Mekke’de nâzil olmuştur, 123 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla
1. Âyetin Tefsiri
[549] “Âyetleri muhkemleştirilmiş,” yani sağlam ve muntazam bir bina gibi hiçbir çelişki ve eksik-gedik bulunmayan sapasağlam bir dizilişle (na-zımla) dizilmiş. Veya ( ْ َ כِ ْ teki) ‘hakîm oldu’ anlamındaki –Kâf’أُ ’ı zamme-li- hakume fiilinden Hemze vasıtasıyla nakledilerek “hikmet dolu kılınmış” anlamında da olabilir. Allâhü Teâlâ’nın “Hikmet dolu kitabın âyetleri…” [Yûnus 10/1] sözünde olduğu gibi. Binek hayvanının üzerine martingal kayışı (hakemetun) koyarak binicisine asi gelmesine mani olduğunda kullandığın ahkemtü’d-dâbbete (Hayvanı dizginledim.) şeklindeki ifadeden olmak üzere “(âyetleri) bozukluktan korunup engellenmiş olan” anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim Cerîr,
A Hanîfe oğulları! Gençlerinize mani olun.Size öfkelenmekten korkuyorum, bak!..
demiştir. Katâde ise “bâtıldan korunmuş” anlamında olduğunu söylemiştir.[550] “Sonra da açıkça bildirilmiştir.” ( ْ َ ِّ ُ yani) gerdanlıktaki inciler
aradaki boncuklarla ayrıldığı gibi aralarına tevhit delilleri, ahkâm, mev‘iza ve kıssalar getirilmiş; veya sure ve âyetler halinde fasıl fasıl yapılandırılmış, peyderpey indirilmiş, bir defada nazil olmamış; ya da kulların ihtiyacı olan şeyler kendisinde tafsilatlı bir şekilde beyan edilmiştir. [ ْ َ ِّ ُ ُ ُ ُ א آ ْ َ כِ ْ أُcümlesi] “Onları ben muhkem kıldım ve sonra da her şeyi açıkça bildirdim.” anlamında olmak üzere ahkemtu âyâtihî sümme fassaltu şeklinde de okun-muştur. ‘ İkrime ve Dahhâk da “aYetleri hakla bâtılı birbirinden ayırmıştır.” anlamında sümme fassalet okumuşlardır.
[551] Şayet “ ُ ’nin (yani “sonra” demenin) mânası nedir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası zaman bakımından sonralık değil, aynı anda oluş bildirmektedir. Tıpkı hiye muhkemetun ahsene’l-ihkâmi summe mufassaletun ahsene’t-tafsîli (Bu [ayetler] son derece muhkem, ayrıca son derece ayrıntılı-dır.) ve fulânun ahsenu’l-asli summe ahsenu’l-fi‘li (falancanın soyu-sopu asil-dir, ayrıca kendi davranışları da asildir.” demen gibi.
َאبٌ [552] ْ mahzuf bir mübtedânın haberi olup כِ َ כِ ْ ْ ,onun sıfatıdır أُ ِ ٍ ِ َ ٍ כِ َ نْ ُ َ de ikinci sıfattır (“Bu, muhkemleştirilmiş ve ‘mutlak hikmet sahibi, her şeyden haberdar’ tarafından gönderilmiş bir kitaptır” anlamın-da). Bu cümlenin haberden sonra haber de olup ْ َ כِ ْ ْ ve أُ َ ِّ ُ ’in de onun sılası olması mümkündür; yani bu kitabın muhkemlik ve tafsîli O’nun ta-rafından yapılmıştır. Burada güzel bir uyum vardır, zira mâna “Onu hakîm biri muhkem kıldı, her şeyi detaylarıyla bilen, her şeyden haberdar olan bir zat tafsîl etti.” şeklindedir.
4. Âyetin Tefsiri
dır. Veya en tefsir içindir, zira âyetleri açıklamak kavl mânasını içermektedir. Adeta “Allah ‘Sadece Allah’a kulluk edin!’ dedi.” veya “Allah yalnızca Allah’a kulluk etmenizi emretti.” buyrulmaktadır. وا ُ
ِ ْ َ ْ ifadesi de “Size tevhit وَأنَِ اve istiğfarı emretti.” anlamındadır. Bununla birlikte, Peygamber (s.a.)’in yalnızca Allah’a kulluk etmeye teşvik için söylediği öncesinden bağımsız, yeni bir söz de olabilir. “Şüphesiz ben, size O’nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim.” ifadesi de buna delâlet eder. Adeta; “Allah kendisin-den başkasına kulluğu bırakmanızı emretti. Ben de, size O’nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcıyım!” buyrulmaktadır. Tıpkı “Vurun boyunlarını!” [ Muhammed 47/4] âyetinde ifade edildiği gibi. ’daki zamir Allah’a râcidir. ِ َ ا ِ لٌ ُ ifadesinde (Allah tarafından gönderilen bir elçi” [Beyyine 98/2]“) رَolduğu gibi. Veya ِ َ (uyarıcı) kelimesinin sılasıdır, yani inkâr ederseniz sizi O’nun azabına karşı uyarayım; yok iman ederseniz O’nun mükâfatını size müjdeleyeyim diye [O’nun tarafından gönderilmiş bir elçi].
[554] Şayet “Sonra O’na tevbe edin!’ ifadesindeki sonranın mânası ne-dir?” dersen şöyle derim: Bu kelime “Şirkinizden dolayı O’ndan bağış-lanma dileyin, sonra tâatle O’na dönün!” veya “İstiğfar edin -ki istiğfar da tevbedir- sonra samimane olarak tevbe edin ve onda istikamet üzere olun!” anlamındadır. “… sonra istikamet üzere oldular.” [Fussilet 41/30; Ahkāf 46/13] âyetlerinde olduğu gibi.
[555] “Güzel bir yaşayışla yaşatsın.” Yani dünyada güzel, hoş, yararlı şey-lerle, bolluk içinde ve daimi nimetlerle uzun süre yaşatsın. “Belli bir süreye” yani sizi vefat ettirinceye kadar. “Ona iyi bir hayat yaşatırız” [Nahl 16/97] âye-tinde ifade edildiği gibi. “Fazilet sahibi bütün lütufkârlara fazla fazla versin.” Yani ahirette, dünyada erdemli ve fazla amelleri olana, faziletlerinin karşılığını verir, ondan bir şey eksiltmez veya alacağı karşılıktan fazlasını verir. Zira cen-nette dereceler taatlerdeki fazlalığa göre farklı farklı olacaktır. (“Yüz çevirirse-niz” anlamındaki) ا ْ َ َ ”ifadesi aslında ve in tetevellevdir. “Büyük günün وَإِنْ yani kıyamet gününün “azabından…” ( Kur’ân’da) Kıyamet günü vahamet ve ağırlık ile tavsif edildiği gibi, burada da büyüklükle nitelenmiştir. “Büyük gü-nün azabı”, sonunda her şeye kādir öyle bir Zâtın huzuruna varacak olmaları ile açıklanmıştır ki, onlara vermeyi murat ettiğinden çok daha katmerlisini vermeye kadirdir ve hiç kimse O’nu âciz bırakamaz.
[556] (“Yüz çevirirseniz” anlamındaki) ا ْ َ َ ifadesi, vellâdan ve in وَإِنْ tuvellû (eğer çevirirseniz) şeklinde de okunmuştur.
5. Âyetin Tefsiri
[557] “İki büklüm oluyorlar” haktan sapıp uzaklaşıyorlar. –[İki büklüm olmak bu anlamdadır,] çünkü bir şeye yönelen, ona göğsüyle yönelir; bir şey-den sapıp ayrılan ise göğsünü ve yüzünü ondan çevirir.-
[558] “Ondan” yani Allah’tan1 “gizlenmek için…” Yani O’nun, elçisini ve müminleri günahlarına muttali kılmamasını istiyorlar. “İstiyorlar” iba-resinin, mâna onu gizlemeye sevkettiği için gizlenmesi “Asan ile denize vur (diye vahyettik) ve yarıldı.” [Şu‘arâ 26/63] âyetinde gizlenmesi gibidir; yani fe-darabe fe’nfeleka (O da vurdu ve deniz ikiye ayrıldı.) demektir.
[559] ْ ُ َ אِ نَ ُ ْ َ ْ َ َ ِ -ifadesinin anlamı; “Bakınız! Elbisele أَ
rine büründükleri zaman da, Allah’ın sözlerini duymak istemedik-leri için gizlenmek istiyorlar.” şeklindedir. (Bu, Hazret-i Nûh’un) “… Parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (bana görünmemek için) el-biselerine büründüler!” [ Nûh 71/7] ifadesindeki gibidir. Daha son-ra buyurdu ki; “O, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.”1 Devamındaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, منه zamirinin Allah’a ircâ edilmesi sorunludur; çünkü
burada Müşriklerin uzaktan Peygamber’i gördüklerinde ondan nasıl kaçtıkları tasvir edilmektedir. / ed.
Yani, gizli gizli yapmaları ile açıkça yapmaları arasında, O’nun ilmi açı-sından bir fark yoktur. Dolayısıyla, gizlenmekle elde etmek istedikleri şeyi elde etmeleri mümkün değildir. Allah onların iki büklüm olmalarına da elbiselerine bürünmelerine de muttalidir. Onların kendilerini gizlemeleri O’na gizli değildir.
[560] Rivayete göre âyet Ahnes b. Şerīk hakkında nazil olmuştur. Bu şa-hıs, Peygamber (s.a.)’e sevgi gösterisinde bulunurmuş, tatlı dilli, hoş sohbet bir adammış. Peygamber (s.a.) onunla oturup sohbet etmekten hoşlanır-mış. Ancak Ahnes’in içi dışa vurduklarından farklıymış. Âyetin münafıklar hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.
[561] ( ْ ُ ورَ ُ ُ نَ ُ ْ َ ) tesnevnî sudûruhum şeklinde de okunmuştur. İs-nevnâ fiili, halâveden türeyen ihlevlâ gibi seny kökünden türemiş olup, mü-balağa babıdır. Tâ ile de, Yâ ile de okunmuştur (tesnevnî - yesnevnî). İbn Abbâs’ın [v. 68/688] bunu li-tesnevniye sudûrahum şeklinde okuduğu rivayet edilir. (َن ُ ْ َ ) tesnevinnu şeklinde de okunmuştur ki aslı -senn ( ّ -kökün (اden ve tef‘av‘ilu vezninde- tesnevninudur ve yere dökülen ve kuruyup za-yıflayan yaprak anlamındadır. Yani, silkelenen yaprak nasıl mecburen yere dökülüyorsa bunların göğüsleri de bu ‘bükülme’ye anında itaat etmektedir. Bu ifade ile imanlarının zayıf, kalplerinin hasta oluşu da murat edilmiş olabilir. (َن ُ ْ َ ) if‘âlle kalıbından tesne’innu şeklinde de okunmuştur; ibyâd-dat ve idhâmmet kelimelerindeki sâkin Elif Hemze’ye çevrilerek ibye’addat ve idhe’emmet haline geldiği gibi, if‘âlle ve isnânne kelimeleri de if‘alelle ve isne’enne şeklini almıştır. (َن ُ ْ َ ) ayrıca ter‘avî vezninde tesnevî şeklinde de okunmuştur.
6. Âyetin Tefsiri
[562] Şayet “Nasıl א ُ رِزْ ِ ا َ َ (Rızkı Allah’a aittir.) şeklinde vücub ifade eden bir üslup kullanılmıştır? Oysa Allah’ın rızık vermesi tamamen O’nun bir lütfudur.” dersen şöyle derim: Evet Allah, rızkı tamamen bir lütuf olarak vermektedir, ancak O, mahlukatına lütfedeceğini garanti ettiği için bu lütuf vacibe dönüşmüştür; tıpkı kulların adakları gibi…1
1 Adaklar, baştan o çerçevede herhangi bir mecburiyet yokken, adamaya bağlı olarak farziyet kazanmak-tadır. / ed.
[563] “Karar kılacağı nihai yer” canlının dünyadaki mekân ve meskeni, “emaneten durdukları yer” ise karar kılmazdan önce geçici olarak konul-dukları yerdir: Babanın beli, ana rahmi ve yumurta gibi. א َ دَ ْ َ ْ ُ yani وَher bir canlı, canlının rızkı, nihai olarak kalacağı ve emaneten duracağı yer Levh’tedir; yani orada zikredilmiş, açıklanmıştır.
7. Âyetin Tefsiri
[564] “Arş’ı ‘su’yun üzerinde iken…” Yani gökleri ve yeri yaratmadan ve gökleri yerin üstünde yükseltmeden evvel Arş’ın altında sudan başka bir şey yoktu. Bu ifade, Arş ve suyun gökler ve yerden önce yaratıldığına delildir. “Su rüzgârın sırtındaydı.” da denilmiştir. Ancak bu konuda en doğru bilgi Allah’a aittir. Durum her ne idiyse, onların hepsini Allah kudretiyle tutmaktaydı. Cirimler1 çoğaldıkça Allah’a ve O’nun tutmasına olan ihtiyaç da artmıştır.
[565] ْ כُ َ ُ ْ َِ ifadesi َ َ َ ’ya müteallıktır, yani Allah onları, kullarına
mesken yapmak, onlara çeşitli nimetler vermek ve onları tâat işleyip günah-tan kaçınmakla mükellef kılmak; şükredip tâat işleyenleri ödüllendirmek ve inkâr edip masiyette bulunanları cezalandırmak gibi yüce hikmetler için yarattı. Bu durum, imtihan eden birinin imtihanına benzediği için de “sizi sınamak için” buyurmuştur, yani durumunuzu öğrenmek isteyen birinin, sizin nasıl davranacağınızı görmek için yaptığı şeyi size yapmak için [yarattı].
[566] “Peki, belvâ (imtihan) fiilinin amelinin askıya alınması (ta‘lîk) na-sıl caiz olmuş?” dersen şöyle derim: Çünkü denemede bilme mânası vardır, zira deney kişiyi bilgiye götüren bir yoldur; dolayısıyla, birbirinden ayrıl-mazlar (İbarenin takdiri li-yebluvekum fe-ya‘leme eyyukum ahsenu ‘amelen şeklindedir). Nitekim “Onların hangisinin yüzünün daha güzel olduğuna bak, hangisinin sesinin daha güzel olduğunu dinle!” denilir, çünkü bakma ve dinleme bilmenin aracıdır.
[567] Şayet “Nasıl ً َ َ ُ َ ْ أَ ْ כُ -Hanginiz daha güzel amel sergile) أَyecek?) denilmiştir? Oysa güzel ve daha güzel şeklinde ancak müminlerin amelleri derecelenir. Mümin ve kâfirlerin amelleri ise, güzel ve çirkin şeklin-de ayrılırlar.” dersen şöyle derim: Ameli ‘daha güzel’ olanlar müttakilerdir. Bunlar ise Allah’ın, kullarından istediği şeyi elde etmeye koşan kimselerdir.1 Yani varlıkların cismani hacim ve ağırlıkları. / ed.
İşte, Allah da onları yüceltmek ve bunların, katındaki derecelerine dikkat çekmek için onları özel olarak zikretmiş ve onların dışında kalanları söz konusu etmemiştir. Allah Teâlâ bunun dinleyenlere bir lütuf ve bu makama talip olmaları için bir teşvik olmasını murat etmiştir. Nitekim Peygamber (s.a.)’in “Yani hanginizin daha akıllı, Allah’ın haram kıldığı şeylere karşı daha dikkatli ve O’na itâate daha fazla koşar olduğunuzu sınamak için…” buyurduğu rivayet edilmiştir.
نَ [568] ُ ُ ْ َ ْ כُ َ أَ ْ ُ ْ ِ َ -şeklinde Hemze meftuh olarak da okunmuş وَtur. Şöyle ki bu ifade i’ti’s-sûka ‘anneke teşterî le-nâ lahmen ve enneke teşterî (Çarşıya git! Belki bize et alırsın ve sen satın alırsın.) demelerine benzer ki ‘anneke, ‘alleke demektir; yani sen onlara; “Belki yeniden diriltilirsiniz!” - yeniden diriltileceğinize dair bir beklentiniz olsun; buna da ihtimal verin, onu kesin bir şekilde reddetmeyin- diyecek olsan “nankörce inkâr edenler” bunun asılsız bir şey olduğuna kesin bir dille hükmederek “Mutlaka; ‘Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değil!’ derler.” Ayrıca َ ْ ُ kelimesinin ze-kerte (bahsetsen) mânası taşıyor olması da mümkündür (ki o zaman, cümle enne ile başlayabilir). Onların “Bu apaçık bir büyüden başka bir şey de-ğil!” şeklindeki sözleri, “Sihir bâtıl bir şeydir, dolayısıyla ba‘s da sihir gibi bâtıldır.” anlamındadır. Veya “bu” ile Kur’ân’a işaret etmişlerdir, çünkü öl-dükten sonra dirilmeden Kur’ân söz etmektedir. Kur’ân’ı sihir olarak kabul edince bu yolla, öldükten sonra dirilme ve benzeri hususlar da inkâr edilmiş olmaktadır.
[569] ( ٌ ِ ُ ٌ ِْ إِ ا cümlesi) Hazret-i Peygamber kastedilerek in إِنْ
hâzâ illâ sâhirun (Bu apaçık bir büyücüden başka bir şey değil) şeklinde de okunmuştur ki büyücü, bâtıl peşinde olan yalancı anlamındadır.
8. Âyetin Tefsiri
[570] “Azabı” yani ahiret azabıdır. Bunun Bedir Gazvesi’ndeki azap ol-duğu da söylenmiş; Cebrail’in Hazret-i Peygamber’le alay edenleri katlettiği İbn ‘Abbâs’dan [v. 68/688] nakledilmiştir.
[571] (“Belli bir süreye kadar” mealindeki) ٍ -ifadesi “zaman parça إِ أُlarının oluşturduğu bir topluluğa kadar” demektir.
[572] “Onu alıkoyan ne?” Yani, bu azabı inmekten alıkoyan ne!? Ya-lanlama ve alay etme yollu, azabın bir an önce gelmesini istiyormuş gibi yapıyorlardı. ْ ِ
ِ ْ َ مَ ْ َ (O geldiği gün) cümlesi, َ ْ َ ’nin haberi olarak man-suptur. َ ْ َ ’nin haberinin kendisinden önce gelebileceğini savunanlar bunu delil getirmişlerdir. Zira َ ْ َ ’ninhaberinin ma‘mûlünün ondan önce gelme-si caiz ise haberinin ondan evvel gelmesi de caizdir; çünkü ma‘mûl âmile tâbidir ve ancak âmilin bulunduğu yerde bulunur.
[573] “Ve eğlence konusu edip durdukları şey” yani gelivermesini isteyip durdukları azap, “onları çepeçevre kuşatmış” çevrelemiştir. Yes-ta‘cilûne (gelivermesini istedikleri) yerine َؤُن ِ ْ َ ْ َ (eğlence konusu edip durdukları) fiilinin kullanılması, acelelerinin sırf alay etme amaçlı olma-sı sebebiyledir. ْ ِ ِ אقَ ibaresi ve yahîku bi-him anlamında olup, Allah وَTeâlâ’nın haberlerindeki âdetine uygun olarak (adeta olmuş-bitmiş gibi mazi fiille) gelmiştir.
11. Âyetin Tefsiri
[574] “İnsana” yani insan cinsine “bir rahmet” yani sağlık, güvenlik ve bolluk gibi bir nimet… “Sonra onu kendisinden geri alsak,” o nimeti yok etsek, elinden alınan o nimetin bir benzerinin kendisine geri gelmesinden yana tam bir ümitsizliğe kapılır; sabırsız, Allah’ın takdirine teslimiyetsiz ve her şeyin Allah’a ait olup sonunda O’na dönüleceğini düşünmeksizin, Allah’ın lütfunun genişliğinden ümidini keser ve “tam bir kötümser nankör haline gelir.” Geçmişte sahip olduğu ilahi nimetlere karşı büyük bir nankör-lük ve unutma içine girer. “Kötülükler,” yani beni üzen musibetler “başım-dan gitti…” “Ve şen-şakrak,” şirret bir şımarık olarak, kendisine Allah’ın tattırdığı nimetler sebebiyle insanlara karşı “böbürlenir durur.” Şımarıklığı ve böbürlenmesi onu şükürden alıkoyar. “Sadece” iman edenler “hariçtir.” Çünkü onların âdeti, bir nimete mazhar olduklarında şükretmek, sahip ol-dukları bir nimeti kaybettiklerinde ise sabretmektir.
12. Âyetin Tefsiri
[575] Müşrikler hakikati elde etmek için değil, inatlarından dolayı Pey-gamber (s.a.)’den bazı mucizeler istiyorlardı; çünkü hakikati arıyor olsalardı Peygamber (s.a.)’in getirdiği bir tek mucize dahi hakikati görmeleri için kâfi idi. Müşriklerin önerilerinden bazıları da “Ona bir hazine indirilmeli veya be-raberinde bir melek gelmeli değil miydi?” demeleriydi. Onlar Kur’ân’ı mucize olarak kabul etmiyor; onu ve Peygamber (s.a.)’in getirdiği diğer delilleri yeter-siz buluyorlardı. Müşriklerin kabul etmeyip, dalga geçecekleri(ni bildiği) âyet-leri onlara okumak Peygamber (s.a.)’i rahatsız ediyordu. Allah Teâlâ bunun üzerine onu peygamberlik görevini yapmaya teşvik etti ve onlara bunu okuya-cağın vakit “Ona bir hazine indirilmeli değil miydi?!” Yani ondan istediğimiz hazine ve melek mucizelerini bize göstermeli değil miydi? Niçin bizim isteme-diğimiz ve kendisinden beklemediğimiz şeyleri getiriyor ki!? “demelerinden ötürü” yani diyecekleri endişesiyle “için daralacak ve belki de sana vahyolu-nanların bir kısmını terk edeceksin!?” Yani muhtemelen, reddedecekleri ve kü-çümseyecekleri endişesiyle âyetleri onlara okumayı, iletmeyi bırakacaksın“!?” buyurarak, onların alay, öneri ve retlerini önemsememesini istedi.
[576] Daha sonra “sen sadece bir uyarıcısın” yani vazifen, yalnızca sana vahyedilenle onları uyarmak ve tebliğ etmekle emrolunduğun şeyleri kendile-rine tebliğ etmektir. Onların reddetmeleri veya küçümsemeleri ya da senden bir şey istemeleri seni ilgilendirmez. “Allah her şeye vekildir.” Onların dedik-lerini saklar ve yapılması gerekeni onlara yapar. Sen O’na tevekkül et, işini O’na bırak; onların büyüklenmelerine bakmadan, adiliklerine ve alaylarına aldırmadan, açık bir zihinle ve rahat bir gönülle vahyi onlara tebliğ et.
[577] Şayet “Neden (daha etkili bir kelime olan) dayyık yerine ٌ ِ א َ ke-limesi kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: Buradaki darlığın sürekli değil, bir an için ârız olan bir darlık olduğunu ifade etmek için; çünkü Hazret-i Peygamber insanların gönlü en rahat olanıydı. Nitekim sabit ve daimi bir alicenaplık ve cömertlik kastedildiği zaman Zeydün seyyidün ve cevâdun denir; bunların belli bir zamana ait olduğu kastedildiği zaman ise Zeydün sâ’idün ve câ’idün denir. ( َ ِ َ א ً ْ َ ا ُ َ ifadesinin) bir kıraatte כَא ِ א َ א ً ْ َ ا ُ Onlar“) כَאkörlük eden bir toplum idi.” [A‘râf 7/64]) şeklinde okunması gibi. Semherî el-‘Ukelî’nin şu beytinde de bu üslup söz konusudur:
Öyle bir menzilde ki, alt tabaka semirirken oradasaygın insanların yüzlerinden belli olur arıklığı
13. Âyetin Tefsiri
اهُ ;münkatı’dır أمَْ [578] َ ْ daki zamir ise Peygamber (s.a.)’e vahyolunana‘اaittir. Allah Teâlâ müşriklere önce on sure, sonra da bir tek sure ile meydan okumuştur. Kendi yazısını daha güzel bulan birinin, arkadaşına önce “Be-nim yazdığım gibi on satır yaz.” deyip de sonra onun kendisi gibi yazama-dığı iyice anlaşılınca “Bir satır yaz, o da yeter.” demesi gibi.
[579] ِ ِ ْ ِ (Onun benzeri) yani -bu on sureden her birinin Kur’ân’a denk olacağı varsayımından hareketle- benzerleri. “Uydurma” kelimesi ‘on sure’nin sıfatıdır, çünkü “Kur’ân konusunda yalan söylüyorsun, onu sen uydurdun! O, Allah katından değil!” diyorlardı. Allah da dizginlerini gev-şeterek onların bu iddiasına uygun bir ifade ile Peygamber (s.a.)’in; “Farz edin ki Kur’ân’ı ben uydurdum. Kur’ân bana vahyolunmadı. Tamam, sizin dediğiniz gibi olsun. O halde haydi, siz de onun gibi bir söz uydurup söy-leyin. Siz de benim gibi fasih Araplarsınız. Benim söyleyebildiğim sözün benzerini söylemekten âciz olamazsınız!” demesini istedi.
[580] Şayet “Müşriğin söyleyeceği bir söz nasıl Kur’ân’ın dengi olabilir? Zira onların söyleyeceği bir söz kendi sözleri olduğu halde Kur’ân Peygam-ber (s.a.)’in kendi sözü değildir.” dersen şöyle derim: Bu, uydurma da olsa ifade ve diziliş / beyan ve nazım bakımından Kur’ân’a denk olan demektir.
14. Âyetin Tefsiri
[581] Şayet “Önce ‘Söyle!’ dedikten sonra ‘size… biliniz!’ diyerek, müf-redden cem-‘i muhatap sıygasına geçilmesinin izahı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası, “Eğer sana ve müminlere olumlu cevap vermez-lerse…” şeklindedir; çünkü Peygamber (s.a.) ve müminler onlara meydan okuyorlardı. Nitekim başka bir yerde “Eğer sana icabet etmezlerse bil ki…” [Kasas 28/50] buyurulmuştur. Ayrıca, Peygamber (s.a.)’i yüceltmek için de cemi’ sıygası kullanılmış da olabilir.
İstersen, sizden başka kadınları haram kılarım kendime1
ifadesi gibi. Bir ihtimal de hitabın müşriklere; “Eğer icabet etmezlerse” cümlesindeki zamirin ise “gücünüzün yettiği kimseler”e ( ْ ُ ْ َ َ ْ ا ِ َ [ Hûd 11/13]) râci kabul edilmesidir; yani eğer Hazret-i Peygamber (s.a.)’e karşı Kur’ân’dakilere benzer bir sure ortaya koyabilmek için Allah’tan başka yardı-ma çağırdıklarınız -bunu yapmaktan âciz olduklarını bildikleri ve güçlerinin bu hususta yetersiz olduğunu bildikleri için- size yardıma gelmezlerse “bilin ki tamamen Allah’ın ilmiyle indirilmiştir o.” Yani o, yaratılmışları âciz bı-rakan nazmı ve onların ulaşamayacakları gayb bilgilerini haber vermesiyle Allah’tan başkasının bilmediği bir özellikle indirilmiştir. Bu durumda bilin ki; “O’ndan başka tanrı yoktur;” O, birdir. O’nu tek kabul etmek (tevhid) gerekmektedir. O’na şirk koşmak ise büyük bir zulümdür. “Artık” bu kesin delilden sonra “(hakkı) teslim eder,” teslimiyet göstererek biat eder“siniz herhalde!” Bu, (yani כ ’deki hitabın Müslümanlara değil, Müşriklere ait oluşu) ibarenin akışıyla da uyumlu, güzel bir izahtır. Burada Müslümanlara hitap edildiği kabul edilirse, o zaman mâna şöyle olur: Sahip olduğunuz bil-gide sebat gösterin. Kur’ân’ın Allah katından nazil olduğu ve Allah’ın tek ol-duğu inancında sebat ve yakîninizi arttırın. (“Artık (hakkı) teslim edersiniz herhalde?!”) anlamındaki َن ُ ِ ْ ُ ْ ُ ْ ْ أَ َ َ cümlesi de “artık ihlâslı olursunuz herhalde!” mânasına gelmiş olur.
16. Âyetin Tefsiri
[582] “Tastamam öderiz” yani amellerinin karşılığını onlara dünyada iken tam ve eksiksiz olarak veririz ki o da kendilerine verilen sağlık ve rı-zık gibi şeylerdir. Şöyle de denmiştir: Bunlar riyakâr kimselerdir. Bunların Kur’ân’ı güzel okuyanlarına; “Sen ‘Falan, kārîdir.’ denilmesini isterdin, ni-tekim denildi (alacağını aldın)!” buyrulur. Sıla-i rahim yapan ve tasadduk edenlere; “Sana şöyle şöyle denilsin diye böyle davranırdın, nitekim denil-di…”; savaşıp öldürülenlere; “Sana ‘Falanca ne cesur!’ denilsin diye savaş-tın; öyle de denildi…” buyrulur. 1 Bkz. Bakara 2/249 hk.
[583] Enes b. Mâlik’in [v. 93/712] şöyle dediği nakledilmiştir: Bunlar Yahudi ve Hıristiyanlardır. Sadaka isteyen birine yardım edecek veya bir sıla-i rahimde bulunacak olsalar, bu davranışlarının karşılığı onlara daha dünyada iken rızıklarını genişletme ve sağlık verme şeklinde sağlanır. Söz konusu kişilerin Hazret-i Peygamber’le beraber cihada katılıp kendilerine ganimetten pay verdiği münafıklar olduğu da söylenmiştir.
[584] ( فِّ َ ُ ) fiil Allah’a ait olmak üzere yuveffi, fiil meçhul olarak tuveffe ileyhim a‘mâluhum ve Hasan-ı Basri’nin kıraatinde nûfî şeklinde (merfû‘) okunmuştur. Bu, şart cümlesinin mazi olması sebebiyledir. (Züheyr’in;)
[Yanına bir dostu gelse, açlık gününde]Ne ‘Malım kayıp.’ der ne de ‘Bende de yok!..”
mısraındaki (ُل ُ َ ) gibi.
[585] “Ve orada sergiledikleri ‘ustalık’lar işe yaramayacaktır.” (Mâ’nın mevsūle veya masdariyye oluşuna göre) dünyada iken sergiledikleri o usta-lıklar -veya ustaca yaptıkları- bir işe yaramayacak; yani bunlar için iyi bir karşılık söz konusu olmayacaktır; çünkü bu davranışlarıyla ahireti değil, yalnızca dünyevi yararları amaçlamışlardır, amaçladıkları şey de kendilerine eksiksiz verilmiştir.
[586] “O yapıp durdukları şeyler zaten boştur.” yani amelleri haddi-zatında boştur, çünkü doğru bir amaçla yapılmamıştır. Boş işe ücret ve-rilmez! ( ٌ ِ א fiil olarak ve batale şeklinde de okunmuştur. (Ebû Bekr’e (وَgöre) ‘ Âsım’ın da bu kelimeyi mansūb olarak ve bâtılen şeklinde okuduğu rivayet edilir. Bunda iki ihtimal vardır: Birincisi, buradaki Mâ’nın ibham için ve ya‘melûne ile mansūb olması, mânasının da “Bâtıl, hem ne bâtıl ameller işliyorlardı!..” şeklinde olması; ikincisi ise Mâ’nın masdariyye olup cümlenin “Yapıp durdukları, müthiş bir butlān ile bâtıldır.” anla-mında olmasıdır.
17. Âyetin Tefsiri
[587] “(Bunlar, hiç) Rabbinden açık bir kanıt üzere bulunan…” Yani dünya hayatı peşinde koşan kişi, açık bir kanıt üzere bulunan biri gibi ola-bilir mi? Bunlar makam bakımından onları takip edemezler ve onlara yak-laşamazlar; yani iki grup arasında büyük bir fark ve apaçık bir zıtlık vardır. Bu kişilerle, Yahudilerden iman eden Abdullah b. Selâm gibiler kastedil-mektedir. “Rabbinden açık bir kanıt üzere bulunan” yani İslâm dininin hak olduğuna dair Allah’tan bir burhan ve apaçık bir beyana sahip olan… ki akıl delilidir. “Ve ‘o’ndan gelen bir şahidin bu kanıtı izlediği…” Yani kendisine tâbi olduğu… ki o da bunun sıhhatine şahitlik eden Kur’ân’dır. “Ondan” Allah’dan demektir. Ya da az evvel yukarıda geçtiği gibi, ُ ْ ٌ ِ א َ ifadesindeki zamir Kur’ân’a râcidir [Kur’ân âyetlerinin şahitlik ettiği kanıt].
[588] “Ki, ondan” yani Kur’ân’dan “önce Mûsâ’nın kitabı” Tevrat… Yani Kur’ân’dan önce Mûsâ’nın kitabı da o kanıtı takip etmektedir. ( ُ אبُ כِifadesi) kitâbe mûsâ şeklinde mansūb olarak da okunmuştur. Buna göre mâna şöyledir: Rabbinden bir kanıt üzere bulunan kişi -ki o, Kur’ân’ın hak olduğu-nun kanıtıdır- işte bu zat ve bu kanıt üzere bulunanlardan bir şahit Kur’ân’ı okur. Tıpkı “İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerine şahitlik edip inandığı halde…” [Ahkāf 46/10] ve “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve yanında kitabın bilgisi olan (peygamber) yeter.” [Ra‘d 13/43] âyetlerin-de olduğu gibi. Bu durumda, “Ondan önce de Mûsâ’nın kitabı vardır.” ifa-desi şu anlama gelmiş olacaktır: Bu zat, ondan yani Kur’ân’dan önce Mûsâ’nın önder -dinde kendisine tâbi olunan- ve kendilerine indirilenler için büyük bir rahmet –nimet- olan kitabını, yani Tevrat’ı okurdu.
[589] “Bunlar” yani kanıt sahipleri “ona” Kur’ân’a “iman ederler.” Mek-kelilerden ve Peygamber (s.a.)’e karşı olup onlara katılanlardan “hangi hizip onu inkâr ederse, varacağı yer Ateş’tir! O halde bundan” yani Kur’ân’dan veya ahiret randevusundan “yana şüpheye düşme!” ( ٍ َ ْ
ِ ) muryetin şeklinde de okunmuştur; ikisi de şüphe anlamındadır.
22. Âyetin Tefsiri
amelleri gösterilir ve Melek ve peygamberlerden oluşan “ şahitler” ‘Allah ev-lat ve ortak edindi.’ derken tam bir yalancı oldukları konusunda aleyhlerine tanıklık ederler. Ve şöyle buyrulur: “Bakınız; Allah’ın lâneti zalimlerin üze-rinedir!” Allah’ım! Bu ne rezilliktir, ne rüsvâlıktır!.. (אد şâhid veya (اşehîdin çoğuludur; (sāhib -) ashâb, (şerîf -) eşrâf gibi.
[591] “Allah yolunda eğrilik arayarak…” yani dosdoğru olduğu halde eğri diye niteleyerek veya ona tâbi olanların dinden çıkmak suretiyle eğril-mesini isteyerek…
[592] İkinci , ahireti sadece ve sadece bunların inkâr ettiğini vurgula-mak için pekiştirme amacıyla getirilmiştir.
[593] “Bunlar, yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırak(ıp O’nun elinden kurtu-lacak) değillerdir.” Yani Allah onları dünyada iken cezalandırmak isteseydi, bu hususta O’nu âciz bırakacak değillerdi ve onların kendilerini sahiplenip Allah’a karşı koruyacak ve azap etmesine mani olacak bir kimse de yoktu. Ancak Allah, onlara süre vermek ve azaplarını bugüne ertelemek istedi. Bu, şahitlerin sözlerinin bir bölümüdür. “Azapları katmerlenecektir” cümlesin-deki ُ َ א َ ُ kelimesi (şedde ile) yuda‘‘afu şeklinde de okunmuştur.
[594] “Çünkü işit(meye tahammül ed)emezlerdi; göremezlerdi.” Hak-ka karşı sağır gibi davranmaları ve gerçeklerden hoşlanmamaları sebebiyle, hakkı işitmeye tahammül edemediklerini anlatmak istiyor.
[595] Şimdi, Mücbire’den birileri bu ifadeye muttali olduklarında muhtemelen, bunun üzerine atlayacaklar ve bununla Ehl-i Adl’e karşı afkuracaklardır.1 Sanki insanların; “Bu, benim duymaya tahammül ede-mediğim bir sözdür.” ve “Bu, kulağımın dayanamadığı bir şeydir.” de-diklerini hiç duymamışlar gibi!.. (Bu itiraza cevap bağlamında) şu da muhtemeldir ki; “Allah’a karşı duracak bir velîleri de yoktur.” ifadesi ile1 Yani istitā‘at meselesinde: “Baksanız a, isteseler de hakkı dinleyemiyor; gerçeği göremiyorlar. Buna is-
titā‘atleri yok demek ki; özgür iradeleriyle hareket edemiyorlar.” / ed.
bunların, Allah’ı bırakıp putlarını velî edindikleri, oysa putların velîliği diye bir şey olmadığı, dolayısıyla hakikatte velî olmadıkları belirtilmek isten-miş; sonra da “Çünkü işitemiyor, göremiyorlardı; peki o halde, nasıl velî olacaklardı!?” buyrularak, putların velî olamayacağını belirtmek istemiş de olabilir. Buna göre, “Azapları katmerlenecektir!” cümlesi tehdit ifade eden bir ara cümle olur.
[596] “Kendilerini hüsrana uğratanlar” Allah’a kulluğu verip karşılığında putlara kulluğu satın almışlardı. Nitekim bu ticaretlerinde uğradıkları zarar daha büyüğü olmayan bir zarar oldu ki, bu da kendi kendilerini zarara uğ-ratmalarıdır. Satın aldıkları şey, yani uydurup durdukları ilahlar ve şefaatleri “kaybolup” yok olup “gitmiştir;” bâtıl / boş bir şey oldukları ortaya çıkmıştır
[597] (“Hiç de değil!” anlamındaki) َم َ َ َ kelimesi bir başka yerde1 açıklanmıştır. “Daha fazla hüsrana uğrayacaklar” Onlardan daha açık bir hüsrana uğrayan bir başka kişi göremezsin.
23. Âyetin Tefsiri
[598] “Ve büyük bir alçakgönüllülükle Rablerine boyun eğenler.” O’na teslim olanlar, kendilerini huşu ve tevazu ile O’na ibadete verenler. [ا ُ َ ْ أَkelimesi] düz ve alçak yer anlamına gelen habt kökünden türemiştir. Araplar da alçak şeye habît derler. Nitekim şair şöyle demiştir:
Tertemiz helâl -az- bir rızık fayda verir[haram karışmış] adi -çok- rızık ise fayda vermez
Bu kelimenin Ta’sının aslında peltek Se olduğu da söylenmiştir.2
24. Âyetin Tefsiri
[599] Kâfirler topluluğunu kör ve sağıra, müminler grubunu ise gören ve işitene benzetmektedir. Burada leffuneşir ve tıbak sanatı vardır. Ayrıca iki anlam söz konusudur; birincisi, İmru’ü’l-Kays’ın [v. tkr. 540], kuşların kalplerini aynı anda hünnaba ve kuru hurmaya benzetişi3 gibi, grupları iki teşbih ile4 benzetmek; ikincisi, grupları ‘körlükle sağırlığı bir arada taşı-yan birine’ ya da ‘görme ile işitmeyi bir arada taşıyan birine’ benzetmektir.1 Bkz. Gâfir 40/43. / ed.2 Nitekim Kur’ân’da da habîs tayyibin karşısında getirilmektedir. / ed. 3 ِ א َ ُ ا َ َ אبُ وا ُ א ا ِ ى وَכْ َ َ א ً ِ א א و ً ْ ِ رَ ْ بَ ا ُ ُ ن -yuvaya girdiğinde, kuşların –didiklediği (Kartal) כ
yaş ve kuru vaziyetteki kalpleri adeta adi birer hurma ve hünnap meyvesi gibiydi. / ed.4 Yani kâfiri hem sağır hem de kör olan birine, mümini ise hem gören hem de işiten birine / ed.
Bu durumda ِّ َ َ ْ ِ ve وَا ِ ;kelimelerindeki Vav وَاSabah sabah baskın verip, ganimet alarak geri dönen [babam…]
ifadesinde olduğu gibi, sıfatın sıfata atfedilmesi kabilinden olmuş olacaktır.
[600] “Bu iki”sinin yani iki “grubun durumu” teşbihi “bir olur mu hiç?!”
26. Âyetin Tefsiri
[601] İfade1 aslında ٌ ِ ُ ٌِ َ ْ َכُ
ِّ ِ ِ ِ ْ َ إِ א ً ُ א ْ َ olup “Onu bu أرَْsözle, yani -kesreli olarak- ٌ ِ ُ ٌ
ِ َ ْ َכُ ِّ (.Ben sizin için bir uyarıcıyım) إِ
mesajıyla birlikte göndermiştik.” denmektedir. ِّ -nin başına harf-i cer ge’إِlince, ( ِّ ِ şeklinde) meftuh olmuştur. Tıpkı ke-ennede meftuh olduğu gibi; bu kelimeye evvelinde harf-i cer yokmuş ve enne değil de inne imiş gibi, inne Zeyden ke’l-esedi mânası verilir. ِّ kelimesi, evvelinde bir söyleme fiili إِolduğu düşünülerek, kesreli de okunmuştur.
[602] “Kulluk etmeyin!” ifadesi “Ben sizin için bir uyarıcıyım.” cümle-sinden bedeldir, yani “Allah’tan başkasına” kulluk etmeyin diye... Veya َْأن وا ُ ُ ْ َ cümlesindeki en, א ْ َ ِ ya veya’أرَْ َ ’e müteallık olup, tefsir içindir.
[603] “Gün”ün ‘canı yanmak’la nitelenmesi, canın yanışının o gün ger-çekleşmesinden dolayı, mecazî bir isnattır. “Peki ya ‘canı yanmak’la [gün değil de] azap nitelenseydi, o zaman ne olurdu? dersen şöyle derim: Yine mecazî olurdu, çünkü gerçekte azap insanın canını yakar. Bu ikisinin ben-zerleri nehâruke sā’imun ve cedde cidduhû cümleleridir.2
27. Âyetin Tefsiri
ِ َ ْ َכُ ِّ ِ أَ ِ ْ َ א إِ ً ُ א ْ َ .şeklinde düşünerek tefsir etmektedir. / ed أرَْ
2 Elîm, aslında “canı yanan” anlamında olup, azabın değil ‘acı çeken’ kişinin niteliğidir. İlk cümle “Senin günün hep oruçludur.” anlamında olup, orucu tutan aslında kişidir, fakat fiil zarfa / güne isnat edil-miştir. İkinci cümle ise “çalışası geldi” anlamında olup, ciddiyet kişide gerçekleştiği halde masdara isnat edilmiştir. / ed.
[604] “İleri gelenleri” yani eşrafı. Mele’ tabiri, kişinin bir şeye gücü yettiğinde kullanılan fulânun melî’un bi-kezâ ifadesinden gelmektedir. Eşrafa mele’ denmektedir çünkü iktidarda onlar vardı, zira siyasî işlerden anlayan muktedir kimseler idiler (melu’û). Veya birbirleriyle dayanışma içindeydiler, birbirlerine arka çıkıyorlardı (yetemâle’ûne). Ya da insanların kalbini kor-kuyla, meclisleri de saygıyla dolduruyorlardı (yemle’ûne). Yahut hayallerle ve sapık görüşlerle dolu idiler (milâ’un).
[605] “Biz senin ancak bizler gibi bir insan olduğunu görüyoruz.” Bu sözde, kendilerinin peygamberliğe daha lâyık olduklarına, dolayısıyla Al-lah’ın bir insanı elçi kılmayı murat etmesi halinde kendilerini kılacağına bir tariz vardır. Buna göre şöyle demektedirler: Farz et ki, sen de eşraftan birisin ve onlarla aynı seviyedesin. Bu durumda, peygamberliğe seni daha lâyık kılan nedir? “Bizden üstün bir yanınızı da görmüyoruz.” cümlesinde ifade ettikleri gibi. Yahut da bu sözleriyle, peygamberin insan değil melek olması gerektiğini murat etmişlerdir. (“En aşağı olanlar” anlamındaki) ُأرَاذِل erzelin çoğuludur. Tıpkı א َ ِ ِ ْ ُ َ ِ -Her kentin ekâbirini oranın mücrim) أכََאleri (kılmışız). [En‘âm 6/123]) ve ًא כُ أ ِ א (ahlâken en güzel olanlarınız) أhadisinde (ekâbir ekberin ehâsin de ahsenin çoğulu) olduğu gibi.
[606] أْيِ אدِئَ ا terkibi, (bâdi’e’r-ra’yi ve bâdiye’r-ra’yi) şeklinde Hemze’li ve Hemze’siz okunmuştur. Mânası; “İlk akıllarına geldiğinde…” veya “sığ bir düşünceyle sana tâbi olanlar” şeklindedir. Bâdi’e zarf olduğu için mansū-btur. Aslı, vakte hudûsi evveli ra’yihim veya vakte hudûsi zāhiri ra’yihim şek-lindedir. Bu ifade hazfedilmiş ve muzāfun ileyh yerine ikame edilmiştir. Nûh kavminin eşrafı bu sözleriyle “Bunların sana ittibâ etmesi herhangi bir akılları olduğundan değil önünü ardını düşünmeden bir anda oluvermiş bir şeydir.” demek istiyorlardı. Müminleri (genelde) fakir oldukları ve dünyevi şeylerde geri oldukları için aşağılıyorlardı, çünkü müminler bilgisiz kimse-lerdi, dünya hayatına dair bazı yüzeysel şeylerden başka bir şey bilmiyorlardı. Onlara göre eşraf demek itibarı ve malı olan kimse demekti. -Tıpkı bugün Müslüman sıfatı taşıyan birçok kimsenin, benzer bir inançla, birini değerli veya değersiz görürken bunu esas alması gibi.- Bu tip kimseler, dünyevî şey-lerde ileri düzeyde olmanın, peygamber seçilmek ve buna ehil olmayı sağla-mak şöyle dursun, hiç kimseyi Allah’a yaklaştırmadığını, aksine uzaklaştırdı-ğını; kimsenin değerini yükseltmediğini, aksine düşürdüğünü unutuyorlar.
Kaldı ki peygamberler aleyhimu’sselâm insanları, asıl ahiret peşinde koşarak dünyaya ve dünyevî nimetlere fazla değer vermemeye teşvik eden; dünyaya ve dünyalığa saplananların değersizliğini göstermeye çalışan kimseler olarak gönderilmiştir. Onların hali, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran bir özellikle nite-lenmekten ve O’nun nezdinde hiçbir işe yaramayan bir şeyle şerefleniyor-muş gibi yapmaktan ne kadar uzaktır!..
[607] “Bir üstünlük” yani, sizi peygamberliğe lâyık hale getirecek seni şerefçe bize üstün kılacak bir fazlalık. “Aksine,” iddia ettiğiniz hususlarda “yalancı olduğunuz kanaatindeyiz.”
31. Âyetin Tefsiri
[608] “Ne dersiniz” bana haber verin “ya ben, Rabbim (tarafından) ve-rilmiş” kesin “bir kanıt üzere isem.” Ve dâvamın doğruluğuna tanıklık eden O’nun tarafından verilmiş bir tanık varsa “ve O, bana” kanıt vermekle “katın-dan bana bir rahmet ihsan etmişse…” Ki aslında kanıtın kendisi bir rahmettir. Burada beyyine kelimesiyle mucize; rahmet ile de peygamberlik murat edilmiş de olabilir. Şayet “(Rahmet ve beyyinenin aynı şey sayıldığı) ilk ihtimale göre fe-‘amiyet1 fiili rahat anlaşılmaktadır. Peki, ikinciye göre nasıl izah edilebi-lir? Çünkü buna göre fe-‘amiyetâ (ve bu ikisi size gizli kalmışsa) buyrulmalı değil midir?” dersen şöyle derim: Bu durumda mâna, cümlenin fe-‘amiyet ba‘de’l-beyyine (kanıttan sonra bu rahmet size gizli kalmışsa) şeklinde takdir edilmesine ve daha önce bir kez zikredildiği için hazfedilmiş olmasına göre olur.
1 Müfessir kelimeyi fe-‘ummiyet değil, fe-‘amiyet kıraatine göre tefsir etmektedir. / ed.
Amiyet fiili, hafiyet (gizli oldu) anlamındadır. Fiil ’ummiyet de okunmuştur; bunun mânası ise “gizli bırakıldı” şeklindedir. Übeyy b. Kâ‘b’ın kıraatinde ise fe-ammâhâ ‘aleyküm (ve O, bunu size gizli bırakmışsa) tarzındadır.
[609] Şayet “Bunun hakikat anlamı nedir (yani kanıta nasıl körlük nispet edilebilmiş)?” dersen şöyle derim: Kanıtlar, gören ve gösteren şeklinde ifade edildikleri gibi, kör olarak da zikredilirler. Zira körler kendileri görmediği gibi başkalarına da gösteremezler. Dolayısıyla mâna şöyle olmaktadır: Ka-nıt sizi görmedi ve size yolu göstermedi. Tıpkı çölde bir topluluğu rehber-leri görmediği zaman, rehbersiz kal(ıp doğru yolu bulama)maları gibi. “Peki Übeyy kıraatinin (yani onlara kanıtın Allah tarafından gizlenmesinin) izahı nasıldır?” dersen şöyle derim: Nûh’un kavmi yüz çevirmeye kesin bir şekil-de karar vermişti. Allah da onları bu kesin kararlarıyla başbaşa bıraktı; işte bu başbaşa bırakmaya “kanıtın O’nun tarafından gizlenmesi” tabir edildi. Bunun delili de şu ifadedir: “Bunu size zorla mı kabul ettireceğiz?” Yani siz istemediğiniz ve tercih etmediğiniz ve dinde de zorlama olmadığı halde, sizi onu kabule, onun gösterdiği yoldan gitmeye biz mi zorlayacağız?
א) [610] ُ כُ ُ ِ ْ ُ .da) iki mef‘ûl zamiri de muttasıl olarak gelmiştir’أَİkinci mef‘ûl e-nülzimukum iyyâhâ şeklinde munfasıl olarak da gelebilirdi. ُ ُ ا ُ כَ
ِ כْ َ َ َ (Onlara karşı sana Allah yeter. [Bakara 2/137]) ifadesinde olduğu gibi burada da fe-seyekfîke iyyâhum denilebilirdi. (Öte yandan) Ebû ‘ Amr’ın [v. 154/771] Mim’i e-nülzimkumûhâ şeklinde sükûn ile okuduğu nakledil-miştir ki izahı şöyledir: Bu harfin harekesi zayıf ve belli belirsiz olduğu için, ravi onu sükûn sanmıştır. Zira İmam Halil’e, Sîbeveyhi’ye ve Basralı dilcilerin otorite olanlarına göre sükûnun açık bir şekilde telaffuzu hatadır; çünkü i‘rab harekesinin atılması şiir zarureti dışında caiz değildir.
[611] “Buna karşılık sizden istemiyorum.” cümlesindeki bu zamiri, on-lara söylediği “Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım… Allah’tan başkasına kulluk etmeyin.” [ Hûd 11/25-26] ifadesine râcidir.
[612] (“İman edenleri kovacak değilim.” mânasındaki) َ ِ אرِدِ ا ِ َא א أَ وَا ُ َ ا ,cümlesi آ ُ َ َ آ ِ אرِدٍ ا ِ َא א أَ (.İman edenleri hiçbir zaman kovmam) وَşeklinde aslına uygun olarak tenvin ile de okunmuştur.
[613] Şayet “Çünkü onlar Rableri ile karşı karşıya geleceklerdir.’ sözü-nün anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası, “Onlar Allah ile karşı karşıya gelecekler, O da kendilerini kovan kimseleri cezalandıracaktır. Veya onlar Allah ile karşı karşıya gelecekler ve Allah onları kalplerindeki sahih ve mevcut olan ve benim de tanık olduğum, kendilerinde aksi bir hal görmediğim imana binen ya da sizin onlara isnat ettiğiniz onların imanla-rının sığ ve tefekküre dayanmayan bir iman olduğuna binaen onları değer-lendirecektir.” şeklindedir. Ben onların kalplerini yarıp, gizli hallerini görüp eğer durum iddia ettiğiniz gibi ise kendilerini yanımdan kovacak değilim! Bunun benzeri “Rablerine dua edenleri kovma.” [En’âm 5/52] âyetidir. Mâna, “Onlar Rableri ile karşı karşıya geleceklerini kabul eder ve O’nunla mutla-ka karşı karşıya geleceklerini kesin bir şekilde bilirler.” şeklinde de olabilir.
[614] “Cahillik eden” yani müminlere adice muamele eden ve onların değersiz kişiler olduklarını iddia eden. Bu kelime, (‘ Amr b. Külsûm’un);
Hoop! Kimse bize karşı cahillik etmesin!..[Valla biz, cahillerin cahilliğinden daha fazla cahillik ederiz!..]
beytindeki anlamındadır. َن ُ َ ْ َ fiili “Rabbi ile karşı karşıya geleceğini bil-meyen” ya da “müminlerin kendilerinden daha hayırlı olduğunu bilmeyen (bir topluluk)…” anlamında da olabilir.
[615] “Onları kovarsam, beni Allah’a karşı kim savunur?” Kim korur beni O’nun cezalandırmasından!? Nûh’un kavmi ona iman etmek için, bir arada ve kendileriyle eşit seviyede bulunmak istemedikleri müminleri ya-nından kovmasını talep ediyorlardı.
[616] “Gaybı biliyorum.” cümlesi “Yanımda Allah’ın hazineleri var-dır.” cümlesine ma‘tūftur; yani ‘Yanımda Allah’ın hazineleri var demiyo-rum’ ve ‘Ben gaybı biliyorum demiyorum.’ demektir. Ben size “Yanımda Allah’ın hazineleri var.” demiyorum ki zenginlik bakımından sizden daha ileri olduğumu iddia etmiş olayım ve siz de bunun üzerine “Biz sizin biz-den üstün bir yanınızı görmüyoruz!” diyerek üstünlüğümüze itiraz etmiş olasınız. Ayrıca ben, gaybı bildiğimi de iddia etmiyorum ki, bana yalan ve iftira isnadında bulunasınız veya bana tâbi olanların kafalarında olanlara ve kalplerindeki gizli hallerine muttali olayım. “Ben size melek olduğumu da söylemiyorum” ki, “Sen de tamamen bizim gibi bir insansın.” diyesiniz. Yine, fakir oldukları için hakir gördüğünüz müminlere Allah’ın -sizin iddia ettiğiniz gibi- sizin aklınıza uyup, onları değersiz bularak size yardım olsun diye dünyada ve ahirette hiçbir hayır vermeyeceğine de hükmetmiyorum.
[617] “Yoksa” yani bunlardan herhangi birini söyleyecek olsam, “ben de zalimlerden olurum şüphesiz!” اِزْدِرَاء masdarı “Onu ayıpladı.” anlamındaki zerâ ‘aleyhi ve “Onda kusur buldu.” anlamındaki ezrâ bi-hîden ifti‘âl bâbın-dandır. İzderathu ‘aynuhû ve iktehamethu ‘aynuhû (Gözü onu küçük gördü, küçümsedi.) denmektedir.
34. Âyetin Tefsiri
[618] “Bizimle mücadele edip durmaktasın; bu mücadeleyi çok fazla uzattın!” Demek istiyorlar ki; bizimle mücadele etmek istedin, buna başla-dın ve iyice uzattın yani!.. Câde fulânun fe-eksera ve etābe (Adam cömertlik etti; bunu sürekli yaptı, çok da iyi yaptı!) sözünde olduğu gibi. “Haydi getir şu bizleri tehdit ettiğin şeyi” yani dünya azabını!.. “Onu size ancak Allah verir.” Yani azabı getirmek bana ait değildir; o ancak inkâr ve isyan ettiğiniz zata mahsustur. “Eğer dilerse” yani, hikmeti onu size acele olarak getirmeyi gerektirirse. İbn Abbâs [v. 68/688] fe-ekserte cedelenâ (Bizimle yürüttüğün cedeli fazla uzattın.) şeklinde okumuştur.
[619] Şayet “Ayette neden iki şart cümlesi birlikte kullanılmıştır?” der-sen şöyle derim: “Sizi Allah azdır(ıp sonuçta helâk et)mek istedikten sonra” cümlesinin ceza cümlesi “Öğüt vermek istesem de bunun size faydası ol-maz.” cümlesinin delâlet ettiği bir cümledir ki delâlet eden bu cümle delâlet ettiği cümle hükmünde olduğu için şartla kayıtlanmıştır. İn ahsente ileyye ahsentü ileyke in emkenenî (Bana iyilik edersen ben de sana iyilik ederim, imkânım olursa.) sözünde ceza cümlesi ikinci bir şartla kayıtlandığı gibi.
[620] “Peki ‘Sizi Allah azdırmak istedikten sonra’ cümlesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Şudur: Eğer Allah kâfirin küfürde ısrar edece-ğini bilirse, onu kendi haline bırakır ve iman etmeye zorlamaz. İşte buna ‘azdırma’ ve ‘saptırma’ (iğvâ - ıdlâl) denir. Tıpkı Yüce Allah, kulunun tevbe edip güzel bir şekilde cehaletten döneceğini bildiği zaman ona lütfettiği ve buna ‘doğruyu gösterme’ ve ‘yol gösterme’ (irşad - hidayet) denildiği gibi.
[621] ْ َכُ ِ ْ ُ -kelimesinin, deve ve inek yavrusu sütten kesildikten son أنَْ ra fazla otlayıp da telef olduğu zaman ğaviye’l-fasîlü ğaven (Yavru telef oldu.) sözünden olmak üzere en yuhlikeküm (sizi helâk etmek) anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre mâna şöyle olur: Eğer siz küfürde ısrar karar-lılığında, Allah’ın dersleri, uyarıları ve diğer lütufları fayda etmeyecek bir durumda iseniz, benim nasihatim size nasıl fayda verecek!?
35. Âyetin Tefsiri
[622] ِ ا ْ َ إِ َ َ ifadesi, icrâmî ve ecrâmî şeklinde olup, ilkinde “ve-balim”, ikincide “günahlarım banadır.” anlamındadır. ار -Mu ] وا اhammed 47/26] âyeti de isrârahum ve esrârahum şeklinde okunmuş olup “Allah onların gizli-kapaklı konuşmasını” veya “sırlarını bilmektedir.” anla-mındadır. Cürm - ecrâm, kufl - akfâl gibidir. İlk müfessirlerin, bu kelimeyi “günahlarımı” diye tefsir etmesi, ecrâmî şeklini desteklemektedir. Sonuçta söylemek istediği şudur: Eğer Kur’ân’ı kendi uydurduğum doğru ve sabitse, icrâmımın yani bu uyduruşumun cezası banadır. Dolayısıyla benden yüz çevirmenizi ve hep birlikte bana düşmanlık etmenizi hak etmiş olurum. Oysa “ben uzağım” yani bu kesin ve sabit değil; benim bununla alakam yok! Bu durumda َن ُ ِ ْ ُ א ِ ifadesi, Kur’ân’ı uydurduğumu iddia ederek işlediğiniz günahtan, demektir. Dolayısıyla, benden yüz çevirip, bana düş-manlık etmeniz için bir sebep yoktur.
37. Âyetin Tefsiri
[623] “İman etmiş olanlar dışında” yani iman etmesi beklenenlerden kendisinde imanın gerçekleştiği kimseler dışında -Burada ْ َ bekleme an-lamında olup, cuk oturmuştur.- “Hiç kimse iman etmeyecek” cümlesi, onların imanından ümit kestirmekte ve bunun gerçekleşmesi asla bekle-nemeyecek muhal bir şey olduğunu ifade etmektedir. “Dolayısıyla;” zor durumdaki gariban ve düşkünlerin üzüldükleri gibi “üzülme.” Şair [Uhayha b. Culah] şöyle demiştir:
Tanrı taksimini kabul ederim, ondan yana hiç üzülmeden; Gönlü-hoş olarak işime bakarım efendi gibi.
[624] Demek istediği şudur: (Ey Nûh!) kavminin sana yaptıklarından; yalanlama, eziyet ve düşmanlık etme gibi davranışlarından ötürü mahzun olma! Zira onları senin için cezalandırmanın zamanı geldi.
א [625] ِ ُ ْ َ ِ ifadesi hal konumunda olup, “onu korunmuş olarak usta-ca yap” demektir; yani gözlerimizle temas halinde; sanki yanında Allah’ın gözleri varmış da, onun gemiyi yaparken hata etmesine ve düşmanlarından birilerinin onu yapmasını engellemesine mani oluyormuş gibi.
[626] “Vahyimizle,” yani onu nasıl inşa edeceğini vahiy ve ilham ede-rek göstereceğiz. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] nakledildiğine göre Hazret-i Nûh gemi yapmayı bilmiyormuş. Allah ona gemiyi kuş göğsü şeklinde inşa et-mesini vahyetmiş.
[627] “Zulmedenler için benimle muhatap olma!” Yani kavminin du-rumu, yani şefaat ederek kendilerini azaptan korumaya çalışma konusunda bana dua etme. “Çünkü kesinlikle suda boğulacaklar.” Suda boğulmalarına hükmedilmiş bulunuyor! Bu husus kesinleşmiş, kesin hükme bağlanmış, kalem kurumuştur; değişmesi imkânsızdır. “Ey İbrâhim! Bundan vazgeç, zira Rabbinin fermanı gelmiş bulunuyor. Onlara asla geri çevrilmeyecek bir azap gelmekte!..” [ Hûd 11/76] âyetindeki gibi.
39. Âyetin Tefsiri
[628] “O, gemiyi yapıyordu…” cümlesi geçmiş hâlin hikâyesidir. “Onunla” yani onun gemi yapmasıyla “alay ediyorlardı.” Hazret-i Nûh, gemiyi ıssız bir çölde, sudan en uzak bir yerde ve suyun en az olduğu bir zamanda inşa ediyordu. Kavmi de onunla alay ediyor ve “ Nûh! Peygamber olduktan sonra, şimdi de marangoz mu oldun!?” diyorlardı. Şu an “sizin alay ettiğiniz gibi biz de yakında” yani ileride “sizinle alay edeceğiz!” Yani dünyada boğulduğunuz ve ahirette de yandığınız zaman, sizin şimdi bizim-le alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz!
[629] Şu mâna da verilmiştir: Eğer siz bizi bu işi yaptığımız için cahil buluyorsanız, biz de sizleri küfre, Allah’ın gazap ve azabına doğru gittiğiniz için cahil buluyoruz. Siz bizden daha çok cahil bulunacak durumdasınız. Veya eğer bizi cahil buluyorsanız, biz de sizi bizleri cahil bulma hususunda cahil buluyoruz; çünkü siz işin hakikatini bilmeden ve dış görünüşe baka-rak bizi cahillikle itham ediyorsunuz. Nitekim bu durum, hakikatlerden uzak kalmada cahillerin âdetidir.
[630] Rivayete göre Hazret-i Nûh gemiyi iki senede tamamlamıştı. Geminin uzunluğu üç yüz, genişliği elli, yüksekliği de otuz arşın idi. Tik (tectona grandis) ağacından yapılan gemi üç katlıydı. Hazret-i Nûh alt kata vahşi hayvanları, yırtıcı kuş ve haşeratı, orta kata davarları ve ehli hayvan-ları yerleştirmiş; üçüncü kata ise kendisi ve beraberindekiler yerleşmişler ve erzaklarını da aynı kata koymuşlardı. Hazret-i Nûh Hazret-i Âdem’in cesedini de yanında taşıyordu; onu kadınlarla erkeklerin arasına bir sütre gibi koymuştu. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] geminin uzunluğunun bin iki yüz, genişliğinin ise altı yüz arşın olduğunu söylemiştir.
[631] Söylendiğine göre; bir gün Havariler Hazret-i Îsâ’ya “Keşke Nûh’un Gemisini görmüş birini diriltsen de bize ondan bahsetse!” demişler. Bunun üzerine Hazret-i Îsâ onları alıp bir kum tepeciğinin yanına götürmüş. Bir avuç toprak alarak “Bunun kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sormuş. “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” demişler. Hazret-i Îsâ “Bu, Kâ‘b b. Hâm’dır.” dedikten sonra elindeki toprağa asasıyla vurmuş ve “Allah’ın izniyle kalk!” demiş. Kâ‘b bir anda ayağa kalkmış ve başındaki toprakları temizlemeye baş-lamış. Saçı-başı ağarmış vaziyette imiş. Hazret-i Îsâ ona “Sen vefat ettiğinde böyle miydin?” diye sorunca “Hayır! Öldüğümde gençtim. Sen ‘kalk’ deyince kıyamet koptu sandım. Saçım onun için ağardı.” demiş. Hazret-i Îsâ “Bize Nûh’un gemisinden bahset.” deyince “Uzunluğu bin iki yüz, genişliği altı yüz arşın idi. Üç kat idi; bir kat davar ve vahşi hayvanlar için, bir kat insanlar, bir kat da kuşlar içindi.” diye cevap vermiş. Daha sonra Hazret-i Îsâ “Allah’ın izniyle eski haline geri dön.” demiş ve o da tekrar toprak olmuş.
[632] (“Kime geleceğini” anlamındaki) ifadesi ن fiili ile ma-hallen mansūbdur. “Rüsva edecek olan azabın geleceği kimseleri yakında bileceksiniz.” demektir. “… geleceği kimse” ile onları, “azap” ile de dünya azabını kasdetmektedir ki bu azap boğulmadır. “Kalıcı azabın” yani ahiret azabının, kurtulması imkânsız olan borç ve hakkın inmesi gibi “kime ine-ceğini [yakında öğreneceksiniz]!..”
41. Âyetin Tefsiri
[633] َ (Nihayet) kelimesi kendisinden sonra söze başlanılan, şart ve ceza cümlesinin başında yer alan bir kelimedir. Şayet “Bu kelime ne-yin nihayetini ifade etmektedir?” dersen şöyle derim: “Gemiyi yapıyordu.” [ Hûd 11/38] cümlesinin sonrasını ifade etmektedir; yani cümle “ Nûh gemiyi inşa ediyordu, nihayet kararlaştırılan zaman geldi.” şeklindedir. Şayet “ َ kelimesi ُ َ ْ َ (yapıyordu) cümlesi ile alakalı ise, iki kelime arasında ge-çen cümlenin konumu nedir?” dersen şöyle derim: ُ َ ْ َ ’dan haldir. Adeta “ Nûh onu, kavminin ileri gelenlerinin her oradan geçişlerinde onunla alay ettikleri bir halde yapıyordu,” denilmiş olur. “Peki א َ -ifa (her ne zaman) כُdesinin cevabı nedir?” dersen şöyle derim: Bu hususta iki şey yapabilirsin: Ya وا ُ
ِ َ (Alay ediyorlardı. [ Hûd 11/38]) fiilini cevap yapıp, ََאل ’yi -birinin bir soru sorduğunu takdir ederek- yeni bir söz başı kabul edersin veya وا ُ
ِ َ ’yu
َ ’den bedel ya da ٌ َ َ kelimesinin sıfatı ve ََאل ’yi de cevap yaparsın.
َכَ [634] ْ ِ kelimesi وَأَ ْ َ ْ َ .kelimesine ma‘tūftur اِ َ ْ آ َ ifadesi de böyle-dir; yani “aileni ve diğer müminleri gemiye bindir.” Denilmiş ve ailesinden olup da daha önce cehennemlik olacağına hükmedilenler Nûh’un ailesin-den istisna edilmiştir. Ancak Allah –hâşa- bu kimseler için cehennemlik olmayı takdir ettiği ve öyle olmasını istediği için değil, sağlıklarında küf-rü tercih edeceklerini bildiği için cehennemlik olacaklarına hükmetmiştir. Dahhâk’e göre; aileden istisna ettiği kişilerle Allah, Hazret-i Nûh’un oğlu ile hanımını kastetmektedir.
[635] “Pek az kimse…” Peygamber (s.a.)’den “Bunlar sekiz kişiydiler: Nûh ve hanımı, üç oğlu ve onların hanımları.” dediği rivayet edilmiş, Mu-hammed b. İshak da “Beşi erkek, beşi kadın on kişiydiler.” Demiştir. Ayrıca yetmiş iki erkek ve kadın, Nûh’un oğulları Hâm, Sâm ve Yâfes ile bunların hanımlarıdır da denilmiştir. Bu durumda, yarısı kadın, yarısı erkek olmak üzere toplam yetmiş sekiz kişi olmaktadırlar.
א [636] َ א َ ْ ُ א وَ َ ا ْ َ ِ ِ ا ْ ِ א ِ ا ُ cümlesi bir tek söz / ifade olabileceği ارْכَgibi iki söz de olabilir. (i) Tek kabul edildiğinde, ِ ِ ا ْ ِ ifadesi ا ُ ile ilintili ارْכَve ondaki cemi’ Vav’ından hâl olur. Mâna da; “Gemi hareket ettiği ve demir attığı zaman Allah’ın ismini anarak –ya da bismillâh diyerek- gemiye binin.” şeklinde olur. Zira mecrâ ve mursâ kelimeleri ya zaman içindir veya icrâ ve irsâ şeklinde birer masdardır ve kendilerine muzāf olan vakit kelimesi hazfolun-muştur (vakte irsâ’ihâ ve icrâ’ihâ). Tıpkı hufûka’n-necmi (yıldızın kayboluşu) ve makdeme’l-hâcci (hacının gelişi) ifadeleri gibi. Bu iki kelime ile geminin “hareket etme yeri” ve “demir atma yeri” de murat edilmiş olabilir. Buna göre bu kelimelerin mansūb oluşu, bismillâhda bulunan fiil (binerim) veya kavil (derim) mânası iledir. (ii) İki ayrı ifade kabul edildiğinde ise, א َ ا ْ َ ِ ِ ا ْ ِ א َ א َ ْ ُ ifadesi (“binin” ile bağlantılı olmayıp), bismillâhi icrâ’uha ve irsâ’uhâ وَ(Geminin hareket etmesi de demir atması da Allah’ın adıyladır.) anlamında, mübteda ve haberden oluşan yeni bir cümle olur. Rivayete göre Hazret-i Nûh gemiyi yüzdürmek istediği zaman bismillâh der, o da yüzermiş; durmasını istediğinde ise yine bismillâh der ve gemi dururmuş. Ayrıca, (ölmek üzere bulunan Lebîd b. Rebî‘a el-‘Âmirî’nin, kızlarına söylediği):
[Bir yıla kadar sürer bu…] Sonra ‘es-selâmu aleykumâ!’ ifadesi!..1
[Ölümümden sonra kim tam bir yıl ağlarsa, mâzur sayılır.]beytindeki gibi, (bismillâhideki) ismin fazla bir kelime olarak değerlendirilip doğrudan, bi’llâhi icrâ’uhâ ve irsâ’uhâ (Onun yüzmesi de durması da Allah sayesindedir.) yani “O’nun kudret ve emri iledir.” mânasının murat edilmesi de mümkündür.
א) [637] َ א َ ْ ُ א وَ َ ا ْ َ ) her ikisi de zaman veya mekân ya da masdar ol-mak üzere, mecrâhâ ve mersâhâ şeklinde cerâ ve rasâ kelimelerinden türemiş ve Mim meftuh olarak da okunmuştur. Mücâhid ise, ism-i fâ‘il, mahallen mecrur ve Allah’ın iki sıfatı olmak üzere mucrîhâ ve mursîhâ (Gemiyi yüz-düren ve durduran Allah’ın adıyla…) şeklinde okumuştur
[638] Şayet “Yeni bir cümle (dedin; bu) ne demek?” dersen şöyle de-rim: Şu demek: Hazret-i Nûh onlara gemiye binmelerini emretmiş, sonra da geminin hareket etmesinin de demirlemesinin de Allah’ın ismini an-makla veya O’nun emir ve kudretiyle olduğunu söylemiştir. Ancak hal ol-mak suretiyle, yeni bir cümle olmayabilir de. Şairin;
1 Yani bir yıl matem tutarsınız, sonra; “Haydi ikinize de güle güle!” Burada ism kelimesi olmasa da olabi-lir. / ed.
Bize karşı ‘öfkeli’ olarak gelmişlerdi yanımıza.Gün ışıdığında ise, ayıldı ‘sarhoş’lar [kızgınlıkları gitti]
beytinde (א ٌ כَ ifadesi Vav’sız hal) olduğu gibi. Bu durumda, iki keli-me müstakil yeni bir cümle değil, bir önceki cümlenin fazla cümlelerinden biri ve ْכ ُ ’e ait zamirin hali olmak üzere mansūb olur. Adeta takdir edilmiş bir kelime mânasıyla; “O, Allah’ın adıyla hareket edip durdurulduğu halde ona binin” denilmiştir. َ ِ ِ א َ א َ ُ ُ אدْ (Artık ebedi kalmak üzere girin oraya. [Zümer 39/73]) âyetinde olduğu gibi.
[639] “Çünkü benim Rabbim geçekten bağışlayıcı ve merhametlidir.” Yani O’nun sizi bağışlaması ve size merhameti olmasaydı sizi kurtarmazdı.
43. Âyetin Tefsiri
[640] Şayet “‘Gemi onları götürürken’ cümlesi ne ile ilişkilidir?” dersen şöyle derim: (41. âyetteki) ِ ِ ا ْ ِ א ِ ا ُ cümlesinin delâlet ettiği mahzuf ارْכَbir cümleyle ilişkilidir. Adeta “Bismillâh diyerek gemiye bindiler.” denilmiş-tir. “Gemi onları götürürken”, yani onlar gemide olduğu halde gemi onları götürürken.
[641] “Dağ gibi dalgaların içinde” ifadesiyle tufan dalgaları kastedil-mektedir. Tufanın her bir dalgası birikme ve yükselme bakımından dağa benzetilmiştir. Şayet “Dalga suyun sıkışıp yükseldiği zaman yüzeyin üs-tünde yükselen şeydir. (Tufanda) yer ve gök suları birbirine karışmış, yerle göğün arasını doldurmuştu. Gemi, suyun içinde balığın yüzdüğü gibi gidiyordu. Bu durumda, ‘suyun dalgaların içinde gitmesi’ ne anla-ma gelmektedir?” dersen şöyle derim: Bu ifadede söz konusu edilen şey sular her tarafı kaplamadan, dağları örtmeden önceydi. Nitekim Haz-ret-i Nûh’un oğlu “Şimdi bir dağa sığınacağım; o beni sudan kurtarır.” demişti.
[642] Hazret-i Nûh’un bu oğlunun adının Kenan olduğu da, Yâm oldu-ğu da söylenmiştir. ( َ -kelimesini) Hazret-i Ali, zamir Hazret-i Nûh’un ha اnımına gitmek üzere ibnehâ şeklinde okumuş; Muhammed b. ‘Ali ve ‘ Urve b. Zübeyr de Hâ fethalı olarak ve Elif yerine fethayla iktifa ederek, hanımının oğlu olduğu kastıyla ibnehe ( َ şeklinde okumuşlardır. Bu okuyuş, Hasan-ı (اBasrî’nin [v. 110/728] görüşünü destekler: Katâde demiştir ki: Bir defasında ken-disine sordum; bana “Vallahi o, Nûh’un oğlu değildir!” diye cevap verdi. “Allah onun ‘Oğlum benim ailemin bir ferdidir.’ dediğini anlatıyor; sen ise ‘Onun oğlu değil!’ diyorsun! Ayrıca, Ehl-i Kitap da ‘onun Nûh’un oğlu’ olduğu hu-susunda hemfikir.” dedim. Bunun üzerine “Kim dinini Ehl-i Kitap’tan öğrenir ki!?” dedi. O bu hususta Hazret-i Nûh’un minnî (benden biri) değil de أ (ailemden biri) demesi ile istidlâl etmektedir. Ancak bu oğulun annesine nispet edilmesinin iki izahı olabilir. Birincisi, Ömer b. Ebû Seleme’nin [v. 83; Ümmü Seleme’nin oğlu] Peygamber (s.a.)’in üvey evladı olması gibi bu çocuğun da Haz-ret-i Nûh’un üvey oğlu olması; ikincisi ise, öz oğlu olmasıdır. Fakat böyle bir şey, peygamberlerin kendisinden korundukları bir kusurdur.
[643] Süddî de bu ibareyi nüdbe ve ağıt tarzında yâ ibnâh! mânasında ve nâdâ Nûhun ibnâh (“ Nûh ‘Ah benim oğluum!..’ diye seslendi.”) şeklinde okumuştur.
ل [644] ِ ْ َ kelimesi “Onu uzaklaştırdı.” anlamındaki ‘azelehû ‘anhu ifade-sinden olup, mef‘il veznindedir. Buna göre mâna “ Nûh’un oğlu, babasından da müminlerin bindiği şeyden de kendini uzaklaştırdığı bir yerde idi.” şeklinde olur. “O, babasının dininden uzakta idi.” anlamında olduğu da söylenmiştir.
[645] َ ُ א ifadesi, izafet Ya’sı yerine Yâ’nın kesresi ile yetinilerek yâ bu-neyyi şeklinde; ayrıca izafet Ya’sından çevrilmiş -ya buneyyâ dediğimizde bulunan- Elif hazfedilerek, ona işareten fetha ile yâ buneyye şeklinde okun-muştur. Veya ( ْ א ارْכ َ ُ א - ْ ِّ ارْכ َ ُ א şeklinde olmakla birlikte) izafet Ya’sı da Elif de; -kendilerinden sonraki Râ sâkin olduğu için- iki sâkin harfin bir araya gelmesi sebebiyle düşmüştür.
[646] ( َِ ْ رَ َ -ifadesi) Merhamet eden -yani Allah- hariç. Veya Al إِ
lah’ın merhamet ettiklerinden başka; yani “Benim Rabbim gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir.” [ Hûd 11/41]) âyetinde ifade edildiği üze-re, Allah’ın merhamet ettiği, kendileri için bağışlayıcı ve merhametli ol-duğu müminlerin bulunduğu yerden başka [bugün tufana karşı koruyucu bir şey yoktur.] Hazret-i Nûh’un oğlu dağın kendisini suya karşı koruyacağı-nı söylediği için, “Bugün suya karşı korunabileceğin dağ ve benzeri hiç-bir yer yoktur; sadece bir korunak vardır, o da Allah’ın merhamet edip kurtardığı kimselerin bulundukları yer, yani gemidir.” buyurmuştur.
א ifadesinin; “Allah’ın merhamet ettiklerinden başka korunaklı (zâ ‘ısmetin) kimse yoktur.” anlamında olduğu da söylenmiştir. دا אء (Atılan bir sudan… [ Tārık 86/6]) ve را ِ (Hoşnut kalacağı bir hayat. [Hâkka 69/21]) ifadelerinde (fâ‘il kalıpları mef‘ûl anlamında) olduğu gibi, (etken fiil de edilgen anlamındadır). َ
ِ ْ رَ َ cümlesinin istisnâ-i munkatı olduğu da إِ söylenmiştir. Bu durumda adeta illâ men rahimehû fe-huve’l-ma‘sūm (Sadece Allah’ın merhamet ettikleri, işte bunlar koruma altındadır.) buyrulmuş olur. Tıpkı ِّ אعَ ا َ
ِّ ٍ إ ا ْ ِ ْ ِ ِ ِ ْ ُ َ א َ (Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir bilgileri yoktur. [Nisâ 4/157] âyetinde olduğu gibi.1 َ
ِ ْ رَ َ cümlesi, illâ men إِ ruhime şeklinde meçhul olarak da okunmuştur (merhamet edilenler hariç).
44. Âyetin Tefsiri
[647] Yere ve göğe akıllı bir canlıya seslenir gibi, ona özel bir kelimeyle ve diğer mahlukat arasından seçilerek “Ey yer! ve “Ey gök!” şeklinde bir hitapla yönelmek ve sonra onlara akıl ve idraki olan birine yapılan “Suyunu yut!” ve “Suyunu tut!” diye emretmek, hitap sahibinin kudretinin büyüklüğüne, gök-lerin, yerin ve şu büyük cisimlerin O’nun kendilerinde dilediğini yapmasına, sanki iyiyi - kötüyü ayırabilen akıllı varlıklarmış da O’nun azamet ve yüce-liğini, mükâfat ve azabını, mümkin olan her şeyi var etmeye kādir olduğunu biliyorlarmış ve O’na itaat edip emrine boyun eğmenin kendileri için kesin bir vecîbe olduğunu net bir şekilde biliyorlarmış gibi boyun eğdiklerine, O’n-dan korktuklarına, emir ve iradesine derhal, asla gecikmeden teslim olma ve imtisal etmekte geri kalmaktan kaçındıklarına ve O’na karşı gelmediklerine, Allah’ın kendilerine emri söz konusu olur olmaz herhangi bir kaçınma ve gecikme olmaksızın emredilen şeyi yerine getirdiklerine delâlet eder.
[648] ْ َ -yut (tufan sularının iyice toprağa işlemesinden kinaye olarak ) اmak, ع -ise tutmak anlamındadır. Akla‘a’l-mataru (yağmur tuttu) ve akla‘a اti’l-hummâ (sıtma tuttu) denir. َ ِ (çekildi) ise, “Onu eksiltti.” mânasına ge-len ğâdahudan gelmektedir. “İş bitirildi” yani Allah’ın Nûh’a yönelik ‘Kavmin helâk edilecek!’ vaadi yerine getirildi ve ْت َ َ ْ ”.yani “gemi Cudi’de karar kıldı ا Cudi Musul’da bir dağdır. “‘Defolup gitti…’ denildi.” Ba‘ude bu‘den ve ba‘aden denir ve bununla helâk, ölüm ve benzeri şeylerle çok uzaklara gitmek kastedilir. Bu sebeple de bu‘den yalnızca beddua için kullanılır.
1 Yani zan bilgi olmadığı gibi, korunan (ma‘sūm) da koruyanın (‘âsımın) cinsinden değildir. / ed.
[649] Âyette ilahi haberlerin edilgen fiillerle yer alması, Allah Teâlâ’nın azamet ve kibriyasına, bu büyük işlerin ancak muktedir bir fâ‘ilin fiili ve güçlü bir var edicinin var etmesiyle olacağına ve bütün bunları yapanın, fiillerinde kimsenin kendisine ortak olmadığı bir tek var edici olduğuna delâlet etsin de, artık hiç kimse, O’ndan başka birinin “Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök sen de tut!” diyebileceğini, o büyük emri bir başkasının verdiğini, O’nun karar kıldırması olmadan geminin Cudi üzerinde demirleyip karar kılabileceğini düşünmesin.
[650] Zikrettiğimiz bu mâna ve inceliklerden ötürü Beyan âlimleri bu âyetin fesahati üzerinde çok durmuş ve ona hayran kalmışlardır; ancak (sa-dece) “yut” ve “tut” anlamına gelen ِ َ ْ ِ ve ا ِ ْ kelimelerindeki cinas için أdeğil. Zira her ne kadar bu cinas da ifadeye güzellik katmakta ise de ken-dileri iç / öz, diğerleri dış / kabuk durumunda olan o güzellikler karşısında dönüp bakılacak türden değildir.
[651] Katade şöyle demiştir: Gemi, içindekilerle Recep ayının onun-da suya açılmış; yüz elli gün su üzerinde kaldıktan sonra, bir ay Cudi’nin üzerinde durmuş ve aşure günü içindekileri karaya indirmiştir. Rivayete göre gemi Kâbe’ye giderek, etrafında yedi kez tavaf etmiş ve bunun üzerine Allah onları boğulmaktan azat etmiştir. Bir başka rivayete göre de gemiden indikleri gün Hazret-i Nûh Allah’a şükran olarak oruç tutmuş ve beraberin-dekilere oruç tutmalarını emretmiş; onlar da tutmuşlardır.
46. Âyetin Tefsiri
[652] Hazret-i Nûh’un Rabbine seslenmesi O’na dua etmesidir. Bu dua da Rabbi diye başlayan ve Allah’ın, onun ailesini kurtaracağına dair vaadini yerine getirmesini isteyen sözleridir.
[653] Şayet “Seslenme, Rabbi diye başlayan bir dua ise, ِّאلَ رَب َ ibaresi Fâ kullanılarak אدى lafzına nasıl atfedilmiştir?” dersen şöyle derim: Âyette-ki seslenme lafzıyla seslenmeyi murat etme kastedilmiştir. Eğer seslenmenin kendisi murat edilmiş olsaydı, َِّאلَ رَب א ِ َ اءً َ ِ ُ َאدَا رَ -Hani o, Rabbine giz) إِذْ li bir seslenişle seslenmiş ve demişti ki… [ Meryem 19/3-4]) ifadesinde olduğu gibi Fâ olmadan zikrederdi.
[654] “Şüphesiz, oğlum da ailemdendi.” Yani ailemin bir parçasıydı; çün-kü o, kendi soyundan veya üvey oğluydu ve dolayısıyla ailesinin bir parça-sıydı. “Senin vaadin de haktır,” yani Senin vaad ettiğin her vaat, yerine geti-rileceğinde ve ona uyulacağında hiçbir şüphe olmayan bir hakikattir. Sen de bana ailemi kurtaracağını vaad etmiştin. Peki, oğlum benim ailemden değil mi!? “Sen hükmedenlerin hükmedenisin.” Yani hükmedenlerin en âlimi ve en adaletli olanısın. -Çünkü bir hükmeden, diğerinden ancak ilim ve adaletle üstün olabilir. Senin yaşadığın dönemde yönetime gelmiş cehalet ve zulme batmış nice kimse vardır ki, kendisine akda’l-kudāt ünvanı verilmiştir ki, bu-nun anlamı “hükmedenlerin hükmedeni”dir. O halde, ibret al, ders çıkart.
[655] ( אכ -nispet anlamında -hâkim- olmak üzere, hikmet kelime (اsinden gelmiş de olabilir. Halil’in görüşüne uygun olarak; dir’ kökünden dâri‘ (zırhlı; hayd ve talk köklerinden) hâ’id ve tālık (hayızlı ve boşanmış) denildiği gibi (işini hikmetle yapanların en iyisi Sensin).
[656] “O yaramaz bir amel idi.” ifadesi, oğlunun neden onun ailesin-den olmadığını anlatmaktadır. Bu ifade, din yakınlığının, soy yakınlığın-dan önce geldiğini gösterir. Seninle aynı inanca sahip olup da nesep bakı-mından senden uzak olan bir dindaşın, o Habeşli, sen Kureyşli olsan da en yakının ve has adamındır. Senin dininde olmayan ise, soy bakımından en yakın akraban da olsa sana en uzak kişidir. Kınamada mübâlağa olması için, adamın kendisine “yaramaz amel” denilmiştir. Şairin;
Tek yaptığı bir ileri gitmek, bir geri!1
beytinde olduğu gibi. [657] ُ daki zamirin Hazret-i Nûh’un seslenişine râci olup ibarenin‘إِ
“şüphesiz -o değil- senin bu seslenişin uygunsuz bir iş!” şeklinde olduğu da söylenmiştir.
[658] Şayet “İnnehû ‘amelun fâsid (o, bozuk/yaramaz bir ‘iş’tir) de-nilmesi gerekmez miydi?” dersen şöyle derim: Oğlunun, ailesinden olmadığını zikrettiği için nefyedilen lafzın mânasının devam edece-ği bir nefy kelimesi ( ) kullanmak suretiyle, oğlundan ailenin sıfatı-nı ( א ) da nefyetmiş ve bununla, ailesinden helâk olmaktan kurtar-dığı kimseleri akraba ve aileden oldukları için değil, sâlih oldukları için kurtardığını ve bu oğlun, kendisinde salah sıfatı bulunmadığı için, babasının peygamber olmasının ona fayda vermediğini bildirmiştir.1 Bkz. Bakara 2/177 hk. / ed.
“Bu ikisi (yani Nûh’un karısı ile Lût’un karısı), Bizim iki sâlih kulumuzun nikâhı altında iken onlara hainlik etmişlerdi de Allah’tan gelen (felâket)e karşı, (peygamber kocaları) kendilerine hiçbir fayda sağlamamıştı.” [Tahrim 66/10] âyetinde ifade edildiği gibi.
[659] ٍ ِ א ُ ْ َ ٌ َ َ ifadesi, “ Sâlih olmayan amel işledi.” anlamında ol-mak üzere ‘amile ğayra sālihin şeklinde de okunmuş; ayrıca ِ ْ َ ْ َ َ ifadesi Nûn’un kesresiyle ve izafet Yâ’sı olmaksızın (fe-lâ tes’elni) okunduğu gibi, Yâ’lı ve Yâ’sız olarak şeddeli Nûn ile de okunmuştur (fe-lâ tes’elenni - fe-lâ tes’elennî); yani bir şeyin doğru mu yanlış mı olduğunu bilmeden, aslına vâkıf olmadan hiçbir matlubunu bana arz etme veya benden hiçbir talepte bulunma.
[660] Burada “isteme”den söz edilmesi, Hazret-i Nûh’un seslenmesinin oğlu henüz boğulmadan önce ve boğulmasından endişe ettiği bir zamanda gerçekleştiğine delâlet etmektedir.
[661] Şayet “Neden Hazret-i Nûh’un seslenmesine ‘isteme’ denilmiştir? Oysa Hazret-i Nûh bir istekte bulunmamıştır.” dersen şöyle derim: Haz-ret-i Nûh’un duası, açıkça zikredilmemiş olsa da bir ‘isteme’ içermektedir; çünkü Hazret-i Nûh, oğlunun boğulmak üzere olduğunu görmesi üzeri-ne, Allah’ın kendisine ailesini kurtaracağı vaadini dile getirmek suretiyle O’ndan sözünü yerine getirmesini istemiş olmaktadır. Allah Teâlâ bunun üzerine mahiyetini bilmediği bir şeyi istemenin cahillik ve akılsızlık oldu-ğunu bildirmiş ve ona bir daha böyle bir istekte bulunmaması ve cahillerin davranışlarını sergilememesini öğütlemiştir.
[662] Şayet “Yüce Allah ona ailesini koruyacağını vaad etmişti. O ise, oğlunun kendi dininden olmadığını bilmiyordu. Oğlunun boğulmak üzere olduğunu görünce kuşkulandı; çünkü daha önce kendisine söz verilmişti ve Allah’ın hakîm olduğunu, çirkin bir iş yapmasının ve sözünden dönmesinin caiz olmadığını biliyordu. Bunun üzerine, düştüğü şüpheden kurtulmak iste-di. -Çünkü şüpheyi ortadan kaldırmak gerekir.- Hazret-i Nûh bunu yapınca Allah neden onu menetti ve böyle bir isteğe ‘cahillik’ adını verdi?” dersen şöyle derim: Yüce Allah, daha önce, içlerinden haklarındaki hüküm kesinleş-miş olanları istisna ederek ailesini kurtaracağını Hazret-i Nûh’a söz vermişti. Dolayısıyla onun; ailesi içinde - sâlih amel sahibi olmadığı için- dünyevi aza-bı hak etmiş olanların bulunduğunu, onların tamamının kurtulamayacağını bilmesi ve oğlunun boğulmak üzere olduğunu görünce, onun ‘kendilerinden istisna edilen’ kişilerden değil, ‘istisna edilen’ kişilerden olduğu hususunda şüpheye düşmemesi gerekirdi. Dolayısıyla o, karıştırılmaması gereken bir ko-nuyu karıştırdığı için itâba uğradı (azarlandı).
47. Âyetin Tefsiri
[663] “Senden istemekten,” yani bana öğrettiğin edebe uyarak ve ettiğin nasihati kabul ederek gelecekte doğru olduğunu bilmediğim bir şeyi Sen-den istemekten. “Beni” yani bu hususta işlediğim kusuru “bağışlamazsan ve” tevbemi kabul ederek “bana acımazsan, hüsrana uğrayanlardan” yani amelleri boşa gidenlerden “olacağım!”
48. Âyetin Tefsiri
[664] ( ْ ِ ْ حُ ا ُ א ifadesi) Ba’nın zammesiyle yâ Nûhu’hbut şeklinde de okunmuştur. “Tarafımızdan verilen bir esenlikle” yani tarafımızdan korun-muş olarak veya sana esenlik ve değer verilmiş olarak. “Ve bereketlerle” Sana bereketler verilmiş olarak. ٍכאت َ َ sürekli artan hayırlar demektir. Ke-lime müfred olarak beraketen şeklinde de okunmuştur. َכ َ َ ْ ِ ٍ َ أُ َ وَcümlesindeki Min, beyan için olabilir ki bu durumda gemide onunla bera-ber bulunan ümmetler murat edilmiş olur (“Ve birtakım ümmetlere, yani seninle beraber bulunanlara” şeklinde); çünkü onlar gruplar halindeydiler veya daha sonra ortaya çıkan ümmetler onlardan çoğaldığı için oradakilere ‘ümmet’ler denilmiştir. Min, başlangıç için de olabilir ki o zaman mâna “senin yanında bulunanlardan türeyecek olan ümmetlere” şeklinde olur. Bu ümmetler kıyamete kadar gelecek olan ümmetlerdir. Doğrusu da budur.
[665] ٌ َ ْ ,kelimesi mübteda olarak merfû‘ olup (milletler) وَأُ ُ ُِّ َ ُ َ da
onun sıfatıdır ve haber mahzuftur. Buna göre mukadder cümle ve mimmen ma‘ake umemun se-numetti‘uhum (Seninle beraber olanlardan kendilerini bir süre yaşatacağımız ümmetler var.) şeklindedir; çünkü mimmen ma‘ake ibaresi buna delâlet etmektedir. Mâna şöyledir: Tarafımızdan verilen esenlik ve bereketler, sana ve seninle birlikte bulunanlardan türeyecek olan mümin ümmetleredir. Ancak seninle birlikte olanlardan türeyecek öyle topluluklar da vardır ki, bunlar bir süre dünyada yaşatılacak, fakat ahirette cehenneme gideceklerdir. Hazret-i Nûh, peygamberlerin babası idi. Tufandan sonra ge-len insanlar onun ve onunla birlikte gemide olanların nesilleridir.
[666] Muhammed b. Kâ‘b el-Kurazî1 [v. 108/726] şöyle demiştir: ‘Esenli-ğin’ kapsamına kıyamete kadar gelecek olan kadın erkek bütün müminler dâhildir; daha sonra yaşatılıp azaba mâruz kalacak olanlar ise bütün kâfirler-dir. İbn Zeyd’in “ Nûh’un gemisinden inerlerken Allah hepsinden razı idi. Fakat daha sonra onlardan öyle nesiller türedi ki, bazıları Allah’ın rahmetine mazhar olurken, bazıları da azabına mâruz kaldılar.” dediği nakledilmiştir. Yine, ‘bir süre dünyada yaşatılacak kimseler’ ile Hûd, Sâlih, Lût ve Şu‘ayb peygamberlerin kavimlerinin kastedildiği de söylenmiştir.
49. Âyetin Tefsiri
כَ [667] ْ ِ zamiri Nûh kıssasına işaret olup, mübteda olarak mahallen merfû‘dur ve ondan sonra gelen cümleler de onun haberleridir; yani “Bu kıssa gayb haberlerinden bir haberdir, sana vahyolunmuştur ve sen de kav-min de onu bilmiyordunuz.” demektir.
[668] “Bundan önce” yani ben sana onu vahyedip de haber vermeden önce veya vahiyle elde ettiğin bu bilgiden önce ya da bu vakitten önce [sen de kavmin de onu bilmiyordunuz].
[669] “Öyleyse” İlahi mesajı tebliğ etmeye ve kavminin sana verdiği ezaya Nûh’un sabrettiği gibi “sabret.” Nûh ve kavminin başına sardırılan şeyi, kendin için ve seni yalanlayanlar için de bekle. “Şüphesiz” kurtuluş, zafer ve üstün olma bakımından “akıbet, müttakîlerindir.”
[670] “Ne de kavmin” ifadesinin anlamı şudur: Senin de dâhil olduğun kavmin, çokluklarına ve sayıca fazlalıklarına rağmen bu durumda iseler, bunları duymamış ve bilmiyorlarsa, içlerinden sadece biri onu nasıl bilsin!? Tıpkı “Bunu ne Abdullah bildi ne de memleketindekiler.” demen gibi.
51. Âyetin Tefsiri
1 Metinde “ Kâ‘b Muhammed el-Kurazî” şeklinde. / ed.
52. Âyetin Tefsiri
[671] “Kardeşleri” yani onlardan biri. ْ ُ א َ א kelimesi أ ً ُ َא ْ َ Hûd ] أرْ11/25] cümlesine ma‘tūf olarak mansūbdur. “ Hûd” kelimesi ise, atf-ı beyan-dır. Ref ’ ile okunan ُه ُ ْ َ car ile mecrurun ( ٍ ْ إِ ِ ) mahallinden sıfattır. Ayrıca ( ٍ .den) sıfat olarak lafzan mecrur da okunmuştur’إ
[672] “(O ‘tanrı’ları) tamamen kendiniz uydurmaktasınız!” Yani putları Allah’a ortak kabul etmek suretiyle O’na iftira ediyorsunuz. Her peygamber kavmine bu sözü mutlaka söylemiştir; çünkü onların işi nasihat etmekti. Nasihat de hakkıyla; ‘ancak tamahlardan umudunu kesmekle’ gerçekleşti-rilebilir; herhangi bir çıkara yönelik bir tamah vehmi söz konusu olduğu sürece nasihat kâr etmez; fayda vermez. “Hâla, aklınızı başınıza almayacak mısınız!?” Zira hiç kimseden -Allah’dan ahirette sevap ummaktan başka- bir ücret istemeyen birinin nasihatini reddediyorsunuz! Oysa peygamber olmama töhmetini bundan daha çok kaldıran bir şey yoktur.
[673] Denilmiştir ki: “Allah’tan mağfiret dileyin” O’na iman edin. “Sonra” O’ndan başkasına ibadet ettiğiniz için “O’na tevbe edin.” Çünkü tevbe, ancak imandan sonra yararlı olabilir.
[674] Midrâr kelimesi, miğzâr gibi olup “bol bol yağan” demektir. Haz-ret-i Hûd, kavmini bol yağmur ve ziyade kuvvet vaadiyle imana meylettirmek istiyordu; çünkü bağlara - bahçelere, güzelim yerleşim merkezlerine sahip, tarımla geçinen kimselerdi ve bunların (iyi ürün vermesi için) üzerlerinde titriyorlardı; bu sebeple suya çok ihtiyaçları vardı. Ayrıca, kendilerine verilen güç - kuvvet, kudret, cesaret, savaş ve zafer becerisi ile düşmanlarına karşı koyan ve her yana korku salan kimselerdi. -Kuvvetin mal ve erkeklik gücü olduğu da söylenmiştir. Rivayete göre o sırada üç yıldır bir damla yağmur yağmıyordu; hanımları da çocuk doğuramıyordu. Rivayet edilir ki Hazret-i Ali’nin oğlu Hasan (r.anhuma) bir defasında Mu‘âviye’yi ziyaret etmişti. Dı-şarı çıkınca yaverlerinden biri yanına gelerek “Ben zengin bir adamım. Ancak çocuğum olmuyor. Bana öyle bir şey öğret ki o sayede Allah bana bir evlat nasip etsin.” demiş. Hazret-i Hasan da “Allah’a çok istiğfar et!” diye karşılık vermiş. Adam da bol bol istiğfarda bulunmuş; bir günde yedi yüz defa estağ-firullah dediği oluyormuş. Sonunda on tane oğlu olmuş. Bu durumu öğre-nen Mu‘âviye “Keşke bunu neye dayanarak söylediğini de sorsaydın.” demiş.
Bir başka gelişinde, adamın bunu sorması üzerine Hazret-i Hasan [v. 50/670], “Sen Hazret-i Hûd’un ‘(İstiğfar ederseniz) gücünüze güç katar.’ [ Hûd 11/52] ve Hazret-i Nûh’un ‘(İstiğfar ederseniz) mal ve evlatlarla size yardım eder.’ [ Nûh 71/12] dediğini işitmedin mi?” diye cevap vermiş.
[675] “Birer mücrim olarak” yani suç ve günahlarınızda ısrar ederek bana ve sizi davet ve teşvik ettiğim şeylere “sırtınızı dönmeyin.”
53. Âyetin Tefsiri
[676] “Apaçık bir kanıt getirmiş değilsin” ifadesi, Hazret-i Hûd’a karşı yalan ve iftiradır. Tıpkı Kureyşlilerin, Peygamber (s.a.) hakkında; -kanıtları sayılamayacak kadar çok olmasına rağmen- “Ona Rabbinden bir kanıt in-dirilmeli değil miydi?” [Yûnus 10/20] dediği gibi.
ِכَ [677] ْ َ ْ َ (senin sözünle) ifadesi, א ِ َ ِ אرِכِ آ (ilâhlarımızı terk ede-cek değiliz) cümlesindeki zamirden haldir. Adeta “senin sözüne dayanarak ilahlarımızı terk edecek değiliz.” demektedirler. Sana asla bağlanmayaca-ğız!” Yani bizim gibilerin, senin gibi birine kendilerini davet ettiğin konuda güvenmesi olacak şey değil!.. -Bununla, kendisine olumlu cevap vermeye-cekleri hususunda ümidini tamamen kesmeye çalışmaktadırlar.-
54–55. Âyetlerin Tefsiri
[678] “Seni fena çarpmış” (anlamındaki ُل ُ َ اكَ) َ ْ ,nün mef‘ûlü olup‘ا lağvdır1, yani şu sözümüzden başka bir şey söylemeyiz: “İlahlarımızdan إِ
biri seni çarpmış!” Yani kendisine hakaret ettiğin, insanları uzaklaştırdığın ve düşmanlık ettiğin için, senin bu kötü tutumuna karşılık seni cezalandır-mak için, çarpıp deli etmiş. Bundan dolayı deli gibi konuşuyor ve zâtül-cenpli biri gibi hezeyanlarda bulunuyorsun.
[679] Aslında, onların tevbe ve istiğfara akıl bozulması ve deli-lik demeleri şaşılacak bir şey değildir; çünkü onlar inkâr uluları ve şirk direkleri olan ‘ Âd’lılardır. Asıl şaşılacak olan, Müslümanım diye ortada dolaşan bazılarının, günahından tevbe edenlere ‘deli’; Rab-lerine dönüş yapanlara da ‘aklını yitirmiş’ dediklerini duymamızdır.
1 Yani anlama katkısı olsa da lafzan amel etmemektedir. (Tıybî’den) / ed.
Ki bunların, o tevbekârlara cahiliye dönemlerinde gösterdikleri dostluk ve sevginin onda birini bile gösterdiklerini görmüyoruz! Bu da ancak, tap tap atmaktan başka çare bulamayan bir ilhad damarından ve deliğinden -keler misali- baş çıkartmaktan başka seçeneği olmayan bir kin ve nefret-ten dolayıdır.
[680] ‘ ‘Âd’lıların Hazret-i Hûd’a verdikleri yukarıdaki cevaplar, onla-rın katı kalpli ve sert tabiatlı, iftira atmaktan korkmayan, nasihate dönüp bakmayan, dizginlenip kolay kolay yola getirilemeyen kimseler olduklarını göstermekte idi. Bu son iddiaları ise, bunların son derece cahil ve aptal olduklarına delâlet etmektedir. Zira bir taş parçasının yardım edip intikam alacağına inanıyorlar; hatta cezalandırdıklarına inandıklarına göre ödüllen-dirmelerini de mümkün görüyorlardı!
[681] ( َ ُ ا ِ ْ ِّ أُ Bir tek adamın, toplu halde kendisine ok atan kanına (إِsusamış bir topluma, Rabbine güvendiği, O’nun kendisini koruyacağını bildiği ve dolayısıyla onların pençelerinin kendisine işlemeyeceğini bildiği için böyle bir sözle karşı çıkması, (onun hak olduğuna dair) en büyük kanıt-larından biridir. Hazret-i Nûh’un, kavmine “Sonra hakkımda hükmünüzü verin ve bana süre vermeyin.” [Yûnus 10/71] demesi de buna benzer. Hazret-i Hûd, kavminin ilahlarından ve şirklerinden uzak olduğunu kesin bir dille ifade etmekte ve bunu, insanların, işlerini Allah’ı ve kulları şahit göstererek güçlendirme şeklindeki âdetleriyle te’kit etmektedir. Zira insanlar “Allah şahittir ki ben bunu yapmam.” ve insanlara dönerek “Siz şahit olun ki ben onu yapmayacağım.” derler.
[682] “Bu durumda, ‘Ben Allah’ı ve sizi şahit kılıyorum.’ denmesi ge-rekmez miydi (Neden “… siz de şahit olun ki…’ buyrulmuş)?” dersen şöy-le derim: Çünkü şirkten uzak olduğuna Allah’ı şahit kılmak, O’nun tekliği-ni güçlendirmek ve tevhid akîdesinin ukdelerini sağlamlaştırmak (yani iyice düğümlemek) anlamında doğru ve geçerli bir şahit kılmadır. Kavmini şahit tutmak ise, onların dinlerini değersiz bulmaktan ve onlara çok az önem ver-mekten başka bir şey değildir. Bu sebeple, iki şahit kılma arasında böyle bir farklılık olduğu için, ikincide birincinin lafzı terk edilmiş ve ‘şahit olun ki’ ifadesi tercih edilmiştir. Tıpkı kişinin, bir türlü sevemediği/içinin bir türlü ısınmadığı birine -onu küçümseyerek ve değersizleştirerek- “Sen şahidim ol ki seni sevmiyorum!” demesi gibi.
[683] ِ ِ ْ دُو ِ نَ כُ ِ ْ ُ א ِ ifadesi “O’ndan başka ilahları ortak koşmanız-dan” veya “O’ndan başka ortak koştuğunuz şeylerden” demektir; yani Allah kendisine ortak etmediği ve ortak ettiğine dair herhangi bir açıklamada bulunmadığı halde siz onları O’na koşuyorsunuz!
[684] “O halde” siz ve ilahlarınız “hep birlikte bana bir tuzak kurun;” hiç beklemeden, yapabileceğiniz en acele tuzağınızı kurun. Ne sizi ve ne de tuzağınızı önemsiyorum! Ne kadar güçlü olursanız olun, isterseniz birbiri-nize yardım da edin, sizin öfkenizden korkmuyorum. Hal böyle iken, can-sız, ne zarar ne de fayda veren ‘ilâh’larınız bana nasıl zarar verebilir!? Onlara iliştiğim ve kulluk etmediğim zaman beni çarpıp aklımı almak suretiyle benden nasıl intikam alabilirler!?
57. Âyetin Tefsiri
[685] Hazret-i Hûd Allah’a tevekkülünü ve kavminin oyunlarına karşı O’nun kendisini koruyacağına olan güvenini zikredince, akabinde O’nu bu tevekkülün gerekleriyle tavsif etti; Allah’ın onların da, kendisinin de Rab-bi/Efendisi olduğunu, tüm canlıların O’nun idaresi, hâkimiyet ve iktidarı altında olduğunu zikretti. -“Canlıların alnından tutma” tabiri bu saydıkla-rımızı sembolize eder.- “Benim Rabbim şüphesiz, dosdoğru bir yol üzere-dir.” Yani hükümranlığında hak ve adalet yolunu izler, hiçbir zalim O’nun elinden kurtulamaz, O’na sığınan hiç kimse yitip gitmez.
ا [686] ْ َ َ نْ ِ َ aslında fe-in tetevellev (yüz çevirirseniz) şeklindedir. Şa-yet “Hazret-i Hûd’un tebliği, yüz çevirmelerinden önceydi. Hal böyleyken, nasıl şartın cezası olarak vâki olmuş (ve ْ כُ ْ َ إِ
ِ ِ ُ ْ ِ א أرُْ ْ ُכُ ْ َ ْ ْ أَ َ َ ا ْ َ َ نْ ِ َ denebilmiş)tir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası “Eğer yüz çevirirse-niz, tebliğde bir eksiğim olduğu için kınanmam. Aksine, peygamber olarak gönderilmiş olduğum bilgisi size ulaştığı halde benim peygamberliğimi ya-lanlamak ve peygambere düşmanlık etmekten başka bir şey yapmadığınız için siz suçlu durumda olursunuz!” şeklindedir.
[687] “Ve yerinize getirecek” ibaresi yeni bir sözdür, yani Allah sizi helâk edecek ve memleketinizde ve mallarınızda yerinize geçecek başka bir kavim getirecek “ve siz” O’ndan yüz çevirmek suretiyle “O’na hiçbir zarar vere-meyeceksiniz; çünkü O’nun hakkında fayda ve zarar söz konusu değildir. Siz ancak kendinize zarar verebilirsiniz. İbn Mes‘ûd (r.a.), ُ ِ ْ َ ْ َ وَ ve وَُ َ و ُ َ ifadelerini ْ ُכُ ْ َ ْ ْ أَ َ َ cümlesinin mahalline atfederek meczum oku-muştur. Mâna şöyledir: Eğer yüz çevirirseniz, O beni mazur görür ve yeri-nize başka bir kavim getirir ve siz ancak kendinize zarar vermiş olursunuz.
[688] “Her şey üzerinde bekçidir,” yani gözetleyicidir, egemendir. Do-layısıyla, amelleriniz O’na gizli kalmaz ve sizi muâhaze etmekten gaflet et-mez. Veya her şeyi gözetleyici, koruyup - kollayıcı olan ve her şeyin zarar-lardan korunmak için kendisine muhtaç olduğu “Bir” varlığa sizin gibiler asla zarar veremez!
58. Âyetin Tefsiri
[689] “Ve beraberindeki müminler…” Rivayete göre dört bin kişiydi.
[690] Şayet “Kurtarmanın iki kez zikredilmesinin anlamı nedir?” der-sen şöyle derim: Önce düşmanlarını helâk ettiğinde onları kurtardığı zikre-dilmiş; sonra “Onları şiddetli bir azaptan kurtarmıştık.” buyrularak, bunun şiddetli bir azaptan kurtarma olduğu bildirilmiştir. Zira Allah Teâlâ onlara zehir göndermişti; burunlarından girip makatlarından çıkıyor; tek tek bü-tün uzuvlarını harap ediyordu. İkinci kurtarma ile ahiret azabından kurtar-manın murat edildiği de söylenmiştir. Zira ondan daha sert, daha şiddetli bir azap yoktur.
[691] “Tarafımızdan bir rahmetle,” yani kendisine tevfik ederek lütfet-tiğimiz iman sebebiyle.
60. Âyetin Tefsiri
[692] “İşte ‘ Âd” ifadesi, onların mezar ve eserlerine işarettir. Sanki “Yer-yüzünde dolaşın ve ona bakıp ibret alın.” denilmekte; sonra onların halleri anlatılmaya başlanmakta ve “Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr eden ve peygamberlerine karşı çıkan” denilmektedir; çünkü Allah’ın bir peygam-berine karşı çıkınca bütün peygamberlerine karşı çıkmış olmaktaydılar. “O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” [Bakara 2/285] âyetinde olduğu gibi. Rivayete göre ‘ Âd kavmine sadece Hazret-i Hûd pey-gamber olarak gönderilmiştir.
[693] “Bütün inatçı zorbaların” yani başkanların, büyüklerin ve onları peygamberleri yalanlamaya davet eden davetçilerin. Onların emrine uyma ise, onlara itaat etme anlamındadır.
[694] ‘ ‘Âd kavmi, peygamberlere değil de diğer önderlerinin peşine ta-kıldıkları için, lânet de dünya ve ahirette kendilerini Allah’ın azabına uğra-tacak şekilde peşlerine takıldı.
[695] “Bakınız” buyrulması, bunun iki kez söylenmesi ve peşinden inkârları zikredilerek beddua edilmesi, durumlarının ne kötü ve feci oldu-ğunu ortaya koymakta; bunlardan ders alınmasını ve onların durumuna düşmekten kaçınılmasını sağlamaya çalışmaktadır.
[696] Şayet “ا ً ْ ُ (defolup gitme) lafzı helâk duasıdır. Zaten helâk ol-duklarına göre, bunlara defolup gitmeleri için bir daha beddua etmenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun anlamı onların buna lâyık ol-duklarını göstermektir. Şairin;
“Kardeşlerim! Asla helâk olup gitmeyin” [denildi;]ama bakın, hepsi helâk olup gitti işte!..
beytinde olduğu gibi. دٍ [697] ُ مِ ْ َ ifadesi ٍאد ’ın atf-ı beyânı (olup, “ Hûd’un kavmi olan ‘ Âd” an-
lamında)dır. Şayet “Bu olmadan da mâna net olduğu halde, bu beyânın faydası nedir?” dersen şöyle derim: Beyânın faydası, onların bu beddua ile damgalan-maları, onun kendileri için hiçbir şekilde şüphe edilemeyecek bir sonuç oldu-ğunun bildirilmesidir. Ayrıca, iki tane ‘ Âd vardır; biri Hazret-i Hûd’un kavmi olan kadim ‘ Âd’dır ki kıssa onlar hakkındadır. Diğeri ise İrem’dir.
68. Âyetin Tefsiri
[698] “Sizi topraktan” O’ndan başkası değil “O yarattı” ve orayı imar etmek üzere O’ndan başkası yerleştirmedi sizi buraya. İnsanların topraktan yaratılması, ‘Âdem’in topraktan yaratılmasıdır. “Yeryüzünü imar etmenizi sağlayan,” yani imar faaliyetleriyle orayı şenlendirmenizi emreden… Yer-yüzünü imar etmenin durumu yerine göre vacip, mendup, mubah ve mek-ruhtur. Pers kralları yeryüzünde su kanalları açıp ağaç dikiyorlardı. Halka zulmetmelerine rağmen, bunlara oldukça uzun süren bir hâkimiyet bah-şedilmişti. O dönemin peygamberlerinden biri Allah’a onların böyle uzun ömürlü olmalarının sebebini sorunca Allah, “Çünkü onlar benim ülkemi imar etmekteler ve oralarda Benim kullarım yaşamakta.” diye vahyetmiştir.
[699] Rivayete göre Mu‘âviye b. Ebû Süfyan [v. 60/680], hükümdarlığı-nın sonlarına doğru toprakları ihya etmeye başlamıştı. Birileri bunun sebe-bini sorunca şöyle dedi: Beni bunu yapmaya sevk eden şairin şu sözleridir:
Adam değildir; kendisinden ışık alınamayan;yeryüzünde bıraktığı bir eseri olmayan…
[700] ْ כُ َ َ ْ َ ْ ifadesinin, -bakādan istebkāküm (Size kalıcılık verdi.) وَاdendiği gibi- ‘umurdan geldiği de söylenmiştir; kaydıhayat anlamına gelen ‘umrâdan geldiği de söylenmiştir. Burada iki ihtimal vardır: Birincisi, ehle-kehû (Onu helâk etti.) anlamında istehlekehû denildiği gibi, ista‘meranın da a‘mera (Ömür verdi.) anlamında olması ve âyetin; “O size dünyada ömür verdi, sonra, ömrünüz bittiğinde onu sizden geri alacaktır.” anlamında ol-masıdır. İkincisi ise, kelimenin “O sizi dünyada ‘ülkesini imar eden’ kimse-ler kıldı.” anlamında olmasıdır; çünkü insan, yurdunu kendisinden sonra birine miras bıraktığı zaman, onu bir nevi onun için imar etmiş olmaktadır; çünkü o yurtta ömrü boyunca yaşar, sonra da onu başkasına bırakır.
[701] ٌ ِ َ rahmeti yakın, istemesi kolay; ٌ ِ ُ kendisine dua edip is-teyene cevap verir. َא ِ (içimizde) yani “aramızda, ümit vaad eden biriydin” yani, sende hayır görülüyor, akıl emareleri ışıldıyordu. Bu sebeple, senden yararlanacağımızı, yönetim ve diğer işlerde kendisine danışılan biri olacağı-nı umuyorduk. Şimdi sen böyle konuşunca senden ümidimiz kesildi, sende hayır olmadığını anladık. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] ; “Sen bizim aramızda değerli bir insandın, seni hepimizden önde görürdük.” dediği nakledilmiş-tir. Bunun mânasının “Biz senin dinimize gireceğini ve bizimle aynı inancı paylaşacağını ümit ediyorduk.” şeklinde olduğu da söylenmiştir.
[702] “Atalarımızın taptığı” ifadesi geçmiş halin hikâyesidir. “Endişe ve-rici” anlamında olan mürîb kelimesi, kişiyi rîbeye düşürdüğünde -ki rîbe, zihnin çalkalanması ve yakîne dair tam güvenin yok olması demektir.- söy-lenen erâbehûdan; veya mecazî bir isnatla, “kişi şüphe sahibi olduğunda” kullanılan erâbe’r-raculu ifadesinden gelmektedir.
[703] “Ya ben Rabbimden apaçık bir kanıt üzere bulunuyorsam” ifa-desinde, açık bir kanıt üzere olduğu halde şüphe ifade eden bir dil kul-lanılmıştır; çünkü kanıtı olduğunu kabul etmeyenlere hitap etmektedir. Sanki “Farz edin ki benim Rabbimden açık bir kanıtım var ve ben gerçek bir peygamberim. Düşünün; buna rağmen ben size tâbi olur ve Rabbimin emirlerine karşı gelirsem beni O’nun azabından kim koruyabilir?” demiştir.
[704] Öyleyse, o zaman “siz bana zarar vermekten başka ne arttırırsı-nız!?” Yani amellerime zarar verir ve onları geçersiz hale getirirsiniz. Ya da bana söylediğiniz ve beni sevk ettiğiniz şeylerle, sizi tahsîr etmekten, yani sizi hüsrana nispet etmekten başka bir şey sağlamazsınız bana. Ve ben de; “Siz kesin hüsrandasınız!” derim.
[705] ً َ -kelimesi, hal olmak üzere mansūb olup kendisinde, ism-i işa آretin delâlet ettiği fiil mânası amel etmiştir. “Peki, ْ َכُ neye taalluk ediyor?” dersen şöyle derim: -Kendisinden önce gelmiş- hali olan ً َ -e taalluk edi’آyor. ً َ ْ kelimesi آ َכُ ’den sonra zikredilseydi (“size ait bir kanıt” şeklinde) onun sıfatı olacaktı; ondan önce zikredilince (“size kanıt olarak” şeklinde) hal olmak üzere mansūb oldu.
[706] “Pek yakın bir azap” yani alelacele. Siz ona zarar verdikten sonra ancak pek az bir gecikmeyle gelir ki, o süre de üç gündür. Sonra azaba duçar olursunuz.
[707] “Yurdunuzda” yani ülkenizde “yaşayın” yaşama nimetini tadın. Bazen, ülkeye yurt (dâr - diyâr) denir, çünkü orada dolaşılmakta (yudâ-ru), yani işler çekip çevrilmektedir. Ülkelerine diyâru bekr denir. Mekke civarındaki Araplar da “Bu memleketin Araplarındanız.” anlamında nahnu min ‘arabi’d-dâr derler. ( ْ َאرِכُ دِ
ِ ifadesinin) “dünya yurdunda” anlamında olduğu da söylenmiştir. Deveyi Çarşamba günü kestikleri, cumartesi günü de helâk oldukları söylenmektedir.
وبٍ [708] כ َ ifadesi kendisinde yalan bulunmaksızın, demektir. Zarf ( ) hazfedilip, mef‘ûlün bih haline getirilmek suretiyle zarfta geniş-letmeye gidilmiştir.
Öyle bir gün ki [ Süleym’i de] gördük [ Âmir’i de…]beytindeki kullanımdan gelen yevmun meşhûdun (kendisi görülen değil de,
‘kendisinde görülen gün’) tabiri gibi. Veya burada mecaz vardır. Sanki vaade; “Seni yerine getireceğiz.” denilmiş; yerine getirince de, ona doğru söylemiş, yalan söylememiş olmaktadır (“Kendisine yalan söylenmeyen vaat” anla-mında). Ya da va‘dun gayru kezibin (yalan olmayan bir vaat) takdirindedir, yani mekzûb kelimesi masdardır. Tıpkı meclûd ve ma‘kūl kelimeleri ile sıdk mânasına gelen masdûka kelimesi gibi.
[709] ٍ ِ ِ ْ َ يِ ْ ِ ْ ِ ibaresinde Mim meftuh (o günün rüsvaylığından)وَolarak yevmeizin şeklinde de okunmuştur; çünkü gayr-i mütemekkin olan iz zarfına muzāftır. ( Nâbiga ez-Zübyânî’nin):
Nefsimi ihtiyarlığıma rağmen gençlik eğilimleri gösterdiği için kınadığım[ve “hâlâ uyanmadın! Oysa ak saçlar engelleyicidir.” dediğim halde…]
beytinde olduğu gibi.1
1 Yani حين kelimesi ‘alâdan dolayı hîni olması gerekirken, hîne olduğu gibi. / ed.
[710] “Peki bu ( ٍ ِ ِ ْ َ يِ ْ ِ ْ ِ :neye ma‘tūftur?” dersen şöyle derim (وََא ْ َ ’ya ma‘tūftur; çünkü ibare ve necceynâhum min hızyi yevmiizin şeklinde takdir edilir. Nitekim kurtarmanın o günün hızyinden, yani zillet, rezalet, rüsvalık ve utandırmasından olduğu anlamında “Onları şiddetli bir azaptan kurtarmıştık.” [ Hûd 11/58] buyurmuştu. Allah’ın gazap ve cezalandırmasıyla helâk olan bir kimsenin rüsvaylığından daha büyük bir rüsvaylık yoktur. “O gün” kelimesiyle kıyamet günü de murat edilmiş olabilir. Tıpkı [ Hûd 11/58’deki] ٍ ِ َ ابٍ َ (sert azap) ibaresi ahiret azabı olarak açıklandığı gibi.
دَ [711] ُ َ ِ ا ً ْ ُ ْ أَ ُ وا رَ ُ َ دَ כَ ُ َ ifadesindeki Semûd kelimeleri, hem إِن munsarif hem de gayr-i munsarif olarak okunmuştur. Munsarif okunması, mahalle veya ilk ata esas alındığı için; gayr-i munsarif okunması ise, malum kabilenin adı olarak ma‘rife oluşu ve müennesliği sebebiyledir.
73. Âyetin Tefsiri
[712] “Elçilerimiz” yani melekler. İbn Abbâs’tan [v. 68/688], yanında iki melekle birlikte Cebrail’in geldiği rivayet edilmiştir. “Gelenler Cebrail, Mi-kail ve İsrafil’di.” denildiği gibi, “Dokuz kişiydiler.” de denilmiştir. Süd-dî’den ise on bir kişi oldukları nakledilmiştir.
[713] “Müjde ile” Bu, çocuk müjdesiydi. Lût kavminin helâk edileceği müjdesi olduğunu söyleyenler de olmuşsa da doğrusu çocuk olduğudur. “ Selâm!’ diyerek” Yani sellemnâ ‘aleyke selâmen (Sana selâm veriyoruz.) di-yerek… ٌم َ َ ifadesi emrukum selâmun (İşiniz selâmettedir.) şeklinde olup, yine selâm anlamında fe-kālû silmen kāle silmun şeklinde de okunmuştur. Silmun-selâmun kelimelerinin hirmun-harâmun örneğindeki gibi olduğu söy-lenmiş ve şu şiir inşat edilmiştir:
Uğradık ve “Merhaba! Anlat bakalım…” dedik.Hatun öyle bir selâm verdi ki, parladı ortalık; bulut şimşekle parladığı gibi
[714] “Çok geçmeden getirmişti…” Yani getirmekte gecikmemiş, aksi-ne acele etmişti veya getirmesi gecikmemişti.
[715] ِ buzağıdır. Seratlıların dilinde buna hasîl ve habîş denmekte-dir. Hazret-i İbrâhim’in mal varlığı sığırdı. ٍ ِ َ ‘tandırda çevrilerek pişiril-miş’ demektir. ‘Yağı damlayan’ anlamında olduğu; üzerine semer vurulan atın terlemesini anlatan haneztü’l-ferese kullanımından geldiği de söylen-miştir. “Yağlı bir buzağı” [Zâriyât 51/26] ifadesi de buna delâlet etmektedir.
[716] Nekirahû, enkerahû ve istenkerahû denir. Arapçada menkûr -ki ene enkeruke sözleri de böyledir- az kullanıldığı halde, munker, mustenker ve unkiruke çok kullanılır. Nitekim A‘şâ şöyle demiştir:
[Sevgilim] beni tanıyamadı, fakat yadırgaması haberlerden değil,ihtiyarlıktan; saçlarımın dökülmesinden idi
[717] Rivayete göre Hazret-i İbrâhim ücra bir yerde yaşıyordu; kendisine bir zarar verecekleri endişesine kapıldı. Söylendiğine göre hanelerinde konak-layan birinin, yemeklerini yemesi halinde ondan yana emin olma, yememesi halinde ise endişe etme gibi bir âdetleri vardı. Fakat anlaşılan o ki, Hazret-i İbrâhim onların melek olduklarını hissetmiş ve bu gelişi yadırgamıştı; çünkü onların Allah’ın, kendisinde onaylamadığı bir şeyden dolayı veya kavmini cezalandırmak için gelmiş olmalarından endişe etmişti. Nitekim melekler “Korkma, biz Lût’un kavmine gönderildik!” dediler. Bu söz ise, ancak ken-dilerini tanıyan fakat kime gönderildiklerini bilmeyen bir kişiye söylenebilir.
[718] “Ve içine bir korku düştü...” َ َ -fiili “(Korkusunu) belli et أوْmedi.” anlamındadır. Melekler Hazret-i İbrâhim’e “korkma” demişlerdi; çünkü yüzündeki korkuyu ve değişimi görüyorlardı veya bunu Allah’ın bildirmesiyle anlamışlardı. Ya da onun, onların melek olduğunu bilmesi-nin endişeyi mûcip bir şey olduğunu biliyorlardı, çünkü azaptan başka bir amaçla inmiyorlardı.
[719] “Karısı ayakta idi.” Söylendiğine göre; sütrenin arkasında ayak-ta duruyordu ve onların konuşmalarını işitiyordu. Yine, yanlarında ayakta durup onlara hizmet ettiği de söylenmiştir. Nitekim İbn Mes‘ûd [v. 32/652] mushafında bu ibare ve’mra’etühu kā’imetün ve huve kā‘idun (Hanımı ayakta idi, kendisi ise oturuyordu.) şeklindedir.
[720] “Gülümsedi” yani endişesi zâil olduğu için sevincinden veya o adi eylemin sahiplerinin sonunda helâk olacaklarını anladığı için. Ya da gülümsemesi azapları gelip çattığı halde ondan habersiz olmalarını yadır-gadığı içindi. Rivayete göre (karısı), Hazret-i İbrâhim’e “Yeğenin Lût’u ya-nına al, ben o kavmin başına bir felaket geleceğini biliyorum.” diye salık veriyormuş. İşte olayların kendisinin beklediği gibi gerçekleştiğini görünce sevincinden gülmüş. ْ כَ ِ َ َ kelimesinin fe-hâdat (hayız gördü) anlamına geldiği de söylenmiştir. Muhammed b. Ziyad el-A‘râbî, Hâ’sı meftuh olarak fe-dahaket şeklinde okumuştur.
ب [721] ُ ْ َ אقَ َ ْ إِ وَرَاءِ ْ ِ ibaresinde Ya’kūbu mübteda olarak وَmerfû‘dur.1 Adeta şöyle denmektedir: “ İshak’ın ardından -yani ondan son-ra- da Yakup “doğmuştur veya var olmuştur.” (“Sonra / art” anlamında olan) Verâ’ ın torun anlamına geldiği de söylenmiştir. Şa‘bî’ye “Bu senin oğlun mu?” diye sormuşlar; “Evet, öteden.” diye cevap vermiş. -Çocuk, torunu imiş.- Ya‘kūbe şeklinde mansūb da okunmuş; sanki “Ona İshak’ı verdik; İshak’ın ardından da Yakub’u” denilmiştir. Şairin;
Uğursuzlar… Bir aşirete faydaları yok; [kargaları da] sırf [ayrılış bildirmek için] öter!
beytinde olduğu gibi.2
َא [722] َ ْ وَ َא ifadesindeki Elif, izafet Ya’sından bedeldir; tıpkı yâ lehfen ve yâ ‘aceben kelimelerinde olduğu gibi. Nitekim Hasan-ı Basrî, aslına uy-gun olarak yâ veyletî şeklinde okumuştur. א ً ْ َ
ِ ْ َ ا -Şu da ihtiyar ko) وَcam iken) ifadesi ism-i işaretin delâlet ettiği bir âmille mansūbdur. Kelime, mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ve “Şu kocam da ihtiyardır.” anla-mında olmak üzere şeyhun şeklinde de okunmuştur. Bu durumda; ِ ْ َ mü-btedadan bedel (şu kocam), şeyhun ise haber veya her ikisi de haber olabilir (şu, kocamdır; yaşlıdır). Rivayete göre bu müjde alındığında kadın doksan sekiz, Hazret-i İbrâhim yüz yirmi yaşındaymış.
[723] “Bu” yani iki ihtiyardan çocuk dünyaya gelmesi “gerçek-ten şaşılacak bir şey!” Bu sözüyle, Allah’ın âdeti bakımından bunu ak-len uzak görmüş olmaktadır. Melekler Hazret-i İbrâhim’in hanımının bu hayretini yadırgayarak “Sen Allah’ın işine mi şaşıyorsun!?” dediler;
bir harf esas alınarak ona atfedilen kelime mecrur yapıldığı gibi, ayette de -tersine- Yakup ortada ol-madığı halde, İbrâhim’e hibe edilmiş bulunan İshak’a atfedilmiş; onun da İbrâhim’e -sanki aynı anda- verilmiş olduğu söylenmiştir. (Tıybî’den) / ed.
çünkü o, âyetlerin nazil olduğu, mucize ve harikulâdeliklerin yaşandığı bir evde yaşıyordu. Dolayısıyla, soğukkanlı olması ve peygamber evi olmayan bir evde yaşayan kadınları sarsan bir olayın onu sarsmaması ve bu haber karşısında şaşmak yerine Allah’ı tesbih ve ta’zim etmesi gerekirdi. Nitekim melekler de “(Bir peygamberin) hane halkı olarak Allah’ın rahmet ve bere-keti sizin üzerinizedir.” yani “Ey peygamber hanesindekiler! Bu ve benzeri şeyler, Yüce Allah’ın size özgü olarak lütfettiği şeylerdir. Orası hayret etme yeri değildir.” diyerek bu hususa işaret etmişlerdir. أ ا (Allah’ın işi) kud-ret ve hikmeti demektir. “Allah’ın rahmet ve bereketi sizlerin üzerinedir.” cümlesi yeni bir söz olup şaşmalarını neden yadırgadığını göstermekte ve adeta “Sakın şaşma! Bu rahmet ve bereketin benzeri şeyler sizde çok olur.” denilmektedir. Şu da söylenmiştir: “Rahmet peygamberlik ve berakât da İsrailoğulları olan torunlardır; çünkü peygamberler onlardan gelmiş olup, tamamı İbrâhim’in çocuklarıdır.”
[724] Hamîd, “kullarının kendisine hamdetmesini gerektiren şeyleri ya-pan”, Mecîd “onlara ihsanı çok olan ve cömert olan” demektir.
[725] ْ ْ َ ا -nida veya ihtisas sebebiyle mansūbdur; çünkü “hane hal أkı” tabiri onları övmektedir, zira bununla “ Halîlü’r-Rahmân’ın -yani Allah dostu İbrâhim’in- hane halkı” murat edilmiştir.
75. Âyetin Tefsiri
korku. Yani, korkudan sonra aldığı müjde ile kalbi mutmain olup endişe yerine sevinçle dolunca “tartışmaya başladı.”
[727] Şayet “א َ ’nın cevabı nerede?” dersen şöyle derim: ِ ِ ا ُ َ ذَ א َ َ ا ُ َ ْ -âyetinde ol (Onu götürüp de … kararlaştırınca” [ Yûsuf 12/15]“) وَأduğu gibi, mahzuftur. א ُ אدِ ُ cümlesi ise, yeni bir söz olup cevaba delâ-let etmektedir; cevap da (sadece mazi bir fiil olarak) şöyle takdir edilebi-lir: İşte o zaman bizimle tartışacak cesareti kendinde buldu (أ Veya .(اBizimle cedelleşebileceğini anladı ( ). Ya da şöyle şöyle dedi (אل ). Sonra söze başlayarak şöyle buyurdu: ٍط ُ مِ ْ َ ِ א ُ אدِ ُ ( Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya başladı). א ُ אدِ ُ kelimesinin א َ ’nın ceva-bı olduğu ve hâli hikâye etmek için muzari olarak geldiği söylenmiştir.
א ,maziyi muzariye çevirdiği gibi إن َ ’nın da muzariyi maziye çevirdiği de söylenmiştir. Şu da söylenmiştir: İfadenin mânası, “Bizimle tartışmaya baş-ladı.” ve “Bizimle tartışmaya yöneldi.” şeklindedir. “Bizimle tartışma” ise, elçilerimizle tartışma demektir. Hazret-i İbrâhim’in meleklerle olan tartış-ması şöyle cereyan etmiştir: Melekler “Biz bu şehir ahalisini helâk edece-ğiz” [Ankebut 29/31] demişlerdi. Bunun üzerine Hazret-i İbrâhim “Orada elli tane mümin olsa da mı orayı helâk edeceksiniz!?” diye sorunca “Hayır” diye cevap verdiler. Hazret-i İbrâhim “Kırk mümin olsa?” diye devam etti, onlar yine “Hayır” dediler. “Peki, otuz kişi olsa?” dedi, yine “Hayır” dediler. Sonunda sayı ona kadar indi. Melekler yine “Hayır” diye cevap verdiler. En sonunda Hazret-i İbrâhim “Ya sadece bir tek Müslüman bulunsa orayı helâk eder misiniz?” diye sorup da onlardan yine “Hayır” cevabını alınca “Orada Lût var?” dedi. Onlar da “Orada kimin olduğunu çok iyi biliyoruz, onu ve ailesini kurtaracağız.” dediler. [Ankebut 29/32].
طٍ [728] ُ مِ ْ َ ِ ( Lût’un kavmi içinde, değil) onlar hakkında” demektir. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] ; “Meleklerin Hazret-i İbrâhim’e ‘Orada namaz kılan beş kişi olursa helâk olmaktan kurtulurlar.’ dedikleri”; Katâde’den ise “İçinde on tane hayırlı insanın olmadığı bir toplum iyi toplum değildir.” dediği nakledilmiştir. Şehirde dört milyon insan olduğu söylenmektedir.
[729] “Doğrusu İbrâhim” kendisine kötü davranan hiç kimse hakkın-da acele etmeyen “ağırbaşlı,” günahlarından çok rahatsızlık duyan “içli ve kendini Allah’a vermiş” O’nun sevip razı olduğu amellerle O’na yönelen “biriydi.” Bu sıfatlar kalp hassasiyetine, şefkat ve merhamete delâlet eder. Söylendiğine göre bu durumun, onu babasının bağışlanması için dua etme-ye ittiği gibi, Lût kavmi hakkında azaplarının kaldırılması ve tevbe edip Al-lah’a dönmeleri ümidiyle kendilerine mühlet verilmesi yolunda meleklerle tartışmaya da sevk eden âmillerden olduğu beyan edilmiştir.
76. Âyetin Tefsiri
[730] “Ey İbrâhim!” Burada bir deme murat edilmiş olması söz konusu-dur. Yani, melekler şöyle dediler: “Gel, bundan” yani tartışmaktan “vazgeç.” Merhamet senin âdetin ise de burada faydası yoktur. “Zira Rabbinin ferma-nı” yani, O’nun sadece doğruluk ve hikmetten sādır olan hüküm ve kazası “gelmiş bulunuyor: Kesinlikle azaba mâruz kalacaklar! Bu, tartışma, dua ve başka hiçbir şeyle geri çevrilemez.
77. Âyetin Tefsiri
[731] Hazret-i Lût’un endişelenmesi ve içinin daralması gelenleri insan sandığı içindi. Kavminin onlara kötülük etmek istemelerinden ve kendisinin de onlara karşı koyup misafirlerini koruyamayacak olmaktan endişe etmişti. Rivayete göre Allah Teâlâ meleklere “ Lût onlar hakkında dört şahitlikte bu-lunmadan onları helâk etmeyin.” demişti. Hazret-i Lût meleklerle beraber evine doğru giderken onlara “Siz bu şehir halkının durumunu biliyor mu-sunuz?” diye sordu. Melekler “Onların durumu da neymiş?” diye karşılık verince, dört defa “Allah şahittir ki, o dünyada bir şehir halkında olabilecek en kötü şey!” dedi. Bunun üzerine evine girdiler. Kimse onların oraya girdik-lerini bilmiyordu. Hanımı dışarı çıkarak onları halka haber verdi.
[732] Bir kimse diğerini çektiği zaman ‘asabehû denilmesinden hareket-le, bir gün çetin şeyler yaşandığında yevmun ‘asīb ve ‘asavsab denir.
79. Âyetin Tefsiri
[733] “Koşa koşa” yani bir yerden itiliyormuşçasına hızla. “Daha önce iğrenç işler yapıyorlardı.” Yani o vakitten evvel sürekli o yüz kızartıcı iğrenç işleri yapıyorlardı; buna iyice alışmışlardı; bunu çirkin bir iş olarak görenler azınlıktaydı. Bu sebeple, niyetlerini belli ederek, hiç utanmadan koşa koşa geldiler. Mânanın “ Hazret-i Lût, bunların çirkin şeyler yapma alışkanlıkla-rını daha önce bildiği” şeklinde olduğu da söylenmiştir.-
[734] “İşte kızlarım!” Hazret-i Lût misafirlerini kızlarıyla korumak isti-yordu ki bu, son derece alicenap bir davranıştı. “İşte kızlarım! Onlarla ev-lenin…” demek istiyordu. O zaman Müslüman hanımların kâfir erkeklerle evlenmeleri caizdi. Nitekim Hazret-i Peygamber, bi‘setten önce, iki kızını ‘Utbe b. Ebû Leheb ve Ebü’l-Âs b. Vâil1 ile evlendirmişti ki ikisi de kâfirdi. “Şehirde, sözü dinlenen iki önder şahsiyet bulunduğu; Hazret-i Lût’un da iki kızını bunlarla evlendirmek istediği” de söylenmiştir. 1 Doğrusu: Sonradan Müslüman olup, Medine’ye hicret eden Ebu’l-’Âs b. er-Rebî‘ [v. 12/634]. / ed.
[735] İbn Mervan ْ َכُ ُ َ ْ أَ ُ ibaresini hunne ethara le-küm şeklinde mansūb okumuşsa da Sîbeveyhi “ İbn Mervan bu hatalı okuyuşuyla kelime-nin canına okumuştur.” diyerek, bunun yanlış olduğunu ifade etmiştir. Ebû ‘ Amr b. el-‘Alâ’ [v. 154/771] da “Bu ibareyi hunne ethara şeklinde mansūb okuyan kimse kelimenin canına okumuş olur” demiştir; çünkü bu kelime-nin mansūb oluşu yaא ً ْ َ
ِ ْ َ ا َ َ [ Hûd 11/72] ifadesinde olduğu gibi, ِء ُ kelimesinde bulunan fiil mânasının amel etmesiyle hal yapılmak suretiyle olur ya da ِء ُ gizli bir fiille mansūb olup huzû hâülâ’i (bunları alın) de-nilmiştir ki bu durumda, ِ َא َ (“Bu kızlarımı [alın]” şeklinde) bedel olur. Bu gizli fiil de halde amel eder. ُ de fasıl zamiri olur. Ancak bu, caiz değildir; çünkü fasıl bir cümlenin iki parçası arasında olabilir; hal ile zilhâl arasında değil. Bunun ُ ’nin fasıl olmadığı bir çözümü de vardır. O da ِء ُ ’nin mübteda ve ُ ِ א َ ’nin mübtedanın haberi konumunda bir cümle olması-dır. Hâzâ ahî huve gibi. Bu durumda, ethara kelimesi de hal olur.
[736] Kızları erkeklere tercih ederek “Allah’tan sakının ve beni rezil etme-yin!” ِ و -ifadesi; -rezil etme anlamına gelen hizyden- “beni küçük dü و şürmeyin, rezil etmeyin”; utanma anlamındaki hazâyetten- “beni utandırma-yın” anlamındadır. ِ
ْ َ ِ “misafirlerim hakkında” demektir. Zira insanın misafiri veya komşusu utandırıldığında kendisi utandırılmış olur. Bu, kişinin alicenaplığı ve asaleti gereğidir. “İçinizde bir tane aklı başında adam yok mu sizin!?” Yani doğru yolu bulacak, kötü işlerden el çekip iyi davranacak bir ‘adam!’ ( ِ و ونِ ifadesi) Ya’sı atılarak و .şeklinde de okunmuştur و
[737] Hazret-i Lût’un da onlar da kavmi ile kendi ailesi arasında bir ev-lenme söz konusu olmadığını bildikleri halde, Lût’un onlara kızlarını teklif etmesi onlara karşı tevazuundan, kendisinden istedikleri şeyden dolayı çok kızdığından dolayı öyle davrandıkları için utanacaklarını ve işitince insafa geleceklerini ve misafirlerine ilişmeyeceklerini ümit etmesindendir. Nite-kim bunu bilmesini gerekçe göstererek “Kızlarında bir hakkımızın olma-dığını pekâlâ biliyorsun, çünkü sen bizim evlenmemizi caiz görmezsin. Bu tamamen dil ucuyla yapılmış bir teklif!” dediler. Şu da söylenmiştir: Halk, erkeklerle ilişkiye girmekte uzlaşarak, bunu bir ‘ din / âdet’ ve ‘ mezhep / yol’ gibi gördükleri için, hakkın bu olduğuna, kadınlarla birlikte olmanın ise bâtıl olduğuna inanıyorlardı. Bunun için de “Senin kızlarında bizim hiçbir hakkımız yok! Çünkü kadınlarla ilişki, bize ters!..” diyorlardı. Bu sözü, ‘alâ vechi’l-halâ‘a1 da söylemiş olabilirler. Asıl maksatları ise kadınlara ilgi duy-madıklarını ifade etmektir. 1 Yani, sanki o kızlarla birlikte olma hakları varmış da, bundan feragat ediyorlarmış edasıyla... / ed.
[738] “Sen bizim ne istediğimizi iyi bilirsin!” Bu ifadeleriyle erkekleri ve asıl onlara ilgi duyduklarını kastediyorlardı.
80. Âyetin Tefsiri
[739] ْ َ ’in cevabı mahzuftur. אل تْ ا َ ِّ ُ א آ -Kendisiyle dağ) و أن ların yürütüldüğü bir Kur’ân olsaydı. [Ra’d 13/31]) âyetinde olduğu gibi1; yani size gücüm yetseydi, size yapardım yapacağımı!.. Mâ lî bi-hî kuvvetün (Ona karşı gücüm yok.) ve mâ lî bi-hî tākatün (Ona tâkatim yetmez.) denir. א َ ِ َ َ َ
ِ َ (asla karşı koyamayacakları.. [Neml 27/379]) ifadesi gibi. Mâ lî bi-hî yedâni (Ona iki elim de ermez.) de denir; “Ona gücüm yetmez, tek başıma yapamam” anlamındadır. Yani, size tek başıma gücüm yetseydi veya kendisine dayanacağım ve kendisiyle korunacağım -beni sizden koruyacak- bir güce dayansaydım. ( ٍ ِ َ ٍ ifadesinde) güçlü - kuvvetli kişi, gücü إ رُכve koruması bakımından dağ yamacına benzetilmektedir. Nitekim (Allah’ı unutuyormuşçasına söylediği bu sözünden dolayı) ona içerleyen melekler “Senin yamacın kuvvetlidir.” demişlerdir. Hazret-i Peygamber de “Karde-şim Lût’a Allah rahmet eylesin; aslında çetin bir güce dayanıyordu.” buyur-muştur [ Müslim, “Fedā’il”, 151].
-ev âviye şeklinde gizli bir en ile mansūb olarak da okun (أوَْ آوِي) [740]muştur. Sanki “Size karşı gücüm veya sığınmam olsaydı…” denilmiştir. [ Meysun bnt. Bahdel’in]
Çul giyip de mutlu olabilmek[(mutsuz mutsuz) ipekli giyinmekten daha iyidir bence]
beytinde olduğu gibi. [741] ( ٍ .iki zamme ile ilâ rukünin şeklinde de okunmuştur (إِ رُכْ
[742] Rivayete göre Hazret-i Lût halk evine geldiği zaman kapıyı kapa-mış ve Allah Teâlâ’nın zikrettiği sözleri söyleyerek onlarla tartışmış. Halk da bunun üzerine duvarlara tırmanmışlar.1 Lev şart edatının cevabı le-kâne hâze’l-kur’âne (böyle bir okuma mümkün olsaydı bu, olsa olsa Kur’ān-ı
Kerim olurdu) şeklinde tefsir edilmektedir. Oysa burada, zaten Kur’ān gibi bir hayat rehberinden ve onun tebliğcisi olmak dışında olağanüstü bir gücü bulunmayan Hazret-i Peygamberden ayetteki olağa-nüstülüklerin beklenmesi reddedilmektedir; yani “Şâyet bir okuyuşla dağlar yürütülebilse veya yer ya-rılabilse yahut ölülerle konuşulabilse idi” şeklinde bir şart cümlesi yoktur, aksine, bu yöndeki isteklerin boş temennîler olduğuna dikkat çekilmektedir. Mâna şöyledir:
Keşke bir okuyuşla dağlar yürütülebilse, veya yer yarılabilse, yahut ölülerle konuşulabilse idi!. Ne alâkası var!.. Bütün bunları gerçekleştirecek buyruğu ancak Allah verebilir. / ed.
81. Âyetin Tefsiri
[743] Melekler Hazret-i Lût’un yaşadığı sıkıntıyı görünce, ‘Ey Lût! Se-nin dayanacağın güç büyüktür.’ “Biz senin Rabbinin elçileriyiz. Onlar asla sana ilişemezler.” ‘Sen kapıyı aç ve bizi onlarla baş başa bırak.’ dediler. Bu-nun üzerine Hazret-i Lût kapıyı açtı ve halk içeri girdi. Cebrail Rabbinden onları cezalandırmak için izin istedi ve Allah Teâlâ da ona izin verdi. Bunun üzerine Cebrail asıl suretinde göründü ve kanadını açtı. Cebrail’in iki kana-dı, dizilmiş incilerden oluşan bir kemeri vardı, dişleri parlıyordu. Kanadıyla oradakilerin yüzlerine çarparak, “Biz de kör ettik gözlerini!” [Kamer 54/37] âyetinde belirtildiği gibi gözlerinin ışığını aldı ve onları kör etti. Artık gide-cekleri yolu göremiyorlardı. “Kaçın, kaçın! Lût’un evinde sihirbazlar var!” diyerek dışarı çıktılar.
[744] “Onlar sana asla ilişemezler.” cümlesi bir önceki cümleyi izah et-mektedir; çünkü melekler Allah’ın elçileri olduklarına göre halk asla Haz-ret-i Lût’a ilişemeyecek ve ona bir zarar veremeyecekti.
[745] ِ َ kelimesi Hemze’si hem katı’ hem de vasıl olarak, َכ أَ َ ْ ise إِ اmerfû‘ ve mansūb olarak okunmuştur.
[746] Rivayete göre Hazret-i Lût meleklere “Onları ne zaman helâk edeceksiniz?” diye sormuş; onlar da “sabah vakti” diye cevap vermişlerdi. Bunun üzerine Hazret-i Lût “Daha erken olmasını istiyorum!” demiş; me-lekler de “Sabah da yakın değil mi?” demişlerdi. Subh iki dammeli olarak subuh şeklinde de okunmuştur.
[747] Şayet “ََכ أَ َ ْ şeklinde mansūb olarak okuyanın bu okuyuşunun إِ اizahı nedir?” dersen şöyle derim: Böyle okuyan kişi kelimeyi َِכ ْ َ ِ ِ ْ َ َ ’den istisna etmektedir. İbn Mes‘ûd’un; fe-esri bi-ehlike mine’l-leyli ille’mra’eteke (Gecenin bir diliminde, aileni yola çıkar. Karın hariç) şeklinde okuması da bunu gösterir. ْ ِ َ ْ َ ’den müstesna olarak da mansūb olabilir (Hiçbiriniz geri bakmasın. Karın hariç.” mealinde). Ancak fasihi, bedel olmasıdır; yani bir kıraatte olduğu gibi merfû‘ olup, ٌ َ ,den bedel yapılmasıdır. (Yalnız’أikinci ihtimalde kadının da yola çıkmış olması gerekir. İşte) Hazret-i Lût’un karısının onunla beraber çıkıp çıkmadığı konusunda iki rivayet vardır.
Bir rivayete göre Hazret-i Lût onu kendisine iman edenlerle beraber şeh-rin dışına çıkarmış ve -karısı dışında- herkese geriye dönüp bakmamaları-nı emretmiş. Daha sonra karısı azabın gürültüsünü duyunca geriye dönüp bakmış ve “Vah kavmîm!” diye feryat etmeye başlamış. O anda bir taş da ona isabet ederek onu öldürmüş. Bir başka rivayete göre ise Hazret-i Lût’a karısını kavminin yanında şehirde bırakması emredilmiş. Kadının gönlü onlarla beraber olduğu için, Hazret-i Lût onu beraberinde götürmemiş. İşte buradaki kıraat farkı bu rivayet farkından kaynaklanmaktadır.
83. Âyetin Tefsiri
[748] “Oranın altını üstüne getirdik.” Cebrail kanadını oranın altına koydu ve sonra onu göğe kaldırdı. Öyle ki, gök halkı köpeklerin havlaması-nı ve horozların ötmesini duyuyorlardı. Cebrail daha sonra onu insanların üzerine ters çevirdi. Ve akabinde üzerlerine gökten taş yağdırıldı.
[749] ٍ ِّ ِ ’in (Farsça) senk-i kil (taşlaşmış çamur) kelimesinden mu‘ar-reb olduğu, “çamurdan bir taş…” [Zâriyât 51/33] ifadesinin de buna delâ-let ettiği söylenmiştir. Kelimenin, ‘gönderdi’ anlamındaki esceleden geldiği de söylenmektedir; zira bunlar zalimlere gönderilmektedir. Nitekim “onla-rın üzerine bir taş göndermek için” [Zâriyât 51/33] âyeti buna delâlet eder. ٍ ِّ ِ ’in sicillun ve seccele li-fulânin (Falan için kaydetti.) kullanımından gel-diği, ifadenin de “Allah’ın, azap edileceğini yazdığı şeyden” anlamında oldu-ğu da söylenmiştir.
[750] “Yığın yığın” yani gökte azap için yığılıp hazırlanmış. “Birbiri ar-dından, peş peşe gönderilen” anlamında olduğu da söylenmiştir. “İşaretlen-miş olarak” yani azap için işaretlenmiş olarak. Hasan-ı Basrî’ye [v. 110/728] göre taşlar beyaz ve kırmızı olarak işaretlenmiş idi. Söylendiğine göre bu taş-ların üzerinde, onların dünya taşı olmadıklarının anlaşıldığı bir yüz varmış. Yine, her taşın üzerine onun kime atılacağı yazılı olduğu da söylenmiştir.
א [751] yani bu taşlar hiçbir zalimden “uzak değildir.” Bu ifadede وMekkelilere bir tehdit söz konusudur. Rivayete göre Hazret-i Peygamber Cebrail’e bunun mânasını sormuş. O da “Senin ümmetinin zalimleridir. Onlardan her zalim bir zaman gelir, üzerine mutlaka bir taş düşmesine mâruz kalır.” demiş. Zamirin (o luti) şehirlere râci olduğu da söylenmiştir;
א yani burası, Mekke zalimlerine yakındır, yolculuklarında buralardan وgeçmektedirler. ٍ َ irrasyonel (aklen çok uzak) bir şey değil, anlamındadır; “Orası uzak bir yer değildir.” denilmek istemiş de olabilir; çünkü taşlar her ne kadar uzak bir yer olan semada ise de oradan düştükleri zaman hedefle-rine en hızlı bir şekilde ulaştıkları için yakın bir mekândaymış gibidirler.
86. Âyetin Tefsiri
[752] “Bugün itibariyle iyisiniz.” yani bugün için sizi hile yapmaya muhtaç etmeyecek kadar geniş servetiniz var. Veya Allah size bu yaptığı-nızdan daha farklı davranmanızı gerektirecek nimetler vermiş. Ya da iyi du-rumdasınız. O halde, bu şekilde davranarak onu değiştirmeyin. Firavun’un ailesinden olup da iman eden kişinin “Ey kavmim! Bugün ülkeye hâkim kimseler olarak hükümranlık sizin. Ama Allah’ın azabı gelip çatınca bize kim yardım eder?” [Ğâfir 40/29] dediği gibi.
[753] “Dört bir yandan kuşatmış” helâk edici “bir gün…” ِ ُ kelime-si ِه ِ َ َ ِ َ ِ ifadesi (Derken onun serveti kuşatılıp yok edildi. [ Kehf 18/42]) وَأُkabilinden olup, ‘düşman kuşatması’ndan gelmektedir. Şayet “Kuşatma ile ‘azab’ı tavsif etmek mi daha beliğdir, yoksa ‘bu gün’ü mü?” dersen şöyle derim: Bu günü tavsif etmek daha beliğdir, çünkü ‘bu gün’ birçok olayı içerir. Dolayısıyla, ‘gün’ kişiyi azabıyla kuşattığı zaman, azaba uğrayan için o günün içinde gerçekleşen şeyler bir araya gelmiş olur. Nimetleriyle kuşat-tığı zamanki gibi.
[754] Şayet “Eksiltmeyi yasaklamak, zaten tam yapılmasını emretmek demektir. Bu durumda, “Tam yapın!” diye emretme-nin faydası nedir?” dersen şöyle derim: (i) Bunlara önce yapmak-ta oldukları eksik ölçme ve eksik tartma kabahati yasaklanmıştır;
çünkü çirkin bir şeyi açıkça zikretmek, yasaklanan şeyi kötülemeyi ve on-dan dolayı ayıplamayı ifade eder. Âyette sonra, daha ziyade bir teşvik ve yönlendirme için, aklen güzel olan tam yapma emri açık bir lafızla zikredil-miştir. (ii) Ve gereken neyse onu emretmek üzere ِ ْ ِ ْ א ِ (herkese eşit olarak) diye kayıtlanmıştır, yani bu tam yapış da, fazlalık ve eksiklik olmaksızın, adalet ve eşitlik üzere olsun; çünkü adaletin üstü lütuf olup, güzel görülen bir şeydir. (iii) Bu ifade, bir hakkı verme durumunda olan kişinin verirken eşitliği tam olarak sağlamak düşüncesi ile hareket etmesi gerektiğini gös-terir; çünkü tam ödeme (îfâ) öyle bir yüzdür ki güzelliği, adalet ve eşitlik sayesindedir. Bunlar, âyetteki üç nüktedir.
ا) [755] ُ َ ْ َ َ -ifadesindeki) bahs, eritmek ve eksiltmek demektir; ti وَcarî sahtekârlık ( כْ َ ) için kullanılır. Nitekim Züheyr bir beytinde;
[ Irak’ın bütün pazarlarında bir haraç mı var]Ki sattıkları her şeyde, bir dirhem aşırıyorlar!?
demiştir. -Bu beyit bir rivayette meks yerine bahs kelimesi iledir.-
Medyen halkı simsarların yaptığı gibi, satılan her şeyden bir miktar ko-misyon alırlardı. Veya insanları haraca bağlamışlardı. Ya da satın aldıkları malın parasını bir miktar keserek verirlerdi. İşte bu kendilerine yasaklandı.
[756] el-‘Usiyyü fi’l-ardı tabiri, çalma, yağmalama ve yol kesme gibi mâ-nalara gelir. Alışverişte hile yapma ve eksik verme de onların yeryüzünde bozuculuk yapmaları olarak kabul edilebilir.
[757] “Allah’ın bıraktığı (kâr)” yani size haram olanlardan temiz-lendikten sonra, sizin için geriye kalan helal kısım “sizin için daha ha-yırlıdır. Tabiî, iman etmişseniz…” Yani iman etmek şartıyla… Tica-ri sahtekârlığı, para kesmeyi ve bozuculuğu bırakma emri onlar kâfir olmalarına rağmen iman şartına bağlanmıştır.1 Şayet “Allah’ın bırak-tığı kâr kâfirler için de hayırlıdır; çünkü bunları yaptıklarında para kes-me ve ölçüde hile yapma alışkanlığından onlar da kurtulur. Hal böyle iken, neden iman etmiş olma şartı koşulmuştur?” dersen şöyle derim: Bakıyyenin ‘azaptan kurtularak sevap kazanma’ şeklindeki faydası iman-la birlikte söz konusu olduğu, iman olmadığında ise bakıyye sahibi inkâr bataklığına batacağı için bakıyyenin faydası ortadan kalkacağı için.1 Muhtemelen, “İmanları olmasaydı söz konusu mükellefiyetlerle yükümlü kılınmazlardı, çünkü kâfire
herhangi bir emir - yasak yüklenmez.” demek istiyor. / ed.
Bu şart, ayrıca imanın önemini ve yüce değerini ifade etmektedir. Bu şart ile; ‘Eğer benim size söylediğim ve nasihat ettiğim hususlarda beni tasdik ediyorsanız…’ veya ‘Allah nezdinde bâki kalacak tâatleriniz sizin için daha hayırlıdır.’ anlamı da kastedilmiş olabilir. Tıpkı “Kalıcı olan iyi şeyler ise Rabbinin katında daha hayırlıdır.” [ Kehf 18/46] âyetinde ifade edildiği gibi. (ِ ُ ا ِ َ buyrularak) kalıcı olanın Allah’a izafe edilmesi bunun, O’na isnadı caiz olan helal rızık olması bakımındandır. Haram ise, Allah’a izafe edilmez, zaten ona rızık da denmez. Bununla (bâki kalacak) tâatler murat edildiği zaman ise, (ِ ُ ا ِ َ tabiri) tıpkı tâ‘atullāh denildiği gibi, caiz olur.
[758] ُ ِ َ Ta ile takıyyetu’llāh şeklinde de okunmuştur ki, Allah kor-kusu ve Allah’ın, kişiyi günahlardan ve çirkin şeylerden alıkoyan kontrolü (yani takva ve murâkabe) demektir.
[759] “Ben başınıza dikilmiş bir bekçi değilim” yani amellerinizi kay-dedip karşılıklarını vermek için gönderilmiş değilim. Ben, yalnızca tebliğ etmek ve hayrı gösterip nasihat etmek için gönderildim. Sizi uyardığıma göre de vazifemi yapmış sayılırım.
87. Âyetin Tefsiri
[760] Hazret-i Şu‘ayb çok namaz kılardı. Kavmi onu namaz kılarken gördüklerinde kaş göz işaretleri yapıp onunla alay ederlerdi. “Sana na-mazın mı emrediyor?” derken de alay etme ve dalga geçmeyi kastetmiş-lerdi. “(Namazı dosdoğru kıl) çünkü böyle bir namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” [Ankebut 29/45] âyetindeki gibi insana mecazen yasak koyduğu gibi, emredebilir de. “Sen iyi ve güzel olana davet eder, yönlen-dirirsin.” denildiği gibi, “Namaz iyi ve güzel olanı emreder.” demek ca-izdir. Ancak Medyenliler Hazret-i Şu‘ayb’la alay ediyor ve onun nama-zını küçümseme amacıyla namazın emretmesinden söz ediyor ve şöyle diyorlardı: Senin putlarımızı bırakmamızı bizden istemene sebep olan şey bâtıldır ve doğru bir şey olmasına imkân yoktur. Öyle bir şey isteme-yi senden ne akıl faktörü ister ne de zekâ âmiri. O zaman geriye bir tek şey kalıyor: hezeyan âmiri ve şeytan vesvesesi; yani gece gündüz sürekli kıldığın namazlar!.. Onlara göre, namaz kılmak bir nev-i delilikti; cinlen-miş, vesveseli kimselerin meftun olduğu söz ve davranışlar kabilindendi.
“Bırakmamızı sana emrediyor.” ifadesinin anlamı, “Bizi atalarımızın tap-tıklarını bırakmakla yükümlü kılmayı sana emrediyor.” şeklindedir; muzāf yani yükümlü kılma (teklîf ) ifadesi hazfolunmuştur, çünkü insana başkası-nın yapacağı şey emredilmez.1 (َُכ ا َ َ َ ) salâtuke şeklinde müfred olarak da okunmuştur. İbn Ebû Able [v. 151/768] de (َْאؤُا أوَْ أن َ َ א א ِ ا ْ ِ أَ َ َ ْ َ ifadesini) ev en tef ’ale fi emvâlinâ ma teşâ’u (ya da mallarımızda dilediğin tasarrufta bulunmanı) şeklinde nef‘al ve neşâ’ kelimeleri Tâ’lı olarak okumuştur. Zira Hazret-i Şu‘ayb onlara ölçü ve tartıda hile ve eksik para vermeyi bırakmala-rını ve ‘çok, ama haram’ mal yerine, ‘az, fakat helal’ malla kanaat etmelerini emrediyordu. Hazret-i Şu‘ayb’ın, Medyenlileri dinar ve dirhemde hile yap-maktan menettiği de söylenmiştir.
[761] Medyenliler Hazret-i Şu‘ayb’a “Sen, aklı başında, ağırbaşlı biri-sin!” derken, aslında onun akılsız ve sapkın olduğunu söylüyorlar, fakat onunla alay etmek için aksi ifadede bulunuyorlardı. Tıpkı kimseye bir şey koklatmayan bir cimri ile alay ederken “ Hâtem-i Tāî görse sana secde eder.” denilmesi gibi. İfadenin; “Sen aslında halk arasında aklı başında ve ağırbaşlı biri olarak bilinirsin, fakat bu emrettiğin şeyler halk arasında mâruf ve meş-hur olduğun hâle uymuyor!” anlamında olduğu da söylenmiştir.
88. Âyetin Tefsiri
[762] “O beni kendi” katı “ndan güzel bir nasiple nasiplendirmişse.” Bu na-sip, Allah’ın ona vermiş olduğu peygamberlik ve hikmettir. “Güzel bir nasib”in sahtekârlık ve hilenin olmadığı helal ve temiz rızık olduğu da söylenmiştir.
[763] Şayet “Ne dersiniz? Ya ben … isem ( ْ ُ ْ -cümlesinin cevabı nere (أرََأَde? Neden Nûh ve Lût kıssasında olduğu gibi buna açıkça yer verilmemiş?” dersen şöyle derim: Bu cümlenin cevabı mahzuftur. Burada ona açık olarak yer verilmeyişinin sebebi, daha önceki iki kıssada yer verilmesinin ona delâ-leti ve sözün akışının onu anlatmasıdır. Cümlenin mânası ise, “Eğer açık bir kanıtım ve Rabbimin bana lütfettiği kesin bilgi varsa ve ben gerçekten pey-gambersem, siz bana söyleyin; benim size putlara tapmayı bırakmanızı ve günahlardan uzak durmanızı emretmekten vazgeçmem mümkün olur mu? Oysa peygamberler ancak bunun için gönderilirler.” şeklindedir. 1 Yani, ‘kâfirlerin, atalarının taptığı şeyleri bırakmaları’ Şu‘ayb Peygamber’e emredil-e-mez; çünkü o kâ-
firlerin yapacağı bir şeydir; ona, atalarının taptıklarını bırakmakla kâfirleri yükümlü kılması emredil-mektedir. / ed.
[764] Bir kişi, senin döndüğün (yani vazgeçtiğin) bir şeye yöneldiğinde, hālefeni fulânun ilâ kezâ denir. Aksine, eğer o oradan dönüyor ve siz de oraya gidiyorsanız, hālefeni anhu denir. Biri sudan gelirken sana rastlasa ve ona arkadaşını sorsan hālefenî ile’l-mâ’i der ki anlamı “Ben gelirken, suya doğru gidiyordu.” şeklindedir. İşte, ُ ْ َ ْ אכُ ْ א أَ ْ إِ כُ َ ِ א ُ أنَْ أُ א أرُِ ifadesi de bu وَmânaya gelmektedir, yani size yasakladığım o arzu ettiğiniz şeyleri kendim yapmak istemiyorum.
[765] “(İnsanların eksik ve zaaflarını) düzeltmekten başka bir muradım yok.” Ben, size vaaz ve nasihat edip, emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ‘ani’l-mün-ker yaparken sadece, sizi ıslah etmek istiyorum. ُ ْ َ َ ْ ا א َ cümlesi zarftır; yani düzeltmeye gücüm yettiği ve imkânım olduğu sürece, bu konuda hiçbir çabayı esirgemeyeceğim. Veya ıslah kelimesinden bedeldir; yani gücümün yettiği kadar. Ayrıca burada mahzuf ve mukadder bir muzāf da olabilir, yani ille’l-ıslāha ıslāha me’steta‘tü (sadece düzeltmeyi, gücümün yettiği düzeltme-yi). Şairin;
Düşmanın işini bitirmekte zayıftır; [zanneder ki kaçmak ecelini geciktirecek.]
beytinde olduğu gibi1, mef‘ûlün leh de olabilir; yani sizin bozuğunuzu düzelte-bildiğim kadar düzeltmekten başka bir muradım yok.
[766] “Başarım tamamen Allah’a bağlıdır.” Yani yaptığım - yapmadığım her şeyde başarıyla gerçeği bulmam ve işimin Allah rızasına uygun olması tamamen O’nun yardım ve desteğiyledir. Hazret-i Şu‘ayb işlerini Rabbinin iradesine uygun yapması için O’ndan muvaffakiyet dilemekte; kendisini desteklemesini ve düşmanına karşı üstün getirmesini istemektedir. Bu ifade zımnen, kâfirlere yönelik bir tehdit ve onların kendisine yönelik ümitlerini kestirme anlamına gelmektedir.
90. Âyetin Tefsiri
[767] Cerame fiili, bir ve iki mef‘ûle müteaddi olmak bakımından kese-beye benzer. Cerame zenben (günah işledi) ve kesebehû (onu işledi) denildiği gibi, cerramtuhû zenben (ona günah işlettim) ve kessebtühû iyyâhu (ona onu işlettim) denir. Şair şöyle demiştir:
[Ebû Uyeyne’ye öyle bir darbe indirdim ki]öfkeden küplere bindirdi Fezâre’lileri
ْ כُ َ ِ ُ ِ أَنْ א ِ ْ כُ َ ِ ْ َ ifadesinde de aynı durum söz konusudur. Yani, be-nimle cepheleşmek başınıza azap getirmesin. İbn Kesîr [v. 120/737] kelimeyi Ya’nın zammesiyle ve lâ yucrimenneküm şeklinde okumuştur. Bu okuma, bi-rine günah işlettiğin, yani kesbettirdiğin zaman kullanılan ecramtühû zenben ifadesinden alınmış olup, bir mef‘ûle müteaddi olan cerameden aktarılmıştır. Eksebehu’l-mâle ibaresinin kesebe’l-mâleden aktarılması gibi. Kesebtühû mâlen ile eksebtühû mâlen arasında anlam farkı olmadığı gibi, ceramtühû zenben ile ecramtühû zenben arasında da fark yoktur. Bu iki kıraat mâna bakımında ay-nıdır, aralarında bir fark yoktur. Ancak kesebtühû mâlen ifadesi, eksebtühûdan daha fasih olduğu gibi, meşhur kıraat da lafız bakımından daha fasihtir. Bu fasihliğin sebebi de, onun Arapçalarına itimat edilen fasih Arapların dille-rinde daha çok yer alması ve daha fazla kullanılmasıdır.
[768] Ebû Hayve [v. 203/818]; َאب א أَ ُ ْ ِ (başına gelenlerin benzeri… gelmesin) ifadesini) gayr-i mütemekkin bir kelimeye izafetinden dolayı mislin fethası ile misle mâ esābe (Başına gelenlerin benzerini… getirmesin.) şeklinde okumuştur ki bu kıraat Nâfi‘’den [v. 169/785] de rivayet edilmiştir. Şairin şu sözündeki ( ُ kelimesi1) gibi:
Hayvanın oradan su içmesini engelleyen şey, uğultusundan başkası değildi[budaklı dalların üstündeki bir güvercinin]
[769] “ Lût’un kavmi de sizden çok uzak değil.” Yani onlar si-zin zamanınıza yakın bir zamanda helâk edildiler. Onlar helâk edi-lenlerin size en yakın olanlarıdır. Veya onlar küfür, günah ve helâk ol-mayı hak ettiren kötülüklerde sizden daha ileri değiller. Şayet “(א وٍَ ِ
َ ِ ْ כُ ْ ِ طٍ ُ مُ ْ َ ifadesinde) Neden ِ َ kelimesi, kavmin lafız veya mâna bakımından gerektirdiği şekilde gelmedi?2” dersen şöyle derim:
1 Misl ve ğayr kelimeleri mâ ve en / enne kelimelerine izafe edildiklerinde i‘râba göre hareke alabildikleri gibi, fetha üzere mebni de olabilirler. (Tıybî’den) / ed.
2 Yani neden lâfız esas alınarak ba‘îdetin veya mâna bakımından ba‘îdîne şeklinde değil de müfred - mü-zekker olarak ba‘îdin geldi? / ed.
Burada birkaç ihtimal söz konusudur. Ya “onların helâk edilmeleri uzak de-ğildir.” veya “onlar size uzak bir şey ya da zamanda ya da mekânda değiller.” denilmek istenmiştir. Ayrıca karîb, ba‘îd, kalîl ve kesîr kelimeleri, -, َ
ِ َ vb. kelimeler gibi- masdar vezninde varit oldukları için müzekkerlik - müenneslik bakımından aynı tutulmuş da olabilirler.
[770] “Merhametlidir, sevgi doludur,” yani tevbe edenler için rahmeti büyüktür; onlara, çok seven birinin sevdiği kişiye yaptığı gibi güzel mua-mele eder, lütufkâr olur.
95. Âyetin Tefsiri
[771] -Fıkh, fehmetme anlamındadır.- “Söylediklerinin çoğunu anlamı-yoruz.” (Anlamıyorlardı) çünkü “Fakat onu anlarlar diye kalplerinin üstüne perdeler koyduk.” [En‘âm 6/25] âyetinde ifade edildiği gibi ondan hoşlanma-dıklarından, iğrendiklerinden, zihinlerini ona vermiyorlardı. Veya onu anlı-yorlar, fakat kabul etmiyorlardı dolayısıyla ‘anlamamış’ oluyorlardı. Bu sözü de onu küçümsemek amacıyla söylüyorlardı. Tıpkı bir kişinin, söylediği sözü önemsemediği bir başkasına “Ne dediğini anlamıyorum.” demesi gibi. Ya da onun sözlerine hezeyan ve sayıklama olarak bakıyor, çoğunun anlamsız sözler olduğunu düşünüyorlardı. Onun sözü onlara nasıl bir fayda sağlamazdı ki, oysa o, peygamberlerin hatibiydi… -Peltek olduğu da rivayet edilmiştir.-
[772] “Seni aramızda gerçekten güçsüz…” Hiçbir gücün yok, aramız-da bir değerin yok; sana kötülük yapmak istesek bize karşı kendini ko-ruyamazsın. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] א ً ِ َ kelimesinin hakir anlamında olduğunu söylemiştir. Bazıları da âmâ mânasına geldiğini, nitekim Him-yer kabilesinin âmâ kimseye ِ َ ve َ dediklerini iddia etmişlerdir. Ancak bu mâna doğru değildir; çünkü َא ِ (aramızda) kelimesi bu mânaya izin vermemektedir. Nitekim “Biz seni aramızda âmâ olarak görüyoruz.” deseydiler, söz yine yanlış olurdu. Zira âmâ bir kimse onların yanında da başkalarının yanında da âmâdır. Bunun içindir ki, onun taraftarlarının az olduğunu söylediler ve bunu ifade etmek için de onlara ْ -dediler; çün رَkü raht, üçten 10’a -bazılarına göre- 7’ye kadar olan insan topluluğudur. Medyenliler “Sülalenden o 3-5 kişi olmasaydı” derken, bunu onların güç ve izzetinden korktukları için değil, kendi dinlerinde olduklarından onla-ra saygı duyup itibar ettikleri için söylüyorlardı. “Seni taşlardık;” en kötü bir şekilde öldürürdük. “Bizim gözümüzde hiç de ‘şan - şeref ve güç sahibi biri’ değilsin yani!” Bizim için değerli ve saygın biri değilsin ki, seni öldü-rülmeyecek kadar saygın görelim de taşlayarak katletmekten vazgeçelim. Bizim için sadece senin sülalen değerlidir, çünkü bizim dinimizdendirler. Seni bize tercih etmemiş ve bizi bırakıp senin peşinden gitmemişlerdir. ( ٍ ِ َ ِ א ْ َ َ َ ْ أَ א -ifadesinde) nefiy edatından sonra zamir gelmesi, sö وَzün fiil hakkında değil, fâ‘il hakkında olduğuna delâlet etmektedir. Adeta “Bizim için değer taşımayan sadece sensin, yoksa senin sülalen değerlidir bizim için.” demişlerdir. Hazret-i Şu‘ayb da onlara cevaben “Benim sü-lalemden üç beş kişi size göre Allah’tan daha mı üstün?!” demiştir. Eğer “Bizce değerli biri değilsin.” demiş olsalardı1, bu şekilde cevap vermesi yanlış olurdu. Şayet “O halde söz, Medyenlilerin nazarında değerli olanın Hazret-i Şu‘ayb değil, Hazret-i Şu‘ayb ve sülalesi olduğu hakkındadır. Bu durumda Hazret-i Şu‘ayb, nasıl “Benim sülalemden üç beş kişi size göre Allah’tan daha mı üstün!?” demiştir?” dersen şöyle derim: Medyenlilerin Allah’ın elçisi olan Şu‘ayb’ı hakir görmeleri Allah’a karşı bir saygısızlıktır. -Nitekim “Allah’ın resulüne itaat eden, Allah’a itaat etmiştir” [Nisâ 4/80] buyurmaktadır.- Dolayısıyla, Medyenliler Hazret-i Şu‘ayb’ı değil, sülale-sini değerli bulunca bu, onlar açısından sülalenin Allah’tan daha değerli olduğu anlamına gelir.
1 Yani vurgu ente (sen) üzerinde değil de, ‘azîz (değerli) kelimesinde olsaydı. / ed.
[773] “O’na sırt çevirdiniz,” yani unuttunuz ve O’nu sırt dönülmüş, önem verilmeyen bir şey gibi yaptınız. ّي ِ ْ ِ , zahra mensup demektir. Zā’nın meksur olması ise, nispet sıygasının getirdiği değişiklilerdendir. Em-sinin nispetinin imsiyy oluşu gibi. “Doğrusu, Rabbim sizin yaptıklarınızı tüm yönleriyle ihâta etmektedir!” Amellerinizi ilmiyle ihata etmektedir, dolayısıyla hiçbir ameliniz O’na gizli değildir.
[774] ( َ כُِ َ כَא َ َ َ ا ُ َ ْ -ifadesindeki) mekânetun ya mekân anlamında إ
dır; mekânun - mekânetun, makāmun - makāmetun gibi veya meküne mekâne-ten fe-huve mekînun gibi masdardır. Mâna da “içinde bulunduğunuz yönde, yani şirkte ve benden nefret etmede daim kalarak yapacağınızı yapın!” ya da “Bana düşmanlık etme güç ve enerjisine sahip olarak yapacağınızı ya-pın!” şeklindedir. “Şüphesiz ben de” Allah’ın bana sağladığı imkân ve vere-ceği yardım ve destek doğrultusunda yapacağımı “yapmaktayım!”
[775] ( ِ ِ ْ َ ifadesindeki) ْ َ ‘ilmin amelini ta‘lik eden istifhamî bir ke-lime olabilir. Sanki; sevfe ta‘lemûne eyyunâ ye’tîhi ‘azâbun yuhzîhi ve eyyunâ huve kâzib (Rüsva edici azap hangimize gelecek ve hangimiz yalancıymışız, yakında öğreneceksiniz!) denilmiştir. , ‘ilmin kendisinde amel ettiği bir kelime de olabilir. Adeta, sevfe ta‘lemûne eş-şakıyye’llezî ye’tîhi ‘azâbun yuhzî-hi ve’llezî huve kâzib (Başına rüsva edici azabın geleceği şakiyi de ve yalancı olanı da yakında öğreneceksiniz!) denilmiştir.
[776] Şayet “َن ُ َ ْ َ فَ ْ َ ibaresinin başına Fâ getirmekle getirmemek arasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim: Fâ getirilmesi, aslen vasletmek için konulmuş bir harfle yapılmış açık bir vasıl; getirilmemesi ise mukadder bir suale cevap olan yeni bir cümle olarak itibarî-gizli bir vasıldır. Sanki onlar “Biz yaptıklarımızı yapsak, siz de yaptıklarınızı yapsanız ne olacak?” demişler; o da “Yakında öğrenirsiniz!” demiştir. Belâgatçıların âdeti üzere, meramı farklı şekillerde anlatma sanatına başvurarak, bazan Fâ ile vaslet-miş, bazan da yeni bir cümle ile devam etmiştir. İki vaslın daha güçlü ve daha beliğ olanı ise istinaftır. Bu, güzellikleri çok olan Beyan ilminin ko-nularındandır.
[777] “Siz (benim sonumu) gözetleyin bakalım.” Bu sonu ve size söyle-diklerimi gözetleyin; “ben de sizinle beraber gözetliyorum.” ِ ,kelimesi رَdārib ve sārim anlamındaki darîb ve sarîm gibi rakabehu fiilinden gelen râkıb anlamında veya ‘aşîr ve nedîm gibi murâkıb ya da müftekır ve murtefi’ mânasına gelen fakīr ve refî’ kelimeleri gibi murtekıb anlamındadır.
[778] Şayet “Yüce Allah Medyenlilerin de, Hazret-i Şu‘ayb’ın da el-lerinden geleni yapmalarından söz ettikten sonra, her iki tarafın da bu icraatının sonunu anlatmaya geçti. Bu durumda, normal olan “Rüsva edi-ci azabın kime geleceğini ve kimin doğru/sadık olduğunu” demesi değil miydi? Böylece, ‘rüsva edici azabın geleceği kimseler’ ifadesi kâfirlerle, ‘doğru olan’ ifadesi de onlara gönderilen ‘peygamber’le ilgili olacaktı.” dersen şöyle derim: Normali dediğin gibidir, fakat Medyenliler Hazret-i Şu‘ayb’ın yalan söylediğini iddia ettikleri için “ve kimin yalancı! oldu-ğunu” denilmiştir? Yani ‘sizin iddianıza göre…’ buyrularak cahillikleri ortaya konmuş olmaktadır.
[779] Şayet “Neden ‘ Âd ve Medyen kıssalarının akışı Vav ile, aradaki kıssaların akışı ise Fa ile zikredilmiştir?” dersen şöyle derim: Ortadaki iki kıssa “Onların randevuları sabahtır.” [ Hûd 11/81] ve “Bu, yalan söylenme-miş bir sözdür.” [ Hûd 11/65] vaatlerinden sonra zikredilmiş; bu sebeple de “Ona vaat ettim, zamanı gelince şöyle şöyle oldu.” demek gibi, sebebiyet ifade eden Fa ile zikredilmiştir. Son kıssalar ise, o şekilde yer almamışlar, mübteda olarak zikredilmişlerdir. Dolayısıyla, bir kıssanın diğer bir kıssaya atfedilmesi gibi, bu iki kıssayı iki önceki kıssayla birleştirecek bir harfle atfedilmeleri gerekmiştir.
[780] “Diz üstü çöken” yani yerinden ayrılamayan, sabit. Yani, Ceb-rail onlara karşı öyle bir kükredi ki her birinin canı çıktı ve oldukları yere yığılıp kaldılar. “Sanki hiç yaşamamışlardı!..” Yani memleketlerin-de iş yapıp dolaşan diri varlıklar olarak hiç oturmamışlardı. ا ً ْ ُ kelimesi raşed mânasına gelen rüşd kelimesi gibi, helâk anlamında olan ba‘ad ile aynı mânadadır. Bunun içindir ki, ْت َ ِ َ א َ تْ denmiştir. Sülemî bu כَ َ ِ َ ’i merfû‘ Ayın’la ba‘udet şeklinde okumuştur. Her iki okunuşta da mâna birdir; o da yakının zıttıdır. Ancak Araplar helâk olarak uzaklaşma ile diğer anlamındaki uzaklaşmayı birbirinden ayırmak istemiş ve kelimeyi farklı yapılarda kullanmışlardır. Hayır ve şer mânalarını içerecek şekilde farklı farklı va‘ade ve ev‘ade dedikleri gibi. Sülemî, bu‘du –(helâkle irti-batlı) bu özel mânaya almaksızın- kök anlamı üzere okumuş olmaktadır. Tıpkı ölmek anlamında zehebe fulânun ve madā (Falanca göçtü, gitti; ma-ziye karıştı.) denilmesi gibi. İfadenin “ Semud kavmi Allah’ın rahmetin-den uzak kaldığı gibi, bunların da uzak kalması” anlamında olduğu da söylenmiştir.
99. Âyetin Tefsiri
[781] “Mucizelerimizle ve güçlü âşikar bir kanıtla…” ifadesinde iki ih-timal vardır. Bu mucizeler içinde Mûsâ’nın peygamberliğinin doğruluğunu ispat eden apaçık bir kanıt olduğunun murat edilmesi; ikincisi ise ‘apaçık kanıt’ ile mucizelerin en açığı olan asa mucizesinin murat edilmesi.
[782] “Oysa Firavun’un emri hiç de doğru değildi” ifadesi, düşüncesinde Firavun’a taraftar olan tâbilerinin cehaletini ortaya koymaktadır. Ki o, aklı olan en basit bir kişinin bile anlayabileceği bir sapıklık içindeydi; kendileri gibi bir insan olmasına rağmen tanrılık iddia ediyordu. Firavun, insanlara açıkça şiddet uyguluyor, ancak inatçı bir şeytanın yapabileceği kötülük ve zulmü yapıyor-du; zatı ve sıfatları bakımından tanrı olmaktan çok uzaktı. Buna rağmen, ona tâbi olmuşlar, iddiasını kabul etmişler ve ona ittiba etmişlerdi. el-Emru’r-reşîd, kendisinde rüşt olan iş demektir. Yani, onun davasında rüşt de yoktu; davası sarih bir azgınlık ve apaçık bir sapıklıktan ibaretti. Akıllı insanlar, ancak ken-dilerini doğru yola götürecek ve hidayet edecek birine tâbi olurlardı, saptıran ve azdırana değil. Bu ifadeyle, Mısırlıların Hazret-i Mûsâ’nın mucizelerini ve o apaçık kanıtı görüp davasının hak ve doğru olduğunu anladıktan sonra, ona it-tiba etmeyip davasında hiçbir doğruluk olmayan birinin peşinden gittikleri dile getirilmektedir. “Kavmine öncülük edecek,” yani Firavun Mısırlılara dalâlette öncülük ettiği gibi ahirette de onların önünde cehenneme gidecek ve onlar da onun peşinden gidecekler. “Oysa Firavun’un emri hiç de doğru değildi.” ibare-siyle, “Akıbeti hayırlı değil!” mânası murat edilmiş; “kavmine öncülük edecek” ibaresinde de bunun tefsir ve izahı mahiyetinde “Akıbeti böyle olan birinin dâvası nasıl doğru olabilir!?” denilmiş de olabilir. Ğayy kınanan ve kızılan şey-lerde kullanıldığı gibi, ruşd de beğenilip övülen ve razı olunan şeylerde kullanı-lır. Tekaddemehû (önüne geçti) anlamında kademehû denir ve kādimetü’r-rahli (kervanın öncüsü) tabiri de buradan gelir. Nitekim tekaddemehû anlamında kaddemehû da denir ki, mukaddimetü’l-ceyş (ordunun öncüsü) terkibi buradan gelmektedir. Tekaddeme anlamında akdeme de denilir ki mukdimu’l-‘ayn (göz pınarı) terkibi de buradan gelmektedir.
[783] Şayet “(َאر ُ ا ُ وَْرَدَ َ ِ َ א ِ ْ مَ ا ْ َ ُ َ ْ َ مُ ُ ْ َ yerine, her iki fiil de muzari olacak şekilde) yakdumu kavmehu… fe-yûriduhum (Kavminin önüne geçer ve onları götürür.) denilmeli değil miydi? Neden ikinci fiil mazi sıygasıyla zikredilmiş?” dersen şöyle derim: Mazi, olmuş bitmiş ve kesinleşmiş bir şeye delâlet ettiği için. Adeta “Onların önüne geçip, kendilerini mutlaka o ateşe götürecek!” denilmiştir. ُرْد ِ رُودُ ,suya varış yeri ا ْ َ ise suya vardıkları اyer (pınar / kuyu vs.) anlamındadır. Burada Firavun, kervanın önünden gidip suyu hazırlayan kişiye, ona tâbi olanlar da kervana benzetilmiş; sonra, “Su diye vardıkları yer ne kötü oldu!.. Vara vara Ateş’e vardılar!..” denilmiş-tir; çünkü suya sırf susuzluğu gidermek ve ciğerleri soğutmak için gidilir. Oysa ateş bunun zıttıdır.
[784] “Lânet ne burada” bu dünyada “bırakır...” Yani dünyada da lâ-netlenirler ahirette de. “Ne kötü bir ilavedir bu eklenen!” Yani bu yapılan, ne kötü bir yardımdır! Çünkü dünyadaki lânet ahiretteki azaba bir ilave ve destektir. Dünyadaki lânetin peşine bir de ahiretteki lânet takılmıştır. Bi’se’l-‘atā’u’l-mu‘tā (Ne kötü bir bahşiştir bu verilen!) denilir.
101. Âyetin Tefsiri
ِכَ [785] כَ ,ifadesi mübteda ذ ْ َ َ ُ ُ َ ى ُ ْ אءِ ا ْ ْ أَ ِ ifadeleri ise peş peşe iki haberdir; yani işte bu önemli haberler, helâk olan yerleşim birimlerine dair mühim haberlerden bazılarıdır; sana anlatılmıştır. א ْ ِ ’daki zamir yer-leşim yerlerine râcidir; yani onların bir kısmı devam ediyor, bir kısmının da izleri silinmiş; ‘dimdik duran ekin’ ile ‘biçilip hasat edilmiş ekin’ gibiler. “Peki, bu cümlenin mahalli nedir?” dersen şöyle derim: Yeni bir cümledir, mahalli yoktur.
[786] Kendilerini helak ettiğimiz için “Bunlara biz zulmetmedik,” “asıl onlar” helâk edilecekleri işler yapmak suretiyle “kendilerine zulmettiler. Tanrıları kendilerine fayda vermedi;” Allah’ın azabını onlardan çeviremedi. نَ ُ ْ َ (ibadet ettikleri) ifadesi, geçmiş halin hikâyesidir. א َ kelimesi ْ َ ْ أَtarafından nasbedilmiştir. “Rabbinin emri” O’nun azap ve gazabıdır. ٍ ِ ْ َ tahsîr (zarar verme) anlamındadır. Biri zarara uğradığında tebbe, onu bir başkası zarara uğrattığında ise tebbebehû gayruhû denir.
102. Âyetin Tefsiri
ِכَ) [787] deki) Kâf, mahallen merfû‘ olup ve mislu zâlike’l-ahzi ahzü’وَכَRabbike (İşte böyledir senin Rabbinin yakalayışı) şeklinde takdir edilir. Ahz kelimesinin fiil olarak (ehaze) okunduğu kıraate göre ise Kâf mansūbdur. İba-re, iz ehaze’l-kurâ şeklinde de okunmuştur. ٌ َ ِ א َ
ِ ى ifadesi وَ ُ ْ .dan haldir’ا[788] “Can yakıcıdır, şiddetlidir.” Yakalanan için sancılı ve zordur. Bu ta-
bir, Mekke ve diğer şehirlerin kâfirlerinin, hatta bütün zalim toplumların, bir başkasına -veya işlediği bir günahla kendisine- zulmeden herkesin zulmünün vahim sonuna karşı dikkatli olmaya çağırmaktadır. Dolayısıyla, günah işleyen herkes, Rabbinin o can yakıcı, şiddetli yakalayışından sakınıp, vakit kaybet-meden tövbe etmeli ve kendisine verilen mühlete aldanmamalıdır.
103. Âyetin Tefsiri
[789] “Bunda” ifadesi Allah’ın, günahları yüzünden helâk olan millet-lere dair anlattığı kıssalara işarettir. “Korkanlar için elbette bir âyet,” yani ibret “vardır.” Çünkü o, Allah’ın suçlulara dünyada yaptığı şeylere bakar. Bu cezalar ise, onlara ahirette hazırladıklarının sadece bir numunesidir. Dün-yadaki cezanın büyüklüğünü ve şiddetini görünce, ahirette verilecek azabın büyüklüğünü idrak eder. Böylece, dünyevi azap onun için bir ibret, bir ders ve Allah’tan korku ve haşyetinin artması için bir lütuf olur. “Elbette bunda korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.” [Nâzi‘ât 79/26] âyeti de aynı mânayı ifade etmektedir.
مٌ) [790] ْ َ ِכَ ifadesindeki) “bu” kıyamet gününe işarettir; çünkü ذ“ahiret azabı” terkibi buna delâlet etmektedir. ُאس عٌ kelimesi ا ُ ْ َ keli-mesinin (naib-i fâ‘ili olarak) merfû‘dur. Bu kelime, yucma‘u lehu’n-nâsu örneğinde olduğu gibi, ism-i mef‘ûl olduğunda da nâib-i fâ‘il alarak onu ref ’etmiştir. “Peki neden bu kelimenin fiil sıygası yerine ism-i mef‘ûl sıy-gası tercih edilmiştir?” dersen şöyle derim: Çünkü ism-i mef‘ûl burada gün kelimesindeki toplama mânasının devamlılığına, onun mutlaka in-sanların toplanacakları kesinleşmiş olan bir miat olduğuna ve günün bu sıfatla ayrılmaz bir sıfat olarak mevsūf olduğuna delâlet eder. İsm-i mef‘ûl sıygası, toplanmayı insanlara isnat etmek açısından da daha kesindir.
Ayrıca, insanların bu toplanmadan kurtulamayacağına delâlet eder. Biri-ni tehdit eden kişinin ona “inneke le-menhûbun mâlüke mahrûbun kavmuke “(Malın yağmalanacak! Kavminle savaşılacak!) demesi de buna benzer. Bu ifade, fiil sıygasında olmayan bir ‘o vasfı taşıma ve kalıcılık’ mânasına sahiptir. Nitekim “O, bütün insanların toplanacağı bir gündür.” ifadesiyle “Mahşer vaktinde sizi toplayacağı gün…” [Tegâbün 64/9] âyetindeki üslup karşılaştırıl-dığında bu iddiamızın doğruluğu görülür. (Fiil ile) yucma‘ûne le-hû ifadesi ise “ İnsanlar onda hesap, sevap ve ikap için toplanırlar.” anlamındadır.
[791] “Şahitli bir gündür,” yani kendisinde şahitlik edilen bir gündür. Mef‘ûlün bih gibi kullanılmak suretiyle zarfta müsamaha cihetine gidilmiş-tir. (Şairin):
Süleym ve Âmir’i gördüğümüz gün…beytinde de bu kullanım söz konusudur.1 Yani insanlar o meydanda bulu-nurlar, kimse oradan başka bir yerde bulunmaz. Meşhûddan murat, şahitleri çok olan demektir. Nitekim li-fulânin meclisun meşhûdun ve ta‘âmun mahdūrun (Falanın meclisinde bulunanlar çoktur, yemeğini yiyenler çoktur.) denir. Ümmü Kays’ın şu beytinde de aynı üslup söz konusudur:
Kavmin büyüklerinin toplandığı, herkesin tanık olduğu nice büyük gün.
[792] Şayet “Niçin ‘kendisinde (başka şeylere) şahit olunan gün’ dedin de – ُ ْ ُ َ ْ َ َ ْ ُ ا כُ ْ ِ َ ِ َ ْ َ َ (İşte içinizden her kim bu aya tanık olursa, oruç tutsun. [Bakara 2/185]) âyetinde olduğu gibi, ‘günün kendisi’ne şahit olundu-ğunu söylemedin?” dersen şöyle derim: Burada maksat, o günü dehşet ve büyüklükle tavsif etmek ve onu diğer günlerden ayırmaktır. Şayet ٌد ُ ْ َ مٌ ْ َ ifadesinin ‘kendisine tanık olunan gün’ anlamında olduğunu söylersek, diğer bütün günler de öyledir. “Kendisinde şahit olunan gün” anlamında kabul ettiğimizde ise Cuma günü, kendisinde şahit olunan haftanın diğer günlerinden ayrıldığı gibi o gün de diğerlerinden ayrılmış olur. Cumanın kendisinin görülmesi caiz olmaz, çünkü o da haftanın diğer günleri gibidir; onlara şahit olan herkes ona da şahit olur. ُ ْ ُ َ ْ َ َ ْ ُ ا כُ ْ ِ َ ِ َ ْ َ َ (İşte içinizden her kim bu aya tanık olursa, oruç tutsun. [Bakara 2/185]) âyeti de böyledir. Burada َ ْ .mef‘ûlün bih olarak değil, zarf olarak mansūbdur اُ ْ ُ َ ْ َ kelimesindeki zamir de böyledir: “Sizden kim ayda şahit olursa onda oruç tutsun”, yani içinizden kim Ramazan ayında memleketinde mukim olarak bulunursa, o ayda oruç tutsun. Şehri mef‘ûlün bih olarak nasbeder-sen o takdirde, seyahatteki de mukim de aya şahit olmaktadır; mukim aya şahit olup da seyahatteki şahit olmuyor değildir. .takdirindedir. / ed شهدنا فيه ifadesi شهدناه 1
104. Âyetin Tefsiri
[793] Ecel bütün bir erteleme süresi anlamında kullanıldığı gibi, o sü-renin bitişi anlamında da kullanılır. Meselâ intehe’l-ecelü (Süre bitti.) ve be-leğa’l-ecelü âhirahû (Süre sona erdi.) ve halle’l-ecelü (Zamanı geldi.) derler. Nitekim “Onların eceli geldiğinde…” [A‘râf 7/34] buyrulmuştur ki maksat, verilen sürenin sonudur. ‘Add (sayma) ise sürenin sonu ve nihai sınırı için değil, yalnızca süre için kullanılmaktadır. Dolayısıyla, “Biz onu erteliyoruz, ama bu, sadece belli bir süreye kadardır.” âyeti muzāfın hazfiyle, “sadece sa-yılı bir sürenin bitimine kadar” anlamındadır. ُه ُ
ِّ َ ُ א -ifadesi ve mâ yu’ah وَhiruhû (O, bunu erteliyor.) şeklinde Ya ile de okunmuştur.
105. Âyetin Tefsiri
ْتِ [794] َ مَ ْ َ ifadesi, sonunda Yâ olmaksızın okunmuştur ki benzeri Arapların lâ edri (bilmem) ifadeleri olup bunu Halil ve Sîbeveyhi naklet-miştir. Yâ hazfedilip, kesre ile yetinme Hüzeyl lehçesinde sık görülen bir durumdur. Şayet “ِْت َ ’nin fâ‘ili nedir?” dersen şöyle derim: Fâ‘il Allāh laf-za-i celâlidir. Tıpkı “Galiba, Allah’ın gelmesinden başka bir şey beklemiyor-lar?!” [Bakara 2/210], “Veya Rabbinin gelmesini…” [En‘âm 6/158] ve “Rabbi-nin geldiği…” [Fecr 89/22] âyetlerinde olduğu gibi. (Bir önceki âyette geçen) هُ ُ
ِّ َ ُ א ِ ifadesinin Yâ ile ve mâ yu’ahhiruhû şeklinde okunması ve وَ ِ ذْ ِ ِ keli-mesindeki zamir de bunu teyit eder. Fâ‘il “veya kıyametin kopması” [ Yûsuf 12/107] âyetinde olduğu gibi, yevm zamiri de olabilir (“O gün geldiğinde…” mealinde). “Peki, zarf olan yevme ne ile mansūb olmuştur?” dersen şöyle derim: Ya ُ َכَ ile (O gün geldiğinde kimse konuşamaz.) ya gizli bir üzkür ile (O’nun geleceği günü hatırla!) ya da “sadece belli bir süreye kadar” cüm-lesinde mahzuf olan ‘sona erme’ fiiliyle mansūbdur. Yentehi’l-ecelü yevme ye’ti (Bu süre, o gün geldiğinde sona erer.) anlamında. Şayet “Fâ‘ili yevme râci zamir olarak kabul edersen o zaman ‘gün’ü günün geliş vakti yapmış ve bir şeyi yine kendisiyle tarif etmiş olursun.” dersen şöyle derim: Burada o günden murat, o günün zorluk ve sıkıntılarıdır.
[795] ُ َכَ aslında lâ tetekellemudur. Benzeri, “ Rahman’ın izin ver-diklerinden başkası konuşamaz” [Nebe’ 78/38] âyetidir. Şayet “Bu âyetle ‘Herkesin; kendisi için cedelleşeceği gün...’ [Nahl 16/111] ve ‘Bu gündür işte dillerinin tutulacağı gün; kendilerine, bahane üretme izninin verilmeye-ceği (gün)...’ [Murselât 77/35-36] âyetleri nasıl uzlaştırılabilir?” dersen şöyle derim: O gün, birçok konum ve çeşitli durumları olan uzun bir gündür.
İnsanlar o zamanın bazı durumlarında kendi canlarını kurtarmak için uğ-raşırlar, bazılarında konuşmalarına engel olunup izin verilmez, bazılarında izin verilir ve konuşurlar ve bazılarında da ağızları mühürlenir ve elleri ve ayakları konuşur.
[796] ْ ُ ِْ َ kelimesindeki zamir, -malum oldukları ve ٌ ْ َ ُ َכَ (kimse
konuşamaz) cümlesi kendisine delâlet ettiği için zikredilmemiş olan- mah-şer yerindeki insanlara râcidir. Nitekim “bütün insanların toplanacağı” [ Hûd 11/103] âyetinde insanlar zikredilmiştir.
[797] Şakî (mutsuz), dünyada yapmış olduğu kötü fiillerden dolayı ce-hennemi hak eden; sa‘îd (mutlu) ise dünyada iken güzel iş yaptığı için cen-neti hak etmiş olan kimsedir.
107. Âyetin Tefsiri
[798] Genel olarak kurrânın ا ُ َ şeklinde okuduğu kelimeyi Hasan-ı Basrî [v. 110/728] diğer kelime وا ُ ِ ُ okunduğu gibi, (meçhul sıyga ile) şukū (mutsuz kılınanlar) şeklinde okumuştur. ٌ
ِ ٌ ,nefes verme زَ ِ َ ise nefes alma anlamındadır. Nitekim Şemmâh da bir beytinde şöyle demiştir:
Uzun uzun anırır; çıkardığı ses baştan bir hırlamadır; peşinden ise kükreme gelir
[799] “Gökler ve yer durdukça” ifadesinde iki ihtimal vardır. Birincisi; ‘gökler ve yer’ kelimeleriyle ahiretteki göklerin ve yerin murat edilmesidir ki, onlar daimidirler ve ebedi olarak var olmak için yaratılmışlardır. Âhi-rette göklerin ve yerin olacağına “Yerin başka bir yerle, göklerin de (başka göklerle) değiştirileceği gün…” [İbrâhim 14/48] ve “Bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız bu ‘yer’e (cennet yurduna) vâris kılan…” [Zümer 39/74] âyetle-ri delâlet etmektedir. Ayrıca, ahirette insanların su ihtiyacını sağlayacak ve onları gölgelendirecek bir şeyin olması gerekir. Bu, ya Allah’ın yaratacağı bir sema olacak veya Arş’ın altında gölgeleneceklerdir. Zira insana gölge yapan her şey ‘gök’tür. İkincisi ise, bu ibarenin ebediyet ve kesintisizlik ifade etme-sidir. Nitekim Araplar mâ dâme Ti‘âru ( Ti‘âr dağı orada durduğu sürece), mâ ekāme Sebîru ( Sebir dağı orada olduğu sürece) ve mâ lâha kevkebun (bir yıldız parladığı sürece) vb. kelimeleri ebediyeti ifade etmek için kullanırlar.
[800] Şayet “Cennete ve cehenneme gidenlerin orada ebediyyen kalacakla-rı istisnasız olarak sabit olduğu halde, ‘Rabbinin dilediği müstesna’ diye istisna yapılmasının anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bu istisna, cehennem azabı-nın ve cennet nimetlerinin sonsuzluğundan istisnadır. Zira cehennemdekiler sadece orada ateşle azap edilmekte ebedi olmazlar, ayrıca zemherir ve diğer azap türleriyle de azap edilirler. Ki bunların en ağırı, Allah’ın onlara gazap etmesi, onları huzurundan kovması ve onlara değer vermemesidir. Nitekim cennet-tekiler için de cennetten başka, ondan daha büyük bir nimet vardır ki, o da “Allah mümin erkeklerle mümin kadınlara, altından ırmakların aktığı, temelli kalacakları cennetler ve Adn cennetlerinde güzelim yerleşkeler vaat etmektedir; ama Allah rızası daha büyüktür...” [ Tevbe 9/72] âyetinde ifade edildiği gibi, Al-lah’ın rızasıdır. Ayrıca onlar için, cennet mükâfatından ayrı olarak, mahiyetini O’ndan başkasının bilmediği ilahi lütuflar vardır ki, istisna ile bu kısım murat edilmiştir. Buna delil olarak, [cennet ehlinin nail olacağı nimetler hakkında] “ardı arkası kesilmeyen bir ‘ver’gi olarak” [ Hûd 11/108] buyurmuştur. Ayrıca, buna mukabil “Senin Rabbin dilediğini mutlaka yapar.” buyurması da Allah’ın, cennettekilere kesintisiz nimetler verdiği gibi, cehennemdekilere de dilediği azabı vereceği an-lamındadır. Bunu iyi düşün, çünkü Kur’ân’ın âyetleri birbirini tefsir eder. Müc-bire’nin “İstisnadan murat, büyük günah sahiplerinin cehennemden şefaatle çıkmalarıdır.” şeklindeki iddiaları seni aldatmasın! Çünkü ikinci istisna onların yalan söylediğini haykırmakta ve iftira ettiklerini ilan etmektedir. Sonradan bit-melerden1 birinin, Amr b. Âs’ın oğlu Abdullah’dan rivâyet ettiği; “Peygamber (s.a.); ‘Cehennem için öyle bir gün gelir ki, kapıları tāp tap açılır; orada kimse kalmaz’ dedi ki bu, orada devirlerce kalmalarından sonra olacaktır.” şeklindeki rivayete dayanarak Allah’ın kitabını arkalarına atan adamlardan başka ne bek-lenir ki!? İşittiğime göre, dalâlettekiler arasında bu hadîse aldanan ve kâfirlerin (bile) cehennemde ebediyyen kalmayacağına inananlar varmış!.. Allah koru-sun, bu ve benzeri görüşler apaçık bir hızlândır!2 Allah hak üzere dosdoğru gi-dişimizi ve kitabına dair bilgimizi artırsın ve onu anlama hususundaki gayret ve dikkatimizi çoğaltsın. “ Amr b. Âs”ın oğlu Abdullah’dan gelen bu rivayet sahihse ifade, “Cehennemdekiler orada ateşin sıcağından çıkar zemheririn soğuğuna girerler.” anlamındadır ki, ‘ cehennem kapılarının tāp tap açılarak boşalması’nı bu da ifade edebilir. Ancak bana göre Abdullah b. Amr’ın iki kılıcındaki ve bunlarla Hazret-i Ali (r.a.) ile savaşmasındaki vebal, onu bu hadisi yürütmekten alıkoyacak derecededir!3 1 Yani Ehl-i Hadis’in haşvîlerinden. / ed.2 Allah bunlardan tevfikini esirgiyor demek ki! / ed.3 Zemahşerî, “Dinî açıdan son derece önemli olan bu tür konularda Amr b. ‘Âs’ın oğlundan bilgi alına-
maz. O önce Hazret-i Ali (r.a.) Radıya’llāhu ‘Anh ile savaşmasının hesabını versin; ondan sonra bu tür konularda hadis rivayet etmeye kalksın!” demek istiyor. / ed.
109. Âyetin Tefsiri
[801] “Ardı arkası kesilmeyen” yani kesintisiz, sonsuza dek uzayıp gi-den. “Onlar için tükenmeyen bir mükâfat vardır.” [Fussilet 41/8; İnşikāk 84/25] âyetlerinde ifade edildiği gibi.
[802] Yüce Allah puta tapanların hallerini ve başlarına gelecek ilahi ga-zabı ve Allah’ın kendileri için hazırladığı azabı hikâye ettikten sonra, pey-gamberini teselli etme babında, onları mutlaka cezlandıracağı tehdidinde bulunarak; “(Resulüm!) Öyleyse, şunların taptıkları(nın bâtıllığı) hakkında şüpheye düşme.” Yani, sana nazil olan bu kıssalardan sonra onların iba-detlerinin kötü sonu ve daha önce kendileri gibi olanların başına gelen mu-sibetlere onların da mâruz kalacakları hususunda şüpheye düşme, buyurdu. Daha sonra “Sadece, atalarının daha önce taptıkları gibi (körükörüne) ta-pınıp gidiyorlar!” buyurdu; yani şirk bakımından onların durumu tıpatıp atalarının durumu gibidir. Onların atalarının başına gelenleri öğrendin. Onun aynısı bunların da başına gelecek! Bu ( ْ ُ אؤُ ُ آ ُ ْ َ א ونَ إِ כَ ُ ُ ْ َ א ), yeni bir cümle olup, Peygamber (s.a.)’in niçin şüpheye düşmemesi gerektiğini beyan etmektedir.
א [803] ِ ve א ;kelimelerindeki Mâ, masdariyye de mevsūle de olabilir כَmasdariyye olduğunda min ‘ibâdetihim ve ke-‘ibâdetihim (şunların tapın-malarından… ataları tapındığı gibi…); mevsūle olduğunda ise, mimmâ ya‘budûne mine’l-evsâni ve misle mâ ya’budûne minhâ (tapındıkları putlar-dan… ataları onlara tapındığı gibi) takdirinde olur.
[804] “Ama eksiksiz ödeyeceğiz” azap “paylarını!” Tıpkı atalarına payla-rını eksiksiz ödediğimiz gibi! Şayet “ٍص ُ ْ َ َ ْ َ (eksiksiz) ifadesi, nasıl, zaten tam olarak ödenmiş olan payın hali olarak mansūb olmuştur?” dersen şöyle derim: Bir şey eksik olduğu halde de ‘ödenmiş’ olabilir, tam olduğu halde de ‘ödenmiş’ olabilir. Dikkat edersen veffeytuhû şatra hakkıhî (Ona hakkının ya-rısını ödedim.), sülüse hakkıhî (Hakkının üçte birini ödedim.) ve hakkahu kâ-milen (Hakkını tam olarak ödedim.) ve nâkısan (Eksik olarak ödedim.) denir.
110. Âyetin Tefsiri
[805] “Onun hakkında da ihtilâf edilmişti.” Yani ona bir grup iman etmiş, diğer bir grup da onu inkâr etmişti. Tıpkı Kur’ân hakkında ihtilâf edildiği gibi. “Rabbinin daha önce verdiği hüküm” yani kıyamete kadar mühlet verme sözü “olmasaydı, aralarında hükmedilirdi!” Yani Mûsâ’nın kavmi arasında veya senin kavmin arasında. Bu da Peygamber (s.a.)’i tesel-liye ma‘tūf bir ifadedir.
111. Âyetin Tefsiri
deki tenvin muzāfun ileyhten bedeldir, yani asıl cümle’وَإِن כُ [806]ve inne küllehum ve ve inne cemî‘a’l-muhtelifîne fî-hi (bu konu hakkın-da ihtilaf edenlerin tamamı) şeklindedir. “Tastamam öder” anlamındaki
ْ ُ َِّ َ ُ َ mahzuf bir yeminin cevabıdır; א َ ’daki Lâm ise bu yemine ha-
zırlık olup Mâ zaittir. Mâna şöyledir: “Senin Rabbin, vallahi hepsine paylarını” yani güzel-çirkin, iman- inkâr bütün “amellerinin karşılığını eksiksiz ödeyecektir.”
כُ [807] ifadesi, şeddesiz İnne’ye şeddeli İnne ameli yaptırılmak وَإِن suretiyle ve şeddeli aslı esas alınarak ve in küllen şeklinde de okunmuş-tur. Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/653], İn’i nâfiye ve lemmâyı illâ anlamında kabul ederek; ve in küllün lemmâ le-yuveffiyennehum şeklinde okumuştur ki, İbn Mes‘ûd’un [v. 32/652] ve in küllün illâ le-yuveffiyennehum şeklindeki okuyu-şu da bunu teyit eder. Zührî [v. 124/742] ve Süleyman b. Erkam da ibareyi א َ ً -âyetinde olduğu gibi iki ten (haram helal demeden... [Fecr 89/19]) أכَْvinli olarak ve in küllen lemmen le-yuveffiyennehum şeklinde okumuşlardır ki küllen melmûmîne anlamında olup, adeta “Tamamı, hepsi” denilmiştir. نَ ُ َ ْ ْ أَ ُ ُ כُ כَ ِ َ َ ْ َ ا َ َ َ (Meleklerin tamamı, hepsi secde etti. [Hicr 15/30]) âyetinde olduğu gibi.
112. Âyetin Tefsiri
[808] “Öyleyse, sen de sana emredildiği gibi dosdoğru ol.” Emrolun-duğun hak yol üzere, ondan sapmadan dosdoğru ol. “Beraberindeki tev-bekârlar da…” anlamındaki َכ َ َ אبَ ْ َ ْ cümlesi وَ
ِ َ ْ de gizli olan zamire’اma‘tūftur. Munfasıl bir zamirle tekit edilmeden, müstetir zamire atıf, fâsıl onun yerine geçtiği için caiz olmuştur. Mâna da “Sen de dosdoğru ol, kü-fürden tevbe edip seninle beraber iman edenler de dosdoğru olsunlar.” şek-lindedir. “Azmayın!” Allah’ın sınırlarının dışına çıkmayın. “Yaptıklarınızı O gerçekten görmektedir” yani bilmektedir ve sizi onlardan dolayı hesaba çekecektir. Dolayısıyla O’ndan sakının.
[809] İbn Abbâs’tan [v. 68/688] rivayet edildiğine göre Kur’ân’ın tama-mında Peygamber (s.a.)’e bu âyetten daha sert ve daha ağır gelen bir âyet nazil olmamıştır. Onun için Efendimiz “ Hûd, Vâkı‘a vb. bazı sureler beni ihtiyarlattı.” [ Tirmizî, “Tefsir”, 96] buyurmuştur. Rivayete göre, bir defasında ashabı, “Ya Rasûlâllah! Saçların ne kadar hızlı ağarıyor!” demişler; Efendi-miz de “Beni Hûd ihtiyarlattı.” buyurmuş. Yine ashaptan biri şöyle anlat-mıştır: Peygamber (s.a.)’i rüyamda gördüm ve ona “Ya Râsûlâllah! Senin ‘Beni Hûd suresi ihtiyarlattı.’ dediğin anlatılıyor.” dedim. Efendimiz “Evet” dediler. Bunun üzerine “Bu surede seni ihtiyarlatan şey nedir? Ondaki pey-gamber kıssaları ve ümmetlerin helâki mi?” diye sordum. Peygamber (s.a.) “Hayır! ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol’ âyetidir.” buyurdu. Ca‘fer-i Sā-dık (r.a.)’ın da “‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!’ ifadesi, ‘sağlam bir azim-le Allah’a ihtiyaç duy!’ demektir.” dediği nakledilmiştir.
113. Âyetin Tefsiri
[810] “Az da olsa meyletmeyin” anlamındaki ا ُ כَ ْ َ -ifadesi ve lâ ter وَ künû şeklinde de okunmuştur. Ebû ‘Amr [v. 154/771], Temim lehçesine göre ve lâ tirkenû şeklinde de okunduğunu rivayet etmiştir; çünkü Temimliler ‘alime babından olan fiillerin muzarilik harflerini Yâ dışında meksur okur-lar. Fe timessekümü’n-nâru kıraati de buna göredir. İbn Ebû Able [v. 151/768] de kelimeyi “meylettirdi” anlamındaki erkenehûdan ve lâ turkenû şeklinde meçhul okumuştur.
[811] Âyetteki yasak, onların aklına ve heveslerine uyma, onlara teslim olma, onlarla arkadaşlık etme, aynı meclisi paylaşma, onları ziyaret etme, on-lara şirin görünme, yaptıklarına razı olma, onlara benzeme ve onlar gibi hare-ket etme, sahip oldukları imkânlara göz dikme ve onlar hakkında ‘yüceltme’ anlamına gelen sözler söyleme gibi hususları içerir. ا ُ כَ ْ .ifadesine dikkat et وَ َ
Rukûn az bir meyil demektir. Ayrıca “zulmedenlere” yani, “kendisinden zulüm sādır olanlara” deniliyor, “zalimlere” denilmiyor.1 Anlatıldığına göre ( Mütevekkil’in oğlu) Muvaffak [v. 278] bir defasında arkasında namaz kıl-dığı imamın bu âyeti okuması üzerine bayılmış. Ayıldıktan sonra, bunun sebebinin sorulması üzerine; “Bu âyet zulmedenlere azıcık meyleden kimse-ler hakkındadır. Ya zalimler(in hali nice olur, varın siz düşünün)!?..” demiş.
[812] Hasan-ı Basrî [v. 110/728] da şöyle demiştir: “Allah, dini iki lâ ara-sına koymuştur: ا ْ َ ْ َ ا ve (’Azmayın) وَ ُ כَ ْ َ .(!Az da olsa meyletmeyin) وَ
[813] Tâbiîn âlimlerinden Zührî [meşhur muhaddis; v. 124/742] hükümdar-larla çok düşüp kalkınca bir din kardeşi kendisine şöyle bir mektup gön-dermiş: “Allah bizi de sen Ebû Bekr’i de fitnelerden korusun. Durumun öyle bir hal aldı ki, seni tanıyanın senin için Allah’a dua edip sana acıması gerekir. Büyük bir üstat oldun, Allah’ın -kitabını anlamanı ve nebîsinin sünnetini öğrenmeni sağlayarak- sana verdiği nimetlerin ağırlığı sırtında!.. Ama böyle olmaz! Allah âlimlerden söz almış; “Onu insanlara açıklayasınız diye… Saklamayasınız diye…” [Âl-i ‘ İmrân 3/187] buyurmuştur. Bilesin ki senin yaptığın, en azından ve en hafifinden şudur: Sen, seni yanına alarak kimseye hakkını vermeyen ve herhangi bir bâtılı terk etmeyen birine yaklaş-mak suretiyle zalimin yalnızlığını giderdin; azmasını kolaylaştırdın. Bunlar seni, bâtıl değirmenlerinin, etrafında döndüğü bir mil; üzerinden belaları-na geçecekleri bir köprü ve sapıklıklarına çıkacakları bir merdiven yaptılar. Seninle cahillerin kalplerine hükmediyor, ulemayı şüpheye düşürüyorlar. Oysa sana kazandırdıkları, sana verdikleri zarar yanında ne kadar az!.. Di-nine verdikleri zarar yanında senden aldıkları ne çok!.. Allah’ın, hakların-da “Ama onların ardından, arzularına uyarak dindarlık mefhumunun içini boşalt(ıp, şeklî uygulamalardan ibaret görmeye başlay)an bir nesil geldi... Ama yakında görecekler bu azgınlıklarının karşılığını!” [ Meryem 19/59]) bu-yurduğu kimselerden olmadığından seni emin kılan ne!? Çünkü sen cahil olmayan biriyle karşı karşıyasın ve gafil olmayan biri senin yaptıklarını bir bir kaydediyor! Dinini tedavi etmeye bak! Çünkü dinin hastalanmış. Azı-ğını hazırla! Çünkü uzun bir yolculuğa çıkmak üzeresin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz ve’sselâm.”
1 Bir fiilin sübut ve istimrarını ifade eden isim sıygasıyla “zalimlere…” denmiş olsaydı, daha ehven bir durum hâsıl olurdu. Oysa zulmetmekte çok daha aşağıda olan kişilere bile meyledilmesi yasaklanıyor. / ed.
[814] Süfyan “Cehennemde öyle bir vadi var ki orada hükümdarları ziyaret eden hafızlardan başka kimse yoktur.” derken, Evzâ‘î’nin [v. 157/774]; “Allah, bir valiyi ziyaret eden bir âlimden daha fazla hiç kimseye buğzet-mez!” dediği; Muhammed b. Mesleme’nin [v. 43/664] de “Pisliğin üzerinde-ki bir sinek bunların kapısındaki bir hafızdan daha iyidir!” dediği rivayet edilmiştir. Hazret-i Peygamber’in de “Bir kimse bir zalimin bakası için dua ederse Allah’a mülkünde isyan edilmesini istemiş olur.” buyurduğu rivayet edilir. Keza bir rivayette Süfyan’a “Çölde ölmek üzere olan bir zalime su verilir mi?” diye sorulması üzerine “Hayır!” demiş. “Ama adam ölecek?” demişler. “Bırak gebersin!..” demiş.
אءَ [815] ِ ْ أوَْ ِ ِ ْ دُونِ ا ِ ْ َכُ א cümlesi (Allah’tan başka velîniz yokken) وَ
ُ כُ َ َ َ ’den haldir: Siz bu haldeyken, yani Allah’ın azabından sizi koruyabi-lecek, sizi O’ndan başka azaptan koruyabilecek yardımcılarınız yokken size azap dokunur. “Sonra yardım da göremezsiniz.” Sonra size O da yardım etmez, çünkü O’nun hikmeti size azap etmeyi ve sizi baki kılmamayı ge-rektirmektedir.
[816] Şayet “Buradaki sümmenin anlamı nedir (yani neden ‘sonra’ buy-rulmuş)?” dersen şöyle derim: Aklen uzak olduğu için. Azabı hak etmiş oldukları ve Allah’ın hikmeti onu gerektirdiği için Allah’ın onlara yardım etmesi aklın kabul edebileceği bir şey değildir.
114. Âyetin Tefsiri
[817] “Gündüzün iki ucunda” yani sabah- akşam, “gecenin yakın saat-lerinde” yani gecenin bazı saatlerinde ki bunlar, gecenin gündüzün sonuna yakın saatleridir. Kelime “Onu yaklaştırdı ve ona yakın oldu.” anlamında-ki ezlefehûdan gelmektedir. Salâtü’l-gudve sabah, salâtü’l-‘aşiyye de öğlen ve ikindi namazıdır; çünkü zevalden sonraki zaman ‘aşiyydir. Salâtü’z-zülef ise, akşam ve yatsı namazlarıdır. ِאر ِ ا َ َ َ vakte muzāf olduğu için zarf olması hasebiyle mansūb olmuştur. Ekamtü ‘indehû cemî‘a’n-nehâri (Bütün gün onun yanında kaldım.), eteytuhû nısfe’n-nehâri ve evvelehû ve âhirahû (Ona gündüzün ortasında / evvelinde / sonunda geldim.) demek gibi. Bunların hepsinde zarf olan kelimeler, muzāfa muzāfun ileyh hükmü verilmek sure-tiyle mansūb olmuştur. ِאر َ افَ ا َ ْ (Gündüzün uçlarında” [TāHâ 20/130]“) أâyetinde olduğu gibi.
[818] Zülefen kelimesi zülüfen, zülfen ve -kurbâ vezninde- zülfâ şeklinde de okunmuştur. Bunlardan zülef, zulem kelimesi zulmetin çoğulu olduğu gibi, zülfenin çoğuludur; zülf ise büsre-büsr; zülüf de büser-büsür gibidir. Zülfâ, zülfe anlamındadır; kurbânın kurbe anlamında oluşu gibi. Bu kelime, gündü-zün geceye yakın olan saatlerini ifade eder. ِ ْ َ ا ِ א ً َ ifadesinin ve kurben وَزُmine’l-leyl anlamını ifade ettiği de söylenmiştir ki buna göre ifadenin hakkı, salâta atfedilerek ve akımi’s-salâte tarafeyi’n-nehâri ve akım zülefen mine’l-leyl, yani “gündüzün iki ucunda namazı dosdoğru kıl ve gecenin bir kısmında ‘Yüce’ Allah’a yakın olacağın namazlar kıl.” şeklinde olmasıdır.
[819] “İyilikler kötülükleri giderir.” Burada iki ihtimal vardır. Birincisi bununla tâatler sayesinde küçük günahların örtüleceğinin murat edilmesi-dir. Nitekim hadiste “İki vakit namaz, büyük günahlardan kaçınıldığı takdir-de, aradaki günahlara kefaret olur.” buyrulmuştur [ Müslim, “Tahâret”, 14. Ben-zer lâfızlarla]. İkincisi ise, kişinin hasenatının seyyiâtını gidermesidir ki bu da “(Namazı dosdoğru kıl) çünkü böyle bir namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar” [Ankebut 29/45] âyetinde ifade edildiği gibi, hasenâtın günahları terk etmeye sebep olan birer lütuf olmasıyla gerçekleşir.
[820] Rivayete göre âyet, Ensārî Ebü’l-Yeser ‘Amr b. Ğaziyye [v. 55/675] hakkında nazil olmuştur. Bu zat hurma satarmış. Bir gün yanına bir kadın gelmiş. Kadını beğenen Amr “Evde daha iyisi var.” diyerek onu eve götürmüş. İçeri girince de ona sarılıp öpmüş. Kadının “Allah’tan kork!” diye tepki gös-termesi üzerine kadını bırakmış ve yaptığına pişman olmuş. Ardından gidip olayı Peygamber (s.a.)’e anlatmış. Efendimiz, “Rabbimin emrini bekle!” de-miş. İkindi namazından sonra bu âyetin nazil olması üzerine “Evet, şimdi gi-debilirsin. Kıldığın bu namaz yaptığın günaha keffarettir.” buyurmuş [ Tirmizî, “Tefsir”, 11]. Rivayete göre adam, Hazret-i Ebû Bekr’in yanına gitmiş ve onun kendisine “Bunu kimseye anlatma ve Allah’a tevbe et.” demesi üzerine, Haz-ret-i Ömer (r.a.)’ın yanına gitmiş. Ondan da aynı cevabı alınca Peygamber (s.a.)’e gitmiş. Bunun üzerine bu âyet nazil olmuş. Bu durum karşısında Haz-ret-i Ömer (r.a.) “Ya Râsulâllah! Bu hüküm sadece buna mı mahsustur, yoksa umumi midir?” diye sorunca Efendimiz “Aksine, herkesi kapsar.” buyurmuş. Bir başka rivayete göre Peygamber (s.a.) ona “Kalk, güzel bir abdest al ve iki rekât namaz kıl. Muhakkak ki, iyilikler kötülükleri giderir.” buyurmuş.
[821] “Bu” ifadesi, “Dosdoğru ol!” ve daha sonra zikredilen hususlara işarettir. “Düşünüp ders çıkaracaklara verilmiş bir öğüt,” nasihat kabul ede-cekler için bir nasihattir.
115. Âyetin Tefsiri
ten (yani “Bu, düşünüp ders çıkaracaklara verilmiş bir öğüttür.” dedikten) sonra, sabır öğüdüne geri döndü. –Ki bu dönüş; sabrın yüksek özellik ve meziyetinden dolayı olup böylece sabrın dindeki anlam ve önemine dikkat çekmektedir.- Adeta şöyle buyurdu: Şimdi sana zikrettiğim şeylerden daha önemli ve çok daha tavsiyeye şayan bir şey anlatayım: Sana emrettiğim şey-leri ifa etmek ve yasakladıklarımdan sakınmak hususunda sabır. Zira bun-ların hiçbiri bu olmadan -tam anlamıyla- gerçekleşmez.
[823] “İhsan üzere hareket edenlerin mükâfatını Allah zayi etmez.” ifadesi; doğruluk-dürüstlük, namazları hakkıyla kılmak, azgınlığa ve zul-medenlere meyletmeye son vermek, sabır ve diğer güzellikleri kapsayacak şekilde gelmiştir.
116. Âyetin Tefsiri
[824] ْ כُِْ َ ْ
ِ ونِ ُ ُ ْ َ اِ ْ כאنَ َ َ (Keşke sizden önceki devirlerde de …
olsaydı) ifadesindeki levlâ (olmasaydı), hellâ (keşke olsaydı) anlamındadır. Halil’in, Sāffât suresindeki1 hariç, Kur’ân’daki bütün levlâların hellâ anla-mında olduğunu söylediği nakledilmiştir. Ancak bu rivayet doğru değildir, çünkü Sāffât suresindekinden başka َ ُ اءِ وَ َ َ ْ א ِ َ ِ ُ َ
ِ ِّ ْ رَ ِ ٌ َ ْ ِ ُ ارَכَ َ َ َ أنَْ ْ َ مٌ ُ ْ َ (“Rabbinin katından ona bir nimet yetişmemiş olsaydı; çıplak bir yere atılacağı kesindi” [ Kalem 68/49]), َن ُ ِ ْ ُ אلٌ َ َ رِ ْ َ -mümin erkekler ol“) وَmasaydı” [Feth 48/25]) ve ً ِ َ ًא ْ َ ْ ِ ْ َ ُ إِ כَ ْ َ تَ ْ ْ כِ َ َ َאكَ ْ َ َ أنَْ ْ َ Şayet sana“) وَsebat vermemiş olsaydık, sen de az da olsa onlara meyletmiştin” [İsrâ 17/74]) âyetleri için de durum aynıdır.2
[825] “Varlıklı kimseler” yani erdem ve hayır sahipleri. Burada hayır, erdem ve iyiliğe bakıyye (kalıcı değer) denilmiştir, çünkü kişi ürettiği şeyler-den daha iyi ve daha değerli olanını yanında tutar. Bu mülâhazayla, bakıyye kelimesi iyilik ve değerlilik için bir mesel olmuştur. Nitekim fulânun min bakıyyeti’l-kavmi yani “falanca, toplumun önde gelenlerindendir.” denir. Nitekim Reşîd b. Kesîr et-Tā’î’nin hamâse türündeki;-Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de yaka-paça derdest edilip oraya atılanlar“) فـلََوْلاَ نعِْمَةُ رَبيِّ لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَريِنَ 1
dan olacaktım!” (Sāffât 37/57]) / ed.2 Yani bu levlâlar da kendi anlamındadır; hellâ anlamında değil. / ed. Ayrıca bkz. Furkān 25/7'nin tefsi-
rinde verdiğimiz dip notu. / ed
Bir suç işlerseniz; sonra da büyükleriniz [kendi adlarına özür dilemek için] bana gelirlerse;[işlediğiniz hiçbir suçu cezasız bırakmam!]
beyti de böyle açıklanmıştır. Nitekim Araplar fi’z-zevâyâ habâyâ ve fi’r-ricâli bakāyâ (Köşelerde gizli delikler, adamların içinde de erdemliler vardır.) de-mişlerdir. Tekıyye, takva anlamında olduğu gibi Bakıyye kelimesi de bakvâ (arta kalan) anlamında olabilir ki mâna şöyle olur: Onların arasında keşke kendilerini -Allah’ın gazap ve azabından koruyarak- kalıcı kılanlar olsay-dı!.. Kelime, bakāhu yebkīhi babından ve gözetleme ve bekleme anlamında olmak üzere lıkye vezninde ülû bıkyetin şeklinde de okunmuştur. Bekaynâ Resûlâllāhi (Peygamber (s.a.) ile birlikte bekledik.) hadisinde de aynı mâna-da kullanılmıştır. Bakyetun de aynı kelimenin merre masdarıdır. Buna göre mâna, “Keşke onlar içinde murakabe ehli olan ve sanki korkularından dolayı onun başlarına geleceğini beklercesine Allah’ın kendilerini cezalandırmasın-dan korkan kimseler olsaydı!” şeklindedir.
[826] “Az sayıda insan hariç…” Buradaki istisna munkatı’ olup mâna şöyledir: Ancak önceki ümmetlerden kurtardığımız kişilerden az sayıda in-san fesadı yok etmeye çalıştı. Diğerleri ise bunu yapmadı. א ْ َ ْ أَ ْ
ِ ‘daki minin hakkı teb‘îz değil, beyan için olmasıdır1; çünkü kurtuluş, onların içinden sadece yok etmeye çalışanlar içindir. “… kötülüğü yok etmeye çalı-şanları kurtardık; zulmedenleri ise berbat bir azapla yakaladık!” [A‘râf 7/165] âyeti de buna delâlet eder. “Peki, buradaki istisnanın muttasıl kabul edil-mesinin imkânı yok mudur?” dersen şöyle derim: Bunu kelâmın zahirine uyarak muttasıl kabul edersek mâna yanlış olur; çünkü o takdirde istisna, eşrafı fesadı yasaklamaya teşvik ederken, içlerindeki kurtulanlardan o az grubu teşvik etmemiş olacaktır. Bu, hellâ kara’e kavmuke’l-kur’âne ille’s-su-lahâ’e minhum (Keşke kavmin Kur’ân okusaydı, sâlih olanları hariç) demek gibi olur; bununla, Kur’ân okumaya teşvik edilen kişiler arasından sâlih olanları hariç tutmayı murat etmiş olursun. “Bunları fesadı yasaklamaya teşvik etmek, işbu özelliğin kendilerinde olmadığını gösterir.” dersen o za-man adeta “Önceki devirlerde varlıklı kimseler arasında az bir grup hariç, (fesadı yasaklayan) hiç kimse yoktu.” denmiş olurdu ve istisna muttasıl, mâna da sahih olmuş olurdu ve -daha fasihi, bedel olarak ref‘ edilmesi ise de- müstesna olarak mansūb olurdu. 1 “Kurtardıklarımızdan az sayıda insan hariç” değil de, “kurtardığımız az sayıda insan.” / ed.
[827] “Zulmedenler, şımartıldıkları refahın peşine düşerek günahkâr oldular.” Allah burada “zulmedenler” ile münkeri yasaklamayı bırakanları, yani dinin ana direklerinden biri olan emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-mün-ker esasına önem vermeyen, bütün dikkatlerini arzu ve istek duyulan şeyle-re bağlayan ve bildikleri başkanlık, zenginlik gibi dünya nimetlerine dalma-nın, bolluk içinde yaşama ve mutlu bir hayat sürmenin sebeplerinin peşine düşen ve bunlardan başka her şeye sırt çeviren kimseleri murat etmiştir.
[828] Cu‘fî’nin rivayetine göre Ebû ‘Amr [v. 154/771], bu ibareyi ve ütbi‘allezine zalemû (Zulmedenlerin peşine takıldı.) şeklinde okumuştur. Yani, daldıkları hayatın cezasına çarptırıldılar. Meşhur kıraate göre mâna, “Şımartıldıkları konforun cezasına çarptırıldılar.” şeklinde de olabilir. Kur-tarma daha önce olduğu için bu, daha kuvvetli bir mânadır. Sanki “Onlar-dan kurtardıklarımızdan az bir grup hariç, diğerleri helâk oldular.” denil-mektedir.
[829] Şayet “ ِ ِ ا ُ ِ ْ א أُ ا ُ َ َ َ ِ َ ا َ cümlesi neye ma‘tūftur?” dersen وَاşöyle derim: Cümlenin mânası “arzularının peşine düşerek” şeklinde olursa gizli bir fiile ma‘tūf olur; çünkü bu durumda mâna “Onlardan kurtardıkla-rımızdan az bir grup müstesna ki bunlar bozuculuğu yok etmeye çalışmış-lardır; zulmedenler ise şehvetlerinin peşine düşmüşlerdir.” şeklindedir. Bu takdirde atıf ا ْ َ َ (yok etmeye çalışmışlardır) kelimesinedir. Yok, mâna “Şı-martıldıkları refahın cezasının peşine düştüler.” şeklinde olursa, bu durum-da Vav hal ifade etmiş ve adeta “Zulmedenler cezalarının peşine düştükleri halde, az bir kısmı kurtardık.” buyrulmuş olur. Şayet “‘Ve birer günahkâr oldular.’ cümlesi neye ma‘tūftur?” dersen şöyle derim: ا ُ ِ ْ şımartıldıkları) أُrefahın) kelimesine ma‘tūftur. Yani, kendilerine verilen refahın ve günahkâr oluşlarının peşine takıldılar; çünkü şehvetinin peşine takılan kişi günahlara dalar. “ Günahkâr olma” ile şükrü ihmal etmeleri kastedilmiş de olabilir. Yine ا ُ ِ ْ -Arzu ve isteklerinin peşine düştüler ve bu sebeple günahkâr ol“ أُdular.” anlamında ittebe‘ûya1 ma‘tūf da olabilir. َ ِ ِ ْ ُ ا ُ -ifadesinin, on وَכאların günahkâr bir topluluk olduklarına dair bir hüküm ve ara cümle olması da mümkündür. 2
117. Âyetin Tefsiri
.sahha ve istekāme (sahih ve doğru değildir) anlamındadır כאنَ [830]ِכَ) ْ ُ ٍ ;deki) Lâm ise olumsuz anlamı pekiştirmek içindir’لِ ْ ُ ِ de fâ‘ilden haldir. Buna göre mâna; “Hikmet açısından, halkının, ıslah etme yönün-de çaba gösterdiği” yani ıslahçı olduğu şehir halklarını Allah’ın haksız yere helâk etmesi muhaldir.” şeklindedir. Bu ifade, Allah’ın zatını zulümden tenzih etmekte olup, ıslah etmek için çaba harcayanların helâk edilmeleri-nin zulüm olduğunu beyan etmektedir. Zulmün şirk anlamında olduğu ve mânanın “Allah, aralarında hakkı gözeten, kendilerini ve başkalarını ıslah etmeye çalışan, şirklerine başka bir kötülük eklemeyen bir memleketin ta-mamını halklarının salt şirkleri yüzünden helâk etmez.” şeklinde olduğu da söylenmiştir.
119. Âyetin Tefsiri
[831] “Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı...” Yani, on-ları bir tek ümmetin, yani İslâm milletinin ehli olmaya mecbur ederdi. “Hakikaten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir.” [Enbiyâ 21/92] âyetinde ifade edildiği gibi. Bu ifade, böyle bir zorlamanın olmadığını, Allah’ın insanları ‘Hak dini’nde buluşmaya zorlamadığını, aksine onla-ra yükümlülüğün esası olan seçme imkânını verdiğini ve bazısı hakkı, bazısı da bâtılı seçerek din konusunda ihtilâfa düştüklerini ifade etmek-tedir. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Ama Rabbinin merhamet ettikleri müstesna,” yani Allah hidayet edip lütufta bulunduğu için Hak dininde anlaşmazlığa düşmeden ittifak edenler hariç, insanlar “ihtilâf edip dura-caklardır. O, onları ‘bu’nun için yaratmıştır.” כ kelimesi, önceki (bu) ذcümlenin delâlet edip zımnen ifade ettiği hususa işarettir. Yani, Allah on-ları ihtilâfın kaynaklandığı bu imkân ve iradeye sahip olarak yaratmıştır ki, kendi isabetli seçimiyle hakkı tercih edeni ödüllendirsin; yanlış seçi-miyle bâtılı tercih edeni de cezalandırsın. “Senin Rabbinin ‘Şüphesiz Ben cehennemi insanlarla ve cinlerle dolduracağım!’ sözü böyle böyle gerçek-leşmektedir işte!” Bu söz Allah’ın, bâtılı seçecek olanların çok olacağını bildiği için meleklere hitaben söylediği bir sözdür.
122. Âyetin Tefsiri
deki tenvin muzāfun ileyhten bedel olup adeta ve külle nebe’in’כُ [832]denilmektedir. َכ ْ َ َ ُ َ ve ِ ُ אءِ ا ْ ْ أَ ِ ibareleri küll kelimesini beyan et-mektedir; َادَك ُ ِ ِ ُ ِّ َ ُ א cümlesi de ُכ’den bedeldir. Sana anlattığımız her kıssa, sana anlattığımız her nev-‘i kıssa, yani her üsluptaki kıssa anlamında da olabilir; o zaman ِ ِ ُ ِّ َ ُ א cümlesi ُ َ ’nun mef‘ûlü olur. Peygamber (s.a.)’in kalbinin pekiştirilmesi ise, yakîninin ve kalbî itminanını sağlayacak şeylerin artırılması anlamındadır; çünkü delillerin çoğalması, kalbi daha çok pekiştirir ve bilgiyi daha sağlam hale getirir. “Bu arada, sana gerçek, müminlere de öğüt ve nasihat gelmiş oluyor.” Yani bu surede veya anlatılan bu kıssalarda gerçek vardır.
[833] “İman etmeyenlere” yani Mekke halkına ve diğerlerine “de ki: Siz” içinde bulunduğunuz hal ve yöneliş itibariyle elinizden geleni “yapın. Biz de yapmaktayız elbette!.. Siz” bizim başımıza gelecekleri “bekleyin ba-kalım; biz de” Allah’ın naklettiği sizin gibilerin başına gelen felaketlerin benzerlerinin sizin başınıza gelmesini “beklemedeyiz şüphesiz.”
123. Âyetin Tefsiri
[834] “Göklerin ve yerin gaybı yalnızca Allah’ındır.” Göklerde ve yerde hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Dolayısıyla sizin amelleriniz de O’na gizli kalmaz. “Bütün işler O’na döndürülür.” O halde, mutlaka onların ve senin işin de O’na götürülecek ve O, senin için onları cezalandıracaktır. “Öyley-se O’na kulluk et ve O’na güvenip dayan.” Çünkü O, sana kâfi ve kefil-dir. “Senin Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değil...” (Bunların yaptıkların-dan…” anlamındaki َن ُ َ ْ َ ifadesi) َن ُ َ ْ َ (sizin yaptıklarınızdan) şeklinde de okunmuştur, yani muhatabı gaibe tağlip ederek ‘senin ve onların -yani sizlerin- yaptıklarınızdan…’
[835] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim Hûd suresini okursa Nûh, Hûd, Sâlih, Şu‘ayb, Lût, İbrâhim ve Mûsâ’ya iman eden ve onları inkâr eden kimselerin sayısının on katı sevap elde eder ve kıyamet günü inşâallāhu te‘âlâ cennetliklerden olur.
*