EZ-ZÂDU'L-MESÎR TEFSÎRİ
Yûsuf Sûresi — EZ-ZÂDU'L-MESÎR TEFSÎRİ — Sayfa 2
52. Âyetin Tefsiri
"Bu, benim ona gıyabında hiyanet etmediğimi ve Allah’ın da gerçekten hainlerin tuzağını başarıya ulaştırmayacağını bilmesi içindir":
"Bu, benim ona gıyabında hiyanet etmediğimi bilmesi içindir":
Mukâtil: "Zalike (uzağa işaret)
"hâza” (yakına işaret) manasınadır, demiştir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Haza ile zalike bu ve benzeri durumlarda birbirinin yerine kullanılır. Çünkü haber daha yeni cereyan etmiştir. Sanki hâza ile işaret edilecek kadar göz önündedir. Durum böyle gerçekleştiği için ona zalike ile işaret etmek mümkün olmuştur. Çünkü aklen kabul edilen bir şey gaip gibidir.
Bu sözü söyleyen hakkında da üç görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O, Yûsuf tur. Bir şahıstan bir şey nakledip de hemen arkasından başka birinden de nakledilmesi en karışık ifade şekillerindendir. Bunun benzeri şudur:
"O, sizi toprağınızdan çıkarmak istiyor” (A’raf: 110). Bu, Mısır’ın ileri gelenlerinin sözüdür. "Ne emrediyorsunuz?": Bu da Fir'avn'in sözüdür. Şu da öyledir:
"Oranın şerefli halkını hor ederler” (Neml: 34). Bu, Belkıs’ın sözüdür,
"işte böyle yaparlar": Bu da Allahü teâlâ’nın sözüdür. Şu da öyledir:
"Bizi yatağımızdan kim kaldırdı?” (Yasin: 52). Bu, kâfirlerin sözüdür. Melekler de:
"Bu, Rahman'ın va'dettiği şeydir” dediler. Bu gibi şeyler konuşmada câizdir, çünkü mana açıktır.
Yûsuf bu sözü nerede söyledi? Bunda da iki görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Saki, Yûsuf’a dönüp de zindanda ona Aziz’in karısının ve diğer kadınların krala ne cevap verdiklerini söyleyince, işte o zaman:
"Bilsin ki,...” demiştir. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş; İbn Cüreyc de böyle demiştir.
İkincisi: Bunu kralın huzuruna çıktıktan sonra demiştir. Bunu da Atâ’, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
"Bu, şunu bilmesi içindir": Yani bu benim kralın elçisini reddetmem şunu bilmesi için, demektir.
"Bilsin” diye işaret edilenin,
"ben ona hiyanet etmedim” sözünde kastedilenin kim olduğunda da dört görüş vardır:
Birincisi: O, Aziz’dir, bilsin ki, ben ona karısı hakkında hiyanet etmedim,
"gıyabında": Yani o evden çıktıktan sonra. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş; Hasen, Mücâhid, Katâde ve cumhûr böyle demişlerdir.
İkincisi:
"Bilsin ki,” denen zat, kraldır,
"ona hiyanet etmedim” denilen de Aziz’dir.
Mana da şöyledir: Kral bilsin ki, ben Aziz’e evde yokken ailesine hiyanet etmedim. Bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: İki yerde de işaret edilen kraldır,
Mana da şöyledir: Kral bilsin ki, ben ona yani kendisine gıyabında hiyanet etmedim.
Krala hiyanet yorumunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Çünkü Aziz onun veziridir,
Mana da şöyledir: Ben ona vezirinin karısı hususunda hiyanet etmedim. Bunu da İbn Enbari demiştir.
İkincisi: Ben ona kız kardeşinin kızı hakkında hiyanet etmedim. Çünkü Züleyha kralın kızkardeşinin kızı idi. Bunu da Ebû Süleyman Dımeşki, demiştir.
Dördüncüsü:
"Bilsin ki,” sözünde işaret edilen Allah’tır,
Mana da şöyledir: Allah bilsin ki, ben O’na hiyanet etmedim. Mücâhid'ten,
İbn Enbari şöyle dedi diye aktardığı rivayet edilmiştir: Bilmeyi zahirde Allah’a nisbet etmiştir, o mana itibarı ile mahluklara aittir, meselâ şu âyette olduğu gibi:
"Ta ki, içinizden mücahitleri bilelim” (Muhammed: 31).
Eğer:
"Yûsuf bunu kralın meclisinde dedi ise nasıl,
"bilsin ki,” dedi de :"sen bilesin” demedi, halbuki ona hitap ediyordu?” denilirse.
Cevap şöyledir: Eğer, kralın meclisinde hazır idi, dersek, ye ile hitabı tercih etmesi, krala saygı göstermek içindir. Nitekim bir adam vezire karşısında: Vezirin görüşü benim dilekçemi imzalamak yönündedir, der. Eğer: Mecliste değildi, dersek, o zaman te ile hitap etmeye gerek yoktur. Aynı şekilde: Eğer Aziz’i kasdettti, Aziz de o sırada kralın meclisinde yoktu, dersek, yine mesele kalmaz.
İkinci görüş: 9
9- Bir sonraki dipnota bakınız.
Bu Aziz’in karısının sözüdür. Buna göre yukarıya bağlıdır,
Mana da şöyledir: Yûsuf bilsin ki, ben ona şimdi gıyabında yalan söyleyerek hiyanet etmedim.
Üçüncüsü: 10
10 - Bu ikisi: Bilsin ki, ben ona gıyabında hiyanet etmedim, diyen hakkındaki ikinci ve üçüncü görüştür.
Bu, Aziz’in görüşüdür.
Mana da şöyledir: Yûsuf bilsin ki, ben ona gıyabında hiyanet etmedim, güveninin mükafatını görmezden gelmedim. Bu iki görüşü Maverdi, nakletmiştir.
"Gerçekten Allah hainlerin tuzağını başarıya ulaştırmaz":
İbn Abbâs: Zina edenlerin amelini doğrulamaz, demiştir. Başkası da: Kendisine hiyanet edeni doğru yola iletmez; sonunda onu perişan eder, demiştir.
53. Âyetin Tefsiri
"Ben kendimi temize çıkarmıyorum. Şüphesiz nefis daima kötülüğü emreder, ancak Rabbimin merhamet ettiği hariç. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir".
"Ben kendimi temize çıkarmıyorum": Bu sözü kimin söylediği hakkında üç görüş vardır: Bunlar da bir önceki âyette geçmiştir.
O, Yûsuf’tur diyenler, bunu deme sebebi üzerinde beş görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: O:
"Bilsin ki, ben ona gıyabında hiyanet etmedim” dediği zaman, Cebrâil ona göz kırptı:
"O işi aklından geçirdiğin zaman da mı?” dedi. O da:
"Ben kendimi temize çıkarmıyorum” dedi. Bunu İkrime, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş, çoğunluk da böyle demiştir.
İkincisi: Yûsuf:
"Ben ona hiyanet etmedim” deyince, o işi aklından geçirdiğini düşündü ve:
"Ben kendimi temize çıkarmıyorum” dedi. Bunu da el - Avfi, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Bunu deyince kendini tezkiye etmiş olmaktan korktu ve:
"Ben kendimi temize çıkarmıyorum” dedi. Bunu da Hasen, demiştir.
Dördüncüsü: Bunu dediği zaman, yanındaki melek: Aklından geçirdiğin şeyi hatırla, dedi. O da:
"Ben kendimi temize çıkarmıyorum” dedi. Bunu da Katâde, demiştir.
Beşincisi: Bunu dediği zaman Aziz’in karısı: "Uçkurunu çözdüğün zaman da mı?” dedi. O da:
"Ben kendimi temize çıkarmıyorum” dedi. Bunu da Süddi, demiştir.
Bunu Aziz’in karısı dedi, diyenlere göre de
Mana şöyledir: Ben kendimi temize çıkarmıyorum; çünkü ben ondan murat almak istedim.
Bunu Aziz dedi, diyenlere göre ise
Mana şöyledir: Ben kendirpi Yûsuf’a sui zan da bulunmaktan temize çıkarmıyorum; çünkü bu aklıma gelmiştir, dedi.
"Leemmaretün bissui": İbn Âmir ile Küfe uleması - ancak Rüveys hariç - iki hemze ile "bissui illâ” okumuşlardır.
Ebû Amr ile İbn Şenbuz, İkinciyi yerinde bırakarak ve birinciyi hazfederek okumuşlardır. Nazif de Kunbul’dan birinciyi bırakarak ve ikinciyi ye’ye dönüştürerek okumuşlardır.
Ebû Cafer, Verş ve Rüveys de birinciyi yerinde bırakarak ve ikinciyi de şöyle böyle yumuşatarak:
"Bussui illâ (gizli bir ayın sesiyle) okumuşlardır. İbn Füleyh de ikinciyi yerinde bırakarak ve birinciyi vava dönüştürerek, vavı da vava idgam ederek okumuşlardır ki, o zaman
"illâ"nın hemzesinden önce meksur ve şeddeli bir vav meydana gelir.
"İlla ma rahime rabbi": İbn Enbari demiştir ki:
Müfessirler şöyle demiştir: Bu, istisnai munkatıdır,
Mana da şöyledir: Ancak Rabbimin rahmeti güvencedir.
Ebû Salih de, İbn Abbâs’tan, mana şöyledir dediğini rivayet etmiştir: Ancak Rabbimin rahmet ettiği müstesnadır.
"Ma"nın"men” manasına olduğu da söylenmiştir:
Maverdi şöyle demiştir: Kim: Bu, Aziz’in karısının sözüdür, derse,
Mana şöyledir: Ancak şehvetini yenmede ve onu çekip atmada Rabbimin merhamet ettiği müstesnadır. Kim de, o Aziz’in sözüdür, derse,
Mana şöyledir: Ancak Rabbimin sui zandan kurtardığı veya kendisine sebat verdiği hariçtir ki, o acele etmez.
İbn Enbari şöyle demiştir: Bu, Yûsuf'un sözüdür görüşü, iki bakımdan daha doğrudur:
Birincisi: Çünkü ulema o görüştedir.
İkincisi: Çünkü kadın putperest idi, âyetin içeriği de aziz ve celil olan Allah’ı bilmeyenden çok Yûsuf’un sözü olmasına uygundur.
Müfessirler şöyle demiştir: Kral Yûsuf’un mazur olduğunu görüp de onun güvenilir biri olduğunu anlayınca:
54. Âyetin Tefsiri
Kral:
"Onu bana getirin; onu kendime gözde yapayım” dedi. Onunla konuşunca: "Şüphesiz sen bugün yânımızda itibarlısın (iade-i itibar, mütercim), güvendesin” dedi.
"Onu bana getirin, onu kendime gözde edeyim” dedi. Yani özel danışmanım yapayım, o hususta bana kimse ortak olmasın.
Eğer: "Geçen kısmın bir yerinde, Yûsuf kralın meclisinde:
"Bilsin ki, ben ona gıyabında hiyanet etmedim", demişti; öyleyse nasıl oluyor da kral, yanındaki biri için,
"onu bana getirin” der?” denilirse.
Cevap şöyledir: Bu görüşün sahipleri şöyle derler: Kral ona görev vermek için, onu rüyasını tabir ettirmek üzere çağırdığı meclisten başka bir meclise getirmek için emretti.
Vehb de şöyle demiştir: Yûsuf, kralın huzuruna girdiğinde kral yetmiş dil konuşuyordu; ne zaman bir dille konuşursa, Yûsuf da ona o dille cevap verdi; kral da buna şaştı. Yûsuf o gün için otuz yaşında idi. Ve kral: Rüyamın yorumunu senin ağzından dinlemek istiyorum, dedi. Yûsuf da anlattı, o da:
"Ey doğru konuşan Yûsuf, sen ne diyorsun?” dedi. O da: Bu bol yıllarda daha çok ekin eker ve buğday stok edersin, insanlar erzak için sana gelirler. Yanında kimsenin anbarmda olmayan maddeler toplanmış olur, dedi. Kral da:
"Bunu kim yapabilir?” dedi. Yûsuf da:
"Beni Mısır’ın hâzinelerinin başına getir” dedi.
İbn Abbâs şöyle demiştir:
"Sen itibarlısın, güvendesin” sözünden: Seni mülkümün başına getirdim ve sana güvendim demek istedi.
Mukâtil de şöyle demiştir: Mekîn: itibarlı, emin de: Koruyucudur, demiştir.
55. Âyetin Tefsiri
(Yûsuf):
"Beni bu yerin hâzinelerinin başına getir. Çünkü ben iyi koruyan, çok iyi bilenim” dedi.
"Beni bu toprağın hâzinelerinin başına getir": Yani senin hâzinelerinin başına, demektir.
Hâzinelerden ne murat edildiği hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Mal hâzineleri (Beytülmal). Bunu İbn Saib, demiştir.
İkincisi: Erzak hâzineleri. Bunu da İbn Saib, demiştir.
Zeccâc şöyle demiştir: "Neden bunu istedi?” Çünkü peygamberler adaletle gönderildiler; bunu kendisinden daha iyi yapacak kimsenin olmadığını biliyordu.
"Ben iyi koruyan ve iyi bilenim":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bana verdiğin görevi iyi yaparım, açlığın ülkede ne zaman başlayacağını iyi bilirim. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan demiştir.
İkincisi: Hesabı iyi yaparım, dilleri iyi bilirim. Bunu da Süddi, demiştir. Şöyle ki, insanlar krala her taraftan gelirler ve değişik dillerle konuşurlardı.
Kral ona o gün görev verdi mi, yoksa vermedi mi?
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Ona bir sene sonra görev verdi.
Dahhâk, İbn Abbâs’tan, o da Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah, kardeşim Yûsuf'a merhamet etsin, eğer: Beni Mısır toprağı hâzinelerinin başına getir, demeseydi, onu derhal göreve getirirdi. Fakat kendisi istediği için bir sene sonra göreve getirdi.
Mukâtil de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Eğer Yûsuf, ben iyi korur ve iyi bilirim, inşallah, deseydi, o anda göreve getirilirdi.
Mücâhid de şöyle demiştir: Kral Yûsuf’un eliyle Müslüman oldu. Siyer Âlimleri şöyle demişlerdir: Yûsuf kralın sarayında bir yıl oturdu, yıl bitince kral onu çağırdı; ona taç giydirdi, kılıç kuşandırdı ve ona altından bir taht yapılmasını buyurdu. Tahtın üzerine ibrişimden bir cibinlik kuruldu. Yûsuf tahtın üzerine ay gibi oturdu. Bütün krallar ona boyun eğdi, kral da evine çekildi ve işini ona teslim etti. Kutayfir de görevinden azledildi, yerine Yûsuf getirildi. Kutayfir birkaç gün sonra öldü. Kral, Yûsuf’u Kutayfir’in karısı ile evlendirdi. Yûsuf gerdeğe girince Züleyha'ya:
"Bu, o istediğin haram şeyden daha iyi değil mi?” dedi. O da: Ey doğru sözlü Yûsuf, beni kınama, ben dünya güzeli idim, sahibim de iktidarsız olduğu için bana gelemiyordu, dedi. Yûsuf onunla gerdeğe girince, onun bakire olduğunu gördü. İki oğlan çocukları oldu: Birisine İfrayim, diğerine de Mişa adlarını koydular. Mısır mülkünü sağlama aldı.
İkincisi: Ona bir buçuk yıl sonra görev verdi, bunu da Mukâtil, İbn Abbâs’tan nakletmiştir.
Üçüncüsü: İşi ona hemen o vakit teslim etti, bunu da Vehb ile İbn Saib, demişlerdir.
Eğer:
"Yûsuf nasıl: ben iyi korurum ve iyi bilirim, dedi de, inşallah demedi?” denirse, buna üç türlü cevap verilmiştir:
Birincisi: İnşallah dememesi göreve tam bir yıl sonra gelmesine sebep olmuştur. Bunu da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den az önce zikretmiş bulunuyoruz.
İkincisi: O içinden, inşallah, demiştir, nitekim kardeşleri de:
"Ailemize erzak getiririz” derlerken öyle yapmışlardı.
Üçüncüsü: O; benim kommam ve bilgim, başkalarınkinden fazladır, demek istemiştir. Bu durumda inşallah demeye gerek kalmamıştır. Çünkü içinde şüphe yoktur. Bu görüşleri İbn Enbari zikretmiştir.
Eğer. "Nasıl böyle demekle kendini methetti, hâlbuki peygamberlere ve iyi kimselere tevazu yaraşır?” denirse.
Cevap şöyledir: Onun övünmesinin içinde kibir ve gurur yoktu, onun niyeti adaleti ayakta tutmak ve haksızlığı yok etmek idi. Bu da güzel olduğu için câizdir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem de: Ben âdemoğullarının en şereflisiyim, demiştir.11
11 - Tirmizî, Menakıb, 1; Darimi, Müsned, Mukaddime, 8, uzun bir hadisin parçasıdır.
Hazret-i Ali radıyallahu anh de: Ben ne kadar Kur’ân âyeti varsa, gece mi indi, yoksa gündüz mü indi bilirim, demiştir.
İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Eğer Allah’ın kitabını benden daha iyi bilen birini bilseydim ve deve ile de oraya gidilebilseydi, ona giderdim. Bu gibi şeyler Allah’a şükür ve nimet sahibini büyütme mahiyetinde söylenmiştir. Bunu da Muhammed b. Kasım, demiştir.
Kadı Ebû Ya’lâ da: Yûsuf kıssasında insanın kendini, bilmeyenlere karşı fazileti ile tanıtmasının câiz olduğuna ve bunun:
"Kendinizi temize çıkarmayın” (Yûsuf: 32) kabilinden mahzurlu olmadığına işaret vardır.
56. Âyetin Tefsiri
Böylece Yûsuf'u o yere yerleştirdik. Nereyi dilerse oraya konar. Rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz. İyilik edenlerin mükafatım zayi etmeyiz.
"Ve kezalike mekkenna liYûsufe": Kelâmda söylenmeyen sözler vardır: Takdiri şöyledir: Kalec’alni alâ hazainil ard, kale: Kad faaltü (beni hâzinenin başına getir, dedi. O da: Getirdim, dedi). Bu atılmıştır, çünkü:
"Böylece Yûsuf'u o yere yerleştirdik” sözünde buna işaret vardır.
Mana da şöyledir: Kötülüğü ondan def ettiğimiz, onu zindandan kurtardığımız ve onu krala sevdirdiğimiz gibi onu Mısır toprağının her yerinde güç sahibi kıldık.
"Ondan nereyi dilerse oraya konar":
İbn Abbâs: İstediği yere iner, demiştir. İbn Kesir ile Mufaddal, nun ile:
"Haysu neşau” okumuşlardır.
"Rahmetimizi dilediğimize özel olarak nasip ederiz": Yani peygamberlik ve kurtuluş gibi nimetimizi özel olarak veririz.
"İyilik edenlerin mükafatını zayi etmeyiz": Yani mü’minlerin mükafatını, demektir. Şöyle denilmiştir: Yûsuf Mısır halkına erzakları malları, ziynetleri, davarları, gayrimenkulleri, köleleri karşılığında sattı. Sonra onlara evlatları ve canları karşılığında sattı. Sonra da krala: "Rabbimin bana yaptığını nasıl görüyorsun?” dedi. Kral da: Biz sana bağlıyız, dedi. O da: Ben de seni ve Allah’ı şahit tutuyorum ki, ben de Mısır halkını azat ettim ve mülklerini de onlara geri verdim, dedi. Yûsuf o günlerde doyuncaya kadar yemezdi, açları unutmaktan korkuyorum, derdi.
57. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ahiretin mükafatı iman eden ve sakınanlar için daha hayırlıdır.
"Şüphesiz ahiretin mükafatı daha hayırlıdır":
Mana şöyledir: Yûsuf’a ahirette vereceğimiz ona dünyada verdiğimizden daha hayırlıdır. Onun açtığı sabır yolundan giden diğer mü’minlere de aynısını yaparız.
58. Âyetin Tefsiri
Yûsuf'un kardeşleri gelip huzura girdiler; onları tanıdı. Onlarsa onu tanımadılar.
"Yûsuf'un kardeşleri geldiler": Dahhâk,
İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Kral Mısır’ın işlerini Yûsuf'a devredince, Yûsuf insanlara nâzik davrandı, onları İslâm’a davet etmeye başladı. Onlar da iman edip onu sevdiler. İnsanlar kıtlığa maruz kalınca, bu, Kenan iline de sıçradı; Ya’kûb çocuklarını erzak için Mısır’a gönderdi. Yûsuf'un haberi her tarafa yayıldı; adalet ve merhameti her yerde duyuldu, Ya’kûb : Oğullarım, Mısır’da iyi bir kral olduğunu işittim, siz de ona gidin, benden selam söyleyin; kendinizi tanıtın, belki sizi sayar, dedi. Onlar da gidip huzuruna girdiler; Yûsuf onları tanıdı; onlarsa kendisini tanımadılar: "Nereden geliyorsunuz?” dedi. Onlar da: Kenan ilinden, Ya’kûb denen yaşlı bir babamız vardır, sana selamı var, dediler. Yûsuf ağladı, yaşlarını durdurmaya çalışıp: Belki sizler casuslarsınız, ülkemin açık tarafını görmeye geldiniz, dedi. Onlar da: Hayır vallahi, biz Kenan'dan geliyoruz, halkımız zorluk içindedir. Babamız, sana gitmemizi buyurdu, senin haberini aldı, dediler. O da: "Kaç kişisiniz?” dedi. Kardeşleri de: On bir kişiyiz. Aslmda on iki kişi idik, birini kurt yedi, dediler.
"Doğru söylediğinizi kim biliyor? Bana baba bir kardeşinizi de getirin, dedi.
Ebû Salih de,
İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Onun yanına girip de onunla İbranice konuşunca, Yûsuf onları kuşkulandırmamak için tercümana:
"Onlara casus olduklarını söyle, sizi kralınız gönderdi, Mısır halkını görüp haber vermek, sonra da üzerimize ordu ile gelmek için, dedi. Onlar da: Hayır, biz kendi halinde kimseleriz, babamız yaşlı bir ihtiyardır, biz on iki kişi idik, birimiz koyun güderken öldü, onun ana bir kardeşini de babamızın yanında bıraktık, dediler. Yûsuf da: Eğer doğru söylüyorsanız içinizden birini yanımda rehin bırakın, bana kardeşinizi getirin, dedi ve Şem'un’u tutukladı.
Yûsuf’un onları ne ile tanıdığı hususunda iki görüş vardır:
Birincisi: Onları görünce tanıdı. Bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Onları tanımadı, sonra onlar kendilerini tanıttılar. Bunu da Hasen, demiştir.
"Vehüm lehu münkirun":
Mukâtil: Onu tanımadılar, demiştir.
Tanımamalarının sebebi hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar onun kâfir bir kral olduğunu sanıyorlardı, ondan şüphelerini giderecek bir şey ummuyorlardı.
İkincisi: Onlar Yûsuf'u yerel kıyafet ve süs içinde gördüler, bu da onu tanımamalarına sebep oldu. Ebû Salih, İbn Abbâs’tan onun ipek elbiseler giydiğini ve boynunda da altın bir halka olduğunu rivayet etmiştir.
Eğer: "Nasıl tanımazlar, bütün güzelliğin yarısı onda idi, onu nasıl başkasına benzetirler?” denilirse.
Cevap şöyledir: Onlar ondan çocukken ayrıldılar ve onu yaşlı iken gördüler. Durumlar değişirir. Onun bu mertebeye çıkacağını da tahmin edemediler.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Ona güzelliğin yarısı verilmiştir, sözünün manası şudur: Allah güzellik için bir sımr ve hudut koymuştur; bunu da melek olsun, huri olsun, halkından istediğine nasip etmiştir. Yûsuf'a da bu güzelliğin yansım vermiştir. Sanki o bu haliyle o güzel yüzlere bedeldir. Yoksa halkın zannettiği gibi ona bu güzellik verilmiş, halka da onun yarısı verilmiş değildir.
59. Âyetin Tefsiri
Onların zahire yüklerini hazırlayınca.
"Bana baba bir kardeşinizi de getirin. Görmüyor musunuz, ben size ölçeği tam yapıyorum ve ben konukseverlerin en hayırlısıyım” dedi.
"Velemma cehhezehüm bicehazihim": Cehheztül kavme techizen denir ki: Birilerine işlerine yarayacak şeyleri hazırlamaktır. Cihazül beyt de: Ev eşyasıdır.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Yûsuf kardeşlerinden her birine bir deve yükledi ve:
"Benim size ölçeği tam yaptığımı görmüyor musunuz?” dedi. Yani size eksiksiz veriyorum, demektir.
"Ben konukseverlerin en hayırlısıyım": Yani Misafir kabul edenlerin en hayırlısıyım. Çünkü onları güzel ağırlamıştı. Sonra onları kardeşlerini getirmedikleri takdirde cezalandırmakla tehdit etti ve.
60. Âyetin Tefsiri
Eğer onu bana getirmezseniz, yanımda sizin için bir ölçek / azık yok ve bana yaklaşmayın” dedi.
"Eğer onu bana getirmezseniz sizin için yanımda erzak yoktur” dedi.
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Yani bundan sonra yoktur, demektir. Bu da çoğunluğun görüşüdür.
İkincisi: O anda onlara bir şey vermedi, demektir. Bunu da Vehb b. Münebbih, demiştir.
61. Âyetin Tefsiri
(Kardeşleri):
"Onu babasından isteyeceğiz. Ve mutlaka yapacağız” dediler.
"Onu babasından isteyeceğiz, dediler": Yani kendisinden talep edeceğiz, demektir. Âyette geçen müravede: Bir şeyi ısrarla istemektir.
"Ve mutlaka yapacağız":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi:
Mana şöyledir: Biz onu sana getireceğiz ve onu getirmek için sana garanti veriyoruz. Bu da Kelbî'nin kanaatidir.
İkincisi: Bu tekit için söylenmiştir, bunu da Zeccâc, demiştir. Buna göre garanti ettikleri fiil istemeye râcîdir; o zaman tekidin manası doğru olur.
Üçüncüsü: Onu babamızdan devamlı isteyeceğiz ve onu göndermesi için hep onunla istişare edeceğiz. Bu da istemeden başka bir şeydir. Bunu da İbn Enbari zikretmiştir.
Eğer: "Kardeşini isteme Yûsuf için nasıl câiz olur ki, bu babasını üzer?” denilirse, buna beş cevap verilmiştir:
Birincisi: Bunun Yakub’un büyük sevap kazanması için acısını artırmak üzere Allah’ın emri ile olması câizdir. En açık da budur.
İkincisi: Onu hapsetmek için istemedi; onu tanıyınca: Ey Yûsuf, senden ayrılmam, dedi. O da: Seni hapsetmem mümkün değildir, ancak feci bir şey uydurmamız lâzım, dedi. O da: Aklına ne geliyorsa yap, dedi. Bunu da Ka’b, demiştir.
Üçüncüsü: Bundan Yakub’u Yûsuf’un durumuna karşı uyandırmak istemiştir.
Dördüncüsü: İki çocuğun da geri dönmeleriyle Yakub'un sevincinin katlanması için yapmıştır.
Beşincisi: Kardeşleriyle birleşmeden önce kendi öz kardeşini çabucak sevindirmek istemiştir. Bütün bu cevaplar, birincisi hariç, yersizdir, Vehb b. Münebbih’ten rivayet ettiğimiz şey de bunu göstermektedir: Allahü teâlâ Yûsuf’lâ Yakub’u buluşturunca, Ya’kûb ona:
"Aramızdaki mesafe bu kadar yakınken neden bana mektup yazıp da yerini bildirmedin!?” dedi. O da:
Cebrâil bana bunu yapmamamı emretti, dedi. O da:
Cebrâil’e sor, dedi. Sorunca: Allah bana böyle buyurdu, dedi. Rabbine sor, dedi. O da sordu; O da: Yakub’a sor, "kurttan korktun da bana güvenmedin?” dedi.
62. Âyetin Tefsiri
(Yûsuf) uşaklarına: "Sermayelerini yüklerinin içine koyun. Olur ki, ailelerine döndükleri zaman onları tanırlar da belki onlar geri dönerler” dedi.
"Vekale lifityanihi": İbn Kesir, Nâfi', Ebû Amr, Ebû Bekir de Âsım'dan rivayetle: "Lifityetihi” okumuşlardır. Hamze, Kisâi, Hafs da Âsım’dan rivayet ederek: "Lifityanihi” okumuşlardır.
Ebû Ali şöyle demiştir: Fitye, feta’nın çoğuludur, az sayı ifade eder. Fityan da çok sayı içindir.
Mana da şöyledir: Uşaklarına:
"Sermayelerini yüklerinin içine koyun” dedi: O da buğday almak için getirdikleri paradır. "Fi rihalihim": Rahl: Yolcu için hazırlanan her şeye rahl, derler.
"Belki onu tanırlar": Onu tanırlar da geri dönerler, demektir.
Bundan ne kasdettiği hususunda da beş görüş vardır:
Birincisi: Babalarının yanında tekrar dönmeleri için gümüş olmadığından korkmuş; o nedenle dirhemlerini yüklerinin içine koymuştur. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Onlar paralarını tanıdıkları zaman onu almayı helâl saymayacakları için iade etmek üzere gelirler umut etmiştir. Bunu da Dahhâk, demiştir.
Üçüncüsü: O, muhtaç olan babasından ve kardeşlerinden para almayı çirkin görmüş, niçin almadığını bilmedikleri bir cihetten ikram ve ihsan olarak onu iade etmiştir. Bunu da İbn Cerir Taberî ile Ebû Süleyman Dımeşki, zikretmişlerdir.
Dördüncüsü: Bilsinler ki, geri gelmelerini istemesi, mallarına tamah ettiği için değildi. Bunu da Maverdi, demiştir.
Beşincisi: Onları geri getirmek için onlara ikram etmek ve iyiliğini göstermek istemiştir.
63. Âyetin Tefsiri
Onlar babalarına dönünce:
"Ey babamız, bizden ölçek / zahire alıkonuldu. Onun için kardeşimizi bizimle beraber gönder de ölçekle alalım. Mutlaka biz onun için muhafızlarız” dediler.
"Babalarına dönünce":
Müfessirler şöyle demişlerdir: Onlar Yakub’a dönünce: Ey Babamız, en hayırlı bir kimse gördük, bizi konuk etti, bize en iyi şekilde ikram etti. Eğer Ya’kûb oğullarından biri olsa idi, bize öyle ikram etmezdi, dediler.
"Bizden ölçek alıkonuldu": Bunda iki görüş vardır, onlar da:
"Yanımda size ölçek yoktur” âyetinde geçti (Yûsuf: 61).
Eğer: Onlara vermedi, dersek,
"munia” lâfzının manası açıktır.
Eğer: Vermemekle korkuttu, dersek,
bu manada da iki görüş vardır:
Birincisi: Bize bu vakitten sonra verilmeyecektir
"yumneu", demektir. Nitekim: Sen bir adama:
"Dehalte vallahinnare bima faalte (Allah’a yemin ederim ki, sen bu yaptığınla ateşe girdin) dersin.
İkincisi:
Mana şöyledir: Ey babamız, eğer onu bizimle göndermezsen bize buğday vermeyecekler. Burada
"munia” lâfzı "yumnau” yerine kullanılmıştır. Meselâ:
"Yahsebu enne malehu ahledehu” (Hümeze: 3) âyetinde
"ahledehu", "yuhliduhu” yerine kullanılmış;
"ve nada ashabunnari” (A’raf: 50) kavlinde "nada", "yünadi yerinde kullanılmış;
"ve iz kalellahu ya İsa” (Maide: 116) kavlinde "kale", "yakulu yerinde kullanılmıştır. Bu iki manayı İbn Enbari zikretmiştir.
"Feersil maana ehana nektel": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, Âsım ve İbn Âmir, nun ile "nektel” okumuşlar; Hamze ile Kisâi de, ye ile: "Yektel” okumuşlardır.
Mana şöyledir: Eğer onu bizimle gönderirsen, bize erzak verirler, yoksa vermezler.
64. Âyetin Tefsiri
(Babaları): "Size onu güvenir miyim? Meğer ki, daha önce kardeşine güvendiğim gibi ola. Allah koruyucu olarak daha hayırlıdır. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir” dedi.
"Onu size güvenir miyim?": Yani güvenmem, ancak Yûsufu güvendiğim gibi güvenirim. Yani bu güven ona hiyanet ettikleri zaman fayda sağlamadı, demektir.
"Fallahu hayrun hafiza": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, İbn Âmir, Ebû Bekir de Âsım’dan rivayetle:
"Hıfza” okumuşlardır, Mana da şöyledir. Onun muhafazası sizin muhafazanızdan daha hayırlıdır. Hamze, Kisâi, Hafs da Âsım’dan rivayet ederek, elifle:
"Hayrun hafıza” okumuşlardır.
Ebû Ali de: Onun nasbi hal üzere değil de temyiz üzeredir, demiştir.
65. Âyetin Tefsiri
Eşyalarını açınca, sermayelerinin kendilerine iade edilmiş olduğunu gördüler.
"Ey babamız, (daha) ne istiyoruz; işte sermayemiz bize iade edilmiş. Ailemize zahire getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü artırırız. Bu (kral için) kolay bir ölçektir” dediler.
"Eşyalarını açınca"; yani erzak çuvallarını, demektir.
"Eşyalarını buldular": erzak parası olarak götürdüklerini buldular.
"Rüddet":
Zeccâc şöyle demiştir: Aslı "rudidet
"tir. Dal ikinci dal’a idgam olundu, ra da mazmum olarak kaldı. Kim ra’nın kesresi ile (riddet) okursa, kesreyi dal’dan nakletmiş olur; nitekim aynı şey "kıyle” ve
"biy'a
"da da yapılmıştır. Bu da dal'ın aslının meksur olduğunu göstermek içindir.
"Ma nebği":
"Ma” üzerinde iki görüş vardır:
Birincisi: O istifham içindir,
Mana da şöyledir: Daha ne istiyoruz, eşyalarımız bize iade edilmiş?
İkincisi: O nefy (olumsuzluk) edatıdır,
Mana da şöyledir: Biz bir şey istemiyoruz, yani geri dönmek için senden dirhem istemiyoruz, bu, dönmemiz içen yeter, demektir. Böylece dönmelerine izin vermesi için gönlünü almak istemişlerdir. İbn Mes’ûd, İbn Yamur, Cahderi ve İbn Hayve, Yakub’a hitaben te ile:
"Ma tebği” (ne istiyorsun?) okumuşlardır.
"Ve nemirü ehlena": Yani ailemize erzak temin ederiz, demektir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Mare ehlehu yemirühüm meyren, vehüve mairün denir ki: Ailesine başka memleketten gıda maddesi getirmektir.
"Kardeşimizi koruruz":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bizimle beraber gönderdiğin kardeşimiz Bünyamin’i koruruz. Çoğunluk böyle demiştir.
İkincisi: Kralın rehin aldığı kardeşimiz Şem’un’u koruruz. Bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan naklen demiştir.
"Bir deve yükü arttırırız": Bununla kardeşlerinin hissesini kastediyorlar. Çünkü Yûsuf, her kişiye bir deve yükünden fazla vermiyordu.
"Bu kolay bir ölçektir":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bu, hızlı bir ölçektir, onda bekleme yoktur. Demek istiyorlar ki: O bizimle beraber gelirse, kral bize hemen erzak verir. Bunu Mukâtil, demiştir.
İkincisi: Bu, yaptığımız gibi kolay bir ölçektir (erzak almadır). Bunu da Zeccâc, demiştir.
Üçüncüsü: Bu sana getirdiğimiz birkaç ölçektir, bize yetmez. Bunu da Maverdi, demiştir.
66. Âyetin Tefsiri
(Ya’kûb ): "Kuşatılma durumu hariç, onu bana geri getireceğinize dair Allah’tan sağlam bir söz vermedikçe onu sizinle asla göndermeyeceğim” dedi. Ona sözlerini verince.
"Allah bu dediklerimize vekildir (şahittir)” dedi".
"Bana Allah’tan sağlam bir söz vermedikçe": Yani güveneceğim bir söz vermedikçe, mana da: Karşımda Allah’a karşı yemin etmedikçe, demektir.
"Onu mutlaka getireceğinize": Yani onu bana iade edeceğinize.
İbn Enbari şöyle demiştir: Bu lâm, gizli bir kasemin cevabıdır, özeti şöyledir: Ve tekulu: Vallahi lete’tünneni bihi (Allah’a yemin ederiz ki, onu sana getiririz, dersiniz).
"Meğer ki, kuşatılasınız":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Hepiniz helak olasınız, bunu da Mücâhid, demiştir.
İkincisi: Aranıza öyle bir engel gire ki, onu bana getirmeye gücünüz yetmeye. Bunu da Zeccâc, demiştir.
"Ona sağlam bir söz verince": Yani onu getireceklerini taahhüt edince,
bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar Muhammed sallallanu aleyhi ve sellem ve Rabbi katındaki derecesi hakkı için yemin ettiler. Bunu Dahhâk, İbn Abbâs’tan, demiştir.
İkincisi: Onlar Allahü teâlâ’ya yemin ettiler. Bunu da Süddi, demiştir.
"Allah bu dediklerimize vekildir, dedi":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O, dediklerimize şahittir.
İkincisi: Onu yerine getirmeye kefildir. Bu ikisi İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
67. Âyetin Tefsiri
"Ey oğullarım, (şehre) bir kapıdan girmeyin; ayrı ayrı kapılardan girin. Ben sizden Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi savamam. Hüküm ancak Allah’ındır. Yalnız O’na güvendim ve güvenenler yalnız O’na güvensinler” dedi.
"Bir kapıdan girmeyin":
Müfessirler şöyle demişlerdir: Onlar yolculuğa hazırlanınca, Ya’kûb onlara şöyle dedi: Mısır’a
"bir kapıdan girmeyin".
Bu kapıdan ne kasdettiğine dair iki görüş vardır:
Birincisi: Mısır’ın kapılarından birini kasdetmiştir. Mısır’ın dört kapısı vardı. Bunu cumhûr, demiştir.
İkincisi: O, kapıları değil, yolları kasdetmiştir. Bunun benzerini Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Bunu demekle ne kasdetti?
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlara göz değmesinden korktu. Onlar çok güzel ve çok güçlü insanlar idiler. Bu da İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde’nin görüşüdür.
İkincisi: O, suikasta uğramalarından korktu, çünkü Mısır’da itham ediliyorlardı. Bunu da Vehb b. Münebbih, demiştir.
Üçüncüsü: O, Yûsuf lâ tek başına görüşmelerini istemişti. Bunu da İbrahim Nehaî, demiştir.
"Ben sizden (Allah’tan) gelecek hiçbir şeyi savamam": Yani Allah’ın takdir ettiğini sizden def edemem; çünkü O, isterse sizi dağınık iken de helak eder. Bunun tasdiki, arkasındaki:
"Bu, onlardan (Allah’tan gelecek) hiçbir şeyi savacak değildi. Ancak Yakub'un içindeki bir ihtiyacı / dileği gidermiş oldu” âyetinde görülmektedir. O da: Öyle girmelerini onlara olan şefkatinden dolayı istemesidir.
Zeccâc şöyle demiştir: Bu istisnai munkatıdır,
Mana şöyledir: Ancak bu Yakub’un içinden geçen bir dilektir.
İbn Abbâs da: "Kadaha": Onu açıkladı, dile getirdi, demiştir.
68. Âyetin Tefsiri
Babalarının dediği yerden girince, bu, onlardan Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi savacak değildi. Ancak Yakub’un içindeki bir ihtiyacı / dileği gidermiş oldu. Şüphesiz o, kendisine öğrettiğimizden dolayı gerçekten ilim sahibi idi. Ancak insanların çoğu bilmezler.
"Şüphesiz o, kendisine öğrettiğimizden dolayı gerçekten ilim sahibi idi":
Bunda da yedi görüş vardır:
Birincisi: O, kendisine öğrettiğimiz şeylerden dolayı muhafızdır, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan, demiştir.
İkincisi: O, onların tek kapıdan girmelerinin kendilerini Allah’tan gelecek bir şeyden koruyamayacağını bilen birisi idi. Bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan, demiştir.
Üçüncüsü: O, kendisine öğretilen şeylerle amel eden biri idi. Bunu da Katâde, demiştir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Amele ilim denilmesi, ilmin amelin ilk sebebi olmasındandır.
Dördüncüsü: O, va’dimizin doğruluğuna kesin inanan biri idi. Bunu da Dahhâk, demiştir.
Beşincisi: O, vasiyetimizi tutan biridir, bunu da İbn Saib, demiştir.
Altıncısı: O, başına Allah’ın takdir ettiğinden başkasının gelmeyeceğini öğrettiğimiz şeyi bilen biridir. Bunu da Mukâtil, demiştir.
Yedincisi: O, kendisine öğrettiğimiz için ilim sahibidir, bunu da Ferrâ’, demiştir.
69. Âyetin Tefsiri
Yûsuf'un huzuruna girince, kardeşini kendine çekti; "Gerçekten ben senin kardeşinim; onların yaptıklarından üzülme” dedi.
"Yûsuf’un huzuruna girince": Yani kardeşleri,
"kardeşini kendine çekti": Yani Bünyamin’i. O, ana baba bir kardeşi idi. Onu bağrına bastı ve onu yanına oturttu.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Medli hemze ile: Aveytü fülanen ileyye denir ki: Onu bağrıma basüm, demektir. Medsiz hemze ile de: Eveytü ilâ beni fülanin ise: Birilerine sığınmaktır.
"Gerçekten ben senin kardeşinim":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Kardeşleri yanına girince, onları kapıda bekletti ve kendi kardeşini içeri aldı. Ona:
"Adın nedir?” dedi. O da: Bünyamin, dedi. ‘Annenin adı nedir?” dedi. O da: Lavi kızı Rahil, dedi. Yûsuf derhal sıçradı, onun boynuna sarıldı ve:
"Ben gerçekten senin kardeşinim” dedi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan demiştir. Aynı şekilde İbn İshak da: Ona kardeşi olduğunu haber verdi, demiştir.
İkincisi: Ona bunu itiraf etmedi: Ben senin ölen kardeşinin yerindeyim (beni öyle say), dedi. Bunu da Vehb b. Münebbih, demiştir. Şöyle de denilmiştir: Onları sofraya ikişer ikişer oturttu; Bünyamin tek kalınca ağladı: Eğer kardeşim hayatta olsa idi benimle beraber otururdu, dedi. Yûsuf onu bağrına bastı ve: Seni tek görüyorum, dedi ve onu kendi sofrasına oturttu. Gece olunca, odalarda ikişer ikişer yattılar. O yalnız kaldı, Yûsuf: Bu da benimle uyusun, dedi. Onunla baş başa kalınca: "Senin ana bir kardeşin var mı?” dedi. O da: Vardı, fakat öldü, dedi. O da:
"Beni ölen kardeşinin yerine kabul eder misin?” dedi. Bünyamin de: Ey Kral, kim senin gibi kardeşi bulabilir? Ancak sen Yakub ile Rahil’den meydana gelmedin, dedi. Yûsuf ağladı, kalkıp onu kucakladı ve:
"Gerçekten ben senin kardeşin Yûsuf’um", dedi.
"Üzülme": Mahzun olma, kederlenme.
Zeccâc şöyle demiştir: Mahzun olma, kendini koy verme.
İbn Enbari de şöyle demiştir:
"Tebteis": Tefteil veznindedir, bu’s kökünden gelir ki, o da zarar ve şiddettir, demiştir. Yani onların yaptıkları zoruna gitmesin, demektir.
"Onların yaptıklarından": Onlar Yûsuf ile kardeşini annelerinin babası olan dedelerinin puta tapması ile kınarlardı. Yûsuf da: Onların bizi kınamalarına üzülme, dedi. Bu manayı Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Bundan sonra seni suçlayacakları hırsızlıktan dolayı üzülme. Bu durumda "kârnı",
"yekunuune” manasına olur. Şair de şöyle demiştir:
Ben benden öncekilere yetiştim
Ve benden sonrakilere kasidede yapacak bir şey bırakmadım.
(Burada kâne, yukunu manasında kullanılmıştır. Mütercim).
Bir başkası da şöyle demiştir:
Onun mezarının her tarafını onların kanlarıyla boya,
O zaten kan ve kurban kardeşi idi.
Burada da kâne yerine yekunu kullanılmıştır. Bu da Mükatil'in görüşüdür.
Üçüncüsü: Bizi kıskanmalarına ve babamızın yüzünü bizden çevirme hırslarına üzülme. Bu manaya da İbn İshak kail olmuştur.
70. Âyetin Tefsiri
Zahire yüklerini onlara hazırlayınca, su kabını / ölçeği onun yükün içine koydu. Sonra bir ünleyici:
"Ey kafile, sizler mutlaka hırsızlarsınız!” diye seslendi.
71. Âyetin Tefsiri
Onlar da dönüp: "Ne arıyorsunuz / kaybettiniz?” dediler.
"Zahire yüklerini onlara hazırlayınca":
Müfessirler şöyle demişlerdir: Onlara bol bol ölçerek verdi ve kardeşlerine yüklediği gibi Bünyamin için de onun adına bir deve yükledi. Ölçeği de onun yükünün içine koydu. O da suva’ denen kap idi. Bu ikisi aynı şeye denir; meselâ; buğday için bür ve hınta, sofra için maide ve huvan gibi. Bazıları da: Gerçek isim: Suva’dır, sikaye ise sıfattır, demişlerdir. Nitekim: Kûz ve ina derler, özel isim: Kûzdur.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Yûsuf, o su kabını başkasıyla ölçülmesin diye (resmi) ölçek yapmıştı. Kardeşlerine de ikram olsun diye aynı kapla ölçtüğü söylenmiştir.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Yûsuf’un kardeşleri hareket edip de yola koyulunca, arkalarından takipçiler gönderdi. Onlara yetişip durdurdular.
"Sonra bir ünleyici ünledi":
Zeccâc şöyle demiştir: Sonra bir ilancı bildirdi. Azentuhu bişşey’i, fehüve mü’zinün denir ki: Bildirmektir. Azentü ise ilanı çok yapmaktır, yani arka arkaya ilan etmektir.
"Ey kervan": Yani, ey kervan halkı demek istiyor. Müennes yapması ise îyr lâfzından dolayıdır.
Ferrâ’ şöyle demiştir: îyr ancak deve sahiplerine denir.
Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: îyr: Binilen ve hareket halindeki develere denir.
İbn Kuteybe de. "îyr: Devenin üzerindeki kimselerdir, demiştir.
Eğer:
"Yûsuf için hırsızlık yapmayan birini hırsız ilan etmek nasıl câiz olur?” denilirse, buna dört cevap verilmiştir:
Birincisi:
Mana şöyledir: Siz Yûsufu babasından koparıp da kuyuya attığınız zaman gerçek hırsızlar idiniz. Bunu da Zeccâc, demiştir.
İkincisi: Ünleyici, Yûsuf’un ölçeği kardeşinin yüküne koyduğunu bilmeden ünlemiştir; böylece sözünde yalancı olmamış olur. Bunu da İbn Cerir, demiştir.
Üçüncüsü: Ünleyici onlara Yûsuf’un emri olmadan, hırsızlar, diye ünlemiştir.
Dördüncüsü:
Mana şöyledir: Sizler görünürde sizin gerçek durumunuzu bilmeyenlerin nazarında hırsızlarsınız. Meselâ şurada olduğu gibi:
"Yaptığını tat, sen onurlu ve saygın kimsesin” (Duhan: 49). Yani sen kendi kanaatine göre böylesin, bizce öyle değilsin, demektir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in: İbrahim üç yalan söyledi hadisi de böyledir. Yani yalana benzer söz etti, aslında öyle değildi, demektir.
72. Âyetin Tefsiri
Dediler: Kralın ölçeğini / su kabını arıyoruz. Onu getirene bir deve yükü (zahire) var ve ben buna kefilim".
"Dediler": Yani Yûsuf’un kardeşleri dediler.
"Onlara dönüp":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: (İnleyene ve arkadaşlarına dönüp.
İkincisi: Önleyici ve yanındakiler Yûsuf’un kardeşlerine dönüp bu iddiada bulundular. "Ne arıyorsunuz?": Neyiniz kayboldu?
"Kralın ölçeğini (suvaını) arıyoruz, dediler":
Zeccâc şöyle demiştir: Suva ile sa’ aynıdır. Müzekker de müennes olur. Sa’ da öyledir; o da müzekker ve müennes olur. Ye ile: "Suya’” okuyan olmuştur, noktalı ğaymla: "Savğ” okuyan olmuştur, noktasız ayın ve şadın fethi ve zammı ile "sava” ve "suva” okuyan olmuştur. Ebû Hureyre de "Saal meliki” okumuştur. Bütün bu lügatler aynı manayadır. Ancak noktalı ğayın ile savğ, suğtu’nun mastarıdır, kap için sıfattır. Çünkü o kap altından dökme idi.
Onun cinsinde de beş görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O zebercetten bir kadeh (kupa) idi.
İkincisi: O bakırdan idi, bu iki görüş İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: O mücevherle işlenmiş gümüş bir su kabı idi. Bunu da İkrime, demiştir.
Dördüncüsü: Altından bir kâse idi, bunu da İbn Zeyd, demiştir.
Beşincisi: Mis’ten, yani bakırdan bir kap idi. Bunu da Zeccâc nakletmiştir.
Onun niteliğinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O, mekik gibi uzun bir şeydi.
İkincisi: O tasa benzeyen bir şeydi.
"Onu getiren için": Yani ölçeği getiren için.
"Bir deve yükü": Yani erzak vardır.
"Ben ona kefilim": Yani onu getirene yükü ile bir deveye kefilim, bunu da ünleyici diyordu.
73. Âyetin Tefsiri
Dediler:
"Allah'a yemin ederiz ki, bizim bu toprakta bozgunculuk için gelmediğimizi bilmişsinizdir. Ve biz hırsızlar değiliz".
"Kalu tallahi":
Zeccâc şöyle demiştir:
"Tallahi", vallahi manasınadır, ancak te ile yalnız aziz ve celil olan Allah ismiyle yemin edilir; Terabbi leefalenne denilmez. Te vavdan dönüşmüştür. Nitekim vüras için türas; yevtezinü için yettezinü, denir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Ta vava ibdal edilmiştir, tıpkı tuhme, türas ve tücah’ta olduğu gibi. Bunların aslı vuhme, vüras ve vücah'tan gelmedir. Onların da aslı vihame, virase ve vech’tir. Araplar: Tarrahmani, demezler, ama: Tallahi derler. Çünkü Allah’ın yeminde kullanılması çoktur, Rahman’da öyle değildir. O nedenle çok kullanılan yerlerde vavdan dönme olarak te gelmiştir.
"Muhakkak bilmişsinizdir": Yani Yûsuf’u kastediyorlar.
"Biz bu yerde bozgunculuk etmek için gelmedik": Kimseye haksızlık veya hırsızlık etmek için gelmedik.
Eğer:
"Tanımadıkları kimselerin bilmelerine nasıl yemin ettiler?” denilirse.
Cevap üç türlüdür:
Birincisi: Onlar bunu şunun için dediler; çünkü onlar yüklerinden çıkan dirhemleri iade ettiler, onu helâl saymadılar. Bu durumda
Mana şöyledir: Yemin olsun ki, biz dirhemlerinizi size iade ettik, onlar ise aldığımız erzakın bedelinden daha çoktur. Bu durumda sizin ölçeğinizi nasıl helâl sayarız? Bunu Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş, Mukâtil de böyle demiştir.
İkincisi: Çünkü onlar Mısır’a bir şey yemesin diye develerinin ve merkeplerinin ağzını bağlayarak girdiler. Başkaları ise böyle yapmazlardı. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Mısır halkı onları kimseye haksızlık etmeyen birileri olarak tanımışlardı.
74. Âyetin Tefsiri
Dediler:
"Eğer yalancılar iseniz onun cezası nedir?"
"Onun cezası nedir":
Mana şöyledir: Ünleyen ve arkadaşları:
"Onun cezası nedir?” dediler.
Ahfeş şöyle demiştir: İstersen hu zamirini hırsıza gönderirsin, istersen hırsızlığa gönderirsin.
"Eğer yalancılar iseniz": Yani:
"Biz hırsızlar değiliz” sözünüzde.
75. Âyetin Tefsiri
Onlar da: Onun cezası; kimin yükünde bulunursa, cezası odur. Biz zâlimleri (hırsızları memleketimizde) böyle cezalandırırız” dediler.
"Dediler": Yani Yûsuf’un kardeşleri dediler,
"onun cezası kimin yükünde bulunursa odur": Yani bu hareketiyle köle edilir.
İbn Abbâs: Ya’kûb ailesinin kanunu böyle idi, demiştir.
76. Âyetin Tefsiri
Kardeşinin kabından önce onların kaplarından başladı. Sonra da onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte biz, Yûsuf'a hile öğrettik. Yoksa kralın dininde kardeşini alacak değildi (böyle hüküm yoktu). Ancak Allah’ın dilemesi hariç. Dilediğimiz kimsenin derecelerini artırırız. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır.
"Onların kaplarından başladı":
Müfessirler şöyle demişlerdir: Önleyici onları döndürüp Yûsuf'a getirdi ve: Mutlaka kaplarınız aranacaktır, dedi.
"Başladı": Yani Yûsuf,
"onların kaplarından önce kardeşinin kabından", töhmeti izale etmek için böyle yaptı. Kardeşinin kabına gelince: Bunun bir şey alacağını sanmıyorum, dedi. Onlar da: Allah’a yemin ederiz ki, onun da kabına bakmadan buradan ayrılmayız; bu senin için de daha iyidir, dediler. Onun eşyasını açınca ölçeği buldular. İşte:
"Sümmestehreceha (sonra onu çıkardı)” dediği budur.
“Ha” zamirinde de üç görüş vardır:
Birincisi: O, hırsızlığa râcîdir, bunu da Ferrâ’, demiştir.
İkincisi: Ölçeğe (su kabına) râcîdir, bunu da Zeccâc, demiştir. Üçüncücü: Müennes kabul edenlere göre suva (ölçek) lâfzına râcîdir. Bunu da İbn Enbari zikretmiştir.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Kardeşleri, Bünyamin’e dönüp: "Sen ne yaptın?! Bizi rezil ettin, sıddik babanı küçük düşürdün", dediler. O da: Dirhemleri yükünüze koyan bunu da benim yüküme koymuş, dedi. Yûsuf, ne yapacağını kardeşine söylemişti.
"Böylece Yûsuf’a hile öğrettik":
Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Ona böyle yaptık, bunu Dahhâk, İbn Abbâs’tan demiştir.
İkincisi: Ona hile öğrettik, keyd: Hile demektir. Bunu da İbn Kuteybe, demiştir.
Üçüncüsü: Bunu Yûsuf için istedik, bunu da İbn Kasım zikretmiştir.
Dördüncüsü: Kardeşini tutuklaması için yaptığı şeyi ona ilham ederek tedbir aldık.
İbn Enbari şöyle demiştir: Allahü teâlâ kardeşlerinin zannetmedikleri şekilde Yûsuf’un derecesini yükseltme ve nimetini tamamlama gibi tedbir alınca bunu mahlukların hilesine benzetti. Çünkü onlar kurdukları tuzağı, tuzak kurdukları kimseden gizlerler.
"Yoksa kralın dininde kardeşini alacak değildi":
Burada dinden ne kastedildiği hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O, saltanattır,
Mana da şöyledir: Kralın saltanatında böyle bir şey yoktu. Bunu el - Avfi, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: O hükümdür, mana da: Kralın hükmünde bu yoktu. Çünkü kralın hükmüne göre hırsıza ancak dayak atılır ve ödetilirdi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan demiştir. Açıklaması şöyledir: Eğer kardeşini kralın kanunlarına göre muhakeme etse idi, onu hapsetmesi mümkün olmazdı. Çünkü kralın hükmü tazmin ve darptan ibaret idi. Allahü teâlâ Yûsuf’un kardeşlerine, hırsızın cezası köleliktir sözünü söyletti. Bu da Yûsuf’un Allah’ın dilemesiyle muzaffer olması için ona öğrettiği hoş bir hile idi. İşte:
"Allah’ın dilemesi hariç” sözünün manası budur. Şöyle de denilmiştir: Meğerki Allah kardeşini tutuklayacak bir sebep göstermeyi dilemiş ola.
"Nerfau derecatin men neşau": Ya’kûb , iki yerde de ye ile:
"Yerfau derecati men neşau” okumuştur. Kufeliler tenvirde
"derecatin” okumuşlardır,
Mana da şöyledir: Biz dereceleri çeşitli ihsanlar, türlü türlü ikramlar, ilim kapıları, nefsi ezme, hidayete erme ile yükseltiriz, tıpkı Yûsuf’u yükselttiğimiz gibi.
"Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen biri vardır": Yani Allah’ın ilimle yükselttiği her ilim sahibinin üstünde ondan daha bilgilisi vardır. İlim Allahü teâlâ’ya varıncaya kadar böyledir. Başkasının ilminde ise kemal (mükemmellik) yoktur.
Bu kelâmdan kastedilen şey hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi:
Mana şöyledir: Yûsuf, kardeşlerinden daha bilgilidir, onun üstünde de ondan daha iyi bilen biri vardır.
İkincisi: Böylece ilmin büyüklüğüne dikkat çekilmiş ve onun kavranamayacak kadar çok olduğu beyan edilmiştir.
Üçüncüsü: O, kibirlenmemesi için alime tevazuu öğretmedir.
77. Âyetin Tefsiri
Dediler:
"Eğer çaldıysa, onun kardeşi de daha önce çalmıştı". Yûsuf bunu içinde sakladı / içine attı, onlara belirtmedi. "Sizin yeriniz daha kötüdür. Anlattığınız şeyi Allah daha iyi bilir” dedi.
"Dediler": Yani Yûsuf’un kardeşleri, dediler.
"Eğer çaldıysa": Bünyamin’i kastediyorlar,
"daha önce de kardeşi çalmıştı": Şimdi de Yûsuf’u kastediyorlar.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Yûsuf üç defa ceza çekti: Sakiye:
"Beni efendinin yanında an” dedi; zindanda yıllarca kaldı. Aziz için:
"Bilsin ki, ben ona gıyabında hiyanet etmedim” dedi; Cebrâil de ona:
"O duyguyu kalbinden geçirdiğin zaman da mı?” dedi. O da:
"Ben kendimi temize çıkarmıyorum” dedi. Kardeşleri için:
"Muhakkak sizler hırsızlarsınız” dedi; onlar da:
"Eğer çaldıysa onun kardeşi de daha önce çalmıştı” dediler.
Bu hırsızlıktan neyi kastettikleri hakkında da yedi görüş vardır:
Birincisi: O, kıtlık yıllarında babasının sofrasından yiyecek çalar onu yoksullara yedirirdi. Bunu Atâ’, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: O, teyzesinin bir sürmeliğini çalmıştı. Bunu da Ebû Mâlik, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: O, annesinin babası olan dedesinin bir putunu çalmış onu kırıp yola atmıştı. Kardeşleri onu bununla ayıpladılar. Bunu da Said b. Cübeyr, Vehb b. Münebbih ve Katâde, demişlerdir.
Dördüncüsü: Yûsuf’un halası - ki, İshak oğullarının en yaşlısı idi - Yûsuf’a bakar (büyütür) ve onu çok severdi. Yûsuf büyüyüp de serpilince, Ya’kûb onu istedi, halası da: Ben onun yokluğuna dayanamam, dedi.
Ya’kûb ise: Ben de onu bırakamam, dedi. Halası gitti İshak’ın kemerini aldı, onu Yûsuf’un iç giysisinin altına bağladı, sonra da: İshak’ın kemerini kaybettim, bakın onu kim aldı, dedi. Onu Yûsuf ta buldular.
Ya’kûb bundan haberdar edildi, halası da: Allah’a yemin ederim ki, ona istediğimi yaparım (o benim kölemdir) dedi.
Ya’kûb da, istediğini yap, dedi. Böylece kadın ölünceye kadar Ya’kûb Yûsufu alamadı, işte kardeşlerinin ayıpladıkları şey budur. Bunu da İbn Ebi Necih, Mücâhid’ten rivayet etmiştir.
Beşincisi: Ona bir gün bir dilenci geldi, o da gidip bir şey çaldı, onu dilenciye verdi. Onu bu hareketinden dolayı kınadılar.
O şeyde de üç görüş vardır:
Birincisi: O, bir yumurta idi, bunu Mücâhid, demiştir.
İkincisi: Bir koyun idi, bunu da Ka’b, demiştir.
Üçüncüsü: Bir tavuk idi, bunu da Süfyan b. Uyeyne, demiştir.
Altıncısı: Yakub’un çocukları sofrada idiler, Yûsuf etli bir kemiğe baktı, onu sakladı; kardeşleri onu bundan dolayı ayıpladılar. Bunu da Atıyye el - Avfi ile Idris el - Evdi, demişlerdir. Bütün bu hareketlerde hırsızlık sayılacak bir şey yoktur. Ancak şeklen hırsızlığa benzemektedir. Kardeşleri ona kızdıkları zaman bununla ayıplarlardı.
Yedincisi: Onlar ona nispet ettikleri şeyde iftira ediyorlardı. Bunu da Hasen, demiştir. Ebû Rezin ile İbn Ebi Able: “sîn” in zammı, ranın kesri ve şedde ile: "Fekad sürrika” (kardeşi çalındı) okumuşlardır.
"Feeserreha Yûsufu fi nefsihi” (Yûsuf onu içinde sakladı):
Bu zamirde de üç görüş vardır:
Birincisi: O, bundan sonra söylenen
"sizin yeriniz daha kötüdür” sözüne râcîdir. Bu manayı el - Avfi, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: O, Yûsuf hakkında söyledikleri
"daha önce de kardeşi çalmıştı” sözlerine râcîdir. Bu manayı Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Buna göre
Mana şöyledir: O sözün cevabını sakladı, onlara karşılık vermedi.
Üçüncüsü: O, delile râcîdir,
Mana da şöyledir: Onu hırsızlıkla itham etmelerinde delili sakladı (o an için bir şey demedi). Bunu da İbn Enbari zikretmiştir.
"Sizin yeriniz daha kötüdür":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Yûsuf’un yaptığından daha kötüdür, çünkü siz kardeşinize zulmettiniz ve babanıza asi oldunuz.
İkincisi: Allah katında yeriniz daha kötüdür. Bunu da Maverdi, zikretmiştir.
"Anlattığınız şeyi Allah daha iyi bilir":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Dediğiniz şeyleri, bunu da Mücâhid, demiştir.
İkincisi: Yalan söylediğiniz şeyleri, bunu da Katâde, demiştir. Zeccâc, mana şöyledir, demiştir: Kardeşinin hırsızlık yapıp yapmadığını Allah daha iyi bilir.
Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Yûsuf ölçeği kardeşinin yükünden çıkarınca onu tınlattı, sonra onu kulağına yaklaştırdı: Benim ölçeğim sizin on iki erkek olduğunuzu ve kardeşinizi götürüp sattığınızı haber veriyor, dedi. Bunun üzerine Bünyamin:
"Ey kral, ölçeğine kardeşimden sor; o sağ mıdır?” dedi. Bir daha tınlattı, sonra da: O sağdır, yakında onu göreceksin, dedi. O da:
"Ona sor, onu benim yükümün içine kim koydu?” dedi. O da onu tınlattı: Benim bu ölçeğim öfkelidir, şöyle diyor: Bana sahibimi nasıl sorarsın, kiminle beraber olduğumu gördün? Bunun üzerine Rubil kızdı, Yakub’un oğulları da kızdıkları zaman güç yetmez olurlardı, ancak kendilerinden biri ona dokunursa öfkesi dinerdi, şöyle dedi: Allah’a yemin ederim ki, ey kral, ya bizi bırakırsın ya da öyle bir haykırırım ki, Mısır’da ne kadar hamile kadın varsa çocuğunu düşürür, dedi. Yûsuf da oğluna: Kalk, Rubul’in yanına git, ona dokun, dedi. Çocuk da bunu yapınca öfkesi geçti. Rubil:
"Bu nedir, bu memlekette Ya’kûb soyundan biri mi var?” dedi. Yûsuf da:
"Yakub da kimdir?” dedi. O da: Ey kral, Yakub’u hiç söyleme, o İsrâil'dir (Allah’ın kuludur), Allah’ın kurbanının oğludur, o da Allah’ın dostunun oğludur, dedi. Kardeşlerini kurtarmaya bir yol bulamayınca, onun yerine içlerinden birini almasını istediler. İşte:
"Ey Aziz, gerçekten onun yaşlı büyük bir babası var” dedikleri budur. Yani yaşta büyüktür. Saygınlıkta büyüktür diyenler de olmuştur.
"Onun yerine birimizi al": Yani onun yerine birimizi köle olarak al.
78. Âyetin Tefsiri
Onlar:
"Ey Aziz, gerçekten onun çok büyük / yaşlı bir babası vardır. Onun yerine birimizi al. Şüphesiz biz seni iyilik edenlerden görüyoruz” dediler.
"Şüphesiz biz seni iyilik edenlerden görüyoruz".
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Geçmişte böyle olduğunu biliyoruz.
İkincisi: Eğer dediğimizi yaparsan. O da:
79. Âyetin Tefsiri
"Eşyamızı yanında bulduğumuzdan başka birini almaktan Allah korusun! Şüphesiz bizler o zaman gerçekten zâlimler oluruz!” dedi.
"Allah korusun, dedi": Bunun tefsiri de, Yûsuf: 33’te geçmiştir.
Mana da şöyledir: Suçlunun yerine suçsuzu almaktan Allah’a sığınırım.
80. Âyetin Tefsiri
Ümitlerini kesince bir tarafa çekilip fısıldaşmaya başladılar. Büyükleri:
"Bilmediniz mi, şüphesiz babanız sizden Allah adına sağlam bir söz almıştı. Daha önce de Yûsuf hakkında kusur işlemiştiniz. Babam bana izin verinceye veyahut Allah benim için hükmedinceye kadar buradan ayrılmayacağım. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır” dedi.
"Ondan ümitlerini kesince (felemmesteyesu minhu)": Yani meyus olunca, demektir.
"Minhu"daki zamirde de iki görüş vardır:
Birincisi: O, Yûsuf’a râcîdir,
Mana da şöyledir: Yûsuf’un, kardeşlerini serbest bırakmasından ümitlerini kesince.
İkincisi: Kardeşlerine râcîdir,
Mana da şöyledir: Kardeşlerinden ümitlerini kesince.
"Halasu neciyya (fısıldaşmak üzere bir tarafa çekildiler)": Yani insanlardan ayrıldılar, yanlarında başkaları yoktu. Fısıldaştılar, tartıştılar, istişare ettiler. Kavmün neciyyün denir, çoğulu: Enciye gelir. Şair şöyle demiştir:
Şüphesiz ben, topluluk fısıldaşmaya çekilip de
Boyunları ip (püskül) gibi düşünce...
Neden tekil olarak "neciyya” dedi; çünkü mastar yerinde kullanılmıştır; onun da ikilisi, cem’i ve müennesi birdir.
Zeccâc şöyle demiştir: Babalarına yanlarında kardeşleri olmadan gittikleri takdirde ne yapacaklarını gizlice konuşmak üzere bir tarafa çekildiler.
"Büyükleri dedi":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Akılca büyükleri.
Sonra bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O, Yahuda'dır, o yaşça en büyükleri değildi; yaşça en büyükleri Rubil idi. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan demiş; Dahhâk ile Mukâtil de ona katılmışlardır.
İkincisi: O, Şem’un’dur, bunu da Mücâhid, demiştir.
İkincisi: O, yaşça büyükleri olan Rubil’dir, bunu da Katâde ile Süddi, demişlerdir.
"Bilmediniz mi, babanız sizden Allah adına sağlam bir söz almıştı":
Kardeşinizi muhafaza etme ve onu kendisine getirme konusunda.
"Daha önce de Yûsuf hakkında kusur işlemiştiniz (ve min kablu ma farrattüm)":
Ferrâ’ "ma” mahallen merfudur, sanki şöyle demiştir: Ve min kablu tefritüküm fi Yûsuf. İstersen mahallan mensûb yaparsın,
Mana da şöyle olur: Bunu bilmediniz mi ve daha önce Yûsuf hakkındaki kusurunuzu bilmediniz mi? İstersen
"ma"yı sıla (zait) yaparsan, sanki: Ve min kablu farrattüm fi Yûsuf, demiş gibi olur.
Zeccâc: Bu, yani
"ma"nın zait olması yorumların en iyisidir, demiştir.
"Ben bu yerden asla ayrılmayacağım (felen ebrehel arda)": Yani Mısır toprağından çıkmayacağım. Beraharrecülü berahan denir ki, yerinden ayrılmaktır,
"Babam bana izin verinceye kadar":
İbn Abbâs: Gelmem için bana haber gönderinceye kadar demiştir.
"Yahut Allah benim için hükmedinceye kadar":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Allah benim için hükmedip kardeşimi bana gönderinceye kadar.
İkincisi: Allah bana kılıçla hükmedip de ben de kardeşimi hapsedenlerle savaşıncaya kadar.
Üçüncüsü: İşimde bir karar verinceye kadar.
"O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır": Yani en adili ve en faziletlisidir.
81. Âyetin Tefsiri
Babanıza dönün:
"Ey babamız, şüphesiz oğlun hırsızlık yaptı. Biz ancak bildiğimize şahitlik ettik. Biz gaybin bekçileri değiliz” deyin.
"Şüphesiz oğlun hırsızlık etti (innebneke serak)":
İbn Abbâs, Dahhâk ve İbn Cüreyc de Kisâi’den naklen “sîn” in zammı, ranın şedde ve kesresi ile: "Sürrika” okumuşlardır.
"Biz ancak bildiğimiz şeye şahitlik ettik":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Biz hırsızlığına ancak bilerek şahitlik ettik, çünkü çalınan şeyi yükünde gördük. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan, demiştir.
İkincisi: Biz Yûsuf’un yanında, hırsız hırsızlığı ile köle edilir hükmüne ancak senin dininden bildiğimiz şeyle şahitlik ettik. Bunu da İbn Zeyd, demiştir.
"Biz gaybin bekçileri değiliz":
Bunda da sekiz görüş vardır:
Birincisi: Gayb gecedir,
Mana da şöyledir: Biz gece ne yaptığını bilmedik, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan demiştir. Bu da suçlamanın gece olduğunu gösterir.
İkincisi: Biz oğlunun hırsızlık yaptığını bilmiyorduk. Bunu da İbn Ebi Necih, Mücâhid’ten rivayet etmiş; İkrime, Katâde ve Mekhûl da böyle demişlerdir.
İbn Kuteybe, mana şöyledir, demiştir: Biz onu sana mutlaka getireceğiz diye söz verdiğimizde onun hırsızlık yapıp da yakalanacağını bilmiyorduk.
Üçüncüsü: Biz onu hırsızlık yapmayacak şekilde koruyanlayız. Bunu Abdülvehhab, Mücâhid’ten rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: Biz onun kralın bir şeyini çaldığım bilmedik, onun için hırsızın köle edileceğine hükmettik. Bunu da İbn Zeyd, demiştir.
Beşincisi:
Mana şöyledir: Hırsızlık malının yükünden çıkarıldığını gördük, gerisini bilmeyiz; belki ona komplo olarak hırsızlık yaptırmışlardır. Bunu da İbn İshak, demiştir.
Altıncısı: Biz oğlunu gıyaben koruyanlayız, biz ancak onu gözümüzün önünde iken koruruz. Bizden kaybolduğu zaman ne yaptığını bilemeyiz.
Yedincisi: Eğer oğlunun başma bu belanın geleceğini bilse idik, onu yolculuğa çıkarmazdık. Bu ikisini İbn Enbari zikretmiştir.
Sekizincisi: Başına Yûsuf'unki gibi bir musibetin geleceğini bilemedik; eğer bilseydik, onu yanımızda götürmezdik. Bunu da İbn Keysan, demiştir.
82. Âyetin Tefsiri
İçinde bulunduğumuz köye, aralarında döndüğümüz kervana sor. Gerçekten bizler doğru söyleyenleriz.
"Köye sor":
Mana şöyledir: Babanıza:
"İçinde bulunduğumuz köye sor” deyin. Köyden Mısır’ı kastediyorlar.
"Aralarında döndüğümüz kervana sor": Kervan halkına sor, demektir. Sabahleyin Kenan’lı bir grupla karşılaşmışlardı. İbn Enbari, mananın şöyle olması da câizdir, demiştir: Köye ve kervana sor, onlar anlar; çünkü sen peygambersin, peygamberler ise taşlara ve hayvanlara hitap ederler. Bu durumda âyette gizli kelime kalmamış olur.
83. Âyetin Tefsiri
(Babaları):
"Hayır, nefisleriniz size bir iş süslemiş. Artık (bana) güzelce sabretmek düşer. Allah'tan bana onların hepsini getirmesini umarım. Şüphesiz O, en iyi bilen, hikmet sahibidir” dedi.
"Hayır, nefisleriniz size bir iş süslemiş": Kelâmda kısaltma vardır,
Mana şöyledir: Babalarına döndüler, ona bunu dediler; o da onlara böyle dedi. Bunu da sûrenin başında (Yûsuf: 18'de) şerh etmiş bulunuyoruz.
Hangi sebepten onlara böyle dediği hususunda da üç görüş belirterek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O, içlerinden geride kalanın onları tasdik etmek için hile ve tuzak olarak geri kaldığım zannetti. Bunu da Vehb b. Münebbih, demiştir.
İkincisi:
Mana şöyledir: Nefisleriniz size kardeşinizi yanınızda götürmenin yarar sağlayacağını süslemiş, ama zarar getirdi. Bunu da İbn Enbari, demiştir.
Üçüncüsü: Nefisleriniz size onun hırsız olduğunu süslemiş, o ise öyle değildir.
"Allah’tan bana onların hepsini getirmesini umarım": Yani Yûsuf, Bünyamin ve Mısır’da kalan kardeşlerini demek istiyor.
Mukâtil şöyle demiştir: Mısır’da Yahuda ile Şem’un kaldı.
"Hepsini getirmesi” sözü ile de bu dördü kastetmiştir.
"Şüphesiz O, en iyi bilendir": Yani şiddetli hüznümü en iyi bilendir. Yerlerini en iyi bilendir, diyenler de olmuştur.
"Hikmet sahibidir": Bana verdiği hükümde.
84. Âyetin Tefsiri
(Ya’kûb ) onlardan yüz çevirdi: "(Ya esefâ alâ Yûsufe) Ey Yûsuf'a duyduğum hüzün (vah yavrum!) dedi. Üzüntüden gözlerine ak düştü. Artık o yutkunmakta (üzüntüsünü içine atmakta) dır.
"Onlardan yüz çevirdi": Onlarla daha çok konuşmak istemeyip yüz çevirdi, üzüntüsü ile baş başa kaldı, Yûsuf'u anmakla da derdini tazeledi
"ey Yûsuf’a duyduğum hüzün” dedi.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Ey Yûsuf’a duyduğum uzun hüzün.
İbn Kuteybe de: Esef, derin hasrettir, demiştir.
Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Bu ümmete musibet anında öyle bir şey verilmiştir ki, kendilerinden önce hiçbir peygambere verilmemiştir, o da:
"İnna lillâh ve inna ileyhi raciun"dur (Allah’tan geldik, O’na döneceğiz) (Bakara: 156). Eğer bu peygamberlere verilse idi, Yakub’a verilirdi, çünkü o:
"Ey Yûsuf'a duyduğum hüzün” demiştir.
Eğer, "bu şikayettir, sabır nerede?” denilirse.
Cevap iki yöndendir:
Birincisi: O, Allah’a şikayet etti, O’ndan şikayet etmedi.
İkincisi: O, bununla dua etmek istedi; mana şöyledir. Ya Rabbi, Yûsuf’a olan hüznüme merhamet et. İbn Enbari de bazı dilcilerden şöyle dediklerini rivayet etmiştir: Yakub’un lafzen hüzne hitap etmesi, mecazdır, dış mâna kastedilmemiştir, özeti şöyledir: Ya İlâhi, üzüntüme merhamet et veya sen üzüntümü görensin, bu üzüntümdür, demiş ve lâfız itibarı ile üzüntüye seslenmiştir. Aslında ünlediği başkadır,
"ey hasretimiz” dediği gibi. Mana: Ey kimseler, hasretimizden haberdar olun, demektir. Ve şöyle demiştir: Üzülmede ve nefsin istenmeyen şeyden ve beladan kaçınmasında, eğer günaha sokacak bir dille ifade edilmemiş ve ancak Rabbine şikayet etmiş ise, bunda kusur ve günah yoktur.
"Ey hüznüm” demesi, Rabbine şikayet olduğu için kınanmamıştır. Rivayet edildiğine göre Hasen Basri’nin kardeşi ölmüştü, Hasen çok telaş etti, bu hususta kendisine sitem ettiler; o da: Allahü teâlâ’nın Yakubu,
"ey Yûsuf'a olan hüznüm” demekle ayıplamadığını görüyorum da ondan, dedi.
"Üzüntüden gözlerine ak düştü": Yani beyaz duruma dönüştü. Gözü gitti mi, yoksa gitmedi mi?
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Gözü gitmiştir, bunu da Mücâhid, demiştir.
İkincisi: Gözüne çok ağlamadan dolayı ak düştüğü için görmesi zayıflamıştı. Bunu da Maverdi zikretmiştir.
Mukâtil de: Altı sene iki gözü de görmemiştir, demiştir.
İbn Abbâs da:
"Minel hüzni": Yani ağlamaktan, demiştir. Demek istiyor ki, göz gülleleri çok ağlamaktan bembeyaz oldu. Hüzün ağlamaya sebep olduğu için ağlamaya hüzün denilmiştir. Sabit el - Bünani de şöyle demiştir:
Cebrâil, Yûsuf'un yanına girdi, Yûsuf:
"Ey Rabbinin kıymetli meleği, Yakub’un ne yaptığını biliyor musun?” dedi. O da: Evet, dedi. Yûsuf: "Ne yaptı?” dedi. O da: Gözlerine ak düştü, dedi.
"Hüznü ne derecededir?” dedi. O da: Yavrularını kaybetmiş yetmiş kadınının hüznü kadar, dedi.
"Bundan dolayı ona sevap var mı?” dedi. O da: Yüz şehit sevabı var, dedi.
Hasen Basri şöyle demiştir: Hüzün tam seksen sene Ya’kûb ’tan ayrılmadı ve gözlerinin yaşı kurumadı. O gün gözü gittiği zaman yeryüzünde Allah katında ondan daha kıymetlisi yoktu.
"Artık o, yutkunmaktadır (kezîm)": Kezîm, kâzım manasınadır, o da hüznünü içinde tutup dışarı vurmayan, demektir. Bunu da İbn Kuteybe, demiştir. Biz de bunu
"velkazıminel ğayza” kavlinde anlatmış bulunuyoruz (Al-i İmran: 134).
85. Âyetin Tefsiri
Çocukları:
"Allah’a yemin ederiz ki, Yûsuf Yûsuf diye hastalanıp eriyecek yahut helak olacaksın” dediler.
"Tallahi tefteü Yûsufe (Allah’a yemin ederiz ki, Yûsuf Yûsuf diye)":
İbn Enbari şöyle demiştir: Manası: Vallahi demektir. Bu kasemin cevabı da gizli lâm’dır ki, tevili: Tallahi latefteü’dür. Yeri belli olduğu için dıştan onu atmakla kelâmda hafiflik meydana gelmiştir. Nitekim Araplar: Vallahi aksıdüke ebeden, derler ki, lâ aksıdüke (sana hiç gelmek istemiyorum) demek isterler. Şair İmruul Kays de şöyle demiştir:
Allah’a yemin ederim ki, hep senin yanında oturacağım,
Başımı ve organlarımı kesseler de.
Ebrehu demekle, laebrahu kasdetmiştir. Hansa da şöyle demiştir:
Yemin ederim hiçbir ölene üzülmeyeceğim,
Veya ağıt yakan bir kadına: "Nesi var?” demeyeceğim.
Âsa yerine laâsa, demek istemiştir.
Bir başkası da şöyle demiştir:
Cenaze teskeresi, üzerinde ne gibi iyilik olduğunu bilmez,
Taşıyanlar da ne taşıdıklarını bilmezler.
Allah’a yemin ederim ki, musibetimi hiçbir zaman unutmayacağım.
Develer iniltilerini bana duyurdukları sürece.
Ensa demiş, laensa kastetmiştir.
Ebû Imran, İbn Muhaysın ve Ebû Hayve, be ile
"billahi” okumuşlardır. Kur’ân'ın her yerindeki kasemleri de böyle okumuşlardır.
"Tefteü” lâfzına gelince:
Müfessirler ve dilciler şöyle demişlerdir: Manası: Yerinden ayrılmaktır. Kelâmın manası ise: Yûsufu anmaktan vazgeçmiyorsun, demektir.
Ebû Ubeyde delil için şöyle bir beyit getirmiştir:
Atlılar hep dönüyor, kimi katılıyor,
Kimi de arkada kalıyor.
İbn Kasım da şöyle bir beyit getirmiştir:
Bizim adamlarımız kaya kuşu sürüsü gibi
Hareket edip Sahr oğullarını kuşattılar.
"Hatta tekune haradan":
Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: O, ağır hasta, demektir. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan nakletmiştir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Ahradahul hüznü denir ki, üzüntü birini bitirmektir.
Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: Harad: Üzüntü veya sevginin erittiği kimsedir. Bu, muhrad yerinde kullanılmıştır ve şöyle bir delil getirmiştir:
Ben öyle bir kimseyim ki, sevgi beni sıkıştırdı,
Öyle ki, eriyip çürüdüm, hastalık beni yiyip bitirdi.
Yani eritti, demek, istemiştir.
Zeccâc şöyle demiştir: Harad: Bedeni çürüyendir, mana da: Hastalanıp eriyeceksin, demektir.
İkincisi: Aklı gidendir, bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan demiştir, İbn İshak da: Aklı bozulan, demiştir.
Zeccâc şöyle demiştir: Harad: Bazen de ahlakı bozulana denir.
Üçüncüsü: O, bedeni ve aklı bozulandır, recülün hârıdün va harıdun denir; hârıd tesniye, cemi ve müennes olduğu halde, harid cemi de olmaz tesniye de olmaz, çünkü o mastardır. Bunu da Ferrâ’, demiştir.
Dördüncüsü: O ihtiyarlıktır, bunu da Hasen, Katâde ve İbn Zeyd, demiştir.
"Yahutta helak olanlardan olacaksın": Yani öleceksin demek istemişlerdir.
Eğer:
"Başka türlü olabilecek şeye nasıl yemin ettiler?” denilirse, Cevap şöyledir: Kelâmda söylenmeyen sözler vardır, takdiri (açılımı) şöyledir: inne hâza fi takdirina ve zannina (bu, bizce böyledir).
86. Âyetin Tefsiri
O da:
"Ben kederimi ve üzüntümü ancak Allah’a şikayet ediyorum. Allah’tan sizin bilmediklerinizi biliyorum!” dedi.
"innema eşku bessi":
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bess: şiddetli üzüntüdür, ona böyle denilmesi, sahibinin dayanamayıp yere serilmesindendir.
"Allah’a (şikayet ediyorum)": Yani ben size şikayet etmiyorum, bunu da yukarıda geçtiği üzere ona sert ve kaba davranmalarından demiştir.
Hâkim Ebû Abdullah, "Sahih"inde Enes b. Malik’in Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ederek şöyle dediğini nakletmiştir: Yakub’un bir din kardeşi vardı, ona bir gün:
"Ey Ya’kûb , senin gözünü ne aldı? Belini ne büktü?” dedi. O da: Gözümü alan, Yûsuf’a ağlamak, belimi büken de Bünyamin’e üzülmektir, dedi. Ona Cebrâil geldi:
"Ey Ya’kûb , Allah sana selam söylüyor ve:
"Beni başkalarına şikayet etmekten utanmıyor musun?” diyor dedi. O da: Ben üzüntü ve kederimi Allah’a şikayet ediyorum, dedi. Cebrâil de: Allah kime şikayet ettiğini pekiyi biliyor, dedi. Sonra Ya’kûb şöyle dedi: Ey Rabbim, bu yaşlı ihtiyara merhamet etmeyecek misin? Gözümü aldın, belimi büktün; bana çiçeğimi geri ver de ölmeden önce bir koklayayım. Sonra bana ne istersen yap. Cebrâil geldi: Ey Ya’kûb , Allah sana selam söylüyor ve: Müjde (sevin); izzet ve celalime yemin ederim ki, eğer ikisi de ölü olsalar onları diriltirim. Sen yoksullar için yemek yap, çünkü benim en sevdiğim kullarım yoksullardır. Gözünü niçin aldığımı, belini niçin büktüğümü ve Yûsuf’un kardeşlerinin Yûsuf’a yaptıklarını niçin yaptığını biliyor musun? Siz bir koyun kestiniz. Falanca yoksul size geldi, oruçtu, ona hiçbir şey vermediniz, Ya’kûb bundan sonra kahvaltı yapmak istediği zaman birine emreder şöyle ünletirdi: Haberiniz olsun ki, yoksullardan kim Ya’kûb ’lâ kahvaltı yapmak isterse, gelsin Ya’kûb ’lâ beraber kahvaltı etsin. Kim oruç ise Ya’kûb 'lâ beraber oruç açsın. 13
13 - Hakim, Müstedrek, 2/348.
Vehb b. Münebbih de şöyle demiştir: Allahü teâlâ Yakub’a vahyetti ve: "Seni niçin cezalandırdığımı ve Yûsuf'u senden seksen sene niçin uzaklaştırdığımı biliyor musun?” dedi. O da: Hayır, dedi. Allahü teâlâ da şöyle dedi. Çünkü sen bir oğlak kesip kebap ettin, komşunu düşünmedin, sen yedin, ona yedirmedin. Bazıları da bunun sebebi şöyledir, demişlerdir: Ya’kûb bir ineğin buzağısını karşısında boğazladı, o ise böğürüyordu, ona acımadı.
Eğer:
"Yûsuf kral olduktan sonra babasına karşı nasıl sabretti?” denilirse.
Müfessirler buna üç cevap vermişlerdir:
Birincisi: Bunun Allahü teâlâ’nın emri ile olması câizdir, bu da açıktır.
İkincisi: Onu hemen çağırmamakla kral onların çok fakir olduklarını zannetmesin istedi.
Üçüncüsü: O, zindandan çıktıktan sonra derece derece tam sevince kavuşmak istedi. Doğrusu bunun Allahü teâlâ’nın emriyle olmasıdır. O zaman belâya sabrettiği için Yakub’un derecesi yükselecekti. Yûsuf da babası üzüldüğü için büyük acı duyuyor, fakat bunu önleyemiyordu.
"Sizin bilmediklerinizi Allah’tan biliyorum":
Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Yûsuf’un rüyasının sadık olduğunu ve bizim ona secde edeceğimizi biliyorum. Bunu el - Avfi, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Yûsuf’un sağ salim olduğu hususunda sizin bilmediğinizi biliyorum. Şöyle ki, ölüm meleği ona geldi, Ya’kûb ona:
"Oğlum Yûsuf’un canını aldın mı?” dedi. O da: Hayır, dedi.
Üçüncüsü: Allah’ın rahmet ve kudreti hususunda sizin bilmediğinizi biliyorum. Bunu da Atâ’, demiştir.
Dördüncüsü: Oğulları ona Aziz’in davranışını anlaünca, onun Yûsuf olmasını içinden geçirdi. Bunu da Süddi, demiştir. Bunun içindir ki, onlara:
"Gidin araştırın” demiştir.
Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: Ölüm meleği ona:
"Yûsuf’un canını almadım” deyince, yüzü ışıdı, sonra da sabah olunca oğullarına:
"Gidin Yûsuf’u ve kardeşini araştırın” dedi.
Ebû Ubeyde şöyle demiştir:
"Tahassesu": Haberini sorun, onu bulunması muhtemel yerlerde arayın, demektir.
87. Âyetin Tefsiri
"Ey oğullarım, gidin; Yûsufu ve kardeşlerini araştırın. Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Çünkü kâfir topluluktan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez".
Eğer: "Nasıl
"min Yûsufe” dedi; genellikle "tahassestü an keza” denir?” denecek olursa, buna İbn Enbari iki cevap zikretmiştir:
Birincisi: Mana: An Yûsufe demektir, ancak an’in yerine vekaleten
"min” gelmiştir. Nitekim Araplar: Haddesem fülanün min fülanin derler ki, anhu demek isterler (yani an yerine min kullanırlar).
İkincisi: Kısımlara ayırmak için
"min” tercih edilmiştir, mana: Yûsuf’un haberlerinden bir haber sorun, demektir.
"Allah’ın rahmetinden (ravh) umudunuzu kesmeyin":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Rahmetinden demektir, bunu da İbn Abbâs ile Dahhâk, demişlerdir.
İkincisi: Allah’ın vereceği iç rahatlığından demektir. Bunu da İbn Zeyd, demiştir.
Üçüncüsü: Allah’ın bolluğundan, bunu da İbn Kasım nakletmiştir Esmaî şöyle, demiştir: Ravh: Gam ve kederden rahat etmektir Mana erbabı şöyle demişlerdir: Allah’ın vereceği rahatlıktan umut kesmeyin
"Çünkü Allah’ın rahmetinden kâfir topluluktan başkası umut kesmez": Çünkü mü’min zor anlarında Allah’ı umar.
88. Âyetin Tefsiri
(Kardeşleri): Yûsuf’un huzuruna girince:
"Ey Aziz, bize ve ailemize darlık dokundu ve biz, değersiz bir ticaret malı getirdik. Sen bize ölçeği tam ver ve bize lütufta bulun. Şüphesiz Allah lütufta bulunanlara mükâfat verir.
"Felamma dehalu aleyhi": Kelâmda atılan kelimeler vardır, takdiri şöyledir: Feharacu ilâ mısra, fedehalu alâ Yûsufe (Mısır’a çıktılar, Yûsuf'un huzuruna girdiler) ve:
"Ey Aziz, dediler": O zaman Mısır krallarına bu isim verilirdi.
"Bize ve ailemize darlık dokundu": Yani fakirlik ve ihtiyaç, demek istiyorlar.
"Biz değersiz bir ticaret malı getirdik":
Bu ticaret malının mahiyetinde de yedi görüş vardır:
Birincisi: O, birkaç dirhem idi, bunu el - Avfi, İbn Abbâs’tan demiştir.
İkincisi: O ip ve harar gibi eski eşya idi. Bunu da İbn Ebi Müleyke, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Süzme kuru peynir idi, bunu da Hasen, demiştir.
Dördüncüsü: Ayakkabı ve deri idi. Bunu da Cüveybir, Dahhâk’tan rivayet etmiştir.
Beşincisi: Mukl ağacının kavutu idi, bu da yine Dahhâk’tan rivayet edilmiştir.
Altıncısı: Çam fıstığı idi, bunu da Ebû Salih, demiştir.
Yedincisi: Biraz yün ve biraz da tereyağı idi. Bunu da Abdullah b. el - Haris, demiştir.
Müzcat’ın manasında da beş görüş vardır:
Birincisi: O az demektir. Avfi,
İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivayet etmiştir. O, önemsiz birkaç dirhem idi, bunu Mücâhid, İbn İshak ve
İbn Kuteybe demişlerdir. Zeccâc da, lügatte tevili şöyledir demiştir: Müzcat: îtilen ve kabul edilmeyen şeye denir. Fülanün yüzcil ayşe denir ki: Yaşamını az bir şeyle geçirmektir.
Mana da şöyledir: Biz günlerimizi onlarla geçirip gıdamızı onlardan alıyoruz, bol bol kullanmıyoruz. Şair de şöyle demiştir:
O öyle cömerttir ki, yüz yeni doğurmuş deveyi bağışlar,
Yavruları da arkasından gelir.
Burada geçen tüzci, yavrularını arkadan iter, sürer, demektir.
İkincisi: O, değersiz demektir, bunu Dahhâk, İbn Abbâs’tan demiştir.
Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: Değersiz şeye müzcat denmesi, infak eden tarafından def edilip makbul olmamasındandır. Bu: İzca'dan gelir, izca da Araplarda: Sürmek ve itmek, demektir. Şu beyti delil getirmiştir:
İtilen misafirler ve geceleri sürülen dullar,
Milhan'a ağlasınlar.
Üçüncüsü: Geçmeyen para demektir, yine bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan nakletmiştir.
Dördüncüsü: Eski püskü eşyadır, bunu da İbn Ebi Müleyke, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Beşincisi: Eksik paradır, bunu da Ebû Husayn, İkrime’den rivayet etmiştir.
"Bize ölçeği tam ver": Yani onu tamamla, sermayemizin değersizliğinden dolayı eksik verme, demektir.
"Bize lütufta bulun (sadaka et)":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: En kalitelisiyle kalitesizi arasında bir değerle bize sadaka et, bunu Said b. Cübeyr ile Süddi demişlerdir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Ondan istedikleri müsamaha sadakaya benziyordu, ama öyle değildi.
İkincisi: Kardeşimizi iade ederek bize lütufta bulun, bunu da İbn Cüreyc, demiştir. Çünkü onlar peygamberler idiler, peygamberlere de sadaka helâl değildir.
Üçüncüsü: Bize hakkımızdan fazlasını sadaka et, bunu da İbn Uyeyne demiş ve sadakanın, peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den önceki peygamberlere helâl olduğuna kani olmuştur. Bunu da ondan Ebû Süleyman Dımeşki, Ebû’l - Hasen Maverdi ve Ebû Ya’lâ b. el - Ferrâ’ aktarmışlardır.
"Şüphesiz Allah lütufta bulunanlara mükâfat verir": Yani sevap verir.
Dahhâk şöyle demiştir: Neden:
"Eğer bize sadaka edersen Allah sana sevabını verir?” demediler; çünkü onun mü’min olduğunu bilmiyorlardı.
89. Âyetin Tefsiri
O da: "Siz cahillerken Yûsuf'a ve kardeşine ne yaptığınızı bildiniz mi?” dedi.
"Yûsuf'a ve kardeşine ne yaptığınızı bildiniz mi?":
Onlara bunu ne için dediği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlara bir belge çıkardı, bunda onu Malik b. Zu’r’a sattıklarını yazıyordu, altında da Yahuda’nın imzası vardı. Belgeyi okuyunca, doğruluğunu itiraf ettiler ve:.Bu bizim bir kölemizi satarken verdiğimiz bir belgedir, dediler. Yûsuf o zaman: Sizler cezayı hak ediyorsunuz, dedi ve öldürülmelerini emretti. Onlar da: Eğer bunu yapacaksan, eşyalarımızı Yakub’a götür, dediler. Sonra Yahuda kardeşlerinden birine döndü:
"Babamız bir evladını kaybettiği için bu kadar üzüldü, şimdi hepimizin öldürüldüğünü duyunca hali ne olur?” dedi. O zaman Yûsuf onlara acıdı, onlara durumu açıkladı ve bu sözü dedi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Onlar:
"Bize ve ailemize darlık dokundu” dedikleri zaman onlara merhamet etti ve onlara bu sözü söyledi. Bunu İbn İshak, demiştir.
Üçüncüsü: Ya’kûb ona bir mektup yazdı: Evlatlarımı bana iade ettin ettin, yoksa sana öyle bir beddua ederim ki, yedinci çocuğuna yetişir, dedi. O zaman Yûsuf ağladı ve onlara bunu dedi.
"Hel” edatı hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O, kıssayı büyütmek için kullanılan bir istifhamdır, yoksa bizzat soru sormak için kullanılmış değildir.
Mana da şöyledir: Bu yaptığınız ne kadar büyüktür, sıla-i rahmi terk etme ve hukuku çiğneme gibi tercih ettiğiniz bu şey ne kadar da çirkindir! Bu, Arabın: "Sen kime isyan ettiğini biliyor musun, sen kime düşmanlık ettiğini biliyor musun?” demesine benzer; bundan soru sormayı kastetmez, fakat işin korkunçluğunu bildirmek ister. Şair de şöyle demiştir:
Mervan oğulları benim söz dinleyeceğimi ve emre itâat edeceğimi mi bekliyor?
Bundan soru sormayı kastetmiyor; ancak böyle bir şeyi beklememelerini bildirmek istiyor. Ve, mananın şöyle olması da câizdir, demiştir: Siz Yûsuf’a ve kardeşine yaptığınızın şeyin sonunda Allah’ın onları o istenmeyen şeyden selamete çıkardığını biliyor musunuz? Bu âyet:
"Onlara bu işlerini haber vereceksin” sözünün tasdikidir.
İkincisi:
"Hel", "kad” manasınadır, bunu da bazı müfessirler, demişlerdir.
Eğer:
"Yûsuf’un yaptığı bilinen bir şeydir, kardeşine ne yaptılar; onu hapsetmeye çalışmadılar, bunu istemediler de?” denilirse.
Cevabı birkaç yöndendir:
Birincisi: Onu da Yûsuf'tan ayırdılar ve bu yüzden hayatını zehir ettiler.
İkincisi: Yûsuf kaybolduktan sonra ona çok eziyet ettiler.
Üçüncüsü: Ölçeği çalma hadisinde ona sövdüler.
"Sizler cahiller iken":
Bu sözde de dört görüş vardır.
Birincisi: Sizler çocukken, bunu İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Günahkârlar iken, bunu da Mukâtil, demiştir.
Üçüncüsü: Babaya isyan etmek, akraba hakkını yerine getirmemek ve nefsinize uymakla cahillik ederken.
Dördüncüsü: Yûsuf’un, sonunda ne olacağını bilmezken. Bu ikisini İbn Enbari zikretmiştir.
90. Âyetin Tefsiri
Onlar da: "Gerçekten (yoksa) sen Yûsuf musun?” dediler. O da:
"Ben Yûsufum, bu da kardeşimdir. Allah bize ihsan etti. Şüphesiz kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez” dedi.
"Einneke leente Yûsuf": İbn Kesir, Ebû Cafer ve İbn Muhaysın, haber tarzında
"inneke” (gerçekten sen Yûsuf'sun) okumuşlardır. Diğerleri de gerçek iki hemze ile okumuşlardır. Bazıları da ikisinin arasına bir elif getirmişlerdir.
Müfessirler kardeşleri onu tanıdılar mı yoksa benzettiler mi?” diye iki görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Onu Yûsuf’a benzettiler, bunu İbn Abbâs bir rivayette demiştir.
İkincisi: Onu tanıdılar, bunu da İbn İshak, demiştir.
Onu hangi sebeple tanıdıkları hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: O, gülümsedi, iki ön dişlerini Yûsuf’un ön dişlerine benzettiler. Bunu Dahhâk, İbn Abbâs'tan demiştir.
İkincisi: Onun alnının uç kısmında ben gibi bir işareti vardı, Yakub’un da öyle bir beni, İshak’ın da, Sara’nın da öyle bir işareti vardı. Tacı başından çıkarınca onu tanıdılar. Bunu da Atâ’, İbn Abbâs’tan demiştir.
Üçüncüsü: O, perdeyi kaldırınca onu tanıdılar. Bunu da İbn İshak, demiştir.
"Ben Yûsuf’um":
İbn Enbari şöyle demiştir: Neden ismini açıkladı da, ben O’yum, demedi? Çünkü kardeşlerinin ona yaptıkları zulmü büyütmek istemiştir. Sanki: işte o, kanını helâl saydığınız ve öldürmek istediğiniz kimse benim, demek istemiştir. İsmini açıklaması bütün bu manaları içeriyordu. Bunun içindir ki:
"Bu da kardeşim” dedi. Hâlbuki onu tanıyorlardı. Maksadı: Bu da benim gibi mazlumdur, demekti.
"Allah bize ihsan etti":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Dünya ve ahiretin iyiliğini vermekle.
İkincisi: Ayrılıktan sonra bir araya getirmekle.
Üçüncüsü: Esenliğe kavuşturup sonra da ikram etmekle.
"innehu men yettakı ve yasbir":
İbn Kesir, Kunbul rivâyetinde, vasılda ve vakıfta ye ile:
"Men yettekî” okumuş; diğerleri ise iki halde de yesiz okumuşlardır.
Kelâmın manasında da dört görüş vardır:
Birincisi: Kim zinadan çekinir ve belâya sabrederse, demektir.
İkincisi: Kim zinadan çekinir ve bekârlığa sabrederse, demektir.
Üçüncüsü: Kim Allah’tan korkar ve musibetlere sabrederse, demektir. Bu görüşler İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
Dördüncüsü: Kim Allah’a isyandan çekinir ve hapse sabrederse, demektir. Bunu da Mücâhid, demiştir.
"Şüphesiz Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez": Yani hali bu olan kimsenin ecrini demektir.
91. Âyetin Tefsiri
Dediler:
"Allah’a yemin ederiz ki, gerçekten Allah seni bize üstün kıldı ve gerçekten biz suçlular idik".
"Allah’a yemin ederiz ki, gerçekten Allah seni bizden üstün kıldı": Yani seçti ve erdeme eriştirdi, demektir.
Ne ile üstün kıldığını kastetmişlerdi?
Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Mülk ile, bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan, demiştir.
İkincisi: Sabır ile, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs'tan demiştir.
Üçüncüsü: Ağır başlılık ve affetmekle, bunu da Ebû Süleyman Dımeşki zikretmiştir.
Dördüncüsü: İlim, akıl, güzellik ve ona verdiği diğer faziletlerle.
"Gerçekten biz suçlu idik (hâtıîn)":
İbn Abbâs: Senin işinde günahkâr ve suçlu idik, demiştir. İbn Enbari. Bu nedenle
"muhtıîn"' yerine "hâtıîn” tercih edilmiştir, demiştir, gerçi halk dilinde
"ahtae” maddesi, "hatie yahtau” maddesinden daha çok kullanılır, İsmül failinde hâtı’ denir ki: Günahkâr manasınadır. Ahtae yuhtıu, fehüve muhtı’ ise, doğruyu terk edip günah işlememektir. Şair de şöyle demiştir:
Kulların günah işlerler, sen ise Rah’sın.
Bütün istekler ve nihai kararlar iki avucunun içindedir.
Şair: Yahtaun demekle, günah işlerler demek istemiştir. Âyet başlarına (sonlarına) daha uygun olduğu için
"hatıîn"i, "muhtıin"e tercih ettiği de söylenmiştir.
Ferrâ’, "in” edatının manası hususunda da iki görüş bildirmiştir:
Birincisi: Gerçekten biz hatalı idik.
İkincisi: Biz başka değil, ancak hatalı idik.
92. Âyetin Tefsiri
O da:
"Bugün size kınamak yok. Sizi Allah bağışlasın / affetsin. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir".
"Bugün size kınama yoktur (lâ tesribe aleykümül yevm)": Ebû Salih, İbn Abbâs’tan: Bugün sizi bir daha ayıplama yoktur, dediğini rivayet etmiştir.
İbn Enbari de şöyle demiştir. Bugün demiştir, çünkü o, affın ilk günüdür, affeden de bu gibi durumda bir daha geriye dönüp ceza vermez. Saleb şöyle demiştir: Kad serrebe fülanün alâ fülanin denir ki,. Birinin suçlarını saymaktır.
İbn Kuteybe de: Bu günden sonra daha önce yaptıklarınızdan sizi ayıplama yoktur, demiştir. Aslında tesrib: Bozmaktır, serrebe aleyna, denir ki: İşi bozmaktır. Hadiste şöyle denilmiştir: Birinizin cariyesi zina ettiği zaman ona gereken haddi vursun, onu zina suçu ile ayıplamayın.
İbn Abbâs da:
93. Âyetin Tefsiri
"Şu gömleğimi götürün; onu babamın yüzünün üstüne bırakın; o zaman görür hale gelir ve bütün ailenizi bana getirin” dedi.
Yûsuf hakkını onlara helâl etti ve Allah’tan onları bağışlamasını diledi, demiştir.
Süddi de şöyle demiştir: Onlara kendini tanıtınca, onlara babalarını sordu; onlar da: Gözleri gitti, dediler. O da ona gömleğini verdi ve:
"Bu gömleğimi götürün, babamın yüzüne bırakın, görmeye başlar” dedi. Bu gömlek gümüşten bir mahfaza içinde idi, kuyuya atıldığı zaman Yûsuf’un boynunda asılı idi. Cennetten çıkma idi. Bunun tefsiri Yûsuf: 18, 25, 26, 27 ve 28’de geçmiştir.
"Görür hale gelir": Tekrar görmeye başlar, demektir.
Eğer: "Gaip bir şey hakkında nasıl kesin konuştu?” denirse.
Cevap şöyledir: Bu, vahiy ile idi. Bunu da Mücâhid, demiştir.
"Bütün ailenizi bana getirin": Kelbî: Onların yetmiş kadar insan olduklarını söylemiştir.
94. Âyetin Tefsiri
Kervan (Mısır’dan) ayrılınca babaları:
"Muhakkak ben gerçekten Yûsufun kokusunu duyuyorum; eğer bunak olduğumu söylemezseniz” dedi.
"Kervan çıkınca": Yani Mısır’dan Kenan iline doğru çıkınca, demektir. Gömleği taşıyan da Yahuda idi.
Süddi şöyle demiştir: Yahuda, Yûsuf’a: Yakub’a yalandan kan sürülmüş gömleği ben getirdim; şimdi de onu sevindirmek için senin gömleğini götürüyorum, dedi.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Yalın ayak baş çıplak seğirterek çıktı; yanında yedi yufka ekmek vardı; hepsini yemeden oraya yetişti.
"Babalan onlara dedi": Yani Ya’kûb , yanında hazır bulunan ailesine, akrabalarına ve çocuklarına:
"Gerçekten ben Yûsufun kokusunu alıyorum” dedi. Almak, koklamak manasınadır. Şair de şöyle demiştir:
Sizin duyduğunuz ölü teskeresinin sesi değildir,
Fakat o, kırılan bellerin sesidir.
Duyduğunuz keskin misk kokusu değildir,
Fakat o, geride kalan övgüdür.
Eğer:
"Ya’kûb nasıl Mısır’da iken onun kokusunu duydu da yakınında kuyudayken ve çıktıktan sonra kokusunu duymadı?” denilirse, buna iki türlü cevap verilir:
Birincisi: Allahü teâlâ işin başında ona Yûsufun durumunu gizledi ki, ecri tam olsun, belâ sona erdiği ve def olduğu zaman da ona kokusunu duyurdu.
İkincisi: Bu gömlek, daha önce açıklaması geçtiği üzere bir gümüş mahfaza içinde Yûsuf’un boynunda asılı idi, onu açınca cennet kokuları dünyaya yayıldı; ta Yakub’a ulaştı.
Ya’kûb da kokunun o gömlekten geldiğini bildi.
Mücâhid de şöyle demiştir: Bir rüzgar esti, gömleğe vurdu, ondan da dünyaya cennet kokuları yayıldı, Yakub’a yetişti, o da cennet kokusunu aldı. Dünyada o gömlekten başka cennet kokusu olmadığını biliyordu. O nedenle:
"Gerçekten ben Yûsuf'un kokusunu alıyorum” dedi. Şöyle de denilmiştir: Saba rüzgarı Yûsuf’un kokusunu Yakub’a müjdeciden önce götürmek için Allah’tan izin istedi; o da ona izin verdi. Bunun içindir ki, her üzgün kimse saba rüzgarından hoşlanır. Sıkıntıda olanlar onun kokusunda bir rahatlık bulurlar. O doğu tarafından ılgıt ılgıt esen bir rüzgardır. Ebû Sahr el - Hüzeli de şöyle demiştir:
Onu unuttuğum zaman bunu dediğimde
Şafağın söktüğü taraftan saba rüzgarı esmeye başlar.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Ya’kûb , Yûsuf’un kokusunu sekiz günlük ve seksen fersahlık mesafeden hissetti.
"Eğer bunak olduğumu söylemezseniz (levla en tüfennidun)":
Bunda da beş görüş vardır:
Birincisi: Bana cahil, demezseniz. Bunu Ebû Talha, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş, Mukâtil de böyle demiştir.
İkincisi: Bana, beyinsiz, demezseniz. Bunu da Abdullah b. Ebilhüzeyl, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş; Atâ’, Katâde ve bir rivayette de Mücâhid böyle demişlerdir.
Başka bir rivayette de: Aklın gitmiştir, demezseniz, demiştir.
Üçüncüsü: Beni yalanlamazsanız, bunu dael-Avfi, İbn Abbâs'tan rivayet etmiş ve Said b. Cübeyr ile Dahhâk böyle demişlerdir.
Dördüncüsü: Bunak demezseniz, bunu da Hasen ve-bir rivayette de Mücâhid, demiştir.
İbn Abbâs: Fened: Yaşlılıktan dolayı aklın gitmesidir, demiştir.
Beşincisi: Beni acizlikle suçlamazsanız, bunu da İbn Kuteybe, demiştir.
Ebû Ubeyde de: Beyinsizlik ve acizlikle itham edip beni kınamazsanız, demiş ve şu beyti delil olarak getirmiştir:
Ey iki arkadaşım, beni kınamayı ve beyinsiz demeyi bırakın,
Kaçan şey geri gelmez (Allah’ın emri reddedilmez).
İbn Cerir Taberî de şöyle demiştir: Tefnid’in aslı: Bozmaktır, müfessirlerin sözleri birbirine yakındır. Ben Şeyh Ebû Muhammed b. el - Haşşab’tan şöyle dediğini işittim: "Levla en tüfennidun” kavlinde söylenmeyen kelimeler vardır, takdiri şöyledir: Eğer beni kınamazsanız size onun hayatta olduğunu söylerim.
95. Âyetin Tefsiri
Dediler:
"Allah'a yemin ederiz ki, gerçekten sen daha eski yanlışlığının içindesin".
"Dediler: Allah'a yemin ederiz ki, gerçekten sen daha eski yanlışlığının içindesin":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Bunu ona oğullarının oğulları (torunları) söylediler. Süddi de böyle demiş: Bu, torunlarının sözüdür, çünkü oğulları Mısır’da idi, demiştir.
Bu yanlışlığın manasında da üç görüş vardır:
Birincisi: O, hata manasınadır, bunu da İbn Abbâs ile İbn Zeyd, demişlerdir.
İkincisi: O delilik manasınadır, bunu da Said b. Cübeyr, demiştir.
Üçüncüsü: O bedbahtlık ve cefa manasınadır, bunu da Mukâtil demiş ve bundan da dünyadaki bedbahtlığı kastetmiştir.
96. Âyetin Tefsiri
Müjdeci gelip de ona (gömleği) yüzünün üstüne bırakınca, derhal görür hale geldi. Ben size: "Şüphesiz ben Allah’tan sizin bilmediklerinizi biliyorum, demedim mi?” dedi.
"Müjdeci gelince":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O, Yahuda’dır, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs'tan demiş; Vehb b. Münebbih, Süddi ve cumhûr da böyle demişlerdir.
İkincisi: O, Şem’un’dur, bunu da Dahhâk, demiştir.
Eğer: Burada
"felamma en cae” deyip de, başka bir yerde (Bakara: 89)’da "felemma caehüm” demesinin arasında ne fark vardır?” denilirse.
Cevap şöyledir: İkisi de Kureyş’in geçerli lügatidir, Allahü teâlâ onlara ikisiyle de hitap etmiştir.
"En” edatının gelmesi, işin geçtiğini tekit etmek içindir, düşmesi de geçtiğinin bilinmesinden dolayıdır. Bunu da İbn Enbari zikretmiştir.
"Onu bıraktı": Yani gömleği,
"onun yüzünün üstüne": Yani Yakub’un, demektir.
"Fertedde basira": İrtidad: Bir şeyin eski haline dönmesidir.
İbn Enbari şöyle demiştir: İtedde deyip de, rüdde dememesi, şunun içindir; çünkü bu, iki mef’ul alan fiillerdendir; sanki: Taletinnahletü, vallahu etaleha (hurma ağacı uzadı, onu Allah uzattı), teharreketiş şecerü, vallahu harrekeha (ağaç sallandı, onu Allah salladı) sözleri gibi olur.
Dahhâk şöyle demiştir: Kör olduktan sonra gözleri, zayıfladıktan sonra kuvveti, ihtiyarladıktan sonra gençliği ve üzüldükten sonra sevinci tekrar geldi.
Yahya b. Yeman da, Süfyan’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Müjdeci Yakub’a gelince, Ya’kûb :
"Onu hangi din üzerinde bıraktın?” dedi. O da: İslâm, deyince: İşte nimet şimdi tamam oldu, dedi.
"Şüphesiz ben Allah’tan sizin bilmediklerinizi biliyorum, demedim mi?” dedi: Bundaki görüşler de az önce yukarıda geçmiştir.
97. Âyetin Tefsiri
Onlar da:
"Ey babamız, bizim için günahlarımıza istiğfar et. Gerçekten biz günahkarlardık” dediler.
"Ey babamız, bizim için günahlarımıza istiğfar et": Ondan yaptıkları şey için istiğfar etmesini istediler; çünkü o, duası makbul bir peygamberdir.
98. Âyetin Tefsiri
O da: "Sizin için Rabbime sonra istiğfar edeceğim. Şüphesiz O, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir” dedi.
"Sizin için Rabbimden sonra istiğfar edeceğim, dedi":
Geriye atma sebebinde de üç görüş vardır:
Birincisi: Kabul saati zannettiği vakti beklemek için tehir etti.
Sonra bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Cuma gecesine tehir etti, bunu da İbn Abbâs, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet etmiştir.
Vehb de şöyle demiştir: Onlara yirmi küsur sene Cuma geceleri istiğfar ederdi.
İkincisi: Cuma gecesi seher vaktine erteledi. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Tâvûs da: O, Aşure gecesi idi, demiştir.
Üçüncüsü: Seher vaktine tehir etti, bunu da İkrime, İbn Abbâs'tan rivayet etmiş; İbn Mes’ûd, İbn Ömer, Katâde, Süddi ve Mukâtil de böyle demişlerdir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Duasını en çok kabul olunacağı vakte tehir etti, yoksa istiğfarı onlardan men etmedi. Bu da peygamberlerin ahlakına en uygun olanıdır.
İkinci görüş: Onları acele etmekten men etti. Atâ’ el - Horasani şöyle demiştir: İhtiyaçları gençlerden istemek yaşlılardan istemekten daha avantajlıdır; baksanıza, Yûsuf;
"Bugün size kınama yoktur” dedi; Ya’kûb ise:
"Sizin için Rabbime sonra istiğfar edeceğim” dedi.
Üçüncüsü: Yûsuf'a sormak için erteledi; eğer Yûsuf onları affederse onlar için istiğfar edecekti. Bunu da Şa’bî, demiştir. Enes b. Malik’ten rivayete göre onlar: Ey babamız, Allah bizi affederse, bize ne mutlu, eğer affetmezse dünyada hayır yüzü görmeyiz, dediler. Bunun üzerine Ya’kûb dua etti, Yûsuf da amin, dedi. Yirmi sene kabul olunmadı, sonra Cebrâil geldi: Allah evlatlarına ettiğin duayı kabul etti ve yaptıklarını bağışladı, dedi. Onun üzerine daha sonra peygamber olacaklarına güvenleri arttı.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Yûsuf müjdeci ile beraber gerekli malzemeler ve iki yüz de dişi binek devesi göndermiş, babasından ailesini ve çocuklarını getirmesini istemişti. Ya’kûb hareket edip de Mısır’a yaklaşınca, Yûsuf kendinin üstü olan kraldan Yakub’u karşılaması için izin istedi; o da izin verdi. Halka da onunla beraber atlarına binip onları karşılamalarını emretti. Yûsuf dört b. askerle çıktı, Mısır halkı da onlarla beraber çıktı.
Şöyle de denilmiştir: Kral da onlarla beraber çıktı. Ya’kûb ’lâ Yûsuf karşılaşınca birlikte ağladılar, Yûsuf:
"Baba, bana ağladın, sonunda gözün gitti, kıyamette benimle buluşacağını bilmedin mi?” dedi. O da: Ey oğulcuğum, dininden dönersin de bir daha bir araya gelemeyiz, diye korktum, dedi.
Şöyle de denilmiştir: Karşılaşınca önce Ya’kûb selam verdi ve: "Selam sana, ey üzüntüleri gideren!” dedi.
99. Âyetin Tefsiri
Yûsuf'un huzuruna girince, Yûsuf ebeveynini yanına çekti ve:
"Allah dilerse Mısır’a emniyet içinde girin” dedi.
"Yûsuf’un huzuruna girince": Yani Ya’kûb ile evlatları, demektir.
Bu giriş üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O, Mısır toprağına girmedir, sonra onlara: Mısır’a girin", yani şehre girin, dedi.
İkincisi: O, Mısır’a girmedir, sonra da onlara:
"Mısır’a girin": Yani orayı vatan edinin, dedi.
"Ebeveynini kendine çekti":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar babası ile teyzesidir, çünkü annesi ölmüş idi. Bunu da İbn Abbâs ile cumhûr, demiştir.
İkincisi: Babası ile anasıdır, bunu da Hasen ile İbn İshak, demişlerdir.
"Allah dilerse (inşallah) emniyet içinde":
Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Kelâmda takdim ve tehir vardır,
Mana şöyledir: Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim, inşallah, çünkü O, gafur ve rahimdir. Bu da İbn Cüreyc’in görüşüdür.
İkincisi:
İnşallah güvene dönüktür, sonra bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O, olayların tamamen bittiğine güvenmedi.
İkincisi: İnsanlar eskiden mısır krallarından korkarlardı, onların pasaportu olmadan giremezlerdi.
Üçüncüsü: O, Mısır’a girmeye râcîdir (onunla ilgilidir), çünkü daha önce geçtiği gibi bunu onlara, şehre girmeden önce onlarla karşılaştığı zaman demişti.
Dördüncüsü: İn edatı, "iz = zaman” manasınadır.
"İn eradne tahussuna” (Nûr. 33) kavlinde olduğu gibi.
İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: O gün Mısır’a erkek ve kadın olmak üzere doksan küsur fert olarak girdiler.
İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Onlar doksan uç kışı olarak girdiler, Mûsa ile beraber altı yüz yetmiş b. olarak çıktılar.
100. Âyetin Tefsiri
Yûsuf ebeveynini tahta çıkardı. Hepsi ona secde ettiler. Yûsuf:
"Babacığım, işte önceden gördüğüm rüyanın tabiri budur. Rabbim onu gerçek kıldı. Bana ihsan etti. Çünkü beni zindandan çıkardı, şeytan aramızı bozduktan sonra kardeşlerimi çölden getirdi. Şüphesiz Rabbim dilediği şeyi lütfeder. Şüphesiz O, hakkıyle bilen, hikmet sahibidir".
"Ve rafea ebeveyhi alel arşi":
"Ebeveyhi” üzerinde de iki görüş vardır, bunlar da bir önceki âyette geçmiştir. Burada arş: Kralın tahtı demektir. Ebeveynini onun üzerine oturttu.
"Ona secdeye kapandılar": Yani ebeveyni ile kardeşleri, demektir.
"Lehu"daki he üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O, Yûsuf’a râcîdir, bunu da cumhûr, demiştir. Ebû Salih de, İbn Abbâs’tan naklederek şöyle demiştir: Onların secdeleri acemlerinki gibi rukû’ şeklinde idi.
Hasen de şöyle demiştir: Allah rüyayı gerçekleştirmek için onlara secde etmelerini emretti.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Ona saygı mahiyetinde eğildiler, yoksa ibadet manasında değil. O zamanın insanları birbirlerini secde ederek ve eğilerek selamlarlardı. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ise bunu yasakladı. Enes b. Malik şöyle rivayet etmiştir: Bir adam:
"Ya Resûlallah, birimiz dostu ile karşılaşıyor, ona eğilebilir mi?” dedi. O da:
"Hayır” dedi.
İkincisi: O, Allah’a râcîdir, mana da Allah’a secdeye kapandılar, olur. Bunu da Atâ’ ile Dahhâk, İbn Abbâs’tan, demişlerdir. Bu durumda mana şöyle olur: Onlar kendilerini Yûsuf’lâ buluşturduğu için Allah’a şükür mahiyetinde secde ettiler.
"Rüyamın tabiri budur": Yani, gördüğümün tasdiki budur, rüyasında onların kendisine secde ettiklerini görmüştü; Allah da bunu ona uyanıkken gösterdi.
Rüyası ile tabirinin arasında kaç sene geçtiği hususunda yedi görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Kırk senedir, bunu Selman Farisi, Abdullah b. Şeddad b. el - Had ve Mukâtil, demişlerdir.
İkincisi: Yirmi iki senedir, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan demiştir.
Üçüncüsü: Seksen senedir, bunu da Hasen ile Fudayl b. İyad, demişlerdir.
Dördüncüsü: Otuz altı senedir, bunu da Said b. Cübeyr, İkrime ve Süddi, demişlerdir.
Beşincisi: Otuz beş senedir, bunu da Katâde demiştir,
Altıncısı: Yetmiş senedir, bunu da Abdullah b. Şevzeb, demiştir.
Yedincisi: On sekiz senedir, bunu da İbn İshak, demiştir.
"Ve kad ahsene bi” (bana ihsan etti)": Yani ileyye demektir ki, be, ilâ manasınadır. Bedv de: Düz yer manasınadır.
İbn Abbâs da: Bedv: Badiye, çöldür, demiştir. Onlar çadır ve davar halkı idiler, çadırda oturur, davar beslerlerdi.
"Min ba’di en nezeğaşşeytanu beyni ve beyne ihveti": Yani efsede (bozdu) demektir.
Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Nezeğa beynehüm yenzağu denir ki, bozmak ve tahrik etmektir. Bazıları da ze’yi meksur okur ve yenziğu, der.
"Şüphesiz Rabbim dilediği şeyi lütfeder": Yani işlerin inceliğini bilir. Biz de "latîf’in manasını En’am: 102’de şerh etmiş bulunuyoruz.
Eğer:
"Yûsuf'arka arkaya beş nimete kondu, neden sadece zindandan bahs etmekle yetindi, kuyuyu da zikretmesi gerekmez miydi, ki, en çetini o idi?” denilirse, bunun cevabı birkaç yöndendir:
Birincisi: O kuyuyu nezaketinden dolayı zikretmedi, çünkü kardeşlerine o yaptıkları şeyi hatırlatmak istemedi ve:
"Bugün size kınama yoktur” dedi.
İkincisi: O kuyudan köleliğe çıktı, zindandan ise krallığa, bunu zikretmek nimeti yad etmek için daha uygundu.
Üçüncüsü: Zindanda kalması kendisi için ceza idi, kuyu ise öyle değildi. Kendini affettiği için Allah’a şükretti.
Siyer Âlimleri şöyle demişlerdir: Ya’kûb , Mısır’a geldikten sonra orada yirmi dört yıl kalmıştır. Bazıları da: On yedi yıl, en rahat bir hayat sürdü, demiştir, öleceği zaman Şam’da babası İshak’ın yanına defnedilmesi için Yûsuf’a vasiyet etti; o da yerine getirdi. O zaman yüz kırk yedi yaşında idi. Sonra Yûsuf, cennete özlem duydu ve dünyanın fani olduğunu bildiği için ölümü istedi. İbn Abbâs ile Katâde ise şöyle demişlerdir: Ondan önce hiçbir peygamber ölümü istemedi, kendisi ise:
"Rabbim, bana mülk verdin” dedi. Yani Mısır mülkünü demek istedi.
"Bana rüyaların tabirini öğrettin": Bunun da tefsiri, Yûsuf: 6’da geçmiştir.
Âyette geçen
"min” edatı hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O, zaittir, dolgu maddesidir.
İkincisi: Parça bildirmek içindir. Çünkü mülkün tamamı ve rüya tabirinin hepsi ona verilmedi.
101. Âyetin Tefsiri
Rabbim, bana mülk verdin ve bana rüyaların tabirini öğrettin. Ey göklerin ve yerin Yaratıcısı, benim dünyada ve ahirette velim / sahibim sensin. Canımı Müslüman olarak al ve beni salihlere kavuştur".
"Ey göklerin ve yerin Yaratıcısı": Bunu da: En’am: 6’da şerh etmiş bulunuyoruz.
"Benim sahibim sensin": Yani işlerimi gören sensin.
"Müslüman olarak canımı al":
İbn Abbâs: Beni onun üzerinde öldürünceye kadar İslâm’ı benden çekip alma, demek istemiştir, demiştir. İbn Akil de şöyle derdi. Yûsuf ölümü temenni etmedi, ancak canımı alacağın zaman Müslüman olarak al, dedi. Şeyh de: Doğrusu budur, demiştir.
"Beni salihlere kavuştur": Mana: Beni onların derecelerine ulaştır, demektir.
Onların kim oldukları hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar cennetliklerdir, bunu da İkrime, demiştir.
İkincisi: Atâ’ları İbrahim, İshak ve Ya’kûb ’tur, bunu da Dahhâk, demiştir. Şöyle demişler; Yûsuf öleceği zaman Yahuda’yı vasi tayin etti ve öyle öldü, insanlar onu nereye defnedecekleri hususunda anlaşamadılar; herkes bereketine nail olmak için kendi mahallesine gömülmesini istedi. Sonra bereketi herkese yetişsin diye onu Nil’e defnetmeye karar verdiler. Onu mermerden bir sandukaya koydular. Mûsa aleyhisselam onu Mısır’dan çıkarken taşıdı ve Kenan toprağına defnetti. Hasen Basri de: Yûsuf, yüz yirmi yaşında vefat etti, demiştir. Mukâtil ise onun Yakub’un ardından iki sene sonra vefat ettiğini söylemiştir.
102. Âyetin Tefsiri
Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Sen onlar (kardeşleri) işlerine karar verip tuzak kurarlarken yanlarında değildin.
"Bunlar gayb haberlerindendir": Yani Yûsuf ve kardeşleri hakkında anlattığımız şeyler, senin için gaip sayılan haberlerdendir; Allah onu sana peygamberliğine delil olmak üzere indirdi. "Sen onların yanında değildin": Yani Yûsuf’un kardeşlerinin yanında, demektir,
"işlerine karar verirlerken": Yani onu kuyuya atmaya azmettikleri zaman.
"Onlar tuzak kuruyorlardı": Yûsuf’a. Bunda Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in gerçek peygamber olduğuna delil vardır; çünkü o, kıssaya şahit olmamıştı, kitap da okumamıştı, insanı aciz bırakan bu harika kelâmla bunu anlatınca onun vahiy ile olduğunu göstermiştir.
103. Âyetin Tefsiri
Ne kadar çaba göstersen de insanların çoğu mü’minler değildir.
"Ne kadar çaba göstersen de insanların çoğu mü’minler değildir":
İbn Enbari şöyle demiştir: Kureyşlilerle Yahudiler Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e Yûsuf ve kardeşlerinin kıssasını sordular; o da onlara açık ve anlaşılır şekilde cevap verdi. O ise onların îslamlarına sebep olacağını umuyordu. Onlarsa umudunu boşa çıkardılar. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem buna üzüldü, Allahü teâlâ da onu bu âyetle teselli etti. Zeccâc, mana şöyledir, demiştir: Sen onları hidayet etmeye ne kadar hırs göstersen de insanların çoğu inanmazlar.
104. Âyetin Tefsiri
Sen onlardan buna karşı bir ücret istemiyorsun. O, âlemler için ancak bir öğüttür.
"Sen onlardan buna karşı istemiyorsun": Yani Kur’ân’a, onu okumaya ve onları hidayet etmene karşı,
"bir ücret istemiyorsun.
"O, âlemler için ancak bir öğüttür": O onların ıslah ve kurtuluşları için öğütten başka bir şey değildir.
105. Âyetin Tefsiri
Göklerde ve yerde nice âyet vardır ki, üzerinden yüz çevirerek geçerler.
"Keeyyin": Nice, demektir.
"Âyet": İse Göklerde ve yerde Allah’ın birliğini gösteren alâmet ve delil demektir.
"Onlardan geçerler": Yani düşünmeden ve ibret almadan onları geçer giderler, demektir.
106. Âyetin Tefsiri
Onların çoğu Allah’a iman etmezler. Onlar ancak müşriklerdir.
"Onların çoğu iman etmezler. Onlar ancak müşriklerdir":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar müşriklerdir,
sonra bunun onlarla ilgili olan manasında iki görüş vardır:
Birincisi: Onları Yaratanın ve onlara rızık verenin Allah olduğuna inanırlar, fakat O’na şirk koşarlardı. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş; Mücâhid, İkrime, Şa’bî ve
Katâde de böyle demişlerdir.
İkincisi: O, Arap müşriklerinin lebbeyk duaları hakkında indi, onlar şöyle derlerdi: Lebbeyk allahümme lebbeyk lâ şerike leke lebbeyk, illâ şeriken hüve leke, temlikuhu vema melek (buyur, Allah’ım, buyur. Buyur, senin ortağın yoktur, ancak bir ortağın vardır ki, sen ona da onun sahip olduğu şeylere de sahipsin) derlerdi. Bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Onlar Hıristiyanlardır; Onları Yaratan’ın ve rızıklarını verenin Allah olduğuna inanırlar, bununla beraber O’na şirk koşarlar. Bunu da el - Avfi, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Onlar münafıklardır; zahiren insanlara gösteriş için iman ederlerdi, içlerinden ise inkâr ederlerdi. Bunu da Hasen, demiştir.
Eğer:
"Müşrikleri nasıl imanla niteledi?” denirse.
Cevap şöyledir: Ondan maksat gerçek iman değildir;
Mana şöyledir: Onların çoğu, dilleriyle iman etseler de, müşriklerdir.
107. Âyetin Tefsiri
Onlar farkında olmadan Allah’ın azabından kaplayıcı bir felaket gelmesinden yahut kıyametin ansızın gelmesinden emin mi oldular?
"Allah'ın azabından kaplayıcı bir felaket gelmesinden emin mi oldular (ğaşiyetün min azabillah... bağteten)?":
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Ğaşiye: Çul gibi kaplayan demektir. Bağteten ise: Ansızın beklenmeyen şey manasınadır.
108. Âyetin Tefsiri
De ki: Benim yolum budur: Allah’a basiretle davet ediyorum. Ben de... Bana tabi olanlar da... Allah’ı tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim.
"De ki: Benim yolum budur (kul hazihi sebili)": Ey Muhammed. Müşriklere de ki: Davet ettiğim ve benim üzerinde bulunduğum çığır benim yolumdur, yani benim sünnetim ve metodumdur. Sebil: Müzekker de müennes de olur. Bunu Al-i İmran: 195’te zikretmiş bulunuyoruz.
"Allah’a basiretle davet ediyorum": Yaniyakîn üzere demektir.
İbn Enbari şöyle demiştir: Hiçbir Müslüman aziz ve celil olan Allah’a davetten hali değildir; çünkü o, Kur’ân okuduğu zaman içindeki şeyle Allah’a davet etmiş olur. Kelâmın,
"ilallah"ta tamam olması câizdir, Sonra yeni söze başladı ve: Ben de... Bana tabi olanlar da...” dedi.
"Allah’ı tenzih ederim":
Mana şöyledir: Allah’ı şirk koştukları şeylerden tenzih etmek için, sübhanallah, de.
109. Âyetin Tefsiri
Senden önce ancak kentler halkından birtakım erkekleri (peygamberler olarak) gönderdik. Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin akibeti nasıl oldu, görsünler? Gerçekten ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı çalıştırmıyor musunuz?
"Senden önce ancak birtakım erkekler gönderdik": Bu:
"Allah bir melek göndermeli değil miydi?” sözleri üzerine indi;
Mana şöyledir: Seni elçi olarak göndermemizden nasıl şaşıyorlar; diğer peygamberler de senin gibidirler?
"Yuhi ileyhim": Hafs, Âsım’dan rivayet ederek, nunla "nuhi” okumuştur. Kentlerden maksat da: Şehirlerdir.
Hasen de şöyle demiştir: Allah ne çöl halkından ne cinlerden ne de kadınlardan peygamber göndermemiştir.
Katâde şöyle demiştir: Çünkü şehir halkı çöl ve çadır halkından daha bilgili ve daha akıllı (uslu)durlar.
"Yeryüzünde dolaşmadılar mı?": Yani senin peygamberliğini inkâr eden müşrikler. "Görsünler": İnanmayan milletlerin ölüm yerlerine baksınlar da ondan ibret alsınlar. "Gerçekten ahiret yurdu":
Yani cennet,
"daha hayırlıdır": Dünyadan.
"Sakınanlar için": Yani şirkten.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Dâr (yurt) ahirete muzaf kılınmıştır ki, o da ahirettir; çünkü Araplar lâfız farklı olursa bir şeyi kendi nefsine muzaf kılarlar; meselâ:
"Lehüve hakkul yekîn” (Vakıa: 96) kavli gibi. Hak: Yakin’in ta kendisidir. Eteytükel âmel evvel ve yevmel hamiş de böyledir (sana geçen sene ve Perşembe günü geldim).
"Efela takılun": Aklınızı çalıştırmıyor musunuz?: Medine halkı, İbn Âmir, Hafs, Mufaddal ve Ya’kûb , te ile:
"Ta’kılun” okumuşlar; diğerleri ise, ye ile (yakılun) okumuşlardır.
Mana da şöyledir: Bunu akıl edip de inanmıyorlar mı?
110. Âyetin Tefsiri
Nihayet peygamberler ümitlerini kesip de yalanlandıklarını iyice anladıkları zaman, onlara yardımımız gelir. Dilediklerimiz kurtarılır. Azabımız günahkarlar topluluğundan geri çevrilmez.
"Nihayet peygamberler ümitlerini kestikleri zaman": Mana birinci âyetle ilişkilidir, takdiri şöyledir: Senden önce ancak birtakım erkekler gönderdik; onlar da kavimlerini davet ettiler; kavimleri inanmadılar, onlarsa sabrettiler, davetleri ve kavimlerinin yalanlaması uzadı, sonunda peygamberler ümitlerini kestiler.
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Kavimlerinin tasdikinden ümitlerini kestiler, bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Kavimlerine azap edeceğimizden ümitlerini kestiler, bunu da Mücâhid, demiştir.
"Ve zannu ennehüm kad küzibu": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr ve İbn Âmir, şeddeli zal ve mazmum kâf ile: "Küzzibu” okumuşlardır.
Mana da şöyledir: Peygamberler yalanlandıklarını iyice bildiler. O zaman bu zan yakîn manasına olur. Bu da Hasen, Atâ’ ve Katâde’nin görüşleridir. Âsım, Hamze ve Kisâi de şeddesiz olarak. "Küzibu” okumuşlardır,
Mana şöyledir: Kavimleri peygambere va’d edilen yardım hususunda yalancı çıkarıldılar. Bu doğru değildir, çünkü peygamberler böyle düşünmezler. Ebû Rezin, Mücâhid ve Dahhâk da kâfin ve dalın fethi ve şeddesiz olarak: "Kezebu” okumuşlardır. Yani kavimleri onların yalan söylediklerini zannettiler. Bunu da Zeccâc, demiştir.
"Onlara yardımımız geldi": Yani peygamberlere geldi.
"Fenünci men neşau":
İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, Hamze ve Kisâi, iki nunla, ilki şeddeli, İkincisi sakin, ye de sakin olarak: "Fenünci” okumuşlardır. İbn Âmir, Ebû Bekir, Hafs, hepsi de Âsım rivâyetinde ve Ya’kûb , şeddeli mîm, meftuh ye ve tek nunla: "Fenücciye” okumuşlar ve: Mü’minlerin inen azaptan kurtarıldığı manasını vermişlerdir.
111. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun onların kıssalarında akl-ı selim sahipleri için ibret vardır. Bu (Kur’ân) uydurulacak bir söz değildir, ancak önündekinin tasdiki, her şeyin açıklaması, iman eden bir topluluk için de bir rehber ve bir rahmettir.
"Yemin olsun onların kıssalarında vardır (lekad kane fi kasasıhim)": Yani Yûsuf ve kardeşlerinin haberinde, demektir. Abdülvaris, kafin meksur olduğunu rivayet etmiştir; Katâde ile Ebû’l - Cevza’nın kıraati de böyledir.
"ibret": Yani öğüt vardır.
"Akl-ı selim sahipleri için": Bu da iki yöndendir:
Birincisi: Yûsuf’un kölelikten sonra Aziz ve kral olması; çünkü ona bunu yapan, Muhammed’i de aziz etmeye ve kelimesini yüceltmeye kadirdir.
İkincisi: Düşünen bilir ki, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmi olduğu halde bu kıssayı Tevrat’a uygun olarak kendiliğinden meydana getiremez; bu da onun gerçek peygamber olduğunu gösterir.
"Bu uydurulacak bir söz değildir":
işaret edilen şeyde de iki görüş vardır:
Birincisi: O, Kur’ân’dır, bunu da Katâde, demiştir.
İkincisi: Geçen kıssalardır, bunu da İbn İshak, demiştir. Birinci görüşe göre:
"Önündekinin tasdikidir” sözünün manası şöyle olur: Ancak o, kendinden önceki kitapların tasdikidir.
"Her şeyin açıklamasıdır": Yani din işlerinden ihtiyaç duyulan her şeyin, demektir.
"Bir rehberdir": Açıklamadır.
"İman eden bir topluluk için rahmettir": Yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiği şeyleri tasdik edenler için, demektir. İkinci görüşe göre de
Mana şöyledir: Yûsuf ve kardeşlerinin haberinden her şeyin açıklamasıdır.