KEŞŞÂF TEFSİRİ

Nahl Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur, 128 âyettirRahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

[1578] Müşrikler ilahi vaadi yalanlayıp alay ederek, kendilerine vaat edilen şeylerin bir an önce gerçekleşmesini istiyorlardı -ki bu vaat Kıya-met’in kopması veya Bedir günü başlarına azap gelmesi idi.- Bunun üze-rine şöyle denildi: “Allah’ın” -beklenen bir şey olsa da gerçekleşmesi yakın olduğundan ‘gelmiş’ ve ‘gerçekleşmiş’ diye nitelenebilecek olan- “buyruğu geldi, acele etmeyin.”

[1579] Rivayete göre “O ( Kıyamet) saat(i) yaklaştı.” [Kamer 54/1] âyeti nazil olunca kâfirler birbirlerine “Bu, Kıyametin yaklaştığını iddia edip du-ruyor, yaptıklarınızın bazılarından vazgeçin de neler olup biteceğini bir gö-relim!” demişler. Ancak Kıyamet gecikince, “Bir şey(in koptuğunu) görmü-yoruz!” demişler. Bunun üzerine “İnsanların hesap vakti yaklaştı.” [Enbiyâ 21/1] âyeti nazil olmuş. Yine korkup endişe etmişler ve yaklaşmasını bekle-mişler. Günler uzayıp gidince “Ey Muhammed! Bizi korkuttuğun şeylerden hiçbirini görmüyoruz!” demişler. İşte bunun üzerine, “Allah’ın emri geldi.” ifadesi nazil olmuş. Hazret-i Peygamber yerinden sıçramış, insanlar da baş-larını yukarı kaldırmışlar. “Acele etmeyin!” ifadesi gelince, rahatlamışlar.

ه [1580] ifadesi, Tâ ile de Yâ ile de [acele etmeyin / acele etmesinler] okunmuştur.

[1581] “O, koştukları ortaklardan münezzehtir, aşkındır.”[ن כ א ifa-desindeki] Mâ’nın, mevsūle ya da masdariyye olmasına göre Allah Teâlâ bir ortağı olmaktan, Müşrik tanrılarının kendisinin ortağı olmasından veya onları ortak koşmalarından uzaktır.

[1582] Şayet“Bu ifade, ‘acele etmeleri’ne nasıl bağlanabilir?” dersen şöyle derim: “Zira acele etmek, [O’nun vaatleriyle] alay edip, bunları yalanla-mak anlamındadır. Bu da şirkten ileri gelmektedir.

ن [1583] כ ifadesi, Tâ ile de Yâ ile de [ortak koştuğunuz şeylerden / ortak koştukları şeylerden] okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

ل [1584] kelimesi şeddeli ve şeddesiz olarak yunzilu (indirir) ve yunez-zilu (peyderpey indirir) şeklinde okunmuştur. Tenezzelu’l-melâiketu şeklin-de de okunmuştur ki o zaman “Melekler, ‘Allah’ın ‘emr’inin ruhu ile’, yani cehaleti sebebiyle ölü olan kalpleri diriltecek şeyle ya da bedendeki ruh ney-se dinde o ruha tekabül eden şeyle iner dururlar.” anlamında olur. روا أن أ(Uyarsınlar diye…) ifadesi, bu ‘ruh’tan bedeldir. İbare, “Onları uyarsınlar diye indirir.” anlamında olup أن ennehû takdirindedir, yani “Durum şudur ki size uyarmanızı söylüyorum.” mealindedir. Ya da أن tefsir edici olur. [Bu tür أن’ler ise ‘söylemek’ fiilinden sonra gelir.] Nitekim meleklerin vahiyle indiril-melerinde de ‘söyleme’ anlamı mevcuttur. “Ben’den başka tanrı yok’ diye uyarın, yani durumun bu olduğunu bildirin. روا fiili, bir şeyi bildiğin أzaman kullandığın ا כ رْتُ َ َ ifadesinden gelmektedir. mâna şöyledir: “Be-nim ‘Benden başka tanrı yok, o halde benden sakının!’ şeklindeki sözümü insanlara bildirin.” diyerek [melekleri indirir].

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[1585] Sonra vahdaniyetini ve kendisinden başka tanrı olmadığını, ken-disinden başka hiç kimsenin yapamayacağı şu hususlarla gösterdi: Göklerin ve yerin yaratılması, insanoğlunun, [hayatiyetini sürdürmekte] işine yarayacak şeylerle birlikte yaratılması; yemesi, binmesi, ağırlıklarını taşıması vd. ihtiyaç-larını karşılamak bakımından son derece gerekli olan hayvanların yaratılma-sı, yine O’nun yaratıklarından -kendilerinin bilmediği- şeylerin yaratılması. Böyle bir Zat, başkası kendisine ortak kılınamayacak kadar yücedir, aşkındır.

نَ [1586] כُ ِ ْ ُ (koştuğunuz)1 ifadesi, Tâ ile de Yâ ile de [ortak koştuğunuz şeylerden / ortak koştukları şeylerden] okunmuştur.

[1587] ٌ ِ ُ ٌِ َ َ ُ ذا ِ َ ifadesinin iki anlamı vardır. (i) Ama o, ağzı lâf

yapan, kendini savunan, hasımlarını bertaraf eden, parlak deliller getiren bir hasım kesilmiştir! Bunu da daha evvel bir meninin içindeki bir sper-ma olarak hareket ve duygudan yoksun cansız bir şeyken yapmaktadır ki

1 Genel kıraat gâip (يشركون) ise de, müfessirin muhatap zamirini tercih ettiği anlaşılmaktadır. / ed

bu O’nun kudretinin bir göstergesi olmaktadır. (ii) Ama o, Rabbine düş-man kesilmiştir. Yaratıcısını inkâr etmekte “Şu çürüyüp un ufak olmuş kemikleri kim diriltebilir!?” [YâSîn 36/78] demektedir. Bu anlamda ise insa-noğlu cehalet ve küstahlıkta ileri giden, mütemadiyen nankörlük eden bir varlık olarak anlatılmaktadır.

[1588] Ayetin, çürüyüp un ufak olmuş bir kemikle Peygamber ‘Aleyhis-selâm’a gelerek “Ey Muhammed! Sen şimdi Allah’ın, şu çürüyüp un ufak olmuş şeye hayat vereceğini mi söylüyorsun!?” diyen Ümeyye bin Halef el-Cumahî hakkında nâzil olduğu söylenmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[1589] En‘âm sekiz eş hayvandır [koyun, keçi, sığır, deve], ancak daha ziya-de deve için kullanılır. َאم َאهُ ,kelimesi وا رْ َ َ َ َ ْ ,ifadesinde olduğu gibi وَاzāhir fiilin [ ] tefsir ettiği gizli bir fiilden dolayı mansup olmuştur. َאن اkelimesine atfedilmiş olması da caizdir. Buna göre َאم אنَ وا -İn) اsanı ve hayvanları yarattı.) demiş, daha sonra, “[Ey insan cinsi!] ‘Hayvanları sizler için’ yani tamamen siz ve sizin çıkarlarınız için ‘yarattı.’” ( ْ َכُ א َ َ َ َ ) buyurmuştur.

فء [1590] kendisiyle ısınılan şeyin adıdır. Nitekim mil’ de kendisiyle اdoldurulan şeydir; yani dif ’ yünden, deriden ve kıldan mamul ısıtıcı giysi demektir. Hemze atılıp harekesi Fâ’ya verilmek suretiyle diffun şeklinde de okunmuştur.

[1591] “Pek çok faydalar”dan maksat, yavrulamaları, sağılmaları vb. şeylerdir.

[1592] Şayet “َن ُ ْכُ َ א ْ ِ -ifadesinde zarfın öne alınması ihtisas bildir وَmekte, insanoğlunun sadece bu hayvanları yediğini vehmettirmektedir; oysa diğerlerinden de yenilmektedir.” dersen şöyle derim: Bu hayvanlardan ye-mek, insanların geçimlerinde temel [gıda]dır. Tavuk, kaz, kara ve deniz av-ları gibi diğer hayvanlardan yemek ise hemen hemen itibar edilecek bir şey değildir ve zevk için yemek kabilindendir. Bu ifadenin anlamı, “Yedikleriniz de bunlardandır.” şeklinde de olabilir; çünkü sığırlarla ziraat yapıyorsunuz, yediğiniz hububat ve meyveler bunlar sayesinde yetiştirilmekte; yine, develeri kiralayarak; yavrularını, sütlerini ve yünlerini satarak para kazanmaktasınız.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[1593] Burada Allah, ‘hayvanlardan yararlanma’ imkânını kendisinin verdiğini hatırlattığı gibi, onların güzelliklerinden zevk almayı da kendisi-nin verdiği bir nimet olarak zikretmiştir; çünkü bu, sürü sahiplerinin he-deflerinden, hatta büyük gayelerinden biridir. Çobanlar sürüyü akşamleyin topladıklarında ve sabahleyin saldıklarında, bunların salınması ve yayılması ile yerleşim birimlerinin çevresi ziynetlenmekte, bunların birbirine karışan meleşme ve böğürme sesleri ile etraf şenlenmekte, sürü sahipleri rahatla-makta, içlerini bir sevinç kaplamakta, sürüler sahiplerini bakanların gözün-de yüceltmekte, insanların nezdinde onlara makam ve saygınlık kazandır-maktadır. ً َ א وَزِ ُ כَ ْ َ

ِ (Binesiniz diye ve ziynet olarak… [Nahl 16/8]) ve ارِي ُ א ً وَرِ ْ כُِ آ ْ َ (Çirkin yerlerinizi örtecek, bir de süslenme amaçlı…” [A‘râf

7/26]) ifadeleri de buna benzer. [1594] Şayet“Akşam getirme’ fiili neden ‘sabah salma’ fiilinden önce

getirilmiş?” dersen şöyle derim: Çünkü hayvanlar karnı dolu ve memeleri yüklü bir şekilde dönüp de sahiplerine amade olarak ağıllarına sığındıkla-rından, akşam getirmedeki güzellik daha belirgindir.

[1595] ‘ İkrime bu ifadeyi, getirme ve salma fiilleri hîn (vakit) kelimesi-nin vasfı olmak üzere “getirdiğiniz vakit ve saldığınız vakit” anlamında ًא ِ ن َ ْ َ ًא

ِ ن و ِ ُ şeklinde okumuştur; mâna ٌ ِ ى وَا ِ ْ َ َ א ً ْ َ ا Bir) واbabanın fayda sağlayamayacağı gün… [Lokman 31/33]) ifadesindeki gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

.ifadesi Şın’ın fethasıyla da kesresiyle de okunmuştur ا [1596]Bunların zorlanma anlamında iki kullanım olduğu söylenmiştir. Ancak iki-si arasında fark vardır. Fethalı olan, “iş zor oldu / ağır geldi” anlamındaki şakka’l-emru ‘aleyhi şakkan kullanımının masdarıdır; bunun hakikati “ikiye ayrılma” anlamındaki şakk köküne dönmektedir. Şıkk ise “yarım” demektir. Sarfettiği ceht yüzünden adeta gücünün ‘yarı’sı gitmektedir.

[1597] Şayet“ ِ ِ ِ َא ا ُ َכُ ْ َ (ulaşıcı olmadığınız) ifadesi, ‘Sanki bir za-manlar, gidecekleri yere ulaşırken meşakkatlere tahammül edebiliyorlarmış da develer yüklerini daha sonra taşımışlarmış.’ gibi bir anlama geliyor?” dersen şöyle derim: Bu, ‘bir zamanlar oralara gerçekten ulaşamadıkları’ an-lamında değil, “Farazâ, develer yaratılmamış olsaydı kendinizi zorlamadan ulaşamayacağınız bir beldeye yüklerinizi taşırlar.” anlamındadır.

[1598] Şayet“ ِ ِ ِ א ا ُ َכُ ْ َ (ulaşamadığınız) ifadesi nasıl ْ َכُ א ْ ُ أَ ِ ْ َ وَ(Yüklerinizi taşırlar.) ifadesine uymaktadır? Böyle değil de א א ا ُ َכُ ْ َ (taşıyamadığınız) denmesi gerekmez miydi?” dersen şöyle derim: Uyum mânanın şöyle olması yönüyledir: “Sırtlarına yük vurup taşıtmayı bırakın, -kendi kendinize- zorlanıp gayret etmeden ulaşamayacağınızı kesin olarak bildiğiniz uzak bölgelere yüklerinizi taşırlar.” Mâna “yüklerinizi kendinizi zorlamadan ulaştıramayacağınız…” şeklinde de olabilir.

َכ [1599] א .in ‘eşyanız’ anlamında olduğu da söylenmiştir(yükleriniz) أ‘ İkrime’den “belde”nin Mekke olduğu nakledilmiştir.

[1600] Bu taşıyıcıları yaratıp yararınıza olan şeyleri kolaylaştırarak size merhamet etmesi bakımından “Gerçekten şefkatlidir, merhametlidir.”

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[1601] َِ َ ْ אلَ وَا ِ ْ َ وَا ْ َ ْ אمَ ,(Atları, katırları ve merkepleri) وَا -hay) ا

vanları) ifadesine ma‘tūftur, yani bunları da binesiniz ve ziynet olsunlar diye yaratmıştır. Bunların yaratılma sebebinin binme ve ziynet olarak gösterilip, [5. âyette geçen]-hayvanlarda olduğu gibi- peşinden yeme fiilinin zikredilme-mesi, binek hayvanlarını yemenin haram olduğuna delil getirilmiştir.

[1602] Şayet“ ً َ kelimesi neden mansup olmuştur?” dersen şöyle وَزِderim: çünkü א כ (binesiniz diye) ifadesine ma‘tūf olarak mef‘ûlun lehtir.

[1603] Peki, “matuf ile ma‘tūfun ‘aleyhin aynı şekilde gelmesi gerekmez miydi?” dersen şöyle derim:Böyle getirilmedi, çünkü fâ’iller farklıdır. Bin-mek muhatapların fiili iken, ziyneten, bu süsü meydana getiren zatın, yani Yaratıcının fiilidir.

[1604] Bu ifade, Vav’sız ً َ א زِ َ ُ כَ ْ َِ şeklinde de okunmuştur ki ya “Bun-

ları ziynet olarak binesiniz diye yaratmıştır.” anlamındadır ya da ziyneten ifa-desini onlardan hal yaparak, “Bunları bir süs ve güzellik olarak siz binesiniz diye yaratmıştır.” anlamındadır.

[1605] “Ve bilmediğiniz daha nicelerini yaratacaktır.” Bununla; bizim uğrumuzda veya bizim için yaratacağı gerçek mahiyetini ve ayrıntısını kav-rayamayacağımız şeyleri kastediyor olabilir; böylece, malum nimetleri kar-şılıksız verdiğini belirttiği gibi bunu da bir nimet olarak hatırlatmış, bir yandan da kudretini göstermiş olmaktadır. Bilmediğimiz nice yaratıkları-nın bulunduğunu bize haber veriyor da olabilir ki –bunlar, kendi bildiği bir hikmete bağlı olarak bizim bilgi alanımıza girmiyorsa da- bunu haber vermekle nelere kadir olduğunu bize net biçimde göstermiş olmaktadır. Bu ifade, “ Cennet ve Cehennem’de yaratacağı, insan zihninin ulaşamadığı, hiç kimsenin aklına gelmeyen şeyler” olarak da anlaşılmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

[1606] “Yol”dan maksat herhangi bir yoldur; kasd (doğru) masdarını bu sebeple yola izafe edip “Ama yanlış yol da var.” buyurmuştur. el-Kasd fâ’il anlamında bir masdar olup sebîlun kasdun ve kāsıdun ifadesi ‘dosdoğru yol’ demektir. Yol –adeta- içine girenin yöneldiği yönü hedeflemekte ondan başka tarafa dönmemektedir [ٍאر ٌ ifadesinde olduğu gibi ki, aslında akan, nehir değil sudur; burada da dosdoğru giden, yol değil yoldakidir].

[1607] ِ ِ ُ ا ْ َ ِ َ ا َ -ifadesinin anlamı, “Gerçeğe götüren yolu gös وَtermek Allah’a düşer.” şeklindedir. Tıpkı ى َ ُ ْ َ َא ْ َ َ Bize düşen, yolu) إن göstermekten ibaret. [Leyl 92/12]) âyeti gibi.

[1608] Şayet“ ٌِ א א ْ ِ derken anlatım tarzı neden değiştirildi?” dersen وَ

şöyle derim: İki yoldan Allah’a izafe edilmesi caiz olanla olmayan bilin-sin diye. Durum Cebriyye’nin iddia ettiği gibi olsaydı, elbette ّ و اא א !denirdi (.Doğru yol da Allah’a düşer, yanlış yol da) ا و

[9061] İbn Mes‘ûd א כ şekinde (.Ama içinizde ondan sapan var) وokumuştur, yani kendi kötü tercihi yüzünden doğrudan sapan sapkınlar da var, Allah ondan berîdir. “O, dileseydi,” zor kullanarak ve mecbur tutarak “hepinizi birden doğru yola getirirdi.”

Bu bölümü tek başına aç →

10–11. Âyetlerin Tefsiri

[1610] ْ َכُ (Size) ifadesi; َل َ ْ اب veya (indirdi) أ (içecek) kelimesine müteallıktır. Şarâb, içilen şey demektir. ٌ َ َ davarların yediği otlardır. ‘ İk-rime hadisinde “Otların parasını yemeyin, haramdır.” şeklinde geçmekte olup şecer ot demektir. َن ُ ِ ُ ifadesi, sürü yayılıp otladığında kullanılan sâmeti’l-mâşiyetu ifadesinden gelmektedir. Otlayan hayvana sâ’imetun denir; esâmehâ sāhibuhâ ise “Sürüyü sahibi yayıp otlattı.” anlamındadır. Kelime alâmet anlamındaki sevmetun kökünden gelmektedir, çünkü hayvanlar otla-dıklarında, yerde izler bırakmaktadır.

[1611] kelimesi Yâ ile de Nûn ile de [bitirir / bitiririz] okunmuştur.

[1612] Şayet“Neden ‘her tür üründen’ buyruldu?” dersen şöyle de-rim: Çünkü her tür ürünün tamamı ancak Cennette olur; Allah yeryüzün-de bunların ancak bir kısmını -onları hatırlatıcı olarak- bitirmiştir.

[1613] “Tefekkür eden” yani gözlem ve tefekkürle inceleyerek O’na ve O’nun kudret ve hikmetine deliller bulan.

[1614] “Âyet” açık, net delâlet demektir. [1615] Bazılarının kelimeyi ُ ِّ َ ُ (bitirir de bitirir) şeklinde okuduğu

nakledilmiştir. Übeyy b. Kâ‘b da ُאب وا ُ وا نُ وا رعُ ا כ ُ ُ ْ َ (Bununla size ekinler, zeytin ve hurma ağaçları, üzümler biter.) şeklinde merfû‘ okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[1616] Mef‘ûllerin tamamı [م dâhil] mansup okunmuştur; nücûm ya اbaşına takdiriyle (ce‘alenin ilk mef‘ûlü olarak) ya da bunların insanlara müsahhar kılınması onlara faydalı olacak hâle getirilmesi demek olduğun-dandır.1 Çünkü insanlar gece dinlenmekte, gündüz çalışıp Allah’ın lütfunu aramakta, Ay’ın ve Güneş’in hareketlerinden yılların sayı ve hesabını öğ-renmekte, yön tayininde yıldızlardan yararlanmaktadır. Dolayısıyla, adeta şöyle buyrulmuş olmaktadır: Bunlar Allah’ın emriyle her ne için yaratıl-mışlarsa o işe amade / müsahhar oldukları halde, Allah bunları size faydalı kılmıştır. İfadenin “Allah bunları envâ-‘i çeşit teshīr ile müsahhar kıldı.” anlamında olması da caizdir. ancak ٍات kelimesi, masdar anlamındaki müsahharın çoğuludur; nitekim ا ً َ ُ ّ ه ا َ (Onu teshīr ederek müsah-har kıldı.) ve serrahahû müserrahan (Onu özgür kılarak salıverdi.) ifadesi de böyledir. Adeta şöyle denmiş olmaktadır: Bunları size, emriyle, çeşitli teshīrlerle müsahhar kıldı.

[1617] Ayette sadece leyl ve nehâr mansup, devamındakiler ise mübte-da-haber olmak üzere, merfû‘ okunmuş; ayrıca, öncesindeki mansup olsa da ٌات مُ merfû‘ okunmuştur. “Akleden bir toplum için bunda واelbette âyetler vardır.” ifadesinde âyeti çoğul yapmış ve ‘akl masdarını zik-retmiştir, çünkü yüce eserler müthiş kudrete daha belirgin biçimde delâlet eder, büyüklük ve ululuğu daha net biçimde gösterir.

1 Yani tek mef‘ûl alan sehhara fiili, iki mef‘ûl alan sayyera anlamında kullanılmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[1618] ْ َכُ א ذَرَأَ َ אرَ ifadesi وَ َ وا -kelimelerine ma‘tūf olup, yeryüzün اde yarattığı farklı şekil ve görünümlerdeki canlı, bitki, meyve ve diğerlerini kasdetmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

[1619] “Taze et” balıktır, balığın tazelikle tavsif edilmesi, çok çabuk bo-zulabildiği içindir. Bu sebeple, bozulacağından endişe edilerek hızla yemeye çalışılır. Şayet“‘Et yemeyeceğine yemin eden bir kişi balık yese yeminini bozmuş olmaz.’ diyen fakihlerin gerekçesi nedir? Oysa gördüğünüz gibi Allah Teâlâ balığı et diye nitelemiş.” dersen şöyle derim: Yeminler alışkan-lıklara bağlıdır. İnsanlar da mutlak anlamda et dediklerinde bundan balığı anlamazlar. Mesela adam oğluna “Şu parayla et satın al.” dese ve balık alıp gelse, yadırganmayı hak etmiş olur. Benzeri: Allah Teâlâ, “Allah katında canlıların en kötüsü nankörce inkâr edenlerdir.” [Enfâl 8/55] âyetinde kâfiri canlı (dâbbe) diye nitelemiştir. Şimdi biri, ‘Ben hiçbir canlıya binmeyece-ğim.’ dese ve bir kâfirin sırtına binse yeminini bozmuş olmaz.

[1620] ً َ ِْ (Süs eşyaları) inci ve mercandır. İnsanların bunları takın-

masından maksat da kadınların takınmasıdır, çünkü onlar da insanlara dâ-hildir ve erkekler için süslenip püslenmektedirler. Bu sebeple, kadın süsü diğerlerinin de süsü olmaktadır.

[1621] Mahr ( ), geminin, pruvasıyla [yani ön ve baş tarafıyla] suyu ikiye ayırmasıdır. Ferrâ’dan “Mahr, gemilerin rüzgârda giderken çıkarttıkları sestir.” görüşü nakledilmiştir.

[1622] “Lütuf arama” ticaretle iştigal etmek demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

15–16. Âyetlerin Tefsiri

[1623] ْ כُ ِ َِ َ ifadesi, “ Arz’ın sizi sağa sola meylettirip çalkalamasını أنَْ

istemediği için” demektir. Mâ’id de gemiye bindiği zaman başı dönen kimse demektir.

[1624] Söylendiğine göre Allah Teâlâ Arz’ı yarattığında Arz gidip gel-meye başlamış. Melâike de ‘Bu, herhangi birinin üzerinde yerleşebileceği bir şey değil.’ deyince dağlarla öyle sağlamlaştırılmış ki melekler bunların neden yaratıldığını anlayamamış.

אرًا [1625] ْ ifadesi “ Arz’da nehirler meydana getirdi.” demektir; çünkü وَأَאدًا .fiilinde anlamı vardır أ אلَ أوَْ ِ ْ אدًا وَا ِ رْضَ َْ ِ ا َ ْ َ ْ َ -Arz’ı [haya ) أَ

ta elverişli] bir ‘yatak’ hâline getirmedik mi? Dağları ise ( Arz’ın sarsılmasını önleyen) birer ‘kazık’... [Nebe’ 78/6-7]) ifadesine bakılırsa, burada aynı eylem için أ yerine kullanıldığı görülür. “Alâmetler”, yolcuların kılavuz-luğuna başvurdukları dağ, su kaynağı vb. büyük işaretlerdir. “Yıldız”dan maksat yıldız cinsidir. Tıpkı “insanların elinde para çoğaldı.” şeklindeki ifaden gibi. Bu yıldızın Ülker, İkizler, Kutupyıldızı ve Oğlak olduğu Süd-dî’den nakledilmiştir.

[1626] ْ א ُ kelimesini Hasan-ı Basrî necmin çoğulu olarak و א ve وْ א şeklinde okumuştur; ruhn ve ruhun kelimeleri[nin rehnin çoğulu olması] و

gibi. Cim’in harekesiz okunması [peşpeşe gelen iki zammeden doğan ağırlığı] hafif-letmek içindir. ُ ُ kelimesinin م ُ ُ ’dan Vav’ın hafiflik için hazfedilmesiy-le meydana geldiği de söylenmiştir.

[1627] Şayet“Yıldız(lar)la da yine kendileri yol bulmaktadır.’ [gâib] ifa-desi ile hitap üslubundan çıkılmış, araya ْ ُ zamiri getirilerek ِ ْ א ِ kelimesi fiilinin önüne alınmıştır. Burada adeta şöyle denmektedir: ‘Özellikle yıldız ile bilhassa bunlar yol bulmaktalar.’ O halde, ‘bunlar’dan maksat kimdir?” dersen şöyle derim:Sanki Kureyş’i kastediyor. Nitekim bunlar seyrüsefer-lerinde yollarını yıldızlarla bulurlardı, bu hususta başkalarının sahip olma-dığı bir bilgiye sahiptiler. Dolayısıyla, bunların şükretmesi daha çok gerek-mektedir, bundan ders ve ibret çıkartmak bunlar için daha elzemdir, bu sebeple “bilhassa bunlar” denilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[1628] ŞayetYaratmayandan maksat putlardır, o halde, bunlardan niçin akıl sahipleri için kullanılan kelimesi ile bahsedildi?” dersen şöyle derim: Bu birkaç şekilde açıklanabilir. (i) Müşrikler bunlara tanrı demekte ve tapınmaktaydı. Bu sebeple, kendilerine ilim sahibi muame-lesi yapıldı. Devamındaki “Allah’tan başka taptıkları ise hiçbir şey yara-tamazlar.” [Nahl 16/20] ifadesine dikkat ediniz. (ii) “Yaratan” kelimesi ile “yaratamayan” kelimesi arasında şeklî benzerlik (müşâkele) söz konusudur.

(iii) Mâna, “yaratan, yaratamayan ilim sahiplerine bile benzemez; o halde, ilim namına hiçbir şeye sahip olmayan bir şeye nasıl benzeyecek?!” şeklin-dedir. Tıpkı “Ayakları mı var ki onlarla yürüyecekler.” [A‘râf 7/195] ifadesi gibi, yani bu ‘tanrı’ların durumu eli, ayağı, kalbi, kulağı olanlardan daha düşüktür, çünkü bunlar hayat sahibi, kendileri ise ‘ölü’dür. O halde, bun-lara tapmak nasıl doğru olabilir?! Tabiî bu, “Söz konusu organlara sahip olsalar, tapılabilirdi.” anlamına gelmez.

[1629] Şayet“Bu ifade, putlara tapıp onları Allah’a benzeterek ‘tanrı’ diyen ve böylece, yaratıcı olmayanı yaratıcı haline getiren kimseleri sus-turmaktadır; bu durumda, onları hakkıyla susturmak için ‘Yaratamayan, yaratan gibi olur mu hiç?!’ denmesi gerekmez miydi?” dersen şöyle derim: Allah’tan başkasını, tanrı diyerek ve tapınarak Allah’ın benzeri haline geti-rip, O’nunla bunları eşitleyince, Allah’ı yaratılmışlar cinsinden, yaratıklara benzeyen bir varlığa dönüştürmüş oldular. Allah da “Yaratan, yaratmayan gibi olur mu hiç?!” ifadesiyle bunu yadırgayıp reddetmiş oldu.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

sayısını bile tam olarak tespit edemezsiniz, buna tākatiniz yetmez.” demektir. Bu ifadeyi, tâdat ettiği nimetlerin peşinden getirerek bu sayılanların ötesinde hadde hesaba gelmeyen nice nimetler bulunduğuna dikkat çekmiştir.

[1631] “Allah gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir.” Çünkü nimetin şükrünü eda etmekteki kusurlarınızı görmezden gelmekte, gösterdiğiniz tefritten dolayı nimeti kesmemekte ve nankörlük ettiğiniz için de hemen cezalandırmamaktadır.

[1632] “Allah” amellerinizden “gizlediklerinizi de bilir, açığa vurdukla-rınızı da!” Bu ifade, tehdittir.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

نَ [1633] ُ ْ َ َ ِ -kâfir(leri değil, on)ların “Allah’tan başka” dua ettikle ,وَاri ‘tanrı’ları ifade etmektedir. [“Dua ettiğiniz…” anlamında] Tâ ile ve [“kendisine dua edilenler” anlamında] ن ْ َ ْ ُ şeklinde meçhul olarak da okunmuştur.

[1634] Bu ‘tanrı’ların; ‘yaratıcı’, ‘hayat sahibi’ ve ‘diriliş vaktini bilen’ olma özelliklerini taşımadıkları, aksine ‘yaratılmış’, ‘ölü’ ve ‘gaybı bilmeyen’ şeyler olarak, yaratılmışların özelliklerini taşıdıkları gösterilerek kendilerinde tanrılık hususiyetlerinin de bulunmadığı ifade edilmiştir.

[1635] “Diri değil, ölüdürler.” ifadesinin anlamı şudur: Gerçekten tanrı olsalardı, ölü değil, diri olurlardı; yani ölmek nedir bilmeyen Zat gibi, kendi-leri hakkında da ölme fiili düşünülemezdi. Oysa durum bunun tam tersidir.

[1636] “Ne zaman diriltileceklerini” ifadesindeki zamir, dua edenlere aittir, yani bu ‘tanrı’lar, ‘kul’larının ne zaman diriltileceğinin de farkında de-ğildir! Burada Müşriklerle dalga geçilmekte, ‘tanrı’larının ne zaman dirilti-leceklerini bilmedikleri, dolayısıyla onlara ettikleri kulluğun karşılığını ver-me imkânlarının da bulunmadığı belirtilmektedir. Burada, yeniden dirilişin mutlaka gerçekleşeceği ve bunun insanları yükümlü kılmanın kesin bir gereği olduğu gösterilmektedir.

[1637] Bir açıklama da mânanın şöyle olmasıdır: Yontarak ve suret vere-rek putları asıl insanlar yaratmakta, putların ise böyle bir güçleri bulunma-maktadır, yani ‘kul’larından daha âcizdirler ve ‘ölü’dürler; hayat diye bir şeyin olmadığı donuk şeylerdir. “Diri değildirler” yani öyle ölüler vardır ki, öldük-ten sonra dirilir; Allah’ın canlı bir varlık haline getirdiği nutfeler gibi, ölü-münden sonra diriltilecek olan canlı bedenler gibi… [Putların ana maddesi olan] taş ise, ölü halinin peşinden hayatın gelmeyeceği bir ‘ölü’dür. Bu, ölümünün çok daha derin / katmerli olduğunu göstermektedir. “Ne zaman diriltilecek-lerinin de farkında değiller!” ifadesiyle putların haliyle dalga geçilmektedir, yani bu ‘tanrı’lar hayat sahiplerinin ne zaman diriltileceklerini de bilmezler! Çünkü cansız donuk bir şeyin herhangi bir şeyi bile ‘fark etme’si imkânsız iken, şu evreni ayakta tutan mutlak hayat sahibinden, yani Yüce Allah’tan başka hiçbir canlının bilmediği bir şeyi mi fark edecek!?

[1638] Üçüncü bir açıklama da şudur: “Dua ettikleri”nden maksat me-lekler olabilir. Bir kısım Araplar bunlara taparlardı; oysa bunlar “ölüdürler”, yani mutlaka öleceklerdir; “diri değildirler” yani hayatları ebedi değildir. “… farkında değiller”, yani ne zaman diriltileceklerine dair bir bilgileri yoktur.

[1639] (Ne zaman anlamındaki) eyyâne kelimesi, iyyâne şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[1640] “Tanrınız tek bir tanrıdır.” Yani yukarıda anlatılanlardan şu açık-ça ortaya çıktı ki; Allah’tan başkasına tanrılık izafe etmek bâtıl bir iddiadır ve tanrılık, herhangi bir ortağı bulunmaksızın sadece O’na aittir. İşte, vah-daniyetin kesinleşmesinin ve delilinin netleşmesinin bir neticesi de, bunla-rın şirklerinde devam etmeleri ve kalplerinin tek tanrı inancını yadırgayıp bunu bir türlü benimseyememesi, kabul ve ikrar edemeyecek kadar kendi-lerini büyük görmeleri olmaktadır.

[1641] “Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de bilmektedir açığa vurduklarını da...” Dolayısıyla, bunların karşılığını kendilerine verecektir. Bu bir tehdittir. “Büyüklük taslayanları O elbette sevmez.” Burada tevhi-de karşı büyüklük taslayanlar, yani Müşrikler kastedilmiş olabileceği gibi, herhangi bir konuda büyüklük taslayan herhangi bir kişi de kastedilmiş olabilir ki Müşrikler de onun kapsamına girerler.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

אذا [1642] kelimesi “Rabbiniz hangi şeyi indirmiş?” anlamında ل -in) أdirdi) fiilinin mef ‘ûlü olarak mansuptur. Ya da “Rabbinizin indirdiği şey ne imiş?” anlamında mübteda olarak merfû‘dur. Mansup kabul ettiğinde, َ ِ وَ ْ ا ُ

ِ א -ifadesi, “İndiğini iddia ettiğiniz şeyler evvelkilerin masalları أَdır.” anlamına gelir. Merfû‘ kabul ettiğinde ise mâna, “İndirilenler, evvel-kilerin masallarıdır.” şeklinde olur. ُ ْ َ ْ ِ ا ُ نَ ُ ِ ْ ُ אذا (Ne infak edeceklerini [soruyorlar]; de ki: İhtiyaç fazlası. [Bakara 2/219]) âyetinde olduğu gibi. Ancak bu durum َ ْ َ ْ kelimesini merfû‘ okuyanlara göredir. Şayet Bu çelişkili اbir sözdür; zira ‘Rabbin inzal ettiği’ şey masal olamaz.” dersen şöyle derim: Bu, [“Şu size gönderilen peygamberiniz, cinlinin teki!..” [Şu‘arâ 26/27] âyetinde geçen] “peygamberiniz” ifadesi gibi alaylı bir ifadedir.

[1643] Bu, ya Müşriklerin birbirlerine söylediği ya da Müslümanların onlara söylediği bir sözdür. Bunun, Mekke’nin girişlerine dağılıp insan-ları Peygamber (s.a.)’den uzaklaştırmaya çalışan propagandistlerin sözü olduğu da söylenmiştir. Hacı kafileleri, Peygamber (s.a.)’e ne indirildiğini sorduklarında, bunlar “evvelkilerin anlattıkları, eskilerin boş iddiaları” derlermiş.

[1644] ْ ُ ا أوَْزارَ ُ ِ ْ َِ yani bunu, insanları saptırıp Peygamber (s.a.)’den

uzaklaştırmak için söylerler ve böylece kendi sapmalarının bütün yükünü yüklendikleri gibi, onların saptırmasıyla sapan kimselerin yüklerinin bir kısmını da -ki saptırma günahıdır- yüklenmiş olurlar; çünkü saptıran ile sapan ortaktır. Biri saptırmakta, diğeri de kendisini saptırana boyun eğ-mektedir, dolayısıyla günahı ikisi de yüklenecektir. ا ُ ِ ْ َ

ِ ’daki Lâm bir amaç ifade etmeksizin illet beyan eder. [Yani “vebal yüklenelim.” diye saptırıyor değiller. Ama sonuçta vebal yüklenmekteler.] “Şer korkusuyla kentten ayrıldım.” ifaden gibi.

[1645] ٍ ْ ِ ِ ْ َ ِ (Bilgisiz olarak) ifadesi, mef‘ûlün hâlini anlatmaktadır; yani kendilerinin saptırıcı olduğunu bilmeyen kimseleri saptırmaktalar. Bunların saptırdığı kişilerin de -bilgisiz olmalarına rağmen- “dalâlette ol-dukları” ve “vebal yüklendikleri” söylenmiştir, çünkü akıllarını kullanıp hak ile bâtılı ayırt edene kadar araştırıp incelemeleri gerekiyordu.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

ا [1646] binaların dayandığı sütunlar demektir. Temel anlamında اolduğu da söylenmiştir. Bu temsilî bir ifadedir: Müşrikler Allah ve Resulü-ne tuzak kurmak için ortaya birtakım dikili şeyler koydular, Allah da bun-ları o diktikleri şeylerin içinde helâk etti. Öyle bir toplum gibi ki onlar bir bina dikip onu sütunlarla desteklemişler, daha sonra, sarsılan sütunlarından binaya [bir afet] gelip tavan üzerlerine çökmüş ve helâk olmuşlardır. “Kim kardeşi için kuyu kazarsa, oraya yüzükoyun kendisi düşer!” [Kendi kazdığı kuyuya düşmek] deyimi de bunu anlatmaktadır. Söylendiğine göre bu kişi, Babil’de beş bin zirâ / kol -bir görüşe göre ise 2 fersah- uzunluğunda bir kule inşa eden Ken‘ân oğlu Nemrut imiş. Allah öyle bir rüzgâr estirmiş ki kule, Nemrut ve kavminin üzerine çökmüş ve helâk olmuşlar.

[1647] “Allah’ın gelmesi”nden maksat, “hiç farketmedikleri” hesap et-medikleri, beklemedikleri “bir yer ve zamanda, temellerinden” yani temel-lerinin olduğu kısımdan emrinin gelmesidir.

[1648] َ א (binalarını) ifadesi, َ (evlerini) şeklinde; ْ (çatı) اkelimesi de iki zamme ile ُ .şeklinde de okunmuştur (çatıları) ا

[1649] ْ ِ ِ ْ ُ insanı rezil edecek bir azapla onları zelil eder demektir. “Ya Rabbi! Sen kimi Ateş’e sokarsan onu perişan etmişsin demektir.” [Âl-i ‘ İmrân 3/192]

[1650] Bunun dünyadaki azapları olduğunu belirtip, “sonra” ahirette de azap olduğunu kastediyor.

[1651] َِ כא َ ُ (ortaklarım) ifadesinde Allah Teâlâ, Müşriklerin, tanrıları

kendisine izafe edişlerini hikâye ederek ortakları kendisine izafe etmekte ve böylece onlarla alay ederek kendilerini kınamaktadır.

[1652] ْ ِِ نَ א َ ُ ifadesi, “kendileri ve ‘anlamları’ hakkında müminlere

düşmanlık edip, dâvalaştığınız” demektir. Nun’un kesresi ile ِن א َ ُ şeklinde de okunmuştur; “Benimle cepheleştiğiniz” anlamındadır; çünkü mümin-lerle cepheleşmek, bir nev-‘i Allah’la cepheleşmektir.

[1653] “Kendilerine bilgi verilmiş olanlar” peygamberler ile ümmetle-rini imana davet edip öğüt veren âlimlerdir. Ancak bunlar, onların karşı-sında büyüklük taslayarak onlara yönelmemekte, onlarla cepheleşmektedir. Bunu, [yani “Bugün rezillik ve kötülük inkârcı nankörler üzerinedir şüphesiz!” sözünü] işbu kimselerle şamata yapmak için “Oh olsun!” kabilinden söyleyecekler-dir. Allah bu ifadeyi, bunu işitenlere bir lütuf olsun diye bu zevatın dilinden aktarmaktadır. Bunların melekler olduğu da söylenmiştir.

א [1654] ifadesi Yâ ile de Tâ ile de okunmuş; ayrıca Tâ, Tâ’ya idğam edilerek א َ .şeklinde de okunmuştur ا

[1655] َ َ ا ا ُ َ ْ َ َ şu demektir: Barışmaya çalışırlar, alçakgönüllülük gös-terirler, dünyadaki cepheleşme ve kibirlerinin aksi tutumlar sergilerler ve “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk!’ derler. Kendilerinden sādır olan inkâr ve düş-manlığı kabul etmezler. O ilim sahipleri de bunun üzerine “Hayır! Allah sizin yaptıklarınızı bilmektedir ve yaptıklarınızın karşılığını verecek.” derler. Bu da bir şamatadır, “O halde Cehennem’in kapılarından girin!” ifadesi de…

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

ا [1656] ً ْ َ “Hayır indirdi.” demektir. “Peki, birincisi [ و ُ ا א ‘merfû [أokundu da bu neden mansup okundu?” dersen şöyle derim:İkrar edenin ver-diği cevap ile reddedeninkini birbirinden ayırmak için. Yani, aynı soru mümin-lere sorulduğunda, kem küm etmeksizin [mansup olan אذا şeklindeki] soruya uygun biçimde cevap vermiş; indirme fiilinin mef‘ûlü olarak, yani indirilmiş olduğu-nu açık, net biçimde kabul ettiklerini gösterecek şekilde cevap vermişler ve ا ً ْ َ yani “Hayrı indirdi.” demişlerdir. Ötekiler ise soruya cevap verirken cevabı soru gibi mansup kılmadan, “evvelkilerin masalları” demiş ve bunların “indirilmekle alâkası olmadığını” göstermeye çalışmışlardır.

[1657] Rivayete göre Arap kabileleri hac mevsiminde ( Mekke’ye) Pey-gamber (s.a.)’e dair haber getirecek kişiler gönderirmiş. Ancak, elçi geldi-ğinde, propagandistler “ Muhammed’den uzak durmasını” isteyeyerek ona engel çıkartırlar ve “Onunla karşılaşmasan daha iyi.” derlermiş. Bunun üze-rine elçi, “ Muhammed’in ne idüğüne dair malumat toplamadan ve onu görmeden geri dönersem, ben berbat bir elçiyim demektir.” dermiş. Pey-gamber (s.a.)’in sahabilerinden biriyle karşılaştığında, onlar onun doğru söylediğine, gerçekten peygamber olarak gönderildiğine tanıklık ederlermiş ki “Hayrı indirdi.” diyenler bunlardır.

ا [1658] ُ َ ْ أَ َ ِ ِ (ihsan üzere hareket edenler için) ve devamında-ki cümle, “hayır”dan bedeldir, “ müttakiler için” ifadesinin aktarımı olup “Onlar bu sözü söyledi.” demektir. Buna göre, [ا kelimesi, ل ا ,değil أ א fiili-nin mef‘ûlü olmakta ve] muhsinlere verilecek şey, önce “hayır” diye adlandırıl-mış, sonra aktarılmış olmaktadır. ا ُ َ ْ َ أَ ِ ِ ifadesinin, ihsan sahiplerine bir vaat olarak yeni başlamış bir söz olması da caizdir. Bu durumda, mezkûr ‘söz’leri, sergiledikleri güzel tutumlar cümlesinden olmakta ve bu sebeple methedilmektedirler.

[1659] ٌ َ َ َ sergiledikleri güzel tutum sebebiyle, dünyada alacakları mükâfat demektir. Âhirette ise kendileri için bundan daha hayırlısı mev-cuttur. ِة َ

ِ ْ ابِ ا َ َ ْ ُ א وَ ْ ابَ ا َ ُ ُ ا ُ א َ (Allah da onlara hem dünyevî karşılığı hem de Âhiretteki karşılığın güzelini vermiştir. [Âl-i ‘ İmrân 3/148]) âyetinde belirtildiği gibi.

[1660] “Ne güzeldir müttakîlerin yurdu” olarak ahiret yurdu! Yani bu-rada medhe konu olan husus -geride geçtiğinden- ayrıca zikredilmemiştir. نٍ ْ َ אتُ َ ( Adn cennetleri) ifadesi, [“Bu da Adn cennetleridir.” şeklinde]mahzuf bir mübtedanın haberidir, ancak [“Ne güzeldir müttakîlerin yurdu olarak Adn cen-netleri!” anlamında] medhe konu olan şey de olabilir

[1661] َ ِ ِّ َ ifadesi, inkâr ve masiyetler yüzünden kendi kendine haksız-lık etme durumundan uzak, tertemiz biçimde demektir; çünkü א أ (kendi kendilerine zulmederlerken) ifadesinin karşıtı olarak gelmiştir.

[1662] ْ כُ ْ َ َ مٌ َ نَ ُ ُ َ Söylendiğine göre mümin kulun ölmesine ra-mak kaldığında, kendisine bir melek gelerek, “ Selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın velîsi! Allah sana selâm söylüyor, her tür tehlikeden uzak, esen olduğunu bildiriyor.” der ve onu cennetle müjdelermiş.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[1663] ُ ِכَ َ ْ ا ُ ُ َِ ْ َ (meleklerin gelmesini) ifadesi, Tâ ile de Yâ ile de

okunmuştur; “ruhlarını kabzetmek üzere gelmelerini” anlamındadır. “Rab-binin emri” köklerini kurutacak azap ya da Kıyamettir.

[1664] “Kendilerinden öncekiler de böyle” yani bunu benzerini “yap-mışlar”, şirk koşup yalanlamışlardı. Onları yerle bir ederken, “onlara Allah zulmetmiş değildi; kendi kendilerine zulmediyorlardı!” Zira yerle bir edil-meyi hak ettikleri şeyler yapıyorlardı.

ا [1665] ُ ِ َ א َ אتُ ِّ َ ifadesi, “kötü amellerinin karşılığı” demektir ya da “Kötülüğün karşılığı dengi bir kötülüktür.” [Şûrâ 42/04] ifadesi gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[1666] Müşriklerin tâdat edilen inkâr ve inat türlerinden biri de bu-dur: Deliller ortaya konduğu halde Allah’a şirk koşmaları, O’nun vah-daniyetini yadırgayıp reddetmeleri, yeniden dirilişi yadırgayıp reddet-meleri ve “Gelecekse gelsin haydi!” diyerek dalga geçmeleri, Peygamber (s.a.)’i yalanlayıp, onunla cepheleşmeleri, kendilerini hakkı kabul ede-meyecek kadar büyük görmeleri… Yani bunlar, Allah’a ortak koşmuş; O’nun helal dediği bahîra, sâ’ibe vb. şeylere haram demiş; sonra da bu fiillerini Allah’a isnat ederek “O dileseydi, yapmazdık!” demişlerdir ki Cebriyye’nin söylediği de aynen budur. “Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı.” yani şirk koşmuş ve Allah’ın ‘helâl’ini ‘haram’laştırmış-lardı. Bu yaptıklarının çirkinliği konusunda uyarıldıklarında da bunu Rablerine yamamaya çalıştılar!.. “Bu durumda” hakkı; Allah’ın şirki ve masiyetleri ‘dileme’yeceğini kanıtlarıyla “açık-seçik iletmekten” ve şir-kin ne kadar çirkin ve bâtıl bir şey olduğunu, kulların fiilinden Allah’ın berî olduğunu, o fiilleri yapanın, kendi kasıtlarıyla, irade ve tercihle-riyle bizzat kullar olduğunu; Allah’ın ise onları güzel işlere teşvik edip muvaffak kıldığını, çirkin işlerden men edip bu konuda tehdit ettiğini bildirmekten “başka bir şey düşer mi elçilere?!”

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[1667] Gerçek şu ki; “Allah’ın kötüyü planlayıp şerri dilediği” fikrinin bâtıl olduğunu gösterirken, işi şuraya getirdi: Hiçbir toplum yoktur ki on-lara hayrı, yani Allah’a iman edip O’na kulluk etmeyi ve şerden, yani tāğuta itaatten kaçınmayı emreden bir elçiyi Allah içlerinde görevlendirmiş olma-sın. “Ama Allah, içlerinden kimini hidayete erdirmiş” yani lütfa lâyık oldu-ğunu bildiği için ona lütfetmiş; “kimi de dalâlete müstehak olmuştur.” Yani kendi haline ve yüzüstü bırakılması (ن ) kesinleşmiştir; çünkü Allah onun inkâra kararlı olduğunu, kendisinden hayır gelmeyeceğini bilmekte idi. “Şimdi yeryüzünde gezin de” yalanlayanlara ne yaptığımı “görün” ki, şerlilere ‘yaptığım şey’i yaptığıma göre, şerri Benim plânlamadığım ve dile-mediğim hususunda hiçbir şüpheniz kalmasın.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[1668] Allah burada Kureyşlilerin Peygamber (s.a.) karşısındaki inat-larını ve Peygamber (s.a.)’in de onların iman etmelerini çok arzu ettiğini zikretmekte ve onların ‘dalâlete müstahak olan’ gruptan olduklarını ona bildirmekte, kendisinin “saptırdığı birini doğru yola getirmeyeceğini” yani kendi haline bıraktığı birine lütufta bulunmayacağını bildirmektedir; çün-kü böyle bir şey abestir. Allah ise abes iş yapmaktan münezzehtir. Zira abes iş yapmak, Allah hakkında caiz olmayan çirkin şeyler kabilindendir.

ي [1669] (ifadesi) lâ yuhdâ (hidayete erdirilmez) şeklinde de okun-muş olup, “Ne sen ne de başka herhangi bir kişi onu doğru yola getirebi-lir. Allah onu kendi haline terk etmiştir.” anlamındadır. “Bir yardımcıları da olmayacaktır!” ifadesi, ‘saptırma’ ile, yardımın zıttı olan kendi haline terk etme anlamının kast edildiğine delildir. ي ifadesi lâ yehtedî (hidayete gelmez) anlamında da olabilir. Hedâhu’llāhu fe-hedâ (Allah ona hidayet etti, o da hidayete geldi.) denir. Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] fe-inna’llāhe lâ hâdi-ye li-men yudıllu ve li-men edalle (Allah’ın saptırdığını - saptıracağını doğru yola getirecek yoktur.) şeklinde okumuştur ki, lâ yuhdâ okuyanın kıraatini desteklemektedir. İbn Mes‘ûd [v. 327652] ي ’deki Tâ’yı Dal’a idgam ederek lâ yehiddî okumuştur. Bu ise birinci okuyuşu destekler. Ayrıca, [ ِ ُ (saptırdığı) yerine] fetha ile ِ َ (sapan) şeklinde de okunmuştur. Naha‘î de [v. 96/714] إن ِص kelimesini Râ’nın fethasıyla in tahras okumuştur ki zayıf bir lehçedir.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

[1670] “And içtiler” ifadesi “müşrikler demekteler” [Nahl 16/35] ifadesine ma‘tūftur ve her iki ifadenin de [yani Allah’a and içerek günahlarını O’nun dileme-sine bağlamaları ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmeleri] insanlara anlatılıp kayda geçirilmeye değer iki büyük inkâr olduğuna işaret etmektedir. lafzı olum-suzluk ifadesinden sonrasını olumlama ifade eder; yani ‘Aksine, Allah onları diriltir.’ demektir. “Allah’ın vaadi” [yani ا ً -ifadesi] ’nın delalet ettiği mâ وnayı tekit eden bir masdardır; çünkü ‘diriltir’ fiili, Allah’ın bir vaadi olup bu vaadi yerine getirmenin hikmet açısından O’nun için hak olduğunu, gerekli olduğunu açıklamaktadır. “Ama insanların çoğu” kendilerinin diriltileceğini veya bunun Allah’a düşen zorunlu bir vaat olduğunu “bilmez.” Çünkü şöyle demektedirler: Allah için hiçbir şey gerekli görülemez, iyi amel işleyene sevap vermek de, başka herhangi bir şey de hikmetin gereği değildir!..1

[1671] “Ki onlara açıklasın” ifadesi, “aksine” lafzının delalet ettiği şeye meteallık olup “Onları kendilerine açıklamak için diriltir.” anlamındadır. “Onları” zamiri ölen kimseye râci olup mümin - kâfir herkesi içine alır. “Anlaşmazlığa düştükleri şey” haktır. “(Diriltecektir) ki, nankörce inkâr edenler, kendilerinin” ‘Allah dileseydi, O’ndan başka bir şeye ne biz ta-pardık…’ [Nahl 16/35] ve ‘Ölen birini Allah asla diriltmez.’ derken “yalancı olduğunu öğrensinler.” [ (Ki onlara açıklasın) ifadesindeki Lâm’ın] “Gerçek şu ki Biz, her ümmetin içinde bir elçi göndermişizdir.” [Nahl 16/36] cümlesine müteallık olduğu da söylenmiştir. Buna göre ifadenin anlamı şudur: (… göndermişizdir) ki, anlaşmazlığa düştükleri şeyleri ve daha evvel Allah’a if-tira eden sapıklık içindeki kimseler olduklarını kendilerine açıklasın.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

א [1672] (sözümüz) mübteda, ل ise onun (demekten ibarettir) أن haberidir. ُن َכُ َ ْ -ifadesindeki kâne, meydana gelme ve var olma an כُlamına gelen ve tam fiil olan kânedir; yani biz bir şeyin varlığını murat ettiğimiz zaman ona sadece ‘ol’ deriz ve o şey ardından hiçbir duraksa-ma olmadan oluşum sürecine girer. Bu, bir deyimdir, çünkü murat etti-ği hiçbir şey O’nun için imkânsız değildir ve Allah Teâlâ bir şeyin mev-cudiyetini murat ettiğinde onun varlığı asla duraksamaz. Tıpkı itaat edilen bir âmirin itaatkâr bir memura emri söz konusu olduğunda, ora-da sözlü bir ifade olmadığı halde, emredilen şeyin mevcut olması gibi.

1 Bu aslında Müslümanlar arasında hâkim olan mezhebin görüşüdür. / ed.

Mâna şöyledir: Mümkin olan herhangi bir şeyi var etmek Allah için işte bu derece kolaydır. O halde, mümkinâttan olan ‘ölüleri diriltme’ O’nun hak-kında nasıl imkânsız olabilir!?

نُ [1673] כ kelimesi َل kelimesine atıfla َن כ şeklinde de okunmuştur.1

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

da kesinlikle güzel bir yere yerleştireceğiz! Âhiret mükâfatı elbette daha büyüktür. Keşke bilmiş olsalardı!

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

ra zulmetmiş, onlar da dinleri uğrunda Allah’a sığınmışlardır. Bazıları önce Habeşistan’a; ardından da Medine’ye hicret etmişler ve iki hicrette bu-lunmuşlardır. Bazıları ise yalnızca Medine’ye hicret etmişlerdir. Bunların, Peygamber (s.a.)’in hicret etmesinden sonra [ Mekkeliler tarafından Mekke’de] alıkonulup, orada kendilerine işkence edilen ve [ Mekke’den] her çıkışlarında peşlerinden gidilerek geri döndürülen kimseler oldukları da söylenmiştir ki bunlar, Bilâl-i Habeşî [v. 20/641], Suheyb-i Rûmî [v. 38/659], Habbâb b. Eret [v. 37/657] ve Ammâr b. Yâsir’in [v. 37/657] de aralarında bulunduğu kişiler-dir. Rivayete göre Suheyb, kendisini takip edip hicret etmesine mani olmak isteyenlere ‘Ben yaşlı bir adamım. Yanınızda olsam size bir faydam olmaya-cağı gibi karşınızda olsam da size bir zarar veremem.” diyerek onlara malını mülkünü vermiş ve böylece hicret etmiştir. Ebû Bekr (r.a.) onu görünce ‘ Suheyb, kârlı bir alış veriş olmuş.’ demiş; Hazret-i Ömer ise ‘Şu Suheyb ne iyi bir adam! Allah’tan korkmasaydı bile O’na isyan etmezdi.” yani, “Allah cehennemi yaratmasaydı o, O’na yine itaat ederdi. Kaldı ki Allah cehenne-mi yaratmıştır.” demiştir. Ki bu, büyük bir medihtir.

[1675] ِ ِ ا ifadesi Allah yolunda ve O’nun rızası için demektir. ٌ َ َ َ (güzel) masdar sıfatı olup “Onlara güzel bir hazırlık yaparız.” anlamındadır. Hazret-i Ali (r.a.) kelimesini şeklinde okumuştur. “Onları güzel bir yere yerleştireceğiz.” demektir. Ayrıca, “Onları dünyada güzel bir yere yer-leştireceğiz.” anlamında olduğu ve bunun, kendilerine zulmeden Mekkelilere, bütün Araplara ve doğulu-bâtılı herkese galip gelme olduğu da söylenmiştir. Nitekim Hazret-i Ömer (r.a.)’ın muhacirlerden birine hazineden bir ödeme yaptığı zaman ona “Bunu al! Allah onu senin için bereketli eylesin. Bu, Al-lah’ın sana dünyada vermeyi vaat ettiği şey olup, O’nun senin için ahirete sakladıkları ise daha fazladır.” dediği rivayet edilir. Yine, bu ifadenin “Onlara güzel bir yer hazırlarız.” anlamında olduğu da söylenmiştir ki buna göre ha-zırlanan yer, halkının kendilerini aralarına alıp yardım ettiği Medine’dir.

1 “… ‘ol’ dememiz, onun da ânında olmaya başlamasıdır.” mealinde. / ed.

[1676] “Keşke bilmiş olsalardı.” cümlesindeki zamir kâfirlere râcidir; yani “Bunlar, o zayıf ve kimsesiz insanlara yaptıkları sebebiyle Allah’ın dün-yada ve ahirette onlar için neler hazırladığını bilselerdi, mutlaka onların dinlerine girmeyi arzu ederlerdi.” anlamındadır. Buradaki zamirin muha-cirlere râci olması da mümkündür; yani “Bunu bilselerdi daha çok gayret gösterir, daha fazla sabrederlerdi.” demektir.

وا [1677] ُ َ َ َ ِ -ifadesi “Sabredenler bunlardır.” ya da ‘İşbu sabreden اleri kastediyorum.” anlamındadır ve her iki ifade de medih bildirmektedir. Yani, işkenceye ve vatanlarından ayrılmaya -ki Allah’ın Harem’i her kalbin, özellikle de orada doğup büyüyenlerin sevdiği bir yerdir- ve Allah yolunda uğraşıp didinme ve bu uğurda canını feda etme hususunda sabredenler...

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

[1678] Kureyşliler “Allah bir insanı peygamber göndermez.” diyorlardı. Bunun üzerine “(Resulüm!) Biz senden önce, melekler aracılığıyla kendileri-ne vahyettiğimiz ‘er’lerden başkasını göndermemişizdir.” buyruldu. Allah’ın geçmiş ümmetlere insandan başka birini peygamber olarak göndermediğini size öğretmeleri için Ehl-i Kitap olan “ilahi mesaj uzmanlarına sorun.”

[1679] Şayet “אت א (apaçık delillerle) ifadesi neye müteallıktır?” der-sen şöyle derim:“Bu kelimenin birkaç müteallakı olabilir: (i) Ya א -keli رmesi ile birlikte istisna hükmüne girmek suretiyle א א أر ’ya müteallıktır ve mâna “Biz erleri ancak apaçık delillerle elçi gönderdik.” şeklinde olur. “Kır-baçla sadece Zeyd’e vurdum.” demen gibi ki “ Zeyd’e kırbaçla vurdum.” anlamındadır. (ii) Yahut אت א ifadesinin sıfatı olarak א e müteallıktır’رve “apaçık delillerle birlikte olan erler olarak” demektir. (iii) Yahut bir izmar ile א ya müteallıktır. Sanki “Onlar ne ile gönderildiler?” diye sorulmuş’أرve “apaçık delillerle” diye cevap verilmiştir. Buna göre burada iki kelime, birinci ihtimalde ise bir kelime gizlenmiş olmaktadır. (iv) Veya fiiline müteallıktır ve “kendilerine apaçık deliller vahyedilen” anlamındadır. (v) Yahut da şartın kesinlik ve ilzam ifade etmesiyle ن ’ye müteallıktır; bir işçinin “Eğer senin işini yaptımsa bana hakkımı ver.” demesi gibi.

[1680] “İlahi mesaj uzmanlarına sorun.” ifadesi ise yukarıdaki vecihle-rin arasında bir ara cümledir. “İlahi mesaj uzmanları” ( כ da Ehl-i (أ اKitap’tır. Kitaba zikr (“ilahi mesaj” anlamında hatırlatıcı) denmesi onun gaflete düşmüş kimseler için bir nasihat ve uyarı olmasından dolayıdır.

[1681] “Daha önce kendilerine indirilenleri” yani emir ve yasaklara, vaat ve tehditlere dair ilahi mesajda Allah’ın inzal ettiği şeyleri.

[1682] “Belki düşünürler” yani uyarı ve tenbihlerine kulak vermek su-retiyle uyanıp düşünmelerini murat ederek.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

َאتِ [1683] ِّ ا وا ُ כَ َ (kötülükleri kuranlar) ifadesi mekerû el-me-kerâti’s-seyyiât (kötü tuzaklar kuranlar) anlamında olup, Mekkelileri ve Peygamber (s.a.)’e karşı kurdukları tuzakları kasdetmektedir. “Diyar diyar gezip dolaşırken” yani seyruseferleri, ticarî işleri ve diğer dünyalıklarını kazandıkları diğer meşgaleleri için dolaşırlarken. فٍ َ َ korku içinde demek olup Allah’ın bir kavmi daha önce helak etmesi daha sonrakilerin bunun üzerine korkuya kapılmaları ve korku ve beklenti içindeyken onları helak etmesinden ibarettir. Bu, “haberleri yokken, ansızın” ifadesinin zıttı-dır. Bir şeyi azar azar eksilttiğin zaman söylediğin tehavveftuhû ve tehavven-tuhû ifadesi gibi. Züheyr şöyle demiştir:

İyice bağlanmış yüksekteki keçeleşmiş hörgücü yavaş yavaş eksiltti yolculuktörpünün akça ağacı azar azar eksiltmesi gibi

[1684] Dolayısıyla, tehavvuf canlarını ve mallarını Allah’ın azar azar eksiltmesiyle sonunda helak olmalarını ifade etmektedir. Rivaye-te göre Hazret-i Ömer (r.a.) minberde iken cemaate “Bu kelime hak-kında ne diyorsunuz?” diye sormuş. Kimse cevap vermemiş. O ara-da Hüzeyl kabilesinden yaşlı bir adam ayağa kalkmış ve “Bu bizim dilimizdendir. Tehavvuf ‘azar azar eksilme’ demektir.” demiş. Hazret-i Ömer “ Araplar bu kelimeyi şiirlerinde kullanmışlar mıdır?” diye sormuş.

İhtiyar “Evet, bizim bir şairimiz şöyle der.” diyerek bu beyti okumuş. Bunun üzerine Hazret-i Ömer “Ey insanlar! Aman divanınıza dikkat edin! O yanıl-maz…” demiş. Cemaatin “Divanımızla neyi kastediyorsun?” diye sormaları üzerine de “ Cahiliye şiirini… Zira kitabınızın tefsiri oradadır.” demiş.

[1685] “Sizin Rabbiniz gerçekten şefkatlidir, merhametlidir.” Size karşı ağırbaşlıdır; cezaya müstahak olduğunuz halde sizi hemen cezalandırmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

وا [1686] ا ve أو kelimeleri Yâ ile okunduğu gibi وا ا ve وأو şeklinde Tâ ile de okunmuştur.א َ harfi, ُ َ ا َ َ ile mevsūle olup mubhemdir ve “gölgesi vuran şeyler” onu açıklamaktadır. ا (sağ) kelimesi eymân (sağlar) anlamındadır. ا ً ُ kelimesi gölgelerin halini beyan etmektedir. ون ِ ise و دا ’daki zamirden haldir. Zira bu zamir çoğul hükmünde-dir ve Allah’ın yarattığı, gölgesi olan her şeyi ifade eder. [ون (Secde ederler) داkelimesi insanlara mahsus] Vav ile cemi yapılmıştır, çünkü secde akıllıların va-sıflarındandır. Veya secde edenler içinde akıllı varlıklar da bulunduğu için çoğunluk dikkate alınmıştır. Mâna şöyledir: “Allah’ın yarattığı, gölgesi olan cisimlerin sağlarından sollarından, yani hepsinin her iki yanından yere vu-rarak secde ettiğini görmüyorlar mı?” Burada insanın sağı ve solu eşyanın iki yanı için isti‘âredir. Yani, gölgeler bir yandan öbür yana Allah’a itaat ederek ve kendisini müsahhar kıldığı yere vurmaktan imtina etmeksizin dö-nüyor demektir. (Gölgeleri gibi) bizzat cisimler de secde ederler ve O’nun kendileri üzerindeki fiil ve tasarruflarına boyun eğerler, imtina etmezler.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

[1687] ٍ دَا ِ (canlı) ifadesi, -Allah’ın insanların yerde ‘dolaştığı’ gibi göklerde dolaşan yaratıkları olduğu düşüncesine binaen- hem yerde hem de göklerde bulunan canlıları beyan ediyor olabileceği gibi sadece yerdeki can-lıları beyan ediyor da olabilir -ki o zaman “göklerdeki canlılar” ile ruh denen mahlûklar kastedilmiş olur.- Ayrıca, sadece ‘yerdekileri’ beyan ediyor olması ve ‘göktekiler’le meleklerin kastedilmesi de mümkündür. Bu durumda, me-leklerin tekrar zikredilmesi, mahlûkat içinde en itaatkâr ve en âbit varlıklar olmaları sebebiyle secde edenler arasında olduklarını özellikle ifade etmek içindir. Ayrıca ‘göklerdekiler’ ile gök melekleri, “ melekler dâhil” ifadesiyle de yerdeki Hafaza melekleri ve diğer yer melekleri kastedilmiş de olabilir.

[1688] Şayet “Mükelleflerin âyette ifade edilen secdesi ile diğer varlık-ların secdeleri farklıdır. Buna rağmen, her iki secde de aynı kelime ile nasıl ifade edilmiştir?” dersen şöyle derim: Mükelleflerin secdesiyle, bunların itaat ve ibadetleri; diğer varlıkların secdesi ile ise Allah’ın iradesine boyun eğmeleri ve bunun onlar açısından imkânsız bir şey olmadığı murat edil-miştir. Her iki secdenin ortak mânası boyun eğmedir ve dolayısıyla biri diğerinden farklı değildir. Bu sebeple de onları aynı kelime ile ifade etmek mümkün olmuştur. “O halde, akıllı canlıların diğerlerinden fazla olmaları hasebiyle Mâ yerine Men’e yer verilmeli değil miydi?” dersen şöyle derim: Men’e yer verilseydi bu, çoğunluk olanın dikkate alındığını göstermezdi ve sadece akıl sahiplerini içine almış olurdu. Bundan dolayı, umum ifade etmesi için, hem akıllı olanlar hem de diğerleri için uygun olan bir kelime ile ifade edildi.

نَ [1689] ُ א َ َ kelimesi “Korkarak büyüklük taslamazlar.” anlamında ol-mak üzere َون ُ ِ َכْ ْ َ َ ifadesindeki zamirden hal olabileceği gibi, büyüklük taslamamayı beyan ve tekit etmek için de olabilir; çünkü Allah’tan korkan bir kimse O’na kulluk etme hususunda büyüklük taslamamış olur. ْ ِ

ِ ْ َ ْ ِ (Üstlerindeki) ifadesini َن ُ א َ َ fiiline tealluk ettirirsen mâna: “Allah’ın, on-ların üstlerinden kendilerine bir azap göndermesinden korkarak” şeklin-de olur; ama ondan hal yaparak ْ ُ kelimesine tealluk ettirirsen o zaman رَ“üzerlerinde egemen bulunan Rablerinden korkarak” şeklinde olur. “Kulla-rının üstünde yegane yetki sahibi O’dur.” [En‘âm 6/18, 61] ve “Şüphesiz Biz onların üzerinde ezici bir güce sahibiz” [A‘râf 7/127] âyetlerinde olduğu gibi. Bu takdirde âyet, meleklerin de diğer mükellef varlıklar gibi mükellef oldu-ğuna ve emir-nehiy, vaat ve tehdidin onlar için de söz konusu olduğuna ve onların da havf ve recâ arasında bulunduklarına1 delalet eder.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

[1690] Şayet “ Araplar sayı ve sayılan şeyi bir arada ancak 1 ve 2 sa-yılarının dışında zikrederler. Mesela ‘Yanımda üç adam ve dört at var.’ derler; çünkü burada sayılan şeyler özel bir sayıya delalet etmez. Racul, raculân, feras ve ferasân kelimelerindeise sayılanlar bir sayıyı ifade eder-ler. Dolayısıyla, burada bir sayı ifade edilmektedir ve raculün vâhid, ra-culâni’snâni demeye gerek yoktur. Hal böyle iken, âyette neden ilâ-heyni’sneyni (iki [iki] ilâh) ifadesi kullanılmıştır?” dersen şöyle derim:

1 Yani nihaî akıbetlerinin ve ebedî necatlarının garantide olmadığına, tıpkı insanlar gibi daima korku ile ümit arasında olmaları gerektiğine / ed

1 ve 2 mânasını ifade eden kelime cinsiyet ve malum sayı olmak üzere iki şeye delalet eder. Bu kelimeler kullanıldığında, kastedilen mânanın sayı olduğuna delalet etmesi istendiğinde, yanında onu tekit edecek bir ifade getirilir ve böylece bu ifade ile sayının kastedildiği ve onun önemsendiği gösterilmiş olur. Nitekim (“Allah; tek ilâhtır” mealinde) ٌ א إ desen ve إbu ifadeyi وا ile desteklemesen, bu güzel olmaz ve senin O’nun birliğini değil de ilâhlığını ifade ettiğin zannedilir.

[1691] “O halde sadece Benden korkun!” Bu ifade, üçüncü şahıstan birinci şahsa geçiştir. Âyette konuşanın zaten birinci şahıs olması sebebiyle bu üslup caiz olmuştur. İltifat denen bu yöntem uyarıp korkutma açısından ه אر אه ٌ وإ א إ وا -1 şeklinde ifade edilme(Sadece O’ndan korkun …) إsinden ve baştan beri birinci tekil şahıs (innemâ ene ilâhun vâhid ve iyyâye fe’rhebûni) kullanılmasından daha edebîdir.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[1692] “Din” itaat demektir. א ً -ise hal olup kendisinde zarf amel et واmiştir; “vacip ve mevcuttur” anlamındadır; çünkü her nimet Allah’tandır ve ona mazhar olan herkesin buna karşı Allah’a itaat etmesi zorunludur. Vâsıb kelimesi vasabdan geliyor da olabilir. Bu takdirde (א ً ُ وَا ِّ ُ ا َ Bir külfet“ (وve meşakkat içeren din O’nundur.” anlamında olur ki dine bu sebeple teklîf (yükümlülük) denmiştir. Yahut da “Ceza, yani sevap ve ceza gelecekte ebe-diyyen O’nundur.” demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

[1693] “Elinizdeki her nimet” ve karşılaştığınız veya önünüze çıkan her nimet Allah’tandır. “Yalnızca O’na sığınırsınız.” Yalnızca O’na yakarırsınız. Cu’âr kelimesi dua esnasında sesi yükseltmek ve yardım istemek demektir. Nitekim A‘şâ bir rahibi şöyle tavsif etmiştir:

Kâh secde ederek kâh yanıp yakılarak dua eder Mutlak Hükümdar’a [yani Allah’a]

.şeklinde geçmekte idi. / ed وإياه فارهبون ,şeklinde verdiğimiz ifade, metinde وإياه فارهبوه 1

رَُونَ [1694] ْ َ kelimesi Hemze’nin atılıp harekesinin Cim’e aktarılma-sıylaون َ şeklinde de okunmuştur.

[1695] Katade [v. 117/735] כ ا ifadesini fa‘ale anlamında olmakla beraber fâ‘ale babında olmak üzere kâşefe’d-durra şeklinde okumuştur ki keşefeden daha kuvvetlidir; çünkü muğâlebe binası mübalağaya delalet eder.

[1696] Şayet “İçinizden bir grup hemen Rablerine şirk koşmaya baş-lar!’ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: “Elinizdeki her nimet Allah’tandır.” ifadesindeki hitap umumi olup “bir grup” ile de kâfirler kas-tedilmiş olabileceği gibi tamamen müşriklere hitap ediliyor da olabilir. כ kelimesindeki Min teb‘iz için değil, beyan içindir. Sanki “bir de kâfir bir grup” denilmiştir. Onların içinde ibret alanların bulunması da mümkün-dür. “Onları sağ-salim karaya çıkardığında ise içlerinden yalnızca bir kısmı orta yolda sebat eder.” [Lokman 31/32] âyetinde olduğu gibi. “Böylece, ken-dilerine verdiklerimizi” yani sıkıntılarını giderme gibi nimetleri “nankörce inkâr ederler”. Sanki bir nevi nimete karşı nankörlük etmek için Allah’a ortak koşmuşlardır.

[1697] “O halde yaşayın yaşayın!... Yakında göreceksiniz!” Bu, bir kendi haline terk etme ve tehdit ifadesidir. Ayıca ا kelimesi mechul olarak ve وا ُ ُ כْ َ

ِ kelimesine atıfla, Yâ harfiyle fe-yumette‘û şeklinde de okunmuştur ki “Nankörlük etsinler ve yaşatılsınlar.” şeklinde düşünülebilir. Ayrıca, aradan çekilip kendi haline bırakma ( hizlân ve tahliye) anlamında bir emir de söz ko-nusu olabilir; yani (وا כ ’daki) Lâm (böylece anlamında değil) emir Lâm’ıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

[1698] “Bilgilerine konu olmayan (asılsız) şeylere” yani ilahlarına. “Bilgilerine konu olmayan” ifadesi “kendilerinin ilah adını verdikleri ve insanlara fayda ve zarar verdiklerine ve Allah nezdinde şefaat edecekleri-ne inandıkları fakat aslında öyle olmayan” demektir. Aslında onlar cansız varlıklar olup, ne zarar verir ve ne de fayda sağlarlar. Dolayısıyla, onları ‘bilmemektedirler’. “Bilgilerine konu olmayan” ifadesindeki zamirin ilah-lara râci olduğu da söylenmiştir ki “biliş ile mevsūf olmayan ve kendilerine hayvanlardan ve ekinlerden bir pay ayrılıp ayrılmadığını bilmeyen şeylere” demektir. Müşrikler ilahlarına yakınlaşmak için hayvan ve mahsullerinden onlara pay ayırıyorlardı.

[1699] “Uydurup durduğunuz şeylerden” yani onların ilah olduğunu ve kulluk edilmeye layık olduklarını iddia etmek şeklindeki iftiralarınızdan “mutlaka sorguya çekileceksiniz!” Bu ifade, bir tehdittir.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[1700] Huzā‘a ve Kinane kabileleri “Melekler Allah’ın kızlarıdır.” diyor-lardı. “Hâşa!” Bu kelime Allah’ın zatını kendisine evlat nispet edilmesinden tenzih veya onların bu tip konuşmalarından taaccüp ifade eder. “Ama işle-rine gelen” yani oğlan çocukları “onlarındır.” ن א kelimesinin mübteda olarak (mahallen) merfû‘ olması ve אت kelimesine ma‘tūf olarak mansup اolması da caizdir, yani “İşlerine gelen oğlan çocuklarını kendilerine ayırdı-lar.” demektir.

[1701] َ kelimesi אر (dönüştü) anlamındadır. Nitekim bâte, asba-ha ve emsâ kelimeleri de sayrûret (dönüşüm) mânası taşır. ’nin“gecele-di, geceleyin yaptı” anlamında olması da caizdir; çünkü kelimenin en çok kullanımı gece ile örtüşmektedir. Zira [kız çocuğunun dünyaya geldiğini öğrenen baba] öfke içinde, üzüntü ve insanlardan utancından dolayı beti benzi atmış bir halde gündüzünü geceye çevirirdi.

[1702] Kadına karşı öfke dolu olarak “yutkunup durmaktadır…” [1703] Müjdelendiği şeyin “kötülüğü!” yüzünden ve kendisini ayıpla-

yacakları için, “halktan gizlenmeye çalışır,” onlardan gizlenip kendi kendine konuşmaya başlar; şimdi, müjdelendiği şeyi “rezil olma” yani aşağılanma ve zillete maruz kalma “pahasına” hayatta mı tutsun “yoksa (diri diri) toprağa mı gömsün,” yani diri diri toprağa gömerek öldürsün mü, bir türlü karar vere-mez. İfade, e-yumsiku ‘alâ hûnin em yedusssu şeklinde müennes okundu-ğu gibi, [ٍن ُ yerine] ‘alâ hevânin şeklinde de okunmuştur. “Bakınız,” kendi nazarlarında bu derecede olan kız çocuğunu Allah’a isnat edip,1 bunun tam aksi değerde olanı kendilerine ayırmak suretiyle “ne kötü hükmediyorlar!”

1 Yani “Melekler Allah’ın kızlarıdır.” iddialarıyla. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

ء [1704] ُ ا kötülük sıfatı demek olup, erkek evlat tutkusu, kız ço-cuklarından hoşlanmama ve açlık endişesiyle onları diri diri toprağa gömüp katletmeleri ve son derece bencil olduklarını ikrar etmeleridir. “En yüce örnek ise Allah’ındır.” O, hiçbir şeye muhtaç değildir, mahlûkların sıfatla-rından münezzehtir. O, cömerttir, yücedir.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

[1705] “Zulümlerinden dolayı” ifadesi küfür ve günahları sebebiyle de-mektir. “Orada” yani yeryüzünde “hiçbir canlı bırakmazdı” ve zalimlerin zulmünün uğursuzluğu yüzünden hepsini helak ederdi. Rivayete göre Ebû Hüreyre bir adamın “Zalim sadece kendine zarar verir.” dediğini duymuş ve “Vallahi, doğru değil! Yuvasında toy kuşu bile zalimin zulmünden dolayı ölür.” demiş. İbn Mes‘ûd’un “Pislik böceği bile yuvasında, neredeyse Ade-moğlunun günahından dolayı ölecek.” dediği rivayet edilmiştir. دا (hiç-bir canlı) ifadesi “hiçbir zalim canlı” anlamında da olabilir. İbn Abbâs’ın “hiçbir canlı” ifadesi için “yeryüzünde dolaşan hiçbir müşrik” dediği rivayet edilir. “Atalar küfürlerinden dolayı helak edilselerdi oğulları olmazdı.” da denilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

[1706] Kız çocukları, ‘liderliklerinde ortakları olması’, peygamberlerini hafife almak ve getirdikleri mesajları alay konusu etmek gibi “kendi işlerine gelmeyen şeyleri Allah’a reva görüyorlar!” Mallarının en adilerini Allah’a, en kıymetlilerini ise putlarına sunuyorlar. Bununla birlikte “dilleri” Allah katında “en güzelin kendilerinin olacağını söyleyip duruyor!” Tıpkı “Olur da Rabbime döndürülürsem, şüphesiz O’nun nezdinde en güzeli yine be-nimdir!” [Fussilet 41/50] âyetinde buyurduğu gibi.

[1707] Rivayete göre adamın biri, varlıklı birine “ Allah Teâlâ’nın kıya-met günü ‘Sultanlara ve adamlarına verdiğiniz malları getirin.’ buyurdu-ğu ve kıymetli hayvanlar, elbiseler ve çeşit çeşit değerli eşyanın getirildiği; ‘Şimdi de bana verdiklerinizi getirin.’ buyurduğunda ise kırık dökük şeyler, bez parçaları ve anılmaya değmez şeylerin ortaya konduğu kıyamet günü ne yapacaksın!? Öyle bir durumda olduğun için utanmayacak mısın?” demiş ve ardından da bu âyeti okumuş.

[1708] Mücâhid’den “en güzelinin kendilerinin olacağı” sözünün Ku-reyşlilerin “oğlan çocukları bizimdir.” şeklindeki sözleri olduğu nakledil-miştir. َ ْ ُ ْ ُ ا ُ َ بَ ifadesi أنَ ِ כَ -den bedeldir. Bu kelime kezûb kelimesi’اnin çoğulu ve elsinenin de sıfatı olarak el-küzübe şeklinde de okunmuştur.ن ُ َ ْ ُ kelimesi ise meftuh ve meksur olarak şeddeli ve şeddesiz okunmuş-tur. Şeddeli ve şeddesiz meftuh okunuş (mufratūne - muferratūne), birini suya götürdüğün zaman efrattu fülânen ve ferrattuhû fi talebi’l-mâ’i (Falanı aceleyle suya götürdüm.) sözünden olup, ‘Apar topar ateşe atılırlar.’ veya birisi arkada bırakılıp unutulduğu zaman efrattu fülânen halfî (Falancayı arkamda unuttum.) sözünden olmak üzere ‘Unutulup terk edilirler.’ anla-mında olur. Şeddesiz meksur okunuş (mufritūne) ‘günahta aşırıya gidenler’, şeddeli meksur okunuş (muferritūne) ‘itaatler ve yapmaları gereken şeyler hususunda son derece kusurlu olanlar’ anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

[1709] “Dolayısıyla, bu gün de velîleri o olacaktır” ifadesi, şeytanın amellerini onlara güzel gösterdiği geçmiş halin hikâyesidir. Veya şeytan dünyada iken onların velîsi olduğu için, “bu gün”kelimesi [ömür boyu yaşa-nan] dünya (hayatı) dönemi anlamındadır. “Velîleri” dostları demektir ki ne kötü bir dosttur bunlar!.. Ayrıca, “Dolayısıyla, bu gün de velîleri o olacak-tır.” ifadesi gelecekteki halin, yani cehennemde azap gördükleri halin hikâ-yesi de olabilir. Buna göre cümle, orada onlar için herhangi bir yardımcı olmayacağını en etkili bir şekilde ifade etmek üzere, ‘Bu gün yardımcıları O’dur, O’ndan başka hiçbir yardımcıları yoktur.’ anlamında olmaktadır. “Velîleri” ifadesindeki zamir Kureyş müşriklerine ait de olabilir. Zira şeytan bunlardan önceki kâfirlere de yaptıklarını güzel göstermişti. Dolayısıyla, [atalarının olduğu gibi] bunların da velisi olmaktadır, çünkü bunlar onların devamıdır. Ayrıca kelimede muzāf hazfedilmiş de olabilir ve ifade, ‘Dolayı-sıyla, bu gün o, onlar gibilerin velîsidir.’ şeklinde düşünülebilir.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

[1710] ً َ ْ ى وَرَ ً ُ (kılavuz ve rahmet olarak) kelimeleri, َ ِّ َ ُ ifadesinin mahalline ma‘tūf olmakla birlikte kitabı inzal edenin fiilleri oldukları için mef‘ûlün leh olarak mansupturlar. َ ِّ َ ُ ’ye Lâm, açıklama işi inzâl edenin değil, muhatabın fiili olduğu için girmiştir. -Bir kelime mef‘ûlün leh ola-rak, ancak illeti belirtilen fiilin failinin fiili olduğunda mansūb olabilir.- “Anlaşmazlığa düştükleri şey” öldükten sonra diriltilmedir –ki aralarında Abdülmuttalib gibi âhiret hayatına iman edenler de vardı- haram - helâl, inkâr - ikrar gibi hususlardır. “Kulak veren bir toplum için” yani, objektif bir şekilde ve aklını kullanarak dinleyenler için. Zira bir şeyi kalbiyle dinle-meyen kişi, işitemeyen bir sağırdan farksızdır.

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

[1711] En‘âm kelimesini Sîbeveyhi [v. 180/796], gayr-i munsariflerden bahsederken sevbun ekyâs (çift örme elbise) ifadesi gibi, çoğul mânası da içeren müfred lafızlara örnek olarak zikretmektedir. Müfred olduğu içindir ki tekil zamir almıştır. Mü’minun suresindeki א َ ِ ُ ُ ِ (Karınlarındaki… [Mü’minûn 23/21]) ifadesinde zamirin çoğula ait olmak üzere müennes olarak zikredilmesi ise kelimenin taşıdığı çoğul anlamından dolayıdır. En‘âm ke-limesi hakkında iki açıklama yapılabilir: Birincisi cebelin çoğulunun ecbâl olması gibi, onun ne‘am kelimesinin kırık cem‘i olması; ikincisi de ne‘am kelimesi gibi, çoğul mânasını iktiza eden müfred bir kelime olması. Dola-yısıyla, zamir müzekker kullanıldığında aşağıdaki şiirde ne‘amın müzekker kullanılmış olması gibidir:

Her sene bir hayvanı ele geçiriyorsunuz;bir topluluk onu döllüyor, siz de doğurtuyorsunuz.

[1712] Zamir müennes kullandığında ise iki ihtimal söz konusudur: [Birincisi] kelimenin, ne‘amın mükesser cem‘i, [ikincisi de] bizzat kendisinin cem‘ anlamında olmasıdır.

[1713] ْ כُِ ْ ُ kelimesi, Nûn’un fethası ve zammesi ile okunmuş olup

yeni bir cümle başıdır. Sanki “Burada nasıl ibret alınacak?” diye sorulmuş ve bunun üzerine şöyle denilmiştir: “Sindirilmekte olan gıdalarla kanın ara-sından size içiririz.” Yani, Allah sindirilmekte olan gıdalarla kanın arasından onların kendisini kuşattığı, aralarında Allah’ın kudretinden bir perde bulu-nan, hiçbirinin renk, tat ve kokusunu ona taşırmadığı, bunların hepsinden korunmuş ılıman bir süt yaratır.

[1714] Söylendiğine göre hayvan, yemi yiyip de işkembesine yerleştiği zaman onu orada pişirir. İşkembenin en altında sindirilmekte olan gıda, ortasında süt ve en üstte de kan yer alır. Ciğer bu üç şeyi işleyip ayrıştırır. Sonunda kanı damarlara, sütü memeye gönderir ve posayı da işkembede bırakır. Allah ne kadar yücedir! O’nun kudreti ne kadar muazzam ve tefekkür edenler için hikmeti ne kadar derindir!

[1715] Şakīk-ı Belhî’ye “İhlas nedir?” diye sormuşlar. O da “Sütü posa ve kandan ayırma gibi ameli kusurlardan ayırıp temizlemedir.” demiş.

ًא [1716] ِ א َ boğazdan kolaylıkla geçen demektir. “Süt asla bir kimsenin boğazına takılmaz” denilmiştir. Kelime şeddeli olarak seyyiğan ve şeddesiz seyğan şeklinde okunmuştur. Heyyinun ve leyyinun kelimeleri[nin heynun ve ley-nun şeklinde de telaffuz edilmesi] gibi.

[1717] Şayet “[ٍث ْ َ ِ ْ َ ِْ ِ ِ ُ ُ ِ א ِ ifadesindeki] iki Min arasında ne fark var-

dır?” dersen şöyle derim: Birinci Min kısmilik bildirir; çünkü süt hayvanın karnındaki şeylerin bir kısmıdır. Ehaztü min mâli Zeydin sevben ( Zeyd’in malından bir elbise aldım.) sözün gibi. İkinci Min ise “…den – …dan başlama” anlamındadır; çünkü posa ile kan arasında –içirmeye kendisinden başlanan- bir yer vardır ve bu, “Size içiririz.” ifadesinin sılasıdır. Sekaytühû mine’l-havdi (Ona havuzdan içirdim.) sözün gibi.

ًא [1718] ِ א َ kelimesi kendisinden önce geldiği ًא َ َ kelimesinden hal de olabilir ve o zaman ve bir mahzufa taalluk eder, “posa ve kan arasından ola-rak” anlamında olur. Dikkat edersen ifade ters çevrilerek, lebenen min beyni fersin ve demin denilmiş olsaydı, o zaman ًא ِ א َ kelimesi ًא َ َ ’in sıfatı olurdu. Öne alınması, ibret alınacak noktanın bu olmasından dolayıdır. Bu yüz-den, öne alınmaya değer. İdrar yolundan aktığı için menînin pis olduğunu iddia edenlere karşı, onun temiz olduğunu iddia eden bazıları, işbu âyetle ve idrar yolundan gelmesine rağmen onun temiz olmasının yadırganacak bir şey olmaması ile istidlal etmiş ve posa ile kan arasından çıkan sütün de temiz olduğunu söylemişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

[1719] Şayet “َِאب ْ َ ِ وَا ِ اتِ ا َ َ َ ِْ -Hurma ağaçlarının meyvelerin) وَ

den ve üzümlerden)’ ifadesi neye müteallıktır?” dersen şöyle derim: Mahzuf bir şeye müteallıktır. Cümlenin takdiri; venuskīküm min semerâti’n-nahīli ve’l-a‘nâbi şeklindedir; “bunların sularından…” demektir. Burada fiil, daha önce [66. âyette] zikredilen ُכ ِ ْ ُ kelimesi ona delalet ettiği için hazfedil-miştir. Bu durumda, “Ondan sarhoş edici bir içki elde edersiniz.” ifadesi içirmenin mahiyetini açıklamış olur. Bu ifade, َون ُ ِ َ kelimesine müteallık da olabilir. Bu durumda te’kit için zarfın tekrar edilmesinden ibarettir. Zeydün fi’d-dâri fî-hâ ( Zeyd evdedir; oradadır.) sözün gibi. Ayrıca, َون ُ ِ َ kelimesi mahzuf bir mevsūfun sıfatı da olabilir. Şairin;

En iyi ok atan adamın ellerindeki gibi iyi oldu.

mısraında olduğu gibi.1 Buna göre cümle “Hurma ve üzüm meyvelerinden, kendisinden içki ve güzel bir rızık elde ettiğiniz bir ürün vardır.” şeklinde takdir edilir; çünkü bunların bir kısmını yiyor, diğer kısmından ise içki yapıyorlardı.

[1720] Şayet “Mükerrer bir zarf yaparsan, ’daki zamir nereye râci olur?” dersen şöyle derim: Mahzuf muzāf olan asīre (“meyve suyu”na) râ-cidir. َن ُ ِ א َ ْ ُ âyetinde mahzuf ehil (Ya da öğleyin dinlenirken [A‘râf 7/4]) أوْ kelimesine râci olduğu gibi.2

[1721] Sekeran içki demektir. Raşide ruşden ve raşeden örneğindeki gibi sekira sükran ve sekeran babından masdar kelime ile ifade edilmiştir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Onları bize olan öfkeleri salmıştı üzerimize!”Gün ışıdığında ise, ayıldı ‘sarhoş’lar [kızgınlıkları gitti]

[1722] Bu âyette iki vecih vardır: Biri onun mensuh olmasıdır ki, Şa‘bî [v. 104/722] ve Naha‘î mensuh olduğunu söyleyenlerdendir. Diğeri ise, âyette tenkit ve minnetin bir arada zikredilmiş olmasıdır.

1 İbarenin takdiri bi-keffey raculin kâne… şeklindedir. / ed.2 Yani ve min ‘asīri semerâti’n-nahli… A‘râf 7/4’te (َوكََمْ مِنْ قـرَْيةٍَ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بأَْسُنَا بـيََاتاً أوَْ هُمْ قاَئلُِون) hum zamirinin

mercii olmamakla birlikte, karyetin ifadesi, ehli karyetin anlamında olduğundan, yani mahzuf bir muzāf söz konusu olduğundan zamir bu mahzûfa râci olmaktadır. / ed.

[1723] Sekerin nebiz olduğu da söylenmiştir. Nebiz yaş ve kuru üzüm ile hurma suyunun üçte ikisi buharlaşıncaya kadar pişirildikten sonra sert-leşinceye kadar bekletilmiş halidir. Nebiz Ebû Hanife’ye göre sarhoşluk sı-nırına varılmadığı sürece helaldir. Kendisi bu âyetle, “Şarap li-aynihî haram olup her içkinin sarhoş edeni haramdır.” [Buhārî,“Eşribe”, 4, 10] hadisiyle ve daha pek çok rivayetle istidlal etmiştir. Üstadımız Ebû ‘Ali el-Cübbâî [v. 303/916] Rahmetullāhi ‘Aleyh de nebizin helal olduğuna dair çok sayıda yazı yazmıştır. İhtiyarlayıp, yaşı iyice ilerleyince “Size kuvvet olması için biraz nebiz içseniz.” denildiğinde bunu kabul etmemiş; “Bunun helal olduğuna dair kitap yazmıştınız.” denilmesi üzerine; “Şimdi onu günahkârlar içer ol-dular. Vakarı koruma açısından onlara benzemek doğru değildir” demiştir.

[1724] Sekerin yiyecek katık anlamına olduğu da söylenmiştir. Nitekim şair:Şerefl i insanların mallarını1 meze yaptım kendime!

demiştir. Yani, seker kelimesini meze anlamında kullanmıştır (tenakkaltu bi-a‘râdıhım). “Bu kelime şaraptan kinayedir. Kişi insanların malını meze yap-tığında, bundan (büyük keyif almakta; adeta) onunla demlenmiş olmaktadır.” diyenler de olmuştur. er-Rizku’l-hasen (güzel rızık) sirke, kuru hurma, kuru üzüm vs.dir. Ayrıca sekere güzel rızık mânası vermek de mümkündür. Sanki “Ondan sarhoş edici bir içki ve güzel bir rızık elde edersiniz.” denilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

[1725] “Arıya vahyetme” ona ilham etme, kalbine düşürme ve Allah’tan başka kimsenin vâkıf olamayacağı, ancak O’nun bildiği bir şekilde ona öğret-mesi demektir. Aksi halde, arının petekleri en sanatkârane bir şekilde örme-si, işlerini ince bir çizgide yürütmesi ve en güzel sonuçlar doğuracak şekilde davranması, Allah’ın akıl sahiplerine akıllarını lütfettiği gibi, arıya da bu işleri yapmanın bilgi ve zekâsını verdiğinin açık delilleridir. Yahya b. Vessab kelimesini Nun ve Hâ harfleri meftuh olarak nahal şeklinde okumuştur ki, nahl gibi bu da müzekkerdir. Âyette müennes oluşu ise mâna cihetindendir.

1 Şair, nice büyük insanın manevî şahsiyetini paymal ettiğini söylüyor; bununla övünüyor da olabilir. Ancak a‘râd kelimesinde mallar anlamı olduğu düşünülürse, şairin yukarıdaki gibi, cömert insanların malvarlığından yararlanması ile övündüğü de düşünülebilir. / ed.

ي [1726] ا ifadesindeki (Evler edin diye) أن tefsir içindir; çünkü أن vahyetmede söyleme mânası vardır. א ُ kelimesinde Bâ, kendinden sonraki Yâ sebebiyle meksur olarak (biyûten şeklinde) de okunmuştur. “Kurdukla-rı” anlamına gelenَن ُ ِ ْ َ kelimesi, Râ merfû‘ olarak ya‘ruşûne şeklinde de okunmuştur ve “evlerin damlarına kurdukları” demektir. Bunun “Dağlarda ve ağaçların, evlerin üstünde arıların bal yapması için oluşturdukları yerler” olduğu da söylenmiştir. “Kurdukları” kelimesindeki zamir insanlara râcidir.

[1727] Şayet “Dağlardan, ağaçlardan ve kurdukları çardaklardan ken-dine evler edin.” ifadesindeki Min’in mânası nedir? Onun yerine ‘dağlarda ve ağaçlarda’ denilmeli değil miydi?” dersen şöyle derim: Burada Min kul-lanılmakla ‘bir kısmında’ denilmek ve arıların evlerini dağ, ağaç ve çatıla-rın tamamında yapmadıkları ve onların her yerini kullanmadıkları murat edilmiştir. “Bütün ürünlerden” ifadesi arının malzeme alıp topladığı ve ye-meyi âdet ettiği her meyveyi içine alır; yani evler yap, sonra sevdiğin bütün ürünlerden ye. Yedikten sonra da Rabbinin yollarına yani balı nasıl yapa-cağını sana ilham edip öğrettiği yollara gir. Veya Rabbinin yollarında, yani ağzından ve içinden geçtiği süreçte acı çiçeği kudretiyle bala dönüştürdüğü yollarında gir. Ya da çiçekleri evinden uzak yerlerden yediğinde Rabbinin yollarından dönerek evinin yolunu tut, yolunu şaşırma, yorucu yollara sap-ma. -Zira işittiğime göre, bazen yakın çevrede ürün az olduğunda arılar rızıklarını temin etmek için uzaklara giderlermiş.- Ayrıca, “sonra ye” ifadesi “Sonra meyvelerden yemeye yönel ve onlara ulaşmak için Rabbinin yolları-nı tut.” anlamında da olabilir.

[1728] ً ُ kelimesi zelûlun çoğulu olup sübül (yollar) (kolaylaştırarak) ذُkelimesinden haldir; çünkü Allah o yolları onlara kolaylaştırmış ve hazır-lamıştır. “O’dur yeryüzüne size boyun eğdiren.” [Mülk 67/15] âyetinde ifade edildiği gibi. Veya ifade, כ א (Yoluna gir.) ifadesindeki zamirden haldir ve “Sen de emrolunduğun şeye boyun eğerek ve ondan imtina etmeye-rek…” demektir.

[1729] “İçecek” derken balı kasdetmektedir, çünkü bal da içilen bir şey-dir. “Farklı renklerde” balın beyaz, siyah, sarı ve kırmızı olanı vardır. “İn-sanlara şifa olan” çünkü bal şifa ve faydalı meşhur ilaçlardandır. Doktorla-rın önerdiği, içinde bal olmayan ilaç sayısı çok azdır. Ancak bununla onun her hastalığa şifa olduğu da kastedilmemektedir. Nitekim her ilaç böyledir.אءٌ َ ِ şeklinde nekre olarak kullanılmış olması ya baldaki şifanın önemini veya bazı şifalar olduğunu ifade etmek içindir; her ikisi de muhtemeldir.

Rivayete göre birgün adamın biri Peygamber (s.a.)’e gelerek kardeşinin karnından rahatsız olduğunu söyler. Efendimiz “Git, ona bal içir.” buyu-rur. Adam gider ve bir zaman sonra geri gelir ve “İçirdim ama bir faydası olmadı.” der. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) “Sen git, ona bal içir. Şü-hesiz Allah doğru söylemiştir. Kardeşinin karnı yalan söylüyor!” buyurur. Adam gider, kardeşine bal içirir ve sonunda Allah ona şifa verir ve hasta iyileşir, yularından kurtulmuş gibi olur. [Buhārî,“Tıb”, 4]

[1730] İbn Mes‘ûd ise şöyle demiştir: “Bal her hastalığa devadır. Kur’ân ise kalplerdekilere şifadır. Aman bu iki şifadan, Kur’ân ve baldan ayrılmayın.”

[1731] Râfızîlerin tevil bid‘atlerinden biri de âyette geçen nahl (arı) kelimesi ile Hazret-i Ali ve evladının kastedilmiş olduğunu söylemeleri-dir. Rivayete göre bir adam (Abbasi halifelerinden) Mehdî’nin [v. 775-76] huzurunda “Buradaki nahlden murat Haşimoğullarıdır. Zira onların ka-rınlarından ilim çıkar.” demiş. Bunun üzerine orada bulunanlardan biri “Allah senin yiyecek ve içeceğini onların karınlarından çıkan şeyden eyle-sin!” diyerek lafa girmiş. Mehdî gülmüş ve bu olayı Mansūr’a [v. 754-775] anlatmış. Daha sonra bu olayı anlatıp anlatıp gülmüşler.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

[1732] “Ömrünün en rezil çağına” en istenmeyen ve en zor çağına ki Hazret-i Ali’ye göre 75, Katâde’ye göre 90 yaştır. Çünkü ihtiyarlık ça-ğından daha kötü bir çağ yoktur. “Bilirken bir şey bilmez olur.” Unutma bakımından çocukluk haline benzer ve öğrendiği bir şeyi süratle unutan ve o konuda kendisine sorulduğunda onu bilmeyen bir duruma gelmiş olur. Bunun, o yaştaki kişinin, daha önceki akletmelerine ilave bir aklediş yapamaması, daha önceki bilgilerine yeni bir bilgi katamaması hali oldu-ğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

[1733] Yani sizi rızık bakımından farklı farklı kılmıştır. Size, köleleri-nize verdiği rızıktan daha fazla vermiştir. Oysa onlar da sizin gibi insandır ve sizin hemcinslerinizdir. Buna göre size verilen rızkın fazla kısmını onlara vermeniz ve böylece giyim kuşam ve yeme içme bakımından eşit hale gel-meniz icap ederdi. Nitekim anlatıldığına göre Ebû Zer el-Gıfârî, [v. 32/653] “Onlar sizin kardeşlerinizdir; onlara kendi giydiğinizden giydirin ve kendi yediğinizden yedirin.” şeklindeki sözü Hazret-i Peygamber’den işittikten sonra, üstünde rida ve izar (alt ve üst giysi) olarak ne görüldüyse kölesinin üstünde de aynısı görülmüştür [ Müslim, “İman”, 38].

[1734] “Yoksa Allah’ın nimetini bile bile mi reddediyorlar?!” Allah Teâlâ burada bu eşitsizliği ‘nimeti bile bile inkâr etme’ sebepleri arasında zikret-miştir. Bu ifadenin, Allah’ın kendisine ortak koşan müşrikler için zikrettiği bir darb-ı mesel olduğu da söylenmiştir. Buna göre Allah, “Kendiniz, size lütfettiğim rızık konusunda kendinizle kölelerinizi eşit görmüyor, onları kendinize ortak kabul etmiyorsunuz ve bunu kendinize yakıştırmıyorsu-nuz. O halde, kullarımı bana nasıl ortak edebiliyorsunuz!?” buyurmuştur. Bazılarına göre de mâna şöyledir: “Efendilere de kölelere de, hepsine ben rızık veriyorum; hepsi istisnasız benim vereceğim rızka tâbidir. Dolayısıyla, efendi olanlar kölelerine asla ‘kendi rızıklarından’ verdiklerini zannetmesin-ler. Zira onların rızkını diğerleri vasıtasıyla tamamen ben veriyorum.

ون [1735] kelimesi Tâ ve Yâ ile okunmuştur (bile bile mi reddedi-yorsunuz / bile bile mi reddediyorlar).

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

[1736] “Kendi nefsinizden” cinsinizden demektir. Bunun Hazret-i Hav-va’nın Hazret-i Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılması demek olduğu da söylenmiştir. ًة َ َ َ (uşaklar) kelimesi hâfidin çoğulu olup koşan, yani tâat ve hizmete koşan anlamındadır. Kunutduası okuyan kimsenin söylediği ileyke nes‘â ve nahfidü (Sana koşar; itaat ederiz) ifadesi bu kabildendir. Nitekim şair şöyle demiştir:

Cariyeler aralarında yarıştılar ve teslim edildi develerin yularları ellerine

[1737] Uşakların kim olduğu hususunda ihtilaf edilmiş; “kız çocukları vasıtasıyla kazanılan hısımlar”, “torunlar” ve “erkeğin, karısının bir önceki kocasından olan çocukları” oldukları söylenmiştir. Ayrıca şu da söylenmiş-tir: İfade, “Allah sizin için uşaklar, yani sizin için hizmet edip, size yardım edecek hizmetçiler var etti.” anlamındadır. Uşaklarla bizzat oğullar murat edilmiş de olabilir. “Hem sarhoş edici bir içki hem de güzel bir rızık…” [Nahl 16/67] âyetinde olduğu gibi. Adeta şöyle denmiştir: Eşlerinizden sizin için evlatlar var etmiştir ki onlar, hem oğullarıdır hem de hizmet etmekte-dirler; yani iki şeyi bir arada yapmaktadırlar.

[1738] “Tertemiz - hoş şeylerden” ifadesiyle temiz ve hoş şeylerin bir kısmı murat edilmektedir; çünkü temiz ve hoş şeylerin tamamı cennettedir ve dünyadaki temiz ve hoş şeyler onların bir örneğinden ibarettir.

[1739] “Böyleyken, bâtıla mı iman ediyorlar?!” Bu, putların kendileri-ne tapanlara yarar ve uğur sağlayacağı ve şefaat edeceğine dair inançlarıdır ki boş bir vehimden ibaret olup, bu inanca herhangi bir delil ve kanaatle ulaşmış değillerdir. Kendilerinin buna imanı yoktur. Onlar için bu, ‘kesin olarak inanılan bir şey gibi’dir sadece. Akıl ve temyiz sahiplerinin asla şüphe etmediği, herkesin görüp müşahede ettiği şeyleri, aklın, tasavvur edemediği muhal şeyleri inkâr edercesine inkâr etmektedirler. Burada sözü edilen bâtı-lın, şeytanın onlara telkin ettiği bahîra, sâibe vb. şeyler1 olduğu, “Allah’ın nimeti”nin de kendilerine helal kıldığı şeyler olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

ًא [1740] kelimesi rızık vermek anlamında masdar veya rızık olarak رزverilen şeydir. Masdar kabul edersen ًא مٍ ذي kelimesini رز אمٌ َ ْ أوَْ إِא ً ِ َ (Ya da -kendisi aç olduğu halde- yetimi doyurmaktır. [Beled 90/14]) âye-tinde olduğu gibi, lâ yemliku en yarzuka şey’en (hiçbir rızık verme gücüne malik olamayan) anlamında olmak üzere ًא kelimesini mansup okur-sun. “Rızık olarak verilen şey”i murat ettiğinde ise ًא kelimesi kalîlen (az) anlamında rızıktan bedel olur. Bu takdirde ًא kelimesi כ fiili için “mâlikiyet nâmına hiçbir şeye malik olmayan” anlamında te’kit de olabilir. رَْضِ اتِ وَا َ َ َ ا ِ ifadesi, -masdar olursa- ًא için “Ne göklerden yağmur رزgönderen ve ne de yerden bitki bitiren” anlamında sıla olabileceği gibi,

1 Yani şirk dinî sisteminde dokunulmazlığı bulunan çeşitli hayvan kategorileri. Geniş bilgi için bkz. Mâi-de 5/103’ün tefsiri. / ed.

rızık olarak verilen şeyin adı olursa onun sıfatı da olabilir. ن (güç ye-tiremezler) fiilindeki zamir א ‘ya aittir; çünkü -lafzan- müfred olarak כ denilmiş olsa da çoğul ilahlar anlamındadır. Ayrıca, zamir kâfirlere ait de olabilir. Buna göre mâna “Bunlar canlı, iş yapan ve akıllı varlıklar olmalarına rağmen, asla böyle bir şey yapamazlar. Hal böyle iken, hiçbir duyusu bulun-mayan cansız putlar böyle bir şeyi nasıl yapabilsinler?!” şeklinde olacaktır.

[1741] Şayet “כ (Mâlik değildir.) dendikten sonra ن و (Güçleri yetmez.) denilmesinin anlamı nedir? Bunların ikisi de aynı şey değil midir?” dersen şöyle derim:ن ifadesinde zamir takdir edilmesi söz و konusu değildir ve mâna sadece; lâ yemlikûne en yerzukū (Rızık verme imkâ-nına mâlik değillerdir.) şeklinde olup, cansız oldukları için ‘hiçbir şeye hiçbir şekilde güçlerinin yetmeyeceği’ beyan edilmektedir. Ancak bir zamir takdir edilerek, iki şeyin de -yani mâlik olmanın da güç yetirmenin de- söz konusu olmadığı zikredilmek suretiyle te’kit olursa başka… Veya “Bunlar rızık verme imkânına mâlik değillerdir; mâlik olmalarına da imkân yoktur; bunu yapa-mazlar, yapmaları da sahih/doğru değildir.” mânası murat edilmiş olursa...

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

[1742] “Allah için asla semboller ihdas etmeyin!” Bu ifade, Allah’a şirk koşmanın ve O’nu herhangi bir şeye benzetmenin temsilidir; çünkü bir şeyi temsil ile anlatan kişi, ya bir hali başka bir hale veya bir durumu başka bir duruma benzetmektedir.

[1743] Yaptığınız şeyin mahiyetini ve vahametini “elbette Allah bilir” ve O, onun büyüklüğüne denk bir şekilde sizi cezalandıracaktır, çünkü ceza gü-nahın miktarına göredir. Bunun ve cezasının mahiyetini “siz bilmezsiniz!” Sizi buna [yani Allah’ı sembollerle anlatmaya] çeken ve cür’etlendiren, işbu cehalet-tir. Dolayısıyla, bu âyet şirkin yasaklanmasın illet ve gerekçesini açıklamak-tadır. Burada, “Allah için asla semboller ihdas etmeyin! Çünkü nasıl sembol kullanacağını Allah bilir, siz bilmezsiniz.” mânası murat edilmiş de olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

[1744] Allah Teâlâ sonra nasıl misal verileceğini onlara öğretmekte ve “Sizin putları Allah’a ortak koşmanızın durumu, tasarrufta bulunmaktan âciz sahipli bir köle ile Allah’ın kendisine mal verdiği ve onda tasarrufta bulunup istediği gibi harcayabilen hür ve mal sahibi bir kimseyi aynı gören kişinin durumudur.” buyurmaktadır. Şayet“Bütün köleler zaten ‘tasarrufta bulunamaz’ ve ‘sahipli’ oldukları halde, neden Allah Teâlâ köleyi ‘hiçbir şeye gücü yetmeyen sahipli bir köle’ diye tavsif etmiştir?” dersen şöyle de-rim: Memlûk ifadesinin kullanılması köleyi hürden ayırmak içindir. Zira ‘abd kelimesi hem hür hem de köle için kullanılır; çünkü ikisi de Allah’ın kuludur. “Hiçbir şeye gücü yetmeyen” ifadesi ise mükâtep1 ve izinli bir köle olmadığını ifade etmek içindir. Zira bu tür köleler tasarrufta bulunabil-mektedir. Öte yandan, ulema kölenin bir mala sahip olup olamayacağı hususunda ihtilaf etmiştir. Öne çıkan görüş ise bunun dinen söz konusu olmadığı tarzındadır.

[1745] Şayet “َُאه ْ ْ رَزَ َ ifadesindeki (kendisini nasiplendirdiğimiz) وَnedir?” dersen şöyle derim: Açıkça anlaşılan, bunun mevsūf bir kelime olduğudur. Sanki ا ً (köle) kelimesine uygun düşmesi için ve hurran ra-zeknâhu (kendisini nasiplendirdiğimiz özgür bir kişi) denilmiştir. Ayrıca, mevsūle olması da imkânsız değildir. “Peki, neden cem‘ sıygasıyla َون ُ َ ْ َ (bir olurlar) şeklinde bir ifade kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: َون ُ َ ْ َ ifadesi “Özgür insanlarla köleler bir olur mu?” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

כ [1746] -dilsiz” olarak doğmuş olup bir şey anlamayan ve anlata“ ,أmayan kimsedir. “Efendisine yük” yani kendisiyle ilgilenen, onu idare eden kimseye ağırlık olan. “Onu gönderdiği hiçbir yerden” ne zaman onu bir ihtiyacı giderme ve bir görevi yerine getirmesi için bir yere gönderse bir işe yaramaz ve bir başarıyla dönmez. “Bununla,” duyuları tam, yararlı, yeterli, akıllı ve dindar olan; insanlara “adalet” ve hayrı “emreden ve” şahsen “dos-doğru bir yol üzere giden” yani yararlı bir yaşayış ve sağlam bir din üzere olan “kimse bir olur mu hiç?!” 1 Belli bir miktar ödeme yaptığında azat olmak üzere sahibiyle antlaşma imzalayan

köle. / ed.

[1747] Bu, Allah Teâlâ’nın; kullarına bahşettiği kuşatıcı rahmeti ve lüt-fuyla, dinî ve dünyevî nimetleriyle ‘kendi’sini, zarar ve fayda veremeyen ‘cansız putlar’la karşılaştırdığı ikinci bir temsildir. א ifadesi; Eynemâ أuveccih elka Sa‘den (Nereye gitsem Sa‘d ile karşılaşıyorum) sözünden ve ey-nemâ yetevecceh (nereye yönelse) anlamında olmak üzere, eynemâ yuveccih şeklinde de okunmuştur.1 İbn Mes‘ûd ise mechul olarak eynemâ yuvecceh (her nereye yönlendirilse) şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

[1748] “Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır.” Yani onlarda kullar için gayb olan ve ilmi gizlenen şeyleri bilmek Allah’a mahsustur. “Göklerin ve yerin gaybı” ifadesi ile Kıyamet günü de murat edilmiş olabilir. Zira ona dair bilgi gök ve yer ehlinden saklanmış olup, onlardan hiçbiri buna mut-tali değildir.

[1749] “Ancak bir göz kırpma kadar, hatta daha da yakındır.” Yani kop-ması gecikse de Allah katındadır. Yakında olmasını beklediğiniz bir şey hak-kında iyice yaklaşmışsa ‘bir göz kırpma kadar hatta daha da yakın’ demeniz gibidir. Bu ifade “Allah asla vaadinden caymayacağı halde, senden azabı hemen istiyorlar! Oysa senin Rabbinin katında bir gün, sizin saydıkları-nızdan bin yıl gibidir.” [ Hac 22/47] âyetindeki kullanım kabilindendir. Yani, Allah nezdinde yakın, size göre ise uzaktır. İfadenin, “Kıyametin kopması ve bütün hayat sahiplerinin öldürülüp, önceki ve sonraki bütün ölülerin diriltilmesi en yakın bir zamanda ve en hızlı bir şekilde olacaktır.” anlamın-da olduğu da söylenmiştir. “Allah gerçekten her şeye kadirdir.” Dolayısıyla o, Kıyameti koparıp insanları tekrar diriltmeye de kadirdir. Zira bu, kadir olunabilecek2 şeylerdendir.

[1750] Allah Teâlâ bundan sonra kudretini şöyle delillendirmiştir:

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

1 Bu kıraatte fiil, tef‘îl babından olmakla birlikte tefe‘ul anlamındadır, yani “nereye yöneltse” değil de “nereye yönelse” anlamında. / ed.

2 Kudret kavramının taalluk etmediği “imkânsız / muhâl” şeyler kabilinden değildir; imkân dâhilindedir. / ed

כ [1751] א .kelimesi; Hemze merfû‘ ve meksur olarak okunmuştur أÜmmehât kelimesindeki Hâ, أراقkelimesinde ziyade edilip اق dendiği أgibi, zait bir harftir (yani aslında ümttır). Bu ziyade, kelimenin müfre-dinde de -şaz olarak- söz konusu olmuştur. [ Kusayy b. Kilâb’a ait] şu mısrada da böyledir:

Annem Hındif ’tir benim; İlyas babam.ًא [1752] ْ َ نَ ُ َ ْ َ َ (hiçbir şey bilmez halde) ifadesi, hal makamında

olup, “annelerinizin karnında sizi yaratıp düzgün ve dengeli kılan; uzuvlar verip sonra da sizi o darlıktan genişliğe çıkartan Allah’ın, üzerinizdeki hak-kına dair hiçbir şey bilmez bir halde” anlamındadır. ْ َכُ َ َ َ yani bunları وَsize sadece doğarken içinde bulunduğunuz ‘cehalet’i ortadan kaldırmak, ‘bilme’ye ve bilgisiyle amel etmeye gelesiniz diye -yani nimeti verene şükre-desiniz, O’na kulluk edesiniz, O’nun hakkını veresiniz ve sizi mutlu edecek derecelere yükselesiniz diye- verdi.

اد [1753] kelimesinin çoğulu olan ة kelimesi, ğurâb (gönüller) أ(karga) kelimesinin çoğulunun ağribe (kargalar) şeklinde gelmesi gibi olup, cem-‘i kesret anlamı ifade eden cem-‘i kılletlerdendir.1 Kendisinden başka bir kalıp vârit olmadığında azlık ifade eden cem‘ kalıpları böyle çokluk ifade ederler. Tıpkı şis‘un kelimesinin çoğulunun sadece şüsû‘un gelmesi örneğinde olduğu gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

وا [1754] ”kelimesi Tâ ile de, Yâ ile de okunmuştur. “Boyun eğerek أ yani uçmak için Allah’ın kendisi için yarattığı kanat ve uçmayı mümkün kılan sebeplere2 boyun eğerek.

yerden yukarıya doğru uzayıp giden hava demektir. Sükâk ا [1755](stratosfer) onun daha yukarısı, Levh-i Mahfuz ise ondan da sonrasıdır.

[1756] Kanatlarını açıp kapatırlarken de, havada dururlarken de “onla-rı” kudretiyle “Allah’dan başkası” tutmuyor.

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

1 Yani azlık ifade eden bir çoğul kalıbı olsa da çokluğa delalet etmektedir. / ed.2 Aerodinamik yasalar vb. sebeplere. / ed.

[1757] İçinde oturduğunuz taştan, kerpiçten, küp vb. şeylerden mamul “evlerinizden”. כ kelimesi fe‘al vezninde ama mef‘ûl yani ن כ (sükûnete erilen) anlamında olup, kendisine sığınılan ve bağlanılan ev, dost ve aile gibi şeylerdir. “Evler” anlamına gelen א çadır veya deri ve sahtiyandan mamul şeylerdir. “Kolayca taşıyacağınız” yani kurma, bozma ve taşıma bakımından hafif bulduğunuz. “Gerek göçtüğünüz gün ve gerekse konduğunuz gün” yani göçtüğünüz gün yükleme ve taşıması size kolay gelen; bir mekânda ko-nakladığınızda ise kurmakta zorlanmadığınız. Veya hem göçtüğünüz hem de yerleşik olduğunuz zamanlarda sizin için kolay olan. “Gün” kelimesi ise vakit anlamındadır. “Ev eşyası” kendisinden yararlanılan şeylerdir. “Belli süreliğine” yani onunla ihtiyaçlarını giderinceye kadar veya çürüyüp yok oluncaya kadar ya da siz ölünceye kadar. ْ כُ

ِ ْ َ مَ ْ َ kelimesi ‘Ayın meftuh olarak da, sâkin olarak da okunmuştur (za‘aniküm / za‘niküm).

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

[1758] “Yarattıklarından” yani ağaç ve altında gölgelendiğiniz diğer şeylerden. “Barınaklar” anlamına gelen אن ,kinn kelimesinin çoğulu olup أכdağlarda yontulan mağara, oyuk ve sığınak gibi kendisine sığınılan yerler-dir. “Elbiseler” yün, keten, pamuk ve benzerlerinden yapılan gömlek ve giyeceklerdir.

[1759] “Sizi sıcaktan koruyacak…” Bu ifadede soğuk zikredilmemiştir; çünkü Araplar açısından sıcaktan korunma daha önemliydi; az ve küçük bir ihtimal olduğu için soğuk onları nadiren ilgilendirirdi. Ayrıca, “Sıcaktan koruyan şey, soğuktan da korur. Dolayısıyla, sıcak zikredilmek suretiyle so-ğuk da ifade edilmiş olmaktadır.” da denilmiştir. “Ve savaşta sizi koruyacak giysiler” ile zırh murat edilmektedir. Sirbâl demir vb. maddelerden yapılmış her türlü giysiyi içine alan genel bir kavramdır.

[1760] “Ki teslimiyet gösteresiniz” yani O’nun size lütfettiği nimet-leri görüp, O’na iman edip teslimiyet gösteresiniz. ن ِ ُ ifadesi, selâmet kökünden olmak üzere, Tâ ve Lâm meftuh olarak teslemûne şeklinde de okunmuştur. Buna göre; “Ki şükrederek azaptan kurtulasınız.” veya “Ki kalpleriniz şirkten kurtulsun.” anlamında olur. “Ki o zırhları giyerek yara-lanmaktan kurtulasınız.” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

[1761] “Yüz çevirir;” senin davetini kabul etmez“lerse,” sen üstüne dü-şen tebliğ görevini yerine getirdikten sonra mâzursun; sorumlu değilsin. Burada mâzur görülme sebebi olan tebliği zikretmiştir ki müsebbebe1 delâlet etsin.

[1762] “Allah’ın nimetini” yani daha önce zikrettiğimiz Allah tarafından kendilerine verildiğini kabul ettikleri nimetleri “pekâlâ tanıyorlar. Sonra da nankörce inkâr ederek” yani ‘Tamam bu nimetler Allah tarafında verilmiş-tir, ama ilahlarımızın şefaatleri sayesinde’ demek suretiyle, onları verenden başkasına kulluk ediyorlar. Bunların inkârının, “Biz onları babalarımızdan miras aldık (yani Allah vermiş değil)!” demeleri olduğu da söylenmiştir. Yine, Allah’ın bazı nimetleri hakkında “Falanca olmasaydı, ben bunu elde edemezdim” demeleri olduğu da söylenmiştir. Bu nimetin Allah’tan geldi-ğine, Allah’ın bu nimeti falancanın eliyle verdiğine ve o kişiyi bu nimete ulaşmada sebep kıldığına inanılmadığı takdirde bu şekilde konuşmak caiz değildir. “Bunların çoğu inkârcı nankörlerdir!” Yani Allah’ın nimetini bile bile reddeden ve itiraf etmeyen kişilerdir.

[1763] “Allah’ın nimeti” tabiriyle Peygamber (s.a.)’in peygamberliğinin kastedildiği de söylenmiştir. Zira onlar bunu biliyor, fakat inatlarından dolayı inkâr ediyorlardı ve onların çoğu onu kalpleriyle inkâr eden nankörlerdi.

[1764] Şayet“ (sonra) demenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: (Nimeti) tanıdıkları halde inkâr etmelerinin beklenmeyen bir şey olduğu-nu göstermektir.2 Zira nimeti tanıyan birinden beklenen, onu inkâr etmesi değil, itiraf etmesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

1 Yani Peygamber (s.a.)’in mâzur görüldüğüne. / ed.2 Yani ifade, “sonra da kalkıp bilmezlikten geliyorlar!” anlamındadır. / ed.

[1765] “Bir şahit” leh ve aleyhlerinde iman ve tasdik, inkâr ve tekzip ile şahitlik edecek bir peygamber. “Sonra, nankörce inkâr edenlere itiraz izni verilmeyeceği” yani mazeret izni. Zira onların hiçbir gerekçesi olamaz. Bu-rada “izin verilmez” demek suretiyle onların hiçbir gerekçe ve özürlerinin olmadığına işaret edilmektedir. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] de bu görüşte olduğu nakledilmiştir. “Onlara bir başka şans daha tanınmayacağı…” Yani [Allah’ı] hoşnut etme fırsatının verilmeyeceği, kendilerine “Rabbinizi razı edin” denilmeyeceği..; çünkü âhiret amel yeri değildir.

[1766] Şayet“Bu ُ (sonra)’nın mânası nedir?” dersen şöyle derim: ُ peygamberlerin, aleyhlerinde tanıklık etmesinden sonra daha çetin bir duruma düşeceklerini, konuşamaz hale geleceklerini ve böylece bir özür beyan etmeleri-ne, ortaya bir gerekçe koymalarına izin verilmeyeceğini ifade etmektedir.

مَ [1767] mahzuf bir kelime ile mansup olup ifade, ve’zkür yevme neb‘a-sü (Dirilteceğimiz günü hatırla!) veya yevme neb‘asü veka‘û fî-mâ vaka‘û fî-hi (Dirilteceğimiz gün, düşecekleri duruma düşeceklerdir.) şeklinde takdir edilebilir. Yine, َاب ifadesi de (mahzuf bir (azabı gördüklerinde) إذَا رأوُا اkelime ile mansup olup) “azabı gördükleri zaman dehşet içinde kalırlar ve bu onlara çok ağır gelir” şeklinde düşünülebilir.

[1768] “Artık (azap) üzerlerinden ne hafifletilir ne de kendilerine süre tanınır…” Tıpkı “Aksine o, (göz göre göre değil) aniden gelecek ve onları şaşkına çevirecektir.” [Enbiyâ 21/40] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

[1769] Eğer müşrikler “ ortaklar” derken ilahlarını kasdetmişler-se “ortaklarımız” ifadesi “ortak olduğunu iddia ettiğimiz ilahlarımız” anlamında olur. Eğer şeytanları kasdetmişlerse bu da şeytanların onla-rın küfürde ortakları ve sapıklıkta yoldaşları olmasından dolayıdır. “Yal-vardığımız” ifadesi ise “kulluk ve ibadet ettiğimiz” anlamındadır. Şayet“Bunlar putlara gerçekten yalvardıkları halde, putlar bunlara neden ‘Siz kat‘iyyen yalancısınız!’ diyecekler?” dersen şöyle derim: Allah’a ortak koştukları şeyler onların kendilerine ibadet etmelerine razı olmadıkla-rı için böyle demişlerdir; adeta bu ibadetleri ibadet olarak görülmemiştir.

Meleklerin “Aksine, bunlar cinlere ibadet ediyorlardı!” [ Sebe’ 34/41] sözü de buna delildir; yani melekler “ Cinler bunların kendilerine ibadet etmesi-ne razı idiler; ama biz razı değildik. Dolayısıyla ‘ilâh’ onlardı, biz değil…” demektedirler. Yahut da Allah’a ortak koşulan ‘varlık’lar, Allah’ı ortaktan tenzih etmek için, onların kendilerine ortaklık ve ilahlık isnat etmelerini tekzip edeceklerdir. Şayet ortaklar ile şeytanlar kasdediliyorsa, “Siz kat‘iy-yen yalancısınız!” sözlerinde yalancı olmaları mümkündür. Nitekim şeyta-nın “Sizlerin daha önce beni Allah’a ortak koşmanızı da reddediyorum.” [İbrâhim 14/22] diyeceği bildirilmiştir.

[1770] “Onlar” yani zulmedenler “Allah’a arz-ı teslimiyet ederler.” Arz-ı teslimiyet etmek ise dünyada büyüklenip Allah’ın emir ve hükmüne boyun eğmekten imtina ettikten sonra teslimiyeti âhirette göstermek demektir. “Uydurdukları şeyler” yani Allah’a ortak olduklarını ve kendilerine yardım ve şefaat edeceklerini uydurdukları şeyler, kendilerinin yalan söylediğini ilan edip onlardan teberrî ettikleri zaman “zihinlerinden kaybolup gider” yani bâtıl oldukları ortaya çıkar.

Bu bölümü tek başına aç →

88. Âyetin Tefsiri

[1771] “İnkâr edenler” yani şahsi olarak inkâr edip başkalarını da inkâra sevk edenlerin, katmerli inkârlarından dolayı azapları da kat kat olacaktır. Bunların azabına azap katılması, “ Horasan devesi büyüklüğündeki yılanla-rın ve katır büyüklüğündeki akreplerin onları bir kez sokacağı ve bu zehrin etkisini kırk yıl hissedecekleri” şeklinde yorumlanmıştır. Ayrıca, “Ateşten zemherire çıkarlar ve onun soğuğunun şiddetinden derhal ateşe koşarlar.” da denilmiştir. “Bozuculuk edip durduklarından” yani insanları Allah’tan uzaklaştıran kimseler olmalarından “dolayı.”

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

[1772] “Her ümmete kendilerinden birini şahit gönderdiğimiz gün.” İfadesinde şahitten maksat peygamberlerdir. Allah Teâlâ ümmetlere pey-gamber olarak içlerinden birini gönderiyordu. Ya Muhammed! İşte “seni de bunların” yani ümmetinin “aleyhine şahit getirdik.”

[1773] “Açıklayıcı olarak” yani en ileri derecede bir açıklayıcı olarak. Tâ’sının meksur olması bakımından אن lâfzı tilkā’ kelimesine benzemek-tedir. Zeccâc [v. 311/923], Kur’ân dışında bu kelimenin Tâ’sının meftuh ola-bileceğini söylemiştir. Şayet“Kur’ân’ın her şeyi açıklayan bir kitap olması ne demektir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası “Kur’ân dine dair her şeyi açıklamıştır. Bazı şeyleri bizzat, bazılarını Sünnete havale ederek açık-lamaktadır. Zira Allah, elçisine tâbi olmayı ve ona itaat etmeyi emretmiş, “O, kendi arzu ve ihtirasıyla konuşmuyor.” [Necm 53/3] ve bazı konularda da icmâyı teşvik ederek “Kim müminlerin yolu dışında bir yol tutarsa…” [Nisâ 4/54] buyurmuştur. Nitekim Hazret-i Peygamber de “Ashabım yıldızlar gibidir. Onların hangisinin peşinden giderseniz hidayette olursunuz.” ha-disiyle ümmetinin, ashabına tâbi olmasından ve onların sözlerini dikkate almasından razı olmuştur; ulema da içtihat etmiş, kıyasta bulunmuş, kıyas ve içtihat yollarını ortaya koymuşlardır. Dolayısıyla Sünnet, icmâ, kıyas ve iç-tihat Allah’ın kitabı olan Kur’ân’a dayanmaktadır ve bundan dolayı da Kitap ‘her şeyi açıklayan bir kaynak’ olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

[1774] “Adalet” zorunlu (farz) olandır; çünkü Allah Teâlâ kulllarına farz kıldığı şeylerde adaletle hareket etmiş ve onlara güçlerinin yettiği şeyleri farz kılmıştır. İhsan ise müstehap olandır. Allah Teâlâ bunların her ikisini de em-retmiştir; çünkü farz olan ibadetlerde mutlaka birtakım kusurlar söz konusu olacak; bu durumda da müstehap, oradaki eksiği tamamlayacaktır. Bunun içindir ki kendisine farz ibadetleri öğrettiği ve “Vallahi bunlarda bir eksiltmede bulunmam ama fazla olarak da bir şey yapmam!” diyen birine “Eğer doğruysa kurtulur.” [Buhārî,“Savm”, 1] buyurmuş ve kurtuluşu doğruluk ve eksikliğin ol-maması şartlarına bağlamıştır. Ayrıca Peygamber (s.a.) “Dosdoğru gidiniz; an-cak bunu asla başaramazsınız.” [ İbn Mâce,“Tahâret”, 4] buyurmuştur. Dolayısıyla, farzlardaki eksiği telafi edecek nafilelerin ihmal edilmemesi gerekir.

אء [1775] כ ;Allah’ın koyduğu sınırları aşan davranışlardır ا اaklın reddettiği şeyler; .ise zulümle üstünlük kurmak istemektir ا [Zalim emevî iktidarında] hutbelerde Hazret-i Ali’ye okunmakta olan lâ-nete [farklı bir emevî olan Ömer b. Abdul’azîz devrinde] son verilince, onun yerine bu âyeti okuma âdeti getirilmiştir. Hayatım üzerine yemin ediyorum; Hazret-i Ali ve evladına lânet okuma âdeti hem yüz kızar-tıcı bir suçtu, hem aklın reddettiği bir davranıştı hem de bir azgınlıktı!

Allah, Peygamber (s.a.)’in “Allah’ım! Ona düşmanlık edene sen de düşman-lık et.” [ İbn Mâce, “Mukaddime”, 11] şeklindeki duasına icabet ederek, bu âdeti koyana kat kat gazap etsin, onun belasını versin, onu rezil rüsvâ eylesin!

[1776] Osman b. Maz‘ûn’un Müslüman olmasına bu âyet vesile olmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

91. Âyetin Tefsiri

fil kılarak sapasağlam yapmış olduğunuz yeminleri bozmayın. Yaptık-larınızı Allah elbette bilir!

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

[1777] “Allah’ın ahdi” Müslüman olarak Peygamber (s.a.)’e biat etmek-tir. Zira “(Rıdvan ağacının altında) sana biat edenler, aslında Allah’a biat etmişlerdir.” [Fetih 48/10] âyetinde Hazret-i Peygamber’e biat etmenin aslın-da Allah’a biat etmek olduğu ifade edilmektedir. Biat yeminlerini Allah’ın adını anarak sağlamlaştırmak suretiyle “sapasağlam yaptıktan sonra bozma-yın.” Burada tevkîd kelimesi ile ilgili olarak ekkede ve vekkede şeklinde iki fasih lügat söz konusudur. Kelimenin aslı Vav’lı olup Hemze ondan bedel olarak yer almıştır.

[1778] “Kefil olarak” şahit ve denetçi olarak demektir; çünkü kefil, kefil olunan kişinin halini gözetir ve onu denetler.

[1779] Yeminleri bozma hususunda iyice eğirdikten sonra “ipliğini sö-küp bozan” kadın gibi “olmayın.” א כא -kelimesi neksin çoğulu olup düğü أmünü çözme anlamındadır. Burada sözü edilen kadının Reyta bint Sa‘d ol-duğu söylenmiştir. Rivayete göre son derece cahil bir kadın olan Reyta’nın bir arşın uzunluğunda bir kirmeni, parmak kadar bir uç ve kocaman bir iği varmış. Öğleye kadar kızlarıyla birlikte ip eğirirler, sonra onlardan ördük-leri ipleri sökmelerini istermiş. َون ُ ِ َ hal, ً َ -ise ittehazenin iki mef‘ûlün دَden biridir, yani “Yeminlerinizi ‘aranızda aldatma’ ve fesat vasıtası yaparak bozmayın.” demektir.

[1780] “Bir topluluğun” yani Kureyş topluluğunun “diğer topluluk-tan” yani müminler topluluğundan sayıca “daha fazla” ve malca daha zen-gin “olması” sebebiyle. “Allah onunla sizi imtihan ediyor.” Buradaki za-mir ٌ أُ نَ َכُ ,ifadesine râcidir; çünkü bu ifade masdar anlamında olup أنَ

cümle “Allah sizi onların daha fazla olmalarıyla, bakalım Allah’a ettiğiniz yemine ve Peygamber (s.a.)’e ettiğiniz ve kendinizi bağladığınız o sapasağ-lam biate vefa ipine mi tutunacaksınız yoksa Kureyş’in sayı, kuvvet ve ser-vetçe çokluğuna, müminlerin az, fakir ve güçsüz olmalarına mı aldanacak-sınız diye imtihan ediyor.” demektir.

[1781] “O, size elbette açıklayacak” ifadesi Müslümanlara muhalefet etmekten sakındırma ve bu konuda bir uyarıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

[1782] “Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı.” Yani sizi zorlaya-rak, mecburen hanîf ve Müslüman yapardı ve O, buna kadirdir. “Ancak” hikmet, “dilediğini saptırmasını” yani küfrü tercih edip onda ısrar edeceğini bildiği kimseyi kendi haline bırakmasını “ve dilediğini doğru yola getirme-sini” yani imanı tercih edeceğini bildiği kimseye lütfetmesini gerektirmiştir; yani O, meseleyi tercih üzerinden, lütuf, hızlan, sevap ve ikābın kendisiyle hak edildiği durum üzerinden yürütmektedir; bunların hiçbirinin hak edil-mediği zorlama üzerinden değil. “Elbette kendi işlediklerinizden sorumlu tutulacaksınız!” ifadesiyle bu husus dile getirilmektedir. Zira yoldan çıkma-yı ve doğru yolu seçmeyi Allah mecbur ediyor olsaydı, bu âyette insanlara sorumlu tutulacakları bir amel nispet etmezdi.1

Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

[1783] Sonra, Allah Teâlâ tekit etmek ve kendisinden doğacak olumsuz sonuçların vahim olacağını ifade etmek için yeminlerin insanlar arasında bir aldatma vesilesi yapılmasına dair yasaklamayı tekrar etmiştir. “Çünkü sağlamca yere basmakta olan bir ayak bu yüzden kayabilir.” Yani ayaklarınız İslam zemini üzerinde sağlam bir şekilde duruyorken oradan kayabilir. “Ve Allah’ın yolundan” sapmanız, yani dinden çıkmanız, veya başkalarını sap-tırmanız sebebiyle dünyada “kötü bir azap tadarsınız.” Çünkü biat yeminle-rini bozup dinden çıkacak olsalardı başkalarının da aynı şeyi yapmaları için bunu gelenek haline getirmiş olurlardı. “Sizin için” ahirette “büyük bir azap daha söz konusu olur.” 1 Mademki sorumlu tutulacaklardır, demek ki her şeyi kendileri yapmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

[1784] Öyle anlaşılıyor ki, Mekke’de Müslüman olan bazı kimseleri şeytan, -Kureyşlilerden baskı görmeleri, zayıflıklarından bil’istifade kendi-lerine eziyet edilmesi ve böylece dinden dönmeleri halinde birtakım güzel-liklere nail olacakları konusundaki vaatleri yüzünden- Peygamber (s.a.)’e verdikleri sözden dönme yolunda heveselendirmiş; ancak Allah da bunun üzerine onlara sebat etme gücü vermiştir.

[1785] “Allah’a verdiğiniz sözü” ve Peygamber’e ettiğiniz biati “az bir pahaya” yani az bir dünya malına -ki, Kureyş’in, irtidat etmeleri halinde vereceklerini vaat edip kendilerinde bir beklenti oluşturdukları şeylerdir- “değişmeyin. Allah katındakiler” yani sizi üstün kılması, size nasip edeceği ganimetler ve vereceği ahiret sevabı “sizin için kesinlikle daha hayırlıdır.”

Bu bölümü tek başına aç →

96. Âyetin Tefsiri

[1786] “Sizin elinizdekiler” yani dünya nimetleri “tükenir, Allah katın-daki” rahmet hazinelerinden olan şey“ler ise sonsuzdur” tükenmez. kelimesi Nun ile okunduğu gibi Yâ ile de [Biz ödeyeceğiz / Allah ödeyecek] okun-muştur.

[1787] Müşriklerin ezalarına ve İslamiyet’in getirdiği meşakkatlere “sabredenlerin…”

[1788] Şayet“[94. Âyetteki] م neden müfret ve nekre olarak zikredil-miştir?” dersen şöyle derim: Bir tek ayağın bile hak yolda iken kaymasının önemli olduğunu, çok sayıda ayağın kayması halinde ise bunun büyük bir önemi haiz olduğunu ifade etmek için.

Bu bölümü tek başına aç →

97. Âyetin Tefsiri

[1789] Şayet “ ْ َ kelimesi mâna bakımından her ikisini de kapsadığı halde neden ayrıca kadın ve erkek şeklinde bir açıklama yapılmıştır?” der-sen şöyle derim: Bu kelime her iki tür için kullanıma uygun müphem bir lafız olmakla birlikte, zikrolunduğu zaman zahir mânası erkeklere mahsus olur. Bundan dolayı, açık bir şekilde “erkek olsun, kadın olsun” denmek suretiyle vaadin her iki türü de içine alması istenmiştir.

[1790] “Daha güzel bir hayat”tan maksat dünyada olandır ki, açık mâna budur. Nitekim devamında “mükâfatlarını veririz” buyurmakta ve onlara dünya ve âhiret sevabı vaat etmektedir. “Allah da onlara hem dünyevî karşılığı hem de Âhiretteki karşılığın güzelini vermiştir.”[Âl-iİmran 3/148] âye-tinde ifade edildiği gibi. Şöyle ki: Sâlih ameli olan bir mümin, zengin de olsa, fakir de olsa iyi bir hayat yaşar. Zenginse bu zaten açıktır. Fakir olması halinde ise Allah’ın verdiği rızka karşı bir kanaat ve rızası söz konusudur. Azgın kimseye gelince o, fakir olması halinde zaten mutsuz olacağı gibi, zengin olduğunda da hırsı onu bırakmaz ki mutlu olsun.

[1791] İbn Abbâs’dan “iyi hayat”ın helal rızık demek olduğu, Hasan-ı Basrî’den kanaat olduğu; Katâde’den ise Allah’ın burada cenneti kasdettiği bilgisi nakledilmiştir. “İyi hayat”ın, kişinin kalbindeki taat ve tevfik zevki olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

98. (Resulüm!) Kur’ân’ı okurken, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.
Bu bölümü tek başına aç →

99. Âyetin Tefsiri

onun hiçbir nüfuzu ve otoritesi yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

100. Âyetin Tefsiri

lar üzerindedir. [1792] Bir önceki âyette sâlih amel ve ona karşı vaatte bulunduktan

sonra, burada Allah’a sığınmanın O’nun karşılığını bol bol vereceği sâlih ameller cümlesinden olduğuna işaret olarak “(Resulüm!) Kur’ân okurken, Allah’a sığın” buyurmuştur. Mâna, “Kur’ân okumak istediğin zaman… sı-ğın.” şeklindedir. “Ey iman edenler! Namaza kalk(mak iste)diğiniz zaman yüzlerinizi yıkayın.” [Mâide 5/6] âyetinde ve “Yemek ye[mek isted]iğinde Al-lah’ın adını an.” sözünde olduğu gibi. Şayet“Fiili istemek neden bizzat fiilin lafzıyla zikredilmiştir?” dersen şöyle derim: Çünkü fiil ona dair irade ve kastın akabinde ve herhangi bir ara olmaksızın ona göre meydana gel-mektedir. Dolayısıyla, fiili istemekle o fiilin kendisi arasında kuvvetli bir sebep ve açık bir beraberlik söz konusudur.

[1793] İbn Mes‘ûd’dan şöyle nakledilmiştir: Peygamber (s.a.)’e Kur’ân okuyacaktım. E‘ûzü bi’s-semî‘i’l-‘alîmi mine’ş-şeytāni’r-racîm (Kovulmuş şey-tandan İşiten - Gören’e sığınırım.) dedim. Bunun üzerine Efendimiz “Ey Ümmü ‘Abd’ın oğlu! E‘ûzü billāhi mine’ş-şeytāni’r-racîm (Kovulmuş şeytan-dan Allah’a sığınırım.) de! Çünkü Cebrail Aleyhisselâm Kalem ve Levh-i Mahfuz’dan getirip bana böyle okutmuştur.” buyurdu.

[1794] “Onun hiçbir nüfuzu yoktur.” yani sadece Allah’ı velî bilenlerin üzerinde şeytanın hiçbir otorite ve egemenliği yoktur; yani bunlar onun tel-kinlerini kabul etmez, onun kendilerinden istediği peşinden gitme isteğine itaat etmezler. “Onun nüfuzu” ancak onu velî edinen ve ona itaat edenler üzerinde söz konusudur. َن כُ ِ ْ ُ ِ ِ (O’na şirk koşanlar) ifadesindeki zamir

ْ ِ ِّ ifadesine râcidir. Şeytana râci de olabilir; yani onun yüzünden, onun رَaldatması ve vesvesesiyle.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

[1795] Bir âyeti başka bir âyetle değiştirmek nesihtir. Allah Teâlâ dinî hükümleri başka hükümlerle değiştirir; çünkü hükümler maslahat esasına dayanır ve dün yararlı olan bir hüküm bugün zararlı; zıttı ise yararlı olabilir. Allah Teâlâ neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu bilir ve hikmeti ile diledi-ğini tutar, dilediğini kaldırır. “Allah ne indirdiğini iyi bildiği halde” ifadesi de bunu ortaya koymaktadır. “Sen müfterîsin!’ dediler.” Onu suçlamak için bir bahane buldular ve suçladılar. Zira nâsih - mensuh konusunu bilmiyor ve ondan çok uzakta bulunuyorlardı. Mekkeliler “ Muhammed ashabıyla alay ediyor. Onlara bugün bir şey emrediyor, yarın aynı şeyi yasaklıyor; daha hafif olan bir hüküm veriyor.” diyorlardı. Aslında, iftira ediyorlardı. Zira Hazret-i Peygamber’in ağırı hafifle, hafifi ağırla, hafifi hafifle ve ağırı ağırla değiştirdiği oluyordu; çünkü maksat maslahattı; hafiflik-ağırlık değil.

[1796] Şayet“Bir âyetin yerine başka bir âyet getirme’ ifadesi âyetin an-cak âyetle neshedilebileceğini, onun dışında Sünnet, icmâ‘ ve kıyas ile nes-hedilemeyeceğini gösterir mi?” dersen şöyle derim: Bu ifade, âyetin âyetle neshedildiğini gösterir, fakat âyetin âyetten başka bir şeyle neshedilemeye-ceğini göstermez. Zira mütevatir ve delâleti açık bir sünnet bilgi ifade etmek bakımından Kur’ân gibidir ve âyetin böyle bir sünnetle neshedilmesi benzeri bir âyetle neshedilmesi gibidir. İcmâ‘, kıyas ve hakkında kesin olarak hüküm verilmeyen sünnete gelince, bunlarla âyetin neshi söz konusu değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

102. Âyetin Tefsiri

[1797] Olaylar ve maslahat uyarınca peyderpey indirme anlamına ge-len ُل ِّ َ ُ ve ُ َ َ kelimelerinde, âyetleri peyderpey indirme gibi, bir hükmün yerine başka bir hüküm koymanın da maslahat gereği olduğuna ve neshin olmamasının, hikmete aykırılık bakımından Kur’ân’ın tamamının bir de-fada indirilmesi mesabesinde olduğuna işaret vardır. Rûhu’l-kudüs, Cebrail Aleyhisselâm’dır. Burada rûhun temizlik anlamına gelen kudüse nispet edil-mesi, Hâtimü’l-cûdi ve Zeydü’l-hayri ifadeleri gibidir. Murat edilen ise er-Rû-hu’l-mukaddesu, Hâtimun el-Cevâdu ve Zeydun el-Hayru ( Kutsal Ruh, Cömert Hâtim ve Hayırlı Zeyd)dir. Mukaddes, günahtan uzak anlamındadır.س kelimesi ayrıca Dâl’ın sükûniyle kuds şeklinde de okunmuştur.

] 1798[ ِّ َ ْ א ِ ifadesi hal konumunda olup, “Onu hikmete uygun olarak indirdi.” anlamındadır. Yani, nesih hak olan şeylerdendir. “İman edenlerin imanlarını pekiştirsin diye” yani nesihle onları imtihan etsin de “O, Rab-bimiz katından gelen bir hak ve hikmettir.” dediklerinde onların, Allah’ın hakîm olduğu ve hikmet ve doğru olanın dışında hiçbir şey yapmadığı hu-susunda kalpleri mutmain olsun, sâbit-kadem ve yakîn üzere olsunlar. “ Hi-dayet ve müjde” anlamına gelen ى ً ُ ve ى َ ْ ُ kelimeleri َ ّ ِ َ ُ

ِ kelimesinin mahalline ma‘tūf ve mef‘ûlün lehtirler. Cümle ise tesbîten le-hum ve irşâden ve bişâraten (onları pekiştirmek, doğru yola iletmek ve müjdelemek için) şeklinde düşünülebilir. Bu ifade ayrıca, mümin olmayanlar için bu has-letlerin zıtlarının hâsıl olacağına işaret etmektedir. Kelime şeddesiz olarak li-yusbite şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

103. Âyetin Tefsiri

[1799] “Bir insan” ifadesi ile Huveytıb b. ‘Abdüluzzâ’nın bir kölesi kas-tedilmiştir. ‘ Â’iş veya Ya‘iş adındaki bu köle, dinî kitapları olan, İslamiye-te girmiş ve iyi Müslüman olmuş bir kimseydi. Bu kişinin ‘ Âmir b. Had-ramî’nin Rum asıllı - Cebr adlı- bir kölesi olduğu, ayrıca Mekke’de kılıç ustalığı yapan, Tevrat ve İncil okuyan Cebr ve Yesar adında iki köle olduğu da söylenmiştir. Rivayete göre; Hazret-i Peygamber bunların işyerine uğra-dığında yanlarında bir süre durur ve onların okuduklarını dinlermiş. Mek-keliler bunu görünce “ Muhammed’e bunlar öğretiyor!” diye uydurmuşlar. Bunun üzerine o iki köleden birine bu durum sorulmuş. O da “Aksine, o bana öğretiyor.” diye cevap vermiş. O şahsın Selmân-ı Farsî olduğu da söylenmiştir.

אن [1800] dil demektir. Kişi mezar kazarken onun dikliğini bozup bir yanını meyilli bir şekilde kazdığı zaman elhade’l-kabra ve lehadehû ve huve mulhadun ve melhûdün denir. Kelime daha sonra her türlü doğruluktan ay-rılma için isti‘âre olarak kullanılmış ve elhade fulânün fî kavlihî (Falanca sözünde yamuk yaptı.) ve elhade fî dînihî (Dininde mülhit oldu.) denil-miştir. Mülhid (dinden sapan) tabiri de bu kullanıma girer; çünkü mülhit bir dinden bir başkasına geçmemiş, bütün dinlerin dışında bir düşünceye sapmıştır; yani ifadelerini istikametten kendisine doğru yamulttukları ada-mın “dili yabancı” yani belirsiz, “bu” Kur’ân “ise apaçık bir Arapçadır.” fe-sahatlidir; son derece açık ve nettir. Bu ifade Müşriklerin iddia ve iftiralarını reddetmek için zikredilmiştir.

] 1801[ ون ُ kelimesi Yâ ve Hâ meftuh olarak yelhadûne şeklinde de okunmuştur. Ayrıca, ون إ ي אن ا ibaresi ون إ ى אن ا -Ger) اçeği saptırarak Kur’ân’ı nispet ettikleri dil yabancıdır.) şeklinde ma‘rife ola-rak okunmuştur.

[1802] Şayet“ أ إ ون ى ا אن cümlesinin i‘râbda mahalli nedir?” dersen şöyle derim: Bunun bir mahalli yoktur; çünkü Müşrikle-rin iddialarına cevap mahiyetinde yeni bir cümledir. “Kendilerine bir âyet geldiği zaman ‘Allah’ın peygamberlerine verilen (o büyük mucizeler) bize verilmedikçe, asla iman etmeyiz!’ derler.” buyurduktan sonra ُ ْ َ ُ َ ْ أَ ُ اُ َ َ א َ رِ ُ َ ْ َ (Allah, peygamberlik görevini kime vereceğini daha iyi bilir. [En‘âm 6/124]) buyurması gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

105. Âyetin Tefsiri

[1803] “Allah’ın âyetlerine iman etmeyenleri” yani, Allah’ın bunlar ara-sında iman etmeyeceklerini bildiği kimseleri, “Allah doğru yola getirmez,” onlara lütfetmez; çünkü onlar dünyada hızlâna, âhirette de azaba uğrayan kimselerdir, lütuf ve mükâfata mazhar olacaklardan değildirler. “Yalanı, asıl, Allah’ın âyetlerine iman etmeyenler uydurmaktadır!” ifadesi inkârcı-ların “Sen müfterîsin.” [Nahl 16/101] şeklindeki ithamlarına bir cevap olup, “Asılsız iftiralar atmak ancak iman etmeyenlerin yapabileceği bir şeydir; çünkü iman etmeyen bir insan bu davranışından dolayı bir cezalandırılma beklememektedir.” anlamındadır.

[1804] “Bunlardır işte yalancılar!” Yani iman etmeyenler Kureyşliler-dir, iman etmedikleri için, yalancı olmaktadırlar. İman etmeyenlere işaret de olabilir ve ifade, “Gerçek yalancılar ve yalanda en ileri noktada olanlar bunlardır.” demektir, çünkü Allah’ın âyetlerini yalanlamak en büyük ya-lancılıktır. Ya da “Onlar âdeti yalan söylemek olan, herhangi bir konuda çekinmeden yalan söyleyebilen, bu konuda kendilerine ne insanlığın ne de dinin mani olabildiği kimselerdir.” anlamındadır. Yahut “Bunlardır işte ‘Sen müfterîsin!’ [Nahl 6/101] şeklindeki suçlamalarında yalancı olanlar.” an-lamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

109. Âyetin Tefsiri

mübdelün minh arasında bir itirazi cümle olarak kabul edilmek suretiyle, ِ َאتِ ا ِ نَ ُ ِ ْ ُ َ ِ -ifadesinden be (Allah’ın âyetlerine iman etmeyenler) اdeldir. Mâna da “İftirayı ancak iman ettikten sonra Allah’ı inkâr edenler yap-mış olurlar.” şeklindedir. Bunun ardından, bu şeye zorlanan kimseler istisna edilmiş; bu durumda olanlar iftiracı hükmünün altına girmemişlerdir. Sonra şöyle buyurmuştur: “Göğsünü-gönlünü inkâra açarsa” yani bunu gönül rıza-sıyla yapar ve (inkâra) basbayağı itikat ederse, “işte Allah’ın gazabı bunların üzerinedir!” َ َ َ כَ ifadesinin [105. âyetteki] َِכ َ mübtedasından bedel olması أوُve mânanın; “İman ettikten sonra Allah’ı inkâr edenler, bunlardır işte ya-lancılar!” anlamında olması da caizdir. Veya َن ُ כَאذِ ْ ا haberinden bedel olup mâna; “Bunlardır işte, iman ettikten sonra Allah’ı inkâr edenler!” şeklinde olabilir. َ َ َ כَ ifadesinin, zem için olmak üzere, mansup olması da caizdir. Yine, müfessirler ِ ِא َ َ ْ כَ َ cümlesinin, cevap cümlesi hazfedilmiş bir şart -ve mübteda- olmasını da caiz görmüşler; ح ifadesinin cevabının bu haz-fedilmiş cevaba delalet ettiğini söylemişlerdir. Adeta şöyle buyrulmaktadır: Kim Allah’ı inkâr ederse gazap onun üzerinedir! Mecbur bırakılanlar dışında, kim gönül rızasıyla, bilerek - isteyerek inkâr ederse gazap bunların üzerinedir!

[1806] Rivayete göre bazı Mekkeliler Müslüman olduktan sonra kendile-rine yapılan zulüm ve işkencelere daha fazla dayanamayarak dinden çıkmış-lardı. Bunlar arasında kendisine yapılan işkencelere dayanamayarak, kalbinde imanını muhafaza etmekle birlikte –diliyle- inkâr edenler de vardı. ‘Ammâr [v. 37/657], babası Yâsir ve annesi Sümeyye [v. 615], Suheyb, Bilâl-i Habeşî, Habbâb ve Sâlim işkenceye maruz kalan bu durumdaki kimselerden bazılarıydı. Sümey-ye iki ayağından iki deveye bağlanmış, apış arasına mızrakla vuruş yapılmış ve “Sen erkeklere olan zaafından dolayı Müslüman oldun.” diye iftiraya maruz bı-rakılarak öldürülmüştü. Onunla birlikte Yâsir de öldürülmüştü. Onlar İslâm’ın ilk şehitleridir. ‘Ammâr ise, istemeye istemeye onlara istedikleri şeyi diliyle söy-leyerek verdi. Bazıları gidip “Ya Rasûlâllah! ‘Ammâr inkârcı olmuş!” dediler. Peygamber (s.a.) ise, “Asla! Şüphesiz ‘Ammâr tepeden tırnağa imanla doludur. İman onun etine ve kanına karışmıştır.” buyurdu. Daha sonra ‘Ammâr ağlaya-rak Hazret-i Peygamber’in yanına geldi. Peygamber (s.a.) ise, onun gözünden akan yaşları sildi ve “Hiç üzülme! Eğer sana tekrar aynı şekilde davranırlarsa onlara aynı sözü söyle.” dedi. Onlardan biri de Hadramî’nin kölesi Cebr idi. Efendisi ona baskı yaptı ve o da onun dediğini yaparak inkâr etti. Fakat daha sonra efendisi Müslüman olunca o da Müslüman oldu. Zamanla ikisi de iyi birer Müslüman oldular ve hicret ettiler. [Nesâî,“İman”, 17]

[1807] Şayet“İki davranıştan hangisi daha doğrudur; ‘Ammâr’ınki mi, anne-babasınınki mi?” dersen şöyle derim: Anne-babasının yaptığı daha doğrudur; çünkü takiyye yapmayıp ölüm pahasına sabır göstermek dini yü-celtme bakımından daha uygundur. Rivayete göre; Müseylime iki adamı karşısına almış ve birine; “ Muhammed hakkında ne dersin?” diye sormuş. Adam “Allah’ın elçisidir.” diye cevap vermiş. “Peki, benim için ne dersin?” diye sorar?” Adam “Sen de öylesin.” deyince adamı serbest bırakmış. Daha sonra öbürüne dönerek “ Muhammed hakkında sen dersin?” diye sormuş. Adam “Allah’ın elçisidir.” demiş. “Peki, benim hakkımda ne dersin?” diye sormuş. Adam “Duymuyorum” diye cevap vermiş. Müseylime, bu adama üç defa aynı soruyu sorup ondan aynı cevabı alınca, onu öldürtmüş. Bu olay Peygamber (s.a.)’e iletilince Efendimiz “Birinci şahıs Allah’ın ona verdiği izni kullanmış. İkinci adam ise hakkı haykırmıştır. Ne mutlu ona!” buyurmuştur.

ِכَ [1808] -ifadesi, ilahî tehdide, dünyayı âhirete ter (Bunun sebebi) ذَcih etmeleri ve inkârları yüzünden Allah tarafından yüz üstü bırakılmayı (hızlân) hak etmeleri sebebiyle gazaba ve azaba düçar olduklarına işarettir. “Bunlardır işte gafiller!” Yani kendilerinden daha gafil kimsenin olamayaca-ğı ileri derecede gafiller; çünkü sonunu düşünmekten gafil olmak, gafletin nihai noktasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

111. Âyetin Tefsiri

[1809] “Sonra senin Rabbin” ifadesi bunların, yani ‘Ammâr ve arka-daşlarının onlardan çok farklı bir durumda olduklarına delalet etmektedir; yani şüphesiz senin Rabbin onların karşısında değil, yanlarındadır; düş-manları da değildir, onları kendi hallerine terk etmiş de değildir, velîleridir, yardımcılarıdır. Hükümdarın bir adamın karşısında değil, yanında olması ve böylece o kişinin onun tarafından korunması ve ona yarar sağlanması, bir zarara uğratılmaması gibi.

[1810] “Baskı ve işkenceye uğratıldıktan sonra” yani inkâr etmeleri için baskı ve işkence yapmak suretiyle. ا ُ ِ ُ (işkence edildikten…) kelimesi fe-tenû (işkence ettikten…) şeklinde malum olarak da okunmuş olup, “Had-ramî ve benzerleri, müminlere işkence ettikten sonra” demektir. “Bundan sonra” yani hicret, cihat ve sabırdan ibaret olan bu fiillerden sonra.

[1811] ِ ْ َ مَ ْ َ ifadesi ر ile veya muzmer bir أذכ ile mansupdur. Şa-yet“[א -ifadesinde] nefsin nefse muzāf kılın (Herkesin kendisi için) כ masının anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bir şeyin kendisi ve zatı için onun ‘nefs’i, onun karşıtı için de ‘gayr’ı denir. Nefs, olduğu şekliyle ‘bütün’ü ifade eder. Dolayısıyla, birinci nefis bu bütün, ikinci ise o bütünün kendisi ve zatıdır. Bir nevi “Öyle bir gün gelir ki, her insan yalnızca kendisi için uğraşır, başkasının hali onu ilgilendirmez. Herkes ‘Kendim! Kendim!’ der.” denilmektedir. Kişinin kendisi için cedelleşmesi ise, kendisini savunması anlamındadır. “Bizi şunlar saptırdı.” [A‘râf 7/38] ve “Biz müşrik değildik.” [En‘âm 5/23] vb. âyetlerde ifade edildiği gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

113. Âyetin Tefsiri

[1812] “Allah, öyle bir şehir örneği ile anlatmaktadır ki…” Yani durumu bu olan bir şehri, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği ve nimetlerin şımart-tığı, nankörlük edip Allah’a sırt çevirdikleri ve sonunda O’nun da musibet gönderdiği bütün toplumlara örnek yapmaktadır. Bu ayette geçen şehrin, bu sıfatları taşıyan zihinde mukadder bir şehir olması da, eski çağlarda bu du-rumdaki bir şehrin bulunması da mümkündür; Allah Teâlâ aynı âkıbete uğra-mamaları için uyarı kabilinden Mekkelilere onu bir örnek olarak zikretmiştir.

[1813] “Güven içinde” ifadesi hiçbir endişenin kendisini rahatsız etme-diği manasındadır; çünkü huzur güvenle, rahatsızlık ve korku da endişe ile birlikte olmaktadır. ا ُ .bol bol demektir ر -kelimesi Tâ hesaba katıl أmayarak َ ْ ِ kelimesinin çoğuludur; tıpkı dir‘un (zırh) kelimesinin edru‘un (zırhlar) şeklinde çoğul yapılması gibi. Ya da ْ ُ kelimesinin çoğuludur; tıpkı bü’sun (sıkıntı) kelimesinin eb’üsun (sıkıntılar) şeklinde çoğul yapılması gibi. Nitekim hac mevsiminde Hazret-i Peygamber’in dellalının; “Bu gün-ler tu‘m ve nu‘m (yeme-içme ve konfor) günleridir; kimse oruç tutmasın.” diye seslendiği rivayet edilmiştir.

[1814] Şayet“Tattırma ve elbise kelimelerinin ikisi de isti‘âredir; bu iki kelime nasıl birlikte kullanılabilmiş? Yani müste‘âr olan tattırma, yine müs-te‘âr olan elbiseye nasıl îkā edilmiş?” dersen şöyle derim: Tattırma (أذاق) kelimesi, genellikle bela ve sıkıntıları ve bunlardan insanlara dokunan can sıkıcı şeyleri içerdiği için Araplar açısından hakikat yerine geçmektedir [yani mecaz değildir], bu sebeple, “Falanca sıkıntı ve meşakkati tattı.” ve “Ona azap tattırdı.” derler. Böylece, zarar ve elemin tesiri dolayısıyla algılanan şey, acı ve iğrenç bir şeyi tadmaktan hâsıl olan şeye benzetilmektedir. Elbiseye אس) ) gelince, elbise de onu giyen kişiyi kuşattığı için, insanı kuşatan ve onun etrafında cereyan eden olaylar elbiseye benzetilmektedir. “Açlık ve korku elbisesini giydirme” işine tattırma denilmesi ise bu, insanı kuşatan açlık ve korkudan ibaret olarak meydana geldiği için, “Onlara kendilerini kuşatan bir korku ve açlık tattırdı.” denilmiş gibi olmuştur. Arapların bu gibi durumlarda girdikleri iki yolu çok iyi bilmek gerekmektedir; zira bu tür kullanımları yadırgama tamamen bu iki yolu bilmemekten kaynaklan-maktadır. (i) İlki, Arapların konuşurken ‘kendisi için isti‘âre yapılan şey’e (yani müste‘ârun lehe) bakmalarıdır. Nitekim bu âyette buna bakılmıştır. Küseyyir’in şu sözü de bu kabildendir:

İhsana gark eder o, gülerek tebessüm ettiğindebir gülüşüyle açılır kesenin düğümleri1

1 Yani, tıpkı açık artırmalarda bir zenginin “aldım” anlamındaki bir işaretinin kâfi gelerek, malın el değiş-tirmesi gibi, bu zatın malı da, bir gülümseyişiyle ilgili kişiye iade edilir. / ed.

[1815] Şair bu beytinde elbise anlamına gelen ridâ kelimesini iyilik için isti‘âre olarak kullanmıştır; çünkü elbise, üzerine giyilen kişiyi koruduğu gibi, iyilik de sahibinin şerefini korumaktadır. Şair burada, kendisi için is-ti‘âre yapılanı dikkate alarak, muhatabını iyilik ve ihsanın sıfatı olan gamr (gark etme) ile tavsif etmiştir, elbisenin sıfatı (olan bolluk/genişlik) ile değil.

[1816] (ii) İkincisi ise, Arapların ‘isti‘âre yapılan şey’e (yani müste‘âra)bakmalarıdır. Şairin şu şiirinde olduğu gibi:

Kılıcımı almaya çalışıyor benim Abdüamr! Yavaş ol be hey ‘Amr b. Bekr’in kardeşi!..Elimin altındaki şeyin yarısı benimdir. Öbür yarısını da al sen, başına sar.

[1817] Burada şair elbise ile kılıcını kasdetmiş ve “sarık yap” (fa‘tecir) kelimesindeki müste‘ârı dikkate almıştır. Eğer asıl konumuzda (ayette), müste‘âr dikkate alınsaydı “Allah onlara açlık ve korku elbisesini giydirdi.” denir, Küseyyir de “Gülerek tebessüm ettiğinde elbisesi bol olan” ( א داء .derdi (ا

[1818] “Zulmedip dururken” ifadesi “zulme iyice bulaşmış oldukları halde” demektir. “Melekler bunların canlarını kendi kendilerine zulmeder-ken alır.” [Nahl 16/28] âyetinde ifade edildiği gibi. Ansızın gelecek olan azap-tan ve gaflet anında ölüvermekten Allah’a sığınırız!

فِ [1819] kelimesi libâsa ma‘tūf olarak veya muzāfın hazfedilip واmuzāf ileyhin onun yerine konduğu ve kelimenin aslının ف אسَ ا -ol وduğu düşüncesiyle َف şeklinde de okunmuştur; ayrıca [havf ve cû‘ yer واdeğiştirerek] ع ف وا אس ا şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

115. Âyetin Tefsiri

[1820] Allah Teâlâ bu şehrin durumunu ve işledikleri kötülüğü, ayrı-ca, inkâr ve yanlışları yüzünden başlarına gelenleri hatırlatarak Mekkelileri uyardıktan sonra, Fâ kullanarak [ا כ buyurarak], helal ü hoş olarak kendilerine verdiği rızıklardan yemelerini1 ve verdiği nimete şükretmelerini emretmek suretiyle, Cahiliye davranışlarından ve sahip oldukları sapık inançlardan vaz-geçirmeyi buna ekledi ve şöyle buyurdu: “Allah’a kulluk” yani “itaat ediyorsa-nız…” Veya “Allah katında şefaatçiniz olacakları düşüncesiyle putlara tapar-ken aslında Allah’a ibadet ettiğiniz şeklindeki iddianız doğru ise…”

[1821] Allah Teâlâ sonra onlara haram kıldığı şeyleri açıklamakta ve Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla farz, haram ve helal kıldığı şeyleri esas almak yerine, kendi arzularına göre bir şeyleri haram ve helal olarak kabul etmekten ve yaptıkları bazı cahilliklerden onları nehyetmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

117. Âyetin Tefsiri

hayvanların karnında bulunanlar yalnız erkeklerimiz içindir, eşlerimize ha-ramdır.” [En‘âm 6/139] sözünüzde -vahye veya vahye istinat eden bir kıyasa dayanmaksızın- hayvanları dillerinizle2 haram-helal diye niteleyerek yalan söylemeyin! ( ُ ِ َ א َ ِ ’daki) Lâm, ve la tekūlû li-mâ ehallâllāhu huve harâ-mun (Allah’ın helal kıldığı şeyler için ‘Haramdır.’ demeyin.” sözündeki Lâm gibidir. ٌام َ َ ا َ َ وَ لٌ َ ا َ َ (Şu helaldir, bu haramdır.) ifadesi [“Şöyle söyle-mektedirler.” Mealinde] َب ِ כَ ْ -kelimesinden bedeldir. Bir kavl fiili murat edi اlerek ُ ِ َ fiiline de müteallık olabilir, yani “Kendi dillerinizin yalan yere niteleyip ‘Şu helaldir, bu haramdır.’ dediği şeyleri söylemeyin.” anlamında. Ayrıca, َب ِ כَ ْ ُ kelimesini ا ِ َ ile mansup kılıp, Mâ’yı masdariye kabul ede-rek, “Şu helaldir, bu haramdır.” ifadesini de “Söylemeyin.” ifadesine tealluk ettirebilirsin. O zaman mâna şöyle olur: Dilinizin söylediği yalan sebebiyle (Li-vasfi elsinetikumu’l-kezibe…) “Şu helaldir, bu haramdır.” demeyin; yani “dillerinizin söylediği, ağızlarınızda dolaştırıp durduğunuz, hiçbir delile dayanmayan boş iddialar ve cahilâne sözler yüzünden, helal de görmeyin, haram da kılmayın!1 Yani yemekten imtina etmemelerini. / ed.2 Yani aslı olmaksızın. Niteleme zaten dil ile olan bir şeydir; bu kaıt konularak bunun hiçbir gerçekliğinin

bulunmadığı anlatılmaktadır. / ed.

[1823] Şayet“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi’ ne demektir?” dersen şöyle derim: Bu, sözün fesahat ve belâgatli söylenişi kabilindendir. Onların sözlerini adeta yalanın ta kendisi ve katıksız olanı şeklinde takdim etmiş olmaktadır. Dilleri bu yalanı söyleyince, diller yalanı ‘yalan’ın şekil ve suretine sokmuş olmaktadır. Tıpkı vechuhâ yasifü’l-cemâle ve‘aynuhâ ta-sifü’s-sihra (Hatunun yüzü güzelliği anlatmakta; gözü ise büyüleyiciliği an-latmakta.) ifadesi gibi.

بَ [1824] ِ כَ ْ כאذب ,kelimesi, masdariyye Mâ’sının sıfatı olmak üzere ا ا(yalancı) anlamında ِب ِ כَ ْ şeklinde mecrur olarak da okunmuştur; adeta ابِ כ ا א (yalancı nitelemesinden dolayı) buyrulmaktadır. Tıpkı ٍم َ بٍ ِ .âyetinde olduğu gibi (Yalancı bir kanla… [Yûsuf 13/18]) כَ

[1825] Dilin nitelemesinden murat hayvanları helal ve haram diye ni-telemesidir. Kelime ayrıca kezûbun çoğulu ve elsinenin sıfatı olarak merfû‘ ve ُب ُ כً -şeklinde ve kınamak üzere el-kelime’l-kevâzibe (yalancı sözler) an اlamında yahut da İbn Cinnî’nin zikrettiği üzere, kezebe kizâbendengelen kizâb kelimesinin çoğulu olmak üzere َب ُ כً -şeklinde meftuh da okunmuş اtur.وا ُ َ ْ َ

ِ ‘daki Lâm amaç mânası içermeyen bir ta‘lil Lâm’ıdır.

[1826] ٌ ِ َ َאعٌ َ ifadesi mahzuf bir mübtedanın haberi olup “Yapıp dur-dukları cahiliye amellerinden elde edecekleri menfaat cezası büyük, az bir menfaattir.” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

118. Âyetin Tefsiri

[1827] “Sana” En‘âm suresinde1 “anlattıklarımızı…”

Bu bölümü tek başına aç →

119. Âyetin Tefsiri

[1828] ٍ َ א َ َ ِ (bilmeyerek) ifadesi, “Allah’ı ve cezasını bilmedikleri halde” veya “şehvetleri baskın geldiği için sonunu düşünmeksizin” anlamında hâl konumundadır. “Bundan sonra” ifadesi de tevbe ettikten sonra anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

122. Âyetin Tefsiri

[1829] “Tek başına bir ümmetti” ifadesi iki anlama gelir: Birincisi; O, bütün güzel hasletlerde en ileri düzeyde olduğu için, tek başına ümmetler-den bir ümmet idi. (Ebû Nüvâs’ın) şu beytinde olduğu gibi:

Yadırganacak bir şey değildir O’nun tüm âlemi bir tek kişide toplaması

[1830] Mücâhid “O, tek başına bir ümmetti; onun dışındaki herkes inkârcı idi.” demiştir. İkincisi ise, ümmet kelimesinin me’mûm -yani insan-ların hayra nail olma adına kendisine uydukları kişi- veya fu’le kalıbında ve mef‘ûlanlamında olan ruhle, nuhbe vb. kelimeler gibi olup, mu’temmun bih (kendisine uyulan) anlamında olmasıdır. Bu durumda, ِאس ِ ُכَ ِ א َ ّ َאلَ إِ א ً א َ âyetindeki (Seni insanlara önder kılacağım.’ buyurmuş. [Bakara 2/124]‘) إِkullanıma benzer.

[1831] Şa‘bî’nin Ferve b. Nevfel el-Eşca‘î’den rivayet ettiğine göre İbn Mes‘ûd; “Mu‘âz tek başına Allah’a ibadet eden bir ümmet idi.” demiş-ti. Ben1 “Yanılıyorsun; o, Hazret-i İbrâhim idi.” dedim. Bunun üzerine “ Ümmet hayrı öğreten, kānit ise Allah ve Resulüne itaat eden demektir. Mu‘âz da böyle biriydi.” dedi. Hazret-i Ömer de kendisine “Yerine birini (halife) bırakmayacak mısın?” diye sorulması üzerine “Şimdi Ebû ‘Ubey-de hayatta olsaydı halife olarak onu bırakırdım. Mu‘âz hayatta olsaydı halife olarak onu bırakırdım. Salim hayatta olsaydı halife olarak onu bırakırdım; çünkü ben Peygamber (s.a.)’i ‘Ebû ‘Ubeyde bu ümmetin güvenilir adamıdır. Mu‘âz tek başına bir ümmet, Allah’a itaat eden bir adamdır. Onunla Allah arasında kıyamet günü sadece peygamberler bu-lunur. Salim Allah’ı çok sever. O, Allah’tan korkmasaydı -bile- O’na is-yan etmezdi.’ buyururken işittim.” demiştir. Dolayısıyla, kelime bu mâ-nada, yani “dinde önder” anlamındadır; çünkü imamlar insanlara hayrı öğreten kimselerdir. Kānit Allah’ın emrini yerine getiren, hanîf ise İslam milletine meyleden ve ondan sapmayan demektir. Allah Teâlâ, Kureş inkârcılarının kendilerinin ataları olan Hazret-i İbrâhim’in dinine tâbi kimseler oldukları tarzındaki iddialarını yalanlamak için onun müşrik olmadığını ifade etmiştir.

1 “Ben” diyen, olayı anlatan Ferve olmalıdır. / ed.

[1832] “O’nun nimetlerine şükrederdi.” Rivayete göre Hazret-i İbrâ-him, misafirsiz yemek yemezmiş. Bir gün evinde misafir bulunmadığı için yemeğini ertelemiş. Bunun üzerine melekler insan suretine girerek gruplar halinde gelip ona misafir olmuşlar. Yemeğe davet edince melekler ona cü-zamlı olduklarını ifade etmişler. Bunun üzerine “Şimdi, Allah beni sağlıklı kılıp sizi müptela ettiği için O’na şükretmek üzere sizinle birlikte yemek yemem gerekir.” diye vevap vermiş.

אهُ [1833] َ َ ْ -Peygamberlik için onu seçti, onu kendine ait kıldı.” anla“ اmındadır. “Onu dosdoğru bir yola” yani İslam dinine “iletmişti.”

[1834] “İyilik” Katade bunun Allah’ın onu zikredip yüceltmesi demek olduğunu, nitekim bütün din sahiplerinin onu önder kabul ettiklerini söyle-miştir. Bunun mal ve evlat olduğu; namaz kılanların “İbrâhim’i desteklediğin gibi” (ke-mâ salleyte ‘alâ İbrâhîme) demesi anlamında olduğu da söylenmiştir. “Sâlihlerdendir elbette.” ifadesi “ Cennet ehlindendir.” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

123. Âyetin Tefsiri

[1835] “Sonra sana vahyettik.” Bu “sonra” ifadesi, Hazret-i Peygam-ber’in makamının yüceliğini, onun Allah katındaki yüksek konumunu be-yan etmekte, “ Hazret-i Peygamber’in kendisine ve dinine tâbi olması”nın Allah Dostu İbrâhim’e verilen en büyük değer ve en değerli nimet olduğu gösterilmektedir. Zira bu ifade, bu sıfatın Allah Teâlâ’nın kendisini övdüğü diğer sıfatlardan ne kadar yüksek olduğuna delalet etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

124. Âyetin Tefsiri

[1836] ُ ْ -kelimesi, sebeteti’l-Yehûd ( Yahudiler cumartesiyi kutsallaş اtırdı.) ifadesinden türemiş bir masdar olup mâna “Sebtin vebali -yani [may-muna ve domuza] dönüştürülme- de, bu gün hakkında anlaşmazlığa düşen-lere konulmuştur.”1 anlamındadır. Yahudilerin o gün hakkında düştükleri ihtilâf, o gün avlanmayı bazen helal, bazen haram saymalarıdır. Oysa Allah o gün balık avlamamalarına ve o güne karşı saygılı olmalarına hükmettik-ten sonra yapmaları gereken, hepsinin onun haramlığı hususunda ittifak etmeleriydi.

1 Mealde -ve aşağıda diğer görüşte- belirtildiği üzere ayette Müşriklere hitapla “cumartesi yasağının neden konulduğu, yani bu günde balık avlamamanın -yani normalde helal olan bir etin- neden haram kılındı-ğı” anlatılmaktadır. Konu maymuna ve domuza dönüştürme ile ilgili değildir. / ed.

[1837] Bu olayın zikredilmesinin anlamı, Allah’ın nimetlerine nankör-lük eden şehir halkı vb. darb-ı mesellerin verilişindeki hikmetle aynıdır. O da isyan edip, Allah’ın emirlerine aykırı hareket edenleri, O’nunla olan itaat bağını koparanları O’nun gazabına düçar olmaktan sakındırmaktır.

[1838] Şayet“Yahudilerin tamamı helal kıldıklarına ya da tammaı ha-ram kabul ettiklerine göre ‘aralarında hükmetme’nin anlamı nedir?”1 dersen şöyle derim: Bunun anlamı, ‘Onların bazen helal bazen haram sayma şek-lindeki farklı tavırlarının cezasını onlara verir.’ şeklindedir. Bir açıklama da şudur: Hazret-i Mûsâ onlara haftada bir günü ibadete ayırmalarını ve bunun da Cuma günü olmasını emretmişti. Onlar ise bunu kabul etmediler ve “Biz bunun için ‘Allah’ın gökleri ve yeri yaratmayı bitirdiği gün’ü istiyoruz. O gün de cumartesidir.” dediler. İçlerinden az bir grup ise cumayı kabul etti. İşte cumartesi hakkındaki ihtilafları budur. Zira bazıları cumartesiyi, bazıları da cumayı tercih ettiler. Bunun üzerine, Allah cumartesi gününe izin verdi ve o gün avlanmalarını haram kıldı. Cuma gününe razı olanlar Allah’ın emrine itaat ettiler ve o gün avlanmadılar. Diğerleri ise, o gün avlanmamaya karşı sabır gösteremediler. Sonunda Allah da diğerlerini değil, onları dönüştürdü. Allah “ Kıyamet günü aralarında” hükmünü verecek ve her grubu hak ettiği ceza ile cezalandıracaktır. Buna göre, ُ ِ ا ُ א -Cumartesi yasağı da sa ) إdece… konulmuştur.) ifadesi, “Bu güne hürmet etmek ve o gün avlanmayı bırakmak onlara farz kılınmıştır.” anlamındadır. İfade, innemâ ce‘ale’s-sebte (Cumartesi yasağını da sadece… [Allah] koymuştur.) şeklinde malum okun-duğu gibi, İbn Mes‘ûd da innemâ enzelne’s-sebte (Cumartesi yasağını da sırf… indirdik.) şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

125. Âyetin Tefsiri

[1839] “Rabbinin yolu” olan İslâm’a “hikmet” -doğru ve sağlam bir söz- “ile” yani hakkı açıklayan ve şüpheyi gideren delille, “güzel öğütle” yani on-ların iyiliğini istediğini ve menfaatlerini gözettiğini açıkça görecekleri şekilde [davet et] ki bu iki ifadeyle, “Hikmet ve güzel öğüt olan kitapla onları davet et.” anlamında Kur’ân murat edilmiş de olabilir. “Onlarla en güzel şekilde tartış.” Yani tartışma yollarının en güzeli olan tatlı dil ve yumuşaklık yoluyla, şiddet ve kabalık olmaksızın. “Şüphesiz senin Rabbin” onları “daha iyi bilir.” Dola-yısıyla, içinde hayır olana az bir öğüt, küçük bir nasihat yeter. Hayır olmaya-na ise, hiçbir tedbir kâr etmez; sanki soğuk demiri dövüyormuşsun gibidir.1 Yani bir kısmı helal diğer kısmı haram kılsaydı bu o zaman söz konusu olabilirdi. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

128. Âyetin Tefsiri

[1840] Burada eşleştirme yapmak üzere, birinci fiil (ا ُِ א ْ ُ ْ َ א َ ), ikinci

fiil ( ُ ِْ ُ א ) ile isimlendirilmiştir.1 Cümle “Eğer size öldürme vb. bir

kötülük yapılırsa, misliyle mukabelede bulunun, fazladan bir şey yapma-yın.” anlamındadır. İfade ayrıcaا ِّ َ ِّ ُ ن şeklinde okunmuş olup “Eğer onların bir galibiyetinin ardından onlara galip gelirseniz, size yapılanları yapınız.” anlamındadır. Rivayete göre Uhud savaşında Müşrikler, Müslü-manlara müsle yapmış; karınlarını deşmiş, organlarını kesmişlerdi; Râhib’in oğlu Hanzala dışında müsle yapılmadık kimse bırakmamışlardı. Peygamber (s.a.) [amcası] Hamza’nın başucunda durdu. Ona da müsle yapılmıştı. -Bir rivayete göre- karnının deşilmiş olduğunu görünce “Allah’a yemin ederim ki Allah bana onlara karşı bir zafer verirse senin yerine onlardan yetmiş kişiye müsle yapacağım!” [Buhārî,“Cihâd”, 12, 20] dedi. Bunun üzerine -daha sonra- işte bu âyet nazil oldu. Peygamber (s.a.) de yemininden ötürü kefaret verdi ve müsle yapmaktan vazgeçti. Dinimizde müslenin haram olduğunda hiçbir ihtilaf yoktur. Azgın bir köpeğe bile müsle yapılamayacağına dair rivayetler vardır. [Buhārî,“Zebâih”, 25]

[1841] َ ُ َ ’deki zamir sabrihim (sabırları) ifadesine -ki fiilinin masdarıdır- râcidir ve sabredenlerle muhataplar kastedilmiştir, yani “Sab-rederseniz sabrınız sizin için daha hayırlıdır.” denilmek istenmiş ve -zor-luklara sabretmelerine karşı Allah’ın bir övgüsü olmak üzere- zamir yerine ون א ;ifadesi konulmuştur.2 Veya Allah bu ifadeyle onları (sabredenler) اmüsleye sabredip müsle yapmadıkları takdirde kazanacakları sıfatla tavsif etmiştir. Yahut da zamir kelimesinin delalet ettiği sabır cinsine râci-dir ve “sabredenler”le onların cinsleri murat edilmiştir (muhataplar değil). Sanki “Sabredenler için sabır daha hayırlıdır.” denilmiştir. “Kim de affedip barışırsa, onun ecri Allah’a düşer.” [Şûrâ 42/40] ve “Ki, bağışlamanız takvaya daha yakındır.” [Bakara 2/237] âyetlerinde olduğu gibi.

1 Yani sizlerin güç ve iktidarı ellerinde tutanlara vereceğiniz karşılık cezalandırma (‘ikāb) masdarı ile anlatılamaz, ama onların eylemine uygun düşsün diye sizinkine de ‘ikāb denilmiştir. / ed.

2 Yani “Bu sizin için elbette daha hayırlıdır.” buyurabilecekken, “Bu sabredenler için elbette daha hayırlı-dır.” buyrularak, muhataplar sabra terğib edilmiş; sabır sahibi olmakla taltif edilmişlerdir. / ed.

[1842] [Allah daha sonra Resulüne hitap ederek] sen de “sabret” demek suretiy-le ona sabrı emretmektedir. “Senin sabrın tamamen Allah’ın sayesindedir” yani O’nun muvaffak kılması, tutması ve kalbine koyması iledir. “Onlara” yani inkârcıların yaptıklarına “üzülme.” Tıpkı “Öyleyse, bu inkârcı nankör kavim için gam yeme.” [Mâide 5/68] âyetinde olduğu gibi. Veya müminler için, kâfirlerin onlara yaptıklarına üzülme. “İçin daralmasın” İfade ve lâ tekun fî daykın şeklinde de okunmuş olup “Onların tuzaklarından dolayı göğsün daralmasın.” anlamındadır. Dayk kelimesi dayyıkın şeddesiz hali olup “dar bir durumda” demektir. Ayrıca, dayk ve dıyk kelimeleri kavl ve kıyl gibi masdar da olabilirler.

[1843] “Allah elbette müttakilerle beraberdir.” Yani, günahlardan kaçı-nanların ve amellerinde “ihsan üzere olanların” velîsidir.

[1844] Rivayete göre Herim b. Hayyan [v. 70/690] ölmek üzere iken ken-disine “Bir vasiyette bulunsanız.” demişler; o da “Vasiyet maldan yapılır. Benim ise hiç malım yok. Ben size Nahl suresinin son âyetlerini vasiyet ediyorum.” demiş. Hazret-i Peygamber’in de “Kim Nahl suresini okursa Allah dünyada ona verdiği nimetlerden dolayı kendisini hesaba çekmez. Bir kimse onu okuduğu gün veya gece ölürse, güzel bir vasiyette bulunarak ölmüş bir insan gibi mükâfat alır.” buyurduğu rivayet edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →