makdis civarına, Lût (a.s) da Ürdün’e Sodam ve Gomore kentlerinin bulunduğu bölgeye yerleşmiştir. Kudüs’le Amman arasında bir bölgedir burası. Lût (a.s)’ın toplumunun bir büyük hastalığı vardı. Yeryüzünde hiç bir kavmin yapmadığı korkunç bir hastalık. Lûtîlik. Erkeğin erkelere gitmesi. Bakın diyor ki Hz. Lût: Sizler fahişeye mi gidiyorsunuz? Aşırılığa, fahşaya mı gidiyorsunuz? Dünyalarda sizden önce hiç bir kavimde görülmemiş, hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı mı yapmak istiyorsunuz? Veya âleminden maksat insanların dışında hayvanlar âleminde bile benzeri görülmemiş çok çirkin bir şeyi mi yapmaya gidiyorsunuz?

81. Âyetin Tefsiri

81. “Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz, doğrusu çok aşırı giden bir milletsiniz" dedi.” Hayvanların bile yapmadığı, yapamadığı bu fıtrat bozukluğuyla kadınlar dururken erkeklere mi gidiyorsunuz? Hem de bir yanlışlık sonucu, bir hata sonucu da değil üstelik şehvetle gidiyorsunuz öyle mi? Hayır hayır sizler haddi aşan bir toplumsunuz. Sizler müsrif bir toplumsunuz. Yâni böyle sere serpe, keyfine göre, zevkine göre yaşamak isteyen, hiçbir sınır tanımayan, Allah tanımayan bir toplumsunuz. Çünkü hayatın sınırını koyan Allah’tır. Sınır tanımayanlar da Allah tanımayanlardır. Allah’ın müsrifler olarak vasfettiği bu kavim ahlâksızlıkta o kadar ileri gitmişlerdi ki toplumun içinde herkesin gözleri önünde bu ahlâksızlığı işliyorlardı. Ahlâksızlığı doruk noktada sergileyen, peygambere kafa tutmayı doruk noktada yasallaştırmış bir toplum. Ahlâksızlığı en zirvede temsil eden kavim Hz. Lût (a.s)’ın kavmidir. Hattâ insan sûretinde kavmi yok etmek için Allah’ın melekleri Hz. Lût (a.s)’a geldikleri zaman karısı bu ahlâksızlara haber vermişti. Lût’un evine çok yakışıklı delikanlılar geldi, eğer onlardan istifade etmek isterseniz haydi buyurun diye; eve bu ahlâksızları dâvet etmişti. Ahlâksız toplum da Lût (a.s)’ın evini muhasara ettiler. Ey Lût biliyoruz ki senin evinde yakışıklı gençler var onları bize teslim etmezsen sana şöyle şöyle yapacağız diyerek Allah elçisini tehdit ettiler. Yâni düşünebiliyor musunuz birisinin evine misafir olarak bir kısım gençler geliyor ve ev sahibinden şehvetlerini tatmin için bu misafirlerinin kendilerine teslim edilmesini istiyorlar. Gerçekten ahlâksızlığın doruk noktası. Bakıyoruz bugün de Amerika’da ve müşrik batıda ve onların uydusu konumunda bulunan Türkiye’nin pek çok şehirlerinde aynı ahlâksızlıkların sergilendiğini görüyoruz. Aynı fıtrat bozukluklarını bugün de görüyoruz. Belki de Lût (as) ın ahlâksız ve sapık kavmini aratmayacak boyutta. İşte bu fıtratın bozulmasının ifadesidir. Bütün bunlar inanç bozukluğundan tevellüd eden şeylerdir. Allah diyor ki sizler müsrif bir toplumsunuz. Sizler haddi aşan, Allah’ın sınırlarını tanımayıp çiğneyen Rabbinizin size vermiş olduğu nimetleri kötü yerde kullanan, fıtratı kötüye kullanan insanlarsınız. Allah onlara bir güç vermişti, cinsel bir potansiyel vermişti halbuki onlar Allah’ın kendilerine verdiği bu güç sayesinde nesillerini devam ettireceklerdi. Beşeriyetin devamını sağlayacaklardı. Erkekse kadına, kadınsa erkeğe gidecekler ve Allah’ın kendilerine gösterdiği yollardan bu arzularını tatmin edeceklerdi. Oysaki bu ahlâksız toplum Allah’ın kendilerine Lütfettiği bu gücü bu enerjiyi gerekli yerde kullanmayarak İsraf ediyorlardı. Demek ki İsraf nimeti o nimetin vericisinin yolunda kullanmamaktır. İsraf: Nimeti, nimet sahibinin gösterdiği istikâmette kullanmamaktır. Evet malımızı, evlâtlarımızı, canımızı, elimizi, ayağımızı, paramızı, cinsel gücümüzü, aklımızı, fikrimizi, kâlemimizi, zamanımızı nerede ve nasıl kullanacağımızı Allah’a sormak zorundayız. Çünkü bütün bu sahip olduğumuz şeyleri bize veren Odur. O bütün bu verdiklerini nerede ve nasıl kullanmamızı istiyorsa oralarda kullanmak zorundayız. O zaman nimete şükretmiş olacağız, değilse küfran-ı nimet etmiş ve İsraf etmiş olacağız. İşte Allah’ın kullarına vermiş olduğu cinsel nimeti de üreme nimetini de evlenerek meşru dairede çoluk-çocuk sahibi olarak onu verenin rızasına uygun olarak değerlendirmek zorundayız. Evet demek ki bu da bir nimettir. Ve eğer bu bir nimet olmasaydı ne kadın kocasına tahammül eder ne de koca karısının ve çocuklarının kahrını çekmeye yanaşırdı. İşte Allah’ın verdiği bu nimetin burada kullanılması gerekmektedir. Rabbimiz bize bu nimeti bunun için lütfetmiştir. Bu nimetin Allah’ın yasakladığı bir istikâmette kullanılması, erkeklerin erkeklere giderek, kadınların da kadınlarla tatmin olarak kullanılması nimetin İsrafıdır. Evet Allah’ın elçisi onlara, sizler kadınları bırakarak erkeklere giden sapıklar mısınız? Sapıklığı mı tercih ediyorsunuz? Sizler ne sapık ne İsrafçı insanlarsınız buyurunca bakın onlar da şöyle diyorlardı:

82. Âyetin Tefsiri

82. “Milletinin cevabı sadece, "Onları kasabamızdan çıkarın, güya onlar temiz kalmaya uğraşan insanlarmış" demek oldu.” Çıkarın bu adamları şehrimizden. Çıkarın onları beldemizden. Atın bu adamları okullarımızdan. Sürün bu adamları kentimizden. Yok edin bunları. Temizleyin bu adamları sokaklarımızdan. Çünkü bunlar temizlenmek isteyen kimselerdirler. Temizlik istiyorlar bunlar. Aşırı temizlikten yanalar bunlar. Madem ki temizlik istiyorlarmış, madem ki temizlikten yanalarmış öyleyse çıkarın bunları şehrimizden de diledikleri yerde diledikleri kadar temizlensinler. Bunlar memleketin düzenini bozuyorlar. Bunlar ülkenin yeknesaklığını zedeliyorlar. Bunlar bizim ülkemizde fitne çıkarıyorlar. Bizler ne güzel erkek erkeğe, kadın kadına bir ayırım yapmadan cinsel arzularımızı tatmin edip keyiflerimize bakarken bu adamlar homoseksüelliğe, zinaya karşı çıkarak bizim huzurumuzu kaçırıyorlar. Yok haramdı, yok helâldi diyerek bizim iştahımızı kaçırıyorlar. Huzurumuzu kaçıran, bize Allah’ı, bize âhireti, bize haramı helâli, hesabı kitabı, namusu iffeti hatırlatan ve böylece zevklerimizi kaçıran bu insanları çıkarın ülkemizden de biz de rahat bir şekilde yiyeceğimiz nanelerimizi yiyelim diyorlar. Bugün de aynı şeyleri demiyorlar mı? Çıkarın bu adamları şe-hirlerinizden. Atın bunları okullarınızdan. Temizleyin bunları askeriyenizden. Kovun bunları mahallenizden. Çıkarın bu adamları akrabalığınızdan. Çünkü temizliği istiyor bu adamlar. Bu sofuları sürün başka yerlere. Bu tesettürlüleri uzaklaştırın üniversitelerinizden. Bu sakallıları, bu rüşvet yemek istemeyenleri, bu temizlikten yana olanları atın dairelerinizden. Evet semi ve basîr olma özellikleri alınmış, pislikten yana olanların bugün de aynı şeyleri söylediklerine şahit oluyoruz. Çünkü hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, pisi temizden, namusu namussuzluktan ayırabilme özellikleri alınmış insanlardan bundan başkası da beklenmeyecekti elbette. Evet kirlilerin içinde temizlerin yaşaması zordur. Pislerin içinde az da olsa temizlerin varlığı, pislerin pisliklerini açığa çıkardığı için pisler kesinlikle onların varlığına tahammül edemezler. Sistemleri pis olan, hukukları pis olan, kazanmaları harcamaları pis olan, eğitimleri pis olan, erkek kadın ilişkileri pis olan her şeyleri pis olan, her tarafları kokuşmuş fıtratları pisliğe alışmış insanların temizlikten ve temizlerden hoşlanmaları asla mümkün olmayacaktır. Evet onlar böyle deyince de:

83. Âyetin Tefsiri

83. “Bunun üzerine Lût'u ve taraftarlarını kurtardık; yalnız karısı geride kalıp helâke uğrayanlardan oldu.” Evet bunun üzerine peygamberi ve onun safında yer alanları, tercihini peygamberden yana kullananları kurtardık ancak hanımı müstesna çünkü geride kalanlardan oldu. Veya onun karısı helâke uğrayanlardan oldu. Veya o Lût (a.s)’ın karısı rahmetten ve kurtuluştan mahrum olanlardandı. Temizlikten, temizlenmeden yana olan, Allah’ın istediğinden yana olan peygamberi ve onunla birlik olanları kurtardık ve:

84. Âyetin Tefsiri

84. “Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Evet cinsel ahlâksızlığı doruklaştıran bir toplumun âkıbeti de işte böyle oldu. Allah’ın ve O’nun elçisinin kendilerinden istediği tertemiz bir hayata razı olmayarak pislikten hoşlanan bir toplumun âkı-beti işte budur. Lût (a.s)’ın toplumu böyle pislik içinde peygamberlerinin kendilerine sunduğu mesajdan habersiz, Allah’a ve O’nun elçisine kafa tutar bir hayatı yaşayıp dururlarken onları helâk görevini alan Allah’ın melekleri bu toplumu helâk etmek üzere gelirlerken önce Beyti Mak-dis civarındaki Halil kentinde ikâmet eden Hz. İbrâhim’in (a.s)’ın yanına uğrarlar. Allah’ın melekleri insan sûretinde kendisine geldikleri için atamız İbrâhim (a.s) onlara kızartılmış bir buzağı ikram eder. Fakat onların sofraya el sunmadıklarını gören atamızı bir korku bir telaş alır. Çünkü genelde o toplumda bir eve misafir gelenler eğer ikram edilen yemeği yemezlerse düşmanlık adına geldikleri anlaşılırdı veya bu varlıkların melek oldukları anlaşılırdı. İşte atamız İbrâhim’i bir korku almıştı. Onun ve hanımının telaşlandıklarını gören Allah’ın melekleri onları rahatlatmak için dediler ki ey İbrâhim korkmayın biz Allah’ın melekleriyiz. Bunu öğrenince İbrâhim (a.s)’ı bu defa da başka bir kor-ku almıştı. Melek ya vahiy getirir ya da hele hele bir insan sûretinde gelmişlerse mutlaka bir toplumu helâk etmek için gelirler diyerek bir başka korku kaplamıştı atamızı. Allah’ın melekleri dediler ki korkma ey İbrâhim biz sana bir çocuk müjdelemeye geldik dediler. Onların bu sözlerini duyan Sara annemiz de çok heyecanlandı veya hayretini şaşkınlığını gizleyemeyerek ellerini yüzüne vurdu ve dedi ki ben ha! Benim çocuğum olacak ha! Ben kısır bir kadınım! Ve de üstelik seksen doksan yaşındayım! Böyle bir ayağı çukura kaymış, yaşlılığının son haddine ulaşmış bir kadından nasıl bir çocuk olabilir? diyerek hayretini izhâr ederken melekler de dediler ki” Kezalik” işte böyle. Güç ve kudret sahibi olan rabbine bu iş kolaydır, hiç bir şey ona zor gelmez dediler. Sonra İbrâhim (a.s) meleklere sordu: Sizin esas geliş gayeniz nedir? Allah’ın melekleri de dediler ki biz Rabbimizin emriyle Lût’un kavmini helâk etmeye geldik. Allah’ın merhametli elçisi heyecanla de-di ki; ama orada Lût var. Melekler dediler ki orada kimin olduğunu biz bilmekteyiz. Sonra oradan ayrılıp Ürdün’e, Lût (a.s)’ın bölgesine geldiler, insan sûretinde az evvel de ifade ettiğimiz gibi hanımı hainlerden olduğu için onları kavmin ahlâksızlarına haber verdi. Bizim evde yakışıklı gençler var onlardan istifade etmek istiyorsanız haydi gelin dedi. Sonra ahlâksızlar tarafından Lût (a.s)’ın evi çevrildi. Ver o gençleri bize ey Lût yoksa biz sana ne yapacağımızı görürsün diye tehditler savurmaya başladılar. Onların bu tavırları Lût (a.s)’a gerçekten çok ağır geldi. Misafirlerini kendi elleriyle bu ahlâksızlara teslim etmek durumunda kalmak onu çok üzdü de onlara ey kavmim işte kızlarım! Gerçekten evlenmek istiyorsanız onları alın ve bu misafirlerime dokunmayın dedi. tâbi bu işte kızlarım ifadesi işte ümmetimin kadınları, eğer evlenmek istiyorsanız bu kadınlarla evlenin ve erkeklere gitmekten sakının anlamına da gelmektedir. Onlar dediler ki ey Lût bizim ne istediğimizi sen pek ala biliyorsun. Biz kızları değil erkekleri istiyoruz ve onları almadan da buradan bir adım bile atmayacağız dediler. Sonra Allah’ın melekleri dediler ki ey Lût korkmana gerek yok biz Allah’ın elçileriyiz ve bu ahlâksızların defterlerini dürmeye geldik derler ve işte Rabbimizin: “Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdır-dık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Âyetinde ifade edildiği gibi Allah onların işlerini bitiriverdi. Mü’-minleri kurtarırken Rabbimiz kâfirlerin kökünü kazıyıverdi. Ama burada dikkat ederseniz karısı müstesna diyor Rabbimiz. Evet görüyoruz ki iman etmedikleri sürece peygamber karıları, peygamber kızları, peygamber oğulları peygamber babaları, peygamber amcaları bile kurtulamıyor. Öyleyse ancak inananlar kurtulacaktır, bunun dışında ne nesep bağı ne de başka bağlar hiç bir değer ifade etmeyecektir. Bakın Rabbimiz Tahrîm sûresinde iki peygamber karısından bir de Firavunun karısı olan Asiye annemizden örnek vererek bu hususu şöyle anlatır: Allah, inkâr edenlere, Nûh'un karısıyla Lût'un karısını misal gösterir: Onlar, kullarımızdan iki iyi kulun, nikâhı altında iken onlara karşı hainlik edip inkârlarını gizlemişlerdi de iki peygamber Allah'tan gelen azabı onlardan savamamışlardı. O iki kadına: " Cehenneme girenlerle beraber siz de girin" dendi (Tahrîm 10) “Allah, inananlara Firavunun karısını misal gösterir: O: Rabbim! Katından bana cennette bir ev yap; beni Firavundan ve onun işlediklerinden kurtar; beni zâlim milletten kurtar" demişti.” (Tahrîm 11) Evet görüyor musunuz? İki peygamber karısı, Lût (a.s) ve Nûh (a.s)’ın karıları kocaları peygamber oldukları halde, Allah kendilerine çok büyük nimetler sağlamış olduğu halde, evlerine vahiy indiği ve çevrelerindeki insanlar o evden aydınlandıkları halde bu büyük nimetten istifade edemeyen iki peygamber karısı, cehenneme gidiyor ama zâlim ve despot bir adamın Firavunun karısı olan Asiye annemiz akşam-sabah yemek yerine kendisine sopa atan dünyanın en zâlim adamının emrinde o zor imkânları, o dar imkânları değerlendirip cennete gidiyor. Rabbimiz bu ikisini mü’minlere misal olarak arz ediyor. Yarın ya Rabbi işte imkânım yoktu, zamanım yoktu, zâlim bir müdürüm vardı nefes aldırmadı, zâlim birinin tebaasıydım fırsat vermedi. Veya ya Rabbi param yoktu, pulum yoktu, imkânım yoktu ne yapayım kulluk yapamadım diyerek yığınlarla mâzeretlerin arkasına saklanmak isteyenlere işte bu iki örneği verecek. Bakın ki imkânı olanlar ne yapmış? İmkânsızlıklar içinde kıvranan ne yapmış buyuracak. Evet Lût (a.s)’ın karısı da helâk edilenler arasındaydı, dünyada ve helâk edilenlerin arasında olacak âhirette. Bildiğimiz kadarıyla Lût (a.s)’a toplumu içinden sadece iki kızı iman etmiştir. Bundan başka hiç kimse iman etmemiştir. Allah’ın elçisi yıllarca anlatmış, yıllarca uyarmış, yapmayın etmeyin demiş, bu gidişiniz dünyada azaba, âhirette de cehenneme doğru bir gidiştir. Gelin ey insanlar Rabbinize iman edin. Gelin Rabbinizin sizden istediği bir hayatı yaşayın. Gelin kendi hayatınızı kendiniz belirlemeye ve keyfinizin istediği şeyleri yapmaya kalkışmayın. Sizin bir sahibiniz ve yaratıcınız vardır. Sizler hayatınızı Rabbinize borçlusunuz. Rabbiniz denemek için sizi bu dünyaya getirdi. Sizden öncekiler gibi şu anda sizler de imtihandasınız. Gelin inadı bırakın da müs-lüman olun, Rabbinize teslim olun diye yıllarca uyardı onları ama din-lemediler. Yan çizdiler, keyifleri ağır bastı, şehvetleri ağır bastı, menfaatleri ağır bastı da Rablerine ve Rablerinin elçisine isyan edince Allah da onların defterlerini dürüverdi. ”Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Evet üzerlerine bir yağmur gönderdi de Rabbimiz işlerini bitiriverdi. Bir toplum daha siliniyordu tarih sahnesinden. Allah diyor ki onların âkıbetleri ne oldu bir bakın. Lût kavminin Kur’an’da bir başka ismi de “Mu’tefikat” tır. Yâni altı üstüne getirilmiş bir toplum mânâsına. Allah üzerlerine bir yağmur göndermiş, o yağmurun arasında taş yağdırmış ve melekler de her bireri beş bin kişiden ibaret olan iki şehrin altını üstüne getirivermişlerdir. Bu toplumun bulunduğu yer bugünkü Bahr’ul Muhît yâni ölü deniz diye anılan Lût gölü ve çevresidir. Burası deniz seviyesinden çok daha aşağılarda bir çukurdur ki bu toplumun yere battığının göstergesidir. Böylece insanlık Allah’a kafa tutan bir toplumun ne hale geldiğini bir daha görüyordu. İnsanlık Allah’ın gücüne kuvvetine bir daha şahit oluyordu. Ama ne gariptir ki insanlar ibret almıyorlar. Zâlimlerin sonu hep böyle olduğu halde yine de insanlar onların hemen arkasından hiç bir şey olmamış gibi zâlimliklerine devam edebiliyorlar. Gerçekten çok garip bir şeydir bu. Bize karşı rahmeti sonsuz olan Rab-bimiz bu kitabının her bir sûresinde sürekli bizi uyarıyor. Ey kullarım, dikkat edin, ben sizlere ısrarla bunu anlatıyorum. Ben size bu helâk konusunda peşin bir kanaat, peşin bir bilgi veriyorum. Bu konuda kesin bir kanaate vararak, hata etmeyesiniz diye önceden sizi uyarıyorum. Önceden size bilgi ulaştırıyorum. Sizden öncekilerin, atalarınızın düştükleri yanlışı, onların yanılgı noktalarını, sapak noktalarını anlatıyorum ki sizler de onların yanlışlarına düşmeyesiniz. Bu size bir uyarı değil mi yani? Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ge-lin akıllarınızı başlarınıza alın da sizler de onlar gibi kezzebe yapmayın. Gelin onlar gibi sizler de bu gerçekleri, bu helâk yasasını yalanlamayın. Yalan saymayın beni. Yalan saymayın ölüm ötesi hayatın hesabını. Onların durumlarını görün de kendinize gelin buyurmaktadır. Burada şunu da söyleyelim ki bu bizim için de en güzel örnek olacaktır. Bakın Allah’ın elçileri anlatıyor, anlatıyor yine de insanlar kabul etmiyorlar. Öyleyse biz de birilerine anlatınca hemen adam ol-malarını beklemeyeceğiz. Bizim karşımızda da birileri bizi ve bizim kendilerine sunduğumuz İslâm’ı kabullenmeyebilirler. Anlıyoruz ki böyle bir durumda kendimizi asla sıkıntıya sokmayacağız. Unutmayacağız ki bizden çok daha şerefli bir Allah elçisine sadece iki tane kızı iman ediyor. Bunun dışında hiç kimse inanmıyor. Ayrıca Rasulullah efendimizin hadislerinde öğreniyoruz ki yarın hiç ümmeti olmayan peygamberler gelecektir Allah huzuruna. Ama onların da bizim de görevimiz insanların kalplerine imanı sokmak değildir. Bizim görevimiz anlatmamız gerekenlere ısrarla anlatmaktır gerisi Allah’a kalmış bir şeydir. Önemli olan batan toplumların içinde batmayıp kurtulanların rolünü üslenebilmektir. Bundan sonra Rabbimiz bir zâlim dosyası daha açacak. Her halde bu bölümün son zâlim dosyası olacak bu dosya. Bu da Şuayb (a.s) ve toplumunun dosyası.

85. Âyetin Tefsiri

85. “ Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Onlara şöyle dedi:" Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka İlahınız yoktur. Rabbinizden size bir belge geldi. Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin; inanıyorsanız bilin ki, bunlar sizin için hayırlıdır.” Evet bu sûrede özetler halinde Rabbimiz elçilerinin kavimleriyle mücâdelesini anlatır. Bu bölümde de Rabbimiz Şuayb (a.s)’ın toplumuyla mücâdelesini anlatacak. Ancak bu peygamberin toplumuyla mücâdelesinde itikadî konulardan ziyâde muamelat konularına dikkat çekilmektedir. Yine önceki peygamberlerin toplumları gibi bu toplumun da Allah’a inanan ama inandıkları Allah’a ortak koşan bir toplum olduğunu görüyoruz. Allah’a iman eden ama inandıkları Allah’ı hayatlarına karıştırmamadan yana olan bir toplum. Belki hayatlarının ibadet bölümünde Allah’ı söz sahibi kabul edip, muamelat konusundaki prensiplerini Allah’tan başkalarından almaya çalışan, hayatlarının muamelat bölümünde Allah’tan başka-larını yetkili kabul eden bir toplum. İşte Şuayb (a.s) hayatı parçalayıp bir bölümünde Allah’ı öteki bölümünde de başka Rableri dinleyen toplumunu sadece Allah’a kulluğa ve tevhide dâvet ediyordu. Evet toplum Medyen toplumu ve peygamber Hz. Şuayb. Med-yen toplumu Akabe körfezinin Suudi Arabistan taraflarına doğru bakan bir bölgede yaşamış bir toplumdur. Bugünkü Tebuk taraflarında yaşamış bir toplum. Afrika’yı Asya’ya bağlayan uluslararası ticaret yollarının geçtiği çok önemli bir ticaret ülkesinde yaşamış bir toplum. İşte böyle bir topluma Allah elçi olarak Hz. Şuayb’ı gönderir. Şuayb (a.s)’ın Hz. İbrâhim’in torunlarından olduğu rivâyet edilir. Toplumunun en büyük hastalığı muamelat konusuna Allah’ı karıştırmamak ve ölçü tartıya riâyet etmemek. Ölçü ve tartıda kapitalist bir hayatın ortaya konması. Maddeci ve materyalist bir anlayışın doruklaştırılması. Âhiret inancının, hesap kitap duygusunun diskalifiye edilip dünyanın birinci plana alınması ve bunun sonucu olarak da putlaştırılan dünya ve dünyalıklara ulaşabilmek için her şeyin meşru sayıldığı bir toplum. Hz Şuayb’ın önce tıpkı önceki elçilerin yaptığı gibi bu toplumu Allah’a kulluğa çağırdığını görüyoruz. Ey kavmim Allah’a kulluk edin, çünkü sizin O’ndan başka kulluk yapacağınız İlahınız yoktur. Allah’tan başka sözünü dinleyeceğiniz, kendisine ibadet edeceğiniz sizin üzerinizde yetki ve otorite sahibi yoktur. Yaratıcınız O, rızık vericiniz O, hayat programınızı belirleyen O’dur. Ondan başka hayatınızda minnet duyacağınız, hesap ödeyeceğiniz ne göklerde ne yerde başka bir varlık yoktur. İşte böyle bir Allah’ı dinleyin çünkü: Rabbinizden size apaçık Beyyine’ler gelmiştir. Öyleyse Rab-binizin emrettiği biçimde ölçü ve tartıya riâyet edin ve insanların mallarını eksiltmeyin. Evet Allah’ın peygamberi evvela toplumunu tevhide dâvet ettikten sonra, ölçü ve tartı konusunu, ticarette dürüst davranmaları konusunu gündeme getiriyor. Elbette tevhidi kavrayamamış, Allah’a Allah’ın istediği biçimde inanamamış bir insanın, içine iman ve akide yerleşmemiş bir toplumun ameli hayatının düzelmesi de mümkün olmayacaktır. Allah’ı, Allah’ın kendisini tarif ettiği biçimde tanımayan ve inanmayan bir adama bir kısım amellerden söz etmenin anlamı yoktur. Çünkü ne adına yapacak da adam bunları? İnsanlara önce Allah anlatılacak, cennet anlatılacak, cehennem anlatılacak, hesap kitap anlatılacak, yâni cenneti ve cehennemi olan, sonunda hesaba çekecek olan bir Allah anlatılacak ve ondan sonra da işte bu Allah hatırına şunları şunları yapman lâzım denilecektir. Sadece Allah’ı din-lemen ve Allah’tan başka hiç kimseyi dinlememen gerekir diyeceğiz. Yâni insanları şirkten, küfürden arındırıp onların kalplerine imanı yerleştirmeliyiz. İşte Allah’ın elçisi de işe buradan başladıktan sonra onların hayatlarındaki bir bozukluğa dikkat çekiyor. Ölçü ve tartıya riâyet edin ve insanların eşyalarını eksiltmeyin, eksik vermeyin. Evet ölçü ve tartıya riâyet edilmeli ve insanların eşyaları eksiltilmemeli. Bu emir ticaretin her çeşidini içine alan bir emirdir. İhtiyaç olmayan şeylerin reklâmlar vasıtasıyla ihtiyaçmış gibi göstermekten tutun da, insanların şartlandırılmasına, satılmaması gereken malın satılmasına kadar, enflasyon yoluyla çaktırmadan sade yağdan kıl çeker gibi insanların ceplerine uzanmaya kadar her türlü mal eksiltmeyi içine almaktadır ve bunların her türlüsü yasaktır. Mutaffifîn sûresinde de Rabbimiz bu hususu anlatır: “İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları za-man tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan, kimselerin, vay haline!. Bunlar, tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı?” (Mutaffifîn 1,5) Yâni kendi lehlerine ölçüp biçtiklerinde farklı başkalarına ölçüp biçtiklerinde farklı ölçüp biçenlere veyl olsun diyor Rabbimiz. Bir konuda fikir beyan ederken kendilerine yönelikse farklı başkalarına yönelikse farklı beyanda bulunanlara, birinden mal alacaksa onu kötüleyip, kendisi satacaksa onu övenlere... Yâni kendisi için başka insanlar için başa düşünüp uygulayanlara veyl olsun. İşte bu mutaffif’liktir, hainliktir. Yâni başkasına geldi mi şöyle, kendine geldi mi böyle davrananlara veyl olsun. Hani Bakarada münafığın hali anlatılırken adam ateş yaktı, sonra Allah onun gözünün görme özelliğini alıverdi de adam önünü göremiyor deniyordu ya. İşte aynen bunun gibi olanlara veyl olsun. Yâni adam yaktı, bu yaktığı ateş etrafını aydınlatıyor, başkaları onun ışığından istifade ediyor ama kendi yaktığı ateşten kendisi fayda-lanmıyor. Yâni adam hep başkalarına din anlatıyor ama kendi anlattığı dinden kendisinin faydalanması yok. Kendi anlattıklarıyla kendisi amel etmiyor. Meselâ adam başkalarını eğitmeye çalışır ama kendi evini ihmal eder. Başkalarının çocuklarını eğitmeye gider ama kendi evindekilerle hiç ilgilenmez. Yâni iş kendisine döndürüldüğünde evine sünnet girmeyen, mutfağına Kur’an girmeyen, yemesine içmesine, kazanmasına harcamasına Kur’an girmeyen kimse de aynıdır. Bu adam da mutaffif’tir anlayabildiğimiz kadarıyla. Evet Rabbimiz diyor ki ölçü ve tartıya iyi riâyet edin, insanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların haklarını yemek sûretiyle onlara zul-metmeyin. Eğer bir toplumun hayatı Allah’a iman esasına dayanmı-yorsa, ekonomik hayatı Allah’a teslimiyet esasına dayanmıyor kapitalist yahut materyalist bir anlayışa dayanıyorsa küfre ve şirke dayanıyorsa o toplumda mutlaka zulüm olacak, insanlar her şeyi kendi menfaatlerine göre yontacak ve mutlaka o toplumda ezenler ve ezilenler olacaktır. Çünkü hayatları Allah’a iman esasına dayanmayan, hayat programlarını Allah’tan almayan toplum fertleri bencildirler, hodbindirler, sadece kendilerini düşünen, kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyen, tüm dünya kendilerine verilse bile bir türlü doymayan insanlardır. Bundan dolayıdır ki daha çok kazanabilmek için insanlara ölçüp tartarken hep eksik ölçüp tartacaklar ve insanlara zulmedeceklerdir. İşte Medyen ahalisi de böyleydi. Rivâyetlere göre ticarette kullandıkları altın ve gümüş paralardan insanlara verirken bir kısmını keserek eksilterek veriyorlardı. İşte şu anda bizim toplumda enflasyon da aynı şeyi gerçekleştirmektedir. Tabii bu şekilde insanların bir-birlerine zulmetmelerini sağlayan şu anda yaşadığımız sistemdir. Al-lah’a iman ve teslimiyet esasına dayanmayan bu sistem her gün insanların cebindekini biraz daha eksiltmektedir. Ama bizler de buna yardımcı oluyoruz. Adamın borcu var ödemiyor. Kesinlikle borçlanmadan uzak duralım. Özellikle ve ısrarla bunu diyeyim. Bu iş bu toplumun en büyük belâsıdır. Ekonomik insan olma belâsı bu toplumun en büyük belâsıdır. Yâni bizim hep borçlanmadan yana olmamız, borçlanmaya karşı cesur olmamız hepimizin sonunda ekonomik insan olmamız de-mektir. Ekonomik insan birilerinin hoşuna gidiyor, bu düzenin hoşuna gidiyor. Niye sadece para düşünen biri olayım ben? Benim böyle sa-dece para düşünen ekonomik insan olmaya hakkım yoktur. Niye ekonominin egemenliği altında bir hayat süreyim? Benim sahibim, beni yaratan benden böyle bir hayat istemiyor. Benim hayatımda böyle paradan puldan başka düşünecek hiç bir şeyim yok mu yâni? Yok şunu alacağım, yok bunu alacağım, yok şu taksitti, yok bu ödemeydi! Hedef böyle para olunca da elbette birileri birilerine haksızlık edecek, birileri birilerine zulmedecektir. Evet böyle yapmayın bir, bir de:

86. Âyetin Tefsiri

86. “Allah'a inananları yolundan alıkoyup ve o yolun eğriliğini dileyerek tehdit edip her yolda pusu kurup oturmayın. Azken, Allah'ın sizi çoğalttığını hatırlayın; bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.” Her bir yolun üzerine oturup insanları Allah yolundan uzaklaştırıp kendi yollarınıza çağırmayın. Yolda eğrilik arayarak, yolun eğrisini isteyerek, insanların yollarını eğip bükerek insanların dinlerini, yollarını bozmayın. Anlayabildiğimiz kadar bunun bir kaç mânâsı var. 1- Birincisi bu toplum Asya, Afrika ve Avrupa’nın ticaret ker-vanlarının geçtiği, kesiştiği merkezî bir noktada oturan bir toplumdu. Bu bölgeden geçen ticaret kervanlarının yollarını değiştirerek kervanları soymaya çalışıyorlardı da Rabbimiz bunu yapmamalarını, böyle bir ahlâksızlıktan vazgeçmelerini öğütlemektedir. Tıpkı bugün reklâmlar vasıtasıyla, insanları şartlandırmak sûretiyle insanların yollarını değiştirerek yazar kasalarının önlerine uğramalarını sağlayarak onları soymaya çalışan insanların yaptıkları gibi. 2- Devletin, toplumun önemli köşelerini ellerine geçirerek, önemli noktalarına oturarak, iktisadî, ekonomik, hukuk, eğitim sahalarını ellerine geçirerek toplumun dinlerini, hayatlarını, hayat programlarını bozuyorlardı. Veya meselâ, medyayı, basın ve yayın araçlarını ellerine geçirerek bütün bu sahip oldukları imkân ve araçlarla insanların düşüncelerini, inanışlarını ve dinlerini bozuyorlardı. Ellerine geçirdikleri bu vasıtalarla insanları şartlandırarak hakkı bâtıl, bâtılı hak, beyazı siyah, siyahı beyaz göstererek toplumun tüm ahlâkî değerlerini bozuyorlardı. Tıpkı bugün aynı vasıtaları elleri geçirerek, aynı köşe bucakları kaparak insanların dinlerini, inanışlarını ve düşüncelerini bozmaya çalışan zâlimler gibi. Devletin toplumun bütün imkânlarını, halkı soyarak elde ettikleri tüm ekonomik güçlerini bu yolda harcayan, bu toplumun dinini bozma ve toplumu dinsizleştirme yolunda kullanan zâlimler gibi. Ekonomiyi bozuyorlar, hukuku bozuyorlar, eğitimi bozuyorlar, kılık-kıyafeti bozuyorlar, halkın paralarıyla yazdıkları güya din dersi kitaplarıyla halkın dini bozuyorlar. Allah’ın dinini bozuyorlar, Allah’ın dinini eğip büküyorlar ve işte din budur diye insanların karşısına bozuk bir din çıkarıyorlar. Allah’ın dinini kaldırarak yerine resmi bir din çıkarıyorlar. Kendi hevâ ve heveslerine göre hayata karışmayan, ha-yatta hiç bir etkinliği olmayan, devletle hiç bir problemi olmayan, ken-di tanrılıklarına, kendi egemenliklerine evet diyen bir din çıkarıyorlar ve işte din budur diyorlar. Böylece Allah dininden kopardıkları insanları kendi dinlerine kul köle edinerek Allah kullarını cehenneme sürüklüyorlar. Halkın im-kânlarıyla oturdukları makamlarda zorla müminlerin çocuklarının örtülerini çıkartıyorlar. Bizim dinimize göre, resmî dine göre bu yasaktır diyorlar. Resmî dine göre sakal yasaktır, sarık yasaktır, namaz yasaktır diyorlar. Bugün de aynen Medyen’liler gibi Allah kullarının dinlerini eğip bükenleri görüyoruz. 3- Ya da her bir yolun başına oturarak, yolu değiştirerek, yolun kurallarını kendileri koyarak, yolun özelliğini bozarak insanları Allah yolundan uzaklaştırıyorlardı. Kaynağın başına oturarak insanları bu dinin temel kaynaklarından uzaklaştırarak kendi yazıp çizdikleriyle insanların dinlerini karma karışık hale getiriyorlardı. Üç kuruşluk dünya menfaati adına, beş kuruşluk statü adına insanları kendi yollarına, kendi anlayışlarına çağırarak kitap ve sünnetten uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Evet şu anda da insanları Allah’ın kitabına ve Resûlünün sün-netine çağırmayarak kendilerine, kendi cemaatlerine, kendi anlayışlarına, kendi yollarına veya kendileri gibilerin yollarına çağıranların tamamı bilelim ki Allah kullarının dinlerini karmakarışık etmeye çalışan insanlardır. O kadar çok insan sözü, o kadar çok insan hayatı duyuyor ki bu insanlar; ne yapacaklarını, nasıl amel edeceklerini şaşırıyorlar. Filan şöyle dedi falan böyle dedi, filan şöyle uçmuştu, falan böyle kaçmıştı acaba bizler bunların hangisiyle sorumluyuz? insanların kafaları karma karışık hale geliyor. Bırakalım bunları da Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini anlatalım. Net ve açık İslâm’ı gündeme getirelim de insanlar da ne yapacaklarını bilsinler. Evet ey Medyen toplumu! Ve ey şu anda Medyen’i aratmayacak biçimde Allah kullarının yollarını, dinlerini bozmaya çalışanlar yapmayın bunu. Allah kullarının dinlerini bozmayın. Sizler azken, güçsüzken Allah’ın sizi hem mal yönünden hem güç ve kuvvet yönünden hem makam-mansıp yönünden güçlendirdiğini hatırlayın. Şu anda sahip olduğunuz her şeyi size Allah vermedi mi? Bunu düşünün ve sizden önce şu anda sizin yaptığınız fesadı yapanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna da bir bakıverin. Eğer sizler şu anda bu fesatlarınıza devam edecek olursanız onların başlarına gelenlerin sizin de başınıza geleceğinden hiç şüpheniz olmasın.

87. Âyetin Tefsiri

87. “İçinizde madem ki benimle gönderilene inanan bir topluluk ve inanmayan bir topluluk var, o halde Allah'ın aramızda hükmünü bildirmesine kadar sabredin. Allah hükmedenlerin en iyisidir.” Eğer benim getirdiğim dine, benimle gönderilen mesaja sizden bir kısmınız inanmış ve bir kısmınız da inanmamışsa, yâni ben Rabbimden gelen bu mesajı açık ve net bir biçimde size sunduğum halde içinizden bir grup inanmış, bir grup da reddederek saflar ayrılmışsa, saflar belirginleşmişse o zaman benim diyebileceğim veya be-nim üzerime düşen şudur: Öyleyse Rabbim aramızda hüküm verinceye kadar bekleyin. Sabredin Allah aramızda hükmünü verene kadar. Çünkü Allah bu işi böyle muallakta bırakmayacaktır. Kimimiz iman ederken kiminiz reddediyorsa elbette Allah bu konuda haklıyı ve haksızı açığa çıkaracaktır. Bu hükmün nasıl olacağını bilmiyoruz. Geçmiştekilere Allah ne yaptı? Onların inananlarına nasıl bir hüküm verdi? İşte aynen onun gibi bizim hakkımızda da bir hüküm verecektir. Çünkü O Allah hüküm verenlerin ve verdiği hükmünü uygulayanların en hayırlısıdır. Evet işte inanmayanlara karşı bugün de müslümanın demesi gereken budur. Şuayb (a.s) aynen böyle diyordu. Şuayb (a.s)’a “Hatıb’ul Enbiyâ” denir. Allah’ın elçisi en güzeli konuşur. Demek ki biz de anlatacağız bu insanlara ölçüyü-tartıyı sağlam yapmalarını, insanların mallarını, haklarını yememeleri gerektiğini, insanların dinlerini, inanışlarını bozmamaları gerektiğini söyleyeceğiz. Eğer inan-mazlarsa tıpkı Şuayb (a.s) gibi biz de diyeceğiz ki inanan var inanmayan var Allah aramızda hükmünü verinceye kadar biz bekleyeceğiz. Allah aramızda hükmünü verinceye kadar siz de bekleyin bizler de bekleyeceğiz diyeceğiz. Ama şurasını hiç bir zaman unutmayalım ki yeryüzünde bâtıllar asla hakkın varlığına tahammül edemezler. Yeryüzünde kâfir, mü’minin varlığına asla tahammül edemez. Hak taraftarları yâni mü’-minler bâtıl taraftarları kâfirlerle her hangi bir savaşa girişmese de, az evvel ifade edildiği gibi madem ki ey kâfirler sizler inanmadınız öyleyse bizler de Allah aramızda hükmünü verene kadar bekleyeceğiz dese de bâtıl taraftarları yine de rahat durmazlar. Yine de hakka karşı barıştan yana olmazlar. İlahî yasa budur ve bu yasa tarihin hiç bir döneminde değişmemiştir. Bakın ne diyorlar:

88. Âyetin Tefsiri

88. “Milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri, "Ey Şuayb! Ya dinimize dönersiniz ya da, andolsun ki seni ve inananları seninle beraber kasabamızdan çıkarırız" dediler. Şuayb, onlara: "İstemesek de mi?” Evet işte her zaman olduğu gibi Melenin tehdidi. Her dönemde ileri atılan, devlet yönetimine sahip olan, devletin kaymağını yiyen, devletin imkânlarından nasiplenen ve bunun için de devletin zeva-linden en çok korkan daha doğrusu kendi menfaatlerinin zevalinden ödü kopan ve bunun için de her dönemde herkesten önce öne atılan Mele gurubu dediler ki Allah’ın elçisine: Ey Şuayb! Ya bizim dinimize dönersiniz ya da seni ve sana inananları ülkemizden çıkaracağız. Ya adam gibi olursunuz, ya bizim dediğimiz gibi inanır, bizim istediğimiz gibi düşünür, bizim istediğimiz gibi giyinir, bizim istediğimizi gibi yaşarsınız ya da andolsun ki sizi memleketimizden söküp atacağız. Ya bizim gibi iktisadî bozukluklara ses çıkarmaz, bizim ahlâksızlıklarımıza siz de sahip çıkarsınız, bizim hayatımıza, bizim yasalarımıza, bizim ticaretimize, bizim çalıp-çırp-mamıza, yetimlerin haklarını, devletin imkânlarını kullanmamıza hiç laf etmezsiniz, bizim hukukumuza, bizim eğitim anlayışımıza, bizim kılık-kıyafet anlayışımıza ses çıkarmazsınız ya da sürülmeyi göze alırsınız. Ya bizim fâizlerimize, bizim gasplarımıza, bizim genel evlerimize, bizim fuhuşlarımıza, bizim rüşvetlerimize dil uzatmayarak fitne çıkarmazsınız yahut da sizi süreceğiz diyorlar. Yâni ya bizim huzurumuzu kaçırmaz, düzenlerimizi bozmazsınız ya da sürülmeyi göze alırsınız diyorlar. Ya bizim hayatımızı benimsersiniz ya da çeker gidersiniz. Görüyor musunuz Allah elçisine ve beraberindeki müminlere kâfirlerin tehditlerini. Yâni dilim varmıyor demeye amma başka da çarem yok; ya bugün biz müslüman değiliz ya da bugünün kâfirleri değişmiş, onlara denenler bu gün bize denmiyor. Evet dünkü kâfirlerin mü’minlere söyledikleri bugün bize söylenmiyor. Ya kâfirler değişmiş ya da müslümanlar değişmiş. Kâfir hiç bir zaman değişmeyeceğine göre herhalde bugün onlar karşısındaki biz müslümanlar değiştik. Ya bizim hayatımızı kabullenirsiniz, ya bizim anlayışlarımıza dönersiniz, ya bizim metotlarımızla hareket edersiniz, ya bizim gibi demokratik usullerle çalışırsınız bizim prensiplerimize uyarsınız ya da sizi ülkemizden çıkarırız. Aslında bunu onlara biz demeliydik. Onlara bunu biz söyle-meliydik. Ama biz demeyince onlar diyorlar tabii bunu. Biz demiyoruz onlara bunu. Biz diyoruz ki vazgeç yahu bu işten! Etliye sütlüye karışma! Sakın ileri gitme! Kayın pederimiz diyor, bacanağımız diyor, babamız, anamız diyor. Biz böyle davranınca da elbette onlar bize bunu deme hakkını elde ediyorlar. Evet Allah’ın elçisi Şuayb (a.s) karşısında bu tehditleri savu-ruyorlardı. Çünkü şunu kesin olarak biliyorlardı onlar. Eğer Şuayb (a.s)’ın Allah’tan getirdiği mesaj toplumda maya tutarsa o zaman top-lum hayatını bu mesaja göre düzenleyecek ve toplumda zulümden eser kalmayacaktı. Toplumda materyalizm, maddecilik tutunamayacak, toplum ferlerinden hiç birisi diğerini sömüremeyecek kimse kimsenin kanını ememeyecek, kimse kimseyi ezemeyecek, kimse kimsenin sırtına binerek para kazanamayacaktı. Dolayısıyla bu Melenin hortumları, gelir kaynakları kesilecekti. İşte bundan dolayı herkesten önce bunlar peygamberin karşısına dikiliyorlar ve onun dâvetinin in-sanlar tarafından kabul görmesini engellemeye çalışıyorlardı. Hûd sûresinde de toplunun Hz. Şuayb (a.s)’a şöyle dedikleri anlatılıyordu: "Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmanızı meneden senin namazın mıdır? Sen doğrusu aklı başında, yumuşak huylu birisin" dediler.” (Hûd 87) Evet diyorlar ki ey Şuayb! Senin namazın mı emrediyor bunları sana? Atalarımızın babalarımızın senelerdir tapındıkları tanrılara, babalarımızın atalarımızın senelerdir uyup geldikleri bu yasalara itaat etmememiz gerektiğini ve sadece Allah’a kulluk etmemiz gerektiğini sana söyleyen sana emreden senin namazın mıdır? Veya hayatımızı düzenleyen yasalar konusunda, ticaret hayatımızı belirleyen, hukukumuzu, eğitim hayatımızı düzenleyen yasalar konusunda sadece Allah’ı dinlememiz gerektiğini sana emreden senin namazın mı? Veya mallarımız konusunda dilediğimiz gibi tasarrufta bulun-maktan senin namazın mı men ediyor? Ne oluyor? Bu mallar, bu mülkler bizim değil mi? Bu mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmayacak mıyız? Dilediğimiz yerden kazanıp, dilediğimiz gibi harcama yetkimiz olmayacak mı? Namazın mı söylüyor bunları sana? Demek ki Allah’tan mesaj alma makamı olan namazın böyle bir misyonu vardır. Namaz bütün hayatı düzenleme fonksiyonuna sahiptir. Kıldığı namazı kişiye sadece Allah’a kulluğu, sadece Allah’ı dinlemeyi ve Allah’tan başkalarını dinlememeyi Allah’tan başkalarına kulluk etmemeyi öğretmesi lâzımdır. Namaz kişiyi tüm hayatında Allah’a teslimiyete götürmelidir. Malı konusunda, evlâdı konusunda, hanımı konusunda, zamanı konusunda dilediği gibi hareket etmemesini tüm bu konularda sadece Allah’ı dinlemesini emreden bir fonksiyona sahip olması gerekmektedir. Namaz insanı tüm kötülüklerden nehy eder âyeti de bunu anlatır. Yâni namaz kişinin tüm hayatını düzenleyen bir özelliğe sahiptir ve böyle bir namaza namaz denir. Namaz kıldığı halde hayatını Allah’a teslim etmeyen kişinin kıldığı namaza namaz denmez. Namaz kıldığı halde malı konusunda Allah’ı söz sahibi bilmeyen, namaz kıldığı halde hukukunda Allah’ı söz sahibi bilmeyen, namaz kıldığı halde ekonomik anlayışında Allah’ı söz sahibi bilmeyen, namaz kıldığı halde eğitimi konusunda Allah’tan başkalarının yasalarını uygulayan bir adam namaz kılmıyor demektir. Allah elçisinin karşısında bâtılın tehditlerinin estiğini görüyoruz. Ama kâfirler ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar, nasıl tehditler savururlarsa savursunlar Allah’ın elçisi asla taviz makamında değildi. Allah’ın elçisi Hz. Şuayb taviz vermeye yetkili bir makamda değildi. İşte bakın onların bu tür tehditleri karşısında Allah’ın elçisinin cevabı kesindi. Yâni biz istemesek de mi? Yâni bu sizin bize sunduğunuz hayattan razı olmasak da mı bunu bize yapacaksınız? Veya bu kendi vatanımızdan çıkmak istemesek de mi bizi çıkaracaksınız? Zorla ve zorbayla bizi kendi ülkelerimizden çıkaracaksınız öyle mi? O zaman:

89. Âyetin Tefsiri

89. “Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakış-maz. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a güvendik. Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile Sen hüküm ver, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın” dedi.” Allah bize hidâyetini gönderip bizi dalâletten, sapıklıktan kurtardıktan sonra tekrar o eski dalâlet ve sapıklığa dönecek olursak o zaman bizler Allah’a açık bir iftirada bulunmuş oluruz. Eğer Rabbi-mizin gönderdiği hakkı, hidâyeti doğru yolu tanıdıktan sonra, Rabbi-mizden gelen hakka inandıktan sonra eğer sizin sapıklıklarınıza, si-zin milletinize, sizin dininize, sizin anlayışlarınıza, sizin yasalarınıza, sizin dolandırıcılıklarınıza, sizin rüşvetlerinize, sizin kılık-kıyafet anlayışınıza, sizin hukuk anlayışınıza, sizin hayat anlayışınıza dönersek, sizin gibi inanır sizin gibi yaşamaya kalkışırsak o zaman Allah’a karşı en büyük iftiraya kalkışmış oluruz. Eğer sizin bu sapık dininize, bu sapık hayat tarzınıza dönersek Allah’a en büyük iftirayı yapmış oluruz. Eğer sizler de bizler de Allah’ın bu hükümlerini duyduktan sonra, Allah’ın yolunu ve hidâyetini tanıdıktan sonra sanki bütün bunları duymamış gibi, tanımamış gibi hâlâ eski hayatımıza devam edecek olursak Allah’a en büyük iftirayı yapmış oluruz. Bir peygamber için asla geri dönüş yoktur. Peygamber yolunun yolcuları için de bu böyledir. Peygamber de peygamber yolunun yolcuları da hidâyeti tanıdıktan ve ona iman ettikten sonra tekrar eski küfürlerine eski şirklerine dönmektense bin defa ateşe atılmayı tercih ederler. Çünkü gerçekten hakkı tanıdıktan sonra insanın onu bırakıp bâtıla uyması çok daha zor, çok daha çetrefilli ve yorucudur. Tevhidi tanıyan Allah’ı tanıyan, Allah’a kulluğu tanıyan bir adamın Allah’ı bırakıp da Allah’tan başkalarına kulluğu, insanda insanlık haysiyeti bırakmaz, öldürür. Böyle bir insanın, insanlar tarafından boynuna gem vurulup zorla Allah’tan başkalarına kulluğa çağrılması kadar kor-kunç ve hakir bir şey düşünülemez. Yeryüzünde bundan daha hakir bir kulluk türü de düşünülemez. Öyle değil mi? Allah bile kâinatın sahibi ve yaratıcısı olduğu halde, insanların sahibi olduğu halde insanlardan böyle zoraki bir kulluk istememektedir. Ama bâtıl bu şekilde hâkimiyetini kurunca, gücü eline geçirince insanlar hem akıllarını, hem dinlerini, hem nesillerini hem de servetlerini kurtaramazlar. İnsanlar bâtıllara karşı mükellefiyetlerinin gereği olarak her şeylerini kaybederler. Çünkü doyumsuzlardır ve insanların her şeylerine el koyarlar. En sonunda bu bâtıllar insanların namuslarına bile el atarlar. Bir baba, kızını bâtılların istediği okumaktan, bir koca, karısını bâtılların is-tediği gibi giyinmekten bile kurtaramaz. Halbuki Allah’a kullukta bu risklerin hiç birisi yoktur. Evet Şuayb (a.s) diyor ki: Eğer biz Allah’ı ve Allah’ın hidâyetini, Allah’ın yasalarını tanıdıktan sonra sizinkilere uyarsak Allah’a en büyük iftirayı yapmış oluruz. Çünkü bizi Allah yarattı ve bu hayatı bize Allah verdi. Bu hayatı bize veren Rabbimiz bunun için vermedi. Kendisinden başkalarına kulluk etmemiz için vermedi bu hayatı. Bu hayatı bize bizi kendilerine kulluğa çağıranlar vermedi. Bu hayatı bizi kendi yasalarına boyun bükmeye çağıranlar vermedi. Bizi de, yaşadığımız bu hayatı da onlar yaratmadı. Üstelik de Rabbimiz bizi bu hayattan kurtardıktan sonra, küfürden, şirkten, ahlâksızlıktan ve tüm pisliklerden kurtardıktan sonra. Bizi küfrün şirkin karanlıklarından tevhidin aydınlığına çıkardıktan sonra nasıl olur da sizin bizi çağırdığınız karanlık hayatınıza dönebiliriz? Nasıl olur da sizin pislik içindeki hayatınıza dönebiliriz? Sizin bu ahlâksızlıklarınızı nasıl kabul edebiliriz? Bir müslümanın küfürden, şirkten ve tüm pisliklerden kurtulduktan sonra tekrar eski pisliklere dönmesi nasıl mümkün olacaktır? Bir müslüman için böyle bir durumla karşı karşıya gelmesi bin defa ateşe atılmaktan daha beter bir şeydir. Çünkü bu dünyanın ateşi belki onun canını alabilir ama imanını asla. Dünyada yanma insanın canını alacaktır belki ama onun cennetini asla alamayacaktır. Bizim oraya, sizin çağırdığınız hayata dönmemiz asla müm-kün değildir. Böyle bir düşünceyi böyle bir fikri akıllarımızın ucundan bile geçirmiyoruz. Ama Rabbimizin istemesi hariç. Yâni biz sizin bizi kendisine çağırdığınız hayata asla razı olmayacağız ama Allah’ın di-lemesi müstesna diyorlar. Çünkü güç ve kuvvet Allah’tadır. Kalpleri evirip çeviren, kalplere hâkim olan Allah’tır. Biz sadece O’na tevekkül edecek, O’na güvenip sığınacak, sadece O’na dua edecek, sadece ona kulluk etmeye devam edeceğiz; ötesinde nelerin olacağını bilmiyoruz. Allah hakkımızda ne hükmetmişse onu göreceğiz diyorlar. Çünkü Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Her şey O’nun bilgisi dahilindedir, diyorlar ve sonra da Rablerine dua ediyorlar. Ya Rabbi! Sen bizimle kavmimizin arasını aç! Onlarla bizim aramızda hükmünü ver ya Rabbi! Onlarla bizim aramızda hükmünü hak ile ver ya Rabbi! Çünkü kitabını hak ile indiren sensin! Peygamberini hak ile gönderen sensin! Gökleri, yerleri, varlıkları hak ile yaratan sensin ya Rabbi! Elbette Rabbimiz onlarla bizim aramızda hükmünü hak olarak verecektir diyorlar. Ve sen hüküm verenlerin, arayı açanların en hayırlısısın. Evet Hz. Şuayb işi Allah’a bırakıyor. O Allah’a teslim bir peygamber olarak insanların tekliflerini reddeder ama meşiet-i İlahiye de karışmaz. Zira o sadece bir elçidir ve Allah’ın bu mevzudaki muradını da bilmemektedir. İşte böylece Ulûhiyet kavramının Peygamber şahsında billurlaşmasını görüyoruz. Allah’ın elçisinin kuvvet kaynağını görüp O’na sığındığını görüyoruz. Rabbine Rabbin istediği biçimde sığındığını gören toplumun da O’nu bırakıp her dönemde olduğu gibi ona inanan mü’minlere yöneldiklerini görüyoruz. Alçaklar Peygambere dokunamıyorlar. Ona iliştikleri zaman biliyorlar başlarına nelerin geleceğini de ona inanan garibanların üzerine gidiyorlar. Peygamberi dize getiremeyince çevresindeki mü’minlere yükleniyorlar.

90. Âyetin Tefsiri

90. “Milletinin inkâr eden ileri gelenleri, "Şuayb'a uyarsanız, andolsun ki siz kaybedersiniz" dediler.” Eğer Şuayb’a iman ederseniz andolsun ki kaybedenlerden olursunuz. Bunu iki anlama söylediklerini anlıyoruz. Ya bu bir tehditti, mü’minleri tehdit ediyorlardı. Eğer Ona iman ederseniz çok büyük ziyana uğrayacaksınız. Yâni bizim reddettiğimiz bu adama iman ederseniz artık başınıza gelecekleri siz düşünün. Neyiniz varsa hepsini elinizden alacağız, mallarınızı hattâ canlarınızı ve tüm haklarınızı elinizden alıp sizi kendimize köleler edineceğiz. Her şeyinizi kaybedip bizim kölelerimiz durumuna düşeceksiniz diye tehdit ediyorlardı mü’minleri. Ya da bunu onlara bir nasihat olarak söylüyorlar da olabilir. Yâni eğer bu adama iman ederseniz, bu peygamberin istediği gibi yaşamaya kalkışırsanız o zaman bu toplumda sizler yok olmak erimek zorunda kalacaksınız. Öyle değil mi? Fâiz almadan, ölçüde tartıda bizim gibi hile yapmadan, insanların cebindekine uzanmadan, içki içmeden, kumara yönelmeden, yalana-dolana bulaşmadan bu toplumda nasıl ticaret yapacaksınız? Kazanmak şöyle dursun, büyümek şöyle dursun sermayelerinizi bile koruyamayacaksınız. Bunları yapmadan bu toplumda ayakta kalmanız mümkün değildir. Bu kafayla sizler bu toplumda bu toplumun ekonomik anlayışı içinde eriyecek, silinip gideceksiniz. Evet eğer Şuayb’ın getirdiği dine tâbi olursanız, onun haram dediklerini haram, helâl dediklerini de helâl kabul ederek hayatınızı bu inanca bina edecek olursanız mümkün değil sizler zarar edeceksiniz diyorlar. Fâizsiz, kumarsız, rüşvetsiz bir ekonomi düşünülemez. İnsanlara zulmetmeden, insanların haklarını yemeden, insanların sırtlarına basmadan para kazanmak da yükselmek de mümkün değildir. E baksanıza Şuayb’ın getirdiği mesaj bunların tümünü reddetmektedir. Eğer ona iman ederseniz bütün bunları nasıl yapabileceksiniz? Mümkün değil bu kafayla giderseniz zinhar sizler adam olamazsınız. Zarar etmek bir tarafa sizler dünyanızı da zindan edeceksiniz. Çünkü içkisiz, kumarsız, kadınsız, fâizsiz, düzensiz dalaveresiz bir hayat çekilebilecek bir hayat değildir. Gelin hayatınızı yaşayın bu adamın dediklerine inanmayın diyorlardı. Evet kâfirler mü’minlere böyle diyorlar ve nasihat ediyorlardı. Bu peygamberin dediği gibi bir hayat yaşarsanız kaybedeceksiniz. Alçaklar kendileri dünyayı hedef bildiklerinden dolayı dünyalık elde edemeyen mü’minlere, sizler sonunda kaybedecek ve enayi durumuna düşeceksiniz diyorlardı. Müslümanca bir hayat onlar için kayıptır. Dünyada zevklerini yaşayamamış olmak onlar için kayıptır. Kâfirler müslümanlar için dün de bugün de böyle düşünüyorlar. Halbuki gerçek kaybedenler kendileridir, gerçek kayıp onların hayatlarıdır. Allah’a kulluğa dönüştürülemeyen bir dünya hayatı baştan sona kayıptır. Yendikten sonra Allah’a kulluğa dönüştürülmeyen tüm nimetler boştur ve kayıptır. İstifade edilip de kulluğa dönüştürülemeyen tüm nimetler değersiz ve boştur. İşte kendileri boş şeylerle oyalanan kâfirler, mü’minlerin hayatlarını boş olarak görüyorlar ve aldanıyorlar.

91. Âyetin Tefsiri

91. “Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.” Evet bu yedikleri naneler yüzünden onları bir racfe, bir sarsıntı, bir deprem ya da geberin! Geberesiceler diye bir ses yakaladı da hepsi oldukları yere diz çöküverdiler. Oldukları yere yığılıp kaldılar. Evlerinin ortasında diz çökülü kalıverdiler. Zaten ölüydü bu kâfirler. Çünkü vahiyle ilgi kuramamış insanların tamamı ölüdürler. Kur’an ve sünnetle tanışamamış insanların tamamı ölüdürler. İşte bu ölüleri bir sarsıntı kendilerine getiriverdi. Yâni Allah’tan gelen bir racfe, bir sarsıntı onları olmaları gereken konuma getiri-verdi. Onlar hayatlarında diz çöküp Allah’a kulluk yapmaları gere-kirken bundan kaçınıyorlardı da bir sarsıntı onları diz çöktürüverdi. O ana kadar Allah huzurunda diz çökmeye yanaşmayan alçaklar, çaresiz diz çöküverdiler. Kazandıkları o malları mülkleri, çalıp-çırptıkları servetleri, o makamları mansıpları, güçleri kuvvetleri, medeniyetleri onları Allah’ın azabından kurtaramadı. Ekonomik yönden çok büyük bir güce sahip oldukları halde bu güç ve kuvvetlerine güvenerek Allah’a ve Allah’ın elçisine kafa tuttukları halde evlerinde ıhıverdiler. Allah diyor ki bakın:

92. Âyetin Tefsiri

92. “Şuayb'ı yalanlayanlar, yurtlarında sanki hiç yaşamamışlar gibi oldular, izleri bile kalmadı. Mahvolanlar, Şuayb'ı yalanlayanlar oldu.” Allah’ın elçisi Hz. Şuayb’ı yalanlayanlar, onun getirdiği mesajı yalanlayanlar, Allah’ın elçileri vasıtasıyla onların hayatlarına karışmasına karşı çıkanlar, Allah’ın kendilerine gönderdiği hayat programını beğenmeyerek kendi bildikleri bir hayatı yaşamaya çalışanlar geberip gittiler de sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular. Sanki orada böyle bir toplum hiç yaşamamıştı. Sanki Medyen diye bir ülke hiç olmamış sanki o insanlar orada hiç yaşamamıştı. Sanki orada böyle bir toplum hiç zevk yapmamış, sanki orada hiç bayram yapmamışlar, yaşamamışlar, hiç şenlikte bulunmamışlar, şen şakrak bir toplum yaşamamıştı artık orada. Onlardan arkaya kalan hiç bir iz hiç bir eser yoktu. Allah’ın elçisi Hz. Şuayb’ı ve onun getirdiği hayat programını yalanlayanlar ziyana uğradılar. Ziyana uğrayanlar kendileri oldu. Güya bunlara göre Allah’a ve Allah’ın elçisine iman eden, hayatlarını Allah’ın istediği gibi yaşayanlar ziyana uğrayacaktı. Kaybedenler bunlar olacaktı ama kendileri oldular. Sıfırı tüketenler onlar oldu. Her şeylerini bitirenler, her şeylerini tüketenler onlar oldu. Tüm değerlerini tüm sermayelerini sıfırlayanlar onlar oldu. İşte peygamberleri yalanlayanların âkıbeti budur. Hiç bir zaman Allah’ın elçilerine iman eden, Allah’ın elçilerinin gösterdiği hayatı yaşayan mü’minlerin ne dünyada ne de ukba’da kaybetmeleri düşünülemez. Aksine hem dünya hem de ukba’da kaybedenler, elleri boşa çıkanlar Allah’ın elçilerini reddederek kendi hayat programlarını kendileri yaparak, küfürlerine, şirklerine ve isyanlarına devam edenlerdir. Evet böylece bir toplumun daha defteri dürülüyor, bir toplum daha tarih sahnesinden siliniyordu.

93. Âyetin Tefsiri

93. “Şuayb onlardan döndü de, "Ey milletim! Andolsun ki, Rabbimin sözlerini size bildirdim, öğüt verdim; inkârcı millet için niçin üzüleyim? " dedi.” Uyarılarına kulak vermeyen, dediklerini dinlemeyen toplumunun helâkini acı acı seyreden Allah’ın elçisi onlardan yüz çevirerek ey kavmim ben size Allah’ın masajını duyurdum. Rabbimin sizin adınıza bana gönderdiklerinin tümünü ben size ulaştırdım. Ve üstelik size karşı da nasuh davrandım. Sizin iyiliğinizi istedim. Şahsî meseleleri hiç nazar-ı itibara almadım. Yâni benim şahsıma karşı yaptıklarınız iş-kenceleri, yalanlamaları, hakaretleri hiç nazar-ı itibara almadan, şahsıma yaptıklarınıza darılarak sizin cehenneme gidişinize asla göz yummadan, sizden intikam almayı da düşünmeden hakkı olduğu gibi size aktardım. Hep sizin lehinize hareket ettim. Ama sizler nasihatten anlamaz, iyilik bilmez bir toplum oldunuz. Artık sizin gibi muannit bir kâfir toplum arkasından bunlar helâk oldu, bunlar cehenneme gitti diye, bunlara yazık oldu diye niçin üzüleyim? Üzülmeye değmez insanlarsınız sizler diyordu. Eğer bizler de çevremizdekilere karşı görevlerimizi tam yaparsak, onlara Allah’ın istediği biçimde Allah mesajını duyurursak o zaman biz de hiç üzülmeyeceğiz. Son derece rahat olacağız. Ama bizler bu insanlara karşı tebliğ görevimizi hakkıyla yapamadıysak hem kendimize hem de onlara ağlayalım. Evet üzülmüyordu Allah’ın elçisi çünkü görevini tam yapmıştı. Üzülmüyordu, vazifesini eksiksiz yapmıştı. Gönül rahatlığı içindeydi Şuayb (a.s) çünkü hakkıyla uyarmıştı onları. Tüm bu uyarılarına rağmen yine de iman etmeyen, yine de adam olmayarak burnunun doğrusuna giden bu insanlara üzülmeye değmezdi. Demek ki kâfirlerin, müşriklerin arkasından üzülmek caiz değildir. İşte Allah’ın en merhametli, en şefkatli kulunun, onların dirilişi için kendini bile ihmal edecek kadar çırpınan bir Allah elçisinin onların arkalarından üzülmediğini gö-rüyoruz. Firavunun arkasından da kimse üzülmedi. Rabbimiz Kur’-an’ın başka bir yerinde Ona ne gök ağladı ne yerdekilerden kimse ağ-ladı buyurmaktadır. Mü’min olan bir kimse asla bir kâfirin arkasından ağlayamaz. Ama maalesef günümüzde kimi mü’minlerin kâfirlerin arkasından ağ-ladıklarını, ağıtlar yaktıklarını görüyoruz. Onların cennete kazandırılması yolunda dualar yaptıklarını görüyoruz. Galiba bu insanlar Allah’ın elçilerinden daha merhametli ki elçilerin ağlamadıklarına ağlamaya kalkışıyorlar. Hayır bu yanlıştır. Biz dünyada iken görevimizi tam yapacağız. Bu adamlar hayattayken hattâ kendimizi fedâ edercesine bu adamlara hakkı duyurmaya çalışacağız ama bu adamların kâfir olarak geberdiklerini görünce de artık hiç üzülmeyeceğiz ve onların kurtuluşları için de asla Allah’a dua etmeyeceğiz.

94. Âyetin Tefsiri

94. “Biz hangi kasabaya bir peygamber gönderdikse, ora halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, darlık ve sıkıntıya uğratmışızdır.” Daha önceki âyetlerinde Rabbimiz Peygamberlerine ve onlarla gönderdiği hayat programına kafa tutan toplumların helâkinden söz etmişti. Burada da Rabbimiz bir başka helâk yasasını anlatıyor. Evet diyor ki Rabbimiz biz hiç bir memlekete, hiç bir karyeye, hiç bir şehre bir peygamber göndermedik ki o bölge halkını sığınacak, kucak olarak bizim kucağımızı bilsinler, âcizliklerini anlasınlar da bize kul olsunlar, bize yalvarıp yakarsınlar diye bir kısım sıkıntı ve darlıklara uğratmamış olalım. Onların bize dönmelerini, bizim gücümüzü kudretimizi anlamalarını, küfürlerinden, şirklerinden şımarıklıklarından, ahlâksızlıklarından vazgeçerek dürüst bir hayatın adamı olmaları için kul olmaları için onlara bir kısım belâlar ve musîbetler göndeririz diyor Rabbimiz. Rabbimiz bir topluma elçilerini gönderir göndermez hemen arkasından o toplumun gönderilen elçiye iman etmeleri için, akıllarını başlarına alarak peygamberin getirdiği hayat programını kabul etmeleri için bir kısım muhtıralar gönderiyor. Demek ki darlık ve sıkıntı peygamberlerin geldiği bölgelerin vazgeçilmez özelliğidir. Eğer bugün bizim de evimize, ailemize, kö-yümüze, kentimize, çevremize, muhitimize peygamber gelmişse unutmayalım ki biz de darlık ve sıkıntı içinde olacağız demektir. Değilse eğer bizim eve bizim aileye peygamber uğramamışsa o zaman bolluk, refah ve lüks içinde olacağız demektir. Herkes kendi evine, kendi ailesine, kendi çevresine peygamber gelmiş mi gelmemiş mi bunu kendisi düşünsün. Yâni şöyle bir bakalım evimizin içine. Bir bakalım mutfağımıza. Bir bakalım şehrimize, bir bakalım köyümüze. Bakalım da oralara peygamberin gelip gelmediğini anlayalım. Oralara peygamber anlayışının hâkim olup olmadığına kendimiz karar verelim. Eğer hayatımızda, yememizde içmemizde biraz biraz sıkıntı ve darlık varsa, biraz biraz her istediğimizi bulamama durumu varsa o zaman peygamberi anlayışın evimizin içine girdiğini, aksi varsa, yâni her şeyimiz bolsa, hiç bir şeyin sıkıntısını çekmeyecek bir durumdaysak, yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızdaysa o zaman Peygamberin evimize basmadığını anlayalım. Yâni şöyle bir bakalım hayatımıza, kazanmamıza, harcamamıza ve kendi kararımızı kendimiz verelim. Evet unutmayalım ki Peygamberin geldiği yer, peygamberi anlayışın hâkim olduğu yer mutlaka sıkıntıya girecektir. Orada mutlaka bir şeylerin eksikliği söz konusu olacaktır. Evet önce darlık gönderiyor Allah. Ne için? O topum akıllarını başlarına alsın diye. Peygamberin mesajını reddetmesinler diye. Allah’ın kendilerinden istediği hayatı yaşamaya yanaşsınlar, Allah’a Al-lah’ın istediği biçimde kul olsunlar diye. Kendi acziyetlerini anlayıp sı-ğınılacak kucak olarak Rablerinin kucağını bilsinler, ibret alsınlar da gittikleri yolun yanlışlığını anlasınlar, peygamberin getirdiği vahiy sistemini kabullensinler ve böylece hayatlarını Allah’ın istediği biçimde düzenlesinler diye Allah onlara bir takım sıkıntılar gönderiyor. Değilse, eğer tüm bu uyarılar karşısında onlar akıllarını başlarına almazlar, Peygamberin getirdiği hayat programıyla ilgilenmezler burunlarının doğrusuna giderler ve Rablerine kulluğa yanaşmazlarsa o zaman da bakın imtihanın ikinci boyutunu şöyle anlatıyor Rabbimiz:

95. Âyetin Tefsiri

95. “Sonra kötülüğün yerine iyilik koyduk, öyle ki, çoğalıp, "Babalarımız da darlığa uğramış, bolluğa kavuşmuşlardır" dediler. Bu yüzden onları, haberleri olmadan, ansızın yakalayıverdik.” Evet daha sonra da biz o kötülükleri, o sıkıntıları iyilikle değiştiriveririz. Yâni onların tüm sıkıntılarını alıveririz. Tüm kıtlıklarını, yokluklarını, dertlerini, sıkıntılarını, hastalıklarını, mahrumiyetlerini alıveririz de onların yerine bolluklar, rahatlıklar veriveririz. Öyle ki çoğalırlar, çoğaldıkça çoğalırlar. Evlâtların çokluğu, malların çokluğu, mülklerin çokluğu, dünyalık ve rahat adına ne varsa hepsini çok çok veriveririz. Ve sonra da derler ki bu normal bir hayatın gerekleridir. Bir zamanlar babalarımızın başından da böyle şeyler gelip geçmişti. Atalarımız da böyle kıtlık ve bolluk zamanları yaşamışlardı, bunlar hayatın birer cilvesinden başka bir şey değildir diyerek bunların birer imtihan sebebi olduğunu, akıllarını başlarına devşirtecek birer uyarı olduğunu unuturlar, kendilerine verilen bu nimetlerle bu bolluklarla sevinip coşmaya başlarlar, şımarıp, gururlanmaya başlarlarla da biz de onları ansızın yakalayıveririz ve işlerini bitiririz diyor Rabbimiz. Evet Allah önce birbiri ardından uyarıcılar gönderir, belâlar ve musîbetler gönderir, fırsatlar yaratır, tembihlerde bulunur. Eğer onlar kendilerine gelen bu uyarılara aldırış etmezler ve tüm bu şiddetler onların kalplerini yumuşatmazsa, o sıkıntılardan ibret alıp Rablerine dönmezlerse o zaman da Allah onların bu tür sıkıntılarını kaldırıveriyor. Onlara her konuda bolluklar gönderiveriyor. En’âm’daki âyetin ifadesiyle söylersek onlara her şeyin kapılarını açıverir. Allah diyor ki onlara her şeyin kapılarını açıveririz. Öyle bir bolluk, öyle bir refah, öyle bir hürriyet veririz ki tüm engelleri tüm sıkıntıları kaldırıveririz. Paralar, mallar, mülkler, servetler, altınlar, gü-müşler, atlar, arabalar, marklar, dolarlar her taraftan üzerlerine rızık-lar nimetler yağmaya başlayıverir. Ne arzu ederlerse önlerinde, ne ararlarsa bulabilecek, ne isterlerse yapabilecek hale gelirler. Hastalık, dert, sıkıntı, açlık, fakirlik hiç bir dertleri, hiç bir sıkıntıları kalmayıverir. İşleri açılır, ev alırlar, dükkan alırlar, şansları yaver gider, milletvekili olurlar, bakan olurlar, dekan olurlar, YÖK başkanı olurlar, dünya nimetleri adına Cenâb-ı Hak bütün kapıları açıverir. Ferahlanır, ne oldum delisi olurlar, bütün bunları kendilerinin yaptığını iddia ederek takdiri unutuverirler. Bu da ayrı bir imtihan. Bolluk da ayrı bir imtihandır. Adam sey-yar satıcı olarak başlar, üç tekerlekliyle işe başlar sonunda Vehbi Koç oluverir, Sakıp Sabancı oluverir. Cenâb-ı Haktan hayırlısını istemek zorundayız. Çünkü Allah verir ama bazen bu verdikleriyle kendisini unutturuverir. Çünkü buda ayrı bir imtihandır, bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Açılan her kapı, verilen her imkân eğer bize Allah’ı unutturuyorsa o zaman çok korkmak zorundayız. Hani Kur’-an’da anlatılan bağ sahiplerini bahçe sahiplerini çok iyi biliyoruz. Şunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız: Şiddet ve sı-kıntılarla yapılan imtihan ayrı, bollukla yapılan imtihan ayrıdır. Bu bollukla yapılan imtihan ötekisinden çok daha tehlikeli çok daha zor bir imtihandır. Rabbimizin darlıkla sıkıntıyla yaptığı imtihan insanın kalbini yumuşatıp insanı Allah’a çevirmesi açısından onu başarmak belki kolaydır ama bu bollukla yaptığı imtihan insanların şımarıklılığını, müstekbirliğini artırdığı için, insanı eyvallahsız hale getirdiği için bunu başarmak gerçekten çok zordur. Birinde sabır diğerinde, şükür gerekir. Sıkıntıya sabır, bolluk karşısında da verilen nimetler cinsinden şü-kür ister Allah. Evet dikkat ediyor musunuz Rabbimiz diyor ki bu adamların akılları başlarına gelsin de bize dönmeyi anlasınlar diye biz onları fakirlik, kıtlık, açlık, geçim darlığı, hastalıklar, çeşitli afetler ve zaruretlerle yakalayıverdik. Onları türlü türlü sıkıntılara sokuverdik ki kabukları yırtılsın da tevhid açığa çıksın diye. Küfürden, şirkten vazgeçsinler de iman etsinler diye. Sığınacak kapıları kalmasın da bize sığınsınlar diye. Yalvaracak, başvuracak, dövecek kapıları kalmasın da bize yalvarıp-yakarsınlar diye. Ama şeytan onlara amellerini süslü gösterdi de hayrı şer, şerri hayır gösterdi de, iyiliği kötülük, kötülüğü iyilik gösterdi de onlar adam olma, uyanma istidatlarını kaybettiler. Evet aslında o imtihanlar, o belâlar ve musîbetler onlarda sı-ğınma, kulluk ve kurtuluş hissini, Allah’a yalvarıp yakarma hissini uyandıracak ilahi uyarılardı. Bakın Rabbimiz aynı sûrenin az ilerisinde bu hususu şöyle anlatır: "Andolsun ki, biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık." (A’râf 130) Ama bilelim ki bunların ilahi uyarıcılığı devamlı değildir. Onun içindir ki böyle bir durumla karşı karşıya gelen kişi hemen onu bir nimet bilmeli ve süratli bir şekilde uyanıp tevbe ve yalvarışlarla Allah’a yönelmeli ve durumunu düzeltmesini bilmelidir. Zira bu durum kısa bir süre sonra kaldırılıverir. Ya da esasen kısa bir süre sonra bu uyarının tesiri gittikçe azalır ve nihâyet o sınırlı müddet bitiverir. Yâni o sıkıntının uyarıcı özelliği kayboluverir. Bir alışkanlık ve tabii bir hal oluverir. Yâni kısa bir dönem sonra bu belâların bu sıkıntıların terbiye edici hiç bir tesiri kalmaz. Evet Allah dönsünler diye, tevbe etsinler diye, kendilerine gelsinler de Allah’a yalvarsınlar diye onlara belâlar, sıkıntılar gönderdi. Hiç değilse böyle bir durumdalarken bari yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Ama gelin görün ki bunların taşlaşmış kalplerini bu belâlar ve musîbetler bile Allah döndüremedi. Kalpleri taş gibi kaskatı kesildi de amellerini şeytan kendilerine süslü gösterdi. Yada şeytan onlara bu gelenleri farklı biçimde yorumlattı. Meselâ Âd kavmi, Hûd kavmi, Lût kavmi, Eykeliler Allah’ın kendilerine ibret alsınlar diye gönderdiği bu belâları tabiat kanunları olarak yorumladılar. Veya işte bunlar olağan şeylerdir. Daha önceki toplumlara da böyle şeyler gönderilmiştir dediler. Tıpkı şu anda bizim toplumun bu depremleri, bu felâketleri farklı yönde yorumlayıp onlardan ibret almaya yanaşmadıkları gibi. Şeytan ibret almalarını engelledi, amellerini, yaptıklarını onlara süslü gösterdi. Hayatlarından, durumlarından, amellerinden razı oldular. Ne var bizim hayatımızda? İşte kulluk budur! dediler. İşte İslâm budur! dediler. İşte şu anda bizler Allah’ın biz-den istediği hayatın içindeyiz dediler. Bizler Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz! dediler. Allah da onları ansızın yakalayıverir de işlerini bitiriverir.

96. Âyetin Tefsiri

96. “Eğer kasabaların halkı inanmış ve Bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik. Ama yalanladılar; bu yüzden onları, yaptıklarına karşılık yakalayıverdik.” Evet eğer insanlar, şu ileriki âyetlerde anlatılan Âd kavmi, Se-mûd kavmi, Nûh kavmi, Hûd kavmi, Medyen’liler ve tün insanlar eğer iman etselerdi, Rablerine ve Rablerinin elçilerine Rablerinin is-tediği biçimde iman etselerdi, Rablerine karşı gelmekten sakınsalar ve Rableriyle yol bulabilselerdi, yollarını Rablerine sorsalar, hayat programlarını Rablerinin vahyinden alarak yaşasalardı, Allah’ın elçilerinin kendilerine örneklediği kulluğu yaşasalardı elbette biz de onlara göklerin ve yerin bereketlerini açıverirdik. Göklerden bolca yağmurlar yağdırır yerden de bolca rızıklar bitirirdik. Böylece insanların hayatında bir bereket olurdu diyor Rabbimiz. Biz onları bereketlere gark ederdik di-yor. Demek ki âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki bereketin iki sebebi vardır. Ya da berekete ulaşmak için iki şart var. Bunlardan birincisi iman. Allah’a ve Allah’tan gelenlere Allah’ın istediği biçimde bir iman. İkincisi de takvadır. Allah’la yol bulmak, hayat programını Allah’tan al-mak ve bu imanın gereği olarak tüm hayatı Allah için yaşamaktır. İşte böyle yapan, böyle yaşayan insanların hayatına Allah bereket veriyor. Hayatlarını bereketlendiriyor Rabbimiz. Bereket; Meselâ misafir geliyor bir eve ve o evden bir şeyler eksiltiyor. Veya zekât diye malından bir şeyler veriyor adam ve onun malından bir şeyler eksiliyor. Zâhiren malından kırkta bir oranında bir eksilme oluyor. Veya meselâ bir memur her ay maaşının on da birini infak ediyor, bu miktarı almamış kabul ediyor. Geriye kalana Allah öy-le bir bereket verecek ki veya geriye kalan kısım ona öyle bir yetecek ki bunu herkesin anlaması mümkün değildir. Cenâb-ı Hak ona iktifa özelliği verecek, yetinme duygusu, istiğna duygusu verecek ve adam kendisini sürekli zengin hissedecektir. Veya insanların pek çoğunun anlayamadığı biçimde Cenâb-ı Hak onun eşyalarına dayanma gücü verecektir. Meselâ bakıyoruz bugün aylık geliri beş yüz milyon lira olan iki çocuklu bir aile geçinemiyor, darlık ve sıkıntı içinde kıvranırken aylık geliri yüz milyon lira olan beş çocuklu bir aile çok rahat geçinebilmektedir. Neden? Bereket işte. Allah birine o kadarcık maaşının bir bölümünü Allah için infak edeceğim diye çırpındığı için bereket vermiştir ötekisine infak etmediği için bereket vermemiştir. Birisinin ayakkabısı altı ayda eskidiği halde ötekisinin ayakkabısına Allah dayanma gücü vermiştir üç beş sene dayanmaktadır. Veya meselâ birisinin karısı hasta haneden çıkmazken ötekisinin karısına Allah sıhhat vermiştir. Birisinin arabası sürekli arıza yapıp para harcattırırken ötekisinin eşyalarına Allah dayanma gücü vermiştir işte berekettir bütün bunlar. Veya meselâ birisi çocuklarının çevreye karşı ezilmemesi adına evine renkli televizyon alması, okulda çocuğunun azığının farklı olmasına özen göstermesi, çocuklarını Anadolu Liselerine gönderme çabası yanında, yâni çevreye kulluğu yanında; öbürünün böyle bir derdi yoktur. Veya birisinin çevreye kulluk adına şöyle şöyle giyinmesi, ya-malıklı elbise giyinememesi, modaya uygun olmayan bir elbise giyinememesi, evini şöyle şöyle döşemesi, şöyle bir arabaya binememesi, şöyle bir evde, şöyle bir muhitte oturamaması, misafirlerine şöyle bir şeyi ikram edememesi, şöyle bir hayatın adamı olma derdi varken ötekisinin böyle dertleri yoktur. Birisi yaşadığı bu hayatın gereği olarak taksit ve ödemelerle ömrünü tüketirken öbürü çok rahattır. Çünkü o sadece Allah’ı razı etmeden yanadır ve çok sade bir hayat yaşamaktadır. Evet böyle yaşayanlar Allah’ın bereketine gark edilirlerken, Allah’a, Allah’ın istediği biçimde inanmayan, Allah’la yol bulmaya, yollarını Allah’a sormaya yanaşmayan, hayatlarını Allah için yaşamayan kimseler de Allah’ın bereketinden mahrum bırakılacaklardır. Allah’tan yüz çeviren, Allah’ın kitabından ve Resûlünün sünnetinden yüz çeviren insanlar da bereketten mahrum edileceklerdir. Nitekim bakın Tâhâ sûresinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatıyordu: “Benim kitabımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyâmet günü de onu kör olarak haşr ederiz. O zaman: "Rabbim! Beni niçin kör olarak haşr ettin, oysa ben gören bir kimseydim" der. Allah: Böyledir, âyetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de öylece unutulursun" der..” (Tâhâ 124,125,126) Evet kim Allah’ın zikrinden, yâni Allah’ın kitabından, Allah’ın istediği kulluktan, hayatın her bir biriminde Allah’ın istediği gibi davranıştan yüz çevirirse, kim Allah’ın istediği gibi değil de kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya yönelirse onlar için bereket kaldırılacak ve geçim darlığı, geçim sıkıntısı olacaktır. Hayatlarının da, kazandıklarının da, mesleklerinin de, çalışıp çabalamalarının da hiç bir beti-bereketi olmayacaktır. Belki milyarlar kazanacaklar ama yine de doymayacaklardır. Kulu kölesi oldukları hayat standardının peşinde bir ömür tüketecekler ve bir türlü istedikleri noktaya ulaşamayacaklardır. Velileri olan Şeytan kendilerine yeni yeni hedefler gösterecek ve bu hedeflerin arkasında bir ömür boyu çırpınıp duracaklar. Bereket gerçekten insanların çoğunun anlayamadıkları ve far-kında olmadıkları bir şeydir. Meselâ sabahleyin saat 6,7 arasında ya-pabildiğimiz işleri akşam aynı saatlerde yapabilmemiz mümkün değildir. Zaman aynı zamandır, süre aynı süredir ama bereketler farklıdır. Evet keşke bu adamlar iman etseler ve muttaki davransalardı ama onlar yalanladılar da işlediklerinden dolayı biz de onları yakalayıverdik.

97. Âyetin Tefsiri

97. “Kasabaların halkı, geceleyin uyurken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende miydiler?” Acaba bu şehir ahalileri bu memleketlerin insanları geceleyin mışıl, mışıl uykudalarken azabımızın kendilerine gelivermesinden emin mi oldular? Ya da şu anda Mekke müşrikleri Allah’ın azabının kendilerine gelmesinden emin mi oldular? Yahut da şu anda şu bizim ülkede yaşayan müşrikler emin mi oldular? Halkı müslüman ülkelerin müşrikleri Allah’ın azabının tepelerine inmesinden emin mi oldular. Veya Amerika’daki müşrikler, Avrupa’daki müşrikler Allah’ın azabının ansızın kendilerine gelmesinden emin mi oldular? Allah’ın âyetlerini, Allah’ın sistemini, Allah’ın kendileri için vaz ettiği hayat programını reddederek kendi keyiflerince bir dünya kurup en güzel, en doğru ha-yatın kendi yaşadıkları hayat olduğunu iddia eden tüm yeryüzü müşrikleri Allah’ın azabının gelmesinden emin mi oldular? Ya da şu anda bizler Allah’ın azabının gelivermesinden emin mi olduk? Nereden biliyoruz meselâ bu gece bir depremle Konya’nın yerin dibine batmayacağını? Nasıl olur da kendimizi güvende hissedebiliriz? Bunu her an düşünmek, her an Rabbimizin azabının gazabının gelivereceğinden korkup Rabbimize Rabbimizin istediği biçimde kulluk işlemeye yönelmek zorundayız.

98. Âyetin Tefsiri

98. “Yahut kasabaların halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende miydiler?” Veya bir kuşluk vakti insanlar oyunda eğlencedeyken ansızın azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular? Bir kuşluk vakti işlerine, aşlarına devam ederlerken, Allah’tan da Allah’ın azabından da gaflet içinde oyun eğlencelere gömüldükleri bir anda kendilerine azabın gelmesinden emin mi oldular? Zaten eğer insanlar hayatı Allah için yaşamıyorlarsa o hayat oyun ve eğlenceden ibarettir. Allah için yaşanmayan hayat oyun ve eğlencedir. Allah için niyet taşınmayan her şey oyun ve eğlenceden ibarettir. Allah hesaba katılmadan, âhi-ret hesaba katılmadan yaşanan bir hayat oyun ve eğlenceden başka bir hayat değildir. Evet ister güpegündüz gözlerinin önünde isterse gece mışıl, mışıl uykudalarken, haberleri yokken Allah’ın azabı gelivermesinden bu insanlar emin mi oldular?

99. Âyetin Tefsiri

99. “Onlar Allah'ın düzeninden güvende miydiler? Allah'ın düzeninden ancak mahvolacak millet güvende olur.” Allah’ın mekrinden Allah’ın cezalandırmasından emin mi ol-dular? Allah’ın mekrinden emin yaşayanlar ancak hüsrana mahkum olanlardır. Dünyada da ukba’da da kaybedecek olanlardan başkaları Allah’ın mekrinden emin olamazlar. Allah her an bizi bir tehlikeyle bir sıkıntıyla bir korkuyla imtihan edebilir. Her an Rabbimizin bu tür imtihanlarına hazırlıklı olmak zorundayız. Çünkü Allah kulları üzerinde mutlak tasarruf sahibidir. Kullarına ne tür sorular göndereceğine on-ları neyle imtihan edeceğine ancak kendisi karar verir. Bu tür belâlar gelmeden önce hazırlıklı olmak zorundayız. Kendimizi cennete hazırlamak zorundayız. Kazanma ihtimalinin kalmayacağı, başarma ve kulluk işleme imkânlarımızın elimizden alınacağı durumlar gelmeden önce kendimizi hazırlamak zorundayız.

100. Âyetin Tefsiri

100. “Sahiplerinden sonra yeryüzünde mirasçı olan kimselere hâlâ şu açıkça anlaşılmadı mı ki; Biz dileseydik onları da suçluların cezasına uğratırdık. Kalplerini kapatıp mühürleriz de bir şey duymazlar.” Evet daha önce yerleştirdiklerimizden sonra onların mirasları üzerine yerleştirdiğimiz insanlara hâlâ hidâyet, yol gösteri gelmedi mi? Gerçekleşmedi mi? Yâni biz zamanlar arzda, yerleştirdiğimiz ata-larınızdan sonra şu anda onların yerlerine yurtlarına sizleri yerleştirmişiz. Biz dileseydik günahlarından ötürü onları helâk ederdik. Ama günahları sebebiyle isyanları sebebiyle onları ve şu anda sizleri hemen helâk etmeyip Allah’ın sizlere böyle bir rahmet kapısı açması sizlere tevbe imkânı dönüş fırsatı vermiş olması size hidâyet olarak yetmiyor mu? Hakkı anlamanızı sağlamıyor mu Rabbinizin bu yaptığı? Rabbinizin sizin adınıza işleyen bu rahmeti sizin O’nu anlamanıza yetmeliydi. Ama bu gerçeği anlamaya yanaşmayanların kalplerini mühürleriz de artık bir şey duymaz, duygulanmaz olurlar. Yâni eğer bir insan ben şu ana kadar, meselâ otuz yaşına ka-dar İslâm dışı bir hayat yaşadım ama şu ana kadar ciddi bir azapla, ikabla karşılaşmadım. Öyleyse kırk yaşına geleyim de Rabbime kulluk yoluna gireyim der, kırk yaşına geldiğinde de, canım elli olsun da ondan sonra derse, yâni Allah’ın kendisine tanıdığı fırsatları değerlendirme yoluna girmezse o zaman Allah da onların kalplerinin üzerine tabederiz diyor. Yâni her gün biraz daha kitap ve sünneti tanıyarak imanlarımızı artırmadan yana olmazsak, teslimiyetlerimizi artırmadan yana olmazsak, aynı hayatı, aynı statüyü korumadan ve yerimizde saymadan yana olursak Allah korusun biz de kalbi tabedilenlerden oluruz. Kalbin tabedilmesini şöyle anlamaya çalışıyoruz. Sanki Allah; görülmüştür o kalp işe yaramaz. Denenmiştir bir işe yaramaz. Hurdaya çıkarılmıştır bir işe yaramaz diyerek kalbin üzerine damgasını, mührünü vuruveriyor. Öyleyse Allah’ın bize ne kadar bir mühlet tanıdığını bilmediğimiz için çok korkmak zorundayız. Çünkü hayatımızın gerçek derecesini bilmiyoruz. Gafletimizin gerçek derecesini bilmiyoruz. İhmalimizin derecesini ve bu ihmallerimizin sonunda artık bu adam olmaz diyerek, artık bunun kalbi işe yaramaz diyerek mührünü ne zaman basıvereceğini bilmediğimiz için elimizi çabuk tutmak ve Allah’ın istediği hayata yönelmek zorundayız. Kesinlikle bilelim ki Allah’ın kanunları, Allah’ın yasaları değiş-mez. Kesinlikle bilelim ki İlahi iradede değişiklik olmaz. Bizi öncekilerin uğradıkları âkıbetten men edecek, onların âkıbetlerine düşmekten kurtaracak hiç gücümüz ve kuvvetimiz yoktur. Öyleyse Kur’an’da bizden öncekiler konusunda anlatılanlardan ibret almak zorundayız ve onların yanlışlarına düşmemek için hayatımıza çok dikkat etmek zorundayız. Çünkü anlıyoruz ki insanların durumları, yaşantıları gerçekten azabı gerektiriyorsa da Rabbimiz hemen onlara azabını göndermiyor. Onlara dokunmuyor, onlara imkân tanıyor, fırsat veriyor. Ama bu ser-bestlik onları aldatıyor. Şunları, şunları yaptım ama şu ana kadar ba-na her hangi bir azap gelmedi. Demek ki bu dünyada sorumlu olduğumuz bir makam yoktur. Demek ki bu dünyada hesap ödeyeceğimiz bir varlık yoktur diyerek aldanıyorlar. Demek ki bizim şu anda yaşadığımız hayat en güzel bir hayattır demeye başlıyorlar. Böylece hayatlarını sürdürmeye çalışan ve değişmeden yana olmayanların da kalplerini mühürleyiveriyor Rabbimiz. Yâni ilk defa inanmayanların kalplerini mühürleyiveriyor. Yoksa hiç kimsenin küfürde kemikleşip kalmasını istemez Allah. Onların kalplerini mühürledik de artık onlar görmez ve duy-maz oluverdiler. Hakkı duymaz, güzeli görmez, doğruya ulaşamaz oluverdiler.

101. Âyetin Tefsiri

101. “ Ey Muhammed! İşte kasabaların haberlerini sana anlatıyoruz. Andolsun ki onlara peygamberleri belgeler getirdi; öncekileri yalanladıklarından ötürü inanmadılar. Allah kâfirlerin kalplerini böylece kapatıp mühürler.” Evet işte sana senden önceki kasabaların şehirlerin haberlerini anlatıyoruz. Şu başlarından, senin ülkenin insanlarının başına gelen şeylerin geçtiği şehirlerin haberlerini anlatıyoruz. Ama bunu sana ve senin toplumuna anlatırken hikâye olsun diye, hoşça vakitler geçiresiniz diye değil, bunlar, bu haberler senin ve toplumunun ibret alıp kendilerine çeki düzen versinler için anlattığımız çok önemli vakalardır, haberlerdir. Onların başlarına gelenlere iyi bakıp ibret alasınız da onların düştüklerine sizler de düşmeyesiniz diye bunları size anlatıyoruz. Onlara peygamberlerimizi belgeler getirdi. Onlar hakkı görsünler de doğruya gitsinler diye elçilerimiz her türlü mûcizeleri getirdi onlara da öncekileri yalanladıklarından ötürü onlara da iman etmediler. Daha öncekiler gibi onlar iman etmemeyi âdet haline getirdiler. İşte Allah iman etmeyenlerin kalplerini böylece mühürleyiverir. Öyleyse Rabbimizin âyetlerini duyar duymaz hemen hiç beklemeden iman etmek zorundayız. Hemen teslimiyet göstermek zorundayız. Eğer Rabbimizin emirlerini duyar duymaz hemen hiç beklemeden iman etmezsek yada iman eder etmez hemen teslimiyet göstererek uygulamaya koymazsak öncekilerin yaptıkları gibi böyle bozuk tutumlar sergilemeye kalkışırsak bilelim ki bizim kalplerimiz de mühürlenecek ve artık biz de tıpkı onlar gibi bir şey duymaz, duygulanmaz hale geleceğiz demektir.

102. Âyetin Tefsiri

102. “Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik, çoğunu fâsık kimseler olarak bulduk.” Burada ekserisini bir ahd üzerine bulamadık derken Rabbimiz onların ilk mîsâk ahdini unutup yalanladıklarını anlatmaktadır. Yâni sûrenin sonunda anlatılan “Galu belâ” diye bilinen o ilk mîsâk ahdine pek çoğunun sadık kalmadıklarını, ekserisini bu konuda fâsık bulduk diyor Rabbimiz. Söze sadâkatleri yok adamların. O Rablerine ilk verdikleri sözlerine sadâkatleri yok. Gerek Rablerinin kendileri için kâinatta yarattığı meşhûd âyetleri, gerek peygamberleri vasıtasıyla kendilerine gönderdiği âyetler gerekse kendi içlerinde kendi enfüslerinde Cenâb-ı Hakkın kendilerine gösterdiği âyetler onlara hakka dâvet ediyordu. Evet tüm bu âyetler onların hayatlarının yanlışlığını ortaya koyuyordu. Halbuki zaman zaman daraldıkları, sıkıştıkları anlarda Allah’a yalvarıyorlardı. Ya Rabbi! Eğer bizi bu sıkıntıdan kurtarır sahil-i selâmete çıkarırsan söz veriyoruz sana kulluk yapacağız, senin istediğin gibi bir hayat yaşayacağız diyerek Allah’a yalvarıyorlar, söz ve-riyorlardı. Yâni fıtratlarında mayalarında Allah inancı vardı bu adamların. İçlerindeki Allah âyetleri de onlara bunu söylüyordu ama belâlar kaldırılınca da yine eski şirklerine, eski küfürlerine dönüveriyorlardı. Allah’a verdikleri bu sözlerini unutuveriyorlardı. Allah’la sözleşme ya-pıyorlar ama bu sözleşmelerini hemen unutuyorlardı. İşte Rabbimiz diyor ki onları ahitlerine sadık bulmadık. Gerçekten de ilk toplumlarda kâfir, fâsık ve zâlimlerin yanında mü’minler çok azınlıktaydı. Ve işte bu azlıklarından dolayı da Rab-bimiz onlara pek fazla yük yüklememiştir. Düşmanlarıyla savaşıp on-ları yok etme işini ilk dönemler Rabbimiz bizzat kendi üzerine almıştır. Ta ki Mûsâ (a.s) dönemine gelininceye kadar. Bu dönemde yeryüzünde müslümanlar çoğaldı. Bundan sonra Rabbimiz onlara haydi şu şehre girin! Artık sizler çoğaldınız falan yeri fethedin! Bundan böyle ben sizin elinizle ve kılıçlarınızla kâfirlere zarar vereceğim buyurdu. Siz yürüyün, ben yine sizinle beraberim buyurdu. Rasûlullah’ın hayatında da ilk dönemlerde “Sen onları bana bırak” peygamberim ifadelerinin üç yerde geçtiğini biliyoruz. Müzzemmil, Müddessir ve Kâlem. İlk dönemlerde Rasulullah efendimize böyle diyordu Rabbimiz. Çünkü Allah Resûlünün etrafında iman etmiş bir kaç kişi vardı henüz. Bunlarla kâfirlere karşı bir savaş vermesi de mümkün değildi. Rasulullah efendimizin ve beraberindeki bir avuç müslümanın daraldıkları, bunaldıkları bir zaman da bu âyetler geliyor ve müslümanlar da rahat bir nefes alma imkânı elde ediyorlardı. Sen çekil kenara ey peygamberim! Onlar benimle karşı karşıya gelsinler ve benimle baş etsinler diyordu. Bir zamanlar Hz. Nûh’a da diğerlerine de böyle demişti ve onlara nasıl yardım ettiğini, onların düşmanlarını nasıl kahrettiğini göstermişti Rabbimiz ona. O dönemlerde de kâfirler mü’minlerin eliyle değil bizzat Rabbimiz tarafından yok edilmişti. Evet Allah diyor ki onların pek çoğunu bir ahd üzerine bulmadık. “Gurûn’ul Ûla” dediğimiz birinci çağdaki toplumların genel karakterleri işte böyleydi. Onların içinde çok az insan, iman etmişti. Pek çoğu şirk içinde yüzüyordu. “Gurûn’ul Vüsta” dediğimiz Hz. Mûsâ (a.s)’a Tur dağında Tevrat’ın verilmesiyle başlayan orta çağ ve bu çağda gönderilen peygamberler döneminde durum biraz daha farklılaşmıştır. İşte bundan sonra Rabbimiz bize bu dönemin peygamberlerini anlatmaya başlayacak. Buraya kadar ilk dönemin elçilerinden örnekler sunmuştu Rabbimiz, bundan sonrada ikinci dönemin elçilerini gözlerimizin önüne serecek. İlk dönemlerin helâk yasalarını anlattıktan sonra Rabbimiz daha sonraki dönemlerin durumunu anlatacak.

103. Âyetin Tefsiri

103. “Sonra peygamberlerin ardından Mûsâ'yı âyetlerimizle Firavun ve erkanına gönderdik. Âyetlerimize karşı haksızlık ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak.” Evet ilk dönem peygamberlerini ve ilk dönem toplumlarını ve onların helâk yasalarını anlattıktan sonra Rabbimiz şimdi de ikinci dönem elçilerinden ve elçilerin toplumlarından haber verecek. Önceki çağın insanları Allah’ı Allah’ın elçileri vasıtasıyla kendilerine gönderdiği hayat programını yalanlamışlar helâk olup gitmişlerdir. Bundan sonra dört büyük kitabın gönderildiği dönemi ve o dö-nemin peygamberlerini ve toplumlarını anlatmaya başlayarak Rabbi-miz buyurur ki bakın: Biz onlardan sonra Firavuna ve onun büyük toplumuna, Firavun sistemini benimseyenlere, Firavun gibi düşünen, Firavun gibi yaşayanlara, avenesine âyetlerimizle Mûsâ’yı gönderdik. Rabbimiz elçisi Hz. Mûsâ (a.s)’ı ve onun gerek Firavunla gerekse kendi toplumuyla mücâdelesini Kur’an’ın pek çok yerinde bize anlatır. Demek ki bu konu bizim için çok büyük önem taşıyor ki Rabbimiz sürekli hemen hemen kitabının her bir bölümünde bize bundan söz ediyor. Elbette tüm peygamberleri bileceğiz, tanıyacağız ama özellikle Hz. Mûsâ (a.s)’ı ve onun mücâdelesini daha bir güzel bilmek zorundayız. Hele hele şu anda Firavun sistemini aratmayan dünya sistemleri arasında, Firavunları aratmayan dünya müstekbirleri karşısında bunu daha bir canlı tutacağız hafızalarımızda. Tüm zâlimler karşısında tüm sahte tanrılar ve tanrıçalar karşısında vereceğimiz mücâdele açısından O’nu daha bir iyi tanıyacağız. Araf sûresinin bu bölümünde Rabbimiz Hz. Mûsâ (a.s)’ın Firavunla ilk karşılaştıkları dönem anlatılmaktadır. Allah tüm elçilerini gönderdiği gibi Hz. Mûsâ’yı da âyetleriyle gönderiyor. Çünkü Allah’ın âyetleri dirilticidir ve bağlayıcıdır. Onlar bizim âyetlerimize zulmettiler diyor Rabbimiz. Allah’ın âyetlerine zulmettiler. Yâni Allah’ın âyetlerinin hakkını vermediler. Al-lah’ın âyetlerine gereken değeri vermediler, âyetleri hayatlarında gereken yerlerde kullanmadılar, âyetlerden istifade edemediler, âyetlerin fonksiyonunu, geliş gayesini anlayamadılar. Allah bu âyetlerini niye göndermişti? Allah kullarının bu âyetlerle beraber olmalarını ve asla onlardan ayrılmamalarını niye istiyordu? Bu âyetleri muska haline getirip boyunlarımıza takalım diye mi? Veya bu âyetleri hastalara içirelim diye mi? Veya ölülere okuyalım diye mi? Veya kulaklarımızın müzik zevkini tatmin edelim diye mi? Veya medreselerde Arapça’nın alıştırma kitabı olarak kullanalım diye, doktoralarımıza konu edinip onlarla para kazanalım diye mi? Makalelerimizi, hitabelerimizi onunla süsleyelim diye mi? Yoksa bu âyetleri okuyup öğrenip hayatımızı bununla düzenleyelim, bu âyetlerle yol bulalım diye mi? Bu âyetlerle yol bularak cennete ulaşalım diye mi? Eğer bu âyetlerin ne için geldiğini unutursak, onları Allah’ın gönderdiği gayenin dışında kullanmaya çalışırsak biz de Allah’ın âyetlerine zulmediyoruz demektir. Onlar âyetlerimize zulmettiler de bak ki müfsitlerin âkıbeti nice oldu? Müfsit bozguncu demektir. Müfsitler yeryüzünde Allah’a kulluk düzenini bozan kimselerdir. Yeryüzünü yaratan ve yarattığı hayat için belli bir düzen koyan Allah’ın koyduğu düzeni beğenmeyip, Allah yasalarını beğenmeyip onun yerine kendi sistemlerini kendi fikirlerini hâkim kılmaya çalışan ve böylece yeryüzünde Allah’a kulluğu bozan kimselere müfsitler denir. Kitabı bir tarafa bırakarak hayatlarını düzenlemeye çalışanlara müfsit denir. Bakın müfsitlerin durumu ne ol-muş?

104. Âyetin Tefsiri

104. “ Mûsâ, "Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim.” Mûsâ (a.s) geliyor Firavuna. Tâbi burada Rabbimiz Mûsâ (a.s)’ın nereden geldiğini, nasıl geldiğini anlatmıyor. Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatılan konuyu kısaca bir özetleyelim. Firavun aslında Mûsâ (a.s)’ın geleceğini biliyor. Ya önceki peygamberlerden nakledilenlerden biliyor, ya müneccimleri kendisine bu konuda bilgi verdiği için biliyor, yahut da her zâlimin olduğu gibi Firavunda ezdiği kanlarını emdiği mazlumların bir dirilip kendisinden hesap soracağının farkındadır da onun için biliyor. Bir yasadır bu. Ezilenler bir gün dirilip ezenlerden mutlaka hesap soracaklardır. Aslında her zâlim bunun farkındadır. Bunun kaçınılmaz olduğu bilen şu andaki yeryüzü zâlimleri de korkulu rüyalar görmektedirler. Hafakanlar geçirmektedirler. Ezdikleri insanlar ha uyandılar ha uyanacaklar diye. Ha hesap sordular ha soracaklar diye. İşte Firavun da bunun farkındaydı ve tedbir alıyordu. Mûsâ gelmesin diye, Mûsâlar dirilmesinler diye İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürtüyordu. Binlerce çocuk öldürtmüştü. Hz. Mûsâ’nın annesi çocuğunu doğurur ve Firavunun korkusundan bir sepete koyup onu Nil nehrine bırakır. Ve Mûsâ Firavunun sarayındadır. Firavun bunca tedbiri almasına rağmen kendisini yıkacak çocuk kendi sarayında kendi imkânları içinde büyümeye başlar. İşte Firavunlar ne kadar tedbir alırlarsa alsınlar bilelim ki Allah’ın takdirinin önüne geçemeyeceklerdir. Kendi kucaklarında büyüyen, kendi okullarında okuyup yetişenler bir gün mutlaka kendilerini yıkacaklardır bundan hiç şüpheniz olmasın. Hz Mûsâ, Firavunun sarayında büyümeye başlar. Gençlik yıllarında Mısırda Firavun oğullarından bir kıptiyle İsrâil oğullarından birinin kavgasına şahit olur ve İsrâil oğulluya yardım ederek kıptiye bir yumruk vurur ve orada öldürür onu. Sonra Firavunun korkusundan Medyen’e kaçar ve orada Şuayb (a.s)’ın koyunları güderek saklanır. Şuayb (a.s)’ın kızlarından Safura annemizle evlenir. Daha sonra tekrar Mısıra dönme emri alır, yolda Rabbimiz kendisine vahiyde bulunur ve Mısıra gidip Firavun ve toplumunu uyarma emrini verir ve işte bu dönüşünde Firavunun karşısındadır. Bakın Firavunla karşı karşıya gelen Allah’ın elçisi şöyle diyordu: Ey Firavun ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim. Ben Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Görüyoruz ki Hz. Mûsâ her şeyden önce Risâlet özelliğini ortaya koyuyor. Diyor ki ey Firavun ben Allah’ın elçisiyim. Ben senin karşına bir kültürle, bana ait bir fikirle, bana ait bir plan ve programla, bana ait bir tüzük veya projeyle çıkmıyorum. Binaenaleyh eğer beni reddedersen Allah’ı reddetmiş olacaksın. Bana karşı gelmekle bilesin ki Allah’a karşı gelmiş olacaksın diyordu. Firavuna açık ve net bir şekilde peygamberliğini ilân edip haykırıyordu. tâbi kendisi Rablik iddiasında bulunduğu için Firavun karşısında Âlemlerin Rabbinin elçisi olduğu söyleyerek Hz. Mûsâ onun Rabliğini da reddediyordu. Halbuki Mûsâ (a.s) demin de ifade ettiğim gibi Mısırda Firavunun kucağında büyümüş, onun sarayında büyümüş, bir adam öldürmüş, idama mahkum olmuş yakalandığı takdirde mutlaka idam edilecekti. Firavun sistemine göre idama mahkum bir insan olmasına rağmen ve de yeryüzünün en zâlim, en despot ve de en güçlü insanının karşısında hiç korkmadan hakkı haykırıyordu Allah’ın elçisi. Evet ben Âlemlerin Rabbinin elçisiyim ve:

105. Âyetin Tefsiri

105. “Bana Allah'a karşı ancak doğru söylemek yaraşır. Size Rabbinizden bir mûcize getirdim, İsrâil oğullarını benimle beraber koyuver" dedi.” Ben Allah’a karşı haktan başka hak sözden başka bir söz de söylemiyorum. Ben Allah adına konuşuyorum ve benin hayatımda söyleyeceklerimin tamamı haktır. Hakkın dışında söz söylemek bana yaraşmaz, bana yakışmaz. Benim üzerime gereken, tüm mü’minlerin üzerine gereken, tüm inananlara düşen sadece hak söylemektir. Hakkın dışında, Allah’ın dediklerinin dışında söz söylemek bana ya-kışmaz. Ve Rabbimin emriyle hakkı söylerken de hiç bir şeyden kork-muyorum diyordu. Evet işte kulluk örneklerimizden biri Hz. Mûsâ ve karşısındaki dünyanın en zâlim adamına karşı tavrı. Acaba Allah bunu bize niye anlatıyor? Ya da acaba biz peygamberleri niye tanıyoruz? Peygamberleri niye öğreniyoruz? Allah’ın elçileri bizim için bizim kulluğumuz için en güzel seçilmiş örnekler de onun için Allah onları bize tanıtıyor ve biz de onları öğreniyoruz. Evet peygamberlerde bizim için en güzel örnekler vardır, peygamberler bizim için kulluk örnekleridirler. Allah bizden istediği kulluk konusunda, bizden istediği tavırlar konusunda model insanlar olarak peygamberlerini takdim etmiştir. Yâni toplumumuz hangi peygamberin toplumuna benziyorsa, içinde bulunduğumuz konum hangi peygamberin konumuna benzi-yorsa o konumda o peygamberi örnek alalım diye Allah onları bize tanıtmaktadır. İşte böyle bir zâlim karşısında, böyle bir konumda bizim örneğimiz olan Hz. Mûsâ’nın davranışı bizim için en güzel bir ör-nektir. Yâni bizler de konumumuz ne olursa olsun, durumumuz ne olursa olsun devamlı hakkı söylemek, hakkı haykırmak ve haktan başkasını söylememek zorundayız. En zâlim birinin karşısında bile haktan ayrılmamak eğilip bükülmemek zorundayız. Sürekli hakkın müdafii ve tercümanı olmak zorundayız. Eğer bulunduğumuz bir konumda hakkı söylemekten çekiniyor veya korkuyorsak o zaman hiç olmazsa susmak zorundayız. O konumda hiç olmazsa bâtıl veya yalan söyleyerek hakkı yanıltmaktansa, hakkı yamultmaktansa susmayı tercik etmeliyiz. İnsanların bizim şahsımızda Allah dinini yanlış öğrenmeleri söz konusuysa hiç olmazsa susmayı tercih etmeliyiz. Sözlerimizle tavırlarımızla Allah dinini saptırmaktan eğip bükmektense, susmak daha hayırlıdır orada. Evet Allah’ın elçisi diyor ki bana hak sözden başkası yakışmaz, ben Allah için hak söz söylüyorum. Ben size Rabbinizden bir Beyyine ile geldim. Rabbinizden si-ze bir Beyyine getirdim. Ben Rabbinizden size apaçık bir delille geldim. Sizler Rabbinizi kabul etseniz de etmeseniz de, kibirlenip büyüklük taslasanız da kabullenseniz de O Allah sizin de Rabbinizdir ve beni size sizin reddedemeyeceğiniz bir Beyyine ile gönderdi. tâbi bir tek Beyyine, bir tek mûcize değil elimde Allah’ın âyetleriyle geldim diyor Allah’ın elçisi. Ve devam ediyor Rabbiniz sizden istiyor ve emrediyor ki İsrâil oğullarını bana bırak ve benimle gönder. Evet Mûsâ (a.s) önce konum belirlemesi yapıyor. Kendi konumunu belirliyor, ben Allah’ın elçisiyim ve onun tarafından geliyorum diyor sonra da görevini yâni geliş gayesini ortaya koyuyor. Bırak bu İsrâil oğullarını götüreyim diyor. tâbi Allah’ın elçisinin görevi sadece İsrâil oğullarını Firavunun elinden kurtarmakla sınırlı değildi. Firavunu müslümanlığa dâvet etti. Onun müslüman olmasını âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim olmasını istedi. Böyle olduğu zaman yâni Firavun Allah’a iman edip Allah’ın yasalarına teslim olduğu zaman elbette problem baştan çözülecekti. O zaman Firavunun Firavunluğu bitecek, Rabliği sona erecek, tâğutluğu kalmayacak ve toplumda Allah elçisini yegâne itaat makamı olacak herkes ona itaat edecekti. İşte elbette Mûsâ (a.s) Firavundan evvel emirde bunu istedi ve eğer bunu yapmazsan, bunu kabul etmezsen o zaman ver İsrâil oğullarını götüreyim diyordu. Ey Firavun yeter bu adamları köleleştirdiğin. Yeter bu adamların kanlarını emip ırzlarını kullandığın. Yeter artık bu adamları sömürdüğün. Allah’ın hür yarattığı analarından hür doğmuş bu insanları kullandığın yeter artık ver onları götüreceğim der. İşte peygamberin geliş gayelerinden biri belki de en büyüklerinden birisi budur. Köleleştirilmiş insanları hürleştirmek. Tâğutların, sahte tanrıların kulları haline gelmiş, getirilmiş insanları onlara kulluktan kurtarıp hür bir şekilde Rablerine kulluğa dâvet etmek. İnsanların insanlara kulluğunu bitirip Allah’a kul olmalarını sağlamak. Yeryüzündeki tüm zâlimlerin, tüm despotların zulümlerini, haksızlıklarını kırıp yeryüzünde adâleti gerçekleştirmek. Allah’ın Resûlü de Mekke’deki zuafayı, köleleştirilmiş insanları efendi yapmıştı. İnsanların insanları ezmesine, insanların insanlara hükmetmesine engel olmuş, egemenliği zâlimlerin elinden alıp sadece Allah vermişti. İşte Hz. Mûsâ (a.s) da aynı şeyi yapmak için geliyordu. Yıllardır Firavunların elinde oyuncak olmuş, köleleştirilmiş İsrâil oğullarını Firavunun elinden kurtarmak için geliyordu. Burada İsrâil oğullarının kimliğiyle alâkalı kısa bir özet sunalım. İsrâil Yâ’kub (a.s)'ın Kur’an’da da kullanılmış adıdır. Bizzat kendisinin adı. Abdurrahmân Abdullah gibi Allah’ın kulu anlamına geliyormuş. Evet İsrâil, Yâ’kub (a.s)'ın adıdır. Yâ’kub (a.s) da İbrâhim (a.s)'ın oğlu İshâk (a.s)'ın oğludur. İsrâil oğulları ise işte bu Yakup oğlu, İshâk oğlu, İbrâhim oğlu sülalenin adıdır. Yakup (a.s)'ın on iki oğlundan meydana gelen sülalenin adına Yakup çocukları veya pey-gamber çocukları anlamına İsrâil oğulları denir. Bu Yâ’kub’un çocuklarının ilk vatanları Kudüs civarıdır. Hani Hz. İbrâhim kavmiyle babası ve idarecilerle verdiği çetin bir müca-deleden sonra ülkesini terk etmek zorunda kalır. Ur bölgesinden Harran’a, sonra oradan Şam’a, oradan da Kudüs bölgesine gelip yerleşir. Hz. İbrâhim’in Mısır’a da bir seferinin olduğunu biliyoruz. Oğlu İsmail ile birlikte hanımı Hacer’i Mekke bölgesine bırakıp gelir Allah’ın emriyle. Hz. İbrâhim’in kendisinin yaşadığı bölge Kudüs civarındaki Halil’urrahmân denilen bölgedir. İbrâhim (a.s)'ın vefatından sonra bu bölgede İbrâhim (a.s)'ın öteki hanımından dünyaya gelen oğlu Hz. İshâk peygamber olarak görevlendirildi. Demek ki iki oğlundan Hz. İsmail Mekke bölgesinde Hz. İshâk da Kudüs bölgesinde görevlendirildi. Kudüs bölgesinde İshâk (a.s)'ın vefatından sonra onun oğlu Yâ’kub (a.s) peygamber olarak görevlendirildi. Yâ’kub (a.s)'ın on iki oğlu vardı. Bu oğullarından birinin adı Yusuf’tu. Yusuf sûresinde uzun uzun Rabbimiz anlatır: Baba Yâ’kub (a.s)'ın diğer oğullarından fazla Yusuf'a meyli vardır. Babalarının bu meylini kıskanan öteki çocukları kardeşleri Yusuf’u kuyuya atarlar. Kervan, Mısır, pazar, aziz, zindan filan derken Hz. Yusuf Mısırda yönetime getirilir. Bundan sonra baba Yâ’kub (a.s) ve onun diğer oğulları Mısıra gelip yerleşirler. Görülen ve bilinen o ki Yâ’kub (a.s)’ın çocukları uzun bir süre Mısırın yönetimini ellerinde tutarlar. Peygamber çocuklarının yönetiminde bulunan Mısır halkı uzun bir süre mutlu bir hayat yaşar. Ve nihâyet her toplum gibi sünnetullah gereği Mısırda da peygamber çocukları denen bu İsrâil oğullarının egemenlikleri son bulur. Mısır yönetimine, Firavun oğulları denen azgın bir sülale hâkim olur. Tabii İsrâil oğulları Allah’ın kendilerine hayat programı olarak gönderdiği kitaplarına ve peygamberlerinin yoluna ters düştükleri için Mısırda egemenlikleri de uzun sürmedi. Peygamber çocuklarının egemenliği sona erince de Firavun oğulları yönetimi ellerine geçirir geçirmez Mısırda yıllardır yönetimi ellerinde bulundurmuş olan bu İsrâil oğullarını köle durumuna düşürür. Köleleşmiş toplumların elbette hür bir hayatları hür fikirleri olamazdı. Elbette Meliklerinin tâğutlarının dini neyse bunların dini de o olacaktı. Elbette bu müslümanlar böyle bir ortamda müslümanlıklarını kaybedecekler ve kendilerine egemen olan gurubun milletine ve dinlerine tâbi olacaklardı. Elbette böyle köle bir toplumun Allah’a Allah’ın istediği biçimde kullukları da olamazdı. Zâlim Firavun oğullarının elinde gerçekten İsrâil oğulları acımasız bir azap yaşamaya başlarlar. Ve nihayet son döneme yaklaşıldığında köle durumuna dü-şürülmüş bulunan ve uzun bir süre en kötü bir hayatı yaşamaya mahkum edilmiş olan bu İsrâil oğullarının arasından bir kurtarıcının çıkması ve İsrâil oğullarını bu Firavun sisteminin acımasız zulmünden kurtarması fikri yaygın hale gelir. Allah’ın sünneti gereği ezilen toplumlara, mus’taz’aflara böyle kendi içlerinden bir kurtarıcı gönderilmesi söz konusudur. Ve işte bu kurtarıcı Hz. Mûsâ’dır ve gelmiş İsrâil oğullarını Firavunun elinden kurtarmak üzere Firavunun karşısındadır. Hz Mûsâ Firavuna der ki ver bu İsrâil oğullarını alıp götüreceğim. Peki neden Allah’ın elçisi bu köleleri Mısırdan alıp götürecekti? Çünkü müslümanların; zâlimlerin, Firavunların gölgesinde bir hayat yaşamaları kesinlikle mümkün değildi. Firavunların sistemi altında müslümanların müslümanlıklarını gündeme getirmeleri, imanlarının gereğini ortaya koymaları asla mümkün değildi. Böyle bir ortamda müslümanların müslümanca bir hayat sergilemeleri imkânsızdı. Zira İslâm’ın karakteri böyle bir şeye müsait değildi. Bir adam hem müs-lümanım diyecek hem de İslâm’ının, imanının gereğini yaşayamayacak bu kesinlikle mümkün değildi. Allah onların böyle bir müslümanlık sergilemelerine asla razı değildi. İslâm’ın karakteri toplumun en alt biriminden en üst birimine kadar, aileden devlet yapısına kadar her yerde Allah’ın otoritesinin hâkimiyetini istemektedir. Onun içindir ki imanlarının serbestçe görüntülenmesine izin vermeyen ve âdeta kendilerini münâfıkça bir hayata zorlayan böyle bir atmosferde müslümanların yaşaması mümkün değildi. Onun içindir ki Allah’ın elçisi onları bu ortamdan alıp müslümanca yaşayabilecekleri, müslümanca bir hayatı ortaya koyup müslümanca eğitilebilecekleri başka bir coğrafyaya, başka bir iklime götürmek istiyordu. Ama Firavunlar asla buna izin vermeyeceklerdir. Efendiler kölelerini asla bırakmak istemezler. Efendiler hizmetçilerini asla kaybetmek istemezler. Bu adamlar giderlerse bizim işlerimizi kim görecek? Biz kimin sırtına bineceğiz? Biz kimin kanını emeceğiz? On-larsız biz ne yaparız? Nasıl yaşarız? diyerek efendiler kölelerini kaybetmek istemezler. Hele hele bu köleler peşin peşin köleliği sineye çekmişlerse onları hiç kaybetmek istemezler. Meselâ şu anda Amerika bizi kaybetmek ister mi? Kendisine köleliği şeref bilmiş bizim gibi köle bir toplumu Amerikan efendilerimiz kaybetmek ister mi? Avrupa da yeşilleniyor zaman zaman biz kölelere ama, Amerika bizi kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Elbette adam hizmetçisini kaybetmek istemez. Elbette adam çobanına iyi bakar. Neden? Çünkü kendisine hizmet ediyor da ondan. Adam köpeğine yal çalıp onu iyi doyurur. Neden? Çünkü kendisini koruyacak da ondan. Adam koyunlarını iyi doyurmak ister. Neden? Çünkü kendisine süt verecek de ondan. İşte zaman zaman bizim efendimiz olan Amerikanın da bize ufak tefek yardımlarının mânâsı budur. Elbette kendisine süt verecek olan kullarını doyurmalıdır. Evet hiç bir efendi kölelerini bırakmak istemez. Bir de Firavunlar, efendiler şöyle hesap ederler. Eğer onlar bizim kontrolümüzden çıkarlarsa, kölelerimiz bizim inisiyatifimizden uzaklaşırlar da kendi başlarına kalırlarsa ne olur ne olmaz belki hürleşiverirler, belki özgürlüğü anlayıverirler diye onları asla kendi başlarına bırakmak istemezler. Sürekli, nereye giderlerse gitsinler onları yakın takibe alırlar, kontrollerinde tutarlar. Bir de Firavunun korkusu şuydu: Bu adamları kendi başlarına eğer Mûsâ (a.s)’ın kontrolüne bırakır da bu adamlar onunla birlikte giderlerken ne olur ne olmaz tekrar geriye dönerler de Firavunun zaten çökmekte olan sistemine hücum ederlerse Mûsâ ile beraber işimizi bitiriler diye korkuyordu. Çünkü Firavun hayatı seven birisiydi, ölümü göze alamayacak kadar da korkaktı. İsrâil oğulları kendi kontrolü altında oldukları sürece ona hizmet edecekler ve ona karşı gelme cesaretini kesinlikle kendilerinde bulamayacaklardı. Zira Firavunun sitemi onları bu şekilde eğitiyordu. Ne olur ne olmaz bu köleler Mûsâ ile bir süre baş başa kalırlar, vahyi tanırlar ve bilinçleşirlerse geriye dönüp kendisinin işini bitirebilirlerdi. İşte bu yüzden onları Mûsâ’ya vermemesi ve kölelerini yakın takibe alması gerekiyordu. Bir hesabı vardı Firavunun ama Allah’ın da bir hesabı vardı ve o bunun farkında değildi. Tıpkı bugün dünya üzerindeki tüm Firavunî güçlerin müslümanları yakın takibe aldıkları gibi. Müslümanlar bugün tüm dünyada kendilerine en yakın Firavunların yakın takibi altında bir hayat sürmektedirler. Müslümanlara egemen olan güçler onları sürekli kontrolleri altında tutup, onların birlikte hareket ederek kendilerine karşı bir çıkış eyleminde bulunmamaları için, birleşmemeleri için tüm imkânlarını kullanmaktadırlar. Aynen o gün İsrâil oğullarının Firavun oğulları tarafından serbest bırakılmayıp yakın takibe alındıkları gibi. Evet efendiler kölelerini asla başı boş bırakmazlar. Meselâ şu anda dünyanın hiç bir yerinde müslümanların kendi sistemlerini kurup müslümanca bir hukuk, müslümanca bir ekonomi, müslümanca bir eğitim, müslümanca bir sosyal yapı kurmalarına asla izin vermezler. Dünyanın en küçük bir kasabasında bir köyünde bile buna izin vermezler. Neden? Çünkü meselâ dünyanın en küçük bir köyünde bile müslümanlar bunu becerseler ve Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği siyasal yapıyı kursalar o zaman dünyanın tüm hukukçuları, dünyanın tüm ekonomisyenleri, dünyanın tüm eğitimcileri, dünyanın tüm sosyal bilimcileri oraya akın edip İslâm’ı araştıracaklar, İslâm’ı soruşturacaklar, İslâm’ı tanıyacaklar ve sonunda İslâm’ın farkını görecekler ve artık bu alçakların sistemlerine kimse değer vermeyecek de ondan. Kendi sistemlerinin çöpe atılmasından korktukları için buna izin vermiyorlar.

106. Âyetin Tefsiri

106. “Firavun: "Bir mûcize getirdiysen ortaya koy ba-kalım, doğru sözlülerden isen bunu yaparsın" dedi.” Ey Mûsâ! Eğer bir âyet, bir mûcize getirdiysen haydi onu or-taya koy bakalım. Eğer doğru söylüyorsan, eğer iddianı ispata ha-zırsan haydi onu göster bakalım. Firavunun bu ifadesinden de anlı-yoruz ki Firavun peygamberlik konusunu bilmeyen, peygamberlik müessesesine yabancı birisi değildi. Peygamberi biliyor, peygam-berlik müessesesini tanıyor, peygamberin mûcizelerle geldiğini, ge-leceğini biliyor ve onun için Hz. Mûsâ’dan bir mûcize istiyordu. Bakın Hz. Mûsâ’nın bu iddiası karşısında Firavun şöyle demiyordu: Ne? Ne? Ne dedin? Peygamber mi dedin? Elçi mi dedin? Âlemlerin Rabbi mi dedin? Onun elçisiyim mi dedin? Ne demektir bu? Ne demektir elçilik? Ne demektir peygamberlik? filan demiyor da, eğer bir peygambersen öyleyse haydi bize bir mûcize göster diyor. Tabi bu sözüyle peşin peşin Hz. Mûsâ’yı yalanlamak, onun yalancı ve sahtekâr olduğunu ortaya koyarak çevresindekilerin ona imanını engellemek istiyordu. Çevresindekilerin kendisine itaatini kaybetmemek istiyordu. Haydi eğer sadıksan bir mûcize ortaya koy bakalım dedi. Bunun üzerine:

107–108. Âyetlerin Tefsiri

107,108. “Mûsâ, (a.s)asını yere atar atmaz apaçık bir yılan oluverdi; elini çıkardı, bakanlar, bembeyaz olduğunu gördüler.” Hz Mûsâ (a.s)asını yere attı. Bir de ne görsünler o apaçık bir ejderha oluvermişti. Kur’an’ın başka yerlerinde de bu konuyu anlatırken Rabbimiz şöyle buyurur: “Bırakınca, değnek hemen, koşan bir yılan oluverdi.” (Tâ-Hâ 20) Evet o asa koşan bir ejderha oluvermişti. Belki de Firavunun üzerine hücum eden saldıran büyük bir ejderha bir yılan oluvermişti. Yâni böyle gözle görülen bir biçimde bir yılan oluverdi. Yâni öyle bir yalan değil, hayal değil, yanılgı ve aldanış da değil, gözlerde bir değişme de değil bizzat ayan beyan bir ejderhaydı bu. İnsanların dağı dağ olarak, dereyi dere olarak gördükleri gibi bizzat ejderhanın yılanın kendisi oluvermişti asa. Bu asa farklı bir asaydı. Bu asa o dönemin en büyük kültürünü yok edecek bir asaydı. Bu asa o dönemin en büyük iktidarını bitirecek bir asaydı. Rabbimizin Mûsâ (a.s)’ın Medyen döneminde elinde bulundurduğu, koyunlarına yaprak dökmede, kendisine dayanıp yaslanmada ve daha pek çok ihtiyaçlarını gidermede kullandığı ve Rab-bimizin daha önce sözünü ettiği asaydı bu asa. Evet şimdi de bu asa Firavun karşısında onun ödünü patlatacak bir ejderhaydı. Ve bir de Hz. Mûsâ elini koynundan çıkardı bir de ne görsünler bakanlar için, görmek isteyenler için bembeyaz oluverdi. Bu da Hz. Mûsâ’nın Allah’ın elçisi olarak ortaya koyduğu ikinci bir mûcizeydi. Eli bakanlar için bembeyazdı. Her ne kadar Malkom X Hz. Mûsâ siyahtı, zenciydi de bir anda eli bembeyaz oluvermişti filan demişse ve işi kendi ırkına çekmeye çalışmışsa da bu apaçık bir mûcizeydi diyoruz. Evet bizler de bugün ellerimizi koynumuza atıp oradan çıkaracağımız kitabımızı insanlara göstereceğiz. Allah kullarını Allah kitabıyla karşı karşıya getireceğiz. Biz de koynumuzdaki Allah kitabını insanlara ulaştıracağız. Çünkü Mûsâ (a.s)’ın elindeki bu iki mûcize bugün bizim elimizdeki Allah kitabıdır. Bakın bu hususu açık ve net olarak bize anlatırken Allah’ın Resûlü şöyle buyurmaktadır: Teraktüküm alâ beyzae nagıyyetin” “Ben sizi bembeyaz tertemiz bir şey üzere bıraktım” Evet sizi tertemiz, bembeyaz, içinde hiç bir kirlilik hiç bir bulanıklık bulunmayan bembeyaz, tertemiz bir kitap üzere, Kur’an üzere bıraktım diyor Allah’ın Resûlü. Nûr olan, aydın olan, aydınlık olan, aydın ve aydınlık insanların kendisiyle beraber oldukları ya da kendisiyle birlikte hareket edenlerin aydın oldukları bir kitap bıraktım size diyor. İşte Mûsâ’nın elindeki mûcize asa bizim elimizdeki mûcize Kur’an’dır. Öyleyse biz de Allah’ın bize gönderdiği bu mûcizeyi, bu kitabı insanlara gösterecek ve ulaştıracağız. Kendimiz de bizzat bu mûcizeyle hareket edeceğiz ki zâlimlerin zulümleri kırılsın. Görmek isteyenler, bakmak isteyenler Allah’ın kitabıyla dirilsin. Evet Allah’ın elçisi iki tane mûcize ortaya koyunca:

109–110. Âyetlerin Tefsiri

109,110. “Firavun milletinin ileri gelenleri, "Doğrusu bu bilgin bir sihirbazdır, sizi memleketinizden çıkarmak is-tiyor, dediler. Firavun: ne buyuruyorsunuz? " dedi.” Firavunun etrafındaki danışmanları, yandaşları, Firavun sisteminin devamını sağlayan ileri gelenler, holdingler, para babaları, eşraf takımı Firavundan önce ileri atıldılar. Baktılar ki Firavun sistemi tehlikede. Baktılar ki kendi egemenlikleri, kendi menfaatleri bitecek. Baktılar ki hortumları kesilecek. Baktılar ki devletin kaymağı ellerinden alınıyor. Firavundan önce ileri atıldılar. Hattâ rivâyetlere göre Mûsâ (a.s)’ın gösterdiği bu iki mûcizeden sonra Firavun ona ve getirdiği mesaja iman etmeye yönelmiş ama bu çevresindekiler engel olmuşlar. Demişler ki düne kadar kucağında büyüyen birine mi iman ediyorsun. Evet bakın mele gurubu dediler ki: Evet bu bilgiç bir sihirbazdır dediler. Bilgiç bir sihirbaz diyerek hemen Allah’ın elçisini karalamak istediler. Her dönemde bu böyledir. Her dönemde hak karşısında zâlimlerin sığındıkları usul işte budur. Bugün de meselâ birisi bir hakikati ortaya koydu da insanlar ona yöneldiler, ona meyletmeye başladılar, onu dinlemeye başladılar mı yönetimi elinde bulunduran ve egemenliklerinin sarsılmasından korkan zâlimlerin iftiraları hazırdır. Bu adam bir sahtekârdır. Bu bir sihirbazdır. Yaptıkları ve söyledikleriyle insanları kandırmaya ve çıkar sağlamaya çalışıyor. İnsanlar üzerinde kendi hegemonyasını kurarak insanları sömürmeye çalışıyor diyerek Firavunların melesi durumunda bulunan basın yayın başlıyorlar adamı karalamaya. Bugün bunların nicelerini karalayarak toplumdan dışladıklarına şahit olduk. Bu bir sihirbazdır. Hem de tam anlamıyla bilgiye dayanan akademisyen bir sihirbazdır. Hainler sözlerine dayanak da bulmaya çalışıyorlar bu ifadeleriyle. Aslında o güne kadar pek çok sihirbaz görmüşlerdi, ama bu sihirbazlardan hiç birisinin o güne kadar Mûsâ’nın yaptığını yapamadıklarını biliyorlardı da onun için sözleri sırıtıp kalmasın diye bu akademisyen bir sihirbazdır, ilme dayanan bilgin bir sihirbazdır diyorlardı. Aslında Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu bu iki mûcizeyi görenlerin tamamı onun bir sihirbaz olmadığını anlamışlardı. Aslında Firavun da etrafındaki Mele gurubu da Mûsâ (a.s)’ın bir sihirbaz değil Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu anlamış ve bilmişlerdi. Ama ona iman sorumluluğundan kendilerini kurtarabilmek için ona sihirbaz deyiverdiler. Evet dediler ki bu bir sihirbazdır. Hz. Mûsâ Firavunun karşısına ilk çıktığında ona gösterdiği asa ve yed-i beyzâ mûcizelerinden sonra Firavun ve çevresindeki danışmanları bu bir sihirbazdır dediler. Peki şimdiye kadar hangi sihirbaz bunları gösterebilmişti? Hangi sihirbaz bu cesareti gösterebilmişti? Bir adam öldürmüş Mısırdan kaçmış uzun bir süre Medyen’de sığındıktan sonra şimdi güpegündüz elinde asasıyla Mısıra, hem de dünyanın büyük, en zâlim, en güçlü devletinin sarayına elini kolunu sallaya sallaya girip karşısına dikilip onlara hakkı tebliğ ediyordu. Hangi sihirbaz becerebilirdi bunu? Hangi sihirbaz kendisine mutlak ceza verecek olan yeryüzünün en zâlim ve en güçlü ordusu-na sahip olan bir kralın sarayına böyle bir cesaretle girebilmişti bugüne kadar? Ve şimdi böyle zâlim bir idarecinin karşısında hangi sihirbaz bir asayı yılan haline getirebilirdi? Hangi sihirbaz bir el çabukluğuyla, biz göz işaretiyle koskoca bir ülkeyi böyle açlık ve felâkete sürükleyebilirdi? Hangi sihirbaz bir ülkenin tamamının evlerine kurbağalar, çekirgeler, bitler doldurabilirdi? Hangi sihirbaz tüm suları kan haline getirebilirdi? Evet bugüne kadar hangi sihirbaz becerebilmişti bütün bun-ları? İlerdeki âyetlerde gelecek Firavun Hz. Mûsâ’nın gösterdiği bu müthiş mûcizeler karşısında öylesine şaşırmıştı ki şöyle diyordu: Sen bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmaya, bizim dinimizi değiştirmeye ve Mısırın yönetimini eline geçirmeye mi geldin? Oysa kesinlikle bili-yorlardı ki o güne kadar hiç bir sihirbazın sihir gücüyle bir memleketi fethettiği görülmemişti. Sihirbazlar sadece kendisinden mükafatlar alabilmek için o güne kadar onun ayaklarını öpmekten başka bir şey yapmamışlardı bunu çok iyi biliyordu. Onun içindir ki Firavunun hem sen bir sihirbazsın demesi, hem de arkasında sen benim krallığımı ele geçirmek istiyorsun demesi onun kafasının ne denli karıştığını göstermektedir. Bu Firavunun ve onun yanında yer almış peygambere sihir-baz diyen, bu devlet erkanının onun bir sihirbaz değil tüm bunları Allah desteğiyle gösteren bir peygamber olduğunu anladıklarını ama saltanatlarının, statülerinin yok olmasından endişe ettikleri için onu reddetmeye çalıştıklarını göstermektedir. Çünkü peygamber olarak Allah’ın elçisini kabullendikleri andan itibaren tüm saltanatları bitecekti. Firavunun tahakkümü kalmayacak istedikleri gibi halka zulmedemeyeceklerdi. İstedikleri gibi insanların kanlarımı ememeyeceklerdi. Yanındaki avenesi de istedikleri gibi devlet imkânlarından yararlanamayacaklardı. Hz. Mûsâ aleyhisselâmın İsrâil oğullarını alıp dünyanın başka bir coğrafyasına gitme talebine, özgürlük isteğine karşı Firavun’un tavrını ve bundan sonra Firavunun başına gelecekleri, yâni sûrenin geriye kalan bölümünü tanımak için 7. ciltte buluşmak üzere velham-dü lillahi Rabil âlemîn..

111–112. Âyetlerin Tefsiri

Hz Mûsâ’nın mantıklı konuşması ve de gösterdiği mûcizeler karşısında sadece saraydaki adamları değil aynı zamanda bütün halkı da etkileyeceğini anlamıştı Firavun ve adamları da bu yüzden el-lerindeki mevkileri, iktidarları ve nüfuzları ile hakka karşı koymak is-tiyorlardı. Dediler ki bu bir sihirbazdır ve:
Bu adam sizi arzınızdan memleketinizden sürüp çıkarmak istiyor. Bu adamın bütün derdi sizin ülkenizi eline geçirmektir. Bu adam vatan hainidir ve hedefi de sizi memleketinizden etmektir. Sizin ülkenizi başkalarına peşkeş çekecek, memleketinizi başkalarına satacak bu adam. tâbi alçaklar bunu söylerlerken de etraflarındaki hal-kın milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını tahrik etmeye ve vatanın milletin bölünmezliği ilkesini halkın önlerine getirerek onları buna sahip çıkmaya dâvet etmeye çalışıyorlardı. Halbuki bunların derdi ne vatanın bölünmesi, ne milletin bölünmesi meselesi değildi. Bunların bütün dertleri kendi egemenliklerinin suya düşmesi meselesiydi. Ken-dilerini besleyen, karınlarını şişiren musluklarının kesilmesiydi asıl mesele. Çünkü o zaman istedikleri gibi hareket edemeyecekler, istedikleri gibi milletin sırtına binerek para kazanamayacaklar, devletin milletin malını istedikleri gibi harcayamayacaklardı. Har vurup har-man savuramayacaklardı. Evet alçaklar o anda Hz. Mûsâ’nın gösterdiği bu iki mûcizenin halkın üzerinde meydana getirdiği tesiri nasıl yok edebiliriz? Buna karşı nasıl bir tedbir alabiliriz diye düşündüler ve sonunda halkın milliyetçilik duygularını, vatanperverlik hislerini tahrik etmeye karar verdiler. Yeryüzünde dün de bugünde tüm despotların usulüdür bu. Tüm zâlimlerin baş vurdukları en etkili silahlarıdır bu. Bir yerlerde birileri hakkı ortaya koydu mu hemen despotların ilk sözleri budur. Bu adam vatan hainidir. Bu adam ülke yönetimini eline geçirip kendi hegemonyasını kurmak istiyor. Bu adamın derdi iktidarı ele geçirmektir. Bu adam bizi vatanımızdan ve devletimizden edecek. Müslümanlar bir yerlerde Allah’ın egemenliğini kurmak adına hareket etmeye başlamışlarsa ilk defa işe devletten başlayıp kendi egemenliklerinden başka bir şey düşünmeyen, Allah egemenliğinin ne demek olduğunu bile henüz bilmeyen bu adamlara bu sözü söyleme fırsatı vermek yerine ilk defa iyi bir müslüman olmaktan başlanırsa daha iyi olacağını düşünüyorum. Yâni hemen devlete talip olmak yerine iyi bir müslüman olun demeye talip olalım. Zaten bu toplum iyi bir müslüman olursa elbette devlet de arkasından gelecektir. Evet bu despotlar aslında kendilerinin gasıp olduklarının farkındadırlar da müslümanlar da günün birinde bu işin farkına varacaklar ve uyanacaklar diye ödleri kopmaktadır. Onun içindir ki en küçük bir harekete bile tahammülleri yoktur. Elbette eğer haksa bu vergiyi verenlerin hakkıdır. Eğer bir haksa bu, yolda belde çalışanların hakkıdır. Vergiyi verip bu yükü omuzlayanlar onlar, her yerde çalışanlar onlar, yükü çekenler onlar, askere gidenler onlar, ülkeyi korumaya çalışanlar onlar ama devlete sahiplenmeye gelince illâ da üç buçuk ne idiğü belirsiz sosyete takımı sahip olmalıdır devlete. Evet Mûsâ bir vatan hainidir, sizin ülkenizi elinizden almak istiyor dediler. Danışmanları yardakçıları böyle deyince Firavun da dedi ki: O halde ne buyurursunuz? Şimdi Mûsâ’nın bu insanlar üzerinde meydana getirdiği bu tesiri yok etmek için nasıl bir yol izleyelim? Nasıl bir tedbir alalım? Nasıl karalayalım onu? Ne öneririsiniz bu konuda? Kim diyordu bunu Firavun diyordu. Şu tanrılık iddiasında bulunan adam. Şu çevresindeki insanlara: " Sizin en yüce Rabbiniz benim" (Nâziât 24) Diyen adam. Hem tanrı olduğunu, Rab olduğunu İlah olduğunu iddia ediyor hem de ne yapacağını bile bilemiyor da etrafındakilere danışıyordu hain. İşte yeryüzündeki tüm tanrı taslaklarının gücü de budur, bilgisi de budur. Mısır benimdir, bu ülkenin her şeyi benden sorulur, benim iznim olmadan Mısırda bir kuş bile uçamaz diyen adam öyle diyordu. Ne emredersiniz? Ne önerirsiniz? Ne buyurusunuz? Hani Rab olanın alîm olması gerekecekti. Hani İlah olanın hâkim olması gerekecekti. Hikmet sahibi ve hâkimiyet sahibi olması gerekecekti. Her şeyi belli bir hikmetle ve kimseye danışmadan, kimsenin etkisi altında kalmadan yapması gerekecekti. Hani Rab olanın her şeye Kâdir olması gerekecekti. Her şeye güç yetirmesi gerekecekti. Hani Rab olanın Azîz olması gerekecekti. Güçlü kuvvetli olması gerekecekti... Ama işte Firavunların Rablikleri ve İlahlıkları buraya kadardı. O böyle danışınca çevresindekiler de dediler ki: 111,112. “Onu ve kardeşini eğle; şehirlere toplayıcılar gönder, bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler" dedi-ler.” Evet dediler ki onu ve beraberindeki kardeşi Harun’u hapset. İkisini de alıkoy ve şehirlere de toplayıcılar gönder ne kadar bilgili, uzman sihirbaz varsa onların hepsini getirsinler. Mısırın tüm şehirlerinde ne kadar bilgiç, mahir sihirbaz varsa hepsini toplayıp getirsinler. Hem de öyle basit, statüsüz sihirbazları değil bu işin profesörü olanlarını, profesyonel olanlarını, akademisyenlerini toplayıp getirsinler. Evet Firavunî sistemlerin teşkilatlandığı şehir merkezlerine haberler gönderip her türlü numaracıları, her cins sahtekârları, sistemin yetiştirdiği her tür profları, ekonomistleri, hukuk uzmanlarını, sanatkârları ve her sahada uzmanları çağıracaklar ve hep birlikte birbirlerine destek vererek sistemi tehdit eden Allah elçisiyle mücâdele verecekler. tâbi ya ne için yetiştirmişti sistem bu adamları? Ne güne besliyordu sistem bunları? Böyle bir zamanda da gelmeyeceklerdi de ne zaman geleceklerdi? Evet hepsi toplanıp Firavun sisteminin devamı için mücâdele vereceklerdi Allah’la ve Allah elçisiyle. Tüm bu insanlara karşı Hz. Mûsâ da tek başına Allah âyetleriyle ve Allah adına mücâdele verecekti.

113. Âyetin Tefsiri

113. “Sihirbazlar Firavuna geldi, "Yenecek olursak bize şüphesiz bir mükafat var değil mi? "dediler.” Evet tüm sihirbazlar toplandılar. Sihiri ve sihirbazı Mûsâ (a.s)’ın Firavunla, Firavun sistemiyle mücâdelesi çerçevesinde anlamaya çalışırsak şöyle diyeceğiz: Mûsâ karşısında, Allah’ın hak elçisi karşısında, bu elçinin ortaya koyduğu İslâm dâvâsı karşısında insanların Firavunları ve Firavunî sistemleri ayakta tutmak üzere sahip oldukları ilim dallarındaki bilgilerini ustaca kullanmalarının adına sihir denir. Allah âyetleri karşısında, Allah sistemi karşısında ve bu sistemi savunan Allah erleri karşısında Firavunî sistemleri ayakta tutmak için çırpınan kimselere de sihirbaz denir. Bu sihirbazlar ellerindeki tüm bilgileri, tüm imkânları sistemi haklı çıkarmak ve yaşatmak üzere kullanırlar. Meselâ adam şairdir, edebiyatçıdır. Eğer bu adam sahip olduğu edebiyat bilgisini İslâm dâvâsı karşısında Firavunu ve Firavunî sistemi ayakta tutma adına kullanıyorsa işte bu adam sihirbazdır. Meselâ adam sanatkârdır ve bu sanatını Firavunun hizmetinde kullanıyorsa bu adam da sihirbazdır. Veya adam bir dalda doçenttir, prof. tur, hukuk bilgisine sahiptir, teknik bilgilere sahiptir ve bu bilim dalıyla Firavun sistemini destekliyorsa, Mûsâ’yı ve Mûsâ gibileri, müslüman-ları yalancı çıkarma kavgası veriyorsa, halkın gözünü boyama kavgası veriyorsa bunlar da sihirbazdır. Şarkıcılar böyledir, tiyatrocular böyledir, para babaları böyledir. Zaten sihir beyazı siyah, siyahı beyaz, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme el çabukluğudur ve bunu yapan herkes sihirbazdır. Yâni Mûsâ’yı Firavun, Firavunu Mûsâ gösteren herkes sihir-bazdır. Kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan bir sistemi hak, Allah’ın yasalarına bağlı İslâm sistemini de bâtıl göstermeye çalışan bu uğurda sa’y eden herkes sihirbazdır. Karıyla kocanın arasını ayı-ran, kardeşi kardeşe düşman yapan, farklı farklı hiziplere ayırarak müslümanları birbirleriyle vuruşturan demokrasiyi hak, İslâm’ı da bâtıl göstermeye çalışan herkes sihirbazdır. Bir başka deyişle insanın insana kulluğu anlamına gelen de-mokrasiyi savunan, bu sistemin en güzel bir sistem olduğunu, in-sanların saadetini temin eden bir sistem olduğunu savunan herkes sihirbazdır. Bunlar da çağdaş sihirbazlardır. Evet işte bu cinsten Firavunun destekçisi tüm sihirbazlar bir meydanda toplandılar. Hepsi de Allah elçisine karşı fikir birliği, güç birliği oluşturdular. Tüm sihirbazlar, tüm halk Allah’ın elçisine karşıydı. Mûsâ’yla yarışacak bu sihirbazlar dediler ki: Bize elbette bir ücret vardır; eğer galip taraf biz olursak dediler. Bu sözle hem bir soru hem de bunu Firavuna kabul ettirme çabası vardı. Yâni elbette Firavunlar kendilerini besleyecekti. Çünkü onlar, onun için vardılar ve de Firavunlar onlara muhtaçtı. Çünkü Firavun-ları ve Firavun sistemlerini ayakta tutan bunlardı. Onun için onları pa-rasıyla beslemek zorundaydı Firavunlar. Tüm kapıları açmalıydı onlar için. Her iki taraf için de şahsiyetsizliktir bu ama ne fark eder de? Ne Firavunlarda böyle bir şahsiyet ne de onlara köpeklik yapanlarda böyle bir onur beklenmez zaten. Evet diyorlar ki ey Firavun şimdi Mûsâ’ya karşı biz galip gelirsek, elimizdeki bilgiler ve imkânlarla Mûsâ’yı ve onun dâvâsını halkın gözünde düşürüp seni ve sistemini kurtarırsak bize bir ücret vardır herhalde. Alçaklar ücreti fâni birisinden istiyorlar. Mükafatı ölümlü birisinden bekliyorlar, fâniye sırtlarını yaslamak istiyorlar. Halbuki me-selâ tam Firavun onlara mükafat vereceği esnada ölüverse elleri boşa çıkacaktı. Ama bu adamlar Allah için hareket etselerdi, mükafatlarını Allah’tan bekleselerdi çok daha hayırlı olacaktı ama işte ondan istiyorlar. Elbette bu kapitalist sistemin yetiştirdiği insanların gözünde paradan başka da değerli bir şey yoktur. Vahiy sisteminin dışındaki tüm sistemlerde temel hedef paradır. Allah’a inanmayan, cennete inanmayan, vahyi tanımayan toplumlarda para için insanların yapa-mayacakları bir şey yoktur. Ve bu tür toplumlarda yapılan her iş, atılan her adım mutlaka para karşılığında, madde karşılığında yapıla-caktır. Halbuki müslümanların gözünde paradan çok daha kıymetli şeyler vardır. Müslüman her adımını atarken Allah’ın rızasını kazan-mak, Allah’ın cennetini kazanmak için çırpınır. Müslüman’ın temel hedefi cennettir ve cennete giden yoldur. Zaten biraz sonra bu si-hirbazların müslüman olduktan sonra hedeflerinin birden bire değiş-tiğini parayı ve dünyalıkları ellerinin tersiyle itiverdiklerini göreceğiz. Tüm dünyayı ayaklarının altına alıp Allah’ın rızasını başlarına taç yaptıklarını göreceğiz. Onların bu soruları ya da talepleri karşısında Firavun diyor ki:

114. Âyetin Tefsiri

114. “Firavun, "Evet, yenerseniz gözdelerden olacaksınız" dedi.” Firavun sizler mukarrabûndansınız. Sizler benim yakınlarım olacaksınız. Mukarrabûn ifadesini Rabbimiz de kullanır kulları için. Mukarrabûn yakınlar, yakınlaştırılanlar, mahiyete alınanlar demektir ki mukarrabûn’un nimetleri sorulmaz. Artık onlar için her şey vardır. Firavun da öyle diyor bakın. Ben sizi mahiyetime aldım diyor. Sizi ba-kan yapacağım, sizi dekan yapacağım, sizi müdür, genel müdür yapacağım. Sizi müşavir, müsteşar yapacağım. Sizin için her kapı açılacaktır. Giremeyeceğiniz bir kapı, elde edemeyeceğiniz bir nimet kal-mayacak. Sizler merkezdesiniz, sizler sarayın içindesiniz, size ka-palı hiç bir kapı kalmayacaktır. Krediler, teşvik primleri size akacak. Tüm bankalar sizin emrinizde olacak. Yeter ki siz beni koruyun, yeter ki Mûsâ karşısında, Mûsâ’nın gündeme getirdiği Allah yasaları karşısında benim yasalarımı benim egemenliğimi koruyun ne isterseniz size vereceğim. Sizin hedeflerinizi benden daha iyi kimse bilmez korkmayın tüm hedeflerinize sizi ulaştıracağım. Firavundan bu müjdeyi aldıktan sonra bakın sihirbazlar Hz. Mûsâ’ya dönüyorlar ve şöyle diyorlar:

115–116. Âyetlerin Tefsiri

115.116 “Sihirbazlar: "Ey Mûsâ! Mârifetini ya sen ortaya koy veya biz koyalım" dediler.” Mûsâ: "Siz koyun" dedi. Sihirbazlar mârifetlerini ortaya koyunca insanların gözlerini sihirlediler ve onları ürküttüler, büyük bir sihir yaptılar.” Ey Mûsâ! Önce sen mi atacaksın yoksa biz mi atalım? Önce sen mi başlayacaksın yoksa biz mi ortaya atalım numaralarımızı? Tabii bu ifadeden anlaşılıyor ki adamlar güveniyorlar kendilerine. Kendilerinden emin bir eda ile Hz. Mûsâ’ya meydan okumaya çalışıyorlar. Hz. Mûsâ (a.s) dedi ki: Haydi numaralarınızı ortaya atın bakalım. Haydi ne atacaksanız atın bakalım. Buyurun bir numaranız varsa ortaya atın da görelim. Sonra da ne yapacaksak biz de yaparız dedi. Çünkü Allah’ın elçisinin onlardan korkacak bir şeyi yoktu. Çünkü onlar ne atarlarsa atsınlar hakkın karşısında dayanma güçleri yoktu. Hakkın karşısında bâtılların asla dayanma gücünün olmadığını Allah’ın elçisi çok iyi biliyordu. Ne atarlarsa atsınlar, hangi numarayı çekerlerse çeksinler, ister teknolojiyi kullansınlar, ister sanatlarını kul-lansınlar, ister edebiyatlarını gündeme getirsinler, ister falanca bilim dalını, filanca silahlarını kullansınlar fark etmez hakkın karşısında hiç birisinin dayanma gücü yoktur. Hakkın karşısında bâtıl yok olmak zorundadır. Hakkın karşısında her şey yerle bir olmak zorundadır. İman karşısında hiç bir bâtılın dayanma gücü yoktur. Evet Hz. Mûsâ dedi ki neyiniz varsa atın. Neyiniz varsa, hangi fikriniz, hangi usulünüz, hangi tekniğiniz, hangi nazariyeniz varsa atın ortaya. Hz. Mûsâ’nın hiç bir endişesi yoktu. Çünkü Allah âyetleriyle beraber olan, Allah âyetlerine sahip olan bir müslüman karşısında kim olursa olsun asla korkmayacaktır. Ama Allah âyetlerine sahip olursa tabii. Çünkü onların ortaya attıklarının tümünü kaldıracak olan Allah âyetleridir. Bizim planımız, bizin fikrimiz, bizim metodumuz, bizim zekamız değil. O halde eğer bizler de Allah âyetlerinin bilgisine sahipsek o zaman hiç kimseden korkmayacağız. Ama Allah âyetlerinde mah-rumsak, Allah âyetlerinden habersizsek o zaman her şeyden korka-rız ve korkacağız demektir. Attıkları zaman insanların gözlerini sihirlediler. Attıkları şeylerle insanların gözlerini boyadılar. Zaten yaptıkları hiç bir zaman gerçek değildi. Yaptıklarının hakikat olması, gerçek olması da mümkün değildi. Ellerindeki ipleri, çöpleri sihir malzemelerini attılar ortaya ve bu sihir aletleri etrafa korku salan, kıvrılan yılanlar şeklinde görünmeye başladılar. Etraftaki insanların gözlerini boyayarak korkuttular. Meydandakilerin tümünü korkutup dehşete düşürecek bir sihir ortaya koydular. Tüm meydandakileri korkuttular. Zaten bu adamların yapabilecekleri tek şey insanları korkut-mak, insanların kalplerine korku salmaktır. İşleri güçleri korkutmaktır. Gönülleri fethetmek, kalpleri rahatlatmak, kalplere huzur ve saadet sunmak değildir bunların işi. O peygamberlerin işidir, o mü’minlerin işidir. İnsanlara gerçekleri göstererek gönül rahatlığı içinde insanların o gerçekleri kabule götürmek Firavunların ve Firavun sistemlerinin işi değildir. Onlar sadece korkuturlar, zulmederek, terör havaları estirerek ve zorla korkuyla fikirlerini kabul ettirirler. Bir de onlar Allah desteğinden mahrum oldukları için mecburen bu yolu tercih etmektedirler. Evet insanları korkuttular. Kalplere korku saldılar. İnsanları dehşete düşürdüler. Bu curcunada elbette Mûsâ (a.s) da korkacaktı, çünkü o da bir insandı. Böyle bir durumda Allah elçisinin yapabileceği bir tek şey vardı. O da Rabbine iltica etmek, Rabbine sığınmak ve ne yapacağını nasıl davranacağını O’na sormak. Mûsâ (a.s) da öyle yaptı. Allah buyurdu ki bu bağlamda:

117. Âyetin Tefsiri

117. “Biz de Mûsâ'ya, "Asanı koyuver" dedik, o da koyuverdi; hemen onların uydurduklarını yutmaya başladı.” Evet buyurur ki Rabbimiz: Ey Mûsâ asanı yere at. Asa elinde bir bastondur ama Allah’ın emriyle o en büyük bir güçtür. Veya Allah’ın izniyle en büyük güce dönüşecek bir asadır. Mûsâ (a.s) Allah’ın emrine uyarak asasını yere attı bir de ne görsünler; bu asa onların tüm uydurduklarını yalayıp yutuyor. Meydandaki tüm yılanları yalayıp, yutuyordu. Yere atılan asa bir ejderha olup onların tüm sihirlerini yutup yok ediyordu. İşte mesele buydu zaten. Mesele hakkı ortaya koymaktı. Me-sele bütün berraklığıyla, bütün canlılığıyla hakkı ortaya koymaktı. Me-sele sahtekârlık değildi. Mesele falanın filanın aleyhinde konuşmak değildi. Mesele birilerinin aleyhinde konuşarak, onları küçülterek büyümek değildi. Mesele sadece açık ve net bir biçimde hakkın ortaya konulmasıydı, Allah elçisinden bunu istemişti ve Allah’ın elçisi de işte bunu yapmıştı.

118. Âyetin Tefsiri

118. “ Hak tahakkuk etti, onların yaptıkları boşa gitti.” Evet hak ortaya çıktı, hak gözlerle görülecek gözlerin asla reddedemeyeceği bir biçimde vâki oldu ve sihirbazların ortaya koyduklarının tamamı bâtıl oluverdi. Onların hak karşısında ortaya attıklarının tamamı yerle bir oluverdi. Hak geldi, bâtıl zail oldu. Hak geldi ve tüm bâtıllar yok oldular. Zira hakkın karşısında hiç bir bâtıl yaşama imkânına sahip değildir. Hakkın karşısında hiç bir bâtılın tutunma şansı yoktur. Eğer bizler de şu anda tıpkı Allah elçisi Hz. Mûsâ (a.s) gibi hakkı ortaya koyabilirsek bizim hakkımız karşısında da tüm bâtıllar yok olup gideceklerdir. Dünkü Hz. Mûsâ’nın elindeki hak, onun elin-deki asa bugün bizim elimizdeki Kur’an’dır, vahiydir. Eğer bizler de bugün Allah vahyini net ve açık bir şekilde ortaya koyabilirsek hiç şüpheniz olmasın ki şu andaki tüm bâtıllar yok olmak zorunda kalacaktır. Allah’ın yasalarında değişme olmaz. Dünkü yasa neyse bugünkü yasa da odur. Ve eğer şu anda bâtıllar yaşama imkânı bulabilmişlerse bi-lelim ki hakkın olmayışındandır. Mûsâ (a.s) gibi hakkı ortaya koyacak Allah erlerinin olmayışındandır. Yoksa hak karşısında hiç bir bâtılın dayanma şansı yoktur. Eğer bizler bugün peygamberleri örnek alabilirsek, Allah elçilerinin bâtıllar karşısında sergiledikleri mücâdeleyi korkmadan, Allah’a dayanarak, Allah’a güvenerek verebilirsek, tıpkı Hz. Mûsâ (a.s)’ın mûcizesi gibi Muhammed (a.s)’ın da kıyâmete kadar devam edecek olan en büyük mûcizesi Kur’an mûcizesine sahip çıkabilirsek, insanların karşısına bu kitapla çıkabilirsek kesinlikle bilelim ki Allah bizleri de muvaffak kılacaktır. Evet Allah’ın elçisinin ortaya koyduğu hak karşısında tüm bâtıllar tıpkı su üzerindeki köpük gibi yok olup gittiler. Evet bâtıllar kesinlikle bizi korkutmamalı. Tıpkı akan sel sularının üzerindeki köpüğe benzeyen bâtılın bazen bazen su yüzüne çıkması, bazen bazen geçici bir süre için üstünmüş gibi görünmesi bizi asla ürkütmemelidir. Önemli olan suyun üzerindeki köpük değil suyun kendisidir. Çünkü suyun üzerindeki köpük ârızîdir bunu asla unutmayalım.

119. Âyetin Tefsiri

119. “ İşte onlar yenildiler, küçük düştüler.” Evet sihirbazlar işte burada mağlup oldular, yenildiler, küçüldüler, küçüldükçe küçüldüler. Elbette mağlup olacaklardı çünkü karşılarında hak vardı. Elbette zillete mahkum olacaklardı çünkü hak karşısında mücâdeleye tutuşmuşlardı. Bunun için rezil rüsva oldular. Allah’la savaşa tutuşanlar elbette horluk damgasını yiyecekti. Allah’ın âyetlerine geçit vermemek için mücâdele edenler, Allah’ın yasalarıyla çatışma içine girenler elbette rezil olacaklardı. Allah desteğinde olan bir peygamberle veya peygamber yolunun yolcusu mü’minlerle kavgaya soyunanlar ebette mahvolacaklardı kahrolacaklardı. Tıpkı sûrenin önceki âyetlerinde Rabbimizin anlattığı gibi kendilerinden önce yaşamış kendilerinden çok daha güçlü Nûh toplumunun, Lût toplumunun, Âdın, Semûd’un, Eykeliler’in yok olup gittikleri gibi. Bunlar da Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle, Allah’ın yasalarıyla savaşa tutuşmuşlar ve sonunda hepsi de alçalmış olarak azabı tatmışlardı. Evet tıpkı onlar gibi Allah elçisi karşısında mücâdeleye tutuşan sihirbazlar da mağlup oldular, küçüldükçe küçüldüler. Sonra:

120–122. Âyetlerin Tefsiri

120,122. “Sihirbazlar secdeye kapanıp, "Âlemlerin Rab-bine, Mûsâ ve Harun'un Rabbine inandık" dediler.” Sihirbazlar secdeye kapandılar ve dediler ki biz âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârun’un Rabbine iman ettik dediler ve hemen oracıkta müslüman oldular. Âlemlerin Rabbine iman ettik dedikten sonra bir de te’kid için bir yanlış anlamaya meydan vermemek için Mûsâ’nın ve Hârun’un Rabbine da iman ettik diyorlar. Çünkü Firavun da Rablik iddiasındaydı. Yeryüzünde sizin en büyük Rabbiniz benim, benim dediğim biçimde inanmak zorundasınız, benim istediğim biçimde giyinmek zorundasınız, benim hukukumla amel etmek zorundasınız, benim alfabemi kullanmak zorundasınız, benim yasalarıma itaat etmek zorundasınız, benim sözümün dışına çıkamazsınız di-yordu, işte Âlemlerin Rabbini ondan ayırmak için böyle diyorlardı. Evet sihirbazlar hemen iman ettiler çünkü bu sihirbazlar an-ladılar ki Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu şey farklıydı. Onun ortaya koyduğu şeyin sihirle ilgisi yoktu. Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu şeyin kendilerininkiyle uzaktan ve yakından hiç bir ilgisi alâkası yoktu. Zira bu adamlar öyle basit sihirbazlar değildi. Mısırın en mahir sihirbazlarıydı ve sihirin âlâsını bilen insanlardı. Bu yüzden de Mûsâ (a.s)’ın ortaya attığı şeyin hak olduğunu, Allah’tan geldiğini hemen anlayıverdiler. Bir de bir başka anlayışa göre sihirbazların bu işi istemeyerek Firavunun baskısıyla yapmak zorunda kaldıklarını da anlıyoruz. Zoraki Allah elçisinin karşısına çıkarılan bu insanların hak karşısında hemen iman ettiklerini görüyoruz. Buna Kur’an’ın başka bir yerinde bir işaret var: “İman eden sihirbazlar: "Seni, gelen apaçık mûcizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır" dediler.”(Tâhâ) Evet bakın diyorlar ki bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Firavunlar kendi sistemlerini koruyabilmek için böyle nice insanları kullanırlar. Nice insanlara onur kırıcı istemedikleri şeyleri zorla, zorbayla yaptırırlar. Dikkat ederseniz Hz. Mûsâ onların karşısına onların metotlarıyla çıkmadı. Hz. Mûsâ onları onların metotlarıyla yenmedi. Mûsâ (a.s) onların karşısına vahiyle çıktı ve onları vahiyle yendi. Onun için kendilerinden farklı bir hayatla, kendilerinden farklı bir inançla, kendilerinden farklı bir hayatla ve metotla karşılarına çıkan Mûsâ (a.s)’a onlar hemen iman ettiler. Eğer Mûsâ (a.s) onların karşısına onların metotlarıyla çık-saydı, sihir metoduyla onları yenseydi o zaman çok rahat bizim me-totlarımızla bizi yendi diyecekler, bizim metotlarımızı bizden daha iyi biliyor ki bizi yendi diyecekler, müthiş bir adam, zeki bir adam diye-cekler, belki onu takdir edecekler ama asla Hz. Mûsâ’ya iman et-meyeceklerdi. Çünkü sihir, imanın konusu olan bir şey değildi. Hz. Mûsâ onların karşısına sihir metoduyla, onların geliştirdikleri metot-larla çıkmadı vahiyle onların karşısına çıktı da onlar bunun farkına varır varmaz hemen iman ettiler. Çünkü vahiy imanın konusuydu. Öyleyse bizler de bugün inanmayanların karşısına onların metotlarıyla çıkmayacağız. Onların hayatlarıyla onların karşısına çık-mayacağız vahiyle Kur’an ve sünnetle onların karşısına çıkacağız ki kendilerinden farklı bir anlayış, kendilerininkinden farklı bir inanış ve yaşayış gördükleri andan itibaren hemen iman edecekler ve kendi hayatlarını değiştirecekler. O günkü sihirbazların imkânları kıttı. Dar imkânlarıyla ortaya koydukları sihirleriyle sadece bir meydanda kendilerini seyreden insanları sihirleme imkânına sahiptiler. Çok uzaktaki kendilerini göremeyen insanları sihirleme imkânlarına sahip değillerdi. Ellerinde T.V leri de, gazeteleri de, dergileri de, videoları da yoktu. Çok uzaklara uzanma, uzaktakileri etkileme güçleri yoktu. Ama günümüzde teknik gelişmeler oldu. Günümüz sihirbazları teknik yönden öylesine güçlendiler öylesine büyük imkânlara sahip oldular ki sadece meydanlarda, sadece salonlarda kendilerini görenleri değil ellerindeki imkânlarla çok uzaktaki insanları bile sihirleme, etkileri altına alma gücüne sahiptirler. Meselâ Vaşington’dan, Pekin’den, Paris’ten, İstanbul’dan basıyorlar düğmeye ve oturdukları yerden dünyanın en uzak bölgesindeki insanları bile sihirleme imkânına sahip oluyorlar. Yâni bugünkü sihirbazlar dünkü sihirbazlardan çok daha güçlü çok daha etkilidir. Öyleyse dünkü dar imkânlarla çalışan ama buna rağmen yine de meydanda kendilerini seyreden insanları korkudan dehşete düşüren o sihirbazlar karşısında insanlar nasıl korkmuşlardı? Hz. Mûsâ bu sihirler tarafında yutulmamak için nasıl Allah’ın vahyine sarılmıştı? Öyleyse biz de bugün o dönemim yüz katıyla korkmak ve yine yüz katıyla Kur’an’a sarılmak, vahye sığınmak zorundayız. Değilse eğer günümüz sihirleri ve sihirbazları karşısında Allah’ın kitabına sığınmaz, Allah’ın kitabına tutunmazsak kesinlikle bilelim ki bizler si-hirler tarafından, sihirbazlar tarafından etkilenmekten ve yutulmaktan asla kurtulamayacağız demektir. Vahyi tanımayan, vahye sarılıp onunla hareket etmeyen bir adamın, bu sihirbaz medya karşısında bu sihirbaz TV ler karşısında, bu sihirbaz toplum karşısında dayanması, yutulmaması bugün neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Ama eğer bizler vahyi tanırsak, hadiselere vahyin perspekti-finden bakabilirsek, vahyin kontrolüne girebilirsek tıpkı Hz. Mûsâ (a.s) gibi tüm dünyanın bize yapabileceği bir şey yoktur. Evet bir saat öncesine kadar Firavunun hizmetinde çalışan, Allah dâvâsı karşısında Firavunları destekleyen, Firavunlar sistemini koruma adına Allah elçisiyle savaşa tutuşan bu insanlar, yıllar yılı hakkı bilmedikleri için bâtılların kulu kölesi olmuş bu insanlar, hakkı tanır tanımaz bir anda iman ediverdiler. Öyleyse unutmayalım ki şu anda hakkı tanıyamadıkları için, Allah yasalarını, Allah âyetlerini bilmedikleri için bâtıllar adına, Fira-vunlar adına, küfür ve şirk sistemlerinin galibiyeti adına farkında ol-madan Rabbiyle, Rabbinin âyetleriyle, Rabbinin elçisinin yoluyla mücâdele veren yığınlarla insan vardır. Unutmayalım ki bu garibanların pek çoğu hakkı bilmedikleri için, hakkı tanımadıkları için, kitapların-dan habersiz oldukları için bunu yapabilmektedirler. Eğer bunların karşısına açık ve net bir biçimde kitabı koyabilirsek, İslâm’ı onlara götürebilirsek tıpkı bu sihirbazlar gibi bir saat önce kendisine kulluk ettikleri Firavunu reddedip kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandı-ran gerçek Rablerine kulluğa dönüverecek pek çok insan vardır onların içinde. Önemli olan bu insanlar karşısında Mûsâ rolünü oynaya-bilmektir. Evet hakla tanışan, imanla, hidâyetle tanışan bu insanlar he-men iman ediverdiler, hemen secdeye kapanıverdiler. Bundan sonra artık zâlim despotların işkenceleri gündeme gelecekti. Rablerine kulluk adına; kendilerine kulluktan vazgeçenlere, Rablerinin emirlerini dinlemek adına; kendilerinin sözünü dinlememeye karar veren mü’-minlere karşı zâlimlerin işleyen zulüm mekânizmaları gündeme gelecekti. Tarihin her devrinde bu böyle olmuştu. Bakın bu mü’minlere karşı Firavun şöyle diyordu:

123. Âyetin Tefsiri

123 “Firavun: "Ben size izin vermeden mi O'na inandınız? Doğrusu bu halkı şehirden çıkarmak için düzdüğünüz bir hiledir, fakat siz göreceksiniz.” Evet diyor ki bakın Firavun: Ben size izin vermeden ha! Benden izin almadan iman ettiniz ha! Bana danışmadan, benim onayımı almadan Mûsâ’ya ve onun Rabbine secde ettiniz ha! Benden izin almadan Allah safına geçtiniz ha! Benden izin almadan peygamberle birlik oldunuz ha! Benden izin almadan beni ve benin yasalarımı terk edip, bana kulluğu terk edip Allah’ın kulu oldunuz ha! Allah’ın yasalarını benimkilere tercih ettiniz ha! Bana karşı baş kaldırıp Allah karşısında secdeye vardınız ha! Bana hayır dediniz de Allah’a evet dediniz ha! Benden izin almadan Allah’ı bana tercih ettiniz ha! Benden izin almadan peygamber Mûsâ’yı benim önüme geçirdiniz ha! Halbuki sizi ben çağırmıştım. Sizler benim memurlarımdınız. Sizler benim kullarımdınız. Ben tayin etmiştim sizleri. Mükafatınızı, maaşınızı ben verecektim. Sizler benim ülkemde yaşıyor benim nimetlerimden istifade ediyordunuz... Dikkat ediyor musunuz? Allah’a inanmak için bile Firavunlardan izin almak gerekiyor. İnanan birisi olsanız bile imanınızı sergileme konusunda, imanlarınızı yaşama konusunda, inandığınız Allah’ın emirlerini yerine getirme konusunda Firavunlara danışmak zorundasınız. Müslümanca bir hayat yaşayabilir miyiz yaşayamaz mıyız? Allah’ın istediği biçimde örtünebilir miyiz örtünemez miyiz? Allah’ın istediği biçimde nikâhlanabilir miyiz nikâhlanamaz mıyız? Allah’ın istediği biçimde mirasımızı paylaşabilir miyiz paylaşamaz mıyız? Allah ve Re-sûlünün istediği biçimde çocuklarımızı eğitebilir miyiz eğitemez mi-yiz? Allah’ın istediği biçimde yaşayabilir miyiz yaşayamaz mıyız? Tüm bu konuları Firavunlara sormak zorundasınız. Adım atarken bile onların iznine muhtaçsınız. Onların izin vermediklerini kesinlikle yapamazsınız. Şimdi de çağdaş Firavunlar aynı şeyi demiyorlar mı? Sizler bi-zim kullarımız, bizim vatandaşlarımızsınız. Nasıl giyineceğinize, na-sıl yaşayacağınıza, nerede ve nasıl okuyacağınıza, ne kadar örtüneceğinize, dininizi hangi sınıra kadar yaşayacağınıza, ne kadarını anlatabileceğinize, nasıl bir kisveye bürüneceğinize, nasıl bir hukuk uy-gulayacağınıza, ekonominizin nasıl olacağına, bayramlarınızın tatil-lerinizin neler olacağına biz karar veririz. Tüm hayatınız konusunda bize danışmak bizim yasalarımıza karşı gelmemek zorundasınız di-yorlar. Meselâ müslüman bir kızcağız Rabbinin istediği biçimde örtünüverdi mi hemen Firavunlar harekete geçerler. Bizden izin almadan örtündün ha! Bizden izin almadan bizim yasalarımızı çiğnedin ha! Rabbini bize tercih ettin ha! Rabbinin yasalarını bizimkilere tercih ettin ha! diyerek onu bundan vazgeçirebilmek için ellerinden ne geliyorsa yaparlar. Veya meselâ bir öğretmen okulda talebelerine biraz fazlaca İslâm duyursa, bir vaiz kürsüden cemaatine biraz açık anlatsa he-men sorguya çekerler. Bizden izin almadan bunları, bunları konuştun ha! Halbuki neleri anlatacağını, ne kadarını anlatacağını biz belir-leyecektik. Halbuki seni biz tayin etmiştik. Sen bizim memurumuz-dun. Senin maaşını biz veriyorduk. Seni özellikle bize kulluk etsin diye Mûsâ’nın karşısında, Mûsâların karşısında bizi savunasın diye okullarımızda eğitmiştik diyerek onun hemen Firavunlar tarafından sorgulandıklarını görürüz. Evet sihirbazlara karşı ama artık bunlara sihirbazlar demeyelim çünkü müslüman oldular bunlar. Bu müslümanlara diyor ki Firavun: Benden izin almadan iman ettiniz ha! Ya da bunu bir de şöyle anlıyoruz: Yâni eğer sizler bana da-nışıp, benden izin alsaydınız elbette ben size bu konuda izin verirdim diyor. Yâni hain Firavun bu durumda yavaş yavaş egemenliğinin sarsıldığının, inisiyatifin yavaş yavaş elinden çıktığının, insanların Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’ya meylettiklerinin farkına varıyordu da güya bunu nasıl olsa insanlar yapacak, insanlar nasıl olsa müslümanlaşmaya karar vermişler hiç olmazsa ben izin vereyim de rezil olmayayım diye politika değiştiriyor hain. Toplum imana yönelince yapabileceği bir şey kalmadığı için kendisini izin verme makamında görüyor, yine bir taraftan kendisini büyük görerek, kuyruğu dik tutmaya çalışırken diğer taraftan da tavizini gündeme getiriyor. tâbi toplum imana yönelince aslında Firavun-ların yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Dine izin verdikleri gibi din dersi programları bile hazırlarlar. Ama dine yönelmiş insanların karşılarına din budur diye yanlış bir din sunarak, hayata karışmayan bir din sunarak yine onların imanlarını bozmaya çalışırlar. Evet bundan sonra iman eden mü’minlere Firavunun tehditleri geliyor. Tarih boyunca bu, hep böyle olmuştur. Öz benliğine dönen, fıtratıyla tanışıp, sahte rableri terk edip Rabbine kulluğa yönelen mü’minlere karşı Firavunların tehdit ve işkenceleri hemen gündeme gelecektir. Ama sonunda hep galip gelenler mü’minler, kaybedenler, helâk olanlar da Allah’la savaşan Firavunlar olmuştur.

124. Âyetin Tefsiri

124. “Andolsun ki, ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım" dedi.” Madem ki sizler benden izin almadan iman ettiniz, madem ki beni çiğneyerek Allah’a inandınız, o halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sonra da sizi sallandıracağım. Topunuzu asacağım sizin. tâbi buradaki asma iple asma değil. Sa-lebe, ehl-i salip de oradan gelir çiviyle asma anlamınadır. Sizin topu-nuzu çivilerle ağaçlara çivileyeceğim diyor Firavun. Alçak baktı ki iş kötüye gidiyor. Hz. Mûsâ’nın mûcizesi karşısında kendi adamları da toptan iman edince rezil rüsva oldu. Durumunu kurtarabilmek için, kaybettiği itibarını yeniden kazanabilmek için tüm zâlimlerin yaptığı gibi son çare olarak mü’minlere işkence etmeye, baskı yaparak insanları caydırmaya, döndürmeye çalışacaktı. Ve de esasen bununla onları kaybettim, ama en azından onların arkasından halkın toptan iman etmelerini önleyeyim diye bu tedbiri alıyordu Firavun. Çünkü ülkenin en bilgiçleri Mûsâ’ya iman etmişti. Tüm şehirlerden toplayıp getirdiği en bilgili insanlar, en güvendiği adamlar, bakanlar, dekanlar, ekonomistler, sanatkârlar, bilimciler Mûsâ’ya ve onun Rabbine iman edince; elbette halkta onların peşinden imana yönelecekti. İşte bundan korkan Firavun bu iman edenleri cezalandırmalıydı ki peşlerinden birileri de imana heveslenmemeliydi. İnanan insanları kendisi gibi zanneden hain, bu tehditler karşısında onları dinlerinden döndürebileceğini zannediyordu. Zannediyordu ki bu tehditler karşısında o mü’minler dinlerinden dönüverecekler. Ama bakın onun bu tehditleri karşısında mü’minlerin tavırları nasıl oldu:

125–126. Âyetlerin Tefsiri

125,126. “Onlar da: "Doğrusu biz ancak Rabbimize döneriz. Rabbimizin âyetleri gelince, onlara inanmamızdan ötürü bizden öç alıyorsun. Rabbimiz! Bize sabır ver ve canımızı müslim olarak al" dediler.” Evet bu hakkı tanıyıp iman edenler dediler ki zaten bunlar sihiri zorla yapıyorlardı. Zaten bunlar Firavunlara zoraki kulluk ediyorlardı. O ana kadar istemeyerek Firavuna kulluk yapan ama Mûsâ’nın getirdiği vahiyle tanışır tanışmaz hemen iman eden bu insanlar di-yorlardı ki bakın: Biz Rabbimize inkılap ediyoruz. Az evvel Firavunun eline bakan dilencilerin ağzından dökülen hakikate bir bakın Allah aşkına. İslâm’la tanışır tanışmaz insanlardaki şu değişikliğe bir bakın Allah aşkına. Biz Allah’a dönüyoruz. Ama inkılap değişerek inkılap ederek bir dönüşü içermektedir. Biz önceki pis halimizle necis halimizde değil değişerek Rab-bimize dönüyoruz. Önceki küfürlerimizden, şirklerimizden arınarak Rabbimize dönüyoruz. Meğer bizler sana kulluk ederken ne kötü bir hayatın adamıymışız da farkında değilmişiz. Meğer bizler seni razı edeceğiz derken Rabbimizi gazaplandıran insanlarmışız. Meğer senin yasalarına sahip çıkarken Rabbimizin yasalarını çiğniyormuşuz. Meğer bizler kendimiz gibi bir beşeri, kendimiz gibi bir âcizi razı edeceğiz diye cehenneme doğru koşuyormuşuz. Biz önceki pisliklerimizden arınmış olarak Rabbimize dönüyoruz. Yâni ey Firavun senin tehditlerin vız gelir artık bize. Değil mi cennet yolunu bulmuşuz üç gün önce ölmüşüz beş gün sonra ölmüşüz ne fark eder de? Ölmeden önce cehennemden kurtulduk ya. Öl-meden önce Rabbim bize hidâyet edip sana kulluktan kurtardı ya; ar-tık bizim için ölüm oğul balıdır senin tehditlerinden zerre kadar kork-muyoruz! buyur yapacağını arkana koyma diyorlardı. Bir saat öncesine kadar Firavundan devşirecekleri paraların, mükafatların hesabını yapan adamlar bir anda o kadar değişmişlerdi ki artık tüm dünya da, dünyanın malı mülkü de gözlerinde küçülüvermişti. Bir saat öncesine kadar Firavun sisteminin destekçisiydiler ama şimdi Rablerinin dininin, Rablerinin yasalarının savunucusu olarak Firavunun karşısındaydılar. Öyleyse bizler de insanlara Allah’ın dinini götürürken bu bakandır, bu dekandır, bu müdürdür, bu genel müdürdür, bunların hakka yönelmeleri mümkün değildir, bunlar bizi dinlemezler demeyelim; onlarında hakkı tanıdıktan sonra hemen döneceklerini, tâğutlara hiz-met yerine Rablerine hizmete yöneleceklerini hiç bir zaman hatırımız-dan çıkarmayalım. Evet diyorlar ki biz zaten Allah’a dönüyoruz. Ve: Ey Firavun sen başka değil ancak Rabbimizin âyetlerine inan-dığımız için bizden intikam alıyorsun. Bir saat önce bize muhtaç oldu-ğunu söylerken şimdi bize düşman kesilmenin sebebi sadece bizim sana ve senin kanunlarına kulluktan çıkıp Rabbimize kul olmamız ve Rabbimizin âyetlerine iman etmemizdir. Değilse bizim başka bir suçumuz yoktur. Çünkü az evvel bizi mukarrabûn’dan sayan sendin. Sizi mahiyetime aldım diyen sendin. Ne isterseniz vereceğim diyen sendin. Bizim tek suçumuz Allah’a iman etmemizdir. Bizden bunun için intikam alıyorsun. Bürûc sûresinde kendilerini ateşe atarak işkence edenlere karşı müslümanlar bunu söylüyorlardı. Evet bugün de zâlimler, kâfirler müslümanlardan intikam alıyorlar. Sebep ne? Suçları ne bu müslümanların? Zina mı etmişler? Hırsızlık mı yapmışlar? Çalıp çırpmışlar mı ülkenin hazinesini? Rüşvete suiistimalleri mi bulaşmış? Vergilerini mi vermemişler? Veya bombalar imal edip insanlar için katliamlar mı gerçekleştirmişler? İn-sanların can ve mallarına mı kastetmişler? Hayır, hayır bu insanların bir tek suçları var o da müslüman olmak. İnsanların egemenliklerini reddedip Rablerinin egemenliğini savunmak işte hepsi bu. İmanları sebebiyle zulmediyorlar zâlimler müslümanlara. Eğer şu anda devlet dairelerinde üçüncü sınıf vatandaş oluyorsanız imanınız sebebiyle değil mi? Askerde dışlanıp dayak yemeye götürülüyorsanız müslümanlığınız sebebiyle değil mi? Birileri kendilerinden olmadığınız için, kendileri gibi sizler de içemediğiniz için, kendileri gibi namazsız bir hayatı kabul edemediğiniz için, kendileri gibi rüşveti kabul edemediğiniz için, kendileri gibi çıplak gezmeyi sineye çekemediğiniz için, kendileri gibi balolara gidemediğiniz için horlanıyor ve hakaretlere maruz kalıyorsunuz. Evet işte böyle bir devri, devrimleriyle silmeye çalıştılar ama bir Mûsâ geliverdi de kül altında kalmış közler yeniden canlanıp açığa çıkıverdi. İnsanlar imânâ yöneliverdiler. Beyyine’yle tanışıp küfürlerini, şirklerini anlayıverdiler. Demek ki insanların ve toplumların dirilişi için Beyyine’nin gelmesi şarttır. Beyyine gelmeli ki insanlar değişsinler. Beyyine ortaya konmalı ki insanlar sapıklık noktalarını onda anlasınlar. Evet Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu bu Beyyine’yle bakın in-sanlar ne kadar değiştiler. Firavunların ölüm tehditleri bile artık vız geliyordu onlar için. Haydi ey Firavun ne yapacaksan yap da görelim diyorlardı. Onların bu tavırları karşısında Firavun da diyordu ki sizin çaprazlama el ve ayaklarınızı keseceğim ve sizi onluk çivilerle ağaçlara asacağım diyor. Müslümanlar da diyorlar ki: Ya Rabbi üzerimize sabrını döküver. Sabrını üzerimize yağdırıver ya Rabbi. Ve de bizi müslümanlar olarak öldür ya Rabbi. Zira biraz sonra bu alçak bizim elimizi mi kesecek, gözümüzü mü oyacak, bize nasıl bir işkence edeceği belli değil. Ne olur ne olmaz ya Rabbi belki işkencelere dayanamayız da ağzımızdan senin hoşuna gitmeyecek ve bize cennetimizi kaybettirecek bir ifade çıkabilir. Sabrını üzerimize yağdır ki döneklik yapmayalım. Sabrını üzerimize dök ki sabırsızlık göstermeyelim ve müslümanlar olarak ölelim. İşte işkenceler karşısında müslümanın yapacağı en güzel dua budur. Ya Rab-bi üzerimize öyle bir sabır yağdır ki iliklerimize kadar bu sabırla doyalım ve geri adım atmayalım. Ve rivâyetlere göre Firavun bu müslümanları şehid eder ama Mûsâ’ya da kardeşi Hârun’a da dokunmaz. Çünkü alçağın Mûsâ (a.s)’a dokunacak bir cesareti yoktur. Ona ilişmeye kalkıştığı zaman başına nelerin geleceğinin farkındadır aslında. Peygamberin etrafındakileri öldürüyorlar ama kendisine dokunamıyorlar. Çevresindekilerin işini bitirirsek onu kontrol altına alabiliriz diye hesap ediyorlar. Tabi Firavun Mûsâ’yı serbest bırakınca Mele bundan rahatsız oluyor. Mele Firavunun dikkatini çekiyor bakın bu konuya. Zaten Melenin görevi budur. Bir yerlerde sisteme karşı herhangi bir tehlike söz konusu olduğu zaman, sistemi yıkmaya yönelik bir hareket başladığı zaman Melenin görevi devletin dikkatini oraya çekmek, gözleri oraya çevirmektir. Projektörlerini oraya dikerek tehlikeyi bertaraf etmektir. İşte bakın Melenin, Firavunun dikkatlerini bir noktaya çekmeye çalıştığını Rabbimiz bundan sonraki âyetinde şöyle anlatıyor:

127. Âyetin Tefsiri

127. “Firavun milletinin ileri gelenleri: "Mûsâ'yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun? “dediler. Firavun: “Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz" dedi.” Evet Mele, Firavun kavminin ileri gelenleri Mûsâ (a.s)’ın ve kavminin serbest bırakılmasına tepkilerini dile getiriyorlar. Gözler di-kiliyor, dikkatler çekiliyor. Evet toplumun ele başları Firavunu tahrik ediyorlar. Küfrün başı, sistemin başı böyle pes ettiği sıfırı tükettiği zaman etrafındakiler onun pes etmesine izin vermiyorlar. Çünkü sistemin yıkılması onların tüm menfaat kanallarının kesilmesi demekti ki buna asla razı olamazlardı. Bakın diyorlar ki ey Firavun! Bu adamlar seni ve tanrılarını terk etsinler, senin yasalarına karşı gelsinler diye mi serbest bıraktın onları? Olmaz bu. Firavun hem kendisi tanrıydı hem de kendisinin ibadet ettiği tanrıları vardı. Yâni böyle müşrik bir toplumda her şey ilah, herkes birbirine tapınmaktadır. Evet Firavundan çok Firavun kesilenler sistemin başını uyarıyorlar. Daha önce Mûsâ sihirbazdır diyerek Hz. Mûsâ’yı mahkum edenler şimdi de devletin başını Mûsâ (a.s)’a karşı tahrik ediyorlardı. Mûsâ (a.s)’ın serbest bırakılmasını düzen açısından son derece tehlikeli görüyorlar ve diyorlar ki ey Firavun milli birlik ve bütünlüğümüzü bozan bu adamları serbest bırakırsan senin düzenin tehlikeye girer. Bunlar fitne çıkarırlar bunları yok etmen lâzım, bunları susturman lâ-zım gibi akıllar veriyorlar. Aslında kendileri fitneydiler, kendileri fesat çıkarıyorlar, kendileri Allah’ın düzenini bozuyorlar ve Allah kullarına zulmediyorlardı. Ama alçaklar, peygamberi ve peygamber yolunun yolcularını fitne olarak görüyorlar. tâbi onlara göre iman fitnedir takva fitnedir, teslimiyet fitnedir, Allah’a kulluk fesattır, hâsılı onların topluma sundukları ilkelere karşı gelmek fitnedir fesattır. Onlar kendilerince fitne gördükleri konuya dikkat çekince Firavun da: Dedi ki siz merak etmeyin elbette ki biz onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını kadınlarını da sağ bırakacağız. Muhakkak ki biz onların üzerinde kahhârız kahiriz, onların topunu ezecek güçteyiz diyor. Evet siz merak etmeyin diyor Firavun, biz onların toparlanıp güçlenmelerine fırsat vermeyeceğiz. Onların erkeklerini öldürüp kadınlarını hayasızlaştıracağız.. Evet diyor ki Allah düşmanı onların kadınlarını hayat kadını haline getireceğim. İşte Firavunlara göre, Firavun sistemlerine göre gerçek hayat budur. Firavun sistemlerine göre toplumda kadının varlık sebebi işte budur. Kadın erkekleri doyurmak için vardır toplumda. Kâfirler diyorlar ki istediğimiz gibi istifade edebilmeliyiz onlardan. İstediğimiz gibi kullanabilmeliyiz onları. Eğer kadınlar bizim bu şehvetlerimize cevap verebilecek bir konumdaysalar, yâni hiç bir ahlâkî kayıt tanımadan, zerre kadar haya, iffet duygusu duymadan her bakımdan serbest ve cömertçe vücutlarını bize arz edebiliyorlarsa işte o zaman bu kadınlar hayatlarını yaşayan kadınlardır. Hayatın tadını çıkaranlar bu kadınlardır. Zira gerçek hayat budur. Ötekiler hayattan habersiz, yaşamaktan uzak ölülerdir, örümcek kafalılardır. İşte Firavunların ka-fasındaki kadın budur. Evet erkek çocuklarını öldürüyor kadınlarını da bu hale getiriyor. Bildiğimiz kadarıyla bu iş tarihte iki kere olmuş. Biri Hz. Mûsâ henüz doğmadan önce olmuş, ikincisi de Hz. Mûsâ’nın doğumundan sonra işte Mûsâ (a.s)’ın Firavunun karşısına geçip onu hakka dâvetinden sonra olmuş. Birinde, yâni öncekinde “zebeha” ifadesi kullanılırken bu sonrakinde ise “gatele” fiili kullanılıyor. Biri gatele, diğeri ise zebeha yapmak. Öldürmek; ikisi de öldürmek ama biri kılıçla kurşunla öldürmek, ötekisi de eğitimle öldürmek. Biri bizzat öldürmek ki bu konuda şu kadar çocuk öldürmüştür gibi çeşitli rivâyetler vardır. Birisi bizzat öldürmek, ama ötekisi de eğitim vasıtasıyla öldürmektir. Yâni Mûsâ (a.s)’ın doğuşundan önce öldürebildiklerini öldürmüş, ikna edebildiklerini doğum kontrolü yutturmacaları ile daha doğmadan rahimlerdeyken öldürtmüş ama önünü alamayıp her şeye rağmen doğanları da eğitimle öldürmüş. Uyguladığı vahiy kaçkını materyalist eğitimle öldürmüştür. Ya da öncekinde parça parça doğan çocukları öldürüyordu ama bu ikincisindeyse Mûsâ’nın (a.s)’ın kavmi İsrâil oğulları için toplu imhalar söz konusu olmuştur. Niye yapıyordu Firavun bu soykırımı? İsrâiloğulları, bu köleler çoğalıp da; bir gün kendisine kafa tutacak noktaya gelmesinler diye. Sayısal çoğunluğa ulaşıp da efendilerinin karşısına geçip onlardan hesap soracak, dökülen kanların, yapılan işkencelerin intikamını alacak bir noktaya gelmelerinden korktukları için yapıyorlardı bunu. Ve diyor ki bakın Firavun: Muhakkak ki biz onlar üzerine kahiriz, kahhârız. Biz onlara hâkim bir konumdayız. Onlar bizim ayağımızın altında karıncalardan farksızdırlar. Müslümanlara böyle bakıyorlar alçaklar. Firavunların gözünde müslümanlar işte budur. Biz onlara kahhârız. Biz istedik mi kestiririz, biz istedik mi açtırırız, biz istedik mi nefes alışınızı bile kontrol ederiz, biz izin vermesek adımınızı bile atamazsınız diyenlerin tü-mü de bugün Firavunluk taslamaya çalışıyorlar. Halbuki bunların hiç birisi kahhâr değildir. Allah kulları üzerine yegâne Kahhâr’dır, yegâne güç yetirendir, yegâne hâkim olandır. Ancak şu kadarını söyleyelim ki Allah’ı Kahhâr bilmeyenlerin hayatında pek çok Kahhâr’lar olacaktır. Allah’a ait olan bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde görmeye çalışan insanlar için kendileri Kahhâr görülen bir kısım insanlar da Kahhâr pozları oynama başlayacaktır. Halbuki insanlar bu sıfatı sadece Rablerine verip onları Kahhâr görmeseler, onlara değer vermeseler onlar cücelikleri içinde kahrolup gideceklerdi. Ama heyhat ki insanlar onları Kahhâr görmeye başlayınca onlar da kendilerini bir nane zannederek insanlar üzerinde Rableşivermektedirler. Biz insanlar üzerinde Kahhârız! Biz asarız! Biz keseriz! Biz istedik mi açtırırız başörtülerinizi! Biz istedik mi kestiririz sakallarınızı! Biz istedik mi atarız namaz kılanları! Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Biz sizin üzerinize kahir Kahhâr değil miyiz? Ben izin vermeden nasıl iman ettiniz? Ben müsaade etmeden nasıl secde edersiniz? Ben izin vermeden nasıl örtünürsünüz? Ben izin vermeden bunları nasıl konuşabilirsiniz? Halbuki sizler benim kullarımsınız! Sizleri ben okuttum! Sizler benim mekteplerimde okudunuz! Sizin maaşlarınızı ben ödüyorum! Sizin hayatınız bizim elimizdedir! Nefes alışverişinizi bile kontrol ediyoruz! Eğer biz müsaade etmesek adım bile atamazsınız! diyenleri kendileri üzerinde Kahhâr bilenlerin üzerinde bunlar da Kahhâr konuma geleceklerdir. Sadece Allah’a ait olan bu sıfatı insanlar üzerinde de görmeye başladılar mı onların üzerlerinde Kahhârlar çoğalacaktır ve zavallı insanlar onları da razı etmek için çırpınacaklardır. Bugün maalesef insanlardan pek çoğu bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde de görüyorlar. İnsanlar böyle gördükleri için pek çokları da onlar üzerinde Kahhâr olduklarını iddia ediyorlar. Ama bakın Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’yı kendisini insanlar üzerinde Kahhâr makamında görmeye çalışan Firavun karşısında görüyoruz. Firavun Hz. Mûsâ’ya işte seni asarım, keserim, zindana atarım, maaşını keserim, güneşini engellerim diye tehditler savurmaya başlayınca Allah’ın elçisi bakın şöyle diyor. Hz. Mûsâ öyle bir Peygamber ki sarayda, hem de bu Firavunun sarayında büyümüş, maddî imkânlar içinde müreffeh bir hayat içinde yetişmiş ama bunu terk edip gitmiş. Medyen’de yedi yıl çobanlık yapmış, aç kalmaya da susuz kalmaya da, ışıksız, yolsuz, asfaltsız, vasıtasız, elektriksiz, telefonsuz, teyp siz, dolmuşsuz, vasıtasız kalmaya da alışmış bir Peygamber. Firavunun asarım, keserim aç bırakırım, susuz bırakırım şeklindeki tehditleri karşısında bakın aynen şöyle diyordu: Vallahi ey Firavun senin tehditlerin bana vız gelir. Ben çölden, Medyen’den geliyorum. Arkamda upuzun bir çöl bırakıp geliyorum. Ben bu saydıklarının hiç birisinin olmadığı bir ortamdan geliyorum. Açlığa, susuzluğa dünden alışmışım, sıkıntıların meşakkatlerin alasını yaşamışım ben. Senin bana yapabilecek hiç bir şeyin yoktur. Bunu di-yebilen birisine ne yapabilecekti de Firavun? Hz. Mûsâ sarayda maddî şartlar altında, müreffeh bir hayat içinde yetişmiştir ama bunu terk etmiş Medyen’e gitmiş, orada çobanlık yapmış, aç kalmaya susuz kalmaya alışmış bir Peygamber. Keşke bizler de bu hayata bir alışabilsek, inanın hiç kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktır. Ama şimdi şu anda öyle miyiz? Meselâ yarın bir tehditte bulunsalar ki bizim dediklerimizi yapmazsanız, bizi hayatınızda Kahhâr bilip bizim kanunlarımıza itaat etmezseniz televizyon vergilerinizi ayda on milyona çıkarıyoruz! Deseler pilimiz biter değil mi? Niye? Ee televizyonsuz bir hayata nasıl dayanabileceğiz değil mi? İyisi mi biz bunları Kahhâr bilelim ve dediklerini aynen uygulayalım diyoruz. Ya da eğer dediklerimize uymazsanız benzin fiyatlarını şu kadara çıkardık deseler ne yaparız? Veya otobüs seferlerini kaldırıyoruz deseler işimiz biter değil mi? Çünkü bizler arabasız bir hayata alışmadık. Telefonlarınızı iptal ediyoruz deseler mahvoluruz değil mi? Lokantalarınızı, fırınlarınızı kapatıyoruz deseler işimiz biter. Çünkü böyle bir hayata alışmadık bizler. Yarın tüm elektriklerinizi kesiyoruz deseler, sizi aç bırakıyoruz deseler, sizi hapse atacağız deseler işimiz biter değil mi? Çünkü bu köleliğin dışında da bir hayatın varlığından haberimiz yoktur bizim. Böyle bir hayatın varlığına bir inanabilsek o zaman tıpkı Hz. Mûsâ gibi bizi bunlarla tehdit eden ve kendilerini Kahhâr bilmeye zorlayan tüm Firavunların tehditlerinin gözümüzde beş paralık bir değeri kalmayacak. İşte biz kendi kendimizi bazı şeylerin kölesi yapıyoruz sonra da insanların bizim üzerimizde Rableşmelerine, Kahhâr konuma gelmelerine zemin hazırlıyoruz. Firavunun bu alçakça planını açıklamasından sonra Hz. Mûsâ kavmine diyor ki:

128. Âyetin Tefsiri

128. “Mûsâ milletine: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin; yeryüzü şüphesiz Allah'ındır, kullardan dilediğini ona mirasçı kılar; sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır" dedi.” Evet Firavunun bu tehditleri karşısında korkuya kapılan kavmine Allah’ın elçisi korkmayın diyerek yeryüzünde Allah’ın koyduğu değişmez yasayı anlatıyordu. Toplumuna Allah’ın yasasıyla müjde veriyordu. Bu öyle bir yasa ki Hz. Adem’den bu yana hiç değişmemişti. Korkmayın Allah dilemedikçe yeryüzünde kimse kimseye bir şey yapamaz Allah’ın yeryüzünde değişmez yasası işte budur diyordu. Bu tanrı taslaklarından korkmayın ve sabırla Allah’tan yardım dileyin. Eğer sabreder bütün güç ve kuvvetin Allah’ta olduğunu bilir ve onun yardımı konusunda ümitsizliğe düşmezseniz, Allah’ın istediği kulluktan vazgeçmez, yılgınlık göstermez, direnir dayanır ve Allah’tan yardım isterseniz bilesiniz ki yeryüzünün sahibi O’dur kullarından dilediğini ona vâris kılar. Allah’tan yardım dilemek O’nu Rab bilmeye, O’nu Melik, Kahhâr ve Hâkim bilmeye ve tanımaya bağlıdır. Öyle bir Allah’a iman edeceğiz ki O yalnız kendisinden yardım istenecek, kendisine güvenilecek, yalnız kendisine sığınılacak her şeye güç yetiren bir Allah olacak. Bir de sabredeceğiz. Her şeye rağ-men Allah’a kulluğa sabır. Her şeye rağmen Allah’ın istediklerini yap-maya devama sabır. Düşmanlarımız güçlü olsalar da, Allah’ın bize karşı yardımı gecikse de, dostlarımız az olsa da, en kötü şartlar altında bulunsak da yılmadan, yıkılmadan yine kulluğumuza devam edeceğiz. Böylece biz, bize düşeni yerine getirirsek yeryüzünde değişmeyen yasası gereği Rabbimiz yeryüzün mirasını bize devredecek, yeryüzünün egemenliğini bize verecektir. Evet Allah’ın elçisi böyle bir zâlim, böyle bir despot karşısında çocukları öldürülmüş, kadınları hayasızlaştırılmış ve işkencenin en kötüsüne lâyık görülmüş, güçsüz, silahsız müslümanların yapabilecekleri tek şey sabredip, yılgınlık göstermeyip Rablerinin rahmet kapısına baş vurmalarıydı. Allah kapısını dövmeleriydi. İşte Allah’ın el-çisi onlardan bunu istiyordu. Allah’la bağınızı koparmadan Allah’tan yardım isteyin. Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayarak Allah’la irtibatınızı koparmayarak Allah’tan yardım isteyin. Hayatınızla Allah’ın yardımına lâyık olarak dilinizle de bunu gündeme getirerek Allah’tan yardım isteyin. Sabredin, direncinizi, metanetinizi kaybetmeyin. Eğer her şeye rağmen sabreder ve direncinizi kaybetmezseniz kendinizi Allah’ın emirleri üzerinde tutabilirseniz bilesiniz ki Allah düşmanlarının size yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. İşte o zaman yasaları gereği Allah size yardım edecek düşmanlarınızdan intikamınızı alıverecek ve sizi yeryüzüne varisler kılacaktır. Sizleri yeryüzüne egemen kılacaktır. Çünkü arz Allah’ındır. Sadece Mısır değil tüm arzın sahibi Allah’tır. Ve o arza kim lâyıksa onları vâris kılar Allah. Öyle değil mi şu arz mülkünden, şu coğrafyalardan kimler gelip geçmedi de? Ne uluslar, ne milletler, ne devletler gelip geçmemiştir de? Bu topraklar bizimdir diyen, bu topraklarda bizim borumuz öter diyen nice toplumları o topraklarda diz üstü çöktürmedi mi Allah? Hayır! Hayır o topraklar Allah’ındır. Bu coğrafyalar sadece Allah’ındır ve dilediklerini, lâyık olanları oralara yerleştirir. Ve âkıbet eninde sonunda müttakılerindir. Güzel son, hayırlı sonuç müslümanlarındır. Çünkü yeryüzünde müslümanların olmadığı hiç bir dönem olmamıştır. Yeryüzünde kâfirlerin olmadığı dönemler çok olmuştur, Hz. Adem (a.s) dönemi veya Nûh tûfanında yeryüzünde bir tek kâfirin kalmadığı dönemler olmuştur ama müslümanın olmadığı bir tek dönem gösterilemez. Öyleyse hem bu dünyada, hem de âhirette güzel sonuç, hayırlı âkıbet sadece mü’minlere aittir. Hz. Mûsâ böyle diyerek toplumunu sabra ve kulluğa devama teşvik edince onlar dediler ki bakın:

129. Âyetin Tefsiri

129. “Milleti: "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet çektik" dediler. Mûsâ'da: "Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onların yerine geçirmesi umulur. O zaman nasıl davranacağınıza bakar" dedi.” Evet diyor ki İsrâiloğulları ey Mûsâ sen bize gelmeden önce de sen geldikten sonra da bizler hep eziyet çektik. Eziyet bizim kaderimiz oldu diyorlar. Ey Mûsâ şu görmüş olduğun alçaltılma ve zelil kılınmanın bir benzerini biz senden önce de yaşamıştık. Bu sözü bir kaç mânâda anlamaya çalışıyoruz: 1: Ya Mûsâ hani sen geldikten sonra da bize Allah’ın yardımı gelmedi? Bize bir şeyler söyle, Allah’ın yardımı ne zaman? diyerek Hz. Mûsâ’dan kendilerinin kurtuluşu konusunda dua talep ediyorlardı. Hani Mekke’de işkenceler altında inleyen müslümanların Allah’ın Resûlüne: “Meta nasrullah?” Ey Allah’ın Resûlü Allah’ın yardımı ne zaman? Şu bizim çilelerimizin bitiş zamanı ne zaman? deyişleri gibi onlar da elçilerinden dua talep ediyorlardı diyoruz. 2: Mûsâ (a.s)’ın kavmi önceki âyetlerden teselli bulmamışlardı da yaşadıkları korkunç hayatın tesiriyle biz senden şimdiye kadar hep zarardan başka bir şey görmedik ey Mûsâ diye peygamberlerine şikâyette bulunuyorlardı. 3: Veya bu çektikleri çilelerinin, bu maruz kaldıkları eziyetlerin Hz. Mûsâ ile, onun gelişiyle bir ilgisinin bulunmadığını ifade ederek ey Mûsâ bunun seninle bir ilgisi yoktur. Bu bizim kendi çilemiz ve ka-derimiz demeye çalışıyorlardı. Onların bu bedbinliklerini ve yıkılışlarını gören Allah’ın elçisi de şöyle diyordu: Hayır! Hayır öyle değil, umulur ki Rabbiniz sizin düşmanlarınızı helâk eder de yeryüzünde kulluğun icrası konusunda sizi halefler yapar. Tüm düşmanlarınızı yok eder de yeryüzünün halîfeleri yapar sizi de orada ne yapacağınızı, nasıl ameller işleyeceğinizi dener. İşte umulan budur Allah’tan. Çünkü Allah yasaları böyledir. Bugüne kadar yeryüzünde Allah’ın yasaları hep böyle gerçekleşmiştir. Mutlaka inananlara Allah’ın yardımı ve zafer gelecektir ama ne zamandır bilin-mez. Öyleyse hiç bir zaman ümitlerinizi yitirmemeniz lâzım diyerek Hz. Mûsâ onlara Allah’ın değişmeyen yasalarını hatırlatır. Ama şurası da unutulmamalıdır ki Allah müslüman bir topluma zafer nasip edip düşmanlarını helâk edip de onların yerine müminleri egemen kıldı mı işte ondan sonra esas imtihan ve sorumluluk başlamaktadır. Artık mü’minlerin ne yapacaklarına, nasıl ameller işleyeceklerine ve halîfeliklerini nasıl icra edeceklerine bakacaktır Allah. Bu yeryüzünde hep böyle olagelmiştir. İşte bakın bundan sonra Mısırda artık işler mü’minlerin lehine işlemeye başlamaktadır. Müslümanlara zulmeden Firavun oğullarına onlar akıllarını başlarına alsınlar diye arka arkaya iptilalar yığmaya başlamaktadır.

130. Âyetin Tefsiri

130. “Andolsun ki, Biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye, yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” Evet Rabbimiz Firavun oğullarını, Firavun toplumunu, Firavun ve Melesini bir kısım senelerle yakalayıverdik. Arapça’da senelerle yakaladık ifadesi kıtlık yokluk ve açlığa delâlet etmektedir. Onlara şiddetli kıtlık ve kuraklık yılları Mûsâllat ettik. Nitekim Allah’ın Resûlü müşriklere beddua ederken bir defasında: “Allah’ım bunların üzerine Yusuf’un kıtlık seneleri gibi kıtlık seneleri veriver!” Buyurmuştur. (Buhârî, ezan 128) Hadlerini bilsinler diye, kul olduklarını, âciz olduklarını, Allah’a muhtaç olduklarını anlasınlar da Rablerine karşı küfür ve isyandan, Allah kullarına karşı zulüm ve eziyetlerinden vazgeçerek Allah’ın istediği kulluğa yönelsinler diye Allah onlara kıtlıklar ve sıkıntılı yıllar gönderdi. Yıllar süren meyve ve sebze noksanlığı gönderiverdi Rabbimiz onlara. Yıl yıldan kötü geldi. Seneler böyle geçti. Peki niye böyle yapmıştı Allah? Çünkü tüm nimetler Allah’tandı. Nimeti veren benim buyurmuştu Allah. Nimeti veren, verdiği nimeti geri alınca bu nimeti vereni bilmeleri anlamaları gerekecekti. Rablerinin gücünü kudretini anlayıp gittikleri yanlışlıklardan dönmeleri gerekecekti. Yaptıklarından ötürü tevbe etmeleri gerekecekti. Bütün bu olayların tesadüfi değil, tabiat güçleri tarafından değil Rablerinin takdiriyle olduğunu anlayarak O’na O’nun istediği biçimde kul olmaları gerekecekti. Rablerine ve Rablerinin elçisine, Rablerinin yasalarına karşı savaştan vazgeçmeleri gerekecekti. Geçmiş toplumlara uygulanan yasaların aynısını uyguluyordu Rabbimiz Firavun toplumuna. Allah’ın yeryüzünde değişmeyen bir imtihan yasası vardı. Toplumlar için uyguladığı bir sünneti vardı. Firavun ve toplumuna uygulanan bu yasa sadece onlara ait bir yasa değildi. Önceki tüm toplumlara da uygulanmış ve tecrübe edilmiş bir yasaydı bu. Bakın En’âm sûresinde de bu konu şöyle anlatılıyordu: "Şüphesiz ki senden önce ümmetlere peygamberler göndermiştik; Onları yalvarsınlar diye darlık ve sıkıntılara sokmuştuk. Hiç değilse onlara şiddetimiz geldiği zaman yalvarıp yakarmalı değil miydiler? Lâkin kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel gösterdi." (En’âm 42,43) Evet önceki toplumlara da peygamberler gönderdik. Onlar kendilerine gönderilen bu peygamberlere değer vermediler, bu peygamberler ve onların kendilerine getirdiği mesajlarla ilgilenmediler. Hayat programlarını Allah’tan ve Allah’ın elçilerinden almaya yanaşmadılar. Allah’ı da Allah’ın elçilerini de hayatlarına karıştırmamaya ça-lıştılar. Allah, hayata karışmaz dediler, Allah, âyet göndermez dediler, Allah, elçi göndermez dediler. Onlar Allah’ı ve elçilerini küfrettiler de onlara merhametimizden dolayı akılları başlarına gelsin de bize dönmeyi anlasınlar diye biz onları fakirlik, kıtlık, açlık, geçim darlığı, hastalıklar, çeşitli afetler ve zaruretlerle yakalayıverdik. Onları türlü türlü sıkıntılara sokuverdik ki kabukları yırtılsın da tevhid açığa çıksın diye. Küfürden şirkten vazgeçsinler de iman etsinler diye. Sığınacak kapıları kalmasın da bize sığınsınlar diye. Yalvaracak, başvuracak, dövecek kapıları kalmasın da bize yalvarıp yakarsınlar diye. Ama şeytan onlara amellerini süslü gösterdi de hayrı şer, şerri hayır gösterdi de, iyiliği kötülük, kötülüğü iyilik gösterdi de onlar adam olma, uyanma istidatlarını kaybettiler. Evet aslında biraz önce zikrettiğim o imtihanlar, o belâlar ve musîbetler onlarda sığınma, kulluk ve kurtuluş hissini, Allah’a yalvarıp yakarma hissini uyandıracak ilahi uyarılardı. Ama bilelim ki bunların ilahi uyarıcılığı devamlı değildir. Onun içindir ki böyle bir durumla karşı karşıya gelen kişi hemen onu bir nimet bilmeli ve süratli bir şekilde uyanıp tevbe ve yalvarışlarla Allah’a yönelmeli ve durumunu düzeltmesini bilmelidir. Zira bu durum kısa bir süre sonra kaldırılıverir. Ya da esasen kısa bir süre sonra bu uyarının tesiri gittikçe azalır ve nihâyet o sınırlı müddet bitiverir. Yâni o sıkıntının uyarıcı özelliği kayboluverir. Bir alışkanlık ve tabii bir hal oluverir. Yâni kısa bir dönem sonra bu belâların bu sıkıntıların terbiye edici hiç bir tesiri kalmaz. Evet Allah her şeyi kendilerinden bilen mağrur bir topluma ekonomik darbeler indiriyordu. Belki azgınları yola getirecek en etkili yol buydu. Onların açlıkla burunlarını yere sürtüyordu. Ama bunu da yaparken Rabbimiz merhametinin gereği olarak yapıyordu. Rabbimiz kulları için o kadar merhametli ki bakın yaptıklarından ötürü hemen onları helâk edivermiyor. Çeşitli sözlü ve fiili uyarılar göndermek sûretiyle onları uyarıyor. Çünkü kullarına karşı sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz Firavunların da Firavunun arkasından gidenlerin de cennetini istiyor. Onların da hidâyete ermelerini, onların da cennete gitmelerini istiyor. Onlar için de cennet kapılarının açılmasını istiyor Rabbimiz. Onun içindir ki onları hemen cezalandırmıyor da harikulade şeyler göndererek onların akıllarını başlarına almalarını istiyor. Ama alçaklar bunu anlayamadılar. Allah’ın bu yarılarını değerlendiremediler de:

131. Âyetin Tefsiri

131. “Onlara bir iyilik geldiği zaman; "Bu bizden ötürüdür" derler, bir fenalığa uğrarlarsa da, Mûsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna verirlerdi. Bilin ki, kendilerinin uğradığı uğursuzluk Allah katındandır, fakat çoğu bunu bilmezler.” Başlarına bir iyilik geldiği zaman bu bizdendir diyorlardı. Bu bizim hakkımızdır, bu bizim hak ettiğimiz şeydir, biz buna lâyığız diyerek kendilerinin onu hak ettiklerini söylüyorlardı. Yâni işleri iyi gittiği zaman, karınları doyduğu, ekonomik yönden rahatladıkları zaman bunu kendilerinden, kendi tedbirlerinden, kendi bilgilerinden, kendi plan ve projelerinden biliyorlar. İşte biz böyle yaparız. İşte toplumun iktisadına ekonomisine biz böyle yön veririz. İste ekonomiye biz böyle hâkim oluruz. Baksanıza bizim dönemimizde ekonomiyi nasıl düzelttik? Biz yaparız, biz ederiz, biz kurarız. Eğer biz yapmasaydık, eğer biz tedbir almasaydık, eğer biz plan yapmasaydık, eğer bu barajları biz kurmasaydık, eğer bu fabrikaları biz inşa etmeseydik işiniz perişandı diyorlar. Biz alırken kazanırız diyorlar. Her şeye kendilerini etkin ve yetkin görüyorlar. İyilikleri kendilerinden görüyorlar. Halbuki bu adamların ne gökten yağmur indirmeye, ne de yerden bir tek nebat bitirmeye güçleri yeter. Ne az yağdığı zaman bu-na çare bulmaya ne de çok yağdığı zaman buna engel olmaya güçleri yetmemektedir. Ama buna rağmen bu âcizliklerine rağmen yine de tüm iyiliklerin kendilerinden olduğunu kendilerinin becerdiklerini söylüyorlar. Ama bir uğursuzluk, bir darlık, bir açlık ve sıkıntı gördükleri zaman, memleket gelişmediği zaman, ekonomi bozulduğu zaman da bunu Hz. Mûsâ’dan ve onun yolunun yolcusu müslümanlardan biliyorlardı. Müslümanlardan uçuklanıyorlardı. Allah’ın peygamberi Hz. Mûsâ ve beraberindeki müslümanlara uğursuzluk yorumluyorlardı. Hep bunlar yüzünden uğursuzluklara uğruyoruz. Bunların uğursuzlukları bize de bulaştı diyorlardı. Bunlar yüzünden bizler de mahvolduk di-yorlardı. Hep Mûsâ ve beraberindekiler yüzünden kötülükler başımıza geliyor derler. Eğer bu müslümanlar olmasaydı, eğer bu Allah elçileri ve onların yollarının yolcuları olmasaydı, eğer onlar bizi engellemeseydi, eğer onlar bizim eteklerimizden tutup engellemeselerdi, eğer onlar bizim yolumuza barikatlar koymasalardı bizler bugün dünyanın en Medenî ve en zengin ülkesi olacaktık derler. İyilikleri kendilerine, kötülükleri de müslümanlara yormaktadırlar. Evet bugün de durum aynen böyledir. Bir bozuk dönem geldi mi suç hep müslümanlarındır. Suçlu hep müslümanlardır. Hep onar bozdular, hep onlar geri bıraktılar bizi diyorlar. Kur’an için, sünnet için, namaz için, abdest için, ilim için, zikir için, tesbih için zaman ayırdılar da geri bıraktılar bizi. Hattâ şu anda müslümanlar bile bunu söy-lüyorlar. Bu adamlar Kur’an, sünnet diye diye bizim kafalarımızı bozdular, bizim düşünce yapılarımızı bozdular da onun için zengin olamadık diyorlar. Evet demiyorlar mı bugün bunları müslümanlara? Yıllardır demediler mi bunları müslümanlara? Geri kalmışlıklarının sebebini İslâm’da ve müslümanlarda görmediler mi? Bu yüzden de her fırsatta kendilerini geri bıraktıklarına inandıkları İslâm’ın kutsal değerlerini ayak altına almadılar mı? İslâm’ın tüm değerlerini yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmadılar mı? Kâfirlerle kucaklaşamadıklarının suçunu faturasını hep müslümanlara kesmediler mi? Halkı müs-lüman olan ülkelerin az gelişmişliğini o halkların bir kitaba imanlarına bağlamadılar mı? Geri kalmışlığın sebebi olarak mahkum ettikleri Kuranın defterini dürebilmek için harf değişikliğinden tutun da ellerinden gelen her şeyi yapmadılar mı? Halbuki hemen hemen müslümanlar da Tanzimat Fermanından beri kitaplarıyla ilgilerini kesmişlerdir. Yıllardır müslümanlar kitaplarından habersiz kendi hevâ ve heveslerine bağlı bir hayat yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Yâni takriben yüz yıldır hayatta ne Kur’an ve ne dinin kuralları geçerli olmadığı halde, dini hayatlarından kovdukları halde hani niye kalkınamadılar? Kur’an’ı hayattan kovup, dinin defterini dürüp, dinin etkinliğini bitirip, Allah yasalarını ilga edip yüz yıldır kendi yasalarını onun yerine hâkim kıldıkları halde hani nerede bu kalkınma? Şu anda bu toplumda kendi yasaları hâkim değil mi? Hani niye sürüngenler gibi sürünüyorlar? Hani engel gördükleri Kur’an’ın yasalarını ortadan kaldırdıkları halde niye birilerinin kapısında dilenciler? Niye özledikleri, tapındıkları, hayranı oldukları Avrupa’nın seviyesine çıkamıyorlar? Kim engelliyor şu anda bu adamları? Öyle değil mi? İslâm’ı, müslümanları sorgulayıp hep suçu onlarda göreceklerine biraz da kendilerini, kendi küfürlerini kendi şirklerini, kendi köleliklerini sorgulasalar olmaz mı? Bu izzetsizliklerinin, bu şerefsizliklerinin, bu dilenciliklerinin, bu köleliklerinin sebebini Allah’la irtibatlarını kesmelerinde, Allah’ın yasalarını reddetmelerinde, Allah’a ve Allah’ın sistemine karşı savaş açmalarında görseler ya. Kitaplarıyla ilgiyi kesmelerinde arasalar ya biraz da. Yâsîn sûresinde de Rabbimiz bu alçakların aynı şeyleri Allah’ın mürsellerine söylediklerini şöyle anlatıyordu: “Kasabalılar: "Doğrusu sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık; vazgeçmezseniz andolsun ki sizi taşlayacağız ve bizden size can yakıcı bir azab dokunacaktır" demişlerdi.” (Yâsîn 18) Evet Allah’ın elçilerine diyorlardı ki hep sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğruyoruz. Ey Allah’ın elçileri eğer sizler bu işlerinizden, bu yaşantılarınızdan, bu yollarınızdan, bu imanlarınızdan, bu dininizden vazgeçmezseniz o zaman sizi recm ederek katledeceğiz ve iyi bilin ki bizden, size çok büyük kötülükler azaplar dokunacaktır. Yâni dünkü kâfirlerin Allah elçilerine söylediklerini bugünkü kâfirler de günümüz müslümanlarına söylüyorlar. Eğer bu imanlarınızdan, bu kılık kıyafetlerinizden, bu Kur’an’dan, bu dinlerinizden vazgeçmezseniz sizi şöyle şöyle yapacağız diyorlar. Demek ki kâfirler hiç değişmemiş ve kıyâmete kadar imanla küfür arasındaki bu savaş sürüp gidecektir. Allah buyurur ki bakın: Hayır hayır, sizin tâiriniz Allah yanındadır. Sizin uğursuzluklarınız Allah katındadır. Sizin başınıza gelen bu belâlar, bu kıtlıklar, bu sıkıntılar Allah’tandır. Tüm bunlar Allah yasalarıdır. Allah yasalarının gereğidir. Yâni onları bu belâlara, bu iptilâlara maruz bırakan Allah’-tır. Ama insanların pek çoğu bunu bilmezler bunu anlayamazlar diyor Rabbimiz. Halbuki insanlar tüm hayatlarını, hayatlarında gerçekleşmiş tüm olayları, tüm başlarına gelenleri Allah’ın kitabına göre, Allah’ın yasalarına göre değerlendirmek zorundadırlar. Ama insanların çoğu bunu bilmezler. Allah’ın kitabından habersiz olan, Allah yasalarını bilmeyen bir toplum bu olayları nasıl değerlendirecektir? Allah yasalarını bilmeyen insanların bu olayları sıhhatli bir şekilde değerlendirip ibret alma imkânları da elbette olmayacaktır. Çünkü ellerinde bir kıstas yoktur. Başlarına bir şeyler gelir, bir kıtlık gelir, bir deprem gelir, bir sel felâketi gelir. Ama bunun Allah yasası olduğunu bilemeyen insanlar bütün bunları tabiata yükleyiverir. Efendim işte alçak basınçla yüksek basınç bilmem ne olmuş da işte bu olaylar oluvermiş deyiverirler. Hep yanlış değerlendirirler, yanlış yorumlarlar. Halbuki Allah diyor ki tâirinizin, uğursuzluklarınızın, başınıza gelenlerin sebebi sizlersiniz. Yâni bütün bu başınıza gelenleri sizler hak ettiniz. Yâni uğursuzluk içine düşmeyi, zillete mahkum olmayı, elin âlemin kapısında dilenci konumuna düşmeyi siz kendiniz istediniz. Allah yasalarını bırakıp, kulların yasalarını tercih ettiğiniz için, Al-lah’ın kitabını terk edip, kendi hevâ ve hevesleriniz istikâmetinde bur-nunuz doğrusuna gitmeniz sebebiyledir. Allah yasalarına kulak vermeden, devletin ve milletin mallarını haklı, haksız har vurup harman savurmanızdan dolayıdır. Haram yollarla kendi heveslerinizi tatmin etmek için bu milletin ekonomisini bozmanızdan dolayıdır. Evet eğer şu anda ekonominiz bozuksa bunun sebebi ne İslâm’dır ne de müslümanlardır, sizin kendi İsraflarınızdandır. Sizin kendi bozukluklarınızdan ötürü Allah’ın size gönderdiği şeylerdir bunlar. Çünkü güç ve kudret sahibi sadece Allah’tır. Evet Allah dönsünler diye, tevbe etsinler diye, kendilerine gel-sinler de Allah’a yalvarsınlar diye onlara belâlar, sıkıntılar gönderdi. Hiç değilse böyle bir durumdalarken bari yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Ama gelin görün ki bunların taşlaşmış kalplerini bu belâlar ve musîbetler bile Allah döndüremedi. Kalpleri taş gibi kaskatı kesildi de amellerini şeytan kendilerine süslü gösterdi. Yada şeytan onlara bu gelenleri farklı biçimde yorumlattı. Meselâ Âd kavmi, Hûd kavmi, Lûd kavmi, Eykeliler Allah’ın kendilerine ibret alsınlar diye gönderdiği bu belâları tabiat kanunları olarak yorumladılar. Veya işte bunlar olağan şeylerdir. Daha önceki toplumlara da böyle şeyler gönderilmiştir dediler. Tıpkı şu anda bizim toplumun bu depremleri, bu felâketleri farklı yönde yorumlayıp onlardan ibret almaya yanaşmadıkları gibi. Şeytan ibret almalarını engelledi, amellerini, yaptıklarını onlara süslü gösterdi. Hayatlarından, durumlarından, amellerinden razı oldular. Ne var bizim hayatımızda? İşte kulluk budur! dediler. İşte İslâm budur! dediler. İşte şu anda bizler Allah’ın bizden istediği hayatın içindeyiz dediler. Bizler Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz! dediler. Evet olayları saptıranlar, âyetlere ters düşenler diyorlar ki ne yaparsan yap, ne dersen de, ne getirirsen getir biz asla inanmayacağız.

132. Âyetin Tefsiri

132. “Firavun ailesi: "Bizi sihirlemek için ne mûcize gösterirsen göster, sana inanmayacağız" dediler.” Evet Allah’ın peygamberi anlatmış, çırpınmış, didinmiş ama bakın sonunda adamların dedikleri şu: Ey Mûsâ! Bize bir âyet mi getireceksin? Bir mûcize mi getireceksin? Ne getirirsen getir, ne yaparsan yap bil ki biz sana inanmayacağız. Sen boşuna uğraşıp kendini yorma. Rasulullah efendimize de aynı şeyleri de söylemişlerdi. Ey Muhammed! Yakamızı bırak bizim, biz kesinlikle sana ve senin getirdiklerine inanmayacağız. Kendilerini cennete götürmek için çırpınan Allah elçisi Hz. Nûh’a karşı da toplumu aynı şeyleri söylüyorlardı. Ey Nûh vazgeç bizi uyarmaktan. Eğer senin bütün derdin yarın Allah huzurunda tebliğ sorumluluğundan kurtulmaksa, hesaba çekilme endişesinden ötürü bizi uyarıyorsan vallahi biz yarın Allah huzurunda seni temize çıkarırız. Vallahi de billahi de yarın Allah huzurunda bu peygamber bize vazifesini yaptı, bize hakkı anlattı diyecek ve seni temize çıkaracağız. Derdin buysa bırak bizi sana inanmayacağız, senin anlattıklarına bizim ihtiyacımız yoktur, bizi rahatsız etme diyorlardı. Evet Firavun toplumu da diyorlardı ki ey Mûsâ bizi sihirlemek için ne tür bir âyet getirirsen getir, ne tür mûcize gösterirsen göster biz asla sana inanmayacağız. Demek ki kâfirlerin iman etmeleri için illâ da olağan üstü şeyler getirmek yetmemektedir. Zira iman bir kalp işidir. Bir hidâyet işidir. Onun içindir ki Allah elçilerinin bizim yapmamız gereken şey sadece insanlara Allah’ın âyetlerini götürmek, insanları Allah’ın yasalarıyla uyarmaktır. Değilse istediğiniz kadar ikna edici olağan üstü şeyler gösterseniz de onlar yine inanmayacaklardır. İşte bakın inanmıyor adamlar. Peygamberin ortaya koyduğu mûcizeler karşısında bile iman etmiyorlar da bunların tümünü sihir olarak değerlendiriyorlar. Yâni bu insanlar akıllara durgunluk verecek Allah elçilerinin mûcizeleri karşısında bile iman etmiyorlarsa bizim ortaya koyduklarımız karşısında asla iman etmeyeceklerdir. Karpuz çekirdeğine Allah yazdırsanız da, bal peteklerine Allah nakşettirseniz de, ağaçlarda en büyük âyetler gösterseniz de bu kâfirlerin imanlarına yetmeyecektir. Öyleyse bizim vazifemiz insanlara harikalar bulmak, göstermek değil Allah’ın âyetlerini onlara götürmektir. Eğer Rabbimizin bu yüce âyetleri bu adamları uyandırmıyor, akıllarını başlarına getirmiyorsa bizim getireceklerimizin ne kıymeti olabilir de? Rabbimiz sûre-nin ileride gelecek başka bir âyetinde buyurur ki: “Bundan sonra hangi söze inanacaklar?” (A’râf 185) Evet eğer bu adamlar kendilerine sunulan Allah’ın âyetlerine inanmıyorlarsa, Kur’an onlara bir şey söylemiyorsa, Kur’an onları bir noktaya götürmüyorsa, Kur’an onların akıllarını başlarına getirip hayatlarını değiştirmiyorsa hangi fikir, hangi metot, hangi felsefe, hangi plan-program, hangi delil onları imânâ getirebilecek? Bakın bundan sonra bu toplumu yola getirmek için Rabbimizin peş peşe onlara gönderdiği uyarıları şöyle anlatmaya başlıyor.

133. Âyetin Tefsiri

133. “Bunun üzerine su baskınını, çekirgeyi, haşaratı, kurbağaları ve kanı birbirinden ayrı mûcizeler olarak onlara mûsâllat kıldık; yine de büyüklük taslayıp suçlu bir millet oldular.” Onların üzerlerine tûfan gönderdik. Onları su tûfanına, su baskınlarına uğrattık. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu tûfan Rabbimizin emriyle Nil nehri taşmış, patlayıp çevreye yayılıvermiş veya Allah’ın emriyle sekiz gün ve gece şiddetli bir yağmur yağmış Mısır ve havalisini sular kaplayıvermiş. Firavun oğullarının evleri tümüyle sularla dolmuş, boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlar. Allah’tan gelme Allah’la bağlantılı büyük bir muhtırayla karşı karşıya gelmişlerdi. Sonra arka arkaya çekirge geldi, bit haşarat geldi, kurbağalar yağdı, kan geldi. Arka arkaya birbirinden etkili, birbirinden ayrı mûcizeleri onlara mûsâllat kıldı Rabbimiz. İnkar edemeyecekleri, reddedemeyecekleri Allah’ın birbirinden etkili, birbirinden büyük mufassal âyetleri olarak, ayrı ayrı mûcizeleri olarak veya birbirlerinden aralıklı olarak Allah’ın âyetleri gelince. Bunların tabiat olayları değil, rast gele âyetler değil doğrudan doğruya Allah’la bağlantılı âyetler olduğunu anlasınlar diye Rabbimiz onlara bu âyetlerini gönderdiği zaman bunlar ne yaptılar? İstikbar ettiler, gururlanıp kibirlendiler, çünkü bunlar mücrimlerdi diyor Rabbimiz. Bunlar suçlulardı, suç işliyorlardı. Allah’ın âyetlerini çarpıtarak, Allah’ın kendilerine gönderdiği âyetlerini yanlış yorumlayarak, Allah’ın âyetlerine hakkını vermeyerek suç işliyorlardı. Anladıkları halde, bildikleri halde Allah’ın âyetlerini reddederek veya onlara tabiat olayları damgasını vurarak suç işleyen bir toplumdu onlar. Bakın Rabbimizin onların akıllarını erdirmek, haksız zulüm ve işkencelerini bitirip kulluğa yönlendirmek için onlara gönderdiği bu açık ve net âyetler, mûcizeler karşısında onların tavrının şöyle olduğunu anlatılacak:

134. Âyetin Tefsiri

134. “Azap başlarına çökünce, "Ey Mûsâ! Rabbine, sana verdiği ahde göre, bizim için yalvar. Bizden azabı kaldırırsan sana, andolsun ki, inanacağız ve İsrâil oğullarını seninle beraber göndereceğiz" dediler.” Allah’ın âyetlerine kulak vermemeleri, Allah’ın âyetlerini normal, önceki atalarına gelmiş, normal musîbetler olarak veya normal tabiat olayları olarak değerlendirip geçerek yedikleri bu naneler yüzünden onların üzerlerine azap, murdarlık, pislik vâki olunca da, yâni Allah’ın gönderdiği bu olaylar onları ezip de perişan bir duruma düşürünce de çaresizlik içinde gelip Allah’ın elçisi Mûsâ’ya bakın ne di-yorlar? Ey Mûsâ! Rabbinin senin yanındaki ahdi hatırına, Rabbinin seninle sözleşmesi hakkı için, senin Allah katındaki değerin hatırına veya seninle Allah arasındaki risâlet bağı adına bizim için Rabbine dua et. Bizim için Rabbine bir ilticada bulunuver. Eğer şu azabı, şu pisliği, şu murdarlığı bizden kaldırırsan sana iman edeceğiz, diğer müslümanlarla birlikte sana teslim olanlardan olacağız ve de bu İsrâil oğullarını seninle birlikte serbest bırakacağız, onları dilediğin coğrafyaya götürebilirsin diyorlar. Utanmazlıklarına, ukalalıklarına ve köpekliklerine bakın adamların. Hani şairin birisi öyle diyordu: “Utanmazlıkta tekleriz, Kimi görsek etekleriz. Allah’tan da yardım bekleriz, Biz ne bulunmaz köpekleriz.” Öyle değil mi ama? Köpek karşısındakine diş geçirebileceğine inanıyorsa hırlar, ama karşısındaki kendisine diş geçirecek birisiyse de hemen kuyruk sallar. Bakın bu adamlar da aynısını yapıyorlar. Şu ifadelere bir bakın. Bir kere diyorlar ki ey Mûsâ Rabbinin senin yanındaki ahdi hatırına, ya da seninle Rabbinin arasındaki sözleşme ve risâlet bağı hatırına bizim için O’na bir dua ediver de bu belâyı üzerimizden kaldırsın. Demek ki bu ifadelerden anlıyoruz ki bu adamlar Hz. Mûsâ’nın Allah’la bağlantılı olduğunu, onun Allah’ın elçisi olduğunu biliyorlar. Onlar aslında bu ifadeleriyle Hz. Mûsâ (a.s)’ın elçiliğini itiraf ediyorlardı. Ama tabii bu itirafı iman adına değil menfaatleri adına, üzerlerindeki bu ricsin, bu murdarlığın kaldırılması adına yapıyorlardı. Başları daraldığı için söylüyorlardı bunu ve işleri bittiği zaman da yine eski cürümlerine döneceklerdi. Bir de yine diyorlar ki bakın ey Mûsâ şu belâyı bizim üzerimizden kaldırırsan sana iman edeceğiz ve de ısrarla isteyip durduğun bu İsrâil oğullarını sana vereceğiz. Yâni dilediğin yere götürebilirsin onları. İfadedeki çarpıklığı anlıyor musunuz? Hem sana inanacağız diyorlar hem de al bu İsrâil oğullarını dilediğin yere git diyorlar. E inandığınız bir peygamberi nereye gönderiyorsunuz da? Hani inandınız ya artık, peygamberin başka yerlere gitmesine ne gerek var? Yo aslında adamlar Hz. Mûsâ’yı aralarında görmek istemiyorlar. Alsın bu İsrâil oğullarını da dilediği yere gitsin ve bizden uzak olsun istiyorlar. Nere giderse gitsin yeter ki biz ondan kurtulalım diyorlardı. Evet Allah’ın elçisine söz verdiler, kesin vaadlerde bulundular, ama Allah bunların ne yapacaklarını biliyordu. Rabbimiz onların içlerini dışlarını, niyetlerini bildiği halde yine de kendilerine mühlet tanıma adına onların başlarındakini kaldırıyordu.

135. Âyetin Tefsiri

135. “Azabı nasıl olsa sonuna gelecekleri bir müddet için üzerlerinden kaldırınca, hemen sözlerinden cayıyorlardı.” Evet belli bir süre Allah azabı kaldırıverdi onların üzerlerinden de hemen sözlerini değiştirip ahitlerini bozuverdiler. bu bölümü Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatıldığı şekliyle bir özetleyelim. Rabbimiz onlara belâ olarak tûfan gönderir. Her tarafları sular altında kalır. Tüm Mısır toprakları tüm arazileri sular altında kalır. Su baskınına uğrarlar. Bunun sonunda geliyorlar Allah’ın elçisinin yanına ve diyorlar ki Ey Allah’ın Resûlü biz ettik sen etme! Bizim gibi asilerin isyanlarına aldırış etme! Bizim için Rabbine bir dua ediver de şu belâyı bizim başımızdan kaldırsın biz de sana ve senin Rabbine iman edelim ve hidâyette olalım diyorlardı. Eğer bu belâyı bizim üzerimizden defedersen sana ve Rabbine iman edeceğiz diyorlardı. Rabbimizin Zuhruf’ta ve Kur’an’ın değişik yerlerinde anlattığına göre Hz. Mûsâ Cenâb-ı Hakka dua eder, Allah onların üzerinden bu belâyı kaldırır. Yani Nil nehri artık yatağına döner ve su baskınını Allah bitiriverir ve artık suların çekildiği arazilerinde çok güzel mahsuller bitiriverir Rabbimiz. Ama onlar Allah’ın elçisine verdikleri bu sözlerini unutup yan çiziverirler. Böyle bir belânın arkasından, içinde insanların bile kaybolacağı ekinler bitiverince, bunu gözleriyle görüverince yine hemen şımarıveriyorlar. Hz. Mûsâ’ya verdikleri sözlerini unuturlar, ne iman ederler ne de İsrâil oğullarını Hz. Mûsâ’ya teslim ederler. İnsanların genel karakteridir bu. Başlarına bir belâ gelince, bir sıkıntı içine düşünce, aman derler ama bu belâyı Allah savuşturunca da hemen yan çiziverirler. Bakıyoruz insanlar bugün de böyle yapıyorlar. Başları dara gelince bugünkülerde hemen Allah’la arası iyi olan hocalara, hacılara koşuyorlar. Yetişin! kurtarın! diyorlar. Ne olursunuz gelin bizim için aranız iyi olan Rabbinize bir dua ediverin. Bizim için bir hatim okuyuverin. Peki siz nerdesiniz? Siz kendiniz nerdesiniz? O Rab sizin Rabbiniz değil mi? Bu din sizin de dininiz değil mi? Sizin dua edecek ağızlarınız yok mu? Bu dinin öteki bölümleri sizi ilgilen-dirmiyor mu? Firavun durumuna düşünce mi Allah’ı hatırlıyorsunuz? Mekkeli müşriklerin durumuna düşünce mi Allah’ı hatırınıza getiriyorsunuz? Başınız daralınca mı Allah’ı hatırlıyorsunuz? Evet Hz. Mûsâ Allah’a dua etti ve Allah onların başından bu belâyı kaldırdı ama bu adamlar Allah’a ve Mûsâ (a.s)'a verdikleri sözü unutuverdiler. Yine eski küfürlerine eski şirklerine devam ettiler. Mûsâ (a.s)’a verdikleri sözü unutup yine bildikleri hayatı yaşamaya devam ettiler. Çünkü artık Allah’la bir işleri kalmamıştı. Allah’a da onun elçisine de ihtiyaçları kalmamıştı. Su belâsı kalkmış ve üstelik arazileri de bol mahsul vermişti. Tarlaları akıllara durgunluk verecek biçimde buğ-daylarla dolmuştu. Ekonomileri düze çıkmıştı ve artık her şeyi kafalarına göre garantiye almışlardı. Ama sonra bakın ki Rabbimiz onların üzerlerine müthiş bir çekirgeler sürüsünü gönderir. Öyle bir çekirge sürüsü gelir ki o biten ekinlerin tamamını silip süpürürler. Güya tarlalarındaki buğdayları görünce işi garantiye aldıklarını zannediyorlardı. Ey Mûsâ eğer üzerimizden bu musîbet kaldırılırsa söz veriyoruz sana iman edeceğiz derler. Hz. Mûsâ yine dua eder ve Allah onu da kaldırır. Bu musîbetin kaldırılmasından sonra arta kalan buğdaylarını devşirip ambarlarına koyduktan sonra, yâni buğdaylarını güya garantiye aldıktan sonra yine artık Allah’a ihtiyaçlarının kalmadığı zannıyla yan çiziverirler. Derler ki tamam buğdaylarımızı ambarlarımıza koyduk, bunlar bize yeter başka şeye ihtiyacımız yoktur diyerek yine eski şirklerine, eski küfürlerine dönüverirler. Eh zaten eskiden de bu tür şeyler olmuştur, olağan şeylerdir bunlar diyerek yine yan çizerler. Ama tamam artık ürünlerimizi garantiye aldık diye sevinip dururlarken Rabbimiz onlara bit gönderir. Ambarlarına bir hububat biti Mûsâllat eder ki oradakileri yiyip bitirirler. Ambarları, evleri, barkları, elbiseleri, vücutları, yemekleri, yatakları ve yorganları bitlerle do-luverir. Mahvolurlar, perişan olurlar ve yine Allah’ın elçisine gelirler ve derler ki ey Mûsâ ne olur bu kaldırılsın sana iman edeceğiz. Mûsâ (a.s) yine dua eder ve Allah onu da kaldırır. Ama onlar yine iman etmezler. Sonra Allah onların üzerine kurbağa yağdırır. Evlerinin içi, yiyecekleri ve tüm hayatları kurbağa ile dolup da perişan bir hale gelince yine gelip Hz. Mûsâ’dan Rabbine dua etmesini isterler. Ey Mûsâ ne olur Rabbine bir dua ediver de şu belâ başımızdan bir kaldırılsın o zaman söz veriyoruz kesinlikle sana iman edeceğiz diyorlar. Hz. Mûsâ yine dua eder. Allah bu belâyı da kaldırır ama onlar yine iman etmezler yine yola gelmezler. Arkasından onlara kan gönderir Rabbimiz. Her şeyleri kan olur. Ekmeğe el atarlar kan, suya el atarlar kan, tüm yiyecek ve içecekleri tüm suları kan haline geliverir. Fakat işin garibi bütün bu gelenler Mısırda yaşayan Firavun oğullarına geliyordu. Aynı şehirde yaşayan İsrâil oğullarına hiç bir şey olmuyordu. İsrâil oğulları bunların hiç birisinden etkilenmiyorlardı. Hattâ rivâyetlere göre Firavun oğullarından olan birileri suyu ağzına götürüyor bakıyor kan. Sonra yanındaki İsrâil oğullu kölesine veriyor su oluyordu. Kölesinin ağzından emmeye çalışıyordu ama onun ağzından dökülürken yine kan haline geliyordu. İşte Rabbimiz adam olsunlar diye peş peşe biri öncekinden daha etkili mûcizeler gönderdi ama bu adamlar yine adam olmayınca; bütün bu imtihanlar yine de onların akıllarını başlarına getirmeyince; sonunda helâki hak etmiş oldular. Genelde insanlar böyledir. Darda kaldıkları zaman, zorda kal-dıkları zaman Allah’ı hatırlıyorlar ama işleri düze çıktığı zaman da Al-lah’ı unutup bildikleri hayatı yaşamaya yöneliveriyorlar. Ama unutmayalım ki Allah bize de bazen böyle bir şeyler gönderir, gönderir ama yine de Allah’ın istediğine gelmemeye diretirsek bilelim ki bizim defterimizi de dürüverir. Evet bütün bunlar geldikçe yine Zuhruf’la söyleyelim: "Ama. azabı ülkelerinden kaldırdığımızda hemen sözlerinden döndüler." (Zuhruf 50) Her defasında söz verdiler ama sözlerinden döndüler. Onların bu sözlerinden döneceklerini bile bile Rabbimiz rahmeti gereği yine de onların üzerlerinden belâlarını kaldırıyordu. Evet Mekkeli müşrikler de böyle bir kıtlıkla karşı karşıya geldiklerinde geldiler Rasûlullah’tan bu kıtlığın kaldırılması için dua istedikler. Bakın ve dediler ki: “ İnsanlar: "Rabbimiz! Bu azabı bizden kaldır; doğrusu artık biz inananlarız" derler.” Tıpkı Firavunlar gibi, tıpkı selefleri gibi onlar da dediler ki ya Rabbi eğer bunu bizden giderirsen o zaman biz mü'min olacağız. O zaman biz de sana iman edeceğiz. Ya da biz mü'minleriz dediler. Evet darda kaldıkları zaman derler bunu. Allah’ın bu kadar uyarısı karşısında hâlâ akıllarını başlarına almayınca, hâlâ imânâ yanaşmayınca da Allah bir azapla yakalayıverdi onları ve işlerini bitiriverdi. Unutmayalım ki bu yasa sadece Firavun ve toplumuna uygulanmış bir yasa değildir. Kıyâmete aynı özelliği taşıyan insanlara da uygulanacak bir yasadır bu. Firavun yolunu takip eden tüm tâğutlara uygulanacak bir yasadır bu. Bakın Allah diyor ki:

136. Âyetin Tefsiri

136. “Bu sebeple onlardan öç aldık, âyetlerimizi yalan sayıp umursamadıkları için onları denizde boğduk.” Onlardan intikam aldık diyor Rabbimiz. Onları denizde boğup defterlerini dürüverdik. Çünkü onlar âyetlerimizi işlemez hale getirmişlerdi. Âyetlerimizi yalanlamışlar ve de bizim âyetlerimizden gafil olmuşlardı. Bu adamlar Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlardı. Yâni bu adamlar dilleriyle, ağızlarıyla Allah’ın âyetlerine inandıklarını söylüyorlardı ama hayatlarıyla, hayat programlarıyla yalan-lıyorlardı. Âyetlere inandıklarını iddia eden bu insanlar öyle bir hayat yaşıyorlardı ki yaşadıkları hayatlarında bu inandıkları âyetlerin kokusunu bile görmek mümkün değildi. Adamlar tüm bu musîbetlerin bizzat Allah tarafından geldiğini biliyorlar, bundan kurtuluşun da yine Allah’ın elçisinin duasıyla olacağını biliyorlar, gelip ondan dua talep ediyorlar ama sonra da dönüp öyle bir hayatın adamı oluyorlar ki bu hayatlarında imanın eseri bile yok. İşte Allah’ın âyetlerini yalanlamak bu anlama gelmektedir. Elbette Allah’ın kendilerine gönderdiği bu kadar âyetine karşı duyarsız olmuş, Allah’ın bunca uyarılarına karşı vurdumduymaz bir tavır sergilemiş insanların âkıbeti bu olacaktı. Bunlar Allah’la alay ediyorlardı. Allah’ın âyetleriyle Allah’ın sis-temiyle, Allah’ın yasalarıyla alay ediyorlardı. Allah’a karşı, onun âyetlerine karşı, onun elçilerine karşı ve onun sistemine karşı savaş açmışlardı bu adamlar. Toplumun idaresi konusunda, toplumun sosyal hayatını düzenleme konusunda, Allah’ın âyetlerini yetersiz görerek kendi yasalarını Allah yasalarına tercih ediyorlardı. Kendi yasalarını uygulayabilmek için Allah yasalarına geçit vermiyorlardı. Allah âyetlerini örtüyorlar, Allah âyetlerini topluma duyurmamaya çalışıyorlardı. Allah yasalarına yasaklar koyuyorlardı da Allah da onlardan intikamını alıverdi. Bir denizde boğuverdi onları. Peki Rabbimiz onları nerede ve nasıl boğdu? Onu Rabbimiz kitabının başka yerlerinde anlatır. Kur’an’ın anlatım metodudur bu. Vahiy bütünlüğü içinde, Kur’an bütünlüğü içinde anlamaya çalışacağız onu. Arabanın belli bir parçasını alıp bu arabadır demeyeceğiz yâni. Evet Allah onların tümünü suda boğdu da:

137. Âyetin Tefsiri

137. “Hor görülen Yahudileri, bereketlendirdiğimiz yerin doğusuna ve batısına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrâil oğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve milletinin yaptığını ve yükselttiğini yıktık.” Kasas sûresinde de Rabbimiz şöyle buyurur: “Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları önderler kılmak, onları vâris yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Hâmân ve her ikisinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk.” (Kasas 5,6) Evet mustaz’afları, zayıflatılanları, zayıf düşürülenleri, Fira-vunî sistemler tarafından hakları hürriyetleri ellerinden alınan kavmi yâni İsrâil oğullarını etrafını bereketlendirdiğimiz yeryüzünün doğusuna ve batısına yerleştirdik, vâris kıldık diyor Rabbimiz. Müstekbirleri, zâlimleri, Allah’ın yasalarına karşı gelenleri, Allah’ın yasalarına savaş ilân edenleri suda boğarak kökünü kestiğimiz gibi mustaz’afları da yeryüzüne hâkim kıldık diyor. Yani zâlimlere hayat hakkı tanımadığımız gibi bizim yolumuzda giden, bize kulluk eden garibanları da yeryüzünde en büyük nimetlerle nimetlendirdik diyor. Anlayabildiğimiz kadarıyla ya o helâk edilen zâlimlerin topraklarına, onların yerlerine yurtlarına vâris kılıyordu Rab-bimiz mü’minleri ya da yeryüzünün başka coğrafyalarında mü’min-lere hâkimiyet veriyor onları egemen kılıyordu. Kudüs civarındaki Şam bölgesi ya da daha geniş tutacak olursak Nil nehriyle Fırat arasındaki bugünkü Yahudilerin “Arz-ı Mev’ud” dedikleri topraklara yerleştirdi Rabbimiz onları. Bu Yahudiler bugün bu toprakların kendilerine vaadedildiğini iddia ediyorlar. Aslında bu topraklar işte âyet-i kerîmede görüyoruz ki Yahudilere değil müslümanlara vaadedilmiş topraklardır. Rabbimizin etrafını mübârek kıldığı bu arzı orada Allah’a, Allah’ın istediği biçimde kulluk eden mü’min kullarına vaadetmiştir. Rabbimiz arzını her zaman sâlih kullarına vaadetmektedir. Hiç şüphemiz olmasın ki bu topraklar yakında gerçek sahiplerini bulacak ve müslümanların olacaktır. İşte bu da yeryüzünde Rabbimizin değişmeyen yasasıdır. Yeryüzünde zayıf da olsalar, sayısal yönden az da olsalar, müstekbirler tarafından köle konumuna da düşürülseler eğer mus’taz’aflar sabrederler, dirençlerini kaybetmezler ve Allah’ın kendilerinden istediği gibi olmaya çalışırlarsa sonunda mutlaka Allah’ın yardımı gelecek ve düş-manları helâke mahkum olurken kendileri de yeryüzüne egemen olacaklardır. Bu Allah’ın değişmeyen bir yasasıdır ve bu konuda zerre kadar şüpheniz olmasın. Tarih bunun örnekleriyle doludur. “Mûsâ da: "Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onların yerine geçirmesi umulur. O zaman nasıl davranacağınıza bakar" dedi.” Evet işte Rabbimizin vaadi böylece gerçekleşiyordu. Zira Rab-bimiz kullarına bir şey vaadetmişse o mutlaka gerçekleşecektir. Allah’ın kelimelerinde, Allah’ın yasalarında asla değişiklik olmaz. İşte böylece mus’taz’aflara, zâlimler tarafından, müstekbirler tarafından ezilmiş, horlanmış, hayat hakları ellerinden alınmış müslümanlara Rabbimizin bu vadi böylece gerçekleşiyordu. Rabbimiz vaadetmişti kendilerine. Arz benimdir demişti, oraya dilediklerimi, lâyık olanları vâris kılarım demişti ve işte böylece bunun gerçekleştiğini görüyoruz. Böylece Rabbimizin en güzel sözleri, en güzel yasaları gerçekleşmiş oldu, tamamlanmış oldu. Azgınlaşmaları sebebiyle Firavun oğulları helâk oldu. Artık yeryüzünde ne Firavun vardı, ne Firavun oğulları vardı, ne Firavun sistemi vardı, ne de onların devleti, gücü, kuvveti, iktidarı, medeniyeti. Hepsi bitmişti Allah’ın izniyle. Ve de sabretmeleri sebebiyle de İsrâil oğulları zafere ulaşmış oldular. Ama unutmayalım ki bunu belli şartlara bağlıyor Rabbimiz. Bu yasanın belli şartları vardır. Kur’an-ı Kerîmde pek çok yerde müs-tekbirler ve müs’taz’aflar anlatılır. Müstekbirler kibirlenenler, büyüklenenler, istikbara kalkışarak, Allah yasalarını beğenmeyerek kendi ya-salarını onların yerine ikâme etmeye çalışan kimselerdir. Kimi insanlar kendi güçlerine, kendi imkânlarına, Allah’ın kendilerine lütfettiği zekalarına ve kabiliyetlerine güvenerek kendilerini Allah’tan müstağnî görürler, Allah’ı, Allah’a kulluğu, Allah’ın hesabını, âhireti ikinci plana atabilirler. Hattâ âhiretin de kendilerinin olacağı, âhirette de kendilerinin egemen olacakları vehmine kapılabilirler. Dünyada kendilerine verilmiş mal mülk ve saltanatı tamamen kendilerinden bilip onları diledikleri gibi kullanabilecekleri sevdasına kapılmış olabilirler. Kendilerini hayata hâkim bir konumda görerek, kendilerini üstün görerek diğer insanları değersiz görerek onlar üzerinde Rableşirler, onları kendi ar-zuları istikâmetinde yönlendirmeye kullanmaya kalkışabilir. İşte bunlar müstekbirlerdir ve yaptıkları şeyin adı da istikbardır. Müs’taz’aflar da zayıflar, müstekbirler tarafından güçsüzleştirilmişler âciz bırakılmışlar anlamına gelmektedir ki Kur’an-ı Kerîmde bunların üç grupta anlatıldıklarına şahit olmaktayız. 1: Birinci gruptakiler elçilerinin tebliğlerinin üzerinden uzun bir süre geçtiği için vahiyden uzaklaşmışlar, müstekbirlerin zulüm ağlarına düşürülerek Allah’ın kitabından ve Resullerinin sünnetinden uzaklaştırılmışlar veya müstekbirlerin kendilerine enjekte ettikleri morfin sonucu uzun yıllar dinlerinin temel kaynaklarından koparılmışlar, toplumlarına ve hayatlarına hâkim olan zâlimlerin kendilerine verdikleri eğitim sunucu köleleştirilmiş, dinlerini, imanlarını, kitaplarını, peygam-berlerini, namuslarını iffetlerini her şeylerini kaybetmişler. Uzun yıllar böyle geçtikten sonra nihâyet azıcık morfinin tesiri geçip kendilerine gelmeye başlayınca, gözleri açılınca anlamışlar ki her şeylerini kaybetmişler. Kendilerini morfinleyen müstekbirler, kendilerini bayıltan zâlimler tüm hayatlarını değiştirmişler. Dinlerini, imanlarını, tarihlerini, takvimlerini, yazılarını alfabelerini, kılıklarını kıyafetlerini, hukuklarını, eğitimlerini, düşüncelerini, kabullerini, retlerini her şeylerini değiştirmişler. Hayatlarında ne Allah’ın kitabı kalmış, ne Re-sûlünün sünneti kalmış, ne din kalmış, ne iman kalmış, ne namus kal-mış, ne iffet kalmış. Her şeylerini kaybetmişler. Müstekbirler onların hayatından Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini kaldırmışlar ve onların yerine kendi yasalarını koymuşlar. Zâlimler kendilerini Allah’a kulluktan koparıp kendi yasalarına kul köle edinmişler. Evet bunlar birazcık gözleri açılıp kendilerine geldikleri andan itibaren anlıyorlar ki her şeylerini kaybedip müstekbirlerin zulüm ağlarına yakalanmışlar. Anlıyorlar ki Allah’ın sisteminden uzaklaştırılıp müstekbirlerin yasalarına kul köle edilmişler. Anlıyorlar ki Allah’a kulluktan çıkarılıp, zâlimlerin kulu kölesi durumuna düşürülmüşler. İşte bu gerçeği anlar anlamaz gecelerini gündüzlerine katarak bu zulüm ağından kurtulmak için, bu esaret zincirlerini kırabilmek ve yeniden Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine dönmek ve Allah’ın yasalarının hâkimiyetinde bir hayat yaşamak için müstekbirlerle, zâlimlerle mücâdeleye tutuşmuş müs’taz’aflar. Böyle bir hayattan kurtulup Allah’ın istediği hayata ulaşmayı ve bu uğurda malıyla canıyla mücâdeleyi hayatında birinci işi bilmiş ve bu olmadan ötekiler olmaz inancıyla gece gündüz çırpınan müs-lümanlar. İşte bunlar birinci grupta anlatılan müs’taz’aflardır ki Rabbimiz Kur’an’ın pek çok yerinde bu müs’taz’afları yeryüzünün doğusuna batısına vâris kılacağını haber veriyor. Çünkü bunlar gerçeği anlar anlamaz bu durumdan kurtulmak için Allah’a güvenerek, sabrederek, Allah düşmanı müstekbirlerle kıyasıya mücâdele vererek Allah’ın yeryüzünde vaz ettiği yasalara riâyet eden müs’taz’aflar ki Allah onlara mutlaka yardım edecek ve onları yeryüzüne egemen kılacaktır. 2: Kur’an-ı Kerîmde yine uzun uzun durumları anlatılan ikinci grup müs’taz’aflara gelince bunlar da şunlardır. Bunlar da tıpkı birinci gruptakiler gibi kendilerine verilen müşrik bir eğitim sonucu, ya da müstekbirler tarafından kendilerine vurulan uyuşturucular sonucu zâlimlerin zulüm ağlarına yakalanmışlar. Her şeylerini kaybetmişler. Her şeyleri ellerinden alınmış. Nihâyet aradan geçen bir zaman sonra gözlerini açınca gerçeği anlamışlar ama öncekilerden farklı olarak bunlar müstekbirlerden korkuları, müstekbirlerden gelebilecek sorgulama, kınama, hapis, meslekten atılma, maaşın kesilmesi gibi korkuları Allah’a güvenmemeleri, Allah’a ve Allah’ın yardımına itimat etme-meleri sebebiyle, bir takım zaafları ve menfaatlerinin elden gitmemesi sebebiyle zâlimlere karşı ses çıkarmamayı, müstekbirlere karşı susmayı tercih etmiş ve böylece âdeta yeryüzündeki, ülkelerindeki istik-bara, zulme fesada karşı göz yummayı yeğleyenler. İşte bunlar da ikinci grup müs’taz’aflardır ki Kur’an’ın beyanıyla yarın bunlar cehennemi boylamaktadırlar, bunların durağı cehennemdir ve bunlar müstekbirlerle aynı âkıbeti, zâlimlerle aynı ateşi paylaşmaktadırlar. İbrâhim sûresi 21, Sebe’ sûresi 31,33 Nisa sûresi 97 âyetleri ve daha pek çok âyet bunların cehenneme gideceklerini anlatmaktadır. 3: Mustaz’afların üçüncü gurubunu da Nisa sûresinin 98,99 âyetleri şöyle haber vermektedir: “Ancak çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı erkek, kadın ve çocuklar müstesnadırlar. İşte Allah'ın bunları affetmesi umulur. Allah Affedendir, Bağışlayandır.” (Nisâ 98) Evet toplumda çocuklar vardır, henüz mükellef değillerdir. Za-vallı, hasta, yatalak erkekler vardır ve de kadınlar vardır. Bunlar konumları itibariyle ne cihada ne de hicrete yol bulamayan, imkân bulamayan insanlardır ve işte Allah’ın affetmesi bağışlaması umulan müs’taz’aflar da bunlardır. Çocuklar, kadınlar ve de bedeni, zihinsel, aklî veya cismanî zaafları sebebiyle vahye muhatap olmayan veya vahye muhatap oldukları halde vahyi tanımaya imkân bulamamış doğru yola erememiş hidâyeti bulamamış olanlar. Ya da azalarından kimileri olmadığı için, yatalak durumda hasta oldukları için istikbara ve zulme karşı koyacak bedeni güçleri ve malî imkânları olmayanlar. İşte gerçek müs’taz’aflar, gerçek güçsüzler ve zayıflar bunlardır ve Allah’ın bunları affetmesi umulmaktadır. Öyleyse çocuk değilsek, yatalak değilsek, kadın da değilsek o zaman ya birinci grup müstekbirlerle kıyasıya savaş sürdüren müs-taz’afların içinde yerimizi alacağız ya da Allah korusun ikinci gurubun içindeysek müstekbirlerle aynı azabı paylaşmaya razı olacağız demektir. Evet Allah sabreden, direnen, ümitlerini yitirmeyen ve Allah’ın kendilerinden istediğini yapmaya çalışan İsrâil oğullarını zâlimlerin elinden kurtardı. Kıyâmete kadar da bu yasa böyle devam edecektir. Buraya kadar olan bölümde Rabbimiz bize Hz. Mûsâ (a.s)’ın Firavun oğullarıyla mücâdelesini anlattı. Bundan sonraki bölümlerde de Rabbimiz Hz. Mûsâ’nın kendi toplumuyla, İsrâil oğullarıyla arasında geçen mücâdeleleri anlatacak. Çünkü İsrâil oğulları da cinslikte Firavun oğullarından geri kalmayan bir toplumdu. Yıllar yılı Firavunun köleliği altında yaşamış şahsiyetlerini kaybetmiş bir toplumdu. Kölelik ruhlarına işlemiş bir toplumdu. En az Firavun oğulları kadar Allah’ın elçisini uğraştırmış bir toplumdu. Çünkü Rabbimiz Zuhruf sûresinde anlatır: “Firavun, milletini küçümsedi ama, onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.” (Zuhruf 54) Allah’ın elçisine karşı takındığı bu tavırlarıyla Firavun kavmini, toplumunu, çevresindekileri küçümsedi ve onların düşüncelerine inanışlarına ve değer yargılarına ipotek koydu. Siz de böyle inanacaksınız! Siz de böyle benim gibi düşüneceksiniz diyerek onları kendisi gibi düşünmeye kendisi gibi inanmaya zorlayarak, kendi anlayışını zorla onlara empoze ederek onları küçümsedi. Sizler beni dinlemek zorundasınız. Benim dediklerimin dışına çıkmamak zorundasınız. Sizin nasıl düşüneceğinizi? Nasıl inanacağınızı ben bilirim! Nasıl giyineceğinizi ben belirlerim! Nasıl yaşayacağınızı ben bilirim! Siz bilmezsiniz! Siz anlamazsınız! diyerek kavmini küçümsedi. Onları aptal yerine koydu. Şimdi de öyle değil mi? Sizler anlamazsınız! Sizler bilmezsiniz! Sizler bizi dinlemek zorundasınız! Eğer okulu bitirmek istiyorsanız, eğer diploma almak istiyorsanız, eğer dükkan açmak istiyorsa-nız, eğer bakan olmak, dekan olmak istiyorsanız, müdür olmak, doçent olmak istiyorsanız, sanayici olmak istiyorsanız benim dediğimi yapacak ve benim sözümden çıkmayacaksınız. Şöyle şöyle davran-madan, şunları şunları yapmadan bunları yapamazsınız diyerek şu anda bu müslümanlarla alay eden, tüm vatandaşlarla alay eden, on-ların her tür özgürlüklerine ipotekler koyanlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı? Bunlar da insanların nasıl düşüneceklerine, nasıl inanacaklarına, nasıl giyineceklerine biz karar veririz diyerek onların özgürlüklerini sınırlayıp tıpkı Firavun gibi onlar üzerinde tanrılıklarını iddia etmeye çalışıyorlar. Onların inançlarına ipotekler koyarak, onları Rablerine kulluktan koparıp kendilerine kul köle edinmeye çalışıyorlar. Ama Al-lah diyor ki bakın: Onlar, o Firavunun kavmi, onun çevresindekiler buna rağmen o Firavuna itaat ettiler, ses çıkarmadılar, ona boyun köstüler de fâ-sıklardan oldular. Ya da onlar aslında fâsıktılar da Firavuna itaat ederek fâsıklıklarını ortaya koydular. Gönüllü teslim oldular ona. Zaten zâlimin yanı başında ona koltuk değnekliği yapan mazlum olmasa, zâlim asla ayakta duramaz. Zâlimin varlığı, mazlumun varlığına bağlıdır. Zâlimin hayatını sürdüren, mazlumun varlığıdır. Mazlum, mazlum olarak var olmasa, mazlum, mazlum olarak yaşamaya son verse tüm Firavunlar ve zâlimlerin işi bitecektir. Evet ey müslümanlar! Bilesiniz ki bugün sizleri de tahkir edecekler. Sizleri de küçük görecekler. Makamınız yok diye, mevkiiniz yok diye, paranız pulunuz yok diye, dünyanın kulu kölesi olmadınız diye sizi de aşağılayacaklar. Kendi değer yargılarıyla makamlarıyla mevkileriyle, paraları ve pullarıyla sizin üzerinizde de saltanat kurmak isteyenler olacak. Sakın ola ki bu adamların bu tavırlarına boyun bük-meyin. Mü'minseniz en üstün sizsiniz bunu asla unutmayın. İzzet ve şeref bu dünyalık şeylerde değil imandadır. İzzet ve şeref iman edip sâlih ameller işleyenlerdedir. Evet İsrâil oğulları, Firavuna itaat eden fâsık bir toplumdu ve Hz. Mûsâ’yı gerçekten çok uğraştırdılar. İşte bundan sonraki âyetlerinde Rabbimiz Mûsâ (a.s)’ın bunlarla mücâdelesini anlatacak. Onların bozuk düzen anlayışlarını düzeltmek üzere Hz. Mûsâ’nın çabaları çırpınışları gündeme getirilecek. Aslında şu anda yeryüzünün halkı müslüman olan ülkelerine bir baktığımız zaman aynı manzaraları görmek mümkündür. Bu insanlar müslüman olduklarını iddia ediyorlar ama hayatlarında pek çok yamukluklar vardır. Düşüncelerinde, inanışlarında, amellerinde yığınlarla İslâm dışı şeyler mevcuttur. Dinlerinin temel kaynakları olan Kitap ve sünnetten habersiz bir müslümanlık yaşamaktadırlar. Aslında onların İslâm’ları da ciddi bir tamire muhtaçtır. Tıpkı Hz. Mûsâ (a.s)’ın onların hayatlarını düzelttiği gibi şimdiki müslümanların hayatları da düzeltilmeye muhtaçtır. İşte bu yönden Mûsâ (a.s)’ın bu bölümde anlatılacak mücâdele yöntemi bizim için en güzel bir örnektir. Şu anda kendilerini müs-lüman gören ama maalesef müslümanlıkla, müslümanlığın temel kaynaklarıyla doğrudan ilgi kuramamış bu insanları düzeltmeye çalışırken bizler Mûsâ (a.s)’ı örnek almak zorunda kalacağız. Bunun için de elbette Mûsâ (a.s)’ı ve onun mücâdele yöntemlerini çok iyi tanımak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Bakın Rabbimiz anlatma-ya başlıyor:

138–139. Âyetlerin Tefsiri

138,139. “İsrâil oğullarının denizden geçmelerini sağladık. Puta gönülden tapan bir millete rastladılar. "Ey Mûsâ! Onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap" dediler. Mûsâ: "Doğrusu siz bilgisiz bir milletsiniz, bunlar yok olacaklar ve işledikleri boşa gidecektir" dedi.” İsrâil oğullarını denizden geçirdik. tâbi peygambere tâbi olmaları sebebiyle, peygamber safında yer almaları, tercihlerini peygamber yanında olmaya kullanmaları sebebiyle Rabbimiz Beni İsrâil’in tümünü denizden geçirip kurtardı. Halbuki içlerinde tam iman etmemiş olanlar vardı, imanları mükemmel olmayanlar vardı. Meselâ Firavun sabahleyin arkalarından yetiştiği zaman eyvah basıldık hata ettik keşke yola çıkmasaydık diyenler vardı. Veya Hz. Mûsâ Tûra vahiy almaya gidince yanlarındaki mücevherleri eritip buzağı şeklinde put yapıp insanları ona tapınmaya çağıran Samiriler vardı, vardı, vardı. Ama bunlar tercihlerini peygamber safında olmaya yaptıkları için Rabbimiz hepsini denizden geçirip kurtardı ama bundan sonra imtihan başlayacaktı. Bundan sonra bu adamlar için uzun süren bir eğitim süreci başlayacaktı. Eğitilenler, Allah’ın elçisinin dediği gibi olma yoluna girenler cennete gidecek, karşı gelmeye devam edenler de cehenneme yuvarlanacaktı. İşte bakın karşıya geçtikten sonra bir kavme uğradılar ki o kavim puta tapınıyordu. Onları gören İsrâil oğulları dediler ki ey Mûsâ bak bu adamların putları var bize de bunlarınki gibi bir put yapsan olmaz mı? Onların bayrak gibi bir putları var, onların parlamentoları gibi bir putları var, onların tarih putları var, onların demokrasi putları var, onların ırkçılık putları var onların var da bizim niye olmasın? Bi-zim de bu tür putlarımız olsun diyorlar. Elbette yıllar yılı insanı insanlıktan çıkaran, fıtratı bozan işkenceler altında yaşamış, âdeta hafızalarını bile kaybedecek noktaya gelmiş insanlardan beklenebilecek bir tavırdı bu. Efendileri tarafından ne emredilmişse hiç düşünmeden onu yapacak bir duruma getirilmiş, iradesiz kölelerden beklenen bir davranıştı bu. Genelde köle toplumların akılları çalışmaz. Çalışacak durumda olsa bile onu asla kullan-maz köleler. Çünkü efendilerinden onun aksi istikâmette bir emir geldiği zaman bir çatışma yaşamaktansa akıllarını hiç kullanmamayı yeğlerler köleler. Çünkü onlar efendilerine mutlak itaat etmek zorundaydılar. İslâm buna karşıdır. İslâm insanların köleleştirilmesine, akıllarını iradelerini kullanmamalarına şiddetle karşıdır. Rabbimiz her konuda bizim akıllarımızı kullanmamızı istemektedir. Rabbimiz vahiy karşısında akıllarını kullanmayan bir toplum istemiyor. Vahyin ışığında akıllarını kullanan tefekkür ehli bir toplum istiyor. Düşünme özelliklerini yitirmiş bir topum olan İsrâil oğulları dediler ki ey Mûsâ bizim de bunlarınki gibi putlarımız olmayacak mı? Hz. Mûsâ dedi ki: Doğrusu sizler cahil bir milletsiniz. Çünkü bu putperestler yok olacaklar ve yaptıklarının tamamı boşa gidecektir. Sizler böyle ellerinizle dokunup gözlerinizle görebileceğinin İlahlar istiyorsunuz. Bu halinizle sizler cahillersiniz. Allah’ın sıfatlarını bilmeyen, Allah’ı tanımayan kimselersiniz sizler. Çünkü kitabında kendisini bize tanıttığı biçimde Allah’ı ve Onun sıfatlarını tanıyan bir toplum kesinlikle cahil değildir. Ama Allah’ı kendisini tanıttığı biçimde tanımayan kimseler profesör de olsalar, ordinaryüs profesör de olsalar cahildirler. Kur’an nazarında, Allah nazarında cahildir bunlar. İşte Allah’ı Allah’ın kendisini tanıttığı biçimde tanımayan ya da yanlış tanıyan bu cahillere Allah’ın elçisi diyordu ki sizler cahil kimselersiniz. Zira bu sözü ancak cahiller ve müşrikler söyleyebilir. Bu puta tapınanlar, Allah’ı bırakıp da bu varlıklara İlahlık izâfe edenler, onların ortaya çıkardıkları sahte ilahlar ve sahte tanrılar, tanrılık vasıfları verdikleri insanlar, kurumlar bâtıldır yok olmaya mahkumdur. Zira bâtılın dayandığı hiç bir temeli yoktur.

140. Âyetin Tefsiri

140. “Sizi âlemlere üstün kılmış olan Allah'tan başka bir ilâh mı arayacağım? " dedi.” Size Allah’tan başka İlah mı edineceğim? Allah dururken size başka İlah mı bulayım ben? Allah’tan başka İlah olmaya lâyık varlık mı var ki ben size onu bulayım? Allah’tan başka sözü dinlenecek, yasaları uygulanacak boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucu eline verilecek ve çektiği yere gidilecek başka bir otorite ve yetki sahibi mi var ki ben size onu bulayım? İşimizi kendisine havale edeceğimiz, emir-lerine uyacağımız, yasalarını uygulayacağımız Allah’tan başka kim var ki ben size onu bulayım? Var mı Allah’tan başka böyle birisi? Size şu ana kadar bunca nimeti kim nasip etti? Firavunun zulmünden sizi kim kurtardı? İliklerinize kadar işlemiş o kölelikten, o kötü hayattan sizi kim kurtardı? Denizi yarıp sizi sağ salim karşıya geçirirken gözlerinizin önünde dünyanın en zâlim en despot adamını sularda boğan kimdi? Tüm bunları size yapan Rabbinizi ne çabuk unuttunuz da benden kendinize Allah’tan başka İlah bulmamı istiyorsunuz? Bunu benden nasıl isteyebilirsiniz? Yâni bu nasıl olabilir? Şimdi ben gerek kendim, gerekse sizler için Allah’tan başka bir ilah bulup boynumdaki kulluk ipinin ucunu onun eline verecek, onun çektiği yere gidecek, ona kul köle olacağım öyle mi? Olacak şey midir bu? Rabbim olarak, ilahım olarak Allah dururken O’nun berisinde bir ilah bulup, irademi ona mı teslim edeyim? Hayatıma kulluk maddesi alacak, bana hayat programı belirleyecek Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayım? Allah’tan başka bir ilah bulup ona kulluk edeyim öyle mi? Hayatım nasıl olsun diye sormaya ona mı gideyim? Hukuk düzenim nasıl olsun, ekonomik an-ayışım nasıl olsun, siyasal yapılanmam nasıl olsun, ticaretim, işim, aşım, mesleğim nasıl olsun, kılık kıyafetim, yemem içmem nasıl olsun, çocuklarıma karşı eğitimim nasıl olsun, hanımımla münâsebe-tim nasıl olsun diye sormaya ona gideyim öyle mi? Allah’tan başka kendime bir ilah mı bulayım? Yani hayatımda Allah’la beraber başkalarına da karışma alanı bırakıp, hayatıma Allah’tan başkalarına da karar verme hakkını vererek müşrik mi olayım? O Allah ki sizi en kötü bir hayattan kurtarıp âlemlere üstün kılmıştır. Yeryüzünde liderliği, önderliği, imamlığı size vermek sûretiyle, sizin içinizden imamlar, peygamberler, önderler, liderler çıkarmak sûretiyle sizi tüm âlemlere üstün kılmıştır Rabbiniz. Rabbinizin size lütfettiği bunca nimetlerine karşılık nasıl olur da Rabbinizi bırakır da onun berisinde bir takım putlara bir takım sahte İlahlara, bir takım yapay tanrılara ve tanrıçalara kulluk yapmaya kalkışırsınız? Nasıl olurda Rabbinizin gücünü kuvvetini, size sayısız lütuflarını gözlerinizle gördüğünüz halde nasıl oluyor da O’na canlı cansız bir kısım varlıkları ortak etmeye çalışıyorsunuz? diyor Allah’ın elçisi ve bundan sonra Rabbimiz İsrâil oğullarına ulaştırdığı nimetlerini saymaya devam ediyor.

141. Âyetin Tefsiri

141. “Sizi kötü azaba sokan, kadınlarınızı sağ bırakıp oğullarınızı öldüren Firavun ailesinden kurtarmıştık. Bu, Rabbinizin size Mûsâllat kıldığı büyük bir belâ idi.” Evet hatırlayın ki sizi Firavunun elinden, Firavunun zulmünden kurtarmıştık. Firavun size azapların en kötüsünü reva görüyordu. Sizin erkeklerinizi öldürüp kadınlarınızı sağ bırakıyor, ya da onlara utanılacak haya edilecek şeyler yapıyordu. Ya erkeklerinizi öldürüyordu çoğalıp da kendilerine kafa tutacak bir konuma gelmeyesiniz diye kadınlarınızın da rahimlerini yoklayarak doğum kontrolü yapıyorlardı. Mısırda çoğalmasınlar, Mısırda hâkimiyeti ellerine geçirmesinler, Mısırda Firavun sistemine karşı gelmesinler diye yapıyorlardı bunu size. Evet Rabbimizin İsrâil oğullarına lütfettiği nimetlerinin en büyüğü işte bu kölelikten kurtuluş nimetidir. Allah’ın onlara lütfettiği hürriyet nimetidir. İşte bunda sizin için büyük bir iptilâ vardır, imtihan vardır, ibret vardır. İnsanların başlarına gelen her şeyde bir imtihan vardır. İyiliklerde de, nimetlerde de felâketlerde de birer imtihan vardır.

142. Âyetin Tefsiri

142. “Mûsâ'ya otuz gece vade verip sonra buna on gece daha kattık; böylece Rabbinin tayin ettiği müddet kırk geceye tamamlandı. Mûsâ, kardeşi Harun'a, "Milletim içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna gitme" dedi.” Sonra biz Mûsâ’ya otuz gün vaadettik ve onu on ile tamamladık böylece Rabbinin mîkatı kırk geceye tamamlandı. İsrâil oğulları denizi geçtikten sonra Sina çölünde dolaşmaya başladılar. Cenâb-ı Hak Mûsâ (a.s)'ı Tûr’a dâvet etti. Rabbimiz Mûsâ (a.s) la görüşmek ve ona vahiy göndermek istedi. Oradaki hayatlarını düzenleyecek kitap indirmek istedi. Daha önce de bildiğimiz gibi Mûsâ (a.s)'ın Medyen dönemi bitip ailesiyle birlikte Mısır’a dönerken Rabbimiz ona suhuf vermişti, şimdi de Tevrat verilecekti. Düşünebiliyor musunuz çölün ortasında bir dağın kenarında Allah seçtiği kullarından birini huzuruna çağırıyor ve ona kendi bilgisini Tevrat’ı indiriyor. Rabbimiz kullarından birini muhatap kabul ediyor ve onunla konuşmayı diliyor. Bundan daha büyük bir şeref olur mu? Peki siz de ister misiniz Rabbinizle konuşmayı? Siz de ister misiniz aynı şerefe yükselmeyi? Eğer bugün bizler de Kur’an’ı okurken aynı duyguyla, aynı ruhla okursak inşallah bugün biz de Hz. Mûsâ’nın yükseldiği o mertebede olabiliriz. Çünkü Allah’ın kitabıyla Allah’ın vahyiyle beraber olmak demek Allah’la bizzat konuşmak demektir. Yâni bugün Allah’ın bizimle konuşması da elimizdeki bu kitapla gerçekleşecektir. Bu da bizim için en büyük bir şeref olacaktır. Tüm dünya sizin olsa bile bu şerefin yanında çok az kalacaktır. Bakın Allah buyurur ki: Hani bir nimetim daha vardı size ey Yahudiler onu da hatırlayın! Mûsâ (a.s) Allah’la kırk güne anlaşmıştı da Tur'a gitmişti. Allah onu oraya çağırmıştı ve Mûsâ kardeşi Hârun’a şöyle demişti: Mûsâ kardeşi Hârun’a dedi ki ey Harun! Kavmim konusunda bana halef ol. Toplumum konusunda bana halîfelik yapıp bana vekil ol. Ben onların yanında olmadığım dönem seni halef edindim. Onlara göz kulak ol. Evet Mûsâ (a.s) Rabbiyle sözleşmiş ve Tûr’a gidecekti ve bu konuda onun olmadığı dönemde kavminin başında birisinin bırakılması gerekiyordu Hz. Mûsâ (a.s)’da kardeşi Hârun’u kendi yerine vekil tayin ediyordu. Çünkü Hz. Mûsâ çok iyi biliyordu ki yıllar yılı Firavun sisteminin eğitiminde köleleştirilmiş bir toplumdu İsrâil oğulları, kendilerine sürekli müzâhir olacak, güdecek birilerine ihtiyaçları vardı. Çobansız kalmaları tehlikeliydi zira şımararak hemen eski fısklarına dönebilirlerdi. Onun için Mûsâ (a.s) kardeşini kendi yerine vekil bırakarak onların sapmalarını engellemek ve ıslahlarını gerçekleştirmek üzere kardeşine görev verdi. Ve kardeşine dedi ki: Sakın ha müfsitlerin, fesat çıkarıp yer-yüzünde Allah’ın düzenini bozanlara uyma. Çünkü Mûsâ (a.s)’ın toplumu müslümandı ama henüz müslümanlık içlerine tam oturmamıştı. Önceki hayatlarını, Mısır’ın kültürünü, Firavunun eğitimini İslâmlarına katarak bozuk düzen bir müslümanlık yaşayan bir toplumdu. Mısır’da Firavunun kendilerine sunduğu eğitim her an hayatlarında açığa çıkıyor ve cins cins tavırlar sergiliyorlardı. Onların kafalarındaki kalplerindeki Mısır kültürünün her an İslâm’larını yok ederek fıska düşmelerini sağlayacağını bilen Mûsâ (a.s) kardeşine sıkı, sıkı tembih ediyordu. Bir peygamber olan Mûsâ (a.s) kendisi gibi bir peygamber olan Harun (a.s)’a tavsiyelerde bulunuyordu. Bundan da anlıyoruz ki karşısındaki peygamber bile olsa, gö-revini bilen birisi bile olsa nasihat güzel şeydir. Ona görevini bir daha hatırlatmak güzel şeydir. Yâni bu adam bunun yapılması ya da yapılmaması gerektiğini zaten kendisi biliyor bir de benim hatırlatmama ne gerek var dememiz yanlıştır. Bilecek adam ama biz yine de bildiği şeyi ona bir daha hatırlatacağız. Çünkü bakıyoruz sahâbe-i kirâm efendilerimizin hepsi de Asr sûresini biliyorlardı ama her karşılaştıklarında birbirlerine yine de tavsiye diyorlardı. Öyleyse aynı zamanda birilerinin bize bildiğimiz bir hususu hatırlatmalarından asla gocunmamalıyız. Birilerinin bizi tenkid etmelerinden rahatsız olmamalıyız. Biz her şeyi bilen âlim, bir hoca efendiyiz, binaenaleyh kimse bizi tenkid edemez tavrında olmamalıyız. Çünkü bilelim ki yanlışları kendisine söylenmeyen insanlar, yanlışlarını doğru zannedip ölünceye kadar o yanlışlarını sürdürüp kendi kendilerini helâk edebilirler. Onun içindir ki Hz. Ömer efendimiz halîfe se-çildiğinde ağlıyordu. Kendisine niçin ağladığı sorulduğunda diyordu ki: Vallahi ben çok sert mizaçlı bir kimseyim. Korkarım ki bu sertliğimden ötürü insanlar benden çekinirler de benim hatalarını söylemeyip beni uyarmazlar da cehenneme gidişime göz yumarlar deyince en yakın arkadaşlarında birisi derki: Vallahi ey Ömer İslâm’dan, haktan eğer bükülür, eğilir, inhiraf edersen şu kılıcımla senin bükülen belini doğrulturum deyince Hz. Ömer efendimiz çok sevinir. Yanıldığım hata et-tiğim zaman bana beni doğrultacak arkadaşlar veren Rabbime hamd olsun diye dua ediyor. Öyleyse ister hacı olalım, ister hoca olalım, is-ter profesör, ister şeyh olalım ne olursak olalım sürekli birbirimizi uyaralım, birbirimizin yanlışlarını hemen söyleyelim, birbirimizin aynası olalım ve birbirimizi cennete götürme kavgası içine girelim. Ama müs-lümanlığımızın gereği olarak da Rabbimizin emri olarak da birbirimizi kırmadan, üzmeden, rencide etmeden nasihatimizi en güzel biçimde gerçekleştirelim. Evet Mûsâ (a.s) kardeşini kendi yerine vekil bırakıyor ona vazifelerini hatırlatıyor. Sonra:

143. Âyetin Tefsiri

143. “Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Mûsâ: Rabbim! Bana Kendini göster, Sana bakayım" dedi. Allah: "Sen Beni göremeyeceksin ama dağa bak, eğer o yerinden kalkarsa sen de Beni göreceksin" bu-yurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Mûsâ da baygın düştü; ayılınca: "Ya Rabbi, münezzehsin, Sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim" dedi.” Evet Mûsâ (a.s) Mîkâd yerine geldiği zaman Rabbimiz onunla konuştu. Onu kendisiyle mükâleme şerefiyle şereflendirdi. Yeryüzünde Rabbimizin bu şerefine nail olan peygamber Hz. Mûsâ (a.s) dı. Rabbimizin her elçisine ikramları farklıdır. Her elçinin ayrı ayrı vasıfları vardır ama Mûsâ (a.s)’ın en mümeyyiz vasfı işte budur. Rabbimiz Onu bu şerefe yükseltip kendisiyle konuşunca Mûsâ (a.s) dedi ki: Ya Rabbi! Bana Cemalini göster, sana bakayım dedi. Onun bu duasına karşılık Rabbimiz buyurdu ki: Beni ebedîyen göremezsin ey Mûsâ! Lâkin şu dağa bak! Eğer o dağ yerinde kalırsa o zaman sen de beni görebilirsin! buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince de onu yerle bir etti de Mûsâ (a.s) baygın bir şekilde yere düştü. Tabi Rabbimizin dağa nasıl tecelli buyurduğunu bilmiyoruz, bilemiyoruz. Ama inanıyoruz ki Rabbimiz o dağa tecelli etti, dağ, tuz buz oldu ve Mûsâ (a.s) da dayanamayarak baygın bir vaziyette yere düştü. Allah’ın peygamberi Hz. Mûsâ ayılıp kendisine geldiği zaman da: Ya Rabbi seni tesbih ederim, sana tevbe edip yöneldim ve ben inananların ilkiyim diyordu. Ya Rabbi seni tesbih ederim. Yâni seni senin tanıttığın gibi tanırım. Sana senin bildirdiğin gibi inanırım. Seni senin sıfatlarınla tanırım. Seni sende olmayan sıfatlardan tenzih ederim, ben senin sıfatlarına, senin gücüne kudretine iman edenlerin il-kiyim. Evet Rabbimizin bu beyanlarından anlıyoruz ki Hz. Mûsâ Rab-bimizi görmemiştir. Yeryüzünde hiç bir peygamber, hiçbir beşer Allah’ı görmemiştir. Peki hani Rabbimiz Kıyâmet sûresinde: “ O gün birtakım yüzler Rablerine bakıp parlayacaktır. (Kıyâmet 22,23) O zaman bununla onu nasıl telif edeceğiz? Anladığımıza göre de Kıyâmet sûresindeki bu âyetinde Rabbimiz kıyâmet ortamını, cennet ortamını anlatmaktadır. Buradaki âyette ise dünya ortamı anlatıl-maktadır. Öyleyse anlıyoruz ki dünyada dünya ortamında hiç kim-senin Allah’ı görmesi mümkün değilken cennette kimi yüzler Rablerini seyredecekler yâni orada Allah görülecektir. Peki acaba Allah’ın Resûlü Mi’râca çıktığı gece Allah’ı gördü mü? Eğer Allah’ın Resûlü Mi’râca çıktığı anda o ortamda Mûsâ gibi bir ortamdaysa yâni dünya ortamındaysa kesinlikle Allah’ı görmedi, eğer cennet ortamında bir bulunuşla bulunmuşsa o anda o zaman da Allah’ı gördü diyeceğiz. Eğer Allah’ın Resûlü o anda bunun ikisinin de dışında bir ortamda bulunmuşsa o zaman da bilmiyoruz diyeceğiz. Ama Ayşe annemizin ifadesine bakılırsa Allah’ın Resûlü Mi’râ-ca çıktığı gece dünyada yâni Mûsâ ortamında bir bulunuşla bulundu ki Allah’ı görmedi diyoruz. Çünkü Ayşe annemiz diyor ki: “Kim ki Hz. Peygamber Rabbini görmüştür derse o muhakkak yalan söylemiştir.” Evet Rabbinin cemalini dünyada görmek isteyen Mûsâ (a.s) da; Rabbinin Cemalini görmeye değil, Rabbinin bir dağa tecellisine bile dayanamayarak baygın bir şekilde yere yuvarlanmış ve bu cüretinden ötürü Rabbine tevbe etmiştir.

144. Âyetin Tefsiri

144. “Ey Mûsâ! Verdiklerimle ve seninle konuşmamla seni insanlar arasından seçtim; sana verdiğimi al ve şükret" dedi.” Ey Mûsâ risâletimle biz seni âlemler üzerine seçtik. Risâlet gönderilen şeyler demektir. Peygamberlere, Rablerinden gelen âyetler risâlettir, vahiyler risâlettir. Allah’ın kelâmı, Allah’ın sözleri, kitaplar ve peygamberlik de bir risâlettir. İşte Allah diyor ki ey Mûsâ seni Ra-sül kılmakla, sana vahiy göndermekle, sana nasip ettiğim kelâmımla, sana vasıtasız konuşmamla seni insanlara seçtim. Çünkü Allah’ın yeryüzündeki kullarından, peygamberlerinden birisiyle doğrudan konuşması çağları değiştiren bir hadiseydi. Allah’ın kullarından birine vasıtasız konuşması insanlık için yeni bir çağın açılmasının ifadesiydi. Bu olayla artık ilk çağlar sona ermiş ve insanlık için yeni bir çağ başlamıştır. Öyleyse ey peygamberim sana verdiğime tutun ve de şükredenlerden ol diyor Rabbimiz. Evet sana verdiğime tutun, sana verdiğimi al. Onu eline al, onu tut, onu koru, hayatında tut onu, hayatında uygulayarak koru onu. Kitaba öyle bir tutun ki onu kendinden, kendini de ondan asla ayırma, hayatının tümünde onunla beraber ol. Tüm hayatında yol göstericin hayat programın kitap olsun. Hareket noktan kitap olsun. Tüm tavırlarında istinatgâhın kitap olsun. Rabbinin sana, senin hayat programın olsun diye gönderdiği kitabıyla amel edip sana nasıl bir hayat belirmemişse onun dediği gibi hareket et. Sana böyle ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini, hayatını nasıl düzenleyeceğini bildiren bir kitap bir hayat programı gönderdiği için de Rabbine şükret. Sürekli teşekkür et Rabbine. Evet Mûsâ (a.s) Rabbine şükretmeliydi çünkü Tevrat’ın kendisine gönderilmesiyle Hz. Mûsâ (a.s) insanlık için seçkinlerden olmuştu. Kendisine İncilin gönderilmesiyle Hz. Îsâ (a.s) ve kendisine Kur’-an’ın gönderilmesiyle de Allah’ın Resûlü seçilmişlerden olmuştu. Şu anda da Allah’ın kitabına sarılan, Allah’ın kitabını hareket noktası ka-bul eden ve yaptıklarını Allah’ın kitabıyla yapmaya çalışan, Allah’ın kitabını hayat programı yapan herkes aynen o elçiler gibi halk arasında seçilmiş kimselerdir, şerefli kimselerdir.

145. Âyetin Tefsiri

145. “Ona levhalarda her şeyden bir öğüt yazdık ve her şeyi uzun uzadıya açıkladık; onlara sıkıca sarıl, milletine de emret, en güzel şekilde tutsunlar. Size Allah'a karşı gelenlerin yurdunu göstereceğim.” Biz Levhada onun için her şeyi yazdık. Her şeyin ayrıntısı vardır o kitapta. İmanın da, küfrün de, şirkin de, hakkın da, bâtılın da, hayrın da, şerrin de her şeyin detayları anlatılmıştır. Her şey açık ve net olarak Allah’ın kitabında anlatılmıştır. Tüm kitapların özelliği mev-iza oluşudur. Kur’an-ı Kerîm de mev’izadır. Tüm insanlığı cennete götürecek ve cehennemden uzaklaştıracak öğütleri muhtevidir. İnsanların hayatlarının her bir bölümünde ne yapacaklarına, nasıl hareket edeceklerine dair hükümler vardır, prensipler vardır. O halde ey peygamberim! Sen de kuvvetlice ona tutun. O kitaba kuvvetlice sarılıp onunla amel et. Kitaba tüm kuvvetinle, tüm himmet ve gayretinle tutunup onu asla elinden bırakma. Kitap sürekli elinde ve önünde olsun ki tüm hayatını onunla düzenleyesin. Ve kavmine, çevrendekilere de o kitabı emret, o kitaba tutunup onunla amel etmelerini emret ki onlar da o kitabın en güzeline uysunlar. Ya da en güzel biçimde onlar da Allah’ın kitabına sarılıp onunla hayatlarını düzenlesinler. Eğer bunu yaparsanız, kendiniz benim kitabıma kuvvetlice tutunur, onun emirlerini uygular nehiylerin-den de kaçınırsanız ve de onu toplumunuza duyurursanız, toplumu-nuz da Allah’ın kitabıyla en güzel bir şekilde diyalog kurar ve hayatlarını onunla düzenlerlerse kesinlikle bilesiniz ki ben sizi zafere ulaştıracağım. Sizi zafere ulaştırırken düşmanlarınızı, fâsıkları da hezimete maruz bırakacağım. Yâni ben fâsıkların yurdunu size göstereceğim. Fâsıkların başlarına nelerin geleceğini, onların nasıl bir helâkle helâk olacaklarını size göstereceğim diyor Rabbimiz. Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki Allah elçisinden sonra gelen bizler Allah elçisinin bize bıraktığı bu kitabı en güzel bir şekilde anlamak, tanımak, algılamak ve hayatımızı onunla düzenlemek zorundayız. Biz bunu yaptığımız zaman Rabbimiz fâsıkların yurdunu bize gösterecektir. Zira fâsıkların yurdu imansızdır orada iman yoktur orada inanç yoktur ve bunun için de orada hayat yoktur. Çünkü vahiyden uzak olan bir yerde hayat da yoktur. Kur’an ve sünnetin olmadığı bir yerde, vahyin bulunmadığı bir yerde bir evde bir ülkede kesinlikle hayat da yoktur. Vahiyle irtibatları olmadığı için ölüdür onlar.

146. Âyetin Tefsiri

146. “Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimden yüz çevirteceğim. Onlar bütün âyetleri görseler yine de inanmazlar; doğru yolu görseler, yol olarak benimsemezler; azgınlık yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu onların mûcizelerimizi yalan saymaları ve onlardan habersiz görünmelerinden ileri gelir.” Evet yeryüzünde haksız yere tekebbür eden, Allah’a kulluktan kaçan, Allah’ın yasalarına boyun eğmekten uzaklaşan, sanki kendisini yaratan Allah değilmiş gibi O’na karşı müstekbir davranan, haksız yere kibirlenen kimseleri âyetlerimizden çevireceğiz diyor Rabbimiz. Evet sanki Allah’a ihtiyaçları yokmuş gibi, sanki Allah’ın kendisine gönderdiği hayat programına kitabına ihtiyacı yokmuş gibi davranan, kendi görüşlerini, kendi fikirlerini, kendi yasalarını Allah yasalarından üstün görenleri, âyetlerimizi anlamaktan âyetlerimizi kavramaktan uzaklaştıracağız diyor Rabbimiz. Çünkü bu adamlar kendi iradeleriyle, kendi arzularıyla böyle bir yolu seçmiş kimselerdir. Kendi akıllarına göre, kendi keyiflerine göre takılmayı tercih etmiş kimselerdir bunlar. Allah’ın âyetlerini, Allah’ın hayat programını bırakıp kendi hevâ ve heveslerini temel kabul etmiş ve buna göre bir hayat yaşamayı tercih etmiş kimseler. Cenâb-ı Hak da onların kendi tercihlerine göre kendileri için, kendilerinin seçmiş oldukları bu yolu kolaylaştırmıştır. Yâni artık âyetlerden çevrilmişler, âyetler bunlar için bir şey söylemez, bir şey ifade etmez oluver-miş. İster Rabbimizin görsel âyetleri olsun, ister işitsel âyetleri olsun artık onlar için bir şey ifade etmez olmuştur. Çünkü artık bu adamların ne görecek gözleri ne de işitecek kulakları kalmamıştır. Rabbimiz gözlerini ve kulaklarını iptal etmiştir. Kendileri bu azalarını kullanmak istemediklerinden böyle olmuştur. Allah’ın âyetlerinin varlığına rağmen onlar yokmuş gibi bir hayat yaşadıkları için böyle olmuştur. Yâni bir insan Allah’ın onun hayatına karışması adına kendisi için gönderdiği âyetlerine karşı ilgisiz kalır, onlardan habersiz bir hayat yaşarsa işte bu Allah’ın âyetleriyle mücâdele anlamına gelecektir. Ve işte böyle yaşayan insanların kalplerini Allah mühürleyecektir. Allah’a karşı müstekbir davranan, Allah’a ve Allah’ın âyetlerine iman etmeyen, bu âyetler doğrultusunda bir hayat yaşamaya yanaşmayan ve de Allah’ın âyetlerine dil uzatan kimselerin kalplerini Allah mühürleyecektir. Ama şurası bir gerçek ki Allah haksız yere hiç kimsenin kalbini mühürlemez. Bu insanlar Allah’ın kendileri için hayat programı olarak gönderdiği âyetlerden yüz çevirmişler, kendi kendilerine bir hayat programı yapmışlar, amelleriyle öylesine fısk-u fücura dalmışlardır ki artık o amellerden hoşlanmaya başlamışlar. Durumlarından, yaşantılarından memnun olmuşlar, hayatlarından mutmain olmuşlar. Şu anda bizim yaşadığımız hayat, hayatların en güzelidir. Bizim başka şeye ihtiyacımız yoktur. Allah’a da Allah’ın âyetlerine de peygambere de ihtiyacımız yoktur demeye başlamışlar. Allah’ın âyetleriyle kendilerini sağlamaya alma, doğru yolu bulma ve ıslah olmayı hiç düşünmedikleri için peygamberin getirdiği mesaja da hep şüphe ile bakmaya başlamışlardır. Evet, bir taraftan tekebbür içinde Allah’a teslim olmadıkları için, hayat programını kabul etmeyerek, âyetleriyle ilgilenmeyerek Allah’a kafa tuttukları ve de Cebbarlık yapıp Allah’ın kullarına zulmettikleri için Allah da onların kalplerini mühürleyivermiştir. Allah onların kalplerini mühürler. Kulaklarına, dinleme özelliklerine de mühür basar. Yâni kalpleri mühürlenir dinleme, anlama is-tidatları alınıverir. Gözleri vardır, görürler ama sanki görmezler. Ku-lakları vardır duyarlar, ama sanki işitmezler. Kalpleri vardır ama san-ki bir şey duyup anlamazlar. Tıpkı hayvanlar gibidir onlar. "Onların kalpleri vardır onunla anlamazlar. Gözleri vardır onunla görmezler. Kulakları vardır onunla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir. Hattâ hayvanlardan daha da şaşkındırlar." (A'râf: 179) Onların Kur’an’ın haber verdiği konulara karşı tüm kapıları, tüm pencereleri kapanmıştır. Mü'minlerin ruhlarına açık olan tüm pencereler bunlar için kapalıdır. Çünkü onlar hidâyetle, hidâyet kaynağı olan Kur’an’la ilgilenmemişlerdir. Hidâyet kaynağı olan Kur’an’a karşı ilgisiz ve nötr davranmışlardır. Karanlıkta kalmayı tercih etmişler düğmeye basma gereği duymamışlardır. Bu adamlar sözü duyarlar, Allah’ın âyetlerini dinlerler, duyarlar ama âyetlerin kendilerinden istediğini anlamazlar, üzerinde düşünmezler, anlamaya çalışmazlar. Söyleyenin sözünü anlamak için akıllarını, kalplerini, gözlerini kulaklarını kullanmak istemezler. Kör bir taklitten yanadır adamlar. Denilenin sebebini, hikmetini anlamaya yanaşmazlar. Nitekim bir gün Rasûl-i Ekremin okuduğu Kur’an’ı dinlemek üzere gelen Ebu Cehil kendisiyle birlikte onu dinleyen Nadir bin Harise: Ey Nadir, Muhammed ne diyor? Onun okuduklarından bir şey anladın mı? diye sorar. Rasûl-i Ekremin okuduğu Kuranı uzun bir sü-re dinleyen Nadir derki: Kâbe’yi inşa edene yemin ederim ki ne diyor bilmem, görüyorum ki o sadece dilini oynatıyor, ama ne dediğini an-lamıyorum der. Evet anlamıyorlar, anlayamıyorlardı, çünkü Allah onların kalplerine mührünü basmıştı Bakara’da anlatıldığı gibi. Ekinne, kinan kelimesinin çoğuludur ki kalplerinde kat kat örtüler vardır onların. Ölümle tüm bu organlar nasıl misyonunu kaybediyorsa, ölen kişi nasıl duy-maz duygulanmaz ve anlamaz hale geliyorsa işte aynen onun gibi ka-biliyetlerini söndürmüş, duymamayı, anlamamayı tercih etmiş bu insanların bu organlarını Allah iptal edivermiş manevî bir ölümle öldürüvermiş onları. Evet Allah onları âyetlerinden uzaklaştırmış, âyetleri anlamaktan onları menetmiş ve bunun içindir ki: Onlar her ne zaman rüşt yolunu, sırat-ı müstakîmi, insanları hakka ve cennete ulaştıran bir yolu görseler ona yol gözüyle bakmayacaklardır. Hak yolu yol edinmeyecekler, İslâm yoluyla ilgilenmeyecekler, onu yol edinmeyeceklerdir. Allah yoluna ters davranmaya çalışacaklardır. Kendi fikirlerine güvenen, kendi yasalarına güvenen bu insanlar Allah yoluna değer vermeyeceklerdir. İşte görüyoruz, Allah yasalarına karşı gurur ve kibir içinde olup kendi yasalarını Allah yoluna tercih edenlerin, şu anda meselâ daha önce uyguluyor oldukları yasaların İslâm’a ait, imânâ ait bir konu olduğunu anladıkları andan itibaren onu hayatlarından çıkarmaya ve ona karşı zıt davranışlar içine girmeye çalıştıklarını. Biz bunu Allah emrettiği için değil kendi keyiflerimiz böyle istediği için yapıyoruz demeye çalışıyorlar. Bile bile yanlışa kaymaya, bile bile Allah yasalarını reddetmeye çalışıyorlar. Zulüm yanlıştır, bunu biliyorlar ama bile bile yapıyorlar. Zina, fâiz, kumar, içki, fuhuş, azgınlık, küfür, şirk, inkar yanlıştır ama bunları bile bile yapıyorlar. Allah’a kibir içinde bulunan bu insanlardan başkasını beklemek de mümkün değildir zaten. Hakka düşman oluyorlar ve: Sapıklık yolunu, küfür yolunu, isyan yolunu, şirk yolunu, zulüm yolunu, cehenneme götüren yolları gördükleri zaman da, Kur’an ve sünnetin dışında şeytanın gösterdiği ne kadar yol varsa onları gördükleri zaman da onu kendilerine yol edinirler, hemen benimseyip sahip çıkarlar o yollara. Bu yolları Allah yoluna tercih ederler. Yâni Demokrasi gibi, laiklik gibi ne kadar sapık, ne kadar bâtıl yollar varsa onları kendilerine yol edinirler. Kendileri için yol haline getirirler. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini, Allah’ın yasalarını bildikleri halde kibirlerinden ötürü onları boşa çıkarmışlardır. Allah’ın yasalarını terk edip kendi keyiflerine kendi hayatlarına dönmüşlerdir. Halbuki Allah yolunun dışındaki tüm bu bâtıl yolları onlara şeytan süsleyip göstermiştir. Şeytan onları sırat-ı müstakîmden uzaklaştırıp kendi yollarına çekmiştir. Kendilerinin dosdoğru yol üzerinde oldukları zehabına sürüklemiştir şeytan onları. Peki niye böyle cehenneme doğru, ateşe doğru yuvarlanıp giderken hâlâ kendilerinin doğru yolda olduklarını, cennet yolunda olduklarını zannediyor bu adamlar? Çünkü: Çünkü bunlar bizim âyetlerimizi yalan saydılar, âyetlerimizi yok farz ettiler, âyetlerimizi okudular, gördüler, tanıdılar, bildiler ama hayatlarını bu âyetlerle düzenlemeye yanaşmadılar. Belki dilleriyle bu âyetlerin varlığını ve bu âyetlere iman ettiklerini itiraf ettiler ama hayatlarını onlarla düzenlemediler, âyetlerimizle amel etmediler. Hayat programlarını âyetlerimizden almadılar. Bu âyetlerimiz konusundaki imanlarını pratikte göstermediler. İmanlarının tasdikçisi olmadılar, imanlarının eylemcisi olmadılar. Ya bunca âyetimizi yok farz ettiler, ya da âyetlerimizi kendi hayatlarına delil getirdiler, kendi fikirlerini desteklemede kullandılar, kendi hayatlarının meşruiyetine malzeme yaptılar.

147. Âyetin Tefsiri

147. “Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalan sayan kimselerin işleri boşa gitmiştir. Onlar işlediklerinin karşılığından başka bir şeyle mi cezalanırlar? İşte böyle âyetlerimizi ve âhiretteki randevuyu, âhiretteki buluşmayı yalan sayanların tüm amelleri boşa gitmiştir. Çünkü Allah’ın âyetlerini ve bu âyetlerin haber verdiği âhiretteki hesabı kitabı yok farz eden, yalan sayan insanların elbette ki hayat programlarını âhi-ret inancına bina etmeleri mümkün değildir. Onlar tüm hesaplarını dünya adına, dünyada bitecek bir anlayışa bina ettikleri için zaten yaptıklarının hepsi boş ve dünyada kalıcı olacaktır. Onların amellerinin hiç birisi âhirete intikal edecek değildir. Elbette bu insanlar da dünyada bir şeyler yapıyorlar, ter döküyorlar, binalar kuruyorlar, yatırımlar gerçekleştiriyorlar, harcamalarda bulunuyorlar. Ama unutmayalım ki Allah için olmayan, Allah adına sonunda mükafat beklenmeden yapılanların tümü boştur. Allah adına yapılmayan hiç bir amel değerlendirilmeye tâbi tutulmayacaktır. Allah böylelerinin amellerine değer vermeyecek ve onlar için terazi mîzan vaz edilmeyecektir. Ama şurası da bir gerçektir ki onlara asla zulüm de edilmeyecektir. Onlara hiç bir zaman haksızlık da yapılmayacaktır. Onlar kendi amelleriyle kendi yaptıklarıyla cezalandırılacaklardır. Bu adamlar dünyada kendi kendilerine, kendi hayatlarına, kendi zamanlarına, kendi azalarına zulmettikleri için, kendilerini Allah’a kulluk ortamından çıkarıp ya kendi hevâ ve heveslerine ya da Allah’tan başkalarına kulluk ortamında tuttukları için yâni kendi kendilerine yazık ettikleri kendilerini boşa harcadıkları için yaptıklarının karşılığı kendilerine gösterilecektir. İşte böyle kimseler için Rabbimizin adâleti böylece gerçekleşiyor anlıyoruz. Çünkü adamlar dünyada Allah için, Allah’la bağlantılı olarak hiç bir şey yapmadılar. Eğer başkaları için bir şeyler yapmışlarsa e zaten bunun karşılığını dünyada almışlardı. Alkış, makam, koltuk, şöhret, teveccüh, para, pul için yapmışlardı yaptıklarını. Zaten dünyada aldılar bunun karşılığını. Ya da yaptıklarını putları için tâğutları için, efendileri, ağaları, patronları, çevreleri, yönetmelikleri, adetleri, töreleri, modaları için yapmışlardı. Eh verebileceklerse gitsinler mükafatlarını onlardan istesinler. Bizler dünyada sizlerin hatırınıza çırpınmıştık, haydi bize cennet verin desinler onlara. Evet bu insanlar gösteriş için çırpındılar. Hayranlarını çoğaltmak için çırpındılar. İnsanlar bizden söz etsinler, insanlar bize değer versinler, insanlar bizi konuşsunlar ve bizi alkışlasınlar dediler. Ve mil-yarlarca hayran buldular kendilerine, salonlarca alkış buldular, insanlar kendileri önünde saygıyla eğildiler. İnsanlar kendileri önünde kendilerinden geçtiler, kendilerini takdir edip alkışladılar. Dünyada istemedikleri kadar şanlara şöhretlere ulaştılar. Para içindi yaptıkları istemedikleri kadar paralar aldılar, en zengin biz olalım, insanlar sofralarında bizi konuşsunlar diye çırpınıyorlardı Allah onlara bu istediklerinin kapılarını açtı dünyada. İstedikleri her şeyi elde ettiler. Dünyada tüm ecirlerini yiyip bitirdiler de âhirete bir şey bırakmadılar. Kimileri de dünyada Allah’a ve Allah’tan gelenlere düşmanlık yapmak istiyordu. Dilini müslümanlara çatmada kullanmak istiyordu. Allah yasalarına kin kusmak istiyordu Allah onlara da tattırdı bunu. Halbuki mü’min tüm hayatını Allah için yaşayan, tüm yaptıklarını yarın Allah huzurunda vereceği hesaba kitaba bina eden kişidir. Yaptığı her şeyin bir hesabını vereceği inancı içinde yaşayan kişidir mü’min. Bundan sonraki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz yine İsrâil oğullarının sapmalarından söz etmeye devam edecek.

148. Âyetin Tefsiri

148. “Mûsâ'nın ardından milleti, ziynet takımlarından, canlıymış gibi böğüren bir buzağı heykeli yaparak onu ilâh edindiler. O buzağının kendileriyle konuşmadığını ve yol da göstermediğini görmediler mi? Onu ilâh olarak benimseyip kendilerine yazık ettiler.” Hz Mûsâ’nın vahiy almak üzere Tur dağına gitmesinden sonra kavminin yaptıkları cinslikleri anlatıyor Rabbimiz. Bundan önce Rabbimizin bize haber verdiğine göre bu adamlar kızıl denizi geçer geçmez puta tapan bir kavim görmüşlerdi de gözlerinin önünde Firavunun kırbacı canlanmış veya ayının gözleri önünde canlanan sıcak saç gibi onların gözlerinin önünde de şartlandırıldıkları Firavunun eğitimi canlanmış ve Mûsâ (a.s)’dan kendilerine bir put yapmasını istemişlerdi. Burada da yine Mûsâ (a.s)ın kırk gün kadar kendilerini Sina çölünde terk etmesi sonucunda buzağıya tapınmaları anlatılıyor. Bakın bu adamlar Allah’ı biliyorlardı, Allah’ın gücünü görmüşlerdi, Firavunun zulmünü görmüşler, Allah’ın kendilerini onun zulmünden nasıl kurtardığını görmüşler, denizin yarılıp kendilerinin sağ salim karşıya geçerlerken düşmanlarının nasıl boğulduklarını gözleriyle görmüşler. Peygamberi tanımışlar, peygamberin ne için ve nereye gittiğini bilmişlerdi ama yine de zâlimliklerini ortaya koyuyorlardı. Dediler ki nereye gitti bu Mûsâ? Eğer bir Allah aramaya gitmişse birlikte arasaydık! Bizler onun yokluğuna dayanamayız! Onsuz biz kime sığınacağız? Onsuz hayatımızı neyle dolduracağız? Olmaz biz onsuz yapamayız edemeyiz! diyerek yanlarındaki mücevherlerini eriterek buzağı şeklinde bir put yapıp Peygamberden boşalan hayatlarını onunla doldurmaya kalktılar. Allah onları ineğe tapınmaktan kısa bir süre önce kurtardığı halde, onlar tekrar buzağıya dönerek zâlimlerden oldular. Bir de üstelik bunlar ineğe de tapamıyorlardı. Çünkü Mısırdaki efendileri ineğe tapıyorlardı. Bunlar hâlâ köleliği içlerinde taşıdıklarından efendilerinin taptıklarına tapamıyorlar da ineğin küçüğüne yâni buzağıya tapınmaya çalışıyorlardı. Çünkü inek egemen güçlerin efendilerinin tanrısıydı. Köleler ise daha küçüğüne tapabileceklerdi. Efendileri onları öyle eğitmişlerdi. Firavunun eğitim sistemi bunu gerektiriyordu. Sizler kölesiniz denmişti kendilerine. Sizler az gelişmişsiniz sizler güçsüzsünüz denmişti kendilerine yıllar yılı. Firavunun eğitiminde yetişen bu insanlar hiçbir zaman efendilerine kafa tutma cesaretini kendilerinde bulamazlardı. Onların yaptıklarını yapma cesaretini de kendilerinde bulamazlardı. Onlar için hayat daima efendilerini taklit ve efendilerinin yolunda olmaktı. Efendilerinin yaşadıkları bir hayata yüz yıl sonra ulaşmak bile onlar için bir şerefti. İşte bundan dolayıdır ki efendilerinin kendilerini göremeyecekleri kadar onlardan uzaklaşmış olmalarına rağmen yine de aldıkları bu eğitimin etkisiyle eh ne yapalım büyükler büyüğe tapar, biz küçükler de ancak ineğin küçüğüne tapabiliriz diyorlardı. Bir de dikkat ederseniz buzağı ziynet eşyasından yapılıyor. Bugün de bakıyoruz ziynet eşyalarının, altının, gümüşün, paranın putlaştırıldığını görüyoruz. İnsanlar bugün de bunlara tapınıyorlar âdeta. Ziynet esasen süs demektir. Dünyanın süsü ve ziyneti. Bugün de insanlar âdeta bunlara tapınıyorlar. Öyleyse biz de buna çok dikkat etmeliyiz. Dünya ve dünyanın süsü ve ziyneti olan şeyler hayatımızda putlaşmasın. Peygamber kısa bir dönem aralarından ayrılınca hemen putlarına putçuluklarına dönüverdiler. Elbette peygamberi yok farz eden bir toplumun bundan başka yapabileceği bir şey de yoktu. Meselâ bakın Hıristiyanlarda Allah’ın peygamberi Hz. Îsâ’yı hayatlarından kovup o hale getirince rahat bir nefes alabildiler. Îsâ için Allah dediler, Allah’ın oğlu dediler, yarı Allah yarı insan karışımı bir varlık dediler ve sonunda rahat bir nefes alma imkânını elde ettiler. Allah, insan, yarı Allah yarı insan karışımı bir varlık, bu bize örnek olamaz! Biz onun gibi olamayız! Dediler ve ondan kurtuluverdiler. Görmüyorlar mı ki bu put (buzağı) onlarla asla konuşmuyor ve de onları doğru yola hidâyet de etmiyor. Yâni ne kendileriyle konuşan ne de kendilerine yol gösteremeyen bir putu kendilerine tanrı edindiler de böylece zâlimlerden oldular. Çünkü Rabbimizin Bakara’da anlattığına göre put sevgisi bu adamların kalplerine âdeta içirilmişti. Firavunun eğitimi veya kırbacı bu adamların kalplerini put sevgisiyle doldurmuştu. Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s)’ın kendilerine dönüşü on gün kadar gecikince biz onsuz hayatımızı bir şeylerle doldurmak zorundayız dediler ve yanlarındaki mücevherlerini eritip buzağı şeklinde bir put yaptılar ve ona tapınmaya başladılar. Samiri onu çok ustaca bir yükseğe koymuştu ki rüzgar ağız tarafından girip ensesinden çıkarken bir böğürme sesi meydana gelmesini sağlıyordu. Evet Allah diyor ki görmüyorlar mı bu adamlar o put kendilerine ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor. Yâni ne kendilerine bir hayat tarzı önerme gücüne sahip ne de onların hayatlarının her bi kademesinde ne yapacakları konusunda bir şeyler söyleyebilir. Evet kendilerine ne cennet yolunu ne de cehennem yolunu gösteremeyecek kadar akılsız, cansız, bilgisiz varlıklardır o putlar.

149. Âyetin Tefsiri

149. “Elleri böğründe, çaresiz kalıp, kendilerinin sapıtmış olduklarını görünce: "Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, andolsun ki mahvoluruz" dediler.” Yâni bunlar yapmış oldukları bu işin yanlışlığını anlayıp bu işten pişman olduklarını ortaya koyunca dediler ki ey Rabbimiz eğer bize acımaz, merhamet buyurmaz ve bizi bu yaptıklarımızdan ötürü bağışlamazsan o zaman hem dünyada hem de Ukba’da bizler zarara uğrayanlardan ve kaybedenlerden oluruz dediler. Bu sözü Hz. Mûsâ (a.s)’ın Tur dağından dönüşünde onları bu vaziyette görünce kendi yerine vekil bıraktığı kardeşi Hz. Hârun’u ve kavmini azarlamasından sonra söylemişlerdir. Ha Mûsâ’nın hem Hârun’u hem de kendilerini şiddetle azarlamasından sonra hata ettiklerini anlıyorlar, yaptıklarından ötürü pişman oluyorlar ve Rablerine yalvarmaya başlıyorlar. Tıpkı atamız Adem’le Anamız Havva’nın hatalarını anlar anlamaz Rabbimize ettikleri duanın aynısını yapıyorlar. Eğer bizi yarlığayıp affetmezsen biz ebedîyen kaybedenlerden oluruz ya Rabbi diyorlar. Biz de zaman zaman hata edebiliriz. İnsan olmamız hasebiyle, beşer olmamız hasebiyle zaman zaman nefsin ve şeytanın iğvalarıy-la ayaklarımız kayabilir, hata edebilir, yanlışa düşebiliriz. İnsan hata etmeyen, gaflet etmeyen, günaha düşmeyen değildir. Bunlar olabilir ama önemli olan hatada, günahta ısrar etmemektir. Hatayı öğrendiğimiz andan itibaren hemen tevbe edip Rabbimize yönelmek, düşer düşmez doğrulup kıblemizi değiştirmek Rabbimize yönelmek zorundayız.

150. Âyetin Tefsiri

150. “Mûsâ, milletine kızgın ve üzgün olarak dönünce "Benim arkamdan ne kötü olmuşsunuz! Rabbinizin emrinin çabuk gelmesini mi istiyorsunuz?" dedi, levhaları attı ve kardeşinin başından tutup kendisine doğru çekti. Harun: "Ey annem oğlu! Bu millet beni küçümsedi; az kalsın öldürüyorlardı. Bana düşmanları sevindirecek şekilde davranma beni bu zâlim milletle bir sayma" dedi.” Mûsâ (a.s) çok üzgün ve kızgın, öfkeli bir durumda kavmine döndüğü zaman kavmine dedi ki benim arkamdan ne kötü bir halef oldunuz? Benden sonra niye böyle kötü bir halef oldunuz? Ben sizi kısa bir zaman için terk ettim diye, kısa bir süre sizin yanınızdan ayrıldım diye, benim arkamdan niye hemen buzağıya tapındınız? Rab-binizin azap emrinin bir an evvel gelip sizi kuşatmasını mı bekliyor-sunuz? Allah’ın belâsını mı bekliyorsunuz? Rabbinizin emri konusunda acele mi ediyorsunuz? diyerek gazabını ve üzüntüsünü izhâr etti ve: Levhaları attı ve kardeşi Hârun’un başından tutup kendisine doğru çekerek bana böyle mi halef olunur? Benim arkamdan böyle mi halef oldun? Ben seni yerime niye bırakmıştım? Tura giderken sen onlara göz kulak olasın diye, onlara nasihat ederek küfre ve isyana düşmelerini engelleyesin diye seni arkamda halef bırakmıştım. Sense benim yerime ne kötü halef oldun. Bana ne kötü halîfelik yaptın. Bu kavmimin buzağıya tapınmalarına, şirke düşmelerine göz yumup müsaade ettin diyerek kardeşi Hârun’a çıkışmaya başladı. Harun (a.s) diyor ki ey annem oğlu! Bu millet beni küçümsedi. Kavmim beni zayıflattı. Az kalsın neredeyse beni öldürüyorlardı. Düş-manlarımın gözleri önünde beni rezil etme. Bana düşmanları sevindirecek şekilde davranma. Ve sakın beni bu zâlim milletle bir sayma dedi. Beni bu zâlimlerle beraber kabul etme. Beni bu zâlimlerle aynı kefeye koyma benin bunlarla da yaptıkları bu şirkleriyle de uzaktan ve yakından bir ilgim alâkam yoktur diyordu. Evet Harun (a.s) ey annemin oğlu diye söze başlayarak Mûsâ (a.s)’ın kardeşlik duygularını tahrik edip devreye sokuyordu. Ey annemin oğlu; beni kınama benim bu konuda gücüm yetmedi. Bu kavim benim üzerime galip geldiler. Kendilerini uyardığım zaman, bu yaptıklarının şirk olduğunu, küfür olduğunu kendilerine anlatıp onları bu işten menettiğim zaman benim üzerime o kadar saldırdılar, o kadar yüklendiler ki az kalsın beni öldürüyorlardı. Bunları bu işten engellemeye çalıştım ama gücüm yetmedi, beni dinlemediler. Onun içindir ki bu zâlim toplum karşısında beni azarlama ey annemin oğlu. Bu zâlimler karşısında beni küçük düşürme. Ve sakın beni bu zâlimlerle bir tutma diyordu Harun (a.s). Çünkü bu adamlar gerçekten zâlimlerden olmuştu. Kısa bir süre Allah’ın elçisi yanlarından ayrılıp Tur’a vahiy almaya gidince hemen sanki Allah’ı hiç tanımamışlar gibi, sanki Allah elçisi Hz. Mûsâ’yla hiç tanışmamışlar gibi, sanki kendilerini Firavunun zulmünden kurtaran Allah olmamış gibi, sanki Kızıl deniz kendileri için yarılmamış, kendileri sağ salim karşıya geçip de gözlerinin önünde dünyanın en zâlim en despot adamı Firavun ve avanesi askerleri ge-bermemiş gibi kısa bir süre Allah’ın elçisi aralarından ayrıldı diye hemen eski küfürlerine, eski şirklerine dönüp buzağıya tapınmaya başlayıverdiler ve zâlimlerden oldular. Ama Allah’ın elçisi Harun (a.s) hiç bir zaman onların bu kü-fürlerine, bu şirklerine rıza göstermemiş, elinden geldiği kadar, gücü yettiği kadar onlarla bu konuda mücâdele vermiş ama, yalnız olmasından dolayı güç yetirememiş ve onları bu işten engelleyememiştir. Eğer Harun (a.s) onların bu yaptıkları şirke ses çıkarmamış olsaydı, onlarla mücâdeleye tutuşmamış olsaydı, eğer bu adamların yapmış ve tapınmış oldukları bu heykele rıza göstermiş olsaydı o zaman Harun da aynen onlar gibi olacaktı. Onlarla aynı kefede, aynı konumda olacaktı. Zâlimlerin zulmüne, müşriklerin şirkine ses çıkarmayarak onların eylemlerine ortak olmuş olacaktı. Lâkin Allah’ın elçisi Hz. Harun böyle bir toplum içinde çalışıp çırpındığından dolayı, onları bu işten vaz geçirmek için elinden geleni yaptığından dolayı onların ne küfürlerine, ne şirk ve zulümlerine ortak olmayacaktır. Çünkü o onların şirklerine ve zulümlerine ne bizzat onu kabul ettiğini söyleyerek ne de ses çıkarmayarak destek olma durumuna asla düşmedi. İşte onun içindir ki Harun (a.s) kardeşi Mûsâ (a.s)’a diyor ki: Ey annemin oğlu! beni bu zâlimlerle bir tutma. Evet bundan şunu anlıyoruz: Eğer bir toplumda bir zulüm varsa, eğer bir toplumda şirk varsa, küfür varsa, ahlâksızlık ve haksızlık varsa ve eğer o toplumun üyeleri olan bizler toplumdan bu küfrün, şirkin ve zulümlerin kalkması kaldırılması adına ciddi bir çalışmanın bir mücâdelenin içine girmiyorsak, eğer karşı çıkmıyor, tavır almı-yorsak, susmayı tercih ediyor, sineye çekiyorsak bilelim ki onların küfürlerinin şirklerinin ve zulümlerinin tümüne bizler de ortağız demektir. Ama biz, bize düşen mücâdeleyi yaptığımız halde bu insanların şirklerini ve zulümlerini engelleyemiyorsak o zaman onların yaptıklarından bizim bir sorumluluğumuz olmayacak demektir.

151. Âyetin Tefsiri

151. “Mûsâ" Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, bize acı Sen merhametlilerin merhametlisisin" dedi.” Hz Mûsâ’nın bu duasından da anlaşılıyor ki artık o kavim içinde onları şirke düşmekten engelleme konusunda elinden geleni yapan Hz. Hârun’un suçsuzluğu Mûsâ (a.s) tarafından da anlaşılmıştır. Onun içindir ki Hz. Mûsâ (a.s) sadece kendisi için değil aynı zamanda kardeşi Harun için de dua ediyordu. Kendisi için de af diliyordu Allah’tan çünkü onu kendi yerine vekil tayin eden bizzat kendisiydi. Bundan da anlıyoruz ki bir yere idareci tayin eden bir devlet başkanı, tayin ettiği kişinin yaptıklarının tümünden sorumludur. Çünkü onu oraya tayin eden kendisidir. Öyleyse kişiler seçtiklerinin yaptıklarından sorumlu olduklarını unutmamalıdırlar. İşte bunun içindir ki Hz. Mûsâ olup bitenlerden ötürü önce kendisini sorumlu kabul edip kendisi için af diledikten sonra yerine tayin ettiği kardeşi hakkında dua ediyor.

152. Âyetin Tefsiri

152. “Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler, Rablerinin öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır; iftira edenleri böylece cezalandırırız.” Evet o Allah’ı bırakıp da buzağıya tapınanlar, buzağıyı kendilerine Rab edinenler, heykelleri Rab ve İlah kabul edenler, bu putların arkasında kendi egemenliklerini, kendi hevâ ve heveslerini, kendi düzenlerini putlaştıranlar kendi yasalarını Allah yasalarının önüne geçirenler, kendi sistemlerini vahyin yerine ikâme edenler, bunlarla toplumlara yön vermeye, toplumların hayatlarını düzenlemeye çalışan kimselere Allah’tan bir gazap gelecektir. Allah’ın rahmetinden, Allah’ın yardımından uzak oluş gelecektir. Allah’ın rahmetinden mahrum oluş yanında bir de dünyada bir horluk, hakirlik ve zillet vardır onlar için. Dünyada aşağılık mahluklar olacaklardır onlar. Evet heykellerin peşinden giden, heykelleri putlaştıran, heykelleri tanrılaştıran, buzağıları diken ve onların arkasında kendi fikirlerini, kendi görüşlerini putlaştıran, vahyi bırakıp da kendi hevâ ve heveslerini, kendi yasalarını putlaştıran hangi insan, hangi toplum olursa olsun onun âkıbeti Rablerinin rahmetinden mahrum olmak, Allah’ın gazabına maruz kalmak ve yeryüzünde aşağılık horluk ve zillet damgasını yemektir. Putların ya da putlaştırılmış insanların yasalarının hâkim olduğu tüm toplumların alın yazısıdır bu. Allah yasalarını bırakıp insan yasalarını tercih eden toplumlar zillete ve meskenete mahkum olacaklardır. Kesinlikle izzetlerini ve şereflerini kaybedecekler, şahsiyetleri silinecek, kimlikleri kalmayacak, tarihleri kaybolacak, kültürleri, inançları yok olacak kendi varlıklarını bile koruyamayacaklar ve yeryüzünde güçlü toplumların kulu kölesi olmak zorunda kalacaklardır. Kendilerine egemen güçler ne derlerse ne emrederlerse onu yapmak zorunda kalacaklardır. Hukuklarını onlar belirleyecek, eğitimlerini onlar ayarlayacak, yazılarını, tarihlerini, takvimlerini, kılık kıyafetlerini her şeylerini onlar ayarlayacaktır. Berikiler de onların kulu kölesi olacaklardır. Puta ya da putlaştırılmış varlıklara tapan, putlaştırılmış varlıkların yasalarını uygulayan insanların belki ilk zilletleri kendi elleriyle yontup yaptıkları putlar huzurunda secdeye varmaları ve kendileri gibi âciz varlıklara kulluk zilletine katlanmalarıdır. İnsanın bir eşyaya ya da kendisi gibi âciz bir insana tapınması, onun önünde eğilmesi kadar alçaltıcı bir şey düşünmek mümkün değildir. Düşünebiliyor musunuz insanlar kendi elleriyle put yapacaklar, kendi elleriyle yasa koyacaklar ve bunları koruma görevini de kendi üzerlerine alacaklar bunları korumak için de paralar harcayacaklar bundan daha aşağılık bir şey olamaz yeryüzünde. Ve bir de üstelik bu putların koydukları yasaların tutarsızlıkları, uygulanırsızlıkları yüzünden çağın gerisinde kalmaya, yeryüzünün dilencileri konumuna düşmeye sabretmeleri, onları değiştirmeye cesaret edememeleri de zilletin ve meskenetin zirvesidir belki. Allah di-yor ki bakın: İşte müfterileri böylece cezalandırırız. İşte Allah’ın hayat programından kaçıp hayat programı budur diyerek Allah’tan başkalarının yasalarını hâkim kılarak iftira edenleri böylece cezalandırırız. Allah’ın dinini bırakıp kendi hevâ ve heveslerini onun yerine geçiren kendi kafalarına göre bir hayat tarzı geliştiren müfterileri işte böylece cezalandırırız diyor Rabbimiz. Evet Allah’a karşı din uyduran, Allah’a karşı yasa belirleyen kimselerin âkıbetleri işte budur. Ama şunu da asla unutmayın ki:

153. Âyetin Tefsiri

153. “Kötülük işleyip ardından tevbe edenler ve inananlar bilsinler ki Rabbin, bu hareketlerinin ardından şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.” Kötülük işleyenler, hattâ bu kötülükleri Allah’tan başkalarına tapınmaya kadar, küfre kadar, şirke kadar varanlar, heykelciliklere ve heykellere tapınmaya kadar varanlar, işledikleri kötülükler ne olursa olsun, ne kadar olursa olsun eğer tevbe ederler bu yaptıklarından vaz geçerler akıllarını başlarına alarak Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman ederlerse, Allah’la barışırlarsa, Allah yasalarını uygulamaya başlarlarsa muhakkak ki Allah onları bağışlayacak ve kendilerine merhametle muamele edecektir. Öyleyse ey insanlar dönün Allah’a o Allah Ğafûr ve Rahîmdir. Allah yaptıklarınızı silecek ve size rahmetiyle muamele edecektir bundan hiç şüpheniz olmasın. Demek ki putlara tapınacak kadar, heykellerin önünde eğilecek kadar, Allah’la çatışma noktasına gelecek kadar yoldan çıkmış bir toplumun bile temizlenme ve arınma yolları daima açıktır. Toplumlar bu noktaya düşebilirler. Allah’ı unutup başka şeylere tapınacak kadar alçalabilirler. Allah yasalarını bırakıp insan yasalarını uygulayarak Allah’la harbe tutuşurcasına bir kısım tâğutları ona eş ve ortak koşacak bir duruma gelebilirler. Veya Allah kanunlarını bir tarafa atarak kendilerine egemen olan toplumların kanunlarını uygulama noktasına düşebilirler. Kendilerine egemen olan toplumların tanrılarından daha düşük tanrılara tapınacak hale gelebilirler. Ama bilelim ki ne yaparlarsa yapsınlar tevbe kapısı her zaman için açıktır onlar için. Yeniden Allah’a dönebilme, yeniden Allah’ın kitabına dönebilme imkânları her zaman mevcuttur. Böylece yeniden Allah’ın affına Allah’ın merhametine ve nimetlerine ulaşma imkânları olabilecektir. Evet Allah bu kadar Ğafur ve Rahîmdir. Yalnız unutmamak lâzımdır ki Rabbimizin affına lâyık olabilmenin şartları vardır. Âyet-i kerîmenin ifadesine göre tevbe edilecek. Yaptıklarımıza son verecek, kıblemizi değiştirecek, hayat programlarımızı değiştirecek sonra da durumumuzu düzelteceğiz. O zaman Rabbimizin affedemeyeceği hiç bir günah yoktur. Değilse hayatımızı değiştirmiyorsak, zulüm şirklerimize devam ediyorsak asla Rabbimizin affına ve mağfiretine mazhar olamayacağız demektir.

154. Âyetin Tefsiri

154. “Mûsâ, öfkesi yatışınca, bir nüshasında Rablerinden korkanlar için doğru yol ve rahmet yazılı olan levhaları aldı.” Mûsâ (a.s)’ın gazap ve öfkesi dinince, yâni sakinleşip o hal kendisinden geçince. Yâni az evvel Mûsâ’ya hükmeden gazap hali gidip yerine sükûnet hali gelince. Çünkü az evvel Mûsâ (a.s)’ma hükmeden, ona kavmine kız, kardeşinin başından tutup onu salla, levhaları elinden at diyen gazaptı. Yâni gazap insanın aklını başından alan düşünme yeteneğini gideren bir durumdur. Onun içindir ki gazaplı haldeyken kişi ne yaptığını, ne söylediğini bilemez. Onun içindir ki bizi bizden çok iyi bilen Rabbimiz gazaplı haldeyken insanların hüküm vermelerini yasaklamıştır. Gazap; insanın öfke ile insanlıktan çıkığı andır. İnsanlık önün-deki iki hadiseden birini seçme özelliğidir. Halbuki gazaplanınca seç-me özelliği gider insandan. Dolayısıyla bu durumda insan insanlıktan çıkmıştır. Bundan sonra pek çok muharremat birbirini takip eder. Harpler, darplar, kavgalar, katl olayları, zulümler düşmanlıklar, kazf, yalan isnadı, iftira, talak ve tüm fuhşiyyatlar gazaplanmanın sonunda meydana gelir. İşte böyle gazaplandığı bir anda, gazap makamında bulunduğu bir anda gazabına sahip çıkarak, kendisine sahip çıkarak gazabının gereğini yapmayan, Allah’ın kendisinden istediklerinin dışına çıkmayan kimseyi de Allah cehenneminden ve şeytandan emin kılacaktır. Taberânî’nin Hz. Enes’ten rivâyet ettiği bir hadislerinde de Allah’ın Resûlünün şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Şu üç şey iman ahlâkındandır. 1: Öfkelendiği zaman öfkesine bâtıl sokmamak, 2: Hoşlandığı zaman sevgisinden hakkı çıkarmamak, 3: Kendisine ait olan şeyi almaya gücü yettiği halde almayıp vazgeçmek” Ama şurası da bir gerçektir ki gazap bazı yerlerde gereklidir. Hattâ bazı konularda gazaplanmayan kimse mümin bile değildir. Rasûlullah’a bakıyoruz. Bize gazaplanmayın diyen Rasulullah efendimizin hayatını izliyoruz. Zira biz dini ondan öğreniriz. O ne yaptı? Nasıl yaptıysa? Ne dediyse? Ne dememizi ve nasıl dememizi istemişse, na yapmamızı ve nasıl yapmamızı istemişse işte bizim ölçümüz odur. Bakıyoruz ki demin de ifade ettiğim gibi Allah’ın Resûlü nefsi adına şahsı adına hiç gazaplanmamış. Hz. Enes (R.A.) on yıl kendisine hizmet etmiş yaptığı bir şeyden ötürü bunu niçin yaptın? Yapmayıp ihmal ettiği bir şeyden dolayı da niçin yapmadın? diye bir defa da olsun onu azarlayıp ona ga-zaplanmamıştır. Ama Kur’an’ın tümü kendisinin ahlâkı olan Allah’ın Resûlü, Allah’ın kerih gördüğü bir meseleyi duyar ya da görürse, Allah’ın emirlerinin ve yasalarının çiğnendiğini görür ya da duyarsa öyle bir şiddetle gazaplanır ve öfkelenirdi ki hiç kimse onu durduramaz hiç kimse onu susturamazdı. İşte Rabbimizin insan fıtratına koyduğu gazap yasası burada geçerlidir. Böyle yerlerde müslüman gazaplanmalıdır. Diniyle alay edildiğini, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın şeriatıyla alay edildiğini gördüğü yerde bir müslümanın yerinde duramaz hale gelip alaycıların beyinlerinde patlayacak bir bomba gibi gazaplanması gerekmektedir. Allah düşmanlarının suratlarında patlayacak bir şamar gibi gazaplanması gerekmektedir. Zaten böyle durumlarda gazaplanmayan bir kimsenin müslümanlığından da şüphe edilir. Gözlerinin önünde Allah’ın emirlerinin çiğnenmesi karşısında gazaplanmamak zilletin ta kendisidir. Hattâ İmam Şafiî efendimiz kızılması gereken bir durum görüp de kızmayan kimsenin eşek olduğunu söyler. Evet Allah’ın gazabının olduğu yerde müslüman da gazap-lanmak zorundadır. Mü’minler Rablerinin gazabıyla gazaplanan, rı-zası sebebiylede razı olan insanlardır. Bakın A’râf sûresinin 154. âyetinde Allah’ın gazabını celp edecek bir konumda toplumunun kendisinin yokluğunda Allah’ı unutup onun yerine Buzağıya tapındıklarını ve şirke düştüklerini görünce Hz. Mûsâ (a.s)’ın da son derece gazaplandığı, hattâ Tevrat levhalarını elinden attığı ve gazabı dinince onları yeniden eline aldığını görüyoruz. Elbette çevresindekilerin Allah’a kulluğu bırakıp da tâğutların peşine takıldıklarını, Allah yasalarını terk edip insan yasalarına kul köle olduklarını, cennet yolunu terk edip süratlice cehenneme doğru gittiklerini gören bir müslümanın bu duruma gazaplanmaması mümkün değildir. Bir müslümanın böyle bir durumda rahat bir hayat yaşaması mümkün değildir. Bu durumu değiştirmek ve Allah’ın gazabından korunmak için bir müslümanın elinden ne geliyorsa yapması gerekmektedir. Meselâ bir defasında Hz. Ömer elinde Tevrat nüshaları olduğu halde Rasûlullah’ın huzuruna gelir. Rasûlullah’ı teyid eden deliller bulurum kanaatiyle elindeki Tevrat nüshalarını okumaya başlar. Onun bu durumuna şahit olan Allah’ın Resûlü son derece gazaplanır. Rasulullah efendimizin gazaptan yüzünün kıpkırmızı kesildiğini gören sahâbe-i kirâm efendilerimiz Hz. Ömer’i uyarırlar. Ey Ömer bırak onu okumayı! Vallahi yaptığın bu işle Rasûlullah’ı gazaplandırdın derler. Farkında olmadan Rasûlullah’ı gazaplandırdığını gören Hz. Ömer derhal onları elinden atar ve vallahi ya Rasulullah gönlüm bunlara meyletmiş filan değildir. Vallahi ya Rasulallah kalbim bu paçavralara kaymış filan değildir. Galiba beni yanlış anladınız. Vallahi ben din olarak İslâm’dan, kitap olarak Kur’an’dan Rasul olarak da senden ra-zı oldum. Bu paçavralara meylettiğimden, bunlara değer verdiğimden ötürü değil belki sizin risâletinize delil bulurum niyetiyle okumuştum diyerek onun gazabını dindirir ve gönlünü almayı becerir. Yâni şimdi şu anda müslümanların Allah’ın kitabının önüne yığınlarla beşer kitaplarını geçirdiklerini, Allah’ın kitabıyla bilgilenmek yerine insan kitaplarıyla bilgilenmeye çalıştıklarını görseydi ne kadar gazaplanacaktı varın onu siz düşünün. Yine Rasulullah bir defasında Hz. Aişe’nin evinde sûretli bir kumaş görür, bu münker karşısında öylesine gazaplanır ki Allah’ın Resûlü ta ki Ayşe anamız onu kaldırıncaya kadar gazabı dinmez. Evet İslâm’ın yasak dediği, Allah’ın haram dediği bir münker karşısında biz de aynen Rasulullah efendimiz gibi gazaplanacak ve o münker kaldırılıncaya kadar Allah için gazabımız da dinmeyecektir. Evimizde hanımlarımızın veya çocuklarımızın Allah’ı kızdıracak bir davranışlarını gördüğümüz zaman veya çevremizdeki insanlarda Allah’ın gazabını celp edecek bir davranış gördüğümüz zaman onları bu işte vazge-çirinceye ve Allah’ın gazabından emin oluncaya kadar gazaplanacak ve o durumu kabul etmeyeceğiz. Bakın Allah’ın Resûlü Medine’de bir müslüman kadının örtüsüne saldıran Yahudilere karşı son derece gazaplanmış ve onlarla sonuna kadar savaşmıştır. İşte bu konu mü’minin gazaplanma sebebidir. Gözlerimizin önünde mü’minelerin namuslarıyla oynayacaklar, iffetlerini rencide edecekler ve biz gazaplanmayacağız bu kesinlikle mümkün değildir. Yine Hendek günü ikindi namazını kıldırmaya fırsat bırakmayan müşriklere gazaplanıp beddua ettiğini biliyoruz Rasulullah efendimizin. Bir Arâbî’nin saygısızca yakasından tutarak asılmasına ve mübârek boyunlarında kıpkırmızı iz bırakmasına nefsi için gazap-lanmayan Allah’ın Resûlünün Hendekte müslümanların ikindi namazlarını kılmalarına fırsat vermeyen müşriklere karşı: “Allah’ım onların karınlarını ve evlerini ateşle doldur” Diye beddua ediyordu. Öyleyse bizler de müslümanları namazdan engelleyen her şeye gazaplanıp lânet okuyacağız. Meselâ namazı engelleyen şu andaki materyalist eğitim sistemimidir? Namazı engelleyen hayat programımıdır? İnsanlar mıdır? Kimse buna gazap-lanıp değiştirmek için, namazla insanların arasına konmuş tüm engelleri, tüm barikatları kaldırmak için elimizden gelen her şeyi yapmak zorundayız. Evet Hz. Mûsâ’nın gazabı dinince: Turdan getirmiş olduğu Levhaları aldı. Ki onun bir nüshasında Rablerinden korkanlar için doğru yol ve rahmet yazılı idi. Aslında tüm kitapların özelliğidir bu. Rabbimizin insan hayatını düzenlemek üzere gönderdiği tüm kitaplarında olduğu gibi Hz. Mûsâ’ya gönderdiği Tevrat’ta da hidâyet ve rahmet vardı. Yâni o kitap, tüm kitaplar insanlığın hayat programı olarak onları hem dünyada mutlu etmek hem de onları cennete ulaştırmak özelliğine sahiptir. Ama tâbi Rablerinden korkanlar Rablerine, Rablerinin istediği biçimde iman edip Onunla, O’nun kitabıyla yol bulmaya koşanlar için. Bakara sûresinde: Müttakılerin kılavuzu, mihmandarı yol göstericisi olarak tarif buyurulan kitap En’âm sûresinde de: İnsanların tamamı için hidâyettir diye kendisini tanıtır. Aslında kitap herkese genel mânâda hidâyeti göstermek için inmiştir. Ama herkes bu kitabın hidâyetini kabul etmede, isteyerek bunun hidâyetini seçmede eşit olmayacaktır. Kimileri bununla hiç ilgilenmeyecek, bunu anlamaya yanaşmayacaktır. Bakıyoruz Hâdî kelimesi, hüden kelimesi Kur’an’da on beş ayrı mânâda kullanılmıştır. Allah hüdendir, Tevrat hüdendir, Kur’an hüdendir, Kâbe hüdendir, Peygamberimiz hüdendir, başka hüdenler de vardır Kur’an’da. Buna göre hüden olarak ne peygamberimizin, ne Kâbe’nin ne de kitabın bizzat kendisi birinin elinden tutup dini kabul ettirici olma derecesine vardıramaz meseleyi. Yâni gerek kitabın ve gerekse Peygamberimiz bizzat insanların kalplerine imanı sokmakla değil, bu imanı insanlara tanıtmakla mükelleftirler. Öyleyse bir kimse kitaba yanaşmadı mı kitap kimseye hidâyet edemez. Kitaba yaklaşan kişi eğer onunla yol bulmak isterse ancak o, o zaman hidâyet edebilir. çünkü "Hüden lin nas" dır kitap. Ama "Hüden lil müttakin" dir de aynı zamanda. Ne demek o? Yâni herkese yol gösterecek kapasitede değil. Yâni herkes bununla yol bulmak istemez, herkes buna yol sormaya gelmezse o zaman, o sadece takvalılara yol gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekiler için hattâ yine Kur’an’ın ifadesiyle bu kitap kimilerinin zararını, ziyanını artıracaktır. "Kur’an zâlimlerin ancak zararını artırır." (İsrâ 82) Evet kitap hidâyettir ama aynı zaman da rahmettir de. Kullarına rahmetinin gereği olarak göndermiştir Rabbimiz kitaplarını. Bakıyoruz kitabın indirilişiyle birlikte, kitabın indirilişinin zikriyle birlikte he-en Rabbimizin Rahmân ve Rahîm oluşunun zikredildiğini görüyoruz. Kitabın inzalinin hemen yanı başında Rabbimizin Rahmân ve Rahîm oluşunun gündeme getirilmesinden anlıyoruz ki bu kitap Rahmân ve Rahîm olan bir kaynaktan gelmektedir. Bu kitap Rabbinizin Rahmân ve Rahîm sıfatlarının tecellisidir. Yâni bu kitabını Rabbiniz size mahza rahmetinin gereği olarak indirmiştir. Size merhamet ettiği, size acıdığı için, sizin yeryüzünde ne yapacağınızı bilmez bir vaziyette bocalamanıza razı olmadığı için rahmetinin gereği olarak Rabbiniz size bu kitabı vasıtasıyla kendi bilgisini indirmiştir. Eğer Allah size merhamet buyurup da bu kitabı vasıtasıyla kendi bilgisini indirmeseydi sizler karanlıklar içinde ne yapacağınızı bilmez bir vaziyette kalırdınız. Evet o Rabbiniz ki rahmeti gereği sizi yaratan, sizi yoktan var eden, yaratılış öncesi sizin için dünyada her şeyi hazırlayan, sizin için tüm şartları hazırlayan, yaratılış sonrası için de size rızık verip sizi doyuran, sizi yaşatan ve bir de hayatınızı düzenlemeniz için size kitap gönderen Rabbinizdir. Şimdi mahza kendilerine karşı rahmet olarak gönderilen bu kitaba karşı kayıtsız kalan, ilgisiz kalan, hattâ onu inkar eden, bu hayat programından habersiz bir şekilde kendilerine hayat programı yapmaya kalkışan kimselerden daha zâlim kim vardır? Kendilerini bu kitaptan, bu kitabı kendilerinden uzak tutan insanlardan daha zâlim kim olabilir? Rableri kendilerine acıdığı için karanlıklarda kalmasınlar diye bir hayat programı gönderiyor, kendilerini muhatap kabul edip kendi bilgisini gönderiyor onlara, onlarsa bu rahmet kaynağına karşı ilgisiz kalarak kendilerini Rablerine kulluk ortamından uzaklaştırarak başkalarına kulluğa koşuyorlar. Bundan daha büyük bir zulüm olur mu? Bundan daha büyük bir nankörlük olur mu? Evet bu kitap Rahmet kaynağı olan, kullarına karşı sonsuz Rahmet ve merhamet sahibi bir Allah’tan gelmiştir. Kullarına rah-metinin gereği olarak bu kitabını göndermiştir Rabbimiz. Bu kitabın gelişi sadece bu kitaba iman edenler için değil tüm âlemler için bir rahmettir. Sadece bu kitaba iman edip onunla amel eden, bu kitabı kendilerine hayat programı yapan mü'minlere değil aynı zamanda bu kitabı reddedip onunla diyalog kurmaya yanaşmayan insanlar için de rahmettir bu kitap. Sadece insanlar için değil aynı zamanda tüm canlılar içinde bir rahmettir bu kitabın gelişi. Bundan sonra Rabbimiz yine Hz. Mûsâ (a.s)’ın toplumuyla ilgili bir başka konuyu gündeme getirerek şöyle buyuruyor:

155. Âyetin Tefsiri

155. “Mûsâ, tayin ettiğimiz müddette milletinden yetmiş kişi seçti; onları sarsıntı tutunca dedi ki: "Rabbim! Dileseydin daha önce beni ve onları yok ederdin, aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi yok eder misin? Bu, senin imtihanından başka bir şey değildir, bununla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin; bizim dostumuz sensin; bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.” Mûsâ (a.s) toplumundan yetmiş kişiyi seçti. Rabbimiz kendisine kulluğu terk ederek buzağıya tapan bu insanların tümünün affedilmeleri için onların içinden yetmiş kişinin seçilip kendisinden af dilemeleri için bir vakit tayin etmişti. Veya Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatıldığına göre Mûsâ (a.s)’ın toplumu ey Mûsâ bizler Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayacağız dediler de, Mûsâ (a.s)’ da onları seçip Tur’a götürdü. Bunlar bu defa da biz Allah’ı açık açık görmedikçe kesinlikle inanmayacağız ey Mûsâ! diye tutturunca rivâyetler gösteriyor ki, Hz. Mûsâ bunlardan kendi içlerinden yetmiş kişiyi seçip kendisiyle birlikte Tura göndermelerini istedi. Âyet-i kerîme bunların sayısının yetmiş kişi oldukları anlatılır. Hz. Mûsâ kavmin seçtiği bu yetmiş kişiyle beraber Tura gitti. Bunlar buzağıya tapan arkadaşları namına özür dileyeceklerdi. Yada Hz. Mûsâ (a.s)’ın Allah’la konuşmasına şahit olacaklardı. Burada Cenâb-ı Hakkın Hz. Mûsâ ile konuşmasına şahit oldukları halde, hayır bu yetmez ey Mûsâ senin Rabbini açık açık gözlerimizle görmedikçe inanmayacağız dediler. Sonra: Onları bir yıldırım, bir sarsıntı, bir ateş veya geberin diye bir ses yakalayınca, sanki alın öyleyse Allah’ı ancak böyle görebilirsiniz! dercesine Allah onların tamamının işini bitiriverince Hz. Mûsâ dedi ki: Ya Rabbi! Eğer sen dileseydin onları daha önce de helâk ederdin. Ta o seni bırakıp, sana kulluğu terk edip de buzağıya tapınmaya başladıkları anda, buzağıya tapınanlara ötekilerin engel olmadıkları anda onları da beni de öldürürdün ya Rabbi diyerek Hz. Mûsâ ağlamaya başlamıştı. Sana kulluğu bırakıp puta tapınmaya çalışan veya seni görme cinnetine kapılmış olan bu zâlimleri de daha önce seni görmek için sana dua eden beni de daha önceden öldürüp helâk edebilirdin ya Rabbi. Ya Rabbi sen kavmimin seçkinlerini öldürdün! Şimdi ben onların yanına varınca ne diyeceğim? diye yalvarıp yakarınca Allah onları tekrar diriltti. Ya da Bakara sûresindeki: "Siz o zaman bakıp duruyordunuz!" İfadesinden anlaşıldığına göre bunlar ölmemişlerdi de kımıl-dayamıyorlardı, ölüm haline gelmişlerdi diyenler de olmuş. Nitekim burada da: "Onları bir titreme alınca..." Hz Mûsâ Rabbine yalvarıyor ve diyor ki: İçimizdeki bir kısım sefihlerin, hayrını, şerrini, menfaatini, zararını bilmeyen içimizdeki bir takım beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk eder misin ya Rabbi? İçimizde ki bu senin kendini tarif buyurduğun gibi tanımayan, senin azametinden, senin sıfatlarından, senin kitabından, senin yasalarından, senin hayat programından habersiz yaşayan bu beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi de helâk eder misin ya Rabbi? Seni tanımadıkları için, sana karşı kafa tutarcasına kendi hevâ ve heveslerini putlaştırıp keyiflerine geldiği gibi bir hayat yaşamaya kalkışan bu cahillerin yaptıkları yüzünden bizi de helâk eder misin ya Rabbi? Ne olur bu beyinsizler yüzünden bizi helâk etme ya Rabbi! Ya Rabbi! Bütün bunlar senin birer imtihanındır. Bütün bunlar senin birer fitnen ve denemendir. Şu benim toplumumun içine düştükleri fitne muhakkak ki senden gelen bir imtihandır. Ve Sen bu tür imtihanlarınla, bu tür fitneler sebebiyle dilediklerine hidâyet eder, dilediğin kimseleri de saptırırsın. Bütün bu imtihanlarınla sen dilediklerinin kalbine sarsılmaz bir iman kuvveti verir, dilediklerinin kalbini de kaydırırsın ya Rabbi. Çünkü sen bizim velimizsin. Sen velâyetin altında bulunan biz kullarına ne göndereceğini, ne tür kararlar alacağını ne bize ne de başkalarına danışmayansın ya Rabbi. Boyunlarımızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olansın ve bize dilediğin gibi hükmedensin ya Rabbi. Kendisine sığınacağımız, kendisine kulluk yapacağımız, bunaldığımız zaman kendisine dua edeceğimiz, çektiği yere gideceğimiz, yasalarını uygulayacağımız tek velimizsin sensin ya Rabbi. Sen bizim mevlâmızsın. Bizim hayatımızı düzenleyen, bizim hayatımıza çekidüzen veren, bizim hayat programımızı belirleyen sensin. Bize merhamet buyur. Sana lâyık olmayan amellerimizden ötürü bizi affet. Hatalarımızı yok farz ediver, kusurlarımızı kaale almayıver, ayıplarımızı görmeyiver, eksikliklerimizi tam kabul ediver, yanlışlarımızı siliver, çünkü sen bağışlayanların en hayırlısısın ya Rabbi! Evet Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ Rabbine dua, dua, yalvarıp yakarıyordu. Gerçekten Rabbimizin seçilmiş kullarından, Rabbimizin bize sunduğu yasal örneklerinden birisi olan Hz. Mûsâ (a.s)’ın duası bizim için en güzel örnek duadır. Ya Rabbi içimizdeki bir kısım beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helâk eder misin? Bugün bu duaya ne kadar muhtacız değil mi? İçimizdeki içkicilerin, kumarcıların, fâizcilerin, iffetsizlerin, namussuzların, hırsızların, zânilerin, laiklerin, demokratların, kâfirlerin, müşriklerin, münâfıkların yaptıkları yüzünden bizi de helâk eder misin ya Rabbi? Evet eğer bizler içimizdeki bu beyinsizlerin yaptıklarına seyirci kalır, bunların bu ahlâksızlıklarına ses çıkarmaz, göz yumar, bu ahlâksızların ve ahlâksızlıklarının toplumda temizlenmesi adına bir kavganın içine girmezsek kesinlikle bilelim ki onlara gelecek azabın aynısı bize de gelecek ve onların yaptıkları yüzünden Rabbimiz bizi de helâk edecektir. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmez yasasıdır ve tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Âyetin ifadesiyle söyleyelim: Bu bir fitnedir. Bu bir imtihandır. Gerçek müslümanlarla sahtelerinin açığa çıkarılması için, gerçek müslümanlarla, münâfıkların ve müşriklerin birbirlerinden ayrıştırılması için ve açığa çıkarılması için Rabbimizin gönderdiği bir imtihandır bu.