EZ-ZÂDU'L-MESÎR TEFSÎRİ
Hûd Sûresi — EZ-ZÂDU'L-MESÎR TEFSÎRİ — Sayfa 2
107. Âyetin Tefsiri
Orada gökler ve yer durdukça ebedi kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği şey müstesna. Şüphesiz Rabbin dediğini hakkıyle yapandır.
"Gökler ve yer durduğu sürece orada ebedi kalacaklardır":
Bunda bilinen iki görüş vardır:
Birincisi: Gökler bizim bildiğimiz göklerdir, yer de bildiğimiz yerdir. İbn Kuteybe ile
İbn Enbari şöyle demişlerdir: Araplar ebediyeti ifade etmek için şöyle derler: Gece gündüz birbirini takip ettiği sürece; gökler ve yer devam ettiği sürece; deve geviş getirip süt verdiği sürece; deve ağır yük altında inlediği sürece bunu yapmam, derler ve buna benzer sözler çoktur. Onlar bu şeylerin değişmeyeceğine inanırlar. Allahü teâlâ da onlara dillerinde kullandığı şeyle hitap etti.
İkincisi: Onlar cennet ve cehennemin gökleri ve yeridir.
"Ancak Rabbinin dilediği şey müstesna":
Cehennem halkı hakkında zikredilen istisna hususunda yedi görüş vardır:
Birincisi: O, şefaat sayesinde cehennemden çıkacak muvahitler hakkındadır. Bunu da İbn Abbâs ile Dahhâk, demişlerdir.
İkincisi: O yapmayacağına dair yapılan istisnadır; meselâ: Vallahi seni döveceğim, ancak bunu yapmayacağım dersin, ama onu dövmede kararlısın. Bunu da Ferrâ’ zikretmiştir. Ebû Salih’in İbn Abbâs’tan
"ancak Rabbinin dilemesi müstesnadır” sözünde naklettiği şey de budur; Allah onların orada ebedi kalmalarını dilemiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Bunun faydası şudur: Eğer O dileseydi onlara merhamet ederdi, ancak bize onların cehennemde ebedi kalacaklarını bildirmiştir.
Üçüncüsü:
Mana şöyledir: Onlar orada ebedi kalacaklardır, ancak Allahü teâlâ ateşe emreder, ateş de onları yer ve bitirir, sonra da onları yeniden yaratır, işte istisna o duruma dönüktür. Bunu da İbn Mes’ûd, demiştir.
Dördüncüsü: "îlla” siva (başka) manasınadır; maana recülün illâ Zeydün, dersin ki, yanımızda Zeyd’den başka bir adam vardır, demektir. Buna göre
Mana şöyledir: Orada gökler ve yer durduğu sürece kalacaklardır, ancak Rabbinin dilediği sonsuzluk ve fazlalıktan başka. Bu da Ferrâ’’nın tercihidir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Bunun bir benzeri de konuşurken şöyle demendir: Seni bu evde oturtacağım, ancak senin istediğin hariç. Sen istersen daha fazla oturturum, demektir.
Beşincisi: Onlar kabirlerinden kalkıp mahşere gittikleri zaman kıyamet şartları içindedirler; istisna da hesapta bekledikleri zamandandır. Bu durumda
Mana şöyledir: Orada gökler ve yer durduğu sürece kalacaklardır, ancak hesap için bekledikleri miktar hariç. Bunu da Zeccâc zikretmiştir. İbn Keysan da şöyle demiştir: İstisna onların dünyada ve berzahta beklemelerine ve hesap için durmalarına dönüktür. İbn Kuteybe Mana da şöyledir, demiştir: Orada cehennemde ve cennette gök ve yer devam ettiği sürece kalacaklardır, ancak ondan Rabbinin onları imar etmek için dünyaya gönderdiği süre hariç. Sanki o, göğün ve yerin devamını Arapların kullandığı manaya almıştır. Göklerle yer sonlu olsa da böyle derler. Dilemeyi de onların devamından istisna etmiştir. Çünkü cennet ve cehennemlikler bir zamanlar gök ve yer devam ederken dünyada idiler; cennette veya cehennemde değillerdi.
Altıncısı: istisna onların cehennemde hıçkırmalarına dönüktür; ancak Rabbinin zikredilmeyen azap türleri hariç. Daha onlar için Rabbinin dileyip de zikretmediği azaplar vardır.
Yedincisi: "Ula” "kema = gibi” manasınadır, şu âyet de ondandır:
"Geçmişte olduğu gibi atalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın” (Nisa: 22). Bunu da Sa’lebî, demiştir.
108. Âyetin Tefsiri
Mutlulara gelince, onlar da cennettedirler. Gökler ve yer durdukça orada ebedi kalacaklar. Ancak Rabbinin dilediği şey müstesna. Bu da kesintisiz bir vergi olarak.
Cennet halkı hakkındaki istisna üzerinde de altı görüş vardır:
Birincisi: Bu, yapmadığı şey üzerine istisnadır.
İkincisi:
"İlla” "siva” manasınadır.
Üçüncüsü: O, hesap için beklemelerine ve kabirde kalmalarına râcîdir.
Dördüncüsü: O: Rabbinin onlar için zikredilmeyen nimetlerini artırması hariç, manasınadır.
Beşincisi:
"illâ” "kema = gibi” manasınadır. Bu görüşlerin izahı yukarıda geçti.
Altıncısı: istisna muvahhitlerden cehennemde kalanların beklemelerine dönüktür, sonra cennete girdirilirler. Bunu İbn Abbâs, Dahhâk ve Mukâtil, demişlerdir. O zaman ebediyetten yapılan istisna Müslümanların ateşte kalmaları üzerinde olmuş olur. Sanki şöyle demiştir: Ancak Rabbinin günahkarları cennete çıkarması hakkında dilemesi ve günahkarlardan dilediğini bir süre için ateşe atması hariç.
Kurralar "suidu” üzerinde ihtilaf etmişlerdir: İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, İbn Âmir ve Ebû Bekir de Âsım’dan rivayet ederek sin’in fethi ile "seidu” okumuşlardır. Hamze, Kisâi ve Hafs da Âsım’dan rivayet ederek sin’in zammı ile (suidu) okumuşlardır ki, ikisi de lügattir.
"Atâ’en gayra meczuz": Atâ’en kelâmdan anlaşılan şey ile mensubtur, sanki şöyle demiştir: A’tahum enneime ataen. Meczuz da: Kesik, demektir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Cezeztü, cedettü, cezeftü ve cedeftü: Kesmek manasınadır.
109. Âyetin Tefsiri
Onların ibadet ettiklerinden şüphe içinde olma. Onlar da ancak önceden atalarının ibadet ettikleri gibi ibadet ediyorlar. Gerçekten biz onlara hisselerini eksiksiz vereceğiz.
"Şüphe içinde olma": Yani: Ey Muhammed, tereddüt etme,
"onların ibadet ettiklerinden", o müşriklerin putlara ibadet ettiklerinden şüphe etme ki, o, bâtıll ve sapıklıktır, ancak atalarını taklit ediyorlar.
"Gerçekten biz onlara hisselerini eksiksiz vereceğiz":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlara takdir edilen hayrı ve şerri eksiksiz vereceğiz. Bunu İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Rızıktan nasiplerini, bunu da Ebû’l-Âliyye demiştir.
Üçüncüsü: Azapta hisselerini, bunu da İbn Zeyd, demiştir. Bazıları da: Bu atalarının azaplarını eksiltmez, demişlerdir.
110. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun biz, Mûsa’ya kitabı verdik de onda ihtilaf edildi. Eğer Rabbinden bir kelime geçmiş olmasaydı, aralarında hüküm verilmiş olurdu. Şüphesiz onlar bundan kuşkuya düşüren bir şüphe içindedirler.
"Yemin olsun biz, Mûsa’ya kitabı verdik": Yani Tevrat'ı verdik,
"onda ihtilaf edildi"; kimi onu tasdik etti, kimi de yalanladı, tıpkı kavminin yaptığı gibi.
Müfessirler: Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem için tesellidir, demişlerdir.
"Eğer Rabbinden bir kelime geçmiş olmasaydı":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Demek istiyor ki: Ben ümmetini kıyamet gününe kadar erteledim, eğer bu olmasa idi, onlara yalanlamalarından dolayı derhal azap ederdim.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Eğer onlara ceza gününe kadar süre tanınmış olmasa idi, dünyada aralarında hüküm verilirdi.
İbn Cerir de şöyle demiştir: Eğer Rabbinden halkına acele ile azap etmeyeceğine dair bir söz geçmiş olmasa idi, onlardan tasdik edenle etmeyen arasında etmeyenin helakine, tasdik edenin de kurtuluşuna dair mutlaka hüküm verilirdi.
"Şüphesiz onlar bundan bir şüphe içindedir": Yani Kur’ân’dan.
"Mürîb” de: kuşkuya düşüren, işkillendiren, demektir.
111. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz Rabbin her birine amellerini mutlaka eksiksiz verecektir. Şüphesiz O, yaptıklarından haberdardır.
"Şüphesiz her birine": Bu surede kıssası anlatılanların hepsine demektir.
Mukâtil de: Bununla bu ümmetin kâfirleri kastedilmiştir, demiştir. Mana şöyledir diyenler de olmuştur: Şüphesiz mahluk olsun ya da beşer olsun herkese. "Leyüveffiyennehüm": Ebû Amr ile Kisâi şeddeli nun ile "ve inne", "lema
"yı da şeddesiz okumuşlardır. "Lema"daki lâm, tekit lâmıdır.
"İnne"nin haberi olan "ma"ya dahil olmuştur. "Leyüveffiyennehüm"deki lâm da kasem içindir, takdir de şöyledir: Allah’a yemin ederim ki, onlara eksiksiz verecektir.
"Ma” ise iki lamı birbirinden ayırmak için girmiştir. Mekki b. Ebi Talib şöyle demiştir: Bu
"ma"nın zait olduğu da söylenmiştir, ancak kaseme cevap olan iki lamı ayırmak için gelmiştir. İkisi de meftuhtur, araları
"ma” ile açılmıştır. İbn Kesir, şeddesiz olarak
"in” aynı şekilde "lema” okumuştur.
Sibeveyh de şöyle demiştir: Güvendiğimiz biri bize Araplardan bazılarının: İn Amren lemuntalikun, dediğini ve
"inneyi” tahfif ederek (şeddesiz okuyarak) ona amel ettirdiğini işittiğini söyledi ve şu beyti okudu:
Nice göğsü güzel yüz vardır ki,
Memeleri iki hokka gibidir.
Nâfi ve Ebû Bekir de Âsım’dan rivayetle şeddesiz olarak
"in", şeddeli olarak da "lemma” okumuştur,
Mana da şöyledir: Ne kadar insan varsa şöyledir. Bu da şu sözüne benzer: Senden mutlaka yapmam istiyorum. Meselâ:
"İn küllü nefsin lemma aleyhe hafız (ne kadar nefis varsa üzerinde bir gözcü vardır” (Tarık: 4) âyetinde olduğu gibi.
Hamze, İbn Âmir ve Hafs da Âsım’dan rivayetle; "şeddeli olarak: "Lemma okumuştur.
Ebû Ali de şöyle demiştir: Bu, izahı zor bir okuyuştur, çünkü: inne Zeyden illâ muntalikun demek hoş olmaz. Aynı şekilde "inne
"yi ve "lemma"yı şeddeli okumak da hoş olmaz. Kisâi’den "lemma"yı şeddeli okumanın izahını bilemedim dediği ve denen şeyi de akla çok uzak bulmadığı nakledilmiştir.
Mekki b. Ebi Talib de şöyle demiştir: Onun aslı "lemin ma” idi, sonra nun mime idgam olundu, dilde üç mîm toplandı; bu nedenle meksur mîm hazfedildi, takdir şöyledir: Ve inne küllen lemin halkın leyüveffiyennehüm (ne kadar halk varsa ona eksiksiz verecektir). Takdiri: "Leman ma” diyenler de olmuştur:
"Ma"daki mîm meftuhtur,
"ma” da zaittir. Dilde tekerrürden dolayı mimlerden biri atılır. Takdir de şöyledir: Lehalkun leyüveffiyennehüm; Kelâmın manası da şöyledir: Onlara amellerinin karşılığım eksiksiz ödeyecektir.
112. Âyetin Tefsiri
O halde sen emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Seninle beraber Tevbe edenler de (öyle olsunlar). Taşkınlık etmeyin. Çünkü O, yaptıklarınızı görücüdür.
"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol": İbn Uyeyne şöyle demiştir: Kur’ân'ın üzerinde dosdoğru dur.
İbn Kuteybe de: Emrolunduğun şeyin üzerinde devam et, demiştir.
"Seninle beraber Tevbe edenler de":
İbn Abbâs: Seninle beraber şirkten Tevbe edenler, demiştir.
"Taşkınlık etmeyin":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Kur’ân’da taşkınlık etmeyin; sonra size emretmediğim şeyleri helâl ve haram edersiniz. Bunu İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Rabbinize isyan etmeyin, muhalefet de etmeyin, bunu da İbn Zeyd, demiştir.
Üçüncüsü: Tevhidi şirk ile karıştırmayın, bunu da Mukâtil, demiştir.
113. Âyetin Tefsiri
Zâlimlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur. Sizin için Allah’tan başka dostlar yoktur. Sonra yardım olunmazsınız.
"Zâlimlere meyletmeyin": Abdülvaris, Ebû Amr’dan tenin fethası ve kâfin zammesiyle
"terkunu” rivayet etmiştir. Bu, Katâde’nin de kıraatidir, Harun da Ebû Amr’dan tenin fethası ve kâfin kesresi ile
"terkimi” rivayet etmiştir. Mahbub da Ebû Amr’dan tenin kesresi ve kâfin fethası ile:
"Tirkenu” rivayet etmiştir. İbn Ebi Able de tenin zammesi ve kâfin fethası ile meçhul olarak
"türkenu” rivayet etmiştir.
Bu meyilden ne kastedildiği hususunda dört görüş vardır:
Birincisi: Müşriklere meyletmeyin, bunu İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Yaptıklarına rıza göstermeyin, bunu da Ebû’l - Âliyye demiştir.
Üçüncüsü: Müşriklere katılmayın, bunu da Katâde, demiştir.
Dördüncüsü: Zâlimlere yağcılık etmeyin, bunu da Süddi ile İbn Zeyd, demişlerdir.
"Sonra size ateş dokunur": Bunda da iki mülahaza vardır:
Birincisi: Size ateş değer, bunu İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Ateş nasıl ona yaklaşana geçer de onu yakarsa zulümleri de size geçer. Bunu da Maverdi zikretmiştir.
"Sizin için Allah'tan dostlar yoktur": Yani azabınıza engel olacak yardımcılar yoktur, demektir.
114. Âyetin Tefsiri
Namazı gündüzün iki ucunda ve gecenin bir kısmında kıl. Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.
"Namazı gündüzün iki ucunda kıl":
İniş sebebi şöyledir: Alkame ile Esved, İbn Mes’ûd’dan rivayet etmişlerdir; bir adam, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e: Ben bahçede bir kadını tuttum, onu öptüm ve ona sarıldım, ona dokundum ve ona her şeyi yaptım, ancak onunla olmadım, dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sustu, bunun üzerine Allahü teâlâ:
"Namazı gündüzün iki ucunda kıl... “âyetini indirdi. Adamı çağırdı, âyeti ona okudu. Hazret-i Ömer:
"Bu ona mı mahsustur, yoksa genel midir?” dedi. O da: Hayır, bütün insanlar içindir, dedi. 3
3 - İmam Ahmed, Müsned, 1/445, 449; Müslim, Tevbe, hadis no, 42.
İbn Mes’ûd’dan başka bir rivayet de şöyledir: Bir adam bir kadını öptü; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip bunu anlattı; bunun üzerine bu âyet indi. Adam:
"Bu âyet benim içm midir?” dedi, o da: Ümmetinden bunu yapanlar içindir, dedi, 4
4 - Müslim, Tevbe, hadis no, 39.
Muaz b. Cebel de şöyle demiştir: Ben Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında oturuyordum, bir adam geldi:
"Ya Resûlallah, kendine helâl olmayan bir kadına dokunan adam hakkında ne dersin? Ona yapmadık bir şey bırakmadı; karısına yaptığı her şeyi yaptı, ancak onunla olmadı” dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de ona: "Güzelce bir abdest al, sonra kalk namaz kıl” dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyeti indirdi. Muaz da:
"Bu ona mı hastır, yoksa Müslümanlar için genel midir?” dedi. O da: Hayır, bütün Müslümanlar için geneldir, dedi.
Bu adamın ismi hakkında ihtilaf edilmiştir: Ebû Salih, İbn Abbâs’tan: Onun Amr b. Guzeyye el - Ensari olduğunu rivayet etmiştir. Bu âyet onun hakkında indi. Kendisi hurma satardı, hurma almak için ona bir kadın geldi, kadın hoşuna gitti: Evde bundan daha iyi hurma var, benimle gel, sana ondan vereyim, dedi. O da Muaz’ın hadisi gibi anlattı.
Mukâtil de: O, Ebû Mukbil Amir b. Kays el - Ensari'dir, demiştir. Ahmed b. Ali b. Sabit el - Hatib el - Hafız da: Onun Ebû’l - Yüsr Ka'b b. Amr el - Ensari olduğunu zikretmiştir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e:
"Bu ona mı hastır?” diyen kimse hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O, hikayenin kahramanı Ebû’l - Yüsr’dür.
İkincisi: Muaz b. Cebel’dir.
Üçüncüsü: Ömer b. Hattab’tır.
Âyetin tefsiri: "Namazı dosdoğru kıl": Yani rukuunu ve secdesini tam yap.
Gündüzün iki ucuna gelince, birinci ucu hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O, sabah namazıdır, bunu da cumhûr, demiştir.
İkincisi: O, öğle namazıdır, bunu da İbn Cerir Taberî nakletmiştir.
İkinci ucu hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O, akşam namazıdır, bunu da İbn Abbâs ile İbn Zeyd, demişlerdir.
İkincisi: ikindi namazıdır, bunu da Katâde, demiştir. Hasen Basri’den de her iki görüşün benzeri rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: öğle ile ikindi namazlarıdır, bunu da Mücâhid ile el - Kurazi, demişlerdir. Dahhâk'tan da her üç görüşün benzeri rivayet edilmiştir.
"Ve zülefen minelleyl": Ebû Cafer ile Şeybe, “Lâm” ın zammesiyle "ve zülüf en” okumuşlardır.
Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: Zülef:
Saatler demektir, tekili de zülfe'dir ki, saat, derece ve yakınlık manasınadır. Müzdelife’ye de bu itibarla öyle denilmiştir. Şair Accac şöyle demiştir:
Öyle bir abit ki, zaman ona hızla koştuğu için
Geceler nasıl saat saat ayın belini bükmüş de
Eğilmişse, onun belini öyle bükmüştür.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Ezlefeni keza indeke, derler ki: O şey beni sana yaklaştırdı, demektir. Aynı kökten gelen mezalif de: Menziller ve yollar, demektir. Zülef de öyledir.
Bunda (gecenin bir kısmında) müfessirlerin iki görüşü vardır:
Birincisi: O yatsı namazıdır. Bunu da İbn Ebi Talha, İbn Abbâs’tan, Avf de Hasen’den ve İbn Ebi Necih de, Mücâhid’ten rivayet etmiş; İbn Zeyd de böyle demiştir.
İkincisi: O akşamla yatsı namazıdır. Yine bu da İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Bunu Yûnus, Hasen’den, Mansur da Mücâhid’ten rivayet etmiş; Katâde, Mukâtil ve Zeccâc da böyle demişlerdir.
"Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir":
İyiliklerden murat edilen şey hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar beş vakit namazdır. Bunu da İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, İbn Müseyyeb, Mesruk, Mücâhid, Kurazi, Dahhâk ve iki
Mukâtil: İbn Süleyman ile İbn Hayyan demişlerdir.
İkincisi: Onlar sübhanallah, velhamdülillah, velâilâhe illallahu, vallahu ekber zikridir. Bunu da Mansur, Mücâhid’ten rivayet etmiştir. Birincisi daha doğrudur, çünkü cumhûr o görüştedir ve bunda Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den kesintisiz olarak rivayet edilen bir hadis vardır; onu da Hazret-i Osman b. Affan, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet etmiştir. Hadis şöyledir: Kim benim bu abdestim gibi abdest alır, sonra öğleyi kılarsa, onunla sabah namazı arasındaki günahları bağışlanır. Kim ikindiyi kılarsa, onunla öğle namazı arasındaki günahları bağışlanır. Kim akşamı kılarsa, onunla ikindi arasındaki günahları bağışlanır. Kim de sonra yatsıyı kılarsa, onunla akşam namazı arasındaki günahları bağışlanır. Sonra da belki de gece toprağa belenerek yatar. Sonra eğer kalkar da abdest alır ve sabah namazını kılarsa, onunla yatsı arasındaki günahları bağışlanır. İşte iyilikler kötülükleri giderir, dediği budur. 5
5 - imam Ahmed, Müsned, sonunda şu ilâve vardır:
"Ya Resûlallah, iyilikler bunlardır, baki kalanlar hangisidir?” dediler. O da şöyle dedi: Onlar da şunlardır: Lailâhe illallah, sübhanallah, velhamdü lillâh, vallahu ekber, vela havle vela kuvvete illâ billah.
Burada zikredilen kötülüklerden ne murat edildiği hususunda ise
müfessirler: Onlar küçük günahlar, demişlerdir. Muaz b. Cebel rivayet etmiştir: Ya Resûlallah, bana vasiyet et, dedim o da: Nerede olursan ol Allah’tan kork, dedi. Ben de: Biraz daha et, dedim, o da: Kötülüğün arkasından iyilik yap ki, onu silsin, dedi. Ben de: Biraz daha yap, dedim, o da: İnsanlara güzel ahlak ile muamele et, dedi. 6
6 - İmam Ahmed, Müsned, 5/228, bu rivayet Muaz b. Cebel’dendir; 5/153, bu rivayet de Ebû Zer el - Ğifari’dendir.
"Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür":
Bu diye işaret edilen şeyde üç görüş vardır:
Birincisi: O Kur’ân’dır.
İkincisi: Namazı dosdoğru kılmaktır.
Üçüncüsü: Yukarıda geçen doğruluk, taşkınlık etmemek, zâlimlere meyletmemek ve namazı dosdoğru kılmak gibi geçenlerin hepsidir.
Öğütten murat edilen şey üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O Tevbe manasınadır.
İkincisi: O nasihat manasınadır.
115. Âyetin Tefsiri
Sabret. Şüphesiz Allah iyilik edenlerin mükafatını zayi etmez.
"Sabret":
Neye sabretmesi emredildiği üzerinde iki görüş vardır:
Birincisi: Kavminin eziyetine karşı.
İkincisi: Namaza.
İyilik edenlerden kimlerin kastedildiğine dair de üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar namaz kılanlardır, bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: îhlaslılardır, bunu da Mukâtil, demiştir.
Üçüncüsü: Onlar amellerini güzel yapanlardır, bunu da Ebû Süleyman, demiştir.
116. Âyetin Tefsiri
Keşke sizden önceki ümmetlerden fazilet sahipleri olsaydı da (insanları) yeryüzünde fesat çıkarmaktan men etselerdi. Onlardan kurtardıklarımız da pek azdır. Zâlimler ise kavuştukları nimetin ardına düştüler ve günahkarlar oldular.
"Keşke önceki ümmetlerden olsa idi (ülu bakiyyetin)": İbn Abbâs ile Ferrâ’, mana: Ne yazık ki, olmadı, demişlerdir.
İbn Kuteybe de mana şöyledir, demiştir: Sizden öncekilerden fazilet sahipleri olsa idi. İbn Cemmaz, Ebû Cafer’den, be’nin kesri, kafin sükunu ve şeddesiz olarak, "ülu bikyetin” rivayet etmiştir.
"Ülu bakiyyetin"in manası üzerinde de üç görüş vardır:
Birincisi: Din sahipleridir, bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İbn Kuteybe de: Kavmün lehüm bakıyyetün ve fihim bakiyyetün denir ki: Akıllı ve hayırlı kimseler, demiştir.
İkincisi: İyiyi kötüyü ayıran kimselerdir.
Üçüncüsü: İtâatkâr kimselerdir. Bu ikisini Zeccâc zikretmiştir. Fülanün fihi bakiyyetin, dersen, manası: Faziletlidir, demektir.
"İlla kalilen minhüm (ancak onlardan pek azı)": Bu, istisna-i munkatıdır, yani: Ancak kurtardıklarımızdan pek azı kötülükten men ettiler, demektir.
Mukâtil de: Önceki ümmetlerden isyan ve şirki men eden ancak Peygamberlerle beraber kurtardıklarımızdan az kimselerdir, demiştir.
"Zâlimler ise kavuştukları nimetin ardına düştüler": Yani zulümleriyle birlikte nimetlerinin devamını istediler; lükslerinin azalmasını kabul etmediler.
Ferrâ’ da şöyle demiştir: Zevkleri ahiret işine tercih etiler. Ve şöyle demiştir: Kötü günahlarını cehenneme kadar takip ettiler de, denilmiştir.
117. Âyetin Tefsiri
Rabbin, halkı ıslahçı olan kentleri zulümle helak edecek değildi.
"Rabbin kentleri zulümle helak edecek değildi":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Suçsuz demektir, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan demiştir.
İkincisi: Şirk ile demektir, bunu da İbn Cerir ile Ebû Süleyman, demişlerdir.
"Halkı ıslahçı olanlar":
Bu kelâmda da üç görüş vardır:
Birincisi: Birbirine insaflı davranan, bunu da Kays b. Ebi Hazim, Cerir’den rivayet etmiştir. Ebû Cafer Taberi de: Mana şöyledir, demiştir: Eğer birbirlerine adil davranırlarsa, müşrik olsalar da helak edilmezler. Ancak birbirlerine zulüm ederlerse helak olurlar.
İkincisi: iyi amel eden ve itâatkar kimseler demektir. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan demiştir.
Üçüncüsü: Mü’minlerdir, bunu da Mukâtil, demiştir.
118. Âyetin Tefsiri
Eğer Rabbin dileseydi insanları bir tek ümmet yapardı, (fakat onlar çeşitli dinler üzerinde) ihtilaf ediyorlar.
"Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet yapardı":
İbn Abbâs: Eğer onların hepsini Müslüman yapmak isteseydi, yapardı, demiştir.
"İhtilafta devam ediyorlar":
Burada işaret edilenler hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar hak ehli ile bâtıll ehlidir. Bunu Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Buna göre mana şöyle olur: Bunlar onlara muhalefet ederler.
İkincisi: Onlar nefsi arzularına uyanlardır ki, durmadan ihtilaf ederler. Bunu da İkrime, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
119. Âyetin Tefsiri
Ancak Rabbinin merhamet ettiği hariç (onlar ihtilaf etmezler). Allah onları bunun için yaratmıştır. Rabbinin:
"Mutlaka cehennemi bütün cin ve insanlarla elbette dolduracağım” sözü tamam oldu.
"Ancak Rabbinin merhamet ettiği kimseler hariç":
İbn Abbâs: Onlar hak ehlidir, demiştir. Hasen de: Onlar Allah’ın merhamet ettiği kimselerdir ki, ihtilaf etmezler, demiştir.
"Onları bunun için yarattı":
"Bunun için” diye işaret edilen şeyde de dört görüş vardır:
Birincisi: O, üzerinde bulundukları duruma işarettir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Onları iki fırka halinde yarattı: Bir fırkaya merhamet edilir ki, onlar ihtilaf etmezler. Bir fırkaya da merhamet edilmez ki, ihtilaf ederler.
İkincisi: Şakilik ve saitliğe râcîdir, yine bunu da İbn Abbâs, demiş, Zeccâc da bunu tercih ederek şöyle demiştir: Çünkü ihtilafları onları saadet ve şekavete götürür,
İbn Cerir de şöyle demiştir: "Velizalike"deki lâm, “alâ” manasınadır (onları bunun üzerine yarattı).
Üçüncüsü: İhtilafa râcîdir, bunu da İbn Mübarek, Hasen'den rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: O, rahmete râcîdir, bunu da İkrime, İbn Abbâs'tan rivayet etmiş; İkrime, Mücâhid, Dahhâk ve Katâde böyle demişlerdir. Buna göre mana şöyle olur: Dinlerinde ihtilaf etmeyenleri rahmeti için yaratmıştır.
"Rabbinin sözü tamam oldu":
İbn Abbâs: Rabbinin şu sözü vacip (hak) oldu, demiştir:
"Cehennemi mutlaka dolduracağım": Cinlerin kâfirleri ve insanların kâfirleri ile.
120. Âyetin Tefsiri
Peygamberlerin haberlerinden kalbini tatmin edecek şeylerin hepsini sana anlatıyoruz. Bu hususta sana hak ve mü’minler için de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.
"Ve küllen nekussu": "Küllen", "nekussu” ile mensubtur,
Mana da şöyledir: Peygamberlerin haberlerinden ihtiyaç duyduğun her şeyi sana anlatıyoruz.
"Ma” "küllen"den bedel olarak mensubtur,
Mana da şöyledir: Sana kalbini tatmin edecek şeyleri anlatıyoruz. Kalbin tatmin edilmesinin manası da burada, teskin edilmesidir. Şüpheden dolayı değildir. Ancak şu kadar var ki, delil ve delil ne kadar artarsa, kalp de o kadar tatmin olur.
"Bunda sana hak geldi":
Bunda diye işaret edilen şeyde de dört görüş vardır:
Birincisi: O, bu suredir, bunu İbn Abbâs, Mücâhid, Said b. Cübeyr ve Ebû’l - Âliyye demişler; Şeyban da Katâde’den rivayet etmiştir.
İkincisi: Dünyadır,
Mana da şöyledir: Sana bu dünyada geldi. Bunu da Said, Katâde’den rivayet etmiştir. Hasen'den de her iki görüşün benzeri gelmiştir.
Üçüncüsü: O, anlatılan kıssalardır.
Dördüncüsü: O, bizzat bu ayettir. Bu iki görüşü de İbn Enbari zikretmiştir.
Burada haktan ne murat edildiği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: O, açıklamadır.
İkincisi: Kıssaların ve haberlerin doğruluğudur.
Üçüncüsü: Peygamberliktir.
Eğer:
"Ona bütün Kur’ânda hak gelmedi mi ki, özellikle bu surede geldi?” denilirse, cevap şöyledir: Eğer biz: Hak peygamberliktir, dersek,
"bunda” diye işaret edilen şey dünya olur ki,
Mana da şöyledir: Bu dünyada sana peygamberlik geldi. O zaman sorun ortadan kalkar. Eğer: O, suredir, dersek, buna da dört türlü cevap verilir:
Birincisi: Haktan maksat açıklamadır, bu sûre milletlerin helaki ve sonlarının açıklanması gibi şeyleri diğer surelerden daha çok içine almıştır. Böylece, bu sûre diye tahsis etmenin eseri ortaya çıkar. Bu da bazı müfessirlerin kail olduğu şeydir.
İkincisi: Bazı haklar bizce açığa çıkmasında ve kapalı kalmasında birbirinden farklıdır, bunun içindir ki, insanlar, biri öleceği zaman, filan hak içindedir (emr-i hak durumundadır), derler ki, daha önce batılın içinde olmasa da böyle derler. Oradaki durumu büyütmek isterler. Sanki her şeyi açıklayan hak bu surede diğerlerindekilerden daha açıktır. Bu da Zeccâc’ın görüşüdür.
Üçüncüsü: Bu sûreye özellikle böyle denilmesi, onun faziletini anlatmak içindir, başka surelerde hak beyan edilse de böyle vurgulanmak istenmiştir, meselâ
"orta namaz” (Bakara: 238); "Cebrâil ve Mikâil” (Bakara: 98) vurgulaması gibi. Bu da İbn Enbari’nin kanaatidir.
Dördüncüsü:
Mana şöyledir: Hak sana diğer surelerde gelmiş olmakla beraber bu surede de geldi. Bunu da İbn Cerir et - Taberi demiştir.
"Ve mü’minler için de bir öğüt ve hatırlatmadır": Yani bu sûreyi ve ümmetlerin başına gelen şeyleri dinledikleri zaman kalpleri yumuşar.
121. Âyetin Tefsiri
İman etmeyenlere:
"Durumunuza göre yapın (yapacağınızı); şüphesiz biz de yapanlarız", de.
"İman etmeyenlere:
"Durumunuza göre yapın yapacağınızı” de.” Bu, tehdit ve gözdağıdır,
Mana da şöyledir: Yapacağınızı yapın, yakında akibetinizin ne olduğunu göreceksiniz.
122. Âyetin Tefsiri
"Bekleyin; şüphesiz biz de bekleyenleriz".
"Bekleyin": Şeytanın size va'dettiğini.
"Şüphesiz biz de bekleyenleriz": Rabbimizin va’dettiğini.
Müfessirler şöyle demişler: Bu âyet onları amelleriyle başbaşa bırakmayı ve uyarmalarıyla yetinmeyi gerektiriyorsa da, kılıç âyetiyle neshedilmiştir.
Bil ki: Eğer biz: Âyetten maksat tehdittir, dersek, nesih söz konusu olmaz.
123. Âyetin Tefsiri
Göklerin ve yerin gaybi Allah’ındır. Bütün iş, yalnız O’na döndürülür. Sen de O’na ibadet et ve O’na tevekkül et. Rabbin sizin yaptıklarınızdan gafil değildir.
"Göklerin ve yerin gaybi Allah’ındır": Yani bu ikisinde kullarından gaip olan ne varsa onun bilgisi Allah’ındır. "Ve ileyhi yurceul emru külluh": Nâfi ve Hafs da Âsım’dan rivayet ederek, yenin zammesiyle
"yurceul emru külluhu” okumuşlar; diğerleri ile Ebû Bekir de Âsım’dan rivayet ederek yenin fethasiyle okumuşlardır.
Mana da şöyledir: Bütün işler ahirette Allah’a döner.
"O’na ibadet et": Yani onu tevhid et, birle.
"O’na tevekkül et": Yani O’na güven ve itimat et.
"Vema rabbüke biğafilin amma yamelun": Nâfi, İbn Âmir ve Hafs da Âsım’dan rivayet ederek te ile
"tamelun” okumuşlardır. Diğerleri ise ye ile okumuşlardır.
Ebû Ali de şöyle demiştir: Kim ye ile okursa,
Mana şöyledir: Onlara de ki: Rabbin onların yaptıklarından gafil değildir. Kim de te ile okursa, hitap Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mü’min ve kâfir bütün halkadır. Bu da ye ile okumadan daha geneldir.
Mana da şöyledir: O, iyilik edeni iyiliği ile mükafatlandırır, kötülük edeni de kötülüğü ile cezalandırır. Ka’b de şöyle demiştir: Tevrat’ın sonu ile Hûd suresinin sonu aynıdır.