FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Şûrâ Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2

46. Âyetin Tefsiri

"Kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür. Fakat kim affeder ve durumunu düzeltirse onun ecri Allah'a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri asla sevmez. Kim kendisine, (yapılan) zulmün ardından hakkını alırsa, bunlar aleyhinde bir yol yoktur. O yol ancak, insanlara zulmetmekte, yeryüzünde haksız olarak teğallübe kalkışmakta olanlara karşıdır. İşte bunlar (yok mu), bunların hakkı, pek acıklı bir azâbtır Bununla beraber kim sabreder, bağışlarsa, işte bu, şüphesiz ve elbet azmolunacak işler cümlesindendir. Allah, kimi şaşırtırsa, bundan sonra onun hiçbir hâmîsi yoktur. O zalimleri göreceksin ki, onlar azabı gördükleri zaman, "(Dünyaya) geri dönmenin bir yolu var mı?" diyeceklerdir. Onların, (ateşe) arzolunurlarken, zilletten boyunlarını büke büke göz ucuyla (nasıl) bakacaklarını göreceksin. Îman etmiş olanlar şöyle diyeceklerdir: "Gerçekten hüsrana düşenler, Kıyamet günü kendilerini de, taraftarlarını da hüsrana uğratanlardır." Gözünüzü açın ki, zalimler, muhakkak sürekli bir azâb içindedirler. Onların Allah'tan başka, kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah, kimi sapıklıkta bırakırsa, ona hiçbir yol bulunamaz!

Bil ki Allahü teâlâ, "Ve kendilerine karşı bir zulüm ve taşkınlık yapıldığı zaman, birbirine destek ve yardımcı olanlar..." (şura, 39) buyurunca, bunun peşinden, bu intikam almanın, misli ve dengi bir biçimde olması şartı ile kayıtlı olması gerektiğine delâlet eden şeyi getirmiştir. Çünkü, noksan yapma da, fazla yapma da, bu konuda bir zulüm; ama misli ile karşılık ise, adalettir. Ki, işte bu adalet sayesinde, yerler ve gökler ayakta durmaktadır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Kötülüğün karsağı, ona denk bir kötülüktür" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Mukabeleye "Seyyie" Denilmesinin İzahı

Bir kimse, "Yapılan kötülüğe karşılık vermek meşrudur ve müsaade edilmiştir. Binâenaleyh, buna daha nasıl, "seyyie-kötülük" ismi verilmiştir" diyebilir. Keşşaf sahibi buna şu şekilde cevap vermiştir: "Her İki fiil de, yani ilk fiil ve ona verilen karşılık da, kötülüktür. Zira isabet ettiği kimseyi üzmüştür. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer onlara bir "seyyie" isabet ederse, "Bu, sendendir" derler" (Nisa, 78) ayetinde, onları sıkan musibet ve belaları kastetmiştir. Başkaları da bu hususu şöyle cevaplamıştır: Cenâb-ı Hak, bu iki şeyden birini mecazî manada; diğerini mukabilinde getirince, bunlardan birinin ismini diğeri için de kullanmıştır. Ama doğru olan, Keşşaf sahibinin yaptığı açıklamadır.

İkinci Mesele

Bu ayet, fıkıh İlminde, büyük bir temel teşkil eden bir ayettir. Çünkü bu ayetin muktezâsı, her suça dengi ile mukabelede bulunmayı gerektirir. Bu böyledir, zira hakları zayi etmek, şer ve düşmanlık kapılarının açılmasına müncer olur. Çünkü, herkesin tabiatında ve yapısında, zulmetme, taşkınlık yapma ve düşman olma duyguları vardır. İnsan, bunlardan men olunmazsa, bunları yapmaya yellenir ve bunların peşini bırakmaz. İşlenen suçun miktarından fazla bir mukabelede bulunmak da zulümdür. Halbuki, seri hükümler ve şeriat, zulmetmekten münezzeh ve beridirler. Binaenaleyh, geriye ancak, işlenen suça, misliyle mukabelede bulunmak kalır. Hem sonra bu nass, diğer şu ve benzeri nasslarla da desteklenir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Eğer herhangi bir ceza ile mukabele edecek olursanız, ancak size reva görülen ukubetin misillemesiyle ceza yapın..." (Nahl, 126), "Kim bir kötülük işlerse, ona, bunun benzerinden başkasıyla karşılık verilmez" (Mû'min, 30), "... Maktuller hakkında size kısas yazıldı... "(Bakara, 178) -halbuki kısas, eşitlik ve denklikten ibarettir-, "... Yaralar birbirine kısastır..." (Maide, 35) ve "Kısasta sizin için bir hayat vardır" (Bakara, 179) buyurmuştur. Binâenaleyh, bütün bu nasslar, bir şeye misliyle mukabele etmeyi gerektirmektedir. Burada şöyle bir incelik de vardır: Hakkı tam olarak almak, ancak, fazlayı tam yapmakla mümkün olunca, burada, suçluya fazla zarar verme ile, kendisine karşı suç işlenilen kimseyi, hakkını tam almaktan men etme arasında bir tearuz ve çelişki meydana gelir. Binâenaleyh, bu ikisinden hangisi daha evlâdır? İşte burası, müstenitlerin içtihatlarının mahalli olup, bu, durumlarının değişmesine göre değişir.

Bu temel kaideye, geriye kalanlara dikkat çekme bakımından, bazı meseleler dayanır:

Müslim'in Kâfire Bedel Kısası'ı

Birinci Misâl: Şafiî (r.h), müslüman kimsenin, zimmîye mukabil; hür kimsenin de, köleye mukabil (Öldürülemeyeceğine-kısas edilemeyeceğine) dair istidlalde bulunarak şöyle der: "Kısasın olabilmesi için, "mümâsetet-denklik" şarttır. Halbuki bu denklik, bu iki meselede söz konusu değildir, bulunmaz. Binâenaleyh, bu ikisi arasında kısasın olmaması gerekir. Kısasın olabilmesi için, denkliğin şart oluşunun izahına gelince, bu, bahsedilen bu nasslar sebebiyledir.

Bu nasslardan nasıl istidlal edildiğine gelince, biz şöyle diyoruz: Biz, bu nasslarda bahsedilen "denklik, mümaselet" ifadesini, delilin tahsis ettiği durumlar hariç, ya her bakımdan denkliğe, yahut da, belli bir konudaki denkliğe hamlederiz.. Tercihe şayan olan, birincisidir. Çünkü, belli ve muayyen husus, ayet-i kerimede yer almamıştır. Binâenaleyh, biz, ayeti bu belli hususa hamledersek, o zaman ayet mücmellesin Ama, birinci kısma hamledersek. bu durumda da, tahsisi üstlenmek gerekir. Halbuki mücmelliği bertaraf etmenin, tahsili bertaraf etmekten daha evlâ olduğu malûmdur. Böylece ayetin, aklî ve ayrı bir naklî delilin tahsis etmiş olduğu durumlar hariç, bütün hususlarda bir denkliğin gözetilmesini gerektirdiği sabit olmuş olur. Bunun böyle olduğu da sabit olduğuna göre, şimdi biz diyoruz ki: Müslümanı zimmîye; hürrü de köleye mukabil öldürmede (kısas etmede) denkliği gözetmek mümkün değildir. Çünkü şeriat, katlin, kısasın farz olmasında İslâmiyet'e, müslüman oluşa, -ya bizzat kâfir hakkında olduğu gibi-, bulunmadığı durumda onu, yani İslâmiyet'i gerçekleştirmek için; yahut da, -mürted hakkında olduğu gibi- İslâmiyet'i sürdürmek için itibar etmiştir. Ayrıca, hürriyet de, şeriatın, yargı, imamet ve şehâdet hususlarında nazar-ı dikkate aldığı bir sıfattır. Böylece, kısasın olabilmesi için, denkliğin şart olduğu sabit olmuş olur ki bu denklik burada bulunmamıştır. Binâenaleyh kısasın yapılmaması gerekir.

Bir Ele Mukabil Çok Elin Kısası

İkinci Misal: Şafiî (r.h), tek bir elin kesilmesine mukabil, ellerin (birçok elin) kesileceği hususunda istidlal ederek şöyle der: Kesmenin tamamının veya bir kısmının, bu kesenlerin tamamından veya bir kısmından kaynaklanmış olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh, İşte bu nasslardan dolayı, aynı şeyin, bu kesenlerin tamamı hakkında meşru ve yasal olması gerekir. Hepsini veya bir kısmını kesmenin, hepsi veya bir kısmı hakkında meşru olduğunu söyleyen herkes, bu kesmenin hepsi hakkında da meşru olduğunu söylemiş olur. Geriye, "Bu durumda bu meseleden, suçludan daha fazlasının alınması neticesi çıkar. Halbuki, yasaktır" denilmesi kalır. Ancak ne var ki, biz diyoruz ki: Suçlu ile, kendisine karşı suç işlenilen kimse arasında bir çatışma meydana geldiğinde, kendisine karşı suç işlenilenin tarafını gözetmek daha evlâ olur.

Üçüncü Misal: Babanın ortağı (evlâdını öldürmesi halinde ona yardım eden) hakkında kısas meşrudur Bunun delili, bu kimseden, yaralamanın sudur etmiş olmasıdır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, yaralamalar birbirine kısastır..." (maide, 45) ayetinden dolayı, misliyle mukabele edilmesi gerekir. Bu sabit olunca, kısasın tamamı da sabit olmuş olur. Çünkü, aralarında fark olduğunu söyleyen kimse yoktur.

Misliyle Mukabele Caizdir

Dördüncü Misâl: Şafiî (r.h) şöyle der: "Yakanı yakarız, boğanı boğarız. Bunun delili, her şeye misliyle mukabele etmek gerektiğine delâlet eden bu nasslardır".

Kısasta Şahitlik

Besinci Misâl: Kısas (yapılması gerektiğine dair) şahitlik edenler, bu şahadetlerinden geri dönüp de, "kasten yalan söyledik" dediklerinde, bunlara kısas gerekir. Çünkü bunlar, bu şehâdetleriyte, o kimsenin kanının akıtılmasına sebep olmuşlardır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür" ifâdesinden dolayı, bunların da kanlarının akıtılması gerekir.

[Mükrehe Kısasın Hükmü]

Altıncı Misâl: Şafiî (r.h) şöyle der: Mükrehe (zor altında bir işi yapana) kısasın uygulanması gerekir. Çünkü bu kimseden, o öldürme işi, zulmen sudur etmiştir. Binâenaleyh, aynısının bu kimseye de farz olması gerekir. Bu kimseden, Öldürmenin sâdır olduğu duyularla sabittir. Bu kimsenin zulmen öldürdüğüne gelince, müslümanlar, bu kimsenin, Allah tarafından adam öldürmemekle mükellef kılındığı ve yine bu kimsenin buna mukabil, büyük bir günaha ve çetin bir azaba müstehak olacağı hususunda müttefiktirler. Bu sabit olunca, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür" hükmünden dolayı, bu kötülüğe, misliyle mukabelede bulunulması gerekir". Yedinci Misâl: Şafiî (r.h) şöyle der: "Ağır bir şeyle öldürmek, kısası gerektirir. Bunun delili, şudur: Suçlu, o kimsenin hayatına son vermiştir. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür" hükmünden dolayı maktulün velisinin, katilin hayatını sona erdirme imkânını elde etmesi gerekir".

Hürrün Köleye Mukabil Kısası

Sekizinci Misâl: Hür kimse, köleye mukabil kısâsen öldürülmez. Biz bu meseleyi, her ne kadar birinci misâlimizde ele aldıysak da, ancak ne var ki burada biz, bir başka açıdan bunu İzah ediyor ve şöyle diyoruz: Katil, kölenin sahibine ait, meselâ on dinara denk bir şeyi telef etse, bu durumda katilin, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür" ayetinden dolayı, on dinar ödemesi gerekir. Tazmîn vacib olunca, kısasın vâcib olmaması gerekir. Çünkü, bu ikisi arasında bir fark olduğunu söyleyen yoktur.

Dokuzuncu Misâl: Gasbdan elde edilen menfaatlar, Şafiî (r.h)'ye göre, tazmin edilir. Bunun delili şudur: Gasbeden kimse, örfte, meselâ bir dinara eş değerdeki menfaatleri, mâlikin elden kaçırmasına, yitirmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın, "Kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür" hükmünden dolayı, gasb edenin de, dengi bir malı, elden çıkarması gerekir. Gasbeden kimseye, bu kadar şeyin elden çıkarmasını gerekli gören herkes, bunun malı gasbedilen kimseye verilmesi gerektiğine hükmetmiş olur.

Bir Ele Mukabil Çok Elin Kısası

Onuncu Misâl: Hür kimse, köleye mukabil kısas edilemez. Çünkü eğer hür kimse köleye mukabil kısas edilmiş olsaydı, o zaman bu hür kimse, hem "Kim bir kötülük işlerse, ona bunun benzerinden başkasıyla karşılık yapılmaz.." (Mü'min, 40) ayetinden, hem de, yukarda yazmış olduğumuz diğer nasslardan dolayı, kısası gerektiren durumlar hususunda, köleye denk olmuş olurdu. Sonra hür kimsenin kölesi bizzat kendisinin kölesine mukabil olarak kısasen öldürülür. Binaenaleyh, başkasının kölesinin bizzat bahsettiğimiz bu nasslardan dolayı, kısası gerektiren durumlar hususunda kendisinin kölesine denk olması gerekir. Böyle olması halinde, kendisinin kölesi, kısası gerektiren durumlar hususunda başkasının kölesine denk olmuş olur. Böylece de, kendisinin kölesi, kendisinin misli için, (yani öldürülen köle için) bir misil olmuş olur. Mislin misli de, misildir. Binâenaleyh, kendisinin kölesinin kısası gerektiren durumlar hususunda, kendisi için bir misil olması gerekir. Şimdi hür bir kimse, başkasının kölesine karşı (kısasen) öldürülecek olsaydı, o zaman bu hür kimse, yaptığımız bu izahlardan anlaşıldığı üzere, bizzat kendisi kölesine mukabil öldürülmüş olurdu. Halbuki, hür bir kimse kendi kölesine mukabil öldürülemez. Binâenaleyh, başkasının kölesine mukabil de öldürülmemesi gerekir.

Böylece biz, bu on misâli, bu ayete dayanarak zikrettik. Zekası elinden tutan herkese, işte bu temel esasa dayanarak, pekçok şer'î meseleler çıkarması kolaydır. Allah en İyisini bilendir.

Ayrıca burada şöyle bir bahis daha vardır: Ebû Hanife (r.h), (bir ele mukabil), ellerin kesilmesi hususunda şöyle der: "Kesmenin tamamının veya bir kısmının, kesenlerin hepsinden veya bir kısmından sudur tnimş olduğunda şüphe yoktur. Ancak ne var ki, bu hakkı tastamam alabilmek, ancak bu ziyadeyi yerine getirmekle mümkün olur. Çünkü, (meselâ), on eli elden çıkarmak, telef etmek, tek bir eli telef etmekten daha fazladır. Binâenaleyh bunun, aslolan haram oluş hali üzere kalması gerekir."

Buna mukabil Şafii (r.h) de şöyle der: "Şayet tek bir ele mukabil, on eli telef etmek haram olmuş olsaydı, tek bir cana mukabil on canı telef etmek de haram olmuş olurdu. Çünkü, canı telef etmek, eli telef etmeyi de kapsar.. Binâenaleyh, bir tek cana mukabil on canı telef etmek, tek bir ele mukabil on eli telef etmeyi gerektirir. Bu sebeple, tek bir ele mukabil on eli telef etmek haram olmuş olsaydı, o zaman, tek bir candan dolayı on canı telef etmek de haramı kapsamış olurdu. Haramı kapsayan her şey ise, haramdır. Bu durumda, tek bir cana mukabil on can öldürmenin haram olması gerekirdi.. Halbuki biz, bunun haram olmayacağı hususunda ittifak edince, ziyade durum hakkında, ileri sürdüğümüz hususun, (ey Hanefi'ler) şer'an sakıncalı olmadığını anlamış bulunuyoruz.. Allah, en iyisini bilendir.

Aynıyla Karşılık Delille Kayıtlı

Biz, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür" ifadesinin, delilin tahsis etmiş olduğu durumlar hariç, bütün hallerde mutlak manada denkliğin gözetilmesinin vücûbiyyetini gerektirdiğini açıklamıştık. Halbuki fukaha, bu hususa, pekçok misallerde tahsisi sokmuş, bu hususu tahsis etmiştir. Bu bazan, daha düşük bir nassa, bazan da kıyasa binâen böyle yapılmıştır. Tahsisi iddia edenin, bu hususta açıklamada bulunması gerektiğinde hiçbir şüphe yoktur. Mükellefe, bütün meselelerde, bu nassa tutunması kâfidir. (Bu manada) Mücahid ve Süddî şöyle demişlerdir: "Birisi birisine, "Allah onu rezil rüsvay etsin!" dediğinde, o da ona aynısıyla mukabelede bulunsun. Ama, birisi birisine haddi gerektiren bir iftira attığında, iftira atılana, aynı şeyi söylemek değil, tam aksine, iftira atan kimseye, Allah'ın emrettiği had cezası gerekir". Daha sonra Cenâb-ı Hak "Kim affetmek ve göz yummak suretiyle, kendisiyle hasmı arasını ıslah eder de bağışlarsa, -ki, nitekim Cenâb-ı Hak da, böyle yapılması halinde-, "O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile sanki yakın dosttur" (Fussilet, 33) ayetinde belirttiği gibi dost olacağını buyurmuştur. "Mükâfaatı Allah'a aittir." Bu, yücelik ve ululukta, bir başkasının kendisine kıyaslanamayacağı derecede kapalı ve dopdolu bir vaaddir.

Affın Mükâfaatı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki o, zalimleri asla sevmez.." buyurmuştur. Bu hususta şu iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Bu cümlenin maksadı, suça maruz kalan kimsenin, zalimden fazlasını talep etmesinin caiz olamayacağına dikkat çekmektir. Çünkü zalim kimse, zulmünün dışında, masumdur. Zalimin zulmüne birlikte karşı koymada (intişâr) ise, özellikle harb esnasında ve izzeti nefsi korumanın doruk noktaya çıktığı durumlarda, denkliği muhafaza etme ve aşın gitmeme hususunda, hemen hemen, emin olunamaz, bu Konuda güvence verilemez. Böylece, mazlum olan kimse çoğu kez, kısasa (hakkını tastamam almaya) yöneldiğinde, zalim durumuna düşmüş olur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kıyamet günü olduğunda, bir münadî şöyle nida eder: "Allahü teâlâ'dan alacağı olanlar, ayağa kalksın.."Bunun üzerine, birtakım kimseler ayağa kalkar da, bunun üzerine onlara, "Sizin, Allah'ta olan alacağınız nedir?" denilir. Onlar, "Biz, bize zulmeden kimseleri bağışlayan kimseleriz..." derler de, onlara, "Allah'ın izniyle cennete giriniz" denilir."

b)Allahü teâlâ, zalimi affetmeye teşvik edince, buna rağmen, zalimleri sevmediğini de haber vermiştir. Bu, Cenâb-ı Hak zalimleri sevmediği halde buna rağmen, o, zalimleri affetmeye teşvik edince, imanı sebebiyle Allah'ın sevgilisi olan mü'mini haydi haydi affedeceğine dikkat çekmektir...

Hakkını Almanın Meşruluğu

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Kim kendisine, (yapılan) zulmün ardından hakkını alırsa..." buyurmuştur. Ki bu, "zâlimin ona zulmetmesinden sonra.." demek olup, bu, masdarın, (yani "zulm" kelimesinin) mef'ûlüne muzâf kılınması kabîlindendir. "İşte bunlara, yani zalimin zulmüne birlikte karşı koyanlara ceza vermek ve sorumlu tutmak gibi, herhangi bir yol yoktur. Çünkü bunlar, zalimin zulmüne birlikte karşı koyma gibi, kendilerine mubah kılmanı yapmışlardır".

Şafiî (r.h), kısasta aşırı gitmenin, ziyan edilmiş, heder edilmiş bir şey olduğunu beyan hususunda bu ayete tutunarak şöyle der: "Şeriat bu kimseye, hakime, kesmek hususunda, ya mutlak manada müsaade etmiştir, yahut da, ileri geçmeme, aşırı gitmeme şartıyla müsaade etmiştir. Bu ikincisisi batıldır. Çünkü, kesmede asl olan, haramlıktır. Binâenaleyh, kesebilmek ileri gitmeme şartına bağlanıp, ve bu şart da belirsiz olunca, kesmenin asıl haramlık üzere kalması gerekir. Çünkü bu hususta asl olan, haramlıktır. Helâl oluş ise, meçhul bir şarta bağlı olarak tahakkuk etmektedir. Binâenaleyh, bu asıl haremliğin sürmesi gerekir. Bu böyle olmadığına göre, şeriatın bu kimseye, ister ileri gitsin ister gitmesin kesme hususunda müsaade etmiş olduğunu anlamış oluyoruz. Durum böyle olunca da, bu ileri gitmenin tazmini gerektirmemesi gerekir. Çünkü, bu kimse, zâlimin kendisine zulmünden sonra hakkını almıştır. Binâenaleyh, bu konuda o kimsenin hiç mesul tutulmaması, (bu konuda hiç kimsenin yol bulamaması) gerekir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "O yol ancak, insanlara zulmedenlere, yani zulmü başlatanlara, yeryüzünde haksız olarak teğallübe kalkışmakta olanlara karşıdır. İşte bunlar (yok mu), bunların hakkı, pek acıklı bir azabür" buyurmuştur. Daha sonra da, buyurmuştur ki bu, "Kısas talebinde bulunmayıp sabreden ve affedenlere şelince, onların bu sabrı ve affedişleri, azmolunacak işler cümlesindendir." Zâlimden intikam almamaya azmetmek, Özenilecek güzel işlerdendir" demektir. Burada "azm" kelimesinin muzaf olduğu huve zamiri, tıpkı Arapların, "Yağın iki batmanı bir dirheme" şeklindeki sözlerinde, (bu yağın) ifadesinin hazfi gibi, manadan anlaşıldığı için, hazfedilmiştir. Nakledildiğine göre, Hasan el-Basri'nin meclisinde, birisi birisine hakaret etmiş, hakarete uğrayan kimse ise, öfkesini içinde tutup sabretmiş, terlemiş, terini silmiş ve meclisden kalkıp bu ayeti okumuştur. Bunun üzerine Hasan el-Basrî, "Vallahi cahillerin anlamadığını, bu adam anlamış ve içine sindirmiş" dedi.

Cenâb-ı Allah daha sonra, "Allah kimi şaşırtırsa, bundan sonra onun, hiçbir hâmisi yoktur" buyurmuştur. Bu, "Hızlarımdan yani Allah'ın onu saptırmasından sonra, artık ona yardım işini üstlenecek hiçbir yardımcısı yoktur" demektir ki bu, dalâletin Allah'dan olduğu ve hidayetin, Allah'ın dışında hiçbir kimsenin kudreti dâhilinde olmadığı hususunda çok açık bir ifadedir.

Kâdî "Bunun manası, "Allah kimi cennet yolundan idlâl eder (saptırırsa), artık o kimseye yardım edebilecek bir dost yoktur" şeklindedir" der. Buna söyle cevap veririz: Ayette bahsedilen saptırma işini, belli bir misâl (iş) İle yani cennet yolundan saptırma manası ile sınırlandırmak, delilin aksine bir harekettir. Hem üstelik sizi (Mu'tezile'nin) görüşüne göre, o kimseyi cennetten saptıran da Allah değil, aksine o kimsenin bizzat kendisidir.

Kâfirlerin Pişmanlığı

Cenâb-ı Allah sonra, "O zâlimleri göreceksin ki, onlar azabı gördükleri zaman, "(Dünyaya) geri dönmenin bir yolu var mı?" buyurmuştur. Bu, "Onlar görüp müşahede ettikleri o azabın dehşetinden ötürü, dünyaya geri dönme talebinde bulunacaklardır" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Allah, onların, cehennem üzerlerine salındığındaki durumlarını da beyan buyurarak, "Onların (ateşe) arzolunurlarken, zilletten boyunlarını büke büke göz ucuyla (nasıl) bakacaklarını göreceksin" demiştir. Yani başlarına gelen o zilletten ötürü, onları hakir, zelîl ve perişan bir halde görürsün. Onların bakışları, göz kapaklarını, karşı tarafın dalgın ve gafil vaktini gözeterek, çok sinsi ve belli belirsiz bir şekilde hareket ettirirler. Bu tıpkı, kendisinin öldürüleceğini yakînen bilen kimsenin o kılıca göz ucuyla bakışı gibidir. Böyle olan kimse sanki göz kapaklarım açamıyor ve gözlerini, tıpkı sevdiği şeylere dolu dolu bakışı gibi dikemiyor.

Kâfirlerin Körlüğündekl İşkâl

Eğer, Allah Tealâ kâfirlerden bahsederken, onların kör olarak haşrolunacaklarını söylememiştir. Binâenaleyh burada, onların göz ucuyla baktıklarını nasıl belirtebilir?" denilirse, biz deriz ki: Belki de kâfirler, başlangıçta bu şekilde bakabiliyorlardı, daha sonra kör kılındılar. Belki de bakabilenler bir topluluk, kör olarak hasredilenler de başka bir kâfir grubudur.

Cenâb-ı Allah, kâfirlerin durumundan bahsedince, mü'minlerin kâfirler için söyleyecekleri sözleri de haber vererek, "İman etmiş olanlar şöyle diyeceklerdir: "Gerçekten hüsrana düşenler Kıyamet günü kendilerini de, taraftarlarım da hüsrana uğratanlardır" buyurmuştur. Keşşaf sahibi şöyle der: "Ayetteki "Kıyamet günü" kelimesi, ya "hüsrana uğratma"ya taalluk eder, onunla ilgilidir, ki bu durumda mü'minlerin bu sözü dünyada söylenmiş bir söz olur, yahut da, "diyeceklerdir" fiiline taalluk eder, yani "mü'minler, kâfirleri bu halde görünce, Kıyamet günü böyle söylerler" demektir.

"Zalim" Kâfir Manasına

Daha sonra Allahü teâlâ, "Gözünüzü açın ki, zâlimler, muhakkak sürekli bir azab içindedirler" buyurmuştur. Kâdî, "İşte bu ayet, kâfir ve fasıkların (günahkârların) azabının ebedî olacağına delâlet eder" der. Buna şu şekilde cevap veririz: Kur'ân'da mutlak (sıfatsız) olarak geçen zâlim kelimesi, kâfir manasındadır Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kâfirler, zâlimlerin tâ kendileridir" (Bakara, 253) buyurmuştur. Bu hususu, Hak teâlâ'nın bu ayetten sonraki, "Onların Allah'tan başka kendilerine yardim edecek hiçbir dostları yoktur" ifadesi de te'kid eder ki bu, "Allah yanında onlara şefaatçi olacakları kuruntusuyfa taptıkları o putlar, bu şefaati yapamayacaklardır" demektir. Bu mananın ise, ancak kâfirler için söz konusu olabileceği malumdur. Hak teâlâ bundan sonra da, "Allah kimi sapıklıkta bırakırsa, ona hiçbir yol bulunamaz" buyurmuştur ki, bu dalâlete sevkedenin de, hidayet edenin de, biz ehli sünnetin görüşünde olduğu gibi, Allahü teâlâ olduğuna delâlet eder. Allah en iyi bilendir.

Defi Mümkün Olmayan Gün

Bu bölümü tek başına aç →

47–49. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:50

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

"Allah'dan, geri çevrilmesi asla mümkün olmayacak bir gün gelmezden evvel, Rabbinize icabet edin. O gün, sizin için ne bir sığınak, ne de bir inkâr imkânı vardır. Eğer onlar, (imandan) yine yüz çevirirlerse, biz seni, onların üzerine (zaten) bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen, tebliğden başka birşey değil. Gerçekten biz insana, katımızdan bir nimet tattırdığımız vakit o, bununla ferahlanır. Eğer onlara, kendi ellerinin öne sürdükleri şeyler yüzünden bir fenalık isabet ederse, o zaman, insan gerçekten bir nankör olur. Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız (çocuklar), dilediğine erkek (çocuklar) lütfeder. Yahut erkekler ve kızlar olarak, çift (cinsten de) verir. Dilediğini de kısır bırakır. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir ve herşeye kadirdir".

Bu Gün Hangi Gündür?

Bil ki Allahü teâlâ, vaad ve va'idinden uzun uzun bahsettikten sonra, esas maksaddan bahsetmek üzere: "Allah'dan geri çevrilmesi asla mümkün olmayacak bir gün gelmezden evvel, Rabbinize icabet edin" buyurmuştur. Ayetteki, "Allah'dan" ifadesinin, "geri çevrilmesi asla mümkün olmayacak" ifadesinin sılası, yani onunla ilgili olması, dolayısıyla da, "Allah o hususta karar verdikten sonra, engellenmesine çâre olmayan" manasında olması mümkün olduğu gibi; yine "Allah'dan" ifadesinin, "gelme" fiilinin sılası, yani onunla ilgili olması ve "Reddine hiç kimsenin kadir olamayacağı bir gün, Allah'dan gelmezden önce" manasında olması da mümkündür. Alimler, bu "gün" ile, hangi günün kastedildiği hususunda değişik izahlarda bulunmuşlar: Bunun, insanın ölümünün geldiği gün veya Kıyamet günü olduğu ileri sürülmüştür. Çünkü Cenâb-ı Hak bunu, "engellenemez" bir gün olarak nitelemiştir. Böyle bir sıfat İse, her iki gün için de söz konusudur. "Geri çevrilmesi asla mümkün olmayan" ifadesinin, "Öne alınamaz ve geri bırakılamaz" manasında olması ve "O günde, telafi yapılabilsin diye, mükellefiyete döndürülme söz konusu olamaz" manasında olması mümkündür. Daha sonra, Cenâb-ı Hak, bu günü nitelerken, "O gün ne sizin için, o azabtan kurtulmanızda faydalı olacak bir sığınak, ne de herhangi bir kimsenin reddetmesi sebebiyle değişecek bir durum yoktur" buyurmuştur. Ayetteki "nekîr" kelimesi ile, "inkâr" manası da kastedilmiş olabilir. Buna göre ifade, "istediğiniz o amellerden hiçbirini İnkâr edemeyeceksiniz" manasında olur: Eğer onlar, yani "kendilerine imânı icabeti emrettiğim bu kimseler, yine yüz çevirir, yani bu emri kabullenmezlerse, biz seni, onların üzerine, işlerini kontrol etmen için, amellerini zabt-u rabt altına alman için, bir bekçi olarak göndermedik. (Ey Peygamber), sana düşen sadece tebliğdir." Bu, Allah'ın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İçin bir tesellisidir.

Nimete Aldanma

Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların bu bâtıl inançlarında ısrarlarının sebebini de beyan etmiştir. Çünkü onlar dünyada bir saadet ve ikrama nail olmuşlardır. Dünyalık elde etmek ise, aldanmaya, azmaya, kibirlenmeye ve hakka boyun eğmemeye sebep olur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "Gerçekten biz insana, katımızdan bir nimet tattırdığımız vakit o, bununla ferahlanır" buyurmuştur. Allah'ın dünyadaki nimetleri ne kadar büyük olursa olsun, yine de, âhirette hazırlanan mutlulukların yanında, denize nisbetle bir katre gibidirler. İşte bundan ötürü Hak teâlâ bu nimetleri, "tadma" ile ifade etmiş ve böylece "insanoğlu, dünyada bulunan, aslında önemsiz olan bu nimetleri elde ettiğinde alabildiğine sevinip gururlanır, ucbe ve kibre kapılır; bütün arzuları elde ettiğini, en yüce mutluluklara ulaştığını sanır ki bu, âhiret saadetleri hususundaki inancı zayıf olanların düşecekleri bir hal, takib ettikleri bir yol olup, bu yol, dünya nimetlerini adetâ ahiret nimetlerine ulaştıran bir vasıta kabul eden, mü'minlerin yoluna ters olan bir yol ve tutumdur.

Musibet Sırasında Nankörlük

Allahü teâlâ, daha sonra, hastalık ve fakirlik gibi, hoşlanmadıkları ve üzüldükleri şeyler isabet ettiğinde, onların hemen nankörlüğü ortaya koyacaklarını beyan buyurmuştur ki bu, "insan gerçekten bir nankör olur" cümlesinin anlattığı husustur. "Kefûr", nankörlükte zirvede olan demektir. Cenâb-ı Hak, insanın tabiatının, tabiatı, Allah'ın gösterdiği terbiye metodlarıyla terbiye etmediği müddetçe, bu nankörlüğü gerektireceğini anlatmak için, "O nankördür" dememiş de, "insan nankördür" demiştir.

Allah, insana, rahmetini tattıracağını ve onun başına rahmetinin zıddını da getirebileceğini beyân edince, bunun peşisıra, "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır" buyurmuştur. Bu ifadenin anlatmak istediği şey, insanın, elde ettiği mal ve makam ile aldanmaması ve herşeyin, Allah'ın mülkü ve milki olduğunu, elde ettiği bu kadarcık malın, Allah'ın kudret elinde olduğunu; çünkü bunu ona Allah'ın verdiğini bilmesini sağlamaktır. İşte böyle bir inanç, insanı daha fazla İbadet ve itaata sevkeder. Ama insan, bu nimetlerin, kendi aklı, gayreti ve çalışması sayesinde olduğuna inandığında, kendi kendini beğenir ve Allah'a itaatten yüz çevirir.

Daha sonra Allahü teâlâ, Kendisinin bu alemdeki çeşitli tasarruflarından da bahsetmiştir. Çünkü O, kimine kız; kimine erkek; kimine kız-erkek karışık çocuklar verir, kimini de hepsinden mahrum eder ki işte bu mahrum edişi, "Dilediğini de kısır bırakır" cümlesiyle anlatmıştır. Bil ki tabiatcılar, çocuğun doğmasının babanın nutfesinin ve ana rahminin, bu ise elverişli olmasına bağlı olduğunu; çocukların erkek olmasının sebebinin hararetin; kız olmasının sebebinin de soğukluğun hâkim olması olduğunu söylemişlerdir. Biz bu hususu, tam ve uzun bir şekilde, Nahl Sûresi'nde ele aldık ve tabiatcıların bu görüşünü yakînî delillerle çürüttük. Böylece, bütün bunların, tabiattan, yıldızlardan ve feleklerden değil, ancak Allah'dan olduğu ortaya çıkar.Bu ayetle ilgili söyle birkaç soru söz konusudur.

1- Bazı Sorular

Birinci Soru: Allahü teâlâ bu ayette, kızı, erkekten önce zikrederek, "Dilediğine kızlar, dilediğine erkek (çocuklar) verir" buyurmuştur. Bundan sonraki ifadede ise, erkeği kızdan önce zikrederek, "Yahut erkekler ve kızlar olarak, çift (cinsten) de verir" buyurmuştur. Bu önce ve sonra zikretmenin sebebi nedir?

İkinci Soru: Allahü teâlâ, "kız" (dişi) kelimesini nekire "Inâsen"; "erkek" kelimesini de mahfe olarak getirerek, "ez-Zükûr" buyurmuştur. Bu farkın sebebi nedir?

Üçüncü Soru: Cenâb-ı Hak, sırf kızları verişinden ve sırf erkek (çocuklar) verişini belirtirken niçin hibe (lütfetme) lafzını kullanmış; ikisini birlikte verişinden bahsederken, bu lafzı kullanmayarak, "Yahut erkekler ve kızlar olarak, çift (cinsten de) verir" buyurmuştur?

Dördüncü Soru: Çocuğun meydana gelişi, Allah'tan bir hibe olduğuna göre, meydana gelmemesi hususunda hibe etmeyişi yeter sebebtir. Binâenaleyh çocuğun meydana gelmeyişini anlatmak için, Cenâb-ı Hakk'ın, "Dilediğini de kısır bırakır" demesine ne tuzum vardı?

Beşinci Soru: Ayetin ifade ettiği bu hükümlerle, belli kimseler mi kastedilmiştir, yoksa mutlak olarak herkes mi kastedilmiştir?

1- Kız-Erkek Sıralaması

Birinci soruya, birkaç şekilde cevap verebiliriz:

1) Kerîm olan zat, neticenin hayır, rahat, sürür ve neş'e üzere son bulması için gayret eder. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, önce kız çocuğu verip, sonra da o kimseye erkek çocuk verince, sanki o kimseyi gamdan sürura geçirmiş olur ki bu, son derece keremli bir istir. Ama önce erkek çocuk, sonra kız çocuk verince, sanki o kimseyi, sürûrdan kedere geçirmiş olur. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, kız çocuğu vermeyi önce zikretmiş, ikinci olarak da erkek çocuğun hibe edilişinden bahsetmiştir. İşte böylece Allah, o kimseyi kederden sevince geçirmiş olur. İşte kereme uygun düşen de budur.

2)Cenâb-ı Hak, önce kız çocuğu verdiğinde, insan Allah'a itiraz edilemeyeceğini anlar, böylece de buna razı olur. Daha sonra bu kimseye erkek çocuk verdiğinde, o, bu yeni çocuğun Allah'ın kendisine bir lütfü ve İhsanı olduğunu anlar. Böylece daha fazla şükür ve itaatta bulunur, bunun sırf Allah'ın lütfü ve keremi ile olduğunu anlar.

3) Bir vâlz şöyle demişti: "Kız çocuğu zayıftır, noksandır, âcizdir. Binâenaleyh her ne zaman ihtiyaç ve acziyet fazta olursa, Allah'ın ona inayat ve dikkati de o nisbette çok olduğu hususuna dikkat çekmek için, Cenâb-ı Hak burada önce kız çocuğunu zikretmiştir."

3) Bununla sanki "Ey zayıf ve âciz kız, baban ve annen, dünyaya gelmenden hoşlanmadılar. Her ne kadar onlar senin varlığından rahatsız oldularsa da, sen, ihsan eden ve lutfedenin Allah olduğunu bilesin diye, önce seni zikrettim" denilmek istenmiştir. Binâenaleyh bu kız, durumun böyle olduğunu anlayınca, taat ve ibadetini artırır, tenkid ve kınamayı gerektiren şeylerden daha çok uzak durur. Kızın, erkekten önce zikredilmesinin sebebleri işte bunlardır. Ayetteki ikinci cümlede ise Allah, erkekleri önce zikretmiştir. Çünkü erkekler, kadınlardan daha kâmil ve efdaldirler. Kâmil ve efdal olanlar ise, daha ez değerli olandan önce zikredilirler. Velhasıl çocuğun kız veya erkek oluşuna bakıldığında, bu durum, erkeğin kızdan önce zikredilmesini gerektirir. Ama yukarıda bahsettiğimiz gibi, haricî ve sonradan olma bazı sebepler nazar-ı dikkate alındığında bu durum, kızın erkekten önce zikredilmesini gerektirir. Dolayısıyla her iki hususta da, Önce zikredilmesi, sonra zikredilmeyi gerektiren sebepler bulunduğu için, Cenâb-ı Hak bir defasında şunu, diğer defasında ötekini önce zikretmiştir. Allah en İyi bilendir.

2- Marife-Nekire Farkı

İkinci soruya, yani Cenâb-ı Hakk'ın niçin kızları nekire, erkekleri marife olarak zikrettiği sorusunun cevabı da şöyledir: Bundan murad, erkeğin kadından daha efdal olduğuna dikkat çekmektir.

3- Verme Hakkında Ayrı Fiiller

Üçüncü soruya, yani Cenâb-ı Hakk'ın her iki cinsten evlad verişini; "Yahud erkekler ve kızlar olarak, çift (cinsden) de verir" diye ifade edişi hususuna da şöyle cevap verilir: Biri diğeriyle birlikte zikredilen her iki şey çifttirler ve bunlardan her birine "çift" denir, ifadesindeki zamiri, birinci ifadede geçen, kızlara ve erkeklere râcîdir. Buna göre mana, "Allah, kız ve erkeği birlikte verir ve böylece onlan çift kılar" şeklinde olur.

3- Üslup Değişikliğinin Sebebi

Dördüncü sorunun cevabı da şöyledir: Akîm, çocuğu olmayan demektir. Nitekim Arapça'da, "Doğurmayan (çocuğu olmayan) akîm erkek ve doğurmayan akîm kadın" denilir. " 'Ukm" kelimesi, kesmek-sona erdirmek demektir. "Mülk (krallık) akîmdir" darb-ı meseli de bu kabildendir; zira saltanatta bazan öldürme veya hukuku çiğneme gibi durumlarla akrabalık bağlan kesilir.

5- Burada "İnsan"dan Maksad?

Besinci sorunun cevabına gelince, İbn Abbas, "Cenâb-ı Hak, "dilediğine kız çocuklar lütfeder" cümlesiyle, Lût ve Şuayb (aleyhisselâm)'ı kastetmiştir. Çünkü bunların sadece kız çocukları vardı. "Dilediğine erkek çocuklar lütfeder" cümlesiyle, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i kastetmiştir. Çünkü bunun sadece erkek çocukları vardı. "Yahut erkekler ve kızlar olarak, çift (cinsten de) verir" cümlesi ile, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kastetmiştir. Çünkü O'nun (aleyhisselâm), Kasım, Tâhir, Abdullah ve İbrahim adlarında dört oğlu, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma adlarında da dört kızı vardı. "Dilediğini de kısır bırakır" ifadesiyle de Hazret-i İsâ ve Hazret-i Yahya (aleyhisselâm)'yı kastetmiştir" demiştir. Fakat müfessirlerin çoğu bu hükümlerin, bütün insanlar hakkında genel olduğunu, çünkü bu ayetlerin maksadının, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin eşyanın yaratılışında, istediği ve dilediği gibi nüfuz ettiğini anlatmak olduğu, dolayısıyla da ayetleri tahsis etmenin (sınırlandırmanın) bir manası olmadığını söylemişlerdir. Allah en iyi bilendir. Daha sonra Cenâb-ı Allah, bu ayeti, "Şüphesiz O, hakkıyla bilendir ve herşeye kadirdir" buyurarak sona erdirmiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh) buna, "O, yarattıklarım hakkıyla bilen, yaratmak istediğine de bihakkın kadir olandır" manasını vermiştir. Allah en iyi bilendir.

Vahy Nevileri

Bu bölümü tek başına aç →

51–52. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:53

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

"Bir vahy ile veya bir perde arkasından, yahut bir elçi gönderip de, izni ile dilediğini vahyetmesi dışında, Allah'ın hiçbir insana konuşması söz konusu değildir. Şüphesiz O, çok yücedir ve hakimdir. İşte biz, sana da böylece emrimizden bir rûh vahyettik. Önce sen, kitab nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz o (kitabı) bir nûr yaptık ve bununla, kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz. Şüphesiz ki sen, mutlaka doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun. Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsi kendisinin olan Allah yolunu gösteriyorsun. Gözünüzü açın (bütün) işler ancak Allah'a dönüp dayanır".

Bil ki Allahü teâlâ kudretinin, ilminin ve hikmetinin mükemmelliğini bildirince, bunun peşinden peygamberlere nasıl konuşup vahyettiğini anlatmıştır. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ayetin manası şöyledir: "Allah, insanlar ile ancak şu üç şekilde konuşur:

a) Vahy yoluyla, ki bu vahyden maksad, kalbe atılan ilham, yahut da rüyadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın annesine ve oğlunu kesmesi için Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e bu şekilde vahiyde bulunmuştur." Mücahidin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allahü teâlâ Zebur'u, Dâvud (aleyhisselâm)'a, kalbine vahyederek indirmiştir."

b) Allah, kelâmını herhangibir elçiyi vasıta kılmaksızın, peygambere doğrudan doğruya duyurur ki bu da vahiydir. Bunun delili, Hak teâlâ'nın Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya vasıtasız olarak duyurduğu kelamına "vahiy" demiş olmasıdır. Çünkü Allahü teâlâ, "Vahyolunana kulak ver, dinle" (taha, 13) buyurmuştur.

c) Allah'ın, peygambere, melek bir elçi gönderir ve bu melek, Allah'ın vahyini, insan olan peygambere tebliğ eder, ulaştırır. Bu hususu hasr yoluyla ifade edersek şöyle denilebilir: "Allah'dan olan vahyin insana ulaşması, ya bir tebliğ edici vasıta kılınmaksızın, yahut böyle bir tebliğ edici, vasıta kılınarak olur.

Birincisi, yani Allah'ın vahyinin bir aracı vasıta kılınmaksızın peygambere ulaşması hakkında şu denebilir: O duymayışına gelince, bu, vahy ile" ifadesinden; ikincisine, yani ilahî vahyin peygambere bir şahıs (melek) vasıta kılınmaksızın ulaşıp, ama peygamberin Allah'ın kelâmının bizzat kendisini duymasına gelince, bu da, "bir perde arkasından..." ifâdesinden; üçüncüsüne, yani peygambere ilahî vahyin bir aracı vasıtasıyla ulaşmasına gelince, bu da, "Yahut bir elçi gönderip de, izni ile dilediğini vahyetmesi..." ifadesinden anlaşılmaktadır. Bil ki bu üç kısımdan her biri vahiydir. Fakat Cenâb-ı Hak, birincisine "vahiy" ismini vermiştir. Çünkü kalbte ilham yoluyla meydana gelen şey, bir anda meydana gelir. Dolayısıyla vahiy lafzını bunun için kullanmak daha evlâdır. İşte bu kısımları biribirinden ayırıp ortaya koyma hususundaki sözümüz bundan ibarettir.

Allah Mekândan Münezzeh

Allahü teâlâ'nın bir mekânda bulunduğunu söyleyenler, bu İKİNCİ MESELE ayetteki, "Birperde arkasından..."ifadesini delil getirmiş- lerdir. Çünkü ayetin takdirî manası, "Allah, insan ile, ancak şu üç şekilde konuşur:

a) Bir perde arkasında olarak... şeklindedir. Bu söz, Allahü teâlâ'nın, ancak belli bir yer ve yönde bulunması halinde doğru olur. Buna şu şekilde cevap verilir: Ayetin zahiri, her ne kadar siz (mücessimenin) ileri sürdüğü manayı akla getirse bile, aklî ve naktî deliller, Allahü teâlâ'nın bir yer ve yönde bulunmasının imkânsızlığına delâlet etmektedir. Binâenaleyh ayetin bu ifadesini, buna göre te'vil etmek gerekir. Bu şu manadadır: Bir kimse, konuşanı görmediği halde, sözünü duyup dinlediğinde, bu durum o kimsenin sanki bir perde arkasından konuşmasına benzer. İşte bu mecazî mananın söz konusus olmasının sebebi, böyle bir benzerliktir.

Ayet Rü'yetullahı Menetmez

Mu'tezile şöyle der: "Bu ayet, Allahü teâlâ'nın görülemiyeceğine delâlet eder. Çünkü Allahü teâlâ, vahyinin işte bu üç şekilde olduğunu bildirmiştir. Binâenaleyh eğer Allah, görülebilseydi, kulu O'nu gördüğü halde, Allah'ın kullarıyla konuşması mümkün olurdu. Böylece de bu, üç çeşide ilave, dördüncü bir (vahiy) çeşidi olmuş olurdu. Halbuki Allahü teâlâ, böyle bir dördüncü kısmın, "Ben, insanlar ile ancak şu üç şekilde konuşurum..." demek suretiyle, bulunmadığını bildirmiştir."

Buna şu şekilde cevap verilir: Biz (ehl-i sünnet), ayetin lafzına bir kayıt koyuyoruz. Bu durumda ayetin manası, "Allah dünyada insanlarla ancak şu üç tarzda konuşur" şeklinde olur. Buna göre de, sizin ileri sürdüğünüz şeye mahal kalmaz. Böyle bir kayıt koyma, her ne kadar ayetin ifade ettiği mananın aksine ise de, bu ayetler ile Cenâb-ı Hakk'ın Kıyamet günü görülebileceğini ifade eden ayetlerin arasını te'lif edip, uyuşturmak için, gereklidir. Allah en iyi bilendir.

Allah'ın Kelâm Sıfatı

Ümmet-i Muhammed, Allahü teâlâ'nın kelâm (konuşma) sıfatı bulunduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Eş'ârî ve taraftarlarının dışındakiler, Allah'ın kelâmının, işte bu duyulan harfler ve birleştirilmiş sesler olduğu hususunda müttefiktirler. Ama İmam-ı Eş'ârî ve taraftarları, Allah'ın kelâmının, işte bu (bildiğimiz) harfler ve sesler ile ifade edilen, kadîm bir sıfat olduğunu söylemişlerdir.Birinciler, yani Allah'ın kelâmının bu harfler, kelimeler ve seslerden ibaret olduğunu söyleyenler de, kendi içlerinde iki grupturlar:

a) Bu harflerin ve seslerin de kadîm olduğunu söyleyen Hanbelî'ler, ki bunları akıllılardan saymaya değmez. Bir gün onlardan birine tesadüf ettim ve şöyle dedim: "Allahü teâlâ'nın bu harfleri, ya tek bir defada, yahut da ard arda konuşmuş olduğunu farzedelim. Birinci ihtimal söz konusu olamaz. Çünkü bütün bunları tek bir defada konuşmak, terkib edilmiş-dizilmiş olan nazmı ifade etmez. Binâenaleyh işte ard arda olan harf ve seslerden mürekkeb (meydana gelmiş) bu nazmın, Allah'ın kelâmı olmaması gerekir. İkinci ihtimal de bâtıldır. Çünkü Cenâb-ı Hak eğer bu harfleri ard arda konuşmuş olsaydı, bunlar muhdes (mahluk) olmuş olurlardı." O (Hanbelı) bu sözü duyunca, "Bize düşen, inanıp geçmektir, yani Kur'ân'ın kadîm olduğunu kabul edip, duyduğumuza uygun olarak inanıp, bu söz üzerinde durmamaktır" dedi. Böylece bunu söyleyen kimsenin, kalbinin teslimiyetine hayran kaldım.

Bu işin ehli olan kimselere gelince, onlar, bu harflerin ve seslerin, mevcut değilken, yok iken meydana geldikleri hususunda mutabıktırlar. Onların, "Bu harfler mahluk mudur, yoksa böyle denilmeytp de, tam aksine, bunlar hadistir mi, denilir. Yahut, bunlar, başka bir ifâdeyle mi ifâde edilebilir?" şeklinde, bu hususta farklı farklı ifadeler kullanmışlardır. Yine bunlar, "Bu harfler, Cenâb-ı Hakk'ın zâtıyla kâim midir? Yoksa, Allah bu harfleri, başka bir cisimde mi yaratmıştır?" şeklinde de ihtilaf etmişlerdir. Birincisi, Kerrâmiye nin, ikincisi, Mu'tezile'nin görüşüdür. Allah'ın kelâmının, bu lafız ve ibarelerin kendisine delâlet ettiği kadîm bir sıfat olduğunu iddia eden Eşârîler, Cenâb-ı Hakk'ın, "Birperde arkasından..." ifadesinden, melek ile peygamberin, harflerden ve seslerden münezzeh olan o kelâmı, bir perde arkasından duyduğu hususunda ittifak ederek şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hakk'ın zâtının bir cisim olmadığı ve bir mekânda bulunmadığı halde, zâtının görülmesi imkânsız bir şey olmadığına göre, harf ve ses olmadığı halde, kelâmullahın duyulup işitilmesinde, hangi İmkânsızlık söz konusu olabilir?

Ebû Mansûr el-Matûrîdî es-Semarkandî de, Cenâb-ı Hakk'ın zâtıyla kaim olan bu sıfatın duyulmasının imkânsız olduğunu; duyulan şeyin, Cenâb-ı Hakk'ın o ağaçta yarattığı harfler ve sesler olduğunu iddia etmiştir ki, bu görüş, Mu'tezile'nin görüşüne yakın bir görüştür. Allah en iyisini bilendir.

Kelâm Hakkında Mutezilenin İddiası

Kadı. bu ayetin, şu bakımlardan kelâmullahın hadis olduğuna delâlet ettiğini söylemektedir:

a) Ayetteki fiili buna delâlet etmektedir. Çünkü, ile kullanılan muzarî fiil, istikbâl ifâde eder.

b)Cenâb-ı Hak, kelâmını, "vahiy" olarak vasfetmiştir. Çünkü "vahiy" sözü, bu işin, en hızlı bir biçimde meydana geldiğini ifade eder.

c) "Yahut bir elçi gönderip de, izni ile dilediğini vahyetmesi..." ifadesi, meleğin, beşer olan peygambere tebliğ ettiği bu kelâmın, tıpkı, o peygamberin, doğrudan doğruya Allah'tan duyduğu kelâm gibi olmasını gerektirir. Meleğin, beşer olan peygambere tebliğ ettiği şey ise, hâdis'tir. Binâenaleyh, o peygamberin doğrudan doğruya Allah'tan duyduğu o kelâm, meleğin beşer olan peygambere tebliğ ettiğine denk bir kelâm olup, meleğin, beşer olan peygambere tebliğ ettiği kelâm hadis olup, hâdise denk olan da yine hadis olunca, o zaman, "Peygamberin doğrudan doğruya Allah'tan dinlediği o kelâmın da, hadis olduğunun söylenilmesi gerekir.

d) Ayetteki, "Yahut bir elçi gönderip de (...) vahyetmesi" cümlesi, bu vahyin, "irsâl-peygamber olarak gönderme"den sonra olmasını gerektirir. Mevcudiyeti, bir başkasının mevcudiyetinden sonra olan ise, hadis olur.

Kadî'nin bu görüşlerine şu şekilde cevap veririz: "Biz ehl-i sünnet, sizin öne sürdüğünüz bu izahların tamamını, harfler ve sesler manasına alıyor, biz de, bunların, yok iken meydana gelerek hadis olduklarını kabul ediyoruz. Aklın bedaheti de, durumun böyle olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, doğruluğu, aklın bedaheti ve Kur'ân'ın zahiri ile bilinen bir neticeyi ispat etmeye ne gerek var? Allah en iyisini bilendir.

Altıncı Mesele

(Doğrudan) Allah'tan olan vahyin, bir başka şahsın vasıtasıyla olmadığı sabit olup, her vahyin bir başka şahıs vasıtasıyla meydana gelmiş olması da imkânsızdır. Aksi halde, ya "teselsül" ya da, "devr-i fasit" gerekir ki her ikisi de muhaldir. Binâenaleyh, bir başka şahıs vasıta olmaksızın da, vahyin meydana gelebileceğini mutlaka kabul etmek gerekir. Şimdi burada, şöylesi birkaç bahis ortaya çıkmaktadır:

Peygamberin Sesi Teşhisi

Birinci Bahis: Bir başka şahis vasıta olmaksızın, Allah'ın vahyini dinleyen bu peygamber, dinlediği o kelâmın, "Kelâmullah" olduğunu nasıl ayırdedecektir? İmdi eğer biz, "O, harf ve sesten münezzeh olan o kadîm sıfatı duymuştur" dersek, o peygamber bu kelâmı dinlediğinde, onun Kelâmullah olduğunu zarurî olarak bilmiş olması imkânsız olmaz. Yine, "O, bundan sonra bir başka delile muhtaçtır.." da denilebilir. Ama biz, duyulanın harfler ve sesler olduğunu söylersek, bu duyulanın Kelâmullah olduğuna delâlet eden bir delilin bulunması durumu hariç, onun Kelâmullah olduğu hususunda kesin bir karar vermek imkânsız olur.

Vahyin Tamamlanma Mertebeleri

İkinci Bahis: İlgili peygamber bu vahyi melekten dinlediğinde, bu sözü tebliğ edenin, saptıran şeytan değil de, mâsûm olan melek olduğunu nasıl bilir? Gerçek şudur ki, o peygamber, bunu, kesin bir biçimde ancak, ona vahyi tebliğ edenin habîs şeytan değil de, mâsûm bir melek olduğuna delâlet eden bir mucizeye binâen bilebilir. Böyle olması durumunda ise, Allah'tan olan ilahî vahiy, ancak, mucize zuhûrundaki şu üç mertebe ile tamamlanır:

Birinci Mertebe: Melek, o Kelâmı Allah'dan aldığında, melekler için bu kelâmın, "Kelâmullah" olduğuna delâlet eden bir mucizenin tahakkuk etmesi gerekir.

İkinci Mertebe: Bu melek peygambere vâsıl olduğunda, yine peygamber için, mutlaka bir mucizenin bulunması gerekir.

Üçüncü Mertebe: İlgili peygamber o vahyi, ümmetine ulaştırdığında, yine o peygamber için bir mucizenin olması gerekir. Böylece, mükellefiyetin, insanlara, ancak mucizelerdeki bu üç mertebeden sonra teveccüh ettiği sabit olmuş olur.

Vahy Meleği Cebrail

Üçüncü Bahis: Meleklerden herhangi birisinin, bu vahyi, doğrudan doğruya Allah'tan aldığında şüphe yoktur. O halde bu melek, Cebrail (aleyhisselâm)'dir. Cebrail (aleyhisselâm)'in bu vahyi, bir başka melekten aldığı da söylenebilir. Velev ki, arada bir vasıta butunsun, bütün bunlar ihtimal dahilindedir. Bunlardan herhangi birisinin kesin olduğuna delâlet eden herhangi bir şey yoktur.

Vasıtasız Vahy

Dördüncü Bahis: Beşer arasında, herhangi bir vâsıta olmaksızın, doğrudan doğruya Allah'tan vahiy alan var mıdır? Meşhur olan Musa (aleyhisselâm)'nın, Kelâmullah'ı, arada herhangi bir vasıta olmaksızın dinlemiş ve duymuş olmasıdır. Bunun delili, "Vahyolunana kulak ver." (Tahâ, 13) ayetidir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Derken, kuluna, vahyettiğini vahyetti..."(Necm, 10) ayetine dayanılarak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de. doğrudan doğruya vahiy aldığı ileri sürülmüştür.

Beşinci Bahis: Melekler, kendilerini, farklı farklı şekillere sokup öyle gösterebiliyorlar. Peygamberin, her seferinde, o meleği gördüğünün kabul edilmesi halinde, bu defada gördüğünün, ilk defada gördüğünün aynısı olduğunu bilebilmesi için, bir mucizeye ihtiyaç duyulur. Eğer, peygamber onun şahsını görmezse, seste bir benzerliğin meydana gelmiş olması ihtimalinden dolayı, bu durumda, mu'cizeye duyulan ihtiyaç, daha fazla olur. Ancak ne var ki, her defasında mu'cizenin izhâr edilmesine duyulan ihtiyaç konusunda bir problem olduğunu da hiç kimse söylememiştir.

Allah'ın Şeytana Hitabı!

Kur'ân'da, Allah ile İblis arasında geçtiği zikredilen münazara, Allahü teâlâ'nın, herhangi bir vasıta olmaksızın İblis ile konuştuğuna delâlet etmektedir. O halde bu durum, Allah'dan İblise bir vahiy olarak isimlendirilebilir mi, isimlendirilemez mi? Görünen odur ki, buna vahiy denilemeyeceğidir. Bu konuda mutlaka, derin ve mükemmel bir araştırma yapmak kaçınılmazdır.

Sekizinci Mesele

Nail, lâm hafinin reî'i ile, yursilu ve takdirinde olmak üzere, mahallen merfû olarak yâ'nın sükûnu ile, fe yûhî şeklinde okurken, diğer kıraat imamları, masdar te'vîlinde (manasında) olmak üzere, nasb ile fe yûhiye şeklinde okumuşlardır. Buna göre sanki, "Allahü teâlâ beşer ile ancak, vahiy veya kelâmını bir perde arkasından duyurmak yahut da elçi gönderme ile.,, konuşur" denilmek istenmiştir. Ancak ne var ki, bu konuda bir problem söz konusudur. Çünkü, kelimeleri isim, yursıle ise fiildir. Halbuki, fiilin isme atfı ise, hoş değildir... Buna şu şekilde cevap verilir: Kelâmın takdiri, "Cenâb-ı Hak, beşer ile ancak, ona vahyetmek, yahut, perde arkasından ona vahyi duyurmak (......), yahut da elçi göndermek suretiyle konuşur" şeklindedir.

Şeytan Vahyde Parazit Yapamaz

Ehl-i hakka (ehl-i sünnete) göre, doğru olan şudur: "Melek, ilgili vahyi ilgili peygambere tebliğ ettiğinde, şeytan, bu vahiy arasına bâtıl şeyler sokmaya muktedir olamaz." Bazıları, "Biz, senden evvel hiçbir resul, hiçbir nebî göndermedik ki, o, arzu ettiği zaman şeytan onun dileği hakkında ille (bir fitne ortaya) atmış olmasın"(Hacc. 52) ayetine dayanarak, bunun olabileceğini ileri sürmüş ve "Şeytan, Necm Sûresi'nin ayetleri arasına, "Bunlar (putlar) yüce kuğulardır. Onlardan şefaat beklenir" ibaresini soktuğunu söylemişlerdir. Dostumuz Melik Sam İbn Muhammed, -ki, saltanat erbabından kendileriyle karşılaştıklarımın en efdalidir -şöyle derdi: "Çok güçlü delillerin mevcudiyetinden sonra, böylesi bir söz, şu iki bakımdan batıldır:

a)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kim rüyasında beni görürse, o gerçekte beni görmüştür. Çünkü şeytan, benim suretime giremez... " İbn Mace, rûyâ, 2 (2/1283). buyurmuştur. Binâenaleyh şeytan, rüyada, peygamberin kılığına girmeye muktedir olamadığına göre, daha nasıl, Allah'ın vahyini tebliğle meşgul olduğu bir sırada Cebraîl (aleyhisselâm)'e benzemeye muktedir olabilecektir?

b)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ömer bir yola girmeye dursun; şeytan, mutlaka yolunu değiştirir, başka bir yola girerdi" Buhari, fezâilüs-sahabe, 6. buyurmuştur. Binâenaleyh şeytan, aynı yolda Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'le birlikte bulunmaya muktedir olmadığına göre, daha nasıl, Allah'ın vahyini tebliğ ettiği bir yerde, Cebrail (aleyhisselâm) ile bulunabilir, buna güç yetirebilir?!"

Onuncu Mesele

Ayetteki "Bu melek, Allah'ın izni ile, Allah'ın dilediklerini vahyeder" demektir, ki bu ifade, güzelin kendi zatında (lizatihi) güzel; çirkinin ise kendi zatında çirkin olmayıp tam aksine, herhangi bir tahsis yapmaksızın, Allah'ın, dilediği şeyleri emretme; yine herhangi bir tahsis söz konusu olmaksızın istediği şeylerden de nehyetme yetkisine sahip olmasını iktizâ eder. Çünkü, eğer durum böyle olmasaydı, o zaman, Cenâb-ı Hakk'ın "dilediğinizi" ifadesi yerinde ve doğru olmazdı. Allah en iyisini bilendir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, ayetin sonunda, buyurmuştur ki bu, "O, mahlûkatın sıfatlarından münezzeh; fiillerini, hikmetinin gereğine göre icra eden böylece de, bazan arada bir vasıta olmaksızın ilham yoluyla; bazan sözünü duyurmak suretiyle; bazan da, kerîm meleğini vasıta kılmak suretiyle konuşan bir hakimdir" demektir.

Kur'ân'ın "Ruh" Vasfı

Cenâb-ı Hak, peygamberlerine olan vahyinin kısım ve keyfiyetlerini beyan edince, "İşte biz, sana da böylece emrimizden birrûh vahyettik.." buyurmuştur ki, buradaki "rûh" kelimesiyle, Kur'ân kastedilmiştir. Kur'ân'a "rûh" vasfı, o, cehalet veya küfür ölümlerine karşı hayatı sağladığı için verilmiştir.

Vahyden Önce Peygamber

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Önce sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin" buyurmuştur. Ulemâ, "Peygamberler, kendilerine vahiy gelmezden önce küfür üzere idiler" demlemeyeceği hususunda icmâ etmelerinin yanısıra, bu ayetin ne demek istediği hususunda ihtilaf etmiş ve buna cevap olmak üzere, şu izahları yapmışlardır:

a) "Kitap, yani Kur'ân nedir? İman, yani namaz nedir bilmezdin" demektir. Bu görüşe göre, buradaki "İman" kelimesi, "Allah imanınızı, yani namazlarınızı zayi edici değildir" (Bakara, 133) ayetinden dolayı namaz manasına alınmıştır.

b) Burada bir muzaf hazfedilmiş olup, kelamın takdiri, "sen, kitap nedir, iman ehli kimlerdir; yani, iman edecekler ve etmeyecekler kimlerdir, bilmezdin" şeklindedir.

c) Sen, beşikte bir çocuk iken, "kitap nedir, iman nedir bilmezdin."

d) İman, Allah Tealâ'nın, kendisiyle mükellef tuttuğu bütün şeyleri İkrar etmekten ibarettir. Halbuki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamberliğinden önce, Allah'ın mükellef tuttuğu şeylerin tamamını bilmiyor, tam aksine o, (sadece) Allah'ı tanıyıp biliyordu. Bu, bizim bahsettiğimiz şeye aykırı değildir.

e) Allah'ın sıfatları ikiye ayrılır:

1) Sırf aklî delillerle bilinebilenler;

2) Sadece, nakil delillerle bilinebilenler.. Binâenaleyh, bu ikinci kısmın, peygamberlikten önce bilinmesi mümkün değildir.

Kur'ân'ın "Nur" Vasfı

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Fakat biz, o (kitabı) bir nûr yaptık ve bununla, kullarımızdan dilediğimize hidâyet ederiz..." buyurmuştur. Alimler, ayetteki "onu ... yaptık" kelimesindeki "onu" zamirinin neye râcî olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, kimileri bunun, ayetteki "iman" lafzına değil de, "kitab"a, yani "Kur'ân'a râcî olduğunu; zira, sayesinde ahkâmın bilindiği şeyin Kur'ân olduğunu; dolayısıyla da, hiç şüphesiz böylece, sayesinde hidâyete eriten, yol bulunan nûr'a benzetildiğini söylerlerken, kimileri de, bu zamirin, hem "kitap" hem "İman" lafzına ikisine birden raci olduğunu söylemişlerdir. Bu güzeldir, zira bunların ikisi de aynı şey demek olup, tek zamirin, aynı anda iki şeye raci olması, tıpkı, "Onlar bir ticaret, yahut bir oyun, bir eğlence gördükleri zaman dağılıp oraya yöneldiler" (Cum'a. 11) -(ki burada, buyurulmamış da, buyurulmuştur)- ayetinde olduğu gibidir.

Kurân'ın Rehberliği

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "ve bununla, kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz..." buyurmuştur. Bu, Allahü teâlâ'nın, Kur'ân'ın bizzat kendisini, hidâyetin ta kendisi kıldıktan sonra -nitekim bir ayette, "O, müttakiler için hidâyet rehberidir" (Bakara, 2) buyurmuştur- O'nun, bu Kur'ân sayesinde bazılarını hidayete erdirip bazılarını erdirmediğine delâlet eder. Bu ayette ele alınan hidâyet, ancak davetten ve ilgili delillerin izahından ibarettir. Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i vasfederken, "Şüphesiz sen, sırat-ı müstakım'e hidayet edersin.." (şûra. 52) buyurmuştur. Ki bu, herkes ve herşeye nisbetle, umumîliği ifade eder. Halbuki, "Bununla, kullarımızdan dilediğimize hiyadet ederiz" cümlesi ise, hususîliği ifade eder. Böylece "davet" manasında olan hidâyetin, umumîliği; "ve bununla, kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz.." cümlesindeki hidâyetin ise, hususîliği ifade ettiği sabit olur. Hususî olan hidayet ise, umumî olan hidayetten başkadır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "Bununla, kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz.." cümlesinden kastedilen şeyin, delillerin ortaya konulması ve özürlerin izâle edilmesi (manasına gelen) hidayetten başka bir şey anlamına gelmesi gerekir. Bu hidayetin, cennet yoluna iletme manasında olması da mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Fakat biz onu bir nûr yaptık ve bununla, kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz..." buyurmuştur ki bu, "Biz, Kur'ân'ı, sayesinde dilediğimiz kimseleri hidayete erdirdiğimiz bir nûr yaptık" demek olup, bu ancak, dünyada tahakkuk eden hidayete uygun düşer. Hem size (Mu'tezile'ye) göre, bazıları hakkında cennete hidayet etmek vacib, diğer bazıları hakkında ise yasaktır. Her iki duruma göre de artık, ayetteki "kullarımızdan dilediğimize" ifadesinin bir mana ve anlamı kalmaz. Böylece bu ayetle, Cenâb-ı Hakk'ın, dilediği kimseleri hidâyete erdirdiği ve dilediği kimseleri de saptırdığı, bu hususta kendisine İtiraz edilemeyeceğinin kastedildiği sabit olmuş olur.

Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Rehberliği

Daha sonra Cenâb-ı Hak Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Şüphesiz ki sen, mutlaka doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun" buyurmuş, böylece Allahü teâlâ, Kur'ân'ın hidayete erdirmesi gibi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın de hidayete erdireceğini; Peygamberin dosdoğru vola sevkedeceğini ve bu dosdoğru yolun da "Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsi kendisinin olan Allah'ın yolu..." olduğunu beyan etmiş ve böylece de, kendisine ibadet edilebilecek olan zâtn, göklerin ve yerin mâliki olan zât olduğuna dikkat çekmiştir ki, bundan maksadı da, Allah'tan başkasına ibadet edenlerin görüşünü iptal etmektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Gözünüzü açın, (bütün) işler ancak Allah'a dönüp dayanır..." buyurmuştur ki, bu, bir tehdit ve caydırıcılık özelliği taşımaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak, bu mükellefiyetleri kabul etmeyenlerin işlerinin, Allah'a, yani kendisinden başka bir hâkimin olmadığı o yüce makama varıp dayanacağı, böylece de o hâkimin bütün insanlığı, hak ettikleri mükâfaat ya da ceza ile, mükâfdallandıracağını ya da cezalandıracağını açıklamıştır.

Müellif (r.h) şöyle der: "Bu sûrenin tefsiri, Hicrî 603 senesinin Zilhicce ayının sekizinci cuma gününün sonunda tamamlanmıştır. Ey işleri idare eden! Ey, zamanları evirip çeviren! Ey, hertürlü hayrı, sürürü ve neş'eyi veren! Ve, ey, belâları, serleri savuşturan, def eden! Ey, Erhamerrahimîn! Fazlın ve rahmetinle, bizi kabirlerin karanlıklarında, nurlu mekânlara ulaştır!.." (Amin).

Bu bölümü tek başına aç →