FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Yûsuf Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 4

80. Âyetin Tefsiri

"Vakta ki artık ondan ümidlerini kestiler, fısıldaşarak bir yana çekildiler. Büyükleri dedi ki: "Babanızın sizden Allah adıyla te'minat almış olduğunu ve daha evvel Yûsuf hakkında işlediğimiz kusuru bilmediniz mi? Artık ben, ya babam bana izin verinceye, yahut benim için Allah hükmedinceye kadar, buradan katiyyen ayrılmam. O, hâkimlerin hayırlısıdır".

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Onlar ellerinden gelen herşeyi yapmak demek olan, "Onun yerine birimizi alıkoy" sözünü söyleyince, Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm) buna cevaben: "Eşyamızı nezdinde bulduğumuz kimseden başkasını yakalamamızdan Allah'a sığınırım" demişti . Böylece onlar, Hazret-i Yûsuf'un onu geri vermesi hususunda bütün ümidlerini yitirmişlerdi. İşte Cenâb-ı Allah, bunu anlatarak: "Vakta ki artık ondan ümidlerini kestiler, fısıldaşarak bir yana çekildiler" buyurmuştur ki bu da, onların, Hazret-i Yûsuf'un o kardeşlerini geri vermesinden tamemen ümid kestiklerini gösterir. "Fısıldaşarak bir yana çekildiler", "insanlardan uzak bir köşede aralarında fısıltı ile konuştular" demektir.

Kardeşlerin İçine Düştükleri Çıkmaz

Bundan muradın, onların, içine düştükleri durum üzerinde istişare etmeleri ve fikir alış-verişinde bulunmaları olduğunda bir şüphe yoktur. Çünkü onlar Bünyamin'i babasından, ancak kuvvetli bir söz verdikten sonra almışlardı ve üstelik daha önce Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm) hakkında da bir töhmet altında idiler. Binâenaleyh eğer Bünyamin'ı babalarına götüremez iseler, şöyle çok büyük sıkıntılar meydana gelecekti:

1) Eğer babalarının yanına dönmeseler, o çok yaşlı olduğu için, yanında evlâdından hiçbiri olmaksızın tek başına kalması, büyük bir sıkıntı doğuracaktı.

2) Onların aileleri, yiyeceğe son derece muhtaç durumda idiler.

3) Çoğu kez Hazret-i Ya'kûb'un hatırına, bütün oğullarının öldüğü gelecekti ki bu, çok büyük bir keder demektir. Binâenaleyh, eğer onlar babalarına yanlarında Bünyamih olmaksızın dönecek olsalardı, çok utanacaklardı. Çünkü iş, zahiren, onların ilk oğluna hainlik ettikleri gibi, bu oğluna da hainlik ettikleri zannını doğuracaktı. Hem bu, onların babalarına verdikleri o güçlü söz ve ahidlerine, hiç değer vermediklerini de düşündürecekti. Bu sebeble, orasının bir şaşkınlık ve bir fikir alış-veriş yeri olduğunda şüphe yok. İşte bu, en uygun ve en doğruyu araştırmak için istişare etmeyi gerektiren bir durumdur. Ayetteki, "Vakta ki artık ondan ümidlerini kestiler, fısıldaşarak bir yana çekildiler" buyruğu ile, bu kastedilmiştir.

İkinci Mesele

Vahidi şöyle demektedir: "İbu Kesir'in, bunu ve (Yusuf, 110) ayetindeki fiili, hemzesiz olarak (......) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Bu fiil, tıpkı gibi, şeklinde de kullanılır. Bunu, (......) şeklinde okuyan, fiilin ayne'l fiili ile fâ'al fiilinin yer değiştirmiş olur. Binâenaleyh, olmuş olur ki bunun aslı, dir. Daha sonra, hafiflik olsun diye hemze kaldırılmıştır. Keşşaf sahibi, ayetteki manasında olduğunu, sin ve tâ'nın mübalağa için getirildiğini bunun tıpkı (Yûsuf, 32) tabirindeki gibi olduğunu söylemiştir.

Ayetteki tabirle ilgili olarak Vahidî şöyle der: "Arapça'da, birşeye karışmış olan şey, öz olandan ayrıldığı zaman denilir." Bununla ilgili, şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Zeccâc: "Bu, "Onlar, kardeşleri olmaksızın, tek başlarına kaldılar" manasındadır" demiştir.

b) Diğer alimler buna, "Onlar, yabancılardan ayrıldılar" manasını vermişlerdir. Daha doğru olan da bu manadır.

Ayetteki neciyyâ tabiri iki manayadır:

a) Keşşaf sahibi şöyle demekte dir: "Bu, tıpkı kelimelerinin, mu'âşir (arkadaş) ve (Gece sohbet eden) manasına gelmesi gibi, (fısıldaşan) manasınadır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu, çok münacaat eden bir kimse olarak yaklaştırdık" (Meryem. 52) buyruğunda da bu manadadır.

b) Bu, şeklindeki masdar manasınadır. Nitekim bunun, "fısıldaşanlar olarak" demek olduğu da söylenmiştir. .Binâenaleyh ayetin manası, "Onlar, insanlardan ayrılıp bir kenara çekildiler, içlerine hiçbir yabancı karışmadı, insanlarda ayrı olarak fısıldaştılar" şeklindedir. Bu kelimenin, (......) şeklinde okunduğu da rivayet edilmiştir. Bu, "Aralarında fısıldaşan bir grup olarak" demektir. Bu izahların en güzeli şöyle denilmesidir: Onlar, bir kenara çekilip fısıldaştılar. Zira bu işlerden herhangibiri kimin başına gelse, o kimse sanki o şeyin bizzat kendisi olarak nitelenir. Binâenaleyh onlar, iyice fısıldaşmaya dalınca, san ki gerçekten fısıldaşmanın kendisi olmuş sayılırlar.

Cenâb-ı Hak "Büyükleri dedi ki" buyurmuştur. Bununla, onların yaşça büyük olanlarının kastedildiği söylendiği gibi, ki bu Rûbiyel'dir. Akılca büyük olanlarının kastedildiği de söylenmişti ki o da, Ya Hûda'dır Yahûda, onları daha (önceki hadisede), Hazret-i Yusuf'u öldürmekten vazgeçiren kimsedir.

Daha sonra, Cenâb-ı Hak, o büyüklerinin "Babanızın sizden Allah adıyla te'minat alrrı olduğunu ve daha evvel Yûsuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmiyor musunuz" dediğini bildirmiştir.

Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Abbâs (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm) "Eşyamızı nezdinde bulduğumuz kimseden başkasını yakalamamızdan Allah'a sığınırım" deyince, Yahuci sinirlendi. O sinirlenip bağırınca, sesini duyan her gebe kadın çocuğunu düşürürdü (yani öylesine korkunç bağırırdı) ve bedenindeki bütün kıllar diken diken olurdu; Yakûb soyundan bir kimse elini, ona dokunmadıkça da teskin olmazdı. O, kardeşlerinden birine: "Mısır halkının pazarcılarına karşı beni koruyun, ben de sizi padişaha karşı koruyayım" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm). küçük oğluna: "Ona dokun" dedi. O da ona dokununca, Yahûda'nın gazabı teskin oluverdi. Yahûdâ, yeniden bağırmaya niyetlenince, Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm) yere indi, onun elbisesinden tutup çekti, o yere düştü ve o anda, "Ey Aziz Kişi" dedi. Onlar, Yûsuf (aleyhisselâm)'un isteklerini kabul etmesinden ümidlerini tamamen kesince, aralarında istişare etmeye başlayarak "şüphesiz babamız, bizden Allah adına büyük bir söz aldı. Hem sonra biz zaten Yûsuf hadisesinden dolayı da töhmet altındayız. Bu belâdan nasıl kurtulacağız?" dediler.

İkinci Mesele

Ayetteki (......) ifâdesindeki mâ edatının, hangi mâ olduğu hususunda da şu izahlar yapılmıştır.

a) Bunun asıl manası "Bundan önce de Yûsuf hakkında ifrata düşmüş, aşırı gitmiş ve babanıza verdiğiniz sözü tutmamıştınız" şeklindedir.

b) Bu, mâ-i masdariyye olup, mahallen merfû ve mübtedadır, "daha evvel" zarfı da, onun haberidir. Manası: "Sizden Yûsuf hakkında da bir aşırılığınız evvel sâdır olmuştu" demektir.

c) Bu kelime, (......) fiilinin mef'ûlüne ma'tûf olmak üzere mahsus olup, takdiri, "Sizler, babanızın sizden söz aldığını ve daha evvel Yûsuf hakkında yaptığınız ifratınızı bilmiyor musunuz?" şeklindedir.

d) Bu, ism-i mevsûl manasına olup, "Bundan önce Yûsuf (aleyhisselâm) hakkında yapmış olduğunuz ifratınızı, o büyük hainliğinizi bilmiyor musunuz?" şeklindedir. O halde yapılan her iki izaha göre, bu ifade, mahallen hem merfudur, hem de mansubtur.

Daha sonra "Ben, (kendisine dönmem hususunda) babam bana izin verinceye kadar, yahut da benim için Allah, (benim buradan çıkmama yahut kardeşimi alanlardan almama, yahut da hangi yolla olursa, olsun, onu onun elinden kurtarmama dair bir) hüküm verinceye kadar, buradan (Mısır'dan) ayrılmayacağım. O, hâkimlerin en hayırlısıdır. Çünkü O Allah, sadece adalet ve hak ile hükmeder" demiştir. Velhasıl onun bu sözünden maksadı, Kendisinin babasına ve diğer insanlara karşı utancını sona erdireceği bir mazeretin ortaya çıkmasını istemektir. O, bu sözü, nasıl olursa olsun, mazeretini ortaya koymak için, sadece Allah'a yalvarıp yakarmıştır.

Oğullarının Hazret-i Yakûb (aleyhisselâm)'un Yanına Dönmeleri

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:82

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

"Siz dönün ve babanıza deyin ki, "Aziz babamız, oğlun hırsızlık yaptı. Biz bildiğimiz şeyden başkasına şâhidlik yapmayız. Gaybın bekçileri de değiliz. (İstersen), içinde bulunduğumuz (döndüğümüz) o şehrin ahalisine de, içlerinde geldiğimiz kervana da sor. Biz, şüphe yok ki doğru söylüyoruz".

Bil ki onları, en doğrusunun ne olduğu hususunda istişare edince, yapılacak en doğru işin, memleketlerine dönüp, babalarına hadiseyi aynen anlatmaları olduğu ortaya çıktı. Bu sözü söyleyenin, "Babam bana izin verinceye kadar (...) buradan katiyyen ayrılmam"(Yûsuf, 80) diyen o büyük kardeş olduğu açıktır. Bunun, Rûbiyel olduğu; Mısır'da kalıp diğer kardeşlerini babasına gönderenin o olduğu da söylenmiştir.

Buna göre şayet, "Bünyamin, özellikle doyurucu cevap verip, o tası yüküne koyanın, daha önce de onların yüklerine sermayelerini geri koyan kimse olduğunu söylediğine göre, daha nasıl onlar, delil olmadığı halde, Bünyamin'in hırsız olduğuna karar vermişlerdir?" denirse, buna birkaç şekilde cevap verilir:

1) Onlar, o tasın, kendilerinden başka hiç kimsenin giremeyeceği bir yere konulmuş olduğunu görmüşlerdi: Bundan dolayı, o tası münâdilerin Bünyamin'in yükünden çıkardıklarını görünce, zann-ı galibleri ile, onu Bünyamin'in almış olduğu hükmüne vardılar.

Bünyamin'in, "o tası benim yüküme koyan, sermayelerinizi sizin yükünüze koyan kimsedir" demesine gelince, aradaki fark açıktır. Çünkü onlar orada, sermayeleri yüklerine konulmuş olarak dönünce, sermayelerini yüklerine koyanların, onlar yar Hazret-i Yûsuf'un adamları olduğunu kabul etmişlerdi. Ama bu tasa gelince, hiç kimse bunu onların onun yüküne koyduğunu kabul etmemiştir. İşte bu sebebten ötürü zann-ı galibleri ile, bunu Bünyamin'in çaldığı neticesine varmışlardır. Bu zanna binâe-şâhitlik etmiş, bununla beraber buna kesinkes şahitlik etmediklerini de, "Biz bildiğimiz şeyden başkasına şâhidîik etmeyiz. Gaybın bekçileri de değiliz" diyerek belirtmişlerdir.

2) Bu, "Melikin ve adamlarının demesine göre, oğlun hırsızlık yapmış" demektir Bunun, Kur'ân'da örneği çoktur. Yani, kardeşleri, kendi değerlendirmelerini söylemiş olmayıp Hükümdarın adamlarının Bünyamin aleyhindeki iddalarını nakletmiş oluyorlar (ç). Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hiç şüphesiz sen halim ve reşîdsin" (hud, 87) yani "sen kendi iddiana göre, halim ve reşîdsin" denildiğini bildirmiştir. Yine Hak teâlâ, "Tat (azabı), çünkü sen aziz ve kerîmsin", yani "kendi iddiana göre aziz ve kerimsin (ama bize göre hayır, böyle değilsin) "(Duhân, 49) buyurmuştur.

3) Senin oğlunun üzerinde, hırsızlığa benzer bir durum ortaya çıkmıştır." Böylesi şeylere de hırsızlık denir. Çünkü birbirine benzer iki şeyin birinin ismini diğeri için de kullanmak, Kur'ân'a göre mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür" (Şura, 40) buyurmuştur.

4) Hazret-i Ya'kûb'un oğulları o zaman henüz peygamber değillerdi. Binâenaleyh onların böyle bir sözü, hele de bu zannı uyandıracak bir şey gördükleri zaman, tahmir olarak söylemiş olmaları uzak bir ihtimal değildir.

5) Ibn Abbas (radıyallahü anh)'ın bunu şeddeli olarak, "Oğluna hırsızılık isnâd edildi" şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Bu kıraata dayanarak bir tev yapmaya ihtiyaç yok. Çünkü o topluluk ona zaten hırsızlık isnad etmişti. Zira biz bu kitapta, böyle kıraatlerin soruları defedemeyeceğini daha önce söylemiştik. Çünkü problem ancak, "Birinci kıraat yanlıştır, doğrusu ise bu kıraattir" dediğimizde ortadar kalkar. Ama biz birinci kıraatin doğru olduğunu kabul ettiğimizde, ikinci kıraat doğru da olsa, yanlış da olsa, o problem devam eder. Binâenaleyh mutlaka daha öncek gibi izahlar yapılması gerektiği sabit olmuş olur.

Şehadet Kavramı Hakkında

Onların "Biz, bildiğimiz şeyden başkasına şâhidlik yapmayız" ifâdesine gelince, bunun manası açıktır. Bu, şâhidliğin, bilmekten başka birşey olduğuna delalet eder. Bunun delili işte bu ayettir. O halde bu, "şahâdet"in "ilim"der başka birşey olmasını gerektirir. Bir de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Birşeyi, ancak güneşi bildiğin gibi bildiğin zaman, ona şâhidlik et" buyurmuştur.

Bu da, bizim söylediğimiz hususa delâlet eder. Şehâdet, insanın "Ben şehâdet ederim" demesinden ibaret değildir. Çünkü insanın, "Ben şahadet ederim" sözü, şahidlik yapacağını haber vermedir. Halbuki şehâdet edeceğini söylemesi, şahidlik etmesinden ayrı bir şeydir. Bu sabit olunca biz diyoruz ki: Şehâdet (şahidlik), kelamcıların kelâm-ı nefs (insanın içten geçirmesi) dedikleri, zihnî bir hüküm veriş manasınadır.

"Gayb'ın Buradaki Manası

Onların "Gaybın bekçileri de değiliz" cümlesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılabilir:

a) Onlar: "Biz, su kabının onun yükü içinden bulunup çıkarıldığını gördük. Ama gerçek durum bizce malum değil. Çünkü gaybı ancak Allah bilir" demek istemişlerdir.

b) İkrime, bunun "Belki de o su kabı, gece onun eşyası içine saklanmıştı" manasında olduğunu söylemiştir. Çünkü bazı Arapça lehçelerinde gece'ye "gayb" denir.

c) Mücahid, Hasan ve Katâde, buna, "Biz, oğlunun hırsızlık yapacağını bilemezdik. Eğer bunu bilseydik, onu padişaha götürmez ve geri getirme hususunda da Allah adına sana söz vermezdik" manasını vermişlerdir.

d) Nakledildiğine göre Ya'kûb (aleyhisselâm) onlara: "Farzedin ki o hırsızlık yaptı. Kral, Isrâiloğullarının şeriatına göre hırsızlık yapanın köle olarak alıkonacağını nasıl bildi? Hayır, hayır, aksine bunu ona bir maksadınızdan ötürü siz söylem işsin izdir" dediğinde onlar: "Biz bu hükmü ona, henüz bu hadise başımıza gelmezden önce söylemiştik. İçine düştüğümüz bu şeyin, başımıza geleceğini o esnada bilemezdik" demişlerdir. Buna göreayetteki, "Gaybın bekçileri de değiliz" cümlesi, işte buna bir işarettir.

Eğer, "Bu görüşe göre Ya'kûb (aleyhisselâm)'un Allah'ın bu hükmünü gizlemeye gayret göstermesi (oğullarının gizlemiş olmasını istemesi) ne derece doğrudur?" denilirse, biz deriz ki: Belki de hüküm, malı çalınan kimsenin müslüman olması şartına bağlanmıştı. İşte bunda ötürü o, bu hükmün kâfir sandığı o padişahtan saklanmasının mümkün olduğunu düşünmüştür.

Daha sonra Cenâb-ı Hak onların, "İstersen, içinde bulunduğumuz (döndüğümüz) o şehrin ahalisine de, içlerinde geldiğimiz kervana da sor" dediğini anlatmıştır.

Bil ki onlar zaten Yûsuf hadisesinden dolayı itham altında oldukları için, bu (yeni) ithamı kendilerinden savuşturmak için alabildiğine gayret göstererek, böyle söylemişlerdir. Alimlerin çoğu, burada geçen "Karye" (o şehir) sözünden, Mısır'ın kastedildiği görüşünde ittifak ederken, bazıları da bunlar muradın, Mısır'ın giriş kapısı üzerinde bulunan ve hırsızlık ile bunun araştırılması hadisesinin cereyan ettiği yer olduğunu söylemişlerdir. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:

a) Bununla, "O şehrin ahâlisine sor" manası kastedilmiştir. Fakat kısa ve ve olsun diye muzaf olan "ahâlisi" kelimesi hazfedilmiştir. Böylesi mecazî ifâde arapca'da meşhur ve yaygındır. Ebu Ali el-Fârisî: "Arapça'da bunun caiz olmadığ söylemek, tıpkı zarurî şeyleri kabul etmemek ve maddi varlıkları inkâr etmek gibi olu demiştir.

b) Ebu Bekr el-Enbâri: "Bu, şehire sor, kervana sor, duvarlara sor, onlar saf söyler ve bizim doğru söylediğimizi sana anlatırlar. Çünkü sen, Allah'ın en büyt peygamberlerdensin. Allah'ın, bir mucize olarak bu cansız şeyleri konuşturma ve sana bizim söylediklerimizin doğru olduğunu haber vermesi uzak bir ihtim değildir" demektir" der.

Burada şu şekilde, üçüncü bir izah daha yapılabilir: Birşey tamamen ortaya çıkıp kapalı tarafı kalmadığı zaman, "Onu göklere, yere ve bütün her şeye sor" denilir ki, bundan murad, o şeyin, hakkında şüphe kalmayacak derecede ortaya çıkmasıdır.

Onların "İçlerinde geldiğimiz kervana da (sor)" sözü hakkında müfessirler şöyle demişlerdir: "Kenanlılar"dan (hemşehrilerinden) bir grup insan, onlarla yol arkadaşı olmuşlardı. Bundan dolayı Ya'kûb'un oğulları ona: "Bu hadiseyi onlardan sor" demişlerdir.

Sonra, sözlerini iyice te'kîd edip anlatınca, "Biz, şüphe yok ki doğru söylüyoruz" yani, "Bizi töhmet altında tutsan da, tutmasan da, biz doğruyuz demişlerdir. Onların bu sözden gayeleri, kendi kendilerinin doğruluğunu ifâde etmek değildir. Çünkü bu, birşeyi yine kendisi ile isbat etme gibidir. Aksine insan, birşeyin doğru olduğuna dâir kesin bir delil zikredince, bundan sonra, "Ben, bu hususta doğruyum" der. Bu, "Sana söylediğim delilleri ve açık hüccetleri düşünürsen, şüphe tamamen gidecektir" manasına gelir.

Yakûb (aleyhisselâm)'un Onlara İnanmayıp Yûsuf Ne Bünyâmin'i Bulacağını Umması

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

"O dedi ki: "Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp, bir işe sürüklemiştir. Artık güzel bir sabır. Allah'ın onların hepsini birden bana getirmesi yakın bir ümiddir. O alimdir, hakimdir".

Bil ki Ya'kûb (aleyhisselâm), oğullarından bu sözü işitince, söyledikleri sözde, daha önce Yûsuf (aleyhisselâm) hadisesinde de olduğu gibi, doğru olmadıklarna hükmetti ve: "Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp, bir işe sürüklemiştir. Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır" demiştir. O, bu sözü aynı şekilde Yûsuf hadisesinde de söylemişti. Fakat Yûsuf hadisesinde daha sonra: "Sizin şu anlatışınıza karşı yardımına sığınılacak (ancak) Allah'dır" (yusuf. 18) demişti. Bu hadisede ise, daha sonra: "Allah'ın, onların hepsini birden bana getirmesi yakın bir ümiddir" demiştir. Bu ayetle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: "Ayetteki: "Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp, bir işe sürüklemiştir" buyruğundan maksad, daha önce Yûsuf (aleyhisselâm) hadisesinde "Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp, bir işe sürüklemiştir" (Yûsuf, 18) dediği zamanki gibi, yalan ve hile değildir. Fakat Hazret-i Ya'kûb bununla, "Nefisleriniz, Bünyamin'i benden alma ve onu, menfaat elde etmek için Mısır'a götürme işini size süslü gösterip, sizi aldattı. Halbuki bundan şer ve zarar geldi. Onu sizinle beraber göndermem için bana ısrar ettiniz, ama Allah'ın takdirinin, sizin hesâb ve planlarınızn aksine tecelli edebileceğini bilmediniz" manasını kasdetmiştir. Belki de bunun manası: "Nefisleriniz sizi bu işte aldattı ve onun çalmadığı halde, gerçekten çaldığı zannını size verdi" şeklindedir

İkinci Mesele

Rivayet edildiğine göre, Rûbiyel, Mısır'da kalıp dönmemeye niyetlendiği zaman, padişah ona, kardeşleri ile birlikte gitmesini emredip: "Benden ayrılıp, gidin" dediği zaman, o öyle bir nâra attı ki, şehirde karnındaki bebeyi düşürmeyen gebe kadın kalmadı. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm): "Onu bırakın (kalsın)" dedi. Diğerleri Hazret-i Ya'kûb'un yanına dönüp hadiseyi anlattıkları zaman, Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm) ağladı ve: "Evlatlarım, ne zaman yanımdan ayrılıp gitseniz, biriniz eksiliyorsunuz. Bir defa gittiniz, Yûsuf eksildi; ikincisinde Şem'ûn; bu üçüncüsünde de Rûbiyel ve Bünyamin" dedi. Sonra yine ağladı ve: "Allah'ın, onların hepsini birden bana getirmesi yakın bir ümiddir" dedi. Bu hüküm ve neticeye, şu sebeblerden dolayı ulaşmıştı:

1) Hüznü, başındaki belası ve çektiği mihnetler iyice uzayınca, Allahü teâlâ'nın çok yakında artık bir çıkış yolu vereceğini bildi ve Allah'ın rahmetine hüsn-ü zan seslediğini gösterir bir üslub ile bu sözü söyledi.

2) Belki de Allahü teâlâ Yûsuf (aleyhisselâm)'dan dolayı düştüğü mihnetten sonra, ona, Yûsuf (aleyhisselâm)'un sağ olduğunu bildirdi veya onun için bu hususta birçok alâmetler ortaya çıktı, o da: "Allah'ın, onların hepsini birden bana getirmesi yakın bir ümiddir" da Çünkü onlar Yûsuf'u götürdükleri zaman, oniki kişi idiler. Yûsuf kayboldu ve onbir kişi kaldılar. Hazret-i Ya'kûb onları Mısır'a gönderdiği zaman da dokuz kişi olarak döndüler. Çünkü Bünyamin'i Hazret-i Yûsuf alıkoymuştu ve: "Artık ben, ya babam bana izin verinceye kadar, yahud benim için Allah hükmedinceye kadar, buradan katiyyen ayrılmam" (Yûsuf, 80) diyen büyük, kardeşleri de kendisini alıkoymuştu. İşte böylece kaybolanların, geri dönmeyenlerin sayısı üç olunca, o da: "Allah'ın, onlar hepsini birden bana getirmesi yakın bir ümiddir" demiştir.

Daha sonra o, "O, alimdir, hakimdir" demiştir. Yani Allah, işlerin hakikatlerini bilir, fazlına, ihsanına, rahmetine ve maslahata uygun olarak hususlarda hikmet sahibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

84–86. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:87

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

"Ya'kûb onlardan yüz çevirdi, "Vah Yusuf'a olan hasretim vah!" dedi ve hüznünden ve kederinden iki gözüne ak düştü. (Bununla beraber) o, artık gamını tamamen yutmakta idi. Dediler ki: "Hâlâ Yûsuf'u anıp duruyorsun Andolsun ki sonunda ya kederinden hastalanıp eriyeceksin, yahut helake uğrayanlardan olacaksın." O da dedi ki: "Ben kederimi ve hüznümü yaln Allah'a şikayet ediyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Evlatlarım gidin, Yûsuf ile kardeşinden bir haber arayın. Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Zira hakikat şudur ki kâfirler gürûhundan başkası, Allah'ın rahmetinden ümid kesmez".

Bil ki Ya'kûb (aleyhisselâm), oğullarının sözünü işitince, kalbi gerçekten sıkıntı ile dara-ve onlardan yüz çevirip ayrıldı. Sonra onları çağırttı ve onlara döndü dedi ki:

Buradaki birinci makama (duruma) gelince ki bu, onun onlardan yüz çevirip, yıasıdır. Bu "Ya'kûb onlardan yüz çevirdi. Vah Yûsuf a dan hasretim, vah!" ifâdesi ile anlatılan husustur.

Hazret-i Ya'kûb'un Yûsuf'a Daha Çok Üzülmesinin Sebebi

Bil ki, Hazret-i Ya'kûb, Bünyamin ile ilgili olarak oğullarından o sözü duyunca, göğsü, Yûsuf'a olan tasası ve hüznü iyice büyüdü ve, "Vah, Yusuf'a olan hasretim, dedi. Şu sebeplerden dolayı bu hadise tahakkuk edince, Hazret-i Ya'kûb'un, Yusuf'undan ayrılması sebebiyle hüznü büyümüştür:

1) Yeni hüzün, eski ve içte bulunan hüznü kuvvetlendirir. Yara yaraya eklendiğinde fazla acı verir. Nitekim şair Mütemmim b. Nüveyre şöyle demiştir:

Ricadaşım beni kabirlerin yanında ağlayarak öldürücü gözyaşları akıttığım için dedi ki: "Gördüğün her kabre ağlıyor musun? Kumlar ve çukurlar arasın olan her mezara?!" Ona dedim ki: "Üzüntü üzüntüyü tahrik eder. Binâenaleyh beni bırak. Bunların tamamı Malik'in kabridir.

Zira o, bir kabir gördüğü her defasında, kardeşi Malik'i kaybetmekten ötürü tazeleniyor ve çevresindekiler kendisini ayıplıyorlardı. O da, "üzüntü üzüntüyü soğurur" diye cevap veriyordu.

Bir başkası da, şöyle demiştir:

"Beni unutmadın, ya da en azından, ondan sonraki musibetlerde. Fakat, yaranın yarayla dağlanması çok acı vericidir."

2) Bünyamin ve Yûsuf'un annesi birdi. Dolayısıyla hem suret hem de sıfatından aralarında mükemmel bir benzerlik bulunuyordu. Binâenaleyh, Ya'kûb Bünyamin'i görmekle, Yûsuf'u görür gibi olarak teselli buluyordu. Olan şey teselliyi gerektiren şey de zail olup gitti. Böylece de, Ya'kûb'un elemi ve arttı.

3) O'nun başta gelen derdi, Yûsuf'u kaybetmiş olmasıydı. Ona karşı duyduğu her şeye karşı duyduğu üzüntü demekti.

4) Bu musibetler, birtakım sebeplere bağlanabilecek, izahı mümkün belalar idi. Yûsuf'un hadisesine gelince, Ya'kûb (aleyhisselâm), oğullarının ileri sürmüş oldukları mazerette yalancı olduklarını biliyordu. Gerçek sebep ise, onun tarafındar malum değildi. Hem Ya'kûb (aleyhisselâm), onların hayatta olduklarını biliyordu. Yûsuf'a gelince, Ya'kûb (aleyhisselâm) onun hayatta olup olmadığını bilmiyordu. İşte bu sebeplerder dolayı, Hazret-i Ya'kûb'un, Yûsuf'tan ayrılmasından dolayı olan iştiyak ve özlemi artmış (onun ölü mü, diri mi olduğuna dair) halini bilmemekten dolayı içinde bulunduğu musibet, son derece şiddetli olmuştu.

İkinci Mesele

Bazı câhil kimseler Hazret-i Ya'kûb'u "Vah Yûsuf'a olan hasretim, vah!" demesinden dolayı tenkit ederek şöyle demişlerdir: "Zira bu, feryâd u figan etmek ve Allah'dan şikayetçi olmak demektir ki, bu caiz değildir." Alimler ise, durumun, bu câhilin zannetiği gibi olmadığını açıklamışlardır. Bunun izahı şöyle yapılabilir:

Ya'kûb (aleyhisselâm), bu sözü söylememiştir. Ama, sonraysa, onun ağlaması büyük olmuştur ki, bu Cenâb-ı Hakk'ın, 'Ve hüznünden ve kederinden iki gözüne ak düştü" buyruğundan anlaşılandır. Sonra o lisanını bağırıp çağırma ve uygun olmayar şeyler söylemekten alıkoymuştur ki, bu, ayetteki ifadesinden anlaşılmaktadır Sonra, yine Ya'kûb (aleyhisselâm) o şikâyetini hiçbir insana da açmamıştır. Bunun delili, Ya'kûb (aleyhisselâm)'un, "Ben kederimi ve hüznümü yalnız Allah'a şikâyet ediyorum' demesidir. Bütün bunlar, onun musibet ve sıkıntısının şiddetlenmesi halinde, onun sabretmiş olduğuna ve o sıkıntısını ve kederini sinesinde taşıdığına ve hiç kimseye şikayette bulunmadığına, böylece de pek yerinde olarak, bu sayede büyük bir medih ve büyük bir övgüye mazhar olduğuna delâlet eder.

Ya'kûbun Hüznünü Cebrail'in Teskin Etmesi

Rivayet olunduğuna göre Yûsuf (aleyhisselâm) Hazret-i Cebrail'e "Ya'kûb hakkında bir bilgin var mı?" diye sorduğunda, Cebrail "Evet" deyince de: "Onun hüznü ve kederi ne noktadadır?" der. Cebrail "Onun kederi yetmiş tane "seklâ"nın kederi gibidir" der. Seklâ tek bir çocuğu olup, sonra da o çocuğu ölen kadına denilir. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf: "Onun için bu hususta bir mükâfat var mıdır?" deyince de, Cebrail (aleyhisselâm) "Evet, yüz şehit mükâfaatı vardır" der.

Buna göre şayet, Muhammed İbn Ali el-Bakır'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir pir-i fâni, Ya'kûb'a uğrayarak, ona "sen İbrahim misin?" der. Bunun üzerine Ya'kûb (aleyhisselâm) da: "Ben, onun oğlunun oğluyum; sıkıntılarım beni böyle değiştirdi. güzelliğimi ve kuvvetimi giderdi" dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Ya'kûb'a "Sen beni, her ne zaman kullarıma şikayet ettiğinde, izzet ve celâlime kasem olsun ki. eğer sen beni şikayet etmeseydin, ben sana senin etinden ve kanından daha iyisini verirdim (seni gençleştirirdim)" diye vahyetti. İşte, bunun üzerine Hazret-i Ya'kûb bundan sonra: "Ben kederimi ve hüznümü yalnız Allah'a şikayet ediyorum" der oldu.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ya'kûb'u kardeş edinen bir kardeşi bulunuyordu. O, Ya'kûb'a "Görmeni gideren, sırtını kamburlaştıran nedir?" diye sordu. Bunun üzerine Hazret-i Ya'kûb da: "Gözümü gideren, Yûsuf sebebiyle ağlamam; sırtımı kamburlaştıran da, Bünyamin'e olan kederimdir" dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Ya'kûb'a: "Beni, benden başkasına şikayet etmekten çekinmez misin?" diye vahyetti. Bunun üzerine Ya'kûb (aleyhisselâm) "Ben kederimi ve hüznümü yalnız Allah'a şikâyet ediyorum" diyerek, sözünü "Ya beli bükülmüş, gözleri kör olmuş bu pir-i faniye acımaz mısın? Yûsufun Bünyamin'in kokusunu bana tekrar koklat" diye sürdürdü. Bunun üzerine Cebrail, ona müjde vererek Allah'ın şöyle dediğini nakletti: "Şayet onlar ölü dahi olsalar onları dirilteceğim. Binâenaleyh, fakir ve yoksullar için bir yemek hazırla. Zira kullarımın bana en sevimli olanları peygamberler ve yoksul kimselerdir." Yakub (aleyhisselâm) kahvaltı yapmak istediğinde bir münadî, "Kahvaltı yapmak, yemek isteyen, Ya'kûb'la beraber yapsın!" diye bağırdı. Yine, Ya'kûb (aleyhisselâm) oruç tuttuğunda, iftar esnasında da aynı şekilde bağırırdı. Rivayet olunduğuna göre Ya'kûb (aleyhisselâm). yaşlılıktan dolayı, dökülen kaşlarını bir bezle sarıyordu. Daha önce Yusuf, 18 ayetinin tefsirinde de bu ibarenin aynısı geçmişti. Manasını anlayamadık. Yazmalara başvurunca birçok nüshada ibarenin bu şekilde olduğunu tesbit ettik (Köprülü No: 120, Varak 490/a) Bunun üzerine kedisine birisi: "Bu başına gelenler ne?" deyince de o: "Ömrümün uzunluğu ve erlerimin çokluğu" dedi. Bundan dolayı Allahü teâlâ ona: "Ey Ya'kûb, beni şikâyet mi ediyorsun?"diye vahyedince de o, "Ya Rabbi, bir hatadır yaptım. Binâenaleyh hatamı bağışla" dedi" denilirse, biz deriz ki:

Biz Ya'kub'un yaptığının, sadece sabır, sebat edip, feryâd ü figan etmemek olduğunu delilleriyle birlikte bildirmiştik. (Artık başka söze itibar olunmaz.) Rivayet olunduğuna göre ölüm meleği Ya'kub'un yanına girince Ya'kûb ona: "Sevgilimi görmeden önce, canımı almak için mi geldin?" deyince Azrail ona: "Hayır, ben senin hüznünle hüzünleneyim, sevincinle de sevinç duyayım diye geldim" der. Ağlamak ise günah sayılmaz. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, oğlu İbrâhim'e ağlayarak, "Kalb hüzünlenir; göz, yaş akıtır. Biz Rabbimizi kızdıracak şey söylemiyoruz. Ey ibrahim, biz senden dolayı kederliyiz, hüzünlüyüz" demiştir. Hem insanı hüznün kaplaması, onun irâdesi ve tercihiyle olmaz. Dolayısiyle bundan herhangi bir sorumluluk doğmaz. Ama ah, of etmek; ağlamak, gözlerden bardaktan boşanırcasına göz yaşı akmasına gelince, kişi, bazan bunları defedemeyebilir.

Ey bu soruyu soran kimse! Sizin ileri sürdüğünüz şeylere gelince: Onlar da Ya'kûb (aleyhisselâm)'a itabvari gelen hitaplar, ancak ebrânn hasenatının, mukarreblerin seyyiatı gibi kabul edilmesinden dolayı varid olmuşlardır. Hem burada, şöyle bir başka incelik de bulunmaktadır: İnsan, hayrete düşüp tereddüt ettiği bir yerde mutlaka Allah'a başvurur. Ya'kûb (aleyhisselâm) Yûsuf'un hayatta mı yoksa ölmüş mü olduğunu bilmiyordu. O, bu hususta lehte veya aleyhte herhangi birşey söylemiyor, tavaakkuf ediyordu. Onun bu hususta tavakkuf etmesi sebebiyle de Cenâb-ı Allah'a yönelmea daha da fazlalaşmış, -bu mesele dışında- O'ndan başka hiçbir şeye dönüp bakmaz olmuştu. Onun bu hadisedeki tavır ve hareketleri farklı farklı olmuştur. Bazı zamanlar o, çoğu kez, Allah'ı zikretmeye o denli dalardı ki, bu hadiseyi hiç hatırlamazdı. Binâenaleyh, bu hadiseyi hatırlamak, o hadiseyi hatırlamaması gibi olmuştur. Bu sebepten dolayı Hazret-i Ya'kûb'a nisbetle bu hadise, Hazret-i İbrahim'in ateşe atılması ve kesilmesi istenen oğlunun kesilmesi hadisesi gibi olmuştur.

Hazret-i Ya'kûb Niçin Tam Teslimiyet Göstermedi?

İmdi, eğer sorulursa ki: "Şiddetli bir musibet geldiğinde, Hak teâlâ'nın, "Onla yok mu? Rablerinden mağfiretler ve rahmet hep onların üzerindedir ve onlar doğr yola erdirilenlerin tâ kendileridir" (Bakara, 157) buyruğunda bahsedilen bu büyük mükâfaata müstehak olabilmesi için, onun "Biz Allahınız ve biz ancak döneceğiz" (Bakara, 156) demesi daha evlâ değil miydi?" denilirse, biz deriz ki:

Bazı müfessirler, "İstirca (26) "Istircâ, bir musibet ve belâ esnasında mü'minin demesidir. bu ümmetten başka hiçbir ümmete verilmemiştir. Binâenaleyh Allah, bu ümmete bir musibet isabet ettiğinde, onların böyle söyleyerek mükâfaat elde etmeleri için, sâdece bu ümmete ikram etmiştir" demişlerse de, bu bana göre, şu sebeplerden dolayı zayıftır: Zira kişinin "Biz Allahınız" şeklindeki sözü, bizim, Allah'ın mülkü olduğumuza, bizi yaratıp var edenin O olduğuna; "ve biz ancak ona döneceğiz" demesi de, haşr ve Kıyametin mutlaka olacağına bir işarettir. Bunun böyle olduğunu bilmeyen bir ümmet olacağı düşünülemez. Binâenaleyh, bazı belâ ve musibetler gelirken, bunu bilen kimse, mutlaka sonunda da, Allah'a rücû edeceğir döneceğini bilir. İşte bu noktada, o musibete karşı tam bir teselli meydana gelir. Allah'ı tasdik etmiş, O'na iman etmiş olan kimsenin bunu bilmemesi imkânsızdır.

Üçüncü Mesele

Onun, "Vah hasretime!" ifâdesi esefe, tasaya nida etmektir Bu tıpkı, bir kimsenin, "Ey hayret, ey şaşkınlık demesi gibidir ki bu, sanki o, esefe tasaya bağırmış ve "Bu senin tam gelme ve bulunma zamanındır" demektir. Biz bu açıklamayı, pekçok yerde izah ettik. Bunlardan birini, meselâ Cenâb-ı Hak'tan (Yûsuf, 31) ayetinin tefsirinde geçmişti. Esef kelimesi, elden kaçırılan şeye karşı duyulan hüzün ve keder anlamına gelir. Leys şöyle demiştir: "Başına birşey gelir, sen de ondan dolayı mahzur olur ve onu savuşturmaya da gücün yetmezse, sen hem esîf, yani hüzünlü, hem ne müteessif, kederlenmiş olursun." Zeccâc da şöyle demiştir: "Aslolan, bunun "Ya esefi" "Ey esefim, tasam" şeklinde kullanılmasıdır. Ancak ne var ki, izafet yâ'sının, etif ve fethanın hiffetinden dolayı, elif-i maksure ile değiştirilmesi caizdir.

Hazret-i Ya'kûb'un Gözlerine Perde İnmesi

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Ve hüzünden ve kederinden iki gözüne ak düştü" buyurmuştur. Bu hususta da şu iki izah yapılabilir:

1) Ya'kûb (aleyhisselâm) "Vah Yûsuf'a olan hasretime, vah" deyince, onu hep ağlamak tutmuştur. Ağlamak tutunca da, gözlerindeki su çoğalmıştır. Böylece, onun gözleri sanki o suyun beyazlığından dolayı beyazlanmıştır. O halde Cenâb-ı Hakk'ın "ve hüznünden ve kederinden iki gözlerine perde indi" ifadesi, ona ağlamanın hâkim olmasından ve çok ağlamasından bir kinaye olmuş olur. Bu izahın doğruluğunun delili şudur: Hüznün tesiri, körlüğün meydana gelmesinde değil, ağlamanın ona hakim olmasındadır. Binâenaleyh, ayette bahsedilen beyazlanmayı, aklığı, ağlamanın hakim olması manasına alırsak, bu sebeb makul ve yerinde olur. Ama onu, kör olması anlamına hamledersek, bu sebep ve talîl, güzel, makul ve yerinde olmaz. Binâenaleyh, bizim bahsettiğimiz daha yerinde olmuş olur. Bu açıklamayı, deliliyle beraber Vahidî, Kitâbu'l-Basît'inde İbn Abbas'tan rivayet etmiştir.

2) Bununla, Hazret-i Ya'kûb'un kör olması kasdedilmiştir. Mukatil şöyle der: "Ya'kûb (aleyhisselâm) altı sene kör kalmıştır. Derken Allahü teâlâ, onun gözlerini, Yûsuf'un gömleği ile açmıştır ki, bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne atın., iyice görür (bir hale) gelir" (Yûsuf, 93) ayetinden anlaşılan husustur. Denildiğine göre Cebrail (aleyhisselâm), Yûsuf (aleyhisselâm) hapiste iken, onun yanına varmış ve: "Babanın gözlen, sana olan kederinden dolayı gitti" demiş, bunun üzerine de Yûsuf ellerini başına koyarak: "Keşke annem beni doğurmasaydı ve ben de, babamın bu denli üzülmesine sebep olmasaydım!" der. Bu görüşü ileri sürenler şöyle demişlerdir: "Devamlı hüzün, devamlı ağlamaya; devamlı ağlama da kör olmaya yol açar; o halde hüzün, bu yolla körlüğün sebebi olmuş olur. Devamlı ağlamak körlüğe sebeb olmuştur. Zira bu, gözbebeğinde bir bulanıklık meydana getirir." Onlardan bazıları da, Ya'kûb'un kör olmadığını, ancak ne var ki onun görmesinin azaldığını söylemişlerdir. Yine, Ya'kûb (aleyhisselâm)'un gözlerinin, Yûsuf'tan ayrıldığı vakitten, onunla karşılaşıncaya kadar geçen zaman içinde hep yaşlı olduğu kurumadığı; bu müddetin ise seksen yıl olduğu ve yeryüzünde Allah nezdinde Ya'kûb'tan daha kerim ve iyi bir kimsenin olmadığı da ileri sürülmüştür.

Ayetteki (......) kelimesine gelince, bil ki bu kelime, hânın ötresi, zânın da sükûnu ile hüzn şeklinde okunmuştur. Hasan el-Basri ise, hânın ve zânın fethasıyla hazen şeklinde okumuştur. Vahidî şöyle der: "Alimler hüzn ile hazen kelimelerinin manası hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bir kısmı hüzn ağlamak; hazen ise "üzüntü ve keder" anlamına geldiğini ileri sürerken, bazıları da, bu iki kelimenin her iki manayı ifâde eden iki kullanılış olduğunu ileri sürmüşlerdir. Nitekim Arapça'da "Ona şiddetli bir hüzün (veya hazen) isâbe: etti" denilir. Bu, ekseri dil alimlerinin benimsediği görüştür. Yûnus, Ebu Amr'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bu kelime, nasb yerinde olduğu zaman, Araplar, hem hâ hem de zâ'yı fetha ile okurlar. Bu Cenâb-ı Hakk'ın, "kederlerinden gözlen yaş döke döke döndüler" (Tevbe, 92) buyruğunda olduğu gibidir. Bu kelime, cer veya ref yerinde kullanıldığında, Araplar hâ'yı dammeli okurlar. Nitekim, burada (Yusuf, 84) böyledir. Buradaki (Yûsuf, 86) kelimesi de mübtedâ olarak ref yerindedir. Ayetteki (......) kelimesi, faîl sîğası ism-i faîl manasına gelebileceği için kâzım manasında olması caizdir. Kazım hüznünü tutan, onu ortaya koymayan demektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Buradaki faîl sîğasının ism-i mef'ûl olan mekzûm manasına gelmesi de caizdir. Buna göre bunun manası, kederden dolmuş şeklindedir. Bu ifâde, su kabı alabildiğine doldurulduğunda söylenilen tabirinden alınmadır. Bunun, Hazret-i Ya'kûb'un çocuklarına karşı öfke ile dolmuş olması anlamına gelmesi de caizdir.

Bil ki, insanların uzuvlarının en kıymetlisi, bu üç şeydir. Böylece Allahü teâlâ, bu uzuvların gam ve kedere battığım, belendiğini beyân buyurmuştur. Derken Yakub'un lisanı "Vah hasretime" demekle gözü ağlama ve beyaz perde inmesi ile; kalbi de, alabildiğince dolmuş ve suyun çıkmasına imkân vermeyen bir kap haline benzeyen şiddetli bir gam ile meşgul idi. Bu, o gamı iyice vasfeden bir tabirdir.

Hazret-i Ya'kûb'u Kınamaları

Cenâb-ı Hakk'ın "Dediler ki:"Hâlâ Yûsuf'u anıp duruyorsun. Andolsun ki sonunda ya kederinden hastalanıp eriyeceksin, yahut helake uğrayanlardan olacaksın" buyruğuna gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

İbnu's-Sikkît şöyle demektedir: "Arapça'da aynı manada olmak üzere "falan işi yapmaya devam ediyorum" denilir ve bu ifadeler, mutlaka olumsuzluk edatıyla kullanılır." İbnu Kuteybe şöyle demiştir: "Arapça'da, sen herhangi birşeyi unuttuğun ve ondan koptuğun zaman, dersin." Nahivciler şöyle demişlerdir: "Burada, (......) veya (......) manasında olmak üzere, olumsuzluk hali takdir edilmiştir. Bunun hazfi de caizdir. Çünkü şayet, bundan olumlu mana kasdedilmiş olsaydı, tıpkı "Vallahi yapacaksın" tabirinde, o zaman bu ifâde lâm ve nûn ile olmak üzere şeklinde olurdu. Binâenaleyh, bu ifâde lâm ve nûnsuz kullanıldığına göre, burada bir (......) edatının takdir edilmiş oduğu anlaşılmış olur. Nahivciler bu konuda İmriu'l-Kays'ın şu beytini misal olarak iletmişlerdir: "Ben de dedim ki Allah'a yemin olsun, oturma halimi terketmeyeceğim." "Bu, "Ben oturmaya devam edeceğim" demektir. Bunun benzeri misaller pek çoktur. Müfessirlere gelince, bu ifâde hakkında şöyle demişlerdir: İbn Abbas, Hasan-ı Basrî, Mücâhid, Katâde, bu ifâdeye: "Onu hep anıyorsun" manasını verirlerken,

Mücâhid'den bu ifâdeye, "Onu anmaktan hiç geri durmuyorsun" manasını verdiği, böylece de onun "fütur" kelimesiyle " fütû " kelimesini aynı anlama aldığı nakledilmiştir.

İkinci Mesele

Harad Kelimesinin Manası

Vahidî, Maânil-Kur'ân müelliflerinden şunu nakletmiştir: (......) kelimesinin asit, hüzün ve sevgiden dolayı, akılın ve bedenin bozulması demektir. Binâenaleyh bir kimsenin, sözünün manası, "Onu ona karşı tahrik ettim ve onu, ona karşı kızıştırdım" şeklinde olur. Nitekim Cenâb-ı Hak da "Ey peygamber, mü'minleri harbe teşvik et!" (Enfal, 65) buyurmuştur.

Bu esası iyice kavradığında biz diyoruz ki: O zatı yani Ya'kûb'u bu şekilde nitelendirmek, ya bir muzafın takdir edilmesi ve meselâ denilmesi suretiyledir yahut da Hazret-i Ya'kub'un bedeninin bozulması ve aklının da zayıflaması hususunda derece kötü durumda olduğu manası murad adiloiğl içindir. Böylece, bu ikinci manaya göre Ya'kûb (aleyhisselâm), bizzat bozulma ve zayıflamanın ta kendisi olmuş olur.

Râ'nın kesresiyle harıd şeklinde okunmasına gelince, bu durumda bu kelime, ism-i fail olur. Bu kelime, her iki şekilde de okunmuştur.

Bunu da iyice kavradığında biz diyoruz ki: Müfessirlerin bu hususta çeşitli açıklamaları bulunmaktadır:

a) (......) kelimesi, bedence ve akıl cihetinden bozulan demektir.

b) Nâfi İbni'l-Ezrak, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, (......) kelimesinin ne demek olduğunu sormuş, bunun üzerine o da, "Ağır ve müzmin hasta" demiştir.

c) Bu kelime ne diri ne de ölü olmayan, (komada bulunan) kimse anlamına gelir. Ebu Ravk, Enes İbn Mâlik'in bu ayeti hânın dammesi ve rânın da sükûnuyla (......) şeklinde okuduğunu ve onun, buna göre bunun manasının "nerdeyse sen cöven otu gibi olacaksın" şeklinde olduğunu söylediğini nakletmiştir.

Ayetteki (......) kısmına gelince: Ayetin manası şudur: "Onlar babalarına, "Sen, Yûsuf'u, hüzün ve ona ağlamakla anmaktan hiç geri durmuyorsun.

Böylece sen bedeninin artık onulmaz bir derde yakalanmasına sebep olacaksın veyahut da kederinden öleceksin" demişlerdir. Böylece onlar sanki, "sen, şu ande çok büyük bir belâ içindesin. Böylece biz bundan daha fazlasının, daha kötüsünür meydana geleceğinden endişeleniyoruz" demişler ve onlar bu sözleriyle onu, çok ağlayıp çok üzülmekten men etmek istemişlerdir.

Buna göre şayet, "onlar niçin, bunu kesinlikle bilmedikleri halde, bu hususta nas yemin etmişlerdir?" denilirse, biz deriz ki:

Onlar işi, zahire hamletmişlerdir. Yine buna göre " sözünü söyleyenle' kimdir?" denilirse, biz deriz ki: En açık olan duruma göre, bunlar, onlardan ayrılar kardeşler değildir; aksine bunlar, Ya'kûb'un evinde bulunan torunları ve hizmetçilerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak Ya'kûb (aleyhisselâm)'un

"Ben kederimi ve hüznümü yalnız Allah'a şikayet ediyorum" dediğini nakletmiştir Yani, "Bu söylediğim şeyi, size karşı söylemiyorum. Ben bunu, Allah'ın huzurunda O'na arzediyorum" demektir. İnsan, şikayetini Allah'a arzettiğinde, muhakkikle zümresinden olur. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Öfkenden uzana, gazabından affına ve senden sana sığınırım"buyurmuştur. Muvaffak kılan, ancak Allah'dır.

(......) kelimesi dağıtmak, neşretmek ve yaymak anlamına gelir. Nitekirr Cenâb-ı Hak, "deprenen her hayvanı orada üretip yaydı" (Bakara, 164) buyurmuştur. O halde, hüznü, kederi insan açığa vurmayıp gizlediğinde, bu (keder) olur. Onu başkasına açtığındaysa, bu da (......) olur.

Ulema şöyle demiştir: "Bess" hüznün ileri derecesi, "hüzün de, "hemm (keder)'in ileri derecesidir. Bu böyledir, zira insan, onu söylemediği zaman, o hüzün o insana hükümran olmaz, ama hüznü büyüyüp de insan onu içinde saklamaktan aciz kalarak, dili de istemeye istemeye onu söyleyince, bu "bess" diye İsimlendirilir ki, bu durum, insanın, ona karşı aciz kaldığına ve hüznün o insana artık hakim olduğuna delâlet eder." O halde Hazret-i Ya'kûb'un ifâdesinin manası, "Ben, çok ve az kederlerimi ancak Allah'a açarım, O'na dökerim" şeklinde olur. Hasan el-Basri, her iki harfin hem fethası hem de dammesiyle hazenî, ve hüzüni diye okumuştur.

Denildiğine göre, birisi Ya'kub(aleyhisselâm)'un yanına girer ve "Ey Ya'kûb, bedenin zayıfladı; bitkinleştin. Halbuki daha henüz, ileri bir yasa varmadın" der. Bunun üzerine Ya'kûb (aleyhisselâm): "Başıma gelen, gamımın fazlalığından dolayıdır" deyince, Allahü teâlâ ona "Ey Ya'kûb, beni mahlûkatıma şikâyet mi ediyorsun?" diye vahyeder. Bunun üzerine Ya'kûb (aleyhisselâm) "Ya Rabbi! Bir hatadır yaptım: benim bu hatamı bağışla" dedi.

Allah da onun bu hatasını bağışladı. Artık bundan sonra Ya'kûb (aleyhisselâm) bir şey isteyince de, "Ben kederimi ve hüznümü yalnız Allah'a şikâyet ediyorum" der oldu.

Rivayet olundğuna göre Cenâb-ı Hak Ya'kûb (aleyhisselâm)'a şöyle vahyetmiştir: "Ben sizde bir hata buldum, bundan ötürü gücendim; çünkü siz, bir koyun kesmiştiniz de. kapınıza gelen bir fakire ondan yedirmemiştiniz Benim yaratıklarımın bana en sevgili olanı, peygamberler ve yoksul kimselerdir. Binâenaleyh bir ziyafet hazırla ve ona, fakir fukarayı davet et!" Hazret-i Ya'kûb'un, çocuğu ile beraber bir cariye satın alıp, onun, çocuğunu sattığı; derken o cariyenin ağlama sonucunda kör olduğu da ileri sürülmüştür.

Hazret-i Ya'kûb'un Ümidinin Sebebleri

Daha sonra Ya'kûb (aleyhisselâm) "Ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum" demiştir ki, bu, "Allah'ın rahmet ve ihsanına dair sizin bilemiyeceğiniz nice rahmetini ve ihsanını bilirim. O, benim ummadığım bir yerden genişliği, ferahlığı getirendir" demek olup, bu, Hazret-i Ya'kûb'un, Yûsuf'un kendisine gelip ulaşmasını gözettiğine, beklediğine bir işarettir. Alimler, bu gözetlemenin sebebi hususunda şunları söylemişlerdir:

1) Ölüm meleği Ya'kûb (aleyhisselâm)'un yanına gelince, Ya'kûb ona: "Ey ölüm meleği, oğlum Yûsuf'un canını aldın mı" deyince o: "Hayır, ey Allah'ın nebisi" der, sonra da Mısır tarafına işaret ederek, "Onu, orada ara" der.

2) O, Yûsuf (aleyhisselâm)'un rüyasının gerçek ve sadık olduğunu biliyordu. Zira Yûsuf hakkındaki rüşd ve kemâl emareleri, onun üzerinde apaçık ve zahir idi. Yûsuf (aleyhisselâm) gibi kimselerin rüyası boşa çıkamazdı.

3) Belki de Cenâb-ı Hak. Ya'kûb'a, Yûsuf'u ona ulaştıracağını, kavuşturacağını vahyetmiş; ancak ne var ki O, o vakti bildirmemişti. İşte bundan dolayı Ya'kûb (aleyhisselâm), bir sıkıntı içinde kalakalmıştı.

4) Süddî şöyle demiştir: "Hazret-i Ya'kûb'un oğulları, kralın hâl ve hareketlerindeki üslûbunu, O'nun mükemmelliğini Ya'kûb'a bildirdiklerinde, Ya'kûb (aleyhisselâm) onun Yûsuf olması ümidine düşerek; "Bu gibi hareket tarzının, kâfirde zuhur etmesi mümkün değil!" dedi.

5) Ya'kûb (aleyhisselâm), Bünyamin'in hırsızlık etmeyeceğini kesinlikle biliyordu. O, kralın, Bünyamin'e eziyet etmediğini ve onu dövmediğini de duymuştu. Böylece o, zann-ı galibi ile, o kralın Yûsuf olduğu kararına vardı. Birinci mukaddime hakkında söylenebilecek sözün tamamı budur.

İkinci mukaddimeye gelince, buna göre Ya'kûb (aleyhisselâm) çocuklarının yanına varmış ve onlarla yumuşak bir biçimde konuşmuştur ki, bu da Ya'kûb'un, "Evlatlarım gidin, Yûsuf ile kardeşinden bir haber arayın" şeklindeki sözüdür.

Bil ki Ya'kûb (aleyhisselâm), bahsedilen ipuçlarına binâen Yûsuf'un bulunacağı hususun ümitlenince, oğullarına "Yûsufdan haber arayın" demiştir. (Tehassüs) bir şeyi duyu organlarıyla, hasse ile araştırmak demektir. O halde hasse, görme ve duyma benzeyen şey demektir. Ebû Bekr el-Enbarî şöyle demiştir: "Bu fiil Arapça'da min ile değil de an ile kullanılır. Ayette ise, min edatı, an yerinde kullanıldığı için, (......), denilmiştir. Bu (......)'in, teb'iz, kısım için olduğu da söylenebilir. Buna göre man "Yûsuf ile ilgili bazı haberler araştırın ve Yûsuf'la ilgili haberlerin bir kısmı değerlendirin" şeklinde olur, O halde, kendi ba'ziyyet manası bulunduğu için bu ayette bu fiil min ile kullanılmıştır. Bu kelime cim ile (......) şeklinde de okunmuştu Hucurat süresindeki (......) kelimesi de böyle iki şekilde okunmuştur.

Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesmeyin

Daha sonra "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin demiştir. el-Esmai şöyle demektedir: "Ravh insanın hissettiği ve kendisinde huzu bulduğu tatlı ve hafif rüzgara denilir. Râ, vâv ve hâ harflerinin terkibi, hareketi deprenişi ifâde eder. Binâenaleyh, insanın, kendisi sebebiyle hafif hafif harekete geçtiği ve varlığından lezzet duyduğu şey, "ravh"dır. İbn Abbas (aleyhisselâm), bu kelimeye "Allah'ın rahmetinden" manasını verirken, Katâde, "Allah'ın fazlından" ve İbn Zeyd de "Allah'ın genişliğe çıkarmasından ümidinizi kesmeyiniz" manasını vermişlerdir ki, bu lafızların ifâde ettiği manalar birbirine yakın manalardır. Hasan el-Basri ve Katâde bu kelimeyi damme ile (......) şeklinde okumuşlardır ki, buna göre bu kelimenin manası, "Allah'ın rahmetinden" demek olur.

Ye'sin Niçin Küfür Olduğunun İzahı

Daha sonra "Zira hakikat şudur ki, kâfirler güruhundan başkası, Allah'ın rahmetinden ümid kesmez" demiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh) "Mü'min, her halükârda Allah'dan olan bir hayır ümidi içindedir; zira mü'min bir sıkıntıya düştüğünde Allah'ı görüp gözetir; bolluk zamanında da, O'na hamdeder." Bil ki Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, ancak insan, âlemin ilâhının kâmil olar şeylere kadir olmadığına veya, bütün malumatı bilmediğine veyahut da, onun cömert değil de cimri olduğuna inandığında söz konusu olur. Halbuki bu üç şeyden her biri o insanın küfrünü gerektirir. Binâenaleyh, ümitsizlik, bu üç şeyden birisi meydana geldiğinde tahakkuk edince -ki bunlardan her biri, bir küfürdür-, o zaman Allah'ın rahmetinden ümit kesmenin, ancak kâfir kimseler için söz konusu olabileceği sabi: olmuş olur. Allah, en iyi bilendir.

Ayetle İlgili Müteferrik Suallere Cevaplar

Geriye bu ayetle ilgili birkaç soru katmıştır.

Birinci Soru: Ya'kûb (aleyhisselâm)'un, Yûsuf'u bu denli sevmesi, ancak Allah'dan gafil olan kimselere yakışır, uygun düşer. Zira, Allah'ı seveni, Allah da sever. Allah'ı seven kimsenin kalbinde ise, Allah'ın dışında bulunan varlıklardan hiçbirinin sevgisine yer yoktur. Hem, tek bir kalb, iki şeyi alabildiğince sevmeye müsait değildir. Binâenaleyh onun kalbi, çocuğunun sevgisine gark olunca, onun kalbinin Allah'ın sevgisine gark olduğunun söylenilmesi imkansızlaşır.

İkinci Soru: Kendisine alabildiğince kederin hakim olmuş olduğu kimseye düşen, Allah'ın zikriyle meşgul olması, işleri Allah'a havale etmesi ve O'nun kaza ve kaderine teslim olmasıdır. Ama Ya'kûb (aleyhisselâm)'un "Vah Yûsuf a olan hasretim vah!" şeklindeki sözü, peygamberlerin büyükleri şöyle dursun, dindar ve ilim sahibi olan kimseye dahi yakışmaz.

Üçüncü Soru: Ya'kûb'un, büyük peygamberlerden olduğunda şüphe yoktur. Onun babası, dedesi, amcası da, herkesçe tanınan büyük peygamberlerden idi. Böyle olan bir kimsenin başına çocuklarının kendisine en kıymetlisi olan hakkında çetin ve korkunç bir musibet geldiğinde, bu hadise saklı kalamaz, aksine bunun, mutlaka herkesin duyabileceği bir yaygınlığa ulaşması gerekir. Hele de bu hususta uzun bir zaman geçmiş ve Ya'kûb da böylesi bir keder ve büyük bir üzüntü içinde kalmışsa. Üstelik Yûsuf, Mısır'da; Ya'kûb da Şam'ın, Mısır'a yakın bir beldesinde idi. Binâenaleyh, mesafenin bu kadar yakın olması sebebiyle, bu hadisenin gizli ve saklı kalması imkânsız olur.

Dördüncü Soru: Yûsuf (aleyhisselâm) niçin, birisini Ya'kûb'a gönderip kendisinin hayatta ve sapasağlam olduğunu bildirmemiştir? Onun, kardeşlerinden korktuğu da söylenemez. Zira o, böylesine güçlü bir mevki sahibi olduktan sonra, babasına bir elçi göndermesi her halükârda mümkün olur; kardeşleri de o elçiyi geriye çeviremezlerdi.

Beşinci Soru: Yûsuf (aleyhisselâm)'un o tası, kardeşinin yükünün içerisine koyup, sonra da oradan bulup çıkararak, hırsızlıkla hiç alakası olmayan bir kimseyi hırsızlık töhmeti altına atması nasıl caiz olabilir?

Altıncı Soru: O, babasının hüznünü artırıp çoğaltacağını bildiği halde, bu hırsızlık suçunu Bünyamin üzerine atmayı ve onu kendi yanında tutmayı nasıl isteyebilmiştir?

Birincisine Cevap: Böylesi çetin sıkıntı ve belalar, insanın kalbinden, bunların dışında her türlü düşünceyi siler götürür. Hem sonra böyle bir sıkıntı içinde olan kimse, Allah'a çokça başvurur ve o nisbette dua ile, yalvarıp yakarma ile meşgul olur. Binâenaleyh bu iş onun tamamen dua ve niyaza dalmasına sebep olur.

İkincisine Cevap: İnsandaki çeşitli düşünce ve niyetler, dünya hayatında sona ermez. Binâenaleyh o bazan "Vah Yûsuf'a duyduğum hasret vah!", bazan da "Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin şu anlatışınıza karşı yardımına sığınılacak (ancak) Allah'dır"(Yûsuf, 18) der.

Diğer sorulara gelince, Kâdî bütün bunların hepsine birden, şöyle güzel bir cevap vermiştir: Bize nakledilen bu hadiseleri, normal hallere göre ele almamız ya mümkündür, ya değildir. Eğer mümkün ise, bunda bir problem yok demektir. Eğer mümkün değil ise, bu takdirde deriz ki: O zaman, peygamberler zamanı idi. O zamanda harikulade (mucizevî) hallerin zuhur etmesi uzak birşey değildi. Binaenaleyh şöyle denilmesi imkansız olmaz: Hazret-i Ya'kûb'un beldesinin, Hazret-i Yûsuf'un beldesine yakın olmasına rağmen, bir mucize olarak, onların haberleri birbirine ulaşmamıştır."

Kardeşlerin Tekrar Mısır'a Gelip Hazret-i Yusuf'tan Merhamet Dilemeleri

Bu bölümü tek başına aç →

88–89. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:90

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

"Bunun üzerine onlar onun huzuruna girdikleri zaman dediler ki: "Ey Aziz, bizi de, ailemizi de darlık bastı. Pek ehemmiyetsiz bir sermaye ile geldik. Bize yine tam ölçek ver. Bize tasaddukta da bulun. Çünkü Allah tasadduk edenleri mükâfaatîandınr."O şöyle dedi: "Siz, (henüz) câhil kimseler iken, Yûsuf'a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?" Onlar: "Aaa, sen, yoksa sen Yûsuf musun?" dediler. O da: "Ben Yûsuf'um, bu da kardeşim! Allah bize lütfetti. Çünkü kim Allah'dan ittikâ eder ve sabrederse, mutlaka Allah iyi hareket edenlerin mükâfaatmı zayi etmez" dedi".

Bil ki müfessirler, burada bir hazfın olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Buna göre bu ifadenin takdiri: "Ya'kûb (aleyhisselâm), oğullarına "Oğullarım gidin, Yûsuf'la kardeşinden bir haber arayın" (Yusuf, 87) dediği zaman, onlar babalarının bu tavsiyesini kabul ettiler ve Mısır'a tekrar gelip, Yusuf'un huzuruna girdiler ve ona "Ey Aziz" dediler" şeklindedir.

Buna göre şayet, "Yakub (aleyhisselâm) onlara, Yusuf'u ve Bünyamin'i araştırmalarını emrettiğine göre, niçin onlar hallerinden şikâyet ederek, Hazret-i Yusuf'tan kendilerine tam ölçek yiyecek vermesini istediler?" denilirse, biz deriz ki: Araştıran ve soruşturanlar, maksadlarına ulaşmak için, her yolu denerler. Aciz olduklarını, çaresiz kaldıklarını, durumlarının kritik olduğunu, mallarının az olduğunu ve alabildiğine bir sıkıntı içinde olduklarını itiraf etmeleri ise, karşılarındakinin kalbini yumuşatan şeylerdendir. Bundan dolayı onlar, "Biz onu bütün bu hususlarda deneyelim. Eğer onun kalbi bize karşı yumuşarsa, maksadımızı ona açıklarız. Aksi halde birşey söylemeyiz" dediler. İşte bundan ötürü onlar, önce bu sözlerle başlayarak, "Ey Aziz, bizi de, ailemizi de darlık bastı" dediler. "Aziz, güçlü, kuvvetli, tehlikelere karşı koyabilen padişah" demektir, (......) kelimesi ise, fakirlik, ihtiyaç, çoluk-çocuğun çok olması ve yiyeceğin az olması manasınadır. Onlar, "ailemiz" ifadesi ile, geride bıraktıkları kimseleri kastetmişlerdir.

Onlar, "Pek ehemmiyetsiz bir sermaye ile geldik" demişlerdir. Bu tabirle ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci Bahis: Arapça'da, (bu son kelimenin masdarı olan) "izcâ", azar azar vermek demektir. "Tecziye" veznindeki masdarı da aynı manayadır. Nitekim, "Rüzgâr bulutu, yavaş yavaş götürüyor" denilir. Cenâb-ı Hak da, "Görmedin mi şu hakikati ki, Allah bulutları sürüyor" (Nur, 43) buyurmuştur. "Falana karşı sözlü müdafaa yaptım" manasında, "zamana çeşitli çarelerle karşı koyuyor" manasında, denilir.

İkinci Bahis: Onlar o sermayeyi, ya noksan olduğu için, ya değersiz olduğu için, yahut her iki sebepten dolayı, "pek ehemmiyetsiz" diye nitelemişlerdi. Müfessirler, bütün bu ihtimallerden bahsetmişlerdir. Meselâ Hasan el-Basri buna "az" manasını vermiştir; diğer bazıları ise bunun "değersiz bir sermaye" manasına geldiğini söylemişlerdir. Alimler, bunun hangi bakımlardan değersiz olduğunda da ihtilaf etmişlerdir: İbn Abbas (radıyallahü anh), bunun, yiyecek alımında geçerli olmayan, düşük ve adi para manasına olduğunu söylemiştir. Bunun "eski çuval, ip, eski eşya" manasına şeldiği söylendiği gibi, bedevilerin eşyalarının yün ve yağdan ibaret olduğu da söylenmiştir. Bunun, habbetü'l-hadra (çitlenbik), yahut süzme yoğurt, yahut ayakkabı (nalin), yahut deri, yahut kavut ve keçi kılı manalarına olduğu söylenmiştir. Şu da ileri sürülmüştür: "Mısır paralarının üstünde, Hazret-i Yusuf'un resmi vardı. Onların getirdiği paralar üzerinde ise Yusuf'un resmi yoktu. Bu sebeple o paralar, Mısır halkı nezdinde geçerli değildi"

Üçüncü Bahis: Bu, az ve değersiz sermayeye niçin "müzcât" denildiğinin izahı hususundadır. Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:

a) Zeccâc şöyle der: "Bu, Arapların "Zamanı, az birşeyle geçiştirmeye çalışıyor" manasında (......) şeklindeki deyimlerinden alınmıştır. Buna göre (......) tabirin manası; "Kendisi ile zamanı geçiştirmeye çalıştığımız, azıcık sermaye" getirdik. Aslında o, istifade edilecek şeyler cinsinden değildir" çekimdedir. Bu izaha göre ifade, "Biz, günlerimizi savuşturmaya çalıştığımız o az sermayemizi (elimizde avucumuzda ne varsa) getirdik" demektir.

b) Ebu Ubeyd şöyle demiştir: "Değersiz paraya "müzcât" denilmiştir. Çünkü onlar, verenden alınmaz, kabul edilmez cinsten paralardır Binaenaleyh bunlar "Izcâ"dandır. Arap nezdinde "izcâ", itmek, defetmek, kabul etmemek demektir.

c) Bu ifade, "Harcanmamış, geri bırakılmış paralardır. Böylesi paraları, daha iyisini bulamayan ve mecbur kalan kimseler alır-verir" demektir.

d) Kelbî: "Müzcât" kelimesi, Arapça değildir" der. Bunun, Kıptilerin kullandığı bir kelime olduğu da söylenmiştir. Ebu Bekr el-Enbârî ise: "İştikakı ve kökü olan, Arapça bir kelimenin Kıptî dilinden olduğunu söylemek yanlıştır" der.

Dördüncü Bahis: Bu kelimeyi, Hamza ve Kisâî imâle ile okurlar. Çünkü bur aslında yâ harfi vardır. Diğer kıraat imamları ise, nasb ile ve tefhim ile okurlar.

Bil ki bu sermayenin pek ehemmiyetsiz olsu hususunda sözün özü şudur: Ona böyle denilmesi, ya az olmasından, ya değerinin düşük oluşundan, yahut da her bakımdan dolayıdır. Binaenaleyh onlar, sermayelerini ve sıkıntılı durumlarını anlatınca, padişaha, "Bize yine tam ölçek ver" dediler. Bunu söylemekten gayeleri, padişahın onlara, ya bu değersiz ve noksan sermayelerini fazla imiş gibi kabul ederek, yahut da âdî olanı güzel ve değerli sayarak, kendiler müsamaha etmesini istemektir.

Tasaddukun Buradaki Anlamı

Sonra onlar, "Bize tasaddukta da bulun" maksattan padişahın cins para arasında hiçbir fark gözetmeksizin, iyi parayı ettiği gibi, kendileri için de bu âdi parayı, vereceği yiyeceğe karşı fiyat kabul kendilerine müsamahalı davranmasını istemektir.

Alimler bu ifadenin, onların, Hazret-i Yusuf'tan kendilerine sadaka vermesini istemeleri manasına gelip gelmediği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Süfyân b. Uyeyne şöyle demiştir: "Sadaka almak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e kadarki bütün peygamberler çin, bu ayete göre, helal idi. Buna göre onlar, o fazladan olacak şeyi, sadaka olarak istemişlerdi." Diğer bazı âlimler bu izahı kabul etmeyerek şöyle demişlerdir: Peygamberlerin ve evladlarının durumu, sadaka istemeye elverişli değildir. Çünkü onlar, insanlara boyun eğmezler. Genel olarak onlar, ancak Allah'a yalvarıp yakarır, diğer insanlara karşı da Allah'dan yardım isterler." Hasan el-Basrî ile Mücâhidin, bir kimsenin "Allah'ım bana tasadduk et" diye dua etmesini kerih görerek şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Çünkü Allah tasadduk etmez. Ancak verdiği sadakanın karşılığını bekleyen kimse, tasadduk etmiş olur ve "Allah'ım, bana ver, bana lütfet!" der." Bu izaha göre tasadduk, sadaka vermek; mutasaddık ise, sadaka veren manasınadır. Leys, dilenci için de "mutasaddık" denilebileceğini söylerken, çoğu dilciler bunu kabul etmemişlerdir.

Yakub'un Hükümdara Yazdığı Söylenen Mektup

Rivayet olunduğuna göre onlar, "Bizi de, alimlerimizi de darlık bastı" diye, Yusuf'a yalvarıp yakarınca, Yusuf üzüldü ve gözleri süzüldü. İşte o anda, "Yûsufa ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?" dedi. Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Yakub'un oğulları, onun şu muhtevadaki mektubunu Yusuf'a verdiler: "Halilullah İbrahim'in oğlu, Zebihullah, (Allah'a Kurban) İshak'ın oğlu Abdullah Ya'kub'dan, Mısır padişahına... İmdi, soyumuza hep belalar ve imtihanlar verildi. Dedemin eli ayağı bağlandı ve yansın diye ateşe atıldı. Ama Allah onu kurtardı. Allahü teâlâ o ateşi, onun için serin ve emin bir yer kıldı. Babamın boynuna, kesilmesi (kurban edilmesi için) bıçak dayandı, ama Allah, onun yerine bir koç gönderdi. Bana gelince, benim de bir oğlum vardı ve o evlâtlarım içinde en çok sevdiğim idi. Derken kardeşleri onu, sahraya götürdüler. Sonra da kana bulanmış gömleğini bana getirerek, "Onu kurt yedi" dediler. Ona ağlamamdan ötürü gözlerimi kaybettim. Benim, onun öz kardeşi bir diğer oğlum daha vardı. Onunla teselli buluyordum. Onlar onu sana getirdiler ve sonra geri dönerek, onun hırsızlık yaptığını ve bu yüzden onu hapsettiğini söylediler. Bizim soyumuz hırsızlık yapmaz. Bizim soyumuzdan hırsız çıkmaz. Eğer onu bana gönderirsen ne âlâ, aksi halde yedi nesline tesir edecek bir beddua yaparım." Yusuf (aleyhisselâm), mektubu okuyunca, kendini tutamadı, sabretmeyi bıraktı ve kendisinin Yusuf olduğunu onlara bildirdi.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu esnada, Yusuf (aleyhisselâm)'un"Yûsufa ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?" dediğini nakletmiştir. Rivayet edildiğine göre o, babasının mektubunu okuyunca bütün vücudu titremeye başladı, tüyleri diken diken oldu, kalbi rikkate geldi, ağladıkça ağladı ve kendisinin Yusuf olduğunu onlara söyledi. Şu da söylenmiştir: O, kardeşlerinin kendisine yalvarıp yakarmalarını, içine düştükleri sıkıntıyı ve çaresizliklerini görünce, duygulanarak, kendisinin Yusf olduğunu açıkladı. Binaenaleyh, "Biliyor musunuz?" ifadesindeki soru, başına gelen işin büyüklüğünü anlatan bir soru olup, "Yusuf'a yaptığınız ne büyük bir şey, ne kadar çirkin ve âdî bir iş idi" demektir. Bu tıpkı, suçlu ve günahkâr olan birisine, "Biliyor musun kime isyan ettiğini!" denilmesi gibidir.

Bil ki bu ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz de kendisine, "Andolsun ki sen onlara, hiç farkında delillerken, (bir gün) bu işlerini haber vereceksin" diye vahyettik" (Yusuf, 15) ayetini tasdik etmektedir. Ayetteki "ehîhi" tabirine gelince, bundan maksat onun ana baba bir kardeşinden ayrıfması sebebiyle, onu maruz bırakmış öldükle gam ve kederlerdir. Yine onlar, ona eziyet veriyorlardı ki, bu eziyyetler cümlesinden olmak üzere, onun hakkında, "Eğer o çalmış bulunuyorsa (şaşılacak bir şey yok) zaten daha evvel bir kardeşi de çalmıştı "(Yusuf, 77) diyorlardı. "Siz (henüz) cah kimseler iken" ifadesine gelince, bu, bir mazeret yerine geçmektedir. Buna göre : sanki, "Siz bu kötü ve çirkin fiile ancak, çocukluk veya gurur cehaleti içince bulunduğunuz bir durumda yöneldiniz." Yani, "Siz şimdi böyle değilsiniz" demişr -Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın "O, keremi bol Rabbine karşı seni aldatan ne?" (İnfitâr, 6) ayetinin tefsirinde söylenilen şeydir. Denilmiştir ki Cenab-ı Allah, bu muayyen vasfını zikretmekle, mezkûr sualine karşı vereceği cevac adeta kuluna telkin etmek istemiştir. Yani: "Ya Rabbi, senin kerem vasfına sahib olman beni gevşetti" demesini temin etmek istemiştir. İşte burada da bu söz, onların utanma ve sıkılmalarını gidermek ve meseleyi hafifletmek için zikredilmiştir. Sonra ise onun kardeşleri şunu demişlerdir: "A, sen, yoksa sen Yusuf musun?" dediler, O da, "Ben, Yusuf'um" dedi" İbn Kesir (......) kelimesini, haber olmak üzere (......) şeklinde okurken, Nafi memdude olmayan elifin fethası ve ya ile (......) şeklinde; Ebu Amr da, elifin uzatılması ile (......) şeklinde okumuştur ki bu, Kâlûn'un Nafi'den yapmış olduğu bir rivayettir. Diğer kıraat imamları ise, iki hemze ile olmak üzere, (......) şeklinde okumuşlardır ki bütün bunlar istifham manasındadır. Übeyy Ibn Ka'b ise (......) şeklinde okumuştur. Böylece bütün bu kıraatlardan, bazı kurrâ'nın, kelimeyi istifham manası üzere, bazılarının da haber manası üzere okudukları hususu ortaya çıkmıştır. Birinci görüştekilere gelince: Onlar şöyle demişlerdir: "Çünkü, Yusuf onlara, "... neler yaptığınızı biliyor musunuz?" deyip de tebessüm edince, onlar Yusuf'un ön dişlerini gördüler. Bunlar adeta, dizilmiş inciler gibiydi. Bunun üzerine onu Yusuf'a benzettiler de, istifham ve soru yollu ona, "Aaa, sen, yoksa sen Yusuf musun?" dediler. Bunun istifham olmasının doğruluğuna, onun, "Ben, Yusuf'um" demesi de delâlet eder. Zira o onların soru sorduğu şeye cevap vermiştir."

Bu kelimeyi haber manası üzere okuyanlara gelince, onların delili de şudur: İbr Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre, Yusuf'un kardeşleri onu, tacı başına koyuncaya kadar tanıyamadılar. Yusuf'un saç ayrımında bir alâmet var idi; Yakub ve İshakın da, tıpkı bene benzeyen, böyle bir alâmeti vardı. İşte Yusuf tacı başına koyunca, onu bu alâmetinden tanıdılar ve "Sen, muhakkak ki Yusuf'sun" dediler. İbn Kesir'in istifhamı murad edip de, istifham harfini hazfetmesi de caizdir.

O'nun "Ben, Yusuf'um" cümlesine gelince, bununla ilgili iki bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: (......) cümlesindeki lâm, lâm-ı ibtidâdır. Ente mübtedâ, Yusuf kelimesi ise, haberdir. Bu cümle ise, inne'nin haberidir.

İkinci Bahis: Burada Yusuf, kardeşlerinin kendisine yaptıkları haksızlık ve kötülüğün büyüklüğünü, Cenâb-ı Hakk'ın, buna karşılık, kendisine bahşetmiş olduğu lütuf ve yardımların bolluğunu göstermek amacıyla, kendisini açıkça, sarih bir biçimde ifade etmiştir. Buna göre o sanki, "Evet ben, o en şiddetli biçimde kendisine zulmettiğiniz adamım, Yusuf'um. Allah beni, bu en büyük makamlara yükseltti. Evet ben, o öldürmeyi planladığınız ve bunun için kuyuya attığınız, o acizim, Yusuf'um. Sonra, ne olduğumu görüyorsunuz!" demiştir. Bundan dolayı o, onlar Bünyamin'i pekâlâ tanıdıkları halde, "Bu da kardeşim!" demiştir. Bundan maksadı ise, şunu demek istemesidir: "Bu da benim gibi haksızlığa uğramıştır. Sonra o, sizin de gördüğünüz gibi, Allah tarafından lütfa mazhar kılınmıştır." Sonra Yusuf "Allah bize lütfetti" demiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh), bunun, "Allah bize dünyada ve ahirette her türlü izzet ve şeref ile lütfetti" manasında olduğunu söylemiştir. Diğer âlimler ise buna, "ayrılıktan sonra bizi tekrar bir araya getirmekle lütfetti" manasını vermişlerdir.

Takva ve Sabır Ehlini Allah terk etmez

Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü, kim Allah'dan ittika eder ve sabrederse" buyruğuna gelince, bunun manası, "Kim Allah'a karşı masiyetlerden ttika eder, kaçınır da, insanların eziyetlerine sabrederse" şeklindedir. "Allah, iyi hareket edenlerin mükâfaatını zayi etmez." Bunun manası, "Muhakkak ki kim ittika gösterir ve sabrederse, Allah onların mükâfaatlarını zayi etmez" şeklindedir. Cenâb-ı Hak burada, müttakileri de kapsadığı zamir yerine (......) kelimesini açıkça zikretmiştir. Bununla ilgili iki eşele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Bil ki Yusuf (aleyhisselâm), kendisini bu kıymetli makamda, muttaki olarak vasfetmiştir. Şayet o, Haşviyye'nin iddia ettiği gibi, Züleyha hakkında o işe tevessül etmiş olsaydı, bu söz, Hazret-i Yusuf tarafından söylenmiş bir yalan olmuş olurdu. Halbuki, kendisinde kâfirin olacağı, isyankârın da tevbe edeceği böyle bir makamda yalan söylemek, aklı başında olan kimseye uygun düşmez.'

İkinci Mesele

Vahidî şöyle der: İbn Kesir'den Kunbul tarikiyle, onun, her iki durumda da ya ile, (......) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir ki, bunun izahı şöyle yapılabilir: Bu ilâdenin başındaki men, ism-i mevsul kabul edilir, böylece de men fiilin meczum olmasını gerektirmez. Bu izaha göre de, yasbir kelimesinin merfu olarak yasbiru şeklinde okunması caiz olur. Ancak ne var ki, (mum) kelimelerinde veşeklinde tahfif yapıldığı gibi; bu kelimede de, kolaylık olsun diye ref irabı hazfedilmiş, meczum okunmuştur.

Yusuf'un Üstünlüğünü İkrar Etmeleri

Bu bölümü tek başına aç →

91–92. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:93

Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

"(Kardeşleri): "Allah'a yemin ederiz, Allah seni, hakikaten bizden üstün kılmıştır. Biz, gerçekten suçlu idik" dediler. O da, "Size dedi, bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok. Sizi, Allah bağışlasın. O, bütün merhametliler merhametlisidir. Şu benim gömleğimi götürün de, onu babamın yüzüne koyun. İyice görür bir hale gelir. Bütün ailenizi de bana getirin".

Bil ki Yusuf (aleyhisselâm), kardeşlerine, Allahü teâlâ'nın, kendisine lütfettiği ve isyanlardan ve günahlardan korunup da insanların eziyyetine sabreden kimseleri, Allah'ın etmediğini, koruduğunu anlatınca, onlar bu hususta onu tasdik ettiler ve onun, meziyyetli ve üstün kimse olduğunu itiraf ederek, "Allah'a yemin ederiz, Allah ser hakikaten bizden üstün kılmıştır" dediler.

el-Esmai şöyle der: "Arapça'da, "Allah seni üstün kıldı, faziletli yaptı" manasında, (......); yine bir kimse bir kimsenin kölesini, ona gösterdiği lütuf ve alaka ile gözde tutması halinde (......) denilir." Buna göre ayetin ifade ettiği mana. "Yemin olsun ki Allah seni, bize ilmîn, sabrın, aklın, fazlın, güzelliğin ve melikliğin ile tercih etmiştir" şeklinde olur.

Peygamberler Arası Üstünlük Meselesi

Alimlerden bazısı bu ayete dayanarak, Yusuf'un kardeşlerinin peygamber olmadığını ileri sürerek şöyle demişlerdir: "Zira, peygamberlik makamından başka ütün makamlar, o makama nisbetle adeta bir hiç gibidirler. Binâenaleyh, şayet Kardeşleri de peygamberlik makamında Yusuf'la müşterek olsalardı, onlar yemin ederiz, Allah seni, hakikaten bizten üstün kılmıştır" diyemezlerdi. Böyle olması halinde şu soruyu ileri süren kimsenin sorusunun da manası kalmaz: Onlar, nübüvvet açısından her ne kadar Yusuf gibi peygamber iseler de, Yusuf'un, melik olmak ile dünyevi haller açısından, onlardan üstün olması kastedilmiştir burada. Zira biz, dünyanın hallerinin peygamberlik makamı karşısında nazar-ı dikkate yacağını beyan etmiştik.

Cenab-ı Hak, "Biz gerçekten suçlu idik" buyurmuştur. Hâti kelimesi kasten hata işleyen kimse demektir; hâti kelimesiyle muhtî birbirinden ayrı edadırlar. İşte bu nüanstan dolayı, dinî hükümler konusunda içtihad edip de isabet edemeyen kimse için, "O, hatî'dir" denilmeyip, "O, muhtî'dir" denilmiştir. Müfessirlerin ekserisi, Yusuf'tan özür dileyen kimsenin, onu, o kuyuya atan, onu onu evinden ve babasından ayıran kimse olduğu kanaatindedirler. Ebu Ali el-Cübbai ise şöyle demiştir: "Onlar, o Yusuf'a, bundan dolayı özür beyanında bulunmamışlardır. Çünkü bu onlardan, onlar buluğa ermeden sâdır olmuştur. Binaenaleyh, bu bir günah sayılmaz. Dolayısıyla da, bundan dolayı mazeret beyanında bulunmak gerekmez. Onlar ancak babalarına, Yakub'un, Yusuf'un diri olduğunu, kurdun onu yememiş olduğunu bilebilmesi için Yusuf'a yaptıklarını açıklamamaları sebebiyle yapmış oldukları hatadan dolayı mazeret beyan etmişlerdir. Bu açıklama, birkaç yönden zayıftır:

1) Biz, onların, o işe çocukluk zamanında yeltenmiş olmalarının ileri sürülemeyeceğini beyan etmiştik. Çünkü Yakub gibi kimselerin, çocuklarının başında, onları uygun olmayan şeylerden men eden, uygun olan şeyleri ise yapmaya sevkeden olan bir kimse bulunmaksızın, o baliğ olmayan çocuklarının hepsini birden göndermesi, akla pek yatkın görünmeyen bir şeydir."

2) Farzedelim ki bu iş, Cübbâî'nin söylediği gibi olsun. Ancak ne var ki, biz şunu diyoruz: Böylesi, şeylerin varacağı en son nokta, kişinin bu gibi şeylerden dolayı özür etmesinin farz olmadığıdır. Ancak ne var ki, bu gibi şeylerden özür dilemesinin de güzel olduğu söylenebilir. Bunun delili şudur: Günahkâr bir kimse tevbe ettiğinde cezası kalkar. Ama o, yeniden tevbe eder, özür beyan eder. Böylece biz, insanın, bazan tevbe etmesinin kendisine vacib olmadığı zamanlarda da, tevbe edebileceğini anlamış oluyoruz.

Yusuf'un Onları Bağışlaması

Bil ki, onlar, Hazret-i Yusuf'un kendilerinden üstün olduğunu; kendilerinin ise günahkâr ve asi olduklarını itiraf edince, Yusuf (aleyhisselâm) "size. dedi, bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok. Sizi, Allah bağışlasın" demiştir. Bu hususta iki bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: Tesrib, kınamak ve azarlamak anlamına gelmektedir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Sizden birisinin cariyesi zîna ettiğinde, ona hadd cezası uygulasın; onu (zinadan dolayı) ayıplamasın" Benzer bir hadis için bkz. Buhârî, Itk, 17, 3/125); Müslim, Hudûd, 31 (3/1329). hadisi de bu manadadır. O halde, (......) tabirinin manası. "Size kınama ve ayıplama yok!" demektir. Tesrib kelimesinin aslı, işkembeyi saran yağ anlamına gelen, serb kelimesindendir. O halde bunun manası da, tıpkı teclîd (soymak) kelimesinin deriyi soymak anlamına gelmesi gibi, "yağı gidermek, onu izâle etmek" şeklinde olur. Atâ el-Horasani şöyle demiştir: "İhtiyaçlarımızı gençlere arzetmek, ihtiyarlara arzetmekten daha kolaydır." Yusuf (aleyhisselâm)'un kardeşlerine, "Size başa kakma ve ayıplama yok" şeklindeki sözüyle, Yakub'un "Sizin için Rabbimden mağfiret talep edeceğim" (Yusuf, 98) şeklindeki sözüne bir baksana!.

İkinci Bahis: Bu ayette yevm sözünün neye taalluk ettiği hususunda iki görüş bulunmaktadır:

Birinci Görüş: Bu, la tesrîbe ifadesine taalluk eder. Yani, o "koğuşturma olsa olsa bu günde olurdu; bugün size koğuşturma yok. Artık diğer günlerdeki durumu siz düşünün!" demektir. Burada söz konusu olan bir başka ihtimal de, "Ben bu günde mutlak manada bir koğuşturmanın olmadığına karar verdim" manasıdır. Çünkü, (......) ifadesi, mahiyeti nefyeder. Mahiyetin nefyedilmesi ise, mahiyetin fertlerinin tamamının yokluğunu iktizâ eder. Böylece bu ifade, bütün vakitleri ve durumları içine alan bir nefiy cümlesi olmuş olur. Buna göre sözün takdiri, "Bugün, bütün vakit ve durumları içine alan genel bir hüküm verdim" şeklinde olur. Daha sonra o onlara, onlardan dünyevî husustaki kınamayı kaldırdığını beyân edince, Cenâb-ı Hak'tan onlardan ahiret cezasını da kaldırmasını talep ederek, "Sizi, Allah bağışlasın" demiştir ki, bununla dua manası kastedilmiştir.

İkinci Görüş: Yevm kelimesi "sizi, Allah bağışlasın"cümlesine tealluk eder. Buna göre Yusuf (aleyhisselâm) sanki, mutlak manada bir koğuşturmanm olmadığını söyleyince, onlara, Allah'ın bugün onların günahlarını da bağışlamış olduğu müjdesini vermiştir. Bu böyledir; zira onların gönülleri kırık, kalbleri mahzun olup, suçlarını da kabul edip tevbe edince. Allahü teâlâ da onların tevbelerini kabul etmiş ve günahlarım bağışlamıştır. İşte bundan dolayı da Hazret-i Yusuf "Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok. Sizi, Allah bağışlasın" demiştir.

Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Fetih günü Kâ'be'nin kapısının una yapışarak Kureyş'e: "Benim size ne yapacağımı umuyorsunuz?" dedi. Bunun Herine de onlar, "Hayır bekliyoruz, umuyoruz. Bize sen, kerim bir kardeşsin ve kerim bir kardeşin oğlusun. Güç ve kudret sende" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ben, kardeşim Yusuf'un, "Size bugün, hiçbir başa kakma ve ayıplama yok" şeklindeki sözünü söylüyorum" dedi. Rivayet olunduğuna göre Ebu Süfyan, müslüman olmak için, Hazret-i Peygamber'in yanına geldiğinde Abbas ona, "Hazret-i Peygamberin yanına vardığında, ona, ayetini oku!" dedi. O da öyle yaptı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber de, "Allah, hem seni, hem de sana ödeteni bağışladı" buyurdu.

Hazret-i Yusuf'un, Kardeşlerini Onore Etmesi

Rivayet olunduğuna göre Yusuf'un kardeşleri Yusuf'u tanıyınca, ona: "Sen, sabah akşam bizi sofrana çağırıyorsun. Biz ise, sana karşı yaptığımız kötülüklerden dolayı utanıyoruz" diye haber saldılar. Bunun üzerine Yusuf (aleyhisselâm): "Ben her ne kadar halkının meliki olsam da, onlar yine de bana ilk gözle bakıyor ve "Yirmi dirheme alınan köleyi, bu mertebelere ulaştıran zât, ne yücedir, onu takdis ederiz" diyorlar. Andolsun ki, hem şu anda sizin gelmenizle şeref kazandım, sizin gelmeniz ve Mısır sizlerin benim kardeşim ve Hazret-i İbrahim'in torunlarından olduğumu da adamaları sebebiyle onların nazarında yüceldim" dedi.

Hazret-i Yusuf'un, Gömleğini Babasına Göndermesi

Yusuf (aleyhisselâm) sonra şöyle dedi: "Şu benim gömleğimi götürün de, onu babamın yüzüne koyun. İyice görür bir hale gelir, " Müfessirler şöyle demiştir: Yusuf (aleyhisselâm) kendisini onlara tanıtınca, onlara Sabasını sordu. Onlar bunun üzerine, gözlerini kaybettiğini söylediler. O da, bundan dolayı onlara gömleğini verdi. Muhakkik ulemâ ise şöyle demiştir: Yusuf (aleyhisselâm) o gömleğin babasının yüzüne konulmasının, onun görmesini sağlayacağını, Allah'dan aldığı bir vahiy ile bilebilmiştir. Eğer bu hususta bir vahiy olmasaydı, o bunu bilemezdi. Zira akıl, bunun böyle olacağını bilemez.

Şöyle de denilebilir: Belki de Yusuf (aleyhisselâm), babasının kör olmadığını, ancak ne var ki, fazla ağlamaktan ve kalbinin de iyice daralmış, canının iyice sıkılmış olmasından arayı zayıfladığını, görme kuvvetinin zayıfladığını; babasının yüzüne gömleğinin konulması halinde, onun mutlaka ferahlayacağını ve gönlünde büyük bir sevinç ve huzurun meydana geleceğini; bunun ise, onun ruhunu kuvvetlendireceğini, görme kuvvetindeki zayıflığı gidereceğini, böylece de görmesinin kuvvetleneceğini ve ondaki noksanlığın zail olacağını biliyordu. İşte bu kadar şeyin, kalb ve gönül ile bilinebilmesi mümkündür. Çünkü, tıbbi kanunlar da, bu mananın doğruluğuna delâlet eder. O halde Yusuf'un; "İyice görür bir hale gelir" şeklindeki ifadesi, "görür olur, görür" anlamındadır. Bu ifadenin bu manaya geldiğine, Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu da şehâdet eder. Bundan muradın, "o, bana, görür olduğu halde gelir" olduğu da söylenebilir. O, babasına saygısından dolayı, onu ayrıca zikretmiş; diğerleri içinse, "Bütün ailemizi de bana getirin" demiştir.

Kelbî, "Onun ailesi yetmiş kişi kadardı" demiştir. Mesrûk da şöyle demiştir: "Yusuf (aleyhisselâm)'un kavmi kadın-erkek yetmiş üç kişi olarak Mısır'a girmişlerdir." Rivayet olunduğuna göre, mektubu Yahûdâ götürmüş ve: "Kana bulanmış gömleği götürüp, onu (babamı) ben hüzünlendirmiştim. Onu ben hüzünlendirdiğim gibi, ben sevindireceğim" demiştir. Denildiğine göre Yahûdâ bu mektubu, Mısır'dan Ken'an Diyarına kadar olan seksen fersahlık mesafede, yalın ayak ve başı açık olarak götürdü.

Hazret-i Yâ'kub Yusuf'un Kokusunu Alıyor

Bu bölümü tek başına aç →

94–97. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:98

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

"Vakta ki kafile (Mısır'dan) ayrıldı. Babalan dedi ki: "Bana bunak demezseniz, inanın ki Yusuf'un kokusunu duyuyorum." "Allah'a yemin ederiz ki sen hâlâ eski yanlışlığındasın" dediler. Fakat müjdeci gelip de onu (Yâkûb'un) yüzüne koyduğu, o da derhal görür bir hale geldiği zaman dedi ki: "Ben size, "Bilmeyeceğiniz şeyleri, Allah tarafından olmak üzere ben biliyorum" demedim mi?" (Mısır'dan gelen oğulları), "Ey babamız, bizim için istiğfar et. Biz, gerçekten suçlular idik" dediler. (Ya'kûb da): "Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim. Şüphesiz O gafur ve rahimdir" dedi".

Arapça'da, bir kimse birisinin yanından çıkıp gittiği zaman, (......) denilir. Yine, "onu yani mektubu benden ona götürdü" manasında (......) denilir. Bu fiil, hem lazım olur, hem müteaddi. Lazım olduğu zaman masdarı (......) müteaddi olduğu zaman da, (......) şeklinde gelir. Hak teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kervan, Mısır'dan çıkıp Ken'an Diyarı'na yöneldiği zaman, Ya'kûb (aleyhisselâm), yanında bulunan çoluk-çocuğuna, akrabalarına ve torunlarına, "Bana bunak demezseniz, inanın ki Yûsuf'un kokusunu duyuyorum" demiştir. Bu konuşma onun kendi oğulları ile olmamıştır. Çünkü onlar, Yakub (aleyhisselâm)'un onlara, "Gidin Yûsuf'la kardeşinden bir haber arayın" (Yûsuf, 87) demesinin gösterdiği gibi, orada bulunmuyorlardı. Alimler, du mesafenin miktarı hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Bunun, sekiz günlük veya on günlük bir mesafe olduğu söylendiği gibi, seksen fersahlık bir mesafe olduğu da söylenmiştir. Yine âlimler o kokunun Yâ'kub (aleyhisselâm)'a nasıl ulaştığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olmak üzere Mücahid: "Bir rüzgar esti ve bunun üzerine, o gömleği havada dalgalandırdı. Böylece dünyaya cennet kokuları yayılmaya başladı, işte bu koku Ya'kûb'a ulaştı da, o, cennetin kokusunu hissettiği zaman, dünyada olacak bir cennet kokusunun ancak onun gömleğindeki koku olacağını anladı. İşte bundan ötürü o, "inanın ki Yûsuf'un kokusunu duyuyorum" dedi" demiştir. Vahidî, senedli olarak, Enes b. Malik'den Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Yûsuf'un, "Şu benim gömleğimi götürün ve onu babamın yüzüne koyun, (O zaman) iyice görür bir hale gelir" (Yusuf, 93) ifadesine gelince, zâlim Nemrud da, Hazret-i İbrahim'i ateşe attığı zaman, elinde cennetten alınma bir gömlek ve bir yaygı olduğu halde Cebrail (aleyhisselâm) İbrahim (aleyhisselâm)'in yanına geldi. O gömleği İbrahim'e giydirdi ve o yaygının üzerine oturtup, yanına oturup konuşmaya başladı. Daha sonra İbrahim (aleyhisselâm) bu gömleği İshâk (aleyhisselâm)'a, o da Ya'kûb'a, Ya'kûb da Yusuf'a giydirdi. Ya'kûb (aleyhisselâm) onu, gümüşten bir mahfazaya koyarak, Yusuf'un boynuna (bir muska gibi) astı. Yusuf (aleyhisselâm) kuyuya atıldığı zaman, işte bu gömlek (parçası), Yusuf'un boynunda idi. İşte Yusuf (aleyhisselâm)'un "Şu benim gömleğimi götürün" sözü bu manayadır." Bu meselenin izahı, şöyle denilmesidir: Allahü teâlâ bu kokuyu, Ya'kûb'a, mucizevî bir yol ile ulaştırmıştır. Çünkü böylesi uzak bir mesafeden, bunun ona ulaşması, adetin (alışılmışın) hilâfına birşeydir. Binâenaleyh bu, bir mucize olur. O ikisinden birisinin mucizesi olması gerekir. Doğruya en yakın olan, Ya'kûb'un ondan haber verip, oğullarının da onu bu sözleri ile, yakışık almayan bir şekilde nitelendirmeleri sebebiyle Ya'kûb (aleyhisselâm)'a has bir mucize olmasıdır. Böylece durumun, zikredildiği gibi olduğu ve bunun, Hazret-i Ya'kûb'un bir mucizesi olarak meydana geldiği ortaya çıkmıştır.

Ehl-i meânî şöyle demiştir: Allahü teâlâ, bu iki belde birbirine yakın olduğu halde, seksen sene Yusuf'un haberi Ya'kûb'a ulaşmamış iken, mihnet (imtihan) devri sona enp, rahatlık ve sevinç vakti gelince, Yusuf'un kokusunu Ya'kûb'a uzak bir mesafeden ulaştırmıştır. Bu da gösterir ki, kolay olan her şey çile zamanında zor, zor olan her şey de, mutluluk ve ferah zamanlarında kolaydır. "Yusuf'un kokusunu oyuyorum" demek, "Onu kokluyorum" anlamındadır. Bu mana burada, vecede (bulmak) fiili ile ifade edilmiştir. Çünkü bu onun, koku alma duyusu ile bulduğu bir şeydir.

Yanındakilerin Onunla Alay Etmeleri

Hazret-i Ya'kûb'un "Bana bunak demezseniz" ifadesine gelince; Ebu Bekr İbnü'l-Enbâri şöyle demiştir: "Arapça'da, birisi hüzünlenip de, aklı değişmeye başladığı zaman, denilir Yine bir insan, âlim iken câhil hale düşüp de, cehalet ona nisbet edildiği, bunadığı zaman, fiili kullanılır." Esmâ'i'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir adamın saçma sapan sözleri çoğaldığı zaman, onun için "müfnid" denilir." Keşşaf sahibi de: "Arapça'da (Bunak yaşlı kadın) denilmez, fakat (Bunak ihtiyar adam) denilir. Çünkü zaten kadının gençliğinde dikkat çeken görüşleri yoktu ki, yaşlılığında bunamış olsun" demiştir. Binâenaleyh ayetteki bu tabirin manası, "Eğer sözlerimi, abuk-sabuk şeyler saymazsanız" şeklindedir.

Ya'kûb (aleyhisselâm) bunu söyleyince, onun yanında bulunanlar, "Allah'ayemin ederizkisen hâlâ eskiyanlışhğındasm"dediler. Buradaki, "dalâlet" kelimesinin, birkaç manası vardır:

1) Mukâtil şöyle demiştir: "Bununla burada, şekavet, bedbahtlık manası kastedilir, yani, dünyanın bedbahtlığı demektir. Buna göre bu tabirin manası şu şekilde olur: "Muhakkak ki sen, Yûsuf için bu hüzünlere katlanıp göğüs germen şeklindeki, o eskiden beri olan bedbahtlığın içindesin." O, bu görüşüne, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu takdirde biz muhakkak ki bir dalâlet ve delilik içinde (kalmış oluruz)" dediler" (Kamer, 24) ayetini delil getirmiştir, yani, "Bu dünyamızda bir bedbahtlık içinde (kalmış oluruz)" demektir.

2) Katâde ise, bunun manasının: "Muhakkak ki sen, yine Yusuf'a karşı olan o eski sevgin üzeresin. Onu ne unutuyor, ne aklından çıkarıyorsun" şeklinde olduğunu ve bunun, "Babamız herhalde açık bir yanlışlık (dalâlet) içindedir" (Yusuf, 8) ayetindeki sözleri gibi olduğunu söylemiştir. Sözüne devamla, onların, bir peygamber için söylemeleri doğru olmayan, sert bir söz söylemiş olduklarını ifade etmiştir.

3) Hasan el-Basri ise şöyle demiştir: "Onlar Ya'kûb'a böyle söylediler. Çünkü onlar Yusuf'un öldüğüne inanıyorlardı. Ya'kûb (aleyhisselâm) ise, normal ve uygun tavrın dışına çıkarak, hep Yusuf'u sayıklıyordu."

"En" Edatının Kullanılışı Hakkında

Cenâb-ı Hakk'ın "Fakat müjdeci gelip de" buyruğuna gelince, buradaki en edatı hakkında iki görüş vardır:

1) Bu kelimenin i'rabtan mahalli yoktur. Bu ifadede olduğu gibi, bazan zikredilir; bazan da "ibrahim'den o korku gittiği zaman" (Hûd, 74) ayetinde olduğu gibi, hazfedilir. Her iki durum da, Arap şiirinde mevcuttur.

2) Basralılar, bu en edatının mâ ile birlikte mukadder bir fiilden ötürü ref mahallinde olduğunu, bunun takdirinin, müjdecinin gelişi meydana çıkınca" şeklinde olduğunu, fakat onu ref eden fiilin mahzûf olduğunu söylemişlerdir. Müfessirlerin ekserisi, bu müjdecinin Yahûdfi olduğunu, onun, "Kana bulanmış gömleğini ben götürmüş ve "Yusuf'u kurt yedi" diye ben söylemiştim. Bugün de bu gömleği ben götüreceğim, bir zamanlar babamı üzdüğüm gibi, yine onu ben sevindireceğim" dediğini söylemişlerdir.

Gömleği Yüzüne Sürüp, Görmeye Başlaması

Ayetteki, tabiri, "Müjdeci o gömleği Ya'kûb'un yüzünün üstüne artı" demektir. Yahut şöyle de denilebilir: Bu, "Ya'kûb o gömleği, yüzüne bıraktı (örttü)" anlamındadır, ifadesi de, "yeniden görür hale geldi" demektir. Bunun masdanolan "irtidât" birşeyin, daha önceki haline dönmesidir. Binaenaleyh ayetteki bu tabirin anlamı, "Allah onu, eskiden olduğu gibi görür hale getirdi" şeklindedir. Nitekim Arapça'da, hurma ağacını, Allah bitirip büyüttüğü halde, "Hurma uzadı" denilir. Alimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir: Bazıları, "O tamamen kör olmuştu. Allahü teâlâ onu, işte bu anda görür hale getirdi" derken; diğer bazıları: "Hayır, çok ağlamaktan ve üzüntüden dolayı, onun görmesi zayıflamıştı. İşte o gömleği Ya'kûb'un yüzüne atıp, Yusuf'un hayatta olduğu müjdesi verilince, onun sevinci büyümüş, gönlü ferahlamış ve bütün hüzünleri yok olmuştu. İşte o zaman görmesi yeniden kuvvetlenmiş ve görme eksikliği yok oluvermişti." İşte o zaman da, "Ben size, "Bilmeyeceğiniz şeyleri, Allah tarafından olmak üzere ben biliyorum" demedim mi?" demiştir. Bundan maksat, onun rüya yolu ile, Yûsuf'un hayatta olduğunu bilmesidir. Çünkü bu ifâdenin, kendinden önceki ile, mana cihetinden bir ilgisi vardır. Bu ifade Hazret-i Yâ'kûb'un daha önce söylemiş olduğu, "Ben, kederimi ve hüznümü yalnız Allah'a şikâyet ediyorum. Ben, Allah tarafından sizin bilmeyeceğiniz (nice) şeyleri de biliyorum" şeklindeki sözüne bir işarettir. Rivayet edildiğine göre o, müjdeyi getirene Yusuf'un nasıl olduğunu sormuş, o da: "Yusuf, Mısır hükümdarıdır" demiş. Bunun üzerine Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm): "Hükümdar olmasını ne yapayım? Sen, yanından ayrıldığın zaman, hangi din üzere olduğunu söyle?" deyince, müjdeci: "İslâm dini üzere idi" cevabını verir. Hazret-i Ya'kûb da, "İşte şimdi nimet tamamlandı" der.

Oğullarının Hazret-i Ya'kûb'dan Dua İstemeleri

Sonra Ya'kûb'un oğulları ondan özür dilemeye başlayarak "Ey babamız, bizim için istiğfar et. Biz gerçekten suçlular idik" dediler. (Ya'kûb da):'Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim. Şüphesiz O gafur ve rahîm'dir" dedi" Ayetin zahiri, Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm)'un o anda onlar için istiğfarda bulunmadığını, ama ileride onlar için istiğfar etmeyi vaadettiğini gösterir. Âlimler, bunun sebebini, birkaç değişik şekilde izah etmişlerdir:

1) İbn Abbas (radıyallahü anh) ve çoğu alimler "Ya'kûb (aleyhisselâm) onlar için, seher vakti istiğfar etmeyi dilemiştir. Çünkü seher vakti, duaların kabulü için en uygun zamandır" demişlerdir.

2) Bir başka rivayete göre yine İbn Abbas (radıyallahü anh), "Hazret-i Ya'kûb oğulları için istiğfar etmeyi, cuma gecesine ertelemiştir. Çünkü duaların kabulü için en uygun vakit o gecedir" demiştir.

3) Ya'kûb (aleyhisselâm) onların gerçekten tevbe edip etmediklerini; tevbeferinin de tam bir ihlas ile olup olmadığını anlamak istemiştir.

4) Ya'kûb (aleyhisselâm) onlar için, o anda istiğfar etmiştir. Binâenaleyh onun, "Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim" sözünün manası, "Bu yaptığına istiğfara ileride de devam edeceğim" şeklindedir. Rivayet edildiğine göre o, yirmi küsur sene, her cuma gecesi onlar için istiğfar ediyordu. Hatta denildi ki, "O bir vakitte namaza kalkar ve namazını bitirince, ellerini göğe doğru kaldırır ve der ki: "Ya Rabbi, Yusuf'a olan feryâd-ü figanımı ve ona karşı olan sabırsızlığımı bağışla. Yusuf'a yaptıkları işlerden ötürü, oğullarıma mağfiret et" der. Bunun üzerine Allahü teâlâ ona, "Seni de, onların hepsini de bağışladım" diye vahyeder.

Anlatıldığına göre, Ya'kûb (aleyhisselâm)'un oğulları, kendilerini korku ve ağıt bürümüş bir vaziyette ona derler ki: "Eğer bizi Allah bağışlamaz ise, kim bize yardım edebilir?" Bunun üzerine ihtiyar babalan duâ ederek kıbleye yönelir. Yusuf da babasının arkasından âmin demeye başlar. Diğer kardeşler de, huşu ve tevâzû içerisinde o ikisinin arkasında dururlar. Bu, tam yirmi sene devam eder. Sabırları azalıp da, artık nerede ise helak olacakları zannına kapıldıkları bir sırada, Cebrail (aleyhisselâm) iner ve "Allah Tealâ, oğulların için yaptığın duanı kabul etmiş ve senden sonra peygamberlik hususunda onlardan misak almıştır" der. Alimler, onların peygamber olup olmadıkları hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu ihtilaf meşhurdur.

Hazret-i Ya'kûb Hanedanının Yusuf Tarafından Karşılanması

Bu bölümü tek başına aç →

99. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:100

Bu bölümü tek başına aç →

100. Âyetin Tefsiri

"Sonra vakta ki onlar gelip Yusuf'un huzuruna girdiler. O, babasını ve annesini kucakladı ve "Allah'ın iradesi ile, hepiniz emin bir şekilde Mısır'a giriniz" dedi. Babasını ve annesini tahtının üstüne çıkarıp oturttu. Hepsi onun için secdeye kapandılar. Yusuf dedi ki: "Babacığım, işte bu daha önce görmüş olduğum o rüyanın tahakkukudur, İşte Rabbim onu doğru çıkardı. Bana iyilik etti. Çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benim ile kardeşlerimin arasını bozduktan sonra da, O, sizi çölden getirip (bizleri kavuşturdu). Şüphesiz ki Rabbim, dilediğini çok ince ve çok güzel olarak tedbir edendir. Şüphesiz O, alîm ve hakimdir.

Bil ki rivayet edildiğine göre Yusuf (aleyhisselâm), beraberindekilerle birlikte hazırlanıp kendisine gelebilmesi için, babasına, ihtiyaç duyulacak her türlü şey ile ikiyüz binit yollamıştır. Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm) ve kral, Ya'kûb(aleyhisselâm)'u karşılamak üzere, dörtbin asker ile, önde gelen devlet adamları ve bütün Mısır halkı ile birlikte yola çıkmışlardı. Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm), Yahûdâ'ya dayanarak yürüyordu. Böylece atlar üzerindeki kalabalığı ve insanları görüp: "Ey Yahûdâ, bu Mısır Firavun'u mu?" dedi. Yahûdâ: "Hayır, bu senin oğlun Yusuf (ve onun adamları)" diye cevap verdi. Bunun üzerine Yusuf (aleyhisselâm) hemen ileri çıkıp, selam vermek istedi. Fakat selam vermeye fırsat bulamadan, Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm): "es-Selâmü aleyke" dedi. Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm) ve oğulları, kadın-erkek yetmişiki kişi olarak Mısır'a girdiler. Musa (aleyhisselâm) ile beraber oradan çıktıklarında ise, çocuklar ve ihtiyarlar hariç, savaşacak durumda olanlarının sayısı altıyüzbin beşyüz yetmiş küsur kişi idiler.

Cenâb-ı Allah'ın - "O, babasını .ve annesini kucakladı" ifadesi ile ilgili iki bahis vardır:

Birinci Bahis: "Ebeveyni" (babası ve annesi) ifâdesinden ne murad edildiği hususunda iki görüş vardır:

1) Bundan murad, onun öz babası ve öz annesidir. Buna göre, annesinin o zamana kadar yaşamış olduğu söylenildiği gibi; annesinin daha önce ölmüş olduğu, fakat Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Yûsuf'un rüyasını gerçekleştirmek üzere, ona (saygı) secdesinde bulunsun diye, onu diriltip kabrinden çıkarmış olduğu da söylenmiştir.

2) Bundan maksad Yusuf'un babası ile teyzesidir. Çünkü annesi, kardeşi Bünyamin'i doğurduktan sonra, henüz nifas halinde iken ölmüştü. "Bünyamin" kelimesinin, İbrânice, "acıların oğlu" manasına geldiği söylenmiştir. İşte annesi öldüğü zaman babası, Yusuf'un teyzesi ile evlenmişti. Bundan dolayı Allahü teâlâ, teyzesini, ebeveyninden biri olarak ifade etmiştir. Çünkü çocuğu yetiştirip terbiye edon kimseye, annenin yerini tuttuğu için "anne" denilir, yahut da amcaya "baba" denitebitdiği gibi, teyzeye de anne denilir. Cenâb-ı Hakk'ın şu ayeti de bu manayadır: "Babaların İbrahim'in, İsmail'in ve İshâk'ın ilâhına"(Bakara, 133).

İkinci Bahis: (......) ifâdesi, "onları kendisine çekti ve bağrına bastı, kucakladı, boyunlarına sarıldı" manasındadır.

Buna göre eğer, "Onların Mısır'a girmeden önce, Hazret-i Yusuf'un yanına varıp girmelerinin manası nedir?" denirse, biz deriz ki: Öyle anlaşılıyor ki, Hazret-i Yusuf onları karşıladığı zaman, onları orada bulunan bir evde veya bir çadırda misafir etti. Binâenaleyh onlar, onun yanına girdiler; o da onları kucakladı ve onlara, "Mısır'a giriniz" dedi.

Hazret-i Yusuf'un Aile Efradını Ağırlaması

Hazret-i Yusuf'un "Allah'ın iradesi ile, hepiniz emin bir şekilde Mısır'a giriniz" ifadesiyle ilgili birkaç bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: Süddî şöyle demiştir: "Hazret-i Yusuf bu sözü, onlar Mısır'a girmeden önce söylemiştir. Çünkü o, onları yolda karşılamıştı." İşte, bizim kabul edip anlaştığımız görüş de budur. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu söz, "emîn olarak Mısır'da oturun" manasındadır. Oturmak, bu iki fiil birbirine bitişik oldukları için, girmek fiiliyle ifade edilmiştir."

"İnşaallah" Cümlesinin Buradaki Manası

İkinci Bahis: Ayet-i kerimedeki, "Allah'ın iradesiyle" şeklindeki istisna ile ilgili iki görüş bulunmaktadır:

1) Bu, emin olmalarıyla ilgili olup, girmeyle alakalı değildir. Buna göre ayetin manası, "Eğer Allah dilese, inşaallah, emin olarak Mısır'a girin" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, "inşaallah, emniyet içinde, korkusuzca mutlaka Mescid-i Haram'a gireceksiniz" (Fetih, 27) ayetidir.

2) Daha önce zikretmiş olduğumuz, "bu sözü Hazret-i Yusuf onlara, onlar Mısır'a girmeden önce söylemiştir" şeklindeki görüşe göre, bu istisnanın girme fiiliyle ilgili olduğu söylenmiştir.

Üçüncü Bahis: "emin olarak" ifadesinin manası, "canınızdan, malınızdan ve ailenizden emin olarak; hiç kimseden korkmadan" şeklindedir. Çünkü daha önce onlar, Mısır krallarından korkarlardı. Bunun, "Kıtlıktan, sıkıntıdan ve ihtiyaç halinden emin olarak, korkusuzca" manasında veya, "Daha önce işledikleri o suçtan dolayı, Yusuf'un zarar vermesinden emin olarak ve korkmadan" manasına geldiği de söylenmiştir.

Cenâb-ı Hak "Babasını ve annesini tahtının üstüne çıkarıp oturttu" buyurmuştur. Dil alimleri, "Arş, yüksek sedir anlamındadır" demişlerdir. Allahü teâlâ, "Onun, büyük bir arşı, tahtı vardır" (Neml, 23) buyurmuştur. Burada "Arş" kelimesinden murad, Yusuf'un üzerinde oturduğu yüksek sedir, tahttır.

Onların Hazret-i Yusuf'un Önünde Eğilmeleri

Cenâb-ı Hak, "Hepsi secdeye kapandılar" buyurmuştur. Bu ifadede bir problem bulunmaktadır. Çünkü, Ya'kûb (aleyhisselâm), Yusuf (aleyhisselâm)'ın babası idi. Babalık hakkı ise, daha büyüktür. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabbin, "Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana ve babaya İyi muamelede bulunun" diye hükmetti" (isra, 23) buyurmuş ve anababa hakkını, kendi hakkıyla beraber zikretmiştir. Hem sonra Hazret-i Ya'kûb, yaşlı idi; genç olanın ihtiyara saygı göstermesi gerekir.

Yine, Ya'kûb (aleyhisselâm), peygamberlerin en büyüklerindendi. Yusuf (aleyhisselâm) da her ne kadar bir peygamber ise de, Ya'kûb(aleyhisselâm)'un mertebesi ondan daha yüce idi.

Aynı şekilde yine, Ya'kûb (aleyhisselâm)'un daha çok ibadet etme hususundaki gayret ve çabası, Hazret-i Yusuf'un gayret ve çabasından daha çok idi. İşte bütün bu hususların bir araya gelmesi, bilakis; Hazret-i Yusuf'un Hazret-i Ya'kûb'a bütün gücüyle hizmet etmesini ve saygı göstermesini gerektirir. Binâenaleyh, Yusuf daha nasıl Ya'kûb'un kendisine secde etmesine müsaade etmiştir? İşte, bu müşkilin izahı budur.

Yusuf, Babasının Önünde Eğilmesine Neden Müsaade Etti?

Bunua birkaç şekilde cevap verilir:

1) Bu, Atâ'nın rivayetine göre, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşü olup, buna göre ayetten Tiurad, "Onlar, onun için, yani onu buldukları için Allah'a secdeye kapandılar" manasıdır. Netice olarak, bu secde, bir şükür secdesi olup, secde edilen de Allahü teâlâ idi. Ancak bu secde, Hazret-i Yusuf'dan dolayı yapılmıştı... Bu te'vîlin doğruluğunun delili ise, "Babasını ve annesini tahtının üstüne çıkarıp oturttu. Hepsi onun için secdeye kapandılar" ifadesinin, onların, bu tahta çıktıkları, daha sonra da secdeye kapandıkları manasını ihsas ettirmesidir. Eğer onlar, Yusuf'a secde etmiş olsalardı, ona, tahtının üzerine çıkmadan önce secde ederlerdi. Çünkü bu, tevazuyu daha çok îade etmektedir.

Buna göre eğer, "Bu tevîl, ayetteki "Yusuf dedi ki: "Babacığım, işte bu daha görmüş olduğum o rüyanın tahakkukudur" ifadesine muvafık değildir. Buradaki rüyadan maksat, "... gerçekten ben, rüyada onbir yıldızla güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana secde edicilerdir" (Yusuf, 4) ifadesiyle anlatılan " denilirse, biz deriz ki: Aksine, bu, tam ona uygundur. Buna göre, "... güneşi ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana, secde edicidirler" ifâdesinden murad, Denim için, yani benim iyiliğimi istemek ve makamımın yükselmesine çaba sarfetmek çın, onlar Allah'a secde ettiler" manasıdır. Bu mana muhtemel olduğuna göre, soru düşer. Bence bu izah, doğru olup, yerindedir. Çünkü, babalık hakkı, yaşlılık, ilim, din ve peygamberlik mertebesinin daha mükemmel olması bakımından, Ya'kûb (aleyhisselâm) kendisinden daha önde olmasına rağmen, babasının kendisine secde etmesine müsaade etmesi, Yusuf'un aklına ve dinine göre uzak görülemez.

2) Şöyle denilebilir: Onlar, Yusuf'u bir kıble gibi kabul edip, Cenâb-ı Allah'a, onu bulmuş olmaları nimetine mukabil, şükür secdesine kapanmışlardır. Bu, güzel bir izahtır; çünkü Arapça'da denildiği gibi, aynı manada olmak üzere "Ka'be'ye yönelerek namaz kıldım" da denilebilir. Hassan İbn Sabit de şöyle bir şiir inşâd etmiştir: "Ben, işin, Haşim(oğullarının elin)den, ondan sonra da Hasan'ın babasının elinden çıkacağını hiç düşünmemiştim. O, kıblenize yönelerek ilk namaz kılan ve insanların, Kur'ân'ı ve sünneti en iyi bileni değil midir?" Bu, Allah "Kıbleye secde etti" denilmesinin caiz olması gibi, "Falanca, kıbleye doğru namaz kıldı" denilmesinin caiz olduğuna bir delildir. Binaenaleyh, tabirinin manası "Yusuf'u bir kıble edindiler; sonra, onu bulmaları nimetine karşı, Allah'a şükür secdesine kapandılar" şeklindedir.

3) Tevazu bazan "secde etmek" tabiriyle ifade edilir. Nitekim şair, "Oralarda, tepeleri alçak arazilere secde eder halde görürsün" demiştir.

Buna göre burada "secde"den murad, tevâzudur. Ancak ne var ki bu izah da müşkildir. Çünkü Allahü teâlâ, "Hepsi onun için secdeye kapandılar" buyurmuştur. "Secdeye kapanma" tabiri, güzel bir biçimde secde etme manasını hissettirir. Buna da şu şekilde cevap verilebilir: (Secdeye kapanmak) kelimesiyle bazan, sadece uğramak ve rastlamak manası murad edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlar, kör ve sağırlar gibi, geçip gitmezler" (Furkan, 73) buyurmuştur.

4) Şöyle diyebiliriz: deki fail zamiri (vâv), onun ebeveynine ait değildir. Böyle olmamış olsaydı, Cenâb-ı Hak, derdi. Aksine zamir, Hazret-i Yusuf'un kardeşlerine ve onu tebrik etmek için yanına gelen diğer kimselere aittir. Buna göre ayetin manası, "Yusuf, anne ve babasını, onlara en mükemmel biçimde saygı göstermek için, tahtının üzerine çıkarttı. Kardeşlerine ve yanına gelenlere gelince. onların hepsi birden ona secdeye kapandılar" şeklindedir.

İmdi, eğer "Bu izah, ayetteki, "Babacığım, işte bu daha önce görmüş olduğum o rüyanın tahakkukudur" ifadesiyle uyuşmuyor" derlerse, biz deriz ki:

Rüyanın yorumunun, her bakımdan, yani tasvir ve tavsif bakımından, görülen rüyaya aynen mutabık olması gerekmez. Binaenaleyh, yıldızların, ayın ve güneşin secde etmesi, büyük insanların ona saygı göstereceğine işarettir. Hazret-i Ya'kûb'un, işte bu sebepten dolayı çocuklarıyla beraber Kenan'dan kalkıp Mısır'a gitmesi, Yusuf için, son derece büyük bir tazim olmuştur. O rüyanın doğruluğu için, bu kadar şey kâfidir. Ama, o açıklama ve tabirin, sıfat ve şekit bakımından rüyanın aslına eşit ve denk olması hususuna gelince, hiç kimse bunu gerekli görmemiştir.

5) Belki de, o vakit, o muhitte tebrik ve değer vermeye delâlet eden iş, secde etmek idi. Onların secde etmelerinden maksad ise, ona tazimdir.

Bu görüş son derece uzak bir ihtimaldir. Zira, alabildiğine tazim, Yusuf'dan çok Ya'kûb'a yaraşır. Binaenaleyh, eğer durum sizin dediğiniz gibi olsaydı, o zaman Yusuf'un Ya'kûb'a secde etmesi gerekirdi. Belki de Yusuf'un kardeşlerini, Yusuf'a tevazu yollu secde etmemeye sevkeden şey, onların taassubu ve ona, hâlâ tepeden takmalarıdır. Yusuf (aleyhisselâm), onların böyle yapmamaları halinde, bunun, fitnelerin yeniden zuhur etmesine ve küflendikten sonra eski kinlerin yeniden ortaya çıkmasına sebep olacağını biliyordu. İşte bundan dolayı Ya'kûb (aleyhisselâm), kadrinin yüceliği ve baba ve ihtiyar olması sebebiyle hakkının büyük olması; din, peygamberlik ve ilim hususlarında da mertebesinin Yusuf'unkinden daha üstün olması sebebiyle, ve de, onların bunu bizzat müşahede etmeleri, taassup ve kalblerindeki nefretin yok olmasına vesile olsun diye işte o secdeyi yapmıştır. Görmez misin ki bir hükümdar, birini muhtesib Muhtesib, İslâm devletinde, emr-i maruf ve nehy-i münkeri ifa etmekle görevli teşkilatın başkanıdır (ç.) tayin ettiğinde, onun otorite sağlamasını temin etmek gayesiyle hisbe işini, (hükümdarın) bizzat kendisi üzerinde uygulama imkânı verir. Böylece bu muhtesibin, görevini yapmaktan asla çekinmeyeceği hususunda, hiç kimsenin kalbinde şüphe bırakmaz.

6) Belki de Allahü teâlâ, sadece kendisinin bileceği çok gizli bir hikmetten dolayı, Ya'kûb (aleyhisselâm)'a o secdeyi emretmiştir. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, ancak kendisinin oilebileceği bir hikmetten dolayı meleklere, Hazret-i Adem'e secde etmelerini emretmesine benzer. Yusuf (aleyhisselâm) da, kalben buna razı değildi; ancak ne var ki O, Allah'ın bunu emrettiğini bildiği için, sesini çıkarmamıştı.

Rüyanın Gerçekleşmesi

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Yusuf (aleyhisselâm)'un bu hali görünce"Babacığım, işte bu daha önce görmüş olduğum o rüyanın tahakkukudur. Muhakkak Rabbim onu doğru çıkardı" dediğini -akletmiştir. Bu ifadeyle ilgili iki bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Hazret-i Yusuf, babasının ve Kardeşlerinin secde ettiklerini görünce, bu onu dehşete düşürmüş ve tüyleri diken diken olmuş ve babası Ya'kûb'a: "İşte bu daha önce görmüş olduğum o rüyanın :ahakkukudur" demiştir. Ben derim ki, bu da, altıncı maddedeki cevabı kuvvetlendirmektedir. Buna göre o sanki şöyle demiştir: "Babacığım, ilim, din ve nübüvvet hususlarındaki kadrinin yüceliğinden dolayı, senin gibilerin oğluna secde etmesi uygun düşmez; ancak ne var ki bu, kendisiyle emrolunduğun ve kendisiyle mükellef tutulduğun bir husustur. Çünkü, peygamberlerin rüyası haktır. Nasıl ki, İbrahim(aleyhisselâm)'un rüyasında oğlunu kurban olarak kesmesi, bunun ona, uyanıklık halinde vacip olmasına sebep olmuşsa, aynen bunun gibi, Yusuf (aleyhisselâm)'ungörüp de babası Yakub'a anlatmış olduğu rüya da, bu secdenin vücubiyyetine sebep olmuştur, işte bundan dolayıdır ki İbn Abbas (radıyallahü anh), Yusuf (aleyhisselâm)'un bu rüyayı gördüğü zaman onu korkuttuğunu, tüylerinin diken diken olduğunu, ama bir şey söylemediğini nakletmiştir.

Ben de derim ki: Bunun, Cenâb-ı Hâkk'ın Ya'kûb (aleyhisselâm)'a tattırmış olduğu sıkıntıların bir nevi tamamlanması olması uzak bir ihtimal değildir. Buna göre ona sanki şöyle denilmiştir: "Muhakkak ki sen, ona kavuşmayı hep arzu edip istiyor ve onun ayrılığı sebebiyle, daima hüzünleniyordun. O halde, onu bulduğun zaman, ondan ötürü secde et!" Böylece bu secdeyi emretmek, o sıkıntıların tamamlanması olmuştur. İşlerin hakikatlerini ise, en iyi bilen Allah'tır.

Rüya İle Rüyanın Çıkması Arasındaki Zaman

İkinci Bahis: Alimler, bu zaman ile o rüya arasındaki müddetin miktarı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bunun seksen sene veya yetmiş sene olduğu söylendiği gibi, kırk sene olduğu da söylenmiştir ki, bu ekser ulemânın görüşüdür. Bundan dolayı onlar şöyle derler: "Rüyanın tevili, ancak kırk sene sonra çıkar." Bunun, onsekiz sene olduğu da söylenmiştir. Hasan el-Basrî'den rivayet edildiğine göre, Hazret-i Yusuf, onyedi yaşındayken kuyuya atılmıştı. Kölelik ve hapiste de, seksen sene kaldı. Daha sonra, babasına ve akrabalarına kavuştu. Bundan sonra da yirmi üç sene yaşadı ki, böylece ömrü yüzyirmi seneye baliğ olmuştur. İşlerin hakikatini en iyi bilen Allah'tır.

Hazret-i Yusuf'un Son Derece Nazik Davranışı

Sonra "Bana iyilik etti" demiştir. Buradaki (......) kelimesi, (......) takdirindedir. Arapça'da, hem (Bana iyilik etti) denilir. Şair Küseyyir şöyle demiştir: "Ey sevgili, bize ister cevr ü cefâ et, istersen iyi davran!. O sevgili bize buğzetse de, biz onu ne kınarız, ne de ona buğzederiz."

Ayetteki bu ifâde, "Rabbim, beni hapisten çıkardığı zaman bana iyilik yaptı" demektir. Hazret-i Yusuf, Rabbinin onu kuyudan çıkarıp kurtarmasını, birçok sebepten dolayı zikretmemiştir:

a) O kardeşlerine, "Size, bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok" (Yusuf, 92)

demiştir. Eğer kuyu hadisesini zikretmiş olsaydı, bu onlar için, bir ayıplama ve kınama olmuş olurdu. Binaenaleyh, bunu zikretmemesi, onlara lütuf yerine geçmiştir.

b) O, kuyudan çıktığı zaman, o melik olmadı. Aksine, insanlar onu köle haline getirdi. Ama, hapisten çıkınca, insanlar onu başlarına hükümdar yaptılar. Binaenaleyh Du çıkarma, tam bir ihsan ve in'âm olmaya daha yakındır.

c) Kuyudan çıkartıldığı zaman, kadının iftirası sebebiyle pekçok zarar ve sıkıntının cine düştü. Hapisten çıkartıldığı zaman ise, babasına ve kardeşlerine kavuştu, .zerindeki töhmet ve sû-i zanlar yok oldu. Binaenaleyh bu, bir fayda olmaya daha uygundur.

d) Vahidi şöyle demiştir: "Onun zindandan çıkarılmasındaki nimet daha büyüktür. Çünkü, onun hapse girmesi, onun, niyet kurduğu bir günah sebebiyle idi. Bunun da, insan tabiatının temayülü ve nefsin rağbet ve arzusu anlamına alınması gerekir. Her ne kadar bu, başkaları için af dairesi içinde ise de, Hazret-i Yusuf için bir muaheze ve sorgulama sebebi olur. Çünkü, ebrârın hasenatı, mukarrabînin seyyiâtıdır."

Sonra O "O, sizi çölden getirdi" dedi. Bu hususta iki mesele vardır:

Ayetle ilgili iki görüş bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Bedv Kelimesinin Anlamı

1) (......) kelimesi, (çöl) anlamındadır. Vahidi, (......) üzerinde kişinin ta uzaktan görülebildiği, düz ve geniş arazi demektir. Kelimenin aslı ise, (ortaya çıkmak) kelimesidir. Sonra ise, mekân, masdar olan kelimeyle isimlendirilerek bedv (düz arazi) ve (hazır olunulan yer, mahal) denilmiştir. Yakûb (aleyhisselâm) ve oğulları, Kenan Diyarında, hayvancılık ve ziraatcilikle meşgul oluyorlardı" demiştir.

2) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm) çöle gitmiş ve orada yerleşmişti. Oradan, Hazret-i Yusuf'un yanına geldi. Onun, oradaki dağın hemen altında bir mescidi bulunuyordu." İbnu'l-Enbarî de: (......) kelimesi, belli bir yerin adıdır. Meselâ "o, Şi'b ile Beda arasındadır" denilir. Bu ikisi, iki yere verilen isimdir" demiştir. Küseyyir, her ikisini birden zikrederek şöyle demiştir "Sen, (ey sevgili), Şi'b'i bana, Bedâ'yı da bana tercih eden, onları benden çok sevenisin; benim vatanım ise, bu ikisinden başka olan yurtlardır."

Bu görüşe göre bedv kelimesinin manası, kendisine denilen yere yönelip gitmektir. Nitekim Arapça'da "mağaraya girdiler" manasında cenildiği gibi; "çöle gittiler" manasında da, (......) denilir. Buna göre ayetin manası, "Allah sizi Bedâ tarafından getirdi" şeklindedir. Bu görüşe göre, Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm) ve oğulları mukîm idiler, yerleşik hayatları vardı. Çünkü, buradaki bedv kelimesi ile, çöl değil, Bedâ denilen o yer kastedilmiştir. Buraya kadar olan açıklamayı, Vahidi, el-Basît adlı eserinde yapmıştır.

İkinci Mesele

Alimlerimiz, kulun fiilinin, Allah'ın yaratması ile olduğu hususunda, bu ayet ile istidlalde bulunmuşlardır. Çünkü, Hazret-i Yusuf "Çünkü beni zindandan çıkardı" diyerek kul olan kendisinin zindandan çıkmasını ve "O, sizi çölden getirdi" sözüyle onların çölden gelmesini, hep Allah'a izafe etmiştir. Bu, kulun fiilinin, tamamen Allah'ın fiili, O'na ait olduğu hususunda apaçık bir beyandır. "Bundan maksat, bunların, ancak Allah'ın muktedir kılması ve kolaylaştırması ile meydana gelmesidir" demek, ayetin zahirî manasından sapmaktır.

Daha sonra Hazret-i Yusuf "Şeytan benim ile kardeşlerimin arasım bozduktan sonra da" demiştir. Keşşaf sahibi: (......) kelimesi, "Aramızı bozdu ve bizi birbirimize karşı kışkırttı" anlamındadır. Bu kelimenin esas manası, atı mahmuziayıp onu koşmaya yöneltmek anlamında olan deyiminden alınmadır. Arapça'da, bir kişi binit hayvanını kamçılayıp onu dürttüğü zaman, denilir" demiştir. Bil ki, Cübbâî, Ka'bî ve Kadî, bu ayeti, cebr akidesinin yanlışlığına delil getirerek şöyle demişlerdir: "Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i Yusuf'un, bu iyiliği, Allah'a; kışkırtmayı da, şeytana nisbet ettiğini bildirmektedir. Eğer bu kışkırtma da Rahman olan Allah'dan olmuş olsaydı, onun, nimetlerde olduğu gibi, bunu da ancak Allah'a nisbet etmesi gerekirdi."

Buna şöyle cevap verilir: Hazret-i Yusuf'un bu işi şeytana nisbet etmesi mecazidir. Çünkü, size göre (ey Mutezilîler), şeytan, gizli konuşmaya, insana fısıldamaya muktedir değildir. Halbuki Allahü teâlâ ondan bahsederek, "Zaten benim, sizin üzerinizde hiçbir hükmüm, nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de bana hemen icabet ettiniz" (ibrahim. 22) demiştir. Binâenaleyh, Kur'ân'ın zahiri, bu fiilin, aslında böyle olmadığı halde, (mecazî olarak), şeytana nisbet edilmesini gerektirmektedir. Yine, eğer kişinin günaha yönelmesi şeytanın yüzünden ise, şeytanın günaha yönelmesi de bir başka şeytan yüzünden ise, o zaman teselüsl gerekir. Bu teselsül ise, muhaldir. Eğer bu, bir başka şeytanın yüzünden değilse, aynı şey insan için de söylenebilir. Binâenaleyh, sabit olur ki, kişinin cehalete ve fıska yönelmesi, ne şeytan sebebiyledir, ne de kendisi sebebiyledir. Çünkü, hiç kimsenin tabiatı, dünyada kınanmaya, ahirette de azaba düşmesini gerektirecek olan fıskı ve cehaleti seçmeye yönelip onu arzulamaz. O, küfre ve fıska düştüğüne göre, onu buna düşüren birisinin mutlaka bulunması gerekir. Bu iki kısım, yani günaha düşürenin, şeytan veya İnsanın kendisi olması batıl olunca, geriye ancak, bunun Allah'tan olduğunu söylemek kalır. Bunu, şu husus da tekid eder: Bundan önce geçen, "Çünkü beni zindandan çıkardı, sonra da O, sizi çölden getirdi" ayet-i kerimesi, her şeyin, Allah'dan olduğu hususunda apaçık bir ifadedir.

Sonra O "Şüphesiz ki Rabbim, dilediğini çok ince ve çok güzel olarak tedbir edendir" demiştir. Bu, "Yusuf ile babasının ve kardeşlerinin muhabbet, ülfet, güzel bir geçim ve gönül huzuru içinde yeniden bir araya gelmeleri, aklen son derece uzak bir ihtimaldi. Fakat, Allahü teâlâ latîftir; bir şeyin meydana gelmesini murad ederse, onun sebeplerini kolaylaştırır, meydana gelmesi aklen ne kadar uzak dahi olsa, o şey meydana gelir" demektir.

Sonra, "Şüphesiz o, alîm ve hakimdir" demiştir. Yani, "O'nun fiillerinde latîf oluşu, sonsuz olan mümkin bütün hususları ve itibarları bilmesinden dolayıdır. Binâenaleyh o, bu zor olan şeyin meydana gelmesini kolaylaştıracak olan şeyi de, yolları da bilir. O, hakimdir, yani, fiillerini sapasağlam yapar, hikmet sahibidir. Abesten ve batıldan uzak olup, fiillerinde sonsuz hikmet sahibidir" demektir. En iyisini bilir.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

"Ya Rab, sen bana mülk verdin ve sözlerin tevilini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da, ahirette de benim yarimsin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni salihlere kat".

Bu ayette ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Yusuf'un Babasına Haber Vermemesinin Sebebi

Rivayet olunduğuna göre Yusuf (aleyhisselâm), Ya'kûb'un elinden tutar ve ona, hazinelerini gezdirir. Derken onu, altın ve gümüş; mücevherat, elbise ve silahların bulunduğu hazine odalarına götürür. Evrak ve kırtasiye depolarına onu girdirince, Hazret-i Ya'kûb: "Yanında, bunca yazacak malzeme bulunuyorken, neden böyle gafil davrandın da, 'sekiz' konaklık yerden bana mektup yazmadın?" dedi. Hazret-i Yusuf: "Bu işi, bana Cebrail yasakladı" diye cevap verince, Ya'kûb: "Ona, bunun sebebini sor" dedi. Yusuf: "Sen sor, ona senin nazın daha çok geçer" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hazret-i Ya'kûb ona sorunca, Cebrail (aleyhisselâm): "Cenâb-ı Hak, senin, "Onu, kurdun yemesinden korkuyorum" (Yusuf, 13) demenden dolayı, bunu bana yasakladı. Halbuki sen, benden (yani, Allah'dan) korkmalıydın" dedi.

Hazret-i Yusuf'un Vefatı

Rivayet edildiğine göre Ya'kûb (aleyhisselâm), Hazret-i Yusuf ile birlikte yirmidört sene kaldı. Vefatı yaklaşınca ona, kendisini Şam'a, babası İshak'ın yanına defnetmesini vasiyet etti. Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm) bizzat kendisi babasının (cenazesini) götürdü ve (oraya) defnetti. Sonra Mısır'a döndü. Babasının ölümünden sonra yirmi üç sene daha yaşadı. İşte bu esnada âhiret mülkünü temenni etti ve ölümü istedi. Denildi ki: "Ne ondan önce, ne de ondan sonra hiçbir peygamber ölümü temenni etmedi." Böylece Cenâb-ı Allah onu, hoş ve temiz olarak öldürdü. Mısır ahâlisi, onun defni (gömülmesi) meselesinde ihtilaf ettiler. Herkes onun, kendilerinin mahallesine defnedilmesini istiyordu. Nerede ise bu yüzden savaşacaklardı. Daha sonra en uygun olanın, onun için mermerden bir sanduka yapıp, cenazesini onun içine koymak ve Nil nehrinde, suyun aktığı bir yere gömmek olduğu görüşüne vardılar. Böylece onun bereketi, Mısır'da olan herkese ulaşacaktı. Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un Efrâsim ve Mîşâ adlarında iki oğiu vardı. Efrâsim'in de Nûn isminde bir oğlu vardı. Nûn'un da Yûşâ isminde bir oğlu vardı. İşte bu, Musa (aleyhisselâm)'nın arkadaşı olan gençti. Daha sonra Yusuf (aleyhisselâm), Allahü teâlâ Musa (aleyhisselâm)'yı peygamber olarak gönderinceye kadar orada medfûn kaldı. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) sonra, onun kemiklerini oradan çıkarıp, babasının kabrinin yanına defnetti.

İkinci Mesele

(......) ifâdelerindeki min edatı, ba'ziyyet (kısmîlik) manasınadır. Çünkü Yusuf (aleyhisselâm)'a, dünya mülkünün yahut Mısır mülkünün bir kısmı ile, rüya yorumu ilminin bir kısmı verilmişti. Esamm: "Cenâb-ı Hak, (mülkden) demiştir. Çünkü, Yusuf'un üzerinde, hüküm sahibi olan kimse (kral) vardı" demiştir.

Bil ki varlıklar üç çeşittir: Tesir edip, kendisine tesir edilmeyen. Bu, sadece Cenâb-ı Hak'tır. Tesir e'dilip, kendisi başkasına tesirli olmayan. Bu da, cisimler âlemidir. Çünkü cisimler, çeşitli şekil, suret ve özellikler ile birbirine zıt vasıfları kabul ederler. Binâenaleyh bunların, hiçbirşey üzerinde bir tesirleri yoktur. Bu iki kısım, iki uçturlar. Bunların arasında bir üçüncü kısım daha vardır. Bu, hem tesir eder, hem de tesir olunur. Bu, ruhlar alemidir. Ruhlar aleminin özelliği, Allah'ın celâl nuru aleminden gelen tasarruf ve tesiri kabul etmektir. Sonra o ruhlar, maddî aleme yöneldiklerinde, orada tasarruf ve tesir icra ederler. O halde ruhların, maddeler alemi ile ilgisi, orada tasarrufda bulunup, orayı tedbir etmek ile; ulûhiyyet alemi ile ilgisi ise ilim ve marifet ile olur. Binâenaleyh ayetteki, "Bana mülkden verdin "ifadesi nefsin (ruhun) madde alemi ile olan ilgisine; "sözlerin te'vilinden öğrettin" ifadesi ise, ruhun Allah'ın celâlinin huzuru ile ilgisine işarettir. Bu iki çeşit ilginin, kemal ve noksanlık, kuvvet ve zayıflık. açıklık ve gizlilik hususlarında sonsuz dereceleri olunca, insanlar için bu iki ilgiden, ancak sınırlı miktarların elde edilmesi mümkün olur. Böylece, gerçekte elde edilen şey, mülkün sonsuz kısımlarından bir kısmı ile, ilmin sonsuz kısımlarından bir kısmı olmuş olur. İşte bu sebepten ötürü, "mülk" ve "te'vil" kelimelerinin başına kısmîlik ifade eden min edatı konulmuştur. Çünkü bu kelime, "bir kısmı" manasına gelir

Fatıru s-Semavati Ve'l-Arz Vasfının izahı

Daha sonra O "Gökleri ve yeri yaratan" demiştir. Bu ifade ile gili birkaç bahis vardır:

Birinci Bahis: "Fâtır" lafzı lügat bakımından hangi manayadır? Ibn Abbas (radıyallahü anh): Ben, iki bedevî Arap, bir kuyu hususunda birbiri ile münakaşa edip, sonra bana başvurarak, birisi "o kuyuyu evvela ben esmiştim" ve "onu ilk ben kazdım" deyinceye kadar, bu kelimenin ne manaya geldiğini bilmiyordum" demiştir. Dilciler şöyle demişlerdir: "Arapça'da "fatr" kelimesi asıl olarak "yarmak" manasınadır. Nitekim devenin azı dişi (damağını yarıp) çıkmaya başladığında (......) denilir. Yine "Onu yardım, o da yarıldı" manasında, denilir. Yeryüzü (biten bitkiler ile) yarıldığında, ağacın dalları, yaprakların çıkması ile âdeta yarık yarık olduğunda, denilir. İşte kelimenin Arapça'daki kök manası budur. Daha sonra bu kelime, var etme ve yaratma manasına kullanılmıştır. Çünkü var edilen o şey, yok iken sanki bir karanlık içinde imiş de, yaratılmak sureti ile, o yokluk ve karanlık yarılmış ve içinden o çıkmış gibi olur.

İkinci Bahis: Bu kelimenin bazan, bahsettiğimiz iştikakın delil oluşu ile, birşeyi sırf yokluktan meydana getirme manasına geldiği santimıştir. Ama gerçekte bu, buna delil değildir. Bunun böyle olduğunu şunlar göstarir:

a)Cenâb-ı Hak, "Hamd, göklerin ve yerin fâtırı olan Allah'a mahsustur"(Fatır, 1) buyurmuş; daha sonra da o gökleri ve yeri, "Sonra (Allah) göğe, ki o, bir buhar (duhân) halinde idi. yöneldi" (Fussilet. 11) diyerek, onları buhardan yarattığını beyân etmiştir. Binâenaleyh bu ifade, "fâtır" lafzının, Cenâb-ı Hakk'ın onları sırf yokluktan yarattığı manasına gelmediğine delâlet eder.

b)Allahü teâlâ, insanları topraktan yarattığı halde, "Yüzünü Allah'ın fıtratına çevir ki. O, insanları bunun üzerine yaratmıştır" (Rum, 30) demiştir. O, "Sizi ondan (topraktan) yarattık, yine ona döndüreceğiz. Sizi bir kere daha ondan (topraktan) çıkaracağız" (Taha, 55) buyurur.

c) Bir şey, maddesi ve sureti (şekli) bulunduğu zaman, meydana gelir. Mesela bir sürahiyi ele alalım. Bu ancak, o belli madde, o belli özelliğe sahip olduğu zaman, mevcut olur, meydana gelir. O suret bulunmadığı zaman, bunların toplamı (demek olan sürahi) meydana gelmez. Bu sureti var eden, o sürahiyi icad etmiş sayılır. Binâenaleyh Onun madde olarak kâinatı icad etmesinin, sürahi maddesini icad etmesini gerektirmediğini anlarız. Böylece sabit olur ki "fâtır" lafzı, Allahü teâlâ'nın göklerin ve yerin kendisinden meydana geldiği parçaları var ettiğini ifade etmez. Allahü teâlâ'nın bu parçaların yaratıcısı oluşu Kur'ân'ın zahirî manaları ile değil, aklî deliller

Bil ki ayetteki, "Gökleri ve yerin yaratan" ifadesi, vav edatının tertib (sıra) ifâde ettiğini söyleyenlere göre, Allah'ın gökleri, yerden önce yarattığı zannını uyandırmaktadır. Akıl da bunu destekler. Çünkü bir dâireyi meydana getirmek, mutlaka onun için bir merkez belirlemeyi gerektirir. Ama merkezi belirlemek, mutlaka dâireyi meydana getirmeyi gerektirmez. Çünkü tek bir merkez ile, sayısız dâireler çizilebilir. Fakat bir dâirenin, ancak bir tek merkezi vardır. Hem sonra ayetin lafzı, göklerin birden fazla, yeryüzünün ise bir tek olduğunu göstermektedir. Bunun hikmetini, (En'am, 1) ayetinin tefsirinde anlatmıştık.

Üçüncü Bahis: Zeccâc bu kelimenin mansub oluşunu, şu iki sebepten birine irca etmektedir:

a) Kelime, muzaaf durumundaki münâdâ olan "rab" kelimesinin sıfatı olduğu için mansubtur. Yahut da,

b) İkinci bir münâdâ olarak mansub olması da mümkündür.

Daha sonra o, "Sen, dünyada da, âhirette de benim yârimsîn" demiştir. Bu "Ya Rabbi, sen hem dünyada, hem âhirette bütün işlerimi düzenlemeyi üzerine altp, fânîolanbu mülkü, ebedî mülke ilhak edensin" demektir. Bu, iman ve ibadetin hepsinin Allah'dan olduğunu gösteren bir tabirdir. Eğer bunlar kulun kendisinden olsaydı, o zaman kulun işlerinin velisi, yani işlerini deruhte eden, yine kulun kendisi olurdu. O zaman da, "Sen, dünyada da, âhirette de benim yarımsın, velimsin" cümlesinin umûmî manası yanlış olmuş olurdu.

Bundan sonra O, "Benim canımı müslüman olarak al ve beni salihlere kat" demiştir. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Dua'dan Önce Hamd Etme Gerektiği

Bil ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Cebrail (aleyhisselâm)'den naklen, Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu söylenmiştir: "Kim, beni zikretmekle meşgul olmasından dolayı, benden bir şey istemeye vakit bulamaz ise, ona isteyenlere verdiğimin en iyisini veririm". İşte bundan ötürü, kim duâ ederse, mutlaka duadan önce Allah'a hamd-ü sena etmelidir. Binâenaleyh Yusuf (aleyhisselâm), duâ etmeyi isteyince, işte bu ifadede önce Cenâb-ı Hakk'ı, "Ya Rab, sen bana mülk verdin ve sözlerin te'vilini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan" diyerek övmüş, sonra bunun peşinden, "Benim canımı müslüman olarak al ve beni sâlihlere kat" diyerek duâ etmiştir. Bunun bir benzeri de, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in yaptığı iştir. O, önce, "(O Rabb) ki, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Ceza gününde kusurlarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur diyerek Allah'ı medh-ü sena etmiş; daha sonra da, "Rabbim bana hüküm ihsan et ve beni sâlihlere kat" (Şuârâ, 83) diyerek duâda bulunmuştur. İşte burada da şöyledir.

İkinci Mesele

"olarak al" cümlesinin Allah'tan ölümü isteme olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Katâde: "O, Rabbisinden, kendisini huzur-u ilâhisine almasını istemiştir. Hr. Yusuf (aleyhisselâm)'dan önceki hiçbir peygamber, ölümü istememişti" demiştir. Müfessirlerin çoğunun görüşü de budur. İbn Abbas (radıyallahü anh), Atâ'dan gelen bir rivayete göre: "Hazret-i Yusuf bu duası ile, "Canımı aldığında, müslüman olduğum halde canımı al" manasını kastetmiştir. Bu, Allahü teâlâ'nın, Kendisini İslâm Dini üzere öldürmesini istemek manasınadır. Bu sözde, Hazret-i Yusuf'un o anda ölümü istediğini gösteren bir şey yoktur" demiştir.

Bil ki ayetteki bu ifâdenin lafzı, her iki manaya da elverişlidir. Şu sebeplerden ötürü, aklı kemâte ermiş bir kimsenin ölümü istemesi ve ölüme karşı iştiyaklı olması uzak bir ihtimal değildir:

Birinci Sebep: Daha evvel de izah ettiğimiz gibi, insan nefsinin kemâle ermesi, âmyyâtı bilmesine ve maddi şeyler üzerinde tasarruf sahibi bir melik ve malik imasına bağlıdır. Biz, her iki hususta da sonsuz derece ve merhalelerin olduğunu daha önce anlatmıştık. Bu iki hususta, mutlak kemâl sadece Allah'a aittir. Onun dışındaki her varlık noksandır. Noksan olan ise, noksan olduğunu anlayıp, mutlak cemâlin tadını aldığında, hep bir üzüntü ve onun peşine düşmekten hasıl olan bir acı içinde bulunur. Mutlak kemal sadece Allah'a ait olup, bunun insan için gerçekleşmesi mümkün olmayınca, insanın devamlı olarak, o arzudan doğan ve o .orulmadan kaynaklanan bir ızdırap ve acı içinde kalması gerekir. Binâenaleyh insan, bu hali taddığında, nefisten bu yorgunluğu ve ızdırabı atmanın, ancak ölüm ile olduğunu anlar. İşte bundan ötürü ölümü temenni eder.

Dünya Hayatının Doyurucu Olmayışının Sebepleri

İkinci Sebep: Hatib ve beliğ kimseler, hernekadar dünyayı kınama hususunda sözü uzatmış iseler de, sözlerinin özü aslında şu üç şeye dayanır:

a) Dünyevî mutluluklar çabuk sona erer, hep yok olmaya maruzdurlar. Onların yok olmasından dolayı doğan elem ve acı, var olduklarında meydana gelen lezzet ve sevinçten daha şiddetlidir.

b) Bunlar, saf değil, aksine çeşitli keder ve bulanıklıklarla içiçedirler, karışıktırlar.

c) İnsanların en rezili ile en faziletlisi, bu bakımdan (dünyevi hazlarda) aynıdırlar. Hatta rezillerin bu husustaki payı, faziletli kimselerin payından daha çoktur.

Binâenaleyh bu üç sebep, insanda bu lezzetlere karşı bir nefret doğurur. Aklı başında nian bir kimse, bu tür şeyleri elde etmenin yolunun, ancak bu üç nefret ettirici şeyden geçtiğini anlayınca, bu tür belâ ve sıkıntılardan kurtulmak için, ölümü temenni eder.

Üçüncü Sebep: Bu sebep, muhakkik âlimlere göre, sayılan sebeplerin en kuvvetlisidir. Maddî lezzetlerin bir gerçeği yoktur. Bunların neticesi, hep bir elem gidermeye varıp dayanır. Mesela yeme lezzeti, açlık acısını defetmekten ibarettir. Cinsî münasebetten duyulan lezzet de, menînin menî kesesinde iyice dolup gıdıklamasından meydana gelen acıyı defetmektir. İdareci ve başkan olma lezzeti, intikam alma ve baş olma isteği ile meydana gelen acıyı (tasayı) defetmekten ibarettir. Bu lezzetlerin hepsinin neticesi, elemleri gidermek olduğuna göre, akıllı olan kimse -nezdinde bütün bunlar önemsiz, âdi, düşük ve noksan şeyler olarak kabul edilir. İşte bu durumda, bütün bu âdi şeylere ihtiyaç duymaktan kurtulmak için, insan ölümü temenni eder.

Dördüncü Sebep: Dünyevî lezzetlerin hepsi azdır ve neticesi şu üç esas lezzete dayanır:

a) Yeme-içme lezzeti;

b) Cinsî münasebet lezzeti;

c) Reis ve başkan olma lezzeti... Bunların herbirinin, birçok ayıp ve kusuru vardır. Yeme-içme lezzetinde şu kusurlar vardır:

1) Bu lezzetler, kuvvetli değildir. Mesela, mâzallah, kuvvetli bir kulunç (kramp) ağrısını hissetmek, yemeden dolayı olan lezzetten daha şiddetlidir.

2) Bu lezzetlerin devamlı olması, hep sürmesi mümkün değildir. Çünkü insan, yediği zaman doyar. Doyduğunda, yemekten lezzet duymaya bir şevki kalmaz. Demek ki bu lezzet zayıftır. Zayıf olmasının yanında, devamlı da değildir.

3) Bunlar, aslında değersiz lezzetlerdir. Çünkü yemek, yenen şeyi ağızda biriken tükrük ile ıslatıp yumuşatmaktır. Bunun, çok da hoş olmayan, pis bir iş olduğunda şüphe yoktur. Sonra o yiyecek, mideye vardığında, orada bozulmaya, kokuşmaya ve değişmeye başlar. Bu da, hoş olmayan bir hadisedir.

4) Bütün değersiz canlılar (hayvanlar) da bu şekilde lezzet alma hususunda aynıdırlar. Çünkü mesela hayvan pisliği, bok böceğinin, ondan duyduğu lezzete göre, tıpkı insanın duyduğu lezzet bakımından bademli helva gibidir.İnsan nasıl ki, bok böceğinin yediği şeyi yemekten nefret ederse, bok böceği de insanın yediği şeyi yemekten nefret eder. Hem sonra lezzet ve tad alma bütün insanların müşterek özelliğidir.

5) Yemek, ancak insan çok acıktığı zaman güzel olur. Halbuki zaten bu, şiddetti bir ihtiyaçtır. İhtiyaç ise, tam bir noksanlık demektir.

6) Yemek, akıllılar açısından, önemsiz görülen bir şeydir. Nitekim bu hususta şöyle denilmiştir: "Bütün gayret ve çabası, midesine giren şeyler hususunda olan insanın kıymeti, midesinden çıkan (bedeninden dışarı atılan) şeylerin kıymeti kadardır. İşte yeme ve içme lezzetindeki kusurlara, bu şekilde kısaca işaret ettik.

Cinsî münasebet lezzetine gelince: Yeme lezzeti için ileri sürdüğümüz bütün kusurlar bunun için de geçerlidir. Ayrıca burada şöyle birşey de söylenebilir: "Evlilik, çocuk meydana getirme sebebidir. Bu durumda ailenin nüfusu çoğalır, O zaman da mal kazanmaya olan ihtiyaç artar. Bu da insanı, çeşitli yollarla mal ve geçim elde etme çaresi aramaya sevkeder. İnsan çoğu kez, böyle mal elde etme gayreti yolunda ölür.

Reis ve baş olma lezzetinin kusurları da çoktur. Biz burada, onlardan sadece şu birini ele alalım: Her insan, yaratılışı gereği, hizmetçi olmaktan ve başkasının emri altında olmaktan hoşlanmaz; ancak hizmet edilen ve emreden olmayı ister. Binâenaleyh insan, reis ve başkan olmaya gayret sarfettiğinde, bu, kendisinden başka herkese muhalefet edeceğini gösterir. Şu halde o insan, bu hususta, herkesle çekişmiş demektir. Bu reisliği elde etme çabasını verirken, şarktaki ve garbtakilerin tamamı da, onun bu çabasını iptal etme ve savuşturma gayretine girerler. Sebeplerin fazlalığının, o neticenin kuvvetle meydana gelmesini gerektirdiği hususunda şüphe yoktur. Bu böyle olduğunda, böyle bir idareciliğin meydana gelmesi, adeta imkânsız gibi olur. Bu, elde edilse bile ne var ki bu, her an ve her zaman, sebeplerden herhangi bir sebeple zeval bulmakla yüzyüzedir. Bunu elde etmeye çalışan kimse de onu elde ettiğinde, onun elinden kaçacağına dair çok şiddetli bir korku içinde kalır; zeval bulduğunda da, o zeval sebebiyle büyük bir üzüntü ve şiddetli bir hüzün içine düşmüş olur.

Bil ki, aklı başında olan bir kimse, bu incelikleri iyice düşündüğünde o, bu lezzetleri talep etmek ve bu hayırlar hususunda gayret ve çabasında, kendisi için kesinlikle bir kurtuluşun bulunmadığını katî olarak anlar. Sonra nefis, o riyaseti taleb etmek, ona şiddetli bir biçimde iştiyak duymak ve onu elde etmeye tam bir arzu ve temayül duyma arzusu üzere yaratılmıştır. Bu durumda da, bu şekilde mukayeseler oluşur. İnsan, bu maddi hayatta olduğu sürece, bu lezzetlerin peşinde gezer ve bunları arzular. O, bunları istediği müddetçe de, bizzat belaların ve nedametler ummanının içine düşmüş olur. Bu lâzım, hoş karşılanmaz. O halde, melzûm da hoş karşılanmaz. İşte bu durumda o, bu maddi hayatın zeval bulmasını temenni eder durur.

Ölümü arzu etmeyi gerektiren şeylerin sebebi de şudur: Maddî lezzetlerin gerekçeleri hep tekerrür eder durur. Onlara, yenisini eklemek mümkün değildir. Tekrar İse, bıkkınlık doğurur. Uhrevî mutluluklara gelince, bunlar pekçok olup sınırsızdır. Allah delillerini nurlandırsın, bu kitabın musannifi İmam Fahruddin er-Razî (r.h) şöyle der: Bu işi yapanlardan ve buna iyice dalanlardan birisi de benim. Binâenaleyh eğer bu konuyu açıp, maddî lezzetlerin kusurlarını iyice sayıp dökseydim, ciltler dolusu eser yazar, bu azıcık bahis ile yetinmezdim. İşte bu sebepten ötürü, çoğu zaman Hazret-i Yusuf'un yaptığı şu duaya devam ettim: "Ya Rab, sen bana mülk verdin ve sözlerin te'vilini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan, sen, dünyada da ahiretie de benim yarimsin. Benim canımı müslüman olarak al Beni sâlihlere kat" (Yusuf. 101)

Üçüncü Mesele

Alimlerimiz, imanın Allah'dan olduğunu anlatmak için ayetteki, "Benim canımı müslüman olarak al" ifadesine tutunarak şöyle demişlerdir: "Eğer İslâm'ı elde etmek ve onu sürdürmek, kul tarafından, kulun elinde olan birşey olsaydı, kulun onu Allah'dan istemesi yanlış olur ve tıpkı "Ey yapmayacak kimse, yap" demek gibi olurdu." Mutezile, hep bizi tenkid eder ve, "Eğer kutun fiili Allah'tan olsa idi, o zaman kula, "Ey fail durumunda olmayan, şunu yap" denilmesi nasıl caiz olur?" der durur. Şimdi biz de burada diyoruz ki: "Eğer imanı elde etmek ve onu sürdürmek, Allah'tan değil de kuldan olsaydı, kul bunu nasıl Allah'tan isteyebilirdi." Cübbâî ve Ka'bî bu ifadenin manasının, "ölünceye kadar İslâm üzere kalmak için, Allah'tan bana lütfetmesini taleb ediyorum" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu cevap zayıftır. Çünkü ayetteki talep müslüman olarak ölme ile ilgilidir. Binaenaleyh bunu, lutfu taleb manasına almak, ifadenin zahirini bırakmak olur. Hem sonra kaderde olan bütün lütuf fiillerini, Allah zaten yapmaktadır. Öyle ise onu Allah'tan istemek muhaldir.

Dördüncü Mesele

Peygamberler, kendilerinin mutlaka ve mutlaka İslâm üzere öleceklerini bilirler. Binâenaleyh bu, hasılı tahsil talebi (zaten olanın olmasını istemek) olur ki, bu caiz (doğru) değildir.

Cevap: Bu hususta söylenebilecek en güzel şey şudur: Müslümanın en mükemmel hali, kalbi, İslâm üzere karar kılmış, Allah'ın kaza ve kaderine razı olmuş ve bu hususta nefsi mutmain olmuş, gönlü ferahlamış bir şekilde, Allah'ın hükmüne teslim olmayı istemesidir. İşte bu durum, küfrün zıddı olan İslâm'dan daha ileri bir durumdur. İşte bu dua ile istenen de, bu manadaki bir İslâm'dır.

Beşinci Mesele

Yûsuf (aleyhisselâm), büyük peygamberlerdendir. Salâh ise, mü'minlerin elde ettikleri ilk derecedir. O halde, zirveye ulaşmış, işin sonuna varmış bir kimsenin, tekrar başlangıcı istemesi nasıl uygun düşer?

İbn Abbas (radıyallahü anh) ve diğer müfessirler şöyle demişlerdir: "Hazret-i Yusuf, salihler" tabiri ile, ataları Hazret-i İbrahim, Hazret-i İsmail, Hazret-i İshak ve Hazret-i Ya'kûb'u kastetmiştir. Buna göre mana, "mükâfaat, mertebe ve dereceleri hususunda beni de o salihlere kat, onlar gibi yap" şeklindedir. Bu ayeti, mükaşefe sahibi kimselerin ifadesine göre de, şu şekilde tefsir edebiliriz: "Bedenden ayrılan ruhlar, ilâhi nurlar ve kudsî parıltılarla ışıklandığında, birbirleri ile uyum sağladıklarında, aralarındaki böylesine iyi ilgi ve alâkadan ötürü, içlerinden her birinde bulunan nur, diğerlerine de yansır. Böylece de nurlar kuvvetlenir ve artar. Bu hallerin durumu, tıpkı cilalı aynalar gibidir. Bu aynalar, kendisine güneş ışığının vuracağı bir şekilde bir yere yerleştirildiğinde, herbirine vuran ışık diğerine yansır. İşte o zaman, ışık güç ve kuvvet kazanır, aydınlık artar ve böylece bu ışıklar aydınlık ve parlaklık hususunda gözlerin ve gönüllerin, bakmaya güç yetiremeyeceği bir noktaya varır. İşte burada da böyledir.

Peygamber Bunları Vahyle Bildirir

Bu bölümü tek başına aç →

102. Âyetin Tefsiri

"Bu (kıssa), sana vahyedegeldiğimiz gayb haberlerindendir. (Yoksa) onlar, hile yaparak işleyecekleri işi kararlaştırdıkları zaman, sen yanlarında değildin".

Bil ki ayetteki, zalik (bu) kelimesi, mübtedâ olarak mahallen merfûdur. Bunun haberi "gayb haberlerindendir" ifadesidir. "Onu, sana vahyediyoruz" ifadesi de ikinci haberdir. "Onlar hile yaparak işleyecekleri işi kararlaştırdıkları zaman sen yanlarında değildin" ifadesi, "Yusuf'un kardeşleri, Yusuf'a hile yaparlarken ve ona ne yapacaklarını müşavere ederlerken, sen (ey Muhammed), onların yanında değildin" demektir. Biz, bu hususla ilgili izahımızı, (......) (Yunus. 71) ayetinin tefsirinde yapmıştık. Bil ki bu ifadeden maksat, gaybtan haber vermektir. Binâenaleyh bu, bir mucizedir. Bunun gaybtan haber verme olduğunu şu şekilde izah ederiz: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), hiçbir kitap okumamış ve hiç kimsenin talebesi olmamıştır. Onun yaşadığı belde de, âlimler diyarı değildi. Binâenaleyh, onun bu uzun kıssayı (hadiseyi), hiç bir okumuşluğu ve öğretimi olmadığı halde ve onlardan hiçbiri de yanında bulunmadığı halde en ufak bir yanlışlık ve hata olmaksızın anlatması, ancak ve ancak bunun bir mucize olmasından ileri gelmektedir. Hem sonra, bu nasıl bir mucize olmasın ki? Bu hususun izahı, bu tefsirde tekrar tekrar geçti. Ayetteki, "Yanlarında değildin" ifadesi, bunu inkâr edenlerle alay etmek için söylenmiştir. Çünkü herkes, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onların yanında olmadığını bilir.

Daha Önceki Kısımla Münasebet

Bu bölümü tek başına aç →

103–106. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:107

Bu bölümü tek başına aç →

107. Âyetin Tefsiri

"Sen ne kadar hırs göstersen de, insanların çoğu iman ediciler değildir. Halbuki sen buna karşı onlardan hiçbir ücret istemiyorsun. O (Kur'ân), âlemlere bir nasihattan başka birşey değildir. Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, (insanlar) bunlardan yüzçevirici olarak, üstüne basar geçerler. Onların çoğu, ancak müşrik olarak Allah'a iman ederler. Onlar (herkesi) saracak bir azab-ı ilahînin kendilerine gelip çatmasından, yahut hiç farkında olmadıkları bir anda, ansızın Kıyametin kendilerine gelip çatmasından emin mi oldular?".

Bil ki bu ayetlerin, kendilerinden öncekilerle alâka ve İlgisi şöyledir: Kureyş kâfirleri ile bir grup yahûdî, Hazret-i Peygamber'den, sırf işi sarpa sardırmak için, bu kıssayı anlatmasını istediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, bunu anlatırsa, onların iman edeceklerini sanmıştı. Ama O bunu anlatınca, onlar küfürlerinde ısrar ettiler. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu. Bu, sanki Hak teâlâ'nın, "Gerçekten sen, sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir" (Kasas, 56) ayetindeki manaya bir işarettir. Ebu Bekr el-Enbârî şöyle demiştir: "Ayetteki lev edatının cevabı, mahzufdur. Çünkü bu edatın cevabı, kendinden önce bulunamaz. Zira "Kalktım, eğer kalktıysan" denilemez." Ferra, ayetteki fiilin masdarı hakkında şöyle demiştir: "Arapça'da, esas olarak, denilir. Şazz (nâdir) olarak da şeklinde kullanılır. Hırs, bir şeyi, mümkün olan en ileri bir gayretle elde etmeyi istemektir." Ayetteki, "Halbuki sen, buna karşı onlardan hiçbir ücret istemiyorsun" ifadesinin manası açıktır.

Cenâb-ı Hak, "O (Kur'an), âlemlere bir nasihaüan başka birşey değildir" buyurmuştur. Bu, "O Kur'ân, onlara tevhid, adalet, nübüvvet ve Kıyametin delilleri ile, kıssaları, mükellefiyetleri ve ibadetleri hatırlatandır" demektir. Bu da, "Bu Kur'ân, sizden hiçbir mal ve ücret istemeksizin, size böylesine büyük bir faydayı vermektedir. Öyleyse eğer aklınız varsa, onu hemen kabul edin, ona karşı diretmeyin" demektir.

Kâfirler Tevhid Delillerinden Yüz Çevirirler

Cenâb-ı Allah "Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki (insanlar) bunlardan yüz çevirici olarak, üstüne basar geçerler" buyurmuştur. Bu, "Onlar, senin peygamberliğine delil olan şeyler üzerinde eğer düşünmezler ise, bunda şaşılacak birşey yok. Çünkü âlem de tevhid, kudret ve hikmetin delilleri ile doludur. Ama onlar bunlara da bakmaz, bunların üstüne basar geçerler" demektir.

Kâinattaki Deliller Hakkında

Bil ki tevhid, .tüm, kudret ve rahmetin delillerinin, mutlaka bazı maddi şeyler olması gerekir. Bunlar da ya felekî (göksel) kütleler (cisimlerdir), yahut da unsurî (elementlerden meydana gelmiş) yeryüzü cisimleridir. Felekî kütleler, felekler ve yıldızlar diye ikiye ayrılır. Feleklerin hem belli bir miktarda oluşu, birinin bir diğerinin altında ve üstünde yer alışı ve çeşitli hareketleri ile, bir yaratıcının varlığına istidlal edilir. Bu istidlal de, ya onların daha evvel hareketsiz olup da, sonra da mutlaka kadir bir muharrikten (hareket ettiriciden) ötürü hareket etmeleri; yahut hareketlerinin hızlı veya yavaş olması; yahut da o hareketlerin farklı farklı yönlere doğru olması ile yapılır. Yıldızların kütlelerine gefince, bazan onların miktarları, bir mekânda yer almaları ve hareketleri ile, bazan renkleri ve ışıkları ile, bazan aydınlık ve karanlığın meydana gelmesindeki tesirleri ile, karanlık ve aydınlık oluşları ile, bir yaratıcının varlığına istidlal edilir.

Unsuri kütlelerden çıkartılan delillere gelince, bu, ya o cisimlerin, basit şeylerden alınması ile olur ki, bunlar karanın ve denizin enteresan durumlarıdır; yahut da sebeb ve netice içinde meydana gelen şeylerden olur ki, bunlar da kendi aralarında şu kısımlara ayrılır:

a) Gök gürültüsü, şimşek, bulut, yağmur, kar, hava, gök kuşağı gibi, gökte meydana gelen haller.

b) Karakterleri, sıfatları ve durumları farklı farklı olan madenler.

c) Bitkilerin, ağaçların gövdesinin, yaprağının ve meyvesinin özellikleri ve herbirinin belli bir yapı, belli bir tad ve belli bir özelliğe sahip olması.

d) Canlıların durumlarının, şekil, karakter, ses ve yaratılış bakımından farklı fark oluşu.

e) İnsan bedeninin anatomisinin incelenmesi, insana ait kuvvetlerin araştırılmam ve bu kuvvetlerde bulunan faydaların izahı. İşte delillerin tamamı bunlardan ibarette

Eski kavimlerin kıssalarından ve geçmiş insanların hikayelerinden yeryüzüne hükümrân olup, beldeleri yıkıp harap eden ve insanları ezip geçen, ölüp de, dünyaca geriye hiçbir eser ve haberleri kalmayan, sadece yaptıkları şeylerden ötürü günahı ve vebali kalan meliklerden bahsedilişi de, bu deliller cümlesindendır. İşte bu, hertürlü delil ile, ulvî ve süflî alemin tamamının izahı demek olan delillerin izahını ihtiva eden bir kitabtır. İnsan aklı, bunların hepsini ihata edemez. İşte bu sebepten ötürü, Cenâb-Hak bunları müphem olarak (kapalı olarak) zikretmiştir.

Keşşaf sahibi şöyle der: "Ayetteki "Arz" (yer) kelimesi, mübtedâ olarak merfu, "üstüne basar geçerler" cümlesi de bunun haberi olarak okunmuştur. Süddî, "Arz" kelimesini, (......) cümlesinin "Onların etrafında döner dururlar manasında tefsir edilmesi takdirine göre, mansub olarak okumuştur. Abdullah b. Mes'ûd (radıyallahü anh)'un mushafında ise, bu ifâde üzerinde gezip tozdukları yeryüzü" şeklinde okunmuştur.

Mekke Müşriklerinin Allah'a İnanıp, Şirk Koşmaları

Ayetteki, "Onların çoğu ancak müşrik olarak Allah'a iman ederler" buyruğu, "Onlar, Allah'ın varlığını kabul ediyorlar. Bunun delili, "Andolsun ki onlara, "O gökleri, o yeri kim yarattı? O güneşi, o ayı kim musahhar kıldı?" diye sorarsan, mutlaka, "Allah" derler"(Ankebut, 61) ayetidir. Fakat "bunlar kullukta ve ibadette, Allah'a ortak koşarlar" demektir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, bunların Allah'ı mahlûkata benzeten kimseler olduğu görüşü rivayet edildiği gibi, şöyle dediği de rivayet edilmiştir: "Bu ayet, Arap müşriklerin hacc telbiyeleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar "Allah'ım, emrine amadeyiz Senin, şerikin (ortağın) yoktur. Ancak, senin kendisine sahip olduğun, kendisinin ise sana sahip olmadığı bir ortağın vardır" diye telbiye getiriyorlardı."

Yine İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre, Mekkeliler (Câhiliyye'de) şöyle derlerdi: "Allah, bir ve ortağı olmayan bir Rabbimizdir. Ama melekler onun kızlarıdır ve böylece, ehl-i tevhid değil, aksine müşrik olurlardı. Putperestler de: "Allah bizir bir olan Rabbimizdir. Fakat putlar, onun katında bizim şefaatçilerimizdir"; Yahudiler: "Rabbimiz bir olan Allah'tır, ama Üzeyr onun oğludur"; Hristiyanlar: "Rabbimîz, ortağı olmayan bir Allah'tır. Mesih ise, Allah'ın oğludur"; güneşe ve aya tapanlar da "Rabbimiz, bir olan Allah'tır. Ama güneş ile ay da bizim rabbimizdir" derlerken, Muhacir ve Ensar: "Rabbimiz, şeriki olmayan bir Allah'tır" derler."

Kerrâmiye, bu ayeti, "iman sadece dil ile ikrardan ibarettir" görüşüne delil, getirmiş ve "çünkü Allahü teâlâ, müşrik oldukları halde, onların mü'min olduklarına hükmetmiştir. Bu, imanın, sırf dil ile ikrardan ibaret olduğuna delâlet eder" demişlerdir. Bunun cevabı malumdur.

Ayetteki, "Onlar, (herkesi) saracak bir azab-ı ilahînin kendilerine gelip çatmasından" yani onları saracak, üzerlerine iyice oturacak ve onları kaplayacak azabtan, "yahut hiç farkında olmadıkları bir anda, ansızın Kıyametin kendilerine gelip çatmasından emin mi oldular" buyruğuna gelince, buradaki "ansızın" (bağte) kelimesi, hal olarak mansubtur. Arapça'da, bir şey, insanların kendisinden korunamayacağı bir şekilde ansızın gelir ve vâki olur ise, (......) denilir. Ayetteki, "Hiç farkında olmadıkları bir anda" tabiri, "ansızın" kelimesinin bir te'kidi gibidir.

Allah'ın Yolu Delile Dayanır

Bu bölümü tek başına aç →

108. Âyetin Tefsiri

"De ki: "İşte bu, benim yolumdur. Ben, bir basiret üzere, Allah'a davet ediyorum. Ben de bana tabî olanlar da (böyleyiz). Allah'ı tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim".

Müfessirler şöyle demişlerdir: "Bu, "Ey Muhammed, onlara de ki: "Kendisine davet ettiğim bu yol, üzerinde olduğum, kendi yolum, kendi sünnetim ve kendi minhâcırndır" demektir. Din, "yol" olarak ifâde edilmiştir. Çünkü din, sevaba götüren bir yoldur. Bu ayetin bir benzeri de, "Rabbinin yoluna hikmet ile davet et" (Nahl, 125) ayetidir.

Bil ki, "sebil" kelimesi lügatte "yol" manasınadır. Araplar, inançları, insanın üzerinde yürüyüp cennete gideceği yola benzettiler. Binaenaleyh ayet, "Ben, bir basirete, yani bir hüccet ve delile dayanarak, sizleri Allah'a davet ediyorum. Bana tabî olanlar da, benim sünnetime, siretime ve yoluma davet ederler. Bana uyanların sîreti, gidişatı da, Allah'a davet etmektir" manasınadır. Zira delil ileri sürüp de, ortaya atılan şüphelere cevap veren her mü'min, gücü nisbetinde Allah'a davet etmiş olur ki, bu da, Allah'a davetin ancak bu şart ile, yani söylenilen şeyde bir basiret, bir hidayet ve bir yakın üzere olması şartı ile güzel olur. Eğer böyle olmazsa, bu sırf bir aldatmaca olur. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Alimler, resullerin insanları davet ettikleri şeyi öğrenip muhafaza etmiş oldukları için, Allah'ın kulları üzerinde peygamberlerin emin (güvenilir) adamlarıdır" demiştir. Ayetteki bu ifadenin, (......) kısmında tamamlandığı ve söze tekrar, (......) diye başlandığı, "Sübhânallah" (Allah'ı tenzih ederim) sözünün de "Bu benim yolumdur" ifadesi üzerine atfedildiği de söylenmiştir. Buna göre ayetin manası: "De ki: "Bu benim yolumdur" De ki: "Allah'ı, müşriklerin söylediği şeylerden tenzîh ve takdis ederim. Ben, Allah'ın yanında, onun zıddı, dengi, eşi ve çocuğu bulunduğunu söyleyen müşriklerden değilim" şeklindedir. Bu ayet, kelam ilminin ve akaidin, peygamberlerin sanatı ve ilmi olduğuna ve Allahü teâlâ'nın peygamberleri, ancak bunun için gönderdiğine delâlet eder.

Bu bölümü tek başına aç →

109. Âyetin Tefsiri

"Senden evvel gönderdiklerimiz, ancak senin gibi şehirler halkından, kendilerine vahyettiğim adamlardı. Kendilerinden evvelkilerin akıbetinin nice olduğunu görmek için, yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı? Ahiret yurdu, muttakiler için elbet daha hayırlıdır. Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?"

Bu Ayetteki Farklı Kıraatler

Bil ki Asım "in râvisi Hafs, fiili, nûn ile nûhî (Biz vahyediyoruz); diğer kıraat imamları ise, yâ ile yûhî (Allah vahyediyor) şeklinde okumuşlardır. Nâfî, İbn Kesir, Ebu Amr ve Âsım'ın râvisi Hafs, son fiili, muhatab sığası ile, ta'kılûn; diğer kıraat marnları ise yâ ile gâib sîğası üzere ya'kilûn "(halâ akıllanmayacaklar mı?)" şeklinde okumuşlardır.

Peygamber Beşer Diye Müşriklerin İtirazları

Bil ki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini kabul etmeyenlerin ileri sürdükten şüphelerden birisi de şudur: Eğer Allahü teâlâ peygamber göndermek istese idi, ek gönderirdi. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "Senden evvel gönderdiklerimiz, ancak senin gibi şehirler halkından, kendilerine vahyettiğimiz adamlardı" buyurmuş-Bur Allahü teâlâ, bu söz ile, "Bütün peygamberler böyle gönderilmiş olduğuna göre, -aha nasıl oluyor da onlar, Ey Muhammed senin peygamberliğin hakkında böyle bir şüpheye düşüyorlar" demek istemiştir. Ayet Allahü teâlâ'nın insanlara peygamber olarak kadın göndermediğine ve yine bedevilerden peygamber göndermediğine delâlet eder. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bedevi, kaba olur. Av peşinde koşan, gafil olur" buyurmuştur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Peygamberlerini yalanlayanların ne hâle geldiğini görmek için, yaşadıklan yerleri müşahede etmek gayesi ile, yeryüzünde hiç gezip dolaşmazlar mı?" buyurmuştur. "Ahiret yurdu muttakiler için elbette daha hayırlıdır" yani, "ahiret yurdunun hali daha hayırlıdır. Çünkü, insanların, biri dünya hafi, diğeri ahiret hâli olmak üzere iki durumları vardır. Bu ifâdenin bir benzen de, kişinin (ilk farz namaz) manasında (......) demesidir. Ahiretin, dünyadan daha hayırlı oluşunun delillerini, daha önce defalarca zikretmiştik.

Allah'ın Yardımı, Nihayette Gelir

Bu bölümü tek başına aç →

110. Âyetin Tefsiri

"Nihayet o peygamberler ümidlerini kesip de, kendilerinin muhakkak yalanlandıklarını zannettikleri bir sırada, onlara nusretimiz yetişip gelmiştir. Biz, kimi dilersek o, kurtuluşa erdirilmiştir. Günahkârlar güruhundan ise azabımız asla geri çevrilemez".

Bil ki Asım, Hamza ve Kisâî, şeddesiz ve zâl'ın kesresi ile fiili, küzibû, " yalancı durumuna düşürüldüler" şeklinde okurlar iken; diğer kıraat imamları şedde ile. kuzzibû "yalanlandılar" şeklinde okumuşlardır. Fiili şeddesiz okumanın iki sebebi vardır:

a) Bu zannin, yalanlayanlara ait olması, yani, "Peygamberler, kavimlerinin iman etmelerinden ümid kestiklerinde, kavimleri o peygamberlerin, vaad olundukları yardım ve muzafferiyet hususunda yalancı durumuna düşürüldüklerini zannetmişlerdir" manasına gelmesidir.

İmdi, eğer, "Kendilerine peygamber gönderilen kimseler, cümlede söz-konusu edilmedikleri halde, bu zamirin, ("zannettiler" fiilindeki zamirin), onlara râcî kılınması nasıl makbul ve yerinde olur?" denir ise, biz deriz ki: Peygamberlerden bahsetmek, sanki gönderildikleri kimselerden bahsetmek gibidir. İstersen şöyle de diyebilirsin: Onlar, ayetteki, "Yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı?" ifadesinde söz konusu edilmişlerdir. Binâenaleyh bu zamir, o ayetteki, "Kendilerinden evvelkilerin akıbeti" ifadesinde bahsedilen peygamberlerini yalanlamış kavimlere râcî olur. Buradaki "zan", vehmetme ve sanma manasınadır.

b) Bunun manası şöyle olabilir: "Peygamberler, vaad olundukları hususlarda, yalancı çıkarıldıklarını zannettiler." Bu te'vil ve mana, İbn Ebî Müleyke vasıtası ile. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan nakledilmiştir. Buna göre, "O peygamberler, insanî zaaflarından dolayı, "iş, demek ki böyle!" dediler" demektir. Fakat bu izah, tuhaftır. Çünkü mü'min kimsenin. Allah'ın yalan söylemiş olacağını zannetmesi caiz değildir. Hatta böyle birşey, insanı imandan çıkarır. Böyle olunca, bu düşünce, peygamberler hakkında ise asla düşünülemez!

Zan Burada İlim İfade Eder

Bu fiilin şeddeli olarak okunmasına göre iki izah şekli vardır:

1) Buradaki "zan", "yakîn" yani "kesin bilme" manasınadır. Buna göre ayet, "o peygamberler, ümmetlerinin kendilerini yalanladıklarını, artık bundan sonra onlardan imânın sâdır olamayacağını iyice anladılar. İşte o zaman onlara beddua ettiler. Bu durumda da Allahü teâlâ, o kavimlerin üzerine, köklerini kazıyan bir azap gönderdi" demektir. "Zan" kelimesinin, "bilmek, iyice anlamak" manasına gelmesinin Kur'ân'da örnekleri çoktur. Nitekim Allahü teâlâ, "Onlar Rablerine kavuşacaklarını zannederler" (Bakara. 46), yani bunu yakînî-kesin olarak bilirler" Buyurmuştur.

Hazret-i Aişe'nin Bu Ayeti Tefsiri

2) Buradaki "zan", "zannetme" manasına olabilir. Buna göre ayetin manası şöyle "O peygamberler, kavimlerinin iman etmelerinden ümitlerini kesip de, kendilerine imân edenlerin de, kendilerini zaferin gelmesi hususunda .zanlayacaklarını zannettikleri zaman..." Bu te'vil de, Hazret-i Aîşe (radıyallahü anhnhâ)'den nakledil mistir. Ayetin tefsiri olarak zikredilen manaların en güzeli budur.

Rivayet edildiğine göre, İbn Ebî Müleyke, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Peygamberler, yalanlandıklarını zannettiler. Çünkü onlar da insan idiler. Cenâb-ı Hakk'ın şu ayetini görmüyor musun? "Hatta peygamber ve beraberindeki mü'minler, "Allah'ın yardımı ne zaman? diyordu" (Bakara, 214). İbn Ebî Müleyke diyor ki: "Bunu, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'ye söylediğim zaman, o bu manayı hoş bulmadı ve şöyle redi: "Hazret-i Muhammed, Allahü teâlâ'nın kendisine vaadettiği herşeyi mutlaka yerine getireceğini biliyordu. Fakat belâlar, peygamberlerden hiç kesilmez. Öyle ki onlar, kendilerine iman etmiş kimselerin bile, bu yüzden kendilerini yalanlamalarından endişe ederler." Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'den gelen bu red ve tefsir, son derece güzel ve yerindedir.

Kıraat Farkları

Cenâb-ı Allah, ... buyurur. Bu, "Durum, anlatılan bu noktaya varınca, onlara yardımımız yetişip gelir "ve dilediğimizi, kurtuluşa erdiririz" demektir. Âsim ve İbn Âmir, bu fiili, bir nûn ile, cîm'in şeddesi ve yâ'nın fethası ile, meçhûl sîğa üzere, (kurtarılır) şeklinde okumuşlardır. Mushaf'ta bu kelime tek nûn ile yazılı olduğu için, Ebu Ubeyde de bu kıraati tercih etmiştir. Kisâî'nin, öunu, iki nûndan birini diğerinde idğam ederek, bir nûn ile, cîm'ınşeddesi ve yâ'nın sükûnu ile okuduğu rivayet edilmiştir. Bazı alimler "Bu kıraat yanlıştır. Çünkü harekeli olan nûn, sakin olan nûn'a idğâm edilemez. Yine nûn harfinin, cîm'e idğâmı caiz değildir" demişlerdir. Diğer kıraat imamları, bu kelimeyi, iki nûn ile, nûn'u şeddesiz : arak ve yâ'nın sükûnu ile, nuncî (biz kurtarırız) şeklinde okumuşlardır.

Bil ki bu, şimdiki zamanın hikayesidir. Görmüyor musun, geçen kıssa da, ancak şimdiki zamanın bir işini anlatmaktadır. Nitekim, "Şu kendi taraftarından, bu da düşmanındandı" (Kasas, 15) ayeti de, aslında anlatılan kıssa geçmiş olduğu halde, nazıra (şimdiki zamana) bir işarettir.

Kıssalardan İbret Alma

Bu bölümü tek başına aç →

111. Âyetin Tefsiri

"Andolsun, onların kıssalarını açıklamada salim akıl sahipleri için, bir ibret vardır. Bu, uydurulmuş bir söz değildir, ancak kendinden evvelkilerin tasdîki ve herşeyin tafsilidir. Bu, iman edecekler için de bir hidâyet ve bir rahmettir".

Bil ki, "İbret" bilinen bir taraftan, bilinmeyen bir tarafa "ubûr" etmek, geçmektir Bundan kastedilen mana, düşünmek ve tefekkür etmektir. Peygamberlerir kıssalarından ibret almak, birçok şekilde olur:

1) Hazret-i Yusuf'u, kuyuya atıldıktan sonra aziz kılmaya, zindanda hapsedilmesinder sonra yükseltmeye, köle olduğu zannedilirken Mısır'ın efendisi yapmaya kadir ola-ve aradan uzun zaman geçtikten sonra istediği şekilde ebeveyni ve kardeşleri ile onu bir araya getiren Allah, Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm) 'i aziz etmeye ve kelimetullah (Allah'ın dinini) yüceltmeye, galip getirmeye de kadirdir.

2) Hazret-i Yusuf'tan haber vermek, gaybtan haber vermek gibidir. Binâenaleyh bu Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in doğruluğuna delalet eden bir mucize olur.

3)Allahü teâlâ, bu surenin hem başında, "Biz sana, ...en güzel beyânı kıssa olarak anlatacağız"(Yusuf. 3); hem de bu surenin sonunda, bu kıssanın güzelliğinin, kendisinden ibret alınması, hikmet ve kudretin de bilinmiş olması sebebiyle güzel olduğuna dikkat çekmek için, "Andolsun, onların kıssalarını açıklamada salim ah: sahipleri için, bir ibret vardır" buyurmuştur. Ayetteki, "onların kıssaları" ifadesinden maksat, Yusuf (aleyhisselâm) ile kardeşleri ve babalarının kıssalarıdır. Bazı kimseler bundar muradın, Kur'ân-ı Kerim'de diğer peygamberlerin kıssaları da ele alındığı için, bütün peygamberlerin kıssaları olduğunu ileri sürmüşler ise de, ancak ne var ki evlâ olan bundan kastedilenin Yusuf (aleyhisselâm)'ın kıssası olduğudur.

Müşrikler Akıllı Oldukları Halde Niçin İbret Almadılar?

İmdi şayet, "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kavmi, akıllı ve zeki olduğu halde, onlardan pek çoğu bundan ibret almamıştır. O halde daha niçin Cenâb-ı Hak, "salim akıl sahipleri için, bir ibret vardır" buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki: Onların hepsi ibret alabilecek evsafta idiler. Bu kıssaya "ibret" demekten maksat, bu kıssanın, akıl sahibi kimseler tarafından alınacak ibretler ihtiva ettiğini bildirmektir, (yoksa mutlaka ibret alınacağını bildirmek değildir). Veyahut biz, şöyle de diyebiliriz: Ayette bahsedilen "akıl sahipleri"nden maksat, o kıssalardan ibret alıp, tefekkür edip, onları iyice düşünerek onları öğrenerek istifade eden kimselerdir. Çünkü, ulü'l-elbab tabiri, Tedhe ve övgüye delâlet eden bir ifâdedir. Binâenaleyh bu övgü, ancak bahsetmiş olduğumuz manaya uygun düşer.

Bil ki Allahü teâlâ, bu kıssayı birkaç sıfatla tavsif etmiştir:

Birinci Sıfat: Onun, akıl sahipleri için bir İbret olması. Bunun izahı, az önce geçmişti.

İkinci Sıfat: Onun, uydurulmuş bir söz olmaması. Bu ifade hakkında şu iki görüş eri sürülmüştür.

1) Bununla, "O Kur'ân'ı getiren Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onu uydurması doğru ve yakışık almaz" manası kastedilmiştir. Çünkü o, kitapları okumamış, hiç kimsenin talebesi olmamış ve âlimlerle de İçice yaşamamıştır. Binâenaleyh, O'nun bu kıssayı, tıpkı Tevrat'ta bulunduğu biçimde arada hiçbir fark bulunmaksızın ona mutabık bir biçimde uydurup düzmesi imkânsızdır.

2) Bundan maksat: "O, yalan söyleyen biri değildir, zira O'ndan yalanın sadır olması aklın alacağı şey değildir" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onun uydurulmuş olmadığını tekid ederek, "ancak, kendinden evvelkilerin tasdikidir" buyurmuştur ki bu, bu kıssanın, tıpkı Tevrat ve diğer mukaddes kitaplardakine muvafık olarak varid olmuş olduğuna bir işarettir. (......) kelimesi takdirinde olarak, mansubtur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Muhammed, adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Fakat Allah'ın Resulüdür" ifadesi gibidir. Bu açıklamayı Ferrâ ve Zeccâc yaparak şöyle demişlerdir: "Bunun, takdirinde olarak, nahve göre ref'i de caizdir."

Üçüncü Sıfat: Onun, "her şeyin tafsili" olmasıdır. Bu hususta da iki açıklama yapılmıştır:

1) Bununla, "Yusuf (aleyhisselâm)'un babası ve kardeşleriyle beraber geçen hadise hakkındaki her şeyin izahıdır" manası kastedilmiştir.

2), Bu, Kur'ân'ın tamamıyla alâkalı bir cümledir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın, tıpkı "Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" (En'âm, 38) ayeti gibidir. Çünkü bu vasfı, Kur'ân'ın tamamiyle alâkalı bir vasıf kabul etmek, onu sadece Yusuf (aleyhisselâm) kıssasıyla alâkalı bir vasıf olarak kabul etmekten daha uygundur. Buna göre bu ifadeden, Kur'ân-ı Kerim'in ihtiva ettiği, helâl, haram ve İslâm diniyle alâkalı diğer hükümler murad edilmiş olur. Vahidî "Her iki açıklamaya göre de bu ifade, kendisiyle "hâs mananın kastedildiği, umûm (genel) lafızlardan olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Benim rahmetim ise, her şeyi kuşatmıştır"'(Araf. 156) ayeti gibidir ki, Cenâb-ı Hak bu ayet ile, onun muhtevasına girmesi uygun olan her şeyi murad etmiştir Keza bu, (......) "Kendisine her şey verilmişti" (Neml, 23) ayeti gibidir" demiştir.

Dördüncü ve Beşinci Sıfatlar: Onun dünyada, inanan toplumlar için bir hidâyet Kıyamette de ilahî rahmetin tahakkuku için bir vesile olmasıdır. Cenâb-ı Hak, özellikle. "inanan kavimler için" buyurdu; çünkü ondan istifade edenler, ancak inananlardır Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı (Bakara. 2) ayetinin tefsirinde yapmış olduğumuz izah gibidir. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır; dönüşümüz ve varışımız ancak O'nadır.

Bu kitabın müellifi (r.h), şöyle der: Bu sûrenin tefsiri, Allah'ın hamd ve inayetiyle, 601 senesinde Şaban ayının yedinci gününe tekabül eden çarşamba gününde tamamlandı; hayır ve rızâ ile son buldu. Ben o günlerde, sâlih oğlum ve salih çocuğun-Muhammed'in vefatı sebebiyle cidden çok sıkıntılıydım. Allah onu, rahmet ve mağfiretiyle bürüsün. Ve ona, fadi ve ihsan derecelerini ihsan etsin. Şu beyitleri, ona ağıt olarak, kısaca irad ediyorum:

"Şayet kaderler bize boyun eğmiş olsaydı; seni korumak için bedenir..izi de, ruhumuzu da sana feda ederdik.

Melekler rüşvet alsalardı, hem hükmen hem de ismen kendimizi onlara köle ederdik.

Fakat ne var ki, takdir edilen bir hükmün zamanı gelince, Arşın karargâhından, tâ denizlerin derinliklerine sirayet eder.

Evladım, bütün ömrüm boyunca, daima kanlı gözyaşlarıyla sana ağlayacağım. Halim nice ve nasıl olursa olsun, bundan hiç sapmadım, vazgeçmedim de.

Toprağına belenip defnolunduğun kabre selâm olsun. Ve çok bağışlayıcı olan Allah sana, bol lütuf ve ikramlarda bulunsun.

Gözümü sana mezar (medfun) yapmama mani plan tek şey, onun ebediyyen gözyaşı akıtmaya mahkûm oluşudur.

Yemin ederim ki, (öldüğümde dahi), çürümüş kemiklerime ve parçalarıma zokunsalar, onların gidi ve saklı olduğu yerlerdeki hüzün ve keder ateşini hissederlerdi.

Hayatım ve ölümüm, sizin uzaklaşmanızdan sonra birdir ve aynıdır; hatta ölüm, su gam ve kederi devamlı çekmekten daha iyidir.

Ben, Allah'ın infaz ettiği hükmüne razıyım, razı oldum. Çünkü biliyorum ki, senim geçerli olacak bir hükmüm yoktur."

Ben bu kitabı mütalaa edip ve ondan çok kıymetli istifadelerde bulunan kimselere, hem bana hem de çocuğuma Fatiha okumalarını ve kardeşlerinden, babasından ve senesinden uzakta gurbet ellerde ölen kimseler için rahmet ve mağfiret ile dua etmelerini vasiyyet ediyorum. Zira ben de, benim hakkımda böyle davranacak olanlara çokça dua etmekteyim. Salât ve selam, seyyidimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, O'nun aline, ashabına olsun. Âmin. Hamd ancak, alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

Bu bölümü tek başına aç →