FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Mü’minûn Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2
72. Âyetin Tefsiri
"Karşınızda ayetlerimiz okunuyordu da, siz bunu kibrinize yediremeyerek gerisin geri dönüyor, geceleyin de hezeyanlarda bulunuyordunuz. Bu hak sözü iyice düşünmediler mi hiç? Yoksa kendilerine, evvelki babalarına gelmemiş olan birşey mi geldi? Yahut kendi peygamberlerini kabul etmediler de onlar, şimdi onu inkar mı edecekler? Yoksa onda bir delilik var mı diyorlar? Bilakis o, onlara hakkı getirmiştir. Fakat onların çoğu hakkı çirkin görenlerdir. Eğer hak onların hevâ-ü heveslerine tâbi (ona göre) olsaydı, gökler ve her ikisinde bulunan kimseler muhakkak ki fesada uğrardı. Hayır, Biz onlara "zikirlerini getirdik. Onlarsa, "zikir" terinden yüz çeviriyorlar. Yoksa sen onlardan harç mı istiyorsun. İşte Rabbinin harcı, o daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır".
Kur'ân'a Karşı Tavırları
Bil ki Allahü teâlâ, biraz önce o kâfirlere yardım etmeyeceğini beyan edince, bunun peşinden sebebini de getirmiştir. Bu sebeb şudur: Onlar, ne zaman Allah'ın ayetleri okunsa, şu üç şeyi yaparlar:
a) Onlar gerisin geri dönüp giderler. Bu Hak'dan tamamen kaçıp uzaklaşanlar için bir darb-ı mesel (teşbih)tir. Bu,ayetteki, "Gerisin geri dönüyorsunuz" ifadesi ile anlatılmıştır. Yani "sizler, o ayetlerden ve okunan şeylerden, tıpkı ökçesi üzeri dönüp, gerisin geri giden kimse gibi, kaçıyorsunuz" demektir.
b) Ayetteki, "Bunu kibrinize yediremiyerek" ifadesi ile anlatılan husustur.
"Bunu" zamirinin neye râci olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır.
1) Bu, Beyt-i Atik'a veya Harem'e racidir. Onlar, "Bize hiçkimse galip gelemez, çünkü biz, Harem sakinlerindeniz" diyorlardı. Bu zamiri, onlara raci kılmayı sağlayan şey, onların Beyt-i Atıkla öğünmekle meşhur olmalarıdır. Onlar için bir övünç kaynağı olmasa bile, ancak onlar oranın idarecileri ve görevlileriydiler.
2) Bu ifâdeyle, "Bu gidip gelişle kibirlenerek" manası kastedilmiştir.
3) (......) deki bâ harf-i cerrinin, ifadesine taalluk etmesidir. Buna göre mana, "onlar, geceleyin, Kur'ân'ı dillerine dolayarak sohbet ediyorlardı" şeklinde olur. Bu üçüncü durum, Kur'ân kendilerine okunduğu zaman yaptıkları şeydir. Onlar, geceleyin Ka'be'nin etrafında toplanıyor, sohbet ediyorlardı. Onların genel olarak sohbetleri, Kur'ân'dan bahsetmek, onu sihir ve şiir diye adlandırmak ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e sövüp saymaktı. Onlar, Ka'be'nin etrafında bu tür hezeyanlarda bulunuyorlardı. (......) kelimesi, cemî manasına kullanılması hususunda, tıpkı (orada-bulunanlar) kelimesi gibidir. Bu ifade, (Summeran) şeklinde okunduğu gibi, (sâmiran yehcirûn) şeklinde de okunmuştur. Çirkin söz söylediği zaman bir kimse hakkında ifadesi kullanılır. Ha'nın fethasıyla "el-hecru", hezeyan ve saçmasapan söz, dammesiyle de "el-hucru", kötü söz demektir. Veyahut bu kelime, bir kimse hezeyanda bulunduğunda (Heccera) ifâdesinden alınmıştır.
Onların İddialarının Çürütülmesi
Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların hallerini vasfedince, onların bu tür şeylere yönelmelerinin mutlaka şu dört şeyden ötürü olduğunu beyan ederek reddiyede bulunmuştur:
1) Onların, Kur'ân'ın varlığının delili hususunda düşünmemeleri ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksa Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı?" (Muhammed. 24) ayetinden anlaşılan husustur. Böylece Cenâb-ı Hak, Kur'ân ismi verilen o sözün onlara malum olduğunu ve onların, Kur'ân'ın, fesahat bakımından Arabların kelâmından farklı olduğunu, tutarsızlıktan ve çelişkiden daima uzak olduğunu ve o Kur'ân'ın, Yaratıcıyı tanımayı ve bir bilmeyi gerektiren şeylere dikkat çekmesi açısından, bu hususta düşünme imkânları bulunduğunu; o halde batılı bırakıp hakka dönmeleri için, bu hususta düşünmemelerinin manasızlığını beyân buyurmuştur.
2) Peygamberlerin gelişinin, âdetin hilâfına bir iş olduğuna inanmaları. Ki bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksa kendilerine, evvelki babalarına gelmemiş olan birşey mi geldi?" ayetinden anlaşılan husustur. Bu böyledir, zira onlar, ümmetlere peygamberlerin ardarda geldiğini, onlara mucizeler gösterdiklerini ve ümmetlerin bir kısmının yalanlayıp kökünü kazma azabıyla helak olduklarını biliyorlardı. Binâenaleyh bu durum onları, tasdikte bulunmaya çağırmaz, mı?
3) Onların, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) nübüvvet iddiasında bulunmadan önce, onun dürüstlüğünü ve güzel özelliklerini bilmiyor olmalarıdır. Bu, "Yahut kendi peygamberlerini kabul etmediler de onlar, şimdi onu inkar mı edecekler?" ayetinin ifâde ettiği husustur. Cenâb-ı Hak bu ifadeyle onların, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) risâlet iddiasında bulunmadan önce, onun son derece emin ve sadık olduğuna, yalan ve kötü huylardan iyice uzak olduğuna; onu "emin" diye adlandırmada ittifak ettikten sonra, nasıl da yine onların onu yalanladıklarına dikkat çekmiştir.
Cinnet İsnad Etmeleri
4) Onların, onun deli (mecnûn) olduğuna inanıp, "Onu, peygamberlik iddiasında bulunmaya sevkeden şeyi onun deliliğidir" demeleridir ki, bu da Cenâb-ı Hakk'ın "Yoksa onda bir delilik var mı, diyorlar?" ayetinden kastedilen husustur ki, bunun da fasit olduğu ortadadır. Çünkü onlar, onun, insanların en akıllısı olduğunu, deli olanın bu denli kesin deliller ve mükemmel hükümler getiremiyeceğini, ona buğzedenlerin onu bu şekilde adlandırdıklarını, en kesin bir biçimde biliyorlardı. Bu hususta da şu iki izah yapılmıştır:
a) Onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu deliliği, o onların kendisine uymasını umduğu için nisbet etmişlerdi. Halbuki bu, onlara göre imkânsız bir şeydi. Bu nedenle de ona, delilik isnadında bulunmuşlardı.
b) Onlar, bunu, halk tabakası Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uymasın diye, onlara böyle bir hüküm vermek için, nisbet etmişlerdi. İşte bundan dolayı, onlar bu sözü, onu küçük düşürmek için isnat etmişlerdi.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, bütün bu hususları sayıp döküp, yanlış oluşlarına da dikkat çekince "Bilakis o, onlara hakkı getirmiştir. Fakat onların çoğu hakkı çirkin görenlerdir" buyurmuştur. Bu, "onlar, taklide sarılıp, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini ikrar etmeleri halinde makamlarının elden gideceğini, riyasetlerinin haleldar olacağını bildikleri için, hakkı istememiş çirkin görmüşlerdir" demektir.
Hak Kâfirlerin Hevasına Tabi Olmaz
Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat onların çoğu" ifadesinde, onların azının, hakkı kerih görmedikleri manası mevcuttur" denilirse, biz deriz ki: Onların içinde kavminin alay etmesi endişesiyle yüz çevirerek imanı terkeden kimseler bulunmuyordu. Ve yine onlar, "Biz buna, hakkı kerih gördüğümüz için değil, bu, atalarımızın dinini terketmek olduğu için karşı çıkıyoruz" diyorlardı. Nitekim, Ebû Talib hakkında nakledildiği gibi. Daha sonra Cenâb-ı Hak, hakk'ın, nevaya tâbi olamıyacağına tam aksine,mükellefe düşenin, nevasını bırakıp hakka tâbi olması gerektiğini beyan buyurmuştur. Böylece o, hevâ'ya ittibâ etmenin, büyük bir fesada iletip götüreceğini beyan buyurarak "Eğer hak onların hevâ ü heveslerine tâbi (ona göre) olsaydı gökler yer ve her ikisinde bulunan kimseler muhakkak ki fesada uğrardı" demiştir. Bunun ne demek olduğu hususunda da şu izahlar yapılmıştır:
a) O topluluk, hakkın, Allah'ın yanısıra birtakım başka ilahlar da edinmekte olduğunu sanıyorlardı. Ancak ne var ki, bu doğru olmuş olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şayet kainatta Allah'dan başka ilahlar olsaydı, onlar fesada uğrardı" (Enbiyâ, 22) ayetini tefsir ederken, "temân'u" delilinde açıkladığımız gibi, yer ile gökte fesâd meydana gelirdi.
b) Onların heva ü hevesleri, putlara tapmada ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yalanlama hususundadır. Halbuki, bu iki husus da fesat kaynağıdır. Ayette bahsedilen "hak" İslâmdır. Binâenaleyh, ayetin manası, "şayet İslâm, onların sözlerine uymuş olsaydı, Allah, bu âlem kaldığı müddetçe, orada bir takım fesatların meydana geleceğini bilir. Ki bu, âlemin bozulmasını ve yok edilmesini gerektirir" şeklinde olur.
c) Onların fikirleri, çelişiktir. Binâenaleyh hak, onların nevalarına uymuş olsaydı, tenakuz olurdu ve âlemin nizamı bozulurdu. Bu görüş, Kaffâl'indir.
"Biz onlara "zikirlerini getirdik" ayetinde geçen "zikr" ile, Kur'ân ve delilleri kastedildiği ileri sürüldüğü gibi, bununla, "Hayır, onların şeref ve övünçleri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sayesinde, ondan ötürüdür" manasının kastedildiği de söylenmiştir. Bu iki görüş, birbirine yakındır. Çünkü peygamberin gelmesinde, delillerin beyânı, delillerin gelişinde de, peygamberin beyânı vardır. Binâenaleyh, bunlar birbirleriyle ic-içedirler. Ayette bahsedilen "zikr" ile, va'z u nasihatta bulunup sakındırma manasının kastedildiği de ileri sürülmüştür. Yine bunun, onların temenni edip de, "Eğer nezdimizde evvelkilerden bir kitab olsaydı, elbet biz de Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kullarından olurduk" (Saffat, 168-169) dedikleri şey olduğu da ileri sürülmüştür. Bu ifade, şeklinde de okunmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın herhangi bir nefrete sebep olmaması için, onlardan herhangi bir şey ummadığını, beyân ederek, "Yoksa sen onlardan harç mı istiyorsun? İşte Rabinin harcı, o daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır" buyurmuştur. Ayetteki (......) kelimesi şeklinde de okunmuştur: Ebû Amr İbn el-Alâ şöyle der: "harcı, senin tasadduk edip verdiğin: haraç ise, vermen gerekli olan şeydir." Bunun sebebi, harcın manasının, harâc'mkinden daha hususi olmasıdır. Bu senin, "Lafzın çokluğu, mananın çokluğuna delâlet eder" prensibinden hareketle "Topraktan alınan vergi" ve şahıstan alınan vergi" demen gibidir. İşte bundan ötürü, (......) şeklinde okuyanların kıraati güzel olmuştur. Buna göre mana, "Yoksa sen, onların hidayetlerine karşılık, halkın sana az bir bağış vermesini mi istiyorsun? Halbuki, Halık'ın çok olan bağış ve hibesi, daha hayırlıdır. Böylece Cenâb-ı Hak bu ifadeyle, bu töhmetin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında çok yakışıksız olduğuna, binâenaleyh, işte bundan dolayı onların. Onun sözünü kabul etmekten kaçınmalarının caiz olmayacağına dikkat çekmiştir. Böylece de Cenâb-ı Hak, bütün bu ayetleriyle onların asla mazur sayılmayacaklarına ve, her bakımdan önlerine (delillerden) set çekilmiş olduğuna dikkat çekmiştir. Cübbaî şöyle der: "Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi, kullardan hiçkimsenin, O'nun gibi nimet ve rızık vermeye muktedir olamayacağına ve kullara lütfetme hususunda O'nunla boy ölçüşemiyeceğine delâlet ettiği gibi, yine bu ayet, onların birbirlerini rızıklandıracaklarına da delâlet eder. Aksi halde Cenâb-ı Hakk'ın, demesi caiz olmazdı"
Münkirlerin Azgınlığı
73–74. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:75
75. Âyetin Tefsiri
"'Hakikatte sen onları, doğru bir yola davet ediyorsun. Ahirete iman etmeyenler, mutlaka yoldan sapanlardır. Eğer biz onlara acıyıp da kendilerindeki zararı giderecek olursak, yine serseri bir biçimde, azgınlıklarında muhakkak devam ve isnâd edeceklerdir"
Bil ki, Cenâb-ı Hak, o kavmin metodunun çarpık, bozuk olduğunu beyân edince. bunun peşinden Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in getirdiği şeylerin doğru olduğunu açıklayan ifadeye yer vererek "Hakikaten sen onları, doğru bir yola davet ediyorsun" buyurmuştur. Çünkü, doğruluğuna delilin delâlet ettiği şey, doğruluk babında, dosdoğru bir caddeden daha beliğ ve etkilidir. ifadesine gelince bu, "Ahirete inanmayanlar, bu yoldan yüz çevirirler" demektir. Çünkü doğruluk yolu tektir. Ona muhalif olanlar ise pek çoktur.
Cenâb-ı Hakk'ın "Eğer biz onlara acıyıp da kendilerindeki zararı giderecek olursak" ifadesine gelince, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) Bununla, açlık ve diğer dünyevi zararlar kastedilmiştir.
b) Bununla, öldürülme ve esir edilme zararları kastedilmiştir.
c) Bu, ahiret sıkıntısı ve azabıdır. Böylece Cenâb-ı Hak, onların, inat ve İsrarda, artık dünya yurduna dönüşü olmayan bir noktaya vardıklarına ve, içinde bulundukları küfürlerinde alabildiğince israr ettikleri için, "Geri gönderilseler bile, yine vaz geçirilmek istendikleri şeylere döneceklerdir" (Enam, 28) ayetinde de ifâde edildiği gibi, ayni şeyi yine yapacaklarını beyân buyurmuştur. cümlesi ise bu, "Onlar şaşkın şaşkın, bu sapıklıklarını devam ettirirler" manasındadır.
Ders Alınacak İlahi İcraat
76–79. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:80
80. Âyetin Tefsiri
"Celalim hakkı için biz onları, evvelce (açlık) azabıyla yakaladık da, yine Rabblerine baş eğmediler. Onlar, yalvarıp yakarmazlar. Nihayet üzerlerine, azabı çetin bir kapı açtığımız vakit, onlar bunun içinde ümitsizlikle donup kalmışlardır. O, sizin için, o kulakları, o gözleri ve o gönülleri yaratandır. Ne az şükredersiniz. O, sizi, yeryüzünde yaratıp türetendir. Hepiniz ancak O'na dönüp toplanacaksınız. O, hem dirilten, hem öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de O'nun eseridir. Hala, aklınızı kullanamayacak mısınız?".
Nüzul Sebebi
Alimler ayetteki "Celalim hakkı için bizonları, azabla yakaladık" ifâdesi hakkında, şu şekiller de ihtilâf etmişlerdir:
a) Sümâme İbn Esâl el-Hanefî, müslüman olup Yemame'ye katılınca, Mekkelilerden yiyeceği kesti. Böylece, Allahü teâlâ da onlara, birkaç yıl kıtlık verdi. Öyle ki, derileri, İaşeleri yediler. Derken Ebû Süfyân, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek: "Sen, alemlere rahmet olarak geldiğini iddia etmedin mi? Sonra da, atalarımı kılıçla, çoluk çocuğumu da açlıkla öldürdün. Allaha duâ et de, bu kıtlığı bizden kaldırsın" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) duâ etti, Allah da onlardan bunu kaldırdı. İşte bunun akabinde de bu ayeti indirdi. Buna göre mana, "Biz onları açlıkla da muaheze ettik. Ama onlar itaat etmediler."
Başka İzahlar
b) Bu, Bedir Günü, onların başına gelen, öldürülme ve esir edilme hadisesidir. Yani, "Bu, bunca şiddetine rağmen, onları imana sevkedmedi" demektir. Bu, el-Esamm'ın görüşüdür.
c) Bununla, geçmiş ümmetlerden azaba duçar olanlar kastedilmiştir. (......) ifâdesindeki fail vâvının mercii ise müşrik Arablar olup, "onlar, Rablerine boyun eğmediler" manasındadır. Bu görüş de, Hasan el-Basrî'dendir.
d) "Dünyadaki sıkıntı, mükellefe, ahiret sıkıntısından daha yakındır. Binâenaleyh, onlara dünyevi sıkıntılar tesir etmediğine göre, ahiret sıkıntısı da böyledir" demek olup bu da, onların, "geri gönderilseler bile, yine vaz geçirilmek istendikleri şeylere dönecekleri" (En'am, 28)'ne delâlet eder.
Ayetteki "Nihayet üzerlerine, azabı çetin bir kapı açtığımız vakit" cümlesi hakkında şu iki izah yapılmıştır:
1) Bu, "Biz onlara, ölümden ve esir edilmekten daha şiddetli olan açlık kapısını açtığımızda" demektir.
2) Bu, "onlara cehennem ateşiyle azâb edildiğinde, işte o zaman ümitsizlikten dona kalırlar" demektir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Kıyamet kopacağı gön günahkârlar, ümitsizlikten susacak" (Rûm, 12) ve "Onlardan hafifletilmeyecek. Onlar bunun içinde ümitsiz susacaklardır" (Zuhrûf, 75) ayetleri gibidir. "İblâs", her türlü hayırdan ümid kesmek demektir. Bunun, hasret içinde kalakalma olduğu da söylenmiştir. Burada şöyle bir kaç soru sorulabilir.
Bazı Sorulara Cevaplar
Birinci Soru: "İsteka ne" fiili hangi babtandır?
Cevap: Bu kelime, "sükûn" kökünden ve istifâl babından fiil-i mâzî olup, bir oluştan başka bir oluşa, geçti" demektir. Bu tıpkı, bir halden bir hale geçme manasına kullanılan, fiili gibidir. Bu kelimenin, yine "sükûn" kökünden, ifti'âl babından fiil-i mazi olması da mümkündür. Ne var ki ayne'l-fiilinin fethası işba' yapılmıştır.
İkinci Soru: Cenâb-ı Hak niçin bu fiili, mazi, fiilini muzârî olarak getirmiştir?
Cevab: Çünkü mana, "Biz onları imtihan ettik ama, onlarda bu imtihan neticesinde bir istikânet, bir itaat göremedik. Bunların âdeti, kendilerine şiddetli azabın kapıları açılmadıkça yalvarıp yakarmamaktır" Şeklindedir. Ayetteki "fetehnâ" kelimesi, şeklinde de okunmuştur.
Üçüncü Soru: Atıf, ayın cinsler arasında yapıldığı zaman güzel olur. Binâenaleyh ayetteki, "O, sizin için, o kulakları, o gözleri ve o gönülleri yaratandır" ifadesi ile. bundan önceki ifadeler arasında hangi münasebet vardır?
Cevab: Hak teâlâ, sanki o kâfirlerin, delilleri dinlemekten, ibret almaktan ve hakikatleri düşünmekten alabildiğine yüz çevirdiklerini beyân buyurunca, uzuvlarını, yaratılış sebebi olan yerlerde kullanmayanların, adetâ onları yok saymış olduklarına dikkat çekmek için, müminlere, " Bütün bunları size verip, bu işlere muvaffak kılan O'dur" buyurmuştur. Bu tıpkı, "Ne kulakları, ne gözleri, ne gönülleri onlara hiçbir şekilde fayda vermedi" (Ahkaf, 26) ayeti gibidir. Bu, o kâfirlerin mahrum oluşunun ve mü'minlerin elde edişinin sadece Allah'dan olduğuna dikkat çekmek içindir.
Bil ki Allahü teâlâ, nimetlerinin büyüklüğünü şu şekillerde beyan buyurmuştur:
a) Kulak, göz ve kalb verdiğini bildirerek Hak teâlâ, bu üç uzuvu özellikle zikretmiştir. Çünkü istidlal, bunlarla yapılır. Daha sonra da, bu nimetlere karşı şükredenlerin az olduğunu haber vermiştir. Ebû Müslim şöyle der: "Bununla, "Az da olsa onların içinde şükredenler vardır" manası kastedilmemiştir. Bu tıpkı, nimeti inkâr eden kâfir kimselere "Falancanın şükrü ne kadar da az!" denilmesi gibidir"
b) Ayette, "O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir" ifadesi ile anlatılan nimet. Ayetteki (......) kelimesine, (sizi yaratan) manası verilmiştir. Ebû Müslim, bunun "O, sizi yeryüzünde, birbirinizin zürriyeti olarak türetmiştir. Böylece çoğaltmıştır" manasına gelebileceğini ve tıpkı, "Ey Nûh ile beraber (gemide) taşıdığımız zürriyetler" (isra, 3) ayeti gibi olduğunu söylemiştir. Buna göre şimdi biz ayetin manasının, "O, sizi yeryüzünde, birbirinizden ürer hale getiren ve kıyamet günü de sizi, kendisinden başka hiçbir hâkimin bulunmadığı bir meydanda (mahşerde) toplayandır" şeklinde olduğunu söyleyebiliriz. Böylece onların orada toplanmaları, Allah için bir mekan manasında olmaksızın, Allah'a varıp toplanmaları kabul edilmiştir.
c) Ayetteki "O, hem dirilten, hem öldürendir" ifadesi ile anlatılan husus. Bu, "Hayat nimeti en büyük nimetlerden olsa da sona ericidir. Hak teâlâ bu nimeti verse bile, bundan esas maksad, âhiret yurduna geçiştir.
d) Ayetteki, "Geceyle gündüzün birbirini takib etmesi de O'nun eseridir" ifadesi ile anlatılan nimet. Bunun nasıl bir nimet olduğu malumdur.
Daha sonra Hak teâlâ, bütün bu hususlara ibret nazarıyla bakmamaktan sakındırarak, "Hala aklınızı kullanamayacak mısınız?" buyurmuştur. Çünkü bu ifade, zecr ve tehdide delâlet eder. Bu kelime, (......) şeklinde de okunmuştur.
Önceki Münkirleri Taklid
81–82. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:83
83. Âyetin Tefsiri
"Hayır, onlar evvelkilerin dediği gibi dediler. Onlar, "öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi diriltilip kaldırılacak mışız?" Yemin olsun ki bize de, atalarımıza da bu va'd yapılmıştır. Bu, evvelkilerin masal ve efsânelerinden başka birşey değildir" demişlerdir".
Bil ki Allahü teâlâ, birliğinin delillerini ortaya koyunca, bunun peşinden âhiretten bahsedip, "Hayır, onlar evvelkilerin dediği gibi dediler" delillerin bunca açık olmasına rağmen olduktan sonra dirilmeyi inkâr ettiler" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, bu ayetiyle, onların bunu, evvelkileri taklid ederek, inkâr ettiklerine dikkat çekmiştir. Bu da, taklid ile, başkasına câhilce uyarak söz söylemenin yanlış olacağına delâlet eder.
Cenâb-ı Allah sonra onların şu iki şüphelerini nakletmiştir:
a) "Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi diriltip kaldırılacak mışız?" şeklindeki sözleri. Bu, meşhur, açık, malum bir sözdür.
b) "Yemin olsun ki bize de, atalarımıza da bu va'd yapılmıştır" şeklindeki sözleri. Bununla onlar sanki şöyle demektedirler: "Bu va'd (tehdid), bu İpeygamber tarafından yapıldığı gibi, önceki peygamberler tarafından da yapılmıştır. Aradan uzun zaman geçmesine rağmen, tehdid olunan iş gerçekleşmeyince, onlar yeniden dirilmenin dünya hayatında olduğunu sanarak, "Bu, evvelkilerin masal ve efsânelerinden başka " birşey değildir" demişlerdir. "Esatir", ya "satır"ın çoğulu olan "esrâr"in çoğuludur, buna göre mana, "Bu, evvelkilerin, aslı esâsı olmayan şeylere dâir yazıp çizdikleri şeylerdendir" şeklinde olur. Yahut da bu, "ustûre" (efsâne, masal, hurafe) kelimesinin çoğuludur. Daha uygun olan mana da budur.
Tevhide Davette Münkirlerin Sıkıştırılması
84–88. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:90
89. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:90>
90. Âyetin Tefsiri
"De ki: "Kimindir, o yer ve onun içindekiler? Biliyor musunuz?" "Allah'ındır" diyecekler. "O halde iyiden iyiye düşünüp de ibret alamaz mısınız siz?" de. (Yine) de ki: "Kim o yedi göğün Rabbi ve o, büyük Ars'ın sahibi?" "Allah'ındır" diyecekler. Sen de de ki: "Öyledir de, niçin ittikâ etmezsiniz?" De ki: "Herşeyin mülkü elinde bulunan kimdir? Dâima o, himaye ediyor, kendisi asla himayeye muhtaç olmuyor?" (Haydi söyleyin) biliyorsanız?" "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "O halde nasıl olup da böyle büyüleniyorsunuz?" Hayır. Biz onlara hakkı getirdik. Onlar ise yalancıdırlar".
Bil ki bu ayetlerin maksadı, Öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere bir reddiye olabileceği gibi, putperestlere bir reddiye de olabilir. Çünkü putperestler de Allah'ı kabul ediyorlar, ama "biz, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye putlara tapıyoruz" diyorlardı.
Allahü teâlâ sonra, onlara şu üç şeyle delil getirmiştir:
1) "De ki: Kimindir, o yer ve onun içindekiler" ifadesi ile anlatılan husus. Bununla, öldükten sonra dirilme konusunda yapılan istidlalin izahı şöyledir: Allahü teâlâ, yeryüzünün, oradaki canlıların, onların hayat ve kudretlerinin ve diğer şeylerin yaratıcısı olduğuna göre, bütün bunları yok ettikten sonra, hepsini yeniden yaratmaya da kadir olması gerekir." Bununla, putperestliğin yanlışlığını gösterme konusundaki istidlali de şöyle izah edebiliriz: Gerekli ibadet, sizi, yeryüzünü ve orada bulunan bütün nimetleri yaratana karşı yapılan ibadettir. Yoksa ne zararı, ne faydası olmayanlara tapmak değil." Ayetteki, "İyice düşünüpde ibret almaz mısınız siz?" ifadesi ise, inanç ve dinlerinin bâtıl olduğunu anlamaları için, onları düşünmeye teşviktir.
2) "Kim o yedi göğün Rabbi ve o büyük Arş'ın sahibi?" cümlesi ile anlatılan husus. Bu ifâde ile, yukarıda geçen iki konuya yapılan istidlal, tıpkı birinci ifâdedeki gibidir. Fakat Allahü teâlâ, bunun peşinden, Allah'ın azabından ittikâ etmenin, korkup çekinmenin, ancak putperestliği bırakmak ve ölümden sonra dirilişe inanmakla olabileceğine dikkat çekmek için, "Öyledir de, niçin ittikâ etmezsiniz?" buyurmuştur.
3) "De ki: Herşeyin mülkü elinde olan kimdir?" cümlesi ile anlatılan husus. Bil ki Hak teâlâ önce yerden, sonra gökten bahsedince, ifadesini genelleştirerek "Herşeyin mülkü elinde olan kimdir?" buyurmuştur. "Meleküt" sözüne, mübalağa sigası olduğu için, hem mülk hem milk (hükümranlık ve sahiblik) girer.
Allahü teâlâ, "Dâima O, himaye ediyor, Kendisi asla himayeye muhtaç olmuyor" buyurmuştur. Arapça da, "Falancaya, falancaya karşı yardım ettim ve ondan korudum" manasında (......) denilir. Binâenaleyh ayet "Allah dilediğine yardım ve destek verir. Ama onlardan hiç kimse, hiç kimseye, Allah'a karşı yardım edemez" demektir.
Ayetteki, "O halde nasıl olup da böyle büyüleniyorsunuz" cümlesi, "Daha nasıl oluyor da, Allah'ı bir tanıyıp Ona itaat etme konusunda aldanıyor, tuzağa düşürülüyorsunuz" demektir. Burada tuzağa düşüren ise, ya şeytandır, ya insan'ın kendi nefsi hevâ ü hevesidir.
Hak teâlâ sonra, "Doğrusu biz onlara hakkı getirdik" ifadesi ile, hem bu ayetler, hem de diğer ayet ve delillerde, onlara bunca delil getirdiğini, ama onların yine de yalanlamalarını ve yalanlarını sürdürdüklerini beyân buyurmuştur ki bu ifâde, bir tehdid ve va'îd yerine geçer. Bu fiil ayrıca hem zammeli (eteytühüm) yani (Ben onlara getirdim), hem de fethalı (eteytehum, yani "Ey Resulüm, sen onlara getirdin") şekillerinde de (şaz olarak) okunmuştur. (Ey Muhammed sen onlara getirdin) şekillerinde de okunmuştur. Burada şöyle bir iki soru sorulabilir:
Birinci Soru: Ayetteki ilk cevabta başkası ile değil, lâm harf-i cerri ile, "De ki: Allah'ındır" şeklinde okunmuş: son iki cevabta ise "Allah" lafzı, Mekke, Medine, Küfe ve Şamlıların Mushaflarında, lamsız (harf-i cersiz.) "Allah" şeklinde; Basrahların mushafında ise, yine bu cevablarda da, lâm harf-i cerri "lillâhi" şeklinde de okunmuş (yazılmıştır). Binâenaleyh aradaki fark nedir?
Cevab: Bunlar arasında, mana bakımından bir fark yoktur. Çünkü meselâ O'nun Rabbi kimdir?" ve "O kimin (kuludur)" ifadeleri de aynı manayadır.
İkinci Soru: Cenâb-ı Hak niçin, "Biliyor idiyseniz?" buyurmuş ve sonra onlardan, "Allah diyecekler" diye bahsetmiştir. Burada bir tenakuz vardır?
Cevap: Bir tenakuz söz konusu değildir. Çünkü "Biliyor idiyseniz" ifadesi onların bunu bilmelerini nefyetmez. Nitekim bazan münakaşa ve delil serdetme esnasında, muhatabın da böyle bildiğini te'kit etmek ve onu itirafa sevketmek için böylesi ifadeler kullanıldığı olur.
Şirki İptal
91–95. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:96
96. Âyetin Tefsiri
"Allah hiçbir evlâd edinmemiştir. Onunla birlikte hiçbir tanrı da yoktur. Öyle olsaydı elbette her tanrı kendi yarattığını yanına alır ve elbette kimi kiminin üstüne çıkıp yükselirdi. Allah, onların bütün vasfettiklerinden münezzehtir. Gizliyi de, aşikârı da bilendir. O işte o, şirk koştuklan şeylerden çok yücedir. De ki; "Ya Rabbî, eğer onların tehdid edilmekte oldukları şeyi, mutlaka bana göstereceksen, o halde Rabbim, beni zâlimler güruhunun içinde bırakma!" Gerçekten, biz onlara va'd ettiğimiz sana göstermeye de elbette kadiriz. Sen, kötülüğü en güzelle defet. Biz onların neler vasfetmekte olduklarını çok iyi bileniz".
Bil ki Hâk Teâlâ şu iki şeyi beyan etmiştir:
a) "Allah hiçbir evlâd edinmemiştir." Bu, Allah'ın evlâd edinmesi iddiasının kâfirler tarafından söylendiğine dikkat çekmektedir. Çünkü onlardan bir gurup, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylüyorlardı.
b) "Onunla birlikte hiçbir tanrı yoktur." Bu da, o kâfirlerin putlara tanrı edinmelerine karşı bir sözdür. Cenâb-ı Hakk'ın bu sözle, hristiyanların ve senesi (mecûsî)lerin görüşlerinin batıl olduğunu göstermek maksadıyla söylemiş olması da muhtemeldir.
Allahü teâlâ sonra, "Bu takdirde elbette her tanrı kendi yarattığını yanına alır ve elbette kimi kiminin üstüne yükselip çıkardı" buyurarak, gayet tutarlı bir delil getirmiştir. Bunun manası, "Bu takdirde o ilahlardan herbiri, yarattığı şeyle başbaşa kalır ve kendi bildiğine giderdi ve böylece her birinin mülkü, diğerininkinden ayrılmış olur. Dünya padişahlarında müşahede ettiğiniz gibi, birbirlerine gâlib gelirler ve böylece mülklerini birbirinden ayrılmış olurdu. Binâenaleyh siz, mülklerde bir ayrılığın eserini ve üstün geliş göremediğinize göre biliniz ki O, herşeyin melekûtu elinde olan tek ilahtır" şeklindedir.
Buna göre eğer, (O takdirde) edatı, ancak bir cevap (şartın cezası) olan cümleye gelir. Binâenaleyh daha önce, bir soru ve şart cümlesi gelmediği halde, nasıl bu edat ve peşisıra gelen cümle bir cevab olarak gelmiştir?" denilirse, biz deriz ki: "Bu ifâdede mahzûf bir şart cümlesi var ve onun takdiri, "Eğer O'nun yanısıra başka ilahlar olsaydı, bu takdirde (...)" şeklindedir. Ayetteki, "O'nunla birlikte hiçbir tanrı da yoktur" ifadesi, bu mahzûf cümleye delalet ettiği için, hazfedil mistir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, kendisini o kâfirlerin bu sözlerinden, yani çocuğunun olduğunu söylemelerinden ve şirk koşmalarından "Allah onların bütün vasfem'klerinden münezzehtir" buyurarak tenzih etmiştir.
Ayetteki, "Gizliyi de, aşikârı da bilendir O" ifadesinin başında bulunan, "âlim" kelimesi, "Allah" lafzının sıfatı olarak mecrûr, veya mahzûf mübtedâ'nın haberi olarak merfû okunmuştur. Bu, "Görünür-görünmez herşeyin bilgisi Allah'a mahsustur. Başkaları görünen şeyleri bilseler bile, onunla birlikte gaybı bilemezler. Bilinen-görünen şeylerden istifâde ise, ancak gaybı da bilmekle tam ve mükemmel olur" demektir. Bu, âdeta onları bir tehdiddir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "işte O, şirk koştukları şeylerden çok yücedir" buyurmuştur.
Daha sonra Allahü teâlâ, "Ya Rabbı, eğer onların tehdid edilmekte oldukları şeyi mutlaka bana göstereceksen, o halde Rabbim, beni zâlimler güruhunun izinde bırakma" ifadeleriyle, kendisine yalvarıp, yakarıp niyazda bulunmasını Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e emretmiştir. Keşşaf sahibi şöyle der: "Ayetteki (......) (yani (......) ile, nûn-u tekid, te'kid ifâde ederler. Yani, "Eğer bu olursa, mutlaka bana onlara va'dettiğin o azabı, dünya veya âhirette göster. Beni onlara eş, arkadaş kılıp, onların azabıyla azabetme" demektir.
Tevazu ve Mahviyyet
İmdi eğer, "Cenâb-ı Hakk'ın, mâsûm peygamberini, zâlimlerle beraber tutması nasıl caiz olabilir ki, O, Allah'dan kendisini onlarla beraber kılmamasını istiyor?" denilirse, biz deriz ki: "Kulun, kulluğunu ortaya koyması ve Rabbisine karşı tevâzusunu göstermesi için, Rabbinden, Rabbinin yapacağını bildiği şeyleri istemesi; yapmayacağını bildiği şeylerden, yine de O'na sığınması caizdir. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)'ın şu sözü, ne güzel bir sözdür: "Sizin en hayırlınız olmadığım halde başınıza idareci kılındım." Halbuki Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), kendisinin onların (sahabenin) en efdali ve iyisi olduğunu biliyordu. Ama mü'min her zaman nefsini kırar,kendini küçük görür. Cenâb-ı Hak, biri şart cümlesinden, biri de ceza (cevab) cümlesinden olmak üzere, yalvarışı iyice ifade etsin diye, "Rabbim" kelimesini iki kere zikretmiştir.
Hak teâlâ'nın "Gerçekten, Biz, onlara va'dettiğimizi sana göstermeye de elbette kadiriz" ifadesi ile ilgili, iki görüş var:
a) Onlar, azab tehdidini kabul etmiyor ve bundan ötürü gülüşüyorlardı. İşte bunun üzerine onlara, "Allah va'dettiği (!) azabı yerine getirmeye kadirdir." denilmiştir. Bunun, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hayatından sonraya bırakılmış, dünyevî bir azab olması da muhtemeldir. İşte bundan ötürü bazıları bunun, bâğiler (âsîler) hakkında olduğunu söylerlerken, bazıları da bunun, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettikten sonra mü'minlerin kendileriyle savaştığı kâfirler hakkında olduğunu söylemişlerdir.
b) Bununla, âhiret azabı kastedilmiştir.
Kötülüğe İyilikle Karşılık
Hak teâlâ'nın, "Sen kötülüğü en güzelle defet. Biz onların neler vasfetmekte olduklarını çok iyi bileniz" ifâdesi ile, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kâfirlere karşı nasıl muamele edeceği öğretilmiştir. Böylece ona, onların yalanlamalarına, çeşitli ezâ ve cefalarına katlanması ve bütün bunları, selam vermek, delilleri en güzel bir biçimde beyân etmek gibi, güzel söz ve davranışlarla karşılaması emrolunmuştur.
Cenâb-ı Hak ona, o kâfirlerin halini, kendisinden daha iyi bildiğini, buna rağmen onlardan nimetlerini kesmemesi gibi, onun da aynı şekilde, aynı yolda davranması gerektiğini beyân etmiştir. Keşşaf sahibi şöyle der: "Hak teâlâ'nın bu şekilde buyurması, "Kötülüğü iyilikle (savuştur)" denilmesinde daha belîğ (edebi)dir. Çünkü ayetteki ifadede, ism-i tafdil (en güzel ile, en iyi şekli ile) kullanılmıştır. Buna göre mana, "Onların kötülüklerine aldırma ve o kötülüklere mümkün olan en ileri iyiliklerle karşılık ver. Hatta o yapılan kötülüklere aldırmamak, iyilikte mukabele etmek ve bu hususta son takati kullanmak, hep birlikte yapıldığında, o kötülüğü karşılama hususunda, kat kat iyilik olmuş olur." Bu ayetin, seyf (kılıç) ayeti ile' mensûh olduğu ileri sürüldüğü gibi, muhkem (gayr-i mensûh) olduğu da söylenmiştir. Çünkü dini veya kişiliği (şahsiyeti) noksanlaştırmaya götürmedikçe, iyi geçinmek, yumuşak davranmak teşvik edilmiştir.
Şeytan'a Karşı Sığınak
97–99. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:100
100. Âyetin Tefsiri
"Ve de ki: "Ya Rabbi, şeytanların dürtüştürmelerinden sana sığınırım. Ya Rabbî onların, yanımda bulunmalarından sana sığınırım." Nihayet onlardan her birine ölüm gelip çatınca diyeceklerdir ki: "Ya Rabbî, Sen beni geri gönder. Ta ki ben boşa geçirdiğim şey mukabilinde, iyi amelde bulunayım." Hayır, onun söylediği bu söz, boş laftan ibarettir. Önlerinde ise, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel vardır.".
Bil ki Hak subhânehûve Teâlâ, peygamberini, "Sen, kötülüğü en güzelle defet" buyurarak eğitince, bunun peşinden, bunu yapmasını sağlayacak hususu zikretmiştir. Bu da, şu iki şeyden Allah'a sığınmaktır:
a) Şeytanların hemezâtından. Hemezât, "Hemze" kelimesinin çoğulu olup, bu, "Savuşturmak, defetmek, şiddetli hareket ettirmek" demektir. Bu tıpkı, "hezz" (sallamak) ve "ezz" (fıkır fıkır kaynamak) kelimeleri gibidir. Binicinin mahmuzu manasında; "mihmâzu'r-râiz" deyimi de bundandır. Şeytanın hemezâtt, vesvese verip tuzağa düşürmesidir.
Bu tuzak şeytan'dan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında şu iki şekilde olabilir:
1) Vesvese vermek suretiyle.
2) Peygamberin düşmanlarını, ona eziyet etmeye teşvik suretiyle. Bu, mü'minler hakkında da böyledir. Çünkü şeytan mü'minleri de bu iki şekilde tuzağa düşürür. Allah'a yalvarıp yakaranın, kendisini şeytandan korumasını isteyenin, yaptığı ve yapmadığı şeyler hususunda uyanık olması ve bu düşünce içerisinde olması gerekir. Binâenaleyh Allah'a yalvarıp-yakarmanın bizzat kendisi, taatlara sımsıkı sarılmaya teşvik edici ve günahlardan alıkoyucu olmuş olur. Hasan el-Basrî şöyle der: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), namaza başladıktan sonra, üç defa "Lâilâhe illallah", üç defa da "Allahu Ekber" der. Sonrada "Allah'ım, şeytanın hemezâtından, hemzinden, nefsinden ve nefhinden sana sığınırım' Timizi. Mevakit 66 (2/10); Ibn Mace. ikame, 2 (1/265-266). derdi. Bunun üzerine "Ey, Allah'ın Resûlû, şeytanın hemzi ne demektir?" diye sorulduğunda, "Ademoğlunu yakalayan müvte yani cinnet (Sar'a)" buyurdu. "Onun nefsi ne?" denildiğinde "O, şiirdir" buyurdu. "Nefhi" ne? sorusunu da," O, kibirdir" cevabını vermiştir.
b) Ayetteki "Ya Rabbî, onların yanımda bulunmalarından sana sığınırım " ifadesi ile anlatılan husus. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
1) Hatırlayabilmesi tefekkür edebilmesi, yanılmasının az olması için, Kur'ân okurken, şeytanın kendi yanında bulunmasından sığınma.
2) Hayır, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bizzat (her zaman) onların bulunmasından Allah'a sığınmıştır. Çünkü şeytanın bulunması, vesveseye sebebtir. Bu tıpkı, birkimsenin "senin düşmanlığından, hatta seninle yüz yüze gelmekten, seni görmekten Allah'a sığınırım" demesi gibidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kendisine uykusuzluktan şikayet eden birisine şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Uyumak istediğinde "Gazabından, ikabından, kullarının şerrinden, şeytanların hemezatından ve benim yanımda bulunmalarından Allah'a ve O'nun tam kelimelerine sığınırım" de'." Tirmızi. Da'avat. 94 (5/541).
Ölüm Esnasındaki Pişmanlık
Hak teâlâ'nın "Nihayet onların her birine ölüm gelip çatınca" ifadesi ile ilgili bir kaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Keşşaf Sahibi şöyle der: "Bunun başındaki edatı, önceki filine taalluk eder. Buna göre bu: "Onlar, bu kötü vasfedişlerini, bu vakte kadar sürdürürler" demek olup, bu ikisinin arasına giren ifadeler ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara aldırmamasını ve şeytan'ın, kendisini sabırdan ve akıllı davranmadan kaydırmaması hususunda Allah'dan yardım dilemesini te'kidli olarak emreden, bir ara cümledir. Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
Alimler, "Nihayet onların her birine ölüm gelip çatıncaya kadar" ifadesinin kiminle ilgili olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, ekseri âlimler bunun kâfirlerle ilgili olduğu görüşündedirler. Dahhâk şöyle der: İbn Abbas'ın yanında oturuyordum. O, "zekat vermeyen ve haccetmeyen kimse ölürken, tekrar dünyaya dönmeyi İster" deyince, birisi: "Dünyaya tekrar dönmeyi, ancak kâfirler ister" dedi. Bunun üzerine İbn Abbas (radıyallahü anh): "Sana bu hususta Kur'ân ayetini okuyayım" dedi ve, "Herhangi birinize ölüm gelip de, "Rabbim, beni yakın bir müddete kadar geciktirseydin de sadaka verip dursaydım, iyi adamlardan olsaydım " demesinden evvel, size rızık olarak verdiğimizden infâk edin" (Münafikûn, 10) ayetini okudu.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'de şöyle buyurmuştur: "İnsana ölüm gelip çattığında, hak ve vazifelerinden yapmadığı bütün herşey önünde toplanır. İşte o anda, "Ya Rabbi beni dünyaya geri döndür, ta ki boşa geçirdiğim şey mukabilinde iyi olan şeyler yapayım" der." Doğruya daha yakın olan, birinci manadır. Çünkü mü'min, cennetteki yerini gördüğünde, bundan daha çoğunu temenni etmez. Eğer böyle olmasaydı, onların sevabça en aşağıda olanları, başkalarının elde ettiği, makam ve mevkii elde edememelerinden ötürü, şüphesiz kederlenir, gamlanırlardı. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın delil olarak getirdiği ayet ise, mükafaat hâlini değil, dünya hayatının halini ifade eden bir ayettir. Binâenaleyh bu, bizim söylediğimiz manaya karşı bir delil olarak getirilemez.
Alimler, dünyaya yeniden döndürülme isteğinin (kâfirlerce) ne zaman olacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ekseri âlimler, o kimsenin bunu, herşeyi görüp, müşahede ettiği zaman isteyeceği görüşündedirler. Çünkü kâfir bu noktada, ister istemez artık Allah'ı tanımış, kendisinin de âsî olduğunu bilmiştir. Yine o kimse, Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine istemesi halinde, mutlaka ondan menedileceğini bildirmiş olması sebebiyle, çirkin (kötü) olanı mecburen yapmayacaktır. Durumu böyle olan kimse ise, işte bu mecbûrilik sebebiyle, kötülüklerden menedilmiş gibi olur. Dolayısıyla, yeniden dünyaya dönmek ister ve, "Rabbim beni geri gönder, tâ ki ben, boşa geçirdiğim şey mukabilinde, iyi amelde bulunayım" der. Bazı âlimler de, "Hayır, o bunu, âhirette cehennemi gördüğünde söyler" demişlerdir. Belki de bu görüşü ileri sürenler, Allah'ın, kitabında, ahiretle cehennemliklerin, dünyaya geri dönme talebinde bulunacaklarını haber vermesinden ötürü, bu ayetin zahiri manasını terketmişlerdir. Fakat bu, o kâfirlerin ölüm anında, herşeyi görüp anlamalarından ötürü, böyle bir geri dönme isteğinde bulunmalarına mani değildir. Allahü teâlâ, "Onlardan herbirine ölüm gelip çattığında, diyeceklerdir ki: Ya Rabbî beni geri gönder" buyurmuş ve onların bu sözlerini, ölümün gelip çatması zamanına bağlamıştır ki bu, mu'ayene (herşeyi görüp anlama) ânıdır. Dolayısıyla ayetin zahirî manasını terketmeye sebeb yoktur.
Mûfred Muhatap Hakkında Cemi
Alimler, ayetteki, "Beni geri gönderiniz" diye kime denildiği hususunda ihtilâf etmişler, bazıları bunların, canları alan melekter olduğunu, bu meleklerin bir gurup olduğunu bundan dolayı da cemi (çoğul) sigası ile ifade edildiğini söylerlerken, diğer bazıları da şöyle demişlerdir. Bazıları da, "Bununla Allahü teâlâ kastedilmiştir. Çünkü ayetteki, 'Rabbim" ifadesi, "Ya Rabbi" makamındadır. Bu ifade, (fiil) ta'zim (saygı) için cemi olarak getirilmiştir. Nitekim büyük olan da.ta'zimi ifade eden (büyüklüğü gösteren) lafızlarla hitab edip, mesela, "Biz yaptık, biz ettik" der. Şair de, "Eğer, istersem, kadınları sizden (yani "Sen'den") başkalarına yasaklarım"demiştir. Birinci görüşte olanlar, ayetteki "Rab" kelimelerini "Rabbe yemin olsun ki" manasına almışlardır. Buna göre sanki kâfir, herşeyi görüp müşahede ettiğinde, "Rabbimin hakkı için beni geri gönder" demiştir. İşte bu noktada şöyle birkaç soru sorulabilir:
Bazı Sorular
Birinci Soru: O kâfirler, artık o anda ister istemez kesin olarak, dini ve bu dine göre geri dönüş olmayacağını anladıkları halde, daha nasıl geri döndürülmeyi taleb etmişlerdir?
Cevab: Bu, hernekadar böyle ise de, onların bu şekilde istekte bulunmaları imkansız değildir. Çünkü bu tür isteklerle meded umma, sonuçsuz kalacağı bilinse bile yerinde ve makul şeylerdendir. Fakat o kimsenin geriye dönüşü istemesinin, temenni (olmayanı isteme) yoluyla yapılmış olmasında bir imkansızlık yok.
İkinci Soru: Ayetteki "Ta ki, olur ki iyi amelde bulunurum" ifadesi, ne manayadır? Bu şekilde, şüpheli bir ifadeyle geri dönme isteğinde bulunulabilir mi?
Cevab: Buradaki (olur ki, belki) edatı ile, şek manası kastedilmemiştir. Çünkü o kimse, bu esnada, Allah'ın ona istediğini vermesi halinde, taata azmini göstermede alabildiğine gayret sarfetmektedir. Bu kelimeyle şek değil aksine, kendi kusurunu bilip, onun kötü neticesini anlayan için, bir darb-ı mesel ifade etmektedir. Buna göre sanki kâfir şöyle demektedir: "Bana, onları telâfi etme imkanını verirseniz, belki de telâfi edeceğim." Böylece bu kelimeyi, geçen kusurlarını telâfi edeceğine tam azimli olduğu bir durumda kullanmıştır. Şu da olabilir; Bu, geleceğe âit bir iş olduğu için, onlar da bu işin nasıl seyredeceğini bilemediklerinden, yakînî ve kesin bir ifadeyi değil de, ümid ve zan ifâde eden kelimeler kullanmışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Eğer onlar, (dünyaya) geri döndürüteelerdi, mutlaka nehyolunduklan şeyleri yine aynen yaparlardı" (En'am, 28) buyurmuştur.
Üçüncü Soru: Ayetteki, "Boşa geçirdiğim, terkettiğim" ifadesiyle ne kastedilmiştir?
Cevab: Bazıları, bununla, "Döndüğünde, Allah'ın hakkı olan (zekat v.s. gibi) şeyleri, yerine getirebilmek için, "geride bıraktığım mallar" manasını vermişlerdir. Ayetteki "terketme"den akla gelen, ölünce bıraktığı tarike (miras) tır. Diğer bazı âlimler de, aksine bununla, "Ben, yapamadığım şeyler hususunda, bu sefer iyi ve güzel Olan şeyleri yapayım" manası kastedilmiştir. Bu manaya, hem bedenî, hem malî, hem de hukukî mükellefiyetler girer. Bu görüş, doğruya daha yakındır. Çünkü onlar, sanki hayattayken yapamadıkları, ifsâd ettikleri (bozdukları) şeyleri İslah etmek (düzeltmek), telafi etmek ve isyan ettikleri işler hususunda da itaatta bulunmak için, tekrar dönüş istemişlerdir.
Dördüncü Soru: Ayetteki (Hayır) lafzı ile ne kastedilmiştir? Cevab: Bu hususta şu iki görüş ileri sürülmüştür:
a) Bu, istediklerini vermeme hususunda, adetâ onlara bir red cevabı gibidir. Bu tıpkı, olması uzak birşey isteyenlere, "Heyhat, neredeee!" denilmesi gibidir.
Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Atsa (radıyallahü anhnha)'ya şöyle demiştir:
"Mü'min âhirette melekleri gördüğü zaman, onlar ona, "Seni, dünya yurduna geri göndereceğiz (ister misin?)" derler. Mü'min, "Gamlar, kederler yurdu olan dünyaya öyle mi? Hayır, hayır asla (istemeyiz). Aksine Allah'a yönelip varmayı isteriz" cevabını verir. Kâfire de, "Seni dünyaya geri gönderelim mi?" denildiğinde, o, "Gönderin" der. Bunun üzerine ona, "Hangi şeyi yapmayı arzu ediyorsun (orada), mal biriktirmek mi, ağaç dikmek mi, bina yapmak mi; yoksa (kanallar açmak mı?)" denir. Oda, "Belki de yapamadığım şeyleri, (ibadetlerin), güzeliğini yapmak için" der. Bunun üzerine Cebbar Allah, "Hayır, olmaz" buyurur."
b) Bunun, onların böyle söyleceklerini haber vermek için söylenmiş birşey olması ve bu haberin gerçek olduğunu gösterme üslûbunda bir söz olması muhtemeldir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki: "Gerçekten böyle söyleyenler olacaktır" demektir. demektedir. Doğruya en yakın olan birinci görüştür.
Ayetteki "Onun söylediği bu söz, boş laftan ibarettir" ifadesi ile ilgili olarak şu izah yapılmıştır:
1) Pişmanlık o kâfiri iyice kuşattığı için, kendini böyle söylemekten alamamıştır.
2) "Bu sözü, o kendisi söylemiştir. Ama bu sözüne icabet edilemez ve sözüne değer verilmez."
Hak teâlâ, "Önlerinde ise, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel vardır" buyurmuştur. "Berzah" engel-mânî demektir. Bu tıpkı, "O (iki deniz) arasında bir berzah var" (Rahman, 20) ayetindeki gibidir. Yani, "Onlar, yapamadıkları ibadetleri telâfi etmelerine manî olan, biraraya gelmelerini engelleyen öyle bir duruma düşmüşlerdir. Bu, onların ölümleridir." Yoksa bunun manası, "Onlar öldükten sonra dirilme gününde, geri döndürülecekler" şeklinde değildir. Bu öldükten sonra dirilme gününde, döndürülüp götürülüşün, ancak âhirete doğru olacağı bilindiği için, genel bir ümidsizliktir.
Kıyametteki Müthiş Manzara
101–104. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:105
105. Âyetin Tefsiri
"Sûra üfürüldüğü zaman, artık aralarında o gün, soyları soplan olmadığı gibi, birbirini sorup soruşturmazlar da. Artık kimin tartıları ağır gelirse, onlar korktuklarından emin, umduklarına nail olanların tâ kendileridir. Kimin de tartıları hafif gelirse, onlar kendilerine yazık edenlerdir. Bunlar, cehennemde ebedî kalacaklardır. Ateş yüzlerine vurup yakacak ve onlar orada dişleri sırıtıp kalacaklardır. Karşınızda ayetlerim okunup dururken, o ayetleri yalanlayan sizler değil miydiniz!?".
Sûra Üflenmesi
Bil ki Hak Sübhânehû ve Teâlâ, "Önlerinde ise diriltilip kaldırılacakları güne kadar, bîr engel var" buyurunca, o diriliş gününün hallerinden bahsederek, "Sûra üfürüldüğü zaman" buyurmuştur. Bu hususta şu üç izah yapılmıştır:'
a) Sûr, üflendiğinde büyük bir ses çıkaran ve Allah'ın dünyanın harab olup, ölülerin yeniden dirilişi için alâmet (işaret) kıldığı bir âlettir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, ,içine üflenen bir boynuzdur" buyurduğu rivayet edilmiştir.
b) Bundan murat, suver yani bütün suret ve şekillerdir. Buna göre mana, "Bütün suret, şekil ve bedenlere, ruhlara üflendiği zaman" şeklinde olur. Bu, Hasan el-Basrî'nin görüşüdür. Binâenaleyh bu kelime vavın fethası ile veya kesresi ile okunur. Ebû Rezin'in: "Bu kıraatin; "sûr" kelimesini, "sûref'in çoğulu olarak tefsir edenler için, bir delildir" dediğini rivayet edilmiştir.
c) Sûra üfleme, kendisiyle öldükten sonra dirilmenin ve hasrın kastedildiği, mecazî bir ifadedir. Birinci görüş, habere, (hadîse) daha uygundur. Bir de Hak teâlâ'nın, "Sonra ona tekrar üflenir" (zümer, 68) ayetinde, "sûr" ile, ruhların bedenlere (suretlere) üflenip, diriltilmesi manasının kastedilmediğine bir delil vardır. Çünkü ruhun üftenişi, bir kere olur,tekrar etmez.
O Gün Baba Çocuğa Sahip Çıkmaz
Hak teâlâ'nın "O gün soyları soplan olmadığı gibi, birbirini sorup soruşturmazlar da" ifadesine gelince, şu malumdur ki Allah Subhânehû, onları yeniden dirilttiğinde, nesebleri bellidir. Çünkü diriltilenlerde babalık ve çocukluk özelliği vardır. Dolayısıyla gerçekte bu ifadeyle, onların arasında nesebin söz konusu olmayacağı manasının kastedilmesi mümkün değildir. Aksine bununla, nesebin hükmü (yani soy-soptan dolayı insanların birbirine yardımcı oluşu, koruyup kollaması) nefyedilmiştir. Bu da, şu birkaç açıdan söz konusudur.
a) Bu sayede, insanlar arasında karşılıklı bir merhamet ve şefkatin oluşu, neseb gereğidir. Meselâ dünya da, "Allah aşkına, hısım-akraban, çoluk çocuğun başı için şöyle yap" denilmesi gibi. Böylece Allahü teâlâ, cehennemliklerden herbirinin, kendi canı derdine düşeceği ve bu halin, hısım-akrabaya bakmaya mâni olacağı için, nesebin orada söz konusu olmayacağını bildirmiştir. Dünyadaki durum da böyledir. Çünkü kişi, ne zaman büyük bir kedere düşerse, çocuğunu da, ana-babasını da unutur.
b) Neseb sebebiyle dünyada övünmenin bulunuşu ve bazılarının, diğer bazılarının nesebinin nasıl olduğunu sorması, neseb gereğidir. Fakat insanlar âhirette bu işlere zaman bulamazlar.
c) Bunun, çok şiddetli bir korkuyu anlatmak için istiare (mecaz) yoluyla kullanılmış olması da mümkündür. Buna göre bu, "Herkes kendi başının derdine düştüğü için, oğullarına kardeşlerine ve kendisini barındırmış olan soyuna sopuna bakamaz. Daha nasıl başka işlerle ilgilenebilsin?" demektir. İbn Mes'ûd (radıyallahü anh) şöyle der: "Kıyamet günü köle ve cariyeler (erkek ve kadınlar), şâhidlerin huzurunda bekletilir. Bir münâdî şöyle çağırır: "Dikkât, şu falancadır. Binâenaleyh kimin onda hakkı varsa, gelsin hakkını alsın." Bu durumda kadın, kendisinin ya annesinde, ya kızkardeşinde, ya babasında, ya kardeşinde, yahut oğlunda veyahut da kocasında hakkı olduğu için sevinir. Çünkü "O gün soyları sopları olmadığı gibi, birbirini sorup soruşturmazlar da." Katâde'nin "Kıyamet günü insan, üzerinde hakkı bulunur endişesi ile, tanıdğı kimseleri görmekten daha kötü birşey yoktur" dediği ve sonra "O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından kaçar" (Abese, 34-73) ayetini okuduğu rivayet edilmiştir.
Şa'bî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hazret-i Âişe (radıyallahü anh), "Ya Resulellah, şimdi biz, kıyamet günü birbirimizi tanımayacak mıyız?" Çünkü ben Allahü teâlâ'nın, "O gün soyları soplan olmadığı gibi, birbirin sorup soruşturmazlar da" buyurduğunu görüyorum" deyince "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), yerde, her nefis (herşeyi) unutur: Her insana kitabı (amel defteri) verildiğinde, mizan başında ve cehennem köprüsü üzerinde" buyurmuştur.
Bir Müşkilin İzahı
Bazı dinsizler, bu hususu tenkid ederek şöyle derler: "Ayetteki "O gön soylar. sopları yoktur" ifadesi ve "Hiçbir hısım, bir hısımını sormayacak" (Meariç, 10) ayeti. "Birbirine yönelip, (hallerini) soruştururlar" (Tur; 25) ayetiyle, "(Onlar) birbirini tanıyacaklardır" (Yûnus, 45) ayetine terstir." Buna birkaç yönden cevab verilir:
a) Kıyamet gününü süresi, (bizim yıllarımızla) ellibin yıldır. Bu süre içinde çeşitli zaman dilimleri ve haller vardır. Dolayısıyla onlar, o zaman ve hallerin bazısında birbirlerinin hallerini sorar, bazısında da korkunun şiddetinden ötürü şaşırıp kalırlar.
b) Sûra ilk üfürütdüğünde, başlarının derdine düştükleri için, birbirini soruşturmaya fırsat bulamazlar. İkinci üflenişinde ise, birbirine yönelip, "Eyvah bize, uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı? Bu, Rahmân'ın va'dettiği şey. Resuller (meğer) doğru söylemiş" (Yasin, 52) derler.
c) Bununla, "Onlar, neseb (akrabalık) hukukunu gözeterek, birbirini sormazlar" manası kastedilmiştir.
d) Bu, kâfirlerle ilgili bir ifâde olup, bu sorup soruşturmama da onların aşın korkuya düşmelerinden dolayı olur. Cenâb-ı Hakk'ın "Birbirine yönelip (hallerini) soruştururlar" (Tur, 25) ayeti ise, cennete girdiklerinde cennetliklerin hâlini anlatır.
Bil ki Subhânehû, sûra üfürüldükten sonra hesabın başlayacağını, sa'id ve şakilerin hallerinin ortaya konacağını beyan buyurmuştur.
Şu da söylenmiştir: Hak teâlâ, âhirette, sadece tartıların (amellerin tartısının) ağırlığına ve hafifliğine bakılacağını bildirdiğine göre, bütün mükelleflerin ya kurtuluşa eren cennetliklerden, yahut da cehennemliklerden olması gerekir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğu ile, "Mükellefler içerisinde, mükafaata veya cezaya müstehak olmayanlar, yahut da mükafaat ve cezası denk gelenler vardır" şeklindeki görüş yanlıştır.
Sevapları Ağır Basanlar Kurtulacak
Daha sonra Allahü teâlâ sa'id (iyi mutlu) kimselerin hallerini "Artık kimin tarhları ağır gelirse, onlar korktuklarından emin, umduklarına nail olanların taa kendileridir" buyurarak anlatmıştır. Bu ifadede ki "mevâzin" (tartı, teraziler) ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır.
a) Bu, ilâhi adaletten bir kinayedir.
b) Bu tartılar güzel ameller demektir. Binâenaleyh kim, kıymetli ve güzel işler yapmışsa, kurtulmuş, felaha ermişlerdir. Kim de, Hak teâlâ'nın, "O kâfirlerin amelleri dümdüz ve engin çöldeki bir serab gibidir ki susayan onun bir su olduğunu sanır. Nihayet o, buna ulaştığı zaman, onu gerçek bir şey olarak bulamaz" Nûr, 39;
buyurarak anlattığı gibi, kıymetsiz şeyler yaparsa, o da cehennemde ebedî kalır. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Bu kelime, "mevzun" (ölçülmüş, tartılmış) kelimesinin çoğulu olup, "tartılmış ameller" demektir. Bu da, Allah katında kıymeti bulunan sâlih amellerdir. Çünkü Hak teâlâ, "O kâfirler için, kıyamet günü hiçbir ölçü tutmayacağız" yani amellerine bir kıymet vermeyeceğiz" (kehf, 105) buyurmuştur.
c) Mevâzîn, ibresi, iki kefesi bulunan ve güzel şekillere bürünmüş olarak iyiliklerin ve en çirkin şekle bürünmüş olan kötülüklerin ayrı ayrı tartıldığı bir terazidir. Binâenaleyh iyilikleri ağır gelenler cennete, kötülükleri (günahları) ağır gelenler ise cehenneme sevkedilirler. Bu konuda geniş izahımız Enbiya sûresinin tefsirinde geçmişti.
Şakilerin Vasıfları
Cenâb-ı Hak, şakî (bedbaht-kötü) kimseleri ise, şu dört sıfatla tavsif etmiştir:
1) "Onlar kendilerine yazık edenlerdir" İbn Abbâs (radıyallahü anh), "Cennette onlar için hazırlanmış yerler ve makamlar mü'minlerin eline geçtiği için, onlar kendilerini aldatmışlardır" derler, bunun manasının, "Azaba duçar oldukları için, onların kendilerinden istifâde etmeleri imkansız olmuştur" şeklinde olduğu da söylenmiştir.
2) "Bunlar, cehennemde ebedî kalıcıdırlar." Bu ifadenin, kâfirlerin cehennemde ebedî kalacaklarını, anlatışı açıktır. Keşşaf sahibi şöyle der: "Bu ifade, ya, "Onlar kendilerine yazık edicilerdir" ifadesinden bedeldir (bu yazık edişi anlatmaktadır), yahut "Bunlar" kelimesinin ikinci haberidir, yahut da mahzûf bir "mübtedânın haberidir.
3) "Ateş (onların) yüzlerine vurup yakacak" İbn Abbas (radıyallahü anh): "Cehennem ateşi onların yüzlerine vurur ve etlerini ve derilerini yer bitirir" demiştir. Zeccac şöyle der: "Lefh" (vurma) ile "Nem" aynı manayadır. Fakat "Lefh"in tesiri daha çoktur.
4) "Onlar orada dişleri sırıtıp kalacaklardır" "Külûh", iki dudağın büzülüp çekilmesi ve dişlerden uzaklaşması demektir. Bu tıpkı senin, pişmiş kelle gördüğün hal gibidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Ateş onu kebab eder. Üst dudağı, başının ortasına kadar büzülüp çekilir. Alt dudağı da göbeğine kadar sarkar' Tirmizi,Cehennem, 5 (4/706). rivayet edilmiştir. Bu ifâde, şeklinde de okunmuştur.
Ayetlerden Ders Almayanların Sonu
Allahü teâlâ, onların başına gelecek azabı anlattıktan sonra, o esnade azarlamak ve susturmak için, "Karşınızda ayetlerim okunup dururken, (bunca açık olan) o âyetleri yalanlayan sizler değil miydiniz?" yani şüphe yok ki böylece sizler, içine düştüğünüz o elim azabı haketmiş oldunuz" denileceğini haber vermiştir. Mu'tezile: "Bu ayet, onların cehennem azabına, kötü fiilleri yüzünden düştüklerine delâlet eder. Binâenaleyh eğer kulların fiillerini Allah yaratmış olsaydı, böyle denilemezdi" demiştir. Buna şu şekilde cevab verilir: Hem taata, hem isyana kadir olan kimseden, eğer günahlar, herhangibir müreccih (tercih ettirici sebeb) olmaksızın sudur etmişse, günahların ondan çıkışı ihtiyarî (isteğiyle) değil, tesadüfi olmuş olur. Binâenaleyh onlar sebebiyle ikâba müstahak olmaması gerekir. Yok eğer bir müreccihten ötürü meydana gelmişse, işte bu müreccih kulun fiilinden değildir. Aksi halde teselsül gerekir. Dolayısıyla bu durumda da, o kimseden taatların meydana gelişi de, ihtiyarî değil mecburî olurdu. Böylece de, sevaba müstehak olmaması gerekirdi.
Cehennemlikler ve Cennetlikler
106–110. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:111
111. Âyetin Tefsiri
"Dediler ki: "Ey Rabbimiz, bedbahtlığımız bize galip geldi. Doğru yoldan sapanlar güruhu idik biz. Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer (bir daha kötülüklere) dönersek artık zalimliğimizi biz de kabul ederiz." Allah buyurdu ki: "Yıhlıp gidin içerisine. Bana konuşmayın. Çünkü kullarımdan bir zümre vardır ki onlar, "Ey Rabbimiz, imân ettik, artık bizi affet ve bize merhamet et. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın" derlerken, siz, onları eğlence edindiniz. Nihayet, bu beni hatırlamayı size unutturdu. Siz, onlara gülüyordunuz. Ben, sabretmelerine karşılık, bugün onları mükafaatlandırdım. Şüphesiz onlar muradlarına erenlerin taa kendileridir".
Bil ki Allahü teâlâ, "Karşımızda ayetlerim okunup dururken, o ayetleri yalanlayan sizler değil miydiniz?" buyurunca, kâfirler buna cevaben şu iki şeyi söylerler:
1) "Ey Rabbimiz, bedbahtlarımız bize gâlib geldi." Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifade, "Ey Rabbimiz, bize alışkanlıklarımız gâlib geldi" demektir. Bu, birisi senden birseyi aldığında, söylediğin, sözünden alınmadır. Şekavet, kötü netice demektir. Bu kelime, şîn'ın fethası ve kesresi ile, "şakvetüna - şıkvetünâ ve şekâvetü'nâ - şıkâvetünâ" şekillerinde okunmuştur. Ebû Müslim şöyle der: "Şıkve kelimesi tıpkı ceryü (akış) masdarından, (......) (suyun akışı) denilmesi gibi, "şekâ" masdanndandır. Kendisiyle bir hey'et ve durum kastedildiği halde, bazan fiilinin lafzı kullanılır ve sen, (güzel bir oturuş), (biniş) ve (oturuş) dersin ki bu hey'et (şekil) manasını ifade eder. Yine sen "Falanca güzelce yaşadı ve güzelce öldü" dersin. Ki bu ifâde, durum ve şekli anlatır. Binâenaleyh buna göre, "şıkve"den murad, bedbahtlık (şekavet) halidir.
İkinci Mesele
Cübbâî şöyle der: "Ayetten kastedilen mana şudur: "(Ey Rabbimiz), haram lezzetlerin peşine düşmemiz ve kötü şeylere düşkünlüğümüz bizi bu şekâvete sevketmiştir." Binâenaleyh bunda, müsebbebin (neticenin) ismi sebebe verilmiştir. Dolayısıyla bu ifade, bu hususta kendileri için bir mazeret olmadığını bildikleri için, onlar tarafından ileri sürülen bir mazeret olmayıp, kötü işleri hususunda Cenâb-ı Hakk'ın aleyhlerine getirdiği delilleri bir itiraf,bir kabuldür."
Biz de deriz ki: Sen, ayetteki şekâveti, haram olan lezzetlerin peşine düşme manasına aldın. Halbuki onları arzu etme, ya o kâfirlerin ihtiyar ve iradeleriyle olmuştur, yahut böyle olmamıştır. Binâenaleyh eğer bu, onların istek ve iradeleriyle olmuşsa, bu irade ve ihtiyar muhdestir (yaratılmış, sonradan olmadır). Dolayısıyla, "Eğer bu irâde ve ihtiyar, herhangibir müessir olmadan meydana gelmiş ise, böyle bir durum, niçin bütün muhdesât (mahlûkât) hakkında caiz olmasın? Eğer bunların da böyle olduğunu (söylersen), bu durumda, bir yaratıcıyı isbat yolu kapanmış olur. Yok eğer bu irade ve ihtiyar, bir muhdise-mûcide (var ediciye) muhtaç ise, onun var edicisi, ya o kuldur, yahut Allahü teâlâdır.
Bunun muhdisinin o kul olması, şu sebeblerden ötürü batıldır (imkânsızdır):
a) Kutun kudreti, yapmaya da yapmamaya da uygundur. Dolayısıyla eğer, bu iradenin, kulun kudretinden sâdır olması, başka bir müreccihe varıp dayanıyorsa, bu husustaki problem geri döner ve teselsül gerekir. Yok eğer bir müreccihe dayanmıyorsa, bu durumda sen, mümkin bir işin, iki tarafından birisinin, herhangibir müreccih olmaksızın diğerine üstün gelebileceğini söylemiş olursun ki bu, bir yaratıcının varlığını isbat kapısını kapatır.
b) Kul, o fiillerin kemiyet ve keyfiyetini (ne kadar ve nasıl olduğunu) bilemez. Birşeyi bilemiyen ise, onun muhdisi olamaz. Aksi halde sağlam ve muhkem yapmanın, onu yapanın ilmine delil oluşu batıl olur.
c) Dünyada hiç kimse, cahilliği seçmeye razı olmaz. Aksine herkes ilim elde etmeye yönelir. Bu demektir ki kâfir de, ilim elde etmek ister. Dolayısıyla eğer fiilinin mucidi (var edicisi) kâfirin kendisi olsaydı, meydana getirmek istediğinin dışında birşeyin meydana gelmemesi gerekirdi, kâfir de, ilmi maksad edindiğine göre, cahilliği nasıl tahakkuk ediyor? Bu sebeble, dâî ve sârif'in (yapmaya ve yapmamaya götüren sebeblerin mucidinin Allahü teâlâ olduğu anlaşılır. Sonra o dâî eğer, hayra davet edip sevkediyorsa, bu saadet (mutluluk) olur; yok eğer şerre götürüyorsa. bu da şekavet (bedbahtlık, mutsuzluk) olur.
2) Kâfirlerin "Doğrusu yoldan sapanlar güruhu idik biz" sözü... Onların, peygamberleri ve ayetleri yalanlamaya yönelmelerine bir sebeb gibi kabul ettikleri bu dalâlet,eğer o yalanlama işinin bizzat kendisi ise, birşeyin sebebi olarak, yine kendisi zikredilmiş olur. Bu bâtıl olduğuna göre, geriye ayette bahsedilen bu sapıklığını, onların fiillerinin sebebi olan, başka birşey olması kalır. O başka şey de, onları sapıklığa (dalâlete) götüren sebebin yaratılmasıdır.
O kâfirler, bu iki mazereti ileri sürdüklerinde, Allahü teâlâ onlara "Yıkılıp gidin (cehennemin) içerisine! Bana konuşmayın!" demiştir. Bu, "Allahü teâlâ ile münazara etmek caiz değildir. Hatta, "O yaptığından mes'ul değildir" şeklindeki görüşümüzün, açıkça ifâde edilmesi (net bir delili) dir. Kâdi şöyle der: "Ayetteki, "Ey Rabbimiz, bedbahtlığımız bize gâlib geldi" ifadesinde, onların itiraflarından başka bir mazeretlerinin olmadığına bir delâlet vardır. Binâenaleyh eğer onların küfürleri, Allahü teâlâ'nın yaratması ve iradesiyle olmuş olsaydı ve onlar da bunun böyle olduğunu bilmiş olsalardı, bunu en iyi hatırlayacak olanlar onlar olurdu ve bu, mazeret olarak ileri sürülmeye en uygun şey olurdu. İşte bundan dolayı diyoruz ki: Onların ileri sürdükleri bu şeylerin, itiraftan başka birşey olmadığını ve onların özür beyân edememe ile yüz yüze kaldıklarını, bundan dolayı Allahü teâlâ'nın onlara, "Yıkılıp gidin (o cehennemin) içerisine. Bana konuşmayın!" dediğini anlattık."
Dünyaya Dönmek İstemeleri
Ayetteki "Ey Rabbimiz bizi buradan çıkar. Eğer (bir daha o kötülüklere) dönersek artık zalimliğimizi biz de kabul ederiz" ifadesi, "Bizi, bu yurddan dünya yurduna geri çıkar. Eğer biz o zaman yeniden kötü ameller yapmaya başlarsak işte o zaman zalimliğimizi biz de kabul ederiz" demektir.
İmdi, eğer, "Onlar, kendi cezalarının ebedî olduğunu bildikleri halde, nasıl böyle bir istekte bulunmuşlardır?" denilirse, biz deriz ki: Azabın şiddetinden ötürü, onların bunu unutup da, öyle bir geri döndürülme isteğinde bulunmuş olmaları mümkün olduğu gibi, bile bile, bir yardım ve ferahlama babından istemiş olmaları da mümkündür.
Hak teâlâ'nın, emri, "Burada zelil olun ve bu azaba katlanın" demektir. Bu tıpkı, köpeğin menedildiğinde, boyun eğip, yatması gibidir. Nitekim Arapça'da "Köpeği kovdu, kendini alıkoydu, nefsini azarladı" denilir.
Hak teâlâ'nın "Bana konuşmayın " ifadesi, bir nehiy (yasak) değildir. Çünkü âhirette bir mükellefiyet yoktur. Aksine bununla, "Azabın kaldırılması için, bana birşey söylemeyin. Çünkü o, ne kaldırılacak, ne de hafifletilecek" manası kastedilmiştir. Bunun, "onların söyledikleri son söz olduğu, artık bundan sonra cehennemin gazabtanışı, uğultusu ve köpeklerin havlamasına benzeyen seslerden başka ne bir ses, ne bir söz duyulmaz. Onlar artık ne anlar, ne anlatılırlar" manasında olduğu da söylenmiştir.
Cehennemliklerin Diğer İstekleri
İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Cehennemlikler, altı yerde duâ ve istekte bulunmuşlardır: Cehenneme girdiklerinde, bin sene, "Ey Rabbimiz, gördük işittik. Şimdi dünyaya bizi geri çevir" (Secde, 12) diye duâ edecekler, bunun üzerine, onlara, "Fakat Benden (sâdır olan) şu, "Cehennemi bütün cinlerden, insanlardan muhakkak dolduracağım"sözü (hükmü) hak olmuştur" (Secde, 13) diye cevab verilir. Onlar da, ikinci bir bin sene, "Ey Rabbimiz, bizi iki (defa) öldürdün, iki (defa) da dirilttin" (Mü'min, 11) diye nida ederler. Bu sefer de onlara, "Bunun sebebi şudur: Bir olarak Allah'a duâ edildiği zaman, siz İnkâr ettiniz" (Mû'min, 12) diye cevab verilir. Bunun üzerine onlar, üçüncü bir bin yıl, "Ey Mâlik! Rabbin bizi öldürsün" (Zuhruf, 77) diye (Cehennemin muhafızı olan meleğe) nida ederler. Onlara, "Siz, behemahal azabta kalacaksınız" diye cevap verilir. Onlar, dördüncü bir bin yıi, "Ey Rabbimiz, bize yakın bir müddete kadar mühlet ver" (ibrahim, 44) diye duâ ederler. Onlara, "Halbuki daha evvel siz (dünyada), kendiniz için hiç zeval olmadığına yemin etmemiş miydiniz?" (ibrahim, 44) diye cevab verilir. Onlar, beşinci bir bin yıl, "Ey Rabbimiz, bizi çıkar, (daha önce) yaptıklarımızdan bambaşka, sâlih amellerde bulunacağız" (Fatır, 37) diye dua ederler ve kendilerine, "Size (daha önce) aklını başına alacak olanın derlenip toplanmasına İmkan verecek kadar bir ömür vermedik mi?" (Fatır, 37) diye cevab verilir. Onlar, altınca bir bin yıl, "Rabbim, bizi dünyaya geri gönder" (Müminun, 9) diye duâ ederler. Bunun üzerine onlara, "Yıkılıp gidin (karşımdan). Bana konuşmayın, birşey söylemeyin!" denilir.
Mü'minlerin Kâfirlerden Hakkı Çıkarılacak
Daha sonra Hak teâlâ, onların bu feryad-ü figanlarının, korku ve dehşetlerinin, mü'minlerle ilgili birşeyden olduğunu beyân ederek "Çünkü kullarımdan bir zümre vardır ki onlar, "Ey Rabbimiz, iman ettik. Bizi affet, bize merhamet eyle, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın" derlerken, siz onlan eğlence edindiniz" buyurmuştur. Böylece Allahü teâlâ, onların azâb ediliş sebebi olan ve hayırlardan, güzel şeylerden uzaklaştırılmalarına sebeb olan şeylerden sadece birisini anlatmıştır. Bu da, onların mü'minlere yapmış oldukları muamelelerdir. Übeyy (radıyallahü anh), bunu (çünkü) manasında fetha ile (......) şeklinde okumuştur. Nâfi, Medine kurrâsı ve Âsımdan rivayetle Kûfe kurrası, Kur'ân'ın her yerinde, sinin zammesiyle o kelimeyi suhriyyen şeklinde okurlarken, diğer kurra, hem bu ayette, hem de sâd süresinde sinin kesresiyle, sıhriyyen şeklinde okumuşlar der. Halil ve Sibeveyh her iki kıraate göre de kelimenin, tıpkı, (......) ve (yıldız) kelimeleri gibi, aynı manaya iki lehçe olduğunu söylerlerken; Kıssaî ve Ferrâ, kelimenin kesreli şeklinin, "sözlü alay" manasına; zammell şeklinin ise, "alayetmek" manasına olduğunu söylemişlerdir. Mukatil şöyle der: Ebu Cehil, Utbe ve Ubey b. Halef gibi, Kureyş'in ileri gelenleri, Hazret-i Peygamberin ashabıyla alay ediyor ve Bilal, Habbâb, Ammar, Suheyb (radıyallahü anh) gibi fakir sahabîlerin üstüne gülüyorlardı. "Buna göre ayetin manası, "Sizler, O mü'minleri alay konusu edindiniz. Sizin, bu şekilde oluşları yüzünden onlarla meşgul olmanız, Beni unutmanıza sebeb oldu" şeklindedir. Bu mana, Hak teâlâ'nın, "Siz onlara gülüyordunuz" ifâdesi ile de desteklenir.
Müminlerin Mükâfatı
Daha sonra Cenâb-ı Allah, onlarda bu kederi ve pişmanlığı gerektiren şeyin ne olduğunu, mü'minlere mükafaat olarak verdiklerini anlatarak, "Ben sabretmelerine karşılık bugün onları mükafaatlandırdım. Şüphesiz onlar muradlarına erenlerin tââ kendileridir" buyurmak suretiyle beyân etmiştir. Hamza ve Kisâi, (......) kelimesini, kesreyle okurlarken, diğerleri fethayla okumuşlardır. Bunu kesreyle okumak, bunun müste'nef bir cümle olmasından ötürüdür, yani, "Onlar hiç şüphesiz, sabırlarından ötürü umduklarına nail olup, en güzel mûkafaata erdiler" demektir. Bu kelimenin meftun okunması ise, "mükafaatlandırdım" fiilinin ikinci mef'ûlü olmasından ötürüdür. Bunun, mukadder bir harf-i cerden dolayı mansub olmuş olması da mümkündür. Buna göre takdirî mana, "Onlara hakettikleri mükafaatı tastamam verdim, çünkü onlar muradlarına erenlerin taâ kendileridir" şeklindedir.
Varlık Gayesiz Değildir
112–115. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:116
116. Âyetin Tefsiri
"Buyurdu: "Yerde kaç yıl kaldınız", dediler ki: "Bir gün yahut, bir günün bir kısmı kaldık. Sayanlara sor şimdi." Buyurdu ki: "Az bir zaman kaldınız, eğer bilseydiniz." Sizi boş yere yarattığımız ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? Gerçek Hükümdar olan Allah çok yücedir. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur, Arş-ı Kerimin Rabbidir".
Bil ki bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle der: "Kûfelilerin mushafında, bu ayetin başında (Dedi) lafzı vardır. Bu fiilin faili, ya Allahü teâlâdır, yahut da onlara bunu söylemesi ve sorması emredilen melektir. Mekke, Medine, Basra ve Şamlıların mushafında bu fiil, Deki: şeklindedir. Buna göre, fail, ya o melektir; yahut da cehennemliklerin liderlerinden biridir."
Ahirette İnanmayanların Pişmanlığı
Bu sorudan maksad, onları susturmak ve azarlamaktır. Çünkü onlar, dünyada yaşarlarken, âhirette yaşama diye birşeyin olmayacağı inancında idiler. Yaşamanın sadece dünyada olacağı fikrinde idiler ve ölümden sonra yokluğun ebedî olduğunu, yeniden dirilme diye birşeyin olmayacağın sanıyorlardı. Dolayısıyla, cehennemde yerlerini alıp, kendilerinin, içinde ebedt kalacakları, cehennemin sonsuz olduğunu artık iyice anlayınca, daha önce çok uzun ve sonsuz sandıkları o dünya hayatının, inkâr ettikleri bu âhiret hayatına nisbetle, çok önemsiz, adetâ hiç hükmünde olduğuna dikkat çekmek için, onlara "Yerde kaç yıl kaldınız?" diye sorulmuştur. İşte bu noktada onlar için, dünyada iken kesin olarak aksine inandıktan şeyden ötürü, bir pişmanlık başlar. Binâenaleyh bu sözden maksad, soru sormak olmayıp, aksine bahsettiğimiz bu husustur.
Eğer, "cehenneme girdikten sonra artık yalan söylemeleri mümkün olmadığı halde, onların "Bir gün, yahut bir günün bir kısmı (kadar) kaldık" diye cevap vermeleri nasıl doğru ve yerinde olur?" denilirse, Uz deriz ki: Belki de onlar, başlarına gelen bunca dehşetlen dolayı, ne kadar kaldıklarını unutmuşlardır. Çünkü onlar, bu unutuşlarını itiraf ederek, "Sayanlara sor" demişlerdir. Ibn Abbas (radıyallahü anh) "sûrun iki üfürülüşü arasında dücâr edildikleri azab onlara dünyada ne kadar yaşadıklarını unutturmuştur" demiştir. Onların, "Bir gün yahut bir günün bir kısmı (kadar) kaldık" sözleriyle, içine düştükleri cehenneme ve taddıkları bu elim azaba nisbetle, dünya hayatlarını çok az ve değersiz görmeleri manasının kastedilmiş olduğu da söylenmiştir. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü Mesele
Âlimler, bu sorunun hangi ikamet ile ilgili olduğu hususunda şu değişik görüşleri belirtmişler, bazıları, "Onların kalmaları, dünyada yaratılıp, yaşatılmalarıdır. Buna göre, ayet, "öğrensinler ve amel edebilsinler diye, onlara (dünyada) mühlet verildi, fırsat verildi" demektir. Onlar İse, Allahü teâlâ'nın dünyanın az bir meta, âhiretin ise esas yerleşilip kalınacak yurd olduğunu bildirmesinden dolayı, dünyadaki kalışlarının çok önemsiz ve az olduğunu söyleyerek cevab vermişlerdir." Bu görüşü benimseyenler görüşlerine şu şekilde delil getirmişlerdir: "Çünkü onlar, dünya hayatı dışında hiçbir hayatın olmadığını iddia ediyorlardı. Allahü teâlâ onları, yeniden diriltip, cehennem azabına düçâr ettiğinde, onlar bunu (kendi kendilerini) azarlamak için sordular. Çünkü burası, tevbihe daha uygundur."
Diğer bazıları da, "Hayır, bununla, ölüm hâlinde (kabirde) kalış kastedilmiştir" demişler ve görüşlerine şu iki şeyi delil getirmişlerdir:
1) Ayetteki "Yerde ifâdesi, bu kalışın, kabirde olmasını gerektirir. Diri olan kimseye söylenecek uygun ifâde, değil (yer üzerinde) denilmesidir. Bu görüşte olanların bu delilleri, Hak teâlâ'nın (Yerde fesat çıkarmayın) (A'raf, 56) ayetinden dolayı, tutarsızdır.
2)Hak teâlâ'nın, "Kıyametin kopacağı gün günahkârlar, bir saattan fazla kalmadıklarına yemin ederler"(Rum,55) ayeti Cenâb-ı Hak bu ayetten sonra, onların bu hususta yalan söylediklerini beyan buyurmuş ve mü'minlerin onlara, "Andolsun ki Allah'ın kitabında (yazdığı) o tekrar diriliş gününe kadar kaldınız" (Rum. 56) dediklerini haber vermiştir.
Kabir Azabı Hakkında
Dördüncü Mesele
Kabir azabını kabul etmeyenler, bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Ayetteki, "Yerde kaç yıl kaldınız?" ifadesi, hem onların dünyada (hayatta) iken kalışlarını, hem de yerin artında ölü olarak kalışlarını içine alır. Binâenaleyh eğer onlar kabirde azaba dûçâr edilmiş olsalardı, yeryüzünde kalış müddetinin çok uzun olduğunu bilirlerdi ve "Bir gün, yahut bir günün bir kısmı (kadar) kaldık" demezlerdi.
Buna şu iki bakımdan cevap verilebilir:
1) Cevabın mutlaka, soruya göre olması gerekir. Halbuki onlara, kendisinden sonra sadece âhiret hayatı bulunan ölümden sorulmuştur. Bu ise, ancak kabir azabından sonradır.
2) Onlara, birlikte yaşadıkları kalışın sorulmuş olması da muhtemeldir. Binâenaleyh buna, onların birbirlerinden önce ölme meselesi girmez. Böylece de onların, bu cevabları kendilerince doğru olmuş olabilir.
Ayetteki "Sayanlara sor şimdi" ifadesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:
a) Buradaki sayanlar ile, hafaza melekleri kastedilmiştir. Çünkü onların insanın amellerini ve yaşadıkları günleri sayıyor, yazıyor; ölüm vakitlerini, önce ölenlerin önceliklerini, sonra ölenlerin sonralıklarını tesbit ediyorlardı. İşte bu İkrime'nin bu ayetteki, "Sayanlara sor" ifadesini, "Hesab edenlere ser" diye tefsir edişinin sebebidir.
b) Bu, "Dünyanın günlerini ve anlarım sayan meleklere sor" demektir.
c) Mana, "Bunu, sayısını bilenlere sor. Çünkü biz, sayısını unuttuk" şeklindedir.
d) Bu İsim, şeddesiz olarak, "Haddi asanlara, yani zalimlere sor" seklinde de okunmuştur. "Onlara sor, çünkü onlar da bizim gibi derler" demektir.
e) Bu ifade, "Yaşlılara, eskilere, çok yaşamış olanlara sor. (Çünkü onlar bile, bunu bilemezler. Ya, diğerleri nasıl bilsin)" şeklindede okunmuştur.
Ayetteki "Az bir zaman kaldınız" ifadesi, "Onlar, "Biz dünyada pek az kaldık" manasında, "Bir gün yahut bir günün bir kısmı kaldık" deyince, sanki onlara "Doğru söylüyorsunuz. Orada az kaldınız. Fakat o az zaman da bitti" denilmek istenmiştir" manasınadır. Böylece, yukarıdaki sorunun maksadının, âhiret yanında dünya günlerinin pek azlığını anlatmak olduğu ortaya çıkar.
Hak Tealâ'nın "Eğer bilseydiniz" ifadesiyle, bu noktada, "Eğer öldükten sonra dirilmeyi ve haşri bilseydiniz, buna inansaydınız, bu dünya hayatı gerçekten azdı. Fakat âhireti inkâr edince, dünya hayatı pek uzun sandınız" demek istemiştir.
Kâfirler Varlıklarının Gayesiz Olduğunu Sanırlar
Daha sonra Hak teâlâ en büyük tevbihi (kınamayı) ihtiva eden sözün "Sizi ancak boş yere yarattığımızı mı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız" buyurarak getirmiştir. Bu ifadeyle ilgili şu iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle der: "Ayette ki "Abes" kelimesi tıpkı, (oyun oynayanlar olarak. (Enbiya, 16) ifadesi gibi, (Boş şeylerle uğraşanlar olarak) takdirinde bir haldir, yahut da, (Boş yere olsun diye yaratmadık) manasında mef'ûl bihdir."
Hesap İçin Huzura Çıkma
Hak teâlâ, kıyametin vasıflarını açıklayınca, bu husustaki sözünü, kıyametin varlığına delâlet eden şu delili getirerek bitirmiştir: Eğer kıyamet olmasaydı, itaat eden İsyan edenden; mü'min kâfirden; sıddîk zındıktan ayırdedilmezdi, İşte o zaman bu alemi yaratmak abes olmuş olurdu. "Allah'a dönme" İle, "O'nun dışında hiçbir mâlik ve hakim bulunmayan yere dönmek, varmak" manası kastedilmiştir, bir mekândan, bir mekana dönmek kastedilmemiştir. Çünkü mekân, Allah hakkında düşünülemez.
Gerçek Hükümdar Allahdır
Daha sonra Hak teâlâ, "Gerçek Hükümdar olan Allah çok yücedir" ifadesiyle, kendisini abeslerden, boş şeyler yapmaktan münezzeh olduğunu bildirmiştir. "Melik", hakimiyeti ve kudreti zeval bulmayan, eşyaya mâlik olan hükümdardır" Hak ise, hakimiyet ve mülk kendisi için hak olandır. Çünkü herşey varlığını ondan alır ve yine her şey O'na boyun eğer. O, son bulmayan, mülkü sona ermeyen bir varlıktır. Yine Cenâb-ı Hak, Kendisi dışında hiçbir ilah bulunmadığını, kendisi dışında kalanların yok olacağını, yok olanların ilah olamayacağını beyan buyurmuştur. Yine O, Kendisinin Kerim Arş'ın Rabbi olduğunu beyân buyurmuştur. EM Müslim şöyle der: "Ayette geçen, Arş ile meleklerin tavaf ettikleri Arş da dahil olarak bütün semavat (gökler) kastedilmiştir. Bununla, Allah'ın muazzam hakimiyeti (mülk-i azîmi) de maksud olabilir. Ekseri âlimler ise, "bu Arş ile, gerçek manadaki Arş kastedilmiştir. Cenâb-ı Hak, onu "kerîm" diye tavsif etmiştir. Çünkü rahmet, hayır ve bereket oradan inmektedir. Bir de Arş, Ekremü'l-Ekremin olan Allah'a nisbetie böyle tavsif edilmiştir. Nitekim, içerisinde oturanlar kerim olduğu zaman bir ev için de, "Kerim Ev" denilir. Bu ifade tıpkı, (Burûç, 15) Arş'ın Mecid (Yüce) sahibi" ifadesi gibi, "Arş'ın Kerim sahibi" şeklinde de okunmuştur.
Şirkin Delili Yoktur
117. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:118
118. Âyetin Tefsiri
"Kim, Allah ile beraber diğer bir tanrıya, -bunun için hiçbir delili olmamasına rağmen- taparsa, onun hesabı ancak Rabbi nezdindedir. Gerçekten kâfirler korktuklarından emin, umduklarına nail olamıyacaklar. De ki: "Ya Rabbi, affet, merhamet eyle sen, merhamet edenlerin en hayırlısısın".
Bil ki Allahü teâlâ kendisinin, Melik, Hak, kendisinden başka hiç bir ilah bulunmayan yegâne ilah olduğunu beyân edince, bunun peşistra "Kim, Allah ile beraber diğer bir tanrı iddiasında bulunursa, kendilerinin buna delilleri bulunmadığı için, bâtıl bir şey iddia etmiş olur" ifadesini getirmiş ve bununla, hakkında delil bulunmayan hiçbirşeyin isbat edilemeyeceğine dikkat çekmiştir. Bu da, tefekkürün doğru, taklidin ise yanlış olduğunu gösterir.
Hak teâlâ sonra, bu iddia edenlerin cezasının büyük bir ikâb olduğunu, "Onun hesabı ancak Rabbi nezdindedir" buyurarak haber vermiştir. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Onun cezası, Allah'dan başka hiç kimsenin hesab edemeyeceği bir noktaya varmıştır" demektedir. Ayetteki (......) ifadesi, hemzenin fethası ile de okunmuştur ki, buna göre mana, "Onun hesabı,felah bulamaması, kurtuluşa erememesidir" şeklinde olur.
Cenâb-ı Hak bu sûreye "Müminler felah buldu" diye başlamış ve "Gerçekten, kâfirler felah bulamazlar" diye bitirmiştir. Bu başlangıç ile bu son arasındaki mesafe ne uzun bir mesafe!
Daha sonra Cenâb-ı Allah, peygamberine "Ya Rabbi, affet, merhamet eyle" demesini ve kendisini, "sen merhamet edenlerin en hayırlısısın" diyerek medh-ü sena etmesini emretmiştir ki Allahü teâlâ'nın erhamu'r-râhimîn (merhamet edenlerin merhametlisi) oluşunun manası daha önce geçmişti.
İmdi eğer, "Bu sonuç, kendinden önceki ifadelerle nasıl bir ilgi ve münasebet içindedir?" denirse, deriz ki: Çünkü Allahü teâlâ kâfirlerin durumlarının dünyada cehalet, âhirette de azab olduğunu beyan buyurunca, kendisine yalvarıp yakarılmasını, mağfiret ve rahmetinin delillerine iltica edilmesini emretmiştir. Çünkü, her türlü âfet ve belâlardan koruyan, O'nun mağfiret ve rahmetidir
Şu rivayet edilmiştir: Mü'minûn sûresinin başı ve sonu, Arş'ın hazinelerindendir. Kim, onun ilk üç ayetiyle amel eder, son dört ayetinden va'z-u nasihat alırsa, şüphesiz o kimse necata ve felaha erer." Doğruyu en iyi bilen Allah'dır; dönüş ve varış O'nadır. Hamd, bir olan Allah'a, salât da, mahlûkatın en hayırlısı olan Efendimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, ehline, ashabına, zevcelerine ve ailesine olsun.