Mekke’de nâzil olmuştur, 111 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
3. Âyetin Tefsiri
latmış oluyoruz. Sen daha önce elbette bundan habersizdin:[836] “Bunlar.” Bu zamir sûrenin âyetlerine işaret etmektedir. “Apaçık
kitap” ise sûre anlamındadır. Yani, bu sûrede sana inzâl edilmiş olan bu âyetler, Arapları âciz bırakma ve kınama, susturma konusunda hali, duru-mu çok açık ve bariz olan bir sûrenin âyetleridir. Ya da bu sûre, üzerinde düşünen kimselere kendisinin beşer kelâmı olmayıp Allah tarafından indi-rildiğini açıkça gösterir, beyan eder. Bir diğer ihtimal ise, anlamın, “kendi dillerinde nâzil olduğu için Araplara anlamları karmaşık gelmeyecek, açık seçik sûre” şeklinde olması ya da “Onda Yahudilerin sormuş oldukları Yûsuf kıssası beyan edilmiştir.” anlamında olmasıdır. Nitekim rivayete göre Yahu-di âlimleri müşriklerin ileri gelenlerine, “ Muhammed’e Yakub’un Şam’dan Mısır’a neden gittiğini ve Yûsuf kıssasını sorun.” demişlerdir.
[837] “Biz onu” yani içerisinde Yûsuf kıssasının yer aldığı bu kitabı “ Arapça bir Kur’ân” halinde indirdik. Kur’ân’ın bir kısmına da Kur’ân isi-mi verilir, çünkü kur’ân kelimesi cins ismi olup tümüne de biz kısmına da verilir. “Ki siz akledebilesiniz” yani onu anlayasınız, mânalarını ihata edebilesiniz, anlamları size karışık gelmesin. Nitekim Allah Teâlâ “Biz onu yabancı dilde bir Kur’ân kılsaydık, hemen, ‘Ayetleri açık-seçik bildirilmeli değil miydi?! (Kitap yabancı dilde, ama muhatap Arap, öyle mi!?’) derlerdi.” [Fussilet 41/44] buyurmuştur.
[838] Kasas kelimesi iki türlü anlaşılabilir: (i) İlk olarak bu kelimenin iktisās (kıssa anlatma) anlamında mastar olması mümkündür. Kassa’l-hadîse yekussuhu kasasan denilir. Bu vezin tıpkı şellehu yeşulluhû şelelen (Onu uzaklaş-tırdı.) fiilinin formuna benzer. İkinci olarak da kelime tıpkı en-nefd ve el-hasb kelimeleri gibi mef‘ûl anlamında fa‘alen vezninde olabilir. Nitekim buna ben-zer şekilde en-nebe’ü (önemli haber) kelimesi (mef‘ûl anlamında), haber veri-len şey anlamında; el-haber kelimesi de haber verilen şey anlamında kullanılır.
Yine kasas kelimesinin, tıpkı el-halk ve es-sayd kelimeleri gibi, mef‘ûl’ün mastarla isimlendirilmesi türünde bir kullanım olması da mümkündür. Eğer bu kelimeyle mastar mânası kastediliyorsa o zaman âyette anlam, “Biz sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle, yani bu sûreyi vahyetmek suretiyle en güzel anlatımla anlatıyoruz.” şeklinde olur. Bu durumda َ َ ْ -keli (en güzel) أmesi mastar olarak mansup olur, çünkü mastara izafe edilmiştir. Yine bu durumda kıssa olarak anlatılan şey hazfedilmiş olmaktadır, çünkü “sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle” ifadesi ona gerek bırakmamaktadır. َآن ْ ُ ْ ا ا َ (Bu Kur’ân) ifadesinin, ُ َ (anlatıyoruz) fiili ile mansup olması mümkündür, bu durumda sanki, “Biz sana vahyetmek suretiyle bu Kur’ân’ı en güzel an-latımla anlatıyoruz.” denilmiş olmaktadır. En güzel anlatımdan maksat ise, onun en harika yol ve en sıra dışı üslup ile anlatılmış olduğudur. Nitekim bu kıssanın evvelkilerin kitaplarında ve tarih kitaplarında da anlatıldığını görürsün, fakat o kitaplardan herhangi birindeki anlatımının Kur’ân’daki anlatımına yaklaşmasının dahi mümkün olduğunu göremezsin! (ii) Kasas kelimesi ile maksūs (anlatılan şey) kastediliyorsa, o zaman anlam, “Biz sana, anlatılabilecek en güzel kıssayı anlatıyoruz.” şeklindedir. Bu kıssanın en gü-zel kıssa olmasının sebebi ise diğer kıssalarda yer almayan ibretler, nükteler, hikmetler ve sıra dışılıklar içermesidir. Dolayısıyla, bu kıssanın, kendi ala-nında anlatılan en güzel kıssa olduğu açıktır. Nitekim bir insan hakkında “O insanların en bilgilisi, en üstünüdür.” denildiği zaman, kendi alanında en bilgili ve en üstünü olduğu kastedilir.
[839] Şayet “el-Kasas kelimesi ‘ne’den türemiştir?” dersen şöyle derim: Bu kelime, kassa eserehû (İzini takip etti.) ifadesinden türemiştir, çünkü olayı anlatan, kıssa eden kimse, ona dair ezberlediği, aklında tuttuğu şeyi adım adım takip eder. Nitekim Kur’ân okuyan kimse için de telâ el-Kur’âne (Kur’ân’ı tilavet / takip etti.) denilir, çünkü böyle yapan kişi, ezberlemiş olduğu Kur’ân bölümlerini âyet âyet takip ederek okumaktadır.
[840] َ ْ ) .ifadesindeki İn, İnne’nin muhaffef halidir إنْ כُ َ ِ ِ א ْ َ ا ِ َ ’deki) Lâm ise, bu İn’i olumsuzlayıcı İn edatından ayırt eder. ِ ِ ْ َ (ondan önce) ifa-desindeki zamir, “vahyettiğimiz” ifadesine racidir ve anlam, “Durum şudur ki biz sana vahyetmeden önce sen bundan habersizdin, yani bu konuda cahildin, buna dair hiçbir bilgin yoktun, kulağına bununla ilgili hiçbir şey gelmemişti.” şeklindedir.
4. Âyetin Tefsiri
[841] “Hani Yûsuf demişti ki” ifadesi, (önceki âyette geçen) “en güzel anlatım” ifadesinden bedel-i iştimaldir; çünkü (Hani kelimesi ile ifade edi-len) vakit, anlatımı da kapsamaktadır ki bu da anlatılan şeydir. Bir kıssanın vakti anlatıldığında, kendisi anlatılmış olur. Ya da bu ifadenin başında gizli bir üzkür (anlat, zikret, hatırla) ifadesi yer almaktadır.
[842] Yûsuf kelimesi İbranca bir isimdir. Arapça olduğu da söylenmiştir. Ancak bu doğru değildir, çünkü Arapça olsaydı o zaman ma‘rifelik dışında gayr-i munsarif olmasını gerektiren hiçbir sebep olmadığı için, munsarif olması gerekirdi. Şayet “Bu ismi Sin’in kesresi ile Yûsif şeklinde ya da fet-hası ile Yûsef şeklinde okuyanlar hakkında ne dersin; bu okuyuşlara göre kelimenin Arapça olduğunu söylemek mümkün müdür; zira bu durumda kelime âsefe (üzüldü, esef duydu) fiilinin muzari formunun malum ve meç-hul sıygaları şeklinde olmaktadır, gayr-i munsarif olması ise ma‘rifeliğinden ve fiil vezninde olmasından kaynaklanmaktadır?” dersen şöyle derim: Bu mümkün değildir, çünkü meşhur kıraat, Yûsuf kelimesinin yabancı olduğu-na delâlet etmektedir; dolayısıyla bir kelime bir okunuşta Arapça diğer bir okunuşta yabancı olamaz. Yûnus kelimesi de Yûsuf kelimesi gibidir, onda da üç farklı okuyuş nakledilmektedir. Ancak buna dayanılarak, yani iki oku-nuşta (Yûnis – Yûnes) kelimenin ânese ve ûnise fiillerinin muzari formunda olduğu söylenerek Arapça olduğu iddia edilemez.
[843] Hazret-i Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Kerîm (değerli / kerem sahibi) kimdir?” diye sorulduğu zaman ‘Kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm, İbrâhim oğlu İshâk oğlu Yakup oğlu Yûsuf ’tur’ deyiniz.” [Buhārî, “Enbiya”, 17]
[844] (“Babacığım!” anlamındaki) ِ َ א أَ ifadesi her üç hareke ile de okun-muştur. “Peki, bu Tâ nedir?” dersen şöyle derim: Müenneslik Tâ’sı olup izafet Yâ’sının düşmesinin telafisi olarak gelmiştir. Bunun müenneslik Tâ’sı oldu-ğunun delili, vakıf halinde He’ye dönüşüyor olmasıdır. “ Müenneslik Tâ’sı-nın müzekker bir kelimeye birleşmesi nasıl mümkün olabilir?” dersen şöyle derim: Bu tıpkı hamâmetün zekerün (erkek güvercin), şâtün zekerün (erkek ko-yun), racülün reb‘atün (orta boylu adam) ve ğulâmün yefe‘atün (boylu poslu ço-cuk) ifadeleri gibi caiz olmaktadır. “Peki müenneslik Tâ’sı neden izafet Yâ’sına telafi olarak gelmektedir?” dersen şöyle derim: Çünkü müenneslik ve izafet özelliklerinin her ikisi de, ismin sonuna eklenme konusunda ortaktırlar.
“Peki, bu kesre (yâ ebeti ifadesindeki Tâ’nın kesresi) nedir?” dersen şöyle derim: Bu, yâ ebî (Babacığım!) sözünde Ye’den önce gelen kesredir. Ancak müenneslik Tâ’sının bir öncesindeki harfin fetha olması gerektiği için, Tâ’ya kaydırılmıştır. “O halde neden bu kesre, Tâ’nın gerektirdiği fetha ile düş-memiş de, Tâ sâkin olarak kalmamıştır?” dersen şöyle derim: Kelime isim olduğu için bu mümkün olmamıştır, çünkü isimler, i‘rapta asıl konumda olduklarından, harekeli olmak durumundadırlar. (Yâ ebî kelimesinde) Ye har-fi aslında harekeli olduğu halde, tahfif için sâkin kılınmıştır, çünkü bu lîn (uzatma) harfidir. Tâ ise zamir olan Kâf gibi aslî (sahih / illetsiz) bir harftir, Bu sebeple de harekeli olması gerekmiştir. Şayet “Bu Tâ ile bu kesreyi bir araya getirmek tıpkı telafi için getirilen şey ile telafi edilen şeyi bir araya getirmeye benzemektedir, çünkü bu kesre, yâ ğulâmi (Evlâdım!) ifadesindeki (düşürül-müş) Ye hükmündedir; dolayısıyla nasıl ki yâ ebetî demek caiz değilse, yâ ebeti demek de caiz değildir.” dersen şöyle derim; Ye harfi ve kesre ikilisinin her ikisinin de öncesinde iki şey bulunmaktadır, Tâ da bu iki şeyden birinin yani Ye’nin telafisidir. Kesre ise telafiye mâruz kalmamaktadır, dolayısıyla telafi olarak gelen ile telafi edilen bir araya gelmiş olmamaktadır. Böyle bir du-rum sadece Tâ ve Ye’nin birlikte kullanılması durumunda söz konusu olur, başka bir durumda söz konusu olmaz. Yâ ebetâ şeklindeki kullanıma dikkat edersen bu kullanımda Elif Tâ’dan bedel olduğu halde yine de nasıl Tâ ile birlikte kullanılmıştır ve bu durum telafi için gelen ifade ile telafi edilen şeyin bir arada kullanılması sayılmamaktadır. (Bu kullanımda böyle sayılmadığına göre) kesrede hiç sayılmaz. Şayet “Yâ ğulâmi (Evlâdım!) ifadesindeki kesre, izafete delâlet etmektedir, çünkü bu kesre Ye’nin ayrılmaz bir parçası, bitişi-ğidir. Aynı kesre, yâ ebeti (Babacığım!) ifadesinde de buna delâlet ediyorsa, o zaman (yâ ebetideki) Tâ gereksizdir, varlığı yokluğu gibidir.” dersen şöyle derim: Aksine, kesrenin burada Tâ ile birlikte olduğundaki hali, tıpkı yâ ebî ifadesindeki Ye ile birlikte olduğundaki hali gibidir.
[845] Şayet “Peki, bu ifadeyi Tâ’nın fethası ve zammesi ile (yâ ebete ve yâ ebetü şeklinde) okuyanların okuyuşunun gerekçesi nedir?” dersen şöyle derim: Fetha ile okuyan, yâ ebetâ ifadesindeki Elif ’i hazfetmiş, öncesindeki fethayı ye-rinde bırakmış olmaktadır. Onun yaptığı, tıpkı yâ ğulâmi ifadesinin sonundaki Ye’yi hazfedenin yaptığı gibidir. Şöyle de denebilir: Böyle okuyan kişi (Tâ’yı), yâ ebî ifadesinde telafi edilen Bâ’nın harekesi ile harekelemiştir. Zamme ile okuyan ise kelimenin, sonunda müenneslik Tâ’sı bulunan bir isim olduğunu düşünmüş ve onu sonu Tâ ile biten müennes isimler gibi değerlendirmiş, bu yüzden de tıpkı yâ sübetü (ey ahâli!) sözünde olduğu gibi, harekenin izafet Yâ’sının telafisi olduğunu dikkate almaksızın, yâ ebetü şeklinde okumuştur.
[846] ُ -ifadesi Yâ’nın harekelenmesi ile (inniye şeklin (gördüm ki) إ رأde) de okunmuştur. َ َ َ َ َ -kelimesi de ‘Ayın’ın sükûnu ile ehada‘şe (on bir) أَra şeklinde okunmuştur. Bu okuyuşun sebebi, tek bir kelime hükmündeki iki kelimede harekelerin art arda gelmesi sebebiyle, tahfif yapılmış olmasıdır. Aynı durum isnâ ‘aşera (on iki) hariç, (on birden) on dokuza (tis‘ate ‘aşeraya) kadar bütün sayıların isimlerinde söz konusudur, isnâ ‘aşera kelimesinde ise iki sâkin harfin yan yana gelmesi durumu oluşacağından, böyle yapılmaz. ُ -kelimesi ru’yet (görmek) kökünden değil, rü’yâ kökünden tü (gördüm) رأ
remiştir, çünkü anlattığı şeyin rüya olduğu malumdur. Zira eğer Güneş ve Ay, diğer gök cisimleri ile birlikte Yûsuf Aleyhisselâm’a uyanıklık halinde secde etmiş olsalar, bu durum Yakub Aleyhisselâm için çok büyük bir mucize olurdu ve onun için de diğer insanlar için de gizli kalmazdı.
[847] Şayet “Bu gök cisimlerinin (yıldızların) isimleri nelerdir?” der-sen şöyle derim: Câbir (b. Abdullah) şöyle rivayet etmiştir: Yahudinin biri Peygamber (s.a.)’e gelmiş ve “Ey Muhammed! Bana Yûsuf ’un gördüğü yıl-dızlardan haber ver?” demiş. Peygamber (s.a.) sessiz kalmış ve daha sonra Cebrail vahiy getirip bunu bildirmiş ve o da Yahudiye “Eğer sana bunları bildirirsem Müslüman olacak mısın?” diye sormuş; Yahudi “evet” deyince, şöyle demiş: “Bu yıldızlar Tārık, Zeyyâl, Kābis, ‘ Amûdân, Füleyk, Musbih, Darûh, Ferğ, Vessâb, Zü’l-ketifeyn yıldızlarıdır. Yûsuf bunların ve Güneş ile Ay’ın semâdan inip kendisine secde ettiklerini görmüştür.” Bunu üzerine Yahudi, “Evet vallahi, bunlar o yıldızların isimleridir!” demiş.
[848] Güneş ve Ay’ın Yûsuf Aleyhisselâm’ın anne ve babası -bir görüşte ise babası ve teyzesi- olduğu, yıldızların ise ağabeyleri olduğu söylenmiştir.
[849] Vehb (b. Münebbih’)in şöyle dediği nakledilmiştir: Yûsuf Aleyhis-selâm yedi yaşındayken rüyasında on bir uzun asanın yerde bir daire şeklin-de dikilmiş olduklarını, aniden küçük bir asanın onları köklerinden söküp attığını görmüş ve bunu babasına anlatmış. O da, “Sakın bunu ağabeyle-rine anlatma” demişti. Daha sonra on iki yaşına gelince, rüyasında Güneş, Ay ve yıldızların kendisine secde ettiğini gördü. Bunu da babasına anlattı. Babası, “Sakın onlara anlatma, yoksa senin başına iş açarlar.” dedi.
[850] Söylendiğine göre; Yûsuf Aleyhisselâm’ın rüyası ile ağabeylerinin, yanına ( Mısır’a) gelmeleri arasında kırk senelik bir süre vardı. Bir görüşe göre bu süre seksen sene imiş.
[851] Şayet “Ayette neden Güneş ve Ay, yıldızlardan sonra ifade edil-miştir?” dersen şöyle derim: O ikisi ihtisas üslubunca “yıldızlar”a atfedil-miş ve böylece onların diğer gök cisimlerine olan üstünlükleri, meziyetle-ri beyan edilmek istenmiştir. Benzer bir üslup, önce meleklerin zikredilip ardından Cebrail ve Mikail’in “ melekler”e atfen zikredildiği âyettir [Bakara 2/98]. Ayrıca ( َ َ وا ifadesindeki) Vav’ın ma‘a (beraber) anlamında واolması, yani “Ben yıldızları Güneş ve Ay’la birlikte gördüm.” denilmiş ol-ması da mümkündür.
[852] Şayet “Ayette ُ ifadesinin tekrar edilmesinin anlamı (gördüm) رأnedir?” dersen şöyle derim: O ifade tekrar edilmiş değildir, aksine bir farazî soruya cevaben yeni bir cümle olarak gelmiştir. Sanki Yûsuf Aleyhisselâm “Ben on bir yıldız gördüm.” deyince Yakup Aleyhisselâm ona, “Onları nasıl gördün?” diye sormuş; o da cevaben, “Onları bana secde ederlerken gör-düm.” demiştir.
[853] Şayet “Ayetteki َ ِ ِ א َ ِ ْ ُ ُ ْ Onları bana secde ederlerken) رَأَgördüm.) ifadesinde neden yıldızlar akıl sahibi varlıklar yerine konulmuş?” dersen şöyle derim: Çünkü başlangıçta onları akıllı varlıklara mahsus bir ifade ile yani secde etme özelliği ile nitelemiş; bu yüzden de ifadenin deva-mında onları sanki akıllı varlıklarmış gibi değerlendirmiştir. Bu şekildeki kullanım, yani bir şeyin diğer bir şeye bazı yönlerden benzetilmesi ve bu benzerlik ve mukayesenin sonucunu (tesirini) ortaya koymak üzere ona di-ğerinin hükmünün verilmesi Arap dilinde oldukça yaygındır.
6. Âyetin Tefsiri
[854] Yakup Aleyhisselâm rüyanın delâleti ile Yûsuf Aleyhisselâm’a Al-lah’ın hüküm ve hikmet vereceğini, onu hikmetli yöneticiler mertebesine ulaştıracağını, peygamberlik görevi için seçeceğini, tıpkı atalarına yaptığı gibi ona da iki cihan şerefini bahşedeceğini anlamış ve ağabeylerinin onu kıskanıp kendisine kötülük yapmalarından endişe etmiştir.
א [855] ؤْ -kelimesi ru’yet (görmek) anlamındadır, ancak özelikle uya اnıkken değil, uykuda iken görülen şey hakkında kullanılır. Bu ikisini (uyanık halde görme ile uykuda görmeyi) birbirinden ayırt etmek için ise, el-kurbetü ve el-kurbâ kelimelerinde olduğu gibi, müenneslik harfleri (Tâ ve Yâ) kullanılır.
َאكَ [856] -kelimesi Hemze’nin Vav’a dönüştürülmesiyle rûyâ (rüyan) رُؤْke şeklinde de okunmuştur. Kisâî [v. 189/805] idğamla ve Râ’nın hem kesresi hem zammesi ile riyyâke ve ruyyâke şeklinde okunduğunu işitmiştir. Ancak bu okuyuş zayıftır, çünkü Vav, Hemze takdir olunduğu zaman tıpkı izâr ke-limesinden ittezere ve ecr kelimesinden ittecere kelimelerinin türemesindeki idğamda olduğu gibi, idğam kuvvetli olmaz.
وا [857] ُ כِ َ َ (tuzak kurarlar) ifadesi, başında gizli bir En edatı ile man-suptur. Anlam, “Eğer onlara anlatırsan, sana tuzak kurarlar.” şeklindedir. Şayet “Neden Hûd sûresinde ِ و ُ כِ َ (“O halde bana tuzak kurun.” [ Hûd 11/55]) denildiği gibi burada da (Lâm’sız) fe-yekîdûke buyrulmadı?” dersen şöyle derim: Bu fiil, Lâm ile mef‘ûl alan fiil anlamı ihtiva etmekte, böylece hem keyd (tuzak) mânasını, hem de ihtiva ettiği fiil mânasını ifade etmekte, böylece daha etkili ve tekitli bir korkutma ifadesi olmaktadır. Bu fiil tıpkı fe-yehtâlû le-ke (Sana hile yaparlar.) fiili gibidir; (ا ً ْ כَ َכَ وا ُ כِ َ َ şeklinde) mastarla tekit edilmiş olması da bunu gösterir.
[858] “Apaçık bir düşmandır.” düşmanlığı açıktır. Bu hem ‘Âdem ve Havvâ’ya yaptığından bellidir hem de “Öyleyse, beni azdırmana karşılık ben de onlar(ı azdırmak) için Senin dosdoğru yolunun üzerine çöreklene-ceğim!” [A‘râf 7/16] âyetinden anlaşılmaktadır. Musallat olduğu kimseleri tu-zak, hile ve her türlü kötülüğe sevk etmiştir, yine benzer şeylere sevk etmesi işten bile değildir.
[859] “Rabbin seni böylece” yani bu seçme şekliyle “seçip hazırlayacak” yani nasıl seni şeref, büyüklük ve azamete delâlet eden böylesine büyük bir rüya için seçtiyse, aynı şekilde seni çok muazzam işler için seçecektir. כَ ُ ِّ َ ُ ifadesi yeni başlayan bir cümle olup, yukarıdaki (sana öğretecek) وَbenzetmenin (işte böylece…. ifadesinin) kapsamına dahil değildir. Burada adeta “O sana öğretecek, senin üzerindeki nimetini tamamlayacak.” denil-miştir. el-İctibâ seçmek anlamında olup, bir şeyi kendin için edindiğinde kullandığın cebeytü’ş-şey’e ve “Suyu havuzda topladım.” anlamındaki cebey-tü’l-mâ’e fi’l-havdi ifadesinden ifti‘âl babında türemiştir.
[860] el-Ehâdîs (sözler), rüya demektir, çünkü rüya insana ya nefsi ya melek ya da şeytan tarafından söylenen sözlerdir. Bunların te’vîli ise, tabir ve tefsir edilmesidir. Yûsuf Aleyhisselâm insanlar içerisinde en iyi ve doğ-ru rüya yorumlayan kişi idi. Te’vîlü’l-ehâdîs ifadesi ile Allah’ın kitaplarını ve peygamberlerin sünnetlerinin anlamları, bunların maksat ve hedefle-ri konusunda insanlara kapalı gelen şeyler de kastedilmiş olabilir. Buna göre Yûsuf Aleyhisselâm bunları insanlara tefsir edip açıklamış, bunlardaki hikmet noktalarını göstermiştir. Bunların ehâdîs olarak isimlendirilmesi ise, “Allah şöyle dedi…”, “Peygamber şöyle dedi…” şeklinde Allah’tan ve peygamberlerinden nakledilen sözler olmalarıdır. Nitekim Allah Teâlâ da َن ُ ِ ْ ُ هُ َ ْ َ ٍ ِ َ يَِّ ِ (“Bun[a da inanmadık]tan sonra, hangi söze iman edecek bunlar?!” [A‘râf 7/185]) ve ِ ِ َ ا َ َ ْ أ لَ َ ُ Allah, ‘sözün en“) اgüzeli’ni; … indirmektedir” [Zümer 39/23]) âyetlerinde Kur’ân’ı hadîs / söz olarak isimlendirmiştir. Ehâdîs kelimesi uhdûsenin çoğulu değil, hadîs ke-limesinin topluluk ismidir.
[861] Onlar üzerindeki nimetin tamamlanması demek, onlara verilen dünya nimetine ahiret nimetini de eklemek demektir ki bu da onları dünya-da peygamber ve hükümdar kılması, oradan da cennette yüksek derecelere intikal ettirmesidir. Şu da söylenmiştir: Allah Teâlâ İbrâhim Aleyhisselâm’a nimetini, onunla dost olarak, kendisini ateşten ve evladını kurban etmek-ten kurtararak tamamlamış; İshak Aleyhisselâm’a olan nimetini, onu kurban edilmekten kurtarıp yerine büyük bir koç bağışlayarak ve neslinden Yakup Aleyhisselâm’ı ve soyundan gelen peygamberleri çıkararak tamamlamıştır. Yine, Yakup Aleyhisselâm’ın, yıldızların ışıklarından yola çıkarak Yûsuf Aley-hisselâm’ın ve ağabeylerinin peygamber olacağını anladığı, bu sebeple de “Rabbin Yakup ailesine nimetini tamamlayacaktır.” dediği de söylenmiştir.
[862] Söylendiğine göre Yûsuf ’un ağabeyleri rüyayı duyunca onu kıs-kanmış ve “Abilerinin kendisine secde etmesi yetmemiş, bir de ebeveyni kendisine secde etmiş!..” demişlerdir. Yine söylendiğine göre Yakup Aley-hisselâm Yûsuf ’u diğerlerine tercih eder; hem küçük olduğu hem de kendi-sinde büyük bir ümit gördüğü için onu daha çok sever ve kendisine daha çok şefkat gösterirdi. ağabeyleri ise onu kıskanırlardı. Yûsuf rüyayı gördüğü zaman babasının ona olan muhabbeti ikiye katlandı. Artık her an onu bağ-rına basıyordu, ondan uzak kalmaya dayanamıyordu. Böylece, ağabeyleri-nin kıskançlığı da iyice artıyordu.
[863] Anlatıldığına göre Yûsuf Aleyhisselâm rüyasını Yakup Aleyhis-selâm’a anlatınca Yakup Aleyhisselâm, “Bu dağınık bir iştir, uzun bir süre sonra Allah bunu senin için derleyip toplayacaktır.” demiş.
ب [864] Yakup hanedanı demektir. Bunlar hem onun neslinden آل olanlar hem de diğer kimselerdir. Âl kelimesinin aslı ehldir. Bunun delili ise, kelimenin ism-i tasğirinin üheyl olarak gelmesidir. Fakat bu kelime sadece önemli kimseler için kullanılır. Sözgelimi âlü’n-nebiyy (peygamber hane-danı), âlü’l-melik (kralın hanedanı) denilir, ama âlü’l-haccâm (hacamatçı hanedanı) ve âlü’l-hâ’ik (ayakkabıcı hanedanı) ifadeleri kullanılmaz, bunlar için ehl kelimesi kullanılır.
ْכَ) [865] َ َ ,deki) ‘iki baba’ ile dede ve dedenin babası kastedilmiştir’أçünkü bunlar asalet itibariyle baba hükmündedir; insana, birkaç kuşak ön-cesindeki dedesine nispet edilerek “falanın oğlu” denilebilmektedir. İbrâhîm ve İshâk ifadesi ebeveykenin atfı beyanıdır.
[866] “Senin Rabbin, gerçekten mutlak ilim sahibidir.” Kimin seçilme-ye lâyık olduğunu bilir “ve mutlak hikmet sahibidir.” Nimetini ancak onu hak eden kimselere tamamlar.
7. Âyetin Tefsiri
lar için” onların kıssalarını soran ve bilenler için “nice âyetler” Allah’ın kud-retine ve her şeydeki hikmetine dair alâmet ve deliller “vardır.” Bu ifadenin, “Bu kıssayı soran Yahudiler için Muhammed’in nübüvvetine dair âyetler vardır, çünkü o, hiçbir kimseden duymadığı ve hiçbir kitap okumadığı hal-de bu kıssayı doğru bir şekilde haber vermiştir.” anlamında olduğu da söy-lenmiştir. ٌאت kelimesi âyetün şeklinde de okunmuştur. Bazı mushaflarda آbu ifade ‘ibretün şeklindedir.
[868] Söylendiğine göre Allah Teâlâ Hazret-i Peygamber (s.a.)’e Yûsuf kıssasını ve ağabeylerinin ona olan hasedini, kavminin Hazret-i Peygamber (s.a.)’e olan hasedini gördüğü için anlatmış; böylece Hazret-i Peygamber (s.a.)’in Yûsuf Aleyhisselâm’ı örnek almasını istemiştir.
[869] Yûsuf Aleyhisselâm’ın ağabeylerinin isimlerinin; Yahuda, Ruben, Şi-mon, Levi, İssakar, Zevulun, Dan, Naftali, Gad ve Aşer olduğu söylenmiştir. Bunların ilk yedisi Yakup Aleyhisselâm’ın teyze-kızı Lea’dan, son dördü ise Zilpa ve Bilha isimli iki cariyeden idi.1 Lea vefat edince Yakup Aleyhisselâm onun kızkardeşi Rahil ile evlenmiş, Bünyamin ve Yûsuf ondan doğmuştu.1 Ruben, Şimon, Levi, Yehuda, İssakar ve Zevulun (Yakup’un eşi Lea’dan), Dan ve Naftali ( Yûsuf ve Bün-
yamin’in annesi Rahel’in cariyesi olan Bilha’dan), Gad ve Aşer ( Lea’nın cariyesi olan Zilpa’dan). / ed.
8. Âyetin Tefsiri
[870] ُ ُ ُ َ ا ُ א (Demişlerdi ki Yûsuf kesinlikle) ifadesindeki Lâm, ib-tida Lâm’ı olup cümlenin anlamını tekit ve tahkik vurgusu verir. Ağabeyleri bu cümle ile, babalarının o ikisine olan sevgisinin sabit ve su götürmez bir şey olduğunu söylemek istemişlerdir. “Ve kardeşi” Bünyamin. Aslında hep-si kardeş oldukları halde onu “kardeşi” diye anmalarının sebebi, Yûsuf ile Bünyamin’in aynı anneden doğma kardeşler olmalarıdır. (“Daha sevimli” anlamındaki müfred) َ -kelimesinin iki kişi için de kullanıldığı söylen أَmiştir, çünkü ism-i tafdil kalıbı olan ef‘alu vezni Min harf-i ceri ile kulla-nıldığında tekil-çoğul ve müzekker-müennes ayrımı olmadan kullanılır. Bu yüzden de Lâm-ı tarif takısı ile ayırt edilmesi gerekir. Fakat izafet terkibi içerisinde kullanıldığı zaman her iki seçenek de caiz olur.
[871] ٌ َ ْ ُ ُ ْ َ ifadesinin başındaki (oysa biz güçlü bir topluluğuz) وَVav, hâliyye olup anlam, “babamız o ikisini bize tercih ediyor, daha çok seviyor, oysa onlar hiçbir işe yetmeyen ve faydaları olmayan iki küçük ço-cuk, biz ise tuttuğunu koparan on yetişkin adamız; onun her tür işine koş-maktayız. Dolayısıyla daha faydalı ve çok sayıda olduğumuz için sevgiyi o ikisinden daha çok hak ediyoruz!” şeklindedir. “Doğrusu, babamız apaçık bir yanılgı içinde!” Yani bu konuda doğru yoldan ayrılmış bulunuyor.
[872] el-’Usbetu ve el-’ısābetü, on ve daha fazla kişiden oluşan topluluk-tur. Kırk kişiye kadar olan topluluğa bu ismin verildiği söylenmiştir. Bunla-ra bu ismin verilme sebebi, bu sayıda olan topluluk ile işlerin bağlanıp hal-ledebilecek, zorluklarla başa çıkılacak olmasıdır. Nezzâl b. Sebre, Hazret-i Ali (r.a.)’ın nasp ile ve nahnu ‘usbeten şeklinde okuduğunu rivayet etmiştir. Bu okuyuşta anlamın, ve nahnu nectemi‘u ‘usbeten (Biz bir ‘usbe / topluluk olarak toplanırız.) şeklinde olduğu söylenmiştir. İbnü’l-Enbârî’nin, “Bu ifa-de Arapların inneme’l-’Âmiriyyü ‘immetehû (Âmirî dediğin, sarığıdır.) yani yete‘âhedu ‘immetehû (Sarığıyla tanınır.) şeklindeki ifadelerine benzer” de-diği nakledilmiştir.
9. Âyetin Tefsiri
[873] “ Yûsuf ’u öldürün” ifadesi (8. âyette geçen) “Hani demişlerdi ki:” ifadesinin kapsamındadır. Adeta onlar bu konuda uzlaşmışlar, içlerinden sadece “ Yûsuf ’u öldürmeyin” (10. âyet) diyen bir tek kişi bunun dışında kalmıştır. “Öldürün” diyenin Şimon olduğu söylenmiştir. Bir görüşe göre bu, Dân’dır. Diğerleri ise bu işe razı olmuşlardır, dolayısıyla sanki onlar da bu emri vermiş; bu sözü söylemiş olarak değerlendirilmiştir.
[874] “Bir yere” bilinmeyen, ücra, ıssız, yerleşimden uzak bir yere “atın.” Bu anlam, ardan (bir yere) kelimesinin nekire olarak ve hiçbir sıfat almadan kullanılmış olmasından çıkmaktadır. Kelime böylesine müphem olduğu için de, müphem zarflar gibi mansup olmuştur. “… da babanızın sevgi ve alâkası tamamen size yönelsin;” sizden başkasına yönelmeyip bütünüyle size yönel-sin, yani sevgisi tamamen size kalsın; kimse onu sizinle paylaşmasın. Burada vech (yüz) kelimesi, babalarının onlara yönelmesini tasvir etmek için zikre-dilmiştir, çünkü insan bir şeye yöneldiği zaman, yüzünü ona doğru çevirir. Yine burada vech (yüz) kelimesi ile zâtın kastedilmiş olması da mümkündür. Nitekim “Celâl ve ikram sahibi Rabbinin vechi (zatı) bakidir sadece.” [ Rahman 55/27] buyrulmuştur. Bir görüşe göre ْ َכُ ُ ْ َ (size has olsun) ifadesi, babanız Yûsuf ile meşgul olmaktan kurtulup size vakit bulsun anlamındadır. “Ondan” Yûsuf ’tan “sonra” yani onu öldürmek ya da uzaklaştırmak suretiyle ondan kurtulduktan sonra. Bu zamirin “Onu öldürün veya atın!” ifadesindeki mas-tara işaret etmesi de mümkündür. “ Sâlih bir topluluk olursunuz” işlediğiniz cinayetten Allah’a tövbe edersiniz. Ya da bir özür beyan edip babanızla aranızı düzeltirsiniz. Veya onun ardından babanızın sevgi ve alakası tamamen size has olacağı için işleriniz yoluna girer, dünyanız ıslah olur.
ا [875] ُ َכُ ْ ifadesi ya (hem olursunuz) وَ َכُ ُ ْ َ (size hal olsun) ifadesi-ne atıf olarak meczum ya da başında gizli bir En ile masuptur; Vav da tıpkı َ ْ ا ا ُ ُ َכْ /ifadesindeki gibi ma‘a (hem (Ve hakkı gizlersiniz. [Bakara 2/42]) وَ
birlikte) anlamındadır.
10. Âyetin Tefsiri
yunun derinliğine bırakın da bir kervan onu (sahipsiz bir varlıkmış gibi) bulup kendine maletsin... Yapacaksanız…”
[876] “İçlerinden biri” yani Yahuda ki, içlerinden Yûsuf hakkında en iyi düşüneni o idi. “Babam bana izin verinceye veya -hükmedenlerin en hayırlısı Allah- hakkımdaki hükmünü verinceye kadar buradan asla ayrılmayacağım!” [ Yûsuf 12/80] diyen de odur. Onlara, “Öldürmek çok ağır bir iştir.” demiştir. “Onu kuyunun derinliğine bırakın.” Ğayâbe, kuyunun derinliği, gözle görül-meyen kısımları, karanlık dehlizidir. Şair el-Münehhil şöyle demiştir:
Gün gelir de çukurum [mezarım] beni gözden ırak kılarsa,Aşiret ve aile konusunda benim yolumu izleyin
Şair burada ğayâbe kelimesi ile defnedildiği çukuru kastetmiştir.Bu kelime çoğul olarak ğayâbât şeklinde ve şedde ile ğayyâbât şeklinde
de okunmuştur. ‘ Âsım el-Cahderî [v. 129/746] ğaybet şeklinde okumuştur. el-Cübb, sadece kuyu olarak kazılmış, başka işlem yapılmamış, kenarı örül-memiş olan örtülmemiş kuyudur.
[877] “Bir kervan” yani yoldan geçen bazı kimseler “onu (sahipsiz bir varlıkmış gibi) bulup kendine maletsin” yani alsın. ُ ْ ِ َ ْ َ kelimesi Tâ ile teltekıthu şeklinde de okunmuştur, çünkü (müzekker) ba‘du’s-seyyârati (bir kervan) ifadesi (müennes) seyyâre ifadesi ile aynı sayılır. Nitekim şair şöyle demiştir:
Tıpkı mızrağın ucu kanla parıldadığı gibiArapların zehebet ba‘du esābi‘ihî (Bir parmağı gitti/koptu.) ifadelerinde
de aynı durum söz konusudur.1
[878] “Yapacaksanız,” yani maksadınızın hâsıl olacağı şeyi yapmaya ka-rarlıysanız, o zaman, isabetli görüş budur.
12. Âyetin Tefsiri
[879] “Senin ‘ne’n var ki, Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun!?” א َ ْ َ her iki Nun da ızhar edilerek (te’menunâ) okunduğu gibi, -işmamlı ve iş-mamsız- idğam ile de (te’mennâ) okunmuştur. Yine hem idğam hem Tâ’nın kesresi ile tiymennâ şeklinde de okunmuştur. Anlam, “Biz onun hayrını isterken, onu sever ve ona şefkat gösterirken sen neden onun için bizden endişeleniyorsun?! Oysa bizden onunla ilgili olarak, ona olan sevgi ve şef-katimize ters bir davranış sādır olmuş da değildir!” şeklindedir. Onlar Yûsuf Aleyhisselâm’a tuzak kurmayı planladıkları zaman böyle söyleyerek, babala-rını görüşünden vazgeçirmeye, onu kendilerinden koruma yönündeki âde-tinden caydırmaya çalışmışlardır. Bu ifade, Yakup Aleyhisselâm’ın onlarda Yûsuf ’u kendilerine güvenle emanet edememesini gerektiren bir durum hissetmiş olduğunu göstermektedir.1 Ba‘du ve sadr müzekker olduğu halde, izafe edildikleri esābi‘ ve kanât kelimeleri müennes olduğu için,
fiil de müennes gelmiştir.
[880] 1 ْ َ ْ َ yani, bolca meyve ve diğer şeyler yiyelim. er-Rat‘atü kelime-sinin asıl anlamı bolluk ve genişliktir. Bu kelime irte‘â - yerte‘îden nerte‘i şeklinde de okunmuştur. Yine Yâ ile ْ َ ْ َ ْ وَ َ ْ َ şeklinde ve erte‘a mâşiyetehû (Hayvanlarını gezdirdi.) ifadesinden, yurti’ şeklinde de okunmuştur. Alâ b. Seyâbe ‘Ayın’ın kesresiyle yerte‘i ve –müpteda olmak üzere merfû‘ olarak- yel‘abu2 şeklinde okumuştur.
[881] Şayet “Yakup Aleyhisselâm onların oyun oynamalarını nasıl caiz görmüş ki?” dersen şöyle derim: Oynadıkları oyun, eğlence için oynanan türden değil, düşman karşısında savaşa hazır olmak üzere kendilerini eğit-tikleri yarış ve güreş oyunları idi. Nitekim “Dediler ki: Ey babamız! Ya-rışmaya gitmiştik.” [ Yûsuf 12/17] âyeti de buna delildir. Burada bunu oyun olarak isimlendirmelerinin sebebi ise bunun şekil olarak oyun suretinde olmasıdır.
13. Âyetin Tefsiri
habersizken onu kurdun yemesinden endişe ediyorum.”[882] ِ ُ ُ ْ َ َ (Beni mutlaka mahzun edecek) ifadesindeki Lâm tıpkı وَإن
ْ َכُ ْ َ ُ כُ ْ َ َ כَ .Senin Rabbin onlar arasındaki hükmünü mutlaka verecek) رَ[Nahl 16/124]) âyetindeki gibi, iptida Lâm’ıdır. Bu Lâm’ın fiilin başına gel-mesi, Sîbeveyhi’nin, fiili muzari kılan iki sebep olarak gördüğü şeylerden biridir.
[883] Yakup Aleyhisselâm onlara iki mazeret bildirmiştir; birincisi, Yû-suf ’u götürmelerinin ve ondan ayrı kalmanın kendisini üzecek olmasıdır; çünkü o, Yûsuf ’tan uzak olmaya bir an bile dayanamamaktadır. İkincisi ise, onların oyuna ve hayvanlarla ilgilenmeye dalıp Yûsuf ’tan gafil kalmaları ya da Yûsuf ’u önemsemeyip yeterince korumamaları neticesinde kurt saldırı-sına uğrayacağından endişe etmesidir.
[884] Söylendiğine göre Yakup Aleyhisselâm rüyasında kurdun Yûsuf ’a saldırdığını görmüş; rüya onun için bir uyarı olmuş, o da bu yüzden bunu söylemiş ve böylece (istemeyerek) onlara bir gerekçe telkin etmiştir. Arap atasözünde denildiği gibi, “Bela dile bağlıdır.”
[885] ُ ْ ِّ -kelimesi aslî bir şekilde Hemze ile okunduğu gibi tah (kurt) اfif ile (ez-zîb) de okunmuştur. Bu kelimenin tezâ’ebeti’r-rîhu (Rüzgâr dört bir yandan esti.) fiilinden türediği söylenmiştir.
1 Müellifin نرتع kıraatini tefsire esas aldığı anlaşılıyor. / ed.2 Yerte‘i ifadesi ُأرْسِلْه’nun cevabı olarak meczum olup ُيـلَْعَب yeni bir cümle olarak merfû‘dur. / ed.
14. Âyetin Tefsiri
[886] Burada yemin hazfedilmiştir, takdiri; “Dediler ki: Vallahi, onu kurt yerse…” şeklindedir. ُ َ ْ أכََ ِ َ (eğer onu yerse) ifadesindeki Lâm, yemin Lâm’ı yerine kullanılmıştır. َون ُ
ِ א َ إِذًا א O takdirde, kesinlikle hüsrana) إِuğramışız demektir.) ifadesi ise yeminin cevabı olup, şart cümlesinin cevabı şeklinde gelmiştir. ٌ َ ْ ُ ُ ْ َ ,ifadesindeki Vav (biz güçlü bir topluluk iken) وَhâl bildiren Vav’dır. Oğulları Yakup Aleyhisselâm’a yemin etmişler; zor işle-rin üstesinden gelebilecek ve tehlikelere göğüs gerebilecek ölçüde güçlü bir topluluk oldukları halde, babalarının ‘bir kurdun kardeşlerini aralarından kapıp götüreceği’ şeklindeki endişesi gerçekleşecek olursa, o zaman hüsra-na uğramış, yani âcizlik, zayıflık ve perişanlık yüzünden helâk olmuş bir topluluk sayılacaklarını ya da böyle bir durumda helâk edilmeye müstahak olacaklarını, çünkü artık o durumda yaşamalarının hiçbir faydasının kal-mayacağını veya kendileri için yıkım ve hüsran bedduasında bulunulması-na, haklarında “Hepsi orada hazır iken içlerinden birini kurt kaptı ya, artık Allah onları hüsrana uğratsın, yıkıp perişan etsin!” şeklinde beddua edil-mesine müstahak olacaklarını söylemişlerdir. “Eğer aramızdan birini dahi muhafaza edemezsek, o zaman bütün hayvanlarımız helâk olmuş ve bizler de hüsrana uğramışız demektir.” demek istedikleri de söylenmiştir.
[887] Şayet “Yakup Aleyhisselâm onlara iki mazeret sunmuş olduğu hal-de onlar neden bunlardan sadece birine cevap vermişlerdir?” dersen şöyle derim: Çünkü bu mazeretlerden biri (yani Yûsuf ’tan ayrı kalmanın ken-disini çok üzecek olması) onları öfkelendiren, ağırlarına giden bir mazeret olduğu için, adeta o mazereti duymazlıktan gelmişler; onun karşısında sağır kesilmişler ve dikkate almamışlardır.
15. Âyetin Tefsiri
[888] هُ ُ َ ْ َ ا ifadesi (onu bırakmayı) أَنْ ُ َ ْ -fi (kararlaştırdıklarında) أَilinin mef‘ûlü olup ecme‘a’l-emra ve ezme‘ahû (İşe karar verdi.) ifadesindeki gibi bir kullanımdır. Benzer bir kullanım ْ כُ َ ْ أ ا ُ ِ ْ َ َ (“Ne yapacağınızı iyice kararlaştırın” [Yûnus 10/71]) âyetinde de vardır. [“Kuyunun derinliğine” an-lamındaki ِّ ُ ْ ِ ا َ א َ ] ifadesi fî ğayâbâti’l-cübbi (kuyunun derinliklerine) şek-linde de okunmuştur. Bu kuyunun Beyt-i Makdis kuyusu olduğu da, Ür-dün’de olduğu da Mısır- Medyen arasında olduğu da Yakup Aleyhisselâm’ın evinden üç fersah uzakta olduğu da söylenmiştir.
] 889[ א َ ’nın cevabı hazfedilmiş olup anlamı, “yapacakları eziyeti yap-tılar” şeklindedir. Rivayete göre Yûsuf Aleyhisselâm’ı çöle götürdüklerinde ona düşmanca davranmaya, vurmaya ve onu aşağılamaya, itip kakmaya başladılar. Hangisinden yardım dilediyse itilip kakılmak ve darp edilmek şeklinde karşılık buldu. Hatta neredeyse öldürecek noktaya geldiler. O an Yûsuf Aleyhisselâm feryat etmeye, “Ah babacığım! Bir bilsen şu cariye çocuk-larının evladına neler yaptıklarını!” diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine Yahuda, “Onu öldürmeyeceğinize dair bana söz vermemiş miydiniz!?” dedi. Onu kuyuya atmak istediklerinde onların elbiselerinin paçalarına yapıştı, ellerini çekip ayırdılar; bu sefer kuyunun duvarına tutundu, sonunda elle-rini bağladılar ve gömleğini çıkardılar. O da, “Abilerim! N’olur, gömleğimi geri verin, örtüneyim.” dedi. Ama onlar gömleğini sahte kana bulayıp ba-balarını aldatmak için almışlardı, bu yüzden ona, “Şu rüyanda gördüğün Güneş, Ay ve on bir yıldız yok mu, onlara dua et de seni ısıtsınlar!” dediler ve onu kuyuya iple sarkıttılar, yarıya kadar sarkıttıktan sonra ise, ölsün diye ipi bıraktılar. Kuyunun dibinde su vardı, suyun içine düştü, sonra bir ka-yaya tutunup üzerine çıktı, ağlıyordu… Derken yukarıdan ona seslendiler, merhamete geldiklerini sandı ve onlara cevap verdi, ne var ki amaçları onun yerini tespit edip öldürmek niyetiyle taşla başına vurmaktı. Yahuda onlara engel oldu. Yahuda (zaman zaman) ona yiyecek getirir verirdi.
[890] Rivayete göre İbrâhim Aleyhisselâm, elbisesi çıkartılıp ateşe atıldı-ğı zaman, Cebrail ona cennet ipeğinden bir gömlek getirip giydirmiş, daha sonra İbrâhim Aleyhisselâm bu gömleği İshak’a, o da Yakup Aleyhisselâm’a vermiş, o da gömleği muska yapıp Yûsuf ’un boynuna asmıştı. İşte [ Yûsuf kuyuda iken] Cebrail yanına gelmiş ve kendisine bu gömleği giydirmiştir.
[891] “Biz kendisine şöyle vahyetmekteydik:” Bir görüşe göre tıpkı Yahya ve Îsâ Aleyhimesselâm gibi Yûsuf Aleyhisselâm’a da çocukken vah-yedilmiştir. Bir başka görüşe göre bu olay, Yûsuf Aleyhisselâm büluğ/idrak çağına geldiği zaman yaşanmıştır. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] , “O za-manlar on yedi yaşındaydı.” dediği nakledilmiştir. “Sen bunu onlara bir bir haber vereceksin.” Bu vahiy ona, o karanlık ve yabani ortamda ünsiyet sağlasın ve işin sonunun iyi olacağı müjdesini alsın diye verilmiştir. An-lam şöyledir: İçinde bulunduğun durumdan mutlaka kurtulacaksın ve “kendileri bunun farkında olmadıkları bir sırada” ağabeylerine bu yaptık-larını tek tek anlatacaksın, yani aradan geçen ve şeklini şemailini değiş-tiren uzun zamandan, senin çok üstün ve yüce bir makamda bulunman-dan ve onların düşündüğü durumdan çok uzak bir noktada olmandan dolayı onlar senin Yûsuf olduğunu bilmedikleri bir sırada anlatacaksın.
Nitekim ağabeyleri sanık olarak yanına girdiklerinde onu tanımamışlar; o ise onları tanımış ve (adamlarından) hükümdar kupasını istemiş, (getirdik-lerinde) onu eline alarak, evirip çevirip tınlatmış; sonra da “Şu camın bana haber verdiğine göre, sizin baba bir olan bir kardeşiniz daha varmış, adı da Yûsuf ’muş, babanız sizi değil, onu çok seviyormuş. Siz de onu alıp götür-müş ve kuyunu derinliklerine atmışsınız, sonra da babanıza dönüp ‘onu kurt yedi’ demiş, onu üç kuruşa satmışsınız!” demiştir.
[892] “Kendileri bunun farkında olmadıkları bir sırada” ifadesinin “Biz kendisine şöyle vahyetmekteydik” ifadesine bağlı olması ve anlamın “onlar farkında değilken, onun korku içinde, yapayalnız olduğunu zannederler-ken biz vahiyle onun kalbindeki korkuyu izale ettik, onda ünsiyet peyda ettik.” şeklinde olması da mümkündür.
[893] ْ ُ َ ِّ َ ُ َ (onlara bir bir haber vereceksin) ifadesi, onlara yönelik bir tehdit anlamında, Nun ile le-nunebbi’ennehüm (Onlara bir bir haber vere-ceğiz!) şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşa göre “kendileri bunun farkın-da olmadıkları bir sırada” ifadesi “Biz kendisine şöyle vahyetmekteydik.” ifadesine bağlı olmaktadır.
16. Âyetin Tefsiri
17. Âyetin Tefsiri
mızın yanında bırakmıştık. (Geldik, baktık ki) kurt onu yemiş! Şimdi biz ne kadar doğru söylüyor olsak da sen bize inanmazsın.”
[894] Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] ‘aşiyy kelimesinin ism-i tasğiri olarak ‘uşeyyen şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Nitekim lekıytuhû ‘uşeyyen ve ‘uşey-yânen (Onunla akşamüstü karşılaştım.) denir ki bu ifadeler usaylen ve usaylâ-nen (akşamüstü) anlamındadır. İbn Cinnî [v. 392/1002], bu kelimeyi ‘Ayın’ın zammesi ve kasrile ‘uşen şeklinde rivayet etmiş ve anlamın ‘uşven mine’l-bukâ’i (ağlamaktan gözleri puslanmış) şeklinde olduğunu söylemiştir. Rivayete göre kadının biri Kādî Şüreyh’e [v. 80/699] müracaat etmiş ve o esnada gözyaşı dök-müş, Şa‘bî de [v. 104/722] ona, “Ey Ebû Ümeyye! Görmez misin, kadın gözyaşı döker?” diye çıkışmış. Bunun üzerine Kādî Şüreyh, “ Yûsuf ’un ağabeyleri de ağlayarak gelmişlerdi, ama zalimdiler! Hüküm verme makamında olan kişi-nin kendisine emredildiği şekilde sünnet-i marziyye/sahih sünnet ile hükmet-mesi, başka türlü hüküm vermemesi gerekir” demiştir.
[895] Rivayete göre Yakup Aleyhisselâm onların seslerini duyunca irkil-miş ve “Neyiniz var evlatlarım, sürünün başına bir şey mi geldi?” demiş, onlar, “Hayır” deyince, “O halde neyiniz var, Yûsuf nerede?” diye sormuş. Onlar da “Ey babamız! Yarışmaya gitmiş, Yûsuf ’u da eşyalarımızın yanında bırakmıştık…” demişlerdir. ُ ِ َ ْ َ (yarışıyorduk) ifadesi netesâbeku anlamın-dadır, zira intidāl ve tenâdul, irtimâ ve terâmî gibi kelimelerde olduğu üzere, ifti‘âl ve tefâ‘ul bapları müşterektirler. Anlam, “koşma yarışı yapıyorduk” ya da “ok atma yarışı yapıyorduk” şeklindedir. Tefsirde, “atışıyorduk / üstün-lük tartışması yapıyorduk” şeklinde de varit olmuştur. َ ِ אدِ א כُ ْ َ yani وَsenin nezdinde doğru sözlü ve güvenilir kimseler olsak, Yûsuf ’a olan aşırı sevgin yüzünden “bize inanmazsın,” bizi tasdik etmezsin. Hal böyleyken, bir de hakkımızda kötü düşünüyor olmanı, sözlerimize güvenmemeni ka-tınca [artık bize hiç inanmayacağın aşikâr]!..
18. Âyetin Tefsiri
بٍ [896] ِ مٍ כَ َ ِ (yalancı bir kanla) ifadesi bi-demin zî-kezib (yalanı olan kanla) anlamındadır. Ya da mübalağa olsun diye dem (kan) kelimesi, mastar ile nitelenmiştir; sanki kanın bizzat kendisi yalanmış gibi ifade edilmiştir. Nitekim benzer şekilde, yalancı kimse için, “O yalanın, yalan şahitliğin ta kendisidir!” denilir. Şair de şöyle demiştir:
O konuda kadınlar cömert; siz ise cimrinin ta kendisisiniz!بٍ ِ -hal olarak mansup keziben şeklinde de okunmuştur; bu durumda an כَ
lam, “Yalan söylüyor oldukları halde onu getirdiler.” şeklindedir. Yine mef‘ûlün leh olması da mümkündür. Hazret-i Âişe, Dal ile kedibin şeklinde okumuştur ki, kedirin (bulanık) anlamındadır. Bunun anlamının tariyyin (taze) olduğu da söylenmiştir. İbn Cinnî [v. 392/1002], “Bu kelimenin aslı kedibdir, o da gençlerin tırnaklarında çıkan ince beyaz zardır.” demiştir; yani sanki kan gömlekte ince bir iz bırakmış anlamındadır. Rivayete göre, bir oğlak keserek, kanını gömleğe bulamışlar, fakat gömleği parçalamak akıllarına gelmemiş…
[897] Rivayete göre Yakup Aleyhisselâm Yûsuf ’la ilgili haberi alınca olan-ca sesiyle feryat etmiş ve “Gömlek nerede?” diye bağırmış. Gömleği alıp yüzüne sürmüş, bütün yüzü gömleğin kanına bulanıncaya kadar ağlamış ve “Hayret vallahi! Bugünkü kurt kadar şefkatlisini görmedim, evlâdımı yemiş, ama üzerindeki gömleği parçalamamış!” demiş.
[898] Anlatıldığına göre Yûsuf Aleyhisselâm’ın ‘gömleği’ üç konuda ka-nıt olmuştur. Yakup Aleyhisselâm’a, oğullarının yalanını gösteren bir kanıt olmuş; onu yüzüne sürdüğünde gözleri açılmış; gömlek arkadan yırtıldığı zaman da, Yûsuf Aleyhisselâm’ın suçsuzluğu ortaya çıkmıştır.
[899] Şayet “ ِ ِ ِ َ َ (gömleğinde) ifadesinin i‘rabtan mahalli nedir?” dersen şöyle derim: Zarf olarak nasp mahallindedir, adeta “Devesinin üze-rinde yüklerle geldi.” ifadesinde olduğu gibi “Gömleğinin üzerinde kan ile geldiler.” denilmiştir. “Peki, bu ifadenin zilhâlin önüne geçmiş, ondan önce zikredilmiş hal olması mümkün değil midir?” dersen şöyle derim: Hayır, çünkü mecrur olan kelimenin hali, onun önüne geçmez.
[900] ْ َ َ “kolaylaştırdı” anlamında olup, kolaylık isteme (istirhā) an-lamındaki es-sevelden türemiştir. “Nefisleriniz sizi aldatıp” büyük, ağır “bir işe” yani Yûsuf ile ilgili işlemiş olduğunuz büyük bir suça “sürüklemiş” bu suçu gözünüzde basit göstermiş. Yakup Aleyhisselâm hem onların hasetlerini biliyor olmasından, hem de gömleğin sapasağlam olmasından yola çıkarak, bu işi onların yaptığı sonucuna varmıştır. Ya da onların Yûsuf ’un canına kastettikleri kendisine vahyedilmiştir.
[901] “Bu durumda bana düşen güzelce sabretmektir.” ٌ ِ َ ٌ ْ َ َ ifadesi haberdir. Sıfatla nitelenmiş olduğu için mübteda da olabilir, yani ‘Benim işim güzel bir sabırdır.’ veya ‘Güzel bir sabır en doğru olanıdır.’ şeklinde. Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] kıraatinde ise, fe-sabran cemîlen şeklindedir. Merfû‘ bir hadiste sabr-ı cemîl “kişinin şikâyetini (Allah’dan başka) hiç kimseye arz etmediği sa-bır” olarak açıklanmıştır. Dikkat edilirse, “Ben üzüntü ve kederimi yalnızca Allah’a açarım.” [ Yûsuf 12/86] dediği âyette bildirilmiştir. Bu ifadenin, “Size surat asmayacağım, sizinle mutsuz bir yüzle birlikte olmayacağım, aksine size karşı daha önce nasıl idiysem öyle olacağım.” anlamında olduğu da söylen-miştir. Söylendiğine göre Yakup Aleyhisselâm’ın kaşları gözlerine inmiş, kaş-larını zar zor kaldırabiliyormuş. “Bu halin nedir böyle?” diye sorulduğunda, “Zamanın uzunluğu ve hüzünlerin çokluğu” diye cevap veriyormuş. Bunun üzerine Allah Teâlâ kendisine, “Benden şikâyetin mi var?” diye vahyedince, “Ya Rabbi! Bir hatadır ettim, lütfen beni bağışla!” diye dua etmiş.
[902] “Şu anlattıklarınıza karşı” yani Yûsuf ’un ölmüş olmasına dayan-ma, onu kaybetmiş olmaya sabretme konusunda “yardımına sığınılacak, yalnızca Allah’tır” yani sadece O’ndan yardım diliyorum.
19. Âyetin Tefsiri
[903] “Bir kervan” Medyen’den Mısır’a doğru giden bir topluluk “gel-mişti.” Bu topluluk Yûsuf Aleyhisselâm’ın kuyuya atılmasından üç gün son-ra oradan geçmişti. Yollarını kaybetmişler ve kuyunun yakınında bir yerde konaklamışlardı. Kuyu yerleşim yerlerinden çok uzaktaydı, sadece çoban-ların geçtiği bir yerdeydi. Söylendiğine göre suyu da tuzlu imiş, ama Yûsuf Aleyhisselâm içine atılınca su tatlanmış. “Sucularını gönderdiler” kendileri için kuyudan su alması için adı Mâlik b. Zü’r el-Huzâ‘î olan birini gönder-diler. Vârid, topluluğa su almak için kuyuya gelen kişi demektir. “Müjdeler olsun!” Burada lafzan ى َ ْ ُ א (Ey Müjde!) diye nida edilmiş, sanki “Gel ey müjde, işte bu senin zamanındır.” denilmiştir. Bu kelime, mütekellime izafe edilerek yâ buşrâye şeklinde de okunmuştur. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ve başkalarının kıraatinde bu kelime, Elif ’in yerine Yâ konularak yâ buşriyye şeklindedir. Bu okuyuşta Yâ, izafet Yâ’sından önceki kesre yerine konulmuş-tur ki bu, meşhur bir Arap lehçesidir. (Himyer tarafından bir bölge olan) Serv halkının dua ederken yâ seyyidiyye, yâ mevliyye dediklerini işitmiştim. Nâfî’nin [v. 169/785] sükûn ile yâ buşrây şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Ancak iki sâkin harfin kural dışı bir şekilde bir araya gelmiş olması sebebiy-le bu okuyuş doğru değildir, fakat vakıf hali kastediliyorsa başka.
[904] Söylendiğine göre sucu kuyuya kovasını sarkıttığı zaman Yûsuf Aleyhisselâm ipe tutunmuş, çıktığında ise sucu, karşısında ansızın son de-rece güzel bir çocuk görmüş ve “Müjdeler olsun! Bir oğlan çocuğu!..” diye bağırmıştır. Sucunun onu götürüp, arkadaşlarına yaklaştığı zaman onlara müjde vermek üzere böyle bağırdığı da söylenmiştir.
[905] “Onu gizlediler” ifadesinde zamir, sucu ve arkadaşlarına racidir; onlar Yûsuf ’u kervandakilerden saklamışlardır. Onu kuyuda bulduklarını gizledikleri ve onlara “Bunu bize kendi adlarına Mısır’da satalım diye sucu-lar verdi.” dedikleri de söylenmiştir. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] nakledildiği-ne göre buradaki zamir, Yûsuf Aleyhisselâm’ın ağabeylerine racidir ve onlar kervana, “Bu bizim kölemizdir, elimizden kaçtı, onu bizden satın alın.” demişler; Yûsuf da kendisini öldürürler korkusuyla sessiz kalmıştır.
[906] ً َ א َ ِ hal olarak mansup olup anlam, “Onu ticari bir meta ola-rak gizlediler.” şeklindedir. el-Bidā‘a ticaret için ayrılan maldır. “Oysa Allah yaptıklarını bilmekte idi!” Sırları Allah’a gizli kalmış değildi. Bu ifade on-lara yönelik bir tehdittir, zira onlar kendilerine ait olmayan bir şeyi ticaret malı edinmişlerdir. Ya da Allah Yûsuf ’un ağabeylerinin babalarına ve kar-deşlerine yaptıkları kötülüğü bilmektedir!
20. Âyetin Tefsiri
[907] “Onu yok pahasına sattılar” kıymetsiz, değersiz, eksik bir pahaya. Ya da sahte, ölçüsü eksik, ayarı düşük “birkaç dirheme” yani tartıya gelmeyip sayıyla sayılan, birkaç tane -dinara da değil- dirheme “sattılar.” Çünkü onlar sadece bir okka ağırlığında olacak dirhemi tartarlardı ki bu da kırk dirhem idi. Bunun altındakileri sayarlardı. Bu yüzden, az miktarda dirheme “sayılı” denilirdi, çünkü çok sayıdaki dirhemin, sayı çokluğundan dolayı sayılması zordur. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] nakledildiğine göre onu yirmi dirheme sat-mışlardır. Süddî’den [v. 127/745] ise yirmi iki dirheme sattıkları nakledilmiştir. “Ona fazla bir değer biçmemişlerdi.” Ellerindekinin değerini bilmiyorlardı; bu yüzden onu çok az bir pahaya sattılar. Zira onlar onu bulmuşlardı. Bir şeyi bulan da, ona pek değer vermez, kaça sattığını önemsemez. Üzerinde hak sahibi olan birinin onu bulup da elinden almasından korkar; bu yüzden de bulduğu ilk müşteriye en ucuz fiyattan satar. ُوْه َ َ ifadesinin “onu satın وَaldılar” anlamında olması da mümkündür. Bu durumda mâna, “Kervan onu ağabeylerinden satın aldı.” şeklinde olur. Kervandakilerin ona değer verme-melerinin sebebi ise, onun kaçak bir köle olduğunu düşünmeleri ve onun yüzünden mallarının tehlikeye düşeceğinden korkmalarıdır. Rivayete göre ağabeyleri (onu sattıktan sonra) kervanı takip etmiş ve “Onu sıkıca bağlayın da kaçmasın.” diye tembihlemişlerdir.
[809] ِ ِ kelimesi َ ِ ِ ا ,ifadesi ile ilişkili değildir (değer vermiyorlardı) اçünkü sıla mevsūlün önüne geçmez. Nitekim (“Bunlar Zeyd’e vuranlardan-dı” anlamında) ve kânû Zeyden mine’d-dāribîn demezsin. Aksine, bu ifade be-yandır, sanki “Neye değer vermiyorlardı?” diye sorulmuş da cevaben; “Ona değer vermiyorlardı.” denilmiştir.
21. Âyetin Tefsiri
[909] Söylendiğine göre “onu satın alan” kişinin adı, Kıtfîr ya da Et-fîr’dir (Potifar). Bu zat, Mısır hazinelerinin (yani ziraî mahsul depoları-nın) başında bulunan yetkili (‘azîz) kişi idi. O dönemde kral, Amâlika kabilesinden Reyyân b. Velîd idi. Yûsuf Aleyhisselâm’a iman etmiş, o ha-yatta iken vefat etmişti. Ardından Kābûs b. Mus‘ab kral olmuştu. Yûsuf Aleyhisselâm bunu İslâm’a davet etmiş, o ise reddetmiştir. Yûsuf ’u Aziz on yedi yaşında iken satın almıştı. Yûsuf Aleyhisselâm onun evinde on üç sene kaldı. Reyyan b. Velîd onu otuz yaşında vezir yapmış, otuz üç yaşına geldiği zaman Allah Teâlâ kendisine ilim ve hikmet bahşetmiş, yüz yirmi yaşında vefat etmiştir.1
[910] Söylendiğine göre bu kral, Mûsâ Aleyhisselâm dönemindeki Fi-ravun olup, dört yüz sene yaşamışmış. Delili de “Gerçek şu ki daha önce Yûsuf da size apaçık delillerle gelmişti.” [Ğâfir 40/34] âyeti imiş. Mûsâ Aley-hisselâm dönemindeki Firavun’un, Yûsuf Aleyhisselâm dönemindeki Fira-vun’un soyundan olduğu da söylenmiştir.
[911] Yine, Aziz’in onu yirmi dinar, iki çift terlik ve iki beyaz elbise karşılığında satın aldığı; -ayrıca- onu pazara götürüp açık artırmaya çı-kardıkları, nihayet fiyat bir misk, bir varak ve bir ipek fiyatına ulaşınca Kıtfîr’in onu bu fiyata satın aldığı da söylenmiştir.
[912] “Ona iyi bak” evimizdeki yerini, makamını iyi tut, onu razı et. -“O (eşiniz) benim efendimdir, bana iyi bakmıştır.” [ Yûsuf 12/23] ifadesi de bunun delilidir.- Maksat, “Ona iyi davran, ihsanda bulun, bir uşak olarak iyi muamelede bulun ki gönlü bizimle birlikte olmaktan hoşnut olsun; aramızda yaşamakla huzur bulsun.” şeklindedir. Nitekim bir kimsenin yanında konakladığı erkek veya kadın kastedilerek keyfe ebû mesvâke (Ba-rınak sahibin nasıl?) ve keyfe ümmü mesvâke (Barınak sahiben nasıl?) de-nilir ve bu ifadelerle, “Onun yanında konaklamaktan gönlün hoşnut mu, senin yanında konaklamanın hakkını gözetiyor mu?” anlamı kastedilir.
[913] ِ ِ أَ َ ْ (hanımına) ifadesindeki Lâm, ُاه َ َ ْ َאلَ ,fiiline değil اِ fiiline taalluk eder.2
1 Bu hesapta, (a) Yûsuf ’un zindanda geçirdiği seneler hesaba katılmamış gözüküyor. (b) Yûsuf ’a ilim ve hikmet bahşedilmesi zindana girmesinden -dolayısıyla, vezir olmasından- öncedir. / ed.
2 “Onu karısına satın alan Mısırlı dedi ki: …” değil de, “Onu satın alan Mısırlı, karısına dedi ki: …” şeklinde. / ed.
[914] “Ola ki bize faydası dokunur.” Belki yetişip işleri öğrenir de tec-rübe sahibi olup işlerin nasıl çekilip çevrildiğini anlarsa yaptığımız işlerin bir kısmında ondan istifade ederiz; güvenilirliği ve yeterliliği ile bize fay-dası dokunur. Ya da “Onu evlatlık edinir, evlat yerine koyarız.” şeklinde-dir. Kıtfîr kısır idi; evladı olmuyordu. Feraset sahibi olduğu için Yûsuf ’ta-ki rüşdü görmüş ve böyle demiştir. Nitekim şöyle denilmiştir: “ İnsanlar içerisinde en ferasetli olan şu üç kişidir: İlki Yûsuf konusunda ferasetli davranan ve hanımına “Ona iyi bak! Ola ki bize faydası dokunur.” diyen Aziz; ikincisi Mûsâ Aleyhisselâm hakkında babasına “Babacığım, onu üc-retli işçi olarak tut.” [Kasas 28/26] diyen kız; üçüncüsü ise Hazret-i Ömer’i kendisinden sonra halife olarak seçen Hazret-i Ebû Bekr –Allah her iki-sinden de razı olsun-.” Rivayete göre Aziz Yûsuf Aleyhisselâm’dan kendisi hakkında bilgi almak istemiş, o da nesebinden bahsetmiş ve Aziz de onu bu sayede tanımış.
[915] “Böylece” ifadesiyle daha önce geçen şeylere, yani Yûsuf Aleyhis-selâm’ın kurtarılması, Aziz’in kalbinin ona şefkat duyması gibi hususlara işaret edilmiştir. (َِכ َ deki) Kâf mansup olup takdiri, “işbu kurtarma’כَve şefkat gibi…” şeklindedir. “ Yûsuf ’a ülkede iyi bir konum sağlamış ol-duk.” yani onu kurtarmış ve Aziz’in kalbini ona meylettirmiş olduğumuz gibi, Mısır diyarında ona iyi bir konum sağladık, onu orada emriyle-ya-sağıyla tasarrufta bulunan bir yetkili kıldık. Onu bu şekilde kurtardık ve kendisine imkân sağladık “ki kendisine rüya yorumunu öğretelim.” Amacımız, akıbeti sadece onun iyi olan ilim ve amel (sahibi olması) idi.
[916] “Allah, verdiği emir üzerinde galiptir,” kendi işine galiptir, di-lediği şeye engel olunamaz, irade ve hükmüne kimse karşı çıkamaz. Ya da Yûsuf ’un işine galiptir, onu kendi çekip çevirir, başkasına bırakmaz. Ağabeyleri onun hakkında çeşitli şeyler istemişler, fakat sadece Allah’ın istediği ve düzenlediği şey gerçekleşmiştir. “Fakat insanların çoğu” bütün işlerin Allah’ın elinde olduğunu “bilmez.”
22. Âyetin Tefsiri
[917] el-Eşüdd (gençlik çağı) ifadesinin on sekiz yaşını, yirmi yaşını, otuz üç yaşını, kırk yaşını ifade ettiği söylendiği gibi, üst sınırının altmış iki yaş olduğu da söylenmiştir.
[918] Hükmen hikmet anlamına gelir ki o da amel ile birlikte olan ilim ve bilinmeyen şeyden uzak durmak demektir. Bu kelimenin, insanlar ara-sında hükmetmek ve anlamak anlamına geldiği de söylenmiştir. “İhsan üze-re hareket edenleri, işte böyle mükâfatlandırıyoruz Biz.” ifadesi, Yûsuf Aley-hisselâm’ın işinde ihsan üzere hareket ettiğine, gençlik yıllarında dahi Allah korkusuna sahip olduğuna, Yüce Allah’ın da onun bu ihsanına karşılık ken-disine hüküm ve ilim verdiğine dikkat çekmektedir. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] “Kim gençliğinde Rabbine ibadeti ihsan üzere yaparsa, Allah da olgunluk çağına geldiğinde ona hikmet bahşeder” dediği nakledilmiştir.
23. Âyetin Tefsiri
[919] el-Murâvede (murat almak istemek), gelip gitmek anlamındaki râde - yerûdu fiilinden müfâ‘ale babında türemiştir. Sanki “Onu nefsi adına aldattı, yani arkadaşını, elinden çıkmasını istemediği bir şey konusunda aldatan kimsenin yaptığı gibi yaptı; ona galip olmak ve ondan alacağını almak için hile yaptı.” denilmiştir. Bu ifade, onun Yûsuf Aleyhisselâm’ı ken-disi ile cinsel temasta bulunmaya zorlamış olmasını anlatmaktadır.
[920] “Kapıları sımsıkı kapattı.” Söylendiğine göre bunlar, yedi kapı idi. [921] (Haydi gel!) ifadesi, her ikisinde de Tâ’nın fethası ile olmak
üzere He’nin fethası ile ve kesresi ile yani eyne ve ‘iyte vezinlerinde okun-muştur. Yine bu kelime ceyri vezninde heyti şeklinde, haysü vezninde heytü şeklinde ve teheyye’tü (hazırlandım) anlamında hi’tü şeklinde de okunmuş-tur. Nitekim tıpkı câ’e-yecîü fiili gibi, hazırlandı anlamında, hâ’e-yehî’u de-nilir. Ayrıca bu ifade hüyyi’tü le-ke şeklinde de okunmuştur. (Bu le-kedeki) Lâm, fiilin sılasıdır. Seslenme durumunda ise Lâm, beyan ifade eder, sanki helümme le-ke (Haydi! Sana diyorum.) ifadesinde olduğu gibi, le-ke ekūlü hâzâ (Sana söylüyorum bunu.) denilmiştir.
] 922[ ِ אذَ ا َ (Allah’a sığınırım!) Zira durum şudur ki “o benim efendim-dir;” benim malikim, sahibimdir. Burada Kıtfîr’i kastetmektedir. “Bana iyi bakmıştır.” sana “Ona iyi bak!” [ Yûsuf /1221] demiştir. Dolayısıyla bunun kar-şılığı onun arkasından ailesine kötü davranmam, bu konuda ihanet etmem olamaz. “Zalimler asla iflâh olmaz!” İyiliğe kötülükle karşılık vererek ihanet edenler iflâh olmaz. Burada “zalimler” ifadesi ile zinakârların kastedildiği söy-lenmiştir; çünkü onlar, nefsine zulmeden kimselerdir. ِّ ,(Efendim” derken“) ر‘sebepler sebebi’ olması hasebiyle Yüce Allah’ı kasdettiği de söylenmiştir.
24. Âyetin Tefsiri
[923] Hemme bi’l-emri yöneldi, karar verdi anlamına gelir. Şair şöyle demiştir:
İstedim; yapmadım, az kalsın yapıyordum. Keşke yapsaydım daOsman’ın ardından “Eşleri ağlıyor.” denilmesini sağlasaydım
Yine bu, lâ ef‘alü zâlike ve lâ keyden ve lâ hemmen (Onu yapmaya yaklaşma-dım bile, onu yapmayı düşünmedim de.) sözün gibidir. Bu görüşü Sîbeveyhi nakletmiştir. el-Hemmâm kelimesi de buradan türemiştir ve bir işe karar ver-diği zaman onu yerine getiren, ondan geri durmayan kimse anlamına gelir.
[924] “Kadın ona yönelip karar vermişti.” ifadesi, “Onunla birlikte ol-maya karar vermişti.” anlamında, “O da ona yönelip karar vermişti.” ifadesi ise “O da onunla birlikte olmaya karar vermişti.” anlamındadır. “Rabbinin kesin kanıtını görmemiş olsaydı…” ifadesinin cevabı hazfedilmiş olup, tak-diri, “Rabbinin kesin kanıtını görmemiş olsaydı, onunla birlikte olurdu.” şeklindedir. Zira “O da ona yönelip karar vermişti.” ifadesi buna delâlet eder. Bu tıpkı, “Onu öldürmeye karar verdim, eğer Allah’tan korkmasay-dım.” ifadesi gibidir, zira bu ifadede, “Eğer Allah’tan korkmasaydım onu öldürürdüm.” anlamı kastedilmektedir. Şayet “Allah’ın peygamberinden bir günaha karar verip ona yönelmek gibi bir fiilin sādır olması nasıl caiz olabilir?” dersen şöyle derim: Burada maksat, Yûsuf ’un nefsinin onunla birlikte olmayı arzu etmiş, gençlik şehveti ve şiddetli arzu ile hareket et-miş ve tıpkı kadının kendisine yönelmiş olmasına benzeyen ve hem aklı hem kararlılığı neredeyse yok edecek olan böyle bir durumun gerektirdiği bir meyil şeklinde kendisini ona doğru çekmiş olması, fakat Yûsuf Aley-hisselâm’ın bu kendisini kaplamış olan bu hali kırıp aştığı, haramlardan kaçınmanın gerekliliğine dair mükelleflerden alınmış olan söz ve kesin delil üzerinde düşünmek suretiyle bunu reddetmiş olduğudur. Eğer şiddeti sebe-biyle hemm (karar verip yönelmek) olarak isimlendirilen bu aşırı meyil ol-masaydı, o zaman bu meylin sahibinin Allah katında, o meyilden uzak dur-ması sebebiyle övgüye mazhar olması söz konusu olmazdı, çünkü belalara karşı gösterilen sabrın büyüklüğü, belaların büyüklüğü ve şiddetine göredir.
Eğer Yûsuf Aleyhisselâm’ın karar verip yönelmesi kadınınki gibi olsaydı, o zaman Allah Teâlâ onu (ihlası sayesinde kurtarılan) ihlas sahibi kullardan olmakla övmezdi. Ayrıca “O da ona karar verip yönelmişti.” ifadesi ile “Ne-redeyse ona karar verip yönelmek üzere idi.” anlamının kastedilmiş olması da mümkündür. Bu durumda ifade tıpkı, “Onu öldürürdüm, eğer Allah’tan korkmasaydım.” sözü gibi olur ki, bu sözde, öldürmeye yaklaşmak, bu fiili işlemesine ramak kalmak, adeta bu fiile başlamak kastedilir.
[925] Şayet “O da ona karar verip yönelmişti’ ifadesi, âyetin başında yemin ifadesi olarak gelen ‘Gerçek şu ki kadın ona yönelip karar vermişti.’ ifadesinin kapsamına dâhil midir değil midir?” dersen şöyle derim: Her iki durum da mümkündür, okuyucunun bu ifadeyi kasemin kapsamı dışında tutup, kendi başına müstakil bir ifade olarak değerlendirmesi durumunda “Gerçek şu ki; kadın ona yönelip karar vermişti.” ifadesinden sonra va-kıf yapıp, daha sonra “O da ona karar verip yönelmişti, Rabbinin kesin kanıtını görmemiş olsaydı.” şeklinde devam etmesi mümkündür. Yine bu durumda, iki farklı “karar verip meyletme” fiili arasındaki fark da vurgu-lanmış olmaktadır.
[926] Şayet “Neden َ ْ َ (…miş olsaydı) ifadesinin cevabının hazfedil-miş olduğunu ve ‘O da ona karar verip yönelmişti.’ ifadesinin bu hazfedilen cevaba delâlet ettiğini söyledin; böyle yapmak yerine, bu ifadenin doğrudan cevabın kendisi olup َ ْ َ (…miş olsaydı) ifadesinden önce gelmiş olduğunu söyleseydin olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: Zira َ ْ َ (…miş olsaydı) ifadesi şart hükmünde olduğundan, cevabı kendisinden önce gelemez; çün-kü şart ifadesinin cümlenin başında olması gerekir; çünkü َ ْ َ (ile kurulan şart cümlesi), içerdiği iki cümle ile birlikte tek bir kelime gibidir. Dolayı-sıyla, bir kelimenin bir kısmının diğer kısmından önce gelmesi caiz değil-dir. Ama kendisine delâlet eden bir ifadenin bulunması halinde bir kısmı hazfedilebilir.
[927] Şayet “Peki, neden َ ْ َ ’nın sadece ‘O da ona karar verip yö-nelmişti.’ ifadesine taalluk ettiğini söyledin de bu ifadenin aynı zaman-da ‘Gerçek şu ki kadın ona yönelip karar vermişti.’ ifadesine de taalluk ettiğini söylemedin. Zira hemm (karar verip yönelmek) cevherlere de-ğil, anlamlara taalluk eder. Dolayısıyla da burada muhālata (birlik-te olma) ifadesinin takdir edilmesi zorunludur, muhālata ise ancak iki kişiden birlikte sādır olur. Bu durumda sanki ‘O ikisi birlikte muhā-lataya karar verip yönelmişlerdir. Eğer birini bir engel engellememiş ol-saydı...’ denilmiş olmaktadır?” dersen şöyle derim: Ne güzel söyledin!
Fakat Allah Teâlâ “Gerçek şu ki kadın ona yönelip karar vermişti, o da ona karar verip yönelmişti.” buyurarak, iki farklı “karar verip meyletme” fiili arasında ayrım yapmıştır. Bu sebeple, bu ayrımı görmezden gelmek, yok saymak anlamına gelir. Dolayısıyla, cümlenin takdirinin “Kadın Yûsuf ile birlikte olmaya karar vermişti, o da onunla bir olmaya karar verip yönel-mişti.” şeklinde olması, her iki muhālatadan maksadın ise, “kadının ondan şehvetini gidermek suretiyle istediğini alması, onun da kadından şehvetini gidermek şeklindeki isteğini alması” fakat Yûsuf Aleyhisselâm’ın Rabbinin burhanını görmesi sayesinde onunla şehvetini gidermeyi terk etmiş olması” olması gerekmektedir. Bu sebeple, َ ْ َ (…miş olsaydı) ifadesi sadece א َ ِ َ وَ(O da ona karar verip yönelmişti.) ifadesine taalluk edebilir.
[928] Yûsuf Aleyhisselâm’ın ona meyletmesi, uçkurunu çözüp cinsel iliş-kiye girme konumuna gelmiş olması, kadın sırt üstü uzanmış olduğu halde onun pantolonunun kemerini çözüp uzvuyla avret mahalline temas etmiş olması şeklinde de tefsir edilmiştir. Yûsuf Aleyhisselâm’ın gördüğü “kesin delil” ise, onun “Sakın ha! Uzak dur!” şeklinde bir ses duyduğu, fakat buna aldırmadığı, bunun üzerine ikinci kez aynı sesi duyduğu ve yine aldırma-dığı, üçüncüsünde de “Ondan yüz çevir!” şeklinde ses duyduğu, fakat yine aldırmadığı, sonunda Yakup Aleyhisselâm’ın kendisine parmaklarını ısırır vaziyette göründüğü şeklinde tefsir edilmiştir. Söylendiğine göre Yakup Aleyhisselâm eliyle onun göğsüne vurmuş, böylece şehveti parmaklarından dışarı çıkmıştır. Ayrıca söylendiğine göre; Yakup Aleyhisselâm’ın bütün ço-cuklarının on ikişer çocuğu olmuştur, sadece Yûsuf Aleyhisselâm’ın on bir çocuğu olmuştur, bunun nedeni ise, onun bu kadına yönelmiş olması se-bebiyle şehvetinin eksilmiş olması imiş. Yine söylendiğine göre ona “Ey Yûsuf! Güzel tüyleri olup da zina edince tüyleri dökülen bir kuş olma!” diye seslenilmiş. Şu da söylenmiştir: (Tam o esnada) aralarında bilek ya da kolu olmayan bir omuz görünüvermiş, omuzun üzerinde de “Şüphesiz üzerinizde bekçiler var; değerli yazıcılar.” [İnfitār 82/10-11] yazılı imiş, fakat Yûsuf Aleyhisselâm buna rağmen vazgeçmemiş. Sonra orada “Zinaya yaklaş-mayın! Zira o, yüz kızartıcı bir suçtur, yol olarak da, kötüdür.” [İsrâ 17/32] yazılı olduğunu görmüş, yine vazgeçmemiş. Bu sefer de “Öyle bir günden sakının ki o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı tam olarak ödenecek, kimseye haksızlık edilmeyecek.” [Bakara 2/281] yazılı oldu-ğunu görmüş ama bu da onu vazgeçirmemiş. Ardından Allah Teâlâ Cebrail Aleyhisselâm’a, “Hataya düşmeden kuluma yetiş!” buyurmuş; Cebrail Aley-hisselâm “Ey Yûsuf! Peygamberler divanında yazılı olduğun halde tutup da sefihlerin, beyinsizlerin amelini mi işleyeceksin!?” diyerek önüne çıkmıştır.
Yine, söylendiğine göre Yûsuf Aziz’in suretini karşısında görmüş, bir başka görüşe göre kadın kalkıp odadaki bir putu örtmüş ve “Bizi görmesinden haya ederim.” demiş; bunun üzerine Yûsuf Aleyhisselâm “İşe bak! Sen gör-meyen ve işitmeyen bir varlıktan haya ediyorsun, ama ben her şeyi gören, işiten, kalplerde gizli olanı dahi bilen Allah’tan haya etmiyorum!” demiş. Bu gibi görüş ve yorumlar, dinleri Allah’a ve peygamberlerine iftira atmaktan ibaret olan Haşvîlerin ve Cebriyecilerin uydurmalarıdır. Ehl-i ‘Adl ve’t-Tev-hid ( Mu‘tezile) ise -Allah’a hamd olsun ki- onların bu söylenti ve rivayetle-rinden uzaktır. Yûsuf Aleyhisselâm’dan en küçük bir hata sādır olmuş olsay-dı, tıpkı ‘Âdem Aleyhisselâm’ın, Nûh Aleyhisselâm’ın, Dâvûd Aleyhisselâm, Eyyûb Aleyhisselâm ve Zünnûn [Yûnus] Aleyhisselâm’ın hataları kınanıp töv-beleri zikredilmiş olduğu gibi onun hatası da kınanır ve tövbesi, istiğfarı zikredilirdi. Kaldı ki, Allah Teâlâ Yûsuf Aleyhisselâm’a övgüde bulunmuş, onu ‘ihlası sayesinde kurtarılmış biri’ olarak isimlendirmiş; böylece onun ayakların kaydığı bu makamda sabit durduğu, karşı karşıya kaldığı fiilin ha-ramlığına dair delile ve o fiilin çirkinliğine bakarak, güç ve kararlılık sahip-lerinin yaptığı gibi nefsine karşı cihad ettiği ve neticede Yüce Allah’ın hem evvelkilerin kitaplarındaki övgüsüne hem de onların tasdik edicisi ve delili olan Kur’ân’daki övgüsüne mazhar olduğu kesin olarak bilinmiştir. Nite-kim Allah Teâlâ Kur’ân’da Yûsuf Aleyhisselâm’ın kısasını (kısaca anlatmakla yetinmeyip) teferruatı ile anlatmış, atası İbrâhim Aleyhisselâm’a yaptığı gibi onun da sonrakiler arasında sadakati ile anılması ve zamanın sonuna kadar iffet, namus ve sürçme noktalarında sebat ve kararlılık gösterme konusunda sâlihlere örnek olması için tam bir portresini çizmiştir. Oysa bu kimseler öyle rivayetler, öyle söylentiler nakletmektedirler ki, bu söylenti ve rivayetlerden çıkan neticeye göre sanki Allah’ın -apaçık Arapça kitabı olan Kur’ân’daki- en güzel kıssasını içeren bu sureyi indirmekteki amacı, peygamberlerinden birini; zinakâr bir kadının avret mahalline oturup tenasül uzvunu temas ettirme, önüne çöküp uçkurunu çözme konusunda insanlara örnek göster-mek olmaktadır! Yine bu söylenti ve rivayetlerden çıkan neticeye göre sanki Allah’ın peygamberi bu çirkin durumda iken Rabbi kendisini Kur’ân âyetle-rinden oluşan uyarılarla üç kez uyardığı, katından kendisine çok büyük bir uyarı ve azarlama nidaları ile seslendiği, eşinden başkasıyla temasta bulun-duğu için tüyleri dökülen kuş misalini vererek onu uyardığı halde o yine de hiç aldırmamış, yapmak üzere olduğu işten vazgeçmeye zinhar yanaşmamış, neticede Allah âcilen Cebrail’i gönderip kendisine cebren engel olmuştur.
En arsız ve beter bir zinakârın bile, en yüzsüz bir ahlâksızın bile, -Allah’ın peygamberinin karşılaştığı söylenen bu uyarıların en küçüğüne dahi mu-hatap olmuş olsa- titremedik uzvu, heyecan ve ürpertiden şişmedik damarı kalmaz!.. [Fakat gel gör ki bu rivayetlere göre Allah’ın peygamberi bütün bu uyarılara aldırış bile etmemiştir!] Bu ne kadar çirkin bir mezhep, ne kadar açık seçik bir sapkınlıktır böyle!..
כ [929] -ifadesindeki Kâf nasp mahallinde olup an (Böylece) כlam “İşte bu sebat gibi onu sabit kıldık.” şeklindedir. Ya da Kâf merfû‘ olup anlam “Durum işte bunun gibidir.” şeklindedir. “Onu fenalıktan” efendisine ihanet etmekten “ve fuhuştan” yani zinadan “uzak tuttuk; çünkü o, (ihlâsı sayesinde) kurtarılan kullarımızdandı.” ا keli-mesi (Lâm’ın kesresi ile okunduğunda); “Dinlerini Allah’a halis kılan kimselerdendi.” Anlamına; fetha ile okunduğunda ise “İtaati sebebiyle Allah’ın kendilerini koruyup muhafaza ettiği, böylece kurtarmış olduğu kimselerdendi.” anlamına gelir. َء kelimesi ile fuhşun ön (fenalık) اfiillerinden olan şehvetle bakma, öpme ve benzeri şeylerin kastedilmiş olması da mümkündür. “Kullarımızdan” ifadesi, “O kurtarılmış olan kullarımızdan biri idi.” ya da “Onların neslindendi.” anlamına gelir. Zira Yûsuf Aleyhisselâm, haklarında Yüce Allah’ın “Biz onları muazzam bir ihlas ile halis kıldığımız, o Âhiret yurdunu düşünen kimseler kılmış-tık.” [Sād 38/46] buyurduğu İbrâhim zürriyetinden idi.
29. Âyetin Tefsiri
[930] “Her ikisi de kapıya doğru yarıştı” kapıya doğru koştular. Burada İlâ harf-i ceri hazfedilmiş, fiil doğrudan vasledilmiştir. Bu tıpkı ُ אرَ ْ وَاُ َ ْ َ (“Mûsâ kavminden seçti...” [A‘râf 7/155]) ifadesi gibidir. Ya da burada א َ َ َ ْ اِfiili, ibtederâ (giriştiler) mânasını ihtiva etmektedir. Yûsuf Aleyhisselâm ondan kaçmış, dışarı çıkmak için hızla kapıya koşmuş, o da onun çıkışına engel ol-mak için arkasından koşmuştur. Şayet “Bâb (kapı) kelimesi, daha önce “Kapı-ları kilitledi.” [ Yûsuf 12/23] şeklinde çoğul olarak kullanıldığı halde burada nasıl tekil kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: Burada evin çıkış kapısı, dış kapısı kastedilmiştir; o kapı [ Yûsuf Aleyhisselâm için] evden çıkıp, bu ayıptan kurtuluş ka-pısıdır. Kâ‘b’ın rivayet ettiğine göre Yûsuf Aleyhisselâm kaçtığı zaman kapıların kilitleri birer birer açılıp dökülmüş ve o da kapıları geçip dışarı çıkmış.
[931] “ Yûsuf ’un gömleğini arkadan yırttı” onu arkadan çekti ve gömle-ği yırttı, yani Yûsuf Aleyhisselâm ondan kaçarken ve o da kendisini engelle-mek için takip ederken gömlek ortadan yırtıldı. “Kapının yanında, kadının efendisi ile” yani kocası Kıtfîr ile “karşılaştılar.” Kadın kocasına, “Efendim!” diye seslendi. Söylendiğine göre burada “O ikisinin efendisi ile karşılaştılar.” denilmemiş olmasının sebebi, Yûsuf Aleyhisselâm’ın köleliğinin gerçek bir kölelik olmaması, Aziz’in onun gerçek efendisi olmamasıdır. Söylendiğine göre onlar kapıda iken, Aziz de tam kapıdan içeri girmek üzere iken onunla karşılaşmışlar. Yine söylendiğine göre o sırada Aziz, kadının amcaoğlu ile otururken karşılaşmışlardır.
[932] Aziz, karısının böyle kuşkulu bir durumda, Yûsuf ’a gönül koymuş ve onun tarafından reddedilmiş halde olduğunu anlayınca, kadın derhal her iki amacını da gerçekleştirecek bir hile düşündü. Bu amaçlarından biri, kocası nezdinde suçsuzluğunu ispat etmek, diğeri de Yûsuf ’a olan kızgınlığını gider-mek, onu elde etmek için korkutmak, tuzağından korkup kendi isteğine râm olmasını, gönüllü olarak kabul etmediği şeyi zorla kabul etmesini sağlamaktı. Nitekim kadın ona, “Eğer emrettiğim şeyi yapmazsa, and içerim ki, ya zinda-na atılacak ya da sürünenlerden olacak.” [ Yûsuf 12/32]) demiştir.
اءُ [933] َ َ א َ ifadesindeki Mâ, nâfiye olup anlam. “Onun cezası zin-dandan başka bir şey değildir.” şeklindedir. Mâ’nın istifham Mâ’sı olma-sı ve anlamın, “onu cezası zindandan başka ne olabilir ki?” şeklinde ol-ması da mümkündür. Nitekim buna benzer şekilde men fi’d-dâri illâ Zeydün (evde Zeyd’den başka kim ola ki?) denilir. Şayet “Kadın neden doğrudan Yûsuf ’un adını zikretmemiş, kendisi hakkında kötülük murat ettiğini söylememiştir?” dersen şöyle derim: Genel bir ifade kullanmış
ve kötülük isteyen herkesin hakkının zindana atılmak ya da işkence oldu-ğunu söylemek istemiştir; çünkü böyle ifade etmek, onun Yûsuf ’u korkut-ma yönündeki amacı açısından daha etkilidir. Söylendiğine göre burada geçen elim azap (işkence) ifadesi, kırbaçlanmak anlamındadır. Kadın Yûsuf Aleyhisselâm hakkında bu fenalığı düşünüp onun için zindan ve işkence cezasını teklif edince, artık onun da kendisini savunması zorunlu halde gel-mişti; o da bu yüzden “Asıl o benden kâm almak istedi!” dedi. Aslında bu zorunluluk olmasaydı, Yûsuf Aleyhisselâm bunu gizlerdi.
[934] “Kadının ailesinden biri de şahitlik etti ki…” Söylendiğine göre bu kişi, kadının amcasının oğluydu. Yüce Allah’ın bu konudaki şahidin kadının ailesinden biri olmasını sağlamış olmasının sebebi, kadın aleyhine delilin daha sağlam olması, şahitliğin Yûsuf ’un suçsuzluğu konusunda daha sağlam olması ve onun üzerindeki töhmeti daha etkili bir şekilde giderme-sidir. Söylendiğine göre bu şahit, o ikisi kapıya koştuklarında, kapıda Aziz ile birlikte oturan kişi idi. Bir diğer görüşe göre bu kişi, kralın kendisine sık sık müracaat ettiği, görüşüne başvurduğu bilge bir insandı. Yine kadının ailesinden bir kişinin o sırada evde olması ve onlar fark etmeksizin olanları görmüş olması ve Allah’ın onu Yûsuf lehine öfkelendirip onun lehine şa-hitlik etmesini, hakkı ikame etmesini sağlamış olması da mümkündür. Bu şahidin, kadının daha beşikte küçük bir bebek olan dayıoğlu olduğu da söy-lenmiştir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “Dört kişi küçükken konuşmuştur: Firavun’un kuaförünün (mâşita) oğlu, Yûsuf ’un şahidi, Cüreyc’i kurtarmak için konuşan çocuk ve Îsâ.” dediği rivayet edilir.
[935] Şayet “Neden şahidin sözü şahitlik olarak isimlendirilmiştir, oysa şahit, şahitlik lafzını kullanmış değildir?” dersen şöyle derim: Bu kişi Yû-suf ’un sözünü ispat eden ve kadının sözünü çürüten bir şahitlik görevini yerine getirmiş olduğu için, sözü şahitlik olarak isimlendirilmiştir.
[936] Şayet “Şart cümlesinin ‘şahitlik etti’ denildikten sonra nakledil-mesi nasıl mümkün olur?” dersen şöyle derim: Çünkü şart cümlesi de bir sözdür ya da başında bir “dedi” ifadesi yer almaktadır. Adeta “Bir şahit şahitlik etti ve şöyle dedi: Eğer gömleği…” buyrulmaktadır.
[937] Şayet “Diyelim ki gömleğin arkadan yırtılmış olması ka-dının yalan söylediğine, onun Yûsuf ’u arkadan takip etmiş ve göm-leğini çekip yırtmış olduğuna delâlet ediyor, peki, gömleğin ön-den yırtılmış olması kadının doğru söylediğine ve Yûsuf ’un onu takip etmiş olduğuna nasıl delâlet edecekti ki?” dersen şöyle derim:
Bu durum (yani gömleğin önden yırtılması) iki açıdan delil olurdu: İlk olarak; eğer Yûsuf onu takip etmiş ve o da onu kendisinden uzaklaştırmaya çalışmışsa, gömleğini ön tarafından kavrayıp itmiş ve gömleği yırtmış ola-caktı. İkincisi; kadının arkasından onu yakalamak için hızlıca koşmuş ve tökezleyip düşmüş; gömleği bir yere takılmış ve böylece gömleğinin önü yırtılmış da olabilir.
[938] [ ٍ ُ ُ ِْ (önden) ve ٍ ُ دُ ْ ِ (arkadan) ifadeleri] muzāfun ileyhin hazfedi-
lip muzāfın gaye kabul edilmesi görüşüne göre, min kubulu ve min dübüru şeklinde zamme ile de okunmuştur. Anlam, min kubüli’l-kamîs (gömleğin önünden) ve min dübüri’l-kamîs (gömleğin arkasından) şeklindedir. [Min kubulin ve min dübürin şeklindeki] nekire okuyuşta ise anlam, “adına ön denen taraftan” ve “adına arka denen taraftan” şeklindedir. İbn İshâk’ın, min ku-bule ve min dübüra şeklinde fetha ile okuduğu, sanki kubül ve dübür kelime-lerini ön ve arka yönlerinin özel isimleri gibi düşündüğü ve hem müennes hem özel isim olmaları sebebiyle de gayr-i munsarif kabul ettiği nakledil-miştir. Yine bu kelimeler ortadaki harfin (Bâ’nın) sükûnu ile (kublin ve düb-rin şeklinde) de okunmuştur.
[939] Şayet “Gelecek zaman için kullanılan İn edatı ile [geçmiş zaman için kullanılan] kânenin birlikte kullanılması nasıl caiz olmuştur?” dersen şöyle derim: Çünkü mâna, “Gömleğinin … yırtılmış olduğu bilinirse” şeklindedir. Bunun bir benzeri sana olan ihsanını başına kakan kimseye dediğin in ahsente ileyye fe-kad ahsentü ileyke min kablü (Eğer sen bana ihsan ettiysen, ben de sana daha önce ihsan etmiştim.) ifadesine benzer ki burada, “Eğer bana minnet ediyorsan, ben de sana minnet ederim.” anlamı söz konusudur.
[940] “Gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce” yani Kıtfir bunu görüp de Yûsuf ’un suçsuz ve doğru sözlü, kadının ise yalancı oldu-ğunu anlayınca, “dedi ki: Bu” yani senin “Ailene kötülük etmek isteyen birinin cezası, zindana atılmaktan veya can yakıcı bir işkenceden baş-ka ne olabilir?” şeklindeki sözün ya da bu durum -yani Yûsuf ’tan kâm almak istemen- “siz kadınların bir tuzağıdır.” Burada hitap ona ve cari-yesine yöneliktir. Tuzak kurmak erkeklerin işi olduğu halde kadınların tuzağının daha büyük olduğunun ifade edilmesinin sebebi, kadınların daha gizli tuzaklar, daha etkili hileler planlamalarıdır. Nitekim kadın-ların bu konuda büyük maharetleri söz konusudur ve bu yolla erkeklere galip gelirler. Allah Teâlâ da “düğümlere okuyup üfleyen kadınların şer-rinden” [Felak 113/4] buyurmuştur. Hele de kadınlar içerisinde saraylardan yetişenler, diğerlerinin bilmediği dâhiyane tuzaklar, komplolar bilirler.
Âlimlerden birinin şöyle dediği nakledilir: “Ben şeytandan korktuğumdan çok kadınlardan korkarım, çünkü Allah Teâlâ ‘Şeytanın hilesi gerçekten za-yıftır’ [Nisâ 4/76] buyururken, kadınlar için; ‘Gerçekten müthiştir siz kadın-ların fendi!’ buyurmuştur.”
[941] “ Yûsuf!” ifadesinde nida harfi hazfedilmiştir, çünkü seslenilen kişi yakındadır ve konuşulanı anlayacak durumdadır. Bu ifade tarzında Aziz’in Yûsuf ’a karşı bir taltifi de söz konusudur. “Sen bunu” yani bu durumu “görmezden gel!” gizle, kimseye anlatma! “Hatun! Sen de günahının ba-ğışlanması için dua et; çünkü gerçekten günahkârlardansın!” Yani kasten günah işleyen kimselerdensin. Hatı’e (hata etti) fiili kasten günah işleyen kimseler için de kullanılır. Burada َ ِ ِ א َ ْ -ifadesinin müzek (hata edenler) اker olarak kullanılması, erkeklerin hata edenler içerisinde kadınlardan çok olması hasebiyle tağlib kuralının işletilmesindendir.
[942] Aziz yumuşak huylu biri imiş ve rivayete göre pek de kıskanç de-ğilmiş.
32. Âyetin Tefsiri
[943] “Şehirde” yani Mısır’da birtakım “kadınlar” bir kadınlar toplulu-ğu “dedi ki:” Bunlar beş kişi idi; sucunun karısı, fırıncının karısı, hayvan bakıcısı (seyisin) karısı, hapishane muhafızının karısı ve mabeyincinin karı-sı. en-Nisve kelimesi el-mer’e (kadın) kelimesinin topluluk isminin tekilidir ve tıpkı el-lüme (bir grup kadın) kelimesi gibi, müennes formda olması hakiki değildir. Bu sebeple âyette bu kelime ile ilgili olan fiile müenneslik Tâ’sı eklenmemiştir. Bu kelime, Nun’un kesresi ve zammesi ile olmak üzere iki farklı lehçe olarak telaffuz edilir.
[944] “ Aziz’in karısı” ifadesindeki Aziz ile Kıtfir kastedilmiştir. Aslında ‘azîz, Arapçadaki hükümdar anlamındadır. “Emrindeki delikanlıdan” yani uşağından. ََאي َ kelimesi uşağım/kölem anlamında, fetâtî kelimesi de cari-yem anlamında kullanılır. “Onun için yanıp tutuşuyormuş!” Sevgisi kal-binin zarını delmiş ve tâ gönlünün derinliklerine ulaşmış. eş-Şeğâf kalbin örtüsü anlamındadır. Bir görüşe göre bu, kalbin dili denilen ince bir zar tabakasıdır. Şair Nâbiğa şöyle demiştir:
Bundan öte bir dert kalp ile gönül arasına; kalp zarının üstüne girmiştir ki[doktorların] parmaklar[ı] onu arar da bulamaz
Kelime ‘Ayın ile şa‘afehâ şeklinde de okunmuştur ki bu durumda “De-veyi hazırlayıp (üzerindeki haşereleri temizlemek için) katranla yaktı.” anla-mındaki şa‘afe’l-ba‘îra ifadesinden türemiştir. Şair şöyle demiştir:
Tıpkı yağ sürüp yakan adamın, yağlanmış deveyi yaktığı gibiא ُ kelimesi temyiz olarak mansuptur. “Görüyoruz ki, kesinlikle aşikâr bir sapma içinde...” Doğru yoldan uzaklık ve hata içerisinde.
[945] “Onların dedikodusunu” yani hakkında gıybet ettiklerini, kötü ko-nuştuklarını; “ Aziz’in karısı Kenan’lı kölesine âşık olmuş ve köle de (isteğini reddederek) onu kızdırmış.” şeklindeki konuşmalarını... Gıybetin tuzak ola-rak isimlendirilmesinin sebebi, tıpkı tuzak kuranın yaptığı gibi arkadan ve gizlice yapılmasıdır. Söylendiğine göre Aziz’in karısı onlardan bu sırrı gizli tutmalarını istemiş, ama onlar onun arkasından sırrı ifşa etmişlerdir.
[946] “Kendilerine haber yolladı” onları davet etti. Söylendiğine göre adı geçen beş kadın da içlerinde olmak üzere kırk kadın çağırmış. “On-lara yaslanacak şeyler hazırladı” yaslanacakları yastıklar hazırladı, böylece onların ellerinde bıçaklar varken bu şekilde arkalarına yaslanmış vaziyette Yûsuf ’u gördüklerinde dehşete kapılmalarını, kendilerinden geçmelerini, böylece bıçak tutan elleri diğer ellerinin üzerine düşüp ellerini kesmele-rini murat etti; çünkü sırtını dayayıp yaslanarak rahat bir şekilde oturan kişi, bir şeye çok şaşırıp afalladığı zaman ellerinin biri diğerinin üzerine düşer. Ayrıca Aziz’in karısının hem Yûsuf ’a hem de kadınlara birlikte tu-zak kurmayı planlamış olması da mümkündür. Böylece bir yandan han-çerler kadınların ellerine düşüp kesecek ve onları delille [ Yûsuf ’un güzelliği ile] susturmuş olacak, diğer yandan da Yûsuf, ellerinde hançer bulunan kırk kadının huzuruna çıktığı zaman onların kendisine saldıracakları-nı zannedecek ve Aziz’in karısının hilesinden korkar olacaktır. ً כَ ُ keli-mesinin yemek yeri, yemek masası anlamında olduğu da söylenmiştir,
çünkü onlar konfor içinde yaşayan kimselerin âdeti olduğu üzere, yeme içme esnasında arkalarına yaslanarak otururlardı. Bu sebeple, insanın arka-sına yaslanarak yemek yemesi yasaklanmıştır. Aziz’in karısı onlara bıçakları, yemek yerken kullanmak üzere vermiştir. ً כَ ُ kelimesinin yemek anlamın-da olduğu da söylenmiştir. Nitekim itteke’enâ ‘inde fülânin (Falancanın ya-nında kurulduk.) sözü, onun yanında yemek yemekten kinayedir; çünkü yemeğe çağırdığın kimseye (önce) yaslanıp oturacağı bir yer hazırlarsın. Şair Cemîl şöyle demiştir:
Nimetler içinde gölgelenip, kuruldukve fıçılarından bol bol içtik helal şarabı
Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] “ ً כَ ُ kelimesi bıçakla kesilerek yenilen yemek anlamındadır.” dediği nakledilmiştir. Bu durumda anlam sanki “Bı-çakla yenen yiyecekler hazırladı.” şeklinde olmaktadır, çünkü kesen kimse, kestiği şeye bıçakla yaslanır, ona kuvvet uygular. Bu kelime Hemze’siz ola-rak mütteken şeklinde de okunmuştur. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] Kâf ’ın fethasını işbâ yaptığı için med ile, sanki müfte‘âl veznindeymiş gibi müt-tekâ’en şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Tıpkı (şairin) müntezeh keli-mesini müntezâh şeklinde ve yenbe‘u kelimesini yenbâ‘u şeklinde kullanması gibi. Yine bu kelime mütken şeklinde de okunmuştur ki bu durumda anlamı turunç olur. Şair şöyle demiştir;
Kadın, babasının oğullarına [üvey kardeşlerine] bir turunç hediye ettiKaba devenin toynaklarıyla yere sertçe vurarak yürüdüğü [böylece götürdüğü turunç]
[Şairin söz ettiği] kadın, deve üzerinde bir turunç hediye etmiştir. Bu tu-runç sanki Ebû Dâvûd’un Sünen’inde söz ettiği, ikiye bölünüp iki eşit parça halinde deveye yüklendiğini söylediği turunç gibidir. Aziz’in karısının, on-lara zemâverd (dürüm) ikram ettiği de söylenmiştir. Vehb b. Münebbih’ten nakledildiğine göre bunlar turunç, muz ve karpuzmuş. Bu kelime (yani mütken), “Kadın onlara kesilecek şeyler hazırladı.” anlamına gelmekte olup, beteke (kesti) anlamındaki meteke’ş-şey’e fiilinden türemiştir. Humeyd b. Kays el-A‘rec [v. 130/747] de, teki’e - yetke’ü (yaslandı) fiilinden, mef‘alen vezninde metke’en şeklinde okumuştur.
[947] Ekberne fiili a‘zamne anlamındadır1, yani bu muhteşem güzellik ve olağanüstü cemal karşısında onu gözlerinde öyle büyüttüler ki… 1 “Cismî büyüklük” anlamına gelen kebîrden gelen ekbera fiili, manevi, soyut büyüklük ifade eden ’aza-
met kökünden gelen i‘zām anlamında olup “önemini kavramak, yüceltmek” demektir; yani “kendileri-ne o kadar önemli, ulu biri gibi gözüktü ki…” / ed.
Söylendiğine göre Yûsuf Aleyhisselâm’ın güzellik konusunda diğer insan-lara üstünlüğü tıpkı dolunay gecesindeki Ay’ın diğer yıldızlara üstünlü-ğü gibi imiş. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in, “Sema’ya yükseltildiğim gece Yûsuf ’a uğradım, Cebrail’e ‘Bu kim?’ diye sordum, o da ‘ Yûsuf ’ dedi.” buyurduğu; bunun üzerine kendisine, “Ya Rasûlâllah! Yûsuf Aleyhis-selâm nasıl biri, onu nasıl gördünüz?” diye sorulduğu; “Tıpkı dolunay gecesindeki Ay gibi” buyurduğu nakledilmiştir. Anlatıldığına göre Yûsuf Aleyhisselâm Mısır sokaklarında yürüdüğü zaman tıpkı Güneş ışığının suda yansıması gibi yüzünün parlaklığı duvarlara yansırmış. Yine söy-lendiğine göre hiç kimse onu niteleyemez, vasfedemezmiş. Söylendiğine göre tıpkı ‘Âdem Aleyhisselâm’ın ilk yaratıldığı günkü haline benzermiş. Yine söylendiğine göre güzelliğini büyük ninesi [İbrâhim Aleyhisselâm’ın ha-nımı] Sâre’den almış.
نَ [948] ْ َ -fiilinin hayız gördüler, yaşlandılar anlamına gel (büyüttüler) أכَْdiği de söylenmiştir. Bu durumda, fiilin sonundaki hû, sekte halinde çıkan sesi ifade etmiş olur. Kadın hayız görmeye başladığında ekberati’l-mer’etü (Kadın büyüdü.) denilir; çünkü hayız görmeye başladığında çocukluktan çıkıp yetişkinliğe girmiş olmaktadır. Sanki Ebu’t-Tayyib el-Mütenebbî, şu beytinde bu kelimeyi, herhalde kelimenin bu şekilde tefsir edilmesinden esinlenerek kullanmıştır:
Allah’tan kork ve bu güzelliği [yüzünü] peçeyle örtÇünkü açarsan, saray kadınları bile [bu güzellik karşısında] yaşlanırlar
[949] “Ellerini doğradılar” yani yaraladılar. Nitekim “Et keserken eli-mi kestim.” dersin, fakat elini kesip kopardığını değil, yaralamış olduğunu kastedersin.
[950] “Hâşa!” Bu kelime bir şeyi istisna ederken onu diğerlerinden ten-zih edip ayırmak için kullanılır. Örneği: Esâ’e’l-kavmu hâşâ Zeydin (Herkes kötülük etti, bir tek Zeyd hariç.) denilir. Şair şöyle demiştir:
Bir tek Ebû Sevbân hariç… Zira kınanma ve lânetlenmeden azadedir o. Hâşa, harf-i cer olup tenzih ve ibrâ etmek için kullanılır. Nitekim hâ-
şa’llāhi ifadesi Allah’ı tenzih etmek, onun berî olduğunu (berâ’etu’llāh) ifade etmek demektir. İbn Mes‘ûd’un kıraati bu şekildedir ki bu kıraat-te hâşâ tıpkı berâ’et kelimesi gibi Allāh lafzına izafe edilmiştir. Hâşâ li’l-lâhi şeklinde okuyan kişinin okuyuşu ise tıpkı sükyâ le-ke (Gözün aydın olsun.) ifadesinde olduğu gibidir. Burada sanki önce berâ’eten denilmiş, sonra da tenzih ve ibrâ edileni beyan etmek üzere li’llâhi denilmiştir.
Hâşânın mastar konumunda kullanıldığının delili, Ebü’s-Semmâl’in bunu tenvin ile hâşen li’llâhi şeklinde; Ebû ‘ Amr’ın [v. 154/771] ise sonundaki Elif ’i hazfederek hâşe li’llâhi şeklinde; A’meş’in [v. 148/765] de ilk Elif ’i hazfede-rek haşâ li’llâhi şeklinde okumuş olmasıdır. Kelime, Elif ’in düşmesi ile fet-hanın da düşeceği gerekçesiyle, Şın’ın sükûnu ile hâş li’llâhi şeklinde de okunmuştur, ancak bu okuyuş, iki sâkin harfin kural dışı olarak bir araya gelmesine neden olduğu için zayıftır. Ayrıca bu kelime hâşe’l-ilâhi şeklinde de okunmuştur. Şayet “Madem hâşâ li’llâhi ifadesi berâ’eten li’llâhi ile aynı konumdadır, o halde hâşânın tenvinlenmesi neden caiz olmasın?” dersen şöyle derim: Kelimenin aslının harf olduğu gözetildiği için tenvinli okuyuş caiz değildir. Nitekim dikkat edersen celestü min ‘an yemînihî (Onun sağ tarafında oturdum.) ifadesinde ‘An harf-i ceri aslına uygun olarak i‘rab ku-rallarına uydurulmadan kullanılmıştır. Aynı durum ِ ْ َ َ ْ
ِ تْ َ َ ([kayakuşu] yavrusunu [korumak için onu]n üzerinden uçuyor) ifadesindeki ‘Alâ harf-i ceri için de söz konusudur. Burada ‘Alâ harf-i ceri zamirle birleştiği için, sonun-daki Elif, Yâ’ya dönüşmüştür.1 Mâna, Yüce Allah’ın acziyet sıfatından ten-zih edilmesi, böylesine güzel bir mahlûk yaratmaya olan kudretine hayret edilip hayranlık duyulmasıdır. “‘Hâşâ! Allah için! Biz onun bir kötülüğünü görmedik.’ dediler.” [ Yûsuf 12/51] âyetindeki hâşâ ise, onun gibi iffetli bir kulu yaratma kudreti karşısındaki hayreti ifade etmektedir.
[951] “Bu bir beşer olamaz!” Kadınlar onun güzelliğinin sıradışılığı ve bilinen güzellik şekillerinden çok uzak oluşu sebebiyle onun beşer olma özelliğini olumsuzlamışlar, melek vasfını ona lâyık görmüş ve bu konuda kesin kararlı olarak konuşmuşlardır. Zira Allah Teâlâ insanların tabiatına, “melekten daha güzel bir varlık, şeytandan daha çirkin bir varlık bulunma-dığı” şeklinde bir düşünce yerleştirmiştir. Bu sebeple, güzellikte nihai nok-tada olan her şey meleğe, çirkinlikte nihai noktada olan her şey de şeytana benzetilir. Yüce Allah’ın böyle bir düşünceyi insanların aklına yerleştirmiş olması da, hakikatin tam da bu şekilde olmasından kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde, melekten daha hayırlı, şeytandan daha şerli varlık bulun-madığı düşüncesi de akıllara yerleştirilmiştir, ancak şu cebr taraftarı bayağı güruhun insanı melekten üstün görme şeklindeki düşüncesi bunun dışın-dadır. Bunların bu düşünceleri, onların hakikatleri ters yüz etmelerinden, zaruri bilgileri körü körüne reddetmelerinden, her alanda (hakikat karşı-sında) burnu büyük, kibirli bir tavır takınmalarından kaynaklanmaktadır.
1 Dikkat! Elif ’in Yâ’ya dönüşmesi ancak harflerde söz konusu olur.
[952] Mâ’nın Leyse gibi amel etmesi, kadim Hicaz lehçesinin bir özelliği olup, Kur’ân da bu kullanıma yer vermiştir. Örneği: ْ ِ
ِ א ُ أُ א (Onlar, an-neleri değildir. [Mücadile 58/2]). Beşeran kelimesini, doğal dil yetenekleri gere-ğince okuyan Temim mensupları ise, beşerun şeklinde merfû‘ olarak okumuş-lardır ki bu da İbn Mes‘ûd’un kıraatidir. Bu ifade mâ hâzâ bi-şiran şeklinde de okunmuştur ki bu durumda anlam, “Bu, bayağı bir köle değil! Olsa olsa değerli bir melektir!..” şeklinde olur. Hâzâ bi-şiran ifadesi, “Alış verişle hâ-sıl olmuştur, satın alınmıştır.” anlamındadır. Nitekim hâzâ le-ke bi-şiran em bi-kiran? (Bu, satın alma yoluyla mı yoksa kira yoluyla mı sana ait?) denilir. Doğru olan kıraat ilkidir, çünkü hem mushafa uygundur hem de kelimenin beşer şeklinde okunuşu, melek kelimesi ile uyumludur.
[953] “Dedi ki: ‘İşte kendisi için beni ayıpladığınız kişi o!” Yûsuf Aley-hisselâm orada hazır bulunduğu halde kendisine işaret etmek için hâzâ (bu) yerine zâlike (o) ifadesini kullanmış olmasının sebebi, onun güzellik itibariyle yüksek bir konumda olduğunu, sevmeye, gönül kaptırmaya değer olduğunu, halinin çok yüksek, konumunun çok büyük olduğunu ifade etmektir. Yine bu ifade, kadınların “Kenanlı uşağına âşık olmuş.” şeklindeki sözlerine işaret etmekte; “İşte kendi kendinize tasavvur ettiğiniz, sonra da kendisi hakkın-da beni kınadığınız o Kenanlı uşak budur.” demiş olmaktadır ki buna göre, şunu söylemek istemektedir: Siz onu hakkıyla tasavvur edemediniz, eğer şim-di görmüş olduğunuz gibi tasavvur edebilseydiniz ona âşık olduğum için beni mâzur görürdünüz.
[954] el-İsti‘sām büyük bir dikkat ve titizlikle korunmaya çalışmak, çok aşırı derecede imtina edip uzak durmak anlamına delâlet eden mübalağa ya-pısıdır. Buna göre sanki o hem kendini korumakta hem de bu konuda daha fazlasını istemekte, kendini iyice korumaya çalışmaktadır. Benzer şekilde is-temseke (Sımsıkı tutundu.), istevse‘a’l-fetku (Yarık genişledi.), istecma‘a’r-re’yu (Görüşler birleşti.), istefhale’l-hatbu (İş zorlaştı.) ifadelerinde de aynı müba-lağa söz konusudur. Bu ifade Yûsuf Aleyhisselâm’ın durumunu açık bir şekil-de ortaya koymaktadır ki, artık bunun üzerine söylenecek bir şey, boş kafalı nakilcilerin (Haşviyyenin) hemm (karar verip yönelme) ve burhân (ilahî delil) kelimelerini tefsir sadedinde ona atfettiklerinden berî olduğuna dair getirile-cek bundan daha açık ve aydınlatıcı bir delil yoktur.
[955] Şayet “ُه ُ ُ א ifadesindeki zamir ism-i mevsūle (yani آ َ ’ya) mı yoksa Yûsuf ’a mı gidiyor?” dersen şöyle derim: İsm-i mevsūle gidiyor; anlam da “emretmiş olduğum şeyi” şeklindedir. Ama burada tıpkı emertüke’l-hay-ra (Sana hayrı emrettim.) ifadesinde olduğu gibi harf-i cer hazfedilmiştir.
Ayrıca Mâ’nın mastar Mâ’sı olması ve zamirin Yûsuf ’a işaret etmesi, anla-mın da “kendisine emrettiğimi; yani emrimin gereğini yapmazsa” şeklinde olması da mümkündür.
ًא [956] כُ َ َ -ifadesi şedde ile (ve le-yekûnenne) okun (kesinlikle olacak) وَduğu gibi hafifletilerek (ve le-yekûnen) de okunmuştur, tahfif ile okumak daha evladır, çünkü Nun mushafta vakıf hükmünde Elif olarak yazılmıştır, bu ise ancak şeddesiz Nun’da söz konusu olur.
34. Âyetin Tefsiri
[957] ُ ْ ِّ kelimesi mastar olarak fetha ile es-secnü (zindana (zindan) اatılmak) şeklinde de okunmuştur. “Beni davet ettikleri” ifadesinde, davet kadınların tümüne atfedilmiştir, çünkü kadınların tümü Yûsuf ’a öğüt ver-miş; Aziz’in karısının isteğine boyun eğmesini söylemiş; “Sakın kendini küçük düşürme, hapse attırma!” demişlerdir. Bu durum karşısında Yûsuf Aleyhisselâm Rabbine sığınarak “Ya Rabbi! Bana göre zindan bu kadınların beni davet ettikleri şeyden” -günah işlemekten- “daha sevimlidir.” demiştir. Şayet, “Hapse girmek nefse çok ağır gelen, zor bir durumdur; kadınların onu davet ettikleri şey ise çok büyük bir zevktir. Peki nasıl olur da meşakkat zevkten daha sevimli olur?” dersen şöyle derim: Yûsuf Aleyhisselâm bu zor-luk ve meşakkatlere Allah rızası için katlanmaya razı olduğundan ve günah işlemenin çirkin olmasından ve kendisi bunların her birinin akıbetini dü-şünmüş olduğundan dolayı onun için daha sevimli ve tercihe şayan olmuş-tur. Yoksa nefsin hoşlanıp hoşlanmamasına bakarak böyle söylemiş değildir.
[958] “Bunların tuzağını benden savmazsan” ifadesi Yûsuf Aleyhisselâm’ın Allah’tan kendisini iffetli olmaya ve kendisine sığınmaya mecbur etmesini istemek anlamında değil, bütün peygamber ve sâlih kulların âdeti olduğu üzere, kararlı olduğu ve içine iyice yerleştirdiği sabır konusunda Allah’ın lütuf ve muhafazasına sığınmak anlamındadır. “Onlara meyledip…” Sabvet ( ُ ْ fiili) hevaya meyletmek anlamındadır. es-Sabâ (sabâ rüzgârı) kelimesi أَde buradan türemiştir, zira bu rüzgârın tatlı tatlı esintisi gönüllerde hoşluk oluşturur. Bu ifade es-sabâbe kökünden esubbu ileyhinne şeklinde de okun-muştur. “Cahillerden” yani bildikleri ile amel etmeyenlerden “olacağım.” Zira ilminden herhangi bir fayda göremeyen kimse ile bilmeyen biri eşittir.
Ya da “Akılsızlardan olacağım.” anlamındadır, çünkü hikmet sahibi insan çirkin fiil işlemez. Öncesinde dua fiili yer almadığı halde icabetten söz et-miş olmasının sebebi, “Bunların tuzağını benden savmazsan…” ifadesinin tuzakların ilahi lütufla savılmasının talebi ve dua anlamında olmasıdır. “Çünkü O’dur gerçekten” kendisine sığınanların dualarını “işiten”; onların hallerini ve maslahatlarını bilen “mutlak ilim sahibi.”
35. Âyetin Tefsiri
[959] (Onlara münasip geldi, uygun göründü anlamındaki) ْ ُ َ ا َ ifa-desinin fâ‘ili gizlidir, çünkü “mutlaka zindana atmak” ifadesi bu fâ‘ili yete-rince açıklamaktadır. Anlam, “Bu görüş, yani mutlaka zindana atma görüşü onlara münasip geldi.” şeklindedir. ْ ُ َ (onlara) ifadesindeki zamir Aziz ve ailesine işaret eder. “Bütün delilleri gördükleri halde” ifadesindeki deliller, Yûsuf ’un suçsuzluğuna delâlet eden şahitlerdir.
[960] Bu, kadının kocasını adaletten vazgeçirmesinin, ‘sakinleştirilmeye çalışılan bir deveyi okşarcasına okşayıp’ gönül alıcı sözlerle aldatarak yan-lışa sürüklemesinin neticesidir. Zira Aziz, karısına çok düşkün idi, boynu bükük bir deve gibi ‘gem’i karısının elindeydi. O kadar ki bu durum ona, gördüğü bütün kanıtları unutturmuş ve karısının sözüyle hareket edip Yû-suf ’u hapsetmeye karar vermiş; - Yûsuf ’un kendisine boyun eğmesinden ümit kesen- karısının, onu hapislerde süründürüp zelil etme tehdidinde bulunmasına uygun bir şekilde Yûsuf ’u küçük düşürmeyi kararlaştırmış-tı. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] kıraatinde bu ifade, le-tescününnehû (Onu mutlaka zindana atacaksınız.) şeklinde hitap ifadesi olarak yer alır. Buna göre bu ifadeyi oradakilerden biri Aziz’e ve yanındakilere hitaben ya da sadece Aziz’e hitaben -fakat tazim için çoğul kipi kullanarak- söylemiştir.
[961] “Bir süreliğine” yani bir zamana kadar. Kadın Yûsuf ’un ne yapa-cağını görmek için onun bir süreliğine hapsedilmesini önermiş gibidir. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde bu ifade ‘attâ ‘în1 şeklindedir. Bu, Hüzeyl lehçesine göre bir telaffuzdur. Rivayete göre Hazret-i Ömer, birinin ‘attâ ‘în şeklinde okuduğunu duymuş; “Kim okuttu sana bunu?” diye sormuş. Adam “ İbn Mes‘ûd [v. 32/652] okuttu.” deyince Hazret-i Ömer (r.a.) İbn Mes‘ûd’a şöy-le yazmıştır: “Yüce Allah bu Kur’ân’ı Arapça olarak ve Kureyş lehçesi ile indirdi, sen de insanlara Kureyş lehçesi ile okut, onlara Hüzeyl lehçesi ile okutma, vesselâm!”
1 Müfessir bu kıraati iki cümlede de ‘attâ hîn şeklinde naklediyor. / ed.
36. Âyetin Tefsiri
[962] Ma‘a (beraber) ifadesi birliktelik, arkadaşlık anlamı, arkadaşlığın ih-das olması mânası verir. Örneği: Haractü ma‘a’l-emîr (Komutanla birlikte çık-tım.) dersin; bununla, ona eşlik ettiğini ifade etmek istersin. Dolayısıyla, bu iki kişinin hapse girişleri Yûsuf Aleyhisselâm ile birlikte olmalıdır. “İki genç” kralın iki uşağıdır; biri fırıncısı, diğeri de içki-içecek işlerine bakan kişidir. Bunların kendisini zehirleyecekleri ihbar edilmiş; o da hapse atılmalarını emretmişti. İşte bunların hapse girişi Yûsuf Aleyhisselâm’ın giriş anına denk geldi.
[963] ِ yani rüyamda kendimi gördüm. Bu ifade geçmişte olan أرَاbir durumun hikâyesi şeklindedir. “Şarap” yani üzüm “sıkarken.” Burada üzüm, sonunda dönüşeceği şey ile isimlendirilmiştir. Hamrın Uman lehçe-sinde üzüm anlamına geldiği de söylenmiştir. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde bu ifade a‘sıru ‘ineben (üzüm sıkarken) şeklindedir.
[964] َ ِ ِ ْ ُ ْ َ ا ِ ifadesi, rüya tabirini iyi yapanlardansın anlamına gelir. Hapisteki bazı kimselerin ona rüyalarını anlattıklarını onun da bu rüyaları yorumladığını görmüşler, bunu bunun üzerine söylemişlerdir. Ya da bu ifade “Sen âlimlerdensin.” anlamına gelir. Bu durumda, Yûsuf ’un insanlara öğüt verdiğini görmüş ve bundan onun âlim olduğunu anlamışlardır. İfade, “Ha-pistekilere ihsanda bulunan, iyilik eden kimselerdensin.” anlamına da gelir ki bu durumda “Eğer rüya tabiri konusunda behren varsa bizim rüyamızı da tabir et de kederimizi dağıt. Böylece bize de ihsanda bulun.” anlamındadır. Rivayete göre içlerinden biri hasta olduğu zaman Yûsuf Aleyhisselâm onun başında bekler, biri dara düştüğü zaman hemen yardım eder, biri muhtaç duruma düşünce ona yardım toplarmış. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] şöyle dediği nakledilmiştir: Hapiste artık dışarı çıkma ümitleri kal-mamış ve efkâra gark olmuş kimseler vardı. Yûsuf Aleyhisselâm “Müjdeler ol-sun! Sabredin, karşılığını göreceksiniz, bunun da bir karşılığı mutlaka vardır.” diyordu. Onlar da “Allah seni mübarek etsin! Ne kadar güzel yüzlü, ne kadar iyi huylusun! Yanımızda olman bize bereket getirdi, sen kimsin delikanlı?!” dediler. O da “Ben, Allah’ın halîli İbrâhim’in oğlu Allah’a kurban İshak’ın oğlu Allah’ın seçkini Yakup’un oğlu Yûsuf ’um.” dedi. Hapishane görevlisi, “Elimde olsa seni salıverirdim. Ama hiç olmazsa burada seni rahat ettireyim. Hapishanenin dilediğin odasında kalabilirsin.” dedi.
[965] Rivayete göre bu iki kişi ona “Bizler gördüğümüz günden beri seni sevdik.” demişler, o da şöyle demiştir: “Allah iyiliğinizi versin, sizlere Allah için şunu söyleyeyim ki beni sevmeyin; çünkü vallahi kim beni sev-diyse sevgisi yüzünden başım belaya girdi. Halam beni sevdi, başım belaya girdi; babam sevdi başım bu sevgi yüzünden belaya girdi; sonra efendimin hanımı beni sevdi ve onun sevgisi yüzünden başım yine belaya girdi. Allah sizleri mübarek etsin, ne olur beni sevmeyin!..”
[966] Şa‘bî’den nakledildiğine göre bu iki kişi Yûsuf Aleyhisselâm’ı denemek için bir rüya uydurmuşlar ve yanına gelmişler. Kralın şarapçısı olan “Ben kendimi bahçemde görüyorum, ama birden bir üzüm asması ve üzerinde üç salkım üzüm görüyorum. Onları toplayıp suyunu sıkıp kralın kadehine koyuyor ve ona ikram ediyorum.” demiş. Fırıncı da “Ben de ba-şımın üstünde üç zincir olduğunu ve bunlarda türlü tatların bulunduğunu, bir anda yırtıcı bir kuşun gelip onu gagaladığını görüyorum.” demiştir.
[967] Şayet “‘Bize bunun yorumunu bildir.’ ifadesindeki zamir nereye racidir?” dersen şöyle derim: Anlattıkları rüyaya işaret eder. Zamir bu gibi yerlerde ism-i işaret yerine kullanılır. Sanki nebbi’nâ bi-te’vîli zâlike (Bize bunun yorumunu bildir.) denilmiştir.
38. Âyetin Tefsiri
[968] Bu iki kişi Yûsuf Aleyhisselâm’ın iyi rüya yorumcusu olduğunu söyleyip ondan rüyalarını tabir etmesini isteyince Yûsuf Aleyhisselâm da bunu fırsat bilmiş ve onlara kendisini âlimden de öte bir nitelikle, yani gaybtan haber verme özelliğiyle nitelemiş, hapiste kendilerine gelecek olan yemeği önceden bileceğini söyleyip yemeğin niteliklerini anlatmış ve “Bu-gün size şu şu özellikte bir yemek gelecek.” demiş. Gelen yemeğin tam da söylediği gibi olduğunu görmüşler. İşte Yûsuf Aleyhisselâm, onlara tevhid inancını anlatmak, kendilerine imanı teklif edip güzelce sunmak, şirki kötü ve çirkin olarak göstermek için bunu fırsat bilmiştir. Bu, bütün ilim sahiplerinin fâsık ve cahiller karşısında kullanmaları gereken bir yoldur.
Biri, âlimlerden fetva istediğinde, önce onlara hidayet yolunu gösterip nasihat ve irşat etmeleri, öğüt vermeleri ve onları istedikleri fetvadan kendileri hakkında daha evlâ ve gerekli olana davet etmeleri, istedikleri fetvayı bundan sonra vermeleri gerekir. Yine, burada bir âlimin ilimdeki konumu bilinmediği zaman, kendisinden din konusunda istifade edilme-si maksadıyla kendisini bu şekilde niteleyip anlatmasının ‘kendini temize çıkartma’ sayılmayacağına işaret bulunmaktadır.
[969] ِ ِ وِ ْ َ ِ ifadesi “rüyanın mahiyet ve keyfiyetinin açıklamasını” de-mektir, çünkü te’vil tıpkı müşkil olanı izah edip anlamı açıklamak gibidir.
[970] “Bu” te’vîl ve gayba dair haber verme özelliği “bana Rabbimin öğrettiği” vahyettiği “bir şeydir;” ben bunu kehanet veya müneccimlik yaparak söylemiyorum.
[971] “Şüphesiz ben terkettim…” ifadesi yeni başlayan bir cümle olabileceği gibi, önceki ifadenin gerekçesi de olabilir. Buna göre anlam, “Allah bana bunları vahyen öğretti; çünkü ben bu kimselerin dinini terkedip adı geçen peygamberlerin dinine, yani hanif dine tâbi oldum.” şeklindedir. “İman etmeyenler” derken, Mısırlıları, ve rüya yorumunu soran bu iki kişinin, dinleri üzere oldukları toplumu kasdetmiştir. On-ların “ahirete iman etmedikleri söylenirken “iman etmezler” ifadesinin tekrar edilmesi, onların hususen ahireti inkâr ettiklerini, diğerlerinin yani İbrâhim dinine tâbi olanların ise ona iman ettiklerini ifade etmek ve onların “uhrevî karşılık” düşüncesini inkâr etmiş olduklarını vurgu-lamak, böylece onların işlediği zulümlerin ve büyük günahların ancak nihaî karşılık yurdunu (yani ahireti) inkâr eden kimseler tarafından iş-leneceğine dikkat çekmek içindir. Yine burada Yûsuf Aleyhisselâm’ın ba-şına onlar yüzünden gelmiş olan şeylere, yani o kadar delili gördükleri halde yine de onu hapse atmalarına bir gönderme de söz konusudur ki, böylece bu durumun ancak ‘nihaî karşılık yurdu’nu şiddetle inkâr eden kimselerin sergileyeceği bir davranış olduğu ifade edilmektedir. Yûsuf Aleyhisselâm’ın atalarından söz etmesi ise onlara bildirdiği gayb haber-leriyle kendisinin vahiy alan bir peygamber olduğunu ifade etmesinin ardından, bir de nübüvvet ailesinden gelmekte olduğunu bildirmek maksadına yöneliktir ki, böylece onların kendisini daha bir rağbetle dinlemelerini ve sözünü kabul etmelerini hedeflemiştir.
[972] “Herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmak bize yaraşmaz” yani biz peygamberler için doğru olmaz. İşitemeyen ve göremeyen putları bırakın, melek, insan veya cin türünden varlıkları bile ortak koşmak bize yaraşmaz. “Bu” tevhid inancı, “Allah’ın bize ve insanlara lütfundandır.” yani peygam-berlere ve ümmetlerine olan lütuflarındandır, çünkü peygamberler üm-metlerine bu konuda yol göstermişlerdir. “Fakat” kendilerine peygamber gönderilmiş olan “insanların çoğu” Allah’ın bu lütffuna “şükretmezler,” peygamberlerin uyarı ve irşatlarını dikkate almayıp şirk koşarlar. Bu ifa-denin şu mânada olduğu da söylenmiştir: Bu Allah’ın bize bir lütfudur; çünkü o bizim için üzerinde düşünüp nazar ve istidlâlde bulunacağımız deliller var etmiş; bu delilleri hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün insanlara vermiştir. Ama insanların çoğu hevâsına uyar, nazar ve istidlalde bulunmaz. Dolayısıyla, şükreden değil, nankörce inkâr eden kimseler olarak kalırlar.
40. Âyetin Tefsiri
[973] ِ ْ ِّ ا ِ َِ א א (Ey zindanın iki arkadaşı) ifadesi, yâ sahibeyye
fi’s-sicni (Ey benim zindandaki iki arkadaşım) anlamındadır. Burada tıpkı yâ sârika’l-leyleti (ey gece hırsızı) ifadesinde olduğu gibi, iki arkadaş zindana atfedilmiştir. Ancak nasıl, gece ‘çalınan’ değil, ‘hırsızlığın yapıldığı vakit’ ise zindan da arkadaş değil, arkadaşlığın mekânıdır. Arkadaş olan Yûsuf Aley-hisselâm’dır. Bunun bir benzeri de (“ey benim iki sadık dostum” derken) iki arkadaşına yâ sâhibeyi’s-sıdki demen ve onları sadakate nispet etmendir. Bu ifadede iki arkadaşının sadakatin dostları olduğunu ifade etmek istemez-sin, aksine tıpkı raculâ sıdkin (iki doğruluk adamı) ifadesinde olduğu gibi arkadaşlarını senin dostların olduğu için sadakatin dostları olarak isimlen-dirmen söz konusudur. Ayrıca ِ ْ ِّ ِ ا َ
ِ א א ifadesi ile (Ey zindanın iki sakini) anlamının kastedilmiş olması da mümkündür ki bu kullanım as-hâbu’l-cenneti (cennetlikler) ve ashâbu’n-nâri (cehennemlikler) ifadelerinde de [Örneği: Haşr 59/20] söz konusudur.
[974] “Çok sayıda, farklı efendiler mi daha hayırlıdır…” َن ُ ِّ َ َ ُ (dağı-nık/farklı) kelimesi ile sayı ve çokluk konusunda farklılık kastedilmiştir1; yani sizin çok sayıda efendilerinizin olması ve siz ikinizden, bir birinin, bir diğerinin kulluk istemesi mi daha iyidir, yoksa Rablık konusunda ortağı olmayan ve kendisine galip gelinemeyen ‘mutlak güce sahip’ ve daima galip olan bir tek rabbinizin olması mı? Elbette “mutlak güce sahip” daima galip olan tek Rab. Bu, Allah’ın tek Rabb’e kulluk ile putlara kulluğu anlatmak için verdiği bir misaldir.
[975] “Sizin O’nu bırakıp da taptıklarınız…” ifadesi o iki kişiye ve on-ların dininde olan Mısırlılara hitaptır. “Sizin ve atalarınızın takmış olduk-ları adlardan başka bir şey değildir.” yani sizler ilah denmeyi hak etmeyen varlıklara ilâh ismi vermiş sonra da onlara tapınmaya başlamışsınızdır. Do-layısıyla sanki içi boş olan, altında birer müsemması bulunmayan isimlere tapınıyormuş gibisiniz! א َ ُ ُ ْ َ ifadesi semmeytüm bi-hâ anlamındadır. Bu fiil semmeytühû bi-Zeydin (onu Zeyd olarak isimlendirdim) şeklinde kul-lanıldığı gibi semmeytühû Zeyden şeklinde de kullanılır. “Allah, onlar”a bu şekilde isim verme “hakkında hiçbir güçlü kanıt indirmemiştir. Mutlak hâ-kimiyet” ibadet ve din konusunda hüküm “tamamen Allah’ındır.” Bunun ardından Allah’ın hükmünü beyan etmek üzere şöyle demiştir: “O, ken-disinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru” kanıtların delâlet ettiği sabit “ din budur.”
41. Âyetin Tefsiri
[976] “Biriniz” yani kralın şarapçısı “efendisine şarap sunacak…” İk-rime [v. 105/723] ُ ِ رَ ْ َ َ ifadesini fe-yuskā rayyehû -yani “susuzluğu gide-rilecek”- şeklinde meçhul fiil olarak okumuştur. Rivayete göre Yûsuf Aley-hisselâm bu iki kişiden ilkine, “Gördüğün üzüm ve onun güzelliği kral ve senin onun nezdindeki iyi halin anlamına gelir. Gördüğün üç salkım ise hapiste geçireceğin üç gündür, ondan sonra çıkacak ve eski işine dönecek-sin.” demiş; ikincisine ise “Gördüğün zincirler hapiste kalacağın üç gündür. Ondan sonra çıkarılacak ve öldürüleceksin.” demiştir.
[977] “Her ikinizin çözüm istediği” yani hakkında soru sorduğu “mesele bu şekilde hükme bağlanmış,” kat’i bir şekilde sonuçlanmış, tamamlanmış“tır.”
1 Çok sayıda olmak şartıyla farklı adetlerde, yani 3 tane de, 7 tane de, 40 tane de, 360 tane de olabilir. / ed.
Şayet “Onların ikisi de aynı şeyi sormamışlardır, aksine iki ayrı şeyi sormuş-lardır, o halde neden ikisi aynı şeymiş gibi ifade edilmiştir?” dersen şöyle derim: “İkinizin çözüm istediği mesele”den maksat, her ikisinin de kralı zehirlemeye çalışmakla suçlanmaları ve bu sebeple hapse girmeleri ve gör-dükleri rüyaların başlarına gelen bu olayla ilgili olduğunu düşünmeleridir. Sanki her ikisi de başlarına gelen bu olayın sonucunun kurtuluş mu yoksa helâk mi olduğunu sormuşlar ve kendilerine “Her ikinizin çözüm istediği mesele bu şekilde hükme bağlanmıştır.” denilmiştir; yani bu meselenin so-nunun neye varacağı hükme bağlanmıştır ki o da birinizin ölüp diğerinin kurtulacak olmasıdır. Söylendiğine göre onlar bu yorumu reddetmişler ve “Biz rüya falan görmedik!” demişlerdir ki bu, onların rüyayı uydurdukları görüşüne uygundur. Fakat Yûsuf Aleyhisselâm onlara, anlattıkları rüyaları ister gerçekten görmüş olsunlar ister uydurmuş olsunlar, her hâlükârda ola-cak olanın bu olduğunu bildirmiştir.
42. Âyetin Tefsiri
[978] “Kurtulacağına kanaat getirdiği…” Eğer yaptığı yorum ictihat ile yapılmışsa o zaman kanaat getiren Yûsuf Aleyhisselâm’dır. Yok, bu yorumu vahiy yoluyla yapmışsa, o zaman “kanaat getiren” ifadesi ile kralın şarapçısı kastedilmiştir ve buradaki zann, yakîn anlamındadır. “Efendinin yanında benden bahset” kralın yanında benim özelliklerimi bildir; hikâyemi anlat, belki bana acır da bu kötü durumdan kurtarır. “Fakat şeytan, efendisine ondan bahsetmeyi kendisine” kralın şarapçısına “unutturdu.” Bu ifadenin “ Yûsuf, işini başkasına havale ettiğinde Şeytan ona Allah’ı zikretmeyi unut-turmuştu.” anlamında olduğu da söylenmiştir. َ ِ ِ َ ْ ِ (Birkaç yıl) ifade-sindeki َ ْ ِ üç ile dokuz arasında bir sayı ifade eder. Yaygın görüşe göre Yûsuf Aleyhisselâm orada yedi yıl kalmıştır.
[979] Şayet “ Şeytan nasıl insan üzerinde kudret sağlar?” dersen şöyle derim: Kula vesvese verir ve onu unutmasına sebep olacak şeylerle meş-gul eder; kul da unutur, aklından çıkar. Fakat doğrudan unutturma işine Allah’tan başka kimse güç yetiremez. Nitekim Allah Teâlâ “Biz, bir âyeti nesheder ya da unutturursak…” [Bakara 2/106] buyurmuştur.
[980] Şayet “Madem zikr (bahsetme) ifadesi ile krala bahsedilmesi kas-tediliyor, o zaman bu ifadenin rabbihî (efendi) kelimesine izafe edilmesinin sebebi nedir, zira bu mastarın fâ‘iline ya da mef‘ûlüne izafeti türünden bir izafet değildir?” dersen şöyle derim: Burada fe-ensâhu’ş-şeytânu zikrahû li-rabbihî ev ‘inde rabbihî ( Şeytan ‘efendisine Yûsuf ’dan bahsetmeyi’ ya da ‘efendisinin yanında Yûsuf ’dan bahsetmeyi’ ona unutturdu.) ifadesindeki gibi bir irtibat söz konusudur. Dolayısıyla zikrin rabbe izafe edilmesi caiz-dir, çünkü izafet en ufak bir ilişkiye dayanılarak yapılabilir. Ya da ifadenin takdiri fe-ensâhu’ş-şeytānü zikra ihbâri rabbihî ( Şeytan ona, efendisine haber verme meselesini hatırlamayı unutturdu.) şeklindedir. Bu durumda muzāf olan ihbâr kelimesi hazfedilmiş olmaktadır.
[981] Şayet “Neden Yûsuf Aleyhisselâm’ın içinde bulunduğu durumda Allah’tan başkasından yardım istemiş olması yadırganmıştır. Oysa Yüce Al-lah, ‘İyilik ve takvada yardımlaşın.’ [Mâide 5/2] buyurmuş ve Îsâ Aleyhis-selâm’dan aktararak ‘Allah uğrunda Benim yardımcılarım kimlerdir?’ [Âl-i ‘ İmrân 3/52] buyurmuştur; hadis-i şerifte de ‘Kul mümin kardeşinin yardı-mında olduğu sürece Allah da onun yardımındadır.’ [ Müslim, “Zikr ve Duâ”, 38] ve ‘Kim bir müminin bir sıkıntısını giderirse Allah da onun ahiret sıkın-tılarından birini giderir.’ [ Müslim, “Zikr ve Duâ”, 38] buyurulmuş; Hazret-i Ai-şe’nin de ‘Bir gece Peygamber (s.a.)’i uyku tutmadı ve kendisini koruyacak, bekçilik yapacak birini talep etti, sonunca Sa‘d bekçilik için geldi ve derken Hazret-i Peygamber (s.a.)’in uyuma sesini duyar oldum.’ [ Müslim, “Fedā’i-lü’s-sahâbe”, 39] dediği nakledilmiştir. Kaldı ki, başkasından yardım istemek ilaçlarla tedavi olmak ya da yiyecek ve içecekle kuvvet elde etmek gibi değil midir? Eğer Yûsuf Aleyhisselâm’ın yadırganmasının kralın kâfir olmasından kaynaklandığı söylenecekse, buna karşılık denilebilir ki; zulmün ortadan kaldırılması, boğulma, yangın ve benzeri felaketlerden korunma gibi hu-suslarda kâfirden yardım dilemenin caiz olduğu konusunda hiçbir ihtilâf yoktur.” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ peygamberlerini nasıl insanlar arasından seçip onlara üstün kılmışsa, onlar için her şeyin en güzelini, en faziletlisini ve en evlâsını tercih etmiştir. Bir peygamber için en güzel ve evla olan, bir bela ve imtihan durumu yaşadığı zaman işini sadece Allaha havale etmek, ondan başkasından destek istememek, hele hele kâfirden hiç destek istememektir. Zira kâfirden destek istediği zaman onların diline düşer ve “Eğer bu adam hak üzere olsaydı ve kendisine yardım edecek bir Rabbi olsaydı bizden yardım dilemezdi!” derler. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] bu âyeti okuduğu zaman ağladığı ve “Başımıza bir dert geldiği zaman hemen feryad u figan edip insanlara koşuyoruz!” dediği nakledilmiştir.
43. Âyetin Tefsiri
[982] Yûsuf Aleyhisselâm’ın hapisten çıkışı yaklaştığı zaman Mısır kralı Reyyân b. Velîd kendisini dehşete düşüren ilginç bir rüya görmüştü. Rü-yasında kuru bir nehirden çıkan yedi semiz inek ve yedi de cılız inek vardı. Cılız inekler semiz olanları yiyorlardı. Yine rüyasında taneleri olgunlaşmış yedi yeşil başak ve taneleri toplanmış yedi kuru başak görmüş; kuru başak-ların yeşil başakları sarıp sarmaladığını, yiyip yuttuğunu görmüş; bu rüya-sının tabirini istemiş, fakat kavminden bunu güzel bir şekilde tabir edecek kimse bulamamıştı.
אنٌ [983] َ ِ kelimesi hem müzekker olan semîn (semiz) kelimesinin hem de bunun müennesi olan semînenin çoğuludur. Benzer şekilde kirâm (değerli) da hem erkekler hem de kadınlar için kullanılmaktadır. Şayet “ٌאن َ ِ kelimesinin sayı ifadesine (yani 7’ye) değil de sadece sayının temyizi olan “inekler”e sıfat olması ile her ikisine birden sıfat olup seb‘a bekarâtin simânen (semiz halde yedi inek) denilmesi arasında bir fark var mıdır?” dersen şöyle derim: ٌאن َ ِ keli-mesini “inekler”e sıfat yaptığın zaman “7” sayısını cins anlamda inek ile değil, sadece bir türde (semiz) inek ile temyiz etmeyi kastetmiş olursun; fakat eğer bu kelimeyi “7”nin sıfatı yaparsan, o zaman “7” sayısını ineklerin semiz olan türüyle değil, cins olarak inek ile nitelemeyi kastetmiş; daha sonra dönüp cins ile temyiz ettiğin şeyi “semiz” diye bir daha nitelemiş olursun. Şayet “Burada izafet tamlaması şeklinde seb‘u ‘icâfin (yedi cılız inek) denilse olmaz mıydı?” der-sen şöyle derim: Temyiz cinsi beyan etmek için kullanılır. Cılızlık bir nitelik olup tek başına beyan için yeterli değildir. “ Araplar selâsetü fürsânin (üç atlı) ve hamsetü ashâbin (beş arkadaş) gibi ifadeler kullanıyorlar” dersen şöyle derim: Fâris (süvari), sāhib (arkadaş), râkib (binici) gibi kelimeler isim yerine kullanılan sıfatlardır. Bu yüzden de isim hükmünü alırlar ve dolayısıyla diğer sıfatlar için caiz olmayan kullanımlar bu kelimeler için caiz olur. Ama dikkat edersen ‘indî selâsetü dıhâmin ve erba‘atü ğilâzin (Yanımda üç iri var ve dört sert var.) denil-mez. Şayet “Bu örneklerde anlam problemli hale geliyor, ama bizim konumuz olan örnekte böyle bir anlam problemi söz konusu olmuyor; dikkat edersen âyette bekarâtin seb’in ‘icâfin denilmemiştir, çünkü kastedilen şeyin inekler oldu-ğu bilinmektedir.” dersen şöyle derim: ‘Asıl olmayan şey’e ihtiyaç yoksa, aslolan kullanımı terk etmek caiz olmaz; âyette de seb’un ‘icâfun ifadesi kullanılmak sure-tiyle, senin önerdiğin “sıfatla temyiz yapma”ya ihtiyaç yoktur.
[984] el-’Acef zayıflığın son sınırı, cılızlık demektir. Ef‘alü ve fa‘lâ’ü vez-ninde olan kelimeler fi‘âl vezninde çoğul yapılmamasına rağmen âyette bu kelimenin çoğulunun ‘acfâ’ü şeklinde değil de ‘icâfin şeklinde gelmesinin sebebi, bu kelimenin simânin (semiz) kelimesine hamledilmesi, ona uygun olarak kullanılmasıdır. Zira cılız, semizin karşıtı olarak kullanılmıştır. Eş anlamlı ve karşıt anlamlı kelimeleri birbirlerine hamletmek Arapların yay-gın uygulamalarındandır.
[985] Şayet “Ayette kuru başakların da tıpkı yeşil başaklar gibi yedi tane olduğuna dair bir delil var mıdır?” dersen şöyle derim: Burada söz, bu sa-yıların semiz ineklerde, cılız ineklerde ve yeşil başaklarda yedi adet olması şeklinde geldiği için َ َ kelimesinin de “yedi” anlamında olması (diğer) أُgerekir. Böylece ٍאت ِ א َ َ ifadesinin ve seb’an uhara (ve diğer kuru olanlar) وَأُ(ve diğer yedi kuru olan) anlamında olması gerekir. Şayet “ٍאت ِ א َ َ ve) وَأُdiğer kuru olanlar) ifadesinin ٍ ْ ُ تٍ ُ ْ ُ (yeşil başaklar) ifadesine atfe-dilmesi ve mahallen mecrur olması caiz midir?” dersen şöyle derim: Bu durum tenâkuza yol açar; zira bu ifadenin ٍ ْ ُ تٍ ُ ْ ُ ifadesine atfedilmesi bunların da yeşil başakların hükmüne dâhil olmasını, onlar gibi, zikri geçen
(yedi)nin temyizi olmasını gerektirir. Oysa uhar (diğer) kelimesi bun-ların zikri geçen “yedi”nin dışında olmasını gerektirmektedir. Şöyle ki sen, ‘indî seb‘atü ricâlin kıyâmin ve ku‘ûdin (Yanımda yedi tane ayakta ve oturan adam var.) der ve ku‘ûdin (oturan) kelimesini mecrur kılarsan bu caiz olur, çünkü burada yedi sayısını “adam” kelimesi ile temyiz etmiş, fakat daha önce adam kelimesini, ayakta olmak ve oturmakla nitelemiş olmaktasın. Böylece, bu yedi kişinin bazılarının ayakta, diğer bazılarının oturmakta ol-duğunu ifade etmiş olmaktasın. Fakat eğer ‘indehû seb‘atu ricâlin kıyâmin ve âharîne ku‘ûdin (yanında yedi tane ayakta ve diğer oturanlar var) demiş olsaydın, anlam çelişkili ve bozuk olurdu.
[986] ُ َ َ ْ א ا َ א أَ (Efendiler!) Burada sanki bilgin ve bilgelerin önde gelen-lerini kastetmektedir. َא ؤْ ِ ifadesindeki Lâm ya َ ِ ِ ا َ ا ِ ِ ِ ا ُ Ona pek) وَכאdeğer vermiyorlardı. [ Yûsuf 20]) ifadesindeki gibi beyan ifade etmektedir ya da َون ُ ُ ْ َ fiilinin anlamına dahildir, çünkü mâmul âmilinin (yani mef‘ûl fii-lin) önüne geçtiği zaman, âmilin mâmulden önce geldiği zamanki gücünde olmaz. Bu sebeple, tıpkı huve ‘âbirun li’r-ru’yâ (O rüya tabircisidir.) ifadesin-deki ism-i fâ‘il gibi, o da -kuvveti azalmış olduğu için- harf-i cerle desteklenir. Ayrıca burada li’r-ru’yâ ifadesinin kânenin ( -haberi olması da mümkün (כdür. Örneği: Kâne fülânün li-hâze’l-emri (Falanca kişi tam bu iş içindir.) yani “Bu işe tahsis edilmiştir, bu işte iyidir.” ifadesinde de böyle bir kullanım vardır.
Bu durumda َون ُ ُ ْ َ ifadesi diğer bir haber ya da haldir. Ayrıca bu fiilin Lâm ile geçişli olan bir fiil anlamı içermesi de mümkündür. Sanki in küntüm tentedibûne li-’ibâreti’r-ru’yâ ( rüya tabiri yapmak üzere çağrıldığınıza göre) denilmiş olmaktadır.
[987] ‘Abertü’r-rü’yâ (Rüyayı tabir ettim.) ifadesinin hakiki mânası, “İşin sonunu, nihayetinde ne olacağını söyledim.”dir. Nitekim nehri geçip karşı kıyıya vardığın zaman ‘abertü’n-nehra dersin. Nehrin karşı kıyısına da ‘ibruhû (nehrin kıyısı, geçilen yeri) denilir. Benzeri evveltü’r-ru’yâ ifadesinde söz konusudur. Bunda da rüyanın akıbetini zikretme mânası vardır. Güve-nilir âlimlerin tercihi bu ifadenin ‘abertü’r-ru’yâ şeklinde tahfif ile telaffuzu-dur. Bu âlimlerin ‘abbertü şeklinde şeddeli okunuşu ve [bundan türeyen] ta‘bîr ve mu‘abber kelimelerini hoş karşılamadıklarını görmüştüm. Fakat buna karşılık, Müberred’in [v. 286/900] el-Kâmil isimli eserinde bedevinin birinin söylediği şöyle bir şiire de rastlamıştım:
Bir rüya gördüm; sonra onu tabir ettim,Böyle rüyaları hep iyi tabir etmişimdir.
44. Âyetin Tefsiri
مٍ [988] ْ أَ אثُ ْ yani karman çorman, bâtıl bir rüya, içinde şeytan أَvesvesesi ve nefis fısıltısı da var. ُאث ْ kelimesinin aslı, bitkilerden karışık أَolarak derlenen demet anlamındadır. Tekili zığstır. Burada karmaşık rüya-lar anlamında istiare olarak kullanılmıştır. Buradaki izafet tamlaması Min harf-i ceri anlamını verir, yani “rüyalardan karmaşık bir demet” anlamın-dadır. mâna başında bir hiye (o) ifadesi ile “O karmakarışık bir rüyadır.” şeklindedir.
[989] Şayet “Burada, bir tek rüya söz konusudur; o halde neden kar-makarışık rüyalar diyerek çoğul ifade kullanmışlardır?” dersen şöyle derim: Bu ifade tıpkı sadece bir ata binen ve bir sarığı olan kimse için, çoğul kulla-nıp daha iyi nitelensin diye fülânün yerkebu’l-hayle ve yelbesü ‘amâ’ime’l-hazzi (Falanca atlara biner ve ipek sarıklar sarar.) demen gibidir. İşte bu kimseler de rüyayı bâtıl olmakla niteleme konusunda ziyadede bulunmuş ve onun ‘karmakarışık rüyalar’ olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca, kralın onlara bu rüya ile birlikte başka rüyalar anlatmış olması da mümkündür.
[990] “Biz rüyaların yorumunda uzman değiliz.” Bu “rüyalar” ifadesi ile hususi olarak bâtıl rüyaları kastetmiş ve “Bunların yorumu bizde değildir, yorum sahih ve sâlih rüyalar için olur.” demiş olmaları mümkün olduğu gibi, kendi kusurlarını itiraf edip rüya tabiri konusunda mahir olmadıkları-nı söylemiş olmaları da mümkündür.
45. Âyetin Tefsiri
[991] َ -ifadesi Dal ile okunmuştur ki fasih olan oku (ve hatırladı) وَادכَyuş budur. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] Zâl ile ve’z-zekera okuyuşu da nak-ledilmiştir. Kelimenin aslı tezekkeradır (hatırladı); yani o iki kişiden ölüm-den kurtulmuş olanı Yûsuf ’u ve onda gördüklerini “nice zaman sonra” yani uzun bir zaman sonra “hatırladı.” Bu hatırlama, rüyası hakkında kralın yorum talep ettiği ve ileri gelenler rüyayı yorumlama konusunda zorluk çektikleri zaman olmuştur. İşte o zaman, kurtulan kişi Yûsuf ’u ve onun rü-yaları doğru bir şekilde yorumlamasını, kralın yanında kendisinden bahset-mesi yönündeki talebini hatırlamıştır. el-Eşheb el-’Ukaylî ( ٍ َ أُ ْ َ ifadesini) Hemze’nin kesresi ile ba‘de immetin şeklinde okumuştur. el-İmmetü nimet demektir. Şair Adiyy (b. Zeyd) şöyle demiştir:
Sonra; kurtuluşun, mülkün ve nimetin ardındankabirler orada onları gizleyiverdi.
Yani buna göre âyette, “Kendisine Allah kurtuluş nimetini ihsan ettikten sonra” anlamı kastedilmiştir. Yine bu ifade ba‘de emehin (unutmanın ardın-dan) şeklinde de okunmuştur. Emihe - ye’mehu - emehen, unutmak anlamın-dadır. Bu kelimeyi Mim’in sükûnu ile okuyan ise hata etmektedir.
[992] “Ben size bunun yorumunu bildiririm” rüya yorumu ilmine sahip olandan öğrenerek, size bunu haber veririm. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] kıraatinde; ene âtîküm bi-te’vîlihî (Ben size onun yorumunu getiririm.) şeklindedir. “Hemen gönderin beni.” Beni ona gönderin ki sorayım, bana ondan rüyanın tabirini isteme talimatı verin. İbn Abbâs’tan “hapishane şe-hirde değildi.” şeklinde bir görüş nakledilmiştir.
46. Âyetin Tefsiri
[993] Anlam şöyledir: Ve onu Yûsuf ’a gönderdiler, o da Yûsuf ’a geldi ve şöyle dedi: “ Yûsuf! Ey özü-sözü doğru kişi!.. Ey doğrulukta nihai noktada olan zat! Bu kişinin Yûsuf ’a böyle hitap etmesinin sebebi onun halini gör-müş, kendisinin ve arkadaşının rüyasını ne kadar doğru yorumladığını biz-zat yaşamış, yaptığı yorumun aynen çıktığını görmüş olmasıdır. Bu sebeple, ona karşı ihtiyatlı konuşmuş ve “Belki dönüp insanlara haber veririm.” de-miştir; çünkü döneceğinden kesin olarak emin değildir; bu konuda yakîne sahip değildir. Belki gidip haber vermeden önce ölebilir ya da haber verdi-ği halde onlar bunu anlamayabilirler; yine de Yûsuf ’un kadr ü kıymetini bilmeyebilirler diye, ihtiyatlı konuşmuştur. Ya da “belki öğrenmiş olurlar” ifadesi, belki senin faziletini, ilimdeki konumunu öğrenirler de seni isterler, bu sıkıntından seni kurtarırlar, anlamına da gelebilir.
49. Âyetin Tefsiri
[994] “Ekip biçeceksiniz” ifadesi tıpkı “Siz Allah ve Resûlüne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz.” [Saf 61/11] ifadesi gibi, haber formunda emir ifadesidir. Burada emrin haber formunda ifade edilmesinin sebebi, emre konu olan şeyin gerçekleştirilmesi konusunda mübalağa ifade etmek ve sanki emir yerine getirilmiş, iş yapıl-mış da ondan haber veriliyormuş gibi ifade etmektir. Bunun emir anlamın-da olduğunun delili ise, “Başağında bırakın!” ifadesidir.
ًא [995] -Hemze’nin sükûnu ile (de’ben) ve harekelendirilmesi ile (de’e دَأَben) okunmuştur. İki okuyuşta da kelime de’ebe fi’l-’amel (İşte kararlılık gös-terdi, azmetti.) fiilinin mastarıdır. De’eben kelimesi kendilerine emir verilen kimselerin halidir, yani dâ’ibîne (her zaman yaptığınız şekilde) anlamında-dır. Bu da ya ted’ebûne de’eben (Âdetiniz olduğu veçhile âdetinizi sürdürür-sünüz.) anlamındadır ya da mastarın hal olarak zevî de’bin (hal sahipleri) şeklinde kullanılması anlamındadır.
[996] “Başağında bırakın” ki bozulmasın. َ ْ َאْכُ (yiyip götürecek) ifa-desi mecazi isnattır, bu yıllar içerisinde yaşayan insanların yemesi, yılların yemesi olarak ifade edilmiştir. َن ُ ِ ْ ُ ifadesi, biriktirdiğiniz, stokladığınız anlamındadır.
[997] “Öyle bir yıl gelecek ki, insanlar yağmura doyacak.” Yuğâsü keli-mesi ğavs (imdat, yardım) ya da ğays (yağmur) kelimesinden türemiştir. Bir beldeye yağmur yağdığı zaman ğiyseti’l-bilâdü (Belde yağmurlandı.) denilir. Bedevi bir kadının ğisnâ mâ şi’nâ (Dilediğimiz kadar yağmura nail olduk.) ifadesi de bu köktendir. َون ُ
ِ ْ َ (meyve sıkacaklar) fiili hem Yâ ile hem Tâ ile (meyve sıkacaksınız) okunmuştur. Mâna, “Üzüm, zeytin ve susam sıkıp suyunu/yağını çıkaracaklar.” şeklindedir. Bunun “Hayvanlarım memelerin-den süt sağacaklar.” anlamında olduğu da söylenmiştir. Fiil yu‘sarûn şeklin-de meçhul olarak da okunmuştur. Bu durumda, ‘asarahû (Onu kurtardı.) kökünden türemiş olur ki iğâse (kurtarma) anlamına uygundur. Yine fiilin malum okunuşunun da “kurtarılacaklar” anlamında olması mümkündür. Sanki “Öyle bir yıl gelecek ki, o yılda insanlara yardım edilecek, onlar ken-dilerini kurtaracaklardır; yani Allah onları kurtaracak ve birbirlerini kurta-racaklardır.” denilmiş olmaktadır. َون ُ
ِ ْ َ fiilinin “yağmura kavuşacaklar” anlamına geldiği de söylenmiştir ki bu durumda kelime, a‘sarati’s-sehâbetü (Bulut, yağdırdı.) fiilinden türemiş olur. Bunun iki yorumu söz konusudur: İlkine göre a‘sarat fiili mutırat (yağmurlandı) mânasını ihtiva eder ve onun gibi geçişli olur; ikincisine göre ise kelimenin aslının a‘sarat ‘aleyhim (On-ların üzerine sıktı, yağdırdı.) şeklinde olduğu, fakat sonradan car ve mecrur (‘aleyhim) hazfedilip fiilin harf-i cersiz vasledildiği söylenebilir.
[998] Yûsuf Aleyhisselâm semiz inekleri ve yeşil başakları verimli seneler olarak, cılız inekleri ve kuru başakları ise kuraklık seneleri olarak yorum-lamış ve rüyanın yorumunu bitirdikten sonra onlara, sekizinci senenin be-reketli ve verimli, bol nimetli bir yıl olacağını vahiy yoluyla bildirmiştir. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] “Allah ona fazladan bir senenin daha ilmini vermiştir.” dediği nakledilmiştir. Şayet “Kuraklık yıllarının bi-tişinin ancak verimli bir yıl ile olacağı zaten malumdur, zira aksi olsa zaten kuraklık yılları bitmiş sayılmaz. O halde neden onun bunu vahiy yoluyla bildiğini söyledin?” dersen şöyle derim: Bunun böyle olacağı net ve detaylı bir şekilde değil, genel olarak bilinir. Oysa Yûsuf Aleyhisselâm’ın “Öyle bir yıl gelecek ki, insanlar yağmura doyacak ve o sayede (suyu iyice içine çeken meyveler) sıkacaklar.” şeklindeki sözü, o yılın halinin tafsilatlı bir anlatımı-dır ki bu da ancak vahiyle bilinebilir.
51. Âyetin Tefsiri
[999] Yûsuf Aleyhisselâm’ın kralın isteğine icabet konusunda teenni ile hareket edip ağırdan almasının ve önce kadınların durumunu sormasının sebebi, kendisine atılan ve hapse girmesine sebep olan iftiradan bütünüyle kurtulup adının temiz olduğunun ortaya çıkmasını istemesidir ki, böylece hasetçilerin onu kralın yanında karalamalarına, kralın yanındaki mevkiinden onu indirmek için bu meseleyi dille-rine dolayıp bahane etmelerine ve “Hapiste yedi yıl kaldığına göre ortada hapsedil-meye, işkenceye uğramaya ve şerrinden emin olunmak için alıkonulmaya değecek kadar büyük bir suç var demektir.” şeklinde konuşmalarına, kendisine dil uzatma-larına engel olmak istemiştir. Burada, ithamları savmak için çaba göstermenin tıpkı töhmet altına girmeye sebep olacak durumlardan uzak durmak gibi zorunlu oldu-ğuna delil bulunmaktadır. Nitekim Peygamber (s.a.), “Allah’a ve ahirete iman eden kimse töhmet altına gireceği yerlerden kesinlikle uzak dursun!” buyurmuştur. Yine Peygamber (s.a.) îtikafta iken yanında hanımlarından biri olduğu zaman, töhmet altında kalmamak için oradan geçen kimselere; “Yanımdaki, falancadır.” diyerek yanındaki kadını tanıtmıştır [Buhārî, “Bed’ü’l-halk”, 11]. Yine Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “ Yûsuf’a, onun keremine ve sabrına hayret ediyorum. Allah kendi-sini affetsin, kendisine semiz ve cılız inekler sorulduğu zaman, ben onun yerinde olsaydım, beni çıkarmalarını şart koşmadan rüyanın yorumunu haber vermezdim. Yine kralın elçisi ona geldiği zaman ona “efendine dön” demesine de hayret ediyo-rum. Ben onun yerinde olsaydım ve onun kadar hapiste kalmış olsaydım hemen cevap verir, özür beklemeden hemen kapıya koşardım. Doğrusu, çok vakarlı ve ağırbaşlı imiş.
[0001] Yûsuf Aleyhisselâm’ın “Ondan iste de, kadınların durumunu soruş-tursun.” demeyip de “Krala kadınların durumunu sor.” demiş olmasının se-bebi, soru sormanın insanı harekete geçiren, sorulan konuda araştırmaya sevk eden bir unsur olmasıdır. Böylece Yûsuf Aleyhisselâm soruyu ortaya atarak, so-ruşturmanın yeniden yapılmasını ve hikâyenin hakikatinin ortaya çıkarılması-nı, sözün açığa çıkmasını, suçsuzluğunun hakkın bâtıldan ayrılacağı açıklıkta ortaya çıkmasını sağlamak istemiştir. -en-Nisvetü kelimesi Nun’un zammesi ile en-nüsvetü şeklinde de okunmuştur.- Yûsuf Aleyhisselâm’ın keremini ve edebinin güzelliğini gösteren bir husus da, bütün yaptıklarına; kendisinin hapse girip işkenceye mâruz kalmasına sebep olduğu halde, yine de sahibesinin adını ver-meyip, sadece ellerini kesen kadınlardan söz etmekle yetinmiş olmasıdır.
[1001] “Muhakkak Rabbim” Allah Teâlâ “onların fendini bilir.” Bu ifade ile onların tuzaklarının ancak Allah’ın bileceği, başkasının bilmeye-ceği kadar derinlikli olduğunu kastetmiştir. Ya da onların tuzak kurmuş olduklarını, kendisinin atılan iftiralardan beri olduğunu ifade etmek için Yüce Allah’ın ilmini şahit göstermiştir. Veya onlara tehditte bulunmuş; “Allah onları tuzaklarını bilir ve onlara bunun karşılığını verecektir!” de-mek istemiştir.
[1002] “ Yûsuf ’tan kâm almak isterken durumunuz neydi?” Ondan size yönelik herhangi bir meyil gördünüz mü? “Dediler ki: “Hâşa! Allah için!” Onun iffetinden ve nefsini her türlü şaibeden uzak tutuşundan, nezahetin-den duydukları hayreti, hayranlığı böyle ifade etmişlerdir.
[1003] “Azîz’in karısı da dedi ki: Gerçek şimdi ortaya çıktı” yani hakikat sübut buldu, kesin olarak karar kıldı. َ َ ْ َ kelimesi meçhul olarak hushısa şeklinde de okunmuştur. Bu kelime hashasa’l-ba‘îru ( Deve çöktü ve kendini tamamen yere saldı/bıraktı.) ifadesinden türemiştir. Şair şöyle demiştir:
[ Deve] sert kayaya çöküp, kendini tamamen salıverdi;Sülmâ ile birlikte uzaklaştı ve sağır kesildi [seslenmelerimize aldırmadı]!
Kadınların Yûsuf Aleyhisselâm’ın suçsuzluğuna ve tertemiz oluşuna dair bu şahitliklerinden; atılan iftiraların hiçbirinin gerçek olmadığını bizzat kendilerinin itiraf etmelerinden daha öte bir şahitlik olamaz; çünkü onlar Yûsuf Aleyhisselâm’ın hasımlarıydı. Bir hasım, hasmının haklı, kendisinin ise haksız olduğunu itiraf ettiği zaman, artık başkalarına söz düşmez. Ama boş kafalı nakilciler ( Haşvîler) ile cebir taraftarları, buna rağmen “Bizim söyleye-cek sözümüz var; tertemiz olduğu sabit olan kimsenin yine de başının etini didiklemeliyiz!” demektedirler.
53. Âyetin Tefsiri
[1004] “Bu, … bilmesi içindi.” ifadesi, Yûsuf Aleyhisselâm’ın sözlerine dâ-hildir, yani suçsuzluğumun açığa çıkması için gösterdiğim bu çaba, Aziz’in “be-nim kendisine asla ihanet etmediğimi bilmesi içindi.” Yani onun ailesine, mah-remine kendisinin yokluğunda ihanet etmediğimi bilsin diyedir. ِ ْ َ ْ א ِ ifadesi
fâ‘ilin ya da mef‘ûlün hali konumunda olup “ben onun uzağında olduğum, gözünün görmediği yerde olduğum halde” ya da “o benim uzağımda ve gözü-mün görmediği yerde olduğu halde” anlamındadır. Bu ifadenin zarf olması, yani “gayb mekânında” anlamında olması da mümkündür, bu da “yedi kilitli kapının ardında gizli saklı bir yerde” mânasına gelir.
[1005] “Ve hainlerin tuzaklarını Allah’ın başarıya erdirmeyeceğini;” Al-lah’ın onların tuzaklarının işlemesine müsaade etmeyeceğini bilsin diyedir. Bu ifade, Aziz’in karısına bir gönderme olup, kocasının yokluğunda ona ihanet etmiş olduğuna işaret etmekte, ayrıca Aziz’e de bütün deliller orta-ya çıkmış olduğu halde kendisini hapse atma konusunda karısına yardım ettiği için gönderme yapmaktadır. Bu ifadenin Yûsuf Aleyhisselâm’ın güve-nilirliğinin tekidi olması, hain olduğu takdirde Allah’ın, tuzağını başarıya ulaştırmayacağının ifadesi olması da mümkündür.
[1006] Sonra Yûsuf Aleyhisselâm Allah karşısında tevazu sahibi olmak; nef-sini temize çıkarır konumda olmamak ve güvenilir olması ile iftihar edip gurur duymamak için nefsini hazmedip ezmek istemiştir. Bu tıpkı Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “Ben Âdemoğullarının efendisiyim, ama iftihar yoktur.” [ Tirmizî, “Tefsir”, 18] demesi gibidir. Yine Yûsuf Aleyhisselâm bu sözüyle, sahip olduğu güvenilirliğin sadece kendisinden değil, Allah’ın lütuf, tevfik ve muhafazası sayesinde olduğu-nu ifade etmek istemiştir. “Nefsimi temize çıkarmıyorum” yani hatalardan berî saymıyorum; nefsimin bütünüyle suçsuz ve tertemiz olduğuna şahitlik etmiyo-rum. Bu ifadede, ya sadece bu olayı kastetmiş ya da genel olarak bütün halleri kastetmiştir. Sadece bu olayı kastetmiş olması durumunda, daha önce ifade etmiş olduğumuz hemm (karar verip yönelme) durumu kastedilmiştir ki, bu da aslında kasıtlı ve kararlı bir yönelme değil, insanî bir şehvet yoluyla nefsin meyletmesidir. “Nefis, şüphesiz kötülüğü emredip durur!” Burada cins olarak nefis kastedilmiştir, yani bu cins; kötülüğü emreder, arzu ve istekleriyle kötülüğe sevk eder. “Rabbimin merhamet ettikleri dışında” yani melekler gibi bazı varlıklar bunun istisnasıdır ki Rabbin onlara rahmet edip kendilerini muhafaza etmiştir. Ayrıca َ
ِ א رَ َ ifadesinin zaman anlamında olması ve “Nefis her zaman kötülüğü emreder durur, ancak rabbimin merhamet ettiği zamanlar hariç.” denilmiş olması da mümkündür. Yine bu ifadenin munkatı’ istisna olması, yani “Fakat kötülüğü def edecek olan, sadece Rabbimin merhametidir.” anlamında olması da mümkündür. Bu durumda, ifade tıpkı ً َ ْ ونَ إِ رَ ُ َ ْ ُ ْ ُ Ne de kurtarılırlardı, Bizim katımızdan bir rahmet ve) وَ bir süreliğine yaşamak başka…” [YâSîn 36/43-44]) ifadesi gibi olur. İfadenin ( َ َ ْ َ
ِ ِ ْ َ ْ א ِ ُ ْ ُ ْ أَ َ
ِّ Allah benim O’na ihanet etmediğimi bilsin diye” anlamında“ ,(أَolduğu da söylenmiştir, çünkü günah da ihanettir.
[1007] Bu ifadenin, Aziz’in karısının sözü olduğu da söylenmiştir ki buna göre anlam şöyle olur: “Bu söylediklerim Yûsuf ’un, benim kendisine ihanet etmediğimi, o yokken gıyabında hakkında yalan söylemediğimi, so-rulduğu zaman doğruyu söylediğimi bilsin diyedir. Bununla beraber, ben nefsimi büsbütün hıyanetten temize de çıkarmıyorum; çünkü ben vaktiyle ona iftira atarken ihanet etmiş ve ‘Ailene kötülük etmek isteyen birinin cezası; zindana atılmaktan başka nedir ki!?’ diyerek onu hapse attırmıştım.” -Kadın bu sözleriyle, yaptıklarından özür dilemek istemektedir.- Allah’ın merhametiyle koruduğu Yûsuf ’un nefsi gibi nefisler hariç, her nefsin kötü-lüğü emrettiğini söylemiş; ٌ
ِ رٌ رَ ُ َ ِّ -Benim efendim gerçekten bağış) إِن رَlayıcıdır, merhametlidir.) ifadesiyle de efendisinden bağışlanma dilemiş ve işlediklerinden dolayı onun merhametini talep etmiş olmaktadır.
[1008] Şayet “Bu ifadelerin Yûsuf Aleyhisselâm’ın sözlerinden sayılması nasıl doğru olabilir? Buna dair bir delil yok.” dersen şöyle derim: Bu söz-lerin ona ait sayılmasına delil olarak anlam âyeterlidir. Sözgelimi “ Firavun kavminin ileri gelenleri dediler ki: Şüphesiz, bu usta bir büyücü!.. Sizi yur-dunuzdan çıkarmak istiyor.” [A‘râf 7/109-110] denilmiş; bundan sonra da “O halde, ne dersiniz!” [A‘râf 7/110] denilmiştir ki, bu son ifadenin Firavun’un sözü olduğu, onlara hitap edip onlardan görüş istediği, onlarla istişarede bulunduğu anlaşılmaktadır.
[1009] İbn Cüreyc’in [v. 150/767] “Bu, Kur’ân’ın takdim-tehirlerinden biridir.” dediği nakledilmiştir. Ona göre; “Bu … bilmesi içindir.” [ Yûsuf 12/52] ifadesi, “Hükümdar, “Onu bana getirin.” dedi. Fakat elçi yanına ge-lince…” [ Yûsuf 12/50] ifadesiyle ilişkilidir.
[1010] Bâtıl taraftarları birtakım uydurma rivayetler nakletmekte ve Yûsuf Aleyhisselâm “Ben ona gıyabında ihanet etmedim.” [ Yûsuf 12/52] dediği zaman Cebrail’in ona, “Kadına meylettiğin zaman da mı ihanet etmedin?” dediğini, yine o sırada Aziz’in karısının “Uçkurunu çözdüğün zaman da mı ihanet etmedin Yûsuf!” dediğini iddia etmişlerdir. Bu, onların Allah’a ve resullerine iftira etmek için yanıp tutuşmalarındandır!
54. Âyetin Tefsiri
[1011] Bir kimse bir şeyi tamamen kendine ait, tamamen kendine özgü kıldığında istahlesahû ve istehassahû denilir.
[1012] “Onunla konuşu”p da ondan hiç beklemediği haller müşahede edi“nce, dedi ki:” Ey özü-sözü doğru! “Bundan böyle sen, şüphesiz katı-mızda mevkî sahibi” yer ve makam sahibi “ve güvenilir birisin” her konuda sana güvenilecektir.
[1013] Rivayete göre elçi Yûsuf Aleyhisselâm’ın yanına geldiği zaman ona “Krala icabet et.” demiş. Hapisten çıkarken, zindandakilere “Al-lah’ım! Hayır sahiplerinin kalbine onlara karşı şefkat koy; haberlere karşı da gözlerini köreltme.” diye dua etmiş. Onlar da bu duadan sonra olaylar-dan en haberli kimseler olmuşlar. Zindanın kapısına “Burası sıkıntı evi, dirinin kabri, düşmanın yaygarası, dostların tecrübe edildiği yerdir!” diye yazmış. Sonra gusledip zindan kirlerinden temizlenmiş, yeni elbiseler giy-miş, kralın yanına vardığı zaman da “Allah’ım! Hayrın vesilesi ile onun hayrını talep ediyorum, onun şerrinden de senin izzetine ve kudretine sığınıyorum!” diye dua etmiş, sonra ona selâm vermiş ve İbranca olarak onun için dua etmiş. Kral “Bu, hangi dil?” diye sorunca, “atalarımın dili” demiş. Kral yetmiş dilde konuşabiliyormuş. Bu dillerde konuşmuş, Yûsuf Aleyhisselâm da bu dillerin tamamında ona cevap verince kral buna hay-ret etmiş ve “Ey özü-sözü doğru! İsterim ki rüyamı senden dinleyeyim.” demiş. Yûsuf Aleyhisselâm da “İnekler gördün.” demiş ve ineklerin renk-lerini, hallerini, çıktıkları yerleri, başakları tam da kralın gördüğü şekilde nitelemiş; bir tek harf dahi hata etmemiş. Kral da ona “Senin gibisinin hakkı, erzakların devasa depolarda stoklanması ve dört bir diyardan in-sanların gelip senden erzak temin etmeleri ve hiç kimsenin sahip olmadığı hazinelere sahip olmandır.” demiş.
55. Âyetin Tefsiri
[1014] “Beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir;” ülkenin hazi-nelerinden sorumlu kıl. “Ben, (emaneti) iyi koruyan, bilgili biriyimdir;” gü-venilir bir adamımdır; uhdeme teslim ettiğin şeyi muhafaza ederim ve nasıl tasarruf edeceğimi, çekip çevireceğimi bilirim. Bu ifadelerle Yûsuf Aleyhis-selâm kendisini güvenilirlik ve yeterlilik ile nitelemiştir ki bu iki özellik, kral-ların görev verecekleri kimselerde istedikleri özelliklerdir. Böyle söylemesinin sebebi, bu vesileyle Allah’ın hükümlerini yürürlüğe koymak, hakkı ikame etmek ve adaleti tesis etmek, peygamberlerin kullara gönderiliş amacını ger-çekleştirebilme imkânı bulmaktır. Kendisinden başka hiç kimsenin bu göre-vi yapamayacağını bildiği için de böyle demiştir. Bu görevleri üstlenmeyi de mülk ve dünya sevgisinden dolayı değil, sırf Allah rızası için talep etmiştir.
Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “Allah kardeşim Yûsuf ’a rahmet eylesin. Eğer ‘Beni ülkenin hazinelerinin başına getir.’ demeseydi, Allah onu derhal o göreve getirirdi, fakat bu isteği bir sene tehir edildi.” buyurduğu rivayet edilmiştir.
[1015] Şayet “Bir kâfirin elinden bir işi alıp üstlenmesi, onun emri ve itaati altına girip ona tâbi olması nasıl caiz olur?” dersen şöyle derim: Mü-câhid b. Cebr’in [v. 103/721] rivayet ettiğine göre bu kral Müslüman olmuş-tur. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] “Bu âyet bir insanın zalim bir sultandan iş alıp üstlenmesinin caiz olacağına delildir.” dediği nakle-dilmiştir. Selef âlimleri azgın yöneticilerin kadılık görevlerini üstlenmişler ve bunun caiz olduğunu düşünmüşlerdir. Peygamber veya âlimin, Allah’ın emri ile hükmetmenin ve zulmü def etmenin ancak kâfir ya da fâsık bir kralın verdiği imkân ile mümkün olduğunu, bundan başka yol olmadığını bilmeleri halinde bu yolu kullanması mümkündür. Söylendiğine göre kral Yûsuf Aleyhisselâm’ın emirlerini uygular, hiçbir görüşünde ona itiraz etmez-miş. Adeta ona tâbi olmuş, ona itaat etmiş haldeymiş.
56. Âyetin Tefsiri
[1016] “Böylece” işte bu açık imkân veriş sayesinde “ Yûsuf ’u ülkede” Mısır diyarında “önemli bir mevkîye getirdik.” Rivayete göre bu ülke, kırk fersaha kırk fersah büyüklüğündeymiş.
[1017] “Artık ülkenin istediği yerinde konaklıyordu.” ُאء َ ُ ْ َ (dilediği yerinde) ifadesi bu şekilde Yâ ile okunduğu gibi Nun ile de okunmuştur (dilediğimiz yerde); yani “dilediği yere ev, barınak inşa edebiliyordu; bütün ülkeye hakim olduğu, her yer onun hükmü ve egemenliği altında olduğu için kimse kendisine mani olamıyordu.” şeklindedir.
[1018] Rivayete göre kral ona teveccüh etmiş ve kendi yüzüğünü ona vermiş, kendi kılıcını onun kınına bağlamış, ona inci ve yakut işlemeli altın bir taht yaptırmıştır. Yine rivayete göre Yûsuf Aleyhisselâm da ona, “Tah-ta gelince, bununla senin saltanatını sağlamlaştıracağım, yüzük ile senin işlerini çekip çevireceğim, taç ise benim de atalarımın da giysisi değildir, fakat sırf seni tazim etmek ve lütfunu onaylamak için bunu başıma ko-yuyorum.” demiş; tahta oturmuş, bütün krallar ona boyun eğmiştir. Kral da Kıtfîr’i azletmiş ve bütün işlerini ona tevdi etmiştir. Bundan sonra Aziz Kıtfîr ölmüş, kral da Yûsuf ’u Kıtfîr’in karısı Züleyha ile evlendirmiş.
Bunun üzerine Yûsuf Aleyhisselâm Züleyha’ya “Bu senin istediğin şeyden daha hayırlı değil mi?” demiştir. Yûsuf Aleyhisselâm Züleyha’nın bakire ol-duğunu görmüş; o da ona İfrâyim ve Mîyşâ isimli iki evlat doğurmuştur. Yûsuf Aleyhisselâm Mısır’da adaleti ikame etmiş, kadın-erkek herkes onu çok sevmiş, sayesinde kral ve birçok insan Müslüman olmuştur. Kıtlık se-nelerinin ilkinde Mısır halkının elindeki bütün dinar ve dirhemler karşı-lığında onlara yiyecek satmış; onlar bitince de takı ve mücevherat, sonra hayvanlar, sonra da arazi ve emlak karşılığında yiyecek satmış, ardından doğrudan insanların kendilerini satın alıp köleleştirerek onlara yiyecek sat-mış ve böylece bütün Mısırlıları köleleştirmiş. İnsanlar da “Vallahi, böyle bir gün görmedik, bundan daha yüce bir kral tanımadık!” demişler. Kral da “Allah’ın bana vermiş oldukları konusunda; bana bu yaptığı konusunda ne düşünüyorsun?” diye sormuş. Yûsuf Aleyhisselâm “Görüş senin görüşün-dür.” diye cevap verince, “Allah’ı ve seni şahit tutarak söylüyorum ki son neferine kadar bütün Mısır halkını özgür bıraktım, hepsine mülklerini iade ettim.” demiştir. Yûsuf Aleyhisselâm, insanlar arasında adaletle davranmak için, kendisinden erzak almak için gelenlere bir deve yükünden fazla erzak satmazmış. Kenan diyarı ve Şam bölgesini de tıpkı Mısır gibi kuraklık vur-muş, Yakup Aleyhisselâm da evlatlarını erzak almak için Mısır’a göndermiş, böylece Yûsuf Aleyhisselâm Bünyamin’i yanında alıkoymuştur.
[1019] “Biz, Rahmetimizi” dünyada mülk, zenginlik ve diğer nimetle-rimizi “dilediğimize veriyoruz.” Yani hikmet kimi dilememizi gerektiriyorsa ona veriyoruz. “İhsan üzere hareket edenlerin ecrini zayi etmeyiz” dünyada onlara ecirlerini vermezlik etmeyiz.
57. Âyetin Tefsiri
[1020] “ Âhiret mükâfatı” onlar için “elbette daha hayırlıdır.” Süfyân b. ‘Uyeyne [v. 198/814] “ Mümin dünyada ve ahirette iyiliklerinin sevabını alır. Günahkâra ise dünyada hayırlar derhal verilir, ama ahirette hiçbir nasibi yoktur.” demiş ve sonra da bu âyeti okumuştur.
58. Âyetin Tefsiri
[1021] Aradan uzun zaman geçmiş ve küçük yaşlarından itibaren ayrıl-mış olduğu ve onlar Yûsuf ’un ölüp gittiğini düşündükleri, onu pek düşün-memeleri ve umursamamaları sebebiyle de akıllarından çıkarmış oldukları için onu tanımamışlardır. Yine Yûsuf Aleyhisselâm, vaktiyle onların kuyuda bıraktıkları, üç beş dirheme sattıkları halden çok uzak bir durumda, yük-sek bir mülk ve saltanat sahibi konumunda olduğu için onu tanımamışlar;
[1022] hatta akıllarından onun Yûsuf olduğu düşüncesi geçecek olsa kendilerini yalanlayacak hale gelmişlerdir. Nitekim mülk insanın kılık kı-yafetini değiştirir; sahibine tanıyanın tanıyamaz hale geleceği ölçüde bir heybet ve azamet verir. Anlatıldığına göre ağabeyleri Yûsuf ’u firavun ( Mısır kralı) kıyafetinde, üzerinde ipek elbiselerle, tahtına kurulmuş, boynunda al-tından bir gerdanlık, başında taç olduğu vaziyette görmüşler ve onun Yûsuf olduğu akıllarının ucundan bile geçmemiştir. Bir görüşe göre ise onu ancak çok uzaktan, aralarında uzun bir mesafe ve perdeler varken görebilmişler; huzurunda ise ancak ihtiyaç sahiplerinin durduğu gibi (boynu bükük, el pençe divan) durmuşlardır. Yûsuf Aleyhisselâm ise onlardan ayrıldığı zaman onlar yetişkin adamlar olduğu için ve şimdiki kıyafetleri o zamanki kıyafet-lerine yakın olduğu, ayrıca aklı fikri hep onlarda, onları bulup tanımakta olduğu için dikkatlice bakıp düşünmüş ve onları tanıyabilmiştir. - Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] nakledilen bir görüşe göre, onların kim olduğu ortaya çıkıncaya kadar o da onları tanımamıştır.-
60. Âyetin Tefsiri
[1023] “Yüklerini hazırlatınca” yani yolculuk hazırlıkları olan azıklarını ve yolcunun ihtiyaç duyacağı malzemeleri hazırlatınca ve gelme sebeple-ri olan erzak yüklerini bineklerine yükleyince. - ْ
ِ אزِ َ َ (yükleri) kelimesi Cim’in kesresi ile cihâzihim şeklinde de okunmuştur.-
[1024] “‘Bana (bahsettiğiniz) o, baba-bir kardeşinizi de getirin.’ dedi.” Bu sözün öncesinde Yûsuf Aleyhisselâm’ın onlarla konuştuğu başka şeyler olmalıdır ki onları böyle bir talebe çekmiş olsun.
[1025] Rivayete göre; Yûsuf Aleyhisselâm onları gördüğünde ve kendileri ile İbranca konuştuğunda;
“-Kimsiniz, neyin nesisiniz, söyleyin bakalım; ben sizi tanımıyorum!” demiş; “-Bizler Suriye bölgesi halkındanız, hayvancılık yapıyoruz. Kıtlığa mâruz
kaldık, bu yüzden erzak almak için geldik.” Demişler. Bunun üzerine, “-Kimbilir, belki de ülkemizin sırlarını öğrenmek üzere casus olarak geldi-
niz!” demiş; “-Allah’a sığınırız! Bizler baba-bir kardeşleriz, babamız da doğru sözlü yaşını
başını almış biridir; peygamberlerdendir, adı da Yakup’tur.” demişler.
“-Peki, kaç kişisiniz siz?” diye sormuş; “-On iki kişiydik, içimizden biri öldü” demişler; “-Şu an burada kaç kişisiniz?” diye sormuş; “-On kişiyiz” deyince, “-O halde, on birincini nerede?” diye sormuş; “-O, babasının yanında; babası, ölen kardeşimizin yerine onunla teselli bu-
luyor.” demişler; “-Peki, sizin casus olmadığınıza ve bütün bu söylediklerinizin doğru oldu-
ğuna kim şahitlik edecek, şahidiniz var mı?” diye sormuş; “-Biz kimsenin bizi tanımadığı ve şahitlik edemeyeceği bir ülkedeyiz.” diye
cevap vermişler; “-O zaman içinizden birini bana rehin bırakın, sonra da gidin babanızdan
diğer kardeşinizi alıp getirin, elinde de babanızın bir mektubu olsun. Size ancak o zaman inanırım!” demiş. Bunun üzerine, içlerinden kimi rehin bırakacaklarını belirlemek için aralarında kura çekmişler ve kura, vaktiyle Yûsuf konusunda en olumlu düşüncelere sahip olan Şimon’a1 çıkmış. Böylece onu Yûsuf ’un yanında rehin bırakmışlar. - Yûsuf Aleyhisselâm da onları güzelce ağırlayıp misafir etmiştir.-
نِ [1026] ُ َ ْ َ ifadesi iki türlü yorumlanabilir. İlkine göre bu ifade, şart وَ cümlesinin cevabının kapsamına dâhildir ve meczumdur. “Yanımda size ve-rilecek tek bir ölçek bile yoktur.” ifadesinin mahalline atıf olup, sanki “Bana onu getirmezseniz mahrum kalır ve bana yaklaşamazsınız.” anlamına gelmek-tedir. İkinci yoruma göre ise nehiy anlamındadır (Yanıma yaklaşmayın!).
61. Âyetin Tefsiri
[1027] “Onu getirmek için babasını ikna etmeye çalışacağız” yani ba-basını onunla ilgili olarak kandırmaya çalışacağız; bütün gayretimizi or-taya koyarak, bir yolunu bulup onu onun elinden çekip alacağız. “Evet, şüphesiz bunu yapabiliriz.” Buna gücümüz yeter, bundan âciz kalmayız. Ya da bunu muhakkak yapacağız, bu konuda gevşeklik göstermeyecek, geri adım atmayacağız.
62. Âyetin Tefsiri
ise “Onu öldürmeyin; falanca kuyunun derinliğine bırakın…” diyen en düşünceli ve müspet kardeşin Yehuda olduğunu söylemişti. / ed.
[1028] ِ ِ א ْ ِ ِ (uşaklarına) ifadesi li-fityetihî şeklinde de okunmuştur, bu iki kelime de feten kelimesinin çoğuludur. Tıpkı ah (kardeş) kelimesinin ço-ğulunun ihve ve ihvân şeklinde gelmesi gibidir. (Her ikisi de çoğul kalıbı olan) fi‘letün vezni azlık, fi‘lânün vezni ise çokluk ifade eder; yani ( ِ ِ א ْ ِ ِ ifadesi) ‘tart-ma işine bakan uşaklarına’ demektir. “Ailelerine dönü”p yüklerini açı“nca belki onları tanırlar” yani belki onları iade etmemizin, kendilerine hem mallarını hem de istedikleri erzakı vererek ikramda bulunmuş olmamızın hakkını bilirler de, “belki geri dönerler;” belki bunu bilmeleri onları tekrar bize dönmeye sevk eder. Sermayeleri, ayakkabı ve tabakalanmış deri idi. Söy-lendiğine göre Yûsuf Aleyhisselâm onların babalarının yanlarında tekrar geri dönüp erzak almak için yeterli mal olmamasından endişe etmiş (bu yüzden böyle yapmıştır). Babasından ve ağabeylerinden bedel almayı keremine ya-kıştıramamış olduğu da söylenmiştir. Yûsuf Aleyhisselâm’ın, onların inan-cının, (kendilerine habersizce iade ettiği) malları geri getirmelerine sebep olacağını, o malları ellerinde tutmayı helal görmeyeceklerini, bu yüzden de geri geleceklerini biliyor olduğu da söylenmiş ve denmiştir ki: “Belki geri dönerler.” ifadesi, “Belki onları geri getirirler.” anlamındadır.
63. Âyetin Tefsiri
[1029] “Bundan böyle ölçek bize yasaklandı.” Bu söz ile Yûsuf Aleyhis-selâm’ın “Onu bana getirmezseniz, bundan böyle yanımda size verilecek tek bir ölçek yoktur.” sözünü kastetmektedirler; çünkü onlara ölçek verilmeyece-ği şeklinde uyarı yapıldığı zaman, ölçek yasaklanmış olmaktadır. “Zahîremizi alalım” engeli kaldıralım da ihtiyacımız olan erzakı alalım. ْ َ َכْ kelimesi yektel şeklinde de okunmuştur ki bu durumda “Kardeşimiz zahîre alsın da onun zahîresi bizimkilere eklensin.” anlamına ya da “Zahîre almamıza sebep olsun, çünkü onun yüzünden ölçek bize yasaklanmıştı.” anlamına gelir.
64. Âyetin Tefsiri
[1030] “Bunu da mı size emanet edeyim?!” Yakup Aleyhisselâm bu sözü ile onlara şunu demek istemiştir: “Sizler tıpkı şimdi Bün-yamin için dediğiniz gibi vaktiyle Yûsuf konusunda da ‘Biz onu ke-sinlikle koruruz.’ demiştiniz, ama sonra emanete ihanet ettiniz, şim-di benzer bir konuda size güvenmemi sağlayacak olan şey nedir?!”
Daha sonra da onlara “En iyi koruyucu Allah’tır.” demiş ve Bünyamin ko-nusunda Allah’a tevekkül etmiş ve onu onlara vermiştir. ًא ِ א (koruyucu) kelimesi tıpkı huve hayruhum racülen (O, onların adam olarak en hayırlıla-rıdır.) ve li’llâhi derruhû fârisen (Allah iyiliğini versin, çok iyi at binicisidir.) ifadelerindeki gibi temyizdir. Ayrıca hal de olabilir. Bu kelime hıfzan şek-linde de okunmuştur. A‘meş [v. 148/765] fa’llāhu hayru hâfızin şeklinde, Ebû Hureyre ise hayru’l-hâfızîne şeklinde okumuştur.
[1031] “Merhametlilerin en merhametlisi de O’dur.” Bu sebeple, ben onun beni muhafaza ederek bana nimet ihsan etmesini ve bana iki musibeti birlikte yaşatmamasını ümit ediyorum.
65. Âyetin Tefsiri
א [1032] ْ َ إِ ifadesi, idğam edilmiş olan Dal’ın (bize iade edilmiş) رُدتْ kesresinin Râ’ya nakledilmiş olduğu gerekçesiyle, tıpkı kīle ve bî‘a kelimele-rinde olduğu gibi, kesre ile riddet ileynâ şeklinde de okunmuştur. Muham-med b. el-Müstenîr Kutrub [v. 206/821] Râ’nın kesresinin bu harfi sâkin ola-rak okuyanlar tarafından Dat’a nakledilmesi suretiyle dırbe Zeydün ( Zeyd’e vuruldu.) şeklinde bir ifade nakletmiştir.
[1033] ِ ْ َ א ifadesi olumsuzlama anlamında olup “Abartmıyoruz; kra-lın ikram ve ihsanı konusunda anlattıklarımızda yalan katmıyoruz.” an-lamındadır. Zira onlar “Biz çok hayırlı bir kişinin huzuruna çıktık, bizi ağırladı, öylesine ikramda bulundu ki, Yakup ailesinden biri bile olsa bize o kadar ikramda bulunmazdı.” demişlerdir. Ya da bu ifade, “Bize yaptı-ğı iyiliklerin ötesinde artık daha başka bir şey istemiyoruz.” anlamında veya da soru ifadesi olarak “Bundan öte daha ne isteyelim ki?” anlamın-da olabilir. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde bu ifade Tâ ile mâ tebğî (Daha ne istersin ki?) şeklinde Yakup Aleyhisselâma hitap olarak yer almaktadır. Bu durumda anlamı, “Bu ihsan ve iyiliğin ötesinde daha ne istiyorsun?” ya da “Doğru söylediğimize dair daha hangi şahidi istiyorsun ki?” anlamın-dadır. İfadenin, “Senden bundan öte başka mal da istemiyoruz.” anla-mında olduğu da söylenmiştir. “İşte, metâlarımız da bize geri verilmiş!” ifadesi ِ ْ َ א ifadesini izah etmek üzere gelmiş yeni başlayan bir cümle-dir, devamındaki cümle ise buna atıf olup, “Metâlarımız bize geri veril-miş, biz de bu metâları da kullanıp yeni erzak alırız.” anlamındadır.
Krala tekrar döndüğümüzde “Ailemize yine zahîre getiririz... Kardeşimizi de koruruz.” Endişe ettiğin şeylerden hiçbiri onun başına gelmez. Ayrıca kardeşimizin yanımızda olması vesilesiyle, bizim alacağımız birer deve yükü erzaka ilaveten fazladan bir deve yükü daha erzak alırız. Halimizi düzelte-cek, elimizi bollaştıracak bu isteklerden başka daha ne isteyelim ki?
[1034] “Bir deve yükü daha fazladan zahîre getiririz” demiş olmalarının sebebi, daha önce de ifade ettiğimiz üzere, Yûsuf Aleyhisselâm’ın adaleti sağ-lamak için kişi başı en fazla bir deve yükü erzak veriyor olmasıdır.
[1035] Şayet “Bu yorum, ( ِ ْ َ א ifadesindeki) bağy kelimesini talep anlamında tefsir ettiğin zaman doğru olur; ama bu kelimeyi yalan söyle-mek, söze ilavede bulunmak, abartmak anlamında tefsir edersen o zaman ilk cümle, yani ‘İşte, metâlarımız da bize geri verilmiş!’ cümlesi onların doğru söylediklerinin, sözlerine yalan ve abartı katmamış olduklarının beyanı mahi-yetinde olur. Bu durumda sonraki cümleleri nasıl yorumlayacaksın?” dersen şöyle derim: Bu durumda sonraki cümleleri ِ ْ َ א ifadesine atıf yaparım ve anlam; “Ailemize yine zahîre getiririz, şunu şunu yaparız derken abartmıyo-ruz.” şeklinde olur. Ayrıca “Ailemize yine zahîre getiririz!” ifadesinin yeni bir cümle olup “Ailelerimize yeni zahîre getirmemiz gerekir.” anlamında olması da mümkündür. Bu durumda ifade tıpkı “falancanın ihtiyacını karşılamak için çalıştım, amacını gerçekleştirmek için gayret gösterdim, çalışmam gere-kir, gayrette kusur etmemem gerekir.” demene benzer. Yine burada “karde-şimizin de bizimle birlikte gelip erzak alması konusunda sana sunduğumuz düşüncelerimizde sadece doğru olanı söylüyor ve amaçlıyoruz.” mânasının kastedilmiş olması ve ardında da görüşlerinde abartılı olmadıklarını, bu gö-rüşlerin isabetli olduğunu beyan etmek üzere, “İşte metâlarımız; bak bize geri verilmiş, bunları da kullanır ve ailemize yeni zahîre getiririz.” demiş olmaları da mümkündür. Bu da gayet açık ve güzel bir yorumdur.
[1036] “Bu, az bir ölçektir;” az bir erzaktır, bize yetmez. Bununla, ken-dilerine verilen ölçeğin az olduğunu kast ediyorlar, kardeşlerine verilecek ölçekle erzaklarını daha da artırmak istiyorlardı. Ya da bu ifade, “bir deve yükü” ifadesine işaret olup “Bu oldukça az bir erzaktır; kral onu bize verir, bu konuda zorluk çıkarmaz, onun için oldukça kolaydır, çok büyük değil-dir.” demiş olmaları da mümkündür. Yine “Benim ona gıyabında ihanet etmediğimi bilsin diye..” [ Yûsuf 12/52] ifadesinin Yûsuf Aleyhisselâm’ın sözü olmasının mümkün oluşuna benzer şekilde, bu ifadenin, yani “Bu, az bir ölçektir” ifadesinin de Yakup Aleyhisselâm’ın sözü olması ve bir deve yükü erzakın çok az olduğunu, böyle az bir erzak için evladını tehlikeye atmaya değmeyeceğini kastetmiş olması da mümkündür.
66. Âyetin Tefsiri
[1037] “Onu asla sizinle göndermem!” Yani sizin geçmişte yapmış ol-duklarınızı gördüğüm için, onu sizinle göndermek benim durumuma, ha-lime aykırıdır.
[1038] “Allah adına bana sağlam bir söz vermedikçe” Allah katından bana bir güvence getirmedikçe. Bu ifade ile onların Allah adına yemin et-melerini istemiştir. Allah adına yemin etmenin ondan bir güvence getirmek olarak ifade edilmesinin sebebi, Allah adına yemin etmenin anlaşma ve söz-leşmeleri pekiştirip güvence altına alan bir unsur olmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ da bu konuda izin vermiştir. Dolayısıyla, Allah adına yemin etmek, Allah’tan izin almak sayılır. “Onu mutlaka bana getireceğinize dair” ifadesi yeminin cevabıdır; çünkü anlam, “onu mutlaka bana getireceğinize dair yemin etmedikçe” şeklindedir.
[1039] “Tamamen kuşatılmadıkça” yani mağlup edilip de onu getirme-ye güç yetirememeniz dışında ya da ölmeniz dışında.
[1040] Şayet “Bu istisnanın hakikati hakkında bilgi verir misin, çünkü burada bir problem var?” dersen şöyle derim: ْ כُ ِ אطَ ُ أنَْ tamamen) إِ kuşatılmadıkça) ifadesi mef‘ûlün lehtir. Olumlu bir cümle olan ِ ِ ِ ُ ْ َ َ (onu mutlaka bana getireceğinize dair) ifadesi ise, olumsuz cümle olarak te’vil edilir ve böylece cümlenin anlamı, “Onu getirmekten kendinizi alı-koymayacaksınız! Bu, ancak kuşatılmanız sebebiyle olabilir; yani ancak bir illet sebebiyle onu getirmekten alıkonulabilirsiniz ki o da, kuşatılmanızdır.” şeklindedir. Bu, sebep bildiren nesnenin en umumi olan durumdan istisna-sıdır. En umumi olan durumdan istisna ise sadece olumsuz ifadeden istisna şeklinde olabilir. Bu sebeple de, istisna edatı olan illâdan önceki olumlu cümlenin olumsuz cümle olarak tevil edilmesi gerekir. Olumlu cümlenin olumsuz mânada tevil edilmesinin buna benzer bir örneği, aksemtu bi’llâhi lemmâ fa‘alte ve illâ fa‘alte (Allah’a yemin ederim ki, ancak yaptığında yap-mış olacaksın) cümlesidir ki bu cümlede ifade edilmek istenen mâna, “Sen-den sadece yapmanı istiyorum, başka bir şey istemiyorum!” şeklindedir.1
[1041] “Konuştuklarımıza” yani güvence isteme ve vermeye dair konuş-tuklarımıza Allah “vekildir.” gözetleyicidir, haberdardır.1 Çünkü akseme görünürde yemin olsa da, aslında talep anlamındadır. Lemmâ görünürde zaman ifade
etse de, aslında burada istisna edatı olarak kullanılmıştır. Devamındaki ifade ise zahirde fiil gibi görün-mekle beraber isim hükmündedir. Dolayısıyla cümle, mâ atlubu minke illâ fi‘leke (Senden sadece fiilini talep ediyorum.) anlamındadır. (Tıybî’den) / çev.
68. Âyetin Tefsiri
[1042] Yakup Aleyhisselâm’ın, evlatlarının tek bir kapıdan girmelerini yasaklamasının sebebi, onların giyimi - kuşamı iyi, güzel görünümlü insanlar olması, ilk gidişlerinde krala yakın olmaları, ondan diğerlerinin görmediği hususi bir izzet ü ikram görmüş olmaları ve bu sebeple Mısır halkı tarafından tanınmış olmaları; bu yüzden de insanların erzak almak için gelen bütün heyetler arasında gözlerini özellikle onlara dikip parmaklarıyla işaret etme-lerinin ve “İşte bunlar kralın konuklarıdır; bakın, ne kadar da yakışıklı genç delikanlılar! İzzet ü ikrama ne kadar da lâyıklar!” diye konuşup, kralın onla-ra ikramda bulunmuş, onları diğer heyetlerden ayrıcalıklı ve üstün tutmuş olması sebebiyle kendilerini dillerine dolmalarının mümkün olmasıdır. İşte Yakup Aleyhisselâm onların tek bir grup halinde bir kapıdan girip de güzel-likleri ve ihtişamları sebebiyle nazara gelmelerinden, başlarına bir kötü işin gelmesinden endişe etmiş ve ilk gidişlerinde ayrı gruplar halinde girmelerini emretmeyip sadece ikinci gidişlerinde emretmiştir; çünkü onlar ilk gidişlerin-de tanınmayan, kalabalıklar arasından seçilemeyen kimseler idiler.
[1043] Şayet “Göz değmesinin, nazarın aslı var mı?” dersen şöyle derim: Bir şeye bakıp onu beğenme esnasında Yüce Allah’ın o şeyde bir noksanlık, bazı açılardan bir kusur yaratması mümkündür ve böyle bir şey Allah’ın kullarına yönelik bir imtihanı, araştırmacı kullar ile boş kafalıların ayırt edilmesine yönelik bir denemesi olur. Zira böyle bir durumda araştır-macı kul, “Bu Allah’ın fiilidir.” derken boş kafalı olan, “Bu gözün etkisidir; nazardır.” der. Nitekim Yüce Allah, “Sayılarını da nankörce inkâr edenler için bir ayartılma vesilesi kıldık.” [Müddessir 74/31] buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in de Hazret-i Hasan [v. 50/670] ve Hazret-i Hüseyin [v. 61/680] için isti‘âze duası okuyup, “Siz ikinizi her türlü kınayıcı gözden, her tür şeytandan ve geceleri ortaya çıkan haşerattan Allah’ın eksiksiz kelime-lerine havale ediyorum.” buyurduğu rivayet edilmiştir [ İbn Mâce, “Tıbb”, 37].
[1044] “Allah karşısında benim size bir faydam olmaz.” Yani eğer Allah sizin için bir kötülük murat ettiyse, benim tavsiye ettiğim ayrı ayrı girme yöntemi size bir fayda etmez; o şey mutlaka başınıza gelir. “Çünkü mutlak hüküm tamamen Allah’ındır.”
[1045] Sonra da şöyle buyurmaktadır: “Babalarının kendilerine emret-tiği şekilde” yani dağınık olarak “girdiklerinde, Allah karşısında bunun” yani Yakup’un görüşünün; ayrı ayrı girmelerinin “onlara bir faydası olacak değildi.” Zira ayrı ayrı girmelerine rağmen başlarına gelen gelmişti; hır-sızlık suçlamasına mâruz kalmışlar, bu yüzden rezil-rüsva olmuşlar, kralın maşrapası kendi yükü içerisinde bulunduğu için kardeşleri alıkonulmuş ve babalarının derdi, kederi ikiye katlanmıştı. “Ancak” ifadesi, istisna-i mun-katı’ olup, anlam şöyledir: Fakat “Yakup içindeki bir dileği” evlatlarına olan şefkatini “dile getirmiş oluyordu.” Onlara söyledikleriyle, tavsiyeleriyle di-leğini ifade etmiş oluyordu. “Şüphesiz o, kendisine Biz öğrettiğimiz için bunu bilmekte idi.” Burada Yakup Aleyhisselâm’ın “Allah karşısında benim size bir faydam olmaz.” şeklindeki sözü ve tedbirin takdir karşısında işe yaramayacağına dair bilgisi kastedilmiştir.
69. Âyetin Tefsiri
[1046] “Kardeşini bağrına bastı.” Bünyamin’i kendine çekti, bağrına bastı.
[1047] Rivayete göre; Yûsuf ’a, “-İşte kardeşimiz bu! Onu sana getirdik.” demişler; “-Aferin, doğru yaptınız ve bunun karşılığını göreceksiniz.” demiş ve on-
ları ağırlayıp, izzet ü ikramda bulunmuş; bundan öte onlardan her iki kişiye bir sofra düşecek şekilde kendilerine sofralar hazırlatmış; hepsi ikişerli halde sofralara oturunca Bünyamin tek kalmış ve ağlamaya başlayıp
“-Kardeşim Yûsuf sağ olsaydı beni kendi sofrasına oturturdu.” demiş; bunun üzerine Yûsuf,
“-Bakın kardeşiniz tek kaldı.” demiş ve onu kendi sofrasına oturtmuş. Sonra;
“-Sizler on kişisiniz, ikişerli gruplar halinde odalara yerleşin. Bu kar-deşinizin ise birlikte bir odaya yerleşeceği eşi yok! Bu yüzden o benim-le kalsın.” demiş. Böylece sabaha dek kardeşini bağrına basıp koklamıştır.
Bu sırada ona çocuklarını sormuş; o da, “-On evladım var, hepsinin ismini ölen kardeşimin isminden türeterek
koydum.” demiş. Yûsuf da, “-Ölen kardeşinin yerine ben sana kardeş olayım, ister misin?” diye sormuş; “-Senin gibi bir kardeşi kim bulabilir ki, fakat ne yazık ki seni Yakup ile
Rahel çifti (annem ve babam) doğurmuş değildir.” demiş. Bunun üzerine Yûsuf Aleyhisselâm gözyaşları içinde kalkıp kardeşinin boynuna sarılmış ve;
“-Ben senin ağabeyin Yûsuf ’um, artık onların geçmişte bize yaptıklarına üzülme; çünkü Allah bize ihsanda bulundu, bizi böyle bir hayır (iyi hal) üzere birleştirip bir araya getirdi, sana bu söylediklerimi onlara haber ver-me.” demiştir.
[1048] İbn Abbâs’tan [v. 68/688] nakledildiğine göre ise kardeşi, Yûsuf Aleyhisselâm’ı tanımıştır.
[1049] Yûsuf Aleyhisselâm’ın ona, “Ben kayıp kardeşinin yerine sana kardeş olurum. Artık onlardan gördüğün haset ve eziyetlere üzülme, artık onlara karşı güvendesin.” dediği Vehb b. Münebbih’ten nakledilmiştir.
[1050] Söylendiğine göre“-Bir daha senden ayrılmayacağım.” demiş, fakat devamında, “Babamın
benden ötürü ne kadar kederlendiğini biliyorum, şimdi seni alıkoyarsam ke-deri iyice artacak. Çare yok, mecburen sana pek de hoş olmayan bir suçlamada bulunacağım (ki seni burada tutabileyim).” demiş. Kardeşi de
“-Benim için uygundur, sen nasıl münasip görüyorsan öyle yap.” demiştir. Bunun üzerine Yûsuf Aleyhisselâm;
“-Maşrapamı senin yükünün içine gizleyeceğim, sonra da bağırıp senin onun çaldığını söyleyeceğim. Böylece başta senin onlarla birlikte gönderdiğim halde sonradan dönüp bana gelmenin yolunu hazırlamış olacağım.” demiş. O da
“-Tamam, yap!” demiştir.
71. Âyetin Tefsiri
72. Âyetin Tefsiri
yükü (ödül) var. Ben de buna kefilim.” dediler.
[1051] es-Sikāye, su içilen maşrapa demektir ki bu aynı zamanda ölçek kabıdır. Söylendiğine göre bu, kralın maşrapası iken daha sonradan ölçek olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bunun hem hayvanlara su verilen hem de ölçek olarak kullanılan bir maşrapa olduğu söylenmiştir. Söylendiğine göre bu, silindir şeklinde sürahiye benzer bir maşrapa imiş. Bunun, iki sapı bir-leşik, acemlerin su içerken kullandıkları türden Pers işi bir maşrapa olduğu da söylenir. Altına bulanmış gümüş bir maşrapa olduğu da, altın maşrapa olduğu da, mücevher süslemeli bir maşrapa olduğu da söylenmiştir.
[1052] “Derken, bir tellal bağırdı;” seslenen biri nida etti. Âzenehû, “bildir-di” anlamında; ezzene ise “çokça bildirdi” anlamındadır. Müezzin de buradan türemiştir ki çok duyuru yapıp bildirimde bulunduğu için böyle denmiştir.
[1053] Rivayete göre kardeşler yola koyulmuşlar, fakat Yûsuf onları bi-raz bekletmiş, oyalamış, nihayet yola çıktıklarında emir vermiş ve yakala-nıp hapse atılmışlar, sonra da kendilerine “Ey kafile! Siz kesin hırsızsınız!” denilmiştir.
[1054] ُِ ْ -yük taşıyan develer; yani kafile demektir. Bunlar gelip git ا
tikleri için, te‘îru (gelir-gider) ifadesinden bu isim verilmiştir. Bu kelimenin merkep kafilesi anlamında olup daha sonra her tür kafileye bu isim veril-meye başladığı da söylenmiştir. Aslında bu kelime sanki ‘ayr kelimesinin çoğulu olup aslı fu‘ul veznindedir. Tıpkı sakf kelimesinin çoğulunun sukuf olması gibi. Daha sonra tıpkı bîydin ve ğîydin gibi ilk harfi kesreye dönüştü-rülmüştür. Maksat, kafiledeki insanlardır. Bu açıdan tıpkı “Ey Allah’ın atı (binicisi)! Bin!” ifadesi gibidir.
[1055] İbn Mes‘ûd [v. 32/652] א َ ’nın cevabını hazfedip ve ca‘ale’s-sikāyete şeklinde okumuştur. Bu durumda sanki “Onların yüklerini hazırlatıp maş-rapayı da kardeşinin yüküne koyuncaya kadar onları bekletti; nihayet yola koyuldular, sonra bir tellal seslendi.” denilmiştir. Ebû Abdurrahmân es- Sü-lemî de [v. 73/692] َون ُ ِ ْ َ (neyiniz kayboldu) ifadesini, “bir şeyin kaybol-duğunu farkettiğin” zaman kullandığın efkadtuhû fiilinden tufkıdûne (ne kaybettiniz) şeklinde okumuştur. اع َ ُ Sād’ın fetha ve zammesiyle, hem Sād hem Dāt ile savâ‘a, sā‘a, sû‘a, sav‘a / davâ‘a, dā‘a, dû‘a, dav‘a şekillerinde de okunmuştur.
[1056] “Ben de buna kefilim” ifadesini tellal söylemiştir. “Ben bir deve yükü vermeye kefilim, getirene onu vereceğim.” demek istemiştir. Deve yü-künden maksadı ise, getirene bir deve yükü erzak vermektir.
73. Âyetin Tefsiri
[1057] ِ َא (Allah’a yemin ederiz.) yemin ifadesi olmakla beraber kendi-lerine atfedilen şeyden duydukları hayret mânasını da içerir. “Hem siz de gördünüz ki” diyerek onların da bunu biliyor olmalarını şahit tutmuşlardır; çünkü onlar da bu kimselerin iki kere gelmiş olmalarında ve kralın huzuru-na çıkmalarında sergiledikleri güvenilirliği ve dinlerinden anlaşılan hallerini bilmekteydiler. Ayrıca bu kimseler, çarşı pazarda develeri başkalarının ekin-lerini, yulaflarını yemesin diye, onların ağızlarını bağlayarak girmişler; ayrıca geçen sefer (erzak almak için getirmiş oldukları fakat tekrar) yüklerinin içine konulmuş olan sermayeleri geri getirmişlerdi. “Hırsız da değiliz!” Asla hırsız-lıkla nitelenmiş değiliz, böyle bir şey bizim pozisyonumuza aykırı!
74. Âyetin Tefsiri
75. Âyetin Tefsiri
karşılığı o kişidir (onu çaldığı şeye mukabil alıkoyarız). Biz zalimleri böyle cezalandırıyoruz.” dediler.
[1058] “Ya yalancıysanız,” suçu inkâr ve suçsuzluk iddianızda yalancı iseniz, “bunu” çalmanı“n cezası nedir?” “Dediler ki: Bunun cezası; çalınan şeyin, eşyası arasında bulunduğu kişidir!” Yani onu çalmanın cezası, kimin yükünde bulunduysa bizzat onun alıkonulmasıdır. Yakup ailesi içerisinde hırsızlık yapmanın hükmü, hırsızın bir yıl boyunca köleleştirilmesi idi. Bu yüzden hırsızın cezasının ne olduğu kendilerine sorulmuştur. ُاؤُه َ َ ُ َ (Kar-şılığı o kişidir.) şeklindeki sözleri işbu hükmün onaylanmasıdır; yani hırsızın bizzat kendisinin alınmasıdır bunun cezası, başka bir şey değildir. ُاؤُه َ َ ُ َ ifadesi tıpkı hakku Zeydin en yüksâ ve yut‘ame ve yun‘ame ‘aleyhi fe-zâlike hak-kuhû ( Zeyd’in hakkı giydirilmek, yedirilmek, nimete mazhar kılınmaktır. İşte onun hakkı budur!) ifadesi gibidir; fe-zâlike hakkuhû (İşte onun hakkı budur.) diyerek, fe-huve hakkuhû (Hakkı ‘o’dur.) mânasını kastetmiş; böylece daha önce zikrettiğin üzere onun hak ettiği şeyleri onaylamış olursun.
[1059] (ii) ُاؤُه َ (onun cezası) ifadesinin mübteda olması, şart cümlesinin ise haber olması da mümkündür. Bu durumda açık ola-rak ifade edilen kelime zamir yerine kullanılmış olmaktadır. İfade-nin aslı, cezâ’uhû men vucide fî rahlihî fe-huve huve, (Bunun cezası çalı-nan şeyin yükünde bulunduğu kişidir; işte o [ceza] odur.) şeklinde olup
cezâ’ kelimesi huve zamiri konumunda kullanılmıştır. Buna benzer şekilde arkadaşına, men ahū Zeyd ( Zeyd’in kardeşi kimdir?) dersin, o da ahūhu men yek‘udü ilâ cenbihî fe-huve huve (Kardeşi, yanında oturandır, işte o, odur.) der. Burada ilk zamir men kelimesine, ikinci zamir ise ah kelimesine racidir. Sonra da fe-huve ahūhu (İşte o, onun kardeşidir.) der ve açık olan ahūhu (kardeşi) kelimesini gizli huve (o) zamiri yerine kullanırsın.
[1060] (iii) ُاؤُه َ ifadesinin hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olması da mümkündür. Bu hazfedilmiş mübteda “cezası sorulan kimse” ifadesidir. Bu durumda onlar önce “cezası sorulan kimse:” demiş, sonra da onların so-rularına “Kimin yükünde bulunursa, işte cezası/karşılığı odur.” diye cevap vermişlerdir. Bu tıpkı kendisine; ihramlı iken avlanan kimsenin durumu sorulan birinin önce; “Bana ihramlı iken avlanan kimsenin cezasını soran kişi: İhramlı iken avlananın cezası…” deyip sonra da “İçinizden her kim bile bile onu öldürürse, cezası; öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ehlî hay-vandır.” [Mâide 5/95] âyetini okumasına benzemektedir.
76. Âyetin Tefsiri
[1061] “Onların eşyalarından başladı.” Söylendiğine göre eşyaları kont-rol etmekten sorumlu olan kişi onlara, “Eşyalarınızın aranması gerekiyor.” demiş ve onları alıp Yûsuf Aleyhisselâm’ın huzuruna getirmiş, o da herhangi bir töhmet söz konusu olmasın diye Bünyamin’in eşyasından önce diğer-lerinin eşyalarını kontrol etmiş; nihayet Bünyamin’in eşyasına sıra gelince “Bunun bir şey almış olduğunu sanmıyorum.” demiş, ama ağabeyleri; “Val-lahi, onun da yüküne bakmadan biz onu salmayız. Böylesi, senin içini de bizim içimizi de daha çok rahatlatır.” demişler ve arandığı zaman maşrapayı onun eşyasından çıkarmışlardır.
[1062] Hasan-ı Basrî [v. 110/728] Vav’ın zammesi ile vu‘âi ahīhi (karde-şinin eşyası) diye okumuştur ki bu da bir lehçedir. Sa‘îd b. Cübeyr de Vav’ı Hemze’ye dönüştürerek i‘âi ahīhi şeklinde okumuştur.
[1063] Şayet “Maşrapa kelimesine giden zamiri defalarca müzekker olarak ifade etmişken neden en sonunda müennes olarak ifade etmiştir?” dersen şöyle derim: Müzekker olarak zikredilen zamirin (aynı mânadaki) es-sikāye (su kabı) kelimesine işaret ettiğini ya da suvâ‘ kelimesine işaret ettiği halde müennes olarak kullanıldığını, çünkü bu kelimenin hem mü-zekker hem müennes olarak kullanılabildiğini söylemişlerdir. Belki de Yû-suf Aleyhisselâm onu sikāye olarak isimlendiriyordu, uşakları ise suvâ‘ diye isimlendiriyordu. Bu yüzden de söz Yûsuf Aleyhisselâm ile ilgili iken buna sikāye lafzı esas alınarak işaret edilirken, uşakları ile ilgili iken suvâ‘ lafzı esas alınarak işaret edilmiştir.
[1064] “İşte Yûsuf ’a böyle bir tertip öğrettik.” Yani işte biz ona böy-lesine büyük bir tertip öğrettik, bunu ona vahyettik. “Yoksa hükümdarın kanunlarına göre, kardeşini başka türlü alıkoyma imkânı yoktu.” Bu ifade tertibin izah ve beyanıdır; çünkü Yûsuf Aleyhisselâm Mısır kralının kanun-larına tâbi idi. Bu kanunlarda ise hırsızın cezası, kendisinin alıkonulup kö-leleştirilmesi değil, çaldığı şeyin iki katı kadar borçlandırılması idi. “Allah dilerse başka, ama” yani Allah’ın dilemesi ve izni dışında, Yûsuf ’un onu başka türlü alması mümkün değildi.
[1065] “Biz dilediklerimizin derecelerini yükseltiyoruz.” Tıpkı Yûsuf ’un ilimdeki derecesini yükseltmiş olduğumuz gibi, dilediğimizi ilimde derece derece yükseltiyoruz. ُ َ ْ َ (yükseltiyoruz) ifadesi Yâ ile yerfe‘u (yükseltiyor) şeklinde, ِאت َ ifadesi ise tenvin ile okunmuştur.1 دَرَ
[1066] “Her bilgi sahibinin üstünde bir bilen var!” Üstünde ondan daha üst ilim mertebesinde olan biri var. Ya da bütün âlimlerin üzerinde “Alîm” olan zat var. O, ilimde onların hepsinin üzerindedir ki o da Yüce Allah’tır.
[1067] Şayet “Allah’ın izin vermiş olduğu şeyin güzel olması gerekir, peki bu tertibin güzel olan yanı nedir? ‘Siz kesin hırsızsınız!” [ Yûsuf 12/70] âyetinde ve ‘Dediler ki: eğer yalan söylüyorsanız onun cezası nedir?’ [ Yûsuf 12/74] âyetinde ifade edildiği üzere, bu durum hırsızlık yapmamış birine iftira atmak, onu hırsızlıkla suçlamaktan, doğru sözlü olanı yalanlamaktan başka bir nedir ki?” dersen şöyle derim: Bu şeklen iftira gibi olsa da aslında değildir; çünkü “Siz kesin hırsızsınız!” [ Yûsuf 12/70] ifadesi, onların Yûsuf ’a yapmış olduklarının hırsızlık olarak nitelendirildiği bir tür tevriyedir.2
1 “Biz dilediklerimizi derece derece yükseltiyoruz.” Müfessirin tenvinsiz kıraati esas aldığı anlaşılıyor; yani “Biz dilediklerimizin derecelerini yükseltiyoruz.” / ed.
2 Çift anlamlı bir sözcük kullanıp, ilk akla gelen anlamı değil de, daha uzak anlamı kastetmek. / çev.
[1068] Bu sözün, yani “Siz kesin hırsızsınız!” [ Yûsuf 12/70] ifadesinin Yûsuf Aleyhisselâm’a değil, tellala ait olduğu da söylenmiştir. “Eğer yalan söylüyorsanız” [ Yûsuf 12/74] ifadesi ise onların suçsuz olmadıklarını varsay-maktadır. Bir kimsenin yalan söylediğini varsaymak, onu yalancılıkla suçla-mak demek değildir. Kaldı ki onlar hakkında açıkça “hırsızsınız” dediği gibi “yalancısınız” da demiş olsaydı bile, bunun da bir gerekçesi vardı. Zira “Ey babamız! Yarışmaya gitmiş, Yûsuf ’u da eşyalarımızın yanında bırakmıştık. Kurt onu yemiş!” [ Yûsuf 12/17] derken yalan söylemişlerdi.
[1069] Ayrıca buradaki ‘tertip’ tıpkı Yüce Allah’ın Eyyûb Aleyhisselâm’a, hem sözünü, ahdini bozmamış hem de karısını dövmemiş olması için “Eli-ne bir demet sap alıp (eşine onunla vur da yeminini bozmuş olma).” [Sād 38/44] buyurmuş olması ve İbrâhim Aleyhisselâm’ın kadını kâfirin elinden kurtarmak için, “O benim kız kardeşimdir.” demiş olması gibi dini menfa-at ve maslahatlara ulaşmak için kullanılan hîle-i şer‘iyyeler hükmündedir. Zaten şeriat hükümlerinin tamamı fesada düşmekten muhafaza etme yol-ları ve maslahatları sağlamak değil midir? Elbette Allah Teâlâ Yûsuf Aley-hisselâm’a telkin etmiş olduğu bu hilede çok büyük maslahatlar olduğunu bilmektedir ve bu hileyi o maslahatlara giden bir vesile, bir merdiven kıl-mıştır. Bu yüzden bu hile de güzel olmuş, bu sebeplerden dolayı çirkinlik vasıflarından arınmıştır.
77. Âyetin Tefsiri
[1070] “Kardeşi de çalmıştı” derken Yûsuf Aleyhisselâm’ı kastetmişlerdir. Rivayete göre görevliler maşrapayı Bünyamin’in yükünden bulup çıkardık-ları zaman ağabeylerinin utançtan başları öne eğilmiş, sonra Bünyamin’e dönmüş ve şöyle demişlerdir:
“-Sen ne yaptın böyle?! Rezil ettin bizi! Yüzümüzü kararttın! Ey Rahîl’in evlatları! Başımız sizden yana hiç beladan kurtulmuyor! Ne zaman aldın bu maşrapayı!?” Bunun üzerine o da şöyle demiştir:
“-Demek başınızın hiç beladan kurtulmamasına sebep olan Rahel’in ev-latları ha!.. Vaktiyle, kardeşimi siz alıp götürdünüz ve öldürdünüz. Şunu bilin ki bu maşrapayı benim yüküme koyan kişi ile sizin yükünüze erzak almak için bedel olarak getirdiğiniz malları koyan kişi aynıdır!” demiştir.
[1071] Yûsuf Aleyhisselâm’a hangi konuda hırsızlık atfettikleri hususunda ihtilâf edilmiştir. Bir görüşe göre çocukluğunda -annesinin babası olan- dede-sine ait bir putu alıp kırmış ve onu yolda çöplerin, leşlerin içine atmıştı. Diğer bir görüşe göre bir puthaneye girip oradan insanların tapındıkları küçük bir altın heykel almış ve gömmüştü. Bir başka görüşe göre evdeki bir tavuk ya da oğlağı bir dilenciye vermişti. Bir diğer görüşe göre ise İbrâhim Aleyhisselâm’ın bir kemeri vardı ve kendisinden sonra soyundan gelen büyük çocuklara miras kalıyordu. Böylece onu önce İshak Aleyhisselâm miras olarak almış, ondan en büyük evladı olan kızına geçmişti. İshak Aleyhisselâm’ın bu kızı, Yûsuf Aleyhisselâm’ın annesi vefat edince, halası olarak onu bağrına basıyor ve ona çok şefkat gösteriyor; yokluğuna dayanamıyordu. İhtiyarladığı zaman Yakup Aleyhisselâm kemeri ondan almak istedi. O da kemeri Yûsuf Aleyhisselâm’ın elbisesinin altına bağlayarak sakladı ve “ İshak’ın kemerini kaybettim, bakın bakalım kim almış?” dedi. Arandığı zaman da onu Yûsuf ’un beline bağlı ola-rak buldular. Bunun üzerine halası, “Artık Yûsuf benimdir; dilediğim gibi üzerinde tasarruf ederim.” dedi. Yakup Aleyhisselâm da Yûsuf ’u onun yanında bıraktı. Yûsuf Aleyhisselâm halası ölünceye kadar onun yanında kalmıştır.
א [1072] َ َ َ ’daki zamir devamındaki ifadeyle açıklanmak üzere kulla-nılmıştır. Bunu açıklayan cümle ise, ًא כא َ َ ْ ُ ْ -Siz daha beter durumdası) أَnız!) ifadesidir. Zamirin müennes olarak kullanılmasının sebebi ise, “Siz daha beter durumdasınız!” ifadesinin bir cümle -ya da bir söz grubunu kelime ola-rak isimlendirmeleri açısından bakıldığında- kelime olmasıdır. Burada sanki; “ Yûsuf bu cümleyi ya da kelimeyi içinde tuttu; onlara söylemedi.” denilmiştir ki bu cümle ya da kelime de “Siz daha beter durumdasınız!” ifadesidir. An-lam, “ Yûsuf, içinden ‘Siz daha beter durumdasınız.’ dedi” şeklindedir; çünkü “Siz daha beter durumdasınız!” ifadesi א َ َ َ ’dan bedeldir. İbn Mes‘ûd [v. 32/652] kıraatinde zamir fe-eserrehû şeklinde müzekker okunmuştur; bu du-rumda bu zamir ile kavl (söz) veya kelâm anlamı kastedilmiştir.
[1073] “Siz daha beter durumdasınız!” ifadesinin anlamı ise, “Sizler hırsızlık konusunda çok daha kötü konumdasınız! Çünkü gerçekten hırsız-sınız, kardeşinizi babanızdan çaldınız!” şeklindedir. “Bu bahsettiğiniz şeyi Allah daha iyi bilmekte!” Benim de kardeşimin de hırsızlık yapmamış oldu-ğunu, durumun sizin anlattığınız gibi olmadığını Allah bilmektedir.
78. Âyetin Tefsiri
[1074] Babaları Yakup’un hakkını hatırlatarak, onun çok yaşlı bir ihti-yar ya da çok kıymetli bir kimse olduğunu, Bünyamin’in de babası nezdin-de kendilerinden daha sevimli olduğunu söyleyerek Yûsuf ’tan merhamet dilemişlerdir. Daha önce de babalarının bir evladının ölmüş olduğunu ve hâla onun yasını tuttuğunu, kardeşi Bünyamin ile teselli bulduğunu söy-lemişlerdir. “Onun yerine içimizden birini alıkoy” rehin ya da köle olarak bizden birini onun yerine al; “doğrusu, biz seni iyiliksever kimselerden gö-rüyoruz.” Bize karşı hayırhah olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, bu iyiliği-ni, ihsanını tamamına erdir. Ya da iyilik ve ihsan senin âdetindir, âdetini sürdür, değiştirme.
79. Âyetin Tefsiri
[1075] “Allah’a sığınırız!” Bu iki anlama gelebilecek bir sözdür. İlk bakışta mânası, “sizin fetvanıza göre maşrapa kimin yükünde bulunduysa onun alıko-nulup köleleştirilmesi gerekir; onun yerine başkasını alırsak sizin görüşünüze göre zalim oluruz. O halde neden zulüm olduğunu bildiğiniz bir şeyi bizden istiyorsunuz!?” şeklindedir. Ancak derin mânası, “Yüce Allah bana vahiy yo-luyla, kendisinin bildiği bir ya da birçok büyük maslahat gereği Bünyamin’i almamı, onu alıkoymamı emretmiştir; onun yerine başka birini alıkoyarsam vahyin aksine hareket etmiş ve zulmetmiş olurum.” şeklindedir.
[1076] َ ُ ْ َ أنَْ ِ ا אذَ َ (Alıkoymaktan Allah’a sığınırız!) ifadesi aslında ne‘ûzu billâhi ma‘âzen min en ne’huze şeklindedir. Ancak mastar mef‘ûle iza-fe edilmiş ve Min harf-i ceri hazfedilmiştir. إِذًا (O zaman) ifadesi ise hem onlara verilen cevap hem de şartın cevabıdır; çünkü anlam, “Eğer onun yerine başkasını alırsak zulmetmiş oluruz.” şeklindedir.
80. Âyetin Tefsiri
ا [1077] ُ َ ْ َ ْ bu aslında ye’isû fiilidir; daha önce (Ümitlerini kesince) ا(32. âyetin tefsirinde) َ َ ْ َ ْ -fiilinde izahı geçtiği üzere, Sîn ve Tâ müba اِlağa için ilave edilmiştir. en-Neciyyu iki mânaya gelir; ilkine göre el-münâcî anlamındadır; tıpkı el-’aşîr ve es-semîr kelimelerinin el-mu‘âşir (yakınlık ku-rulan, dost) ve el-musâmir (gece sohbeti arkadaşı) anlamında olması gibi.
א ِ َ אهُ ْ َ âyetinde (Gizlice söyleşmek için onu yaklaştırdık. [ Meryem 19/52]) وَbu mânada kullanılmıştır. İkincisine göre ise mastar olan et-tenâcî (fısıldaş-mak) anlamındadır. Nitekim bu mânada en-necvâ kelimesi de kullanılır. Buradan türetilerek kavmün neciyyün (fısıldaşan topluluk) denilir. Âyette de mastar nitelik yerine konularak ى ْ َ ْ ُ …Gizlice fısıldaşırlarken de) وَإِذْ [İsrâ 17/47]) denilmiştir. Yine hum sadîkün (onlar dostturlar) denildiği gibi hum neciyyun (fısıldaşanlardır) denilmesi (yani çoğul için kullanılması) da mümkündür; çünkü bu durumda kelime, mastar veznindedir. Çoğulu ise enciye şeklinde gelir. Şair şöyle demiştir:
Ben ki, topluluk bir kenara çekilip fısıldaşırlarken...ا [1078] ُ َ َ “kenara çekildiler, insanlardan ayrılıp kimsenin kendile-
rine karışmayacağı yere ayrıldılar” anlamındadır. א ِ َ ise zevî necvâ (fısıl-daşma ehli olarak) ya da fevcen neciyyen (fısıldaşan bir grup olarak) veya da münâciyen (fısıldaşarak) anlamındadır. Zira birbirleriyle fısıldaşmışlardır. Bunlardan daha güzel olan bir yorum ise, ifadenin temehhedû tenâciyen (fı-sıldaşmak üzere kümelendiler) anlamında olmasıdır; çünkü onlar sırf bu iş için toplanmış, büyük bir özen ve gayretle buna yoğunlaşmışlar, sanki bizzat kendileri itibariyle fısıldaşma suretine bürünmüş, fısıldaşmanın ken-disi olmuşlardır. Fısıldaşmalarının konusu ise babalarına hangi sıfatla, ne yüzle gidecekleri, kardeşleri konusunda ona ne diyecekleri gibi konuları görüşmektir. Bu durumda, halleri tıpkı başlarına gelen bir sıkıntı dolayısıy-la acziyet içine düşmüş ve bu yüzden istişare yapma ihtiyacı hissetmiş bir topluluk gibiydi.
[1079] “Büyükleri” yaşça büyük olanları ki bu, Ruben’dir. Bu ifadenin “reisleri” anlamına geldiği, onun da Şimon olduğu da söylenmiştir. Yine, akıl itibariyle büyükleri, en akıllıları anlamında olduğu da söylenmiştir ki o da Yahuda’dır.
[1080] َ ُ ُ ِ ْ ُ ْ َ א ( Yûsuf konusunda da çok büyük bir ku-sur işlemiştiniz!) Bu ifade birkaç şekilde yorumlanabilir. (i) Mâ, ( ِ ْ ِ ا şeklinde) sıla olabilir; bu durumda anlam, “Bundan önce Yûsuf ko-nusunda da kusur işlemiştiniz, babanızın sözünü muhafaza edeme-miştiniz.” olur. (ii) Mâ, mastariyye olabilir; bu durumda mastarın ko-numu mübteda olarak merfû‘ olup, haberi ise zarf, yani ُ ْ َ ْ ِ (daha önce) ifadesi olur. Anlam ise, “Daha önce, Yûsuf konusunda aşırılığınız vâki olmuştu.” şeklinde olur. (iii) Veya bu ifade “bilmez misiniz ki” ifa-desinin mef‘ûlüne, yani “babanız” kelimesine atıf olarak mansup olur;
bu durumda sanki “Babanızın sizden sağlam bir söz aldığını ve daha önce Yûsuf konusunda aşırılığa düştüğünüzü bilmez misiniz?” denilmiş olmak-tadır. (iiii) Ya da Mâ’nın ism-i mevsūl olması ve anlamın, “Bundan önce yaptığınız aşırılığı, Yûsuf hakkında işlemiş olduğunuz büyük suçu” şeklinde olması, konumunun ise yukarıdaki iki ihtimale göre ref‘ veya nasb olması mümkündür.
[1081] “Babam bana” yanına gitmem için “izin verinceye veya” bura-dan çıkma konusunda “Allah hakkımdaki hükmünü verinceye kadar” ya da kardeşimi alan kimseden onu geri almadıkça veya herhangi bir sebeple kardeşim onun elinden kurtulmadıkça “buradan asla ayrılmayacağım!” Mı-sır toprağını terk etmeyeceğim! “O hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Çünkü asla adalet ve hak harici hüküm vermez.
81. Âyetin Tefsiri
قَ [1082] َ َ (hırsızlık etti) ifadesi surrika (Kendisine hırsızlık suç-laması yapıldı.) şeklinde de okunmuştur. “Biz sadece bildiğimize şa-hitlik etmekteyiz;” onun hırsızlığına dair kesin olarak bildiğimiz şeye şahitlik etmekteyiz, çünkü maşrapa onun yükünden çıkarıldı ki, bun-dan açık bir kanıt olamaz. “Gaybın bekçisi değiliz.” Sana söz verirken onun hırsızlık edeceğini bilemezdik. Ya da Yûsuf konusunda başına gelen musibet gibi onunla ilgili olarak da musibete mâruz kalacağını bilemezdik. Seraka (Hırsızlık etti.) ifadesini surrika (Kendisine hırsız-lık suçlaması yapıldı.) şeklinde okuyan kimselere göre ise mâna, “Sa-dece hırsızlık konusunda bu bildiklerimize şahitlik ettik, başka bir şey bilmiyoruz; ‘Gaybın bekçisi değiliz.’ Gizli olanı bilmeyiz; gerçekten çaldı mı yoksa maşrapa o fark etmeksizin gizlice yüküne mi saklandı bilemiyoruz.” şeklindedir.
83. Âyetin Tefsiri
[1083] “Bulunduğumuz şehr”e -ki Mısır’dır- yani şehr“in halkına sor.” Yani şehir halkına birini gönder ve olayın aslını sor. “Aralarında geldiğimiz kervana” yani kervandakilere “de sor.” Kervandakiler Yakup Aleyhisselâm’ın komşuları olan Kenanlılar idi. Bir görüşe göre bunlar San‘âlı kimselerdi. Anlam, “Babalarına döndüler ve ona kardeşlerinin (fısıldaştıkları sırada) söylediği şeyi söylediler” şeklindedir. Bunun üzerine Yakup onlara “Hayır! Nefisleriniz (yine) sizi aldatıp bir işe sürüklemiş!” Bunu siz istediniz, yoksa siz kendisine bilgi vermemiş olsaydınız, adam nereden bilsin hırsızlık yapan kimsenin bizzat kendisinin alıkonulacağını?!
[1084] “Hepsini” yani Yûsuf ’u, kardeşi Bünyamin’i ve Ruben’i (yani Mısır’da kalan kardeşi). “Çünkü O’dur gerçekten, ‘mutlak ilim ve hikmet sahibi’.” Benim hüzün ve keder içre halimi bilen ve beni bütün bu belalarla sırf bir hikmet ve maslahat gereği imtihan eden O’dur.
84. Âyetin Tefsiri
[1085] “Yüzünü onlardan çevirdi.” Getirdikleri haber sebebiyle onlar-dan yüz çevirdi.
[1086] َ א أَ (Âh!) Esef i, yani şiddetli hüzün ve hayıfı kendisine izafe etmiştir. Kelimenin sonundaki Elif, izafet Yâ’sından bedeldir. Esef ve Yûsuf kelimeleri arasında öyle hoş bir cinas vardır ki, hem etkilidir hem abartısız-dır; açıkça görünür ama göze batmaz. Benzer bir cinas kullanımı َ ْ إِ ُ ْ َ א اْ ُ
ِ رْضِ أرََ َْ ْ ,(Yere çakılıp kaldınız?! … razı mı oldunuz? [ Tevbe 9/38]) ا ُ وَُ ْ َ وَْنَ ْ َ وَ ُ ْ َ نَ ْ َ ْ َ (Hem onu yasaklıyorlar hem de kendileri ondan uzak duruyorlar. (En’am 6/26]), א ً ْ ُ نَ ُ ِ ْ ُ ْ ُ نَ أَ ُ َ ْ َ (Güzel bir iş yaptıkları-nı zannederken… [ Kehf 18/104]) ve ٍ َ َ ِ ٍ َ َ ْ ِ ( Sebe’den önemli bir haber… [Neml 27/22]) ifadelerinde de vardır.
[7801] Hazret-i Peygamber (s.a.)’in de “ Muhammed ümmeti dışında, ümmetlerden hiçbirine musibet anında söylemek üzere innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci‘ûn (Biz Allah’a aitiz ve biz yalnız O’na döneceğiz.) gibi bir söz veril-miş değildir. Dikkat ederseniz, Hazret-i Yakup, başına musibet geldiği zaman bu âyeti okumayıp yâ esefâ diye ‘Âh!’ etmiştir.” buyurduğu nakledilmiştir.
[1088] Şayet “Yakup Aleyhisselâm nasıl Bünyamin ve diğer kardeş için değil de Yûsuf için hayıflanıp kederlenmiştir? Oysa insana en zor ve en etkili gelen acı, en taze olanıdır?” dersen şöyle derim: Bu, onun Yûsuf ’tan dolayı duyduğu hüzün ve kederin hiç bitmemiş olduğunun, onu kaybet-menin acısının aradan o kadar zaman geçmesine rağmen içerisinde hâla taptaze olduğunun delilidir. Şair şöyle demiştir:
Ondan sonraki en büyük musibetler bile onu bana unutturamadı
[1089] Ayrıca, Yûsuf ’u kaybetmenin acısı onun daha sonraki dönemde evlatları konusunda çektiği acıların, başına gelen musibetlerin temeli idi. Bu sebeple de Yûsuf ’a hüzünlenmesi, ondan sonrakilere de hüzünlenmesi anlamına geliyordu.
[1090] “İki gözüne de ak indi.” Gözyaşı çok olduğu zaman, gözden akan yaş damlaları gözün siyahını yok eder, bulanık tonda bir beyaz renge dönüştürür. Yakup Aleyhisselâm’ın gözlerinin kör olduğu da, çok zayıf bir şekilde de olsa gördüğü de söylenmiştir.
نِ [1091] ْ ُ ْ َ ا ِ (üzüntüden) ifadesi mine’l-hazeni şeklinde de okunmuş-tur.1 Gözüne ak inmesine yol açan ağlamanın sebebi üzüntü idi; bu ba-kımdan, o adeta ‘üzüntüden’ [dolayı] ortaya çıkmıştı. Yakup Aleyhisselâm’ın gözyaşının Yûsuf Aleyhisselâm’dan ayrıldığı günden ona kavuştuğu güne kadar geçen seksen yıl boyunca hiç dinmediği, gözyaşının hiç kurumadığı söylenmiştir. Oysa Allah katında yeryüzünde Yakup’dan daha değerli bir kul yoktu. Rivayete göre Peygamber (s.a.) Cebrail’e, “Yakup Yûsuf ’u kay-betmekten ne kadar acı duydu?” diye sormuş; o da “Yetmiş kayıp acısı duy-muştur.” demiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.), “Peki ne kadar ecir aldı?” diye sormuş; o da, “Yüz şehit ecri aldı; çünkü bir an olsun Allah hakkında kötü zan beslemedi.” demiştir.
[1092] Şayet “Allah’ın peygamberi olan bir kimsenin bu denli fer-yat etmesi nasıl caiz olabilir?” dersen şöyle derim: İnsan, çok aşırı hü-zün yaşadığı zaman kendini tutama, kendine hâkim olamama tabiatı ile yaratılmıştır. Bu yüzden de sabretmesi ve güzel olmayan bir davranışa meyletmekten kendini alıkoyması, kendine hâkim olması övgüye değer-dir. Nitekim Peygamber (s.a.) da evladı İbrâhim’in vefatı üzerine ağlamış ve “Kalp acı duyar, göz yaş akıtır, ama biz Rabbin öfkesini celp edecek bir söz söylemeyiz. Ey İbrâhim! Doğrusu biz seni kaybetmekten ötürü mahzunuz.” buyurmuştur. [Buhārî, “Cenâiz”, 42] Kınanan; cahillerin yap-tığı gibi bağırıp çağırmak, feryad ü figân etmek, yüzü ve göğsü tokatla-mak, elbiseleri parçalamak şeklinde olandır. Yine Hazret-i Peygamber (s.a.)’in, kızlarından birinin çocuğu ruhunu teslim ederken ağladığı,
1 Hüzün ile hazen aynı kökten olmakla birlikte, hazen daha hafif bir üzüntü ifade etmektedir. Hüzün kıraa-tinde; Yakup Aleyhisselâm’ın, gözlerine ak inecek derecedeki büyük üzüntüsü hüzün kelimesiyle ifade edil-miş; cennetliklerin Allah tarafından giderilecek üzüntüleri ise الحمد الله الذي أذهب عنا الحزن ayetinde (Fâtır 35/34), “Cennette en hafif bir üzüntülerinin bile kalmayacağı” anlamında hazen kelimesi ile anlatılmıştır. / ed.
o esnada kendisine; “Ya Rasûlâllah! Bize ağlamayı yasaklamıştın, ama sen ağ-lıyorsun?!” denilince de “Ben size ağlamayı değil, o iki ahmak sesi çıkarma-nızı, yani sevinç anında ve hüzün anında iki ahmakça ses çıkarmayı (feryat etmeyi) yasakladım!” buyurduğu nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] de kendi evlatlarından birine ya da bir başkasına ağladığı zaman kendisine bunun yanlış olduğu söylendiği, onun ise, “Yüce Allah’ın Yakup’un hüznünü ayıpladığını görmüyorum.” dediği nakledilmiştir. [ Tirmizî, “Cenâiz”, 25]
[1093] “İçine atıyordu.” Evlatlarına karşı öfke doluydu, ama onlara kötü bir şey ızhar etmiyordu. ٌ
ِ -kelimesi mef‘ûl anlamında fe‘îyl veznin כَdedir. Nitekim bu kelime başka bir âyette ٌم ُ כْ َ َ ُ Hani, içli içli Rabbine) وَseslenmişti. [ Kalem 68/48]) şeklinde kullanılmıştır. Bu kelime kezame’s-sikā’e (Kırbayı doldurup ağzını bağladı.) ifadesinden türemiştir. Zā’nın fethası ile el-kezam kelimesi nefesin çıkış yeri anlamındadır. Nitekim ehaze bi-ekzâ-mihî (Nefesini tuttu.) denilir.
85. Âyetin Tefsiri
] 1094[ ا ُ َ ْ َ kelimesi ile lâ tefteü (bir türlü bırakmadın) mânası kaste-dilmiş, fakat olumlu hali ile anlamın karışması söz konusu olmadığı için olumsuzlama harfi hazfedilmiştir; çünkü bu fiilin olumlu anlamı kastedil-miş olsa, muhakkak başına Lâm, sonuna Nun gelirdi. Bunun bir benzeri şairin şu ifadesinde vardır:
Dedim ki Allah’a yemin olsun, oturmaya devam edeceğim[1095] Lâ tefte’ü ifadesinin anlamı, “devam ediyorsun, hâla bırakmadın”
şeklindedir. Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] bu ifadeyi lâ tefteru min hubbihî (Onu sevmekten hiç vazgeçmiyorsun.) şeklinde tefsir ettiği nakledilmiştir. Sanki Mücâhid b. Cebr el-fütû’ü kelimesi ile el-fütûru kelimelerini kardeş (eş anlamlı) kabul etmiştir. Nitekim bu kelime, mâ feti’e yef‘alü (yapmaya devam ediyor) şeklinde kullanılır. Şair Evs şöyle demiştir:
Atlar [atlılar] durmadan feryat etti, yardım dilendi;eklenen eklendi onlara; kopan koptu… [Bu yenilgi savaşın sonuna kadar devam etti]
[1096] “Bitkin düşeceksin” hastalıktan ölmek üzere olacaksın. Ehra-dahu’l-maradu (Hastalık onu perişan etti.) demektir. Bu kelimenin tekili, çoğulu, müzekkeri ve müennesi aynıdır, çünkü mastardır. Sıfat hali hari-dun şeklinde olup denefün-denifün de buna benzer. א ً َ َ her iki vezinde de okunmuştur. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ise iki zamme ile hurudan şeklinde okumuştur. Bu veznin sıfat olarak benzerleri raculün cünübün(cünüp adam) ve raculüngurubün (garip adam) ifadeleridir.
86. Âyetin Tefsiri
[1097] el-Bessü, insanın tek başına dayanamayacağı ve başka insanlara yaya-cağı kadar ağır olan dert, keder demektir. Bu fiil bâssehu emrahû (Halini açtı, arz etti.) ve ebessehu iyyâhu (Kendini ona açtı, bildirdi.) şeklinde kullanılır.
ا [1098] כُ ْ א أَ -ifadesinin mânası, “Ben sizden birine ya da sizin dışınız إِda herhangi birine şikâyetimi iletmem, aksine şikâyetimi sadece Rabbime iletirim, ona dua eder ona sığınırım!.. Beni şikâyetimle baş başa bırakın!” şeklindedir. İşte Yakup Aleyhisselâm’ın onlardan yüz çevirmesinin mânası da budur; yani onlara şikâyette bulunmayıp, şikâyetini sadece Allah’a arz et-miştir. Söylendiğine göre Yakup Aleyhisselâm’ın yanına bir komşusu gelmiş ve “Ey Yakup! Sararıp soldun, daha babanın yaşadığı kadar bile yaşamadan bitip tükendin!” demiş. O da beni sarartıp solduran ve bitkin düşüren şey, Allah’ın Yûsuf ’un kederi ile bana yaşattığı imtihandır.” demiş. Bunun üzeri-ne Allah Teâlâ da ona, “Ey Yakup! Yarattıklarıma şikâyet mi arz ediyorsun?!” diye vahyedince “Ya Rabbi! Bir hata işledim, bağışla!” diye dua etmiş; Allah Teâlâ da onu affetmiş. Bundan sonra kendisine ne zaman sorulsa, “Ben hüznümü ve şikâyetimi sadece Allah’a arz ederim.” der olmuştur.
[1099] Rivayete göre Yakup Aleyhisselâm’a “Size bu sıkıntıyı şunun için yaşattım, çünkü siz bir koyun kurban etmiştiniz. Kapınızda da bir mis-kin dikilmişti, ama ona yedirmemiştiniz. Doğrusu, yarattıklarım içerisinde bana en sevimli olanlar peygamberlerim, sonra da miskinlerdir. Bu yüzden bir yemek pişir ve miskinleri o yemeğe davet et.” diye vahyedilmiştir. Ço-cuklu bir cariye satın aldığı, sonra çocuğu sattığı, bunun üzerine cariyenin gözleri kör oluncaya kadar ağladığı da söylenmiştir.
[1100] “Allah sayesinde, sizin bilmediklerinizi biliyorum” yani onun fiilini, rahmetini biliyorum ve hiç beklemediğim yerden beni sıkıntımdan kurtaracağı şeklinde hüsnüzan besliyorum. Rivayete göre Yakup Aleyhisselâm rüyasında ölüm meleğini görmüş ve ona “ Yûsuf ’un ruhunu aldın mı?” diye sormuş; o da “Hayır, vallahi o hayattadır, aramaya devam et.” demiş.
[1101] Hasan-ı Basrî [v. 110/728] iki fetha ile ve hazenî şeklinde, Katâ-de b. Di’âme es-Sedûsî [v. 117/735] ise iki zamme ile ve hüzünî şeklinde okumuştur.
87. Âyetin Tefsiri
[1102] “ Yûsuf ’u ve kardeşini arayın” ve onlarla ilgili haberlerin peşine düşün, onları bulun. ا ُ َ َ (arayın) fiili, -Hucurât suresinde olduğu gibi- Cim ile (tecessesû) de okunmuştur. Bu iki fiilden biri, tanımak/anlamak anlamındaki ihsâs mastarından tefa‘ale vezninde türemiştir. Allah Teâlâ bu fiili, َ ْ כُ ْ ُ ا ُ ْ
ِ ِ َ א أَ َ َ (Ne zaman ki Îsâ onların inkâr edeceğini sezdi. [Âl-i ‘ İmrân 3/52]) şeklinde kullanmıştır. Diğeri ise talep anlamındaki el-cessü kelimesinden türemiştir. Nitekim insanın duyu organlarına hem el-havâss hem de el-cevâss denilir.
[1103] “Allah’ın rahmetinden” onun nefes vermesinden, rahatla-tıp kolaya kavuşturmasından. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ve Katâde b. Di’âme es-Sedûsî [v. 117/735] zamme ile min rûhillâh (Allah’ın ruhundan) şeklinde okumuşlardır ki bu da “O’nun, kullarını kendisi ile ihya ettiği rahmeti” anlamındadır.
88. Âyetin Tefsiri
açlık ve zorluktan perişan duruma düşmek (geçim sıkıntısı) ا [1104]demektir. ٍאة ْ ُ (değersiz) yani bütün tüccarların değersiz bulup ellerinden çıkarmaya çalıştıkları mal demektir. “Onu def ettim, kovdum.” anlamın-daki Ezceytühû fiilinden türemiştir. Rüzgârın bulutları önüne katıp sürme-si er-rîhu tüzcî es-sehâbe (rüzgâr bulutu sürükledi) şeklinde ifade edilir. Bu değersiz malın, bedevilerin yün ve yağ türünden malları olduğu da, yeşil sakız ağacı tanesi ve çam kozalağı olduğu da, reçine püresi ve peynir (lor) olduğu da, ancak değerinin çok altında alınan sahte dirhemler olduğu da söylenmiştir.
[1105] “Sen bize yine tam ölçek ver,” hakkımız olan tam ölçeği ver ve “bize tasadduk et.” Getirdiğimiz malın kötülüğünü görmezden gel, bize biraz esnek davran. Ya da “hakkımızdan fazlasını ver.” Fazla olan ve zo-runlu olmayana sadaka ismini vermişlerdir, çünkü peygamberlerin sada-ka alması yasaktır. Bizim peygamberimiz dışındaki peygamberlere sadaka almanın yasak olmadığı da söylenmiştir. İbn ‘Uyeyne’ye bu konu sorul-muş; o da “‘Bize tasadduk et.’ âyetini duymadın mı?” diye cevap vermiş;
yani onlara sadaka almanın helal olduğunu kastetmiştir. Âyetten açıkça anlaşılan anlam şudur ki onlar Yûsuf Aleyhisselâm’ın huzurunda miskinlik etmiş, fakir rolü yapmışlar ve kendilerinde tasaddukta bulunmasını iste-mişler; böylece onun kendilerine karşı kalbinin yumuşamasını, merhamete gelmesini sağlamaya çalışmışlardır. Yûsuf Aleyhisselâm da kendini onlara ta-nıtmak zorunda kalmıştır. “Tasadduk edenleri Allah gerçekten mükâfatlan-dırır.” ifadesi onların böyle bir tutum içinde olduklarının şahididir; çünkü burada Allah’ın ve vereceği mükâfatın zikredilmesi bunu gösterir.
[1106] Sadaka; verilerek Allah katında sevap umulan şeydir. Anlatıldı-ğına göre Hasan-ı Basrî, adamın birinin “Allah’ım! Bana tasaddukta bulun.” diye dua ettiğini görmüş ve “Allah sadaka vermez, sadakayı ancak sevap uman kimse verir. Bu yüzden sen ‘Allah’ım bana ver.’ veya ‘Bana ihsan et.’ veya ‘Bana rahmet et.’ diye dua et.” demiştir.
89. Âyetin Tefsiri
[1107] “Bildiniz mi?/Anladınız mı?” Yûsuf Aleyhisselâm onlara dinî açı-dan yaklaşmış, meseleyi bu açıdan ele almıştır. Kendisi çok ağırbaşlı ve Al-lah tarafından muvaffak kılınmış bir kimse olduğu için onlara, tövbe ehli insanın gözetmesi gereken şeyi, yani (işlediği kötülüğün) çirkinlik yönüne dair bilgiyi sormuş ve “Siz, cahilken Yûsuf ’a ve kardeşine ettiğinizi”n ne kadar çirkin olduğunu “sonradan anladınız mı!” demiş; “O zaman siz bu-nun çirkinliğini bilmiyordunuz. Bu yüzden bu kötülüğü işlediniz, sonra-dan çirkinliğini öğrendiniz, bildiniz de Allah’a tövbe ettiniz mi?” demek istemiştir; çünkü çirkin olanın çirkinliğinin bilinmesi, onun çirkin olarak görülmesine, ondan tiksinmeye sebep olur ki, bu da insanı tövbe etmeye götürür. İşte böylece Yûsuf Aleyhisselâm’ın sözleri onlara yönelik kınama ve azarlama şeklinde değil, din konusunda nasihatte bulunma ve şefkat gös-terme şeklinde olmuştur; çünkü o, kederlinin rahatladığı, içi daralanın ra-hat bir nefes aldığı, öfkelinin yatıştığı, intikam ateşiyle yananın sakinleştiği böylesi bir makamda Allah’ın hakkını kendi hakkına tercih etmişti. Allah için, bakar mısın şu peygamberlerin ahlâkına! Ne kadar güzel ve ne kadar olgundur? Bakar mısın akıllarındaki olgunluk ve erdeme; ne kadar muhteşem ve muazzamdır?!
[1108] Söylendiğine göre; Yûsuf Aleyhisselâm bu sözü ile onla-rın cahil olduklarını kastetmemiştir, çünkü onlar ilim sahibi kimse-lerdir. Fakat ilmin gerektirdiği şeyi yapmayıp ancak bir cahilin ya-pacağı işlere yöneldikleri için, onları cahil olarak isimlendirmiştir.
[1109] Bunun mânasının, “Hani daha çocuktunuz; yetişkinlik ve ol-gunluk çağına ulaşmamıştınız, aklınız bir karış havadaydı!” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Rivayete göre onlar “Bizi ve ailemizi geçim güçlüğü sardı.” dedikleri ve karşısında boynu bükük bir şekilde durdukları zaman gözleri yaşarmış ve bu sözü söylemiştir. Onların Yûsuf Aleyhisselâm’a Yakup Aley-hisselâm’ın mektubunu getirdikleri ve mektupta şunların yazılı olduğu da söylenmiştir: “Allah’ın dostu (halîlullah) İbrâhim’in oğlu, Allah’a kurban (zebîhullah) oğlu Yakup İsrâîl’den Mısır’ın Azizi’ne. İmdi, bizler başını be-lalar sarmış bir aile halkıyız. Dedem (İbrâhim) elleri ve ayakları bağlanarak ateşe atılmış ve yakılmak istenmiş; fakat Allah onu kurtarmış ve ateş onun için serin ve selâmet kılınmıştır. Atam İshâk’ın boynuna çelik hançer da-yanmış ve kurban edilmek üzere olmuş; fakat Allah onu kurtarıp, yerine kurban göndermiştir. Bana gelince, evlatlarım içerisinde en çok sevdiğim çocuğumu ağabeyleri kırsala götürdüler, sonra bana kana bulanmış gömle-ğini getirdiler ve “Onu kurt yedi!” dediler. Bunun üzerine ona ağlamaktan gözlerimi kaybettim. Sonra… Onun ana-bir kardeşi olan diğer evladımla teselli buluyordum ki onu da alıp götürdüler; sonra dönüp onun hırsızlık yaptığını ve senin bu yüzden onu hapsettiğini söylediler. Şunu bil ki biz asla hırsızlık yapmayan, hırsız doğurmayan bir aile halkıyızdır. Eğer evladımı bana gönderirsen ne alâ! Yoksa sana öyle bir beddua ederim ki, yedi göbek soyuna kadar sirayet eder, vesselâm!”
[1110] Yûsuf Aleyhisselâm bu mektubu okuyunca artık kendini tutama-mış ve bu sözü işte o zaman söylemiştir. Rivayete göre Yûsuf Aleyhisselâm bu mektubu okuduğunda ağlamış ve cevap olarak “(Atalarının) sabrettiği gibi sen de sabret ki onların muzaffer olmaları gibi sen de muzaffer olasın.” diye yazmış.
[1111] Şayet “Onların Yûsuf ’un kardeşine ( Bünyamin’e) yapmış ol-dukları şey nedir?” dersen şöyle derim: Ağabeylerini ‘ana-baba bir’ öz kardeşinden ayırmış, böylece onu gam ve kedere boğmuş; bunun sonucu Bünyamin onlardan hiçbiri ile doğru düzgün konuşamaz olmuştur; onlarla ancak zillet içindeki birinin izzet sahibi biri ile konuşması şeklinde konuşa-bilmiştir. Yine onlar Bünyamin’e türlü eziyetler etmişlerdir.
93. Âyetin Tefsiri
כَ [1112] -ifadesi bu şekilde soru ifadesi olarak okun (?Yoksa sen misin) أإَِduğu gibi olumlama ifadesi olarak inneke (Muhakkak sensin.) şeklinde de okunmuştur. Übeyy b. Kâ‘b’ın kıraatinde “Yoksa sen gerçekten Yûsuf musun? (Bizim) ‘ Yûsuf ’ sen misin yoksa?” anlamında e-inneke ev ente Yûsuf şeklin-de yer alır. İlk Yûsuf, ikincisi yeterince delâlet ettiği için, hazfedilmiştir. Bu, duyduğuna inanamayan, hayret içindeki bir insanın karşı taraftan olumlama isteme yünündeki soruyu tekrar tekrar sorma şeklindeki ifadesidir.
[1113] Şayet “Onu nasıl tanımışlardır?” dersen şöyle derim: Yûsuf Aley-hisselâm onlarla konuştuğu zaman onun görünüşünde ve şeklinde kendisinin Yûsuf olduğunu hissettiren şeyler görmüşlerdir; yani sıra onun sözlerinin Mı-sırlı bir yöneticiden değil, ancak İbrâhim soyundan hanif bir müslümandan sādır olabilecek sözler olduğunu da bildikleri için, onu tanımışlardır. O esna-da Yûsuf Aleyhisselâm’ın tebessüm ettiği, bunun üzerine onu dizili inciler gibi olan dişlerinden tanıdıkları da söylenmiştir. Başındaki tacı çıkarıncaya kadar onu tanımadıkları, tacı çıkardığı zaman başının kenarında -benzeri Yakup Aleyhisselâm’da ve Sâre’de de bulunan- beyaz bene benzer bir alametin oldu-ğunu gördükleri, onu böylece tanıdıkları da söylenmiştir.
[1114] Şayet “(‘Sen Yûsuf musun?’ diye) Yûsuf ’a sadece kendisini sor-dukları halde, o neden onlara hem kendisi hem kardeşi hakkında cevap vermiştir? Kardeşi zaten onlar nezdinde malum değil midir?” dersen şöyle derim: Çünkü kardeşinden söz etmesi, onların sordukları sorunun cevabı-nın beyanı mahiyetindedir.
[1115] “Kim sakınıp” Allah’tan ve onun cezasından korkup, günahlar-dan uzak durmaya ve itaat üzere olmaya “sabrederse, Allah” onların ecrini “kesinlikle zayi etmez.” Mâna böyle olmakla birlikte âyette, “onların” de-mek yerine “ihsan üzere hareket edenlerin” buyrulmuştur, çünkü o (ihsan) sakınanları da sabredenleri de kapsamaktadır.1
1 Zamir yerine ism-i zâhir kullanılarak ittikā ve sabra sahip olanlar özel bir övgüyle, yani ihsan üzere hareket etmiş olma vasfıyla nitelenmişlerdir. Nitekim başka ayetlerde kâfirlerden bahsedildikten sonra “onlar” denilecek yerde, “zalimler” buyrularak da ekstra bir yergi sağlanmaktadır. / ed.
[1116] “Allah seni bizden üstün kılmış” yani takva, sabır ve ihsan üzere hareket edenlerin gidişatına (sîret) sahip olmakla seni bizden üstün kılmıştır. Bizim durumumuza gelince gerçekten hatalıyız; kasten günah işledik, sakın-madık ve sabretmedik. Kesinlikle Allah seni mülk sahibi kılmakla izzetlendir-miş, bizi ise senin karşında miskin duruma düşürmekle zelil etmiştir.
[1117] “Dedi ki: ‘Bugün size hiçbir kınama” ayıplama ve azar “yok.”
َ ِ ْ َ kelimesinin aslı es-serbdir. Bu ise, derinin yanmasından sonra üzerin-de biriken büzülmüş yağ tabakası demektir. Dolayısıyla tesrîb, bu tabakanın izale edilmesi olmaktadır. Benzer şekilde cildin temizlenip arındırılmasına teclîd, (yenidoğan devedeki) kabaran sivilcenin ya da kabuğun soyulup atıl-masına da takrî‘ denilir; çünkü kabuk (ya da kabaran, iltihaplanan sivilce) gittiği zaman geriye kalan uzuv olabilecek en zayıf ve cılız hale gelir. İşte bu yüzden hayvanın üzerindeki sivilcenin izale edilmesi, (onun zayıflığını ve kusurlarını ortaya çıkardığı için) insanın, yüzünü karartan ve şerefine leke süren şeyleri ifade etmekte darb-ı mesel olarak kullanılır olmuştur.
[1118] Şayet “َم ْ َ -kelimesi neye taalluk eder?” dersen şöy (bugün) اle derim: َ ِ ْ َ (kınama) kelimesine ya da ْ כُ ْ َ َ (size) ifadesindeki istikrar mânasına veya da ُ
ِ ْ َ (bağışlar) fiiline taalluk eder. Anlam, “Bugün, yani kınanacağınızın düşünüleceği bugün bile sizi kınamıyorum, başka gün hiç kınar mıyım?” şeklidedir. Sonra yeni bir ifade olarak “Allah da sizi bağış-lasın!” demiş, kusurlarından dolayı bağışlanmaları için onlara dua etmiştir. Dua için mazi formu kullanıldığı gibi muzari formu da kullanılır. Nitekim hapşıran kişiye dua eden kimsenin yehdîkümu’llāhu ve yuslihu bâleküm (Allah size hidayet etsin, halinizi iyi etsin.) şeklindeki duasında da muzari fiil dua için kullanılır. Ya da anlam, “Bugün Allah sizi bağışlayacaktır.” şeklinde olup, onlar o gün hatalarından pişmanlık duyup tövbe etmiş oldukları için Allah’ın da kendilerini bu dünyada (çabucak) bağışlayacağı şeklinde bir müjdedir.
[1119] Rivayete göre Peygamber (s.a.) Mekke’nin fethedildiği gün Kâbe kapısının iki kanadını kavrayıp Kureyşlilere yönelerek;
“-Bugün size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” demiş; onlar ise, “-Hayır umuyoruz; çünkü sen değerli bir kardeşsin, değerli bir kardeşin
oğlusun, kadrin kıymetin büyüktür.” demişler. O da “-Ben bugün size kardeşim Yûsuf ’un dediğini diyorum: Bugün size ko-
nama yok.” buyurmuştur.
[1120] Yine rivayete göre Ebû Süfyan müslüman olmak üzere gediği zaman Hazret-i Abbâs ona, “ Hazret-i Peygamber (s.a.)’in yanına varınca ‘Bugün size kınama yoktur.’ âyetini oku!” demiş; o da öyle yapmış. Bunun üzerine Peygamber (s.a.), “Allah sana da, sana bu duayı öğretene de mağfi-ret etsin.” buyurmuştur.
[1121] Rivayete göre Yûsuf Aleyhisselâm’ın ağabeyleri onu tanıdıkları zaman kendisine haber göndermiş ve “Sen sabah akşam bizleri sofrana çağı-rıyor, yedirip içiriyorsun ama biz sana karşı hatalarımız yüzünden utanıyo-ruz!” demişler. O ise şöyle demiş: “ Mısır halkı, her ne kadar ben üzerlerinde hâkim ve sultan olsam da bana yine ilk günkü gözle bakıyorlar ve ‘Yirmi dirheme satılan bir köleyi şu duruma yükselten Allah ne yücedir!’ diyor-lar. Oysa şimdi ben sizin sayenizde yükseldim; insanların gözünde değerim büyüdü, çünkü insanlar sizin benim ağabeylerim olduğunuzu ve benim İbrâhim’in torunu olduğumu öğrendiler.”
[1122] “Şu gömleğimi götürün.” Söylendiğine göre bu, nesilden nesle tevârüs edilen, Yûsuf Aleyhisselâm’ın korunduğu, cennetten gelme bir göm-lekmiş. Onu babasına göndermesini Cebrail Aleyhisselâm emretmiş; çünkü o gömlekte cennet kokusu bulunmakta imiş ve hangi hastanın üzerine ko-nulsa mutlaka iyileşiyormuş.
[1123] “Babamın yüzüne koyun da gözü eski hâline gelsin” yani görür olsun. Bu ifade tıpkı câ’e’l-binâ’u muhkemen (Bina muhkem haline geldi.) ifadesi gibidir. Kastedilen, “muhkemleşti” mânasıdır. Nitekim “Görür hale geldi.” [ Yûsuf 12/96] ifadesi de bunu destekler. Anlam “Yanıma gözleri görür halde gelsin.” şeklinde de olabilir. Bu anlamı pekiştiren de “Bütün ailenizi de bana getirin.” ifadesidir. Yani, “Babanız bana gelsin ve bütün ailesi de topluca bana gelsin.” Söylendiğine göre gömleği taşıyan kişi Yahuda imiş ve “Kanlı gömleği ona götürerek onu hüzne gark eden ben idim; vaktiyle nasıl onu hüzne gark ettiysem şimdi de sevindireceğim.” demiş. Bir görüşe göre ise Yahuda bu gömleği yalın ayak, başıkabak Mısır’dan Kenan’a götürmüş-tür ki, bu iki yer arasında seksen fersah mesafe vardır.
95. Âyetin Tefsiri
96. Âyetin Tefsiri
görür hale geldi ve dedi ki: “Ben size ‘Allah sayesinde sizin bilmedikle-rinizi biliyorum.’ dememiş miydim?”
[1124] “Kafile ayrılınca” yani “ Mısır’ın yerleşim yeri olan bölgesinden çı-kınca. Kafile şehrin surlarının dışına çıktığı zaman fasale mine’l-beledi fusūlen de-nilir. İbn Abbâs [v. 68/688] bu ifadeyi fe-lemme’nfesale’l-’îru şeklinde okumuştur.
[1125] “Babaları” torunlarına ve çevresinde bulunan kavmine “dedi ki: İnanın, Yûsuf ’un kokusunu alıyorum!” Allah Teâlâ ona gömleğin kokusu-nu sekiz seyir mesafesi (seksen fersah) uzaktan yola çıktığında aldırmıştır. Tefnîd, bir kişiyi bunaklıkla suçlamaktır. Fened, yani bunaklık ise yaşlılık-tan dolayı aklın gitmesi ve anlamsız konuşmak demektir. Şeyhun mufnidün (bunak ihtiyar) ifadesi kullanılır, ama aynı ifadenin müennesi olan ‘acûzün mufnidetün ifadesi kullanılmaz, çünkü kadın zaten gençlik çağında da akıl ve rüşd sahibi değildir ki yaşlandığı zaman bunasın. Âyetteki ifadenin anla-mı, “Beni bunaklıkla itham etmeseniz, bana inanırdınız.” şeklindedir.
[1126] “Sen hâla eski şaşkınlığındasın!” Yani Yûsuf ’a olan aşırı sevgin-den, sürekli onu anıp durmandan, tekrar ona kavuşma ümidinden dolayı hâla doğrudan uzak olma halindesin. (Böyle söylemişlerdir) çünkü onlara göre Yûsuf ölmüştür.
[1127] “Gömleği yüzüne koyunca” müjdeci gelip de gömleği Yakup’un yü-züne koyunca ya da Yakup gömleği alıp yüzüne sürünce “gözleri tekrar görür hale geldi” görür haline geri döndü. İrtedde kelimesi raddehû fe’rtedde (Onu döndürdü, o da döndü.) şeklinde ve irteddehû (Ona döndü.) şeklinde kullanılır.
[1128] “Ben size dememiş miydim?” Yakup Aleyhisselâm bu sözü ile “İnanın, Yûsuf ’un kokusunu alıyorum.” sözünü ya da “Allah’ın rahmetin-den ümit kesmeyin.” sözünü kastetmiştir. Bundan sonra gelen “biliyorum” ifadesi ise, “Ben size dememiş miydim?” ifadesi ile ilgili olmayıp, yeni bir cümledir. Ancak bu ifadeyi “Ben size dememiş miydim?” ifadesi ile ilişki-lendirmen de mümkündür. Bu durumda Yakup Aleyhisselâm’ın kastettiği şey, “Ben şikâyetimi ve hüznümü yalnız Allah’a açarım ve Allah sayesinde sizin bilmediklerinizi biliyorum.” sözüdür.
[1129] Rivayete göre; Yakup Aleyhisselâm müjdeciye, “- Yûsuf nasıl?” diye sormuş; o da “- Yûsuf Mısır’a sultan oldu?” deyince, “-Ne yapayım saltanatı!? Sen ondan ayrılırken hangi din üzere idi asıl onu
söyle bana?” demiş, o da “- İslâm dini üzeredir.” cevabını verince, “-İşte şimdi nimet tamamlandı.” demiş.
98. Âyetin Tefsiri
[1130] “Sizin bağışlanmanız için Rabbime dua edeceğim.” Söylendiğine göre Yakup Aleyhisselâm istiğfarı seher vaktine –ya da Cuma gecesine- kadar er-telemiştir. Maksadı ise dualara icabet edilen zamanda istiğfar etmektir. İstiğfarı ertelemekteki maksadının, onların tövbelerinin sadakat ve ihlâsı konusundaki hallerini iyice görüp öğrenmek olduğu söylenmiştir. ْ َכُ ُ
ِ ْ َ ْ فَ أَ ْ َ ifadesinin ise (“Sizin için daha sonra istiğfar edeceğim” değil) devamlı olarak dua edecek olmasını kastettiği de söylenmiştir. Nitekim rivayete göre yirmi küsur sene bo-yunca her Cuma gecesi onlar için dua etmiştir. Söylendiğine göre seher vakti namaza kalkmış, namazını bitirdikten sonra ellerini açarak “Allah’ım! Yûsuf için ettiğim feryattan ve sabrımın azlığından dolayı beni bağışla, evlatlarımın da ağabeylerine ettikleri kötülükleri bağışla!” diye dua etmiş. Bunun üzerine ken-disine, “Allah seni ve onların hepsini bağışladı.” diye vahyedilmiştir.
[1131] Rivayete göre onlar, çok pişman ve perişan bir halde gelmişler ve Yakup Aleyhisselâm’a “Allah bizi bağışlamadıkça siz ikinizin bizi bağışlaması bize yetmez, eğer bağışlandığımıza dair sana vahiy gelmezse gözlerimiz asla aydın olmaz.” demişler. Bunun üzerine yaşlı Yakup kıbleye yönelmiş ve ayak-ta dua etmiş, Yûsuf da arkasında durup “Âmin!” demiş, onlar da bu ikisinin arkasında boynu bükük bir şekilde dizilmişler ve bu şekilde yirmi yıl boyunca dua etmişler. Nihayet güçleri, takatleri tükenmiş ve helâk edileceklerini dü-şünmeye başlamışlar. Bunun üzerine Cebrail Aleyhisselâm gelmiş ve “Allah senin evlatların için ettiğin duaya icabet etti, senden sonra nübüvveti devam ettirme yönündeki ağır sorumluluğu üstlenmelerini kararlaştırdı.” demiştir. -Ancak onların peygamber olarak seçilip seçilmedikleri ihtilâflıdır.-
100. Âyetin Tefsiri
[1132] “Ne zaman ki Yûsuf ’un huzuruna girdiler.” Söylendiğine göre Yûsuf Aleyhisselâm babasını karşılamak üzere iki yüz atlı hazırlamış ve kral ile birlikte dört bin kişilik bir askeri birlik ve beraberlerinde Mısır’ın bütün ileri gelenleri olduğu halde onu karşılamaya çıkmıştır. Karşılaştıklarında Yakup Aleyhisselâm Yahuda’ya dayanarak yürüyormuş ve atlara ve insanlara bakmış, sonra da “Ey Yahuda! Mısır’ın Firavun’u şu mudur?” demiş; o da “Hayır, o senin oğlundur.” demiştir. Buluştuklarında Yakup Aleyhisselâm “ Selâm üzerine olsun ey hüzünleri gideren!” demiştir. Söylendiğine göre Yûsuf Aleyhisselâm da karşılaştıkları zaman babasına,
“-Babacığım, benim içim gözlerini kaybedecek kadar ağladın, kıyametin bizi buluşturacağını bilmez misin?” demiş; o da
“-Elbet bilirim, ama senin dininden uzaklaşacağını ve aramıza engel ko-nulacağını düşünüp endişelendim.” demiştir.
[1133] Söylendiğine göre Yakup Aleyhisselâm ve evlatları Mısır’a ka-dın-erkek toplam yetmiş iki kişi girmişler, Mûsâ Aleyhisselâm ve savaşçıları ile birlikte ise -çok sayıda kadın, çocuk ve yaşlı hariç- altı yüz bin beş yüz yetmiş (600.570) küsur kişi olarak çıkmışlardır. Kadın ve çocukların sayısı ise bir milyon iki yüz bin (1.200.000) kişi imiş.”
[1134] “Anne ve babasını bağrına bastı,” onları kendine çekti, boyun-larına sarıldı. İbn Ebî İshâk [v. 205/821] “O sırada Yûsuf Aleyhisselâm’ın annesi hayattaydı.” demiştir. Evebeynden maksat babası ve teyzesidir; annesi öldükten sonra Yakup Aleyhisselâm Yûsuf ’un teyzesi ile evlenmiş ve bu yüz-den de âyette o, evebeynin biri olarak ifade edilmiştir; çünkü insanı yetiştir-miş olan kadın da ana yerine geçtiği için ona da ana denilir. Ya da nasıl ki amca baba olarak ifade ediliyorsa teyze de anne olarak ifade edilir. Nitekim אقَ َ ْ َ وَإ ِ ْ َ وإ
ِ ا َ ْ כَ إِ َא َ آ -Ve ataların İbrâhim, İsmail ve İshâk’ın ila) وإ
hına… [Bakara 2/132]) âyetinde eb kelimesi bu şekilde kullanılmıştır.[1135] Şayet “Onların Mısır’a girmelerinden önce Yûsuf Aleyhis-
selâm’ın huzuruna girmeleri ne anlama gelmektedir?” dersen şöyle de-rim: Sanki Yûsuf Aleyhisselâm onları karşılamak için şehrin dışına çıkmış ve orada bir karargâh çadırında ya da evde konaklamış, onlar da orada onun huzuruna girmişler ve onları bağrına bastıktan sonra “Allah’ın iz-niyle Mısır’a güven içinde girin.” demiştir. Mısır’a girip tahtına kurul-duktan ve onlar da etrafına toplandıktan sonra evebeynine ikramda bu-lunmuş, saygı göstermiş ve onları tahtına çıkarmıştır. İşte o zaman onlar da yani on bir kardeşi ve ebeveyni “hep birlikte secdeye kapanmışlardır.”
Ayrıca Yûsuf Aleyhisselâm’ın onları karşılamaya çıkarken katırlar üzerinde taşınan bir kral çardağı getirdiği ve evebeyninin ona çıkarılmasını emrettiği, onların işte o kral çardağında Yûsuf ’un huzuruna çıkmış olmaları ve orada onları bağrına basıp boyunlarına sarılmış, kendisine yaklaştırmış, sonra da “ Mısır’a girin.” demiş olması da mümkündür.
[1136] Şayet “ُ ا אءَ َ ifadesi neyle ilgilidir?” dersen (Allah dilerse) إنْ şöyle derim: Güven içinde Mısır’a girmekle ilgilidir, çünkü maksat onla-rın şehre girerken güven içinde olmalarıdır. Sanki onlara “Allah’ın izniyle girişinizde emniyet ve selâmet içinde olunuz.” denilmiştir. Buna benzer bir şekilde gazaya giden askere; “Sağ salim ve ganimet almış olarak dön inşâal-lah.” denilir. Bu ifadede inşâallah kaydı sadece dönmekle değil, selâmet ve ganimet ile dönmekle ilişkilendirilmiştir. Âyetteki ifadenin takdiri, “ Mısır’a güven içinde girin; Allah dilerse güven içinde girersiniz.” şeklinde olup, şar-tın cevabı olan cümle, sözün yeterli delâletinden dolayı hazfedilmiş; sonra da hal ve hal sahibi arasına şart cümlesi bir ara ifade olarak eklenmiştir.
[1137] Tefsire sonradan dâhil edilen bid‘at yorumlardan biri de َאء َ إنْ ُ ifadesinde takdim-tehir bulunduğu; yani bu ifadenin esas (Allah dilerse) اyerinin Yakup Aleyhisselâm’ın, “Sizin için Rabbimden bağışlanma dileyece-ğim.” cümlesinden sonrası olduğu şeklindedir. Bu ve benzeri yorumlar için ne diyeceğimi bilemiyorum!
[1138] Şayet “Onların Allah’tan başkası için secde etmiş (saygıyla eğil-miş) olmaları nasıl caiz olur?” dersen şöyle derim: Onlar nezdinde secde tıp-kı ayağa kalkma, el sıkışma ve el öpme şeklinde insanlar arasında meşhur ve yaygın olan saygı ifadeleri gibi bir tür selâmlama ve saygı ifadesi idi. Bu sec-denin, yüzü yere koymak şeklinde değil, sadece eğilmek şeklinde olduğu da söylenmiştir. Ancak ا ً ُ ُ َ وا َ ifadesi (.Hep birlikte secdeye kapandılar) وَbu yoruma imkân vermez. Mânanın “ Yûsuf için Allah’a şükür secdesi yap-tılar.” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Ancak bu yorumda da sıkıntı vardır.
[1139] Ahsene ileyhi (ona ihsanda bulundu) denildiği gibi ahsene bi-hî de denilir. Aynı şekilde esâ’e ileyhi (Ona kötülük etti.) denildiği gibi esâ’e bi-hî de denilir. Şair şöyle demiştir:
Hatun, sen bize ister kötülük et, ister iyilik… Kınama yok!وِ [1140] ْ َ ْ َ ا
ِ çölden demektir, çünkü onlar çadırlarda yaşıyorlar; hay-vancılık yapıyorlar ve sulak ve otlak yerlerde dolaşıyorlardı. Nezeğa, aramızı bozdu, ayarttı anlamındadır. Bunun aslı nehase’r-râ’idu ed-dâbbete ve hame-lehâ ‘ale’l-ceryi (Hayvan terbiyecisi hayvanı dürttü, onu harekete sevk etti.) ifadesinden gelir. Dürtmek, hızlandırmak için hayvana vurmak anlamında nezeğahu ve neseğahu ifadeleri kullanılır.
[1141] “Rabbim, dilediğine karşı gerçekten lütufkârdır,” ona karşı çok lütufkâr ve şefkatlidir, onun işlerini doğruluk ve hikmet üzere yapar.
[1142] Rivayete göre Yûsuf Aleyhisselâm, Yakup Aleyhisselâm’ın elini tutmuş ve ona hazinelerini gezdirmiş; sırasıyla para, altın, takı, elbise, silah depolarını ve diğer depoları göstermiş. Sonra onu kâğıt depolarına götürünce babası;
“-Elinde bu kadar kâğıt varken neden bana sekiz mesafe ötesinden mek-tup yazmadın; seni engelleyen neydi oğlum!?” demiş, o da;
“- Cebrail bana böyle emretti.” demiş. Bunun üzerine babası, “-O zaman Cebrail’den bunun sebebini sorsaydın ya!” demiş, o da “-Babacığım, sen ona benden daha yakınsın, sen sorsan a!” demiş. (Sorunca) Cebrail, “Sen vaktiyle “Onu kurt yemesinden korkarım.” [ Yû-
suf 12/13] demiş olduğun için Allah Teâlâ bana bunu emretti ve ‘Benden korksaydın ya!’ buyurdu.” demiş.
[1143] Rivayete göre Yakup Aleyhisselâm oğluyla birlikte yirmi dört sene kalmış, sonra vefat etmiş. Vefat ettiğinde naaşının Suriye bölgesinde baba-sı İshak’ın yanına defnedilmesini vasiyet etmiş. Yûsuf Aleyhisselâm da onu bizzat kendi götürüp oraya defnetmiş, sonra Mısır’a dönmüş. Babasının ardından yirmi üç sene yaşamış, görevi tamamlandığında ve artık görevine devam etmeyeceğini anladığında, kendisi için daimi, ebedi mülkü talep et-miş ve ölümü temenni etmiştir. Söylendiğine göre ondan önce de sonra da hiçbir peygamber ölümü temenni etmemiştir. Allah onun canını tertemiz, pür u pak almıştır. Mısırlılar, onun nereye gömüleceği konusunda anlaş-mazlığa düşmüş, birbirleriyle yarışmışlardır; herkes onun kendi mahallesi-ne gömülmesini istiyormuş, o kadar ki savaşmayı bile göze almışlar. Ölü-münün ardından insanlar onun için bir mermer sanduka yapmayı uygun görmüş ve naaşını ona koymuşlar ve onu Nil kenarında, suyun üzerinden geçerek Mısır’a ulaştığı bir yere defnetmişler. Böylece herkesin ona eşit me-safede olmasını istemişler.
[1144] Yûsuf Aleyhisselâm’ın İfrâîm ve Mîşâ isimli iki çocuğu olmuş; İfrâîm’in Nun isimli bir çocuğu, onun da Yûşâ isimli bir çocuğu olmuştur ki Mûsâ Aleyhisselâm’ın yanındaki delikanlı odur.1 Ondan sonra Amâlika kabilesinden gelen firavunlar art arda yönetimi devralarak Mısır’a hüküm-ran olmuşlar; İsrailoğulları da, Allah Teâlâ Mûsâ Aleyhisselâm’ı gönderene kadar, onların kölesi olarak Yûsuf Aleyhisselâm’ın ve atalarının dininin ka-lıntılarına bağlı bir şekilde yaşamaya devam etmişlerdir.1 Hazret-i Mûsâ’nın Yûsuf Aleyhisselâm’dan iki nesil sonra geldiği vehmini uyandıran bu bilgi, İfrâîm’in
zürriyetinden Nun; Nun’un zürriyetinden de Yûşâ gelmiştir şeklinde anlaşılmalıdır. / ed.
101. Âyetin Tefsiri
כِ [1145] ْ ُ ْ َ اِ ifadesinde ve ِ אدِ َ ْ ِ ا ْوِ َ ْ ِ ifadesinde yer alan Min
harf-i ceri ba‘ziyet / kısmîlik ifade eder; çünkü ona dünya mülkünün ya da Mısır mülkünün tamamı değil, bir kısmı verilmiş, rüya yorumunun da tümü değil, bir kısmı öğretilmiştir.
[1146] “Benim yegâne velîm sensin” her iki cihanda da bana nimetler ihsan eden, fani mülkün devamı olarak bana bâkî mülkü ihsan eden sen-sin. “Beni ‘sana teslimiyet göstermiş’ olarak vefat ettir.” ifadesi, İslâm üzere vefat etmeye, son nefesini hayır ve hasenatla vermeye yönelik bir taleptir. Nitekim Yakup Aleyhisselâm evlatlarına “Ne yapıp edin, (Allah’a) teslimiyet göstermiş olarak can verin!” [Bakara 2/132] şeklinde vasiyet etmiştir. Ayrıca bu ifade, denildiği gibi, ölüm temennisi de olabilir. “Beni sâlihlere” yani atalarımdan olan sâlihlere ya da umumi olarak sâlihlere “kat!”
[1147] Anlatıldığına göre Meymûn b. Mihrân [v. 117/735] bir keresinde Ömer b. Abdülaziz’in yanında geceyi geçirmiş ve onun çok ağladığını, ölü-mü temenni ettiğini görmüş. Bunun üzerine kendisine, “Allah senin elinle çokça hayır işlenmesini sağladı, sen birçok sünneti ihya edip birçok bid‘ati ortadan kaldırdın, senin yaşaman müslümanlar için hayır ve rahatlıktır.” demiş. O da, “Ben de Allah’ın, gözünü aydın edip bütün sevdiklerini başı-na topladığı vakit ‘Allah’ım beni sana teslim olmuş bir şekilde vefat ettir ve sâlihlere kat!’ diye dua eden sâlih kul gibi olmayayım mı?!” demiştir.
[1148] Şayet “ِאوات َ اِ א (gökleri yaratan) ifadesi neden mansuptur?”
dersen şöyle derim: Bu ifade “Ya Rabbi” ifadesinin sıfatı olarak mansuptur. Ahâ zeydin hasene’l-vechi (Ey Zeydin güzel yüzlü kardeşi) ifadesi de böyledir. Nidâ olarak mansup olması da mümkündür.
102. Âyetin Tefsiri
[1149] “Bu” zamiri, yukarıda geçen Yûsuf kıssasına işarettir. Hitap Hazret-i Peygamber (s.a.)’e yöneliktir. İfade, mübteda konumundadır. “ Gayb haber-lerindendir, onu sana Biz vahyediyoruz.” ifadesi ise bu mübtedanın haberidir.
Ayrıca ellezî anlamında ism-i mevsūl olması da mümkündür ki bu durum-da ِ ْ َ ْ אءِ ا ْ ْ أَ
ِ (gayb haberlerindendir) ifadesi onun sıla cümlesi, َכ ْ َ إِِ ِ ُ
(Onu sana Biz vahyediyoruz.) ifadesi ise haberi olur. Anlam da, “Bu gayba ait haberler sana ancak vahiy yoluyla gelmiş olabilir; çünkü sen -‘Onu ku-yunun derinliklerine atmaya karar verdiler.’ [Yûsuf 12/15] âyetinde ifade edil-diği üzere- Yakup’un çocukları ne yapacaklarını kararlaştırmak için toplan-dıklarında ve kardeşlerini kuyuya attıklarında orada değildin.” şeklindedir. Bu, Kureyşlilere ve Peygamber (s.a.)’i yalanlayan kimselere karşı bir alay ifa-desidir; çünkü onu yalanlayanlardan hiçbiri, Hazret-i Peygamber (s.a.)’in bu ve benzeri olayları anlatan, nakleden kimselerden olmadığını, onlardan hiçbiri ile karşılaşmayıp onlardan hiçbir şey duymadığını ve bu tür bilgi-lerin onun kavminin bildiği şeylerden de olmadığını bilmiyor değillerdi. Bu duruma rağmen Peygamber (s.a.) bu kıssayı, ravilerin, nakilcilerin bile anlatmaktan âciz kalacağı mükemmel bir şekilde anlattığına göre, artık onun kendi uydurması değil, vahiy yoluyla gelen bir bilgi olduğunda hiçbir şüphe kalmamış demektir. Buna rağmen, yine de bunu inkâr ediyorlarsa, o zaman alay edilmeye müstahak olmaktadırlar ve kendilerine “Ey kibirliler! Muhammed’in geçmiş asırlarda yaşamış olan insanları görmediğini, onları müşahede etmediğini biliyorsunuz!” denilmektedir. Bunun benzeri, “Re-sulüm! Biz, o buyruğumuzu Mûsâ’ya bildirirken, sen ( Tūr-i Sînâ’nın) batı yönünde bulunmuyordun.” [Kasas 28/44] âyetidir.
[1150] “Tuzak kurduklarında” yani Yûsuf ’a tuzak kurduklarına, onun başına işler açtıklarında.
104. Âyetin Tefsiri
[1151] “İnsanların çoğu iman edecek değildir.” Burada umumi olarak bütün insanlar kastedilmektedir; “Ama insanların çoğu iman etmez.” [ Hûd 11/17] âyeti gibidir. İbn Abbâs’tan ise [v. 68/688] “Burada Mekke halkı kas-tedilmiştir.” görüşü nakledilmiştir. Anlam, “onlar iman edecek değildir.” şeklindedir.
[1152] “Sen ne kadar istersen iste…” İstersen onlar iman etsin diye kendini helâk edecek ol, [yine de iman etmezler], çünkü inkârda ısrarcı ve inat-çıdırlar.
[1153] “Onlardan” kendilerine anlattığın şeyler, vermiş olduğun öğüt ve uyarılar karşılığında kıssacı ve hikâyeciler gibi sana bir menfaat sağlama-larını “istemiyorsun. O” istisnasız “herkese açık bir öğütten başka bir şey değildir.” Allah’tan gelen bir nasihattir, peygamberlerinden birinin diliyle onları kurtuluş talebinde bulunmaya teşviktir.
105. Âyetin Tefsiri
[1154] “Nice âyetler” yaratıcıya, onun sıfatlarına ve birliğine dair nice alâmetler, deliller vardır ki “onların yanından geçerler” ve onları müşahede ederler, ama onlardan yüz çevirirler, ibret nazarıyla bakıp ibret almazlar.
[5511] رَْضِ ْ ‘ifadesi mübteda olduğu gerekçesiyle merfû (ve yerde) وَاolarak ve’l-ardu şeklinde de okunmuştur.1 Bu durumda א ْ َ َ ونَ ُ َ (üzerin-den geçerler) ifadesi onun haberi olmaktadır. Süddî [v. 127/745] bu ifadeyi ve’l-arda şeklinde mansup okumuştur. Buna göre ifade, ve yata’ûne’l-arda ye-murrûne ‘aleyhâ (Üzerinden geçerek yere basarlar.) şeklindedir. İbn Mes‘ûd [v. 32/652] mushafında bu ifade ve’l-ardu yemşûne ‘aleyhâ (Ve yeryüzü ki onun üzerinde yürürler.) şeklinde, el-ardu kelimesi merfû‘ olarak yer almıştır. Kas-tedilen “Geçmişte helâk edilmiş ümmetlerin izlerine dair gördükleri şeyler ve diğer ibretler vardır.” şeklindedir.
106. Âyetin Tefsiri
ِ ْ ُ א Yani çoğu Allah’a, O’nun kendisini, gökleri وَve yeri yaratmış olduğuna, ancak putlara ibadet etmek suretiyle şirk koşa-rak iman edebiliyor. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] “Bunlar Ehl-i Kitap’tır, çünkü onlarda hem iman hem şirk vardır.” görüşü nakledilmiştir. İbn Ab-bâs’tan [v. 68/688] da “Bunlar, Allah’ı yarattıklarına benzetenlerdir.” görüşü nakledilmiştir.2
107. Âyetin Tefsiri
[1157] “Kuşatıcı bir azabın” yani onları kendilerinden geçirecek bir in-tikamın. Bu ifadenin “Onları sarıp sarmalayacak ve kuşatacak bir azap” anlamında olduğu da, “yıldırımlar” olduğu da söylenmiştir.
108. Âyetin Tefsiri
[1158] “Benim yolum budur.” Yani imana ve tevhide davet yolu olan bu yol benim yolumdur. es-Sebîl ve et-tarîk kelimeleri müzekker olarak da müennes olarak da kullanılırlar. Daha sonra “Ben de bana uyanlar da basi-ret üzere Allah’a davet ediyoruz.” sözüyle bu yolu açıklamıştır, yani Allah’ın dinine körü körüne değil, açık delillerle birlikte davet ediyoruz. Burada َא أَ(ben) ifadesi, ا ُ ِ ,fiilindeki gizli zamirin tekidi (davet ediyorum) أدَْ َ َ ِ ا َ وَ(ve bana uyanlar) ifadesi ise ona atıftır. Anlam, “Bu yola ben de (basiret üzere) davet ediyorum; bana uyanlar da (basiret üzere) davet ediyorlar.” şek-lindedir. Yine, َא ةٍ ,nin mübteda olması’أَ َ
ِ َ َ (basiret üzere) ifadesinin öne geçmiş haber olması, ِ َ َ ِ ا َ َא ifadesinin ise وَ ye atıf olarak mübteda’أَolması ve böylece cümlenin “kendisinin de beraberindekilerin de, hevala-rına değil, delil ve kanıtlara uyduklarını” haber verme mahiyetinde olması da mümkündür. Ayrıca, ٍة َ
ِ َ َ (basiret üzere) ifadesinin ا ُ nun hali’أدَْolması, âmilinin (fâ‘ilinin) de merfû‘ olan ِ َ َ ِ ا َ َא وَ -ben ve bana uyan) أَlar) ifadesi olması da mümkündür.
[1159] ِ אنَ ا ْ ُ “O’nu ortaklardan tenzih ederim.”
109. Âyetin Tefsiri
dan birtakım ‘er’lere vahyetmiştik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna baksınlar?! Sakınanlar için Âhiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Hâla, aklınızı ba-şınıza almayacak mısınız?
[1160] “Ancak erlere” yani meleklere değil; çünkü müşrikler “Rabbimiz (elçi göndermeyi) dileseydi, elbette melek indirirdi!” [Fussilet 41/14] diyor-lardı. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] “Burada peygamberler içinde kadın yoktur mânası kastedilmiştir.” şeklinde bir görüş de nakledilmiştir. Nitekim pey-gamberlik iddiasında bulunan Secâh bt. el-Münzir [adlı kadın] hakkında şair şöyle demiştir:
Allah’ın peygamberleri daime erkek olmuştur[1161] [Kıraat imamlarının ekserisi yûhâ ileyhim (Onlara vahyedilir.) şeklinde okur-
ken] nûhî ileyhim (Onlara vahyederiz.) şeklinde Nun ile de okunmuştur. [1162] “Şehir halklarından” çünkü şehirliler daha bilgili ve ağırbaşlı
olurlar. Bedevilerde ise cehalet, sertlik ve kabalık olur.[1163] “Sakınanlar için” yani Allah’tan korkan ve ona ortak koşmayan,
ona isyan etmeyen kimseler için “ Âhiret yurdu” kıyamet diyarı ya da ahiret hali “elbette daha hayırlıdır.”
نَ [1164] ُ ِ ْ َ َ ifadesi Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur.1 أَ
1 “Hâla, aklınızı başınıza almayacak mısınız?!” / “Hâla, akıllarını başlarına almayacaklar mı?!” / ed.
110. Âyetin Tefsiri
[1165] َ (sonunda) ifadesi sözün delâlet ettiği hazfedilmiş bir ifadeye taalluk eder, sanki şöyle denilmiştir: “‘Biz senden önce peygamber olarak (melek değil) insan gönderdik.’ Onların zaferleri gecikince sonunda zafer-den ‘ümit kestiler ve kendilerine yalan söylendiğini zannettiler’, yani nefis-lerinin kendilerine mutlaka yardıma mazhar olacaklarını söylerken yalan söylediği ya da ümitlerinin yalan söylediği düşüncesine kapıldılar. Nitekim racâ’un sādıkun (doğru ümit) ve racâ’un kâzibün (yalancı ümit) ifadeleri kul-lanılır. Anlam şöyledir: Kâfirlerin onları uzun süre yalanlamaları ve onlara uzun süre düşmanlık etmeleri ve onların Allah’tan yardım bekleme süreleri uzadıkça uzamış; sonunda ümitsizlik hissine kapılmışlar ve dünyada ken-dilerine yardım edilmeyeceğini vehmetmişler; fakat tam o anda hiç hesapta olmayan bir şekilde yardımımız ansızın gelivermiştir.
[1166] İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Zayıf düşüp mağlup oldukları zaman kendilerine vaat edilmiş olan zafer sözünden cayıldığını zannetmişlerdir; çünkü onlar da insandılar.” dediği ve “Onları sıkıntı ve darlık sarmakta; öyle bir sarsıntıya uğramaktaydılar ki sonunda peygamber ve beraberindeki mü-minler, ‘Nerede kaldı şu Allah’ın yardımı!?’ demeye başlıyordu.” [Bakara 2/214] âyetini okuduğu nakledilmiştir. Eğer İbn Abbâs’tan [v. 68/688] nakledilen bu rivayet sahih ise o zaman “zannetmişler” ifadesi ile, insanlık gereği olan ves-veseye benzer düşüncelere kapılma, nefsin iğvâlarına mâruz kalma, aklına bu tür şeyler gelme mânasını kastetmiş olmalıdır. Zann ile ‘iki muhtemel seçe-nekten birini diğerine tercih etme’ anlamının kastedilmesi ihtimaline gelince böyle bir şeyi (yani Allah’ın verdiği sözden cayacağını) düşünmek, normal bir Müslüman için bile caiz değildir! Hal böyleyken, Allah’ı en iyi tanıyan, O’nun, verdiği sözden caymaktan ve her türlü kötü fiilden münezzeh oldu-ğunu bilen peygamberlerin durumunu varın siz düşünün!
[1167] Şu da söylenmiştir: Kendilerine peygamber gönderilen kimseler, peygamberlere yalan söylendiğini, yani onlara verilen sözün gerçekleşme-yeceğini zannetmişlerdir. Ya da kendilerine peygamber gönderilenler, pey-gamber tarafından aldatıldıklarını düşünmüşler, peygamberlerin kendileri-ne yalan söylediklerini, “kendilerine yardım edileceğini” söylerken doğru söylemediklerini düşünmüşlerdir.
ا [1168] ُ ِ ifadesi şeddeli olarak (”kendilerine yalan söylendiği“) כُ(“yalanlandıkları” anlamında) okunmuştur ki mâna; “Peygamberler, vaat ettikleri azap ve muzafferiyet konusunda kavimlerinin kendilerini yalan-ladığını sandılar.” şeklindedir. Mücâhid b. Cebr [v. 103/721] bunu malum fiili olarak, şeddesiz kezebû (yalan söyledikleri) şeklinde okumuştur. Buna göre mâna, “Peygamberler, kavimlerine söz ettikleri zafer konusunda yalan söylediklerini düşündüler.” şeklindedir ki bu da ya İbn Abbâs’ın [v. 68/688] yorumunda olduğu gibidir. Ya da kavimleri, onların belirlemiş oldukları vakitte herhangi bir şey olmadığını gördüklerinde; “Bize yalan söylediniz!” demişlerdir. Böylece kavimleri nezdinde yalancı durumuna düşmüşlerdir. Ya da kendilerine peygamber gönderilmiş olanlar, peygamberlere yalan söy-lendiğini düşünmüşlerdir. Eğer bu kelime bu şekilde, fakat şeddeli olarak (kezzebû) okunmuş olsaydı, mânası, “Peygamberler, kavimlerinin kendile-rini vaatleri konusunda yalanladıklarını düşündüler.” şeklinde olurdu.
[1169] َ ِّ ُ َ kelimesi encâhu (Onu kurtardı.) fiilinden türetilerek şed-desiz fe-nünciye şeklinde; ve neccâhu (Onu kurtardı.) fiilinden türetilerek şeddeli fe-nünecciye şeklinde okunduğu gibi meçhul ve mâzi formda fe-nüc-ciye şeklinde de okunmuştur. İbn Muhaysın [v. 123/741] bunu fe-necâ (ve kurtuldu) şeklinde okumuştur.
[1170] “Dilediklerimiz”den maksat müminlerdir, çünkü Allah’ın ken-dilerini kurtarmayı dilemesini hak edenler onlardır. Nitekim “Bizim sert cezamız mücrim bir kavimden geri çevrilmez!” ifadesi ile bu durum beyan edilmiştir.
111. Âyetin Tefsiri
[1171] ْ ِِ َ َ (bunların anlatılmasında) ifadesindeki zamir peygam-
berlere gider; ifadeyi Kāf ’ın kesresi ile kısasihim şeklinde okuyanın oku-yuşu da bunu teyit eder. Bu zamirin Yûsuf ’a ve ağabeylerine raci olduğu da söylenmiştir. Şayet “Kasas kelimesini kısas şeklinde kesre ile okuyanın okuyuşuna göre ‘Bu uydurulmuş bir söz değildir.’ ifadesindeki zamir nereye gider?” dersen şöyle derim: Kur’ân’a gider, yani “Kur’ân, uydurulmuş bir söz değildir.” anlamındadır.
[1172] “Fakat” bu Kur’ân “ önündekini doğrulamakta” yani kendisin-den önceki semavi kitapları doğrulamakta; din konusunda ihtiyaç duyu-lan “her şeyi açıklamaktadır.”1 Çünkü aklın delillerinden sonra sünnetin, icmâ ve kıyasın dayandığı kanun odur. כ (fakat) ifadesinden sonra gelen cümlenin mansup olması, َכَאن’nin haberine atıf olmasındandır. Bu ifade ve lâkin huve tasdîku’llezî beyne yedeyhi (Fakat o, önündekini doğrulayıcıdır.) anlamında merfû‘ olarak da okunmuştur.
[1173] Hazret-i Peygamber (s.a.)’in, “Kölelerinize Yûsuf suresini öğreti-niz; çünkü hangi Müslüman onu okur, ailesine ve elinin altındakilere öğre-tirse Allah ona ölüm sarhoşluğunu kolaylaştırır ve hiçbir Müslümana haset beslememe konusunda kendisine kuvvet verir.” buyurduğu nakledilmiştir.
1 Yani Arap muhatapları için gayet anlaşılır, açık bir dille anlatmaktadır. / ed.