EZ-ZÂDU'L-MESÎR TEFSÎRİ
Kehf Sûresi — EZ-ZÂDU'L-MESÎR TEFSÎRİ — Sayfa 2
94. Âyetin Tefsiri
Dediler:
"Ey Zülkarneyn, gerçekten Ye’cuc ile Me’cuc bu yerde bozguncudurlar. Onlarla bizim aramızda bir set yapman için sana mali yardım kılalım mı?"
"inne Ye’cuce ve Me’cuce": Bu ikisi yabancı isimdir, Âsım onları hemze ile okumuştur. Leys de: Hemze adi lügattir, demiştir.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Ye’cuc bir adamdır, Me’cuc da bir adamdır. O ikisi Yafes b. Nûh’un oğullarıdır. Allah Nûh ile oğluna rahmet etsin. Ye’cuc ile Me’cuc on Dölümdür, bütün âdemoğulları bir bölümdür. Onların bir karış, iki karış ve üç karış boyunda olanları vardır.
Hazret-i Ali radıyallahu anh şöyle demiştir: Onların içinde bir kanş uzunluğunda olan da vardır, aşırı uzun olan da vardır. Öyle saçları vardı ki, onları soğuktan ve sıcaktan korur.
Dahhâk da: Onların Ortaasyadan bir ırk olduğunu söylemiştir.
Süddi de şöyle demiştir: Bunlar; Ye’cuc ve Me’cuc’tan yağma için çıkmış bir askeri koldur. (Bu dönemde İslâm dünyasına Ortaasya kökenli çok yıkıcı saldırıların olduğu da gözönünde bulundurulmalıdır. Editör). Zülkarneyn geldi, araya bir set çekti. Onlar da setin dışında kaldılar. Şakik de, Huzeyfe’den şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e Ye’cuc ile Me’cuc’u sordum: Ye’cuc bir ümmettir, Me’cuc da bir ümmettir, her ümmet dört yüz b. ümmettir. Onlardan bir adam kendi sulbünden önünde sİlâh taşıyan b. erkek görmedikçe ölmez, dedi. Ben de: Ya Resûlallah, onları bana anlat, dedim, o da:
Onlar üç sınıftır, her simli sedir ağacı gibidir, dedi. Ben de: Sedir ağacı nedir, dedim. O da şöyle dedi: Şam bölgesinde bir ağaçtır, uzunluğu göğe doğru yüz yirmi arşındır. Onlardan bir sınıfın da eni ile boyu birdir, yüz yirmi arşındır, işte bunlara ne dağ ne de demir karşı koyamaz. Onlardan bir sınıfı da bir kulağını döşek gibi yere yayar, öbürünü de yorgan gibi üzerine çeker. Fil, vahşi hayvan ve domuz gibi neye rastlarlarsa, onu yerler. Kendilerinden ölenleri de yerler. Öncüleri Şam’da iken, artçıları Horasan’da olur. Doğunun ırmaklarını ve Taberiye gölünü içer bitirirler.
"Bu yerde bozguncudurlar":
Bu bozgunculukta da dört görüş vardır:
Birincisi: Onlar Lût kavminin fiilini yapar, homoseksüellik ederlerdi, bunu Vehb b. Münebbih, demiştir.
İkincisi: Onlar insan yerlerdi, bunu da Said b. Abdülaziz, demiştir.
Üçüncüsü: Şikayet ettikleri kimselerin toprağına çıkar, ne kadar yaş şey görürlerse yer, ne kadar kuru şey görürlerse, onu da kendi topraklarına taşırlardı. Bunu da İbn Saib, demiştir.
Dördüncüsü: insanları öldürürlerdi, bunu da Mukâtil, demiştir.
"Fehel necalü leke harcen": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, İbn Âmir ve Âsım, elifsiz olarak
"harcen” okumuşlardır; Hamze ile Kisâi de, elifle
"harâcen” okumuşlardır. Aralarında fark var mıdır?
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onların ikisi bir lügattir, bunu da Ebû Ubeyde ile Leys, demişlerdir.
İkincisi: Hare, teberru ettiğin şeydir, haraç da: Vermen gereken şeydir. Bunu da Arar b. el Alâ, demiştir.
Müfessirler, mana: Sana mallarımızdan ücret gibi bir şey verelim mi, demişlerdir.
95. Âyetin Tefsiri
Dedi: "Rabbimin o hususta bana verdiği imkan daha hayırlıdır. Siz bana beden gücü ile yardım edin de sizinle onların arasına bir engel koyayım".
"Mamekkenni": İbn Kesir, iki nun ile
"mekkeneni” okumuştur; Mekke Mushaflarında da böyledir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Kim şedde ile
"mekkenni” okursa, iki nun bir araya geldiği için onları idgam eder. Kim de, açık iki nun ile
"mekkeneni” okursa, iki kelimeden, birinin fiilden, ötekinin de zamir isimle gelmiş olmasındandır.
Verdiği imkan hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Allah’ı bilmek ve sevabını istemektir.
İkincisi: Dünyaya sahip olmaktır,
Mana da şöyledir: Allah’ın bana verdiği, sizin bana vereceğinizden daha hayırlıdır.
"Bana beden gücü ile yardım edin":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Adamla (iş gücü ile), bunu da Mücâhid ile Mukâtil, demişlerdir.
İkincisi: Aletle, bunu da İbn Saib, demiştir. Redm ise: Engeldir.
Zeccâc şöyle demiştir: Redm, lügatte setten daha büyüktür, çünkü redm: Birbiri üstüne yığılandır. Sevbün müreddemün denir ki: Üst üste yamanan elbisedir.
96. Âyetin Tefsiri
"Bana demir kütleleri getirin". Nihayet iki dağın arasını düzleyince, körükleyin, dedi. Nihayet onu ateş haline getirince:
"Bana getirin, üzerine erimiş bakır dökeyim” dedi.
"âtuni züberel hadid":
Cumhûr "redmen âtuni” okumuştur ki, bana verin, demektir.
Ebû Bekir de Âsım'dan tenvinle "redmin îtuni” rivayet etmiştir ki, bana onu getirin, demektir.
İbn Abbâs da: Onu bana taşıyın, demiştir.
Mukâtil de: Bana verin, demiştir.
Ferrâ’ da mana: îtuni biha, demiştir; ye atılınca, elif getirilmiştir. Zübür ise: Parçalar, kütleler demektir ki, tekili: Zübre’dir.
Mana da: Ona getirdiler, o da seti yaptı, demektir.
"Hatta iza sava": Eban, vavm şeddesiyle elifsiz olarak
"iza sevva” rivayet etmiştir.
Ferrâ’: Sava ile sevva eşittir, demiştir. Kurralar "sadefeyfeyn” kelimesinde de ihtilaf etmişlerdir:
İbn Kesir, Ebû Amr ve İbn Âmir, şadın ve dalın zammesiyle "sudufeyni” okumuşlardır ki, bu, Himyer kabilesinin lehçesidir.
Ebû Bekir ile Mufaddal da, Âsım’dan, sadın zammesi ve daim sükunu ile "sudfeyni” rivayet etmişlerdir.
Nâfi, Hamze, Kisâi, Hafs da Âsım’dan ve Halef, sadın ve dalın birlikte zammesiyle okumuşlardır ki, o da, Temim lehçesidir, Sa’leb de onu tercih etmiştir. Ebû Miclez,
Ebû Recâ’ ve İbn Ya’mur, sadın fethi ve dalın ref’i ile "sadufeyni” okumuşlardır. Ebû’l - Cevza, Ebû İmran, Zührî ve Cahderi de sadın ref'i ve dalın fethi ile okumuşlardır.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Sudef denir ki, nuğar veznindedir. Bütün bu lügatler bu kelimede vardır.
Ebû Ubeyde: Sadefeyn: Dağın iki yamacıdır, demiştir. Ezheri de şöyle demiştir: Dağın iki yamacına: Sadefan, derler ki, aynı hizaya tesadüf edip karşılaşmalarındandır.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Zülkarneyn iki dağın arasını demirle doldurdu, demir tabakalarının arasını da odun ve kömürlerle dokudu (istif etti), üzerine de körükler yerleştirdi.
"Körükleyin, dedi", onlar da körüklediler,
"nihayet onu kılınca (hatta iza cealehu)", yani demiri, “He” zamirinin iki yamaç arasındaki şeylere râci olduğu da söylenmiştir,
"ateş kılınca": Yani ateş gibi kılınca, demektir. Çünkü demir, kömür ve körükle ısıtılınca ateş gibi olur.
"Kale âtuni":
İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, İbn Âmir ve Kisâi, medli olarak "âtuni” okumuşlardır ki, mana: Bana verin, demektir. Hamze, Ebû Bekir de Âsım’dan rivayet ederek, medsiz olarak
"ituni” okumuşlardır, mana da: Onu bana getirin, üzerine (kıtr) dökeyim, olur.
Kıtr hakkında da dört görüş vardır:
Birincisi: O, bakırdır, bunu da İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Ferrâ’ ve Zeccâc, demişlerdir.
İkincisi: O, erimiş demirdir, bunu da Ebû Ubeyde, demiştir.
Üçüncüsü: Erimiş tunçtur, bunu da Mukâtil, demiştir,
Dördüncüsü: Kurşundur, bunu da İbn Enbari nakletmiştir.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Kıtrı eritti, sonra onu üzerine döktü. Birbirine kanştı, sonunda demir ve tunçtan oluşan sert bir dağ meydana geldi.
Katâde şöyle demiştir: O, bir sırası siyah ve bir sırası kırmızı çizgili kumaş gibi oldu.
97. Âyetin Tefsiri
Artık üzerine çıkmaya da onu delmeye de güç yetiremediler.
"Femestau": Aslı, "fettıestetau"dur, te ile tı bir mahreçten olunca, hafifletmek istediler, o nedenle teyi attılar,
İbn Enbari şöyle demiştir: Araplar hafif olması için: İstaa derler, nitekim: Sevfe yekumu ve sev yekumu der, fe’yi düşürürler.
"En yazheruhu": Üzerine çıkmaktır, zahare fülanün fevkal beyti derler ki: Damın üzerine çıktı, demektir.
Mana da: Set yüksek ve kaygan olduğu için üzerine çıkamadılar, demektir.
"Onu delmeye de güç yetirmediler": Alt taraftan, çünkü sert ve katı idi. Ebû Hureyre, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ye’cuc ve Me’cuc her gün şeddi kazarlar, güneş görünecek kadar incelince, başlarındaki: Dönün, yarın kazarsınız, der. Onlar da döndükleri zaman eskisinden daha sert olduğunu görürler. Nihayet süreleri (çileleri) dolup da aziz ve celil olan Allah onları insanların üzerine göndermek isteyince, yine kazarlar, güneşi görecek kadar olunca, başlarındaki: Dönün, inşallah yarın kazarsınız, der ve işi Allah’a havale eder. Dönerler ki, bıraktıkları gibi duruyor. O zaman kazar ve insanların üzerine saldırırlar...11
11 - imam Ahmed, Müsned, 2/511; İbn Mâce, Fiten, bab, 33.
98. Âyetin Tefsiri
Dedi:
"Bu Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin va’di geldiği zaman onu dümdüz kılar. Rabbimin va’di haktır"
"Bu, Rabbimden bir rahmettir, dedi": Zülkarneyn onu yapmayı bitirince, bunu dedi.
Bu, diye işaret edilen şey hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O, seddir, bunu da Mukâtil, demiştir. Mana da şöyledir, demiştir: Bu, Rabbimden Ye'cuc ile Me’cuc’un Müslümanlara çıkmaması için bir rahmettir.
İkincisi: Şeddi yapmak için verdiği imkandır, bunu da Zeccâc, demiştir.
"Rabbimin va’di geldiği zaman":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Kıyamettir.
İkincisi: Ye’cuc ve Me’cuc’un çıkması için va’didir.
"Cealehu dekken": İbn Kesir, Nail, Ebû Amr ve İbn Âmir, tenvinli olarak hemzesiz ve medsiz
"dekken” okumuşlar; Âsım, Hamze ve Kisâi de medli olarak, hemzeli ve tenvinsiz
"dekkâe” okumuşlardır. Biz de kelimenin manasını A’raf: 143’te şerh etmiş bulunuyoruz.
"Rabbimin va’di haktır": Yani sevap ve azap va’di, demektir.
99. Âyetin Tefsiri
Onların bazılarını bazılarının içinde dalgalanmaya bıraktık. Sûr’a üfürüldü, onları toplamakla topladık.
"Onların bazılarını bazılarının içinde dalgalanmaya bıraktık":
İşaret edilen bu kimseler hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar Ye’cuc ile Me’cuc’lardır.
Sonra
"o gün"den ne murat edildiği hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O, set işinin bittiği gündür, o gün onun arkasından birbirinin içinde dalgalanmaya bırakılırlar, çünkü o kadar çokturlar. Şedden taaccüp ederek dalgalanırlar, diyenler de olmuştur.
İkincisi: O, şedden çıktıkları gündür ki, birbirinin içinde dalgalanırlar.
İkincisi: Onlar kâfirlerdir.
Üçüncüsü: Onlar bütün mahlukattır: Cinlerle insanlar şaşar kalırlar. Bu iki görüşe göre adı geçen günden maksat, kıyamet günüdür.
"Sûr’a üfürüldü": Bu, yeniden dirilme borusudur. Biz de sur’un manasını En’am: 73'te şerh etmiş bulunuyoruz.
100. Âyetin Tefsiri
O gün cehennemi kâfirlere sunmakla sunduk.
"Cehennemi sunduk": Yani onu meydana çıkardık, öyleki gözleriyle müşahede ettiler.
101. Âyetin Tefsiri
Onlar ki, onların gözleri zikrimden (Kur’ân’dan) perde içinde idi ve onlar onu dinlemeye dayanamazlar.
"Onlar ki, gözleri idi": Yani kalp (göz)leri, demektir.
"Perde içinde": Yani gaflet içinde, demektir.
"Zikrimden": Yani tevhidim (birliğim) den bana ve kitabıma imandan, demektir.
"Onu dinlemeye dayanamazlardı": Bu da düşmanlık ve inatlarından ve uyarıldıkları şeyden hoşlanmamalarından idi.
102. Âyetin Tefsiri
Kâfirler beni bırakıp kullanım dostlar edineceklerini mi zannettiler? Şüphesiz biz cehennemi kâfirler için bir konak olarak hazırladık.
"Kâfirler zan mı ettiler": Yani müşrikler zan mı ettiler, demektir.
"Kullarımı edineceklerini":
Bu kullarda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar şeytanlardır, bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Putlardır, bunu da Mukâtil, demiştir.
Üçüncüsü: Melekler, İsa, Uzeyr ve O’ndan başka diğer ibadet edilenlerdir. Bunu da Ebû Süleyman Dımeşki, demiştir.
"Min duniye": Nâfi ile Ebû Amr bu ye’yi fethalemişlerdir.
Bu âyette sorunun cevabı verilmemiştir, takdirinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Onları dostlar edineceklerini mi zannettiler? Hayır, onlar kendileri için düşmandırlar, onlardan uzaklaşacaklar.
İkincisi: Onları dostlar edindikleri zaman benim kızmayacağımı mı zannettiler? Eban, Âsım’dan, Zeyd de Ya’kûb ’tan, “sîn” in sukunu ve yenin zammı ile
"efehasbü” rivayet etmişlerdir. Bu Hazret-i Ali, İbn Abbâs, Said b. Cübeyr, Mücâhid, İkrime, İbn Ya'mur ve İbn Muhaysın'ın da kıraatidir. Manası da şöyledir: Onları dostlar edinmenin kendilerine yeteceğini mi zannettiler?
Nüzül üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Misafire ve askere hazırlanan şeydir (ikramdır), bunu da İbn Kuteybe, demiştir.
İkincisi: O, konaktır, bunu da Zeccâc, demiştir.
103. Âyetin Tefsiri
De ki: "Size amellerce en çok ziyan edenleri haber verelim mi?
"De ki: Size amellerce en çok ziyan edenleri haber verelim mi?":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar keşişlerle papazlardır, bunu da Hazret-i Ali radıyallahu anh ile Dahhâk, demişlerdir.
İkincisi: Yahudilerle Hıristiyanlardır, bunu da Sa’d b. Ebi Vakkas, demiştir.
"A’malen": Temyiz olarak mensubtur.
"Bİlâhserine (en çok ziyan edenler)": Bu, kapalı idi, ne ziyan ettiklerini göstermiyordu; bu (a’melen / amellerce) de ziyanın nerede olduğunu açıkladı.
104. Âyetin Tefsiri
Onlar ki, çalışmaları dünya hayatında saptı, onlarsa kendilerinin güzel iş yaptıklarını sanıyorlar.
"Onlar ki, çalışmaları saptı": Yani dünyada amel ve çabaları bâtıll oldu, onlarsa iyi amel ettiklerim sanıyorlardı; reisleri doğruyu biliyorlar, reisliklerinin devam etmesi için batılı tercih ediyorlardı; arkalarından gidenler de delilsiz olarak onları taklit ediyorlardı.
105. Âyetin Tefsiri
İşte onlar Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr ettiler de amelleri boşa gitti. Biz de kıyamet gününde onlar için terazi / kurmayacağız.
"İşte onlar Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler": O’nun tevhid delillerini inkâr ettiler; öldükten sonra dirilme ve ceza görmeyi kabul etmediler. Çünkü onlar Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile Kur’ân’ı inkâr etmekle bu gibi şeyler yüzünden kâfir oldular.
"Amelleri boşa gitti": Yani çabaları bir sonuç vermedi, çünkü içinde iman yoktu.
"Fela nukimü lehüm vezna": İbn Mes’ûd ile Cahderi, ye ile "fela yükimü” okumuşlardır.
Bunun manasında üç görüş vardır:
Birincisi: Mizan ancak taatle ağır gelir, yalnız iyilikler ve kötülükler tartılır; kâfirin ise taati yoktur.
İkincisi:
Mana şöyledir: Onlara itibar vermeyeceğiz. İbn A’rabi bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir: Malifülanin indena vezniin, denir ki, filanca hasis olduğu için yanımızda değeri yoktur manasınadır. Anlam da: Onlara önem verilmez, onlar için Allah katında değer ve derece yoktur, demektir. Ebû Hureyre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kıyamet gününde uzun boylu, çok yiyen ve çok içen adam getirilir; bir sivrisineğin kanadını çekmez. İsterseniz:
"Kıyamet gününde onlar için terazi kurmayacağız", âyetini okuyun.
Üçüncüsü: Onlar için terazi kurmayacağız, dedi; çünkü tartı onların aleyhinedir, lehlerine değildir. Bunu da İbn Enbari zikretmiştir.
106. Âyetin Tefsiri
İşte inkâr ettikleri, âyetlerimi ve peygamberlerimi bir eğlence edindikleri için onların cezası cehennemdir.
"Zalike cezauhum (işte bu, onların cezasıdır)": Yani amellerinin boşa gitmesi ve değerlerinin düşük olması onların cezasıdır. Sonra yeniden söze başlayıp:
"Onların cezası cehennemdir” dedi. Mananın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu küçüklük onlarındır ve cezauhum cehennem (cezaları da cehennem olarak). Bu durumda hal ifade eden vav edatı gizlenmiştir.
"İnkar etmeleri sebebiyle": Yani inkâr edip
"âyetlerimi": Yani indirdiğim âyetlerimi ve
"peygamberlerimi alay” edinmeleri sebebiyle, onları alay edilen bir şey edinmeleri sebebiyle bu cezaya çarpıldılar, demektir.
107. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz iman edip iyi ameller yapanlar için de Firdevs cennetleri bir konak olmuştur.
"Firdevs cennetleri onların oldu":
İbn Enbari: Allah’ın ilminde henüz yaratılmadan onların oldu, demiştir.
Buhârî ile Müslim, Sahihlerinde Ebû Mûsa hadisi olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Firdevs cennetleri dörttür: İkisi altındandır, ziynetleri, kapları ve içindeki şeyler altındandır. İkisi de gümüştendir; ziynetleri, kaplan ve içindeki şeyler gümüştendir. Oradakilerin Rablerine bakmaları için sadece Adn cennetinde yüzünde bir ululuk perdesi vardır. Ubade b. Samit de, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Cennet yüz derecedir, her iki derecenin arası gökle yer arası kadardır. En yükseği Firdevs’tir, cennetin ırmakları ondan çıkar. Binaenaleyh Allah’tan istediğiniz zaman O’ndan Firdevs’i isteyin.
Ebû Umame de: Firdevs cennetin göbeğidir, demiştir.
Mücâhid de: Firdevs, Rumca bahçedir, demiştir.
Ka’b ile Dahhâk da:
"Firdevs cennetleri: Üzüm bağlarıdır, demişlerdir.
Kelbî ile Ferrâ’ da: Firdevs, içinde asma ağaçları olan bahçedir, demişlerdir. Müberred de: Firdevs, benim Araplardan işittiğime göre, sarmaş dolaş ağaçlardır, genellikle de üzüm bağlarıdır, demiştir. Saleb de: Etrafı duvarla çevrili her bahçe, firdevstir. Abdullah b. Revaha da şöyle demiştir:
Firdevs cennetlerinde onlardan çıkmaktan
Ve oradan ayrılmaktan korkmazlar.
Ben şeyhimiz dilci Ebû Mansur’dan şöyle dediğini işittim;
Zeccâc şöyle dedi: Firdevs’in aslı Rumcadır, Arapçalaşmıştır, o da bahçedir. Tefsirde böyle gelmiştir. Şöyle de denilmiştir: İçinde asma olan yere Firdevs, denilir. Dilciler şöyle demişlerdir: Firdevs müzekkerdir,
"yerisunel firdevse hüm fiha halidun” (Mü’minun: 11) âyetinde müennes gelmesi, cennet düşüncesiyledir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Firdevs: Her çeşit bitki bulunduran vadilere denir. Onun Rumca olduğu, oradan Arapçaya geçtiği de söylenmiştir. Şöyle de demiştir: Firdevs, Süryanicedir, tam lâfzı da Firdevs’tir. Şöyle demiştir: Onu Arapların şiirlerinde bulamadık, ancak Hassan’ın bir şiirinde geçmektedir. Onun da aslı içinde bahçede bulunması gereken her bitki bulunan bahçedir. Çünkü o, bütün dilcilerce böyledir. Hassan’ın beyti de şudur:
Allah’ın bütün muvahhitlere vereceği sevap
Firdevs cennetleridir, orada ebedi kalınır.
İbn Kelbî, senediyle şöyle demiştir: Firdevs Rumcadır.
Ferrâ’ da: O aynı zamanda Arapçadır, Araplar, içinde asma bulunan bahçeye Firdevs, derler.
Süddi de şöyle demiştir: Firdevs’in aslı Nabatça’dır. Abdullah b. Haris de şöyle demiştir: Firdevs: Üzüm bağlarıdır. Biz de "nüzül” kelimesinin manasını az önce anlatmış bulunuyoruz.
108. Âyetin Tefsiri
Orada ebedi kalacaklar ve ondan ayrılmak istemeyeceklerdir.
"Oradan ayrılmak istemeyeceklerdir":
Zeccâc: Oradan tebdil-i mekan etmek istemezler, demiştir. Hâle min mekanihi hivelen denir, tıpkı mastarlarda: Sağura sığaren ve azume izamen ve adeni hubbuha iveden denildiği gibi. Yine: Hivel’in, hile manasına olduğu da söylenmiştir ki, o zaman mana: Başka yere gitmek için çare aramazlar, şeklinde olur.
Eğer: "Cennette hayır çoktur, oradan ayrılmak istemezler, diye methetmenin mantığı nedir?” denilirse.
Cevap şöyledir: İnsan bazen şık bir yerde kendine uygun olmayan bir mana bulur, o nedenle başka bir yere taşınmak ister, bazen de usanır; cennet ise öyle değildir.
109. Âyetin Tefsiri
De ki:
"Eğer deniz Rabbimin kelimeleri (ni yazmak) için mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz mutlaka tükenirdi, bir o kadar ilâve getirsek de".
"De ki: Eğer deniz Rabbimin kelimeleri için mürekkep olsa":
İniş sebebi şudur:
"Size ancak az ilim verildi” (İsra: 85) âyeti inince, Yahudiler: "Nasıl olur, bize Tevrat verilmiştir, onda da her şeyin ilmi vardır?” dediler; işte bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da İbn Abbâs, demiştir. Âyetin manası da şöyledir: Eğer deniz yazı yazacak mürekkep olsa idi.
Mücâhid de, mana şöyledir, demiştir: Eğer deniz kalem için mürekkep olsa idi. Kalem yazı aletidir.
İbn Enbari şöyle demiştir: Mürekkebe midad denilmesi, katibin imdadına koştuğu içindir. Aslı ziyadeden ve bir şeyin arka arkaya gelmesinden gelir. Hasen ile A’meş, elifsiz olarak:
"Mededen likelimati rabbi” okumuşlardır.
"Kable en tenfede kelimatü rabbi": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr ve Âsım, te ile
"tenfede” okumuşlar; İbn Âmir ile Hamze de, ye ile
"yenfede” okumuşlardır.
Ebû Ali: Te'nis daha güzeldir, çünkü fi'lin isnad edildiği fail müennestir. Müzekker de güzeldir, zira müennesliği hakiki değildir. Allah’ın kelimeleri niçin tükenmez; çünkü O’nun kelâmı zatının sıfatlarından bir sıfattır, sıfatları için de tükenmek diye bir şey olamaz.
"Onun kadar getirsek de": Yani deniz kadar, demektir.
"Mededen": Ziyade ve ilâve, demektir. Meded: Bir şeyi artıran şeye, ilaveye denir.
Eğer: "Niçin âyetin başında
"midaden” dedi de, sonunda
"mededen” denildi, hâlbuki ikisi de aynı manayadır, kökleri farklı değildir?” denilirse.
Buna İbn Enbari cevap vermiş ve şöyle demiştir: İkincisi âyet sonu olduğu için, âyet sonları da burada fuul ve fial vezninde olduğu için, meselâ "nüzüla",
"hüzüva", "hivela” gibi;
"mededa” kelimesi de bu lâfızlara midaddan daha uygun oldu. Âyet sonlarının (fasılaların) ve beyit kafiyelerinin, seci ve nesir kümelerinin uygun olması, dile daha hafif ve kulağa daha hoş gelir. Bu sebepten dolayı iki lâfız farklı olmuştur. İbn Abbâs, Said b. Cübeyr, Mücâhid, Ebû Recâ’, Katâde ve İbn Muhaysın: "Velev ci’na bimislihi midaden” okumuş; onu birinciye hamletmişler, âyet sonlarına bakmamışlardır. Birincilerin okuyuş gerekçeleri daha açık ve yolları daha belirgindir.
110. Âyetin Tefsiri
De ki:
"Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Ancak bana, Rabbimin bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbine kavuşmak isterse, iyi amel etsin ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak koşmasın".
"De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Allahü teâlâ Resul’üne tevazu öğretmiştir ki, mahlukundan kimseye karşı büyüklenmesin. Ona kendisinin de başkaları gibi insan olduğunu ikrar etmesini emretmiştir, ancak ona vahiy ile ikram etmiştir.
"Artık kim Rabbine kavuşmak isterse":
İniş sebebi şöyledir: Cündeb b. Züheyr el - Ğamidi, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e: Ben, Allahü teâlâ için amel ediyorum; birisi bunu gördüğü zaman bu beni sevindiriyor, dedi. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de: Şüphesiz Allah temizdir, ancak temizi sever, gösteriş için yapılan şeyi kabul etmez, dedi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da İbn Abbâs, demiştir.
Tâvûs da şöyle demiştir: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e bir adam geldi: Ben cihadı seviyorum; yerimin görülmesini de seviyorum, dedi; bunun üzerine bu âyet indi.
Mücâhid de şöyle demiştir: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e bir adam geldi: Ben sadaka veriyor ve sıla-i rahim ediyorum; bunu sırf Allah için yapıyorum; benden bunu bahsediyor ve beni bundan dolayı övüyorlar, ben de bundan hoşlanıyorum, dedi. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem sustu; bunun üzerine bu âyet indi.
"Artık kim umarsa":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Korkarsa, demektir. Bunu da İbn Kuteybe söylemiştir.
İkincisi: Kim umarsa, demektir, bu da Zeccâc’ın tercihidir. İbn Enbari de, mana: Kim Rabbinin sevabına kavuşmayı umarsa, demiştir.
Müfessirler: Bu da mahşerde ve amellerin karşılığı görüldüğü günde olacaktır, demişlerdir.
"İyi amel etsin": Onu gösteriş için yapmasın, "ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak koşmasın":
Said b. Cübeyr: Riya yapmasın, demiştir. Muaviye b. Ebû Süfyan da: Bu, Kur’ân’dan inen son ayettir, demiştir.