KEŞŞÂF TEFSİRİ
Kehf Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mekke’de nâzil olmuştur, 110 âyettir.
Rahmân Rahîm Allah'ın Adıyla
4. Âyetin Tefsiri
5. Âyetin Tefsiri
Bu, ağızlarından çıkan büyük(!) bir sözdür. Tamamen yalan söylemek-tedirler!
[1] Yüce Allah kullarına, verdiği en muazzam nimete karşı kendisine nasıl hamd edeceklerini, nasıl senada bulunacaklarını telkin etmiş, bunu ‘anla’tmıştır. Bu nimet, İslâm nimeti ve kurtuluşlarının sebebi olan, kulu Muhammed (s.a.)’e “hiçbir eğrilik bırakmadan” inzâl ettiği kitabıdır. Onda eğrilik namına hiçbir şey1 bırakmamıştır. Somut şeylerde ‘avec nasılsa, soyut şeylerde de ‘ivec öyledir. Maksat, Kur’ân’ın mânalarında ihtilâf ve çelişki olmadığını, ondaki hiçbir şeyin hikmet ve doğruluk sınırlarının dışına çık-madığını ifade etmektir.
[2] Şayet “א ً ِّ َ (dosdoğru) ifadesi neyle mansūbdur?” dersen şöyle de-rim: En güzel yorum bunun gizli bir fiille mansūb olduğunu düşünmek-tir, ََאب כِ ْ ْ kelimesinin hali olduğunu düşünmek değildir; çünkü ا َ ْ َ (kılmadı) ifadesi َل َ fiiline atıftır ve sıla cümlesinin kapsamına (indirdi) أdâhildir. Dolayısıyla bu ifadeyi “kitab”ın hali olarak düşünen kimse, hal ile hal sahibi arasında sıla cümlesinin bir kısmını koyarak bunları birbirinden ayırmış olur. Bu durumda cümlenin takdiri, “Onda bir eğrilik kılmamış, onu dosdoğru kılmıştır.” şeklinde olur; çünkü ondan eğriliği olumsuzladığı zaman, hakkında dosdoğruluk sübut bulmuş olmaktadır.1 Gerçeğe aykırılık, tutarsızlık, çelişki, anlamsızlık vs. / ed.
[3] Şayet “Hem eğriliğin olmadığını hem de dosdoğru olduğunu birlik-te söylemenin ne faydası var ki? Bunlardan biri yekdiğerini gereksiz kılmıyor mu?” dersen şöyle derim: Bu şekilde ifade etmenin faydası tekittir. Zira nice dosdoğru olan, dosdoğru olduğuna şahitlik edilen şey vardır ki dikkatle in-celendiğinde içerisinde küçücük de olsa bir eğrilik bulunur. א ً ِّ َ kelimesinin, “diğer ilahî kitaplara hâkim, onları tasdik eden, onların doğruluğuna şahitlik eden” anlamında olduğu da, “kulların maslahatlarını gözeten, onlar için ge-rekli olan şer’î meseleleri gözeten” anlamında olduğu da söylenmiştir. Kelime kıyemen şeklinde de okunmuştur.
[4] Enzera (uyardı) fiili iki mef‘ûl alır, nitekim א ً ِ َ ًא ا َ َ ْ َאכُ رْ َ ْ א أ -Şüphe) إِsiz, sizi yakın bir azaba karşı uyarmış olduk. [Nebe’ 78/40]) ifadesinde de böyle kullanılmıştır. Burada ise iki mef‘ûlden sadece birini zikretmekle yetinilmiştir. İfadenin aslı, “İnkâr edenleri ‘şiddetli bir azapla uyarsın diye’” şeklindedir. س َ (sert) kelimesi ٍ ِ َ ابٍ َ َ ِ (Şiddetli bir azapla… [A‘râf 7/165]) âyetindeki gibi-dir. Bu fiil be’use’l-’azâbu (Azap şiddetlendi / sert oldu.) ve be’use’r-raculü be’sen ve be’âseten (Adam şiddetlendi / sert oldu.) şeklinde kullanılır.
[5] ُ ْ ُ َ ْ ِ ifadesi, “O’nun katından” anlamındadır. Ayrıca bu ifade Dal’ın zammeye çalan sükûnuyla ve Nun’un kesresi ile min ledünihî şeklinde de okunmuştur. kelimesi de tahfif ile (yebşuru) okunduğu gibi şedde ile de (yubeşşiru) okunmuştur.
[6] Şayet “Neden ر ِ ْ ُ (uyarsın) fiilinin iki mef‘ûlünden sadece birinin zikredilmesi ile yetinilmiştir?” dersen şöyle derim: Söz konusu olan esas hu-sus, uyarıya konu olan şeydir. Bu sebeple, sadece onun zikredilmesi ile yeti-nilmesi gerekmiştir. Bunun delili de “‘Allah çocuk edindi!’ diyenleri uyarsın.” ifadesinde uyarının muhataplarının zikredilmiş, uyarı konusunun ise zik-redilmemiş olmasıdır. Nitekim “Güzel bir mükâfat olduğunu müjdelesin.” ifadesinde aynı durum “müjde” fiili için söz konusudur. Burada da önceki ifadelerde geçenlerden dolayı müjdeye konu olan husus zikredilmiş, muha-tap zikredilmemiştir. Güzel mükâfattan maksat ise cennettir.
[7] “Onların bilgileri yoktur.” Yani Allah’ın çocuk edindiği iddiasına dair bilgileri yoktur. Bu sözleri bir bilgiden sādır olmuş değildir, aksine aşırı bir cehaletten ve ataları taklit etmekten sādır olmuştur ki ataları da bunu şeytanın vesvesesinden almışlardır.
[8] Şayet “Allah’ın evlat edinmesi bizatihi imkânsız bir husustur. O halde nasıl ‘Onların bilgileri yoktur.’ denilmiştir?” dersen şöyle de-rim: Bunun mânası, “Bilgileri yoktur, çünkü bu husus imkân dışı oldu-ğu için bilinecek bir husus değildir.” şeklindedir. Bir şeyin bilinmemesi
ya onun bilgisine ulaşan yolu bilmemekten kaynaklanır ya da o şeyin biz-zat kendisinin imkânsız olmasından, bilinmesinin mümkün olmamasından kaynaklanır.
[9] ً َ ِ تْ כَ َ ُ nasb ile kelimeten şeklinde okunduğu gibi ref‘ ile kelimetün כَşeklinde de okunmuştur. Mansūb okunuşunun gerekçesi temyiz olması, merfû‘ oluşunun gerekçesi ise fâ‘il olmasıdır. Ancak mansūb okunması du-rumunda anlam daha kuvvetli ve açıktır ve hayret mânasını da ihtiva eder. Sanki “Ne kadar da büyük bir kelimedir!” denilmiş olur. “Ağızlarından çıkan” ifadesi kelimenin sıfatı olup, onların böyle bir sözü ağızlarına alıp konuşmakla sergilemiş oldukları cüretin ne kadar büyük olduğunu ifade etmektedir. Nitekim şeytanın insanların kalplerine vesvese olarak verdiği ve insanların da akıllarına düşen kötü birtakım sözler vardır ki insanlar bunları açık açık söyleyemez, bunları dilleri ile ifade edemezler. Aksine kendilerini tutar, açığa vurmaktan uzak durmaya çalışırlar. Bu tür sözler dahi söylene-mezken, onların ağızlarından çıkan bu çirkin sözler nasıl söylenebilir!?
تْ [10] َ ُ -Bâ’nın zammeye çalan sükûnuyla keburat şeklinde de okun כَmuştur. Şayet “ْت َ ُ -daki zamir nereye gider?” dersen şöyle derim: Muha‘כَtapların “Allah evlat edindi.” şeklindeki sözlerine gider. Bunun kelime olarak isimlendirilmiş olması, tıpkı kasidenin kelime olarak isimlendirilmesi gibidir.
6. Âyetin Tefsiri
[11] Yüce Allah Peygamber (s.a.)’i ve ondan yüz çeviren, ona iman et-meyen kimselerin durumunu, bu durum karşısında Peygamber (s.a.)’in yüreğinde hissettiği hüzün ve acıyı, sevdiklerinden, yakınlarından ayrı düş-müş ve bu yüzden onların peşinden hasretle gözyaşı döken, onların üzün-tüsüyle, ayrılık acısıyla kendisini perişan eden kimsenin durumuna ben-zetmiştir. Bu ifade aslına uygun olarak َכ َ ْ َ ٌ ِ א şeklinde okunduğu gibi izafet şeklinde bâhi‘u nefsike şeklinde de okunmuştur. Anlam, “Kendini yok etmekte, helâk olmaktasın!” şeklindedir. Devamındaki ifadeyi ا ُ ِ ْ ُ ْ َ إِنْ (iman etmiyorlar diye) şeklinde okuyanlara göre bu ifade gelecek zamana, en lem yü’minû (iman etmediler diye) şeklinde okuyanlara göre ise geçmiş zamana yönelik yorumlanmıştır. “Bu söz”den maksat Kur’ân’dır. א ً َ ifadesi أmef‘ûlün leh olup, “aşırı hüzün ve öfke sebebiyle” anlamındadır. Bu ifade-nin hal olması da mümkündür. Esef kelimesi hüzün ve kızgınlıkta aşırılıktır. Nitekim raculün esif ün denildiği gibi racülün esîf ün da denilir.
11. Âyetin Tefsiri
gun dünyevî güzellik ve süsleri [oranın süsü kıldık] “ki kimlerin daha güzel amel ettiğini sınayalım.” Güzel amel, dünyaya gereğinden fazla değer vermemek, dünyaya aldanmayı terk etmektir. Sonra “Ve Biz, onun üzerindekileri elbette kuru bir toprak haline getireceğiz!” ifadesiyle Allah Teâlâ dünyaya meyletmek-ten insanları soğutmuştur; yani dünyanın ziyneti tıpkı başlangıçta verimli ve yemyeşil iken daha sonra hiçbir bitki içermeyen çorak arazi haline gelmiş, gü-zelliği gitmiş, cazibesi yok olmuş, ziynet sayılacak yönleri giderilmiş, yani canlı-ları öldürülmüş, bitki ve ağaçları kurutulmuş kupkuru toprağa benzetmiştir.Al-lah Teâlâ burada önce küllî âyetleri / kanıtları çerçevesinde yeryüzünü üzerinde yaratmış olduğu sayısız cins ile süslemiş olmasını ve ardından bunların hepsinin sanki hiç olmamış gibi giderileceğini zikretmiş, ardından da “Yoksa sen … mu sandın!?” buyurmuştur. Demek istemektedir ki bu1, Ashâb-ı Kehf kıssasından, onların uzun bir süre hayatta tutulmalarından daha muazzamdır.
[13] Kehf, dağdaki geniş mağara demektir. Rakīm, köpeklerinin ismidir. Şair Ümeyye b. Ebi’s-Salt [v. 8/630] şöyle demiştir:
Bir tek Rakīm var eşiklerinde bekleyen;Topluluk mağarada uykuda iken.
[14] Rakīmin, mağaranın girişine konulmuş kurşundan bir levha olup üzerinde onların isimlerinin yazılı olduğu da, insanların onların hikâyele-rini dağa nakşederek yazdıkları da söylenmiştir. Yine, mağaranın bulun-duğu vadinin ismi olduğu, dağın ismi olduğu, yerleşim birimlerinin ismi olduğu ve onların Filistin'in aşağısında Ğadbân ve Eyle bölgeleri arasındaki mekânlarının ismi olduğu da söylenmiştir. 1 Her kış ve bahar tekrarlanan bu tabiat mucizesi. / ed.
30
[15] “Daha ilginç olduğunu mu sandın?” Yani bizim mucizelerimizden daha ilginç bir mucize olduğunu mu sandın? א ً َ َ ifadesi mastar ile yapılmış bir niteleme şeklindedir. Ya da zâtu ‘aceb (ilginçliği bulunan) anlamındadır.
[16] “Bize katından” yani rahmet hazinelerinden “bir rahmet [ver].” Bu da mağfiret, rızık ve düşmandan emin olmaktır. “İçinde bulunduğumuz şu durumdan bize bir çıkış yolu göster.” Yani kâfirlerden ayrıştığımız şu noktada bize bir çıkış yolu göster de bu yol sayesinde hidayet ehli kimseler olalım. Ya da bütün işimizi doğru yol kıl. Bu durumda, ifade ra’eytü minke eseden (Sende bir aslan görüyorum.) ifadesine benzer. (Yani Min harf-i ceri kısmîlik anlamında değildir).
[17] “Biz de kulaklarına engel koymuştuk.” Kulaklarına işitmelerini en-gelleyecek bir perde koymuştuk. Yani onları ağır bir uykuya daldırmıştık ki sesler bu uyku esnasında onları uyandıramıyordu. Nitekim çok ağır uykuya dalmış kimseye yüksek sesle seslenildiği halde duymadığını, uyanmadığını görürsün. Âyette koyma fiilinin mef‘ûlü olan “perde” hazfedilmiştir, bu tıp-kı benâ ‘alâ imraetihî ifadesi gibidir; bununla hanımı için çadır kurduğunu anlatmak istemektedirler.
دًا [18] َ َ َ ِ ِ (sayılı yıllarca). Burada ‘adeden ifadesi zevâti ‘adedin (sayı-lı) anlamındadır. Bununla çokluk mânası kastedilmiş olabileceği gibi azlık mânası da kastedilmiş olabilir; çünkü bizce çok olan, Allah’a göre azdır. Nitekim Allah Teâlâ “(Dünyada) ancak gündüzün tek bir saati kadar kal-mış gibi olacaklar!” [Ahkāf 46/35] buyurmuştur. Zeccâc [v. 311/923] ise şöyle demiştir: Bir şey azsa, miktarı zaten bilinir ve sayılmasına ihtiyaç olmaz; ama çoksa o zaman saymaya ihtiyaç duyulur. [Dolayısıyla burada sayılı ifadesi kullanıldığına göre mağara yılları çok demektir.]
12. Âyetin Tefsiri
َ ifadesi soru anlamı da ihtiva eder, bu yüzden (hangi) أيَ [19] َ ْ َِ (bi-
lelim diye) fiili buna taalluk etmemiş, üzerinde amel etmemiştir. َ َ ْ َِ (bi-
lelim diye) ifadesi li-yu‘leme (bilinsin diye) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda ifade yine eyyü üzerinde amel etmez, çünkü eyyü bu fiil kendisine isnat edildiği için değil, mübteda olduğu için merfû‘dur. Bu okuyuşa göre yu‘lemunun nâib-i fâ‘ili, cümlenin muhtevasıdır. Nitekim diğer okuyuştaki na’lemenin mef‘ûlü de odur.
30
[20] “İki taraftan hangisi” ne kadar süre kaldıkları konusunda ihtilâf eden iki taraftan hangisi. Zira onlar uyandıklarında bu konuda ihtilâfa düş-müşlerdir. Nitekim “İçlerinden biri, ‘Ne kadar kaldınız?’ dedi. Dediler ki: ‘Bir gün veya daha az bir müddet kalmışızdır.’ [Ama sonra] şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.” [Kehf 18/19] âyeti bunu ifade et-mektedir. “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz en iyi bilir.” diyenler kalış sürele-rinin oldukça uzun olduğunu düşünenlerdi. Ya da bu ifade, “Onlar dışında ihtilâfa düşen iki gruptan hangisi?” anlamındadır.
[21] َ ْ ا ;”…mazi fiil olup, “hangisinin kesin olarak saydığını أ ً َ ise أbekledikleri vakti anlamındadır. Şayet “ َ ْ -kelimesini ism-i tafdil ka أlıbında (“daha iyi hesapladığını…” anlamında) değerlendirenler hakkın-da ne dersin?” dersen şöyle derim: Doğru görüş bu değildir; çünkü sülâsî mücerred dışında bir babtan ism-i tafdil kalıbının ef‘alu şeklinde gelmesi kıyasa uymamaktadır. A‘dâ mine’l-cerb (Uyuz hastalığından daha düşman!) ve eflesü min İbni’l-Müzellâk ( İbn Muzellâk’tan daha müflis!) ifadeleri ku-raldışıdır. Bu şâz kullanımı esas alarak kıyas yapmak ise Kur’ân dışında bile mümkün değildir, Kur’ân söz konusu olduğunda nasıl mümkün olabilir ki!? Ayrıca ا ً َ ] kelimesi ya أ َ ْ ism-i tafdil kabul edilerek] ef‘alu kalıbıyla أmansūb olmalıdır -oysa bu kalıp amel etmez- ya da ا ُ ِ (kaldılar) fiili ile mansup olmalıdır ki bu durumda da anlam doğru çıkmaz. Şayet “Ben bu kelimeyi, kendisine delalet eden gizli bir fiille nasp ediyorum. Nitekim bu-nun bir benzeri de şairin;
Ve miğferlere kılıçla vurmada bizden ustasını (görmedim)!..
şeklindeki ifadesinde vardır -ki şair burada nadribu’l-kavânise (miğferlere vururuz) demek istemiştir-“ diye iddia edersen َ ْ nın fiil olduğunu’أkabul etmekten kaçınarak, yakın ve tedavülde olan kullanımdan uzaklaş-mış; ama daha sonra bir başka fiil takdir etmek ve bu fiili de gizli kılmak zorunda kalmış olursun.
[22] Şayet “Yüce Allah onların kaldıkları süreyi bilme meselesini na-sıl kulaklarına perde vurmanın amacı olarak ( َ ) ifade etmiştir?” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ ezelden beri bunu zaten bilmektedir; kastettiği, durumun onlar için açığa çıkmasına dair bilgidir ki bundan maksat da on-ların daha fazla ibret almaları ve imanlarının artması ve bu durumun o zamanda yaşayan müminler için bir lutuf, kâfirler için ise apaçık bir mucize olmasını sağlamaktır.
15. Âyetin Tefsiri
[23] “Biz de” muvaffakiyet ve sebat vererek “onların hidayetini artır-mış;” vatanlarını ve nimetlerini terk edip dinleri uğruna gurbete firar et-meye sabretme konusunda “kalplerini pekiştirmiştik.” Hak sözü söyleme ve İslâm’ı açıkça ilan edip savunma konusunda onları cesaretlendirmiştik. “Hani” zorba Dekyânûs’un karşısında, putlara tapmayı terketmiş olmala-rından ötürü kendilerini kınadığı sırada hiç korkmadan “kıyam edip, şöyle demişlerdi: Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir; biz O’ndan baş-kasını tanrı diye çağırmayız; aksi takdirde gerçekten saçmalamış oluruz!” ًא َ َ ifadesi kavlen zâ-şatatin (haddini aşan, saçmasapan söz) demektir; şatat ise zulümde aşırı gitmek demek olup “uzaklaştı” anlamında şatta fiilinden türemiştir. Bu kökten türetilerek eşatta fi’s-sevmi (İdare etmede aşırı gitti.) ve benzeri ifadeler kullanılır.
ءِ [24] َ ُ َ mübteda, َא ُ ْ َ atf-ı beyan; وا ُ َ ise haberdir, ama yadırgama إmânası taşır. “Bunlara dair” yani bunlara kulluk etme konusunda “güçlü bir kanıt getirseler ya!..” Bu ifadede muzāf hazfedilmiştir. “Güçlü bir kanıt” ifadesi susturma maksadıyla kullanılmıştır; çünkü puta tapmaya güçlü bir kanıt getirmek imkânsızdır. Bu ifade taklidin yanlışlığına, dinde muhakkak sahih ve sabit delillere dayanmanın gerekliliğine delildir.
[25] “Uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden” yani ona şirk koşandan [daha zalimi olabilir mi?! ]
16. Âyetin Tefsiri
[26] “Madem onlardan uzaklaştınız” ifadesi, onların kendi aralarındaki konuşmalarıdır. Dinleri uğrunda firar etme konusunda kararları kesinleşin-ce bu konuşmayı yapmışlardır.
[27] “Ve bütün taptıklarından” ifadesi zamire atıf olarak mansūbdur, yani onları ve Allah dışında mabutlarını terk ettiniz. َ ا ifadesi (Allah dışında) إِ muttasıl istisna olabilir. Zira rivayet edildiğine göre kavimleri tıpkı Mekkeli-ler gibi Allah’ı yaratıcı olarak kabul ediyorlar, fakat O’na şirk koşuyorlarmış. Ancak bu istisna, munkatı bir istisna da olabilir. َ ifadesinin bir ara cümle إِ اolup Yüce Allah’ın bu grubun Allah’tan başka hiçbir şeye tapınmadıklarına dair vermiş olduğu bir haber olduğu [aralarında yaptıkları konuşmaya dâhil olmadığı] da söylenmiştir.
א [28] ً َ ْ Mim’in fethası ile okunduğu gibi kesresi ile de okunmuştur; ken-disinden faydalanılan şey anlamına gelir.
[29] Bunu ya Allah’ın ihsanına olan güvenlerinden ve O’na tevekkül etmiş, kesin iman etmiş olmaları nedeniyle ümitlerinin çok kuvvetli olmasından dola-yı söylemişlerdir ya da bunu onlara kendi dönemlerindeki bir peygamber haber vermiştir. Bir diğer ihtimal ise içlerinden birinin peygamber olmasıdır.
17. Âyetin Tefsiri
[30] “Yöneldiğini” yani meylettiğini [görürsün]. ُاوَر َ َ ifadesinin aslı tetezâve-rudur; (İkinci) Tâ, Ze’ye idğam edilerek ya da hazfedilerek (tezâveru) hafifletme yapılmıştır. Kelime her iki şekilde de okunmuştur. Ayrıca, tehmerru vezninde tezverru; tehmârru vezninde tezvârru da okunmuştur ki bütün bu okuyuşlarda kelime meyletme anlamına gelen ez-zever kökünden türemiştir. Bir kimse diğe-rine meylettiği, ona gittiği zaman zârahû (Onu ziyaret etti.) denilir; ez-zever de doğruluktan ayrılmak demektir. ِ ِ
َ .ifadesi sağ tarafa anlamındadır (sağlı) ذَاتُ اAsıl anlamı, “adına sağ denilen tarafa” şeklindedir. “Makasladığını” yani onları teğet geçtiğini, onlara yaklaşmadığını görürsün. ُ ُ ِ ْ َ ifadesi kopma ve ayrılma, uzaklaşma anlamından alınmıştır. Şair Zu’r-Rumme [v. 117/735] şöyle demiştir:
Hevdeçlerdeki hanımlara baktım ki kum tepelerini sol taraftan kesiyorlar (teğet geçiyorlar)Sağ taraflarında ise (onları koruyan) süvariler.
[31] “Onlar mağaranın iç kısmında” yani geniş iç kısmında iken; yani -Allah tarafından korunuyor olmasalar güneşin kolaylık-la vuracağı geniş ve açık bir alanda oldukları halde- gün boyu gölge-de kalıyorlar, güneş onlara ne doğarken ne de batarken isabet ediyor.
Bu ifadenin, “Onlar mağaranın havadar bir yerinde idiler; sürekli hava alı-yorlar, esintili bir ortamda bulunuyorlar ve mağaranın kasvetini hissetmiyor-lardı.” anlamında olduğu da söylenmiştir. “Bu, Allah’ın âyetlerindendir.” Yani Allah’ın güneşi meylettirmesi, doğarken ve batarken onlara teğet geçirmesi Allah’ın onlar için ortaya koyduğu büyük âyetlerdendir; yani “Güneşin bu açısında olan kimse normalde güneşe mâruz kalır, ama onlar Allah tarafın-dan hususi olarak korundukları için güneş kendilerine isabet etmiyordu. Yine söylendiğine göre mağaranın girişi Kuzey’e bakıyormuş ve Küçük Ayı takım-yıldızının tam karşısında yer alıyormuş. Bu yüzden sürekli olarak güneşten mahfuz durumdaymışlar. Buna göre “Bu, Allah’ın âyetlerindendir.” ifadesi, onların durumları ve hikâyeleri Allah’ın âyetlerindendir anlamındadır.
[32] “Allah kimi doğru yola getirirse, doğru yola eren odur.” Bu ifade, Allah’a tamamen teslim olup O’nun yolunda cihat ettikleri için onlara yö-nelik bir övgüdür. Nitekim bu yüzden Allah onlara lütufta bulunmuş ve yardım etmiş, kendilerini bu saygınlığı elde etme ve bu muazzam mucizele-re hususi olarak mazhar olma noktasına ulaştırmıştır. Yine bu ifade, ‘doğru yola iletilip de dosdoğru gidenler’in yolunu izleyen kimselerin kurtuluşa ulaşacağını, saadete varacağını; kendi haline bırakılanların ise Allah’ın bu yüzüstü bırakışının ( hızlân) ardından, kendisini velî edinip yol gösterecek birini bulamayacağını ifade etmektedir.
18. Âyetin Tefsiri
[33] ْ ُ ُ َ ْ َ -ifadesi Sin’in hem kesresi ile hem de fet (onları sanırdın) وَhası ile okunmuş olup herkese yönelik bir hitaptır. ًא א ْ -tıpkı nekid kelime أَsinin çoğulunun enkâd şeklinde gelmesi gibi, yakız (uyanık) kelimesinin çoğuludur. Söylendiğine göre uyurlarken gözleri açık haldeymiş; onları gö-ren kişinin uyanık olduklarını sanmasının sebebi de buymuş. Uyku esna-sında çok fazla sağa sola döndükleri için görenlerin onları uyanık sandığı da söylenmiştir. Her sene iki kere döndürüldükleri de, her sene bir kez aşure günü döndürüldükleri de söylenmiştir.
[34] ْ ُ ُِّ َ ُ (onları çeviriyorduk) ifadesi Yâ ile yukallibuhum (onları çevi-
riyordu) şeklinde de okunmuştur. Bu durumda zamir Allah’a gider. İfade mansūb mastar olarak tekallubehum (çevrilişleri) şeklinde de okunmuştur ki bu okuyuşta kelimenin mansūb olması “Onları uyanık sanırdın.” ifa-desinin delalet ettiği gizli bir fiil sebebiyledir. Sanki “Onların çevrilişlerini görür, müşahede ederdin.” denilmiştir.
[35] Ca‘fer-i Sādık Rahimehu’llāh [v. 148/765] ْ ُ ُ ْ ifadesini (köpekleri) כَ“köpeklerinin sahibi” anlamında kâlibühüm şeklinde okumuştur.
[36] ِ ْ َ ٌ ذِرَا ِ َא ifadesi geçmiş zamanın hikâyesi kalıbındadır [“Ön ayak-larını uzatmıştı.” anlamında]; çünkü ism-i fâ‘il kalıbı geçmiş zaman anlamında olduğunda amel etmez; izafet tamlaması içerisinde kullanıldığı zaman ise tıpkı ğulâmu Zeydin tamlamasında olduğu gibi, ma‘rife haline gelir ve ha-kiki izafet olur. Ancak geçmiş zaman anlamında olsa da, geçmiş zamanın hikâyesi niyet edilirse, o zaman amel eder.
[37] ِ ِ َ ْ geniş alan, avlu demektir. Eşik veya kapı anlamında olduğu اda söylenmiştir. Şair şöyle demiştir:
Uçsuz bucaksız çölün ortasında… ki çölün kapısı kapanmaz banayabancı saymazlar beni oradaki tanıdıklarım da…
[38] َ ْ ِ ُ َ (dolardın) ifadesi mübalağa ifade etmek üzere şeddeli ola-rak le-mulli’te şeklinde de okunmuştur. İfade Hemze’nin hafifletilmesiyle ve Yâ’ya dönüştürülerek (le-mulîte) de okunmuştur. א ً ْ ifadesi (korkuyla) رُde sâkin olarak da harekeli olarak da (ru‘ben - ru‘uben) okunmuştur. Anla-mı, insanın içini dolduran korkudur. Bu korkunun sebebi, Allah’ın onlara vermiş olduğu heybettir. Bunun, onların tırnaklarının ve saçlarının uzamış olması ve cüsselerinin iriliğinden kaynaklandığı da, bulundukları yerin ya-baniliğinden kaynaklandığı da söylenmiştir.
[39] Anlatıldığına göre Mu‘âviye [v. 60/680] Rum diyarına sefer düzen-lediği zaman bu mağaraya uğramış ve “Keşke onlar bize gösterilse de ken-dilerine baksak.” demiş. İbn Abbas [v. 68/688] ise ona “Bu isteğine ulaşman mümkün değil; çünkü Allah bunu senden daha hayırlı olan kişi [Peygamber (s.a.)] için bile mümkün kılmamış ve ‘Onları görseydin, için korkuyla do-lar ve yanlarından kaçardın!’ buyurmuştur.” Demiş. Mu‘âviye [v. 60/680] ise “Haklarında bilgi alıncaya kadar vazgeçmeyeceğim!” demiş ve görevlilerine “Gidin, mağaraya bakın!” diye talimat vermiş. Onlar da gitmişler. Mağara-ya girdiklerine Allah Teâlâ bir rüzgâr göndermiş ve rüzgâr onları yakmış...
[40] َ ْ َ ِ ا َ (görseydin) ifadesi Vav’ın zammesi ile levu’ttala‘te şeklinde de okunmuştur.
30
20. Âyetin Tefsiri
[41] “Onları bu şekilde uyandırdık.” Yani onları o şekilde uyuttuğumuz gibi bu şekilde de uyandırdık. Bunların her ikisi de, Allah’ın ‘uyutma’ya da diriltmeye de kadir olduğunu hatırlatmak üzere yapılmıştır, ta ki içlerinden ba-zıları diğerlerine bunu sorsun, böylece hallerini ve Allah’ın kendilerine yapmış olduğu şeyi öğrenip ibret alsınlar, Allah’ın kudretinin büyüklüğünü anlasınlar, yakinleri artsın ve Allah’ın kendilerine lütfettiği ikram ve nimete şükretsinler.
[42] “‘Bir gün veya daha az bir müddet kalmışızdır.’ dediler.” Bu, zann-ı galibe dayalı bir cevaptır. Burada içtihadın ve zann-ı galiple görüş beyan etmenin caiz olduğuna, içtihat ve zann-ı galibin hatalı olma ihtimali bu-lunmasına karşılık yalan sayılmayacağına bir delil bulunmaktadır. “Dedi-ler ki: Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.” ifadesi de yukarıdaki söze karşılık içlerinden bazılarının inkârı mahiyetinde olup, orada ne kadar kaldıklarını en iyi Allah’ın bileceğini ifade eder. Adeta bu sözü söyleyenler birtakım delillerle ya da Allah’tan gelen bir ilhamla, kaldıkları sürenin uzun olduğunu, fakat tam süresinin belirsiz olduğunu, Allah’tan başka kimsenin bunu bilemeyeceğini anlamışlardır.
[43] Rivayete göre mağaraya sabahleyin girmişler, güneşin batıya yönel-mesinin ardından da uyanmışlardı. Bu yüzden, aynı gün içerisinde olduk-larını sanmışlar, fakat tırnaklarının ve saçlarının uzunluğuna bakınca işbu sözü söylemişlerdir.
[44] Şayet “Ne kadar kaldıklarını müzakere etme konusunu ‘Birinizi şehre gönderin.’ ifadesi ile nasıl ilişkilendirmişlerdir?” dersen şöyle derim: Sanki şöyle demişlerdir: Bunu en iyi Rabbiniz bilir, sizin bunu bilme im-kânınız yok. Dolayısıyla, bu konuyu bırakın da sizi ilgilendiren bir başka konuya geçin.
30
رِق [45] َ -basılı olsun olmasın her türlü gümüş anlamı (para şeklinde) اna gelir. Rivayette geçtiğine göre Arfece [b. Es‘ad b. Safvân]’ın, Külâb savaşı esnasında burnu yaralanmış, o da burnuna gümüşten (min verikin) bir bu-runluk yaptırmıştı… Fakat zamanla burnu koku yapınca Peygamber (s.a.) kendisine altından bir burunluk yapma izni vermiştir [Ebû Dâvûd, “Hâtem”, 7]. Kelime Râ’nın sükûnu ve Vav’ın fetha ve kesresi ile verkıküm ve virkı-küm şeklinde de okunmuştur. İbn Kesîr [v. 120/737] bunu Râ’nın kesresi ve Kāf ’ın Kâf ’a idğamı ile verikküm şeklinde okunmuştur. İbn Muhaysın’ın [v. 123/741] Vav’ı kesre yapıp Râ’yı sâkin kılarak ve idğam ederek (bi-virkküm) okuduğu nakledilir ki bu okuyuş, iki sâkin harfin kuraldışı olarak bir arada bulunması nedeniyle caiz değildir.
[46] Şehrin Tarsus olduğu söylenmiştir. Âlimler demişlerdir ki: Ashâb-ı Kehf ’in firar ederken yanlarında bulunan gümüş para ile erzak almaları, Allah’a tevekkül edenlerin davranışının erzak işini tesadüflere bırakan ya da kafiledekilerin kesesine, kabındaki erzaka güvenmek değil, yola çıkarken yanına erzak almak olduğunu göstermektedir. Hazret-i Âişe (r.a.)’nın, azık heybesini sırtına bağlayıp gelen ihramlı birinin haccının caiz olup olmaya-cağını soran kişiye “Erzak heybeni bağla!” demiş [İbn Ebû Şeybe, Musannef, III, 410] olması da bu mânadadır. Anlatıldığına göre fakir âlimlerden biri Al-lah’ın evini ziyaret edip hac yapmaya çok özlem duyarmış ve onun bu hali herkes tarafından bilinirmiş. Memleketindeki varlıklı kimselerden her ne zaman bir grup hacca gitmeye karar verse bu âlimin yanına gelir ve ona hac yapması için gerekli olan parayı verir ve bu parayla hacca gitmesi için ısrar ederlermiş; o ise onlara özür beyan edip teşekkürlerini sunar, fakat dağı-lıp gittikleri zaman yanındakilere, “Bu yolculuk için sadece iki şey gerekir: Heybeyi bağlamak ve Rahmân’a tevekkül etmek.” dermiş.
א [47] َ yani “oranın halkından hangisi” anlamındadır. Tıpkı (hangisi) أ“Köye sor” [Yûsuf 12/82] ifadesinde olduğu gibi أ (halk) kelimesi hazfedil-miştir. “Daha nezih” daha helal, temiz ve ucuz demektir. “Dikkatli davransın” alışveriş işine girdiğinde uyanık ve titiz olsun ki aldatılmasın. Ya da gizlenme konusunda çok dikkatli olsun da tanınmasın. “Sizi hiç kimseye hissettirme-sin.” Farkında olmadan, insanların bizi bulmasına sebep olacak bir şey yap-masın. Bu fiil, “hissettirme” olarak isimlendirilmiştir, çünkü ona sebep olacak şeydir. إ (onlar) ifadesindeki zamir א َ .daki mukadder fâ‘ile (halka) gider’أ
30
[48] “Sizi ya taşlayarak öldürürler” sizi en feci ölümle, yani recmederek öl-dürürler. Recm onların âdeti idi. “Ya da” şiddet uygulayarak “sizi” tekrar “din-lerine döndürürler” ona sokarlar. ( وכ ُ ِ ُ ifadesinin kökü olan) ‘avdın ‘bir أو şeyden başka bir şeye dönüşmek’ anlamı Arap dilinde çok kullanılır. Sözgelimi mâ ‘udtu ef‘alu kezâ derler ve bununla “Şu işi daha önce hiç yapmadım.” demek isterler.1
[49] “O takdirde” yani onların dinine girerseniz “asla iflâh olmazsınız!”
21. Âyetin Tefsiri
gerçek olduğunu ve (Kıyamet) saat(in)den şüphe edilmemesi gerektiğini bilsinler... Hani, bunlar hakkında çekişerek “Üzerlerine bir bina kurun!” diyorlardı ya... -Bunların kim olduğunu Rableri daha iyi bilir.- Sözlerini dinletenler ise “Onların mağarasının üstünde mutlaka bir secdegâh edi-neceğiz!” dediler.
[50] “Böylece, insanları onlardan haberdar ettik.” Yani bir hikmetten ötü-rü onları uyuttuğumuz ve uyandırdığımız gibi, onların durumunu öğrenen kimseler “Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsinler.” diye insanları onlardan haberdar ettik. Allah’ın vaadinden maksat diriliştir; çünkü onların uykudaki halleri ve daha sonra uyandıklarındaki halleri tıpkı ölmüş olan ve sonra dirilti-len kimsenin hali gibidir.
نَ [51] ُ אزَ َ َ َא ifadesi (çekişerek) إذْ ْ َ ْ -ifadesi ile ilişki (haberdar ettik) أli olup, anlam şöyledir: (i) Ashâb-ı Kehf, kendi aralarında dinleri ve yeniden dirilişin hakikati hakkında çekişirlerken, insanları bunların durumundan ha-berdar ettik. Zira bazısı sadece ruhların dirilip bedenlerin dirilmeyeceğini sa-vunuyor; bazısı ise bedenlerin de ruhlarla birlikte dirileceğini savunuyordu. Böylece ihtilâfın ortadan kalkması ve bedenlerin canlı ve duyu sahibi olarak diriltileceğinin, içlerinde de tıpkı ölümden önceki gibi ruhların bulunacağının bilinmesi hedeflenmiş oldu. “Dediler ki” yani Allah Ashâb-ı Kehf’in canını alınca dediler ki: “Üzerlerine” mağaralarının kapısına “bir bina kurun!” Böy-lece onların türbeleri muhafaza edilmiş; insanların oraya girmesi engellenmiş olur. -Nitekim Peygamber (s.a.)’in kabri de çevresindeki hazire ile koruma altına alınmıştır.- “Sözlerini dinletenler” yani emrettiklerini mutlaka yapabi-len Müslümanlar “dediler ki…” Zira bunlar Ashâb-ı Kehf’i sahiplenme ve üzerlerine bina yapma konusunda daha öncelikli kimselerdi. “Onların” ma-ğaralarının girişine “mutlaka bir secdegâh edineceğiz!” Müslümanların na-maz kılacağı ve onların bereketinden istifade edeceği bir mescit inşa edeceğiz. 1 Yani “Ashab-ı Kehf, eskiden de kavimlerinin dininde değillerdi; putperest değillerdi ki tekrar o dine
dönme riski söz konusu olsun” demek istiyor. / ed.
(ii) َن ُ אزَ َ َ ifadesinin, “İnsanlar kendi aralarında Ashâb-ı Kehf hakkında إذْ konuşurken, onların kıssalarını ve Allah’ın onlarda yaratmış olduğu mu-cizeleri anlatırlarken” anlamında ya da (iii) “İnsanlar, onlar vefat ettiğinde yerlerini nasıl gizleyeceklerini, oraya giden yolu nasıl kapatacaklarını arala-rında tartışırlarken dediler ki: Mağaralarının kapısına bir bina yapın.” anla-mında olduğu da söylenmiştir.
[52] Rivayete göre İncîl’e iman edenler çok büyük günahlar işlemişler, kral-ları azgınlaşıp putlara tapınmaya başlamış ve halkı da putperestliğe zorlamışlar. Bu konuda çok aşırı giden krallardan biri de Dakyânûs imiş. Bu kral halkın eş-rafından bazı gençleri şirke zorlamak istemiş ve onları öldürmekle tehdit etmiş. Onlar ise imanlarında kararlı bir şekilde sebat etmişler, sonra da mağaraya kaç-mışlar. Giderken bir köpeğin yanından geçmişler ve köpek de peşlerine takıl-mış. Onlar köpeği kovdukları zaman Allah Teâlâ köpeği konuşturmuş ve köpek “Benden ne istiyorsunuz?! Ben Allah’ın sevgili kullarını seviyorum. Siz uyuyun, ben size bekçilik yaparım!” demiş. Bir başka rivayete göre ise yanında köpeği bulunan bir çobanın yanından geçmişler, çoban da onların dinlerine tâbi olup kendilerini takip etmiş [haliyle, köpek de…], sonunda mağaraya girmişler ve içe-ride Allah’a ibadet etmeye başlamışlar. Sonra Allah onları uykuya daldırmış. Allah kendilerini uyandırmadan önce şehirlerine mümin ve salih bir zat kral olmuş. Ama memleketin halkı dirilişi kabul edenler ve inkâr edenler şeklinde ikiye bölünüp ihtilâfa düşmüş bulunuyorlarmış. Kral da evine girip kapıları kapatmış, cübbesini giymiş ve küllerin üstüne oturup Allah’tan kendilerine ha-kikati beyan etmesini isteyerek, dua etmiş. O sırada Allah o şehir halkından bir çobanın kalbine bir düşünce atmış; o da Ashâb-ı Kehf’in mağarasının ağzını kapatan şeyleri yıkıp kapıyı açmış ve orayı hayvanları için barınak yapmak is-temiş. Ashâb-ı Kefh’ten yiyecek almak için şehre gönderilen kişi de şehre girip elindeki Dakyânûs döneminden kalma gümüş parayı çıkarınca insanlar onun define bulduğunu söyleyerek kendisini suçlamış ve alıp kralın yanına götür-müşler. O da olayı krala anlatmış. Kral şehir halkı ile birlikte mağaraya gelmiş ve olanları görmüşler… Böylece Allah’a dirilişe delalet eden bu mucizesinden dolayı hamdetmişler. Sonra gençler krala “Seni Allah’a emanet ediyor ve cinle-rin ve insanların şerrinden Allah’a ısmarlıyoruz.” demiş ve yattıkları yere dönüp uzanmışlar. Allah da canlarını alıvermiş. Kral elbisesini çıkarıp üzerlerine ört-müş ve her biri için bir altın tabut yapılmasını emretmiş, ama rüyasında onların altından hoşlanmadıklarını görünce, tabutları ahşaptan yaptırmış ve mağaranın kapısına da bir mescit inşa ettirmiş.
[53] “Bunların kim olduğunu Rableri daha iyi bilir.” ifadesi tartışanla-rın sözlerinin bir parçasıdır. Sanki onlar Ashâb-ı Kehf ’in durumunu tartış-mışlar, onların nesepleri, durumları ve ne kadar kaldıkları gibi konularda konuşmuşlar; meselenin hakikatini bilemedikleri için de “Bunların kim olduğunu Rableri daha iyi bilir.” demişlerdir. Ya da bu ifade Yüce Allah’ın sözü olup, onlar hakkında tartışmaya giren kimselere veya Peygamber (s.a.) devrinde bu konuları tartışan Ehl-i Kitab’a reddiye mahiyetindedir.
22. Âyetin Tefsiri
[54] “Şimdi, diyecekler ki” ifadesindeki zamir, Peygamber (s.a.) devrin-de bu konuları tartışan ve bu hususu gelip ona soran Ehl-i Kitab’a ve mü-minlere gider. Bu kimselerin sorularına Peygamber (s.a.) derhal cevap ver-memiş; kendisine vahyedilinceye kadar cevabı tehir etmiştir. Nihayet âyet, Ashâb-ı Kehf ’in sayısı hakkındaki tartışmanın nereye varacağını haber ver-miş ve içlerinden isabetli konuşanların “Onlar yedi kişidir, sekizincileri de köpekleridir.” diyenler olduğunu ifade etmiştir. İbn Abbas [v. 68/688] “İşte ben, bu az sayıda doğru görüşte olanlardan biriyim.” demiştir. Rivayete göre Necran heyetinin liderleri, akıl hocaları ve beraberindekiler Peygam-ber (s.a.)’in yanında iken Ashâb-ı Kehf konusu açılmış, Ya‘kūbî mezhebine mensup olan liderleri “Onlar üç kişi idiler, dördüncüleri köpekleri idi.” demiş; Nastūrî mezhebine mensup olan akıl hocaları “Beş kişi idiler, altın-cıları köpekleri idi.” demiş; Müslümanlar ise “Yedi kişi idiler, sekizincileri köpekleri idi.” demiş; sonuçta Allah Müslümanların görüşünü doğrulamış-tır. Çünkü onlar bunu Peygamber (s.a.)’in Cebrâil’in dilinden naklettiği haber neticesinde biliyorlardı.
[55] Hazret-i Ali (r.a.)’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Bunlar yedi kişi idiler, isimleri de Yemliha, Makşelîniya, Meşlînya -bunlar kralın sağ tarafın-da duran kimselerdi-. Kralın sol tarafından duranlar ise Mernûş, Debernûş ve Şâdnûş idi. Kral her işinde bu altı kişinin görüşüne başvururdu. Yedinci-leri ise kral Dakyânûs’tan kaçarken uğradıkları ve kendilerine katılan çoban idi. Şehirlerinin ismi Efesûs, köpeklerinin ismi ise Kıtmîr idi.”
[56] Şayet “[Tartışanların görüşleri nakledilirken] neden ilk görüş, gelecek ifa-de eden Sîn ile ‘diyecekler ki’ ifadesiyle ifade edilmiştir de diğer görüşler böyle ifade edilmemiştir?” dersen şöyle derim: Bu konuda iki değerlendir-me vardır. İlkine göre diğer görüşler de ilkinin hükmü kapsamına dâhildir-ler. Nitekim kad ukrimu ve un‘imu (ikramda bulunabilir, nimetlendirebili-rim) dersin ve beklenti mânasını içeren kad edatını sadece ilk fiilin başında kullandığın halde, her iki fiille ilgili olarak bu mânayı kastedersin. İkinci ihtimal ise, ilk görüşün dışındaki görüşleri aktarırken kullanılan şimdiki zaman kalıbının gelecek zaman anlamını da taşıyor olmasıdır ki şimdiki zaman kalıbı (muzari) gelecek zaman anlamını taşımaya uygundur.
[57] “Gaybı taşlarcasına” yani gizli haberleri ortaya atıp konuşurcası-na. Bu tıpkı “Gaybî konular hakkında uzaktan uzağa atıp tutarlardı.” [Sebe’ 34/53] ifadesi gibidir. Ya da burada recm kelimesi zan / tahmin yerine kul-lanılmış ve adeta “gayba dair tahminde bulunurcasına” denilmiştir, çünkü Araplar sadece zan ifadesi kullanmak yerine sıklıkla racmün bi’z-zann (zan-na dayalı atmak) ifadesini kullanırlardı; nihayet iki ifade arasında bir fark görmez hale geldiler. Şair Züheyr’in şu satırında da bu kullanım vardır:
[Harp şu bildiğiniz, tattığınız şey!]Harp hakkında bu söylediklerim de zanna dayalı sözler değil.
Burada şair el-muraccem ifadesi ile “tahminî” demek istemiştir.[58] ْ ُ ُ ِ ٌ را َ َ (üçtürler, dördüncüleri ise) ifadesi peltek Se’nin müennes-
lik bildiren Tâ’ya idğamı ile selâssün râbi‘uhum şeklinde de okunmuştur. Selâse-tün kelimesi hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir, yani onlar üç kişidir. Aynı durum hamsetün (beş kişidirler…) ve seb‘atün (yedi kişidirler…) kelimelerinde de söz konusudur. ْ ُ ُ ْ ْ כَ ُ ُ ِ -ifadesi müb (.Dördüncüleri ise köpekleridir) راteda ve haberden oluşmakta olup ٌ َ َ kelimesinin sıfatı olarak kullanılmıştır. Aynı durumْ ُ ُ ْ ْ כَ ُ ُ אدِ ve ْ ُ ُ ْ ْ כَ ُ ُ
ِ א ifadelerinde de söz konusudur.1
[59] Şayet “Üçüncü cümleye dâhil olan fakat ilk iki cümlede yer al-mayan [ ْ ُ ُ ْ כَ ْ ُ ُ
ِ َא -deki] Vav nedir?” dersen şöyle derim: Bu nekire ke’وlimenin sıfatı olarak kullanılan cümlelerin ve aynı şekilde ma‘rife keli-melerin hali olarak kullanılan cümlelerin başına gelen Vav’dır. Sözgelimi câ’enî racülün vema‘ahû âharu (Yanıma beraberinde bir başkası da bu-lunan biri geldi.) ve merartü bi-Zeydin ve fî yedihî seyfün (Zeyd’e, elin-de bir kılıç olduğu halde uğradım.) ifadelerinde bu kullanım vardır. 1 “Bunlar, dördüncüleri köpekleri olan üç kişidirler.” “Altıncıları köpekleri olan beş kişidirler. “Sekizinci-
leri köpekleri olan yedi kişidirler.” / ed.
30
Yine ٌم ُ ْ َ َאبٌ א כِ َ َ ٍ إِ وَ َ ْ َ ِْ َא כْ َ ْ א أَ َ -Biz, hiçbir şehri bilinen bir yazgısı ol) وَ
maksızın helâk etmedik. [ Hicr 15/4]) âyetinde de buna örnek bir kullanım var-dır. Bu Vav’ın anlama katkısı, sıfat ile sıfat almış kelimenin arasındaki irtibatı tekit etmek ve sıfatı alan kelimenin o sıfat ile nitelenmesinin sabit ve yerleşik bir hal olduğunu vurgulamaktır. Âyette bu Vav’ın kullanılmış olması, “Onla-rın sayısı yedidir, sekizincileri köpektir.” diyen kimselerin bunu diğerleri gibi gaybı taşlayarak zan ve tahminle değil, kesin bir bilgi ve gönül mutmainliği ile söylemiş oldukları anlamını verir. Bunun delili de Yüce Allah’ın ilk iki görüşün ardından “gaybı taşlayarak” demiş olması, bu üçüncü görüşün ardın-dan ise, “Onları çok az kimse biliyor.” buyurmuş olmasıdır. İbn Abbas’ın [v. 68/688] “Araya Vav girince, artık sayıyı artırmak sona ermiş demektir.” dediği nakledilmektedir, yani artık ondan sonra hiç kimse daha yüksek bir sayı söy-lemeye yönelmez. Böylece, onların sayılarının yedi olduğu, sekizincilerinin ise köpekleri olduğu kati, kesin olarak sübut bulmuş olmaktadır. “Çok az kimseden başka” ifadesinin, “Ehl-i Kitap’tan çok az kimseden başkası” anla-mında olduğu da söylenmiştir ki buna göre “diyeceklerdir.” ifadesindeki za-mir hususi olarak Ehl-i Kitab’a gider. Yani “ Ehl-i Kitap onlar hakkında şöyle şöyle diyeceklerdir, oysa onlar hakkında Ehl-i Kitap içerisinde bilgi sahibi olan çok azdır, çoğunluğu ise zan ve tahmine dayanmaktadır.” denilmiştir.
[60] “O halde, onlar hakkında tartışma” yani Ashâb-ı Kehf hakkında Ehl-i Kitap ile derinlemesine tartışmaya girme, sadece yüzeysel bir tartış-mada bulun ki bu da onlara Allah’ın sana vahyetmiş olduğu şeyi okuman, buna ilave hiçbir şey söylememen, onları cehaletle suçlamaman ve kendile-rine sert bir şekilde karşılık vermemenden ibarettir. Tıpkı “Onlarla en güzel şekilde mücadele et.” [Nahl 16/125] ifadesi gibi.
[61] “Bilgi isteme.” Yani hiçbirine Ashâb-ı Kehf kıssası hakkında tartış-ma amaçlı bir şey sorma; verdiği cevaba sende bir karşılık veresin de adamın söylediklerini çürütesin diye soru sorma; çünkü bu sana tavsiye edilen iyi geçinme ve güzel davranma tutumuna terstir. Ayrıca, onlardan bu konuda doğru bilgi almak maksadıyla da soru sorma, zira Allah sana Ashâb-ı kehf kıssasını anlatarak doğru olanı bildirmiştir.
24. Âyetin Tefsiri
[62] “Hiçbir şey hakkında, sakın … deme!” Yani karar verdiğin hiçbir şey hakkında sakın “Ben bunu yarın mutlaka yapacağım” deme. Burada “ya-rın” hususi olarak yarın değil, ‘gelecekte’ demektir. “Allah dilerse, başka…” Bu ifade “yapacağım” ifadesiyle değil, nehy ifadesi ile ilgilidir; çünkü “Ben bunu mutlaka yapacağım! Ancak Allah dilerse başka…” demiş olsaydı o za-man bunun anlamı, “Allah’ın dilemesi onu yapmama engel olursa başka…” şeklinde olurdu ki o zaman da bu, yasaklamaya konu olmazdı. Bu ifadenin nehy ile ilişkili olması iki şekilde değerlendirilebilir. İlkine göre “Ancak Allah sana böyle bir şey söyleme izni verir, bunu dilerse böyle söyle, bunun dışında asla söyleme!” anlamındadır. İkincisine göre ise “Bunu ancak Allah’ın izni ile söyleyebilirsin.” anlamındadır ve hal konumundadır. Yani, Allah’ın dileme-sini kuşanarak, inşâallah diyerek… Burada üçüncü bir yorum daha vardır ki buna göre “inşâallah” [Bakara 2/70] ifadesi ebedilik mânasına gelir, adeta âyette “Bunu asla söyleme!” buyrulmuş olmaktadır. Bunun bir benzeri “Rab-bimiz Allah’ın dilemesi dışında, ona dönmemiz olacak şey değildir!” [A‘râf 7/89] ifadesinde vardır, çünkü müminlerin tekrar kavimlerinin dinine dönmeleri, Allah’ın asla dilemeyeceği bir şeydir. Bu yasak, Allah tarafından Peygamber (s.a.)’i tedip etmeyi amaçlayan bir yasaktır. Zira Yahudiler Kureyşlilere gelmiş ve “Ona Ruh hakkında, Ashâb-ı Kehf hakkında ve Zülkarneyn hakkında so-run.” demişler, onlar da gelip bunlar Peygamber (s.a.)’e sormuşlar. Peygamber (s.a.) de “Yarın gelin size bunu haber vereyim!” demiş ve herhangi bir istis-nada bulunmamıştı. [ İnşâallah dememişti.] Bu yüzden, vahyin gelmesi gecikti ve Kureyşliler onu yalanladı. Bu durum da onun çok ağırına gitti.
[63] “Rabbini an” yani onun dilemesini zikret ve inşâallah de. Unut-tuğun zaman hatırlayınca böyle de. Anlam şöyledir: Bu istisna kelimesi-ni [yani inşâallah demeyi] unuttuğun ve daha sonra hatırladığın zaman derhal onu zikrederek telafi et. İbn Abbas’ın [v. 68/688] “Aradan bir sene bile geç-miş olsa… Yeminini bozmadığı sürece.” dediği nakledilmiştir. Sa‘îd b. Cü-beyr’in [v. 94/713] “İster bir gün, bir hafta, bir ay ya da bir sene geçmiş olsun fak etmez.” dediği, Tāvûs b. Keysân’ın [v. 106/725] ise “Aynı mecliste olduğu sürece bu istisnayı yapabilir.” dediği, benzer bir görüşün Hasan-ı Basrî [v. 110/728] tarafından da dile getirildiği nakledilmiştir. Atā b. Ebû Rebâh’ın [v. 114/732] da “Bol süt veren bir devenin sağılması süresince bu istisnayı ya-pabilir.” dediği nakledilmiştir. Fukahânın çoğunluğuna göre böyle bir istis-na, sözün hemen bitiminde yapılmadıkça hükümlerde hiçbir etkisi yoktur.
Anlatıldığına göre Halife Mansūr [v. 158/775] Ebû Hanîfe’nin “söylenen söz-den ayrı istisna yapılabileceği” konusunda İbn Abbas’a [v. 68/688] muhalif düşündüğünü işitmiş ve bundan hoşlanmadığını bildirmek üzere kendisini huzuruna çağırmış. Ebû Hanîfe; “Bu sizin aleyhinize döner, çünkü siz insan-lardan yemin şeklinde biat alıyorsunuz. Peki, insanların sizin huzurunuzdan çıktıktan sonra ettikleri yeminden istisnada bulunup size karşı çıkmalarına razı olur musunuz?” demiş. Halife, Ebû Hanîfe’nin cevabını beğenmiş ve kendisinden hoşnut olmuştur.
[64] Ayrıca burada anlamın “İstisna kelimesini [inşâallah demeyi] unutur-san tesbih ve istiğfar ile Rabbini zikret.” şeklinde olması ve bu konuya daha çok önem verilmesi için bir teşvik mahiyetinde olması da mümkündür. İfa-denin, “Sana emrettiklerinden bazılarını terk edersen Rabbini zikret.” anla-mında olduğu da “Unuttuğunda, unuttuğun şeyi hatırlamak için Rabbini zikret.” anlamında olduğu da söylenmiştir. İfade, unutulmuş namazların, hatırlandığı zaman kılınması mânasına da hamledilmiştir.
ا] [65] َ َ ْ ِ ifadesindeki] ا َ َ (bu) ifadesi Ashâb-ı Kehf kıssası ile ilgili ha-bere işaret olup, anlamı; “Belki Allah, benim gerçek bir peygamber olduğu-ma delil olarak Ashâb-ı Kehf kıssasından daha büyük, daha güçlü ve etkili kanıtlar bahşeder.” şeklindedir. Nitekim öyle de olmuştur, zira Allah Teâlâ ona bundan daha büyük ve delalet itibariyle daha etkili nice gayb haberleri, peygamber kıssaları vahyetmiştir.
[66] Açık olan mâna şudur: Herhangi bir şeyi unuttuğun zaman Rabbi-ni zikret. Unuttuğunda Rabbini zikretmen ise “Umarım, Rabbim beni unut-tuğum bu şeyden daha hayırlı, faydalı ve yakın olana irşad edip yönlendirir, belki de unutmak daha hayırlıdır.” demendir. Tıpkı “Ya da unutturursak, daha hayırlısını veya dengini getiririz.” [Bakara 2/106] ifadesindeki gibi.
25. Âyetin Tefsiri
26. Âyetin Tefsiri
gaybı sadece O’na aittir. O ne güzel görür; ne güzel işitir! Bunların O’n-dan başka velîleri yoktur. O hiç kimseyi hükümranlığına ortak kılmaz.
[67] “Mağaralarında üçyüz yıl kaldılar.” Burada onların mağara-da uyur vaziyette canlı vaziyette kaldıkları süre kastedilmiştir. Bu ifa-de daha önce “Biz de ‘mağara’da kulaklarına yıllarca engel koymuştuk.” [Kehf 18/19] şeklinde kapalı olarak geçen ifadenin beyanı mahiyetindedir.
30
“De ki: Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir.” ifadesi, “Allah onların kaldığı süre konusunda ihtilâfa düşenlerden daha iyi bilir, doğru olan Al-lah’ın sana verdiği haberdir.” anlamındadır. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] “Bu ifade, [yani “Mağaralarında üçyüz yıl kaldılar.” iddiası] Ehl-i Kitab’ın sözlerinin aktarımıdır. ‘Allah daha iyi bilir.’ ifadesi ise onlara reddiyedir.” de-diği nakledilmiştir. Nitekim İbn Mes‘ûd’un kıraatinde “Dediler ki: Mağa-ralarında üçyüz yıl kaldılar.” şeklinde yer almaktadır. َ ِ ِ (seneler) kelimesi ٍ َ א ِ ثَ َ (üç yüz) ifadesinin atf-ı beyanıdır. Bu ifade selâse mi’eti sinîne şek-linde izafet tamlaması olarak da okunmuştur. Bu okuyuşta temyizdeki çoğul ( َ ِ ِ ), tekil ( ٍ َ َ ) yerine kullanılmıştır ki benzeri ً א َ ْ َ أ ِ َ ْ َ ْ א ِ (Amelce en büyük hüsranda olanlar… [Kehf 18/103]) ifadesinde vardır. Nitekim Übeyy b. Kâ‘b’ın kıraatinde; salâse mi’eti senetin şeklindedir. א ً ْ ِ (dokuz) ifadesi, “do-kuz sene” anlamına gelir; çünkü öncesi buna delalet eder. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] bunu fetha ile tes‘an okumuştur.
[68] Bunun ardından Yüce Allah, göklerde ve yerde gizli olan, bu ikisinin halkının ahvaline dair her şeyi sadece kendisinin bildiğini zikretmiş; işitilir ve görülür her şeyi kuşattığını, idrak ettiğini de hayret bildiren ifade kalıbı ile (“Ne enteresan görür O, ne enteresan işitir!” şeklinde) bildirmiş; böylece, onun idrâkinin işiten ve gören kulların idrak sınırlarının dışında olduğunu1 ifade etmek istemiştir. Zira Allah Teâlâ en gizli, en küçük şeyleri idrak ettiği gibi hacim ve cirim itibariyle en büyük ve iri olan şeyleri de idrak eder; açık olanları idrak ettiği gibi gizli olanları da idrak eder.
[69] “Onların” işlerini üstlenecek “hiçbir velîleri yoktur.” Burada “onlar” zamiri göklerin ve yerin halkına gider. “O” onlardan hiçbirini hükmüne yani “hükümranlığına ortak kılmaz.” Hasan-ı Basrî [v. 110/728, ُك ِ ْ ُ َ ifadesini] Tâ ile ve nehiy ifadesi olarak cezm ile ve lâ tüşrik (Ortak koşma!) şeklinde okumuştur.
27. Âyetin Tefsiri
[70] Onlar Peygamber (s.a.)’e “Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir!” [Yûnus 10/15] demişler, bunun üzerine ona şöyle buyrul-muştur: “Rabbinin kitabından sana vahyedilenleri oku!” onların Kur’ân’ı değiştirme şeklindeki hezeyan dolu tekliflerine kulak verme; çünkü se-nin Rabbinin “sözlerini değiştirecek yoktur,” yani hiç kimsenin onla-rı değiştirmeye gücü yetmez. Buna sadece ve bizzat O güç yetirebilir. 1 Yani onlarınki gibi olmayıp zât-ı ilahîye yaraşan, türü O’nunla sınırlı farklı bir işitiş ve görüş olduğunu.
/ ed.
30
Bu mânada “Biz, bir âyetin yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman…” [Nahl 16/101] buyurmuştur. “O’ndan başka sığınak bulamazsın!” Böyle bir şeye kal-kışırsan başvurup sığınabileceğin birini bulamazsın.
28. Âyetin Tefsiri
[71] Kâfirlerin ileri gelenlerinden bir grup Peygamber (s.a.)’e “Teke gibi kokan şu köleleri uzaklaştır ki gelip senin yanında oturalım!” demişlerdi. Bunlar da Suheyb, Ammâr, Habbâb gibi fakir müminlerdi. Benzer şekilde kavmi de Nûh (a.s)’a “Sana en aşağı tabakadan kimseler uymuşken, sana iman edip bağlanır mıyız biz!” [Şu‘arâ 26/111] demişlerdi. İşbu âyet müşrikle-rin Peygamber (s.a.)’e söyledikleri bu söz üzerine inmiştir.
[72] “Nefsini alıştır” onlarla beraber bulunma konusunda nefsini tut, sebat ettir. Şair Ebû Züeyb [v. 28/649] şöyle demiştir:
Bunu (yani harp halini) bilerek sabrettim; hür bir şekilde başım dik… Ödü koparken korkakların.
[73] “Sabah-akşam” yani her daim dua halinde ol. Bundan maksadın sabah ve ikindi namazları olduğu söylenmiştir. ِاة َ َ ْ א ِ kelimesi bi’l-ğudveti şeklinde de okunmuştur. Ama ِاة َ َ ْ א ِ okuyuşu daha iyidir, çünkü ğudve çoğu kullanımında özel isimdir. Başına Lâm-ı tarif gelmesi, kelimenin nekire an-lamında olmasındadır. Bu kullanım şairin şu ifadesine benzer:
O Zeyd ki savaşların Zeyd’idir.Bu gibi kullanımlar Arap dilinde azdır.
[74] [ ُ ْ َ -ifadesinin kökü olan] ‘adâhu ifadesi “Onu geçti, aştı.” anlamın وَ dadır. Sözgelimi ‘adâ tavrahû (Haddini aştı.) ve câ’enî el-kavmu ‘adâ Zeyden (Zeyd hariç kavim bana geldi.) şeklinde kullanılır. Bu fiil “uzaklaştı, arttı” anlamını da ihtiva ettiği için ‘An harf-i ceri ile geçişli olmuştur. Nitekim nebet ‘anhu ‘aynuhû (Gözü ondan kaydı.) ve ‘alet ‘anhu ‘aynuhû (Gözü onun üzerinden yükseldi, yani aştı.) ifadeleri kullanılır.Şayet“ ُ ْ َ fiilinin bu mânayı içermesiyle ne kastedilmiştir? [“Gözlerin onları aşıp başkasına kayma-sın.” anlamında] ve lâ ta‘duhum ‘aynâke ya da lâ ta‘lu ‘aynâke ‘anhum denilse olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: Maksat, iki grup anlamı ifade etmektir.
30
Böylesi tek bir mâna ifade etmekten daha kuvvetlidir. Nitekim dikkat eder-sen burada anlam “Gözlerin onlardan kayıp da başkasına doğru yönelme-sin.” mânasına dönüvermiştir. Bunun bir benzeri ْ כُ
ِ ا َ ْ َ أ ُ إ َ ا َ ْ ا أ ُ ْכُ َ َ وَ[Nisâ 4/2] ifadesidir; burada da “Onların mallarını kendi malınıza dâhil edip de yemeyin.” mânası kastedilmiştir. Bu ifade a‘dâ kökünden ve lâ tu‘di ‘ay-neyke şeklinde ve ‘addâ kökünden ve lâ tu‘addi ‘ayneyke şeklinde de okun-muştur. [“İki gözünü de üzerlerinden aşırma, zenginlere kaydırma!” mealindedir.] Bu okuyuşlarda Hemze nakledilmiş ve geri kalan (Dal) şeddelenmiştir. Şairin şu ifadesinde de böyle kullanım vardır:
Düşündüğün şeyden vazgeç, zira ondan geri dönüş yok
[75] Burada da anlam, “Düşündüğün şeye dair gayretinden geç.” şek-lindedir. Bu âyette Peygamber (s.a.)’e fakir müminleri terketmesi ve giy-silerinin kötü, pejmürde olmasından dolayı zenginlerin şaşaalı kıyafet ve görüntülerine heves ederek onlardan uzaklaşması yasaklanmıştır.
[76] “Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek” ifadesi hal konumun-dadır. “Gönlünü Bizi anmaktan gafil kıldığımız” yani kendi haline bıraka-rak kalbini zikirden gafil kıldığımız -ya da gafil halde bulduğumuz- kimse. Tıpkı ecbentühû, efhamtuhû ve ebhaltühû ifadelerinin “Onu korkak bul-dum.”, “Onu kömür gibi simsiyah, susmuş, şiir söyleyemez halde buldum.” ve “Onu cimri buldum.” mânalarında olması gibi, َא ْ َ ْ fiili de “Onu gafil أbuldum.” anlamındadır. Ya da bu ifade ağfele ibilehû (Devesini nişansız/alametsiz bıraktı.) ifadesindeki mânadadır, yani kendisini zikir ile damgala-madığımız, kalplerine imanı yazmamış olduğumuz kimse.
[77] Yüce Allah bu ifadenin ardından “arzu ve ihtirasına uyan” ifadesi-ni kullanarak Mücbire’nin yanılgılarını geçersiz kılmıştır. Ayrıca ُ َ ْ َ א ْ َ ْ أَ(kalbini gafil kıldığımız) ifadesi ağfelenâ kalbuhû (kalbi Bizi gafil sanan) şeklinde, fiilin kalbe isnadı ile de okunmuştur. Yine bu durumda fiil, “Onu gafil buldum.” anlamındaki ağfeltuhû ifadesinden gelmektedir.
ًא [78] ُ ُ (haddini aşan) hakkın ve doğrunun önüne geçen, onları ardına atan. Bu ifade önde giden at için kullanılan feresün furutun ifadesinden gelir.
29. Âyetin Tefsiri
[79] “De ki: Bu, sizin Rabbinizden gelen bir gerçektir.” Bu cümlede ge-çen ّ َ ْ kelimesi, hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olup anlam (gerçek) اşöyledir: “Hak gelmiş, bahaneler ortadan kalkmıştır. Artık sizin, kendiniz için kurtuluş yolunu ya da helâk yolunu tercih etmek şeklindeki seçimi-nizden başka bir şey kalmamıştır!” Burada ifade emir ve muhayyer bırak-ma kalıbında zikredilmiştir, çünkü insana iki yoldan herhangi birini seçme serbesti ve imkânı verilince, durumu sanki muhayyer kılınmış, iki yoldan herhangi birini seçme emri verilmiş gibi olmuştur.
[80] Onları çevreleyen ateş, şehirlerin çevresini kuşatan surlara, duvarla-ra benzetilmiştir. Beytün muserdakun “bahçe duvarları ile çevrili ev” anlamına gelir. Bunun, cehenneme girmelerinden önce kâfirleri kuşatacak olan du-man olduğu da onları çevreleyen ateş duvarı olduğu da söylenmiştir.
[81] “Erimiş maden gibi bir suyla kendilerine yardım (!) edilir.” Bu ifade tıpkı şairin;
[ Temîm kabilesi, Nisar savaşında ‘Âmir’in katledilmesine kızıyordu!]Ama saldığımız dehşet sayesinde son buldu kızgınlıkları.
ifadesi gibidir; yani ifadede bir tür alay söz konusudur.
[82] ْ ُ ْ -erimiş maden demektir. Yağ çökeltisi mânasına geldiği de söy اlenmiştir. “Yüzleri kavuran” yani içmek için kendisine yaklaşıldığı zaman sıcaklığından yüzün kavrulduğu. Peygamber (s.a.)’in, “O yağ tortusu gibi-dir; insan ona yaklaştırıldığı zaman yüzünün derisi düşer.” dediği nakledil-miştir [Tirmizî, “Sıfatü Cehennem”, 4].
[83] Bu “ne kötü bir içecek,” bu ateş de “ne kötü bir konak” yani daya-nılacak yer“dir.” Bu ifade “Ne güzel konaktır.” [Kehf 18/31] âyetindeki ifade ile müşâkele (lafız benzerliği) açısından kullanılmıştır. Yoksa cehennem hal-kı için herhangi bir konak ya da dayanılacak yer söz konusu değildir. Ancak şairin şu satırlarındaki gibi bir kullanım söz konusu olabilir:
Uykusuz kaldım, bütün gece kafamı dirseğime dayayıp durdum,Sanki gözlerimde soğan doğranmış gibi.
30. Âyetin Tefsiri
30
31. Âyetin Tefsiri
ِכَ [84] ifadesi İnne’nin haberidir. “Biz zayi etmeyiz.” ifadesi (Bunlar) أوُara cümledir. Bu cümlenin ve “bunlar” ifadesinin her ikisinin birlikte haber ol-duklarını da düşünebilirsin. Ya da “bunlar” ifadesinin müphem bırakılan ecrin beyanı olarak gelmiş yeni bir cümle başlangıcı olduğunu da düşünebilirsin. Şa-yet “ ُ ِ ُ א ifadesini haber kabul edersen o zaman ondan (.Biz zayi etmeyiz) إِmübtedaya giden zamir nerededir?” dersen şöyle derim:ً َ َ َ َ ْ ْ أَ َ (ihsan üzere hareket edenler) ifadesi ve ِאت ِ א ا ا ُ ِ َ ا وَ ُ َ َ آ ِ iman edip salih amel) اişleyenler) ifadesi aynı anlam etrafında birleşir. Bu yüzden ً َ َ َ َ ْ ْ أَ َ (ihsan üzere hareket edenler) ifadesi zamir yerine geçer. Ya da “onlardan ihsan üzere hareket edenler” mânası kastedilmiştir. Bu durumda, ifade tıpkı es-semnu me-nevâni bi-dirhemin (İki ölçek yağ bir dirhem eder.) ifadesi gibidir. ( ْ ِ אوِرَ ْ أَ ِ ٍ َ אوِرَ .ifadesindeki) ilk Min başlangıç, ikinci Min ise beyan ifade eder ذَ َ -bi) أ
lezikler) kelimesinin nekire kullanılmış olması, bileziklerin güzellik derecesinin müphem (ve muhteşem) olmasındandır. İnce ipek anlamında gelen sündüs ile kalın ipek olan istebrakın birlikte zikredilmesi, ipeğin her iki türünün de bulu-nacağı anlamındadır. Tahtlara yaslanma ifadesi hususen zikredilmiştir, çünkü zenginlerin ve kralların koltuk ve tahtlarındaki genel hali budur.
34. Âyetin Tefsiri
[85] “Onlara ‘iki adam temsili’ni anlat.” Yani kâfirlerle müminlerin du-rumu, İsrailoğullarından Katrûs isminde bir kâfir ile onun kardeşi olan Ya-huda adlı müminin haline benzer.
[86] Bu iki kişinin Sāffât suresinde “İçlerinden söz sahibi biri der ki: ‘Be-nim bir (inkârcı) dostum vardı…” [Sāffât 37/51] ifadesinde sözü edilen kimse-ler olduğu da söylenmiştir. Bunlara babalarından sekiz bin dinar miras kalmış ve bunu ikiye bölmüşlerdi. Kâfir olan, parasının bin dinarı ile bir arazi almış;
mümin ise “Allah’ım! Kardeşim bin dinara bir arazi satın aldı, ben ise senden cennette bir araziyi bin dinara alıyorum.” demiş ve bin dinarı sadaka olarak vermişti. Sonra kardeşi bin dinara bin ev yaptırmış; o da “Allah’ım! Kardeşim bin dinara bir ev yaptırdı, ben de bin dinara senden cennette bir ev satın almak istiyorum.” diye dua etmiş ve bin dinarı sadaka olarak vermişti. Sonra kardeşi bin dinara bir kadınla evlenmiş; o da “Allah’ım! Kardeşim bin dinara bir ha-nımla evlendi, ben de bin dinarı huriler için mehir olarak veriyorum.” diye dua etmiş [ve bin dinarı sadaka olarak vermişti.] Sonra kardeşi bin dinara bir hizmetçi ve çeşitli mallar almış; o da “Allah’ım! Ben bin dinara senden cennette ölümsüz hizmetçiler satın almak istiyorum.” diye dua etmiş ve bin dinarı sadaka olarak vermişti. Daha sonra bu mümin muhtaç hale gelmiş ve kardeşinin geçeceği bir yola oturmuştu. Derken, kardeşi büyük bir ihtişamla oradan geçmiş, o da halini kardeşine arz etmişti. Ama kardeşi onu kovmuş ve bütün malını sadaka olarak verdiği için onu kınamıştı.
[87] Bu iki kişinin, Mahzum oğullarından iki kardeş hakkında bir temsil olduğu da söylenmiştir. Bunlardan biri mümindi, adı da Ebû Seleme Abdul-lah b. Abdü’l-Esed idi Bu kişi Peygamber (s.a.)’den önce Ümmü Seleme’nin eşiydi. Diğer kardeş ise kâfirdi, adı da el-Esved b. Abdü’l-Esed idi.
[88] “İki üzüm bağı” üzüm bağlarıyla dolu iki bostandır. “Çevresini hurmalıkla çevirmişiz” hurmaları iki bostanı çevirecek şekilde yapmışız. Bu, varlıklı kimselerin üzüm bağlarını kurarken tercih ettikleri bir şeydir; bağlarını meyveli ağaçlarla çevrelerler. Nitekim [Bâ’lı ve Bâ’sız kullanılırak,] bir şeyi kuşattıklarında haffûhu ve onun etrafını bir şeyle sardığında da haf-feftuhû bi-him denir. Bu fiil tek mef‘ûl alır, ikinci mef‘ûlünü de Bâ harf-i ceri ile alır. Tıpkı ğaşiyehû (Onu kapladı.) ve ğaşşeytuhû bi-hî (Onunla onu kuşattım, kapladım.) fiili gibi.
[89] “İkisinin arasında da ekin meydana getirmişiz” yani orayı mahsul-lerin ve meyvelerin bir arada olduğu bir arazi kılmışız. Burada Allah Teâlâ söz konusu arazinin imarını, süreklilik arz eden, iç içe geçmiş, aralarına on-ları ayıracak hiçbir şeyin girmediği, üstelik şekil itibariyle de güzel, tertipli, düzenli bir imar olarak nitelemiş, meyvelerini bolca verdiğini, ekinlerin-den hiçbir eksiği olmadığını belirtmiş, sonra da hayır ve bereketin kaynağı, hammaddesi olan suyu zikretmiş, ve bu suyun bahçe sulamak için en iyi su olduğunu bildirmiş; içerisinde bir akarsu fışkırdığını ifade etmiştir.
30
meyve anlamında olup Kâf أכُُ [90] ’ın zammesi ile okunmuştur. ِْ ْ َ ْ َ
ifadesi, “Eksik bırakmadı.” anlamındadır. ْ َ fiili lafza hamledilmiş (verdi) آ[bu yüzden tekil kullanılmıştır], çünkü َא ْ ifadesi [iki bahçe anlamına gelse de] lafız כِolarak tekildir. Eğer anlamı dikkate alarak âtetâ (Her ikisi verdi.) desey-di bu da doğru olurdu. َא ْ ّ َ (fışkırttık) ifadesi tahfif ile fecernâ şeklinde de okunmuştur. İbn Mes‘ûd [v. 32/652] zamiri ّ kelimesine ircâ ederek כُküllü’l-cenneteyni âtâ ükülehû (İki bahçenin her ikisi de meyvesini verdi.) şeklinde okumuştur.
[91] “Serveti” yani türlü malları “da var.” َ َ kelimesi, “Malını çoğalt-tı.” anlamındaki semmere mâlehû ifadesinden gelir. Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] “Bu altın ve gümüştür.” dediği nakledilmiştir. Yani onun -nitelik-leri bildirilen bu iki bahçenin yanı sıra- altın, gümüş ve diğer şeylerden oluşan daha pek çok malı vardı, her açıdan bolluk içindeydi ve arazisini dilediği gibi değerlendirme imkânı vardı.
[92] “Adam sayısı itibariyle” yani yardımcılarım ve adamlarım bakımından “da senden güçlüyüm!” Bu ifadenin “erkek evlat” mânasına geldiği, zira kız ço-cukların değil de erkek evlatların insanla birlikte harbe çıktığı da söylenmiştir.
[93] “Konuşurken” onunla karşılıklı konuşurken. ُאوِرُه َ ُ kelimesi “dön-dü” manasındaki hâra - yehûru kelimesinden gelir. Sözgelimi se’eltuhû fe-mâ ehâra kelimeten (Sordum ama tek kelime karşılık vermedi.) denilir.
36. Âyetin Tefsiri
[94] Kastedilen Katrûs’tur. Mümin kardeşinin elini tutmuş ve onu iki bahçesinin etrafında dolaştırmış, bahçelerinde olanları ona göstermiş, ken-disinin sahip olduğu fakat kardeşinin sahip olmadığı mal mülk ile ona karşı övünüp iftihar etmiştir. Şayet “Neden bahçe kelimesi önce iki bahçe şeklin-de kullanıldığı halde burada tekil kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: Bu-nun anlamı, “Sahip olduğu yegâne bahçesine girdi.” şeklindedir, yani onun müminlere vaat edilen ahiretteki cennetten hiçbir nasibi yoktur. Dünyada sahip olduğu şey onun yegâne ‘cennet’idir. Dolayısıyla, burada ‘iki bahçe’ ya da onlardan ‘biri’ kastedilmemiştir.
30
[95] “Nefsine zulmedip dururken” yani kendisine verilenlere hayran kalmış olarak, onlarla iftihar eder, Rabbinin nimetine nankörlük eder ve kendisini Al-lah’ın gazabına mâruz bırakır vaziyette böyle yapmıştır ki bu da zulmün en çir-kinidir. Bu kişinin, sahip olduğu bahçenin yok olabileceğinden kuşku duydu-ğunu, böyle bir şeyi hiç zannetmediğini bildirmesi onun dünyaya dalıp gitmiş (tūl-i emel sahibi) olmasından, dünya tutkusuna bağlanmış, gaflete gark olmuş ve kendisine verilen ömür süresine aldanmış olmasından, kendisi gibi kimse-lerin akıbetine hiç bakmamasından kaynaklanmıştır. Doğrusu, Müslümanların zenginlerinin çoğunun da bu durumda olduğunu görebilirsin, her ne kadar bu tür sözleri dilleri ile söylemeseler de lisan-ı halleri bunu söylemekte, haykırmaktadır.
[96] “Rabbime döndürülürsem” ifadesi bir varsayım olarak, arkadaşının iddia ettiği üzere Rabbine döndürülecek olsa ahirette dünyadaki cennetin-den daha iyisini bulacağına dair bir yemin ifadesidir ki bu da onun Allah hakkındaki temennisi, ümidi, kendisinin Allah katından değerli ve saygın bir konuma sahip olduğu yönündeki iddiasıdır. Ona göre Allah kendisine, hak ettiği ve ehil olduğu için dünyada bu iki bahçeyi vermiştir ve her nereye gitse bu ehliyet ve istihkaka sahip olacaktır. Bunun bir benzeri “O’nun nez-dinde en güzeli yine benimdir!” [Fussilet 41/50] ve “Âhirette de mal ve evlât elbette yine bana verilecek!” [ Meryem 19/77] ifadelerinde söz konusudur.
א [97] ْ ِ ا ً ْ َ (ondan daha hayırlısı) ifadesi, iki bahçeye işaret şeklinde hayranminhumâ (o ikisinden daha hayırlı) olarak da okunmuştur. א ً َ َ ْ ُ
(akıbet) yani “son” demektir ve temyiz olarak mansūb olup anlam, “Ahiret-te sahip olacağımın akıbeti, bunun akıbetinden daha hayırlıdır, çünkü bu fani, ahiretteki ise bakidir.” şeklindedir.
37. Âyetin Tefsiri
[98] “Seni topraktan yarattı.” ifadesiyle “Senin aslını topraktan yarattı.” manası kastedilmiştir; çünkü insanın aslının yaratılışı, kendisinin yaratılışının da sebebidir. Dolayısıyla, onun yaratılışı kendisinin de yaratılışı sayılır. “Kusur-suz hale getiren” yani seni mükemmel bir şekilde yaratmış, bir insan olarak, er-kek olarak, adam olarak düzenlemiştir. Bu kişi yeniden dirilişten yana kuşkulu olduğu için kâfir olarak nitelenmiş ve Allah’ın nimetlerini bile bile inkâr ettiği ifade edilmiştir. Tıpkı Peygamber (s.a.)’i yalanlayana kâfir denmesi gibi.
30
38. Âyetin Tefsiri
[99] “Fakat ben (senin aksine derim ki:) O, Allah’tır, benim Rabbim-dir.” א כِ kelimesinin aslı lâkin enedir, ancak Hemze hazfedilmiş ve harekesi lâkinin Nun’una nakledilmiştir. Böylece iki Nun birleşmiş ve idgam gerçek-leşmiştir. Bunun bir benzeri şairin şu ifadesinde vardır:
Hatun! Bana işmar edip “suçlusun” diyor;bana kızıyorsun… Ama ben hiç kızmıyorum sana.
[100] Şair lâkinne iyyâki lâ aklî ifadesiyle lâkin ene lâ eklīki demek istemiştir.[101] َ ُ (o), durum zamiri olup anlam “yani durum şudur ki Allah benim
Rabbimdir.” şeklindedir. Cümle bir bütün olarak َא kelimesinin haberi (ben) أolup cümlede bu ifadeye (mübtedaya) giden zamir ise ِّ deki Yâ zamiridir. İbn’رَ‘Âmir [v. 118/736] bunu hem vasıl hem de vakıf halinde َא kelimesinin Elif أ ’ini var kabul ederek (enâ) okumuştur. Elif ’in Hemze’nin hazfedilmesinin telafisi olarak bulunmasından dolayı İbn ‘Âmir’in bu okuyuşu güzeldir, çünkü böyle olmayan Elif sadece vakıf halinde okunur. Ebû Amr’ın [v. 154/771] ise He ile vakıf yapıp lâkinneh şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Ayrıca bu ifade Nun’un sükûnu ve َא -ifadesinin atılmasıyla, lâkin hüve’llāhu rabbî şeklinde de okun أmuştur. Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] lâkinene şeklinde aslına göre okumuştur. İbn Mes‘ûd’un okuyuşunda ise bu ifade lâkinne ene lâ ilâhe illâ huve Rabbî (Fakat ben Allah’tan başka ilah yoktur ve o benim Rabbimdir.) şeklindedir.
[102] Şayet “Bu ‘ama’ ifadesi neyin ‘ama’sıdır?” dersen şöyle derim: Bu, تَ ْ َ .ifadesinin ardından gelen ama ifadesidir (?!nankörce inkâr mı ettin…) أכَYani mümin, kâfir kardeşine “Sen Allah’ı nankörce inkâr edip kâfir oldun, ama ben mümin ve muvahhidim.” demiş olmaktadır. Tıpkı Zeydün ğâ’ibün lâkinne ‘Amran hâdırun (Zeyd burada değil, ama Amr burada.) demen gibidir.
41. Âyetin Tefsiri
30
[103] ُ אءَ ا َ א َ (Bu tamamen Allah’ın dileğidir) ifadesinki Mâ hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak merfû‘ konumda bir ism-i mevcsul Mâ’sı olabilir ki bu durumda cümlenin takdiri, el-emru mâ şâa’llāhu (Bu Allah’ın dilediğidir.) şeklin-de olur. Ya da nasp konumunda şart bildiren Mâ olabilir ki bu durumda da şartın cevabı hazfedilmiştir. Anlam “Allah neyi dilerse o olur.” şeklindedir. Cevabın haz-fedilmesi hususunda bunun bir benzeri ُאل ِ ْ ِ ا ِ تْ َ ِّ ُ ًא آ ْ ُ ْ أنَ َ -Kendisiyle dağ) وَların yürütüldüğü … bir Kur’ân olsaydı!.. [Ra‘d 13/31]) ifadesindeki lev edatıdır.
[104] Mâna şudur: “Bahçeye girdiğin ve Allah’ın orada sana bahşettiği rızka baktığın zaman ‘Durum Allah’ın dilediği gibidir.’ deseydin ve bu bahçe-nin de içindeki her türlü hayrın/nimetin de ancak Allah’ın dilemesi ve ihsanı ile hâsıl olduğunu, her şeyin O’nun elinde bulunduğunu; dilerse bu bahçeyi bu şekilde mamur olarak bırakabileceği gibi dilediği takdirde onu harap da edebileceğini itiraf etmiş olsaydın ve bu bahçeyi imar etme kudretine sahip olmanın ancak Allah’ın yardım ve desteği ile gerçekleştiğini onaylamak üzere ‘Allah’tan başkasından güç alınmaz!’ deseydin ya!.. Zira hiç kimse ne bedenin-de ne de malında, Allah’ın yardım ve desteği olmadan hiçbir güç bulamaz.
[105] Anlatıldığına göre ‘ Urve b. Zübeyr [v. 94/713] hasat zamanı geldi-ğinde bahçesinin duvarında bir kapı açarmış ve dileyen oradan bahçesine girermiş. Ayrıca kendisi de bahçesine girdiği zaman dışarı çıkıncaya kadar sürekli olarak bu âyeti tekrarlarmış.
[106] َ َא ,kelimesini mansūb okuyanlar (daha az) أ zamirini fasıl (ben) أzamiri kabul ederler. Merfû‘ okuyanlara göre ise َא ,zamiri mübteda (ben) أَ ِ ,de onun haberi olmaktadır. Bir bütün olarak cümle أ
َ َ (beni görürsün) fiilinin ikinci mef‘ûlüdür. ا ً َ ا ifadesi, 34. âyetteki (ve evlatça) وَو ً َ َ kelimesini evlat olarak tefsir edenlerin görüşünü destekler. Mâna şöyledir: Benim sen-den mal itibariyle daha fakir olduğumu düşünüyorsan bil ki ben de Allah’ın benim fakirliğimi ve senin zenginliğini tersine çevirmesini, imanımdan do-layı bana “senin bahçenden daha iyi bir bahçe” nasip etmesini, senden ise küfründen dolayı nimeti çekip almasını, bahçeni harap etmesini umuyorum.
[107] el-Hüsbân kelimesi ğufrân ve butlān gibi mastar olup hesap mâ-nasına gelir. Yani “Allah’ın takdir edip hesapladığı bir mukadder hüküm” demektir ki bu da onun tahrip edilmesine yönelik hükümdür. Zeccâc [v. 311/923] şöyle demiştir: ‘Azâbün hüsbânün (mukadder bir azap) ve zâlike’l-hüs-bânü hisâbu mâ kesebet yedâke (Takdir edilen bu hesap, ellerinin kazanmış olduğu şeyin hesabıdır.) denilir. Hüsbânen kelimesinin şimşekler anlamında olduğu ve tekilinin hüsbânetün şeklinde geldiği de söylenmiştir.
[108] “Dümdüz bir toprak” ekinsiz, dümdüz edilmiş. Burada zelekan ve ğavran kelimelerinin ikisi de mastarın sıfat olarak kullanılmış halidir.
43. Âyetin Tefsiri
[109] “Kuşatıldı” ifadesi ürününün helâk edilmiş olduğunu ifade eder. Bunun aslı, ehâtabi-hi’l-’aduvvu (Düşman onu kuşattı.) ifadesinden gelir. Zira düşman bir şeyi kuşattığı zaman ona hâkim olur, onu ele geçirir. Daha sonra bu ifade her türlü helâk için kullanılır olmuştur. ْ כُ ِ אطَ َ ُ -Tama) إ أنْ men kuşatılmadıkça…” [Yûsuf 12/66]) ifadesinde de bu kullanım vardır. Etâ ‘aleyhi ise “Onu helâk etti.” anlamına gelmekte olup etâ ‘aleyhimü’l-’aduvvu (Düşman onların üzerine geldi, onlara hâkim oldu.) ifadesinden gelir.
[110] ِْ ُ כَ ِّ َ ُ ifadesi pişmanlık ve yanmadan, yazıklanmadan kinayedir;
çünkü pişman olan kişi, avuçlarını bir orasına bir burasına (yani kâh dizlerine kâh göğsüne kâh yüzüne) vurur. Aynı anlamı ifade etmek için elleri ısırmak ve eline düşmek gibi kinayeler de kullanılır. Bu ifade pişmanlık anlamında kullanıl-dığı için mef‘ûlünü ‘Alâ harf-i ceri ile almıştır. Adeta “O bahçesi için harcadık-larına, orayı imar etmek için harcadıklarına pişman hale geldi.” buyrulmaktadır.
[111] “Çardakları çöktüğü için” yani çatılmış, yükseltilmiş olan bağları yere devrildiği, üzüm bağları da üzerine çöktüğü için. Söylendiğine göre Allah ora-nın üzerine bir ateş göndermiş ve ateş bahçeyi yiyip tüketmiştir.
[112] “Yazıklar olsun bana, keşke!..” Kardeşinin öğüdünü hatırlamış ve bü-tün bunların şirk koştuğu ve azgınlık yaptığı için başına geldiğini anlamış, “Keşke müşrik olmasaydım da bahçem helâk olmasaydı!” diye hayıflanmıştır. Bu ifade-nin şirkten tövbe ve içinde bulunduğu durumdan pişmanlık duyup imana girme anlamında olması da mümkündür. ْ َכُ ْ َ Tâ ile okunduğu gibi lem yekün şek-linde Yâ ile de okunmuştur. ُ َ و ُ ُ ْ َ (ona yardım edecek) fiili lafza değil, anlama hamledilmiş [çoğul gelmiş]tir. Bu kullanım, ْ ُ َ وْ َ َ ةٌ َ
ِ ى כא ْ ِ وَأُ ِ ا ِ َ ِ ُ ِ א ُ ٌ َ ِ ِ ْ َ ْ ْ رَأيَْ ا ِ ْ َ ْ
ِ (Biri, Allah yolunda döğüşmektedir, diğeri ise inkârcı nankördür... Bunlar, onları bizzat gözleriyle kendilerinin iki katı olarak görüyorlar. [Âl-i ‘İmrân 3/13]) âyetinde de vardır. Şayet “ِ ْ دُونِ ا ِ ُ َ و ُ ُ ْ َ ifadesinin mânası nedir?” dersen
şöyle derim: Şudur: Allah dışında ona yardım etmeye kadir olacak bir top-luluk yoktu, yani ona yardım etmeye kadir olan sadece Allah idi; ondan gayrı hiçbir kudret ona yardım edemezdi. Ne var ki Allah da ona yardım etmemesini gerektiren bir sebepten dolayı ona yardım etmedi. Ki bu sebep, onu kendi haline bırakmasını gerektiren sebepti.
[113] “Kendi kendini kurtaracak durumda da değildi!” Yani Allah’ın verdiği cezayı kendi kudreti ile savacak değildi.
44. Âyetin Tefsiri
[114] َ َ ْ fetha ile okunduğunda, yardım etme ve velîsi olma, yani sahip اَçıkma mânasına; kesre ile okunduğunda ise mülk ve saltanat anlamına gelir. ِכَ א ُ işte bu makamda, bu durumda demektir, yani “İşte bu makamda yardım sadece Allah’a aittir, başkası buna malik değildir, Ondan başka hiç kimsenin buna gücü yetmez.” denilmiştir ki bu ifade, “Allah dışında kendisine yardım edecek bir topluluk yoktu.” [Kehf 18/43] ifadesinin onayı mahiyetindedir. Ya da anlam, “İşte bu noktada saltanat ve mülk sadece Allah’a aittir, O’na galip geli-nemez, O’ndan gelen hiçbir şey savılamaz.” şeklindedir. Veya “İşte böyle zor bir durumda, darda kalan herkes Allah’a iman eder, O’nu velî edinir.” şeklindedir. Bu durumda müşrik kişinin “Yazıklar olsun bana!.. Keşke hiç kimseyi Rabbime ortak koşmasaydım!” [Kehf 18/42] şeklindeki sözü, müşrik kişinin mecbur kala-rak, içerisine düşmüş olduğu kötü durumda feryat halinde ve küfründen ümidi kesmiş vaziyette söylediği bir söz olmaktadır. Yani o müşrik, eğer bu duruma düşmemiş olsaydı bu sözü söylemeyecekti. Ayrıca anlam şöyle de olabilir: İşte bu noktada velâyet Allah’a aittir, bu noktada O, mümin velîlerine kâfirler kar-şısında yardım eder, hak ettikleri cezayı verir; düşmanlarına karşı yüreklerine su serper, içlerini rahatlatır. Yani kâfire verdiği ceza ile onun mümin kardeşine yar-dım etmiş olur. Böylece Allah Teâlâ mümin kişinin “Rabbim bana senin bah-çenden daha iyisini verebilir, seninkinin üzerine de gökten bir felaket gönderip (ekinsiz-ağaçsız) dümdüz bir toprak haline getirebilir.” [Kehf 18/40] şeklindeki sözünü tasdik etmektedir. Nitekim “Çünkü mükâfatlandırma bakımından da cezalandırma bakımından da en iyisi O’dur.” ifadesi de bunu teyit eder. Yani O, velîlerini mükâfatlandırma bakımından en iyisidir.
ِכَ [115] َא ُ kelimesinin, ahirete işaret ettiği de söylenmiştir, yani işte o diyarda velâyet Allah’a aittir. Tıpkı “Kimin, bugün hükümdarlık?” [Ğâfir 40/16] ifadesi gibi.
[116] ّ َ kelimesi velâyet kelimesinin sıfatı olarak merfû‘ okunduğu اgibi Allāh lafzının sıfatı olarak mecrur da okunmuştur. Amr b. ‘Ubeyd [v. 144/761] bunu tekit ifadesi olarak mansūb okumuştur. Bu durumda ifade hâzâ ‘Abdullāhi el-hakka le’l-bâtıle (Bu Allah’ın kuludur, ama batıl olarak değil, hak olarak.) ifadesi gibidir. Bu, gayet güzel ve fasih bir okuyuştur, zira Amr b. ‘Ubeyd insanların en fasih ve en değerlilerinden biridir.
א [117] ً ُ kelimesi Kāf ’ın sükûnu ile okunduğu gibi zammesi ile de okunmuştur. Yine fu‘lâ vezninde َ ْ ُ şeklinde de okunmuştur ki bütün bu okuyuşlarda kelime âkıbet mânasına gelmektedir.
45. Âyetin Tefsiri
[118] “Toprağın bitirdiği şeyler onunla karışıp yeşerir” onun sebep ol-ması ile bitkiler sıklaşır, birbirlerine karışacak kadar yoğunlaşır. ِ ِ َ َ َ ْ א َ رَْضِ ْ ا אتُ َ ifadesinin, “Su bitkilere fayda eder, onlara sirayet eder, niha-yet bitkiler büyür mahsuller iyice sıklaşıp, dolgun hale gelir.” anlamında olduğu söylenmiştir. Buna göre ifadenin fe’hteleta bi-nebâti’l-ardi şeklinde olması gerekirdi. Bu yorumun doğruluğu şu açıdandır: Birbirine karışan iki şeyden her biri diğerinin sıfatını, özelliğini alır. ِ َ kırılıp ufalanan, par-çalanan şey, saman demektir. Tekili heşîme şeklindedir. ُאح ِّ رُوهُ ا ْ َ (Rüzgâr onu savurur.) ifadesi tezrûhu’r-rîh şeklinde de okunmuştur. İbn Abbas’ın [v. 68/688] bunu ezrâdan tuzrîhi’r-riyâhu şeklinde okuduğu nakledilmiştir.
[119] Burada Allah Teâlâ dünyanın parlak, alımlı halini ve bunu takip eden helâk ve yok oluş durumunu bitkilerin başlangıçta sımsıkı, yemyeşil iken daha sonra kurumalarına ve rüzgârın önünde çer çöp olup uçmalarına, sanki hiç yokmuş gibi olmalarına benzetmiştir. “Allah her şeye” yaratmaya da yok etmeye de “muktedirdir.”
46. Âyetin Tefsiri
[120] “Kalıcı salih ameller” meyvesi, insana faydası kalı-cı olan -nefsin arzuladığı dünyevi menfaatlerin tamamının on-lar yanında fâni olduğu, yok olup gittiği- hayırlı amellerdir. Kalı-cı salih amellerden maksadın beş vakit namaz olduğu da söylenmiştir.
Yine, sübhânallāhi ve’lhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllāhu va’llāhu ekber (Allah’ı her tür eksiklikten tenzih ederim. Hamd tamamen Allah’a aittir. Allah’tan başka ilah yoktur. Gerçek büyük Allah’tır.) anlamındaki ifade olduğu da söylenmiştir. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] “ Allah rızası için yapılan her şey kalıcı salih ameldir.” dediği nakledilmiştir.
[121] “Hem sevap bakımından hem de kendisine bel bağlama bakımın-dan daha hayırlıdır.” yani hem kendilerine verilecek olan sevap bakımından hem de kendilerinden yana ümit beslenilmesi açısından bunlar daha hayır-lıdır. Çünkü bunları yapanlar dünyada Allah’ın vereceği karşılıkları (sevâb) umarlar, ahirette de bu sevaba nail olurlar.
48. Âyetin Tefsiri
[122] ( ُ ِّ َ ُ fiili) ْت َ ِّ ُ ’ten tuseyyeru (yürütülür) şeklinde, seyyernâdan nu-seyyiru şeklinde; ْאرَت َ ’ten tesîru (yürür) şeklinde okunmuştur. Bu son okuyuşa göre anlam, “Dağlar havada seyreder, toz duman haline getirilip götürülür.” şeklindedir. َرَض ْ ى ا َ َ (Arz’ı görürsün) ifadesi türa’l-ardu (Arz görünür.) şeklin-de meçhul fiil formunda da okunmuştur. “Dümdüz” yani üzerini örtecek hiç-bir şey olmadığı halde. “Topladığımızda” hesap yerine getirip topladığımızda. אدِرْ ُ ْ َ َ (bırakmaksızın) ifadesi Nun ile okunduğu gibi Yâ ile de okunmuştur. Bu fiil “Onur bıraktı” anlamında ğâderehû ve ağderehû şeklinde kullanılır. “Ve-fasızlık” anlamındaki el-ğadr ve “sel artığı” el-ğadîr kelimeleri de buradan gelir.
[123] Bu âyette onların durumu, sultanın önünde hazır kıta, “saflar halin-de” yani tek tek görüldükleri gibi toplu olarak da görülen ve hiçbirinin gizli kalamayacağı şekilde bekletilen, sultana arz edilen askerlerin durumuna ben-zetilmiştir. “Bize … geldiniz” ifadesi “Onlara deriz ki: Bize … geldiniz.” anla-mındadır. Burada “Onlara deriz ki:” şeklindeki bu gizli ifade, ُ ِّ َ ُ مَ ْ َ (yürüt-tüğümüz gün) ifadesini nasb eden âmildir. Ayrıca, bu ifadenin gizli bir üzkür (zikret) ifadesi ile mansūb olması da mümkündür. Anlam, “Sizleri baştan, ilk seferinde yaratmış olduğumuz gibi şimdi dirilttik.” şeklindedir. Anlamın “Bize tıpkı sizi ilk yarattığımız zamanki gibi hiçbir şeyiniz olmaksızın, çıplak vaziyette geldiniz.” şeklinde olduğu da söylenmiştir ki bu ifade tıpkı “İşte, Bize, sizi ilkin nasıl yarattıysak aynen öyle teker teker geldiniz.” [En‘âm 6/94] ifadesi gibidir.
[124] Şayet “Neden âyetin başında ُ ِّ َ ُ (yürüttüğümüz) fiili ve ى َ َ (gö-rürsün) fiili muzari kullanıldığı halde daha sonra ْ ُ َא ْ َ (onları haşrettik) fiili mazi formunda kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: Bu, onların haşredilmesi-nin dağların yürütülmesinden ve Arz’ın görülmesinden önce olacağını, böylece onların bütün bu ürkütücü, muazzam olayları görmesinin sağlanacağını belirt-mek için böyle ifade edilmiştir. Sanki “Onları bütün bunlardan önce haşret-miş oluruz.” denilmiştir. ا ً ِ ْ َ (süre) yani peygamberlerin dili ile tehdit edilmiş olduğunuz yeniden dirilişi gerçekleştirme vakti[nin gelmeyeceğini iddia etmiştiniz].
49. Âyetin Tefsiri
אبُ [125] ْכِ kelimesi cins ifade eder, maksat amel defterleridir. “Eyvahlar اolsun!” Bu sözü söylemiş olan kimseler başlarına gelen helâk halleri içerisinden hususi olarak birini nida konusu edip “Vay başımıza gelen helâk!” diye feryat etmişlerdir. “Küçük-büyük hiçbir şey bırakmamış.” Küçük ya da büyük hiçbir kötü hasletimizi bırakmamış. Bu, hepsini kuşatmış olmayı ifade eden bir ifa-dedir, yani “Günahlardan saymadık bir şey bırakmamış, hepsini saymış.” de-mektir. Nitekim benzer şekilde mâ a‘tānîkalîlen ve lâ kesîran (Bana küçük ya da büyük hiçbir şey vermedi.) dersin. Çünkü şeyler ya küçük olurlar ya da büyük olurlar. Şunu murat etmiş olması da caizdir: Onlara ait sadece büyük günahlar değil küçük günahlar da kaydedilmiştir. Söylendiğine göre büyük günahlardan kaçınmadıkları için küçük günahları da aleyhlerinde yazılmıştır ki “hesap ko-nusunda edilen münakaşa”1 budur. İbn Abbas [v. 68/688], “Küçük ifadesi ile te-bessüm, büyük ifadesi ile de kahkaha kastedilmiştir.”; Sa‘îd b. Cübeyr [v. 94/713] “Küçük, cinsel temas; büyük ise zinadır.”, demiştir. Fudayl b. İyâz ise [v. 187/803] ise bu âyeti okuduğu zaman “Vallahi! Onlar büyük günahlardan önce küçük günahlar için feryat etmişlerdir.” dediği nakledilmiştir.
[126] “Hepsini saymıştır” yani hepsini zapturapt altına almış, kaydet-miştir. “Yaptıklarını orada görürler” yani amel defterlerinde mevcut olarak görürler ya da yaptıklarının karşılığını orada görürler. “Senin Rabbin kim-seye zulmetmez.” Yapmadığı şeyi onun aleyhine yazmaz ya da cezayı hak edenin cezasına ilave yapmaz veya da suçsuz yere cezalandırmaz, Allah’a zulüm isnat edenlerin iddia ettiği gibi, müşrik babalarının günahları yü-zünden çocuklarını cezalandırmaz.1 Yani “Hesabı konusunda kendisiyle münakaşa edilen” yani ince elenip sık dokunan biri “müthiş bir
azaba düçar olmuş –ya da helak olmuş- demektir.” mealindeki hadise telmih. / ed.
51. Âyetin Tefsiri
[127] “Cinlerden idi.” ifadesi İblis’in secde edenlerden istisna edilmesinin ardından gerekçe kabilinden gelmiş yeni bir cümledir. Sanki biri “ İblis’in nesi vardı da secde etmedi?” diye sormuş; buna cevaben “O cinlerden olduğu için Rabbinin emrinden çıkmıştı.” denilmiştir. َ َ َ َ ifadesindeki Fâ, sebep de bil-dirir, yani onun cinlerden olmasının fâsıklığının sebebi olduğu ifade edilmiş-tir. Çünkü Âdem’e secde eden diğer melekler gibi o da melek olsaydı Allah’ın emrinden çıkmaz, fâsıklık etmezdi. Zira melekler mutlak olarak masumdurlar. Cinler ve insanlar için mümkün olan şeyler onlar hakkında caiz değildir. Nite-kim Allah Teâlâ onlar hakkında “O’ndan önce söz söylemezler, sadece O’nun emrettiğini yaparlar.” [Enbiyâ 21/27] buyurmuştur. Bu ara cümle Yüce Allah’ın meleklerin masumiyetleri hakkında herhangi bir şüphe uyanmasını önlemek, onları bu şüpheden muhafaza etmek için kasıtlı olarak ifade ettiği bir sözdür.
[128] İmdi, Yüce Allah’ın kasıtlı olarak beyan ettiği bu durum ile buna karşı çıkarak “ İblis’in de melek olduğunu, hatta meleklerin reisi olduğunu, bu hal üzere isyan edince lânete mâruz kaldığını ve şeytana dönüştürüldü-ğünü” iddia eden ve bunu İbn Abbas (r.a.)’a [v. 68/688] atfeden kimselerin sözleri arasında çok büyük uçurum bulunmaktadır.
[129] ِ ِّ رَ ِ ْ أَ ْ َ َ َ َ yani Rabbinin kendisine emrettiği şeyden, secde emrinden çıktı. Şair bu kelimeyi şöyle kullanmıştır:
(Necid yollarında) yoldan çıkan, zalim develer...
[130] [ ’daki Fâ] şu mânada da olabilir: Rabbinin kendisine emri, yani “ Âdem’e secde edin!” sözü nedeniyle kâfir ve fâsık oldu.
[131] ُ َ و ُ ِ َ َ -ifadesinde Hem (?Şimdi siz onu … ediniyor musunuz) أَze, yadırgama ve şaşkınlık ihdas etme anlamındadır. Sanki “ İblis’ten sâdır olan şeylerin akabinde, onu ve neslini hâlâ velî ediniyor, onları bana tercih mi ediyorsunuz!? Allah yerine İblis’i seçen ve Allah’a itaat etmek yerine İb-lis’e itaat eden kimsenin yaptığı tercih ne kötüdür!” buyrulmaktadır.
[132] ْ ُ ُ ْ َ ْ א أَ (Onları şahit tutmadım.) ifadesi mâ eşhednâhüm (Onları şahit tutmadık.) şeklinde de okunmuştur. Yani “Siz onları kullukta bana or-tak ediniyorsunuz, oysa onlar ancak ilahlık konusunda bana ortak olsalardı kullukta (yani kendilerine kulluk edilmesinde) de ortak olurlardı!” denilmiş ve “Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de kendi yaratılışlarına şahit tutmuşumdur.” ifadesi ile onların ilahlıkta Allah’a ortak olmadıklarını belirt-miştir. Yani onları göklerin ve yerin yaratılışında ve kendilerinin yaratılışın-da destek edinmiş değilim; onların bazılarını diğer bazılarının yaratılışına da şahit tutmadım. [ ْ ِ
ِ ُ ْ َ أَ ْ َ ’deki] ْ ِِ ُ ْ ”kelimesi tıpkı “Birbirinizi öldürmeyin أَ
[Nisâ 4/29] âyetinde olduğu gibi “birbirleri” anlamına gelir. [133] “Saptırıcıları da asla destekleyici edinmiş değilimdir.” yani onla-
rı kendime yardımcı edinmiş değilim. Burada “onlar” zamiri yerine açıkça “saptırıcılar” ifadesi kullanılmış ve böylece onların saptırıcı oldukları ifade edilerek kendilerine kınama yapılmış, sanki “Onlar yaratma konusunda bana yardımcı olmadıklarına göre, o zaman size ne oluyor da onları kulluk konu-sunda bana ortak kılıyorsunuz!?” denilmiştir. ُ ْ א כُ َ (değilim) ifadesi fetha ile mâ künte (değilsin) şeklinde de okunmuştur. Bu durumda hitap Peygamber (s.a.)’e yönelik olur. Anlam ise “Senin onları destekçi edinmen doğru değil-dir, onlarla izzet araman gerekmez, sana yaraşmaz.” şeklindedir. Hazret-i Ali (r.a.) vemâ küntü müttehizen el-mudillîne şeklinde aslına uygun olarak ten-vin ile okumuştur. [ا ً ُ َ kelimesini] Hasan-ı Basrî [v. 110/728] Dāt’ın sükûnu ve zammenin ‘Ayın’a nakli ile ‘uzden şeklinde okumuştur. Ayrıca bu kelime fetha ve Dāt’ın sükûnu ile ‘azden, iki zamme ile ‘uzuden, iki fetha ile ‘azaden şeklinde de okunmuştur ki bu durumda kelime ‘âzidin çoğulu olup tıpkı hādimin ha-dem şeklinde, râsıd kelimesinin rasad şeklinde çoğul yapılmasına benzer. Bu kelimenin fiil kökü ise takviye etti, yardım etti anlamındaki ‘azedehû fiilidir.
53. Âyetin Tefsiri
لُ [134] ُ َ ifadesi Yâ ile de Nun ile de okunmuştur (dediği…/de-diğimiz…). Ortakların Allah’a izafe edilmesi, onların iddiasının nakli ve onlara yönelik kınama mahiyetindedir. “Ortaklar”la cin-ler kastedilmiştir. א ً ِ ْ َ kelimesi helâk yeri anlamında olup kişi helâk olduğunda kullanılan vebeka - yebiku - vübûkan ve vebeka - yevbe-ku - vebekandan gelir; evbekāhû ğayruhû (Onu başkası helak etti.) denir.
Bu kelimenin el-mevrid ve el-mev‘id gibi mastar olması ve “Aralarına cehen-nem vadilerinden bir vadi yerleştirdik ki orası hepsinin müşterek azap gö-rüp birlikte helâk olacakları bir yerdir.” anlamında olması da caizdir. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] א ً ِ ْ َ kelimesinin ‘adâveten (düşmanlık) anlamına geldiği nakledilmiştir. Yani öyle bir düşmanlık ki şiddeti itibariyle helâke eşdeğer! Bu tıpkı lâ yekün hubbukekelefen ve le buğduke telefen (Sevgin külfet, öfken itlâf ol-masın.) ifadesi gibidir. Ferrâ [v. 207/822] şöyle demiştir: “ (ara) kelimesi bir-leşme anlamındadır, yani onların dünyadaki beraberliklerini kıyamet günü kendileri için helâk kıldık. Ayrıca burada meleklerin, Üzeyir Aleyhisselâm’ın, İsa Aleyhisselâm’ın ve Meryem Aleyhesselâm’ın kastedilmiş olması da müm-kündür. Yine א ً ِ ْ َ kelimesinin berzah anlamında olması, yani “Aralarına uzak bir mesafe koyduk ki çok uzak olduğundan bu mesafeyi bir kez gitmek dahi helâk edicidir, çünkü onlar cehennemin dibinde, (tapındıkları) ise cennetin zirvesindedirler.” anlamında olması da mümkündür.
[135] “İçine düşeceklerini” oraya karışıp içine gireceklerini “anlarlar” yani kesin olarak emin olurlar. “Kendilerini ondan kurtaracak bir yol”dan maksat kurtuluştur. ًא ِ ْ َ kelimesini şair şöyle kullanmıştır:
Bre Züheyr! Yaşlılıktan kaçış var mıdır?!
54. Âyetin Tefsiri
[136] “En çok yaptığı şey cedelleşmektir” yani tartışmaya sebep olan şeyleri tek tek sayacak olursan, bunların en önce geleni husumet ve batıl tartışmadır. ً َ َ kelimesi temyiz olarak mansūbdur, yani “İnsanın tartış-macılığı her şeyinkinden çoktur.” anlamındadır. “Ama o, ağzı iyi lâf yapan bir hasım kesilmiştir” [Nahl 16/4] âyetinde buna dikkat çekilmiştir.
55. Âyetin Tefsiri
[137] İlk ْأن mansūb, ikincisi merfû‘ olup, öncesinde hazfedilmiş bir muzāf bulunmaktadır. Takdiri, “‘İnsanları iman edip’ istiğfarda ‘bulun-maktan alıkoyan tek şey, kendilerine öncekilerin yasasının’, yani helâkin gelmesini ‘ya da azabın”, yani ahiret azabının ‘ayan beyan bir şekilde gelme-sini bekliyor olmalarıdır.’”
30
[138] ً َِ kelimesi kubeylin çoğulu olarak ً ُ ُ (az ötelerine) şeklinde ve
iki fetha ile kabelen (karşılarına) şeklinde de okunmuştur.
56. Âyetin Tefsiri
[139] “Yok etmek için…” ا ُ ِ ْ ُِ izale etmek, geçersiz kılmak için demek-
tir. Kelime, ayak kayması anlamına gelen idhâdu’l-kadem ifadesinden gelir. א وَرُوا ِ ْ ifadesindeki Mâ, ism-i mevsūl Mâ’sı olabilir (kendilerine yapılan uyarıları) أُki bu durumda sıla cümlesinden ism-i mevsūle giden zamir hazfedilmiş olur. Takdiri, ve mâ ünzirûhu mine’l-’azâb (kendilerine uyarısı yapılan azap) şeklin-dedir. Mastar Mâ’sı da olabilir. Bu durumda ise “onları uyarması” anlamına gelir. ؤًا ُ ُ (eğlence konusu) kelimesi sükûn ile hüz’en şeklinde de okunmuştur. Anlam, “Alay bellerler, alay yerine koyarlar.” şeklindedir. Onların mücadeleleri, peygamberlere “Siz de bizim gibi birer insansınız!” [YaSin 36/15] “Allah (elçi gön-dermek) isteseydi melek indirirdi.” [Mü’minûn 23/24] ve benzeri sözleridir.
57. Âyetin Tefsiri
[140] “Rabbinin âyetleri”nden kasıt Kur’ân’dır. ُه ُ َ ْ َ -Onu anlar) أنَْ lar diye) ifadesindeki -bu ifadeye giden- zamirin müzekker olması da bu sebepledir. “Onlardan yüz çeviren” kendisine uyarı yapıldığı zaman onu düşünüp tedebbür edemeyen, “iki eliyle önden kendisinin gönderdikleri-ni” yani iyilik edenin de kötülük edenin de mutlaka karşılığını göreceğini düşünmeden işlediği inkâr ve günahların akıbetini “unutan”, sonra da yüz çevirmiş ve unutmuş olmasını ‘kalbine mühür vurulmuş’ olduğunu söyle-yerek gerekçelendirmeye çalışandan [daha zalimi var mıdır!?]
[141] Bu âyette önce tekil, ardından çoğul ifade kullanılmasının sebebi, çoğul ifadenin ْ َ (kimse) lafzının anlamına hamledilmiş olmasıdır.
[142] “Asla yola gelmezler.” Yani onlardan asla hidayet sādır olmaz, aşırı ısrarlarından dolayı adeta bu imkansızdır. “Asla” yani bütün bir mükellefiyet süresi boyunca. إذًا hem karşılık hem cevap ifadesidir. Böylece bu ifade onla-rın Peygamber (s.a.)’in daveti ile hidayet bulmadıklarına delalet etmektedir.
30
Anlam, “Onlar kendilerinde hidayet sebebi olacak şeyi, hidayetin yokluğu-na sebep kılmışlardır.” şeklindedir. Yine bu ifade sanki Peygamber (s.a.)’in onların Müslüman olmaları yönündeki gayreti ile söylediği “Neden onları davet etmeyeyim ki?” şeklindeki sözlerine cevap olup kendisine, “Sen onları doğru yola çağırsan da asla yola gelmezler.” denilmiştir.
58. Âyetin Tefsiri
[143] “Bağışlayıcıdır.” mağfireti çoktur, “merhamet sahibidir” rahmet ile nitelenmiştir. Sonra buna delil olarak Mekkelilerin Peygamber (s.a.)’e olan aşırı düşmanlıklarına rağmen yine de dünyada âcilen cezalandırılma-malarını zikretmiştir: “Fakat onlar için belirlenen bir randevu var.” Bu, Be-dir günüdür ki “ondan kurtuluş çaresi bulamazlar;” kaçacak, sığınacak bir yer bulamazlar. ً ِ ْ َ
kelimesi “kurtuldu” manasındaki ve’ele ve “ona sığındı” manasındaki ve ve’ele ileyhi kelimesinden türemiştir.
59. Âyetin Tefsiri
[144] “Nitekim şu şehirler…” ifadesi ile öncekiler, yani Semûd, Lût ve diğer bazı kavimler kastedilmiştir. Bunlara işaret edilmesinin sebebi, Mek-kelilerin ibret almasını sağlamaktır. َכ ْ ِ (şu) ifadesi mübteda, ى َ ُ ْ -şehir) اler) ifadesi sıfattır, çünkü işaret isimleri cins isimlerle nitelenirler. ْ ُ א כْ َ ْ أَ(Onları helâk ettik.) ifadesi ise haberdir. Ayrıca ى ُ ْ כَ ا ْ ِ (şu şehirler) ifa-desinin daha sonra tefsir edilmek üzere gizlenmiş olan bir ehleknâ (helâk ettik) fiili ile mansūb olması da mümkündür. Bu durumda anlam, “İşte şu şehir halklarını tıpkı Mekkeliler gibi zulmettikleri zaman helâk etmiştik!” şeklinde olur.
[145] “Onları helâk etmek için de bir süre belirlemiştik!” Yani helâkleri için belli bir süre tayin etmiştik ki onu tehir etmeleri mümkün değildi. Benzer şekilde Mekkeliler için de Bedir gününü belirledik. כًא ِ ْ َ helâk etme ve helâk vakti mânasına gelir. ْ ِ כِ
ِ ْ َ ِ ifadesi Mim’in fethası Bâ ve Lâm’ın gerek fethası gerek kesresi ile okunmuştur. Anlam, “helâkleri için” ya da “helâk vakitleri için” şeklindedir. ا ً ِ ْ َ kelimesi de ya vakit anlamındadır ya da mastardır.
30
65. Âyetin Tefsiri
אهُ [146] َ ِ hizmetçisine demektir. Hadis-i şerifte Peygamber (s.a.)’in “Kö-leleriniz ve cariyeleriniz için ‘abd (kul/köle) ve eme (cariye) kelimelerini kullan-mayınız. Bunun yerine fetâye (delikanlım) ve fetâti (kızım) kelimelerini kulla-nınız.” buyurduğu nakledilmiştir [Müslim, “el-Elfâz mine’l-edeb”, 15]. Söylendiğine göre bu delikanlı Yûşâ b. Nûn imiş. Onun için fetâhu (emrindeki delikanlı) ifa-desinin kullanılmasının sebebi, onun Mûsâ (a.s.)’a tâbi olması, onun hizmetin-de olmasıdır. Ondan ilim almış olması nedeniyle böyle dendiği de söylenmiştir.
[147] Şayet “ُح َ ْ َ أ (durmayacağım) ifadesi eğer beriha’l-mekâne (Mekândan ayrılmadı.) ifadesinden geliyor ve lâ ezûlü (Hep kalacağım.) anlamında kullanılı-yor ise o zaman sefer değil, ikamet mânasına delalet ediyor olmalıdır. Yok, lâ ezâlü (hâla) anlamında ise o zaman bunun bir haberi olmalıdır.” dersen şöyle derim: Bu ifade lâ ezâlü (hâla) anlamındadır, ama haberi hazfedilmiştir. Çünkü hem sözün kendisi hem de hal buna delalet etmektedir. Zira hal, sefer halidir. Sözün delaleti ise “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar” ifadesinin varılacak bir gayeyi ifa-de ediyor, çağrıştırıyor olmasındandır. Dolayısıyla, anlamın “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar yürümeye devam edeceğim.” anlamında olması gerekmek-tedir. Diğer bir yorum ise anlamın, lâ yebrahu mesîrî hattâ ebluğa (Ulaşıncaya kadar yürüyüşüm devam edecek.) şeklinde olmasıdır. Bu durumda َ ُ ْ َ اَ (ula-şıncaya kadar) ifadesi haber olur, muzāf (mesîr) hazfedilmiş olduğu için muzāfun ileyh, yani konuşana işaret eden zamir, onun yerine geçer, fiil de gaip sıygasından mütekellim sıygasına dönüşür (yebrahu - ebrahu). Bu ince, hoş bir yorumdur.
Ayrıca anlamın “Üzerinde bulunduğum durumdan ayrılmayacağım, yani yürümeye ve aramaya devam edeceğim, ulaşıncaya kadar terketmeyecek, bırakmayacağım.” şeklinde olması da mümkündür. Nitekim lâ ebra-hu’l-mekâne (Mekândan ayrılmayacağım.) denilir.
[148] İki denizin birleştiği yer, Mûsâ Aleyhisselâm’ın Hızır ile karşıla-şacağının vaat edildiği yerdir ki burası Doğuda Pers ve Roma denizlerinin birleştiği yerdir (yani Doğu Akdeniz). Tanca1 olduğu da Afrika2 olduğu da söylenmiştir. Bu iki denizden kastın bizzat Mûsâ ve Hızır Aleyhisselâm ol-duğu, çünkü bu ikisinin iki ilim denizi olduğu düşüncesi, tefsire sonradan sokulan bid‘at yorumlardandır.
[149] َ ْ َ kelimesi Mim’in kesresi ile mecmi‘ şeklinde de okunmuştur ki bu yef‘alu vezninden meşrık kelimesinin ve yef‘ulu vezninden de matlı‘ kelimesinin türemesi gibi kural dışı bir türemedir.
[150] “Uzun süre durmayıp yürüyeceğim!” Yani uzun süre yürümeye devam edeceğim. א ً ُ ُ kelimesi seksen sene anlamındadır.
[151] Rivayete göre Kıptilerin helâkinden sonra Mûsâ Aleyhisselâm İsrail oğulları ile birlikte Mısır’a3 hâkim olunca Allah kendisine, kavmine ilahî ni-metleri hatırlatmasını emretmiş, o da kavminin içinde kalkıp bir konuşma yapmış. Konuşmasında önce Allah’ın nimetlerini hatırlatmış, sonra “Allah sizlere peygamberinizi seçti, onunla konuştu.” demiş. Onlar da “Biz bunları zaten biliyoruz! Sen bize, en bilgili insan kimdir onu söyle.” demişler. Bunun üzerine Mûsâ Aleyhisselâm “Benim” demiş. Allah Teâlâ da onun ilmi Allah’a nispet etmemesinden dolayı kendisini kınayarak “Aksine, iki denizin birleş-tiği yerde senden daha bilgili bir kulum var ki adı Hızır’dır.” diye vahyetmiş.
[152] Hızır, Mûsâ Aleyhisselâm’dan önce Efrîdûn / Feridun dönemin-de yaşamıştır. Büyük Zülkarneyn döneminde önde gelenlerden olup Mûsâ Aleyhisselâm dönemine kadar yaşamıştır.
[153] Anlatıldığına göre Mûsâ Aleyhisselâm Rabbine, “-Hangi kulun sana daha sevimlidir?” diye sormuş;“-Beni hep zikreden ve hiç unutmayan kulum.” diye cevap vermiş. Bunun
üzerine Mûsâ Aleyhisselâm
1 Akdeniz’in Atlas okyanusuna açıldığı, Cebel-i Tārık’ın olduğu kent. / ed.2 Afrika’nın kuzey doğusunda Kızıldeniz’in üst tarafları. / ed3 Tarihî açıdan sorunlu bir bilgi. Mûsâ Mısır’a hâkim olmamıştır. İsrail oğullarının bölgenin doğu ve batı
taraflarına (א אر رض و אر ا ) hâkim kılınması muahhar dönemdedir. / ed.
30
“-Peki, hangi kulun en iyi hüküm verir?” diye sormuş; “-Hak ile hükmeden ve hevasına uymayandır?” demiş. Mûsâ Aleyhisselâm “-En bilgili kulun kimdir?” diye sorunca “-Kendisine hidayet yolunu gösterecek ya da kendisini yanlıştan döndürecek
bir tek kelimeye rastlama ümidiyle insanların ilmini edinip kendi ilmine ilave etmek isteyen kişidir.” demiştir. Bunun üzerine Mûsâ Aleyhisselâm
“-Eğer kullarının arasında benden daha bilgili biri varsa onu bana göster, bildir (ya Rabbi!)” demiş. Allah da
“-Hızır senden daha bilgilidir.” demiş. Mûsâ Aleyhisselâm “-Onu nerede bulabilirim?” diye sorunca “-Sahilde, kayanın yanında.” demiş. Mûsâ Aleyhisselâm, “-Ya Rabbi! Onu nasıl bulabilirim?” diye sormuş. “-Bir balık alıp onu bir sepete koy, balığı nerede kaybedersen Hızır
oradadır.” demiş. Mûsâ Aleyhisselâm da hizmetindeki delikanlıya, “Balığı kaybettiğin zaman bana haber ver.” demiş, sonra yola koyulup yürümeye başlamışlar. Bir aralık Mûsâ Aleyhisselâm uyudu, balık da kaçıp denize düştü. Yemek vakti gelince Mûsâ Aleyhisselâm delikanlıya balığı sordu, o da balığın denize girip gittiğini haber verdi. Bunun üzerine, birlikte kayanın yanı-na geldiler. Derken, orada elbisesine sarınıp bürünmüş bir adam gördüler. Mûsâ Aleyhisselâm ona selâm verdi, o da “Bizim buralarda pek böyle selâm verilmez.” dedi. Mûsâ Aleyhisselâm da ona kendisini tanıttı. O, “Ey Mûsâ! Ben Allah’ın bana öğrettiği, fakat senin bilmediğin bir ilme sahibim, sen de Allah’ın sana öğrettiği fakat benim bilmediğim bir ilme sahipsin.” dedi. Birlikte gemiye bindiklerinde bir serçe geldi ve geminin kenarına konup denizden gagasıyla su almaya başladı. Hızır, “Benim ve senin ilmin Allah’ın ilminden şu serçenin denizden eksilttiği kadar bile eksiltemez.” dedi.
[154] “Balıklarını unuttular” yani balığı takip etmeyi, onun nere-de kaybolacağını ve bu şekilde aradıklarını bulmalarına yardım edeceği-ni unuttular. Bir görüşe göre Yûşâ onu Mûsâ’ya takdim etmeyi unutmuş, Mûsâ da ona balık konusunda hatırlatma yapmayı unutmuştur. De-nildiğine göre balık, tuzlu bir balık imiş. Yine denilmiştir ki Yûşâ, ba-lık ve ekmeği bir sepetin içinde taşıyormuş. Bir gece“hayat pınarı” adı verilen bir pınarın kıyısında konaklamışlar. Mûsâ Aleyhisselâm uykuya dalmış. Balık da suyun serinliği ve canlılığı ile temas edince canlanmış.
30
Hatta, rivayete göre Mûsâ Aleyhisselâm ve Yûşâ ondan bir parça yemişler. Bir görüşe göre Yûşâ bu pınardan abdest almış, o sırada su balığın üzerine sıçramış ve balık canlanıp denize girmiş.
[155] “Dehliz bulmuştu.” Allah suyun akışını balığın üzerinden geçecek şekilde tutmuş, böylece balığın üzerinde su adeta bir kemer şeklini almış ve bir tür dehliz oluşmuştur ki bu durum Mûsâ Aleyhisselâm’ın veya Hızır Aley-hisselâm’ın bir mucizesi olarak gerçekleşmiştir. “Ne zaman ki orayı geçtiler” yani belirlenmiş olan yeri, kayayı geçtiler. Onu geçmelerinin sebebi Mûsâ Aleyhisselâm’ın balıkla ilgili meseleyi unutmuş olması, Yûşâ’nın da balığın canlanıp denize düşmüş olduğunu Mûsâ’ya söylemeyi unutmuş olmasıdır. Söylendiğine göre o ikisi kayayı geçtikten sonra bir gece boyunca ve ertesi sa-bah öğlen vaktine kadar yürümüşler. Derken, Mûsâ Aleyhisselâm, bu olaydan önce kendisi hiç yorulmamış ve acıkmamış iken ansızın yorulmuş ve acıkmış, balığı böylece hatırlayıp istemiştir. “Bu yolculuğumuzdan dolayı” ifadesi on-ların kayayı geçtikten sonraki yolculuklarına işarettir.
[156] Şayet “ Yûşâ bunu nasıl unutmuş olabilir? Zira bu olay (yani sepet-teki bir balığın suya karışması) onların o kadar yolu kat etmelerine sebep olan aradıkları şeyi bulmaları için bir alamet idi. Üstelik bu olay iki mucize ihtiva ediyordu: İlk olarak tuzlanmış ve bir parçası yenmiş olan bir balığın canlan-ması –ki bir görüşe göre bu, tam bir balık değil, balığın yarısı imiş-; ikincisi ise suyun tıpkı bir kemer gibi kalkıp şekil alması ve balığın orada bir dehlize dalar gibi kaybolup gitmesi idi. Hem sonra bu nasıl bir unutmadır ki bir gece ve ertesi gün öğlen vaktine kadar yürüdükleri halde, Mûsâ Aleyhisselâm balığı isteyinceye kadar onu hatırlamamıştır?” dersen şöyle derim: Şeytan vesveseleri ile onu meşgul etmiş, böylece onun aklı fikri başka şeylere gitmiş ve unutuvermiştir. Buna ilaveten Yûşâ, Mûsâ Aleyhisselâm’da buna benzer çok sayıda mucize müşahede etmiş, bu tür şeylere son derece alışmıştı. Bu yüz-den, böylesi mucizeler onun için artık pek ilginç ve akılda kalıcı gelmiyordu.
[157] َ ْ -ifadesi “Söyle bana, haber ver!” an (?İşte bak, gördün mü) أرأlamındadır. Şayet “Bu ifadenin söz içerisindeki uyumu nedir? Zira e-ra-eyte, iz eveynâ (Hani sığınmıştık ya!) ve fe-innî nesiytü’l-hûte (Ben balığı unuttum.) ifadelerinin taalluk ettiği herhangi bir şey yoktur?” dersen şöyle derim: Mûsâ Aleyhisselâm balığı isteyince Yûşâ balıkla ilgili görmüş olduğu ve o zamana kadar unutmuş olduğu şeyi hatırlamış ve bir an dehşete kapı-larak bunun sebebini Mûsâ (a.s.)’a sormaya başlamış. Adeta ona, “Kayaya sığındığımız esnada başıma geleni gördün mü? Balığı unuttum!” demiştir. Ama ifadede sözün bu kısmı [“başıma geleni” ifadesi] hazfedilmiştir.
[158] Söylendiğine göre bu kaya, Zeytinyağı (Zeyt) nehrinin kıyısındaki kayadır. ُه َ ِ ifadesi (sana ondan bahsetmemi) أنَْ أذْכُ א َ ْ (.Bana onu unutturdu) أifadesinden bedeldir, yani ondan bahsetmeyi bana unutturan şeytandan baş-kası değildir. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde bu ifade en uzekkirakehû (sana ondan bahsetmeyi) şeklindedir. א ً َ َ (ilginç bir şekilde) ifadesi ise tıpkı ًא َ َ (bir dehliz) ifadesi gibi َ َ fiilinin (ikinci) mef‘ûlüdür. Yani, “O çok ilginç (.Yolunu tuttu) اِbir yol bularak yolunu tuttu.” şeklindedir. İlginç olan ise yolun dehlize benze-mesidir. Ya da sözünün sonunda, gördüklerinin hayret vericiliğinden ve bunları unutmuş olmasından ya da gördüğü iki mucizeden dolayı bir şaşkınlık ifadesi olarak “ilginç bir şekilde” demiştir. “Bundan bahsetmeyi bana herhalde Şeytan unutturdu!” ifadesi atıf ile kendisine atıf yapılan ifade arasında bir ara sözdür. א‘ ً َ َ (ilginç bir şekilde) ifadesinin Mûsâ Aleyhisselâm’ın durum karşısındaki hayretinin ifadesinin nakli olduğu da söylenmiştir ki bu görüş doğru değildir.
ِכَ [159] -ifadesi, balığın yolunu bulmuş olmasına işaret (!Buydu işte) ذَtir, yani “İşte aradığımız şey buydu!” demektir. Çünkü bu olay ulaşılmak istenen şeye, yani Hızır Aleyhisselâm ile buluşmaya bir emare idi. Nebğî ifadesi vasıl halinde Yâ olmaksızın [ ِ ْ َ şeklinde] okunmuştur ki, Yâ’nın [nebğî şeklinde] isbatı daha güzeldir. Bu da Ebû Amr’ın [v. 154/771] okuyuşudur. Vakıf halinde ise mushaf hattına uymak maksadıyla, çoğunlukla Yâ atılır.
[160] “Gerisingeri döndüler” yani geldikleri yoldan geriye döndüler. Ya da bıraktıklarğı izleri takip ederek döndüler.
[161] “Katımızdan rahmet” yani vahiy ve nübüvvet; “nezdimizden” yani Bize has olan ilimden ki bu da gaipten haber verme ilmidir.
66. Âyetin Tefsiri
ا [162] ً ْ ifadesi iki fetha ile raşeden şeklinde ve zamme ve sükûn ile رُruşden şeklinde okunmuştur, “yol gösterici ilim, dinî konuda bana yol göste-recek ilim” anlamındadır. Şayet “Onun kendi döneminde yaşamakta olan bir başkasından ilim öğrenmeye muhtaç olması, bu kişinin, denildiği gibi ‘İmrân oğlu Mûsâ (‘Aleyhisselâm) değil de Mîşâ oğlu Mûsâ olduğuna delâlet etmez mi? Zira bir peygamberin kendi zamanında en bilgili ve önder kişi olması, dinî meselelerde kendisine danışılan biri olması gerekir.” dersen şöyle derim: Bir peygamberin kendisi gibi bir başka peygamberden ilim öğ-renmesinde herhangi bir beis yoktur. Ancak kendisinden daha aşağı merte-bedeki birinden ilim öğrenmesi yakışık almaz. Sa‘îd b. Cübeyr’in [v. 94/713]
İbn Abbas’a [v. 68/688] “ Kâ‘bu’l-ahbâr’ın karısının oğlu Nevf, Hızır’ın Mûsâ Aleyhisselâm ile birlikte yolculuk yapmadığını, oradaki Mûsâ’nın, Mîşâ oğlu Mûsâ olduğunu iddia ediyor.” dediği; İbn Abbas’ın ise “Ya-lan söylemiş Allah’ın düşmanı!” şeklinde cevap verdiği nakledilir. [Buhārî, “Ehâdîsü’l-enbiyâ”, 37.]
67. Âyetin Tefsiri
68. Âyetin Tefsiri
basa basa söylemiş; sanki böyle bir şeyin mümkün olmadığını ifade etmiş ve bunu da kendisinin görünüşte kötü, hoş olmayan bazı görevler yapaca-ğını, bunları gören salih bir insanın dayanamayıp hemen müdahale etmeye ve yadırgamaya kalkışmaktan kendini alamayacağını, hele bir peygamberin böyle bir durumda asla sabredemeyeceğini söyleyerek gerekçelendirmiştir.
ا [164] ً ْ ُ kelimesi temyizdir, yani “haberinin / bilginin ihata etmediği şey” anlamındadır ya da mastar şeklinde mansūb olup “kuşatamadığın için, yani haberdar olmadığın için” anlamındadır.
69. Âyetin Tefsiri
[165] ِ ْ ا ifadesi (.Karşı gelmeyeceğim) وَ أَ ً ِ א (sabırlı) ifadesine atıf olup nasp mahallindedir, yani “Beni sabırlı ve karşı gelmez bulacaksın.” anlamındadır. Ya da i‘rabda mahalli yoktur ve ِ ُ ِ َ َ (Beni bulacaksın.) ifadesine atıftır.
[166] Mûsâ Aleyhisselâm, ilim öğrenme ve bilgisini artırma yönündeki gay-retinden dolayı, Hızır işin hakikatini açıkladıktan sonra dahi onunla birlikte kalmaya sabredebileceğini ummuş ve sözünü Allah’ın dilemesine bağlayarak (inşâallah diyerek) sabredeceği vaadinde bulunmuştur. Zira durumun zorlu-ğunu bilmekte, yani fesadı müşahede esnasında salih bir insanı kuşatıveren hamiyet duygusunun (yani fesada müdahale isteğinin) karşı konmaz bir şey olduğunu bilmektedir. Üstelik Allah’ın yanına varmasını ve kendisinden ilim almasını emrettiği masum bir peygamberin din konusunda kusur sayılacak bir şey yapmaktan berî olduğunu, görünüşte çirkin gibi olan fiillerinin bile içyüzü itibariyle muhakkak güzel olacağını, dolayısıyla içyüzü bilinmeyen hususlarda [dış görünüşe göre] hüküm vermenin büsbütün yanlış olacağını da bilmektedir.
70. Âyetin Tefsiri
[167] ِ ْ َ ْ َ َ (Bana sorma!) ifadesi şeddeli Nun ile fe-lâ tes’elennî şek-linde de okunmuştur. Demek istiyor ki: Bana tâbi olmanın şartlarından biri, benden doğru olduğunu bildiğin, fakat hikmetini (doğruluk gerekçe-sini) kavrayamadığın ve dolayısıyla kızıp yadırgayacağın bir şey gördüğün zaman bunu bana derhal sormaman, bu konuda benimle tartışmaman, ben sana bu konuyu açıp açıklama yapana kadar sabretmendir. Öğrencinin hoca karşısında, tâbi olanın da tâbi olduğu kişi karşısında takınacağı edep budur.
72. Âyetin Tefsiri
[168] “Kalkıp gittiler” deniz sahili boyunca, gemi aramak üzere gittiler. Gemiye bindiklerinde gemidekiler, “Bunlar hırsızdır.” dedi ve dışarı çıkma-larını istedi. Geminin sahibi, “Ben bunlarda peygamber yüzü görüyorum.” dedi. Gemidekilerin Hızır Aleyhisselâm’ı tanıdıkları ve bu yüzden onlardan ücret almadıkları da söylenmiştir.
[169] Gemi dalgalara yakalandığı zaman, Hızır Aleyhisselâm eline bir nacak almış ve gemiyi delmiş, suyun vurduğu taraftan iki kalası söküp çı-karmış, Mûsâ Aleyhisselâm ise bir yandan açılan gediği elbisesi ile kapatmaya çalışırken bir yandan da ona “İçindekileri boğmak için mi deldin bunu?!” demiştir. َق ِ ْ ُ ِ (boğmak için mi?) ifadesi şedde ile li-tuğarrika şeklinde ve li-yeğrakaehluhâ (İçindekiler boğulsun diye mi?) şeklinde de okunmuştur. “Doğrusu, tehlikeli bir şey yaptın!” Çok büyük, çok vahim bir iş yaptın! ا ً ْ إ
kelimesi emira’l-emru (İş büyüdü.) ifadesinden gelir, şair şöyle demiştir:Felaket ki ne felaket… Berbat! Vahim!
73. Âyetin Tefsiri
[170] “Unuttuğum şey dolayısıyla” yani unuttuğum şeyden dola-yı ya da unuttuğum bir şey yüzünden veya unuttum diye. Burada Mûsâ Aleyhisselâm, Hızır’ın tavsiyesini unutmuş olduğunu, dolayısıyla unu-tan kişinin hesaba çekilmeyeceğini kastetmiş ya da her ne kadar ona “Unuttuğum için beni muahaze etme!” demiş olsa da bu ifadesiyle bir tür tariz yapmış; unuttuğunu düşünmesini ve böylece onu makul karşı-lamasını istemiştir. Bu, kişinin hem maksadını, meramını ifade etme-sini hem de yalan söylemekten korunmasını sağlayan bir tariz türüdür.
Sözgelimi İbrahim Aleyhisselâm’ın “Bu benim kızkardeşimdir.” ve “Ben has-tayım.” [Sāffât 37/89] demesi de böyledir. Veya “unutma” ifadesiyle “terket-me” mânasını kastetmiştir. Yani senin tavsiyeni daha ilk seferde terketmiş olduğum için beni muahaze etme.
[171] Rahekahû ifadesi, “Zorluk çıkardı, zorladı.” anlamındadır, erhekahû iyyâhu şeklinde de kullanılır. Yani, “İşimde, seni takip etme, sana uyma konu-sunda bana zorluk çıkarma!” demiş, “Seni takip etmeyi benim için zorlaştırma, görmezden gelerek ve benimle münakaşayı bırakarak bu işi bana kolaylaştır.” demek istemiştir. ا ً ْ ُ kelimesi iki zamme ile ‘usuran şeklinde de okunmuştur.
75. Âyetin Tefsiri
[172] Hızır Aleyhisselâm’ın, çocuğu boynuna ip dolayıp boğarak öl-dürdüğü de başını duvara vurarak öldürdüğü de söylenmiştir. Sa‘îd b. Cü-beyr’in [v. 94/713] “Önce onu yatırdı, sonra da hançerle boynunu kesti.” dediği nakledilmiştir.
[173] Şayet “Neden [71.] âyette א َ َ َ ِ َ ِ ِ ا א َ إِذا رَכِ (Nihayet ge-miye bindiklerinde, gemide bir delik açtı.) ifadesinde Fâ kullanılmamışken bu âyetteki ُ َ َ َ َ א ً ُ א ِ َ َ إِذا (Nihayet, bir oğlan çocuğuyla karşılaştılar... Tuttu bunu öldürdü!) ifadesinde neden Fâ kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: Gemiyi delmesini ifade eden kelime (א َ َ َ ), şartın cevabı olarak zikredilmiş, bu âyette çocuğu öldürmesini ifade eden kelime ( ُ َ َ َ َ ) ise şart cümlesinin bir parçası olarak zikredilmiştir. Cevap ise َ ْ َ َ אلَ أَ (‘Öldürdün hâ!’ dedi.) ifadesidir.1 “Peki, neden bu iki ifade birbirinden farklı şekilde kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: Çünkü geminin delinmesi, gemi-ye binmenin hemen akabinde gerçekleşmemiş; çocuğun öldürülmesi ise onunla karşılaşmanın hemen akabinde gerçekleşmiştir.
[174] ً -kelimesi zâkiyeten şeklinde de okunmuştur; günah (masum) زَכِsız, tertemiz anlamındadır. Mûsâ Aleyhisselâm ya onun hiçbir günahını gör-mediği için onu günahsız olarak nitelemiştir ya da çocuk olduğu, günah işleme çağına gelmediği için böyle nitelemiştir.
1 Ve onda da Fâ yoktur. / ed.
30
[175] “Can karşılığı olmaksızın” yani çocuk birini öldürmüş de kısas cezasına müstahak olmuş da değildir. Necdet el-Harûrî’nin1 İbn Abbas’a [v. 68/688] bir mektup yazarak “ Peygamber (s.a.) çocukların öldürülmesini yasaklamıştır. O halde bu çocuğun öldürülmesi nasıl caiz olabilir?” diye sor-duğu, onun da “O çocuğun haline dair Mûsâ Aleyhisselâm’ın yanındaki o âli-min bildiklerini bilseydin, senin de onu öldürme hakkın olurdu!” diye cevap verdiği nakledilmiştir.2 [Benzer lâfızlarla, Müslim, “Cihad”, 140.]
ا [176] ً כُْ iki zamme ile nüküran şeklinde de okunmuş olup “yadırgatıcı, ber-bat şey” anlamındadır. ا ً כُْ kelimesinin, ا ً ْ kelimesinin ifade ettiğinden daha az إbir kötülüğü ifade ettiği, çünkü tek bir kişinin öldürülmesinin, bir gemi dolusu insanı boğmaktan çok daha küçük bir kötülük olduğu söylenmiştir. Bunun mâ-nasının, “ilkinden daha kötü bir iş yaptın.” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Zira ilki, geminin delinmesinden ibaretti -ki delinen yerlerin kapatılması ile bunun telafi edilmesi mümkün idi- bu ise, telafisi mümkün olmayan bir suçtur.
[177] Şayet “Önceki seferde ‘Ben dememiş miydim?’ ifadesi kullanıl-mışken, burada ‘Ben sana dememiş miydim?’ ifadesi kullanılarak ‘sana’ kelimesinin ilave edilmesi ne mânaya gelir?” dersen şöyle derim: Bu, tavsi-yeye uymama ve ikinci problemde de sabırsızlık gösterme karşısında daha şiddetli bir kınama anlamı ifade etmektedir.
76. Âyetin Tefsiri
[178] “Bundan sonra” yani bu seferden ya da bu sorduğumdan sonra “be-nimle arkadaşlık etme,” bana yakınlaşma, seninle arkadaşlık etmek istesem de benim bu isteğime uyma! ِ
ِْ א ُ َ ifadesi, “Arkadaşım olma!” manasında
fe-lâ tashabnî ve “Beni kendine arkadaş etme!” manasında fe-lâ tushibnî şekille-rinde de okunmuştur. “Benden yeterince mazeret dinledin,” artık mazeretimi beyan ettim. ِّ ُ َ (benden) ifadesi Nun hafifletilerek ledünî şeklinde, Dal’ın sükûnu ve Nun’un kesresi ile lednî şeklinde de okunmuştur ki bu tıpkı ‘azu-den kelimesinin ‘azden şeklinde telaffuz edilmesine benzer. Peygamber (s.a.)’in, “Kardeşim Mûsâ’ya Allah rahmet eylesin! Hayâ ettiği için böyle söylemiştir.” buyurduğu, yine “Allah’ın rahmeti bizim ve kardeşim Mûsâ’nın üzerine olsun. Eğer arkadaşıyla beraber kalsaydı ilginç şeylerin bile en ilginçlerini görürdü.” buyurduğu [Ebû Dâvûd, “Kitâbü’l-hurûf ve’l-kırâât”, 29.] nakledilmiştir.1 Hāricîlerin necedât kolunun pîri Necdet b. ‘Âmir el-Hanefî [v. 72/691]. Bu zat, Nâfi‘ b. Ezrak liderliğin-
deki Ezârika'ya mensup olmakla birlikte, bunların “Hāricî olup da hicret etmeyenleri dahi kâfir sayması” üzerine Hāricîlik içinde yeni bir oluşum başlatmıştır. ( Mustafa Öz, “Necde b. Âmir” md., DİA). / ed.
2 Ancak Allah katından bilgi aldığı kesin olmayan biri için bu tür bir bilgi asla söz konusu olamaz. / ed.
30
77. Âyetin Tefsiri
[179] “Bir şehir halkı” yani Antakya. Buranın, el-Übelletu şehri olduğu, Al-lah’ın arzı üzerinde gökyüzüne en uzak olan şehrin bu olduğu da söylenmiştir.
א [180] ُ ُ ِّ َ ُ (bu ikisini ağırlamaktan) ifadesi yudīfûhuma şeklinde de okunmuştur. Dāfehû (Misafiri oldu.) demektir. Kelimenin aslı dāfe’s-sehmü ‘ani’l-ğaraz (Ok hedefinden kaydı.) ifadesinden gelmekte olup meyletmek anlamındadır. Bunun bir benzeri izvirâr (sapma) kökünden gelen zârahû (Onu ziyaret etti.) kelimesidir. Yine bu fiil edāfehû (Onu misafir etti.) ve day-yefehû (Onu ağırladı.) şeklinde de kullanılır. Peygamber (s.a.)’in “Bu kimseler kınanmış bir şehir halkı idiler.” buyurduğu nakledilmiştir. [Nesâî, “Tefsîr”, 18.]Misafirin ağırlanmadığı, yolcunun hakkının tanınmadığı şehrin, şehirlerin en kötüsü olduğu söylenmiştir.
[181] [“Yıkılmaya yüz tutmuş” anlamında] “yıkılmak isteyen.” Burada isteme fiili yakınlaşma, ramak kalma anlamında isti‘âre olarak kullanılmıştır. Aynı mânayı ifade etmek için hemm (yöneldi) ve ‘azm (karar verdi) kelimeleri de isti‘âre olarak kullanılır. Bir çoban şöyle bir şiir irat etmiştir:
Bir geçit ki geçerken endişeyle titrer develerin başlarıTıpkı baltanın sapından çıkmak istediği zamanki titreyişi gibi
Bir başka şair de şöyle demiştir:
Mızrak Ebû Berâ’nın bağrını istiyor‘Akīl oğullarının kanını içmeyi değil!
Yine Hassân b. Sâbit [r.a.; v. 60/680] şöyle demiştir:
Zaman elbet beni yârim Cüml’e kavuştururZaman ki, hep iyiliği hedefler!
[182] Yine Arapların ‘azeme’s-sirâcu en yatfe’e (Kandil sönmeye karar verdi.), talebe en yatfe’e (Sönmek istedi.) gibi ifadeler kullandıklarını duy-muşumdur. İmdi; söz, konuşma, şikâyet, doğruluk, yalan, sükût, inat, ka-çınma, izzet, gönüllülük ve diğer şeyler cansız ve akıl sahibi olmayan varlık-lar için isti‘âre olarak kullanıldığına göre irâde etme neden kullanılmasın ki? Nitekim şöyle demişlerdir:
30
[At hızlı gitmeye başlayınca, atın sırtına bağlanan] geniş kayışlar, [sürücünün] karnına: “İyice sarıl, yapış!” dediğinde…
[Hurmanın çekirdeği dişime denk gelince] dişim çekirdeğe der ki: Çınla bakalım!
Ud konuşmadan eğlence konuşmaz
Kişneyerek, inleyerek bana şikâyette bulundu [devem]
Eğer zannım doğruysa ki bana hep doğru söyler...
[Yine bu mânada Allah Teâlâ] “Mûsâ’dan öfke susunca” [A‘râf 7/154] [buyurmuştur. Yine şöyle demişlerdir:]
Mârid [ Dûmetü’l-cendel kalesi] kafa tuttu, Ablak [ Samuel kalesi] de dayanıklı çıktı.
Yine şair şöyle demiştir:1
Kaygılar göz kapaklarının bir an bile kapanmasına müsaade etmedi
Tüm endişeler dindiği anda bile inatla devam eden kaygılar!
Bir başka şair şöyle demiştir:Kalçalar ve göğüsler [öylesine iri ki] fistanın ne karnına temas etmesine izin veriyor ne de sırtına
[Benzer şekilde] “Yerler ve gök, ‘İsteyerek geldik.’ dediler.” [Fussilet 41/11] [buyrulmuştur.]
[183] Duyduğuma göre Allah kelâmını tahrif eden bir cahil2, ّ أن ifadesinde zamirin Hızır'a raci olduğunu [yani "duvarın yıkılmasını Hızır Aleyhisselam'ın murat ettiğini" söylemiş!.. Bunu söyleyebilen birinin içinde bulunduğu cehalet afeti ve kavrayışsızlık hastalığı, kendisine kelâmın zirve noktasında olanı en alt seviyesindeymiş gibi göstermiş; böylece âyeti ken-dince fasih ve sağlıklı olan mânaya ircâ etmek için zamiri bu şekilde gönder-miştir. Çünkü ona göre sözün en mu‘ciz olanı, mecazdan en uzak olanıdır.
[184] Inkadda, çabucak devrildi anlamında olup inkıdādu’t-tā’ir (ku-şun düşmesi) ifadesinden gelir ve infe‘ale babında, kadadtuhû fiilinin dö-nüşlü / mutāva‘at halidir. Bu fiilin, tıpkı ihmerra fiilinin el-humra kökün-den gelişi gibi en-nakd kökünden geldiği de söylenmiştir. َ ْ َ ifadesi أن
1 Bu beyit Zemahşerî’nin kendisine aittir. / çev.2 Yani Dâvûd ez-Zāhirî. / çev.
30
en yunkada şeklinde en-nakd kökünden de okunmuş; ayrıca inkāsat es-sinnü (Diş boydan doya çatladı.) kökünden yenkāsu şeklinde de okunmuştur. Şair Zu’r-rumme [v. 117/735];
… yıkık, devrik
ifadesinde [bu kökten gelen kelimeyi] Sād ile kullanmıştır.
[185] “Tuttu, bunu doğrulttu.” Söylendiğine göre Hızır Aleyhisselâm, bu duvarı eliyle doğrultmuş. Ona eliyle meshettiği ve duvarın düzlendiği söylen-miştir. Duvarı bir sütun ile destekleyip düzelttiği de, onu yıkıp yeniden yaptığı da de söylenmiştir. Söylendiğine göre duvarın yüksekliği yüz dirsek boyu imiş.
[186] Mûsâ ve Hızır Aleyhimesselâm çok zor durumdaydılar; yemeğe ihtiyaçları vardı, o kadar muhtaç durumdaydılar ki bu durum onları bir insanın en son başvuracağı şeye, yani dilenciliğe bile zorlamıştı. Ama kim-seden bir şey alamamışlardı. Hızır Aleyhisselâm duvarı doğrultunca Mûsâ Aleyhisselâm böylesine mahrumiyet içerisinde olmalarına ve muhtaç halle-rine bakarak “İstesen, buna karşı bir ücret alabilirdin!” yani “Yaptığın işe karşılık bir ücret talep edebilirdin. Böylece o ücretle geçimimizi temin eder, içinde bulunduğumuz zor durumu atlatırdık.” demekten kendini alamadı.
تَ [187] ْ َ َ (alırdın) ifadesi le-tehizte şeklinde de okunmuştur ki bu durumda tehizedeki Tâ, tıpkı tebi‘adaki gibi aslî harftir ve ittehaze fiili tıpkı ittebe‘anın tebi‘adan türemesi gibi, tehizeden ifti‘âl babında türemiştir; el-ahz (almak) kelimesi ile ilgisi yoktur.
78. Âyetin Tefsiri
[188] Şayet “ا (bu) kelimesi neye işarettir?” dersen şöyle derim: Mûsâ Aleyhisselâm’ın “Bundan sonra sana bir şey daha sorarsam, benimle arkadaşlık etme!” şeklindeki sözünde verilmiş olan ahdin bozulduğu anda aralarında ayrılmanın gerçekleşeceğini düşünmüş ve buna işaret etmiş, işaret ettiği “bu” zamirini mübteda yapmış ve ardından bu mübtedanın haberini getirmiştir. Nitekim sen de hâzâ ahūke (Bu senin kardeşindir.) dersin ve “bu” ifadesi kardeşinin dışında birine işaret ediyor olmaz. Ayrıca bu kelimenin üçüncü soruya da işaret ediyor olması mümkündür ki bu durumda anlam, “İşte bu itiraz, ayrılık sebebidir.” şeklinde olmaktadır. İfadenin aslı, hâzâ firâkun beynî ve beyneke (Bu seninle benim aramda ayrılıştır.) şeklindedir. İbn Ebû Able [v. 151/768] de böyle okumuştur, ama daha sonra (diğer okuyuşta) mastar tıpkı mef‘ûle izafe edildiği gibi zarfa izafe edilmiştir.
79. Âyetin Tefsiri
[189] “Düşkün kimselere…” Söylendiğine göre bunlar on kardeş idi; iç-lerinden beş tanesi müzmin hasta idi, diğer beşi ise denizde çalışıyordu. “Öte-lerinde” yani önlerinde. وَرَاء kelimesi “Önlerinde berzah vardır.” [Mü’minûn 23/100] âyetinde de bu mânada kullanılmıştır. “Arkalarında” anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre hükümdarın güzergâhı onların dönüş yolu üzerin-deydi ve onlar da hükümdardan haberdar değillerdi. Allah Teâlâ da bu durumu Hızır’a bildirdi. Bu hükümdarın adı Cülendâ’dır.
[190] Şayet “א َِ رََدْتُ أنَْ أَ َ (Onu kusurlu kılmak istedim.) ifadesi geminin
gasp edileceği endişesinin sonucunu ifade etmektedir. Dolayısıyla bu ifadenin sebepten sonra zikredilmesi gerekirken neden ondan önce zikredilmiştir?” der-sen şöyle derim: Amaç bu ifadeyi sonraya bırakmak yönündedir, ama ilahî inâ-yete işaret etmek üzere öne alınmıştır. Hem geminin delinmesinin tek sebebi onun gasp edileceğine dair korku değildir, aynı zamanda geminin fakirlere ait olması da bir sebeptir. Dolayısıyla bu cümle tıpkı Zeydün zannî mukīmün (Zeyd zannımca mukîmdir.) ifadesi gibidir.1
[191] Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] ve İbn Mes‘ûd [v. 32/652] kıraatlerinde külle sefînetin sālihatin (işe yarar her gemiyi) şeklinde geçmektedir.
82. Âyetin Tefsiri
[192] ‘ Âsım el-Cahderî [v. 129/746] fe-kâne ebevâhu mu’minâni şek-linde okumuştur. Bu okuyuşa göre kâne fiili durum zamiri olmaktadır.
1 Bu örnekte zannî ifadesi mübtedaya da, habere de taalluk edebilir. Benzer şekilde âyetteki “Onu kusurlu kılmak istedim.” ifadesi de hem gemicilerin fakirliği ile hem de hükümdarın gaspı ile ilgilidir. Bu yüz-den, ikisinin ortasında kullanılmıştır. / çev.
30
“Onun bunları azdırıp inkâra sürüklemesinden endişe ettik” yani o çocu-ğun mümin olan ana-babasını azgınlığa sürüklemesinden, Allah’ın kendileri-ne verdiği nimete karşı nankörce inkârcılık etmelerine sebep olmasından, onları engellemek ve kötü fiillerde bulunmak suretiyle kendilerine kötülük ve bela bu-laştırmasından ya da onların imanına kendi küfrünü ilave etmesinden ve böylece aynı evin içinde iki mümin ile birlikte bir azgın kâfirin bir arada bulunmasına sebep olmasından ya da illet ve musibeti ile onlara düşmanlık etmesinden, sap-kınlığı ile onları saptırmasından… Böylece, onların evlatları sebebiyle sapmala-rından, imandan sonra azgınlığa ve küfre bulaşmalarından endişe ettik. Burada bütün bunlardan endişe etmiş olan Hızır Aleyhisselâm’dır. Çünkü Allah Teâlâ kendisine çocuğun halini, gizli olan durumunu bildirmiş ve onu öldürmesini emretmiştir ki bu durum tıpkı bir kişinin yaşamasında bir mefsedet olduğunu (yani başkalarını da bozacağını) bildiği için onun kökünü kazımasına benzer. Übeyy b. Kâ‘b’ın kıraatinde bu ifade fe-hāfe rabbuke (Senin Rabbin endişe etti.) şeklinde okunmuştur ki bu durumda anlam, “Rabbin, tıpkı işin kötü bir akıbet-le sonlanmasından endişe eden biri gibi, durumu hoş karşılamadı ve değiştirdi.” şeklindedir. Ayrıca َא ِ َ َ (Ve endişe ettik.) ifadesi fe-kerihnâ (Hoş karşılamadık.) anlamında olup tıpkı َِכ َ َ (Sana hibe edeyim diye. [ Meryem 19/19]) ifadesin-de olduğu gibi, Yüce Allah’ın sözünün nakli de olabilir.1
א [193] َ ِ ْ ُ fiili şedde ile yubeddilehumâ şeklinde de okunmuştur. ًة -ifa زَכَdesi temizlik, günahlardan beri olma anlamına, א ً -da rahmet ve şefkat anla رُmına gelir. Rivayete göre bu çocuğun ebeveyninin daha sonra bir peygamber ile evlenen bir kızları olmuş. Bu kız çocuğu da Allah’ın peygamberlerinden birini doğurmuş ve o peygamberin eliyle Allah Teâlâ koca bir toplumu hidayete erdir-miş. Bu kadının yetmiş peygamber doğurduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın, öldürülen çocuk yerine o ikisine, tıpkı kendileri gibi mümin bir evlat bahşettiği de söylenmiştir. Söylendiğine göre bu iki çocuğun ismi Esram ve Sarîm, öldürü-len çocuğun ismi ise Hüseyin imiş.
[194] Hazine konusunda da ihtilâf edilmiştir. Bundan kastın, gömülmüş altın ve gümüş cinsinden mallar olduğu [Tirmizî, “Tefsîr”, 19] söylenmiştir. Ayrıca üzerine şöyle yazılmış altından bir levha olduğu da söylenmiştir: “Kadere iman eden kimsenin nasıl olup da hüzünlendiğine, rızkı verenin Allah olduğuna ina-nan kimsenin nasıl olup da rızık için kendini yorduğuna, ölümün hak olduğuna inanan kimsenin nasıl olup da sevindiğine, hesap gününe inanan kimsenin nasıl olup da gaflete daldığına, dünyayı ve dünya ehlinin sürekli değişip, dönüşüp durduğunu bilen kimsenin nasıl dünyaya mutmain olduğuna şaşarım. Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın resulüdür.” 1 Hazret-i Meryem’e “Sana tertemiz bir evlât hibe edeyim diye…” diyen Kutsal Ruh’tur. Ancak bunu
Allah’ın ifadesini ona ileterek söylemektedir. Çünkü O’nun elçisi olduğunu baştan belirtmiştir. / ed.
[195] Söylendiğine göre bu hazine, içerisinde ilim bulunan birtakım sayfalardır. Ancak mutlak olarak “hazine” denmiş olmasından bunun mal olduğu anlaşılmaktadır. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] “Hazine bizden öncekilere helal, bize ise haram kılınmış; ganimet ise bizden önce-kilere haram, bize helal kılınmıştır.” dediği nakledilmiştir ki o bu ifadesi ile “Altını ve gümüşü biriktirerek bunları Allah yolunda harcamayanları can yakıcı bir azapla müjdele.” [Tevbe 9/34]) âyetini kastetmiştir.
[196] “Babaları da salih bir kimseydi.” Yani o iki çocuğun babalarının salih olmasından dolayı, onun çocukları üzerindeki hakkını muhafaza et-mek için. Ca‘fer-i Sādık’ın [v. 148/765] “Bu iki çocuk ile kendisi nedeniyle muhafaza edildikleri ataları arasında yedi göbek vardır.” dediği, Hazret-i Ali (r.a.)’ın oğlu Hüseyin’in [v. 61/680] ise bir Hāricî ile tartışırken ona “Allah bu iki çocuğu neyin hatırına muhafaza etmiştir?” diye sorduğu, onun da “Ba-balarının salih olması hatırına” diye cevap verdiği, bunun üzerine Hazret-i Hüseyin’in [v. 61/680] “Benim babam ve dedem ondan daha hayırlıdır…” demesi üzerine hâricînin “Allah bize sizin ‘ağzı iyi laf yapan bir kavim’1 ol-duğunuzu bildirmiştir.” dediği nakledilmiştir.
[197] ً َ ْ mef‘ûlün leh ya da “Rabbin diledi.” fiili ile mansūb olmuş رَmastardır. Çünkü “Allah o ikisine merhamet etti.” anlamındadır.
[198] “Ben bunları” yani gördüklerini “kendiliğimden” yani kendi görüş ve içtihadım ile hareket ederek “yapmadım”, aksine Allah’ın emri ile yaptım.
85. Âyetin Tefsiri
86. Âyetin Tefsiri
gözesi’ne batıyormuş gibi gördü. Orada bir kavim buldu. “Ey Zülkar-neyn! Bunlara azap da edebilirsin, haklarında güzellik yolunu da be-nimseyebilirsin.” dedik.
87. Âyetin Tefsiri
atıf yapıyor. / ed.
30
88. Âyetin Tefsiri
[199] Zülkarneyn, dünyayı ele geçiren [Makedonyalı Büyük] İskender’dir. Söylendiğine göre dünyaya1 iki mümin, iki de kâfir hâkim olmuştur. Mü-min olanlar Zülkarneyn ve Süleyman Aleyhisselâm; kâfir olanlar ise Nemrut ve Buhtunnasr’dır. Buhtunnasr Nemrut’tan sonra yaşamıştır. Zülkarneyn’in kim olduğu hakkında ihtilâf edilmiş, şöyle denmiştir: Zülkarneyn, Allah tarafından yeryüzüne hâkim kılınmış, Allah’ın kendisine ilim ve hikmet verdiği, heybet bahşettiği, ışığı ve karanlığı emrine amade kıldığı, yürüdü-ğü zaman ışığın önünde ilerleyip yolunu aydınlattığı, karanlığın ise ardını kuşattığı salih bir kuldur. Yine peygamber olduğu da meleklerden bir melek olduğu da söylenmiştir. Hazret-i Ömer, birisinin [çocuğuna] “ Zülkarneyn!” diye seslendiğini duymuş ve “Affet Allah’ım!.. Demek, peygamber isimleri-ni kullanmaktan bile memnun olmadınız da meleklerin isimlerini kullan-maya başladınız!” demiştir.
[200] Hazret-i Ali (r.a.)’ın “Ona bulutlar amade kılınmış, sebepler eli-ne verilmiş, ışık önüne serilmiştir.” dediği; kendisine Zülkarneyn’in kimolduğu sorulunca “O Allah’ı sevmiş, Allah da onu sevmişti.” diye cevap verdiği nakledilmiştir. [Hāricîlerden] Abdullah İbnü’l-Kevvâ kendisine “Bu Zülkarneyn nedir? Melek midir yoksa peygamber midir?” diye sormuş, o da şöyle demiştir: “Melek de değildir peygamber de. Fakat Allah’ın salih bir kuludur. Allah’a itaat halinde iken sağ boynuzundan, yani başının sağ tarafından bir darbe almış ve ölmüş, sonra Allah kendisini diriltmiş; sonra sol tarafından darbe almış ve ölmüş, ardından Allah kendisini yeninden di-riltmiştir. Kendisine bu yüzden Zülkarneyn (iki boynuz sahibi) denilmiştir. Aranızda da onun bir benzeri vardır.”2 Söylendiğine göre Zülkarneyn onları tevhide davet etmiş, onlar da onu öldürmüşler, sonra Allah onu diriltmiş-tir. Peygamber (s.a.)’in “Dünyanın iki tarafını yani doğusunu ve batısını dolaştığı için kendisine Zülkarneyn ismi verilmiştir.” dediği nakledilmiştir.
[201] Söylendiğine göre Zülkarneyn’in iki boynuzu, yani iki ör-güsü vardı. Onun devrinde iki karn, yani nesil geçtiği de söylen-miştir. Vehb b. Münebbih’in [v. 114/732] “O Rum ve Fars ülkesine hâkim olduğu için kendisine Zülkarneyn denilmiştir.” dediği de nak-ledilmiştir. Bunların “Rum ve Türk ülkesi” olduğu da rivayet edilmiştir. 1 Yani başta kendi memleketi olmak üzere ‘dünyanın bilinen bölgelerine’. / ed.2 Hazret-i Ali’nin, “peygamber değil, salih/velî bir kul” mealindeki ifadesiyle kendisini kastettiği anlaşıl-
maktadır. / ed.
30
Yine Vehb b. Münebbih’in “Başının / miğferinin iki tarafı bakırdan idi.” dediği de nakledilmiştir. Başındaki tacının iki boynuzu olduğu ve başında iki boynuza [iki örgüye] benzeyen bir şekil olduğu da söylenmiştir. Ancak cesaretinden dolayı bu lakapla anılmış olması da mümkündür; tıpkı cesur kimseye koç denmesi gibi. Çünkü koç da akranlarını süser, onlara tos vurur.
[202] Zülkarneyn Rumlardandı, yaşlı bir kadının tek çocuğu idi. Peygam-ber (s.a.)’e bu soruyu soranlar ise Yahudilerdi ve onu imtihan etmek maksadıy-la sormuşlardı. Rivayete göre bu soruyu Ebû Cehl ve yandaşları sormuşlardı. “Şimdi size okuyacağım.” ifadesinde hitap, bu iki gruptan birine yöneliktir.
[203] “Her şeye dair”, “her şeyin sebeplerine dair” demektir. Bununla onun saltanatındaki maksat ve amaçlarını kastetmiştir. “Sebep” yani ulaştıracak yol. Sebep, maksada ulaştıran bilgi, kudret, alet gibi şeylerdir. Burada onun güne-şin battığı yere ulaşması kastedilmiştir. “Derken, bir yol izledi” kendisini oraya ulaştıracak bir yol izledi ve nihayet oraya ulaştı. Aynı şekilde güneşin doğduğu yere gitmek istedi, onun için de bir yol izledi. Sonra iki dağın olduğu yere git-mek istedi ve onun için de bir yol izledi. א ً َ َ َ َ َ ifadesi fe’tteba‘a sebeben (Bir aracın peşine düştü, bir yol izledi.) şeklinde de okunmuştur.
[204] [ kelimesi] hami’etin şeklinde okunmuştur ki “Kuyu çamurlandı.” manasındaki hami’eti’l-bi’ru ifadesinden gelir. Hâmiyetin şeklinde de okunmuş-tur ki bu durumda “sıcak” anlamındadır. Ebû Zer’den şöyle nakledilmiştir: Bir seferinde devenin üzerinde Peygamber (s.a.)’in terkisinde idim. O sırada batan güneşi gördü ve “Ey Ebû Zer! Bilir misin şu güneş nereye batar?” diye sordu. Ben de “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine o “Gider bir kızgın gözede batar.” buyurdu. [Ebû Dâvûd, “Kitâbü’l-hurûf ve’l-kırâât”, 29] Hâmiye-tin şeklindeki bu okunuş İbn Mes‘ûd’un, Talha b. ‘Ubeydullah’ın, Abdullah b. Ömer’in, Abdullah b. Amr’ın [v. 65/684] ve Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] okuyu-şudur. İbn Abbas [v. 68/688] ise hami’etin şeklinde okumuştur. Bir defasında İbn Abbas Mu‘âviye’nin yanında iken Mu‘âviye [v. 60/680] hâmiyetin şeklinde oku-muş, o da hami’etin demişti. Bunun üzerine Mu‘âviye, İbn Ömer’e [v. 73/692] “Sen nasıl okuyorsun?” diye sordu. O da “Müminlerin emîrinin okuduğu gibi…” diye cevap verdi. Ardından, Mu‘âviye, Kâ‘b el-Ahbâr’a [v. 32/653] dönüp “Siz ( Tevrat’a göre) güneşin nasıl battığını görüyorsunuz?” diye sordu. “Su ve çamurun -bir rivayete göre “balçık”ın- içine batar. Tevrat’ta böyle görüyoruz.” diye cevap verdi. Böylece İbn Abbas’ın görüşüne muvafakat etti. O sırada orada bulunan biri de şair Tübba’ın şu beytini okumuştur:
Güneşin batışını gördü dönüşü esnasındakapkara çamur ve balçıktan bir göze içre
Yani çamurlu ve simsiyah balçıklı bir su kaynağında. Haddizatında hâ-miyetin şeklindeki okuyuş ile hami’etin şeklindeki okuyuş arasında bir zıtlık yoktur. Zira güneşin battığı su kaynağının bu iki niteliğe birlikte sahip ol-ması da mümkündür.
[205] Bu kavim kâfir idi. Allah Teâlâ da Zülkarneyn’i onları öldürmekle İslâm’a davet etmek arasında muhayyer bıraktı. Zülkarneyn onları davet etmeyi ve gönüllerini kazanmaya çalışmayı tercih etti ve “Kendisini davet ettiğim halde en büyük zulüm olan şirkte kalmakta ısrar eden, başka bir seçeneğe yanaşmayan kimse her iki dünyada da azaba uğrayacaktır!” dedi.
[206] “Kim de iman edip salih amel işlerse” imanın gereğini yerine geti-rirse “mükâfat olarak ona da daha güzeli var.” Söylendiğine göre Allah onu, onları öldürmek ve esir etmek arasında muhayyer bırakmış; öldürmenin karşılığında esir etmeyi “ihsan” olarak isimlendirmiştir. ْ ُ ْ ا اءُ َ َ ُ َ َ Fe-lehû cezâü’l-hüsnâ ifadesi “Ona da, mükâfatı en güzel şekilde verilmek var.” veya “Ona en güzel fiilin, yani kelime-i şehadetin mükâfatı var.” anlamın-dadır. İfade ْ ُ ْ ا اءً َ َ ُ َ َ şeklinde de okunmuştur1 ki anlamı “Ona da, karşılık olarak en güzel fiil var.” şeklindedir. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] “ Zülkarneyn inkârcı nankörleri kazanlarda pişirirdi ki berbat azap budur; iman edenlere ise güzel hediyeler ve giysiler verirdi.” dediği nakledilmiştir.
[207] “Kaldı ki, ona kolayca yapabileceği işler buyuracağız” yani ona zor, meşakkatli şeyler emretmeyeceğiz. Aksine zekât, cizye gibi kolay emir-ler vereceğiz. ا ً ْ ُ kelimesi tıpkı رًا ُ ْ َ ً ْ َ (Yenir yutulur kolay söz… [İsrâ 17/28]) âyetinde olduğu gibi zâ-yüsrin (kolaylıklı) anlamındadır. Ayrıca iki zamme ile yüsüran şeklinde de okunmuştur.
89. Âyetin Tefsiri
90. Âyetin Tefsiri
hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.
91. Âyetin Tefsiri
teydik.1 Âsım’ın 2. ravisi Hafs’tan naklen genelde okunan budur; müfessirin, esas aldığı َ ْ ُ ْ اءُ ا َ َ َ َ kıraati ise
Nâfi, İbn Kesîr, Ebû Amr, Âsım’ın ilk ravisi Ebû Bekr ve Ca‘fer’’in kıraatidir. / ed.
30
[208] َ ِ ْ َ kelimesi mastar olarak Lâm’ın fethası ile de okunmuştur. Anlam şöyledir: Beleğa mekâne matla‘i’ş-şemsi (Güneş’in doğduğu yere ulaş-tı.). Bu kullanım şairin şu ifadesine benzer:
Rüzgârların toprağı savurması[nın bıraktığı izler] gibidirEtekleri[nin savrulurken yerde bıraktığı izler]1
[209] “Bir kavmin üzerine” ki Zencilerdir. “Siper” ise binalar anlamın-dadır. Kâ‘bul-Ahbâr demiştir ki: “Arazilerinde bina yapılamıyordu, ama tü-neller, dehlizler vardı. Güneş doğduğu zaman dehlizlere giriyorlar, gündüz ilerlediği zaman da geçimleri için çalışmak üzere dışarı çıkıyorlardı.” [Gezgin-lerden] biri şöyle anlatmıştır: Bir keresinde sefere çıktım ve Çin’i bile geçtim. Bu kavmi aradığımı söyleyip yerlerini sordum. Bana, “Seninle onlar arasında bir gün ve bir gece yürüme yolu var.” dediler. Ben de varıp onlara ulaştım. Bir de baktım ki adamlar kulaklarından birini yatak yapıyor, diğerini üstüne örtüyor. (!) Yanımda onların dilini bilen bir arkadaşım vardı, ona “Güneşin nasıl doğduğunu görmek için mi geldin buraya?” dediler. Derken, bir anda çıngırak sesine benzer büyük bir gürültü duyduk ve ben düşüp bayıldım. Kendime geldiğimde beni yağla ovalıyorlardı. Güneş suyun üzerine doğdu-ğunda bir de baktım ki adeta zeytinyağı görünümünde! Bizi labirentlerinden birine soktular, gündüz ilerlediğinde dışarı çıkıp balık tutmak için denize açıldılar. Tuttukları balıkları güneşe serip güneş sıcağında pişirdiler.
[210] “Siper”in elbise anlamında olduğu da söylenmiştir. Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] “Kara insanların içinde2 güneş doğduğunda üzerine el-bise giymeyen insan sayısı, yeryüzünün bütün halkından daha fazladır.” dediği nakledilmiştir.
כ [211] -yani, Zülkarneyn’in durumu işte bu şekilde (aynı şekilde) כdir, vaziyetinin ululuğunu göstermek üzere kendisini nitelediğimiz gibidir. “Oysa Biz onun nezdindekileri” yani beraberindeki orduları, aletleri ve hü-kümranlık araçlarını “tamamen bilmekteydik.” ا ً ْ ُ kelimesi, bunların çok sayıda olduğunu ifade etmek için kullanılmıştır. “Size nasip ettiğimiz dağ-lar, kaleler, binalar, her türden muhafazalar, her türden elbiseler şeklindeki siperleri onlara vermemiştik.” mânasına geldiği de söylenmiştir. Yine ifade-nin, “Güneşin battığı yere ulaştığı gibi güneşin doğduğu yere de bu şekilde ulaştı.” anlamında olduğu da söylenmiştir. Söylendiğine göre anlam şöyledir: 1 Nasıl âyette matlâ‘ kelimesinin önündeki mekân kelimesi hazfedilmişse bu şiirde de mecerrin önündeki
âsâr (izler) kelimesi hazfedilmiştir. / çev.2 es-Sûdân kelimesi ile sadece Sudan’ın kastedilmediği açıktır. es-Sûdân kara insanlar demektir. / ed.
30
Güneş öyle bir kavmin üzerine doğuyordu ki onlar da tıpkı güneşin üzer-lerine battığı kavim gibi kâfir idi. Onların hükmü de diğerlerinin hükmü gibi idi. Onlar gibi bunların da kâfir olarak kalanlarına azap etmesi, iman edenlerine ise ihsanda bulunması gerekiyordu.
92. Âyetin Tefsiri
93. Âyetin Tefsiri
anlamayan bir kavim buldu. [212] “İki set” yani iki dağ “arasına.” Bunlar aralarına Zülkarneyn’in set
yaptığı iki dağdır. ِ ْ -kelimesi fetha ile okunduğu gibi zamme ile de okun اmuştur. Allah tarafından yapılmış olan setler zamme ile (südden) ifade edilir, İnsanların yaptıkları ise fetha ile (sedden) ifade edilir. Çünkü zamme ile es-südd kelimesi fu‘l vezninde olup mef‘ûl mânası içerir ve “Allah’ın yapmış olduğu, yarattığı” anlamına gelir. Fetha ile olan es-sedd kelimesi ise mastardır ve oluş, sonradan yapılış bildirir, insanların yaptığı şey mânasına gelir.
[213] َ ْ َ (arası) ifadesi mef‘ûl, yani ulaşılan yer anlamında olduğu için mansūbdur. Benzer şekilde ََכ ْ َ ِ وَ اقُ َ
ِ ا (İşte bu benimle senin aranı ayıracak. [Kehf 18/78]) ifadesinde aynı kelime mecrur olurken ْ כُُ ْ َ َ َ َ ْ َ َ (Aranızdaki bütün bağlar kopmuş! [En‘âm 6/94]) ifadesinde merfû‘ olmuştur. Çünkü bu kelime isim ve zarf olarak kullanılabilen zarflardan biridir.
[214] Âyette sözü edilen bu yer, doğu tarafında Türk topraklarının so-nundadır. “Orada neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu.” ki bunlar Türklerdir, yani neredeyse sözü hiç anlamayan, ancak sizin anladığınız işa-ret ve benzeri yollarla çok büyük zorlukla anlayan bir kavim.
نَ [215] ُ َ ْ َ (anlamayan) ifadesi yufkihûne (anlatamayan) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda anlam şöyle olmaktadır: Kendilerini dinleyenle-re meramlarını anlatamıyorlar. Çünkü dilleri yabancı, bilinmeyen bir dildir.
94. Âyetin Tefsiri
[216] “ Ye’cuc ve Me’cuc” yabancı iki isimdir. Bunun delili ise bu isim-lerin gayr-i munsarif olmalarıdır. Bu isimler Hemze ile de okunurlar. Ru’be b. el-’Accâc [v. 145/762] bunu âcûc ve mâcûc şeklinde okumuştur. Bu ikisi [Hz. Nûh’un oğullarından] Yâfes’in evlatlarından gelirler. Ye’cuc’un Türklerden, Me’cuc’un ise Deylem ırkından olduğu söylenmiştir.
30
[217] “Bölgede bozuculuk yapıp duruyor.” Bunların insanları yediği söylenmektedir. Yine söylendiğine göre bahar aylarında ortaya çıkıyorlar ve yeşil nâmına ne bulurlarsa yiyip bitiriyorlar, kuru olarak buldukları şeyleri ise beraberlerinde taşıyorlardı. İnsanlar onlardan çok zarar gör-müşler, birçok kimse öldürülmüş, birçoğu da tutsak edilmişti. Peygamber (s.a.) onları “Bunlardan her biri kendi neslinden eli silah tutan bin erkek görmeden ölmez.” şeklinde nitelediği nakledilmiştir. Söylendiğine göre iki sınıf idiler: Bir sınıfı çok uzun boylu olanlar, diğer sınıfı da çok kısa boylu olanlardı.
א [218] ً ْ َ şeklinde okunduğu gibi harâcen de okunmuştur. Anlam, “mallarımızdan çıkarıp vereceğimiz haraç” şeklindedir. Bu kelimenin bir benzeri de nevl ve nevâl kelimeleridir. [ا َ kelimesi] fetha ile sedden şeklinde okunduğu gibi zamme ile südden şeklinde de okunmuştur.
97. Âyetin Tefsiri
sahibi kıldığı servet ve bolluk sizin bana ödeyeceğiniz haraçtan daha hayır-lıdır. Dolayısıyla benim ona ihtiyacım yok. Bu ifade tıpkı Süleyman Aley-hisselâm’ın “Allah’ın bana verdiği, sizin verdiğinizden çok daha hayırlıdır.” [Neml 27/36] şeklindeki ifadesi gibidir. ِّ כ َ idğam ile ve idğamsız olarak (mekkenenî) okunmuştur.
[220] “Siz bana kol gücü ile yardım edin” yani işçiler, iyi çalışan ve in-şaat yapan ustalar ve aletlerle yardım edin.
א [221] ً sağlam, dayanıklı bir set. er-Radm, setten daha büyük (engel) رَدْengel demektir. “Kat kat kumaştan yapılmış [elbise]” manasında sevbün mu-raddemün ifadesinden gelir
[222] Söylendiğine göre setin temelini, su çıkıncaya kadar kazmış. Sonra temeli kaya ve erimiş bakırdan yapmış, üzerine inşa ettiği yapıyı da demir kütlelerinden yapmıştır. İkisi arasına da odun ve kömür koymuş, böylece iki dağ arasını zirve noktasına kadar yüksek bir set ile kapatmıştır.
Sonra körükleri koymuş ve iyice kızıp ateş gibi olunca erimiş bakırı kızgın demirin üzerine dökmüş, böylece ikisi iyice karışıp kaynaşmış ve tek parça haline gelmiş, böylece çok sert bir dağ haline gelmiştir. Söylendiğine göre iki dağ arası yüz fersah mesafesinde imiş.
אوَى [223] َ (eşitledi) ifadesi sevvâ ve sûviye şeklinde de okunmuştur. [224] Rivayete göre bir adam, Peygamber (s.a.)’e bu setten bahsetmiş, o
da “Nasıldı, anlat bakalım.” demiş. Adam, “Tıpkı hat hat örülmüş sıkı bir şal gibiydi. Bir hattı kara, bir hattı kızıl idi.” demiş. Bunun üzerine Peygam-ber (s.a.) “Evet, onu görmüşsün.” buyurmuş.
[225] İki fetha ile ِ ْ َ َ iki dağın yamaçları anlamına gelir, zira iki اdağın yamacı karşılıklı durur. Bu kelime iki zamme ile sudufeyn şeklinde; zamme ve sükûn ile sudfeyn şeklinde; fetha ve zamme ile sadufeyn şeklinde de okunmuştur.
ا [226] ً ِْ erimiş bakır demektir, çünkü o katre katre dökülür. ا ً ْ
ِ ke-limesi ْغ ِ ْ fiili ile mansūbdur. Cümlenin takdiri, âtûnî kıtran (boşaltayım) أُufriğ ‘aleyhi kıtran (Bana erimiş bakır getirin de, onu katre katre üzerine boşaltayım.) şeklindedir. Ancak birinci kıtran, ikincisi kendisine delalet et-tiği için hazfedilmiştir. ِ ُ אلَ آ (‘Getirip verin bana!’ dedi.) ifadesi kāle’tûnî yani “‘Gelin bana!’ dedi.” şeklinde de okunmuştur.
ا] [227] ُ َא َ ْ א ا َ َ ifadesinin] fe-me’stā‘û şeklindeki okunuşu hafifletme mak-sadıyla Tâ’nın hazfedilmesiyle gerçekleşmiştir. Çünkü Tâ ve Tā’nın mahreç-leri birbirine yakındır. İfade Sin’in Sād’a dönüştürülmesiyleا א א ا şek-linde de okunmuştur. Tâ’yı Tā’ya idğam ederek (fe-me’sttā‘û) okuyanlar ise iki sâkin harfi kurala uygun olmayacak şekilde birleştirmiş olmaktadırlar.
[228] “Onu aşmaya” yani üzerinden geçmeye güç yetiremezler. Çok yüksek ve dümdüz olduğu için üzerine yükselme yolları, imkânları yoktur; çok sert ve katı olduğu için de onu delme imkânları yoktur.
98. Âyetin Tefsiri
[229] “Bu” set, Allah’ın bir nimetidir ve kullarına “bir rahmetidir.” Ya da bu seddi yapmaya yönelik kudret ve imkân Allah’ın bir rahmeti-dir. “Rabbimin vaadi gelince” yani kıyamet gününün gelişi yakınlaştı-ğında bu seddi yerle bir edecektir. Dekken1 “yerle bir, dümdüz” demektir.
1 Âsım, Hamza ve Kisaî hariç genel kıraat دَכא şekildedir. Şu an yaygın olan ise َدَכאء kıraatidir. / ed.
10
Yüksek iken yere düşen ve yayılan her şey için indekke (Yere yığıldı, yerle bir oldu.) denilir. el-Cemelü’l-edekk (hörgücü yerde, yerle bir olmuş deve) ifadesi de buradan gelir. Bu kelime med ile َدَכאء şeklinde de okunmuştur ki mânası, “dümdüz yer” şeklindedir. “Benim Rabbimin verdiği söz gerçektir.” ifadesi, Zülkarneyn kıssasına dair sözün sonudur.
99. Âyetin Tefsiri
[230] Mahlukattan “bazılarını bırakırız, diğerlerinin içinde dalgalanır-lar,” onlara karışırlar, içlerinde hareket ederler, yani insanlar ve cinler şaşkın bir vaziyette böyle yaparlar, yani onları bu hale getiririz.
[231] [ َ ifadesinde] zamirin Ye’cûc ve Me’cûc’a gitmesi ve onların seddin ardından çıkıp kalabalık bir şekilde memleketlere girdiklerinde dalgalanacaklarının kastedilmiş olması da mümkündür. Rivayete göre su kaynaklarını kurutacaklar, su ürünlerini tüketecekler, sonra ağaçları, sonra da kendilerinden saklanıp korunamamış olan insanlardan ele geçirdiklerini yiyecekler. Fakat Mekke, Medine ve Beyt-i Makdis’e [yani Kudüs’e] gireme-yeceklermiş. Sonra da Allah onların kafalarına bit illeti musallat edecek; bu bitler onların kulaklarından içeri girecek ve böylece ölüp gideceklermiş.
101. Âyetin Tefsiri
[232] “Cehennem’i öyle bir gösteriş gösteririz ki!” Onlara gösteririz, onlar da onu görüp, müşahede ederler. “Bizim öğüdümüze” yani kendileri üzerin-de gözlem ve tefekkürde bulunularak Bizim zikredileceğimiz (kevnî) âyetleri-mize -ya da Kur’ân’ı ve onun mânalarını düşünmeye, incelemeye- [kapalıdırlar.] Bunun bir benzeri “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.” [Bakara 2/18] ifadesidir. “Onu dinlemeye tahammülleri yoktur.” Yani sağır olmuşlardır; ancak bu ifa-de daha etkilidir; çünkü sağır kendisine bağırıldığında sesi işitebilir. Bunlar ise adeta kulakları sağırlaşmış da onu dinlemeye takatleri kalmamış gibidirler.
102. Âyetin Tefsiri
30
[233] “Ben’den başka, bir de” melek “kullarımı…” ifadesi meleklerin on-ların velîsi olmayacağı anlamına gelir. Nitekim meleklerin “Hâşa! Bizim velî-miz onlar değil, Sensin.” [Sebe’ 34/41] diyecekleri nakledilmiştir. İbn Mes‘ûd [v. 32/652] e-fe-hasibe’llezîne keferû ifadesini e-fe-zanne’llezîne keferû şeklinde okumuştur. Hazret-i Ali (r.a.) ise e-fe-hasbullezîne keferû, yani e-fe-kâfîhim ve muhsibuhum en yettahizûhum evliyâ’e (Melekleri velî edinmek kâfirlere yete-cek mi?!) şeklinde mübteda - haber olarak ya da fiil - fâ‘il olarak okumuştur. Zira ism-i fâ‘ilin başına Hemze geldiği zaman, tıpkı fiil gibi işlev görür. Söz-gelimi e-kāimun ez-Zeydâni (Zeyd’ler kalktı mı?) cümlesinde durum böyledir. Anlam, “Bu onlara yeterli olmaz; sandıkları gibi Allah katında kendilerine fayda sağlamaz.” şeklindedir. Bu gayet sağlam ve iyi bir okuyuştur. en-Nüzül (konak), misafir için yapılan yer demektir. [Sanat açısından] benzeri “Can yakıcı bir azapla müjdele bunları!”1 [Âl-i ‘İmrân 3/21] ifadesidir.
106. Âyetin Tefsiri
[234] “Çalışmaları boşa gidenler” yani zayi ve geçersiz olanlar ki bunlar ruhban sınıfıdır. Bu görüş Hazret-i Ali (r.a.)’dan nakledilmiştir. Bu ifade tıpkı “Çalışıp didinmiş, (ama boşuna) yorulmuştur.” [Ğâşiye 88/3] ifade-si gibidir. Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] “Bunlar Ehl-i Kitap’tır.” dediği nakledilmiştir. [Hāricîlerden] İbnü’l-Kevvâ kendisine bunları sorduğu zaman Hazret-i Ali (r.a.)’ın da “ Harûrî Hāricîler2 bunlardandır.” dediği nakledilir. Ebû Sa‘îd el-Hudrî’den [v. 74/694] şöyle nakledilmiştir: Kıyamet günü bir-takım insanlar amellerini getirirler. Kendilerine göre amelleri Tihame dağı büyüklüğündedir, ama tartıldığı zaman hiçbir ağırlığı olmadığı anlaşılır. 1 Kişinin azapla müjdelenmesi onunla alay etmektir ve çok daha etkilidir. / ed.2 Zamanında; Kur’ân, namaz ve müminlerin emirine itaat gibi salih ameller işleyip dururken, hakem
meselesi ile birlikte başka bir mecraya girip, Harura’da Hazret-i Ali (r.a.) ile çarpışıp yok edilen dindar cahiller. / ed.
30
[235] “Kıyamet günü onlara değer vermeyeceğiz” onları dikkate almayaca-ğız, nezdimizde hiçbir kıymet-i harbiyeleri olmayacak.ًא ِ وَزْ َ א ِ ْ مَ ا ْ َ ْ ُ َ ُ
ِ ُ َ ifadesinin, “Onlara mizan kurulmayacak, çünkü mizan ancak tevhit ehli kim-selerin iyilik ve kötülük yapanları için kurulur.” anlamında olduğu da söylen-miştir. [ ُ
ِ ُ َ ifadesi] Yâ ile fe-lâ yukīmu (kurmayacak) şeklinde de okunmuştur.
[236] Şayet “ ْ ُ ُ ْ َ َ َ ِ -ifadesinin i‘rab açı (çalışmaları boşa gidenler) اsından konumu nedir?” dersen şöyle derim: En doğru görüş, ref‘ mahallinde olmasıdır. Buna göre ifade, humellezîne dalle sa‘yuhum (Çalışmaları boşa gi-denler bunlardır.) şeklindedir; çünkü bu ifade bir sorunun cevabıdır. Ayrıca, kınama ifadesi olarak nasp mahallinde ya da bedel olarak cer mahallinde olması da mümkündür. Cehennem kelimesi ْ ُ اؤُ َ (cezaları) ifadesinin atf-ı beyanıdır.
108. Âyetin Tefsiri
len (Olduğu yerden döndükçe döndü.) denilir. Benzer şekilde ‘âdenî hubbuhâ ‘iveden (Hatunun sevgisi beni (ona) döndürdü de döndürdü.) denilir. Âyetin mânası şudur: Artık ona ilave bir nimet söz konusu değildir ki gönülleri onu arzulasın, bütün isteklerini karşılayacak, temennilerini gerçekleştirecek son noktadadır. Bu, son derece büyük bir nitelemedir. Çünkü insan dünyada hangi nimetin içinde olursa olsun, bir tarafı hep ondan daha üstün olanını ister. Bu-rada dönüşüm olmayacağı ve ebediliğin te’kidi de kastedilmiş olabilir.
109. Âyetin Tefsiri
اد [238] ِ (mürekkep) divitin (kalemin) kendisi ile yazdığı karışıma ve kandilin yakıldığı yağa denir. Yine es-semâdu midâdü’l-ardi (Gübre topra-ğın besleyicisidir.) denilmiştir. Anlam şöyledir: Eğer Allah’ın ilim ve hik-meti yazılacak olsaydı ve deniz de bunu yazmak için mürekkep olsaydı, “Allah’ın kelimeleri tükenmeden önce deniz tükenirdi.” “Denizin bir o ka-darını daha getirseydik,” yine deniz tükenirdi de kelimeler tükenmezdi.” Burada “deniz” kelimesi cins anlamı ifade eder. Midâden ise tıpkı lî mis-luhû racülen (Benim de onun gibi adamım var.) ifadesindeki gibi temyizdir.
Meded de midâd anlamındadır, “kendisi ile imdad olunan, destek sağlanan (yazı yazılan) şey” anlamındadır. İbn Abbas’ın [v. 68/688] bu ifadeyi bi-mislihi midâden şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Humeyd b. Kays el- A‘rec’in [v. 130/747] ise middetun (mürekkep) kelimesinin çoğulu anlamında, Mim’in kesresi ile mideden şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Bu, kâtibin destek aldığı, kendisiyle yazdığı şeydir (mürekkep). َ َ ْ َ (tükenir) ifadesi ye ile yenfedu şeklinde de okunmuştur.
[239] Anlatıldığına göre [Yahudi alimlerinden] Huyeyy b. el-Ahtab şöyle demiştir: “Sizin kitabınızda hem ‘Kime de hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok hayır verilmiştir.’ [Bakara 2/269] ifadesi geçiyor, sonra da kalkıp ‘Size çok az bilgi verilmiştir.’ [İsrâ 17/85] diye okuyorsunuz?!” Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur. Yani “Bu1, büyük bir hayırdır, ama Allah’ın kelimelerinin deryası içerisinde küçük bir damla mesabesindedir.” denilmiştir.
110. Âyetin Tefsiri
[240] “Her kim Rabbiyle karşı karşıya geleceğine dair bir ümit taşıyorsa” kim Rabbinin kendisini güzel bir şekilde, kendisinden razı olmuş ve amel-lerini kabul etmiş şekilde karşılamasını istiyorsa [salih amel işlesin]. -Bu “karşı-laşma” ifadesini daha önce2 tefsir etmiştik.- Anlam, “Kim Allah’ın kendisini kötü bir şekilde karşılamasından korkuyorsa…” şeklinde de olabilir. Amaç, kulluğa şirk karıştırılmasını, amelde gösteriş yapılmasını yasaklamak, ame-lin sadece Allah rızası için yapılmasını, O’ndan başkasının istenmemesini, ibadetin halis muhlis bir şekilde Allah’a yapılmasını emretmektir.
[241] Bu âyetin Cündeb b. Züheyr hakkında nâzil olduğu söylenmiştir. Bu zat Peygamber (s.a.)’e, “Ben amelimi Allah için yapıyorum, ama yaptığım ameller insanlar tarafından öğrenildiğinde de bu hoşuma gidiyor.” demişti. Pey-gamber, “Allah kendisine ortak koşulan şeyi kabul etmez!” buyurdu. Bir rivaye-te göre de Peygamber Aleyhisselâm, “Senin için iki sevap var; biri ameli görünür olarak yapmanın sevabı, diğeri, gizli yapmanın sevabı.” buyurmuş. [İbn Mâce, “Zühd”, 26.] Tabiî bu, insanın amelini açıktan yaparken başkalarına örnek olma-yı amaçlaması durumunda söz konusudur. Yine Peygamber (s.a.)’in, “Küçük şirkten sakının!” buyurduğu,; “ Küçük şirk nedir?” diye sorulduğunda da “riya” diye cevap verdiği rivayet edilmiştir. [Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXIX, 39]
1 Yani hikmet dolu Kur’ân vahyi, insanoğlu açısından… / ed.2 Bkz. Yûnus 10/45’in tefsiri. / çev.
[242] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Her kim Kehf suresinin sonundan okursa kendisine başından ayağına kadar bir nur verilir. Her kim de bu surenin tamamını okursa ona yerden göğe kadar bir nur verilir. Bir başka rivayette Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği nakledil-miştir: “Kim yatarken ‘De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim.’ âyetini okursa yatağından ona bir nur bahşedilir ki bu nur Mekke’ye kadar her yeri ay-dınlatacak kadardır. Bu nurun çevresinde sabah kalkıncaya kadar kendisine dua eden melekler bulunur. Eğer yattığı yer Mekke’de ise o zaman kendi-sine yatağından Beyt-i Ma‘mûr’a1 kadar uzanan bir nur bahşedilir ve bu nurun etrafında uyanıncaya kadar kendisine dua eden melekler bulunur. Doğrusunu Allah bilir.
1 Yani Kâbe’nin gökyüzündeki izdüşümü olduğuna inanılan noktaya. / ed.