KEŞŞÂF TEFSİRİ

Şûrâ Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur. 53 âyettir.

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Hâ, Mîm.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. ‘Ayn, Sîn, Kāf.
Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

den öncekilere de şöyle vahyeder:

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

Azîm).

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tenzih ve takdis ediyorlar ve yeryüzündekilerin bağışlanması için O’na dua ediyorlar; çünkü bakı-nız; Allah’tır gerçek bağışlayıcı, merhametli (Gafûr, Rahîm).

[2055] İbn Mes‘ûd ve İbn Abbas Hâ, Mîm, Sîn, Kāf şeklinde okumuştur.[2056] “Allah sana da, senden önceki” diğer elçi“lere de böyle” bir va-

hiyle yahut böyle bir kitapla “vahyeder.” Yani Allah Teâlâ bu sûrenin ihtiva ettiği mânaların benzerini başka sûrelerde sana vahyetmişti; aynı mânaları senden önceki elçilere de vahyetmişti. Demek ki; Allah, bütün kulları için önemli bir uyarı ve büyük bir lütuf içermeleri hasebiyle, bu mânaları hem Kur’ân’da hem de bütün semavi kitaplarda tekrar etmiştir. Bu mânaların benzerini vahyetmenin kendisinin âdeti olduğuna delil olsun diye de meç-hul sıygayla َ

ِ demeyip (süreklilik ifade eden) muzari (vahyedilmiştir) أوُsıygası [vahyeder] kullanmıştır.

כَ [2057] ْ َ إِ ُ ifadesi meçhul sıygayla yûhâ ileyke şeklinde de okun-

muştur. ŞayetBu okuyuşa göre, cümledeki Allah ismini merfû‘ kı-lan nedir?”dersen şöyle derim:ِ ُ (vahyeder) ifadesinin delâlet ettiği şeydir. Âdeta (yûhâ ileyke [sana vahyedilir] ifadesini işiten) biri “Peki vah-yeden kimdir?” diye sormuş da, kendisine “Allah’tır.” cevabı verilmiş-tir. Bu, Sülemî’nin ْ ُ כאؤَُ َ ُ ِ دَِ أوْ ُ ْ َ َ כِ ِ ْ ُ ْ ا َ ِ ٍ ِ ِכَ َ ِّ زُ ِכَ َ En‘âm] وَכَ6/137] şeklinde hem fiili meçhul sıygayla okuduğu hem de ْ ُ כאؤَُ َ ُ ke-limesini merfû‘ yaptığı kıraati gibidir. Bu kıraate göre mâna, “Ço-cuklarını öldürmeyi onlara ‘ortak’ları süslü gösterdi.” şeklinde olur.

Şayet“Peki nûhî (vahyederiz) okuyuşuna göre Allah ismini ref ’ eden nedir?”dersen şöyle derim:O zaman mübteda olmak üzere merfû‘, ِ َ ْ -ve sonra اsındaki kelime ise haber olur. Yahut ِכ َ ْ ِ ا َ ْ (öncesindeki Allah isminin) اiki sıfatıdır. Bu durumda (َِכ ْ َ ِ şeklindeki) zarf haber olur.

َכאدَُ [2058] Tâ ile de Yâ ile de okunmuş; (ن de) yetefattarne ve yenfatırne şeklinde okunmuştur. [Râvi] Yûnus, Ebû ‘Amr’dan [v. 154/771] tetefattarne şeklinde garîb1 bir kıraat nakletmiştir. Bunun bir benzeri İb-nü’l-A‘râbî’nin [v. 231/846] Nevâdir isimli eserinde nakledilen el-ibilu teş-mumne (develer kokluyorlar) şeklindeki nadir kullanımdır.

[2059] Âyetin anlamı şudur: Gökler Allah’ın şânının yücelik ve azame-tinden neredeyse çatlayıp yarılacak! Bu ifadenin, “O’dur yüce, ulu.” ifade-sinden sonra gelmesi de bu mânaya delâlet eder. Göklerin çatlayıp yarılacak olmasının sebebinin, Müşriklerin Allah’a çocuk isnat etmeleri olduğu da söylenmiştir. Tıpkı “Neredeyse gökler parçalanacak (Rahmân’a çocuk isnat ettikleri için)!” [Meryem 19/90] âyetindeki gibi.

[2060] Şayet“Niçin ‘üstlerinden’ dedi?”dersen şöyle derim:Çünkü Al-lah Teâlâ’nın celâl ve azametinin en büyük işaret ve delili göklerin üstüdür ki orada Arş, Kürsî; Arş’ın etrafında Allah’ı tesbih ve takdis ederek sallanan saf saf dizilmiş melekler ve aslını esasını sadece Allah’ın bildiği, O’nun yüce me-lekûtunun tezahürleri vardır. İşte bu sebeple “gökler üstlerinden çatlayacak” demiştir; yani çatlama işi göklerin üst tarafından başlayacaktır. Yahut inkâr ifadesi göklerin altında yaşayan kimselerden sadır olduğu için böyle söylen-miştir. Bu durumda mantıken “Gökler, küfür sözünün geldiği yön olan aşağı taraftan çatlayacak!” denmesi gerekirdi; fakat bu durum mübalağalı bir şe-kilde anlatıldı ve küfür ifadesi (çok tehlikeli bir söz olduğu için) göklerin üst tarafını etkilemiş gibi söylendi. Âdeta şöyle buyrulmuş oldu: (Bu küfür ifade-si o kadar tehlikeli ve yakışıksızdır ki) bırakın göklerin alt tarafını, neredeyse üstlerinden çatlayacak gibi oldular! Bu mübalağanın bir benzeri, “Başlarının üstünden kaynar sular dökülür ve bununla karınlarındakiler de eritilir, deri-leri de...” [Hac 22/19-20] âyetinde vardır; başlarının üstünden dökülen kaynar su, iç organlarını da etkileyici kılınmıştır. “Üstlerinden” ifadesinin, yeryüzü-nün üst tarafından anlamına geldiği de söylenmiştir.

[2061] Şayetİçlerinde Allah’ın düşmanı kâfirler olduğu halde, meleklerin yeryüzündekiler için istiğfarda bulunmaları nasıl uygun olabilir? Üstelik ‘Allah’ın, meleklerin… lâneti şüphesiz bunların üzerinedir!’ [Bakara 2/161] buyrulmuş. 1 Müfessirin bu okuyuşu tuhaf bulmasının sebebi, cem-‘i müennes gâib kelimelerin Tâ ile değil sadece Yâ

ile gelmesidir. / çev.

Onlara lanet edenler nasıl onlar için istiğfarda bulunacak?”dersen şöyle derim:“Yeryüzündekiler için” ifadesi yeryüzü halkı cinsine delâlet eder. Bu cins olma durumu da onların hem tümünü hem de bir kısmını kapsar. Bu durumda hem tümünün hem de bir kısmının kastedilmiş olması mümkündür. Meleklerin Allah’ın velîleri olan müminlerden başkası için istiğfarda bulunmayacaklarına dair delil de bulunduğu için burada Allah Teâlâ sadece müminleri kastetmiştir. Dikkat edersen, Ğâfir sûresinde “Müminlerin bağışlanması için dua ederler.” [Gâfir 40/7] buyuruyor ve “Ya Rabbi! Dönüş yaparak Senin yolunu izleyenleri bağışla!” [Gâfir 40/7] dediklerini aktarıyor! Bak, âyette melekler kendileri için istiğfarda bulunulanları nasıl istiğfarın gerektirdiği şey [yani tevbe] ile tavsif ettiler ve istiğfarlarında, ‘[tevbe ederek] dönüş yapmayan tasdik sahipleri1’ için bile bir açık kapı bırakmadılar! Bu durumda kâfirler için istiğfarda bulunmaları nasıl mümkün olabilir?! Meleklerin, istiğfar ile Allah Teâlâ’dan cezalandırmada ace-le etmeyecek tarzda yumuşak davranma ve bağışlama talep etmeyi kastetmiş olmaları da muhtemeldir. Nitekim şu âyetlerde bu anlam vardır: “(Düzenleri bozulup) zeval bulmasınlar diye gökleri ve yeri kesinlikle Allah tutmaktadır. Bunları O’ndan başka herhangi biri tutmuş olsaydı, mutlaka zeval bulurlardı! O, gerçekten Halîm’dir, bağışlayıcıdır.” [Fâtır 35/41] “Senin Rabbin, zulmetmelerine rağmen insanlara karşı gerçekten ‘mağfiret sahibi’dir.” [Ra‘d 13/6] Dolayısıyla, buradaki istiğfardan maksat Allah’ın insanlara yumuşak davranıp onları suçları sebebiyle hemen cezalandırmamasıdır. Bu durumda istiğfar umumi olur.

[2062] ŞayetGökler neredeyse çatlayacak!’ sözünü iki şekilde tefsir et-miştin; peki bu sözden sonraki [meleklerin tesbih ve istiğfarından bahseden] ifade-lerin bu iki tefsirle uyumu nasıl olmaktadır?”dersen şöyle derim:İlk tefsire göre, sanki şöyle buyrulmuş olmaktadır: Allah’ın yüceliğine saygı duydukla-rı ve O’nun mutlak büyüklüğünden çekindikleri için gökler çatlayacak gibi oldu! Yedi kat gökleri dolduran ve Arş’ın etrafını saflar halinde çevirmiş olan melekler ise O’nun azameti karşısında boyun bükmüş bir şekilde kullukları-na, O’nu tesbih etmeye ve O’na hamd etmeye devam ediyorlar ve Allah’ın, yeryüzündeki kulları şiddetli cezalandırmasından korktukları için onlar na-mına istiğfarda bulunuyorlar. İkinci tefsire göre ise âdeta şöyle buyrulmak-tadır: Gökler, Müşriklerin o çirkin sözü söylemeye cüret etmeleri sebebiyle çatlayacak gibi oldu! Melekler ise Allah’ın kendilerine ikram ettiği lütuflara hamdederek -ki Allah meleklerin bu lütuflar sebebiyle, zorla değil de kendileri bizzat isteyerek günah işlemekten şiddetle uzak durduklarını bilir- Allah’ı bir-liyor, cahillerin O’na izāfe ettikleri uygunsuz sıfatlardan Allah’ı tenzih ediyor1 “Tasdik sahipleri” yani -genel kullanımda- müminler… Müfessir, her hal ve şartta imanına uygun davra-

nanları ifade eden “mümin” kelimesinin herkes için kullanılamayacağı kanaatinde. / ed.

ve o çirkin sözden ve onu söyleyenlerden uzak duran yeryüzündeki müminler için istiğfar ediyorlar. Yahut Rablerinden yeryüzündeki insanlara yumuşak davranmasını, cezayı hak ettikleri halde onları cezalandırmakta acele etme-mesini istiyorlar. Böyle yapmalarının sebebi, insanları hemen cezalandırma-yıp onlara mühlet verilmesinde gördükleri maslahat, insanlığın kurtuluşu ve yeryüzü halkı arasındaki kâfir ve fâsıkların [tevbe ederek] dönüş yapması için hissettikleri şiddetli arzu ve istektir.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[2063] “O’ndan başka birtakım velîler edinenler” yani Allah’a ortak ve denk varlıklar ihdas edenler “Allah onların üzerinde daimî gözetleyicidir!” Yani onların bütün durumlarını ve işlerini gözetlemektedir; bunlara dair hiçbir şey O’nun gözünden kaçmaz. Allah onları bu durumlarına ve amel-lerine göre hesaba çekecek ve cezalandıracaktır. Onları Allah’tan başka bu şekilde gözetleyen hiç kimse yoktur. Ey Muhammed! Sen onlardan mes’ul “değilsin.” Onların ne durumları sana havale edilmiştir ne de imana mec-bur tutulmaları sana bırakılmıştır! Sen sadece bir uyarıcısın… O kadar.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

[2064] “Sana da” aynı şekilde “vahyetmekteyiz.” Bu, bir önceki âyetin “Allah’tır onları gözetleyen, sen gözetleyecek değilsin onları, sadece uyarıcı-sın sen.” şeklindeki anlamına işarettir; çünkü Allah Teâlâ bu mânayı kita-bının birçok yerinde tekrar etmektedir. Bu durumda [i] َِכ َ nin başındaki’כَKâf, َא ْ َ ًّא .fiilinin mef‘ûlun bihidir أوْ ِ َ َ אً آ ْ ُ de mef‘ûlun bihin hâlidir; yani sana ne denildiğini anlayasın ve uyarı vazifenin sınırını aşmayasın diye, şüp-he edeceğin hiçbir şey barındırmayan apaçık Arapça bir Kur’ân olmak üzere onu sana vahyediyoruz. [ii] َِכ אَ ,nin’ذَ ْ َ -fiilinin mastarına yönelik bir işa أوْret olması da mümkündür; yani o açıkseçik ve anlaşılır olan vahyetmenin bir benzerini, senin dilinde Arapça bir Kur’ân olarak sana da vahyediyoruz.

[2065] “Uyarasın diye.” Hem enzertuhû kezâ (Onu şuna karşı uyardım.) hem de enzertuhû bi-kezâ (Onu şu konuda uyardım.) denilir. İlkinde, yani ى َ ُ ْ ا أمَُّ رَ

ِ ْ ُ ِ ifadesinde fiil birinci mef‘ûle müteaddi olmuş; ikincisi olan َ ْ َ ْ مَ ا ْ َ رَ ِ ْ ُ -de ise ikinci mef‘ûle müteaddi olmuştur. “Anaşehir”den mak’وَsat, anaşehrin halkıdır. Bu “Şehre sor!” [Yûsuf 12/82] ifadesi gibidir. “Çev-resindekileri”, yani etraftaki bedevi toplulukları. (َر ِ ْ ُ ِ ) li-yunzira (uyarsın diye) şeklinde de okunmuştur ki fâ‘il Kur’ân’dır.

[2066] “Toplanış günü” Kıyamet günüdür; çünkü bütün mahlûkat o gün bir araya getirilecektir. “Toplanma günü için sizi bir araya getireceği gün.” [Teğâbun 64/9] buyrulmuştur. Ruhların ve bedenlerin bir araya getirileceği de söylenmiştir. Yine her iş işleyen ile işlediği amelin bir araya getirileceği de söylenmiştir. ِ ِ َ ْ رََ ifadesi cümle-i mu‘terizadır ve i‘rabdan mahalli yoktur.

[2067] Her iki ٌ ِ َ de merfû‘ ve mansūb okunmuştur. Merfû‘ okuyuş, ٌ ِ َ ْ ُ ْ

ِ (onlardan bir grup) takdiri iledir. Bu ifadedeki çoğul zamiri o gün toplananlara gitmektedir; çünkü mâna, “Mahlûkatın toplandığı gün, onlar-dan bir grup…” şeklindedir. Mansūb okuyuşun gerekçesi ise, bu iki keli-menin toplananların hâli olmasıdır; yani ayrı ayrı gruplar halinde [toplayacağı gün]. Nitekim “(Kıyamet) saat(i) gelip çattığı gün, işte o gün birbirlerinden ayrışırlar.” [Rûm 30/14] âyetinde de bu husus anlatılmıştır. “Peki, aynı anda nasıl hem bir araya gelip hem de ayrışmış oluyorlar?”dersen şöyle derim:Onlar o gün cennetlik ve cehennemlik olarak ikiye ayrılmış bir şekilde toplu-ca bir arada bulunurlar. Nitekim Cuma günü insanlar iki ayrı mescide dağıl-mış olarak bir araya gelmiş olmaktadırlar. Ama “toplanma” ile onların belli bir mekânda bir araya getirilmesi kastedilmişse, o zaman ifade “ayrılmak üzere olmaları” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[2068] “Onları tek bir ümmet yapardı”, yani hepsini zorla ve mecbur bırakarak mümin yapardı. Tıpkı “İsteseydik, elbette herkesi doğru yola ge-tirirdik!” [Secde 32/13] ve “Senin Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların tamamı elbette iman ederdi.” [Yûnus 10/99] âyetlerindeki gibi. [Burada] Âyetin anlamının iman etmeye zorlamak olduğunun delili, “O halde sen mi insan-ları mümin oluncaya kadar zorlayacaksın?!”[Yûnus 10/99] âyetidir ki, “sen mi zorlayacaksın?!” ifadesi -ifadenin başında, icbar edenin -fiiline değil- bizzat kendisine yönelik yadırgama anlamına gelen bir Hemze bulunması1 sebebiy-le- bu zorlamaya başkasının değil, yalnızca Allah’ın kādir olduğunun delili-dir. Bu durumda mâna şöyle olur: Şayet Rabbin, kudretiyle dileseydi onların hepsini iman etmeye zorlardı; fakat O hikmetiyle diledi ve böylece onları mükellef kılarak işlerini kendi tercihlerine bıraktı ki müminleri rahmetine dâhil etsin -çünkü âyetteki “dilediklerini” ifadesiyle kastedilen müminlerdir; zaten dikkat edersen müminleri “zâlimler”in karşısına konumlandırmış- ve zâlimleri de onlara yönelik azabı hususunda velîsiz ve yardımcısız bıraksın.1 Yani ayette; “İnsanları zorlayacak mısın?!” değil, “İnsanları sen mi zorlayacaksın?!” buyrulması… / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

,”in Hemzesi yadırgama anlamı vermektedir. “Asıl velî Allah’tır’أم [2069]yani velî edinilmesi gereken, mevlâ ve efendi (sahip) olduğuna inanılması gereken yalnızca Allah’tır. ُّ ِ َ ْ ا َ ُ ُ אَ ifadesinin başında yer alan Fâ, mu-kadder bir şartın cevabıdır; âdeta Allah dışında herhangi bir velî bulunması imkânı reddedildikten sonra şöyle denmektedir: Eğer gerçekten bir veli is-tiyorlarsa hakiki veli bir tek Allah’tır, O’ndan başka da yoktur. “O ölüleri diriltir”, yani ölüleri diriltmek velînin bir vasfıdır; “O her şeye kadirdir”, yani velî edinilmeye en lâyık olan, herhangi bir şeye gücü yetmeyenler de-ğil, sadece O’dur.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[2070] “Anlaşmazlığa düştüğünüz herhangi bir hususta…” Bu ifade, Peygamber (s.a.)’in müminlere söylediği sözün aktarılmasıdır; yani kâfir Ehl -i Kitap ve Müşriklerin size muhalefet ettiği, bu sebeple onlarla anlaş-mazlığa düştüğünüz, dine dair herhangi bir hususta verilecek hüküm Al-lah’a kalmıştır; hakikate yapışan müminleri mükâfatlandıracak ve bâtıla yapışanları cezalandıracak O’dur. “İşte” aranızdaki hakem “benim Rabbim Allah’tır!” Din düşmanlarının kurduğu tuzakları boşa çıkarma hususunda “ben, yalnızca O’na güvenip dayanmaktayım” ve onların şerleriyle başa çık-ma konusunda sadece “O’na yönelmekteyim.”

[2071] Şu da söylenmiştir: “Anlaşmazlığa düştüğünüz” ve nizâlaştığınız dâvalarda Peygamber (s.a.)’in hakemliğine başvurun ve başkasının hakem-liğini onun hakemliğine tercih etmeyin. “Herhangi bir hususta çekişecek olursanız, onu Allah ve Resulüne arz edin.” [Nisa 4/59] âyeti de bunun de-lilidir.

[2072] Şöyle de denilmiştir: Herhangi bir âyetin te’vili hususunda an-laşmazlığa düşerseniz ve âyetin anlamı size karışık gelirse, onun açıklama-sına ulaşmak için kitabullahın muhkem âyetlerine ve Peygamber (s.a.)’in sünnetinin açıkça anlaşılan kısımlarına müracaat edin.

[2073] Şu da söylenmiştir: Sizin yükümlülüklerinizle ilgili olmayan ve bilmeye de imkânınızın olmadığı bazı bilgiler hususunda aranızda meyda-na gelen ihtilâflarda, “En iyisini Allah bilir.” deyin. Mesela rûh hakkında-ki bilgi bu türdendir. Nitekim “Sana ruhu soruyorlar. De ki: Ruh, benim Rabbimin emrindendir...” [İsra 17/85] buyrulmuştur.

[2074] Şayet(Âyetteki ihtilâfı) müçtehitlerin şer‘î hükümler konu-sundaki ihtilâflarına hamletmek mümkün müdür?” dersen şöyle derim: Hayır, çünkü Peygamber (s.a.) yaşarken içtihat yapılması mümkün değildi.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

اتِ [2075] َ ٰ َّ ا ُِ א َ hem merfû‘ hem de mecrûr okunmuştur. Merfû

okunmasının sebebi, öncesindeki ْ כُِ un haberlerinden biri olması yahut’ذَ

mahzuf bir mübtedanın haberi olmasıdır. Mecrûr okunmasının sebebi ise öncesindeki lâfzatullāhın sıfatı olmasıdır; bu durumda, ُ ْ כَّ َ َ ِ ْ َ َ ّ ُ رَ ّٰ ُ ا כُ

ِ ذُ ِ اُ ْ َ .ifadesi sıfat ile mevsūfun arasına girmiş bir ara cümle olmaktadır وَاِ

[2076] “Size kendi” insan cinsi“nizden eşler yaratmıştır… Ayrıca, hay-vanlardan da eşler yaratmıştır.” Yani hayvanlara da kendi cinslerinden eşler yaratmıştır. - haleka anlamındadır.- ْ رَؤُכُ ْ َ yani sizi çoğaltıyor. Zeraa’llā-hu’l-halka denir ki “Allah mahlûkatı yaydı, çoğalttı” demektir. Zerr, zerv ve zer’ (ُرْء ّ ِ .kelimelerinin hepsi aynı anlamdadır (ا ِ “işbu plânla” demektir; yani Allah Teâlâ insanlar ve hayvanlar için eşler yaratmıştır ki onların erkek-leri ile dişileri arasında nesil üretimi yoluyla çoğalma gerçekleşsin. ْ رَؤُכُ ْ َ fiilindeki çoğul zamiri hem muhataplara hem de hayvanlara gider. Burada tağlîb üslubuyla, akıl sahibi muhataplara hitap edilmiş, gaib durumda bu-lunan akılsız varlıklar da bu hitaba dâhil edilmiştir. Bu kullanım, iki illete sahip hükümler konusuyla ilgilidir.1

[2077] Şayetİşte bu plânda sizi yayıp çoğaltıyor.’ ne demektir? ْ رَؤُכُ ْ َ ِ ِ (‘İşte bu plânla) deseydi daha iyi olmaz mıydı?”dersen şöyle derim:Allah Teâlâ bu plânı yayma ve çoğaltma için bir kaynak ve maden kılmıştır. Nite-kim “Kısasta sizin için hayat vardır.” [Bakara 2/179] âyetindeki gibi, “Eşlerin yaratılmasında canlılar için bir çoğaltma vardır.” dersin.1 Yani birbirinden ayrı olup biri diğerine dâhil olmayan iki hüküm. Biri; ifadenin, muhatap yahut gâip

olmasından daha kapsamlı bir şekilde, akıllı varlıklara yönelik zamirin vasfı üzere gelmiş olmasıdır. Diğeri ise, bunun ardından hitabın vasfı üzere gelmesidir. Bu durumda ilki aklı, ikincisi ise hitabı kapsayıcı kıl-mak amaçlıdır. / çev.

ء] [2078] ”.Araplar şöyle derler: “Senin gibi biri cimrilik yapmaz [ כ Böyle demekle aslında bizzat o kişiyi kastederlerken, cimriliği o şahıs gibiler için olumsuzlamış olurlar. Buradaki maksatları mübalağa yapmaktır; bu se-beple de kinâyeli söyleme yöntemine başvurmuşlardır; çünkü cimriliği onun ayarındakiler ve ondan daha özel vasıflara sahip kimseler için olumsuzlayınca onun için de olumsuzlamış olurlar. Bunun benzeri, bir Arab’a, “ Araplar ver-dikleri söze sadıktırlar” demendir. Böyle demen, “Sen verdiğin söze sadıksın.” demenden daha etkilidir. Yine Arapların “Akranları yetişti, yaşıtları büluğa erdi.” gibi sözleri de böyledir. Bu sözlerle hitap edilen şahsın kendisinin genç olduğu ve bülûğa erdiğini kastederler. ( Hazret-i Peygamber’in dedesi) Abdül-muttalib’in yaptığı yağmur duasıyla ilgili Rukayka bnt. Sayfî’den aktarılan ri-vayette de şu söz yer alır: “Dikkat edin! Onların içinde akranları temiz ve pâk olan vardır.” Bu sözle, (henüz bülûğa ermiş bir delikanlı olan) Muhammed (s.a.)’in temiz ve pâk oluşu kastedilmektedir. Bu kullanımın kinâye olduğu anlaşılınca, leyse kâ’llāhi şey’un (Allah gibi bir şey yoktur.) ifadesi ile כ ءٌ (O’nun gibi bir şey yoktur.) ifadesi arasında, kinayenin kattığı anlam hariç, bir fark kalmamış olur. Bu iki ibare bir tek mânayı ortaya koymaktadır ki o da herhangi bir şeyin Allah’a benzer olmasını O’nun zatından nefyet-mektir. Bunun bir benzeri de “Hayır! O’nun iki eli de açıktır!” [Mâide 5/64] âyetidir. Bunun anlamı şudur: Hayır, bilakis O, kendisi için herhangi bir el yahut onların açık olması tasavvur edilmeksizin çok cömerttir; çünkü bu söz dilde cömertlik anlamı için kullanılır ve Araplar bununla başka bir şeyi de kastetmezler. Hatta bu ifadeyi hiç eli olmayan birisi için bile kullanırlar. Yine bu ifade benzeri olan yahut olmayan kimseler için de kullanılmıştır.

[2079] “Allah gibisinin benzeri olmaz!” sözündeki iki teşbih ifadesinin, anlamı pekiştirmek için bir araya geldiğini de iddia edebilirsin. Tıpkı

Ocak taşlarının üzerine konmuş gibi kızarmışlar sanki.

diyen kişinin ve ‘Çiğnenmiş bir anız gibi’ye1 döndü âdeta!

diyen kişinin tekrarladığı gibi…

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

رُ [2080] ِ ْ َ .kelimesi yukaddiru şeklinde de okunmuştur وَ

1 ‘Çiğnenmiş bir anız gibi’ ifadesi Fîl suresinde Ebrehe ordusunun helâk edildikten sonraki hâli bağlamında geçmektedir. / ed.

[2081] “O gerçekten her şeyi bilmektedir.” Meselâ zenginliğin kul için daha hayırlı olduğunu bildiği için onu zenginleştirir, ama fakirlik daha ha-yırlıysa o zaman da fakirleştirir.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[2082] “Evrensel dine ait bir yasa olarak sizler için de yasalaştırmıştır.” Yani Nuh Aleyhisselâm, Muhammed (s.a.) ve ikisi arasındaki peygamber-lerin dinine... Bunu söyledikten sonra, “Dini dimdik ayakta tutun ve onda anlaşmazlığa düşmeyin!” diyerek, bu önde gelen peygamberlerin ortaklaşa muhatap olduğu, yasalaştırılan o ilkeyi açıklamıştır. Bu sözden maksat, bir kişinin tam olarak yerine getirdiği takdirde Müslüman olacağı Allah’ı birle-mek, O’na itaat etmek, peygamberlerine, kitaplarına ve ceza gününe iman etmek vb. ilkelerdir. Allah Teâlâ bu sözle toplumların kendi durumları açı-sından maslahatlarına uygun olan yasaları kastetmemiştir; çünkü bunlar çe-şitlilik ve farklılık arz eden şeylerdir. Nitekim “Her birinize bir şeriat (yasa) ve bir yol verdik.” [Mâide 5/48] buyurmuştur.

ا [2083] ُ ِ عَ ifadesi ya nasb konumundadır -ki bu durumda أنَْ أَ َ َ fiili-nin mef‘ûlünden ve onun üzerine atfedilen iki cümleden bedel olmuş olur- ya da isti’nâf cümlesi olmak üzere merfû‘ konumundadır. Bu sonuncuya göre sanki “Bu yasa nedir?” diye sorulmuş da, “O, dini ayakta tutmaktır.” diye cevap verilmiş gibidir. Bu sözün anlam bakımından benzeri, “Şüphesiz bu, -tek bir ümmet olarak- sizin ümmetinizdir.” [Enbiyâ 21/92] âyetidir.

[2084] “Kendilerini davet ettiğin ilke” yani Allah’ın dinini ve tevhidi ika-me etmek ilkesi “Müşriklere ağır” yani dayanılmaz ve sıkıntı verici “geliyor.”

[2085] “Allah, dilediklerini” yani yardımının fayda vereceği ve lütfunun ulaşacağı kimseleri “bunun için seçer.” Yani onu muvaffak kılıp doğrultarak dine yöneltir ve onun etrafında bir araya getirir. -Zamir dine gitmektedir.-

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

[2086] Ehl -i Kitap, kendilerine peygamberler geldikten sonradır ki an-laşmazlığa düştü; tefrikanın peygamberlerin diliyle sapkınlık ve fesat oldu-ğunu, tehdide müstahak bir şey olduğunu anladıktan sonra ancak, anlaş-mazlığa düştüler.

[2087] “Rabbinden bir karar” yani Kıyamet gününe kadar erteleme sözü “çıkmış olmasaydı” tefrikaya düştükleri zaman hemen “aralarında hükmedilmiş olurdu!” Çünkü bu yaptıkları çok vahim bir şeydir!

[2088] “Onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar” yani Peygamber (s.a.) dönemindeki Ehl -i Kitap, kendi kitaplarından yana “şüphe içindedirler;” ona gerektiği gibi iman etmemektedirler.

[2089] Denilmiştir ki; Allah Teâlâ tufanda yeryüzündekilerin tamamını yok ettikten sonra (yaratılan) insanlar, iman sahibi tek bir topluluk hâlinde idiler. Ataları ölünce çocuklar aralarında anlaşmazlığa düştüler. Bu durum, Allah onlara müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdiği zaman vuku buldu. Peygamberlerle birlikte onlara (iman üzere yaşamaya devam etmek için yeterli) bilgi de gelmişti; fakat aralarında meydana gelen kıskançlık sebebiyle anlaşmazlığa düştüler.

[2090] Şu da söylenmiştir: Ehl -i Kitap, ancak Muhammed (s.a.)’in bi‘setiyle kendilerine bilgi geldikten sonra tefrikaya düştüler. Tıpkı “Oysa kendilerine kitap verilenler ancak kendilerine ilim geldikten sonra parça-lanmışlardı...” [Beyyine 98/4] âyetinde belirtildiği gibi. Bu durumda, “Onlar-dan sonra kitaba vâris kılınanlar” Müşriklerdir; Ehl -i Kitap Tevrat ve İncil’e vâris kılındıktan sonra onlar da Kur’ân’a vâris kılınmışlardır.

ا [2091] ُ .kelimesi, vurrisû ve vurisû şeklinde de okunmuştur أوُرِ

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[2092] “Yalnızca bundan dolayı”, yani hem tefrika hem de bu tefrika se-bebiyle küfrün gruplara ayrılmış olmasından dolayı, onları köklü hanif dini üzerinde ittifak ve uyuşmaya “davet et.” Ayrıca, Allah’ın sana emrettiği gibi, hem bu din hem de ona davet etme konusunda “dosdoğru ol.” Onların o farklı, gizli “arzu ve ihtiraslarına uyma!”

[2093] “Allah’ın indirdiği” yani Allah’ın indirdiği kesin olan “her ki-taba…” Bu sözle, indirilmiş bütün kitaplara imanı kastetmektedir; çün-kü tefrikaya düşenler kitapların bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr etmekte idiler. Tıpkı “‘Bir kısmına iman ediyoruz, ama bir kısmını inkâr ediyoruz!’ diyenler… bunlardır işte gerçek inkârcılar, asıl nankörler!” [Nisâ 4/150-151] âyetinde belirtildiği gibi.

[2094] Birbirinizle mahkemelik olup dâvanızı bana getirdiğinizde, hü-küm konusunda “aranızda ayrım yapmamam emredildi.”

[2095] “Bizimle sizin aranızda bir tartışma” yani herhangi bir husumet “yok”; çünkü hakikat ortaya çıkmıştır ve siz onun karşısında mağlupsunuz. Dolayısıyla, tartışmaya gerek yoktur. Kastedilen şudur: Aramızda karşılık-lı delil ortaya koyma durumu yoktur; çünkü tartışan taraflardan her biri ortaya delilini koyar. “Allah hepimizi” Kıyamet günü “bir araya getirecek” ve sonra, sizin mi bizim mi hak olduğumuzu karara bağlayarak bize karşı tutumunuzdan dolayı sizi mutlaka cezalandıracaktır.

[2096] Bununla, delil ortaya konulup hakikat ortaya çıktıktan ve hasım mağlup edildikten sonra dâva sonlandırılmakta, tartışma bitirilmektedir. ŞayetOnların başına daha sonra; öldürülme, evlerinin tahrip edilmesi, hurma ağaçlarının sökülmesi ve sürgün gibi pek çok şey getirildikten sonra burada nasıl onlarla mütâreke yapılmış olabilir ki?”dersen şöyle derim:Burada kastedilen, onlarla sözlü tartışma konularındaki mütarekedir; yoksa savaş konusundaki mütâreke değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[2097] “Allah hakkında çekişenler,” yani insanlar Allah’a icabet edip İslâm’a girdikten sonra, onları tekrar cahiliyye dinine geri döndürmek için O’nun dini hakkında tartışanlar. Tıpkı “Ehl -i Kitap’tan birçoğu imanınızdan sonra sizi inkâra döndürmek ister.” [Bakara 2/109] âyetindeki gibi. Çünkü Yahudi ve Hı-ristiyanlar müminlere; “Kitabımız sizin kitabınızdan, peygamberimiz de sizin peygamberinizden öncedir. Biz sizden daha hayırlıyız ve hakka daha yakınız.” diyorlardı. [“Bu çağrı kabul edildikten sonra” ifadesi] “Allah Teâlâ’nın, peygamberi-nin duasına icabet edip Bedir’de onu zafere eriştirmesinden ve İslâm dinini galip getirmesinden sonra” şeklinde de açıklanmıştır.

.yani yok hükmündedir; kayıp gidecektir (geçersizdir) دا [2098]

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[2099] “Kitabı” yani [ilahî/semavî] kitap cinsini; “mîzânı” yani adalet ve eşitliği “indirmiştir.” Adaleti indirmesinin mânası, indirdiği kitaplarda ada-lete yer vermiş olmasıdır. Mîzânın, kendisiyle ölçülen alet (yani terazi) an-lamına geldiği de söylenmiştir. “Gerçek olarak” yani [i] hakka bitişik, hakla birlikte ve bâtıldan uzak olarak [ii] yahut hikmetin gerektirdiği gibi sahih bir maksatla [iii] veya helâl-haram vb. haklarla indirmiştir.

[2100] َ א َّ kelimesi müennes olduğu halde, (haberi konumundaki) ا

ٌ ِ َ ’in müzekker gelmesinin sebebi, ilk kelimenin ْ َ ْ (yeniden diriliş) اkelimesiyle te’vil edilmiş olmasıdır. Le‘alle mecîe’s-sâ‘ati karîbun (Belki de Kıyamet saatinin gelişi yakındır.) şeklinde te’vil edilmiş de olabilir.

[2101] ŞayetKitap ve ölçünün indirilmesiyle Kıyamet saatinin yak-laşması nasıl bir arada zikredilebiliyor?”dersen şöyle derim:Bir araya ge-tirilmiştir; çünkü Kıyamet saati hesap günü demektir; mîzânın konulması da adaletin tesisi içindir; âdeta şöyle denmektedir: Allah Teâlâ, sizi hesaba çekeceği, amellerinizi tartacağı, işini tam yapana tam (karşılık), eksik ya-pana eksik karşılık vereceği o gün aniden gelmeden önce adaleti ve eşitliği gözetmenizi ve şeriat kurallarına göre amel etmenizi emrediyor.

[2102] [Tartışma anlamındaki] mumârâtın anlamı sürekli çekişmek ve mü-nakaşa etmektir; çünkü tartışanlardan her biri karşısındakinin fikrine inatla itiraz etmektedir.1

[2103] Haktan “derin bir sapma içerisindedir.” Çünkü Kıyamet’in kop-ması Allah’ın kudretinin dışında bir şey değildir. Ayrıca mu‘cize bir kitap (Kur’ân), onun kopacağında hiçbir şüphe olmadığına delâlet etmekte, akıl-lar da bir ceza (karşılık) yurdunun kaçınılmaz olduğuna şahitlik etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

kullanıldığında, tartışanlardan her birinin, geliştirdiği itiraz ve sorularla -âdeta- hasmının fikirlerini ‘sağ-dığı’ belirtilmiş olmaktadır. / ed.

[2104] “Kullarına karşı lütufkârdır” yani onlara karşı en yüksek dere-cede ihsan ve merhamet sahibidir ve O’nun ihsanı kullarından her birine ulaşmış; her birinden de onların akıllarının erişemeyeceği küllî ve cüz’î olan her şeye yayılmıştır. ŞayetMadem O’nun iyiliği kulların tamamına ula-şıyor, o halde ‘dilediklerini nasiplendiriyor’ demenin anlamı nedir?”der-sen şöyle derim:İyilik bütün kulları bulur; iyilik edilmedik kimse kalmaz. Fakat iyiliğin derece ve nitelikleri vardır. İyiliğin kullara taksimi ise ilahî hikmet ve plânın gereklerine göre farklılaşır; bu sebeple bazı kullara diğerle-rine verilmeyen bir iyilik çeşidi nasip olur. Bu iyilik çeşidinde, diğer kullara verilende bulunmayan bir nitelik vardır. İşte, diğerine verilmeyen bu nite-likteki iyiliği verdiği kişi o iyilikle nasiplenmiş demektir ki “dilediklerini nasiplendiriyor” sözüyle kastedilen kişi odur. Nitekim Allah iki kardeşten birine evlât verir, diğerine vermez; ama evlât vermediği kardeşe de, diğeri-nin nasiplenemediği başka nimetler ihsan eder.

[2105] “O’dur kuvvetli”, göz kamaştırıcı bir kudrete sahip olan ve her şeye güç yetiren; “mutlak izzet sahibi”, asla alt edilemeyecek bir gücün sa-hibi…

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

[2106] Allah Teâlâ, kişinin kendisiyle fayda ve gelişme arzuladığı ameli-ni mecazen “ekin” olarak isimlendirdi ve onun iki türlü amelini birbirinden ayırdı. Buna göre kim Âhiret için çalışırsa neticede başarıya ulaştırılacak ve sevabı kat kat artırılacaktır. Kim de dünya için çalışırsa ona istediği ve arzula-dığı değil, sadece dünyadan bir miktar verilecektir. Bu verilen de, onun için taksim edilmiş ve ayrılmış olan nasiptir. Ve Âhirette hiçbir nasibi olmaya-caktır. Allah Teâlâ, dünyadan da bir payı bulunmasına ve kendisi için ayrıl-mış olan payın ona muhakkak ulaşacak olmasına rağmen, Âhiret için çalışan kişinin dünyadan da nasibi olduğuna dair âyette bir şey söylemedi. Bunun sebebi, Âhirette bu kişinin amelinin karşılığı olarak kazanacağı şeyin yanında, dünyadaki nasibinin Allah Teâlâ tarafından önemsiz görülmüş olmasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

deki Hemze’nin anlamı hem konuyu ortaya koymak (takrîr)’أمْ [2107]hem de muhatabı azarlamaktır. “Onların ortakları” kendilerine yeniden dirilişi inkâr etmeyi, şirki ve sadece dünya için çalışmayı güzel gösteren şeytanlarıdır; çünkü şeytanlarından başkasını tanımıyorlardı. Bu şirk düzeni de şeytanların tesis ettiği dindir; Allah böyle bir şeye izin vermekten ve onu emretmekten münezzehtir.

[2108] “Ortakları”nın putları olduğu da söylenmiştir. Ortakların onlara izafe edilmesi, putları Allah’ın ortakları kabul etmiş olmaları sebebiyledir. İşbu ilişkiden dolayı “ortaklar” bazen onlara bazen de Allah’a izafe edilmek-tedir. Bu ortaklar, o kimselerin yoldan sapmalarının ve fitneye düşmeleri-nin sebebi olduğu için küfür dininin müessisi olarak belirtilmişlerdir. Ni-tekim Hazret-i İbrahim de şöyle demiştir: “Ya Rabbi! Çünkü bu ‘tanrıça’lar insanlardan birçoğunu tamamen yoldan çıkarmış!” [İbrahim 14/36]

[2109] “Şayet o ‘nihaî karar’ olmasaydı…” Yani onların cezalarının er-teleneceğine dair önceden verilmiş hüküm olmasaydı. Yahut nihaî kararın Kıyamet günü verileceğine dair vaat olmasaydı, “aralarında” yani kâfirlerle müminler arasında yahut müşrikler ve onların ortakları arasında “derhal hükmedilirdi.”

[2110] Müslim b. Cündüb [v. 106/724], [ َ ِ ِ َّא ِ [ifadesini وَإِنَّ ا ْ َ ْ ُ ا َ ِ -ifade כَsine atıf yaparak َ ِ ِ َّא şeklinde fethalı okumuştur. Bu durumda mâna وَأنََّ اşöyle olur: Şayet nihaî karar ve ‘zalimlere Âhirette azap edilecek’ şeklinde-ki plân-program olmasaydı, dünyada hemen aralarında hüküm verilirdi.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

[2111] Âhirette “bu” yani kendi yaptıklarının vebali “başlarına gelirken bu zalimlerin, işledikleri” günahlar sebebiyle, kalplerini [titretip gözlerini] uy-kusuz bırakan şiddetli bir korkuya tutulmuş olduklarını göreceksin! İster korksunlar ister korkmasınlar, bu kaçınılmaz bir şeydir. Mü’minin içinde bulunacağı bahçe ise Cennetin en hoş ve mutena bölgesi gibidir. “Rableri-nin katında” ifadesi, َאءَُون َ fiiliyle değil, zarf ile mansūbdur.1

1 Yani “Rablerinin katında diledikleri…” değil, “Rablerinin katında,” dedikten sonra “diledikleri her şey onlarındır...” diye ayrılmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[2112] ُِّ َ ُ fiili; beşşerahûdan yubeşşiru, ebşerahûdan yubşiru ve beşerahû-

dan yebşuru şeklinde okunmuştur. İfade aslında, zâlike’s-sevâbu’llezî yubeş-şiru’llāhu bi-hî ‘ibâdehû (İşte, Allah’ın, kullarını kendisiyle müjdelediği se-vap!) şeklindedir; yani ُ َ ْ َ َ ُ אرََ ْ Musa kavminden… seçmişti.” [A‘râf) وَا7/155]) âyetindeki gibi harf-i cer hazfedilmiştir. Ardından ُ ا َ َ َ ي ِ ّ ا ا َ َ أًَ ُ âyetindeki (Bu muymuş Allah’ın elçi diye gönderdiği?” [Furkān 25/41]) رَ

gibi, ism-i mevsūle dönen âid zamiri [ ] de hazfedilmiştir. İfadenin aslı, zâlike’t-tebşîru’llezî yubeşşiruhu’llāhu ‘ibâdehû (İşte, Allah’ın kullarına verdi-ği müjde!) şeklinde de olabilir.1

[2113] Rivayete göre Müşrikler kendilerine ait bir toplantı mekânında toplanmış; birbirlerine, “Muhammed, bu vadettiklerine karşılık bir ücret falan istiyor mu? Bu konuda bilgisi olan var mı?” diyorlarmış. Âyet bunun üzerine nâzil olmuş.

[2114] ٰ ْ ُ ْ اِ ةَ دَّ َ َ ْ َّ ا ;ifadesinin muttasıl istisna olması mümkündür اِ

yani “sizden şundan başka bir ücret istemiyorum: Sadece, benimle akraba-lık bağı olan kimseleri sevmeniz.” Bu aslında bir ücret değildir; çünkü Pey-gamber (s.a.)’in akrabaları onların da akrabaları idi. Ve mürûet bakımından bu bağı korumaları gerekiyordu.2 İfade munkatı‘ istisna da olabilir; yani sizden hiçbir ücret istemiyorum. Sadece sizin de akrabalarınız olan akraba-larımı sevmenizi ve onlara eziyet etmemenizi istiyorum.

[2115] Şayetİllâ meveddete’l-kurbâ (sadece akrabalık sevgisi) yahut il-le’l-meveddete li’l-kurbâ َ ْ ُ ْ

ِ ةَ دَّ َ َ ْ َّ ا deseydi daha (sadece akrabaya sevgi) إِiyi olmaz mıydı? َ ْ ُ ْ ا ةَ دَّ َ َ ْ ا َّ demenin anlamı nedir?” dersen şöyle إِderim:Bu ifadede akrabalar, ‘sevginin yerleşip karar kıldığı yer’ yapılmışlar-dır. Tıpkı lî fî âli fulânin meveddetun ve liye fî-him heven ve hubbun şedîdun (Falancanın hanedanına karşı sevgim vardır; onlara karşı zaafım ve derin bir muhabbetim vardır.) dediğin gibi ki bunu söylemekle, “onları seviyorum, onlar sevgimin mekânıdır” demek istersin.

1 Bu durumda da bir âid zamiri vardır ama harf-i cer yoktur. / çev.2 Yani aralarındaki akrabalık bağı; kabile üyelerinin desteklenmesini vs. gerektiriyordu. Bu gibi esaslara ria-

yet, adamlığın da şartı idi. / ed.

[2116] [ َ ْ ُ ْ ةَ ا دَّ َ َ ْ َّ ا ةَ ifadesindeki] harf-i cerinin إِ دَّ َ َ ْ -ile bağlantısı, il اle’l-meveddete li’l-kurbâ derken kullanacağın Lâm’ın َة دَّ َ َ ْ le bağlantısı gibi’اdeğildir. Aksine el-mâlu fi’l-kîs (para cüzdandadır) sözünde olduğu gibi, zarfın taalluk ettiği mahzuf bir müteallaka bağlıdır; sözün takdiri de şöyledir: İlle’l-meveddete sâbiteten fi’l-kurbâ ve mutemekkineten fî-hâ (Sadece, akrabalar-da bulunan, onları mekân edinmiş bir sevgi).

[2117] el-Kurbâ tıpkı zülfâ ve büşrâ gibi mastardır; “akrabalık” anlamına gelir. Bu kelimeyle kastedilen, akrabalık bağına sahip olan kimselerdir. Rivaye-te göre, bu âyet indiğinde, “Ya Rasûlâllāh! Kendilerini sevmek vazifemiz olan akrabaların kimlerdir?” diye sorulmuş, Peygamber (s.a.) de, “Ali, Fâtıma ve on-ların iki oğludur.” buyurmuştur. Hazret -i Ali’den rivayet edilen şu söz de buna delâlet eder: “İnsanların bana olan kıskançlıklarını Peygamber (s.a.)’e şikâyet ettim; şöyle dedi: ‘Dördün dördüncüsü olmak istemez misin? Cennete ilk gi-recek olanlar; ben, sen ve Hasan ile Hüseyin’dir. Eşlerimiz sağ ve solumuzda olacak, torunlarımız (zürriyetimiz) de eşlerimizin arkasında yer alacak.’” Pey-gamber (s.a.)’in şöyle dediği de rivayet edilmiştir: “ Ehl-i Beyt’ime zulmedene ve kabilemin içinde bana eziyet edene Cennet haram kılınmıştır. Kim Abdül-muttalib’in çocuklarından birine kötülük eder ve kendisine bunun cezası ve-rilmezse, yarın Kıyamet günü karşıma çıktığında onun cezasını ben veririm!”

[2118] Rivayete göre, Ensar biraz övünerek “Şöyle yaptık, böyle yaptık.” demişlerdi. Bunun üzerine Hazret-i Abbas -veya İbn Abbas- da “Biz sizden üstünüz.” diye karşılık verdi. Bu konuşma Peygamber (s.a.)’e intikal edince onların yanına geldi ve: “Ey Ensar topluluğu! Siz zayıf kimseler idiniz de Allah benimle sizi güçlendirmedi mi?” diye sordu. Onlar, “Tabii ki öyle ya Rasûlâl-lah.” dediler. Peygamber (s.a.) “Siz yolunuzu şaşırmış kimseler idiniz de Allah benimle size rehberlik etmedi mi?” diye sordu. Onlar, “Evet öyle ya Rasûlâl-lah.” dediler. Peygamber (s.a.) “Peki, bana cevap vermeyecek misiniz?” diye sordu. “Ne diyelim ki ya Rasûlâllah?” dediler. Peygamber (s.a.), “Şöyle deme-yecek misiniz: Kavmin seni yurdundan çıkardığında seni biz sahiplenmedik mi? Onlar seni yalanlamışlardı da biz tasdik etmedik mi? Onlar seni terketmiş-lerdi de biz sana yardım etmedik mi?” dedi. Ravi diyor ki Peygamber (s.a.) bunları söyledikçe Ensar dizleri üzerine çökmeye başladılar ve şöyle dediler: “Malımız mülkümüz Allah ve Resulüne aittir.” İşte o zaman bu âyet indi.

[2119] Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kim Muhammed ai-lesine sevgi besleyerek ölürse şehit olmuştur. İyi bilin ki kim Muham-med ailesine sevgi besleyerek ölürse günahları affolunur; iyi bilin ki kim Muhammed ailesine sevgi besleyerek ölürse tevbe etmiş bir şekilde ölür;

iyi bilin ki kim Muhammed ailesine sevgi besleyerek ölürse imanı tam bir mü-min olarak ölür; iyi bilin ki kim Muhammed ailesine sevgi besleyerek ölürse önce ölüm meleği, sonra da Münker ve Nekir ona cenneti müjdeler; iyi bilin ki kim Muhammed ailesine sevgi besleyerek ölürse tıpkı damadın, zifaf için gelinin odasına (mutlu bir şekilde) hızla yollandığı gibi Cennet’e yolcu edilir; iyi bilin ki kim Muhammed ailesine sevgi besleyerek ölürse kabrinde Cennet’e giden iki kapı açılır; iyi bilin ki kim Muhammed ailesine sevgi besleyerek ölür-se Allah onun kabrini rahmet meleklerinin ziyaretgâhı yapar; iyi bilin ki kim Muhammed ailesine sevgi besleyerek ölürse Ehl-i sünnet ve’l-cemaat1 olarak ölmüş demektir. Şunu da iyi bilin ki kim Muhammed ailesine kin güderek ölürse Kıyamet günü iki gözünün arasında ‘Allah’ın rahmetinden ümitsiz!’ yazısı bulunduğu halde gelecektir; iyi bilin ki kim Muhammed ailesine kin güderek ölürse kâfir olarak ölmüş demektir; iyi bilin ki kim Muhammed ailesine kin güderek ölürse Cennet’in kokusunu alamayacaktır.”

[2120] Şöyle de denmiştir: Kureyş’in bütün boylarıyla Peygamber (s.a.) arasında akrabalık bağı vardır. Dolayısıyla, onu yalanlayıp ona biat etmeyi reddettikleri zaman bu âyet nâzil olmuştur. Bu durumda ifadenin anlamı; “sadece aramızdaki akrabalık için beni sevmenizi talep ediyorum” şeklinde olur. Bu da “akrabalık hakkı için yahut akrabalık sebebiyle” demek olur. Nitekim “Allah için sevmek, Allah için buğz etmek” dersin ki; “Allah hakkı için yahut Allah sebebiyle” anlamındadır. Âyetteki ifadeyle şu kastedilmiş olur: “Siz benim kavmimsiniz ve bana en başta cevap verip itaat etmek size yakışır. Bunu reddediyorsanız, hiç olmazsa akrabalık hakkını gözetin; bana eziyet etmeyin ve [milleti] bana karşı kışkırtmayın.”

[2121] Denilmiştir ki; Ensar topladıkları bir miktar malla Peygamber (s.a.)’in yanına geldiler ve “Ya Rasûlâllah! Şu bir gerçek ki Allah seninle bizi hidayete ulaştırdı, sen bizim kız kardeşimizin [Âmine’nin] oğlusun, çeşitli sı-kıntılarla karşılaşıyorsun ve dâvalarla uğraşıyorsun, ama zengin değilsin. O sebeple, şu malları alıver de sıkıntılarını gider.” dediler. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu ve Peygamber bu talebi geri çevirdi. (kaynaklarda nakledil-memiş) Şöyle de denilmiştir: el-Kurbâ Allah’a yaklaşmak demektir. Bu du-rumda ifade, “İtaat edip salih amel işleyerek Allah’a yaklaşmak hususunda Allah ve Resûlünü sevmeniz (dışında bir ücret istemiyorum).” anlamında olur. Nitekim ifade َ ْ ُ ْ ا

ِ ةً دَّ َ َ َّ .şeklinde de okunmuştur إ

1 Yani Peygamber (s.a.)’in uygulamalarına ve Müslüman cemaate bağlı olarak… Zemahşerî, hâkim mezhep mensuplarını sünnet kelimesini istismar etmekle suçlar: Gerçekten, öyle bir cemaat ki ‘heva’larına ‘sünnet’ de-mekteler / Hayatım üzerine yemin ederim ki; semer vurulmuş eşekler cemaatidirler! / Çünkü Yüce Allah’ı yarattık-larına benzetmekteler; ancak / bilâ-keyf örtüsüne bürünmekteler, milletin saldırılarından korkarak. / ed.

[2122] “Her kim güzel bir davranış sergilerse…” Süddî’den şöyle nak-ledilmiştir: “O güzel davranış, Peygamber ailesini sevmektir. Nitekim âyet de Hazret-i Ebû Bekr ve onun Peygamber ailesine duyduğu sevgi hakkında inmiştir.” Esasen, âyetin zahiri genel anlamda güzel davranışla ilgilidir; fa-kat akrabayı sevmek ifadesinin peşinden zikredildiği için bu durum [“güzel davranış”ın] öncelikle sevgiyi kapsadığına, diğer iyiliklerin de sanki sevginin ardından geldiğine delâlet eder.

دْ [2123] ِ َ (artırırız) fiili ْد ِ َ yani “Allah artırır.” şeklinde de okunmuştur. Güzelliğin Allah tarafından artırılması da onun katlanarak artırılması de-mektir. Nitekim şöyle buyrulmuştur: “Kimdir o ki; Allah’a güzel bir borç verecek, Allah da onu kat kat fazlasıyla kendisine iâde edecek?” [Bakara 2/245]

ًא [2124] ْ ُ kelimesi َ ْ ُ şeklinde de okunmuştur ki el-buşrâ gibi bir mastardır. Şekûr kelimesinin Allah’ın sıfatı olarak kullanılması; kişinin ita-atini kabul etmesi, sevabını tam olarak vermesi ve ilave lütufta bulunması anlamında mecazdır.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

;edatı munkatı‘dır ve başındaki Hemze azarlama ifade eder أمْ [2125]âdeta şöyle buyrulmaktadır: Vahyin uydurma olduğunu hem de -iftiraların en vahim ve çirkini olarak- Allah adına uydurulduğunu söylemeye gerçekten güçleri yeter mi?!

[2126] “Allah dilese senin kalbini mühürler”, yani Allah dilese seni kal-bi mühürlenmiş bir insana çevirir de Allah’a yalan şeyler isnat edersin. Şu kesin ki, Allah’a yalan isnat etmeye cür’et edecek kimse ancak bu Müşrikler gibi biri olabilir. Bu üslûbun amacı, Muhammed (s.a.) gibi birinin Allah’a iftira atmasının, tıpkı O’na şirk koşması ve kalbi mühürlenmiş kimseler sınıfına dâhil olması gibi imkânsız bir şey olduğunu ortaya koymaktır. Bu durum şuna benzer: Güvenilir bir kimseye ihanet edilir, o da bunun üze-rine şöyle der: “Belki de Allah beni rahmetinden uzaklaştırdı ya da kalbim körleşti (ki başıma bu geldi).” Böyle demekle, gerçekten rahmetten uzaklaş-tırıldığını yahut kalbinin körleştiğini kastetmemekte; sadece, kendisi gibi birine ihanet edilmesinin mümkün olmadığını göstermeyi ve kendisine ihanet edilmesinin çok tehlikeli bir sonuç doğuracağına dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.

[2127] Ardından şöyle buyurmuştur: Bâtılı silmek ve hakkı “kelimele-riyle” yani vahyi yahut hükmü ile ortaya koymak Allah’ın her zaman için tekrar ettiği uygulamasıdır. Nitekim “Hakkı bâtılın tepesine öyle bir indi-ririz ki onun beynini parçalar!” [Enbiyâ 21/18] buyrulmuştur; yani şayet Mu-hammed (s.a.) sizin iddia ettiğiniz gibi iftiracı olsaydı Allah onun iftirasını açığa çıkarır, onu silip yok eder; hakikati onun uydurduğu bâtılın üzerine atar ve o da o bâtılın beynini parçalardı.

[2128] Âyetteki ifadelerin, Allah Teâlâ’nın Peygamber (s.a.)’e yönelik şöyle bir vaadi olması da mümkündür: Allah Müşriklerin içinde bulunduğu dalâlet ve yalanlamadan müteşekkil bâtılı silecek; senin üzerinde bulun-duğun hakikati ise hem Kur’ân’la hem de ‘onlara karşı sana mutlaka yar-dım edeceği’ şeklindeki hükmüyle sabit kılacaktır. Hiç şüphe yok ki Allah hem senin hem de onların içinden geçenleri çok iyi bilmektedir ve meseleyi buna göre halledecektir.

[2129] Katâde’den [v. 117/735] nakledildiğine göre “senin kalbini mü-hürler” ifadesi, Kur’ân’ı sana unutturur ve vahiy göndermeyi keser demek-tir; yani Allah’a yalan isnat etmiş olsaydın kesinlikle bunu yapardı. “Kalbini mühürler” ifadesinin, “kalbini sabırla tahkim eder, böylece onların eziyetle-ri sana sıkıntı vermez” anlamına geldiği de söylenmiştir.

[2130] Şayet “ ُ ْ َ (Allah bâtılı siler) ifadesi, öncesindeki ِْ ْ َ (mühür-

ler) fiiline atfedilmemiş yeni bir cümle ise, (meczum olmadığı halde) neden ( ُ ْ َ ) sonunda Vav olmaksızın yazılmış?” dersen şöyle derim: Tıpkı ُع ْ َ وَِّ َّ א ِ אنُ َ ْ ِ ْ َ ,[İsrâ 17/11] ا َ

ِ َא َّ ا عُ ْ َ َ [Alak 96/18] âyetlerinde Vav’sız yazıldığı gibi. Bazı Mushaflarda ise bu kelimelerde Vav bulunmaktadır.1

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

[2131] Kabiltu minhu’ş-şey’e ve kabiltu ‘anhu’ş-şey’e denir; ilki “O şeyi ondan aldım ve onu, kabulümün başlangıcı ve kaynağı kıldım.” anlamında iken ikincisi “O şeyi ondan ayırdım, uzaklaştırdım.” anlamındadır. Tevbe de, pişman olmak ve bir daha yapmamaya kesin karar vermek suretiyle, çirkin şeylerden ve ifası gereken şeyleri ihlâl etmekten vazgeçmektir; çünkü kendisinden vazgeçilen şey çirkindir ve yapılması zorunlu olan şeyin ihlâ-lidir. Ama üzerinde bir de kul hakkı varsa, münasip bir şekilde mutlaka bu hak[kı helâl ettirip vebalin]den kurtulmaya çalışılmalıdır.1 Hazret-i Osman devrinde Mushaf yazılırken, büyük ölçüde kelimelerin telaffuzlarının yazıya yansıtılması

esası benimsenmişti. ُويَدعُْ الإنسان ve َسَنَدعُْ الزبانية ifadelerinde Ayın’ı uzatacak bir telaffuz söz konusu olmadığı için fiiller Vav’sız yazılmıştır. / ed.

[2132] Hazret-i Câbir’in rivayetine göre, bir bedevi Mescid-i Nebevî’ye girdi ve “Allah’ım! Senden mağfiret diliyorum ve sana tevbe ediyorum!” dedi. Ardından, tekbir getirip namaza durdu. Namazını bitirince Hazret -i Ali ona şöyle dedi: Be adam! Bu kadar hızlı söyleyerek istiğfar etmek ya-lancıların tevbesidir; görünen o ki senin tevbenin de tevbeye ihtiyacı var!” O zaman o adam, “Ey müminlerin emiri! Tevbe nedir peki?” diye sordu. Hazret -i Ali, “ Tevbe, şu altı mâna[nın tümü] için kullanılan bir kelimedir: Geçmiş günahlara pişman olmak, tam olarak ifa edilmemiş farîzaları kaza etmek, ettiğin haksızlıkları sahiplerine iâde etmek, günahlarla kabarttığın nefsi itaatte eritmek, isyankârlığın zevkini tattırdığın nefse itaatin acılığını tattırmak ve bütün gülmelerinin karşılığı olarak ağlamak.”

[2133] “Kötülükleri” yani tevbe edilmiş büyük günahları, büyük gü-nahlardan sakınıldığında da küçük günahları “bağışlayan.”

ن [2134] ُ َ ْ َ אَ ُ َ ْ َ ifadesi Tâ ile de Yâ ile de (ن ُ َ ْ َ א َ ) okunmuştur; yani Allah işlediklerini[zi] bilir ve iyiliklerin[iz]e göre sevap verir, kötülükle-rin[iz]e göre de cezalandırır.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

ا [2135] ُ َ َ آ ِ َّ ُ ا ِ َ ْ َ ا ifadesi aslında وَ ُ َ َ آ ِ َّ ُ ِ َ ْ َ ;şeklindedir وَLâm harf-i ceri hazfedilmiştir. Nitekim ُ ُ כَא Ama kendileri onlara“) وَإذَا tartarlarken…” [Mutaffifîn 83/3]) ifadesinde de böyledir ( ُ َ ا ُ כאَ yani ;(وَإذَا onlara itaatlerinin karşılığı olan sevabı verir ve sevaplarını lütfuyla daha da artırır. Yahut onlar dua ettiklerinde dualarını kabul eder; istediklerini(n tam karşılığını) verir ve daha fazlasını da ihsan eder.

[2136] Buradaki icabetin, müminlerin fiili olduğu da söylenmiştir; yani Allah onları çağırdığında müminler itaat ederek O’nun çağrısına cevap ve-rirler. Allah da onların sevabını “lütfundan, fazlasıyla vererek artırır.” Sa‘îd b. Cübeyr’den şöyle nakledilmiştir: “Bu icabet müminlerin fiilidir; Allah onları çağırdığında onlar çağrıya icabet ederler.” Nakledildiğine göre İb-rahim b. Edhem’e, “Niçin dualarımıza cevap verilmiyor?” diye sorulunca, “Çünkü O sizi çağırdı ama siz icabet etmediniz!” demiş ve şu âyetleri oku-muştur: “Allah esenlik yurduna çağırır…” [Yûnus 10/25]; “İman edenler de [bu çağrıya] icabet eder…”1

1 İbrahim b. Edhem’in iktibasına göre âyetin mânası bu şekilde değişiyor. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

[2137] “Azarlardı” ifadesi, zulüm anlamındaki bağyden gelir; yani bu şuna, şu da buna zulmederdi; nitekim zenginlik şımarıklığa ve hoyratlığa zemin teşkil edebilir. Kārun’un durumu bu hususta ibret almak için yeter-lidir. Peygamber (s.a.) konuyla ilgili şöyle buyurmuştur: “Ümmetim için en çok korktuğum şey, dünya malının göz alıcılığı ve çokluğudur.” Bir Arap şairinden de şöyle nakledilir:

Yağmur bizimle Rûmân oğulları arasındaneb’ ve şevhat ağaçları bitirmeye başladı.

Yani (zenginlik, bolluk, yağmur… sebebiyle) canlanırlar ve [yeşeren ağaçlardan ok, yay vb. silahlar yaparak] birbirlerine zulmetmeye, birbirlerini fitneye düşür-meye başlarlar. Ya da [ا َ fiili] gurur ve kibir anlamındaki bağydendir; yani (Allah rızkı bol verseydi) yeryüzünde kibre kapılırlar ve taşkınlık ve fesatçılık gibi kibirden kaynaklanan davranışlar sergilerlerdi.

[2138] Bu âyetin, bol rızık ve zenginlik dileyen Suffe ehlinden bazı [fa-kir] kimseler hakkında indiği de söylenmiştir. Habbâb b. el-Eret [v. 37/658] şöyle demiştir: “Bu âyet bizim hakkımızda indi; çünkü biz Benî Kurayza, Benî Nadîr ve Benî Kaynukā’ın mallarını görünce bizim de böyle malları-mız olsun istemiştik.”1

[2139] “Bir ölçü ile” yani bir belirleme ile. Kaderahû kadran da, kade-rahû kaderan da denilebilir. “O kullarından gerçekten haberdardır; onları görmektedir.” Yani durumlarının nereye varacağını, ve işlerinin yolunda gitmesi için en uygun ve gerekli olanı takdir etmektedir. Böylece, rabbanî hikmetin gerektirdiği üzere kimini fakirleştirmekte kimini zengin kılmak-tadır; bazılarına vermeyip bazılarına vermektedir; bazılarına az, bazılarına çok vermektedir. Herkesi zenginleştirmiş olsaydı şımarırlardı; hepsini fakir bıraksaydı o zaman da helâk olurlardı. “Ama görüyoruz ki insanlar birbirine zulmediyor; bu zulmedenlerin içlerinde bol rızık verilenler de var, fakir bı-rakılmışlar da. Şayet varlıklılar zulmediyorlarsa Allah niçin onları zenginleş-tirdi? Şayet fakirler zulmediyorlarsa o zaman zulüm bazen zenginlik olma-dan da gerçekleşiyor demektir. Bu durumda Allah Teâlâ neden zenginliği zulmün şartı olarak ifade etmiştir?”dersen şöyle derim:Hiç şüphe yok ki1 Ayetin genelde fakir olan Müslümanların zihnindeki “Neden biz evrenin tek hâkimi olan Allah’ın kulları yani

Hak dinin müntesipleri olarak bu putperestlerden daha fakiriz?!” sorunsalı ile ilgili olduğu muhakkaktır; ancak sure Mekkî olduğu için, kıyaslama Yahudilerle değil, Mekke zenginleriyle ilgili olmalıdır. / ed.

zulmün fakirlikle birlikte bulunması daha az, zenginlikle birlikte bulunması daha çoktur. Aslında her ikisi de zulme meyletmenin ve zulümden uzak durmanın zahiri sebepleridir. Şayet zenginlik yaygın olsaydı zulüm her yeri kaplardı ve neticede durum şu ankinin tersine dönerdi.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

ا [2140] ُ َ fiili Nun’un fethasıyla da, kesresiyle de okunmuştur. “Rah-metini” yani yağmurun bereketlerini, faydalarını ve onun getirdiği bolluğu “yayan.” Nakledildiğine göre Hazret-i Ömer’e “Şiddetli kıtlık var; insanlar ümitsizliğe düştüler!” denince, “O halde onlara yağmur yağdırılacak de-mektir!” demiş; bu sözüyle bu âyeti kastetmiştir. Allah Teâlâ’nın bu sözle her şeydeki rahmetini kastetmiş olması da mümkündür. Bu durumda âdeta şöyle buyrulmaktadır: Allah o ‘imdada yetişen yağmur’dan ibaret olan rah-metini indirir,yağmur dışındaki engin rahmetini ise her yere yayar.

-kullarını ihsanıyla koruyup kollayan demek (gerçek sahip) ا [2141]tir; ا (bizâtihi hamde lâyık) ise bu sebeple övülen, kendisine itaat eden-lerin övdüğü zât demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[2142] َّ َ אَ ْ ifadesi, merfû‘ da olabilir mecrûr da. Şayet (yaydığı) وَ ِ وَא ِ ِ َّ َ אَ ُ ْ َ אوَات... وَ َ َّ ُ ا ْ َ ِ ِ אَ א ;şeklinde olursa mecrûr آ ِ ِ َّ َ אَ ِ ِ אَ ْ آ ِ وَşeklinde kabul edilirse merfû‘ olur.1

[2143] Şayet“Nasıl ‘ikisindeki canlılar’ diyebilir? Canlılar sadece yer-yüzündedir.”dersen şöyle derim:Bir şey, her ne kadar zikredilenlerin sadece bir kısmıyla ilişkili olsa da, onların tümüne isnat edilmesi müm-kündür. Nitekim şöyle denilir: “Temîmoğullarının içinde seçkin bir şair yahut kahraman bir yiğit vardır.” Hâlbuki bu kişi Temîmoğulları kabi-lesinin sadece bir boyundandır. “Falanoğulları şöyle yaptılar.” da denir. Hâlbuki onu içlerinden sadece birkaç kişi yapmıştır. Tıpkı “İkisinden de (tuzlu ve tatlı su) inci ve mercan çıkar” [Rahmân 55/22] âyetindeki gibi ki inci ve mercan sadece tuzlu sudan çıkmaktadır. Öte yandan, meleklerin uçmalarının yanında yürüyor olmaları da mümkündür. Bu durumda, in-sanlar gibi onlar da ayakları üzerinde hareket etmekle tavsif edilebilirler. 1 (i) Merfû‘ oluşuna göre anlam “Gökleri ve yeri yaratması ve bu ikisinde canlıları yayması da O’nun âyet-

lerindendir.” şeklinde iken, mecrur oluşuna göre şöyle değişmektedir: (ii) “Gökleri, yeri ve ikisinde yaydığı canlıları yaratması da O’nun âyetlerindendir.” / ed.

Ayrıca, tıpkı yeryüzünde yürüyen insanlar gibi, gökyüzünde yürüyen birta-kım canlılar da yaratılmış olabilir. Bildiğimiz, bilmediğimiz nice mahlûkat yaratan [Allah] her türlü eksiklikten münezzehtir!

mazi fiilin başına geldiği gibi muzarinin başına da gelir. Nitekim إذاَ [2144]َ ْ َ ِ إذاَ ْ َّ -buy (Bürüyüp kaplıyorken geceye yemin olsun ki…” [Leyl 92/1]“) وَا

rulmuştur. İşte َאء َ :ifadesi de böyledir. Şair şöyle demiştir (her dilediğinde) إذاَ Ürküp hızla kaçan bir ceylan gibi salıveririm devemigecenin sonunda ve her dilediğimde

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

[2145] Iraklıların mushafında ifade, başta Fâ olup ْ َ َ אَ כَ ِ َ şeklinde, [א َ ْ َכُ א َ א [ifadesindeki اَ da şart anlamı ihtiva eder şekilde1 yer almaktadır. Medi-nelilerin mushafında ise ْ َ َ אَ כَ ِ şeklinde olup, [ ْ َכُ א َ א اَ َ ’deki] א َ şart anlamı taşımaksızın2 mübtedadır; ْ َ َ אَ כَ ِ de o mübtedanın haberidir.

[2146] Bu âyet günahkârlara hitap etmektedir. Allah’ın bazı günahkârla-rın cezasını eksiksiz verirken, bazılarını affetmesi mümkündür. Ama hiç gü-nahı olmayan peygamberlerin, çocuk ve delilerin çektiği ıstıraplar, ya Âhirette karşılığı eksiksiz ödenecek bir bedel yahut bir maslahat sebebiyle başlarına gelmiştir. Rivayete göre, Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kişinin dama-rının seğirmesi, bir ağaç dalının (bir yerini) çizmesi, ayağına taş takılması hep günahı yüzündendir. Allah’ın affettikleri ise daha çoktur.” Bir zattan da şöyle nakledilmiştir: Başına gelen sıkıntı ve musibetlerin kendi yaptıkları sebebiyle olduğunu, Mevlâ’sının affettiklerinin ise daha fazla olduğunu bilmeyen biri Rabbinin ona olan ihsanına karşı gereğince şükretmiyor demektir. Başka bir nakil de şöyledir: Kul her vakit günah işleme durumuyla karşı karşıyadır. İta-at hususundaki günahları ise isyankârlık hususundaki günahlarından daha fazladır; çünkü isyankârlık günahının tek yönü vardır; itaat konusundaki günah ise çok yönlüdür. Allah Kıyamet günü kulunun ağırlıkları hafiflesin diye, (dünyada başına getirdiği) çeşitli musibetlerle onun günahlarını temiz-ler. Eğer Allah’ın af ve merhameti olmasaydı kul ilk işlediği günahta helâk olmuştu. Hazret -i Ali’nin Peygamber (s.a.)’e ref‘ ederek rivayet ettiğine göre; “Kim günahının cezasını dünyada çekmişse onun Âhiretteki cezası da kaldı-rılmıştır. Dünyada cezalandırılan, Âhiret’te bir kez daha cezalandırılmayacak-tır.” [Ahmed b. Hanbel, II, 165; benzer lafızlarla] Hazret -i Ali’nin “İşte bu, Kur’ân’da müminlere en çok ümit veren âyettir.” dediği de nakledilmiştir.1 “Başınıza her ne musibet gelirse…” mealinde. / ed.2 “Başınıza gelen musibet…” mealinde. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[2147] “Âciz bırakacak değilsiniz” yani sizin için takdir edilen musibet-leri savuşturacak değilsiniz. “Ne bir velîniz” yani size merhamet edecek bir sahibiniz “vardır…”

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

ارَي [2148] َ ْ ارِ ;gemiler” demektir“ ا َ َ ْ .şeklinde de okunmuştur امَِ ْ َ :dağ gibi” demektir. Şair Hansâ’ [v. 24/645] şöyle demiştir“ כَא

yanardağ gibi âdeta

[2149] ِّ َ ,er-riyâha (rüzgârları) şeklinde ا ْ َ ْ َ َ de fe-yazlilne şeklinde okunmuştur; zira [dalâlet] dalle - yedıllu ve dalle - yedallu şeklinde geldiği gibi, bu fiil de zalle - yezallu ve zalle - yezıllu şeklinde gelmiştir. َ yani رَواَכِhareketsiz, sabit bir şekilde. ِه ِ ْ َ َ َ “deniz yüzeyinde” demektir. Allah’ın sınamalarına “gerçekten sabreden,” O’nun nimetlerine “gerektiği gibi şük-reden herkes için (âyetler vardır).” Bunlar, samimi müminin iki vasfıdır. Allah Teâlâ bu vasıfları ‘samimi mümin’den kinâye olarak kullanmıştır; zira samimi mümin, gayretini Allah’ın âyetleri hakkında düşünmeye yöneltmiş-tir ve onlardan kendisi için ibretler çıkarmak ister.

[2150] َّ ُ ْ ِ ُ ya da onları helâk eder; yani Allah Teâlâ dilerse denizde أو yolculuk yapanları işledikleri günahlar sebebiyle şu iki cezalandırma yönte-miyle; ya rüzgârı kesip gemileri deniz yüzeyinde hareketsiz kılarak, yolcula-rın gitmesini engelleyerek ya da bir fırtına gönderip onları denize batırarak helâk eder. Yine de günahlarının “birçoğunu affediyor.”

[2151] Şayet “ َّ ُ ْ ِ ُ ne üzerine atfedilmiştir?”dersen şöyle derim:Ön-cesindeki ِכ ْ ُ fiili üzerine atfedilmiştir; çünkü anlam şöyledir: Allah dilerse rüzgârı keser ve gemiler hareketsiz kalır yahut fırtına estirip gemileri batırır.

ŞayetKesin karar verilmiş helâk hükmünün içerisine af konusunu dâhil etmenin anlamı nedir?”dersen şöyle derim:Bunun anlamı şudur: Yahut dilerse bazı insanları helâk eder, bazı insanları da affetmek suretiyle kurtarır. “Pekiُ ْ َ :şeklinde merfû‘ okuyan [niçin böyle okuyor]?” dersen şöyle derim وَO, bunu yeni bir cümle olarak kabul etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[2152] Şayetَ َ ْ َ ,‘kelimesinin üç farklı şekilde (meczûm, merfû وَmansūb) okunmasının gerekçeleri nelerdir?”dersen şöyle derim:Meczûm okunması öncesine atfedilmesi sebebiyledir. Merfû‘ okunmasının sebebi yeni cümle kabul edilmesidir. Mansūb okunmasının sebebi ise öncesindeki mahzûf bir ta‘lîle atfedilmesidir ki takdiri li-yentekıme minhum ve ya‘leme… (Ta ki Allah onları cezalandırsın, onlar da… öğrensinler.) şeklindedir. Böy-le, öncesindeki mahzûf bir ta‘lîle atıf Kur’ân’da az değildir. Mesela ُ َ َ ْ َ ِ وََّאس ِ ً َ (Biz onu böylece insanlar için bir kanıt kılacağız.” [Meryem 19/21]“) آve ْ َ َ אَ כَ ِ ٍ ْ َ ُّ ي כُ َ ْ ُ ِ ِّ وَ َ ْ א ِ رَْضَ ْ اتِ وَا َ ٰ َّ ا ُ ّٰ َ ا َ َ Allah gökleri ve“) وَyeri gerçek bir gaye ile ve herkes kendi yaptığının karşılığını alsın diye ya-ratmıştır.” [Câsiye 45/22]) âyetleri böyledir. Fakat bu konuda Zeccâc’ın “fiilin mansūb okunmasının sebebi başında gizli bir ْأن bulunmasıdır, zira öncesin-de (şartın) cevabı vardır. Nitekim mâ tasna‘ asna‘ mislehû ve ukrimeke (Bana ne yaparsan aynısını yaparım ve sana ikramda bulunurum.) dersin. İstersen ve ene ukrimuke takdiriyle ve ukrimuke; dilersen fiili meczûm kılarak ve ukrimke de diyebilirsin.” şeklindeki görüşü tartışmaya açıktır; çünkü Sîbe-veyhi Kitâb’ında şöyle demiştir: “Bil ki; in te’tinî âtike ve u‘tıyeke sözündeki gibi fiili Fâ ve Vav ile naspetmek zayıf bir uygulamadır. Bu, şairin;

Hicaz’a gidip istirahat edeceğim.

demesine benzer. Böyle demek mümkündür, fakat bu, dilde sabit, güzel bir konuşma biçimi değildir. Bununla birlikte, şartın cevabı olduğunda bir miktar güçlenmektedir; çünkü kişinin o fiili işleyeceği kesin değildir; ama (yine de) öncesinde bir fiil (şart fiili) olur. Cevap fiili, istifham ve benzerleri gibi yerine getirilmesi zorunlu olmayan (inşâî) yapılara benzediği için, zayıf olmasına rağmen bu şekilde mansūb olmasını mümkün görmüşlerdir.” - Sî-beveyhi’nin ifadesi burada bitti.- Yine de yaygın kıraatin, dilde sabit ve güzel kabul edilmeyen, zayıf bir konuşma biçimine hamledilmesi uygun değildir. Eğer hamledilebilir olsaydı Sîbeveyhi Kitâb’ında ona mutlaka yer verirdi. Çünkü benzeri [bütün] müşkil âyetleri zikretmiştir.

[2153] “Peki,ْ َ ْ َ şeklinde meczûm okunduğunda mâna nasıl düzgün oluyor?”dersen şöyle derim:Bu durumda âdeta şöyle buyrulmaktadır: Al-lah dilerse şu üç şeyi bir araya getirir: Bazı insanların helâk edilmesi, bazıla-rının kurtarılması ve diğerlerinin uyarılması.1

[2154] ٍ ِ َ ْ ِ (kaçacak delik) yani Allah’ın cezasından kaçıp kurtul-mak [yoktur].

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[2155] İlk א ’da ( א أو ’deki) şart anlamı vardır. Bu sebeple cevabının başında Fâ gelmiştir; ancak ikinci א böyle değildir.

[2156] Hazret -i Ali’den şöyle nakledilmiştir: “Hazret-i Ebû Bekr’in eli-ne bir miktar para geçmişti. O bunun tamamını Allah yolunda ve hayır için tasadduk edince, Müslümanlar onu kınadılar; kâfirler de yanlış yaptığını söylediler. Âyet bunun üzerine indi.”

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

نَ [2157] ُِ َ ْ َ َ ِ َّ ا ,ifadesi وَا ُ َ َ آ ِ َّ ِ üzerine atıftır ve âyetin devamı da

böyledir. [2158] “Büyük günahlar” demek, günah cinsinden büyük olan şeyler

demektir. İfade ِ ْ ِ ْ ا َ ِ şeklinde de okunmuştur. İbn (günahın büyüğü) כَAbbas’dan nakledildiğine göre günahın büyüğü şirktir.

ون [2159] ُِ ْ َ ْ ُ (onlar bağışlarlar) yani özellikle bu kimseler öfkelen-

diklerinde bağışlarlar. Öfke, diğer insanlara yaptığı gibi, onların hikmetli ve edepli davranmalarını engellemez. İşte “bağışlarlar” ifadesinden önce bir

ْ ُ zamirinin gelip mübteda konumunda olması ve “bağışlarlar” fiilinin ona isnat edilmesi bu anlamın ortaya çıkması içindir. ون ُ

ِ َ ْ َ ْ ُ (sadece onlar yardımlaşırlar [39]) ifadesi de buna benzer.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

[2160] “Onlar ki; Rablerine icabet ederler” ifadesi Ensār hakkında inmiş-tir. Allah Teâlâ onları kendisine iman ve itaate çağırmış; onlar da O’na iman ve itaat etmek suretiyle çağrısına icabet etmişlerdir. “Namazı dosdoğru kılarlar”

şeklinde. Yani “O dilerse, (…) âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak إن يشأ يسكنْ ويعفُ ويعلمْ 1delik olmadığını öğrenirler!../ ed.

yani beş vakit namazı tam olarak eda ederler. Ensār hem İslâm’dan önce hem de Peygamber (s.a.)’in Medine’ye gelişinden önce, aralarından bir mesele gündeme geldiğinde toplanıp istişare ederlerdi. İşte Allah onların bu du-rumunu övmektedir; yani onlar bir konuda tek başlarına hareket etmezler, mutlaka ortak karara varırlar. Hasan-ı Basrî’nin, “İstişare eden bir topluma sonunda en doğru görüş mutlaka gösterilir.” dediği nakledilmiştir. eş-Şûrâ kelimesi el-fütyâ gibi mastardır ve müşâvere etmek anlamına gelir.

[2161] “İşleri, aralarında şûradır” demek istişare iledir demektir Tıpkı terake… şûran (Peygamber de, Hazret-i Ömer de hilâfeti halife istişare ile seçilecek şekilde devretmiştir.) ifadesindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

dımlaşıp o sıkıntıyı bertaraf etmekle uğraşırlar ve bu konuda sınırı aşıp ileri gitmezler. Naha‘î’den nakledildiğine göre o, bu âyeti okuyunca şöyle demiş: “[Yani] birbirlerini güçsüz düşürüp, kendilerini fâsıkların saldırısına açık hale getirmek istemezler.”

[2163] Şayet“Yardımlaşmaları sebebiyle övülmekte midirler?”dersen şöyle derim:Evet; çünkü kim Allah’ın koyduğu sınırı aşmadan ve emrine muhalefet etmeden; kan talep hakkı olduğunda yahut bir kendinibilmeze karşılık verirken, [kısasen] öldürmede aşırıya kaçmaksızın, ırz ve namusunu korumak ve savunmak maksadıyla hakkını alırsa o itaatkâr bir kişidir ve bütün itaatkârlar övülürler.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[2164] Her iki fiil de -yani ilk [saldırı] da, cezası da- kötüdür; zira ceza çarptırıldığı kişi için kötülük arz etmektedir. Başlarına gelen musibet ve belalar kastedilerek şöyle buyrulmuştur: “Onlara bir kötülük erişse, o zaman da: ‘(Ey Muhammed!) Senin yüzünden böyle oldu!’ derler.” [Nisâ 4/78] Bu durumda âyetin anlamı şöyle olur: Bir kötülükle karşılaşıldığında ona mis-liyle mukabele edilmelidir, daha fazlasıyla değil. Eğer kişi “Allah seni rezil etsin!” demişse, ona sadece “Allah seni de rezil etsin!” denmelidir.

[2165] “Kötülüğü en iyi (bir karşılık) ile def et; göreceksin ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kişi, âdeta yakın bir dost oluvermiş.” [Fussilet 41/34] buyrulduğu üzere, “Kim de affedip barışırsa” yani affederek ve göz yumarak hasmıyla arasını düzeltirse, “onun ecri Allah’a düşer”, yani bu ec-rin miktarı belli değildir ve büyüklüğü başka bir şeyle kıyaslanamaz.

[2166] “O, zalimleri elbette sevmez.” ifadesi, canın yandığı ve öfkenin iyice kabardığı durumlar başta olmak üzere, el ele zulme karşılık verirken, ‘ileri gitmeme ve haddi aşmama’ garantisi olmadığına delâlet etmektedir; öyle ki, zulme karşı duran kişi de farkına varmadan zalimleşebilir!

[2167] Peygamber (s.a.)’den şöyle nakledilmiştir: “Kıyâmet Günü bir dellâl şöyle seslenir: ‘Kimin Allah’tan alacağı bir ecir varsa ayağa kalksın!’ Bazı kimseler ayağa kalkar. Onlara şöyle sorulur: ‘Allah’tan alacağınız ecir neyle ilgilidir?’ Derler ki, ‘Bize zulmedenleri bağışlayanlarız biz.’ O zaman onlara; ‘Girin Cennet’e Allah’ın izniyle!’ buyrulur.”

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

[2168] ِ ِ ْ ُ َ ْ َ ifadesi, ba‘de mâ zulime (zulme uğradıktan sonra) şek-linde okuyan kimsenin kıraatinden de anlaşılacağı üzere, mastarın mef‘û-lüne izāfeti cinsinden bir ifadedir.1 َئِכ وُ (o kimseler) ifadesi, öncesindeki Men’in lâfzına değil anlamına işaret eden bir ism-i işarettir.

[2169] “Onlar aleyhine elbette sorumluluk yoktur”, yani ne cezalandı-ran için, ne de azarlayan ve ayıplayan için sorumluluk yoktur. “Sorumlu-luk, ancak; insanlara zulmedenler” yani zulmü başlatanlar ve “yeryüzünde haksız yere saldırganlık edenler” yani kibirlenip büyüklük taslayan ve boz-gunculuk yapanlar içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

[2170] Kim de zulüm ve eziyete “sabreder ve bağışlarsa” yani zulmede-nin hakkından gelmezse ve işini Allah’a havale ederse “işte bu” ondan yana “kararlılık isteyen şeylerdendir.” ُ ْ ِ ifadesi hazfedilmiştir; çünkü bu kendili-ğinden anlaşılmaktadır. Nitekim Arapların es-semnu menevâni bi-dirhemin (iki batman yağ bir dirhemdir) demeleri de böyledir.2

[2171] Anlatıldığına göre Hasan-ı Basrî’nin meclisinde bir adam bir başka adama sövmüştü; kendisine sövülen adam ise susmuş, terlemiş; sonra terini silip ayağa kalkmış ve bu âyeti okumuştu. O zaman Hasan-ı Basrî şöyle dedi: Allah’a yemin olsun ki, cahiller bu âyetin hiç farkında değiller-ken bu adam onu anlayıp gereğini yaptı.1 Yani “Zulmettikten sonra” değil, “Zulme uğradıktan sonra.” / ed. 2 Aslında السَّمْنُ مَنَواَنِ مِنْهُ بِدِرْهَم şeklindedir; ama mesele anlaşıldığı için ُمِنْه ifadesi hazfedilmektedir. / çev.

[2172] Bazıları da demişlerdir ki, kendisine zulmedilen kimsenin zulme-deni bağışlaması mendup hükmündedir. Fakat bazı durumlarda iş tersine dö-ner ve bağışlamamak mendup olur. Bu da aşırıya kaçan zulmü engellemek ve eziyeti sonlandırmak ihtiyacı hâsıl olduğunda böyledir. Peygamber (s.a.)’den nakledilen şu hâdise de buna delâlet eder: Bir keresinde Hazret-i Zeyneb, Peygamber’in huzurunda, Hazret-i Âişe’ye kötü söz söylemişti. Rasulullah Zeynep’ten bunu yapmamasını istedi, ama o devam etti. O zaman Rasulullah Hazret-i Âişe’ye, “Sen de karşılık ver!” dedi. [İbn Mâce, “ Nikâh”, 50]

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

[2173] “Kimi Allah saptırıyorsa” yani yüzüstü bırakıyorsa “onun için artık bundan sonra hiçbir velî yoktur” yani Allah’ın onu yüzüstü bırakma-sından sonra ona sahip çıkacak hiç kimse olmayacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[2174] “Boyunlarını bükerek” yani içinde bulundukları “zilletten” dola-yı küçülüp ufalarak. [Bu anlam ِّل ُّ َ ا ِ ifadesinin müteallakının َ ِ ِ א َ olduğu kabulü-ne göredir; ama] ِّل ُّ َ ا ِ ’nin َون ُ ُ ْ َ fiiline taalluk ettiği de söylenebilir; o zaman َ ِ ِ א َ üzerinde vakfe yapılır.

[2175] “Gözlerinin ucu ile bakacaklar”; yani göz kapaklarını belli be-lirsiz güçsüzce hareket ettirerek âdeta hırsızlama bakacaklar. Tıpkı elleri-a-yakları bağlanmış vaziyette boynunun vurulmasını bekleyen biri kılıca nasıl bakarsa öyle... Hoşa gitmeyen bir şeye bakanın bakışı da böyledir: Kişi tıpkı sevdiği şeye bakarken yaptığı gibi, göz kapaklarını iyice açarak o şeye dolu dolu bakamaz. Şöyle de denmiştir: “Kör olarak haşredilecekleri için sadece kalpleriyle bakacaklardır. İşte bu da göz ucuyla bakmaktır.” Fakat burada bir zorlama vardır.

[2176] ِ َ אَ ِ ْ ا مَ ْ َ ifadesi ya öncesindeki وا ُِ َ fiiline taalluk eder ki o

zaman müminlerin söyledikleri söz dünyada iken söylenmiş demektir ya da אَلَ fiiline taalluk eder; o zaman da “Müminler Kıyâmet Günü o kimseleri bu halde görünce böyle derler.” anlamına gelir.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

َ ا [2177] ِ ifadesi, َّد َ َ َ ’ye bağlıdır; yani Allah onu hükme bağladık-tan sonra kararından dönmez. Yahut َ

ِ ْ َ fiiline bağlıdır; yani Allah’tan أنْ hiç kimsenin geri döndüremeyeceği bir gün gelmeden önce…

َכِ [2178] inkâr demektir; yani sizin için azaptan kurtuluş yoktur. Ya-pıp durduğunuz; amel defterinizde kayıtlı şeyleri inkâr edemezsiniz!

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[2179] “Başlarına bir fenalık gelse” ifadesinin de gösterdiği üzere “in-san” ile tekil değil çoğul (yani bir kişi değil bütün insanlar) kastedilmiştir. Bu insanlarla da sadece günahkâr olanlar kastedilmektedir; çünkü kendi elleriyle işledikleri sebebiyle başlarına fenalık gelmesi ancak günahkârlara uygun bir haldir. Rahmet; sağlık, zenginlik ve emniyet gibi nimetlerdir. Fe-nalık ise hastalık, fakirlik ve korkulardır. Kefûr nankörce inkâr etmenin zir-vesindeki kimsedir. Allah bu günahkâr insan cinsinin nimete nankörlükle damgalandığını tescil etmek için, “insan”dan zamir ile söz ederek “şüphesiz o nankördür” demedi (ve bunun yerine “Şüphesiz nankördür insanoğlu!” dedi). Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurmuştur: “İnsan gerçekten zalimdir, gerçekten nankördür.” [İbrahim 14/34]; “Rabbine karşı gerçekten nankördür insanoğlu!” [Âdiyât 100/6] Bu durumda mâna şöyle olur: Günah-kâr insan belayı diline dolar; ama nimeti unutur, küçümser.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

[2180] Allah Teâlâ insana rahmet tattırma ve başına fenalık gelmesinden bahsedince, ardından mülkün tamamen kendisine ait olduğunu, nimeti ve belayı dilediği gibi paylaştırdığını, kullarına iradesinin gerektirdiği şekilde ev-lâtlar bahşettiğini; bazılarına kız, bazılarına erkek, bazılarına da her ikisini bir-den verdiğini, bir kısmını ise kısır bırakıp hiç evlât nasip etmediğini zikretti.

[2181] ŞayetErkekler dişilerden önce geliyor olmasına rağmen, âyette niçin önce ‘dişiler’i sonra ‘erkekler’i zikretti; ardından neden tekrar ‘erkekler’i öne aldı? Ayrıca niçin ‘erkekler’i ma‘rife olarak zikretti de ‘dişiler’i nekire zik-retti?”dersen şöyle derim:Çünkü bir önceki âyetin sonunda (insanın başına gelen) fenalıktan ve Allah katından gelen rahmeti unutması sebebiyle insanın nankörlüğünden bahsetmişti. Ardından mülkünden, iradesinden ve evlâtla-rın paylaştırılmasından söz ederek “dişiler”i önce zikretti; çünkü bağlam Al-lah’ın insanların istediklerini değil, kendi dilediğini yapacağıyla ilgilidir. Bu durumda, [o günkü] insanların [pek] istemediği şeylerden olan “dişiler”in önce zikredilmesi daha önemli olmaktadır. Daha önemli olanı öne almak ise vâ-ciptir. Ayrıca Allah, Arapların mihnet olarak1 gördüğü cins (kadın), fenalığın peşinden zikredilmiş olsun diye de böyle yapmış ve erkekleri sona bırakmıştır. Erkekleri bu sebeple sona bırakınca, onların sona bırakılmalarını telafi etmek için -çünkü onların [o günün paradigmasında] önceliği vardır- ma‘rife olarak zik-retti; çünkü bir kelimeyi ma‘rife olarak zikretmek, hem övme hem de öne çıkarma anlamına gelir. Bu durumda âdeta şöyle buyurmuş olmaktadır: Dile-diğine de, herkesin göreceği anlı şanlı süvariler [yani savaşabilecek erkek çocukları] bahşeder. Bunun ardından, her iki cinse de takdim - te’hirle ilgili haklarını vermiş ve “dişiler”in, öncelik hakkına sahip oldukları için değil başka bir ge-rekçeyle öne alınmış olduklarını öğreterek “erkekli-kızlı” demiştir. Nitekim “Şüphesiz Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık.” [Hucurât 49/13]; “İki eş yaratmıyor mu ondan; erkek ve dişi?” [Kıyâme 75/39] buyurmuştur.

[2182] Bu âyetin, -Allah’ın salâtuselâmı üzerlerine olsun- bazı peygam-berler hakkında indiği de söylenmiştir. Şöyle ki; Allah Teâlâ Hazret-i Şuayb ve Lût’a kız çocuk, Hazret-i İbrahim’e erkek çocuk, Hazret-i Muhammed’e er-kek ve kız çocuklar vermiş; Hazret-i Yahyâ ve İsa’ya ise hiç çocuk vermemişti.

[2183] Allah, kullarının menfaatine olacak şeyleri “bilir”, bunları yarat-maya da “kādirdir.”1 Yani savaş, yağma vb. sıkıntılı zamanlarda askerî açıdan pek işe yaramayıp, üstelik sürekli korunması

gereken, namusu üzerinde titrenen savunmasız, narin varlıklar olarak… / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

[2184] “Bir beşer için olacak şey değildir” yani beşer cinsinden herhangi bir kimse için şu üç şekil dışında “Allah’ın, o kimseyle konuşması” müm-kün değildir: [i] Ya vahiy yoluyla olur ki bu da ilham, kalbe bırakma [ilkā] veya rüya yoluyla olur. Nitekim hem Hazret-i Musa’nın annesine hem de oğlunu kurban etmesi konusunda Hazret-i İbrahim’e Allah böyle vahyet-miştir. Mücâhid’den nakledildiğine göre Allah Zebûr’u Dâvûd (a.s.)’ın kal-bine vahyetmiştir. Ubeyd b. el-Abras şöyle demiştir:

“Ebû Evfâ’nın develerinin başına geçin!” diye

vahyetti bana Allah… Hemen işe koyuldum ben deYani bana ilham etti; bu fikri kalbime bıraktı… [ii] Ya da bazı cisimlerde yarattığı kelâmını o ki-şiye işittirmek suretiyle onunla konuşur. Bu durumda, konuşmayı işiten kişi konuşanı görmez; çünkü konuşan (Allah) zatı itibariyle görülemez. “Perde arkasından” ifadesi temsildir; yani Allah, tıpkı bazı özel adamlarıyla perde ardından konuşan hükümdar gibi konuşur; hükümdar perde arkasındadır; konuştuğu kişi onun sesini duyar ama kendisini göremez. Nitekim Hazret-i Musa ile böyle konuşmuştur. Meleklerle konuşması da böyledir. [iii] Yahut da o kimseye meleklerinden bir elçi gönderir ve melek ona vahyi iletir. Hazret-i Musa dışındaki peygamberlerle Allah böyle konuşmuştur. Şu da söylenmiş-tir: “Vahyederek” ifadesi, “melekler aracılığıyla peygamberlerine vahyettiği gibi vahyederek” anlamındadır. “Ya da bir elçi” yani peygamber “gönderip...” Nitekim (peygamber göndermek suretiyle) onların ümmetlerine kendi dille-rinde hitap etmiştir. ًא ْ َ ve وَ ِ ْ ُ ;ifadeleri hâl yerinde bulunan iki mastardır أنْ çünkü ikincisi irsâlen (göndererek) anlamındadır. ٍאب َ ِ ْ وَرَاءِ ِ ifadesi de hâl konumunda bulunan zarftır; tıpkı ْ ِ ِ ُ ُ َ َ Yanları üstüne yatarak [tefekkür“) وَederler].” [Âl-i İmrân 3/191]) ifadesindeki gibi. Buna göre âyetin takdiri şöyledir: Allah’ın bir kişiyle; ancak ona vahyeden olarak, ona bir perdenin ardından sözünü işittiren olarak yahut elçi gönderen olarak konuşması mümkündür.

ًא [2185] ْ kelimesinin kelâmen (konuşarak) anlamında olması da وَmümkündür; çünkü vahiy hızlıca gerçekleşen gizli bir konuşma biçi-midir. Nitekim sen de, “onunla ancak açıktan ve ancak gizlice konuşu-rum” dersin; çünkü açıktan ve gizlice konuşmak iki konuşma biçimidir.

İrsâlen de böyledir. Burada da elçinin dilindeki konuşma, vasıtasız konuş-manın yerine konulmuştur. Mesela senin yerine vekilin yahut elçin dediği halde, sen “Falancaya şöyle şöyle dedim.” dersin. “Yahut bir perde arkasın-dan” sözü, yahut bir perdenin arkasından sözü işittirerek anlamındadır. ًא ْ وَkelimesini müevvel mastar ( َ ِ ُ َ şeklinde anlayıp, sonrasındaki (أنْ ِ ْ ُ fiilini, “Bir beşer ile Allah ancak ona vahyederek konuşur…” yani onunla vahyetmek yahut elçi göndermek suretiyle konuşur” anlamında َ ِ ُ üzeri-ne atfeden kimsenin, “yahut bir perdenin ardından” ifadesini de önce geçen iki müevvel mastara uygun olacak şekilde takdir ederek “yahut bir perdenin ardından ona işittirerek (konuşur)” şeklinde takdir etmesi gerekir.

[2186] İfade, ev yursilu rasûlen fe-yûhî şeklinde de okunmuştur. Bu oku-yuş, ya ev hüve yursilu takdirindedir ya da öncesindeki ًא ْ -kelimesini mû وَhiyen (vahyeden olarak) anlamına alıp, bunu da mursilen (gönderen olarak) anlamında onun üzerine atfetmek takdirindedir.

[2187] Rivayete göre; Yahudiler Hazret-i Muhammed (s.a.)’e “Madem-ki peygambersin, Musa’nın yaptığı gibi sen de Allah’la bizzat konuşup O’na baksan a! Bil ki bunu yapmadıkça sana iman etmeyeceğiz!” demişlerdi. Pey-gamber (s.a.), “Musa Allah’a hiç bakmadı ki!” buyurdu ve bunun üzerine bu âyet indi. Hazret-i Âişe’nin; “Kim Muhammed’in, Rabbini gördüğünü iddia ederse Allah’a büyük bir iftirada bulunmuştur!” dediği [Müslim, “İman”, 177] ve ardından, “Allah’ın şöyle dediğini duymadınız mı?” diyerek bu âyeti okuduğu nakledilmiştir.

[2188] O, yaratılmışların vasıflarından “yücedir”, yapıp etmeleri hik-metin gerektirdiği şekilde cereyan eden “mutlak hikmet sahibidir.” Bu se-beple, bazen insanlarla aracılar vasıtasıyla, bazen de aracısız konuşur. Bu da gerek ilham yoluyla gerekse de hitap yoluyla olur.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

[2189] “Emr’imizin ruhunu” ifadesiyle, Peygamber (s.a.)’e vahyedilen şeyi kastetmektedir; çünkü nasıl ceset ruh sebebiyle canlılık kazanıyorsa, insanlar da dinlerinde vahiyle hayatiyet kazanır.

[2190] ŞayetPeygamber (s.a.)’in, kendisine Kur’ân inzal edilmeden önce onun ne olduğunu bilmemesi anlaşılır bir şeydir; fakat ‘iman nedir bilmiyordun’ ifadesinin anlamı nedir? Zira peygamberler akledip, fikir yü-rütme ve delillendirme yapabildiklerinde Allah’a iman etmemeleri ve O’nu birlememeleri mümkün değildir. Ayrıca peygamber olarak gönderilmele-rinden önce ve sonra hem büyük günah işlemekten hem de insanları ken-dilerinden uzaklaştıracak küçük günah işlemekten korunmuş olmaları ge-rekirken inkâr halinden nasıl korunmamış olabilirler?”dersen şöyle derim:İman, farklı şeyleri kapsayan bir kavramdır; bunların bir kısmına akıl ile bir kısmına da işitme ( vahiy) ile ulaşılır. Âyette imanın akılla değil, vahiyle ulaşılan kısmı kastedilmektedir. Bu kısım ise Peygamber’in, vahiy almak-sızın hakkında bilgi sahibi olamayacağı kısımdır. Dikkat edersen, “Allah imanınızı zayi edecek değildir.” [Bakara 2/143] âyetindeki iman “namaz” ola-rak tefsir edilmiştir; çünkü namaz imanın kapsadığı hususlardan biridir.1

[2191] “Dilediğimiz kulları”, yani lütufta bulunulan kulları. Lutufta bulunulmayan kullara ise hiçbir rehberlik fayda vermez.2

[2192] ِ ا اَطِ ِ ifadesi (öncesindeki اط ’tan) bedeldir. ي ِ ْ َ َ (gösteri-yorsun) kelimesi le-tuhdâ (sana gösteriliyor), yani “Sana Allah doğru yolu gösteriyor.” şeklinde de okunmuştur. Aynı kelime le-ted‘û (çağırıyorsun) şeklinde de okunmuştur.

[2193] Peygamber (s.a.)’den şöyle nakledilmiştir: “Kim Hâ-Mîm-‘Ayn-Sîn-Kāf [yani Şûrâ] sûresini okursa, meleklerin dua ettiği, istiğfarda bulunup merhamet dilediği kimselerden olur.”

1 Namazın dinin direği ve fiilî bir iman/tasdik olduğu aşikârdır. Âyetteki iman namazla tefsir edilirken kastedilen, kıblenin Kâbe’ye çevrilmesinden evvelki namazlardır. Ve bu namazlar, salt namaz değildir; Ku-düs’e doğru kılınmış, yani “oraya doğru kılınması gerektiğine iman edilerek gerçekleştirilmiş” namazlardır. Âyette; kıblenin Kâbe’ye çevrilmesinden sonra, işbu namazların ama aslında buraya dönülerek namaz kı-lınması gerektiğine inanmanın boşa gitmiş olmadığı belirtilmektedir. / ed.

2 Allah herkese hidayet eder; yani doğruyu, hakkı - hakikati istisnasız herkese gösterir; ama bu, Allah’ın herkesi kolundan tutup doğru yola getireceği anlamına gelmez. O’nun “doğru yola getirmedikleri” diye ifade edeilen kimseler, ilâhi lutuflara bîgâne kalanlardır; yani Allah’ın kendi yoluna diktiği onca trafik işaretine (âyet), akıl, vahiy, peygamber vb. lutuflarına kulak vermeyen, hevâsının peşinde gidip bu sebeple de yüzüstü bırakılanlardır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →