FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Nahl Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 4
79. Âyetin Tefsiri
"Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah a mahsustur. Kıyamet saatinin hâli de, ancak bir göz açıp kapama gibidir. Yahut o, daha kısa bir zamandır. Çünkü Allah, herşeye hakkıyla kadirdir. Allah sizi, analarınızın karınlarından. siz hiçbirşey bilmeksizin çıkardı. Size, şükredesiniz diye, kulaklar, gözler ve gönüller verdi. Umulur ki şükredersiniz. Yer ile gök arasında müsahhar olarak uçuşan kuşları görmediler mi? Onları orada, Allah'tan başkası tutmuyor Bunda, iman edecek kimseler için nice deliller vardır".
Bil ki Allahü teâlâ, önceki ayette, kâfirleri, konuşamayan, âciz, dilsiz kimselere, kendisini de adaleti emreden ve sırat-ı müstakim üzere olan kimseye benzetince ve bu ikinci şahsın, adaleti emredip, sırat-ı müstakim üzere oluşu da, ancak onun ilim ve kudret bakımından kâmil ve mükemmel olması halinde mümkün olabileceği malum olunca, bu ayette kendisinin ilim ve kudret bakımından kâmil oluşunu anlatmıştır. O'nun ilminin kâmil oluşunun izahı, "Göklerin ve yerin gaybı Allah'a mahsustur" ayeti ile yapılmıştır. Bu, "Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir" demektir. Hem sonra bu ayet, hasr (sadece) manası ifade edip, "Bu gayblan bilmek sadece Allah'a mahsustur" demektir.
O'nun kudretinin mükemmel oluşu da, "Kıyamet hali de, ancak bir göz açıp kapama gibidir. Yahut o, daha kısa bir zamandır" ayeti ile anlatılmıştır. "Sâ'at", kıyametin koptuğu vakit demektir. Kıyamete, insanı ansızın (es'-saat) yakalayacağı ve bütün canlılar tek bir sayha (çığlık-ses) ile öleceği için "sa'at" denilmiştir.
(......) buyruğunda geçen "Lemh", "çabucak bakmak" demektir. Nitekim Arapça'da bu manada, "Lemehahû bi-basarihı-lemehân ve lemehânen" denilir. Buna göre mana, "Kıyametin kopuşu, hızlılık açısından, ancak bir göz açıp-kapama gibidir" şeklinde olur. Bundan murad, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin çok mükemmel olduğunu anlatmaktır. Ayetteki, "O, daha yakındır" ifadesinin manası ise şudur: "Göz açıp-kapama, cismin görüntüsünün, göz bebeğinin en üstünden en altına geçmesi demektir. Göz bebeğinin, birtakım atomlardan meydana geldiğinde şüphe yok. O halde "lemhu'l-basar" kendisi ile göz bebeğinin yüzeyinin oluştuğu o parçaların tamamına uğramak demektir. O parçaların çok olduğunda şüphe yoktur. Lemh-i basarın gerçekleştiği zaman bölümü de, elbette peşpeşe anlardan ibarettir. Allahü teâlâ ise, Kıyameti, o anların her birinde koparmaya kadirdir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Yahut o, daha kısa bir zamandır" buyrmuştur. Ancak ne var ki, bizim aklımız ve fikrimize göre, hadiselerin ve hallerin en hızlısı, göz açıp kapamak olduğu için, pek yerinde olarak, Cenâb-ı Hak bunu zikretmiş, akabinde de, biraz önce bahsetmiş olduğumuz hususa dikkat çekmek üzere "Yahut o, daha kısa 6ir zamandır" buyurmuştur. Bu ifâdenin başındaki "ev" edatı ile, şüphe (şek) manası kastedilmediğinde, aksine bununla "tam aksine, o daha kıza bir zamandır" manası kastedilmiş olduğunda şüphe yoktur. Zeccâc şöyle demektedir: "Bununla, bu işin, muhataplara müphem (kapalı) bırakılması kastedilmiştir. Çünkü Allahü teâlâ o Kıyameti ya göz açıp kapama miktarında veya ondan daha kısa bir sürede getirir. Kadı şöyle demektedir: "Bu, doğru değildir; çünkü Kıyametin kopma zamanı, teklif (yükümlülük) zamanı değildir ki, "Allahü teâlâ o Kıyameti herhangi bir zamanda getirir" denilebilsin. Aksine, gerekli olan Allahü teâlâ'nın, o kıyameti, tek bir defada bir anda yaratmasıdır. Göklerin ve yerin ilk yaratılması, zikrettiğimiz bu durumdan farklıdır. Zira o hal, teklif halidir, dolayısıyla onları da -melaikenin faydalanması itibariyle- yaratması imkânsız değildir.
Bil ki bu itiraz, ancak Kâdî'nin görüşüne göre doğru olur. Ama bizim, "Allahü teâlâ, istediğini yapar, dilediğine hükmeder" şeklindeki görüşümüze göre, bu açıklamanın bir önemi yoktur. Allah en iyisini bilendir.
İnsanın Bilgisiz Olarak Dünyaya Gelmesi
Daha sonra Cenâb-ı Hak, hür ve irade sahibi bir yaratıcının varlığına delalet eden delillere dönerek "Allah sizi, analarınızın karınlarından, siz hiçbir şey bilmeksizin çıkardı" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hamza ve Kisaî, hemzenin kesresiyle immehâtikum, imamlar ise hemzenin dammesiyle ümmehâtikum şeklinde okumuşlardır.
İkinci Mesele
Ümmehâtikum kelimesinin aslı, ummâtikum'dur. Ancak, ne var ki, fiiline hâ ilave edilerek, "Ehrâka" denildiği gibi, buna da, hâ ilave edilmiştir. Bunun müfredine, şairin "Handef annem; ye's, ümitsizlik de babamdır" ifadesindeki hâ ilâve edilmesi şazdır.
İnsanın Dünyaya Geldiğinde Cehaleti
İnsan, fıtratı itibariyle, her şeyin bilgisinden uzak ve azade olarak yaratılmıştır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Size, şükredesiniz diye, kulaklar, gözler ve gönüller verdi" buyurmuştur. Bunun manası, "İnsan nefsi yaratılışının başlangıcında marifetullahdan ve ilimlerden yoksun olarak yaratılınca, Cenâb-ı Hak ona, bu ilim ve bilgilerden istifade etmesi için bu hissetme ve algılama kabiliyetini vermiştir. Bu konudaki söz, daha fazla izahı gerektirmektedir. Buna göre biz diyoruz ki: Tasavvurât ve tasdîkat, ya kesbî olur veya bedîhî olur. Kesbî olanlar terkibât-ı bedîhiyye (yani bedihî mukaddimeler) vasıtasıyla elde edilirler. Dolayısıyla, bedîhî olan bilgilerin, daha önce bulunmuş olması gerekir.
Zarurî ve Kesbî Bilgiler
Bu noktada, bir kimse şöyle bir soru sorabilir: Bu bedîhî ilimlerin ya, biz yaratıldığımızdan beri mevcut olduğunun veyahut da böyle olmadığının söylenilmesi gerekir. Birinci durum batıldır, çünkü biz, anamızın karnında bir yavru halinde iken, "Menfî ile müsbet bir arada bulunamaz"; "Bütün, parçasından daha büyüktür" diye bir şey bilmediğimizi, zarurî (kesin) olarak bilmekteyiz. İkincisine gelince, bu, bu bedîhî ilimlerin, daha önce mevcut değilken, bizde meydana gelmiş olmalarını gerektirir. Bu durumda, onlar da kesb ve taleb ile elde edilmiş olurlar. Kesbî olan her şeyden önceyse, başka bilgilerin bulunmuş olması gerekir. O halde bedihî ilimler de kesbîdirler ve sonsuza kadar ondan önce de başka bilgilerin bulunmuş olması gerekir. Halbuki bu ise, imkânsızdır. İşte bu, çok kuvvetli müşkil bir sorudur.
Çocuğun Bilgi Öğrenmesi
Buna şunu diyerek cevap verebiliriz: Gerçek şudur ki, bu bedihî ilimler, bizde mevcut değildi. Daha sonra peyda olup meydana geldiler. Ama soru soranın, "O halde bunların da kesbî olması gerekir" şeklindeki görüşüne gelince, biz deriz ki: Bunun böyle olması imkânsızdır. Aksine biz, bedihî bilgilerin bizde, daha evvel mevcut değilken, duyu organları görme, hissetme vb. gibi hasselerimiz vasıtasıyla meydana gelmişlerdir. Bunu da şu şekilde açabiliriz: İnsan, yaratılışının başlangıcında, bütün nierden uzak idi. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak onda, duyma ve görme gibi hasseler yarattı. Dolayısıyla çocuk, bir şeyi birkaç kez gördüğünde, o görülen şeyin mahiyeti onun hayaline resmolunur. Yine o bir şeyi defalarca duyduğunda, onun duyma organlarına ve hayaline, o duyulan şeyin mahiyeti işlenir. Diğer hasseler hakkındaki sez de aynıdır. Böylece, hasselerin (duyu organlarının) bulunması, hissedilen şeyin yetinin, kişinin gönlünde ve aklında meydana gelip hazır olmasına, bulunmasına sebep olur. Sonra o mahiyetler de iki kısma ayrılır:
1) Bizzat kendisinin bulunması, zihni, hadiselerin bir kısmını bir kısmına, olumlu ya da olumsuz bir şekilde isnâd etmeye, kesin olarak yönlendirmede ya tam bir sebeptir ki bu meselâ, zihinde, "Bir sayısı nedir?" ve "İkinin yarısı nedir?" şeklinde istifham bulunduğunda, bu iki şeyin zihinde tasavvurunun mevcut olması, zihni, "Bir, kinin yarısıdır" diye kesin olarak hükümde bulunmaya sevketmede tam bir illet seoep) olur. Ki bu, bedihî ilimlerin bizzat kendisidir.
2) Bu kısma gelince, bu böyle olmayandır. Bu, nazarî ilimlerdir. Bu da meselâ zihnimizde, "Cisim nedir? Muhdes nedir?" diye bir şey bulunduğunda sırf bu iki tasavvurun zihnimizde bulunması, zihnimizin "Cisim muhdestir" şeklinde kesinkes hüküm vermesinde yeterli olmaz. Aksine burada, mutlaka ayrı bir delilin ve geçmiş olan bazı bilgilerin bulunması gerekir. Netice olarak diyebiliriz ki, kesbî ilimler, ancak bedihî ilimler vasıtasıyla elde edilirler. Bedihî ilimlerin meydana gelmesi ise, onların ancak "mevzu" ve "mahmûl"lerinin tasavvurları anında olur. Bu tasavvurların -ıeydana,gelmesi ise, duyu organlarımızın, o tasavvurların cüzlerinin meydana gelişine yardımcı olmaları sebebiyle olur. Böylece, aklımızda ve gönlümüzde, bu bocilerin peyda oluşunun ilk sebebinin, Allahü teâlâ'nın, bize vermiş olduğu bu duyu organları olduğu ortaya çıkar. İşte bu sebepten dolayı da, Cenâb-ı Hak, hislerimizin bulunması, nefislerimizin, bahsettiğimiz yolla cehaletten ilme geçebilmesi için, "Allah sizi analarınızın karınlarından, sizi hiçbir şey bilmeksizin çıkardı. Size kulaklar, gözler ve gönüller verdi" buyurmuştur. Bütün bunlar, bu ayetlerde toplanmış ve dercolunmuş, sırf aklî ve kıymetli bahislerdir.
Füâd (Gönül) Kelimesi Hakkında
Müfessirler bu ifadeye, "Allah size, Allah'ın va'z u nasihatlarını duyasınız diye kulak; delillerini göresiniz diye göz; Allah'ın alâmetini akledesiniz, düşünesiniz diye gönül verdi" manasını vermiştir.
Gurâb (karga) kelimesinin çoğulunun ağribe gelmesi gibi, füâd (gönül) kelimesinin çoğuludur. Zeccâc şöyle demektedir: "Fuâd" kelimesi, cem'i kesreyle çoğul yapılmaz. Tıpkı, gurâb'ın çoğulunun ğırbân gelmesi gibi, "Fi'dân" şeklinde kullanılmaz." Ben derim ki, belki de bu kelime, "Kulak ve göz çoktur. Fakat gönül azdır" hususuna dikkat çekmek için "cem-i kıllet" vezninde çoğul yapılmıştır. Çünkü gönül, hakiki bilgiler ve yakınî ilimler için yaratılmıştır. Halbuki insanların pekçoğu böyle değillerdir. Tam aksine onlar, birtakım behimî fiiller ve vahşî hayvanlara mahsus sıfatlarla haşir neşirdirler. Binâenaleyh, böylece, sanki onların gönülleri gönül olmamış olur. Bundan dolayı, bu kelimenin çoğulunda, cem-i kıllet kalıbı getirilmiştir.
Eğer denirse ki "Burada ceale fiili ehracekum fiiline atfedilmiştir. Bu da, duyma ve görme organlarının yaratılmasının, yavrunun annenin karnından çıkarılmasından sonraya bırakılmış olmasını gerektirir. Halbuki bunun böyle olmadığı malumdur" denilirse, buna şöyle cevap verilir:
Vâv harfi, tertîb ifade etmez. Hem biz, ayetteki sem' kelimesini, dinleme; ebsar kelimesini de görme manasına alırsak, bu soru ortadan kalkmış olur. Allah en iyisini bilendir.
Kuşların Uçmasındaki İbret
Cenâb-ı Hak, "Yer ile gök arasında, müsahhar olarak uçuşan kuştan görmediler mi? Onları orada, Allah'tan başkası tutmuyor" buyurmuştur. Bununla ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Amir, Hamza ve Kisaî, tâ ile "elem terev- görmediniz mi?" şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları, bahsi geçmiş olan kâfirlerle ilgili olsun diye yerev şeklinde okumuşlardır.
İkinci Mesele
Bu Allah'ın kudret ve hikmetinin mükemmel olduğuna dair bir diğer delildir. Çünkü Allahü teâlâ şayet kuşu, uçabileceği bir biçimde; havayı da, kendisinde uçulabilecek bir biçimde yaratmasaydı bu mümkün olmazdı. Zira, Allah kuşa, tıpk. suda yüzen kimsenin yaptığı gibi, bir kez açıp sonra kapatacağı bir kanat vermiş, havayı da, delmenin ve içine nüfuz etmenin kolay olacağı güzel ve ince, latif bir biçimde yaratmıştır. Eğer böyle olmasaydı, uçmak mümkün olmazdı.
Hak teâlâ'nın, "Onları orada, Allah'tan başkası tutmuyor" buyruğuna gelince bu, "Kuşun bedeni, ağırdır. Ağır cismin ise havada, altta bir desteği, üstte de bir bağı olmaksızın muallakta, askıda kalması mümkün değildir. Binâenaleyh onu, o havada tutanın, Allahü teâlâ olması gerekir" demektir. Sonra, bu ifadenin zahirinden, kuşun havada kalması, kendi fiili ve kendi iradesi ile meydana gelmiştir. Böylece, kulun fiilini yaratanın, Allah olduğu kesinlik kazanır. Kadî şöyle der: "Allahü teâlâ, bu ayette, kuşu tutma işini kendisine izafe etmiştir. Çünkü, kendisi sebebiyle uçmanın mümkün olduğu o fiillere dair, alet, edevatı, uzuvları ona veren Allah'tır. Dolayısıyle bunun müsebbibi Allahü teâlâ olunca, Allah'a nisbeti son derece yerinde olmuştur." Cevap: Bu, delil olmaksızın, zahiri terk etmektir. Bu ise, caiz değildir. Çünkü, bilhassa aklî deliller, kulun fiillerini Allah'ın yarattığına delâlet etmektedir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, ayetin sonunda, "Bunda, iman edecek kimseler için nice deliller vardır" buyurmuştur. Her ne kadar bu ayetler (deliller), bütün insanlar için birer delil ise de, Cenâb-ı Hak bu ayetleri mü'minlere has kılmıştır. Çünkü bunlardan netice itibariyle istifade edenler, yalnız onlardır. Allah en iyisini bilendir.
Mesken Nimeti
80. Âyetin Tefsiri
"Allah, evlerinizden size huzur ve sükun (yeri) yaptı. Sizin için, davar derilerinden, gerek göç gününüzde, gerekse konduğunuz günde hafifçe taşıyacağınız evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından, bir zamana kadar giyimlik, döşemelik ve ticaret kumaşları verdi".
Seken'in Manası
Bil ki bu, tevhidin delillerinden, nimet ve lütfün çeşitlerinden, bir başka çeşittir. Seken kelimesi, mesken demektir. Nitekim Ferrâ, şu beyti nakletmiştir: "Kış geldiği halde, hâlâ bir mesken edinemedim. Isınacak bir çukur açmak durumunda kalan elimin vay haline!" "Seken" "Meylettiğin ve içinde sükûnete erdiğin yer" demektir. Keşşaf sahibi şöyle der: "Seken" masdar olup, ism-i mef ûl anlamındadır ki bu, ev gibi, meyledilen, yönelinen veyahut da, ülfet edilen yer demektir.
Mesken Nevileri
Bil ki, insanın içinde oturduğu evler ikiye ayrılır:
1) Ağaçtan, çamurdan ve evleri sıvayıp tavanlamaya yarayan şeylerden yapılan evler ki, işte buna "Allah, evlerinizden size huzur ve sükun (yeri) yaptı" cümlesi ile işaret edilmiştir. Bu tür evlerin nakli mümkün olmayıp, aksine insan oraya girer.
2) Deri, çadır ve kıl çadırlar. Ki buna da, "Sinn için, davar derilerinden, gerek göç gününüzde, gerekse konduğunuz günde hafifçe taşıyacağınız evler verdi" ifadesiyle işaret edilmiştir. Bu kısım evlerin, bir yerden bir yere taşınması mümkündür. Bil ki bununla, üzerinde mahkûmun öldürüldüğü deriler kastedilmiştir. Araplar, deriden evler yapıyorlardı, ki bu deriler, sığır, deve ve davar derileridir. Yani, "seferlerinizde, bunları size taşımak kolay gelir" demektir. Nâfi, İbn Kesir ve Ebu Amr, ayn'ın fethasıyla zaanikum şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları, sakin olan ayn'la za'niküm şeklinde okumuşlardır. Vahidî, bu iki kullanılışın, tıpkı, "nehr - neher" (nehir, akarsu) ve "şa'r - şa'ar" (kıl) kelimelerinde iki kullanılış olduğunu söylemiştir.
Bil ki "za'n", göçebelerin, koyun gütmek veya bir suyun başında konaklamak, yahut da bir otlak bulmak maksadıyla yapmış oldukları (göç) hareketine denilir. Sefere çıkan, yolculuk amacıyla evinden çıkıp tepelere tırmanan ve giden kimseye, "Zâ'in" denilir ki bu, "Hâfıd - alçalan"ın zıddıdır. Cenâb-ı Hak, ayrıca "Gerekse konduğunuz günde" buyurmuştur ki, bu "Bunlar her iki durumda da size ağtr gelmez" demektir.
Cenâb-ı Hak "yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından, bir zamana kadar giyimlik, döşemelik ve ticaret kumaştan verdi" buyurmuştur. Müfessirler ve dilciler, davarınkine "evsâf" (yün), deveninkine "evbâr" (yapağı), keçininkine de "eş'âr" (kıl) denildiğini söylemişlerdir. Ayetteki esâs kelimesinin manası ise, yatak ve giysiler kabilinden, çeşitli ev eşyalarıdır. Ferrâ şöyle der: "Meta" kelimesinin müfredi olmadığı gibi, bu kelimenin de müfredi yoktur. Ama sen, bunu çoğul yapsan, ve cem-i kıltetinde "cem-i kesretinde de desen, bu imkânsız olmaz." Ebu Zeyd de, bu kelimenin müfredinin, "Esasetun" olduğunu söylemiştir. İbn Abbas, Cenâb-ı Hakk'ın bu kelimeyle, yaygıları, kilimleri, elbise ve giysileri kastettiğini söylemiştir. Halîl İbn Ahmed, bu kelimenin aslının, Arapların, "bitki ve saçlar büyüyüp gürleşerek, iyice birbirine girdikleri zaman söylemiş oldukları, "Esse'n-nebâtu ve'ş-şa'aru" şeklindeki ifadelerine dayandığını söylemiştir. Ayetteki meta' kelimesiyle, onların yararlandıkları şeyler murad edilmiştir.
İlâ hîn kelimesi ile onların eskiyecekleri zaman kastedilmiştir. Bunun, "ölünceye kadar"; "belli bir müddete kadar" ve "Kıyamete kadar" gibi manalara da geldiği ileri sürülmüştür.
Buna göre şayet, "metâen kelimesi, esasen kelimesi üzerine atfedilmiştir. Halbuki atıf, başka olmayı gerektirir. O halde, "esâs" kelimesi ile "meta' " arasında ne fark vardır?" denilirse, biz deriz ki:
Doğruya en yakın olan şudur: "Esâs" kelimesi, kişinin giyindiği ve örtünmede, cinsi münasebet esnasında üzerine çektiği şeylerdir. "Meta' " ise, evlere döşenilen ve kendisiyle evlerin tezyin edildiği şeylerdir.
Barınak ve Korunaklar
81–82. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:83
83. Âyetin Tefsiri
"Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaydı. Dağlardan size, yuvalar, siperler yaptı. Hararetten sizi koruyacak libaslar, harpte sizi koruyup himaye edecek giyimler yarattı. İşte O, bu suretle üzerinizdeki nimetini tamamlıyor. Ta ki, teslimiyetle itaat edesiniz. Eğer yine yüz çevirirlerse, artık senin üzerine düşen, apaçık bir tebliğdir. Onlar, hem Allah'ın nimetlerini itiraf ederler, hem de yine onu inkâr ederler (nankörlük yaparlar). Çoğu, kâfir kimselerdir onların ".
Bil ki insan, ya mukîm olur ya da yolcu. Yolcu da, ya beraberinde çadır, kıl çadır gibi şeyleri götürmesi mümkün olan bir zengin olur, veyahut da bu mümkün olmaz. Binaenaleyh bu, üç kısmı teşkil eder:
Birinci kısma gelince, Hak teâlâ buna, "Allah, evlerinizden size huzur ve sükun (yeri) yaptı" (Nahl. 80);
İkinci kısma, "Sizin için, davar derilerinden evler yaptı" (Nahl, 80);
Üçüncü kısma da, "Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaydı" buyurarak işaret etmiştir. Bu böyledir, zira yolcunun, sayesinde gölgeleneceği bir çadırı bulunmadığı zaman, mutlaka duvar ve ağaç gibi başka şeylerle gölgelenmesi gerekir. Bazan da o kimse, Cenâb-ı Hakk'ın da, "Üstünüze bulutu gölge yapmıştık" (Bakara. 57) buyurduğu gibi, bulutlarla gölgelenir.
Daha sonra Allahü teâlâ "Dağlardan size yuvalar, siperler yaptı" buyurmuştur. Eknân kelimesinin müfredi, tıpkı ahmâl kelimesinin müfredinin himl (yük) oluşu gibi, kinn kelimesidir. Ancak ne var ki bu ifadeyle, bir şeyi koruyan, himaye eden herşey kastedilmiştir. Nitekim birisi, bir kovuk ve yuvada, mağarada bulunduğu zaman, "istekenne ve ekenne" denilir. Bil ki Arapların beldeleri çok sıcaktır. Onların gölgeye ve sıcaktan korunmaya olan ihtiyaçları çok fazladır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak bütün bunları, büyük nimetler sadedinde zikretmiştir. Hem iklimi mutedil beldeler, hem de mutedil zamanlar, hemen hemen hiç yok gibidir. Genel olan durum, ya sıcağın, ya da soğuğun fazla olmasıdır. O halde, bütün durumlarda insanın, sığınacağı bir meskeninin bulunması mutlaka gerekir. Dolayısıyla, böyle bir şey vermek, büyük bir nimet olur.
Giyecek Nimeti
Cenâb-ı Hak, mesken durumunu zikredince, bundan sonra da giyim durumundan bahsederek, "Hararetten sizi koruyacak giysiler, harbte sizi koruyup himaye edecek giysiler yarattı" buyurmuştur. Serâbîl "gömlekler" demek olup, tekili, "sirbâl" kelimesidir. Zeccâc şöyle der: "Gömlek, zırh, önlük vs. gibi giydiğin her şeye, "sirbâl" denilir. Bu görüşün doğruluğuna, "Serâbîl"in şu iki kısma ayrılması da delâlet eder:
1) Sıcaktan-soğuktan koruyan "sirbâl."
2) Kendisiyle, zararlardan ve harpteki şeylerden korunulan "sirbâller" ki bu da, zırhtır, önlük vb. şeylerdir. O halde bu, her iki kısmın da, "serâbil" nevinden olduğuna delalet eder."
Yalnız Sıcağın Zikredilmesinin İzahı
Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak, niçin sıcağı zikretti de, soğuktan bahsetmedi?" denilirse, biz deriz ki, ulemâ buna birkaç açıdan cevap vermiştir.
Birinci Vecih: Atâ el-Horasanı, şöyle der: "Bu sözün muhatabı Araplar olup, beldeleri ise, son derece sıcaktır. Binâenaleyh, onların sıcaktan korunmaya olan ihtiyaçları, soğuktan korunmaya olan ihtiyaçlarından daha fazladır. Nitekim Cenâb-ı Hak, diğer elbise çeşitleri daha kıymetli olmasına rağmen, "yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından" (......) buyurmuştur. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak, onlar bu tür şeyleri giymeye fazla alışkın oldukları için, bunları zikretmiştir. Nitekim, onlar doluyu bildiklerinden ötürü, "Allah gökten dolu indiriyor"(Nur, 43) buyurmuştur. Halbuki, Cenâb-ı Hakk'ın indirdiği kar, daha çok ve muhteşemdir. Ancak ne var ki Araplar bunu bilmedikleri için, (bundan bahsetmemiştir.)
İki Zıddın Birbirini Hatırlatması
İkinci Vecih: Müberred: "İki zıddan birbirinin zikredilmesi, diğerine dikkat çekmek içindir" demiştir. Ben de derim ki: Akil ilimlerde, "İki zıddan birisini bilmek, diğerini bilmeyi de icap ettirir" şeklinde bir kaide bulunmaktadır. Çünkü insanın aklına ve gönlüne, her ne zaman sıcaklık fikri gelirse, aynı zamanda onun gönlüne soğukluk fikri de gelir. Işık-karanlık, siyah-beyaz vb. şeyler hakkında da durum aynıdır. Dolayısıyla onlardan birini hatıra getirmek, peşinden diğerini hissetmeyi, hatırlamayı gerektirince, onlardan birisini zikretmek, diğerini zikretmeye gerek bırakmaz.
Üçüncü Vecih: Zeccâc: "Sıcaktan koruyan, soğuktan da korur. O halde, bunlardan birini zikretmek, diğerini zikretmekten müstağni kılar" demiştir.
Buna göre şayet, "(Ayette) zıddının zikredilmesi daha evla olurdu. Çünkü sıcağı savuşturmada, daha fazla külfete girmeden, gömlek yeterlidir. Ama soğuk, ancak daha fazla giyim ile savuşturulabilir" denilirse, biz deriz ki:
Tek bir gömlek, sıcağı savuşturunca, gömleklerin sayısını çoğaltmak soğuğu da savuşturur. Böylece, bahsettiğimiz hususun doğru olduğu anlaşılmış olur.
Zırhlar
Cenâb-ı Hak, "Harbte sizi koruyup himaye edecek giysiler yarattı" buyurmuştur. Allah bu ifadeyle, demir zırhlan kastetmiştir. Be's kelimesi şiddet manasına olup burada, mızrakla dürtmenin, kılıçla vurmanın ve ok atmanın şiddeti kastedilmiştir.
Bil ki Allahü teâlâ dünya nimetlerinin çeşitlerini sayınca, "İşte O, bu suretle üzerinizdeki nimetini tamamlıyor" buyurmuştur. Bu, "O, sizin için bu tür şeyleri yaratmak ve onları size in'âm etmekle nimetini tamamlar. Çünkü O, size dinî ve dünyevî nimetlerini tamamlayıp kemâle erdirir ki, "Ta ki, teslimiyetle itaat edesiniz."
İbn Abbas bu ifadeye, "Böylece, ey Mekke halkı, sizler, rablığı sırf Allah'a tahsis edesiniz ve bu tür nimetleri vermeye, O'ndan başka hiç kimsenin kadir olamayacağını bilesiniz diye" manasını vermiştir. Yine İbn Abbas'ın bu kelimeyi tâ'nın fethasıyla teslemûn şeklinde okuduğu nakledilmiştir ki, buna göre mana: "Biz size bu gömlekleri, harbin şiddetinden uzak ve saüm olmanız için verdik" şeklinde olur. Yine bu kıraate göre mananın, "Biz size bu nimetleri, üzerlerinde iyice tefekkür edip iman edesiniz ve böylece de Allah'ın azabından salim, korunmuş, uzak kalasınız diye verdik" şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer yüz çevirirlerse, artık senin üzerine düşen, apaçık bir tebliğdir" buyurmuştur. Yani, "Ey Muhammed, eğer onlar yüz çevirip döner de, böylece dünya lezzetlerini, atalarına uymayı ve küfürde haddi aşmayı tercih ederlerse, bu suçu muhakkak ki kendi aleyhlerine olarak işlemişlerdir. Sana düşen görev ise, eksiksizim bir tebliğde bulunmaktır!" demektir. Daha sonra Allahü teâlâ onların, Allah'ın nimetlerini bile bile inkâr etmelerini kınamıştır ki, bu "küfrân-ı nimette" son noktadır.
Nimeti İtiraf Vecibesi
Buna göre şayet, "sonra onu inkâr ederler" ifadesindeki summe'nin manası ne demektir?" denilirse, biz deriz ki: Bu, onların, hele bildikten sonra bu nimetlere nankörlük etmelerinin aklın alamayacağı bir şey olduğuna delalet etmek içindir. Çünkü, nimeti görüp, bilip tanıyanın yapması gereken şey, onu inkâr etmek değil, kabul ve (Allah'ın bir nimeti olarak) ikrar etmesidir.
Nimetten Maksat
Bu ayetteki "nimet" ile de neyin murad edildiği hususunda da şu izahlar yapılmıştır:
1) Kadî şöyle der: "Bununla, Allahü teâlâ'nın, geçen ayetlerinde bahsettiği bütün nimetlerinin nevileri kastedilmiştir. Onların o nimetleri inkâr etmelerinin manası ise, onların bu husustaki şükür ve ibadetleri sırf Allah'a tahsis etmemeleri; tam aksine, o nimetler için başkasına teşekkürde bulunmalarıdır. Bir de onların, "Bu nimetler, bu putların şefaati sayesinde meydana gelmiştir" demeleridir."
2) Bununla onların Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin hak olduğunu önce anlamaları, sonraysa onu inkâr etmeleri kastedilmiştir. Çünkü onun nübüvveti çok büyük bir nimettir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz seni, alemlere ancak rahmet için gönderdik"(Enbiya, 107) buyurmuştur.
3) Bu tabirin manası, "Onlar Allah'ın nimetini bilirler, tanırlar, ama o nimetleri, Allah'ın rızasını talep etme uğrunda sarfetmezler, kullanmazlar" demektir. Daha sonra Allahü teâlâ "Çoğu kâfir kimselerdir onların" buyurmuştur.
"Bütün" Hakkında "Ekser" Tabirinin Kullanılması
Buna göre şayet "Hepsi kâfir olduğu halde, "ekserisi kâfirdir" demenin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki:
Buna birkaç bakımdan cevap verebiliriz:
1) Allah "onların ekserisi" buyurdu, zira onların içinde, haklarında delil kaim : mayan mükellefiyet yaşına gelmemiş veyahut da aklı noksan, bunak olan kimseler bulunuyordu. Dolayısıyla O, bu ifadeyle, baliğ olanlarla aklı başında olan, bunak olmayan kimseleri kastetmiştir.
2) Buradaki "kâfir" sözüyle "küfr-i inâdî" ile kâfir olanlar kastedilmiştir. Bu durumda biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak böyle buyurmuştur. Zira onların içinde, inatçı olmayan, aksine Hazret-i Peygamber'in doğruluğunu bilemeyen ve Hazret-i Peygamber'in, Allah katından gönderilmiş hak bir peygamber olduğu kendisi tarafından anlaşılamayan kimseler de vardı.
3) Allah burada, "ekser" kelimesini zikredip, bütünün tamamını kastetmiştir. Çünkü bir şeyin ekserisi, o şeyin tamamı yerini tutar. Böylece, "ekser" kelimesinin zikredilmesi, tamamının zikredilmesi gibi olmuş olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Hamd, ancak Allah'a mahsustur. Daha doğrusu onlar bunu bilmezler" (Ankebut, 63) ayeti gibidir. Allah en iyisini bilendir.
Pişmanlığın Fayda Vermeyeceği Gün
84. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:85
85. Âyetin Tefsiri
"Bir gün her ümmetten birer şahid göndereceğiz. Sonra o kâfirlere izin de verilmeyecek. Onlardan tarziye de istenmeyecek. O zâlimler azabı görünce, kendilerinden hafifletilemeyeceği gibi, onlara mühlet de verilmeyecektir".
Bil ki Allahü teâlâ, o kavmin durumunun, önce Allah'ın nimetlerini tanıyıp, sonra inkâr etme şeklinde olduğunu ve onların genel hallerinin de ekserisinin kâfir olması şeklinde olduğunu beyan edince, bunun peşinden tehdidini getirerek, Kıyametin hallerinden bahsetmiş ve, "Bir gün her ümmetten birer şahid göndereceğiz" buyurmuştur ki bu, o şahidlerin onların aleyhine olarak bu inkâr ve küfürde bulunduklarına şehadet edeceklerine delalet eder. Ayette bahsedilen şahidlerle, peygamberler kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Her ümmetten birer şahid getirdiğimizde ve seni de onların üzerine bir şahid olarak getirdiğimiz zaman (onların hali) nice olur?" (Nisa, 41) buyurmuştur.
Ayetteki, "Sonra o kâfirlere izin de verilmeyecek" ifadesi ile ilgili olarak da şu izahlar yapılmıştır:
1) "Onların mazeret beyan etmelerine, özür ileri sürmelerine izin verilmeyecek." Nitekim Hak teâlâ, "Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler" (Murselât, 36) buyurmuştur.
2) Onların fazla konuşmalarına müsaade edilmeyecek.
3) Onların dünyaya, teklif yurduna yeniden dönmelerine müsaade edilmeyecek.
4) Onlar aleyhine şahidler, şahidlik ederken müsaade edilmeyecek ve şahidler şahidliğini iyi yapsınlar diye hepsi susacaklar.
5) Kendilerinin Allah'ın rahmetinden tamamen ümid kesmeleri gerektiği kendilerince anlaşılsın diye, fazla konuşmalarına müsaade edilmeyecek."
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlardan tarziye de istenmeyecek" buyurmuştur.
İsti'tâb rızalık isteme demektir. Kişi, hoşnutluk istediğinde muarızın rızalık vereceğine iyice inanırsa ondan rızalık ister. Rızalık istememek onun öfkesinin devam ettiğini gösterir.
Daha sonra, Allahü teâlâ bu tehdidini te'kîd ederek "O zalimler azabı görünce, kendilerinden hafifletmeyeceği gibi, onlara mühlet de verilmeyecektir" buyurmuştur. Bu, "Müşrikler Allah'ın azabını görüp, onun içine düştüklerinde, onlardan bu azab hafifletilmeyecek, onlara ne mühlet verilecek, ne de geri bırakılacaklardır. Çünkü orada tevbe söz konusu değildir" demektir. Bu hususta sözün özü, kelamcıların söyledikleri şu husustu: "Azabın menfaat şaibelerinden (kırıntılarından) uzak ve berî olması gerekir." İşte bu ayetteki, "Kendilerinden (o azab) hafifletilmeyecek" ifadesi ile anlatılmaktadır. Azabın devamlı olması gerekir. Bu da ayetteki, "Onlara mühlet de verilmeyecektir" ifadesi ile anlatılmaktadır.
Sahte Tanrıların Fayda Vermeyişleri
86. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:87
87. Âyetin Tefsiri
"Allah'a ortak koşanlar, ortaklarını görünce, "Ey Rabbimiz, bunlar senden başka taptığımız ortaklarım izdir" diyecekler. Bunlar da onlara şu sözü atacaklar: "Siz. hiç şüphe yok ki, kesinlikle yalancılarsınız." O gün Allah'a teslimiyetlerini arzetmişler ve düzmüş oldukları yalana tanrıları ise, onları bırakıp gitmişlerdir".
Bil ki bu da, müşriklere yönelik ilahî va'îdin devamıdır. "Şürekâ" (ortaklar)ın ne demek olduğu hususunda iki görüş vardır:
Şirklerden Maksat
Birinci Görüş: Allahü teâlâ, müşriklerin toplamış oldukları putlara hayat verir. Onlara hayat vermesinin maksadı ise, müşriklerin onların son derece zillet ve hakaret içine düşmüş olduklarını görmeleri, o putların da müşrikleri yalanlamalarıdır. Bütün bunlar, müşriklerin kalblerindeki gam, keder ve pişmanlığın fazlalaşmasına sebep olacak şeylerdir. Allahü teâlâ bu putları, şu iki sebepten ötürü "ortaklar" diye tavsif etmiştir:
1) Kâfirler onlara, Allah'ın ortakları dedikleri için.
2) Kâfirlerin putlara, mallarından pay ayırdıkları, (böylece adeta onları kendilerine ortak edinmiş oldukları) için.
İkinci Görüş; Buradaki "ortaklar" ile, kâfirleri küfre sürükleyen şeytanlar kastedilmiştir. Bu, Hasan el-Basrî'nin görüşüdür. O, şu sebepten ötürü bu görüşü benimsemiştir: "Çünkü Allahü teâlâ ayette, bu ortakların, müşriklere, "Sizler yalancılarsınız" dediklerini bildirmektedir. Putlar ise cansız varlıklardır. Binaenaleyh bu sözü onlar söylemiş olamazlar. Bu sebeple, bu sözün ortaklardan çıkmış olmasının doğru olabilmesi için, bu "ortaklar" ile şeytanların kastedilmiş olması gerekir." Bu, uzak bir görüştür. Çünkü Allahü teâlâ, o putlarda hem hayat, hem akıl, hem de konuşma gücünü yaratmaya kadirdir. Bu durumda onların bu sözü söylemeleri mümkün olur.
Daha sonra Cenâb-ı Allah, müşriklerin o "ortaklan" gördüklerinde, "Ey Rabbimiz, bunlar, senden başka taptığımız ortaklanmızdır" diyeceklerini bildirmiştir. Buna göre şayet, "Onların bu sözü söylemelerinin sebebi nedir?" denilirse, deriz ki: Bu hususla şu iki izah yapılmıştır:
1) Ebu Müslim el-İsfehânî şöyle demiştir: "Müşriklerin maksadı, bu günahı o putlara yüklemektir. Onlar böylece, bunun kendilerini Allah'ın azabından kurtaracağını veya hiç olmazsa azablarının eksiltilmesine vesile olacağını sanmışlardır. İşte bu anda, putlar onları yalanlamışlardır."
Kâdî ise şöyle der: "Bu uzak bir ihtimal. Çünkü kâfirler, âhirette azab-ı İlâhinin başlarına geleceğini, kendileri için hiçbir yardım, fidye ve şefaatin olamayacağını zaten kesin olarak biliyorlardı."
2) Müşrikler bu sözü, putların hiçbir günahı olmadığı halde, orada bulunuşlarına şaşarak ve kendilerinin onlara ibadet etmiş oldukları için hata ettiklerini itiraf etmek için söylemişlerdir.
Daha sonra Allahü teâlâ, putların da onları yalanlayacaklarını bildirerek, "Bunlar da onlara şu sözü atacaklar: "Siz, hiç şüphe yok ki, kesinlikle yalancılarsınız" buyurmuştur. Bu, "Allahü teâlâ, o putlara hayat, akıl ve konuşma kabiliyeti verir, böylece onlar bu sözü söylerler" demektir. Ayetteki, "Siz, hiç şüphe yok ki kesinlikle yalancılarsınız" ifadesi, 'den bedeldir. Buna göre ifadenin takdiri, "Bunlar da onlara, "Siz hiç şüphe yok ki, kesinlikle yalancılarsınız" sözünü atarlar, söylerler" şeklindedir.
Putların Müşrikleri Tekzib Etmeleri
Eğer, "Müşrikler, putlara işaret ettiklerinde, "Bunlar, senden başka taptığımız ortaklardır" derler. Müşrikler bu sözlerinde doğrudurlar. Hal böyle iken daha nasıl putlar onlara, "Siz yalancılarsınız" demişlerdir?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta bazı izahlar yapılmıştır ve en doğrusu şudur: Onların, "Taptığımız ortaklarımız bunlardır" şeklindeki sözleri ile, "Bunlar ibadette Allah'ın ortakları olduğuna inandığımız kimselerdir" manası kastedilmiştir. Bu durumda putlar onları, bahsettikleri bu ortaklık hususunda yalanlamışlardır. Bu ifade ile, "Siz, bizim ibadete müstehak olduğumuzu söylemeniz bakımından yalancısınız" manasının kastedildiği de ileri sürülmüştür. Buna Hak teâlâ'nın, "Hayır, öyle değil, (ahirette) o (tanrıları) onların kendilerine tapmalarını reddedecekler" (Meryem, 82) ayeti de delalet eder.
Cenâb-ı Hak, sonra da "O gün Allah'a teslimiyetlerini arzederler" buyurur. Kelbî bunun: "O gün, hem tapan (müşrikler) hem tapılan (putlar) Allah'a teslim olur. O'nun Rableri olduğunu, ortaklardan ve benzerlerden berî olduğunu kabul ederler" manasında olduğunu söylemiştir.
Ayetteki, "Düzmüş oldukları yalancı tanrıları İse, onları bırakıp gitmişlerdir" ifadesi ile ilgili şu iki izah yapılmıştır:
a) Bunun, "O gün onlardan, şeytanın kendilerine Allah'ın bir ortağı, eşi ve çocuğu vardır diye yutturduğu şeyler, silinir, yok olur gider" manasında olduğu ileri sürülmüştür:
b) Bu ifadenin, "Onların ilahlarının Allah katında kendilerine yardımcı ve şefaatçi olacağı kuruntusu, boşa çıkar, kaybolur gider" manasında olduğu da söylenmiştir.
Saptıranların Akıbeti
88. Âyetin Tefsiri
"Kâfir olup da Allah'ın yolundan menedenler yok mu, biz, çıkardıkları fesada mukabil, azaplarına azap katacağız".
Bil ki Allahü teâlâ kâfirlerle ilgili va'îdinden bahsedince, bunun peşinden, küfrünün yanısıra başkalarını da Allah'ın yolundan alıkoyma suçunu işleyen kimselere yönelik va'îdini zikretmiştir. Ayetteki, "Allah'ın yolundan menederler" ifadesi ile ilgili şu iki izah yapılmıştır:
a) Bunun manasının, "Mescid-i Haram'dan (Kâ'be'den) menederler" şeklinde olduğu söylenmiştir ki en doğru olan, bu ifadenin, "Allah'a, Resûlullah'a ve bütün şer'i hükümlere iman etmekten alıkoymayı içine almış olmasıdır. Çünkü lafız umûmîdir, bunu sınırlandırmanın gereği yoktur.
Azablarının Kat Kat Olması
Cenâb-ı Hak, "Azablarına azab katacağız" buyurmuştur. Bu, "Onlar, küfürlerine, başkalarını imandan çevirmeyi katınca, gerçekte küfürlerine küfür katmış olurlar. Bundan dolayı da Allahü teâlâ onların azablarını artırır" demektir. Hem sonra onlara tabî olanlar, onlara küfür hususunda tabî olmuşlardır. Binâenaleyh hem Hak teâlâ'nın, "Onlar mutlaka kendi yüklerini de, o yükleriyle beraber daha nice yükleri de yükleneceklerdir" (Ankebût. 13) ayetinden, hem de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Kim kötü bir adet icat ederse, hem kendisinin hem de Kıyamete kadar bu adet ile amel edenlerin günahı ve vebali onun üzerinedir" İbn Mâce Mukaddime, 14 (1/74-75).hadis-i şerifinden dolayı, onlara, tabî olanların cezasının bir mislinin de verilmesi gerekir.
Bazı müfessirler, ayette bahsedilen bu azab artırmanın tafsilatına girerek şöyle demişlerdir: "İbn Abbas (radıyallahü anh), ayette bahsedilen ziyade ile, Arş'ın altından akan ve üçü ile geceleri, ikisi ile de gündüzleri azab olundukları beş ateş nehrinin kastedildiğini söylemiştir." Bazıları da, buna "Biz, onların azabını, çok büyük develer gibi olan yılan ve akreplerle artırırız. Böylece onlar o akrep ve yılanlardan kaçıp, cehenneme sığınırlar" manasını vermişlerdir. Bazıları da şöyle demişlerdir: "O akreplerden herbirinin üzerinde üçyüz çukur ve her çukurda üçyüz testi zehir vardır." Yine bu akreplerin, uzun hurma ağaçları gibi dişleri bulunduğu da ileri sürülmüştür.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Çıkardıkları fesattan ötürü" buyurmuştur. Yani, "Azaba azab katma, ancak onların, başka insanları da imandan alıkoymuş olmaları şartına bağlanmıştır" demektir. Bu da, başkalarını küfre ve sapıklığa davet edenin azabının daha büyük; yine aynı şekilde başkalarını da hakka ve dine davet edenin Allah katındaki kadr-ü kıymetinin daha büyük olduğuna delâlet eder. Allah en iyi bilendir.
Peygamberin Ümmeti Hakkında Şahitliği
89. Âyetin Tefsiri
"O gün, her ümmetin içinden, kendilerinin aleyhine birer şahit göndereceğiz ve seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğiz. Sana bu kitabı, herşey için bir tibyân, bir hidayet, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olmak üzere, peyderpey indirdik".
Bil ki bu, mükellefleri günahlardan alıkoyacak olan, bir diğer va'îd (tehdid)dir. Yine bil ki "ümmet", topluluk, cemaat ve millet demektir.
Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Ayetle ilgili şu iki görüş vardır:
1) Bu ifade ile, her peygamberin (Kıyamette) kendi ümmeti aleyhine şahit olacağı kastedilmiştir.
2) Dünyada mevcut olan her topluluk ve kavmin içinde, mutlaka aleyhlerine şahitlik edecek bir kimse bulunur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in asrında olanlar hakkında şahit ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Bunun delili, "Böylece insanlara karşı şahitler olasınız ve bu peygamber de sizin üzerinize tam bir şahit olsun diye, sizi vasat (orta-âdil) bir ümmet yaptık" (Bakara, 143) ayetidir.
Peygamberden Sonra Şahitlik
Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zamanından sonraki bütün zamanlarda mutlaka şahitlerin bulunacağı sabittir. Dolayısıyla anlatılan bu şeylerden, her asrın, insanlarhakkında şahitlik edecek şahitlerden hâtî olmadığı neticesi çıkar, ü şahidin ise, mutlaka hata etmemesi gerekir. Aksi halde o da başka bir şahide muhtaç olur ve bu iş sonsuza uzar (teselsüle girer) ki, bu bâtıldır. Böylece her asırda, mutlaka sözleri hüccet olan bir topluluğun bulunacağı sabit olmuş olur ki bu da, icmâ-ı ümmetin hüccet olmasını gerektirir.
Ebu Bekir el-Esamm şöyle demektedir: "Ayette bahsedilen "şahit" ile, Allahü teâlâ'nın (Kıyamette), insanın şu on uzvunu konuşturması kastedilmiştir. O zaman bu uzuvlar, insanın aleyhine şahitlik ederler. Bunlar, iki kulak, iki göz, ayaklar, eller, deri ve dildir. Bunun delili, Allahü teâlâ'nın ayetteki "şahid"i, "içinden, kendi nefislerinden " diye tavsîf etmiş olmasıdır. Bu uzuvların, kişinin kendisinden olduğunda şüphe yoktur."
Kâdî, Ebu Bekr el-Esamm'a şu şekilde cevap verir:
1) "Allahü teâlâ, "Kendilerinin aleyhine" buyurmuştur ki bu, "O ümmetin aleyhine" demektir. Binâenaleyh şahitlerin, başka olması gerekir.
2)Cenâb-ı Hak, "Her ümmetin içinden" buyurmuştur. Binâenaleyh şahitlerin, ümmetten olması gerekir. Halbuki uzuvlarımızdan herhangi birini "ümmetten" diye nitelememiz doğru olmaz. O şahitlerin, peygamberler olduğunu söylemek de uzak bir ihtimaldir. Çünkü onların, insanlara peygamber olarak gönderilmeleri, zarûrî-kesin olarak bilinen bir husustur. Binâenaleyh ayeti bu manaya hamletmenin bir manası yok."
Her Şeyi Açıklayan Kitap
Allahü teâlâ daha sonra "Sana bu kitabı, herşey için bir tibyan... olmak üzere peyderpey indirdik" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifadenin, daha önceki ifade ile irtibat ve münasebeti şudur: Cenâb-ı Hak, "Seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğiz" buyurunca, insanların, mükellef tutuldukları bütün hususlardaki mazeret ve engellerini giderdiğini; dolayısı ile kendilerinin ileri sürebilecek hiçbir hüccet ve mazeretlerinin kalmadığını beyan buyurmuştur.
Kitap Yalnız Dinî Meseleleri Açıklar
Bazıları şöyle demişlerdir: "Kur'ân, herşey için bir "tibyan" (açıklama)dır. Çünkü ilimler, ya dinîdir, ya değildir. Dinî olmayan ilimlerin bu ayetle ilgisi yoktur. Çünkü Allahü teâlâ'nın, Kur'ân-ı Kerim'i, dinî ilimleri ihtiva etmiş olması bakımından medhettiği zarurî olarak bilinmektedir. Dinî olmayan ilimlere iltifat edilmez. Dinî ilimler de ya usûle dâirdir, yâ furû'a dâirdir. Usûl ilminin tamamı Kur'ân'da mevcuttur. Furû ilmine gelince, Kur'ân'da mufassal olarak ele alınanlar hariç, "Asıl olan berâet-i zimmettir." Bu da, Kur'ân'da bulunanlar dışında, Allah'tan taraf bir mükellefiyet yüklenmediğine delâlet eder. Bu böyle olunca, "kıyas"ın olduğunu söylemek bâtıl olur ve Kur'ân bütün hükümlerin izahını tastamam yapmış olur."
Kur'ân'ın Delâlet Yolu İle Herşeyi İhtiva Etmesi
Fakîhter ise şöyle demişlerdir: "Kur'ân, her şey için bir tibyan (açıklama)'dır. Çünkü Kur'ân, icmâ, haber-i vâhid ve kıyasın hüccet olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh bu temel delillerden, herhangi biri ile sabit olan bir hüküm, Kur'ân ile sabit olmuş bir hüküm olmuş olur." Bu konunun izahı, A'râf Sûresi'nde ayrıntılı olarak geçmiştir. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü Mesele
Vahidî, senedli olarak, Zeccac'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Tibyan, beyân (açıklama) manasında bir isimdir. "Tilkâ"da "tibyan" gibi (karşılaşma manasına) bir isimdir." Sa'leb, Kûfelilerin; Müberred de, Basralıların şöyle dediklerini rivayet etmişlerdir: "Tibyân" ve "Tilkâ" kelimeleri hâriç, hiçbir masdar, "tif'âl" vezninde gelmez. Bu iki lafzı bir tarafa bıraktığında, senin için kıyas (kaide) normalleşir ve masdar olanlar için, mesela "tesyâr", "tezkâr" ve "tekrar" kelimelerinde olduğu gibi, bütün bu gibi masdarların, tâ'nın fethası ile, "tefâl" vezni üzere geldiğini, 'timsâl" ve "tiksâr" kelimelerinde olduğu gibi, her ismin de, tâ'nın kesresi ile "tif'âl" vezni üzere geldiğini söylersin.
Emir ve Yasakları Toplayan Ayet
90. Âyetin Tefsiri
"Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya vermeyi emreder, taşkın kötülüğü, münkeri, zulmü ve kendini beğenmeyi nehyeder. Size öğüt verir ki, iyice dinleyip tutasınız".
Bil ki Allahü teâlâ, va'd ve va'idini, tergib (teşvik) ve terhibini (korkutmasını) iyice ortaya koyunca, bunun peşinden, "Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyiliği emreder" ayetini getirmiş ve ayette, farz ve nafile olarak, mükellefiyetle ilgili herşeyi, umumî ve hususî olarak, ahlâk ve âdâbla ilgili herşeyi emretmiştir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Osman İbn Maz'ûn (radıyallahü anh)'un Bu Ayetle İmana Gelmesi
Bu mesele, ayetin faziletini izah hususundadır. İbn Abbas (radıyallahü anh), Osman b. Maz'un'un şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben öncelikle Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den utandığım için müslüman olmuştum. İslâmiyet kalbimde yer etmemişti. Derken bir gün onun yanındaydım. O (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bir şeyler anlatıyordu. Birden gözü göğe doğru dikildi. Sonra gözünü sağa doğru çevirdi. Sonra bunu tekrar yaptı. Ona bunu sorduğumda O, "seninle konuşurken, Cebrail sağ tarafıma indi ve "Allah adaleti ve ihsanı emreder. Adalet, Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmek; ihsan da, farzları yerine getirmek; "Akrabaya verme" de, akrabayı ziyarettir. Yine Allah "fahşâ"yı, yani zinâ'yı, münkeri, yani, şeriat ve sünnette olmayan herşeyi ve "bağy"i yani, başkasının hukukuna tecavüzü, zulmü ve kendini beğenmişliği nehyediyor" dedi" buyurdu. İşte o anda kalbime iman düştü. Bunun üzerine Ebu Talibe geldim ve durumu haber verdim. O: "Ey Kureyş topluluğu, kardeşimin oğluna uyun, kurtulursunuz. Yemin olsun ki ister doğru olsun, ister yalancı olsun, o, size ancak güzel ahlâkı emrediyor" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) amcasındaki bu yumuşaklığı görünce, "Amcacığım, insanlara bana tabî olmalarını tavsiye ediyor da, kendini unutuyor musun?" dedi ve onu imana çekmeye çaba sarfetti, ama o müslüman olmaktan çekindi. İşte bunun üzerine, "Sen, sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin"(Kasas, 58) ayeti nazil oldu."
İbn Mes'ûd (radıyallahü anh)'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kur'ân'da hayır ve serlerin hepsini toptan ifâde eden ayet, bu ayettir." Katâde'den de: "Câhiliyye devrinde yapılan ve hoş kabul edilen bütün güzel huyları, Allah bu ayette emretmiş, bütün kötü şeyleri de bu ayette nehyetmiştir."
Kâdî, Tefsir'inde, İbn Mâce'den, Hazret-i Ali'nin şöyle dediğini nakletmiştir: "Allahü teâlâ, peygamberine peygamberliğini bütün kabilelere açıktan ilan etmesini emretmişti. Ben ve Ebu Bekir, onunla birlikte çıktık. Derken kendini beğenmiş oldukları görünen bir topluluğa uğradık. Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) "Bu topluluk, hangi kabiledendir?" diye sorunca, onlar, "Şeyban b. Sa'lebeoğulları'ndan cevabını verdiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları, kelime-i şehâdeti getirmeye (tevhide) ve kendisine destek olmaya davet etti. Çünkü Kureyş onu yalanlamıştı. (Onlardan), Makrûn b. Amr, "Ey Kureyş'in kardeşi, bizi neye davet ediyorsun?" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyiliği akrabaya vermeyi emreder" ayetini okudu. Makrûn da: "Allah'a yemin olsun ki sen güzel ahlâka ve iyi şeylere davet ediyorsun. Seni yalanlayan ve sana karşı birbirine destek olan, iftira etmiştir" dedi. İkrime demiştir ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu ayeti, Velîde okuyunca, Vetîd bunu tekrar okumasını istedi, daha sonra da: "Bu sözde bir tatlılık ve güzellik var" dediği rivayet edilmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın "Allah herşey hususunda ihsanı (iyi yapmayı ve iyi davranmayı) yazdı. Binâenaleyh öldürdüğünüzde, öldürmeyi güzel yapın; kestiğinizde de kesmeyi güzel yapın. Sizden biri (önce bıçağını) bilesin, sonra keseceği hayvana gitsin" Tirmizî, Diyât, 14 (4/23). dediği rivayet edilmiştir.
Adl ve İhsan
Alimler, bu ayetin tefsiri hususunda çok söz söylemişlerdir. Mesela, İbn Abbas'ın rivayetlerinin birinde, "Adalet,Allah'tan başka ilah olmadığına şehâdet etmek; ihsan, farzları yerine getirmektir" demiş; bir başka rivayetinde ise, "Adalet, Allah'ın eşi-ortağı olmadığını söylemen; ihsan, Allah'a sanki görüyormuş gibi ibadet etmen ve kendin için arzuladığın herşeyi insanlar için arzulamandır. Eğer o insan bir mü'min ise, onun imanının artmasını arzu edersin; yek eğer bir kâfir ise, İslâmî açıdan kardeşin olmasını (imana girmesini) arzu edersin" demiştir. Yine ondan gelen bir üçüncü rivayette ise, "Adalet, tevhid; ihsan ise, tevhidde ihlaslı olmadır" demiştir. Başkaları da, "Cenâb-ı Hak buradaki "adalet" ile, işlerdeki ve fiillerdeki adaleti ve iyiliği; ihsan ile de sözlerdeki (adalet) ve iyiliği kastetmiştir. Binâenaleyh yaptığın, hep adalet, söylediğin de hep ihsan olmalıdır" demişlerdir.
Allahü teâlâ, "Akrabaya vermeyi (emreder)" buyurmuştur. Bu ifade ile, mal ile yapılan sıla-i rahmi (yardımı) kastetmiştir. Eğer mal ile mümkün değilse, duâ ile (yani akrabalar için dua ederek) yapılan sıla-i rahmi kastetmiştir. Ebu Müslim, babasından Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Taatların mükâfaatı.en çabuk verileni sıla-ı rahimdir. Bir ev halkı günahkâr olabilir. Ama onlar sıla-i rahim .aptıkları zaman, malları artar, sayıları çoğalır" Kenzu'l-Ummal, 3/6957-6958. buyurduğunu, rivayet etmiştir.
Fahşâ, Münker ve Bağy
Cenâb-ı Hak, "...taşkın kötülükten nehyeder" buyurmuştur. Ayette bahsedilen "fahşâ"nın, zina, cimrilik ve İster büyük ister küçük, ister fille isterse de sözle ilgili olsun, her türlü günah anlamına geldiği ileri sürülmüştür.
Ayette geçen münker'in ise "Allah'ı inkâr etmek" olduğu ileri sürüldüğü gibi, "münker'in, herhangi bir şeriat ve sünnette olmayan şey demek olduğu da ileri sürülmüştür.
Ayet-i kerimedeki bağy hakkında "kibir ve zulümdür" denildiği gibi, bu, "Senin, kardeşine haksızlık ederek zulüm yapmandır" da denilmiştir.
Bil ki, gerek emredilenler, gerekse nehyedilenter pekçoktur. Muayyen bir lafzı, muayyen bir şey için tefsir etmek, o lafızla o mana arasında bir münasebet ve ilgi bulunduğunda ancak güzel olur. Ama. böyle bir durum bulunmadığı zaman, tefsir fasit olur. Binâenaleyh, adaleti, bir şey; ihsanı da başka bir şeyle tefsir ettiğimizde, o zaman bizim, adalet lafzının o manaya, ihsan lafzının da diğer manaya münasib ve uygun olduğunu beyan edip açıklamamız gerekir. Böyle bir şeyi beyan edemediğimizde, yapılan bu tefsir, sırf tahakküm (delilsiz bir iddia) olur, herhangi bir manayı, o lafızların birisinin tefsiri kabul etmek de, onun aksini yapmaktan daha evla olmaz. Böylece, bahsettiğimiz bu izahların, bu ayetin tefsiri hususunda güçlü ve muhtemel olmadıkları sabit olmuş olur.
İtikadda Adalet
Ben derim ki: Ayetin zahiri, Allahü teâlâ'nın şu üç şeyi, yani adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emrettiğine; şu üç şeyi de, yani fahşâ, münker ve bağy'i de nehyettiğine delâlet eder. Demek ki, adalet, ihsan ve akrabaya vermek birbirinden farklı üç şeydir; yine fahşâ, münker ve bağy'in, aynı şekilde birbirinden başka üç şey olması gerekir. Çünkü bu kelimelerin birbirine atfedilmesi, başka olmayı gerektirir. Bu sebeple biz diyoruz ki: Adâlet, ifrat ve tefrit arasında, orta olan şey demektir. Bu ise, bütün her şeyde riayet edilmesi gereken bir husustur. Bu hususu mutlaka tafsilatlı olarak izah etmek gerekir. Bu cümleden olarak biz diyoruz ki:
Mükellefiyet konuları ya itikadla ilgili olur, veyahut da uzuvların ameli olur. İtikadı durumlara gelince, adaletin hepsinde gözetilmesi gerekir.
1) İbn Abbas: "Ayette bahsedilen "el-adl"den maksat, kişinin "Allah'tan başka tanrı yoktur" demesidir" demiştir. Bu hususta sözün özü şudur: Kâinatın herhangi bir ilâhının olmadığını söylemek, "ta'tîl"dir, (yani kâinatı başıboş görmektir). Bir ilâhdan daha fazlasını kabul etmek ise, şirk ve teşbîhtir ki, bu iki durum da kınanmıştır. Adl ve adalet ise, tek bir ilâhın varlığını kabul etmektir ki, bu da insanın, "Allah'tan başka tanrı yoktur" demesidir.
2) "İlâh mevcut değildir, ona şey de denilmez" demek, sırf "ta'tîl"dir. "O, cisimdir, cevherdir, uzuvlardan müteşekkildir ve bir mekândadır" demek ise, sırf teşbihtir. "Adl" ise, cismin, cevher olmaktan, uzuvları, parçaları bulunmaktan ve bir mekânda bulunmaktan münezzeh ve berî olmak şartıyla mevcut ve hakîkî bir ilâhın bulunduğunu söylemektir.
3) İlâh, "ilim ve kudret sıfatı olmayan bir varlıktır" demek, mahzâ ta'tîldir. Onun, sonradan meydana gelmiş ve değişen sıfatları haiz olduğunu söylemek ise, katıksız bir teşbihtir. Adl ise, onun, hadis olmayan değişmeyen sıfatları olduğunu kabul etmekle beraber, âlemin ilâhının, âlim, kadir ve hayy (diri) olduğunu söylemektir.
4) Kulun, kudreti ve irâdesi olmadığını söylemek, katıksız cebirdir. Onun, fiilleri konusunda bağımsız ve yetkili olduğunu söylemek ise, mahza kudrettir ki, bu ikisi de kınanmıştır. Adl ise, kulun fiilini, Allahü teâlâ'nın onda yaratmış olduğu kudret ve yaptığı işe sevkeden sebep (dâî) vasıtasıyla yapabileceğini söylemektir.
5)Allahü teâlâ'nın, kulunu, herhangi bir günahtan sorumlu tutmayacağınısöylemek, büyük bit gevşekliktir, umursamazlıktır. O'nun, kendisini itiraf eden kulunu tek bir günah sebebiyle cehennemde ebedî bırakacağını söylemek ise, son derece katı ve sert bir tutumdur. Adl ise, her "Lâ ilahe illallah" deyip de, manasına o şekilde inanan herkesin cehennemden çıkacağını söylemektir. Bütün bunlar, itikad hususundaki adaletin nazar-ı dikkate alınmasıyla ilgili olarak söyleyebildiğimiz misallerdir.
Amellerde Adalet
Uzuvların fiilleriyle ilgili konulardaki adaletin gözetilmesine gelince, biz buna dair şu altı misali zikredeceğiz:
1) "Allah'ın, mükellef tutmadığım" söyleyenler, "kulun, ne taatla alakalı herhangi bir şeyi yapması ne de herhangi bir günahtan kaçınması gerekmez. Allah'ın, kulu -zerinde asta bir mükellefiyeti bulunmaz" dedikleri halde bir grup Hintli ve Maniheist ise şöyle der: "İnsanın, bütün hoş ve leziz şeylerden kaçınması, kendisine alabildiğine eziyet etmesi ve fıtratının meylettiği herşeyden sakınması gerekir!" Öyle ki Maniheistler, kendilerini hadım etmişler, evlenmekten ve hoş-leziz yiyecekleri yemekten sakınmışlardır. Hintliler ise kendilerini yakmışlar ve yine kendilerini dağın tepesinden aşağı atmışlardır. İşte bu iki yol da, mezmûm ve kınanmıştır. Mutedil ve .-asat, âdil olan ise, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bize getirmiş olduğu bu şeriattır, dindir.
2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın şeratinda, son derece hakim olan, şiddet; Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın şeriatinde son derece hakim olan ise, müsamahadır. Adalet, ve orta olan ise, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şeriatidir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, kasten adam öldürmelerdeki şer'î hükmünün, tam bir kısas; Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın şer'î hükmünün ise, afv olduğu söylenilmiştir. Ama, bizim şeriatımızda ise, kişi isterse tam ve denk bir biçimde kısas yapılmasını; İsterse tam diyeti taleb edebilir. Dilerse de, affedebilir. Hem Hazret-i Musa'nın şeriatı, kişinin, hayızlı olan hanımından atabildiğine sakınmasını gerekli görürken, Hristiyanlık ise, hayızlı kadınla cinsî münasebette bulunmanın helâl olduğunu belirtmiştir. Adl ise, bizim şeriatımızın hükmetmiş olduğu şu husustur: Erkeğin, o pis kana bulaşmaktan sakınması için, hanımıyla cinsi münasebette bulunması haramdır. Onu, evinden de çıkarmaması gerekir.
3)Allahü teâlâ, "Böylece sizi, vasat (orta) bir ümmet yapmışızdır" (Bakara, 143). buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, bu buyruğu ile, bu ümmetin her hususta, ifrat ve tefritten uzak olmaları gerektiğini kastetmiştir. Yine O: "Onlar ki harcadıkları vakit, ne israf, ne de cimrilik yapmazlar" (Furkan, 67) ve "Elini boynuna bağlı olarak asma; onu büsbütün de açıp saçma " (İsra, 29) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ibadetlerinde aşırı davranınca, Cenâb-ı Hak, "Tâ, Hâ; biz Kur'ân'ı sana zahmet çekesin diye... indirmedik" (Taha. 1-2) buyurmuştur. Bir kısım kimse de işi iyice boşlayıp gevşeyince Cenâb-ı Hak bu sefer de: "Yoksa sizi boş yere yarattığımızı... mı sandınız?" (Mü'minûn, 115) buyurmuştur ki, bütün bu ayetlerden kastedilen, ortayı ve adaleti gözetmektir.
4) Bizim şeriatımız, sünnet olmayı emretmektedir. Bunun hikmeti ise şudur: O uzvun başı, alabildiğine hassas bir yapıdadır. İşte bundan dolayı da, cima esnasında duyulan lezzet büyük olur. Bu sebeple şayet o deri parçası o uzvun üzerinde kalsaydı, o uzuv alabildiğine hassas olarak kalırdı. Böylece, duyulan lezzet de aşırı olurdu. Ama o deh kesilince, o uzvun tepesi çıplak kalır. Böylece o, elbise ve diğer maddelerle yüzyüze kalır da, böylece de katılaşır ve sertleşir; derken, aşın hassaslığı zayıflar, duygusu azalır. Böylece de, cinsî münasebetten duyulan lezzet azalır ve o konudaki arzu da, aynı şekilde azalmış olur. Bu şekilde, sanki şeriatımız, o lezzeti azaltmaya gayret ederek, sünnet olmayı emretmiştir. Böylece insanın, cima şehvetini yerine getirme yönündeki arzusu itidal noktasına varmış ve o husustaki arzusu, yaratılış ve tabiatına galip ve baskın gelmemiş olur. Binâenaleyh, Maniheistlerin benimsemiş olduğu hadım etme ve cinsiyet uzvunu kesme işi, mezmûm ve kınanmıştır. Çünkü bu bir ifrattır. O deriyi kesmeyip bırakmak ise, lezzeti alabildiğine arttırmaktır. Adalet ve orta olan ise, sünnet olmadır.
Gök ve Yer Adaletle Kaimdir
Bütün bu misallerle, her şeyde adaletin gözetilmesi gerektiği ortaya çıkmış olur. İnsanların, "Gökler ve yer adaletle kaimdir, ayakta durur" şeklindeki sözleri meşhur cümlelerden olup, bu, şu demektir: Gökleri ve yeri meydana getiren unsurların miktarları, şayet mutedil ve birbirine denk olmayıp, tam aksine, kemmiyet ve keyfiyet bakımından bazısı diğerinden daha fazla olsaydı, fazla olan, olmayana hükümran olur, olmayan zayıflardı. Böylece de, onların yapılarının tamamı gitgide galip olan kütlenin tabiat ve karakterine dönüşmüş olurdu. Şayet, güneşin yere olan uzaklığı şu andakinden daha az olsaydı, bu alemdeki ısı yükselir, burada bulunan her şey yanıp kül olurdu. Şayet, onun uzaklığı şu andakinden daha fazla olsaydı, o zaman da bu aleme soğukluk ve donma hali hakim olurdu. Yıldızların hareketlerinin miktarları, yavaşlılık ve hızlılıklarının dereceleri hakkındaki hüküm de aynıdır. Çünkü, bunlardan birisi şayet, şu andakinden daha fazia veya daha noksan olsaydı, o zaman bu alemin düzeni altüst olurdu. İşte, bahsettiğimiz bu sebepten dolayı onların, "Gökler ve yer, adaletle kaimdir" şeklindeki sözlerinin doğruluğu ortaya çıkmış olur ki, bu da, adalet gerçeğinin izahına kısaca bir işaret olmuş olur.
İhsan
"İhsan"a gelince, bil ki, normal olanı fazlalaştırmak, bazan iyifik, bazan da kötülük olur. Bunun misali şudur: Tâat hususunda normal olan, farzları edâ etmektir. Ama, farzlardan fazlasını yapmak da bir taattir ki bu, "ihsan" nev'indendir. Hülâsa olarak diyebiliriz kî; Gerek kemmiyet, gerekse keyfiyet bakımından tâat olan fiilleri fazlaca yapmak ihsan'dır. Bunun delili şudur: Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "ihsan nedir?" diye sorduğunda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "İhsan, senin, O'nu görürcesine Allah'a ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu göremezsen bile, O seni görür" Buhâri, İman, 47.cevabını vermiştir.
Buna göre onlar şayet, "Böyle olma niçin "ihsan" diye adlandırılmıştır?" derlerse biz deriz ki: O, tâatte ileri gitmesiyle, adeta kendisine iyilikte bulunmuş, böylece kendisine hayrı ve güzel İşleri ulaştırmış, yapmış olur. Netice olarak denilebilir ki "adl", hayırlardan, iyi ve güzel olan şeylerden farz olan miktarı; ihsan ise, gerek kemmiyet gerek keyfiyet, gerekse yapmaya götüren ve yapmaktan alıkoyan sebeplerle, ubûdiyyet ve rubûbiyyet makamlarında bulunmaya gark olma itibariyle, fazla tâatte bulunmak, daha çok taat işlemektir. O halde ihsan, farzdan fazla olan miktarı yapmaktır.
Bil ki yapmış olduğumuz açıklamayla, ihsan mefhumunun içine, Allah'ın emrine saygı duyup, mahlûkata şefkat gösterme hususu da dahildir. Mahlûkata (insanlara) şefkat duymanın birçok kısma ayrıldığı açıktır. Bunların en kıymetlisi ve en yücesi ise, sıla-i rahimdir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak pek yerinde olarak bu hususu ayrıca belirtip,"akrabaya vermeyi..."buyurmuştur. İşte, Allah'ın bu ayette emretmiş olduğu üç şey hakkındaki ayrıntılı açıklama budur.
Yasaklanan Fahşâ, Münker ve Bağy
Allah'ın yasakladığı fahşâ, münker ve bağy gibi üç hususa gelince, biz diyoruz ki: Allahü teâlâ beşerî nefislere şu dört kuvveti vermiştir: Behimî şehvet; yırtıcı, yok edici gazab; şeytanî vehim ve meleklere mahsus akıl! Bu dördüncü kuvveti, yani melekî aklı, insanın terbiye edip bezemesine gerek yoktur. Çünkü bu, melek cevherinden ve kudsî, ulvî ruhların ürünlerindendir. Terbiye edip bezemeye ihtiyaç duyan ise, ilk üç kuvvettir. Şehevî kuvvete gelince, bu, şehevî lezzetleri meydana getirme hususunda arzuludur. Bu tür kuvvet, özellikle "fuhuş" ismiyle belirtilir. Baksana, Cenâb-ı Hak zinayı da fuhuş (fahişe) diye adlandırarak "Şüphe yok ki o, bir hayasızlıktır (Allah'ın) hışmı(na bir vesiledir). O, ne kötü bir yoldur!"(Nisa, 22) buyurmuştur. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın "taşkm kötülükten nehyeder" buyruğundan maksat, şeriatın müsaade ettiğinin dışında kalan şehevî lezzetleri elde etmeyi yasaklamadır. Yırtıcı, yok edici gazab kuvvetine gelince bu, devamlı olarak insanlara şerri.belâyı ve eziyyet etmeyi ulaştırmak için çalışıp çabalamayı gösterir. İnsanların, bu durumu yadırgayıp bundan hoşlanmadıklarında şüphe yoktur. O halde münker, gadabi kuvvetin eserlerinde meydana gelen aşırılıktan ibarettir.
Şeytanî ve vehmî olan kuvvete gelince, bu da, devamlı bir biçimde insanlara hükümran olmaya, onlara tepeden bakmaya, riyasetini ve liderliğini öne sürmeye çaba sarfeder ki, işte "bağy" ife kasdedilen de budur. Çünkü "bağy", insanlara hiç imkân vermemek ve onlara tepeden bakarak zulmetmek demektir. Anlattıklarımızla bu üç lâfzın, bu üç kuvvetin hallerine aynen uyduğu ortaya çıkmış oldu.
Bu mevzuda enteresan olan bir husus da şudur: Feytozoflar (mutasavvıflar) şöyle demişlerdir: Bu üç kuvvetin en değersizi, şehvanî olanı; ortası, gadabî olanı; en üstte olanı vehmî olanıdır. İşte Cenâb-ı Hak, bu sırayı gözeterek önce şehevî kuvvetin neticesi olarak fahşâ'yı; gadabî kuvvetin neticesi olarak münkeri; daha sonra da, vehmî kuvvetin neticesi olan bağy'i zikretmiştir. İşte, bu lafızların tefsiri hususunda, aklımın ve gönlümün ulaşabildiği şeyler bunlardır. Binâenaleyh, bunlar eğer doğruysa, Allah'tan; eğer yanlış ise, benden ve şeytandandır, Allah ve Resulü ise, bundan uzaktırlar. Bize tahsis edip verdiği fadl ve ihsanından dolayı hamd Allah'a mahsustur. Çünkü O, Melik-i Deyyân'dır (çokça mükâfaat ve ceza veren Melık'dir).
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Süv "Size öğüt verir ki, iyice dinleyip tutasıniz" buyurmuştur. "Size öğüt verir" buyruğundan maksad, O'nun bu üç şeyi emretmesi ve diğer üç şeyi de nohyetmesi kastedilmektedir. "iyice dinleyip tutasınız diye..." ifadesine gelince, bununla ilgiliki mesele vardır:
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hak, bir önceki ayette, "Sana (bu) kitabı her şeyin apaçık bir beyanı... olmak üzere peyderpey indirdik" (Nahl, 89) buyurup, peşinden de bu üç şeyi emreden diğer o üç şeyi de nehyeden bu ayeti getirince, bu, Kurân'ın her şeyin apaçık bir beyanı elmasından maksadın, işte bu altı mükellefiyet olduğuna bir dikkat çekme olmuş olur ki, bu, gerçekte de böyledir. Çünkü ruh cevheri, melekler zümresinden ve kudsî-yüce ruhların neticelerindendir. Ancak ne var ki bu cevher bu âleme, her türlü münasebet ve ilgiden arî ve uzak olarak dahil olur. Binâenaleyh, Allah'ın emrettiği o üç şey, ruh cevherini ilahî bilgiler ve salih amellerle terakki ettiren şeydir. O ilahî bilgiler ve salih ameller de, cevheri, gayb âlemine, kudsiyyet sûrlarına ve âlemlerin Rabbinin civarına yakınlık kesbetmiş olan meleklere komşu olmaya yükselten şeydir. Allah'ın nehyettiği diğer üç şey ise, ruh cevherini o mutluluklardan alıkoyan ve o hayırları elde etmekten yan şeylerdir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak o üç şeyi emredip bu üç şeyi de yasaklayınca, ahiret yolcusunun, dünya misafirinin, dünya aleminden Kıyamet meydanı başlayıncaya (Kıyamet kopuncaya kadar) ihtiyaç duyduğu her şeye dikkat çekmiş olur.
İkinci Mesele
Ka'bî şöyle der: "Ayet Allahü teâlâ'nın, zulmü ve kötülüğü yaratmadığına delalet eder. Bu birkaç yönden böyledir:
1) Nasıl olur da, Allah, o kullarda halketmiş olduğu şeyden onları nehyeder?! Yine Allahü teâlâ, o kullarından meydana getirmeyi dilediği şeyden nasıl men edebilir?! Eğer durum, onların (ehl-i sünnetin) dediği gibi olsaydı, o zaman I Cenâb-ı Hak, "Allah size, sizde yarattığı şeyin aksini yapmanızı emreder ve sizde yarattığı birtakım fiillerden sizi men eder" demiş olurdu. Bunun, aklın redahetiyle de batıl olduğu malumdur.
2)Allahü teâlâ adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emrederek fuhuşu, münkeri ve bağyi yasaklamıştır. Şayet O, bu şeyleri emrettiği halde, onların gereğini kendisi .yapmasaydı, o zaman kendisinin, "Siz, insanlara iyiliği emredersiniz de kendinizi unutur musunuz?" (Bakara. 44) ve "Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınızı söylemeniz, en şiddetli bir buğz olmak bakımından, Allah katında büyüdü..."(Saf, 2-3) ayetlerinin şümulüne girmiş olurdu.
3)Cenâb-ı Hakk'ın, "İyice dinleyip tutasınız diye..." ifadesinden teraccî ve temenni manaları kastedilmemiştir. Çünkü bu, Allah hakkında imkânsızdır. Binâenaleyh bunun manasının, "Allahü teâlâ, kendisine itaati hatırlamanızı istediği için, size öğüt vermektedir" şeklinde olması gerekir ki, bu da, Cenâb-ı Hakk'ın herkesten iman etmeyi istediğine delalet eder.
4)Allahü teâlâ şayet daha açık bir ifade kullansa ve, "Allah adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder. Ancak ne var ki O, bundan men eder, alıkor... Kulun yapması mümkün değildir" dese... daha sonra da, "O, fuhuşu, münkeri ve bağyi nehyeder. Ancak ne var ki bu üç şey kulda, o ister istesin isterse istemesin, meydana gelecektir. O, ondan bunu ister ve O, kulu bunu terketmekten ve bundan sakınmaktan men eder..." demiş olsaydı, o zaman herkes bu ifadenin rekâketine, nazmının ve terkibinin bozukluğuna hükmederdi. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın kabîh şeyleri yapmaktan münezzeh ve berî olduğuna delalet eder."
Bil ki, bu tür istidlaller pekçok kez yapılmıştır ve bunlara verilen cevaplar da daha önce geçmişti. Bu tür gürültü ve kavgaları savuşturmada dayanılacak şey, "dâî" ve "ilim" meselesidir. Allah en iyi bilendir.
Hatırlama İşi
Gerek ehl-i sünnetin, gerekse Mu'tezile'nin kelamcıları, eşyayı hatırlamanın kulun fiili değil, Allah'ın fiili olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bunun delili şudur: Hatırlama, hatırlananı istemek demektir. Binâenaleyh, talep etme esnasında, kulun o şey hakkında şuuru vardır veya yoktur. Eğer onun, onun hakkında bir şuur ve bilinci varsa, bu hatırlama zaten mevcuttur. Mevcut olan bir şeyin ise, yeniden elde edilmesi talep olunmaz. Eğer onun, onun hakkında şuur ve bilinci yok ise, o daha o hatırlanacak şeyin aynısını nasıl talep edebilir? Çünkü, onun bizzat aynının tasavvur edilemediği bir zamanda, onun aynısını efde etmeye yönelmek imkânsızdır.
Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz diyoruz ki, Cenâb-ı Hakk'ın, 'İyice dinleyip tutasınız diye..." buyruğunun manası, "Bu vaz'u nasihatin maksadı, onların bu hatırlamayı elde etmeye yönelmeleridir." Binaenaleyh, hatırlama Cenâb-ı Hakk'ın yaratmasıyla olmasaydı, ondan bunu elde etmesi nasıl istenirdi? İşte ehl-i sünnet alimlerimizin, Cenâb-ı Hakk'ın, "iyice dinleyip tutasınız diye..." ifadesinin, Allahü teâlâ'nın bunu kuldan istemiş olduğuna delalet etmediğine dair istidlalleri bu şekildedir. Allah en iyisini bilendir.
Verilen Sözde Durmanın Önemi
91. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:92
92. Âyetin Tefsiri
"Karşılıklı muahede yaptığınız vakit, Allah'ın ahdini yerine getirin. Sapasağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın. Üzerinize, Allah'ı kefil ımışsınızdır. Şüphe yok ki Allah, ne yapacağınızı bilir, ipliğini sağlamca büktükten sonra, söküp bozan (kadın) gibi olmayın. "Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çoktur" diye, yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat (mevzuu) mu ediniyorsunuz? Mutlaka Allah, bununla sizi imtihan eder. 'Hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyi ise O, Kıyamet gününde elbette size açıklayacaktır".
Bil ki Allahü teâlâ, bir önceki ayette, bütün emir ve yasaklan kısaca bildirince, bu ayetlerde de onların bir kısmını zikretmiş ve işe, ahde vefayı emretmekle başlamıştır. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Allah'ın Ahdi Ne Demektir?
Alimler, "Allah'ın ahdi"nin ne demek olduğu hulusunda şu izahları yapmışlardır:
1) Keşşaf sahibi şöyle der: "Allah'ın ahdi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e müslüman olmak üzere bîat etmektir. Çünkü Cenâb-ı Hak"Gerçek, sana bîat edenler ancak Allah'a bîat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların elleri üstündedir. (Feth, 10) buyurmuştur. Yani, "O bîatı pekiştirdikten sonra, bîat yeminlerini bozmayınız. Yani, onu Allah'ın adını anarak sağlama bağladıktan sonra...” demektir.
2) Bununla, insanın kendi ihtiyarı ve seçmesi ife üstlendiği her söz kastedilmiştir. Nitekim İbn Abbas "Söz verme va'ad de bir ahiddir" derken, Meymûn İbn Mihrân da: "Kiminle sözleştimse ister müslüman ister kâfir olsun, o sözünü yerine getirdi. Ahd, ancak Allah'a aittir" demiştir.
3) Ebu Bekr el-Esamm: "Bununla, cihâd ve Allah'ın, mallarda farz kılmış olduğu zekât kastedilmiştir" der.
Yeminin Hükmü
4) Allah'ın ahdi, O'na yemin etmektir. Bu görüşü ileri sürenler şöyle demiştir: "Aksini yapmada bir fayda bulunmadığı zaman, yemini yerine aetirmek gerekir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kim bir şeye yemin eder ve fakat ona aykırı davranmanın daha hayırlı olduğunu görürse, o, hayırlı olanı yapsm, sonra da keffâret versin" Müslim, Eymân, 11-16 (3/1 271-1273).buyurmuştur.
5) Kadi şöyle der: "Ahd, gereğini yerine getirmenin vâcib olan her şeyi içine alır. Aklî ve nakiî delillerin, yeminini yerine getirmenin vacîb olduğuna delâlet etmeleri sebebiyle, onu yerine getirmenin şart ve gerekli olduğu hususunda daha tekidli deliller bulunduğu malumdur. İşte bundan dolayı, bu iki delilde, değişme doğru olmaz. Bu, ancak yeminde doğru olur. Çoğu kez bu durumda, yeminin aksini yapmak mendub olur."
Bir kimse şöyle diyebilir: "Allahü teâlâ, "Karşılıklı muahede yaptığınız vakit, Allah'ın ahdini yerine getirin..." buyurmuştur. Binâenaleyh bunun, insanın kendi ihtiyarıyla üstlenmiş olduğu ahitlere tahsis edilmiş olması gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Karşılıklı muahede yaptığınız vakit" ifadesi, bu manaya delalet eder. Bu durumda da, Kadî'nin zikretmiş olduğu hususun, nazar-ı dikkate alınmaması gerekir. Bir de Cenâb-ı Hak, bu ayetin sonunda, "Üzerinize, Allah'ı kefil yapmışsınızdır"buyurmuştur. Binâenaleyh bu, ayetin Allah ve Resulüne iman edenler hakkında varid olduğuna delâlet eder. Hem bu andın, yemine hamlolunmaması gerekir. Çünkü, şayet biz bunu bu manaya hamledersek, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın bundan sonraki "Sapasağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın" ifadesi, bir tekrar olmuş olur. Çünkü ahdi yerine getirmek, "onu bozmaktan men etmek" birbirine yakın olan iki ifadedir. Çünkü, bir şeyi yapmayı emretmek, o şeyi yapmamayı yasaklamayı gerektirir. Ancak, "Ahde vefa" genel bir ifadedir" denilirse, işte o zaman bu ifadenin muhtevasına yemin de dahil olur. Sonra Allahü teâlâ yemini özellikle, onun, riayet edilmesi gereken ahid nevilerinin en önde geleni olduğuna dikkat çekmek için zikretmiştir. İşte bu durumda biz diyoruz ki: Evlâ olan, buradaki "ahd"i, insanın kendi iradesiyle üstlenmiş olduğu şeylere tahsis etmektir. Bu durumda bu ifadenin muhtevasına, hem Allah'a ve Resulüne iman etmek için biat etmek, hem cihâd ahdi, hem nezr ve adaklardan tekeffüi edilmiş olan şeylere vefa gösterme ahdi, hem de yemin ve kasemlerle pekiştirilmiş olan şeyler girmiş olur.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Sapasağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın" ifadesiyle ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Zeccâc: "Hem "Vekkedtu" hem de "Ekkeddu" (te'kid ettim, sağlamlaştırdım) ifadeleri iki güzel kullanılış olup, aslolan vav'lı olandır. Hemze ise, vav'ın yerine getirilmiştir" demiştir.
İkinci Bahis: Ebu Hanife (r.h)'nin arkadaşları, "yemin-i lağv"ın, "yemîn-i gamûs" (bile bile yalan yere yemin etmek) olduğunu; bunun delilinin ise, şu olduğunu söylemişlerdir: "Cenâb-ı Hak, "sapasağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın" buyurmuş, böylece bu ayette, yeminleri bozmayı yasaklamıştır. Binâenaleyh, her yeminin, bozulmaya ve yerine getirilmeye elverişli olması gerekir. Halbuki "yemin-i gamûs" Dozulmaya ve yerine getirilmeye elverişli değildir. Binâenaleyh, bunun, yeminler nev'inden olmaması gerekir." Vahidî de, "yemîn-i lağv"ını Arapların, "Yok Vallahi", Evet Vallahi" gibi (dil alışkanlığıyla) söyledikleri sözler olduğuna bu ayetle istidlal eoerek şöyle der: "Allahü teâlâ ancak, azm, niyyet ve kararlılıkla yapılan yeminler ie. "yemîn-i lağv"ı birbirinden ayırmak için "sapasağlam ettiğiniz..." buyurmuştur.
Üçüncü Bahis: Ayet-i kerimedeki "Sapasağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın" ifadesi tahsîs edilmiş genel bir ifadedir. Çünkü biz, biraz önce bahsettiğimiz hadisin, "yemini bozmanın daha iyi olduğu bir durumda, onu bozmak caizdir" hususuna dalalet ettiğini açıklamıştık.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Üzerinize, Allah'ı kefil yapmışsınızdır" buyurmuştur. Bu ifadenin başındaki vav, hâl vav'ıdır. Bu, "Siz, Allah'ı ahdi yerine getireceğinize dair kefil kıldığınız halde, sakın o yeminlerinizi bozmayın" demektir. Bu böyledir, zira, Allah'a yemin eden herkes, sanki Allah'ı, o yemini sebebiyle, o yeminini yerine getireceğine dair kefil kılmıştır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki Allah, ne yapacağınızı bilir" buyurmuştur. Bu ifadede hem bir terğîb, hem de bir terhîb bulunup, bununla, "O, size, yaptığınıza göre karşılık verir. Yaptığınız hayır ise, karşılığı hayır; şer ise, karşılığı şerdir" manası kastedilmiştir.
"Nakadat Gazleha" Tabiri
Daha sonra Cenâb-ı Hak, ahde vefanın vacib olduğunu, onu bozmanın haram olduğunu te'kid ederek,"İpliğini sağlamca büktükten sonra, söküp bozan (kadın) gibi olmayın" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu benzetmedeki, "kendisine benzetilen" (müşebbehun bih)in kim olduğu hususunda iki görüş vardır:
Birinci Görüş: Bu, kendisine Râyıta veya Rayta denilen, Kureyşli bir kadın olup kendisine Ca'râ lakabının verildiği ahmak bir kadındı. Hem kendisi, hem de cariyeleri ip eğiriyorlardı. İpleri eğirip muhkemleştirdiğinde de, o cariyelerine emrediyor, onlar da bunun üzerine eğirdikleri ipi bozuyorlardı.
İkinci Görüş: Bu teşbih ile, muayyen bir şey belirtmeksizin, genel bir vasıf murad edilmiştir. Çünkü, teşbihlerin gayesi, mükellefi, yaptığı iş kötü olduğu zaman ondan vazgeçirmek, güzel olduğu zaman ona teşvik etmektir. Bu da, muayyen bir şey belirtmeksizin, genel bir vasıfla tam olur.
İkinci Mesele
Ayetteki min ba'df kuvve deyiminin manası, "O, ipi eğirip bükerek sağlamlaştırdıktan sonra" demektir.
Üçüncü Mesele
Ayette geçen enkâsa kelimesi hakkında, el-Ezherî şöyle der: "Bu kelimenin müfredi, nekes'dir. Bu kelime, kıldan ve yünden eğirilerek, bükülüp dokumada kullanılan ipin ismidir. Binaenaleyh, o kadın, o ipi güzelce eğirip dokuduğunda onu kesiyor, sağlamlaştırmış İplerini bozuyor; o iplikleri (tersine eğirip) gevşeterek, diğer yünlerin içine katıyor, sonra da ikinci kez onu tekrar eğiriyordu. Nekes kelimesi masdardır. Nitekim Arapça'da tıpkı, yünün iyice eğirilip büküldükten sonra iplik haline getirilip sonra da o ipliğin bozulması gibi, bir kimse de ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozduğunda, "Nekese fulânun ahdehû" denilir.
Dördüncü Mesele
Ayetteki enkâsâ kelimesinin mansûb olması hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1) Zeccâc şöyle der: "Bu kelime, mef'ul-i mutlak manasında olduğu için, mansûb bölmüştür. Çünkü, "nekestu", "nakadtu" -nakzettim" "nakadtu" da "nekestu" demektir." Bu yanlıştır, çünkü enkâsâ kelimesi, "nekes" lafzının çoğulu olup, bu kelime ise, masdar olmayıp isimdir. O halde daha nasıl, enkâsa mef ui-ü mutlak manasında olabilir?
2) Vahidî şöyle der: "Bu kelime, ikinci mefûldür. Nitekim sen, "Paramparça etti, parçaladı" manasında, "Keserehû aktâ'an ve ferrakahû eczâen" dersin. İşte burada da bunun gibidir. O halde bu tabirin manası, "O kadın eğirdiği ipi yeniden bozdu" demektir.
3) Enkâsâ kelimesi, hât-i müekkide (te'kîd eden bir hâl) ifadesi olduğu için mansûbtur.
Beşinci Mesele
İbn Kuteybe şöyle der: "Bu tabir, kendinden önceki ifadelerle ilgili olup, takdiri ise, "Ahidleştiğinizde, Allah'ın ahdini yerine getirin; pekiştirip sağlamlaştırdıktan sonra yeminlerinizi bozmayın; çünkü sizler, şayet böyle yaparsanız, ipini eğerek onu sağlamlaştırıp, sonra da onu bozarak paramparça eden o kadın gibi olursunuz" şeklindedir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat (mevzuu) ediniyorsunuz!" buyurmuştur. Vahidî şöyle demiştir: "Dehal" ve değal kelimeleri, aldatma ve hıyanet anlamlarına gelir." Zeccâc ise şöyle demiştir: 'Kendisine kusur arız olmuş olan herşey hakkında, "O, medhûldür, onda bir dahil vardır" denilir." Zeccâc dışındaki diğer âlimler ise, "Dahi kelimesi, fesat çıkacak bir biçimde, birşeye sokulan şeydir" demişlerdir.
Rıbâ'nın Manası
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çoktur diye" buyurmuştur. "Erbâ" kelimesi, "daha çok, daha fazla" manasındadır. Arapça'da, birşey artıp fazlalaştığı zaman kutlanılan, Rebâ'ş-şey'ü-yerbu" fiilinden alınmadır. Bu fazlalık bazan sayı, bazan kuvvet, bazan da şeref bakımından olur. Mücâhid şöyle demiştir: "Onlar, müttefikleriyle anlaşma yapıp, yemin ediyorlardı. Sonra ise, onlardan daha kuvvetli ve şerefli olanları gördüklerinde, öncekilerle yaptıkları ahdi bozuyorlar ve daha kuvvetli olan o kimselerle anlaşma yapıyorlardı. İşte Cenâb-ı Hak böyle yapmayı onlara yasaklamıştır. Ayetteki, ifadesi, "sizler, bir topluluk, sayı, kuvvet ve şeref itibarı ile diğer bir topluluktan daha güçlü olduğu için, yeminlerinizi aranızda bir fesat ve bozgunculuk vesilesi ediniyorsunuz" manasındadır. O halde, "Yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat (mevzuu) ediniyorsunuz" ifadesi, İnkâr üslûbunda gelmiş olan bir istifham cümlesidir. Dolayısıyla bunun manası "Bir ümmetin, kuvvet ve çokluk itibarıyla, başka bir ümmetten daha üstün olması sebebiyle, sizler yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat vesilesi mi ediniyorsunuz (yani böyle yapmayın)" şeklindedir.
Allahü teâlâ, sonra, "Mutlaka Allah bununla, yani size emrettiği ve nehyettiği şeylerle, sizi imtihan eder" buyurmuştur. Bu, bu manadadır, çünkü emir ve nehiy daha önce zikredilmişti. "Hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyi ise O, Kıyamet gününde elbette size açıklayacak." Böylece sevap ve İkâb derecelerinin ortaya çıkmasıyla, haktan yana olan, batıldan yana olandan ayrılacaktır. Allah en iyisini bilendir.
Allah Dileseydi Tek Ümmet Yaratırdı
93. Âyetin Tefsiri
"Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O, kimi dilerse, onu dalalette bırakır; kimi de dilerse onu hidayete iletir. Yapageldiğiniz işlerden elbette mes'ul olacaksınız".
Bil ki Allahü teâlâ ümmeti, ahde vefa göstermek ve ahdi bozmamakla mükellef tutunca, bunun peşisıra, kendisinin bütün insanları bu vefa've diğer imanî hususlar üzerinde toplamaya kadir olduğunu; ama ilahî hikmetleriyle, dilediğini saptırdığını, dilediğini hidayete erdirdiğini beyan etmiştir. Fakat Mu'tezile, ayetteki hidayet ve dalaleti, "İlcâ" (zorlama) manasına hamletmişlerdir, yani, "Allah eğer onları imana veya küfre zorlamayı dilemiş olsaydı, buna kadir olurdu. Fakat bu, mes'uiiyyeti (sorumlu tutulmayı) ortadan kaldırır. Bundan dolayı, pek yerinde olarak Allahü teâlâ onları buna zorlamamış ve bu mükellefiyetlerle ilgili hususu, onların irade ve ihtiyarına bırakmıştır" manasını vermişlerdir.
Ehl-i sünnet âlimlerimizin bu husustaki görüşü açıktır. Bu husustaki münazara, pekçok kere daha önce geçmişti. Vâhidî'nin rivayetine göre, Üzeyr (aleyhisselâm) şöyle demiştir: "Ey Rabbim, insanları yarattın. Dilediğini saptırıyorsun, dilediğini hidayete erdiriyorsun" der. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak "Ey Üzeyr, bu meseleyi araştırmaktan vazgeç" dedi, ama Üzeyr (aleyhisselâm), bunu ikinci kez tekrarladı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak yine: "Bu meseleyi sormaktan vazgeç" dedi. Hazret-i Üzeyr (aleyhisselâm) bunu üçüncü kez tekrar etti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: "Bunu sormaktan vazgeç. Aksi halde peygamberlikten adını silerim." Mu'tezile ise şöyle demiştir: "Ayetteki meşietten (dilemeden) muradın, ilcâ meşîeti (zorlamayı dileme) olduğuna delâlet eden şeylerden birisi, Cenâb-ı Hakk'ın hemen bu ifadeden sonra, "Yapageldiğiniz işlerden elbette mes'ûl olacaksınız" buyurmuş olmasıdır. Binaenaleyh eğer kulların amelleri, Allah'ın yaratmasıyla olmuş olsaydı, o zaman onların bu amellerden sorumlu tutulmaları abes olurdu." Buna karşı verilmiş cevap, daha önce defalarca geçmiştir. Allah en iyisini bilendir.
Dinden Sapanların Kötü Akıbeti
94–96. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:97
97. Âyetin Tefsiri
"Yeminlerinizi aranızda hile ve fesada âlet edinmeyin. Aksi halde ayak (İslâm'da) sebat etmişken kayar da, bu kayma sonunda insanları Allah .olundan alıkoymanız sebebiyle (dünyada) kötü azabı tadarsınız. Ayrıca sizin için (ahirette de) büyük bir azap var. Allah'ın ahdini az bir bahaya satmayın. Allah indinde olan, sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz. Sizin nezdinizdeki tükenir, Allah'ın indindeki ise bakidir. Sabredenlerin mükâfaatım biz, makta olduklarının daha güzeliyle elbette vereceğiz. Gerek erkek, gerek kadın, kim mümin olarak, sâlih amel işlerse, hiç şüphesiz onu, çok güzel bir hayat ile yaşatırız ve mutlaka, yapageldiklerinin daha güzeliyle ecir veririz".
Bil ki Allahü teâlâ ilk ayette, ahidleri ve yeminleri bozmaktan sakındırınca, bu ayette de yine sakındırarak, "Yeminlerinizi aranızda hile ve fesada âlet edinmeyin" buyurmuştur ki bundan murad, mutlak manada, yeminleri bozmaktan sakındırmak Değildir. Aksi halde, aynı konuda, faydasız bir tekrar yapılmış olurdu. Aksine, bununla kastedilen, kendilerine bu hitabın yöneltildiği o kimseleri, yeltendikleri ve yaptıkları hususi (belli) bazı yeminleri bozmaktan nehiydir. İşte bu sebepten ötürü müfessirler şöyle demişlerdir: "Bu ayet ile ahdi bozmama hususunda, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a biat eden (söz veren) kimseler kastedilmiştir. Çünkü Hak teâlâ'nın, "Aksi halde, ayak (islâm'da) sebat etmişken kayar" ifadesi ile anlatılan tehdid, daha önce bulunan bir ahdi bozmaya uygun düşmez. Bu ancak, Allah'a ve O'nun kanunlarına iman hususunda, Resûlullah'a verilen sözü bozma işine uygun düşer. O halde ayetteki, halde ayak (islâm'da) sebat etmişken kayar" ifadesi, iyi halden sonra belaya, metten sonra sıkıntıya düşen herkes için zikredilmiş bir mesel (bir durum)dur. Çünkü müslüman olma hususundaki sözünü bozan, yüksek mertebeden kaymış ve böyle bir sapıklığın içine düşmüş olur. Ayetteki, "Allah'ın yolundan alıkoymanız sebebiyle (dünyada) kötü azabı tadarsınız" cümlesi buna delalet eder.
Cenâb-ı Hak, "Ayrıca sizin için (ahirette) büyük bir azab var" yani, "Tadacağınız o fena azab, büyük bir azab ve çetin bir cezadır" buyurmuştur.
Dünya Menfaati Çok da Olsa Azdır
Daha sonra Cenâb-ı Allah, bu sakındırmayı te'kid ederek, "Allah'ın ahdini az bir bahaya satmayın" buyurmuştur. O, "az bir bahâ" ifadesi ile çokça da olsa dünya meta'ım kastetmiştir. Ancak ne var ki, "Allah indinde olan, sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz" yani, "sizler İslâm'a girme hususundaki ahdinizi bozmanıza karşılık, dünya menfaatlerinden bir menfaat bulursanız, ona iltifat etmeyin. Çünkü eğer dünya iyilikleri ile ahiret iyilikleri arasındaki farkı biliyorsanız, takdir edebiliyorsanız, Cenâb-ı Hakk'ın, İslâm ve imanda devam etmenize karşılık hazırladığı o şey, İslâm olma ahdinizi bozmanıza karşılık, dünyada elde edeceğiniz şeyden daha üstün, daha iyi ve daha mükemmeldir.
Tükenmeyen Nimet Allah Katındadır
Daha sonra Cenâb-ı Hak, katında olanın, onların bulup elde ettikleri dünya metâ'ı ve menfaatından daha hayırlı olduğuna kesin delil getirerek, "Sizin nezdinizdeki tükenir, Allah'ın indindeki ise bakidir" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki bahis vardır:
Birinci Bahis: Duyularımız da, dünyevî iyilik ve menfaatların sonlu ve fânî olduğuna şahittir. Akıl, âhiret iyilik ve mükâfaatlarının baki ve devamlı olduğunu göstermektedir. Devamlı ve baki olan ise, fani ve sonlu olandan daha hayırlıdır. Bunun delili şudur: Sona eren bu şeyin, ya kıymetli ve şerefli bir hayır ve menfaat; yahut da adi ve değersiz bir hayır olduğu söylenebilir. Biz, bunun kıymetli ve şerefli bir hayır olduğunu kabul edersek, onun sona ereceğini bilmemiz, o daha meydana gelirken, işin başında bu hayrı, içe sindirilemeyen, iyice tadı alınamayan birşey haline getirir. Bu nimet sona erdiğinde, bittiğinde de, üzüntü ve keder çoğalır. Bu kıymetli, yüce ve şerefli nimetin böyle olması, onu tadı iyice alınmaz hale getirir, kıymetini düşürür ve ona duyulan arzuyu azaltır. Ama biz, o sonlu nimetin, değersiz bir hayır olduğunu kabul edersek, o zaman devamlı hayrın, sonlu olan bu hayırdan üstün olması gerektiğini açıkça anlarız. Böylece, Hak teâlâ'nın "Sizin nezdinizdeki tükenir, Allah'ın indindeki ise bakidir" buyruğunun, ahiret hayırlarının dünya hayırlarından daha üstün olduğu hususunda kesin bir delil olduğu bu izah ile sabit olmuş olur.
İkinci Bahis: Ayetteki, "Allah'ın indindeki ise bakidir" cümlesi, cennet ehlinin elde ettiği nimetlerin, devamlı ve sonsuz olduğuna delalet eder. Bu ayet, aleyhine bir delil İken, Cehm b. Safvan, cennetin sonlu olduğunu iddia etmiştir.
Biatin Manası
Bil ki mü'min, Allah'a iman ettiğinde, İslâm'ın ve imanın bütün kanunlarını kabul etmiş olur. Bu durumda ona, şu iki şey gerekir:
a) Bu kabul etmenin getirdiği, yüklediği şeylere sabretmesi, ondan dönmemesi ve İslâm'da sebat ettikten sonra, bu sebatını bozmaması gerekir.
b) İslâm'ın bütün kanunlarını ve gereklerini yerine getirmesi icab eder.
Bunu iyice anladığında deriz ki: Allahü teâlâ mü'minleri birinci kısma, yani üstlendikleri şeyin icab ettirdiği hususlara sabretmeye teşvik ederek yani, "Biz, onların İslâm'ın kanunlarını kabul edip yüklenmelerine karşılık, sabredenleri, yaptıkları (işledikleri) amellerin en güzeli ile, yani en güzel amellerini nazar-ı itibara alarak mükafatlandırırız" buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü mü'min, bazan mubah, bazan mendub, bazan farz olan amelleri yapar. Kişinin mubah olan amellerine karşılık değil de, farz ve mendub olanları yapmasına karşılık mükafaat alacağında şüphe yoktur. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Allah, "Sabredenlerin mükafaatını biz, yapmakta olduklarının daha güzeliyle elbette vereceğiz" buyurmuştur.
Ayetle İlgili Sorular ve Cevapları
Daha sonra Cenab-ı Allah, mü'minleri ikinci hususa, yani İslamın bütün kanunlarını ve gereklerini yerine getirmeye teşvik ederek "Gerek erkek, gerek kadın, kim mü'min olarak, salih amel işlerse, hiç şüphesiz onu, çok güzel bir hayat ile yaşatırız ve mutlaka, yapageldiklerinin daha guzeliyle ecir veririz" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç soru bulunmaktadır:
Birinci Soru: Ayetteki men (kim) kelimesi, umûmî bir mana ifade eder. Binâenaleyh ayrıca "Gerek erkek, gerek kadın" denilmesinin hikmeti nedir?
Cevap: Bu ayet, hayır ve iyilik vaadetmektedir. Vaadi iyice izah etmek ise, te'kîd etmek ve tahsis (sınırlama) vehmini kaldırmak için, kerem ve rahmetin delillerinin en büyüklerindendir.
İkinci Soru: Ayet, imanın amel-i salihten başka olduğuna delâlet eder mi?
Cevap: Evet, çünkü Allahü teâlâ, imanı, salih amelin mükafaat gerektirmesinin şartı kılmıştır. Bir şeyin şartı ise, o şeyden başkadır.
Üçüncü Soru: Ayetin zahiri, sâlih amelin ancak imanın bulunması şartıyla bir netice vereceği manasına gelmektedir. Binâenaleyh Hak teâlâ'nın, "Kim zerre miktan bir hayır işlerse onu(n karşılığını) görür? (Zilzal, 7) ayetinin zahiri ise, iman bulunmasa da, sâfih amelin bir netice vereceğini ifade etmektedir.
Cevap: Sâlih amelin, güzel bir hayati (cennet hayatını) sağlaması, imanın olması şartına bağlıdır. Bunun, bu güzel hayat neticesinin dışında başka birşeyi, yani cezanın hafifletilmesi neticesini vermesi ise, imanın olması şartına bağlı değildir.
Güzel Hayatın Yeri
Dördüncü Soru: Ayette bahsedilen "güzel bir hayat", dünyada mı kabirde mi, yoksa ahirette mi olacak?
Cevap: Bu hususta üç görüş vardır:
Birinci Görüş: Kâdî şöyle demektedir: "Doğruya en yakın olan, bahsedilen bu güzel hayatın, dünyada tahakkuk etmesidir. Bunun böyle olduğunun delili, Hak teâlâ'nın bu cümlenin hemen peşinden, "Mutlaka (onlara), yapageldiklerinin daha güzeliyle ecir veririz" buyurmasıdır. Bu ifade ile bahsedilen ecrin, ahirette verilecek ecir olduğunda şüphe yoktur."
Birisi şöyle diyebilir: "Ayette bahsedilen "güzel hayat" ile kastedilen şeyin, ahirette tahakkuk edecek bir hayat olması uzak bir ihtimal değildir. Yine bunun yanısıra Hak teâlâ'nın mü'minlere, dünyada iken yaptıkları şeylerin en güzeline göre mükafaat vermeyi vaadetmiş olmasında bir imkânsızlık yoktur:1
Güzel Hayatın Mahiyeti
Eğer, bu güzel hayatın, dünyada olacak bir şey olmasının kabul edilmesi halinde, bu güzel hayat nedir?" denilirse, şöyle cevap verilir: Alimler, bu hususta şu izahları yapmışlardır:
a) Bu, güzel ve helal rızık demektir.
b) Bu, helâl yiyip içip, Allah'a ibadet etmektir.
c) Kanaattir.
d) Bu, sadece o günkü rızık ile yetinmektir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), duasında "Bana verdiğin rızka, beni kanaatkar kıl Müstedrek, 1/455. buyurmuştur.
Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın"Allah'ım, Muhammed ailesinin rızkını yetecek kadar kıl" Müslim, Zühd, 19 (4/2281). diye dua ettiği rivayet edilmiştir. Vahidî, "Bununla kanaat murat edilmiştir" diyenlerin görüşü güzel ve tercihe şayan görüştür. Çünkü dünyada kanaatkar kimseden başka hiç kimsenin hayatı güzel oeğildir. Hırslı ve açgözlü kimse ise devamlı bir sıkıntı ve yorgunluk içindedir" demiştir.
Mü'minin Dünya Mutluluğu
Bil ki mü'minin dünyadaki hayatı, şu sebeplerden ötürü kâfirinkinden daha güzeldir:
1) Mü'min rızkının ancak Allahü teâlâ'nın takdir ve tedbiri ile meydana geldiğini ve Allah'ın sadece doğruyu yapan, kerim ve lütufkâr bir ilah olduğunu bilince, o, Allah'ın her türlü kaza ve kaderine razı olur ve menfaatinin, bunun böyle olmasında olduğunu bilir. Cahil ise bu esasları bilmez, dolayısıyla da devamlı bir hüzün, endişe ve bedbahtlık içinde olur.
2) Mü'min aklında devamlı olarak, çeşitli belâ ve musibetlerin olabileceği ihtimalini Du undurur ve bunların bir gün meydana geleceğini gözden uzak tutmaz. Belalar meydana geldiği zaman da, onlara razı olur. Çünkü Allah'ın kaza ve takdirine rıza göstermek vaciptir. Binaenaleyh bunlar tahakkuk ettiğinde, mü'min bunları gözünde büyütmez. Cahil ise böyle değildir. Çünkü o, bu tür bilgi ve inançtan uzaktır. Başına bu belalar geldiğinde, kalbindeki tesirleri büyük olur.
3) Mü'minin kalbi, marifetutlah nuru ile genişlemiş, ferahlamıştır. Kalb böyle marifetullah ile dolduğunda dünyanın çeşitli hallerinden dolayı meydana gelecek keder ve endişelere yer kalmaz. Ama câhilin kalbi, marifetullah'tan boş ve uzaktır. Dolayısıyla onun kalbi, dünyanın çeşitli belalarından kaynaklanan hüzünlerle doludur.
4) Mü'min, maddî-dünyevi hayatın hayır ve menfaatlarının değersiz olduğunu bilen Kimsedir. Binâenaleyh ne bunları elde etmeden dolayı sevinci artar, ne de bunları elde edememeden ötürü kederi. Cahil ise, dünyevî mutluluklardan başka mutlulukların olduğuna inanmaz. Bundan dolayı, dünya hayırlarını elde etmekten dolayı sevinci, bunları kaybetmekten dolayı üzüntüsü büyük olur.
5) Mü'min, dünyevî iyilik ve hayırların, çabuk değişen ve hızlıca elden çıkan şeyler olduğunu bilir. Şayet onlar değişmemiş, bir insandan başka bir insana geçmemiş olsaydı, kendisine de geçmezdi. Bil ki mutlaka değişecek olan şey, bir insana taştığında ne hakikati ne de mahiyeti (yani bu özelliği) değişmez. Çünkü o mal o insana gelip, eline geçtiğinde de, değişmesi gerekli olur. İşte bundan ötürü mü'min ve akıllı kimse, kalbini o mala bağlamaz ve kalbinde ona zerre kadar yer ve değer vermez. Ama cahil böyle değildir. Çünkü o, bu tür bilgilerden mahrumdur. Dolayısıyla kalbini o mala bağlar ve tıpkı aşıkın maşuku ile kucaklaşması gibi, onunla sarmaş dolaş olur. O malın elinden çıkması ve sona ermesi durumunda da, kalbi için için yanar ve derdi çok büyük olur.
Bütün bunlar, mü'min olan ve marifetuliah bilgisi ile mücehhez olan kimsenin yaşantısının, kâfirin yaşantısından daha güzel olduğunu ortaya koymada yeterli izahlardır. Yine bütün bunlar, bu ayette bahsedilen "güzel bir hayat"ın, dünyada tahakkuk edeceğini kabul etmemiz halinde söz konusudur.
İkinci Görüş: Bu görüş Süddî'nindir. Ona göre bu "güzel hayat", kabirde gerçekleşir.
Üçüncü Görüş: Bu, Hasan el-Basrî ve Sa'id b. Cübeyr'in görüşüdür. Bu görüşe göre, "Bu "güzel hayat", âhirette tahakkuk edecektir. Bunun delili, "Ey insan, hakîkaten, sen Rabbine (kavuşuncaya) kadar durmadan didineceksin, nihayet O'na ulaşacaksın"(inşikak, 6) ayetidir. Hak teâlâ bu ayette, bu didinmenin, insanın Rabbine kavuşacağı zamana kadar devam edeceğini beyan etmiştir. Bizim dediğimiz de budur." Bu güzel hayatın cennette oluşunu izaha gelince, bu, o hayatın, ölümsüz bir hayat, fakirlik endişesi olmayan bir zenginlik, hastatıksız bir sıhhat, zevalsiz bir mülk ve bedbahtsız bir saadet olmasından ötürüdür. Böylece ayette bahsedilen o güzel hayatın, işte bu hayat olduğu sabit olmuş olur.
Cenâb-ı Allah bu ayeti, "Mutlaka (onlara), yapageldiklerinin daha güzeliyle ecir veririz" buyurarak sona erdirmiştir ki bu ifadenin izahı daha önce geçmişti. Allah en iyisini bilendir.
98–99. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:100
100. Âyetin Tefsiri
"Haydi, Kur'ân okuduğun zaman, o şeytan-ı racîmden Allah'a sığın. Hakikat şudur ki iman edenler ve Rablerine güvenip dayananlar üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti ancak, onu yâr edinmekte olanlar ve onu (Allah'a) eş koşanlar üzerindedir".
Bil ki Allahü teâlâ, bu ayetten önce, "Mutlaka onlara, yapageldiklerinin daha güzeliyle ecir veririz" (Nahl, 97) buyurunca, sayesinde amellerin her çeşit vesveseden uzak ve beri kalacağı bir işe sevkederek "Haydi, Kur'ân okuduğun zaman, o şeytan-ı racîmden Allah'a sığın" buyurmuştur. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Şeytanın Vesvese Vermesi
Şeytan, kalblere, hatta peygamberlerin kalbine bile vesvese vermeye gayret eder. Bunun delili, "Biz, senden evvel hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o (bir şey) arzu ettiği zaman, şeytan onun arzusu hakkında mutlaka bir (fitne) iana atmış olmasın"(Hacc.52) ayetidir. Allah'a sığınmak ise, şeytanın vesvese anasına mani olur. Bunun delili de, "Takvaya erenler (yok mu), onlara şeytandan herhangi bir arıza iliştiği zaman, iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar (hakikati) görüp bilmişlerdir bile" (A'râf. 201) ayetidir. İşte bu sebepten ötürü, Allahü teâlâ, peygamberine, Kur'ân okuyuşun vesveseden korunmuş olarak devam edebilmesi için, Kur'ân okurken istiazede bulunmayı (eûzü-besmeleyi) emretmiştir.
Ayetteki Hitap Umumidir
Ayetteki, "Kur'ân okuduğun zaman" ifadesi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir hitaptır. Ama bununla bütün mü'minler kastedilmiştir. Çünkü Peygamber bile, Kur'ân okurken eûzü-besmele çekmeye muhtaç olunca, onun şındaki kimseler buna haydi haydi muhtaç olur.
İstiaze Hakkında
(......) emrindeki fa, fâ-i ta'kibiyyedir. Binâenaleyh ayet zahiren, istiazenin (yani şeytandan Allah'a sığınmanın) Kur'ân okumanın peşisıra yapılacağı manasına gelir. Bu görüşü, bir grup sahabe ve tabiîn benimsemiştir. Vahidî bunun, Ebu Hureyre, İmam Mâlik ve Dâvud-u Zahirinin görüşü olduğunu söyler. Bu görüşte anlar şöyle demişlerdir: "Bunun faydası şudur: Kur'ân okuyan kimse, bu sayede büyük bir mükâfaata müstehak olur. Binâenaleyh eğer o, bu okuyuşunun peşisıra istiâze etmezse, kalbine vesvese düşer. Bu vesvese de, kıraatin mükâfaatını yok eder.
Ama o, okuyuşunu (kıraatini) müteakip istiaze ederse, vesveseler bertaraf olur ve mükafatı yok olmaktan korunmuş olur ittifak ederek şöyle demişlerdir: "Bu ayet, "Kur'ân okumak istediğinde, Allah'a istiaze et" manasında olup, "Kur'ân okuduktan sonra istiaze et" manasında değildir. Bu tıpkı, "Yemek yediğin zaman besmele çek, yolculuğa çıktığın zaman hazırlık yap" demen gibidir. Bunun bir benzeri de, "Namaza kalktığınız zaman, yüzlerinizi yıkayın" (Mâide,6) ayetidir. Bu ifade, "Namaz kılmak istediğinizde, abdest alın" demektir. Hem sonra, "Biz, senden evvel hiçbir resul ve nebi göndermedik ki o, (birşey) arzu ettiği zaman, şeytan onun arzusu hakkında mutlaka bir (fitne) meydana atmış olmasın" (Hacc. 52) ayetinin delaletiyle, şeytanın, Hazret-i Peygamberin Kur'ân okuduğu sırada vesvese verdiği sabit olunca ve Allahü teâlâ'nın da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, o vesveseyi defetmek için Kur'ân okuduğu zaman istiazede bulunmayı emrettiğine göre, bu maksadın ancak, istiazenin önce yapılması durumunda hasıl olacağı anlaşılır.
Dördüncü Mesele
Atâ'ya göre, Kur'ân okuma, ister namazın içinde olsun, ister dışında olsun, Kur'ân okurken istiazede bulunmak farzdır. Diğer fukaha ise, bunun farz olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü onlara göre, namazda Kur'ân okumazdan önce eûzü çekmeyen kimsenin namazının geçerli olduğu hususunda bir ihtilaf yoktur. Namazın dışında Kur'ân okumada da durum böyledir. Fakat namazda Kur'ân okuma hali daha te'kidlidir.
Beşinci Mesele
Ayetteki şeytan ile, İblis'in kastedildiği ileri sürülmüştür. Ama doğruya en yakın olan, bu kelimenin başındaki elif-lam'ın, "cins" manasını ifade etmesidir. Çünkü vesvesede, bütün şeytan-ı racîmlerin (koğulmuş şeytanların) payı vardır.
Şeytanın Nüfuzu Meselesi
Bil ki Allahü teâlâ, peygamberine, şeytandan istiaze etmesini (Allah'a sığınmasını) emredip, bu da şeytanın insanların bedenlerinde tasarruf edebileceği (tesirde bulunabileceği) vehmini verince, bu vehmi silmiş ve şeytanın kesinlikle insan üzerinde vesveseden başka bir kudretinin ve tesirinin bulunmadığını beyan ederek "Hakikat şudur ki iman edenler ve Rablerine güvenip dayananlar üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur" demiştir. Bundan, insanın kalbinde, kendisinin zayıf olup şeytanın vesvesesinden korunmasının da ancak Allah'ın koruması ile mümkün olduğu şuuru yer ettiğinde, istiazenin bir mana ve fayda ifade edeceği neticesi çıkar. İşte bundan ötürü muhakkik alimler, "Allah'ın koruması olmadan, Allah'a karşı günah işlemekten uzaklaşmak; yine Allah'ın tevfiki (muvaffak kılması) olmadan, Allah'a taat etmek için güc-kuvvet sahibi olmak mümkün değildir" demişlerdir. İşte bu tarz üzere tahakkuk edecek, işleri Allah'a havale etme işi, ayette, "ve Rablerine güvenip dayananlar" ifadesi ile anlatılmaktadır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onun hakimiyeti ancak. onu yâr edinmekte olanlar ve onu Allah'a eş koşanlar üzerindedir" buyurmuştur. İbn Abbas, buradaki (......) kelimesine "ona itaat edenlere" manasını vermiştir. Nitekim Arapça'da, "ona itaat ettim" manasında, ondan yüz çevirdim, uzaklaştım" manasında da, denilir.
Allahü teâlâ, sonra da "Ve onu (Allah'a) eş koşanlaradır" buyurmuştur. Buradaki "onu" zamirinin neyi ifade ettiği hususunda iki görüş vardır:
a) Bu, "Rableri" ifadesine râcidir.
b) Bu, "şeytan" ifadesine râcidir. Buna göre bunun manası, "şeytan sebebi ile, eş koşanlar" şeklindedir. Bu, kendisine küfre düşürecek bir söz söyleyen kimseye, Sen bu sözle (bihl) kâfir oldun, yani bundan ötürü kâfir oldun" demen gibidir. İşte ayetteki bu ifâde de böyledir, yani, "O şeytandan ve şeytanın onları, Allah'a şirk koşmaya sevketmesinden ötürü müşrik oldular" demektir.
101. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:53
102. Âyetin Tefsiri
Biz, bir ayeti diğer bir ayetin yerine getirdiğimiz vakit, -halbuki Allah neyi aileceğini çok iyi bilendir- dediler ki: "Sen, ancak bir iftiracısın." Hayır, onların pek çoğu bilmezler. De ki: "İman edenlere tam bir sebat vermek için nüslümanlara bir hidayet ve bir müjde olması için, onu Rabbinden, hak olarak Rûhu'l-Kudüs indirmiştir".
Bil ki Allahü teâlâ, bu ayetten itibaren, Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)'in nübüvvetini inkâr edenlerin şüphelerini nakletmeye başlamıştır. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Tebdil (Nesh) Hakkında
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: İçinde şiddet (va'îd) bulunan bir ayet inip, onun peşine daha yumuşak bir ayet inince, Kureyş kâfirleri, "Vallahi Muhammed, taraftarlarıyla alay ediyor. Bugün birşeyî emrediyor, yarın aynı şeyi yasaklıyor. O, bütün bunları kendinden söylüyor" dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Biz, bir ayeti diğer bir ayetin yerine getirdiğimiz vakit" ayetini indirdi. "Tebdîl", başkasını yerine koymak şartıyla birşeyi yerinden kaldırmak demektir. "Ayetin tebdili" ise, yerine başka bir ayet konulmak suretiyle bir ayetin kaldırılmasıdır. Bu da, onun başka bir ayetle neshedilmesi demektir.
Cenâb-ı Hak, "Halbuki Allah neyi indireceğini çok iyi bilendir" buyurmuştur. Bu ifade, bir cümle-i i'tirâziyye (ara cümle)dir Buna göre mana, "Allah indireceği nâsihi, mensûhu, şiddetli ve yumuşak ifadeyi en iyi bilendir, yani, kullarının maslahatlarını en iyi bilendir" şeklindedir. Bu, kâfirleri "sen, ancak bir iftiracısın" şeklindeki sözlerinden ötürü bir kınamadır. Yani, "Allah indireceği şeyi en iyi bilendir. Binâenaleyh o kâfirlere ne oluyor ki, bu tebdîl ve neshten ötürü, Muhammed'e iftiracı diyorlar" demektir.
Cenâb-ı Allah, "Hayır, onların pek çoğu bilmezler" buyurmuştur. Bu, "Onlar, Kur'ân'ın hakikatini, nesh ve tebdilin faydasını ve bunların, kulların menfaatına olduğunu bilemezler" demektir. Bu, tıpkı bir doktorun, hastasına bir şurup almasını emredip bir müddet sonra da onu yasaklayarak, ona o şurubun zıddı olan bir şeyi almasını emretmesi gibidir.
Cenâb-ı Hak, "De ki, ... onu Rabbinden ... Ruhu'l-Kudüs indirmiştir" buyurmuştur. Rûhü'l-Kudüs ifadesinin tefsiri Bakara Sûresi'nin (Ayet 87) tefsirinde geçmişti. Keşşaf sahibi şöyle der: "Rûhü'l-Kudüs, Cebrail (aleyhisselâm)'dir. Cebrail, kudsiyyete, yani temizliğe nisbet edilmiştir. Bu, tıpkı "Hâtemü'l-Cûd" (çok cömert olan Hatem) ve "Zeydı'l-hayr" (çok hayırlı olan zeyd) denilmesi gibidir ki, bu ifadeyle, "er-Rûhu'l-Mukaddesu", "Hâtemu'l-Cevâdu" ve "Zeydun el-hayyiru" ifadeleri murad edilmiştir. el-Mukaddes kelimesi suyla temizlenen anlamındadır. Min Rabbik ifadesmdeki min Kur'ân ile alâkalıdır. Yani, Cebrail Kur'ân'ı, iman edenleri, imanlarında sabit kadem kılmak için senin Rabbin tarafından indirdi. Yani mü'minleri, "nesh" ile sınadı. Öyle ki onlar, bu nesh hususunda, "Bu, Rabbimiz tarafından gelen hak bir husustur" dediklerinde, dinlerinde sabit kadem olduklarına ve Allah'ın hakim olduğuna, O'nun yaptığının sırf hikmet ve mahza doğru olduğuna yakînen inandıklarına hükmedilir.
Ayetteki (......) ifadeleri, mef'ûlün leh olup, yüsebbite fiilinin mahalline matuftur. Buna göre ifadenin takdiri, "Onları sabit kadem kılmak, irşâd etmek ve müjdelemek için" şeklinde olur. Bu ifadede, bu sıfatların zıddının, mü'minlerin dışındakiler için olduğuna da bir tarîz ve çıtlatma vardır.
Ebu Müslim'in Görüşü
Biz, Ebu Müslim el-İsfehânî'nin, "Hazret-i Muhammed'in şeriatında nesh vaki değildir" görüşünde olduğunu söylemiştik. Binâenaleyh o, burada kastedilen mananın, "Kıble'nin, Beyt-i Makdis'ten Kabe'ye tahvil edilmesi gibi, önceki kitaplarda bulunan bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimizde, müşrikler, "Sen bu değiştirme hususunda iftira ediyorsun" derler" şeklinde olduğunu söylemiştir. Diğer müfessirlere gelince onlar, neshin bu şeriatte olduğu fikrini benimsemişlerdir. Bu husustaki açıklamalar, ayrıntılı bir biçimde diğer surelerde geçmiştir.
Sünnetin Ayeti Neshi
Şafiî (r.h) Kur'ân'ın sünnet ile neshedilemeyeceğini ileri sürerek, bu görüşünün doğruluğuna, Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz, bir ayeti diğer bir ayetin yerine getirdiğimiz vakit" buyruğu ile istidlalde bulunarak, "Bu ayet, ayetin ancak başka bir ayetle neshedilmesini gerektirir" demiştir. Ama, Şafiî'nin bu görüşü zayıftır. Çünkü bu, Allahü teâlâ'nın, bir ayeti başka bir ayet ile tebdil ettiğine delâlet eder. Bu ifadede, Allahü teâlâ'nın, bir ayeti ancak bir ayet ile değiştirdiğine bir delalet yoktur. Hem, Cebrail (aleyhisselâm) ayeti getirdiği gibi, sünneti de getirmiştir. Hem sünnet, bazan ayetin hükmünü de isbat edip desteklemiştir. Hem bu, kâfirlerin sözünü nakleden bir ayettir. Binâenaleyh, buna tutunmak nasıl doğru olabilir? Allah en iyisini bilendir.
İnkarcıların Bazı İddiaları
103. Âyetin Tefsiri
103
"Celalim hakkı için onların, "Bunu mutlaka bir beşer öğretiyor" diyeceklerini biliyoruz. Haktan sapmak suretiyle (Kur'ân'ı) kendisine mal edecekleri adamın lisânı a'cemîdir. Bu (Kur'ân) ise, apaçık bir Arapça'dır. Allah'ın ayetlerine iman etmeyenler (yok mu), şüphesiz ki Allah onlara hidayet etmez. Onlar için çok acıklı bir azap vardır. Ancak Allah'ın ayetlerine iman etmeyenlerdir ki, iftira düzerler. İşte, yalancıların ta kendileri de onlardır".
Kur'ân'ı Öğrettiği İddia Edilen Şahıs
Bil ki bu ayetle kastedilen, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini inkâr edenlerin ileri sürdükleri şüphelerden bir başkasını nakletmektir. Şöyle ki: Onlar "Muhammed, bu kıssaları ve sözleri, bir başka insandan istifade ile ve ondan öğrenerek söylüyor" demişlerdir. Alimler, müşriklerin, Hazret-i Muhammed'in, kendisinden öğrendiğini söyledikleri o beşerin kim olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bunun, kendisine Yaîş denilen Amir İbn Lüeyyoğullarının bir kölesi olduğu ileri sürülmüştür. Bu köle, çeşitli kitaplar okurdu. Yine bunun, Utbe İbn Rebiâ'nın kölesi Addâs olduğu da ileri sürülmüştür. Yine bunun, kitapları bulunan ve ismi Cebrâ olan Hadremîoğullarının bir kölesi olduğu da ileri sürülmüştür. Kureyş, "Haramîoğullarının kölesi, Hatice'ye; Hatice de Muhammed'e öğretiyor!" diyorlardı. Yine bunun, Mekke'de, ismi Belâm olan, Arapça bilmeyen bir hristiyan olduğu da ileri sürülmüştür ki, Ebu Meysere denildiği de olmuştur. O, Rumca konuşuyordu. Bunun, Selmân el-Farisî olduğu da söylenilmiştir. Velhasıl bu isimleri sayıp dökmenin bir faydası yoktur. Netice olarak diyebiliriz ki, o müşrikler, Hazret-i Muhammed'i, bu sözleri başkasından öğrenmek, daha sonra da onları kendiliğinden izhâr etmek ve bu hususta yalan söyleyerek onları vahiy yoluyla öğrendiğini iddia etmekle itham etmişlerdir.
İlhad Ne Demektir?
Daha sonra Cenâb-ı Hak, bütün bunlara. "Haktan sapmak suretiyle kendisine mal edeceklerinin lisanı, a'cemîdir. Bu (Kur'ân) ise, apaçık bir Arapça'dır" diyerek cevap vermiştir. "İlhâd" kelimesinin Arapça'daki manası, meyletmek demektir. Nitekim bir kimse, kasttan, doğru istikametten sapıp meylettiğinde "Lehade ve elhade" denilir. Haktan sapan ve dönen kimseye "mülhid" denilmesi de bu manadandır. Hamza ve Kisaî yâ'nın ve hâ'nın fethasıyla, yelhadûne şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları, yâ'nın dammesi ve hâ'nın kesresiyle yulhidûn şeklinde okumuşlardır. Vahidî şöyle der: "Evlâ olan, yâ'nın dammesiyle okumaktır; çünkü bu, Kur'ân'ın ifadesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kim orada zulm ile ilhâda yeltenirse"(Hacc, 25) buyurmuştur. "İlhâd", bazan meylettirmek manasına da kullanılır. Nitekim bu manada olmak üzere, kabirde "lahd" eştiğinde o kimse, "Elhadtu lehû lahden der, yine; "kabrun muihad" (Lahd vurulmuş kabir) ve "Kabrun melhûd" (Lahd vurulmuş kabir) denilir. Bir dini bırakıp da başka bir dine meyletme söz konusu olmaksızın, bütün dinlerden meyledip uzaklaşan kimseye de, bu anlamda müthid denilir. Bu ayetteki "ilhfid" her iki görüşe göre de tefsir edilmiştir. Nitekim Ferra, bunun sülâsîden meyl masdarından olmak üzere "yemîlune" (meylederler) manasına geldiğini söylerlerken, Zeccâc bunun, if'âl babından yumîlûn (meylettirirler) manasına geldiğini söylemiştir. Yani, "sözü meylettirdikleri lisan a'cemîdir (Arapça değildir)" demektir.
A'cem ve İ'câm Kelimesi
Ayetteki a'cemî kelimesine gelince, Ebu'l-Feth el-Mevsılî şöyle demektedir:
A-C-M kelimesi, Arapça'da, mübhem ve gizli bırakmak, beyân etmemek manasına oelâiet etmek üzere vaz' olunmuştur. Nitekim Arapların, fasih konuşamadıklarında, 'Reculun a'cemu" (Fasih konuşamayan adam) ve "İmra'etun acmâu" (Fasih Konuşamayan kadın) demeleri bu manadadır. Görülmediği ve gizli olduğu için, kuyruk sokumuna, "Acmu'z-zenebi" denilir. Yine, içindekini izah edemediği için, hayvanlara da," acmâ' "denilmektedir. Araplar, öğle ve ikindi namazlarına da " 'acmâvân " adını vermişlerdir. Çünkü bu iki namazdaki kıraat cehren değil gizli okunmaktadır. Arapların "A'cemtu'l-kitâbe" sözlerinin manası, "Kitabın kapalılığını giderdim" şeklindedir. Çünkü if'âl babının hemzesi, bazan selb (izâle) manası ifade eder. Bu, Arapların, bir kimsenin şikâyet ve rahatsızlığını giderdiğinde, "Eşkeytu fülânen" demeleri gibidir. İşte bu kelimenin aslı budur. Daha sonra Araplar kendi lisanlarını bilmeyen ve onu konuşamayan kimselere, " 'A'cem", "A'cemî" adını vermişlerdir. Ferrâ ve Ahmed İbn Yahya şöyle demektedir: "A'cem" Arap dahi olsa, lisanında kapalılık bulunan, fasîh olmayan kimseye denilir. A'cemî ve el-'acemi ise, aslı yabancı olan kimse demektir." Ebu Ali el-Farisî ise şöyle demektedir: "A'cem, ister Arap ister yabancı olsun, fasîh olmayan kimse demektir. Baksana Araplar, Arap olmasına rağmen, lisânında rekaket ve ucme bulunduğu için, "Ziyâdu'l-a'cemu" (Fasih konuşamayan Ziyâd) derler." Ayetteki a'rabî kelimesinin manasına ve iştikakına gelince, biz bunu Cenâb-ı Hakk'ın (Tevbe, 97) ayetinin tefsirinde ele almıştık. Ferrâ ve Zeccâc bu ayetin tefsirini yaparken, Arapça'da, " Arube sânuhu-arâbeten-ve 'urûbeten" (Lisanı fasih ve güzel oldu) denildiğini söylemişlerdir. İşte, bu ayetin lafızlarının tefsiri bundan ibarettir.
Cevabın nasıl izah edileceği hususuna gelince: Bil ki bu, biz, "Kur'ân, kendisinde afızlarla ilgili fesahat bulunduğu için bir mu'cizedir" dediğimizde ancak ortaya çıkar. Buna göre Cenâb-ı Hak tarafından sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Farzedin ki Hazret-i Muhammed, mânaları, o a'cemîden öğrenmiştir! Ancak ne var ki Kur'ân, arzlarında bulunan fesahatinden dolayı bir mu'cizedir. Sizin, "Muhammed, bu manaları o adamdan öğrenmiştir" şeklindeki sözünüzde doğru söylediğiniz farzedilse bile, ancak ne var ki bu, maksadımızı zedelemez. Çünkü Kur'ân, fesahatinden dolayı ancak bir mucizedir. Sizin ileri sürdüğünüz şey ise, bu maksadı zedelemez."
Cenab-ı Hak bu cevabı ortaya koyunca, bunun peşinden tehdit ve vaidini getirerek, "Allah'ın ayetlerine iman etmeyenler (yok mu), şüphesiz ki Allah onlara hidayet etmez" buyurmuştur. Ehl-i sünnet alimlerimizin, bu ayeti nasıl tefsir edecekleri açıktır. Kâdî ise şöyle demektedir: "Bu hususta söylenilenlerin en güçlüsü, "O, onları cennet yoluna iletmez" şeklindeki görüştür. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak bundan sonra, "Onlar için çok acıklı bir azap vardır" buyurmuştur. Bununla, "Onlar, Allah'a iman etmeyi bırakınca, Allah onları cennete iletmez. Aksine onları cehenneme sevkeder" manası kastedilmiştir."
Daha sonra Cenâb-ı Hak, o müşriklerin bu sözlerinde yalancı olduklarını beyan ederek, "Ancak Allah'ın ayetlerine iman etmeyenlerdir ki iftira düzerler, işte, yalancıların ta kendileri de onlardır" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Münkirlerin Yalancılığı
Bununla şu kastedilmiştir: "Allahü teâlâ, önceki ayette onların söylediklerinin doğru olduğunun farzedilmesi halinde bile, bu sözün maksadı zedelemeyeceğini beyan etmiş, daha sonra da bu ayette, onların söylediklerinin doğru olmayıp, onların bu hususta yalan söylediklerini açıklamıştır. Onların yalancı olmalarının delili şudur:
1) Onlar kâfir iken, Allah'ın ayetlerine iman edemezler. Durum böyle oldukça da, onlar Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e düşman olurlar. Düşmanların sözleri ise, bir tür hezeyan ve saçmalıktır., itham eden kimsenin lehine delil olmaz.
2) Öğrenme işi bir oturumda meydana gelmez ve gizli olarak da tamamianamaz. Tam aksine öğrenme, ancak öğreten kimsenin öğrenen kimseye uzun zaman ve uzun süre gidip gelmesiyle tamamlanır. Eğer durum böyle olsaydı, o zaman halk arasında Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, ilimleri falancadan filancadan öğrenmiş olduğu yaygın vemeşhur hale gelmiş olurdu.
3) Kur'ân'da mevcut olan ilimler pekçoktur. Bunları öğrenmek ise, öğreten kimsenin son derece faziletli ve muhakkik bir kimse olması durumunda mümkün olur. Binaenaleyh, onların içinde, öğretme konusunda ve işleri tahkik etmede bu noktaya ulaşmış bir kimse olmuş olsaydı, o kimse, inceleme ve tahkik hususunda, dünyada parmakla gösterilen kimse olurdu. Binaenaleyh bu yüce ilimleri ve eşsiz konulan, rasigele falanca ve filancadan öğrenmek nasıl mümkün olur?
Bil ki, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini bu gibi çarpık cümlelerle tenkit etmek, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hüccetinin açık ve net olduğunu gösterir. Çünkü muarızlar, bu hususta ta'nda bulunmaktan aciz olup, son derece acziyete düşünce, işte o zaman bu zayıf ve tutarsız sözleri söylerler.
İkinci Mesele
Bu ayette, yalan söylemenin büyük günahlardan ve en çirkin kötülüklerden olduğuna dair kuvvetli bir delalet bulunmaktadır. Bunun delili şudur: Bu ifadenin başındaki innemâ hasr ifade edip, buna göre mana, "Yalana ve iftiraya ancak Allah'ın ayetlerine iman etmeyen ve ancak kâfir olan kimseler yönelir" şeklinde olur.
Şayet: "Ayetteki fiil cümlesi; cümlesi ise, isim cümlesidir. Halbuki, isim cümlesinin fiil cümlesine atfı uygun değildir. Binâenaleyh, bu ayette bu şekilde gelmesinin sebebi nedir?" denilirse biz deriz ki:
İsim ve Fiil Sıgalarının Delâleti
Fiil, bazan devamlı olur, bazan da inkitâya uğrar. Bunun delili; 'Sonra, bütün o delilleri gördüklerinin ardından mutlaka onu bir zamana kadar ma atmalan onlara zahir oldu"(Yusuf, 35) ayetidir. Cenâb-ı Hak, hapsin devamlı olmayacağına dikkat çekmek için, bu ayette buna işareten fiil cümlesi getirmiştir. Firavun da, Hazret-i Musa'ya. "Andolsun dedi, eğer benden başka bir tanrı edinirsen seni muhakkak ve muhakkak zindana grenlerden ederim" (şuara, 29) demiştir. Burada da, bu hapsin devamlı olduğuna dkkat için, bu ifade burada isim olarak getirilmiştir. Alimlerimiz şöyle demişlerdir: Allahü teâlâ "Adem Rabbine karşı geldi de, yolunu şaşırdı" (Taha, 121) buyurmuştur. Bunun, "Adem asîdir, azgındır..." şeklinde ifade edilmesi caiz değildir. Çünkü fiil sîgası devam ifade etmez, amma isim cümlesi ise, devamlılığı İade eder.
Bu mukaddimeyi iyice kavradığında biz diyoruz ki; Cenâb-ı Hak, "Ancak Allah'ın ayetlerine iman etmeyenlerdir ki, iftira düzerler" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bunu, yaian söylemeye yeltenenin ve söyleyenin, sanki de neredeyse küfre gireceğine dikkat çekmek için zikretmiş, daha sonra da, yalan söylemenin onlarda kök salmış olan cevamtı bir nitelik olduğuna dikkat çekmek için de, "işte, yalancıların ta kendileri de onlardır" buyurmuştur. Bu, senin tıpkı, "Yalan söyledin, yalancısın" demen gibidir. Bu durumda senin "yalancısın!" sözün, onu alabildiğince yalan söylemekle tavsif etmek olur ki bu, "Senin âdetin, işin gücün yalan söylemektir" demektir.
Üçüncü Mesele
Ayetin zahiri, yalan söyleyenin, Allah'ın ayetlerine inanmayan bir müfteri olduğuna delâlet eder. İşte burada da böyledir. Çünkü küfür, ulûhiyyeti ve peygamberlerin nübüvvetini inkâr demektir. Böyle bir inkâr, yalanı ve iftirayı da içine alır. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Mü'min kimse yalan söyler mi?" denildiğinde o, "Hayır" cevabını verir, sonra da bu ayeti okur. Allah en iyisini bilendir.
İmanın Ehemmiyeti
www
104–108. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:109
109. Âyetin Tefsiri
"Kalbi iman üzere mutmaîn ve müsterih olarak icbar edilenler müstesna olmak üzere, kim imanından sonra Allah'ı tanımaz, fakat küfre sine açarsa, Allah'ın gazabı onların başındadır. Onlar için en büyük bir azab vardır. Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar dünya hayatını ahirete tercih etmişlerdir. Ve bir de Allah, kâfirler güruhuna hidayet etmez. Onlar öyle kimselerdir ki Allah. kalbler'min, kulaklarının ve gözlerinin üstüne mühür basmıştır, İşte gafil olanlar da, onların ta kendileridir. Hiç şüphesiz onlar, ahirette de hüsrana uğrayanların ta kendileridir".
Bil ki Allahü teâlâ, kâfirlerin azabının büyük olduğunu bildirince, bu ayette, kalbiyle değil de lisânen küfredenle, hem kalbi hem lisanıyla küfredenlerin durumunu ayrıntılı olarak zikretmiştir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
İmandan Sonra Kâfirlik
Cenâb-ı Hakk'ın "Kim imanından sonra Allah'ı tanımazsa" ifadesi, haberi zikredilmeyen bir mübtedâdır. İşte bu sebeple müfessirler ihtilaf etmişler ve bu hususta şu izahları yapmışlardır:
1) Ayette kısmı, (Nahl, 105) ifadesinden bedeldir. Buna göre kelamın takdiri, "iman ettikten sonra Allah'ı inkâr eden kimseler ancak, Allah'a iftira ederler" şeklinde olur. Böylece bunlardan "mükreh" (icbar edilen) müstesna tutulmuş olup iftira etme hükmünün muhtevasına girmemiş olur. Böyle olması halinde (Nahl, 105) ifadesi, bedel ile "mübdelun minh" arasına girmiş bir itirazî cümle olur.
2) Bu ifadenin, haber olan el-kâzibûn kelimesinden bedel olması da mümkündür. Buna göre kelamın takdiri "işte onlar, (yani o yalancılar) iman ettikten sonra, illah'ı inkâr eden kimselerdir" şeklindedir.
3) Bu kelimenin, zem üzere mansûb olması da caizdir. Buna göre ifadenin takdiri, "işte onlar yalancıların ta kendisidir. Ben, iman ettikten sonra Allah'ı inkâr edenleri kastediyorum" şeklinde olur. Bana göre bu, yapılan izahların en güzeli ve zorlamadan en uzak ve berî olanıdır.
4) ifadesinin, cevabı hazfedilmiş şart ve mübteda olan bir cümle olmasıdır: Çünkü daha sonra zikredilecek olan şartın cevabı, hazfedilmiş olan bu cevaba delalet eder. Buna göre sanki, "iman ettikten sonra kim Allah'ı inkâr ederse, mükreh olan müstesna, Allah'ın gazabı onların basınadır. Ancak, küfre sinesini açanların başına da, Allah'ın gazabı vardır" denilmek istenmiştir.
Dinden Dönmeye Zorlananın Hükmü
Alimler, insanın kelime-i küfrü söylemesinin gerekmediği hususunda ittifak etmişlerdir. Bunun böyle olduğuna şunlar delalet etmektedir:
1) Bize, Bilâl-i Habeşî'nin o işkenceye sabrettiği ve, "Ahad, Ahad! - (Allah) birdir, birdir!" dediği rivayet edilmiştir. Rivayet olunduğuna göre, Dirkısım Mekke'li fitneye düşerek, İslâm'a girdikten sonra İslâm'dan ayrılıp irtidâd etmişlerdi ve onların içinde "mükreh" olanlar, kalbi imanda ısrar ettiği halde, kelime-i küfrü lisanen söyleyenler vardı. Ammâr, anne-babası Yasir ve Sümeyye, Suheyb-i Rûmî, Bilâl-i Habeşî, Habbâb ve Salim (r. anhüm) bunlardandır ki bunlar, alabildiğine işkence görmüş kimselerdir.
Sümeyye'ye gelince: Denildiğine göre o, iki deve arasına bacaklarından ve oi'arından bağlanılmış ve mızrakla kalbinden vurulmuştu. Ve onlar: "Sen, birtakım elekler için müslüman oldun" demişlerdi. Böylece hem o, hem de Yâsir öldürülmüştü ki bu ikisi, İslâm'ın ilk iki şehididir. Ammâr'a gelince o, onların stediklerini lisanıyla kerhen söylemişti. Bunun üzerine, "Ey Allah'ın Resulü, Ammâr kâfir oldu" denildiğinde, Hazret-i Peygamber, "Hayır, Ammâr tepeden tırnağa imanla boludur. İman onun etine kanma sirayet etmiştir" buyurur. Ammâr, Hazret-i Peygamber'e, ağlayarak gelir. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onun göz yaşlarını Imeye başlar ve "Senin için bir şey yok. Eğer onlar, aynı şeyi sana bir daha .açarlarsa, sen de onlara o söylediğini tekrarla" der. Müsned, 4/69-90. Hadramî'nin kölesi Cebr de bunlardandır. Efendisi onu zorlamış, o da bunun üzerine (lisânen) küfre girmişti. Daha sonra, hem efendisi hem de kendisi müslüman olmuşlar, hem de öyle güzel olmuşlar ki, hicret dahi etmişlerdir.
Üçüncü Mesele
Ayetteki İlla men ukrihe bir istisna değildir. Çünkü mükreh, kâfir değildir. Binâenaleyh, onun kâfirden İstisna edilmesi doğru olmaz. Ancak ne var ki, mükreh'ten, iman ettikten sonra kâfirden, kendi ihtiyarıyla sudur eden şeyin aynısı (zahiren) ondan çıktığı için, -bu müşakele'den (lafzî benzerlikten) dolayı- bu istisna geçerli olmuştur.
Geçerli İcbar ve Bilal
Burada, kendisi sebebiyle küfür kelimesini telaffuz etmenin ikrah (zorlama) halini beyan etmek gerekir. Bu, o kimsenin, meselâ öldürülmeyle korkutulması, çok şiddetli dövülmesi ve incitilmesi gibi, dayanamayacağı bir işkenceye maruz bırakılmasıdır. Mücahid şöyle der: "Müslüman olduğunu ilk defa (açıkça) söyleyenlerin sayısı, yedidir: Allah'ın Resulü, Ebu Bekir, Habbâb, Süheyb, Bilâl Ammâr ve Sümeyye, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelince, onu, amcası Ebu Talib korudu. Ebu Bekir'e gelince, onu da kabilesi himaye etti. Diğerleri ise yakalanıp, kendilerine demirden zırhlar giydirildi. Sonra da, güneş altına oturtuldular. Böylece, demirin ve güneşin harareti onların takatlerini kesti. Ebu Cehil, onların yanına gelerek, onlara sövüp saydı, onları azarladı, bu arada Sümeyye'ye de söğerek mızrağını, harbesini onun tercine dürttü." Diğer alimler ise şöyle demişlerdir: "Onlar, Bilâl'den başkasına diş geçiremediler. Çünkü onlar, Bilal'e işkence yapıyorlardı. Bilâl ise: "Allah birdir, birdir!" diyordu. Derken, onlar ona işkence etmekten bıkıp usandılar. Bunun üzerine de, onlar onun ellerini arkadan bağlayarak boynuna kendirden bir ip attılar ve onu, kendisiyle oynayıp eğlensinler diye, çocukların ellerine verdiler. Derken, çocuklar da onunia oynamaktan usanarak, onu bıraktılar." Ammâr şöyle demektedir: "Biz, Bilâl hariç, o müşriklerin istedikleri şeyi söylemiştik. Ama, Bilâl canından vazgeçmişti. İşte bunun üzerine, o müşrikler onun yakasını bırakmışlardı." Habbâb da şöyle der: "Benim için, ancak sırtımın yağınm söndürebileceği bir ateş yakmışlardı."
İşkence Edilenin Tutumu
Alimler, kişinin kelime-i küfrü söylemesi durumunda, kalbinin ona rıza göstermekten uzak olması ve birtakım tarizlerle, çıtlatmalarla yetinmesi gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu tarizler o kişinin, "kâfirlere göre" manasını; veyahut da başka bir Muhammed'i kastederek, "Muhammed yalancıdır" demesi gibidir, veyahut da bu ifadeyi, istifham-ı inkârî'ye niyet ederek söylemesidir. (Muhammed yalancıdır?!) Yani, değildir). İşte bu noktada iki bahis ortaya çıkar:
Birinci Bahis: Onu buna zorlayan, onun bu tür niyyetleri kafasında canlandırmasına fırsat vermez, veyahut da o çok büyük bir korku ve endişeye kapıldığı için, bu tür niyyetler onun kalbinden silinip giderse, o zaman bu kimse zahiren kınanır, ama Allah'ın affı da umulur ve beklenir.
İkinci Bahis: Bu işe zorlayan, şayet İşi sıkı tutar da ona bütün tariz çeşitlerini açıklar ve ondan, "Şunu şunu demeni değil, şunu söylemeni bekliyorum" demesini isterse, bu durumda ya yalan söylemenin üstlenilmesi, veyahut da canı ölüme maruz bırakma durumu ortaya çıkar. İşte bu noktada bazı kimseler, onun yalan söylemesinin mubah olacağını ileri sürerlerken, bazıları bunun onun için mubah olmayacağını savunmuşlardır ki, Kadî bu ikinci görüşü tercih ederek, şöyle der: Çünkü yalan, ancak yalan olduğu için kabihtir. Binâenaleyh, her durumda kabih ve çirkin olması gerekir. Şayet bazı faydalar gözetmekten dolayı kabih ve çirkin olmaktan çıkması caiz olsaydı, o zaman bazı menfaatlerden dolayı, Allah'ın da yalanı yapıp işlemesi imkânsız olmazdu. Bu durumda da sadece Allah'ın bilebileceği, bazı maslahatları gözetmesinden ötürü, böylesi bir yalanı işlemesi ihtimali sebebiyle, Allah'ın ne vaadine, ne de vaîdine güven diye bir şey kalmazdı.
İcbar Konusunda Azimet
Alimler, kişinin, kelime-i küfrü söylemesinin gerekmediği hususunda ittifak etmişlerdir. Bunun delilleri şunlardır:
1) Biz, Hazret-i Bilâl'in, o işkenceye sabrettiğini ve, "(Allah) birdir, birdir!" dediğini; Hazret-i Peygamber'in de, "Ne fena yaptın!" demediğini, tam aksine onu bundan dolayı utulayıp saygı duyduğunu nakletmiştik. Böylece bu, kişinin, kelime-i küfrü söylemesi gerekmediğine delalet etmiş olur.
Müseylime'nin İcbar Etmesi
2) Rivayet edildiğine göre Müseylimetu'l-Kezzâb, iki adam yakalar, onlardan birisine, "Muhammed hakkında ne dersin?" dediğinde o, "Allah'ın Resulüdür!" der. Bunun üzerine, "ya, benim hakkımda ne dersin!" dediğinde o, "sen de..." der. Bunun üzerine o, onu salıverir. Diğerine dönerek, "Peki Muhammed hakkında sen ne dersin?" dediğinde o, "Allah'ın Resulüdür" der. Bunun üzerine Müseylime,"Ya benim için ne dersin?" dediğinde de, "Ben sağırım" der. Müseylime, sorusunu üç defa tekrarlar, o da aynı cevabı verir. Bunun üzerine o, onu öldürür. Bu durum Hazret-i Peygamber'e ulaşınca o, şöyle der: "Birincisi, Allah'ın ruhsatına tutunmuştur, ikincisi ise, hakkı, kafalara vururcasma söylemiştir. Onu tebrik ederim" buyurmuştur.
Bu hadis şu iki bakımdan delil getirilir:
a)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kelime-i küfrü (inkârı ifade eden sözü) söylemeyi "ruhsat" olarak adlandırmıştır.
b) O, bu sözü söylemeyip de, bundan dolayı öldürülen kimsenin durumunu saygı tle karşılamıştır.
3) Hakkı ikrar etme yolunda canı vermek çok zor birşeydir. Binâenaleyh Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "İbadetlerin en faziletlisi, en zor ve en meşakkatli olanıdır' Keşfu'l-Hafa 1/155 hadisinden ötürü, bunun, en mükâfaatlı bir ibadet olmuş olması gerekir.
4) Kelime-i küfrü söylemeyen, kalbini ve dilini küfürden temizlemiştir. Ama onu diliyle söyleyen kimseye gelince, farzedelim ki onun kalbi küfür kirinden temizdir, ama dili zahiren bu pis kelimeye bulaşmış olur. Binaenaleyh birincisinin durumunun daha faziletti olması gerekir. Allah en iyi bilendir.
İkrahın Çeşitleri
Bil ki "İkrah" (zorlama)nın pek çok çeşiti vardır: Birincisi, yapılması için zorlanılan fiilin, mesela içki içme, domuz eti veya leş yeme gibi bir iş olmasıdır. Bu durumda bakılır, eğer o, diğerini bu işi yapmaya silah zoruyla zorluyorsa, zorlanan kimsenin bunu yapması gerekir. Çünkü canı kurtarmak gerekir. Bu misalde, canı kurtarmanın yolu da, ancak onu yemekten geçer. Bunu yemeden-içmeden dolayı, ne o kimseye bir zarar, ne de Allah'ın hakkına bir ihanet söz konusudur. Dolayısıyla, "Kendinizi tehlikeye atmayın" (Bakara, 195) ayetinden ötürü, bunun yapılması gerekir. İkincisi, zorlanılan fiilin mubah olup, vacip bir iş olmamasıdır. Bunun misali, bir kimsenin, bir kimseyi kelime-i küfrü söylemeye zorlamasıdır. Bu durumda, zorlanan kimsenin bunu söylemesi mubahtır, fakat, daha evvel de izah ettiğimiz gibi, farz ve vacib değildir. Üçüncüsü, o fiilin vacib ve mubah değil, ancak haram olmasıdır. Bu, mesela bir kimsenin bir kimseyi, bir başkasını öldürmeye yahut onun uzuvlarından birisini kesmeye zorlaması gibidir. İşte bu durumda, öldürme işi, asıl hükmü olan haramlık üzere devam eder. Ama mükreh (zorlanan kimse)den kısas düşer mi düşmez mi meselesine gelince, Şafii (r.h), bu husustaki iki görüşünün birinde, "Kısas gerekir" demiştir. Bunun delili şu iki şeydir:
1) O, onu kasden ve düşmanca öldürmüştür. Binâenaleyh Hak teâlâ'nın, "Ey iman edenler, maktuller hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı)" (Bakara, 178) ayetinden ötürü, bu kimseye kısas uygulanması gerekir.
2) Biz, mükrehin, öldürülmesine kastedildiğinde, başkasını öldürmek suretiyle de olsa, canını kurtarabileceğinin helal olduğunda ittifak ettik. Binaenaleyh onun, bu öldürme işine yeltenmesinin düşünülmesi, onun da kanının akıtılmasını gerektireceğine göre, mükrehten gerçekten öldürme işinin sudur etmesi durumunda, onun kanı da akıtılmayı haydi haydi haketmiş olur. Allah en iyi bilendir.
Sekizinci Mesele
Öldürme (katillik) veya kelime-i küfrü söyleme gibi, zorlamayı kabul eden fiiller olduğu gibi, böyle olmayan fiiller de vardır. Mesela, zinanın böyle olduğu söylenmiştir. Çünkü ikrah (zorlama), büyük bir korku doğurur. Bu da, erkeğin cinsi münasebet organının sertleşmesine mani olur. Binâenaleyh eğer zina hadisesi tahakkuk edecek olsa, bunu ikrahdan dolayı değil de, o kimsenin kendi arzu ve ihtiyarı ile yaptığı anlaşılmış olur.
Dokuzuncu Mesele
Şafiî (r.h), mükrehin verdiği talakın (boşanmanın) talak sayılmayacağını söylerken; Ebu Hanife (r.h) ise, bu talakın geçerli olduğunu söylemiştir. Şafii (r.h)'nin delili şudur:
Cenâb-ı Hak, "Dinde zorlama yoktur" buyurmuştur. Bununla, "Dinde ikrah yoktur" manasının kasdedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü bu ikrah bizzat vardır. Binaenaleyh ayeti, ikrahın neticelerinin olmaması manasına hamletmek gerekir. Buna göre mana, "Dinde ikrahın tesiri yoktur, o nazar-ı dikkate alınmaz" şeklindedir. Hem Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Ümmetimden, hatanın unutmanın ve zorlanıldıklan şeyin vebali (hükmü) kaldırıldı" Keşfu'l-Hafa 1/433; İbn Mâce, Talak, 16 (1/659). buyurmuştur. Yine O (sallallahü aleyhi ve sellem) "İkrah halinde talak geçerli değildir" İbn Mâce,Talak, 16 (1/660). buyurmuştur. Eğer onlar (yani Hanefîler), "O, onu boşamıştır. Dolayısıyla, "Yine erkek, eşini boşarsa, ondan sonra kadın kendisine ... helâl olmaz" (Bakara, 230) ayetinin hükmüne girer" derlerse, buna karşı cevabımız, "Deliller tearuz ettiğinde (birbirine karşı geldiğinde), bizim de görüşümüz üzere, oldukları gibi kalmaları gerekir" şeklinde olur. Allah en iyi bilendir.
Onuncu Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın "Kalbi iman üzere mutmain ve müsterih olarak" ifadesi, imanın yerinin kalb olduğuna delalet eder. Yeri kalb olan şey ise, ya inançtır, yahut kelâm-i nefsî (düşüncedir). Dolayısıyla imanın, ya bilmekten, yahut da kelâm-ı -efsî ile tasdik etmekten ibaret olması gerekir. Allah en iyi bilendir.
Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Fakat kim küfre sine açarsa" yani, "göğsünü (kalbini), küfrü kabul etmek için açar, yayarsa" buyurmuştur. "Sadr" kelimesi, "şereha" fiilinin mef'ûlü olarak mansubtur. Buna göre kelamın takdiri, "Kim göğsünü küfre açarsa" şeklindedir. Burada, sadrehu kelimesindeki zamir hazfedil mistir. Çünkü insan, başkasının göğsünü açmaya, şekillendirmeye muktedir olamaz. Binâenaleyh ayetteki "sadr" kelimesi, kendisiyle marifelik (belirlilik) murad edilen nekire bir kelimedir.
Allahü teâlâ sonra, "Allah'ın gazabı onların başındadır" buyurmuştur. Bu, "Allahü teâlâ, onlara azab etmeye hükmetmiştir" demektir. Cenâb-ı Allah, daha sonra bu azabı niteleyerek, "Onlar için en büyük bir azab vardır" buyurmuştur.
Dünyayı Tercih Edenler
Sonra Cenâb-ı Allah "Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar dünya hayatını ahirete tercih etmişlerdir" buyurmuştur. Buna göre mana, "Onların bu küfre ve irtidada yeltenmeleri, Allahü teâlâ'nın onları imana iletmemesi ve onları küfürden korumaması yüzündendir" şeklinde olur. Kadî ise: "Bununla, "Allah onları cennete hidayet etmez, iletmez" manası murad edilmiştir" demiştir. Ona bu görüşünün zayıf olduğu söylenir. Çünkü, "Ve Allah kâfirler güruhuna hidayet etmez" ifadesi, "Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar dünya hayatını ahirete tercih etmişlerdir" ifadesi üzerine atfedilmiştir. Binaenaleyh "ve Allah kâfirler güruhuna hidayet etmez" ifadesinin, onların bu irtidâd ve küfre yönelmelerini gerektiren bir sebep olması gerekir. Kıyamette cennete hidayet etmemek, iletmemek ise, bu irtidadın ne bir sebebi, ne bir illeti olabilir, aksine bu irtidadın neticesi ve sonucu olur. Dolayısıyle Kâdî'nin yapmış olduğu bu te'vil batıldır.
Allahü teâlâ, sonra, kendisinin onları iman etmekten alıkoyduğunu iyice beyan ederek "Onlar öyle kimselerdir ki Allah, kalblerinin, kulaklarının ve gözlerinin üstüne mühür basmıştır" buyurmuştur. Kâdî şöyle der: "Mühürleme iman etmeye manî değildir. Şunlar, bunun delilleridir:
1)Allahü teâlâ bu sözü, onları kınamak ve zemmetmek sadedinde zikretmiştir. Binâenaleyh eğer onlar, bu mühürleme sebebi ile imân edememiş olsalardı, bu zemme müstehak olmazlardı.
2)Allahü teâlâ, bu mühürleme hususunda, kulağı, gözü ve kalbi birlikte zikretmiştir. Halbuki kulak ve göz olmadığı zaman, bu ikisiyle ilgili mühürleme bir tarafa, bu kimsenin kalben mü'min olmasının mümkin olacağı malumdur.
3) Allah onları, "gafil" olarak nitelemiştir. Birşeyden yasaklanan, ondan gafil olarak nitelenemez. Böylece, ayetteki tab' (mühürleme) ile muradın, kalbte yarattığı alâmetler ve işaretler olduğu sabit olur.
Biz Bakara Sûresi'nde (Bakara, 7) "tab" ve "hatm" (mühürlemek damgalamak) kelimelerinin tefsirini yapmıştık. Ben derim ki: Bu kelimeler, pekçok açıklamalar ve güçlü cevaplarla birlikte, hem Bakara Sûresi'ndeki o ayette, hem de ilgili diğer ayetlerde ele alınmıştır. Dolayısıyle burada tekrar etmenin faydası yoktur.
Gafillerin Hüsranı
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "işte gafil olanlar da onların indileridir" buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bu, "onlar, ahirette kendilerine yapılmak istenen şeylerden gafildirler" manasınadır" demiştir. Müteakiben Cenâb-ı Hak, "Hiç şüphesiz onlar ahirette de hüsrana uğrayanların ta kendileridir" buyurmuştur.
Bil ki bu hüsranı gerektiren şey, Allahü teâlâ'nın, geçen ayetlerde, onlarda : ruğunu beyan ettiği şu altı sıfattır:
1) Onlar, Allah'ın gazabını haketmişlerdir.
2) Onlar, azab-ı elîmi haketmişlerdir.
3) Onlar, dünya hayatını ahirete tercih etmişlerdir.
4)Allahü teâlâ onları hidayetinden mahrum etmiştir.
5)Allahü teâlâ, onların kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir.
6)Allahü teâlâ, onları, Kıyamette, kendilerine verilmek murad edilen o şiddetli azabtan gafil olanlardan kılmıştır. Hal böyle olunca, onlar bu azabı savuşturma hususunda hiç bir şey yapamazlar. Bundan ötürü de, onların hakkında, herbiri çeşitli kayır ve mutlulukları elde etmeye mani en büyük şeylerden olan bu altı sıfatın onlarda tahakkuk ettiği sabit olmuştur. Allahü teâlâ'nın, insanı taatlarıyla, ahiret mutluluklarını satın alan bir tacir gibi olsun diye, dünyaya koyduğu malumdur. Binaenaleyh insanın önünde bu büyük (altı) engel bulununca, bu kimsenin hüsranı (zarar ve ziyanı) büyük olur. Cenâb-ı Allah, işte bu sebepten ötürü, "Hiç şüphesiz onlar, ahirette de hüsrana uğrayanların ta kendileridir" yani, "başkaları değil, onlar" buyurmuştur. Bundan maksat, onların hüsranlarının, zarar ve ziyanlarının pek büyük olacağına dikkat çekmektir. Allah en iyi bilendir.
İmanda Sebatın Mükafatı
110. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:111
111. Âyetin Tefsiri
"Sonra senin Rabbin işkencelere uğratıldıktan sonra hicret edip ardından da sabrederek cihad edenlerin yardımcısıdır. Gerçekten senin Rabbin onların bu amellerinden sonra cidden gafur ve rahimdir. O gün herkes kendisi için çalışıp çabalayacak. Herkes ne yaptı ise, kendisine eksiksiz (onun karşılığı) verilecek. Onlar asla haksızlığa uğratılmayacaklar".
Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Allahü teâlâ, geçen ayette, inandıktan sonra Allah'ı inkâr eden kimsenin durumu ile Allah'ı inkâr etmeye zorlanan, korku sebebi ile kelıme-i küfrü söyleyen veya bunu soylemeyen kimselerin durumunu anlatınca, bunun peşisıra da, fitnelere uğratılıp, işkence edildikten sonra hicret edenlerin durumunu zikrederek, "Senin, Rabbin işkencelere uğratıldıktan sonra hicret edenlerin yardımcısıdır" buyurmuştur. İbn Amir, malum sığasında ve fâ harfinin fethasıyla, buradaki fiili, fetenû (fitneye düşürmelerinden sonra) şeklinde okurken; diğer kıraat imamları meçhul olarak, fâ'nın zammesiyle, fütinû (fitneye düşürülmelerinden sonra) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraatin izahı şu şekillerde yapılabilir:
1) Bununla "Müşriklerin ileri gelenleri, yani fakir müslümanlara eziyet edenler, eğer tevbe eder, hicret eder ve sabrederlerse, Allah onların tevbelerini kabul eder" manası murad edilmiştir.
2) Tıpkı ve (Geçimini üzerine almak, bakmak) kelimelerinin aynı manaya gelmesi gibi, ve (fitneye düşürdü) fiilleri de aynı manaya gelir.
3) O güçsüz ve aciz müslümanlar, canlarını korumak için, küfür (inkâr) sözünü söyleyince, sanki kendilerini fitneye düşürmüş oldular. Bu durum bir fitne kabul edildi.
Çünkü kelime-i küfrü (zorlama esnasında) söyleme müsaadesi henüz o zaman verilmemişti.
Bu fiilin meçhul okunuşuna göre olan kıraatin izahı ise açıktır. Çünkü, "fitneye düşürülenler", müşriklerin ileri gelenlerinin irtidada, imandan dönmeye zorladıkları güçsüz ve aciz mü'minlerdir. Böylece Allahü teâlâ, hicret, cihad ve sabretmeleri raünde bu kimseleri, (icbar halinde) kelime-i küfrü söylemelerini bağışlayacağını beyan buyurmuştur.
İşkenceden Sonra Hicret
Ayetteki "fitneye düşürüldükten sonra" ifadesi ile, ya onların işkence edilmeleri, yahut işkence edileceklerine dair tehdid edilmeleri manası kastedilmiş olabileceği gibi, "onların irtidad etmiş olmaları" manası da kastedilmiş olabilir. Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Hicret eden bu mü'minler, Mekke'de İdiler. Derken başlarına bir fitne (belâ) geldi ve irtidâd ettiler. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında şüpheye düştüler. Sonra tekrar müslüman olup, hicret ettiler. İşte bu ayet onlar hakkında nazil oldu." Bu ayetin, Abdullah b. Said b. Ebî Sarh hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. O, irtidad etmişti. Mekke'nin fethi günü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onun öldürülmesini emretti. Bunun üzerine Osman (radıyallahü anh), onun için aman diledi ve Hazret-i Peygamber de bu amanı verdi. Daha sonra o güzel öir müslüman oldu. Bu rivayet, ancak biz bu sûreyi medenî kabul ettiğimizde, yahut da bu sûredeki bu ayeti medenî saydığımızda geçerli olur. Bununla, takiyye için küfür-inkâr sözünü söyleyen o zayıf ve âciz müslümanların da kastedilmiş olması muhtemeldir. Binâenaleyh ayetteki, "fitneye uğratıldıktan sonra hicret edenler" ifadesi, bu dört izahın herbirine de muhtemeldir. İfadenin lafzında, bunlardan birine muayyen olarak delalet eden birşey yoktur.
Bunu anladığın zaman biz diyoruz ki: Bu ayet, küfrünü açıkça ifade eden, söyleyen kimse hakkında nazil olmuştur. Binâenaleyh ayetten murad, "Bu, kendisinde günah olmayan şeylerdendir. Hicret eder, cihadda bulunur ve sabrederse bu kimsenin hali, icbar edilmeyen kimsenin hali gibidir" manası olur. Eğer bu ayet irtidad eden kimse hakkında ise o zaman bundan maksat, "Tevbe edip dönmesi ve üzerine vacib olan şeyleri yerine getirmesi o kişiden bu ikabı giderir ve onun için Allah'ın mağfireti, -ahmeti meydana goiir" manası olur. Ayetteki ba'dihâ kelimesindeki hâ zamiri, daha önce bahsedilen amallere râcidir. O ameller de, hicret, cihâd ve sabırdır.
İnsanın Kendi Derdine Düşmesi
Cenab-ı Allah'ın "O gün herkes, kendisi için çalışıp çabala ifadesi ile ilgili birkaç bahis var:
Birinci Bahis: Zeccâc: "Ayetteki "yevm" (o gün) kelimesi, iki bakımdan mansubtur:
1) İfadenin manası "Gerçekten senin Rabbin bunların ardından, her nefsin kendisi için çalışıp çabaladığı o günde, cidden gafur ve rahimdir" yani "Hak teâlâ, rahmet ve mağfiretini, insanın rahmet ve mağfirete en çok muhtaç olduğu o günde verir" şeklinde olabilir.
2) Ayetin takdiri, "Onlara, şöyle şöyle olan o günü hatırlat. Çünkü Kur'ân'ın manası (özü) azamet, inzâr ve vaz'u nasihattir" şeklinde olabilir. (Yani yevm kelimesi, her iki durumda da mef'ûl olarak mansub olmuş olur)" demiştir.
İkinci Bahis:Birisi şöyle diyebilir: "Nefsin, diğer bir nefsi yoktur. Binâenaleyh ayetteki, ifadesinin manası nedir?"
Buna şöyle cevap verilir: "Nefis" ile bazan canlının bedeni kastedilir, bazan birşeyin kendisi ve özü murad edilir. Dolayısıyla ilk "nefis" kelimesi, cüsse ve beden; ikincisi ise, onun kendisi ve zatıdfr. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: "O gün her insan gelir, kendini savunur. Onu başkasının durumu ilgilendirmez." Nitekim Cenâb-ı Hak, "O gün onlardan herbirinin, kendine yeter bir işi (bir derdi) vardır"(Abese, 37) buyurmuştur. Bazı alimlerden şu rivayet edilmiştir: "Cehennem sesli olarak öylesine nefes verir ki, bütün mukarreb melekfer ve bütün nebiler, resuller, diz üstü çöküp şöyle yakarmaya başlarlar: "Ey Rabbim, nefsimi nefsimi!.." Halilullah olan Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bile bunu yapar." Ayette bahsedilen "kendisi için çalışıp çabalama", her insanın kendi mazeretini ortaya koymasıdır. Nitekim "Onlar bizi yoldan saptırdılar" (Ahzâb, 67) ve "Rabbimiz Allah'a yemin olsun ki biz müşrik değildik" (Enam, 23) sözlerinde olduğu gibi.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, - "Herkes ne yaptıysa kendisine eksiksiz verilecektir" buyurmuştur. Bu ifadede bir hazif vardır ve manası şöyledir: "Her nefse işlediği şeyin karşılığı eksiksiz ve noksansız olarak verilecektir."
Ayetteki "Onlar asla haksızlığa uğratılmayacaklar" cümlesi hakkında Vahidî şöyle der: "Bu, "onlara eksik verilmez" manasındadır. Kadî ise şöyle demiştir: "Bu ayet, bizim (Mu'tezile'nin) va'id hususundaki görüşümüze delalet eden en kuvvetli delillerdendir. Çünkü bu ayet, Hak Tealâ'nın herkese, hakkını eksiksiz olarak vereceğine delalet eder. Eğer Cenâb-ı Allah, günahkârın cezasını şefaat sebebi ile kaldıracak olsaydı, eksiksiz ulaştırmış olması doğru olmazdı."
Buna şöyle cevap verilebilir: "Umûmî hükümlerin zâhirinin sizin görüşünüze delalet ettiği hususunda bir anlaşmazlık yoktur. Fakat biz (ehl-ı sünnetin) mezhebine ve görüşüne göre: "Umûmî hükümlerin (ifadelerin) zahirlerine tutunmak, katiyyet ifade etmez. Bir de, va'îd ile alakalı ifadelerin zahirleri, vaad ile ilgili ifadelerin zahirlerine muarızdır, Hem sonra biz, (Bakara, 81) ayetinin tefsirinde vaad-i ilâhî cihetinin, birçok yönden va'îd-i ilahî cihetine ağır bastığını beyan etmiştik, Allah en iyi bilendir.
Nankör Beldenin Sonu
112. Âyetin Tefsiri
"O memleketi, size bir ibret örneği olarak darb-ı mesel yaptı. O (belde), korkudan emin ve sakindi. Rızkı da, kendisine her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat o, Allah'ın nimetlerine nankörlük etti de, Allah da ona, lekte ısrar ettikleri kötülükler yüzünden, açlık ve korku elbisesini tattırdı".
Ayetle ilgili birkaç mesele var:
Birinci Mesele
Bil ki Allahü teâlâ, kâfirleri âhiretteki çok şiddetli va'îd ile tehdid edince, bu ayette dünya afetleriyle de tehdîd etmiştir. Bu afetler, ayette de bahsedildiği gibi, açlık ve içine düşmeleridir.
Mesel
"Mesel", ister mevcut olsun ister mevcut olmasın, bazan belli bir sıfata sahip bir şeyle; bazan da mevcut ve belli bir şey ile yapılır. Binâenaleyh Cenâb-ı Allah'ın, darb-ı mesel yaptığı bu memleket, farzediten muhayyel bir memleket eği gibi, belli bir belde de olabilir. İkinci ihtimale göre, bu memleketin Mekke Mekke'den başka bir belde olması muhtemeldir. Ekseri müfessirler bunun olduğu kanaatindedirler. Ama daha doğrusu, onun Mekke'den başka bir belde gerekir. Çünkü bu mesel, Mekke için yapılmıştır. Mekke'nin meseli (benzetileni) Mekke'den başka olur.
Üçüncü Mesele
Allahü teâlâ, bu memleketin bazı sıfatlarını şöylece saymıştır: Birinci Sıfat: Oranın emniyetli ve emin olması, ahalisine baskın yapılamaması. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Çevrelerindeki insanların zorla (yakalanıp) kapılmakta olmasına rağmen, (Mekke'yi) korkusuz (ve emin bir yer) yaptığımızı onlar görmediler mi?"(Ankebût, 67) buyurmuştur. Mekke için durum böyledir. Çünkü Araplar birbirlerine baskın yaparlardı. Ama Mekkeliler, Allah'ın mukaddes beldesinin ahalisi oldukları için, diğer Araplar onlara saygı duyar, izzet ve ikramda bulunurlardı.
Bil ki "karye" (memleket)i, eminfikfe tavsif etmek, her nekadar aslında eminlik onun ahalisine ait ise de, caizdir. Çünkü Mekke emniyetin mahalli ve o ahalinin yeridir. Zaman ve mekanlar ise, kendilerinin içinde bulunanların sıfatları ile tavsif edilebilirler. Mesela, ı:Güzel, sıcak ve soğuk yer" denilir.
Mutmain ve Emin Kelimeleri
İkinci Sıfat, ayetteki "mutmain" kelimesinin ifade ettiği husustur. Vahidî, bunun manasının, "Onlar kararlı ve sakin idiler. Oranın ahalisi, korku ve darlıktan ötürü oradan göçme ihtiyacı hissetmezlerdi!" şeklinde olduğunu söylemiştir. Ben derim ki: "Eğer oranın mutmain olmasından murad, ora ahilisinin, korku sebebi ile oradan göçme ihtiyacı hissetmemeleri olursa, İşte bu orasının "emin" olması demektir. Eğer bununla, onların darlık sebebi ile oradan göçme ihtiyacı duymamaları manası kastedilirse, bu da ayetteki "Rızkı da, kendisine her bir yandan bol bol geliyordu " ifadesinin anlattığı husustur. Her iki takdire göre de, buna bu mana verilirse, bir tekrar olmuş olur." Buna şöyle cevap verilebilir: "Akıllı kimseler, "Üç şeyin, yani emniyetin, sıhhatin ve kifayetin (yeterliliğin) sonu yoktur" demişlerdir. O halde ayetteki "âmineten" kelimesi, emniyete; 'mutmainneten" kelimesi bu beldenin havası onların mizaçlarına uygun düştüğü, orada itminan bulup yerleştikleri için sıhhate ve "Rızkı da, kendisine her bir yandan bol bol gelir" ifadesi de kifayete işarettir." Müfessirler şöyle demişlerdir: "Rızkın her yandan gelişinin sebebi, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i İbrahim'in duasını kabul etmiş olmasıdır. İbrahim (aleyhisselâm)'in duası da, "insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, kendilerini bazı meyvelerle rızıklandır" (ibrahim. 37) şeklindedir.
Cenâb-ı Allah, o beldeyi bu üç sıfatla tavsif edince, "Fakat o (belde), Allah'ın nimetlerine nankörlük etti" buyurdu. "En'um", tıpkı "şiddet"in, "eşüdd" şeklinde çoğul oluşu gibi, "nimet"in çoğuludur. Ben derim ki: "Burada "En'um (nimetler) kelimesi, cem-i kıllettir (azlık ifade eden çoğuldur). Buna göre mana "O beldenin halkı, az nimet çeşitlerine karşı nankörlük ettiler de, Allah da onları cezalandırdı" şeklinde olur. Binâenaleyh burada uygun olan, "Onlar Allah'ın büyük nimetlerini inkâr ettiler de, böylece azabı hak ettiler" denilmesi idi. Öyleyse bunun cem-i kıllet olarak getirilmesinin sebebi nedir?" diye bir soru sorulabilir. Buna şöyle cevap verilir: Bundan murad, en düşük olan ile en yüce ve büyük olana işaret etmektir, yani, "Azıcık nimetlere bile nankörlük etmek, azabı gerektirdiğine göre, çok ve büyük nimetlere karşı nankörlük haydi haydi azabı gerektirir" demektir. Dolayısıyla bu, Mekkeliler için bir meseldir. Çünkü onlar, emniyet, itminan ve bolluk içinde idiler. Hak teâlâ onlara sonra da en büyük nimet olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i lütfetti. Ama onlar bu hususta da nankörlük edip, ona çok eziyetler verdiler. Bundan ötürü Cenâb-ı Hak onlara, belâları musallat kıldı.
Müfessirler şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ onları yedi sene açlıkla azablandırdı. Hatta leş, kemik, kan, deve yünü ve deri (kayış) yediler. Korkuya gelince, o şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onlar üzerine seriyyeler gönderiyordu ve bu seriyyeler, onlara baskınlar yapıyordu."
İbnu'r-Ravendî'nin İddiasına Red
İbnü'r-Ravendî'nin, edib olan İbnu'l-A'rabî'ye şöyle dediği rivayet edilir: "Elbise tadılır mı?" İbnü'l-A'rabî de: "Ey maymun, ne öpmek var, ne elbise! Diyelim ki sen, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olduğundan şüphe ediyorsun, ama o da bir Arap değil mi?" İbnü'r-Râvendî'nin maksadı, "elbise tadılmaz, giyilir. Binâenaleyh normali, ya "Allah onlara açlık elbisesini giydirdi" yahut da, "Allah onlara, açlığı taddırdı" denilmesidir" diye ayeti tenkid etmekti. Ben derim ki: Buna birkaç şekilde cevap verilir:
1) Açlık esnasında onlarda görülen haller iki türlü olur:
a) Tadılan şey, yiyecektir. Binâenaleyh onlar, yiyecekleri elde edemeyince, sanki açlığı tadmış gibi olurlar.
b) O açlık, çok ve şiddetli idi. Dolayısıyla açlık sanki onları her taraftan sarıp kuşatmıştı. Bundan ötürü elbiseye benzetilmiş oldu. Velhasıl bu açlıkta, hem tadılana, hem de giyilene benzer bir hal vardı. Binâenaleyh Allahü teâlâ, her ikisini de nazar-ı dikkate atarak, "Allah da ona., açlık ve korku elbisesini taddırdı" buyurmuştur.
2) Bu ifadenin takdiri, "Allah o Mekkelilere, açlık ve korku elbisesini öğretti" şeklindedir. Ama Allahü teâlâ bu öğretmeyi, "taddırma" lafzı ile anlattı. Tatma aslında ağızla olur. Sonra bu kelime mecazî olarak, "bilme-öğrenme" manasında da kullanılmıştır ki bu, denemek-imtihan etmek demektir. Nitekim sen, "Falancayla münazara et, konuş tanış ve ondaki bilgileri tad" dersin. Nitekim şair, "Dünya lezzetlerini tadan bilsin ki, onu ben de taddım. Bize onun, hem tatlılıkları, hem de azabı sunulmuştur" demiştir.
Korku ve açlık elbisesi, o insanlar üzerinde müşahede edilen zayıflık, renk kaçıklığı, yorgunluk, hallerindeki değişme ve kalbilerinin üzgünlüğüdür, "Falancanın üzerinde korku ve açlığın kötü neticelerini gördüm" diyebileceğin gibi, "Falancanın üzerinde açlık ve korku elbisesini taddım (gördüm)" de diyebilirsin.
3) "Giyinme" lafzı, dokunma manasına olabilir. Buna göre ayetin takdiri, "Allah ona açlık ve korkuya dokunmayı taddırdı" şeklinde olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "işlemekte ısrar ettikleri kötülükler yüzünden..." buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Cenâb-ı Allah, bu ifade ile, onların Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yalanlayıp, Mekke'den çıkarıp, O'nu öldürmeyi kafalarına koyduklarında O'na yaptıkları şeyleri kastetmiştir."
Ferrâ şöyle demektedir: "Ayette (O beldenin yaptığı şey yüzünden...) demedi. Bunun benzeri ifadeler Kur'ân'da pek çoktur. (A'raf.4) ayeti bunlardandır. Cenâb-ı Hak bu ayette, kâilûn yerine, kâiletun dememiştir (yani bunun râcî olduğu zamirin müfred müennes oluşunu nazar-ı itibara almamıştır). Sözün özü şudur: Allahü teâlâ o "karye" (belde)yi "mutmain", "rızkı her yerden bol bol gelen" ve "Allah'ın nimetlerine nankörlük eden" bir belde olarak tavsif etmiştir. Bütün bu sıfatlar her ne kadar, "karye" lafzına göre getirilmiş ise de, gerçekte kastedilen, o karyede (beldede) oturanlardır, İşte büfıdan ötürü pek yerinde olarak, ayetin sonunda, "işlemekte ısrar ettikleri kötülükler yüzünden " buyurmuş (bununla oranın ahalisini kastetmiştir). Allah en iyi bilendir.
Helal Gıda Emri
113. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:114
114. Âyetin Tefsiri
"Celalim hakkı için onlara kendilerinden bir peygamber gelmişti de onlar onu yalanlamışlardı. Derken onlar zulümlerinde berdevam iken, azap onları yakalayıverdi. Artık Allah'ın sizi mıklandırdığı şeylerden helal ve temiz olarak yeyin. Allah'ın nimetlerine şükredin, eğer O'na kulluk edecekseniz...".
Bil ki Allahü teâlâ, "mesel"i zikredince, "mümessel"i (hakkında meset getirilen şeyi) zikrederek, "Celalim hakkı için onlara kendilerinden bir peygamber gelmişti de.." buyurmuştur. Yani, Mekkelilere kendi içlerinden aslını ve nesebini bildikleri bir peygamber gelince, "onlar onu yalanlamışlardı. Derken azap onları yakalayıvermişti." İbn Abbas, bu ifadedeki azâb'a, "Mekke'deki açlık" manasını vermiştir. Bunun, Bedir Günü'ndeki kati ve öldürme olduğu da ileri sürülmüştür. Ben derim ki, İbn Abbas'ın sözü daha uygundur. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu ifadenin hemen peşinden "Artık Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden yiyin. Eğer O'na kulluk edecekseniz" buyurmuştur. Yani, "O açlık, sizin küfrünüz sebebiyledir. Binâenaleyh, yeyip-içebilmeniz için, küfrünüzü bırakınız" demektir. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, "Artık Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden yeyin" buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh), Cenâb-ı Hakk'ın, bu ifadeyle ganimetleri murad ettiğini söyleyerek, "Ey müslüman cemaati, Allah'ın size vermiş olduğu rızıktardan yeyiniz" manasını vermiştir. Kelbî şöyle demektedir: "Mekke'nin ileri gelenleri, açlıktan takatleri kesildiği zaman, Hazret-i Peygamber'le konuşarak, "Erkeklerimize düşman oldun. Peki, kadınlarımızın ve çocuklarımızın suçu ne?" dediler. Çünkü, Mekkelilere verilen yiyecek ve içecekler, Hazret-i Peygamber'in emriyle kesilmişti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, onlara yiyecek şevkine müsaade etti de, böylece onlara yiyecek gönderildi. İşte, bu sebeple de Allah, "Artık Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helâl ve temiz olarak yeyin" buyurmuştur. Kabule şayan olan görüş, İbn Abbas'ın söylediğidir. Buna, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetten sonra, "O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah'dan başkası için kesilmiş olanı haram kıldı" (Nahl 115) buyurmuş olması da delalet eder. Yani, "Sizler iman edip küfrü terkedince, işte o zaman helâl ve temiz olan o ganimetleri yeyin. Leş ve kan olan o habîs, murdar şeyleri de terkedin" demektir.
Haram Yiyecekler
115. Âyetin Tefsiri
"O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah'dan başkası için kesilmiş olan hayvanın etini haram kıldı. (Bununla beraber) kim muztar kalırsa, saldırmamak ve haddi geçmemek şartıyla (yiyebilir). Çünkü Allah affeden ve merhametli olandır".
Bil ki bu ayet, sonuna kadar, aynen Bakara Sûresi'nde de (Ayet, 173) zikredilmiş ve orada tefsir edilmişti. Dolayısıyle, bunu tekrarlamanın faydası yoktur. Ancak ben diyorum ki: Cenâb-ı Hak, haram olanları (muharremâtı) bu sûrede bu dört şeye hasretmiştir. Çünkü, bu ayet-i kerimenin başındaki innemâ hasr ifade etmektedir.
Keza Allahü teâlâ En'âm sûresinin (Ayet, 145) ayetinde de haram yiyecekleri bu dört şeye hasretmiştir. Bu iki sure de Mekkî'dir. Cenâb-ı Hak muharremâtı, Bakara Sûresi'ndeki (Ayet, 173) ayette de, bu dört şeyle sınırlamıştır. Çünkü, bu ayet aynı lafızlarla Bakara Sûresi'nde de geçmiştir. Cenâb-ı Allah bunları, Mâide Sûresinde de bu sayıyla sınırlandırmıştır. Çünkü O, bu sûrenin başında, (Ayet. 1) buyurmuş, onlara bildirilecek şeyler hariç, hepsini mubah kılmıştır.
Alimler bu ayetteki (Maide, 1) ifadesiyle kastedilenin, o sûredeki (Maide. 3) ayeti olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Böylece Cenâb-ı Hak, bu dört şeyi, bu üç sûrede zikretmiş, daha sonra da, "...boğulmuş, vurulmuş, yukardan yuvarlanmış, susulmuş, canavar yırtmış olup da ölenler..."(Maide, 3) buyurmuştur ki bunlar, "meyte"nin hükmüne dahildir. Daha sonra da, "... dikili taşlar üzerinde boğazlanan da" buyurmuştur ki bu da, bu ayetteki, "...bir de Allah'tan başkası için kesilmiş olanları" (Nahl, 115) ifadesinin muhtevasına girenlerden birisidir. Böylece bu dört sûrenin, muharrematın bu dört şeyle sınırlandırıldığına delâlet ettiği sabit olmuş olur Bu dört sûrenin İkisi Mekkî, ikisi Medenîdir. Çünkü, Bakara Sûresi ve Maide Sûresi Medenî'dir. Binâenaleyh kim, icmâ ve kesin delillerin tahsis ettiği şeyler hariç, muharrematın bu dört şeye hasredildiğini kabul etmezse, kendisinden endişe edilecek bir mahalde bulunmuş olur. Çünkü bu sûre, muharremâtın bu dört şeye hasredilmesinin, hem Mekke'nin hem de Medine'nin ilk ve son dönemlerinde sabit olan bir şer'î hüküm olduğuna delâlet etmektedir. Allahü teâlâ bu beyanı, her türlü mazeretleri sona erdirmek ve her türlü şüpheleri bertaraf etmek için, bu dört sûrede tekrar tekrar beyan buyurmuştur.
Allah Âdına Yalan Uydurma
116. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:117
117. Âyetin Tefsiri
"Dillerinizin yalan yere vasıflandırageldiği şeyler için: "Şu helaldir, bu haramdır" demeyin. Çünkü, Allah'a karşı yalan düzmüş olursunuz. Allah'a düzenler ise, şüphe yoktur ki, felah bulmazlar. (Bu), az bir menfaatten ibarettir. Halbuki onlara, pek acıklı bir azab vardır".
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bil ki Cenâb-ı Hak, haram olan şeyleri bu dört şeye hasredip sınırlayınca, bu hasrı ve muharrematı bazan bu dörtten fazla yapan, bazan da eksilten kâfirlerin yolunun bozukluğunu belirtmiştir. Çünkü onlar, Bahîra'yı, Şaibe yi, Vasîle'yi ve Hâm'ı haram kılıyorlar ve: "Bu hayvanların karınlarında olan (yavru)lar, sırf erkeklerimiz içindir. Kadınlarımıza ise haramdır" diyorlardı. Böylece, muharrematın sayısını arttırıyorlardı. Yine, helal kılınmış olan şeylerin sayısını da çoğaltıyorlardı. Çünkü onlar meyte'yi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına boğazlanmış olan şeyleri de helal addetmişlerdi. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, haram olan şeylerin, bu dört eym ta kendisi olduğunu; onların, "Bu helaldir, şu haramdır" dedikleri şeylerin de, yalan ve Allah'a iftira olduğunu beyan etmiştir. Sonra da, bu yalana mukabil olan Adetli vaîd ve tehdidi zikretmiştir. Ben derim ki: Allahü teâlâ bu dört surede bu hasrı eyan edip, bu ayette de, bunları fazlalaştırmanın ya da eksiltmenin bir yalan ve Allah'a iftira olup böyle yapmanın da şiddetli bir tehdidi mucib olduğunu zikredince, biz, bu hasra ilavede bulunulmayacağını anlamış oluruz. Allah en iyisini bilendir.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifadesindeki kezib kelimesinin mansub kılınması hususunda, şu iki izah yapılmıştır:
1) Kisâi ve Zeccâc, limâ'daki ma'nın masdariyye olduğunu söylemişlerdir. Buna göre kelamın takdiri, "Lisanlarınız yalanı vasfederek bu helaldir, bu haramdır demeyiniz" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, "Şunun için, şöyle şöyle demeyiniz" denilmesfdir.
Buna göre şayet onlar, "Ayeti bu manaya hamletmek tekrara sebebiyet verir. Çünkü, Allah'ın "Çünkü Allah'a karşı yalan düzmüş olursunuz' ifadesi bunun aynısıdır" derlerse, buna şöyle cevap verilir:
Ayetteki "Dillerinizin yalan yere vasıflandırageldiği şeyler için " ifadesinde, Allah'a karşı yalan uydurulduğu beyan edilmektedir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bu hususta ilave bir açıklama tahakkuk etsin diye, "Çünkü, Allah'a karşı yalan düzmüş olursunuz" buyurmuştur. Bunun, Kur'ân'daki benzerleri pekçoktur. Bu, Allahü teâlâ'nın, önce bir şeyi ifade edip, sonra da onu ilave bir fayda ile tekrarlamasıdır.
2) Bu ma'nın ism-i mevsûl olmasıdır. Buna göre ifadenin takdiri, "Lisanlarınızın vasfettiği, söylediği yalanlar sebebiyle, "şu haram, şu da helaldir" demeyiniz" şeklindedir. Ma'nın ism-i mevsûl olması durumunda gerekli olan âid zamiri, karine kâim olduğu için hazfedilmiştir.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Dillerinizin yalan yere vasıflandırageldiği şeyler için" ifadesi, fasîh ve befîğ bir sözdür. Çünkü, yalanın mahiyeti ve hakikati müphemdir. Halbuki onların yalan söylemeleri, yalanın hakikatini ortaya kor ve onun mahiyetini izah eder. İşte bu, onların sözlerini, alabildiğince yalan olmakla nitelemektir. Bunun bir benzeri de Ebu'l-Ala el-Maarrî'nin şu beytidir:
Buna göre mana, "Bu şimşeğin sirayet edip hareket etmesi, zayıf ve aciz kimseleri vasfeder" şeklindedir, işte burada da böyledir. Allah en iyisini bilendir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü, Allah'a karşı yalan düzmüş olursunuz" buyurmuştur. Bu, "onlar, bu haram ve helâl kılma işini Allah'a nisbet ediyor ve "O, bunu bize emretti" diyorlardı" demektir. Ben, bu lâm'ın, maksat lâm'ı (lâmu'l-garad) olmadığını zannediyorum. Çünkü bu iftira, onların gaye ve maksatları değildir. Tam aksine bu "Çünkü o akibet kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı" (Kasas, 8) ifadesinde olduğu gibi, akıbet lâm'ıdır. Vahidî şöyle der: ifadesi, ifadesinden bedeldir. Çünkü, onların yalan vasfetmesi, Allah'a bir iftiradır. Dolayısıyla, onların yalan yere nitelemeleri, Allah'a iftirada bulunmakla tefsir edilmiştir.
Müteakiben Allah, kendisine o iftirada bulunanları tehdid ederek "Çünkü, Allah'a yalan düzenler ise, şüphe yoktur ki, felah bulmazlar" buyurmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların içinde bulundukları nimetin, en yakın zamanda ellerinden çıkacağını beyan buyurarak, metâ'un kalîl "(Bu), az bir menfaatten :barettir" buyurmuştur. Zeccâc, bunun manasının, "Onların metâları, az ve önemsiz bir metâ'dır" şeklinde olduğunu söylerken, İbn Abbas, "tam aksine, dünyanın bütün metâı az bir metâ'dır" demiştir. Sonra onlar, elîm bir azaba sevkedileceklerdir. Bu da, "Halbuki onlara, pek acıklı bir azab vardır" ifadesinden anlaşılan husustur.
Yahudilere Haram Kılınan Yiyecekler
118. Âyetin Tefsiri
"Biz sana anlattığımız şeyleri yahudilere daha evvel haram kılmıştık, (Bununla) biz onlara zulmetmemiştik. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı".
Bil ki, Cenâb-ı Hak müslümanlar için neyin helâl, neyin haram olduğunu açıklayınca, bunun peşinden yahudilere tahsis edilen haramları beyan ederek, "Biz sana anlattığımız şeyleri, yahudilere daha evvel haram kılmıştık" buyurmuştur ki, ounun incelenmesi En'âm Suresi'nde (Ayet, 146) geçmişti.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "(Bununla) biz onlara zulmetmemiştik. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı" buyurmuştur ki ounun tefsiri, "Yahudilerden (taşan) bir zulüm sebebiyledir ki, (evvelce) kendileri için helal kılınan temiz ve güzel şeyleri, üzerlerine haram etti" (Nisa, 161) ayetinde bahsedilen husustur.
Tevbe Eden Kurtulur
119. Âyetin Tefsiri
"Bundan sonra (şunu bil ki): Senin Rabbin, bir cehalet yüzünden kötülük yapıp da, sonra bunun ardından tevbe ve islâh-i nefs edenlerin, hiç şüphesiy lehindedir. Hakikat, senin Rabbin, bu hallerin arkasından elbette çok affeden, çok merhametli olandır".
Bil ki bu ayetin maksadı, Allah'a iftira etmenin ve O'nun emirlerine karşı çıkmanın, onların tevbe etmelerine ve onlar için mağfiret ve rahmetin tahakkuk etmesine mani olmadığını beyan etmektir. Ayette geçen "kötülük" lafzı, uygun olmayan herşeyi içine alır ki, bunlar da küfür ve isyanlardır. Kötülük yapan herkes, onu bitmediği için yapmıştır. Mesela küfre gelince, hiç kimse onun küfür olduğunu bilerek ona rıza göstermez. Çünkü o, o görüşün hak ve doğru olduğuna inanmadığı sürece, onu tercih etmez ve ona razı olmaz. İsyanlara ve günahlara gelince, onun şehevî arzuları aklına ve ilmine baskın çıkmadığı sürece, ondan o günahlar sudur etmez. Böylece, kötülükte bulunan herkesin, o kötülüğü bilmeyerek, cehaleti sebebiyle yaptığı sabit olur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, sanki şöyle demek istemiştir: "Şehevî arzularına uyarak ve Allah'a karşı yalan söyleyerek helâllan haram, haramları helâl kılan o kâfirlerle ilgili tehdidi, alabildiğince anlattık." İmdi biz diyoruz ki: Senin Rabbin, cehaleti sebebiyle bir kötülükte bulunup da, bundan sonra da, yani o günahtan, o kötülükten veya o cehaletten sonra da tevbe eden; sonra o günahlardan tevbe ettikten sonra ıslâh-ı nefs yapıp, yani iman eden ve Allah'a itaatta bulunan kimselerin lehindedir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, te'kid için, "Bundan sonra senin Rabbin" ifadelini tekrarlamış, bunun peşinden de buyurmuştur. Bu, "Senin Rabbin, cehaletleri sebebiyle kendilerinden sudur eden o kötülüğü affeder ve onlara merhamet eder. Hasıl-ı kelâm, insan, her ne kadar zaman zaman bazan nankörlüğe, küfre ve günahlara yeltense bile, o, bunlardan tevbe edip iman ederek salih amel istediğinde, hiç şüphesiz Allah onun hakkında gafur ve rahîm'dir, onun tevbesini kabul eder ve onu, azabından halâs eder" demektir.
Hazret-i İbrahim'in Yolu
120–122. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:123
123. Âyetin Tefsiri
"Hakikaten ibrahim (başlıbaşına) bir ümmetti. Allah'a itaatkârdı. Muvahhid bir müslümandı. O, müşriklerden de değildi. O, nimetlerine şükredendi. (Allah) onu beğenip seçmiş, kendisini doğru bir yola iletmişti. Biz ona, dünyada bir güzellik vermiştik. Şüphesiz ki o, ahirette de, mutlaka salihlerden olacaktır. Sonra sana, "Muvahhid bir müslüman olarak, İbrahim'in dinine uy, O müşriklerden olmadı" diye vahyettik".
Bil ki Allahü teâlâ, bu sûrede müşriklerin pekçok şey hususundaki inançlarını çürüttü -ki onların Allah'a eşler ve ortaklar koşması; peygamberlerin ve resullerin nübüvvettenni tenkid etmeleri; "şayet Allah, peygamber gönderecek olsaydı, o peygamber mutlaka meleklerden olurdu" demeleri; Allah'ın haram kıldığı birtakım şeyleri helal, mubah kıldığı birtakım şeyleri de haram kılmaları bunlar cümlesindendir- bütün bu görüşlerdeki inançlarını iyice ibtâl edince; Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) de, muvahhidlerin reisi ve kelâmcıların muktedâ bihi olunca -ki İbrahim (aleyhisselâm) insanları tevhide, şirki geçersiz kılmaya ve ilahî kanunlara uymaya davet etmiştir-, müşrikler de, onunla iftihar edip, onun yolunun güzelliğini kabul edip ona uymanın gerekli olduğunu söyleyince, pek yerinde olarak Cenâb-ı Hak bu sûrenin sonunda ondan tateetmiş ve o müşrikleri tevhîdi kabul etmeye ve şirkten dönmeye sevketsin diye, onun, tevhîd hususundaki yolunu ve metodunu zikretmiştir.
Hazret-i İbrahim'in Başlıca Sıfatları
Bil ki, Cenâb-ı Hak Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i pekçok sıfatla nitelemiştir.
Birinci Sıfat: Onun, başlı başına bir ümmet olması. Bu ümmet olmanın ne demek olduğu hususunda da şu izahlar yapılmıştır:
1) O, hayır sıfatlarında mükemmel birisi olduğu için, başlı başına bir ümmet olmuştur. Bu tıpkı şairin, "Bütün insanların faziletlerini bir insanda toplanabilmesi, Allah hakkında yadırganacak değildir" demesi gibidir.
2) Mücahid: "Sadece o, mü'mindi. Onun zamanındaki bütün insanlar kâfir idiler. İşte bu manadan dolayı o, başlıbaşına bir ümmet olmuştur. Ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, Zeyd İbn Amr İbn Nufeyl hakkında, "Allah onu, başlıbaşına bir ümmet olarak haşredecektir" buyurdu" demiştir.
3) Buradaki "ümmet" kelimesi ism-i mef'ûl manasındadır. Bu tıpkı, meselâ rıhle (göç), buğye (arzulanmış) kelimeleri gibidir. O halde ümmet kelimesi, kendisine uyulan, muktedâ bih edinilen kimse demektir. Bunun delili de Cenâb-ı Hakk'ın, "Seni insanlara imam yapacağım" (Bakara, 124) ayetidir.
4) İbrahim (aleyhisselâm), milletinin, diğer milletlerden tevhid ve hak din ile ayrılmalarının başlıca vesilesidir. O, o ümmetin gerçekleşmesinin bir sebebi gibi olunca, pek yerinde olarak Cenâb-ı Hak onu, müsebbebi sebeb şeklinde zikrederek, ümmet diye adlandırmıştır. Yani sebep olan Hazret-i İbrahim, müsebbeb (netice) olan millet olarak bildirilmiştir. Şehr İbn Havşeb'den "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in zamanı hariç, yeryüzünde mutlaka kendileri sebebiyle, Allah'ın, çeşitli belaları yeryüzü ehlinden savuşturduğu ondört kişi bulunur. Hazret-i İbrahim ise, kendi zamanında tek idi" dediği rivayet edilmiştir.
İkinci Sıfat: Onun, Allah'a itaatkâr olmasıdır. Kânit kelimesi, Allah'ın emirlerini hakkıyla yerine getiren kimse demektir. Nitekim İbn Abbas (radıyallahü anh) da, bunun manasının, "Allah'a itaat eden" şeklinde olduğunu söylemiştir.
Üçüncü Sıfat: Onun "Hanîf" olması. Hanif, bir daha ondan ayrılmamak üzere, tamamiyle İslâm dinine meyleden, ona giren kimse demektir. Nitekim İbn Abbas (radıyallahü anh): "O, sünnet olanların, haccın menasikini hakkıyla yerine getirenlerin ve kurban kesenlerin ilkidir. İşte "Hanîflik" bu demektir" demiştir.
Dördüncü Sıfat: Müşriklerden olmaması. Bu, "O, küçüklüğünde de, büyüdüğü zaman da muvahhid idi" demektir. Onun böyle olduğunu şu husus da ortaya kor: Onun gayretinin çoğu, usûl (itikâd, kelâm) ilmini izah etmekle geçmiştir. Böylece o, zamanının hükümdarına karşı, bir Yaratıcı'yı isbat etmeye dair delil getirmiştir, "ki bu da onun, "Benim Rabbîm hem diriltir, hem öldürür" (Bakara. 258) ayetinin ifade ettiği husustur. Sonra o, "Ben böyle sönüp batanları sevmem "(En'am, 76) diyerek, putlara ve yıldızlara tapmanın anlamsız olduğunu söylemiş, daha sonra da o putları kırmıştır. Derken iş, onların onu o ateşe atmalarına varıp dayanmıştır. Sonra o, itminan ve güveni artsın diye, Allahü teâlâ'dan, ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istemiştir. Kim Kur'ân ilimlerine vakıf olursa, İbrahim (aleyhisselâm)'in tevhîd deryasına daldığını anlar.
Beşinci Sıfat: Allah'ın nimetlerine şükredici olması. Rivayet olunduğuna göre İbrahim (aleyhisselâm), misafirsiz sofraya oturmazdı. O, misafir bulamadığı gün yemeğini tehir ederdi. Bir gün o, insan suretinde melekler topluluğuyla karşılaşır. Derken onları yemek yemeye çağırır. Onlar da, kendilerinde cüzzam hastalığı olduğunu belirtirler. Bunun üzerine o: "İşte o anda sizinle yemek içmek farz oldu. Şayet siz, Allah katında aziz ve kıymetli olmasaydınız, O sizi bu belâya-mübtelâ kılmazdı" der.
İmdi şayet, "en'um lafzı, cem-i kıllet veznindedir. Halbuki Allah'ın, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) üzerindeki nimetleri pek çoktur. O halde, (......) buyurulmasının hikmeti ne olabilir?" denilirse, biz deriz ki:
"Bununla onun, Allah'ın bütün nimetlerine şükredici olduğu manası kastedilmiştir. O nimetler az olduğunda şükrettiğine göre, ya çok olsaydı, kim bilir neler yapar, nasıl şükrederdi?"
Altıncı Sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın, onu, nübüvveti için seçmiş olmasıdır. İctibâ kelimesi, birşeyi tamamiyle almak, (koparıp almak) manasına gelir. Bu, "cebâ" (devşirip topladı, getirdi) fiilinin, "iftial" vezni olup, bunun temeli, "suyun havuzda birikip toplanması" manasına dayanır. Nitekim, "su toplanan havuz" manasında câbiye kelimesi kullanılır.
Yedinci Sıfat: Allah'ın, onu, dosdoğru bir yola iletmiş olmasıdır. Yani, Allah'a davet etmeye, hak dine teşvike ve batıl dinden de nefret ettirmeye iletmiş olması. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun"(En'âm. 153) ayetidir.
Sekizinci Sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın ona bu dünyada, bir güzellik vermesidir. Bu hususta Katâde şöyle demektedir: "Allah onu, bütün insanlara sevdirmiştir. Çünkü, her din mensubu, onu kabul etmiştir. Meselâ müslümanlara, yahudi ve hıristiyanlara gelince, bunların onu nasıl kabullendikleri açıktır. Kureyş kâfirleriyle diğer Arapların İse, ondan başka övünç kaynaklan yoktur. Sözün özü şudur: Allahü teâlâ onun, "(Benden) sonrakiler içinde benim için bir yâd-ı cemîl ver" (Şuara. 84) şeklindeki duasına icabet etmiştir." Başkaları da bunun, biz ümmet-i Muhammed'den namaz talanların, "Hazret-i ibrahim'e ve onun âl-i ashabına salât ve selâm et" demesidir, demişlerdir. Yine bunun doğruluk, vefa, İbâdet olduğu da söylenilmiştir.
Dokuzuncu Sıfat: Onun, ahirette salihlerden olması.
Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak niçin "o, ahirette sâlihlerdendir" buyurdu da, "O, ahirette, salihlerin ;rakamlarının en üstündedir" buyurmadı?" denilirse, biz deriz ki:
Çünkü Allahü teâlâ onun, "Rabbim, bana hüküm ihsan et ve beni salihler (zümresine) kat" (Şuara,83) dediğini nakletmiştir. Burada da, kendisinin onun duasına icabet ettiğine dikkat çekerek, "O, ahirette salihlerdendir" buyurdu. Sonra onun salihlerden olması, salihlerin makamlarının en üst makamlarında bulunmasına ters düşmez. Çünkü, Cenâb-ı Hak bu hususu da, "işte bunlar kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerdi. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz" (En'âm, 83) ayetinde beyan buyurmuştur.
Hazret-i İbrahim'e Tabi Olma Emri
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'i, bu kıymetli ve yüce sıfatlarla tavsif edince, "Sonra sana, "muvahhid bir müslüman olarak, ibrahim'in dinine uy. O, müşriklerden olmadı" diye vahyettik" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Birtakım kimseler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hazret-i İbrahim'in şeriatı üzere olduğunu, onun müstakil bir şeriati olmadığını, tam aksine onun gönderilişinin maksadının, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in şeriatini yeniden ihya etmek olduğunu, onun yolunu ve inancım isbat ve ihya için de, bu ayete dayandığını söylemişlerdir ki, bu görüş zayıftır. Çünkü, Allah Hazret-i İbrahim'i "o müşriklerden de değildi" diyerek nitelemiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, "Hazret-i ibrahim'in dinine uy!" deyince, işte bu, (yani müşriklerden olmama) kastedilmiş olur.
Buna göre şayet, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), katî delillere binâen, şirki reddetmiş, tevhidi de isbat etmiştir. O böyle yapınca, Hazret-i İbrahim'e tabi olmamış olur. Bu sebeple de Cenâb-ı Hakk'ın, "İbrahim'in dinine uy" buyruğunu bu manaya hamletmek imkansız olur. Binâenaleyh bu ayeti, kendisi hakkındaki uyma emrinin tahakkuk edeceği, "Onun şer'î hükümlerine uyma" manasına hamletmek gerekir" denilirse, biz deriz ki:
Bununla, onun tevhide davet etme keyfiyetinde Hazret-i İbrahim'e uymamasının emredilmiş olması muhtemeldir. Bu keyfiyyet de, Hazret-i Peygamber'in tevhide; yumuşaklık ve kolaylıkla, Kur'ân'da da alışıldığı metod üzere, pekçok delil getirmek suretiyle, davet etmesidir.
İkinci Bahis: Keşşaf sahibi şöyle der: buyruğundaki summe Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mevkiinin büyüklüğüne, mertebesinin yüceliğine ve Hazret-i İbrahim Halilullah'ın en büyük şerefinin ve en üstün nimetinin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in önceden İbrahim (aleyhisselâm)'in dinine tabi olması olduğuna yapılmış olan işarettir. Çünkü bu lafız, bu övgünün, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i İbrahim'in reddettiği diğer övgülerden, derece bakımından daha üstün olduğuna delalet eder.
Allah'a Ait Gün
124. Âyetin Tefsiri
Cumartesi ibadeti ancak onda ihtilafa düşenler (farz) edilmişti. Şüphesiz ki Rabbin onların ihtilaf edegeldikleri şeyler hakkında Kıyamet günü aralarında hükmedecektir".
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e. Hazret-i İbrahim'e uymasını emredip, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de, Cuma gününü seçince, bu bağlılık, ancak biz, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in da kendi şeriatında cuma gününü tercih edip seçmiş olduğunu söylediğimizde tahakkuk etmiş olur. Bu durumda da birisi çıkıp "öyleyse nasıl olmuş da Yahudiler cumartesi gününü seçmişlerdir?" diyebilir.
İşte Cenâb-ı Hakk bunu "Cumartesi ibadeti ancak onda ihtilafa düşenlere (farz) edilmişti" cümlesi ile cevaplandırmıştı. Ayetle ilgili iki görüş bulunmaktadır:
Yahudilerin Cuma Yerine Cumartesini İstemeleri
Birinci Görüş: Kelbî, Ebû Salih'in İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allahü teâlâ, Musa (aleyhisselâm)'ya, cuma günynü emretmiştir. Bunun üzerine Hazret-i Musa, "haftanın yedi gününden tek bir gününü Allah'a ayırın. Bu gün cuma günüdür, O günde herhangi bir iş yapmayınız" deyince, onlar bunu kabul etmeyerek, "Biz ancak, Allah'ın, yaratmayı sona erdirdiği o günü isteriz. Bu gün cumartesi günüdür" dediler de, böylece Allah, yahudilere cumartesini verdi ve onlara o günde çok katı hükümler koydu. Daha sonra, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) onlara yine cuma gününü getirdi de, bunun üzerine hıristiyanlar, "Biz, onların bayramının bizim bayramımızdan sonra olmasını istemiyoruz" dediler de bayram günü olarak pazar gününü seçtiler."
Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Allah, bizden öncekilere Cuma gününü emretti. Ama, onlar bu hususta ihtilaf ettiler. Allah bizi bu güne iletti. Binaenaleyh insanlar, bu gün hususunda bize tabi olacaklar (bizim peşimizden ekler). Ertesi gün yahudilerin, yarından sonra ise hıristiyanlarındir" dediğini rivayet etmiştir.
Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki: "Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun manası: "Kendilerine cuma gününü emreden peygamberleri Musa'ya karşı ihtilaf çıkardılar" demektir. Çünkü O, onlara cuma gününü emretmişti de, onlar da cumartesini tercih etmişlerdi." Binâenaleyh onların, cumartesi hususundaki ihtilafları, o gün hususunda peygamberlerine karşı bir muhalefet olmuş olur. Yani, o günden ötürü bir ihtilaf olmuş olur. Yoksa, cümlesinin manası, "Yahudiler, bu hususta ihtilaf ettiler; binâenaleyh, bazıları cumartesini kabul ederken bazıları kabul etmediler" şeklinde değildir. Çünkü yahudiler (cumartesi gününün olması) hususunda müttefik idiler. Şu halde cümlesini bu manada tefsir etmek mümkün değildir. Tam aksine doğru olan, bizim az önce bahsettiğimiz manadır.
Cumanın Efdal Olmasının Sebebi
İmdi, birisi çıkıp da "Aklen, cuma gününün cumartesinden daha üstün olduğuna delalet eden bir izah yapılabilir mi? Çünkü, bütün din mensupları, Allahü teâlâ'nın, alemi altı günde yarattığı; yaratma ve var etme işine pazar gününden başladığı ve bu işin, cuma gününde sona erdiği hususunda müttefiktirler. Binâenaleyh iş yapılmayan gün, cumartesi olur. İşte bu sebepten dolayı yahudiler, "Biz işlerimizi bırakma konusunda Rabbimize muvafakat ediyoruz" demişler ve bu sebeple de cumartesi gününü tercih etmişler; hıristiyanlar da, "Yaratma ve var etme işinin başlangıcı pazar günüdür. Bu sebeple bu günü biz kendimize bayram kılıyoruz" demişlerdir. Binâenaleyh bu İki izah makul olup yerindedir. Bu sebeple, cuma gününün, biz müslümanlar için bayram yapılmasının izahı yapılabilir mi?" derse, biz deriz ki:
Cuma günü, kemal ve tamamlanma günüdür. Tamamlanma ve kemale ermenin tahakkuk etmesi ise, tam bir ferahlığı, büyük bir sevinci gerektirir. İşte bu açıdan cuma gününü bayram kabul etmek evlâ olmuştur. Allah en iyisini bilendir.
İkinci Görüş: Onlar, o gün avlanmayı bazan helal, bazan da haram kılmışlardır. Halbuki onlara gereken şey, onu haram kılma hususunda, tek bir çizgi üzerinde ittifak edip anlaşmaları idi.
Daha sonra Cenâb-ı Hak -"Şüphesiz ki Rabbin onların ihtilaf edegeldikleri şeyler hakkında Kıyamet günü aralarında hükmedecektir" buyurmuştur. Bu, "Allahü teâlâ, Kıyamet gününde hakka isabet edenlere mükâfaatla; etmeyenlere ise, ceza ile hükmedecektir" demektir.
Tebliğin En Güzeli
125. Âyetin Tefsiri
"Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel şekil hangisi ise, onunla yap. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları da hidayete erenleri de en iyi bilendir".
Bilesin ki Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e tâbi olmasını emredince, Hazret-i Peygamber'e, kendisine tabi olmasını emrettiği şeyi de beyân ederek, "Rabbinin yoluna hikmetle davet et" buyurmuştur.
Bil ki Allah, peygamberine, insanları bu üç yoldan, yani hikmet, güzel öğüt ve en güzel bir biçimde mücadeleden birisiyle davet etmesini emir buyurmuştur. O, bu mücadeleden, başka bir ayette de bahsederek ".. .ehl-i kitâb ile ancak en güzel bir yolla mücadele ediniz" (Ankebut, 46) buyurmuştur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bu ayette, bu üç yoldan bahsedip onların bir kısmını da bir kısmına atfedince, bunların birbirinden başka yollar ve metodlar olması gerekir. Ben, müfessirlerin bu hususta mazbût ve özel bir görüşünü tesbit edemedim.
İspat ve İkna Yollan
Bil ki, bir inanca, bir görüşe davet etmenin, mutlaka bir hüccet ve bir beyyineye dayanması gerekir. Bu hüccet ve beyyinenin getiriliş gayesi ise, ya o görüş ve inancı, inleyenlerin kalbine sokup yerleştirmek, yahut da hasmı ilzâm edip susturmaktır.
Birinci kısma gelince, bu da ikiye ayrılır. Çünkü o delil, ya gerçek, yakînî, katî ve bozulma ihtimalinden uzak bir delil olur, veyahut da böyle olmayıp tam aksine, kuvvetli bir zannı ve mükemmel bir iknâyı temin eden bir hüccet olur. Böylece bu taksimatla, delillerin şu üç kısma inhisar ettiği ortaya çıkmış olur:
1) Kesin inancı ifade eden katî delil. Ki, işte bu,ayet-i kerimede, "hikmet" adıyla adlandırılmıştır. Bu, derecelerin en kıymetlisi ve makamların da en yücesidir. İşte bu, Allah'ın "Kime de hikmet verilirse, muhakkak ki ona çok hayır verilmiştir" (Bakara, 269) ayetinde bahsettiği delildir.
2) Zannî ipuçları ve iknaî delillerdir ki, bunlar da ayet-i kerimede "güzel öğüt" olarak belirtilmişlerdir.
3) Getiriliş gayesi, hasmı ilzam edip susturmak olan delillerdir ki, işte bu, cedel olup, ayet-i kerimede, "onlarla mücadeleni en güzel hangisi ise, onunla yap" ifadesiyle beyan edilmiştir. Sonra bu cedel de iki kısma ayrılır:
Cedel Şekilleri
a) Cedel ya cumhur nezdinde meşhur ve makbul olan birtakım önermelerden meydana gelmiş bir delil olur veyahut da bunu ileri süren kimse nezdinde makbul olan birtakım mukaddimelerden meydana gelmiş bir delil olur. İşte, "cedel"in bu çeşidi, en güzel biçimde tahakkuk eden bir cedeldir.
b) Bu, delilin (ta baştan) birtakım bâtıl ve fasit mukaddimelerden meydana gelmiş olmasıdır. Ancak ne var ki bunu ileri süren, hafiflik ederek, gürültü kopararak ve batıl çarelere ve fasit yollara başvurarak dinleyicilere kabul ettirme çabasını gösterir. Bu çeşit cedel, fazilet sahibi kimselere uygun düşmez. Onlara uygun düşen, ancak birinci kısımdaki cedeldir ki, işte bu birinci kısım, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlarla mücadeleni, en güzel şekil hangisi ise, onunla yap" buyruğu ile kastedilendir, Binâenaleyh, anlattıklarımızla, delil ve hüccetlerin, bu ayette bahsedilen bu üç kısma inhisar ettiği sabit olmuş olur.
İlim Ehlinin Nevileri
Bunu iyice kavradığında, biz diyoruz ki: İlim ehli üç gruba ayrılır:
1) Gerçek bilgileri ve yakînî ilimleri araştıran, elde etmek isteyen kâmil kimselerdir. Bunlarla konuşmak, ancak katî ve yakînî deliller ile mümkün olur ki, işte bu katî ve yakînî deliller,, ayet-i kerimede "hikmet" olarak ifade edilmiştir.
2) Karakterlerinde hakiki bilgileri ve yakinî ilimleri araştırıp elde etmek değil de, gürültü koparmak ve sırf muhasame etmek duygusu baskın olan kimselerdir. Bunlara uygun düşen konuşma, ilzamı ve susturmayı ifade eden mücâdeledir. İşte bu iki kısım, iki uçtur. Birincisi mükemmellik ucu, ikincisi ise, noksanlık ucudur.
3) Ortada olan kısımdır: Bunlar kemâl noktasında, muhakkik hükemânın derecesine ulaşamayan; noksanlık ve hafiflik hususunda da gürültü koparanlar ve hasımlarını ilzam etmeye çalışanlar derekesine inmeyen kimselerdir. Tam aksine bunlar, asıl fıtratları ve selim yaratılışları üzere kalan topluluklardır. Ki bunlar, yakînî delilleri ve hikmetli bilgileri anlama derece ve istidadını haiz olmayan kimselerdir. Bunlarla konuşmak, ancak "güzel öğüt"le mümkün olur. Bunun en düşüğü ise, mücadeledir.
İnsanların derecelerinin en üstününü, muhakkik olan hükemâ, hikmet erbabı işgal eder. Ortasını, genel halk teşkil eder ki, bunlar fıtratı bozulmamış olan kimselerdir. Ve, çoğunluğu bunlar oluşturur. En düşük dereceyi ise, münazaa ve münakaşa etme fıtratı üzere yaratılan kimseler işgal eder. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbinin yoluna hikmetle.... davet et" buyruğunun manası, "Kâmil ve güçlü kimseleri, hak dine hikmetle, yani katî ve yakînî delillerle; avam halkı, güzel öğütle, yani yakînî, iknâî (îknâ edici) ve zannî delillerle davet et; gürültü koparanlar ile de en güzel ve en mükemmel olan cedef yoluyla konuş "demektir.
Bu ayetteki inceliklerden birisi, Cenâb-ı Hakk'ın "Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et" buyurup da, hak dine daveti, bu iki kısma hasretmiş olmasıdır. Çünkü hak dine davet, eğer katî delillerle olursa, o zaman bu hikmet olur. Eğer zannî delillerle olursa, bu da güzel öğüt olur. "Cedel"e gelince, bu davet babından olmayıp, aksine bununla, bu davete aykırı olan başka bir maksat kastedilmiştir ki, bu da ilzam ve susturmadır (ifhâm). İşte bu sebepten ötürü Cenâb-ı Hak, "Rabbinin yoluna, hikmet, güzel öğüt ve en güzel cedel (mücadele) ile çağır" buyurmamış, aksine cedelin hak dine daveti gerçekleştiremeyeceğine, cedelden maksadın başka birsey olduğuna dikkat çekmek için, cedeli, hak dine davet etme metodundan ayrı zikretmiştir. Allah en iyi bilendir.
Bil ki bu konular, Allah'ın işte bu ayete, bu yüce ve kıymetli sırları yerleştirdiğine delâlet eder. Fakat insanların pek çoğu bunların farkında değillerdir. Böylece, Kitab-ı Kerim'deki bu sırları ancak basiret sahibi havas (seçkin) kimselerin ulaşabilecekleri ortaya çıkmış olur.
Allahü teâlâ daha sonra, Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapan kimseleri de, hidayete erenleri de en iyi bilendir" buyurmuştur. Bu, "Sen, bu üç yol ile Allah'a davet etmekle mükellefsin. Hidayetin gerçekleşmesi işinin seninle direkt alakası yoktur. Çünkü Allahü teâlâ, sapıtanları ve hidayete erecek olanları en iyi bilendir" demektir.
Bana göre bu konuda söylenebilecek şey şudur: Beşeri nefislerin (insanların) cevherleri, mahiyetleri itibarıyla farklı farklıdır. Bir kısmı aydın, saf, maddî şeylere ilgisi az olup, ruhanî ve manevî aleme karşı ise ilgisi ve arzusu çok olan nefislerdir. Bir kısmı ise, karanlık, bulanık, maddî şeylere alabildiğine ilgi duyan, manevî şeylere iltifat etmeyen nefisferdir. Binâenaleyh bütün bu istidâd ve kabiliyetler, ruh cevherinin ayrılmaz vasıfları olunca, bu kabiliyetlerin başka bir hale dönüşmesi, silinmesi, ruhtan ayrılması, haliyle imkânsız olmuştur. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, sanki de, "(Ey Peygamber) sen davet etmene, tebliğ etmene bak. Bütün insanların hidayete ermesini arzulama. Çünkü ben (Allah), câhil ve sapmış nefislerin sapıklığını; saf ve aydın nefislerin aydınlığını bilirim" demektedir. Binâenaleyh her nefsin, belli bir fıtratı ve belli bir mahiyeti vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'ın, insanları, üzerine yarattığı fitrata (yönel). Allah'ın hilkati değiştirilemez" (Rum, 30) buyurmuştur. Allah en iyi bilendir.
Cezalandırma Şekilleri
126–127. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:128
128. Âyetin Tefsiri
"Eğer, herhangi bir ceza ile karşılık verecek olursanız, ancak size reva görülen cezanın, misliyle karşılık verin. Sabrederseniz, andolsun ki bu, tahammül edenler için elbette daha hayırlıdır. Sabret. Senin sabrın, ancak Allah iledir. Onlara karşı tasalanma. Onların kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı, endişeye de düşme. Çünkü Allah hiç şüphesiz müttakiler ve Muhsinlerle beraberdir".
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Vahidî şöyle der: "Bu ayet hakkında üç görüş vardır: Birinci Görüş: Ekserî âlimlerin kabul ettiği görüşe göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), müşriklerin, amcası Hazret-i Hamza (radıyallahü anh)'ya müsle yapıp, öldükten sonra burnunu, kulaklarını vs. kesmiş olduklarını görünce, "Allah'a yemin olsun ki sana karşılık, onlardan yetmiş tanesine "müsle yapacağım" buyurdu. İşte bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm) Nahl Sûresi'nin son ayetlerini indirdi. Böylece, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i niyetlendiği bu şeyden alıkoydu. Bu, Atâ'nın rivayetine göre, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, Übeyy İbn Ka'b (radıyallahü anh) ve Şâ'bî'nin görüşüdür. Bu görüşe göre âlimler, "Bu üç ayet hariç, Nahl Sûresi'nin tamamı Mekkî'dir" demişlerdir.
İkinci Görüş: Bu, seyf (vuruşma) ve cihad emri gelmezden önceki durumdur. Müslümanlar o zamanda ancak kendileri ile savaşanlara karşı savaşmakla emrolunmuş, savaşı ilk başlatan olmaktan nehyolunmuşlardı. İşte bu, "Size harb açanlarla, Allah yolunda, siz de savaşın, (ama) aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez" (Bakara, 190) ayetinin anlattığı husustur. Allahü teâlâ, (tefsir ettiğimiz) bu ayette de, müslümanlara, kendilerine isabet eden ceza ve işkence kadarı ile karşılık vermelerini, fazlası ile mukabelede bulunmamalarını emretmiştir.
Üçüncü Görüş: Bu ayetin maksadı, mazlumu, zâlime karşı fazlasını yapmayı istemekten nehyetmektir. Bu Mücâhid, Nehâî ve İbn Sîrîn'in görüşüdür. İbn Şîrîn şeyle demiştir: "Şayet senden birisi birşeyi (zorla) alırsa, sen de ondan aynısını al."
Ben derim ki, bu ayeti, önceki ayetlerle ilgi ve alâkası olmayan bir hadiseye sağlamak, Allah'ın kelâmında, kötü bir tertibin bulunması manasına gelir ki, bu da Kur'ân'ı tenkid etmeye yol verir. Halbuki buna yol yoktur. Binâenaleyh bana göre en doğrusu şöyle denilmesidir: Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e insanları hak dine şu üç yoldan, yani hikmet, güzel öğüt ve en güzel olan cedel yoluyla çağırmayı emretmiştir. Bu davet, müşriklerin atalarının dininden dönmeyi, yüz çevirmeyi ve o dine küfür ve sapıklık damgasını basmayı içine alır. Bu ise kalbleri teşvişe (karışıklığa) düşüren, gönüllere ürküntü salan ve dinleyenlerin çoğunu, o din davetçisini bazan öldürmeye, bazan dövmeye, bazan ona sövmeye sevkeden şeylerdendir. Binâenaleyh hak dine davet eden o kimse, bu beyinsizlikleri müşâhade edip, o gürültüleri duyunca, onun tabiatı mutlaka onu, o beyinsizleri bazan öldürme, oazan da dövme ile terbiye etmeye sevkeder. Bu noktada Cenâb-ı Hak, hakka davet eden kimselere, adalete ve insafa riayeti emretmiş, fazlasını yapmayı yasaklamıştır. İşte ayeti hamletmek gereken en doğru izah (mana) budur.
İmdi şayet, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu ayet sebebi ile "müsle kararından vazgeçip, yeminine karşı kefaret verdiği" şeklindeki rivayeti tenkid etmeniz gerekmez mi?" denilirse, biz deriz ki: "O rivayeti tenkid etmeye gerek yok. Çünkü biz, o hâdisenin de, ayetin genel ifadesi içine girdiğini söylüyoruz. Binâenaleyh o hadise hakkında bu ayetin umûmî ifadesine tutunmak mümkündür. Bizim karşı çıktığımız husus, ayeti bu hadiseye hasretmenin caiz olmayacağı hususudur. Çünkü bu, kelâm-ı ilahideki tertibin iyi olmamasını gerektirir.
Adaletin Mertebeleri
Bil ki Allahü teâlâ, bu ayette adalet ve insafı gözetmeyi emretmiş ve bunu şu dört mertebe üzere sıralamıştır:
Birinci Mertebe: Ayetteki "Eğer, herhangibir ceza ile karşılık verecek olursanız, ancak size reva görülen cezanın misliyle karşılık verin" ifadesidir. Yani, "Eğer siz kısasın tam uygulanmasını isteme "hususunda arzulu iseniz, onun dengi şey ile yetininiz. Fazlasını yapmayınız. Fazlasını yapmayı istemek zulümdür. Zulüm ise, Allah'ın adaleti ve rahmeti açısından yasak edilmiştir. Hak teâlâ'nın, "Eğer, herhangi bir ceza ile karşılık verecek olursanız, ancak size reva görülen cezanın misliyle karşılık verin" ifadesinde, (haksızlığa uğrayan) kimse için böyle yapmamasının daha evlâ olduğuna bir delil vardır. Bu, tıpkı senin hastaya, "Eğer elmayı illâ da yiyeceksen ye" demen gibidir. Bu, "sana uygun olan, onu yememektir" manasınadır. Böylece Cenâb-ı Allah, rumuz ve işaret yoluyla, evlâ olanın, yapılan kötülüğe misliyle karşılık vermemek olduğunu anlatmıştır.
İkinci Mertebe: Tariz ve çıtlatma üslubundan, açık ve net ifadeye geçmektir. Bu da ayette, "Sabrederseniz, andolsun ki bu, tahammül edenler için elbette daha hayırlıdır" ifadesidir. Bu, intikam almamanın (karşılık vermemenin) daha evlâ olduğunu açıkça ifade etmektedir. Çünkü acımak, katı kalbli olmaktan; faydalı olmak, incitip elem vermekten daha üstün ve faziletlidir.
Üçüncü Mertebe; Bu, intikam almamayı kesinkes emretme mertebesidir ve "sabret" ifadesi ile ortaya konulmuştur. Çünkü Allahü teâlâ, ikinci mertebede, intikam almamanın daha iyi ve hayırlı olacağını zikretmiş; bu üçüncü mertebede ise, sabretmeyi açıkça emretmiştir.
Bu mertebede sabırdan bahsetmek zor ve güç olunca, bunun hemen peşinden onu yumuşatıp, sabrı kolaylaştıracak ifadeye de yer vererek, "Senin sabrın, ancak Allah iledir" buyurmuştur. Yani sabır, Allah'ın muvaffak kılması ve yardımı iledir. İşte sabrın ve diğer bütün her türlü ibadetin meydana gelebilmesindeki genel ve esas sebep budur.
Kâfirler Sebebiyle Endişe Etmeyin
Cenâb-ı Allah, bu genel ve temel sebepten bahsedince, bundan sonra daha yakın ve cüz'î (sınırlı) sebebe yer vererek, "Onlar hakkında tasalanma. Onların kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı endişeye de düşme" buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü insanın intikam almaya ve başkasına zarar vermeye yönelmesi ancak öfkesi kabardığında söz konusudur. Aşın öfke de şu iki sebepten birinden ötürü meydana gelir:
a) Eskiden elde olan bir menfaati elden kaçırma. Buna, "Onlara karşı tasalanma" diye işaret edilmiştir. Bu ifadeye, "Uhud'da şehit olanlar için üzülme" yani, "o dostlarını kaybetmekten ötürü üzülme" manası da verilmiştir. Bunun neticesi de, bir faydayı elden çıkarma manasına varır.
b) Gelecekte bir zarara düşme korkusu. Buna da, "Onların kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı, endişeye de düşme" ifadesi ile işaret edilmiştir. Kim bu ince manalara vakıf olursa, gerek güzellik, gerek muhteva bakımından Kur'ân'dan daha güzel, daha şümullü bir sözün olmayacağını anlar. Geriye ayetin lafzı ile ilgili birkaç bahis kalmıştır:
Birinci Bahis: İbn Kesir, hem bu ayette, hem de Neml Sûresi'nde, "dâd"ın kesresi ile (......) şeklinde okurken; diğer kıraat imamları, her iki yerde de fetha ile, (......) şeklinde okumuşlardır. Meşhur kıraatin izahı şunlardır: Ebu Ubeyde, geçim ve yer darlığı hususunda, dîk kelimesinin kullanıldığını; kalpteki darlığı ifade için de, "dayk" kelimesinin kullanıldığını söyler. Ebu Amr da, dîk kelimesinin şiddet ve sıkıntı; "dayk" kelimesinin ise keder ve üzüntü manasına geldiğini söylemiştir. Kuteybî de, tıpkı "heyn" ve "heyyin" ile "leyn" ve "leyyin" kelimelerinde olduğu gibi, "dayk" lafzının, "dayyık" kelimesinin şeddesizi olduğunu söylemiştir. İşte bu bakımdan İbn Kesir'in kıraatinin de doğru olacağını söyledik.
İkinci Bahis: Bu kelime, dayyık şeklinde de okunmuştur.
Üçüncü Bahis: Bu, "maklûb" bir ifadedir. Çünkü dayyik bir sıfattır Sıfat ise mevsufta bulunur. Ama mevsuf sıfatta bulunamaz. Binâenaleyh buna göre mana "sende endişe olmasın" şeklinde olur. Ancak ne var ki, (fîdayyık-in) denilmesinin hikmeti şudur: "Sıkıntı ve endişe çok büyük ve güçlü olduğunda, insanı her tarafından saran bir şey gibi, sanki bir gömlek gibi olmuş olur. Binâenaleyh böyle denilmesinin hikmeti bu olabilir." Allah en iyi bilendir.
Dördüncü Mertebe, ayetteki, "Allah hiç şüphesiz muttakilerle ve muhsinlerle beraberdir" ifadesidir. Bu ifade, bir tehdit gibidir. Çünkü birinci mertebede, Cenâb-ı Hak, işaret ve rumuz yoluyla intikam almamaya, karşılık vermemeye teşvik etmiş; ikinci mertebede, rumuzlu ifadeyi bırakıp, açık ve sarih ifadeye geçip, "sabrederseniz, andolsun ki bu tahammül edenler için elbette daha hayırlıdır" buyurmuş; üçüncü mertebede, kesinkes sabretmemizi emretmiş, bu dördüncü mertebede de, intikam alıp, karşılık vermek isteyenler için sanki bir vaîd ve tehdidini getirerek, "Allah, fazlasını yapmayı İstemekten ittika eden ve intikam almayı bırakma hususunda İhsanda (iyilikte) bulunanlarla beraberdir. Binâenaleyh ey kulum, eğer, seninle beraber olmamı istersen bu muttakilerden ve muhsinlerden ol" demiştir. Bu ayetlerdeki sıra ve tertipteki hikmete iyice vakıf olanlar emr-i mâ'rüf ve nehy-i münker'in derece derece, yumuşaklık ve incelik üzere olması gerektiğini anlarlar. Cenâb-ı Hak, peygamberine, "Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır" deyince, hikmet ve güzel öğütle yapılan davetin bu şekilde olması gerektiğine dikkat çekmek için, bu dört mertebeyi zikretmiştir. Bu inceliklere vâkıf olunduğunda, insan bu Kitab-ı Kerim'in sahili olmayan bir umman olduğunu anlar.
Üçüncü Mesele
Allahü teâlâ, "Allah hiç şüphesiz, muttakilerle beraberdir" buyurmuştur. O'nun, onlarla beraber oluşu, rahmeti, fazlı ve onlara verdiği mertebeler iledir. Ayetteki, "müttakiler" ifadesi, Allah'ın emirlerine saygı göstermeye; "muhsinler" (iyilik yapanlar) ifadesi de, Allah'ın mahlûkatına karşı bir işaret olup, bunlar da insanın en mükemmel mutluluğunun bu iki şeyde, yani Allah'ın emirlerine saygı ve mahlukâta şefkat duymada olduğunu gösterir. Bazı meşâyih bunu: "En mükemmel yol Hak nezdinde doğru olmak, halk nezdinde de güzel huylu olmaktır" diye anlatmışlardır. Hükemâ da: "İnsanın kemâli, zâtından ötürü Hakk'ı, kendisiyle amel edebilmek için de hayrı tanıyıp bilmesindedir" demişlerdir. Herim b. Hayyâna, Ölümü yaklaştığında, "Vasiyet et" dendiğinde o: "Vasiyyet ancak maldan yapılır. Benim ise malım yok. Fakat ben size, Nahl Sûresi'nin sonunu tavsiye ve vasiyet ederim" demiştir.
Dördüncü Mesele
Bazı kimseler, ayetteki "Eğer, herhangi bir ceza ile karşılık verecek olursanız, ancak size reva görülen cezanın misliyle karşılık verin. Sabrederseniz, andolsun ki bu tahammül edenler için elbette daha hayırlıdır" buyruğunun, seyf ayeti ile neshedilmiş olduğunu söylemişlerdir ki bu, son derece uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu ayet-i kerimenin maksadı, Allah'a davetin keyfiyeti hususunda güzel edebi öğretmek, saldırıyı ve fazlasıyla karşılık vermeyi nehyetmektir. Bütün bunların, "seyf ayeti" ile ilgisi yoktur. Müfessirlerin ekserisi, mensûh ayetlerin sayısını çok göstermeye adeta aşıktırlar. Ben ise bunda bir fayda görmüyorum. Allah doğruyu en iyi bilendir.
Musannif (Râzî) (r.h) şöyle der: "Bu surenin tefsiri, çarşamba gecesi, son yatsı vaktinden biraz sonra tamamlandı." Yine Allah kendisine merhamet etsin Musannif şöyle der: Hak kıymetlidir; yol uzundur; binek güçsüz; yaklaşmak, uzaklaşmaktır; vuslat, ayrılıktır. Hakikatlar saklı; gaybın gaybındaki manalar korunmuş (gizlenmiştir). Sırlar, İzzet'in ötesindeki şeyde depolanmıştır. İnsanın elinde olan ise, kîl-ü kâl'dır. Kemâl ancak ikram ve celâl sahibi olan Allah'a mahsustur. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a; salât-ü selâm, Efendimiz Ümmî Peygamber Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, âline ve ashâbınadır.