KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mü’minûn Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur, yüz on dokuz âyettir. Kufelilere göre yüz on sekiz âyettir.

Rahmân Rahîm Allah'ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Şu müminler kesinlikle felâha ermişlerdir ki
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

çekleşmiş olduğunu ifade eder; lemmâ ise, henüz gerçekleşmemiş olduğunu ifade eder. Kuşkusuz, müminler böyle bir müjdeyi, yani felâha ereceklerine dair müjdeyi beklemekteydiler, işte bu âyette onlara hitap edilerek, bekle-dikleri bu şeyin gerçekleşmiş olduğu haberi kendilerine verilmiştir. Felâh, murada ermek demektir, bir diğer görüşe göre ise hayır üzere bâki kalmak demektir. Efleha fiili, felâha dâhil oldu anlamında olup tıpkı ebşera fiilinin beşârete, müjdeye, mutluluğa dâhil oldu anlamına gelmesine benzer. Efle-hahû ise, “onu felâha ulaştırdı” anlamındadır, nitekim Talha b. Musarrıf [v. 112/730] bu ifadeyi meçhul fiil formunda ufliha şeklinde okumuştur. Yine onun ekelûni’l-berâğîsu (yediler beni pireler) ifadesinde olduğu üzere [fiilin cümle başında çoğul kullanımı şeklinde] veya da önce ifadeyi müphem bırakıp sonra tefsir etme kullanımı uyarınca bu ifadeyi eflehû olarak okuduğu da nakledilmiştir. Ayrıca yine onun sonundaki Vav’ı atıp yerine, son harf ola-rak kalan Hâ’yı zamme yaparak eflehu şeklinde okuduğu da nakledilmiştir ki şairin;

Doktorlar etrafımda olsalardı keşke…

ifadesindeki kullanımdır.1

[1029] Şayet “Mümin ‘ne’dir?” dersen, şöyle derim: Sözlükte, “tasdik eden” anlamına gelir, şer‘î anlamı konusunda ise iki farklı görüş vardır. İl-kine göre, kelime-i şehadeti ve kelime-i tevhidi dili ile söyleyen ve kalbi ile de diliyle söylediğini onaylayan herkes mümindir. İkincisine göre bu ifade bir övgü sıfatı olup, ancak takva ve vera sahibi iyi kimselerin hak edeceği bir isimdir, fâsık ve bedbaht kimselere bu isim verilmez.

ا ifadesi aslında כאنُ 1 .dur. / ed’כא

[1030] “Huşû içindedirler.” Namazda huşû’ kalbin haşyet duyması, ürpermesi ve gözlerin bir yerde kalmasıdır; Katâde’den [v. 117/735] nak-ledildiğine göre secde mekânına dikilmesidir. Rivayete göre Peygamber (s.a.) gözünü semaya dikerek namaz kılarmış; bu âyet indirilince artık gö-zünü secde ettiği yere doğru çevirmiş. Ulemânın önde gelenlerinden biri, namaza kalktığı zaman Rahmân’ın huzurunda gözlerinin başka bir şeye yönelmesinden ya da aklına dünya işlerinden birinin gelmesinden çok korkardı. Bir görüşe göre huşû‘, insanın aklını fikrini tamamen namaza toplaması, ondan gayri her şeyden yüz çevirip hepsini aklından atması-dır. İnsanın namazın edeplerine riayet etmesi, namaz esnasında elbiseyle oynamak, gereksiz yere üstünü başını düzeltmek, bedenini sallamak, sağa sola yönelmek, elini / kolunu uzatmak, göz kırpmak, esnemek, ağzını kapatmak, elleri elbisenin altından bağlamak, parmak çıtlatmak, bir şeye dayanmak gibi şeylerden kaçınması da huşû‘dandır. Rivayete göre Pey-gamber (s.a.) bir kişinin namazda sakalı ile oynadığını görmüş ve “Eğer şu adamın kalbi huşu içinde olsaydı, uzuvları da huşu içinde olurdu” demiş-tir. Hasan-ı Basrî de bir yandan çakıl taşlarıyla oyalanırken, bir yandan da “Allah’ım! Beni ahu gözlü cennet dilberleriyle evlendir!” diye dua eden birine bakmış ve “Sen ne kötü bir talipsin! Kız isterken, böyle boş işlerle uğraşıyorsun!” demiştir.

[1031] Şayet “Neden salât (namaz) kelimesi “onlar”a izafe edilmiştir?” dersen, şöyle derim:Çünkü namaz, onu kılan ile kendisine namaz kılınan arasında döner, namazın faydasını gören ise sadece onu kılan kişidir, namaz onun azığı, hazırlığıdır; bu yüzden de onun namazıdır. Kendisine namaz kılınan ise namaza ve ondan gelecek faydaya muhtaç değildir, müstağnîdir.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

gereken türden seni ilgilendirmeyen söz ve fiillerdir. Yani “onlarda kendilerini şakadan alıkoyacak bir ciddiyet mevcuttur.” Allah Teâlâ müminleri namazda huşû sahibi olmakla niteleyince, akabinde hemen onları boş sözlerden yüz çevirmekle nitelemiş, böylece onlarda mükellefiyetin temeli olan ve insan nefsine ağır gelen bir ‘yapma’ ve ‘yapmama’ hasleti bir arada bulunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[1033] Zekât, biri ‘ayn (somut) diğer ma‘nâ (soyut) olmak üzere [“zekât olarak verilen mal” ve “zekât verme fiili” olmak üzere] iki şeyin ortak ismidir; ‘ayn (somut) olan, zekât veren kimsenin fakire vermek üzere malından çıkarıp ödediği miktardır; ma‘nâ (soyut) olan ise, zekâtı veren kimsenin yapmış olduğu tezkiye (arınma) fiili-dir. Allah Teâlâ’nın murat ettiği de budur, bu yüzden zekât verenleri “zekâtı yapan-lar” olarak ifade etmiştir. Zaten bu ifade için bundan başka anlam da söz konusu değildir, çünkü bütün mastarların anlamları fiil ile ifade edilir ve bu fiili yapana fâ‘il denilir. Sözgelimi vurma fiilinin fâ‘ili vuran olarak, katletme fiilinin fâ‘ili kātil olarak, tezkiye fiilinin fâ‘ili de müzekkî olarak ifade edilir. Bütün ifadelerde bu durum geçerlidir. Şöyle ki; bütün sonradan yaratılmış varlıklar hakkında “Bunun fâ‘ili kimdir?” diye sorabilirsin ve bu soruya karşılık sana “Onun fâ‘ili Allah’tır.” ya da “yaratılmışlardan bazılarıdır.” diye cevap verilir. Dolayısıyla somut bir varlığa delâlet eden zekâtın fâ‘illerinin olması da imkânsız değildir, çünkü o da bir fâ‘ilin elinden çıkmıştır. Ancak yaratılmış varlıklar bunun fâ‘ili olmadıkları için1 [diğer mânada kullanılmıştır.] Nitekim Ümeyye b. Ebi’s-Salt’ın [v. 8/630] şu beyti okunur:

Kıtlık yılında yedirenler ve zekâtı yapanlar (verenler)

[1034] Zekât ile somut zekât malının kastedilmiş olması da mümkün-dür; bu durumda hazfedilmiş bir muzāf takdir edilir ki bu muzāf da edâ kelimesidir. Beytin anlamını da bu şekilde yorumlamak daha doğrudur, çünkü beyitte zekât kelimesi çoğul olarak kullanılmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

5. ırzlarını (herkesten) korurlar;
Bu bölümü tek başına aç →

6–7. Âyetlerin Tefsiri

yüzünden kınanacak değillerdir. Kim de bunun ötesini ararsa, bunlar-dır işte, haddi aşanlar!-

[1035] ْ ِ ِ َ أزَْوا (eşleri) ifadesi hal konumundadır, yani “eşlerine yönelen-ler” ya da “eşleri üzerine kāim / reis olanlar” anlamındadır. Nitekim kâne fülânün ‘alâ fülânetin fe-mâte ‘anhâ fe-halefe ‘aleyhâ fülânün (falan kimse filan hanımın üze-rindeydi (onun kocasıydı), sonra kadın vefat etti, falanca da kadının yeni kocası oldu) ifadesindeki kullanım da böyledir. Yine kâne Ziyâdün ‘ale’l-Basra (Ziyâd Bas-ra valisi idi) ifadesi ve fülânetün tahte fülânin (falan kadın filan kişinin [nikâhı] altın-dadır) ifadeleri de böyledir. Bu sebeple, kadına firâş (yatak) denilmiştir. Anlam, “Onlar, evlenmeleri ya da cariye almaları durumu hariç bütün durumlarda ırzları-nı korurlar.” şeklindedir. Ya da ‘Alâ harf-i ceri hazfedilmiş bir ifadeye taalluk eder;َ ِ ُ َ ُ ْ َ (kınanacak değillerdir) ifadesi de bu hazfedilmiş ifadeye delâlet eder,1 Yani zekât olarak verilen altın, gümüş vb. mallar ile deve, sığır, koyun, keçi gibi hayvanlar insanlar

tarafından yapılmadığı için. / çev.

bu durumda sanki “eşleri dışında kınanırlar” denilmiş, yani “ancak ken-dilerine helal kılınan yol dışında her türlü ilişkiden kınanırlar, ama eşleri ile olan ilişkilerinden kınanmazlar” denilmek istenmiştir. Alâ harf-i ceri ن א (korurlar) ifadesinin de sılası olabilir. Bu durumda ifade ihfız‘aleyye ‘anâne ferasî (benim için atımın yularını tut) ifadesindeki ‘Alâ gibi kullanıl-mış olur. Zira tıpkı neşedtüke billâhi illâ fe‘alte (Allah aşkına, senden bunu yapman dışında bir şey istemiyorum!) ifadesinde olduğu gibi, bu ifade de olumsuzluk mânası içerir.

[1036] Şayet “(Mâ meleket [malik olduğunuz şeyler] yerine) men meleket (ma-lik olduğunuz kimseler) denilmesi gerekmiyor muydu?” dersen, şöyle derim: Mâ ile akıl sahibi olanlar içerisindeki ‘akıl sahibi olmayan konumundakiler’ kastedilmiştir ki bunlar da kadınlardır. Allah Teâlâ burada istisna ettiği şeyi, durulması gereken sınır olarak belirlemiş, sonra da “Kim kendisine geniş bir alan ve rahatlık sağlandığı, yani dört hür kadınla evlenme ve dilediği kadar cariye alabilme imkânı verildiği halde hâla bu sınırdan ötesine göz dikerse, işte onlar haddi aşmada nihai noktaya varmış kimselerdir.” demiştir.

[1037] Şayet “Burada mut‘a nikâhının haram olduğuna dair bir delil var mı?” dersen şöyle derim: Hayır, çünkü mut‘a nikâhıyla nikâhlanan ka-dın da eğer nikâh sahihse ‘eşler’den sayılır.1

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

ِ א א َ ِ (emânetlerine) şeklindeki çoğul ifade] li-emânetihim (güveni-lirliğine) şeklinde de okunmuştur. Güvenilip verilen ve ahitleşmeye konu olan şeylere emânet ve ‘ahd denir. Benzer bir kullanım “Allah size, emâ-netleri mutlaka ehline vermenizi emreder.” [Nisâ 4/58] ve “Bile bile kendi emânetlerinize hıyanet etmiş olursunuz.” [Enfâl 8/27] âyetinde de mevcuttur.

[1039] Bu âyette sahibine verilmesi emredilen şey, soyut emânet değil, somut emânettir. Yine ihanet edilen şey de emânetin bizzat kendisi değil, güvenceye konu olan şeydir. Riâyet eden demek, bir şeyi muhafaza eden ve onun için uygun olanı yapan demektir, Sözgelimi koyun çobanına ve sürü çobanına râ‘i’l-ğanem ve râ‘i’r-ra‘iyye denilmesi böyledir. Yine men râ‘î hâ-ze’ş- şey’i (Şu şeyin sorumlusu kim?) ifadesi de böyledir. Âyette kullanılan ifa-de gerek insanlarla gerekse Allah’la anlaşma yapılarak güvence altına alınmış olan her şeyi2 içeren genel bir ifade olabileceği gibi, sadece muhatapların in-sanlardan aldıkları emânet ve ahitleri kasteden hususî bir ifade de olabilir.1 Mut‘a nikahı hakkında Nisa 4/24’ün tefsirine bakınız. / ed.2 Yani hukukî emanetleri ve kelime-i şehadet getirerek ifa edileceğine söz verilen dinî mükellefiyetleri. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

ِ ا َ َ َ ifadesi) ‘alâ salâtihim şeklinde de okunmuştur. Şayet “ Salât kelimesi neden başta ve sonda tekrar edilmiştir?” dersen, şöyle derim:Bu iki ifade birbirinden farklı olup tekrar değildir. İlkinde müminler namazlarında huşû sahibi olmakla nitelenmiş, ikincisinde ise namazı muhafaza etmekle, yani unutmamak, vaktinde edâ etmek, rükün-lerini tam yerine getirmek ve ona çok önem vermek, tam bir namaz için olması gerekli bütün özellikleri yerine getirmeye çalışmakla nitelenmiş-lerdir. Yine, ilkinde salât kelimesi tekil kullanılarak, hangi namaz olursa olsun namaz cinsinde huşû olması gerektiği ifade edilmiş, ikincisinde ise çoğul kullanılarak, namazların tamamını muhafaza etmek gerektiği ifa-de edilmiştir: beş vakit namazı, vitir namazını, her farz namazla birlikte kılınan sünnet namazları, cuma namazını, iki bayram namazını, yağmur duası namazını, cenaze namazını, küsûf ve husûf namazlarını, kuşluk namazını, teheccüd namazını, tesbih namazını, hâcet namazını ve diğer bütün nafile namazları.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

10. Bunlardır işte, o mirasçılar
Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

kazananlar. Bunlardan başkaları buna lâyık değildir. Daha sonra bunların neye mirasçı oldukları “Firdevs’e mirasçı olacak” şeklinde ifade edilmiş, on-ların mirasçı oluşları, ifadeye bakan kimsenin derhal dikkatini çekecek bir yücelik ve ihtişam ile ifade edilmiştir. Mirasçı olmanın anlamı Meryem suresinde [6. ayette] izah edilmişti.

[1042] Firdevs, cennet anlamına geldiği için müennes olarak kullanıl-mıştır. Firdevs, türlü meyveleri içeren geniş bostan, bahçe demektir. Riva-yete göre Allah Teâlâ, Firdevs cennetini biri altından diğeri gümüşten iki (tür) tuğladan yapmış; aralarına da [harç olarak] miski-amber yerleştirmiş. Bir başka rivayete göre saçılan miskten yapmış ve içinde en güzel meyve ve kokular yetiştirmiş.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

12. Gerçek şu ki; Biz insanı çamurdan süzülmüş bir özden yarattık.
Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

[1043] es-Sülâle kelimesi hulasa, öz anlamındadır, çünkü o bulanık çamurdan süzülmüştür. Fu‘âle vezni azlık bildirir, sözgelimi bu vezindeki el-kulâme (kesilmiş küçük tırnak parçaları) ve el-kumâme (çer çöp) kelime-lerinde azlık anlamı vardır. Hasan-ı Basrî’den nakledildiğine göre bu keli-me, çamurun içinden süzülen su anlamındadır.

[1044] Şayet “İlk Min ile ikinci Min arasındaki fark nedir?” dersen, şöyle derim:ilki başlangıç (den, dan mânası) ifade eder, ikincisi ise tıpkı mine’l-ev-sân (“yani putları” [Hac 22/30]) ifadesinde olduğu gibi beyan anlamındadır. Şayet “İnsanı nutfe kıldık’ ifadesi ne mânaya gelir?” dersen, şöyle derim:Bu-nun mânası, Allah Teâlâ’nın insanın özünü önce bir çamur olarak yarattığı, sonra da onun özünü nutfe haline getirdiğidir. el-Karâr (yer) ifadesi müstekarr (yerleşilen yer) anlamında olup rahim kastedilmiştir. Bu yer kelimesi, aslında içerisinde yerleşilen yerin niteliği olan mekânet (sağlamlık) niteliği ile nitelen-miştir ki bu niteleme tıpkı tarîkün sâirün (işlek yol) ifadesi gibidir. Ya da doğ-rudan rahmin kendisinin sağlam olduğu anlamında bu niteleme yapılmıştır, zira rahim, bulunduğu konum itibariyle sağlam kılınmış ve korunmuştur.

אمَ] [1045] ِ ْ ا َא ْ َ כَ َ א ً א ِ ifadesi], ‘azmen fe-kesevne’l-’azme (kemik olarak ya-ratıp kemiğe [et] giydirdik); ‘izāmen fe-kesevne’l-izāme (kemikler olarak yaratıp kemiklere [et] giydirdik); ‘azmen fe-kesevne’l-izāme (kemik olarak yaratıp ke-miklere [et] giydirdik); ‘izāmen fe-kesevne’l-’azme (kemikler olarak yaratıp ke-miğe [et] giydirdik) şekillerinde okunmuştur. Herhangi bir anlam karışıklığı ihtimali bulunmadığı için, tekil kelime çoğul yerine kullanılmıştır, çünkü insanda çok sayıda kemik bulunmaktadır.

[1046] “Bambaşka bir yaratık olarak” yani ilk yarattığımızdan büsbütün farklı olarak yarattık. Nitekim o cansız iken onu canlı hale getirmiş, sonra dilsiz iken konuşkan hale getirmiş, sağır iken işitir hale getirmiş, görmez iken görür hale getirmiş, içine-dışına, hatta bütün uzuvlarına, her bir par-çasına hiçbir kelime ile nitelenemeyecek, hiçbir açıklayıcı söz ile izah edi-lemeyecek derecede sıradışı yaratılış özellikleri ve hikmetler yerleştirmiştir.

Ebû Hanîfe, bir yumurta çalan kişinin çaldığı yumurtanın üzerine bir tavuğun kuluçkaya yatması ile içinden civciv çıkması durumunda sadece yumurtayı taz-min etmesi (bedelini vermesi), içerisinden çıkan civcivi tazmin etmek zorunda olmadığı şeklindeki görüşüne bu ifadeyi delil getirmiş ve “Yumurtayı tazmin eder, civcivi etmez; çünkü o yumurtadan ayrı, bambaşka bir yaratıktır.” demiştir.

[1047] “Ne kadar zengin ve cömerttir” kudret ve ilmi itibariyle ne kadar yücedir “hālıkların” yani ölçüp biçenlerin “en güzeli olan Allah!” Bu ifade-de, hālikîn kelimesinin yeterli delâleti sebebiyle temyiz hazfedilmiştir; bunun benzeri “Kendileri ile savaşılanlara izin verilmiştir.” [Hac 22/39] ifadesinde, izne konu olan şeyin hazfedilmiş olmasıdır ki orada da bu, sıla cümlesin-den anlaşılmaktadır. Hazret-i Ömer’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.),“Sonuçta onu bambaşka bir yaratık olarak meydana getirdik.” ifadesine kadar kendisine vahyedildiği zaman -kendisi- “Ne kadar zengin ve cömerttir yaratanların en güzeli olan Allah!” demiş. Yine rivayete göre Abdullah b. Sa‘d b. Ebû Serh Peygamber (s.a.) için vahiy kâtipliği yapıyormuş; bu âyeti yazar-ken, bu son ifadeyi daha Peygamber (s.a.) yazdırmadan söylemiş. Peygamber (s.a.) de “Yaz, zaten bu şekilde nâzil olmuştu” deyince, Abdullah b. Sa‘d b. Ebû Serh, “Muhammed kendisine vahyedilen bir nebi ise ben de vahiy alan bir nebiyim!” demiş ve kâfir olarak varıp Mekke’ye sığınmış. Bu zat daha sonra fetih günü yeniden Müslüman olmuştur.1

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

15. Sonra bunun arkasından, hiç şüphesiz öleceksiniz.
Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

123/741] le-mâitûn şeklinde okumuşlardır. Meyyit ve mâit kelimeleri arasındaki fark şudur: Meyyit, tıpkı hayy kelimesi gibi sabit bir sıfattır, mâit ise sonradan oluşa delâlet eder. Sözgelimi Zeydün mâitün el-âne (Zeyd şu an ölüyor) mâitün ğaden (yarın ölür) gibi ifadelerde mâit kelimesi tıpkı yemûtü (ölüyor) fiili gibi kullanılır. Bunun benzeri, َرُك ْ َ ِ ِ ٌ ِ א َ (onunla için daralır” [Hûd 11/12]“) وâyetinin dāik ve dayyikun şeklinde okunmasıdır.1 Hazret-i Peygamber Mekke’yi fethettiğinde, Müslümanlarla savaşmayan Müşriklere dokunulmamasını

emrederken, Kur’an ve Peygamber aleyhine propaganda yaparak milleti ifsat eden Abdullah b. Sa‘d ve benzerlerinin katlini emretmişti. Osman b. Affan ise Peygamber’in gözünde müstesna bir konumu bu-lunduğundan, kendisine sığınan sütkardeşi Abdullah b. Sa‘d’ı idamdan kurtarmak için gizlemiş, ortalık yatışınca da Peygamber’in huzuruna getirerek ona ‘şefaat’ etmişti. Peygamber “oradaki adamlarından biri bunu kendiliğinden katletsin diye” uzunca bir süre herhangi bir şey söylemeden beklemiş; fakat kimsenin bunu yapmaması üzerine affetmek zorunda kalmıştı. Osman oradan ayrılınca, Peygamber-bunu açıkça söylemiştir. Ensārilerden biri “Keşke, bir işaret etseydiniz ya Rasûlâllāh!” deyince de, “Pey-gamber [hainlere mahsus] bu tip ima ve işaretlerle iş görmez!” buyurmuştur. Bu zat daha sonra, “Kuzey Afrika fâtihi” olacaktır. Bkz. İbn Hişâm, Sîret [www.al-mostafa.com], s. 667 vd. / ed.

[1049] Allah Teâlâ hayatı yok etmesi demek olan “öldürme”yi, ve yok ettiği, fâni kıldığı şeyi yeniden diriltme anlamındaki “baas”ı, yaratma ve var etmenin ardından, büyük kudretinin iki delili olarak ifade etmektedir.

[1050] Şayet “Bu âyetten anlaşıldığına göre demek ki iki hayat var; biri yaratılış sonrasındaki (dünya) hayatı, diğeri de diriliş sonrasındaki hayat.” dersen, şöyle derim:İki hayattan söz edilmiş olması üçüncü bir hayatın, yani kabir hayatının olmadığı anlamına gelmez. Nitekim elinde bulunan malın sadece üçte ikisini söylemiş, fakat geri kalan üçte birini söylememiş olsan, bu durum o malın senin elinde olmadığı anlamına gelmez. Aynı şekilde burada maksat üç şeyi, yani yaratma, öldürme ve diriltmeyi zikretmektir; zikredilme-miş olan (kabir hayatı) ise, diriltme cinsi kapsamına girer.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[1051] Tarâik (yollar) kelimesi “gökler” anlamındadır, çünkü onlar, bir pabucun bağcıklarının üst üste gelmesi gibi (mutāraka) üst üste binmiş vazi-yettedirler. Üzerinde kendisi gibi bir şey bulunan her şeye tarîka denilir. Ya da bunlar meleklerin yolları, deveran güzergâhları olduğu için “yollar” denilmiş-tir. Bir görüşe göre bunlar yörüngelerdir, zira yörüngeler gökcisimlerinin seyir güzergâhlarıdır. ا ile [i] gökler kastedilmiştir, sanki “Gökleri onların üze-rinde Biz yarattık ve Biz o göklerden gafil değiliz, onları muhafaza etmekten, üzerlerine düşmesine kudretimizle mani olmaktan gafil değiliz.” denilmiştir. [ii] Ya dainsanlar kastedilmiş ve Allah’ın gökleri insanların üzerinde yarat-masının sebebinin, onlara göklerden rızık ve bereket kapıları açmak, onlara göklerin türlü menfaatlerini sunmak olduğu ve Allah’ın insanlardan, onların maslahatına uygun şeylerden gafil olmadığı ifade edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[1052] “Belli miktarda” yani kendilerini zarardan koruyacak ve faydaya ulaşmalarını temin edecek bir ölçüyle. Ya da ihtiyaç ve maslahatlarına dair bilgimiz miktarınca. “Onu Arz’a yerleştirdik” ifadesi tıpkı “Onu topraktaki kaynaklara sokuyor.” [Zümer 39/21] ifadesi gibidir. Bir görüşe göre ise “Onu yerde sabit kıldık.” anlamındadır. Söylendiğine göre bunlar beş nehirdir: Hint nehri Seyhun, [Afganistan’daki] Belh nehri Ceyhun, Irak nehirleri Dicle ve Fı-rat ile Mısır nehri Nil. Allah bunların hepsini cennet pınarlarından birinden indirmiş ve dağlara dağıtmış; yerde akıtmış ve bunlarda kendileri için nice menfaatler var etmiş; insanların çeşitli geçim vasıtalarını bunlara bağlamıştır.

[1053] Allah yağmuru indirmeye kadir olduğu gibi ortadan kaldırmaya ve gidermeye de kadirdir. ِ ِ אبٍ َ ذَ (onu öyle bir gidermeye) ifadesinde nekire kelimenin en etkili ve insanın mafsallarını en çok titretecek [içine işleyip tüylerini ürpertecek] tarzda kullanımı söz konusudur. “Herhangi bir şekilde, herhangi bir metodla gidermeye…” anlamındadır. Burada, onu giderecek olan zatın ikti-dar ve kudreti ifade edildiği gibi, böyle bir şeyi irade ettiği zaman hiçbir şeyin O’na engel olamayacağı da belirtilmektedir. Bu ifade, tehdit hususunda “De ki: Düşünün bakalım bir: Suyunuz çekiliverse, şu şırıl şırıl akan suları size kim getirebilir?” [Mülk 67/30] ayetinden daha etkilidir. Dolayısıyla insanlara düşen, suyun ne kadar muazzam bir nimet olduğunu kavrayıp bu nimeti daimî şükür bağıyla bağlamak, aksi takdirde kaçacağından endişe etmektir.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

[1054] Ağaçlar içerisinde en değerli, en faydalı ve en üstün ağaçlar bunlar olduğu için hususi olarak bu üç tür ağacı zikretmiştir. Burada Allah Teâlâ hurma ve üzüm ağacının meyvesinin iki şeye birden sahip olduğunu söyleye-rek nitelemiştir ki, biri bunların hem meyve olarak yenilmesi hem de gerek kuru gerek taze olarak yenilebilmeleridir; üzüm kuru ve yaş olarak yenildiği gibi hurma da taze ve kuru olarak yenir. Zeytinin ise yağı hem aydınlatma hem de katık olarak kullanılmaya uygundur. “Onlardan yersiniz” ifadesi “Fa-lanca, iştigal ettiği meslekten, ürün devşirdiği araziden ve kâr ettiği ticaretten ekmek yer.” ifadesi gibidir ki bununla, rızkını, geçimini bunlardan sağladığı anlatılmak istenir. Sanki “İşte bu bahçeler sizin rızık ve geçim kaynaklarınız-dır, bunlardan rızkınızı temin eder, geçiminizi sağlarsınız.” denilmiştir.

ةً [1055] (ağaç) kelimesi ٍאت (bahçeler) kelimesine ma‘tūftur; mübteda olarak merfû‘ da okunmuştur ki bu durumda anlamı, “Sizler için yaratılmış olanlardan biri de ağaçtır” olur.

[1056] Tūru seynâ’e ifadesi kullanıldığı gibi, tūru sînîn ifadesi de kul-lanılır. Bu ifadelerde ya tūr kelimesi, adı Seynâ ve Sînûn olan yere izafe edilmiştir ya da bu isim, tıpkı İmru’ül-kays, -ve izafetle okuyanlara göre- Ba‘lebekke isimleri gibi, tamlayan ve tamlanandan müteşekkil bir tamlama olarak dağın özel ismidir. אء kelimesini Sin’i kesreli olarak [Sînâ’] oku-yanlar, kelimeyi hem ma‘rife hem de yabancı kelime olduğu gerekçesiy-le ya da müennes olduğu gerekçesiyle gayr-i munsarif kabul etmişlerdir.

Çünkü אء yer ismidir ve fi‘lâu vezninin sonundaki Elif ‘ılbâu (boyun si-niri) ve hırbâu (günebakan) kelimelerinde olduğu gibi müenneslik ifade etmez. Kelimeyi Sin’i fethalı olarak okuyanlar ise, sondaki Elif ’in sahrâu kelimesindeki gibi müenneslik ifade etmesi sebebiyle munsarif kabul et-memişlerdir. Bir görüşe göre bu dağ, Filistin dağıdır. Bir başka görüşe göre Mısır ve Eyle arasında bir dağ olup Mûsâ Aleyhisselâm’a bu dağdan nida edilmiştir. A‘meş [v. 148/765] bunu kasr ile Sînâ şeklinde okumuştur.

[1057] ِ ْ א (yağlı olarak) kelimesi hal konumundadır, yani “içerisin-de yağ olduğu halde biter, yetişir” anlamındadır. ُ ُ ْ َ (biter) fiili tünbitü (biter/bitirir) şeklinde de okunmuştur. Burada iki açıklama söz konusudur. Bu okuyuş ya nebete anlamındaki enbeteden gelmektedir ki bu durumda Züheyr’in şu kullanımına benzer:

İhtiyaç sahiplerinin, [bahar gelip] baklagiller yetişinceye kadarevlerinin etrafında el pençe divan durduklarını görürsün

Ya da bu okuyuşta mef‘ûl mahzuf kabul edilmiştir; “Zeytinini, içerisinde zey-tinyağı olduğu halde yetiştirir.” anlamındadır. Tâ’nın zammesi ve Bâ’nın fethası ile tünbetü şeklinde de okunmuştur ki bu okuyuşta kelimenin hükmü tenbütü okuyuşundaki gibidir. İbn Mes‘ûd tuhricu’d-dühne ve sıbğa’l-âkilîn (yağı ve yiyen-lerin azığını çıkarır) şeklinde, diğerleri ise tahrucu bi’d-dühni şeklinde okumuşlar-dır. Übeyy b. Ka‘b’ın okuyuşu tüsmiru bi’d-dühni (yağlı meyve verir) şeklindedir. Bazı kimselerin tenbütü bi’d-dihâni şeklinde okudukları da nakledilir. A‘meş [v. 148/765] ve sıbğan şeklinde okumuştur. Bu ifade sıbâğin şeklinde de okunmuştur ki dibğun ve dibâğun gibidir. Sıbğ katığa ekmek bandırmak anlamına gelir. Söylendi-ğine göre, zeytin ağacı Tufan’dan sonra yetişen ilk ağaçmış; Allah Teâlâ “mübarek bir ağaçtan; zeytinden tutuşturulup yakılmaktadır.” [Nûr 24/35] ifadesinde bu ağa-cı ‘mübarek’ olarak nitelemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

[1058] ْ כُِ ْ ُ (susuzluğunuzu gideririz) ifadesi, fethalı Tâ ile teskīkum

şeklinde de okunmuştur ki bu durumda anlam “Hayvanlar sizin susuzlu-ğunuzu giderir.” şeklinde olur.

[1059] “Onlardan yersiniz” yani onlar içerisinde katır, eşek ve at gibi eti yenilmeyen hayvanlarda sizin için binme, taşıma ve diğer faydalar söz ko-nusu olduğu gibi, buna ilave bir fayda da söz konusudur ki bu da hayvan-ları yemek, yani onların bizzat kendilerinden faydalanmaktır. Hayvanlar ile kastedilen develerdir, çünkü genellikle yük taşımak için onlar kullanılır. Bununla birlikte, hemen gemilerden de söz edilmesinin sebebi, develerin kara gemileri olarak isimlendirilmesidir. Nitekim Zü’r-rumme [v. 117/735] -devesi Saydah’ı kastederek- şöyle demiştir:

Öyle bir kara gemisi ki yanağımın altındadır yuları1

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

ه [1060] ْ َ (O’ndan başka) kelimesi mahalli itibariyle merfû‘ okunduğu gibi lafzı itibariyle mecrur da okunmuştur.2 (ُه ُ ْ َ ٍ ْ إِ ِ ْ َכُ א ) ifade(si), yeni bir cümle olup kulluğun gerekçesini belirtmektedir. (Çünkü O’ndan başka tanrınız yok!) “Hâla sakınmayacak mısınız?” Rabbiniz, yaratıcınız ve rızık vericiniz olan Allah’ın sizlere verdiği sayamayacağımız kadar çok nimete karşılık şükretmek vazifeniz iken O’na kulluğu reddedip de hiçbir şekilde kulluğu hak edecek bir durumları olmayan başka varlıklara kulluk etmekten korkmaz mısınız?!

[1061] “Size üstünlük kurmak istiyor” üzerinizde üstünlük kurmak, size lider olmak istiyor. Tıpkı “Ülkede büyüklük siz ikinizin olsun diye gel-diniz, değil mi?” [Yûnus 10/78] ifadesi gibi.

[1062] “Böyle bir şey ” ifadesinde, Nûh Aleyhisselâm’a ya da anlat-tığı Allah’a kulluğa teşvik edici ifadelere işaret edilmektedir. Yani “Hiç böyle sözler duymadık!” Veya “Bir beşer olduğu halde, Allah resu-lü olduğunu iddia eden bunun gibi birini işitmemiştik!” demişlerdir. 1 Gece uyurken yastığının altıa aldığı yuları geminin suya demirlendiği halata benzetiyor. / ed. 2 Cümledeki yeri itibariyle Mâ’nın ismi olan ٍ ْ إِ ِ ifadesinin merfû‘ oluşuna tâbi olarak merfû‘ okunan

ه kelimesi, mecrur ٍ هِ) kelimesinden dolayı da mecrur إِ ِ ) okunmaktadır. / ed.

Şu sapkınların durumu ne acaiptir! Hem bir beşerin peygamber olmasına rıza göster-mezler hem de bir taşın ilâh olmasını içlerine sindirirler! “Böyle bir şey işitmedik” şeklindeki sözleri onların da atalarının da uzun bir fetret dönemi boyunca kâfir olarak yaşadıklarına delâlet etmektedir. Ya da bu sözü söylerlerken, azgınlığa iyice batmış oldukları ve hakka karşı bütün imkânlarını seferber etme, doğru yanlış ayırt etmeksizin ellerinden gelen her yolla hakla mücadele etme arzusuyla yalan söylemektedirler. Dikkat edersen, peygamberin insanların en aklı başında olanı ve [en hikmetli,] dengeli konuşanı olduğunu bildikleri halde, onu mecnun diye ni-telemektedirler! Cinnet; delirme (cünûn) ya da cinler demektir, yani “Onun aklını karıştıran cinleri var.” “Bir süre gözetleyin bakalım şunu!” Yani şuna bir süreliğine sabır ve tahammül gösterin de işinin akıbetinin nereye varacağı iyice ortaya çıksın; mecnunluğundan ayılıp kendine gelirse ne âla! Aksi takdirde, öldürürsünüz!..

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

‘Beni yalanladıkları için bunları helâk et.’ ya da ‘Yalanlamalarına karşılık bana yardım et’ demiştir ki bu, “Bu şuna karşılıktır.” ifadesi gibidir; anlam “Yalanlamalarından neşet eden gam ve keder yerine sen bana onlara karşı muzaffer olma tesellisini ver.” ya da “Onlara vaat ettiğin azabı gerçekleştirerek bana yardım et.” şeklindedir ki bu azap, kendilerine; “Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından endişe ediyorum!” [A‘râf 7/59] dediği vakit yalan-lamış oldukları azaptır.

[1064] “Bizim gözetimimiz altında” yani bizim korumamız ve gözeti-mimiz altında. Sanki yanında Allah tarafından gönderilmiş ve kendisine saldırılmasın ve işini bozacak bir bozucu kendisine müdahale etmesin diye gözleriyle onu gözetleyen muhafızlar bulunmaktaymış gibi. Nitekim ‘aleyhi minallāhi ‘aynün kâlietün (onun üzerinde Allah’tan bir koruyucu göz var) sözü de buna benzer bir kullanımdır.

[1065] “Ve vahyimizle” yani sana nasıl yapacağını emredecek ve öğrete-ceğiz. Rivayete göre, gemiyi bir kuşun gövdesi gibi yapması emredilmiş. Bir rivayete göre Nûh Aleyhisselâm’a, “suyun tandırdan kaynadığını gördüğün za-man sen ve beraberindekiler gemiye binin” diye vahyedilmiş, sona su tandırdan (kaynayıp) çıkınca hanımı bunu ona haber vermiş, o da gemiye binmiştir. Bir görüşe göre bu tandır Âdem Aleyhisselâm’ın taştan mamul tandırı olup, daha sonra Nûh Aleyhisselâm’a kalmıştır. Bu tandırın nerede olduğu konusunda ih-tilâf edilmiştir. Şa‘bî’den [v. 104/722] Kûfe mescidinde, iç kısmın sağ tarafında Kinde kapısının yanında olduğu ve Nûh Aleyhisselâm’ın gemiyi mescidin or-tasına denk gelen yerde inşa ettiği rivayet edilmiştir. Bir görüşe göre bu tandır Şam’da ‘Aynuverde adlı yerdedir. Bir başka görüşe göre Hindistan’dadır. İbn Abbas’ın “Tandır yeryüzüdür.” dediği, Katâde’nin [v. 117/735] ise “Yeryüzün-deki en yüksek yerdir.” dediği nakledilmiştir. Hazret-i Ali’nin “Tandır kaynadı ifadesi tanyeri ağardı anlamındadır.” dediği nakledilmiştir. Bunun, “Tandırın kaynaması, tanyerinin ağarması esnasındadır.” anlamına geldiği söylenmiştir. Bir başka görüşe göre bu ifade tıpkı hamiye’l-vatīsu (tandır kızıştı / iş zora girdi) ifadesi gibi bir deyimdir. Ancak doğru olan, ilk görüştür.

[1066] Seleke fî-hi ifadesi “onun içine girdi” anlamında kullanılır, seleke ğayrahû ve eslekehû ise “onu soktu” anlamındadır. Şair şöyle demiştir:

Nihayet onları Kutâide (isimli dar geçide) soktular

[1067] Min külli1 zevceyni (her ‘ikili’den bir) ifadesi, ikili her iki top-luluktan demek olup, bunlar da erkek ve dişi topluluğudur, yani erkek ve dişi develer ile aygırlar ve kısraklar gibi. إ kelimesi, erkek ve dişi deve ile aygır ve kısrak gibi “birbirinin eşi olan iki tek” anlamındadır. Rivayete göre Nûh (a.s.) sadece yavrulayan ve yumurtlayan hayvanları almıştır. Min külli ifadesi tenvin ile ٍ ّ şeklinde de okunmuştur. Bu durumda anlam כ“Her ümmetten iki çift” şeklinde olur ve isneyni ifadesi tekit ve daha fazla açıklama yapmış olmak için kullanılmış olur.1 Müfessirin, زو ٍ ّ -kıraatini değil, min külli zevceyni (her ‘ikili’den bir) oku (her şeyden ikişer eş) כ

yuşunu esas aldığı anlaşılıyor. / ed.

[1068] Sebeka kelimesi, olumsuz hüküm anlamında kullanılınca Alâ ile, olumlu hüküm anlamında kullanılınca ise Lâm ile kullanılmıştır. Nite-kim ْ ُ ْ א ا ِ ْ ُ َ ْ َ َ َ َ ِ Haklarında daha evvel tarafımızdan ‘en“) إِن اgüzel’in takdir edildiği (İsa Mesih, melekler vb.) kimseler” [Enbiyâ 21/101]); َ ِ َ ْ ُ ْ َא ا אدِ

ِ ِ א ُ َ ِ ْ כَ َ َ َ ْ َ َ -Gerçek şu ki; peygamber olarak gönderi“) وَlen kullarımız hakkında sözümüz önceden verilmiştir” [Sâffât 37/171]) ve א َ ْ َ َ َ اכْ א َ א ْ َ َ وَ ْ َ َ כَ א (“Herkesin kazandığı kendi lehine, işlediği kendi

aleyhinedir.” [Bakara 2/286]) âyetleri ve Hazret-i Ömer’in leytehâ kânet kifâfenlâ ‘aleyye ve lâ lî (keşke [şu hilafet görevinden vebalim] ucu ucuna gelse! Ne aley-hime ne de lehime olsa!..) şeklindeki sözü bu kullanıma örnektir.

[1069] Şayet “Onların kurtuluşu için dua etmesini neden yasaklamıştır?” dersen, şöyle derim:Çünkü âyetin anlamı onların zalim olduklarını ihtiva etmektedir ve hikmet gereği bu kimselerin mutlaka boğulmaları gerekmek-tedir, zira Allah Teâlâ boğulmalarında yarar, hayatta kalmalarında ise zarar olduğunu bilmektedir. Kendilerine oldukça uzun bir süre ömür verdiği halde sadece sapkınlıkta ileri gitmişlerdir ve gösterilen kesin kanıtlar onları ilzâm etmiş, bahanelerini tüketmiştir. Dolayısıyla geriye sadece onların ibret alacak kimseler için birer ibret kılınması (helâk edilmeleri) kalmıştır.

[1070] Hatta Allah Teâlâ onlar için dua etmeyi yasaklamanın hemen ar-dından, onların helâk edilmesi ve kendilerinden kurtulması sebebiyle Nûh Aleyhisselâm’ın hamd etmesini emrederek bu hususu oldukça vurgulu bir şe-kilde ifade etmiştir. Bunun bir benzeri, “Ve böylece, zulmeden toplumun kökü kurutulurdu!.. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun!” [En‘âm 6/45] âye-tinde vardır. Sonra Allah Teâlâ Nûh Aleyhisselâm’a, kendisi için daha önemli ve faydalı olan bir konuda dua etmesini emretmiştir ki bu da onu gemide ya da gemiden çıktıktan sonra yeryüzünde mübarek kıldığı bir yere yerleştirme-sini, kendisine iki cihanda (nimeti) ziyadesiyle vermesini istemesidir. Yine bu duayla birlikte, talebine uygun bir şekilde Allah’a övgüde bulunmasını da emretmiştir ki bu da “Sen indirip konaklatanların en hayırlısısın” ifadesidir.

[1071] Şayet “Beraberindeki kimselerle birlikte sen de gemiye yerleşti-ğinde’ ifadesi ‘yerleştiğinizde’ anlamına geldiği için, ‘de’ yerine, çoğul olarak ‘deyiniz’ denmesi gerekmiyor muydu?” dersen, şöyle derim:[Tekil olarak Nûh (a.s)’a hitap edilmiştir,] çünkü o onların peygamberi ve önderidir, dolayısıyla onun söylemesi, hepsinin söylemesi anlamına gelir. Üstelik sadece ona hi-tap edilmesinde nübüvvet makamının üstünlüğüne ve rubûbiyet makamı-nın büyüklüğüne, bu makama muhatap olma seviyesine ancak melek ya da peygamberlerin yükselebileceğine işaret bulunmaktadır.

[1072] [Menzilen şeklindeki okuyuşun yanı sıra] münzelen şeklinde de okunmuştur. Bu durumda kelime ‘konaklama olarak’ (inzâlen) ya da “konaklama yeri” anlamı-na gelir ki bunun bir benzeri de “Onları elbette razı olacakları bir yere sokacak-tır” [Hac 22/59] âyetinde[ki müdhalen kelimesinde] söz konusudur. İn edatı, İnne’nin hafifletilmiş hali, Lâm ise bu İn’in olumsuzluk anlamındaki İn’den ayrılmasını sağlayan Lâm’dır. Anlam, “Durum şudur ki bizler imtihan ederiz”, yani “Nûh kavmini büyük bir bela ve şiddetli bir azaba maruz bırakacağız” şeklindedir. Ya da “işte bu âyetlerle kullarımızı imtihan ederiz ki kimin ibret ve öğüt aldığını göre-lim” şeklindedir. Bunun benzeri “Gerçek şu ki Biz, onu (Cudi’de) bir âyet olarak bıraktık. Ama düşünüp ders alan var mı?!” [Kamer 54/15] âyetinde vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

31. Bunların ardından bir başka nesil meydana getirdik.
Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

rınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” diyen kendi içlerinden bir peygamber gönderdik.

[1073] “Bir başka nesil” Hûd Aleyhisselâm’ın kavmi olan Âd kavmidir. Bu görüş İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ’nın Hûd Aley-hisselâm’ın “Şunu hayırla yâd etsenize: Nûh’un kavminden sonra, O sizi onların yerine getirmiş ve size daha üstün bir bünye bahşetmişti…” [A‘râf 7/69] şeklindeki sözünü nakletmiş olması ve Hûd kıssasının A‘râf, Hûd ve Şu‘arâ surelerinde hemen Nûh kıssasının akabinde zikredilmiş olması bu görüşü desteklemektedir.

[1074] Şayet “Ersele (gönderdi) fiili tıpkı benzerleri olan veccehe, enfeze ve ba‘ase fiilleri gibi mef‘ûlünü İlâ ile alır. Peki, bu fiil Kur’ân’da neden bazen İlâ ile kullanılırken bazen Fî ile kullanılmıştır? Sözgelimi ٍ ِ أُ אكَ ْ َ ِכَ أرَْ כَ(“İşte, seni de bir topluluğa gönderdik ki” [Ra’d 13/30]); ْ ِ ٍ َ ْ َ

ِ א ْ َ א أرَْ وٍَ ِ َ (“Biz herhangi bir şehre bir uyarıcı gönderdiğimiz zaman” [Sebe 34/34]) ve ً ُ ْ رَ ِ

ِ א ْ َ رَْ َ (“Onlara da peygamber gönderdik.” [Mü’minûn 23/32]) denil-miş, bir başka yerde ise دًا ُ ْ ُ א אدٍ أَ -Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönder“) وَإِ dik.” [A‘râf 7/65]) denilmiştir?” dersen, şöyle derim:Aslında bu fiil Fî ile, İlâ ile olduğu gibi mef‘ûl almış, onunla ilişkilendirilmiş değildir, aksine (örnek veri-len âyetlerde geçen) toplum ve şehir gibi kelimeler, gönderme fiilinin mekânı olarak ifade edilmiştir. Nitekim Ru’be de [v. 145/762] şöyle demiştir:

Onlara gözünü budaktan sakınmayan ve kolay teslim olmayan birini gönderdin

[1075] Ayrıca ا ًِ َ ٍ َ ْ َ ِ ّ כُ

ِ א ْ َ َ َ א ِْ ْ َ -Dileseydik, her şehre bir uyarı“) وَ

cı gönderirdik.” [Furkān 25/51]) âyetinde ba‘ase fiili de bu şekilde kullanılmıştır. [1076] En (diye) edatı, erselnâ (gönderdik) fiilini izah eder, yani onlara

peygamberlerin diliyle ‘Allah’a kulluk edin’ dedik.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

halde nankörce inkâr etmiş ve âhiretle karşı karşıya geleceklerini yalan-lamışlardı- dediler ki: “Bu da aslında sizin gibi bir insan; sizin yedikle-rinizden yiyor, sizin içtiklerinizden içiyor!”

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[1077] Şayet “Hûd kavminin Hûd Aleyhisselâm’a cevap olarak söyledikleri A‘râf suresinde ve Hûd suresinde nakledilirken başında Vav olmaksızın ُ َ َ ْ אلَ ا ٍ َ א َ ِ اكَ َ َ א ِ إِ ِ ْ َ ْ ِ وا ُ َ َ כَ

ِ -Kavminin nankörce inkâr eden ileri gelenle“) اri; “Biz, seni tam bir beyinsizlik içinde görüyoruz” dediler” [A‘râf 7/66]) şeklinde ve ٍ َ ِّ َ ِ א َ ْ ِ א دُ ُ א ا ُ א (Dediler ki: “Ey Hûd! Sen bize [bizi imana icbar edecek] apaçık bir kanıt getirmiş değilsin! [Hûd 11/53]) şeklinde zikredilmiş, burada ise Vav ile zikredilmemiştir; bu ikisi arasındaki fark nedir?” dersen, şöyle derim:Vav olmaksızın kullanılan ifadelerde sanki biri “Peki kavmi ne dedi?” şeklinde bir soru sormuş da ona cevaben “Şöyle şöyle dediler.” şeklinde cevap verilmiştir. Vav ile ifade edilen kullanımlarda ise cümlede onların söyledikleri peygamberin söylediğine atfedilmiştir; anlam da “İşte bu hak söz ile bu bâtıl söz bir araya geldi, aralarında ne kadar da büyük bir fark var!” şeklindedir.

[1078] “Ahiretle karşı karşıya geleceklerini” yani ahiretteki hesap, sevap ve ceza ile karşı karşıya geleceklerini. Bu ifade tıpkı “Ah keşke Mekke’nin komşusu olsam!” ifadesi gibidir, zira burada da “Ah keşke Mekke’de Allah’ın civarında olsam!” mânası kastedilir.

نَ] [1079] ُ َ ْ َ א ِ ifadesinde] zamir hazfedilmiş olup, min meşrûbikum (sizin içtiğinizden) anlamındadır. Ya da zamir, öncesindeki ifadenin ken-disine delâlet etmesi sebebiyle hazfedilmiştir. İzen (o takdirde) ifadesi şart cümlesinin cevabı olup Hûd kavminden bu karşılıklı konuşmayı yapanla-rın birbirlerine verdikleri cevabı ifade eder; anlam “aklınızı hüsrana uğratır, görüşünüzde aldanırsınız” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

36. “Ne kadar uzak size vaat edilen ne kadar uzak!..”
Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

tekrar diriltilecek değiliz!”

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

ka bir şey değil!.. Ona iman edip bağlanacak değiliz!” כ [1080] -ifadesi tekit için iki kez tekrar edilmiştir; ilki ile ikincisi ara أ

sına bir zarf girerek bunları birbirinden ayırt ettiği için bu tekrar gayet güzel olmuştur; َن ُ َ ْ ُ ilk כ -ün haberidir. Ya da ihrâcukum izâ mittum (çıkarı’أlışınız öldüğünüz vakittir) anlamında َن ُ َ ْ ُ ْ כُ ْ ,mübteda أَ

ِ haberdir إِذا ve bu cümleyi sonra כ نَ ün haberi olarak getirmiştir. Ya da’أ ُ َ ْ ُ ْ כُ -ifa أَdesi şartın cevabı olan bir fiil ile merfû‘dur; sanki izâ mittumvaka‘a ihrâcu-kum (Çıkarılışınız öldüğünüz zaman gerçekleşir) denilmiş; ardında da şart cümlesi (ikinci) כ ün haberi olarak gelmiştir. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde’أe-ya‘idüküm izâ mittüm (size; öldüğünüzde … mı vaat ediyor?) şeklindedir.

[1081] Heyhât (Ne uzak!) kelimesi, her biri hem tenvinli hem tenvinsiz olmak üzere fetha, kesre ve zamme ile okunmuş olduğu gibi, vakıf halin-deki lafzı esas alınarak sükûn ile de okunmuştur. Şayet “ون א (size vaat edilen) ifadesi ile kastedilen, uzak görülen şeydir, dolayısıyla [heyhâte kelime-sinin fâ‘ili olduğu için] bu kelime ile merfû‘ olması gerekir. Nitekim şairin şu beytinde merfû‘ olarak kullanılmıştır:

Ne kadar da uzak Akîk vadisive (sevdiğimin de içlerinde yer aldığı) ahalisi, ne uzak!..

[1082] O halde âyette (ون א ifadesinin başında yer alan) Lâm nedir1?” dersen, şöyle derim:Zeccâc [v. 311/923] tefsirinde şöyle demiştir: [Burada ifade-nin takdiri] el-bu‘du li-mâ tû‘adûn (size vaat edilen şey için uzaklık söz konusu-dur) şeklinde ya da heyhâte kelimesini tenvinli okuyup mastar konumunda değerlendirenlerin okuyuşuna göre bu‘dün li-mâ tû‘adûn (uzak olsun size vaat edilen) şeklindedir. Burada bir başka yorum daha mümkündür; buna göre Lâm önce “uzaktır” anlamına gelen heyhâte kelimesinin kullanılmasının ar-dından, bu kelimeyi (yani uzak olanın ne olduğunu) açıklamak için kulla-nılmıştır. Nitekim ََכ َ ْ َ (“Sen!.. Gel haydi!” [Yûsuf 12/23]) ifadesinde, kime ‘haydi’ dendiğini beyan etmek için de aynı Lâm kullanılmıştır.

1 Yani ifadenin ون א אت אت şeklinde olması gerekmiyor mu? / ed.

[1083] Bu , anlamı ancak devamındaki ifadelerle anlaşılan bir zamir-dir; ibarenin aslı, ini’l-hayâtu illâ hayâtune’d-dünyâ (Hayat tamamen şu dünya hayatından ibaret) şeklindedir. Ancak ilk “hayat”ın yerine zamiri kullanıl-mıştır. Çünkü haber, bu zamirin bu anlama geldiğine delâlet etmekte ve onu beyan etmektedir. Bunun bir benzeri hiye’n-nefsü tetehammelu mâ hummilet (Nefistir; kendisine yüklenene tahammül eder.) ve hiye’l-’arab tekūlü mâ şâet (Arap bunlar, diledikleri gibi konuşurlar [Arapçayı]!) ifadeleridir. Anlam, “Bu hayattan başka hayat yok.” şeklindedir. Çünkü burada olumsuzluk anlamı veren İn, hayat anlamına gelen ve bütün bir hayat cinsini ifade eden ’nin başına gelmiş ve onu olumsuzlamıştır, bu yönüyle, kendisinden sonrakini bir cins olarak tamamen olumsuzlayan Lâ’ya benzer. “Ölürüz yaşarız” yani kimi ölür, kimi doğar, bir nesil gider diğer nesil gelir [dedikten] sonra “Bu, peygam-berim derken ve bize yeniden dirilmeyi vaat ederken Allah’a iftira eden bir kişiden başka bir şey değil! Onu doğrulayacak değiliz!..” demişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

39. “Ya Rabbi! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et!” dedi.
Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

40. “Az sonra kesinlikle pişman olacaklar!” buyurdu (Allah da...)
Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

onları çer çöp haline getirdik. Helâk olup gitti böylece, zalimler![1084] (az) ifadesi tıpkı mâ raeytühu kadîmen ve lâ hadîsen (onu ne

eskiden ne de yakın zamanda gördüm) ifadesindeki kadîm ve hadîs kelime-leri gibi zamanı nitelemektedir; ‘an karîbin (yakında) ifadesi de bu mânada-dır. Mâ, sözü edilen sürenin azlığını ve kısalığını tekit eder.

[1085] “Sarsıntı” Cebrâil Aleyhisselâm’ın sarsıntısıdır, onları sarsmış ve yerle bir etmiştir. א yani hak ettikleri. Çünkü onlar helâk edilmesi ge-reken kimselerdi. Ya da bu ifade “Allah’ın adaleti olarak” anlamındadır. Bu durumda bu kelime (bi’l-hakki kelimesi) bir kimse kararlarında adil olduğu zaman kullanılan fülânün yakdî bi’l-hakki (falan kişi adilce karar verir) ifa-desindeki kullanıma benzer.

[1086] Allah Teâlâ âyette onları, helâk olmuş hallerinde “güsâen” şeklin-de nitelemiş, çer çöpe benzetmiştir. Bu kelime akıntının sürüklediği yaprak, çöp ve benzeri şeyler anlamına gelir. Yine (“sonra da kara bir çöp yığınına çeviren” [A’lâ 87/5]) âyetinde de bu ifade vardır. Bu kelime İmru’ü’l-Kays’ın [v. 25/645] şu beytinde şeddeli olarak [ğussâen şeklinde] gelmiştir:

Akıntıdan ve çer çöpten sanki bir kirmenin eğirdiği yumak gibiydi

[1087] Bu‘den (uzak olsun), suhkan (defolsun), deferan (pis kokulu) vb. kelimeler, fiil yerine kullanılan mastarlardandır, Sibeveyh bu mastarlar hak-kında, “açıkça ifade edilerek kullanılmayan fiillerle mansūbdurlar” demiş-tir. Âyette bu‘den kelimes, ba‘udû (helâk oldular) anlamındadır. Bu kelime tıpkı raşide - ruşden / raşeden gibi, ba‘ide - bu‘den / ba‘aden şeklinde gelir.

[1088] “Zalimler” ifadesi, def olup gitmeleri yönünde beddua edilen kimseleri açıklamakta olup tıpkıכ (“Sen! Gel haydi!” [Yûsuf 12/23]) ifadesindeki ve ون א (size vaat edilen şey ) ifadesindeki kullanım gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

42. Sonra, bunların ardından başka nesiller yarattık.
Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

hisselâm’ın ve diğerlerinin kavimleridir. İbn Abbas’tan, “Bunlar İsrail oğul-larıdır.” şeklinde bir görüş nakledilmiştir. “Ecelini” yani helâki için belirlen-miş, yazılmış olan süreyi.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

ا [1090] ْ َ (peşpeşe) kelimesi fa‘lâ vezninde olup sonundaki Elif müen-neslik ifade eder, zira “peygamberler” bir cemaat teşkil etmektedir [cemaat da müennestir]. Bu kelime tenvin ile tetran şeklinde de okunmuştur. Başındaki Tâ, Vav’ın yerine kullanılmıştır; tevlec (in) ve teykūr (vakar) kelimelerinde kullanıldığı gibi. Yani “birbiri ardından, teker teker” anlamında olup “tek” anlamındaki vitr kökünden gelir.

[1091] Allah Teâlâ peygamberleri Kur’ân’da kâh kendisine kâh top-lumlarına izafe etmiştir. İlkinin örneği “Peygamberlerimiz onlara apa-çık delillerle geldiler.” [Mâide 5/32]) âyeti, ikincisinin örneği ise “Pey-gamberleri, bunlara apaçık deliller getirmişlerdi.” [A‘râf 7/101]) âyetidir. Çünkü izafet bir ilişki sebebiyle yapılır, peygamberler ise hem kendi-lerini gönderenle hem de gönderildikleri toplumla ilişkilidirler. “On-ları birbiri ardınca getirdik” yani o millet ve nesilleri birbiri ardınca helâk ettik “ve tamamını birer söylentiye çevirdik;” insanların, gece top-lantılarında hayretle anlattıkları [ibretlik] birer söylenti haline getirdik.

el-Ehâdîs kelimesi hadîs (söz) kelimesinin çoğulu da olabilir -ki Hazret-i Pey-gamberin hadislerine bu itibarla ehâdîs denir- insanların eğlenmek ve hayrete düşmek amacıyla anlattıkları şeyleri ifade eden uhdûse (eğlenti) kelimesinin çoğulu da olabilir; tıpkı udhûke, ul‘ûbe ve u‘cûbe (komedi, oyun-eğlence, [illüz-yon vb.] hayret verici şeyler) gibi. Burada kastedilen de budur.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[1092] Şayet “Güçlü kanıttan maksat nedir?” dersen, şöyle derim:Bu-nunla asânın kastedilmiş olması mümkündür, çünkü o, Mûsâ Aleyhisselâm’ın mucizelerinin esası ve en önde gelenidir. Nitekim yılana dönüşme, sihirbaz-ların sihirlerini silip süpürme, denizi yarma, kayaya vurmak suretiyle oradan pınarlar fışkırtma, koruyucu görevi yapma, şamdan gibi aydınlatma, yemye-şil meyveli ağaç haline gelme, kuyudan su çekmek için kova ve ip işlevi gör-me gibi pek çok ‘mucize’ onunla ilgilidir. Âyette “güçlü kanıt”, diğerlerinden üstün başlı başına bir mucize olduğu için, sanki onlardan biri değilmiş gibi ayrıca ifade edilmiş, bu yüzden de diğer mucizeleri ifade eden kelimeye at-fedilmiştir. Bunun bir benzeri [“Meleklere” ifadesinden sonra, sanki Cebrâil ve Mîkâil meleklerden ayrı imiş gibi] “… Cebrâil’e ve Mîkâil’e…” [Bakara 2/98] denmesidir. Ya da “güçlü kanıt” ile mucizelerin kendisi kastedilmiş de olabilir, buna göre, bu mucizelerden her biri ‘aşikâr güçlü birer kanıt’ olmaktadır.

א [1093] “kibirli” anlamına gelir. Nitekim şu âyetlerde bu mânadadır: “ Firavun, ülkesinde iyice kibirlenmiş…” [Kasas 28/4], “Yeryüzünde böbürlenme ve bozuculuk arzusu bulunmayan kimselere…” [Kasas 28/83]. Ya da “insanlara tahakküm eden, azgınlık ve zulümle onları baskı altına alan” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

lanılır. Tekil kullanıma örnek “düzgün bir beşer” [ Meryem 19/17] ifadesi, çift kullanıma örnek “iki beşere” [Mü’minûn 23/47] ifadesi ve çoğul kullanıma örnek “Herhangi bir beşer görecek olursan” [ Meryem 19/26] ifadesidir.

[1095] Mislü ve ğayru gibi kelimelerle tesniye ve çoğul lafızlar nite-lenebileceği gibi hem müzekker hem de müennes lafızlar nitelenebilir.

ْ ُ ُ ِْ إِذًا ْ כُ َ ;(O zaman siz de onlar gibi olursunuz!” [Nisa 4/140]“) إِ ِ وَ

ُ َ ْ ِ َرْضِ ْ âyetleri, humâ (Arz’dan da bir o kadar…” [Talâk 65/12]“) اmislâhu (Bu ikisi, onun iki benzeridir.) ve hum emsâluhû (Onlar, onun benzerleridir.) ifadeleri ile ْ כُُ א ْ אدٌ أَ ِ ِ ْ دُونِ ا ِ نَ ُ ْ َ َ ِ Allah’tan“) إِن اbaşka yalvardıklarınız kesinlikle sizin gibi birer kuldur.” [A‘râf 7/194]) ayetidir.

[1096] “Hem de kavimleri” yani İsrail oğulları; bize adeta kulluk eder gibi boyun eğmiş durumda iken..!? Ya da Firavun ilâhlık iddiasında bu-lunduğu, insanların kendisine ibadet etmesini istemiş olduğu ve kendisine itaatlerini ibadet olarak değerlendirdiği için böyle denilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

[1097] Belki yasa ve öğütleri ile amel ederler diye “o kitabı” yani Tevrat’ı “Mûsâ’ya” yani Mûsâ’nın kavmine vermiştik. Burada tıpkı “ Firavun ve kur-maylarının kendilerine işkence edeceği korkusuyla” [Yunus 10/83] ifadesinde olduğu gibi Firavun hanedanı kastedilmiştir. Nitekim Hâşim, Sakīf, Temîm gibi özel isimler kullanıldığında bunların kabileleri kastedilir. “Belki …ler diye” ifadesindeki zamirin Firavun ve kurmaylarına işaret etmesi mümkün değildir, çünkü Tevrat İsrail oğullarına Firavun ve kurmayları boğulduktan sonra verilmiştir: “İşte, bu ilk nesilleri helâk ettikten sonra, Mûsâ’ya o kitabı verdik.” [Kasas 28/43].

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

[1098] Şayet “İki mucize’ denseydi, onun da bir açıklaması olur muy-du?” dersen şöyle derim: Evet. Çünkü Meryem, kendisine erkek eli değme-den doğurmuştur, İsa Aleyhisselâm ise Allah’ın ruhu olup Meryem’[in rahmin]e[vasıtasız] ilkā edilmiştir. Beşikte iken konuşmuştur. ‘Ölü’leri diriltmiş ve di-ğer pek çok mucize göstermiştir. Dolayısıyla, başlı başına bir mucizedir. Lafız “iki mucize” anlamına da gelebilir; bu durumda mâna “ Meryem’i de mucize kıldık, oğlunu da mucize kıldık.” şeklinde olur ve ilk “mucize” keli-mesi, ikincisinin yeterli delâletinden dolayı hazfedilmiştir.

[1099] Rabvetin (yüksekçe yer) kelimesi rabâvetin şeklinde de okunmuştur ki bu iki kelimenin Râ’sı her üç hareke ile de okunmuştur.1 Anlamı yüksek yerdir. Bir görüşe göre burası, Beyt-i Makdis toprağı olan İlyâ’dır ve yeryüzünün tam orta yeridir. Yine söylendiğine göre, Yeryüzünün gökyüzüne en yakın yeri olup, aradaki mesafe on sekiz mil imiş. Bu görüş Kâ‘b’dan nakledilmiştir. Bir görüşe göre ise Dımaşk ve [yakınındaki] el-Ğûta bölgesidir. Hasan-ı Basrî’den “ Filistin ve Ramle bölgesidir.” görüşü nakledilmiştir. Ebû Hureyre’den “Şu Ramle’ye, Filistin’in Ramle bölgesine sahip çıkınız, çünkü Allah’ın zikrettiği o ‘yüksekçe yer’ orasıdır” dediği nakledilmiştir. Bir başka görüşe göre ise bu bölge Mısır’dır.

[1100] Karâr, düz ve yerleşime elverişli yer demektir. Katâde’den [v. 117/735] “meyveli ve sulak yer” anlamında olduğu nakledilmiştir, yani “mey-veli, verimli olduğu için sakinleri oraya yerleşirler” anlamındadır. ِ َ yerin üzerinde açık ve görünür şekilde akan su demektir. Başındaki Mîm’in kelime-nin aslından mı yoksa ilave mi olduğu konusunda ihtilâf edilmiştir; kelimeyi mef‘ûl vezninde kabul edenlerin yaklaşımı açısından bu kelime, tıpkı rake-behû (ona bindi) kelimesinin “ona üzengisiyle vurdu” anlamında kullanılması gibi, açık seçik olduğu için gözle görülen, idrak edilen anlamında olup ‘ânehû (gözüyle ayan beyan gördü) kökünden gelir. Kelimeyi fa‘îl vezninde kabul edenler açısından ise bunun kökü mâ‘ûn (fayda, menfaat) olup anlamı, “açık-lığı ve akıyor oluşu sebebiyle çok faydalı su” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

[1101] Bu nida ve hitap, lafızdan anlaşıldığı gibi peygamberlere yönelik de-ğildir. Zira peygamberler değişik zamanlarda birbirinden ayrı olarak gönderilmiş-lerdir. Dolayısıyla, hepsine birden hitap etmek nasıl mümkün olabilir ki? Aksine mâna, “Kendi zamanında gönderilmiş olan her bir peygambere bu şekilde nida edilmiş, bu emir verilmiştir” şeklindedir. Böylece bunu dinleyen kimse, bu husu-sun bütün peygamberlere söylenmiş, hepsine emredilmiş olduğunu ve dolayısıyla dikkate alınmaya, uygulanmaya değer olduğunu anlamış olur.

[1102] “Tertemiz şeyler” ifadesi ile hoş ve helal olan şeyler kaste-dilmiştir. Denmiştir ki: Rızkın temiz olanı helâl, saf ve besleyici olanı-dır. Helâlden maksat, kullanmakla Allah’ın emrine karşı gelinmiş ol-mayan rızık; saftan maksat Allah’ın unutulmadığı rızık, besleyiciden maksat ise canı ayakta tutan ve aklı muhafaza eden rızıktır. Ya da insan-ların hoşuna giden lezzetli yiyecek ve meyveler kastedilmiş de olabilir.

35

Bu ifadenin “Her ikisini de verimli, suyu bol, yüksekçe bir yerde barındırdık.” ifadesinin hemen akabinde zikredilmiş olması da bu yorumu destekler. Bu bil-dirimin İsa Aleyhisselâm’ın ve Hazret-i Meryem’in yüksekçe yere sığınmaları esnasında yapılmış olması da mümkündür. Bu durumda ifade aktarım tarzın-dadır: “Onları oraya yerleştirdik ve kendilerine bunu söyledik.” Yani o ikisine bütün peygamberlerin buna muhatap olduğunu bildirdik ve “peygamberlerin izinden giderek size verdiğimiz rızıktan yiyin, salih amel işleyin” dedik.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[1103] İnne, yeni başlayan bir cümle olarak kesre ile okunduğu gibi, li-enne (çünkü) anlamında üstün ile (enne) ve hafifletilmiş olarak en şeklinde de okun-muştur. ْ ُכُ .ifadesi ise bütün bu okuyuşlarda merfû‘dur (sizin ümmetiniz) أُ

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

ا [1104] ً ُ زُ şeklinde okunmuştur. Bu kelime zebûrun çoğuludur, yani

farklı kitaplara bölündüler, dinlerini farklı dinler haline getirdiler anlamında. Yine züberen (parçalar halinde) şeklinde de okunmuştur. Bu durumda, gümüş ve demir kütleleri anlamındaki züberden isti‘âre olarak kullanılmış olur. Yine Bâ tahfif edilerek -tıpkı rüsül kelimesin rüsl olarak okunmasında olduğu gibi- zübren şeklinde de okunmuştur. Anlam, “Dinlerini parçalara ayırıp ihtilâfa düşen bu fırkalardan her biri kendi bâtılı ile sevinç duymakta, nefsi onunla mutmain olmakta, onun hak olduğuna inanmaktadır.” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

da onların içine gömüldükleri cehalet ve körlüğü anlatan bir mesel olarak kullanılmıştır. Ya da bunlar, içerisinde bulundukları bâtıl durum sebebiyle, suya batıp çırpınan kimselere benzetilmişlerdir. Nitekim şair şöyle demiştir:

Sanki suya batmış, çırpınarak yüzmeye çalışıyorum

[1106] Hazret-i Ali’nin bu kelimeyi fî ğamerâtihim şeklinde okuduğu nakledilmiştir. “Bir süreliğine” yani ölünceye ya da öldürülünceye kadar.

Bu bölümü tek başına aç →

55–56. Âyetlerin Tefsiri

[1107] Bu ifadelerle Hazret-i Peygamber (s.a.) teselli edilmiş, onların der-hal azaba uğratılmasını istemesi ve azabın ertelenmiş olmasından üzüntü duy-ması yasaklanmıştır. ْ ُ

ِ ُ yümidduhum şeklinde, ُאرِع ُ da yusâri‘u ve yüsri‘u şeklinde Yâ ile okunmuştur ki bu durumda bu fiillerin fâ‘ili Yüce Allah olur. Ayrıca yusâri‘u ve yüsri‘u şeklindeki okuyuşlarda kelimenin “verilen şey ” an-lamına işaret eden zamiri ihtiva ediyor olması da mümkündür. Yine yusâra‘u şeklinde meçhul formda da okunmuştur. Anlam şudur: Onlara verilen bu ni-metler, iyice günaha dalmalarından, derece derece günaha batıp, daha fazla gü-nahkârlığa sürüklenmelerinden başka bir şeye yönelik değildir. Oysa onlar bu-nun kendilerinin iyiliği için yarışmak olduğunu zannetmektedirler; kendilerine fayda ve ikramda bulunulduğunu, vakti gelmeden önce ödüllerinin verildiğini düşünmektedirler. Ayrıca burada tıpkı Müslümanlardan hayır sahiplerine ha-yırlarının karşılığı derhal verilmiş olduğu gibi, kendilerine de verilmiş olması-nın kastedilmesi de mümkündür. ْ َ (Aksine) kelimesi “Zannediyorlar mı ki” ifadesinin istidrâkidir, yani aksine onlar tıpkı hayvanlar gibidirler, anlamazlar, fark etmezler ki, bunların kendilerini iyice günaha batıran bir istidraç mi yoksa onların iyiliği için yarış mı olduğunu düşünsün, tefekkür etsinler.

[1108] Şayet “İnne’nin haber içerisinde bir zamir gizli değilse, o zaman bu haberden İnne’nin ismine dönen, ona işaret eden zamir nerededir?” der-sen, şöyle derim:Bu zamir hazfedilmiştir, takdiri [değişik kıraatlere göre] nusâri‘u bi-hî, yusâra‘u bi-hî ve yusâri‘u’lllāhu bi-hî şeklindedir. Bu yönüyle, ْ ِ َ ِכَ إِن ذرِ ُ ُ ْ مِ ا ْ َ (“Bu gerçekten kararlılık isteyen şeylerdendir.” [Şûra 42/43]) ifadesi gibi olup, inne zâlike minhu le-min… şeklindedir. Cümle daha da uzamasın diye ve anlam karışıklığı endişesi olmadığı için hazfedilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

57. (Buna karşılık) Rablerine saygılarından dolayı dikkatli davrananlar,
Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

58. Rablerinin âyetlerine iman edenler,
Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

59. Rablerine şirk koşmayanlar,
Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

60. verdiklerini -Rablerine dönecekleri için- kalpleri ürpererek verenler...
Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

Peygamber (s.a.)’in ve Hazret-i Âişe’nin kıraatinde ye’tûne ve etev; anlamı da “yaptıklarını yapanlar” şeklindedir. Rivayete göre Hazret-i Âişe şöyle demiştir: Peygamber (s.a.)’e; “Ya Rasûlallah! Bu âyette kastedilen kimse, zina eden, hırsızlık yapan, içki içen, fakat buna rağmen (bu esnada) Al-lah’tan korkan kimse midir?” diye sordum. O da “Hayır ey Sıddık’ın kızı!

Aksine, bu kimse namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren, ama buna rağmen, bu yaptıklarının kabul edilmeyeceği endişesiyle Allah’tan korkan kişidir.” buyurdu. [Tirmizî, “Tefsîr”, 24]

[1110] “Hayırda yarışanlar” ifadesi iki anlama gelebilir. İlkine göre “iba-detlere olabilecek en yüksek rağbeti gösteren ve derhal ibadete koşanlar” an-lamına, ikincisine göre ise “dünyada menfaatlere ve ikrama mazhar olurlar” anlamına gelir ki Allah Teâlâ bu mânada “Allah da onlara hem dünyevî karşı-lığı hem de âhiretteki karşılığın güzelini vermiştir.” [Âl-i ‘İmrân 3/148] ve “Ona daha dünyada iken mükâfatını verdik; ama o âhirette de salihlerdendir.” [An-kebût 29/27] buyurmuştur. Çünkü müminler dünyada ibadete koşarcasına git-tikleri zaman, onun (ödülünü) elde etmeye de yarışmış olurlar. Bu, önceki âyetlerle uyumlu olmak itibariyle daha güzeldir, çünkü bu yorumda, kâfirlere verilmeyen bir şeyin müminler için söz konusu olduğu ifade edilmektedir. Bu ifade yusri‘ûne fi’l-hayrâti (hayra koşanlar) şeklinde de okunmuştur.

[1111] “Önde gidenler” yani onun için yarışanlar ya da onu elde etmek için insanları geçenler veya “onu önce alanlar” yani ahiretten önce dünya da âcil olarak onu elde edenler. Bu ifadenin haberin ardından gelen ikinci bir haber olması da mümkündür. א َ ْ ُ ;ifadesin[deki Lâm’]ın mânası da şairin (ve onlar ona) وَ

Ahmed! İnsanlık içinde ona (yani nübüvvete) en lâyık olan sensin.ifadesi gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

[1112] Yani salihleri niteleyen bu özellik, insanın güç ve kudretinin kapsamı dışında değildir. Aynı şekilde Allah’ın kullarını mükellef kıldığı ve onların yaptığı ameller Allah katında boşa gitmez. Aksine, O’nun katında bir kitapta - Levh-i Mahfuz’da- ya da amel defterlerinde sabittir ve bu kitap hakkı söyler, onlar kıyamet günü onda sadece doğru ve âdil olanı eksiksiz ve noksansız bir şekilde okurlar, içlerinden hiçbiri haksızlığa uğramaz. Şu da kastedilmiş olabilir: Allah ancak güç yetirilebilecek olan şeylerle mükel-lef kılar; mükellef elinden gelen bütün gayreti gösterdiği halde yine de bu öne geçenlerin özelliklerine sahip olma noktasına ulaşamazsa, o zaman ona bir vebal yoktur. Bizim katımızda bir kitap vardır ki orada önde olanla-rın amelleri de orta karar olanların amelleri de yazılıdır; hiç kimseye hakkı konusunda zulmetmez, derecesini düşürmeyiz. Aksine, kâfirlerin kalpleri bundan yana gaflet içindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

[1113] “Bundan yana” yani nitelikleri anlatılan bu müminlerin özel-liklerinden yana. “Bunun dışında”, bunu yani müminlerin nitelendiği bu özellikleri aşan, geçen; “yapıp durdukları” yani Allah kendilerini azap ile yakalayıncaya kadar bir türlü vazgeçemedikleri, hırsla devam ettikleri “daha başka işleri de vardır!”

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

65. Hiç feryat etmeyin bugün!.. Çünkü Bizden yardım göremezsiniz!
Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

66. Âyetlerim size okunuyordu da sırt çeviriyordunuz!
Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

gamber hakkında) ileri geri konuşuyordunuz! [1114] Bu َ , sözün kendisinden sonra başladığı hattâdır, kendisin-

den sonra gelen ifade ise şart cümlesidir. Azaptan maksat Bedir günü öldü-rülmek ya da Peygamber (s.a.)’in kendileri hakkında “Allah’ım! Mudar’ın başına sıkıntılar getir! Onlara Yusuf Aleyhisselâm’ın kıtlık yılları gibi kıtlık yılları ver!” diye dua etmesi [Ahmed b. Hanbel, Müsned, XII, 202] ve Allah’ın kendilerini kıtlıkla imtihan etmesi, nihayetinde leşleri, köpekleri, yanmış kemikleri, derileri ve çocukları yiyecek hale gelmeleridir!

[1115] el-Cüâr, yardım çağrısı ile feryat etmek demektir, şair şöyle demiştir:

Uyku saatlerinde sürekli feryat ederek Rabbinden yardım diler

Yani o zaman onlara denilir ki: Feryat etmeyin, zira feryat size bir fayda sağlamaz. “Çünkü Bizden yardım göremezsiniz” imdat bulamazsınız, sizi bizden koruyacak biri olmaz. Ya da bizden size bir yardım ve imdat gelmez.

[1116] (onunla) ifadesindeki zamirin Kadim Ev’e (Kâbe’ye) ya da Harem’e işaret ettiği söylenmiştir. Nitekim “Hiç kimse bize galip gelemez, çünkü biz Harem ehliyiz!” derlerdi. Bunun açıkça değil de bu şekilde za-mirle ifade edilmesini mümkün kılan şey , onların Kâbe ile büyüklük tas-lamalarının ve her türlü övgüye sadece kendilerinin lâyık olduğunu iddia etmelerinin oldukça meşhur ve bilinen bir durum olmasıdır. Zamirin, “âyetlerim” ifadesine işaret etmesi de mümkündür,

ancak “âyetlerim” ifadesi [müzekker] “kitabım” anlamında olduğu için,[mânası esas alınarak zamir müzekker kılınmıştır.] Kur’ân’a karşı kibirlenmeleri ise onu kibirle ya-lanlamaları anlamındadır. כ (kibirlenerek) ifadesi “yalanlayarak” anlamını içerir; bu yüzden de mef‘ûlünü, yalanlama anlamındaki mükezzibîn ifadesi gibi almıştır. Ya da anlam, “Onu dinlemek sizde kibir ve inatçılık oluşturuyor, sizler onun yüzünden kibirli oluyorsunuz!” anlamındadır. Veya buradaki Bâ ا ً

ِ א (gece sohbetleri düzenleyerek) ifadesi ile ilişkilidir, yani “Gece sohbetleri düzenleyip Kur’ân’dan söz ediyor, onu tenkit ediyorsunuz!” anlamındadır. Nitekim onlar geceleyin Kâbe’nin yanında toplanıyorlar ve sohbetler yapıyorlardı. Sohbetleri-nin genel konusu ise Kur’ân idi; ona sihir, şiir gibi isimler koymak ve Peygamber (s.a.)’e hakaretler etmek idi. Ya da bu Bâ “ileri-geri konuşuyordunuz” ifadesi ile ilişkilidir. Sâmir tıpkı hâzır gibi, mutlak olarak çoğul mânada kullanılır; ancak sümmeren ve sümmâren şeklinde [açıkça çoğul sıygalarla] da okunmuştur. ون ُ ْ َ (ileri geri konuşuyordunuz) ifadesi, tuhcirûn (saçmalıyor, ağzınızı bozuyordunuz) ve tuheccirûn (hezeyanda bulunuyordunuz) şeklinde de okunmuştur ki tuhcirûnun kökü açık-saçık konuştuğunda kullanılan ehcera fî mantıkihî (saçmaladı) ifade-sinden gelir. Zamme ile hücr, çirkinlikte aşırılık (fuhş) anlamındadır. Tuheccirû-nun kökü ise “hezeyanda bulundu” anlamındaki hecera fiilinin mübalağa sıygası olan hecceradan gelir. Fetha ile el-hecr kelimesi hezeyan anlamına gelir.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

[1117] “Söz” Kur’ân’dır; “Onun açık seçik hak olduğunu anlayıp da onu ve onu getiren peygamberi tasdik etmek üzere hiç Kur’ân’ı düşün-mezler mi?” denilmiştir. Yoksa peygamber onlara atalarına gelmemiş bir şey getirdiği için mi onu inkâr ediyor, imkânsız görüyorlar. Bu, tıpkı “Ata-ları uyarılmadığı için gafil kalmış bir kavmi uyarasın diye” [Yâsîn 36/6] ifa-desi gibidir. Ya da “Onun ayetlerini, anlattığı kıssaları düşünürken kendi-lerinden önceki inkârcıların başına gelenlerden korksunlar, yoksa onlara atalarına gelmemiş olan bir güven hissi mi gelmiştir ki inanmıyorlar? Zira Allah atalarını korkuttuğu zaman onlar Allah’a, kitaplarına ve peygamber-lerine iman ve itaat etmişlerdi.” anlamındadır. Bu durumda “ataları”ndan maksat İsmail Aleyhisselâm ve onun ardından gelen Adnan ve Kahtān’dır.

Peygamber (s.a.)’in “Mudar ve Rebî‘a hakkında ileri geri konuşmayın, çünkü onlar Müslüman idi, Kuss (b. Sâ‘ide) hakkında ileri geri konuşmayın, o da Müslüman idi, el-Hâris b. Kâ‘b ve Esed b. Huzeyme ve Temîm b. Mürre hakkında ileri geri konuşmayın, onlar İslâm dini üzere idiler. Her ‘ne’den şüphe ederseniz edin, fakat Tübba‘ın Müslüman olduğundan şüphe etme-yin.” buyurduğu nakledilmiştir. [Dabbe oğulları kabilesinin atası olan] Dabbe’nin de Müslüman olduğu ve Süleyman Peygamber’in muhafız kuvvetlerinin ba-şında görev yaptığı rivayet edilir.

[1118] “Yoksa” Muhammed’i “tanımıyorlar mı?” onun nesebinin sıhhati-ni, Hâşim oğullarının en hayırlılarından olduğunu, güvenilirliğini, doğrulu-ğunu, aklını, keskin zekâsını, Kureyş’in en hayırlı delikanlısı olma özelliğine sahip olduğunu bilmiyorlar mı? Ki Ebû Tālib’in, Huveylid kızı Hazret-i Ha-tice’yi [ona] isterken yaptığı konuşma, bu gerçeği net biçimde haykırmaktadır.

[1119] Cinnet, delirme demektir. Onlar Peygamber (s.a.)’in böyle bir şeyden berî olduğunu, içlerinde en aklı başında olanın ve zihni en sağlam olanın o olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Ancak Peygamber (s.a.) onların arzu ve isteklerine muhalif olan, içerisinde yetişmiş oldukları şeye uygun olmayan bir şey getirmişti. Bu yüzden de bâtıla tâbi olmak onların adeta etlerine ve kanlarına karışmış (iliklerine işlemiş)ti. Böylece, Peygamber (s.a.)’in getirmiş olduğu şeyi reddedecek, onu savacak bir yol bulamadılar; çünkü o güneş gibi parlayan bir hakikat ve dosdoğru bir yol idi. Bu yüzden, iftira atmaya, yalan-lara başvurmaya, ona delirme, sihir ve şiir gibi şeylere atfetmeye yöneldiler.

[1120] Şayet “Onların çoğu’ ifadesinden, içlerinden az bir kısmının hakkı yadırgamadığı gibi bir mâna anlaşılıyor.” dersen, şöyle derim:Onların içinde hakkı yadırgamaktan dolayı değil, fakat halkının kınamasından, “Dinden çık-tı! Atalarının dinini terk etti!” gibi konuşmalarından çekindikleri ve kibirlerine yediremedikleri için iman etmeyenler de vardı. Nitekim Ebû Tālib’in bu sebeple iman etmediği anlatılır. Şayet “Bazı kimseler Ebû Tālib’in Müslüman olduğu yö-nündeki görüşün doğru olduğunu iddia ederler.” dersen, şöyle derim:Fe-sübhâ-nallāh! Sanki Ebû Tālib Peygamber (s.a.)’in amcaları içerisinde en silik, adı sanı bilinmez olanı mıydı ki, Hamza ve Abbas gibi amcalarının Müslüman oldukları yaygınlık kazanıp meşhur olmuş da, onun Müslüman olduğu gizli kalmış olsun!?

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

[1121] Allah Teâlâ, hakkın şanının yüceliğini ve göklerin, yerin ve bun-larda bulunanların ancak hak ile kāim olduklarını göstermektedir. Buna göre eğer hak onların hevasına tâbi olacak olsa, bâtıla dönüşür ve âlemin kendisi ile kāim olduğu şey [kıvâm] ortadan kalkar; ondan sonra artık âlemin ayakta kalması söz konusu olmazdı. Ya da burada Allah, Hazret-i Muham-med Aleyhisselâm’ın getirmiş olduğu şeyin, yani İslâm’ın, hak olduğunu kastetmiş ve onun onların hevâsına tâbi olması durumunda inancın şirke dönmüş olacağını, bu durumda da Allah’ın derhal kıyamet gününe getire-ceğini ve tehir etmeksizin âlemi helâk edeceğini kastetmiştir. Katâde’den [v. 117/735] “Hak, Allah Teâlâ’dır.” görüşü nakledilmiştir. Buna göre âyetin mânası, “Eğer Allah onların hevasına tâbi olan; şirki ve günah işlemeyi em-reden bir ilâh olsaydı, o zaman ilâh değil şeytan olurdu ve yerleri ve gökleri ayakta tutmaya kadir olamazdı!” şeklinde olmaktadır.

כ [1122] yani onlara ders veya öğüt veren ya da onların iftihar vesilesi olacak, namlarını yüceltecek kitabı getirdik. Ya da zikr ile onların daha önceden temenni ettikleri ve “Bize de evvelkiler gibi bir mesaj gelmiş olsaydı, biz de herhalde Allah’ın, (ihlâsları sayesinde) kurtardığı kulların-dan olurduk!” [Sāffât 37/168-169] dedikleri şey kastedilmiştir ki כ ifadesi bi-zikrâhum (mesajlarını) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

[1123] Harâcen fe-harâcu şeklinde de, harcen fe-harcu şeklinde de, harcen fe-harâcu şeklinde okunmuştur. Bu, toprakların için devlet başkanına verdiğin zekât ve onun memurlarına ödediğin her tür ücret ve paydır. Bir görüşe göre el-harc gönüllü verilen, el-harâc ise vermenin zorunlu olduğu şeydir. Doğrusu şudur: Harc, haracdan daha hususidir; nitekim harâcu’l-karye (köy vergisi) ifa-desi umumi olarak kullanılırken, bazı ekili alanların vergisini ifade etmek üzere harcu’l-kürde denilir. Kelimeye harf ilavesi anlam ilavesini de getirir. Bu sebeple, ifadeyi َِّכ اجُ رَ َ َ א ً ْ َ şeklinde okuyanların okuyuşu daha güzel olup mâna şöyledir: Yoksa sen onlara doğru yolu göstermek için yaratılmışın o azıcık vergi-sini mi istiyorsun!? Oysa Yaratıcının bol vergisi çok daha hayırlıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

73. Şüphesiz, sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.
Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

[1124] Allah Teâlâ bu âyetlerde onlara kesin kanıtlar koyarak mazeret-lerini tüketmiş; kendilerine gönderilen peygamberin halinin herkesçe ma-lum olduğunu, gizli açık her halinin bilindiğini, dolayısıyla bu görev için seçilmeye gayet uygun olduğunu, bu zamana kadar herhangi bir töhmet altında kalmadığını, dolayısıyla böyle büyük bir iddiayı bâtıl olarak ortaya koymasını, peygamberlik dâvasını dünyalık kazanmaya vesile etmeye çalış-mayacağını ve onları dosdoğru yol olan İslâm dinine davet etmekten başka bir şey yapmadığını ifade ederek onların gerekçelerini ortadan kaldırmıştır. Yine Allah Teâlâ onların gizli hastalıklarını da gün yüzüne çıkarmıştır ki o da düşünme ve tefekkür etme vazifelerini ihlal etmeleri, ellerinde bir delil olmaksızın sapkın atalarının dinlerine körü körüne bağlı olmaları, Allah tarafından parlak delil ve mucizelerle tasdik edilmiş ve doğruluğu onay-lanmış, gerçek açıkça ortaya çıkmış olduğu halde onların yine de Peygam-ber (s.a.)’i mecnun diye vasfederek inkârlarını gerekçelendirmiş olmaları ve hakkı yadırgayıp zikirden paylarına düşen nasiplerini reddetmeleridir. Cümlenin “İşte bu kimselerin nitelikleri, ahirete inanmamaktır.” anlamın-da olması da mümkündür.

[1125] Nâkibûn, “dosdoğru bir yol” olarak ifade edilen mezkûr yoldan uzaklaşanlar anlamına gelir ki buna göre, ahirete inanmayan herkes yoldan uzaklaşmış, ayrılıp sapmış demektir.

[1126] Sümâme b. Üsâl el-Hanefî Müslüman olduktan sonra Yemâ-me’ye gitmiş ve orada Mekkeye giden bütün erzak sevkiyatını durdurmuş-tu. Bunun üzerine, Allah Mekkelileri öyle bir kıtlıkla imtihan etti ki, kıtlık zamanları için sakladıkları deve kanlarını bile içmeye başladılar. Sonunda Ebû Süfyan Peygamber (s.a.)’in yanına geldi ve “Senden Allah adına ve ak-rabalık bağları adına istirham ediyorum!.. Sen ‘âlemlere rahmet’ olarak gön-derildiğini iddia etmiyor musun?” demiş; “Evet öyle.” deyince, Ebû Süfyan, “İyi ama babaları kılıçla, evlatları da açlıkla öldürmektesin!” demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

[1127] Anlam şöyledir: Eğer Allah, onlardan bu zararı, yani kendilerine isabet etmiş olan bu kıtlık ve perişanlığı rahmetiyle kaldıracak olsa ve on-lar da verimlilik, bolluk bulacak olsalar, derhal eski kibirlerine, Peygamber (s.a.)’e ve müminlere karşı düşmanlık ve aşırılıklarına dönecekler, bu uslan-mışlık ve Allah’ın huzurunda merhamet dilenme halleri kaybolup gidecek-tir. “Biz onları önce kılıçla cezalandırdık, Bedir günü büyük liderleri öldü-rüldü ve esir edildi, ama hâla uslanmadılar, tevazu göstermediler, nihayet onlara ölüm ve esaretten daha şiddetli olan açlık kapısını açtık -ki azapların en ağırıdır- bunun üzerine bir anlık uslandılar, boyunları eğildi, içlerinde en azgın ve şedit, en inatçı olanı [Ebû Süfyan] gelip senden merhamet dile-di.” buyurarak buna delil getirmiştir. Ya da “Onları ölüm, açlık vb. her tür sıkıntı ile imtihan ettik, ama onlarda bir yumuşama ve boyun eğme görül-medi. Onlar böyledir, ancak cehennem azabı ile azaplandırıldıkları zaman uslanırlar!” Bu durumda, ifade tıpkı “(Kıyamet) saat(i) gelip çattığı gün, mücrimler ümitsizliğe düşerler” [Rûm 30/12] ve “azaplarına ara verilmez... Orada tamamen ümitsizdirler.” [Zuhruf 43/75] âyetleri gibi olur. el-İblâs, her tür hayırdan ümit kesmek demektir. Şaşkın duruma düşüp sessiz kalmak anlamında olduğu da söylenmiştir.

[1128] Şayet “İstekâne fiilinin vezni nedir?” dersen, şöyle derim:Kevn-den istef‘aledir, bir oluştan diğerine intikal etti anlamındadır. Nitekim aynı formdaki istehâle fiili de bir halden diğerine intikal etti anlamındadır. Ke-limenin sükûndan ifte‘ale vezninde olması da mümkün olup, orta harfinin fethası uzatılarak okunmuştur. Benzer bir durum, (bi-münetezah [uzak] ke-limesinin) bi-müntezâh (uzâk) şeklinde telaffuz edilmesidir.

[1129] Şayet “[ا ُ َכא ْ א ا َ َ ifadesine uygun olarak]ve mâ tedarra‘û (alçak gönül-lülük göstermediler) ya da [َن ُ َ َ َ א ifadesine uygun olarak] fe-mâ yestekînûne وَ(yine de uslanmaz, ümitsizliğe düşmezler) denilseydi olmaz mıydı?” dersen, şöyle derim:Bu şekilde kullanılmış olmasının sebebi, ifadenin; “Biz onları sınadık, fakat sınamanın ardından onlarda herhangi bir uslanma olmadı, bu kimselerin âdeti böyledir, onlar kendilerine şiddetli azap kapısı açılana dek [kibirden vazgeçip] alçakgönüllü olmaz, uslanmazlar.” anlamında olmasıdır.1

א [1130] َ (açtık) kelimesi fettahnâ (açtık da açtık) şeklinde de okun-muştur.1 Malum sınama karşısında uslanmamaları bir kez gerçekleştiğinden fiil-i mazi ile, yalvarıp yakarmama-

ları ise süreklilik arz ettiğinden muzari fiil ile anlatılmış olmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

[1131] Kulak, göz ve gönlün özellikle zikredilmesinin sebebi, bu uzuv-ların diğer uzuvlarda olmayan dinî ve dünyevî yararlarla ilişkili olmasıdır. Bunların ilişkili olduğu yararların başında da, gözlerini ve kulaklarını Allah’ın âyetleri ve fiillerini görüp işitme konusunda çalıştırmaları, sonra da kalpleri ile nazar edip istidlalde bulunmaları gelmektedir. Bu uzuvları, yaratılış amaç-ları doğrultusunda kullanmayan kişi, adeta bunlara hiç sahip olmayan biri konumundadır. Nitekim Hak Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur: “Aslında bunlara, size vermediğimiz imkânlar bahşetmiştik. Onlara da kulak, göz ve gönül vermiştik; fakat ne kulaklarının, ne gözlerinin ne de gönüllerinin ken-dilerine bir faydası oldu. Çünkü Allah’ın âyetlerini, bile bile reddediyorlardı!” [Ahkāf 46/26]. Bu uzuvlara karşılık yapılacak şükrün başı da, bu nimetleri vere-ni kabul ve itiraf etmek, ona ortak ve denk koşmamaktır. Yani “Çok az şük-rediyorsunuz!” א “gerçekten” anlamını tekit etmek için gelmiş zait bir harftir.

-fiili, “sizi yarattı ve tenasül yoluyla yayıp çoğalttı” anla ذَرَأכ [1132]mındadır. Öncesinde dağınık halde iken “Kıyamet günü O’na” [haşredilip]toplanacaksınız.

[1133] “Gece ile gündüzün birbiri ardı sıra gelmesi de O’nun sayesin-dedir” yani bu sadece O’na has bir fiildir, bu fiili üstlenmiş olan O’dur, O’ndan başkası bunlar üzerinde tasarrufta bulunmaya kadir değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

نَ [1134] ُ ِ ْ َ fiilinin Ebû Amr [v. 154/771] tarafından Yâ ile e-felâ ya‘kılûn (Hâla akıllarını başlarına almayacaklar mı!?) şeklinde okunduğu nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

[1135] Yani Mekkeliler kendilerinden önceki kâfirlerin söylediği sözleri söylediler. el-Esâtīr kelimesi estār kelimesinin çoğuludur, estār ise satrın ço-ğuludur. Ru’be [v. 145/762] şöyle demiştir:

Satır satır yazılmış olan kitaplara yemin olsun ki ben…

[1136] el-Esâtīr öncekilerin yazdığı aslı astarı olmayan şeyler anlamında olduğundan, ustūre1 kelimesinin çoğulu olması daha uygundur.

Bu bölümü tek başına aç →

84. Âyetin Tefsiri

84. De ki: Arz ve üzerindekiler kimindir? Biliyorsanız (söyleyin).
Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

yacak mısınız?” de.

Bu bölümü tek başına aç →

86. Âyetin Tefsiri

sahibi kimdir?

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

konuda elinizde bilgi varsa! Bu ifadede onlara yönelik bir küçümseme ve din konularındaki aşırı cehaletleri sebebiyle böylesine açık ve zahir bir husu-su dahi bilmemelerinin mümkün olduğuna dair ima söz konusudur. ون כ ifadesi ikinci Tâ hazfedilerek okunmuştur; “Düşünüp ders çıkarmayacak ve Arz’ı ve üzerindekileri yoktan var edip yaratan kudretin mahlukatı yeni-den yaratmaya da kadir olduğunu, rububiyet konusunda yarattıklarından bazılarının kendisine şirk koşulmaması gerektiğini bilmeyecek misiniz!?” anlamındadır.

[1138] [Üç kez geçen] ا lafzı, ilkinde sadece şeklinde, diğer ikisinde ise hem Lâm ile şeklinde hem de Lâm’sız okunmuştur. Haremeyen, Kûfe ve Suriye mushaflarında ilk şekilde, Basra mushaflarında ise ikinci şekilde yazılmıştır. Lâm’lı okuyuşta mâna esastır, çünkü men rabbuhû (Onun rabbi kimdir?) ifadesi ile li-men huve (O kime aittir?) ifadesi aynı mânaya gelir. Lâm’sız okuyuş ise lafza göredir. İlk ا lafzının da Lâm’sız okunması caizdir, ancak bu şekilde okuyuş rivayet edilmemiştir.

[1139] “Hâlâ sakınmayacak mısınız?” Yani hâlâ O’ndan korkmayacak ve O’na ortak koşmayı ve peygamberlerine isyan etmeyi terk etmeyecek misiniz?

1 Yazılı belge ve kanıtlara dayanan bilimsel, gerçekçi bir anlatıma değil, Mitolojiye dayanan tarih / history. / ed

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

[1140] Bir kimseye bir başkasına karşı yardım edip onu ondan korudu-ğun zaman ecartu fülânen ‘alâ fülânin dersin. Mâna, “Allah dilediğine, dile-diğine karşı yardım eder, ancak hiç kimse hiç kimseye O’na karşı yardım edemez.” şeklindedir.

[1141] “… büyüleni(p aldatılı)yorsunuz!?” yani O’nu bir kabul etme ve O’na itaat etme konusunda aldatılıyorsunuz!? Aldatan ise şeytan ve hevadır.

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

[1142] ْ ُ א ْ َ -ifadesi eteytehüm (getirdin) ve eteytühüm (getir (getirdik) أَdim) şeklinde fetha ve zamme ile okunmuştur. “Gerçeği” yani kendisine evlat nispet edilmesinin imkânsız olduğunu ve şirkin bâtıl olduğu gerçeğini getir-dik. O’na evlat ve ortak isnat ederlerken “asıl kendileri yalan söylemektedir!”

[1143] “O zaman, her tanrı kendi yarattığını alıp götürürdü” her bir ‘ilâh’ kendi yarattığını alırdı ve onun üzerinde tek başına hâkimiyet kurar-dı; onlardan her birinin hükümranlığını diğerlerininkinden ayrı olduğunu görürdün; birbirlerine galip gelmeye çalışırlardı. Nitekim görüyorsun ki dünya hükümdarlarının durumu böyledir; krallık ve hâkimiyet alanları bir-birinden ayrıdır ve birbirlerine yenmeye çalışır dururlar. Kâinatta, hüküm-ranlığın ayrışmasından ve böyle bir galip gelme yarışından kaynaklanan bir eser [düzensizlik ve kaos] asla göremeyeceğinize göre, bilin ki sadece tek bir ilâh vardır ve her şeyin hükümranlığı O’nun tekelindedir.

[1144] Şayet “إذًا (o zaman) ifadesi aslında sadece ceza ve cevap cüm-lelerinin başına gelir, peki burada َ َ (götürürdü) ifadesi, başında her-hangi bir şart ifadesi olmadığı ya da herhangi bir soru yer almadığı halde, nasıl ceza ve cevap olarak kullanılmış?” dersen, şöyle derim:Şart ifadesi hazfedilmiş olup takdiri, “Eğer onunla birlikte birtakım ilâhlar olsaydı.” şeklindedir. Bu ifadenin hazfedilmesinin sebebi, “Onunla birlikte hiçbir ilâh yoktur.” ifadesinin buna yeterince delâlet ediyor olmasıdır. Bu ifade, kendileri ile tartışılan Müşriklere cevap mahiyetindedir.

[1145] “Nitelediklerinden” yani ortak ve evlatlardan münezzehtir. ‘Âli-mi’l-ğaybi (gaybın âlimi) ifadesi cer ile okunduğunda Allah lafzının sıfatı, merfû‘ okunduğunda ise hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir.

Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

93. De ki: Ya Rabbi! Bunların tehdit edildiği şeyi bana göstereceksen,
Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

94. Beni bu zalim kavmin arasında bulundurma ya Rabbi!
Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

Bizim katımızda her şeyin belli bir süresi vardır.)[1146] ( ِّ َ ِ ُ א ifadesindeki) Mâ ve Nûn, tekit harfleridir, yani eğer إِ

bunları tehdit ettiğin azabı dünyada ya da ahirette bana ille de göstermen gerekiyorsa, “beni bu zalim kavmin arasında bulundurma;” onlarla birlikte kılma, onlara ettiğin azabı bana da etme. Hasan-ı Basrî’nin “Allah ona, onun ümmetinden de alacağı bir intikam olduğunu haber vermiş, ancak bunun onun hayatı esnasında mı yoksa ölümünden sonra mı olacağını bildirmemiş ve bu şekilde dua etmesini emretmiştir” dediği nakledilmiş-tir.ŞayetAllah’ın masum peygamberini zalimlerle birlikte tutması nasıl mümkün olabilir ki o, Rabbinden kendisini onlarla birlikte tutmamasını talep etmiş?” dersen, şöyle derim:Kulun Allah’ın yapacağını bildiği bir şeyi O’ndan istemesi ve onun yapmayacağını bildiği bir şeyden de O’na sığın-ması caizdir, çünkü bu, kulun ubudiyyetini ızhar etmesi ve Rabbi karşısın-da tevazu göstermesi, O’nun huzurunda eğilmesi anlamına gelir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in, oturduğu bir yerden kalkarken yetmiş ya da yüz kez Rabbine istiğfar etmesi de bu yüzdendir. Hazret-i Ebû Bekr’in “Başınıza idareci kılındım, ama en hayırlınız değilim” sözü [Ebû Dâvûd, ez-Zühd, s. 56] hakkında Hasan-ı Basrî’nin yaptığı şu değerlendirme ne kadar güzeldir! “ Hazret-i Ebû Bekr onların en hayırlısı olduğunu biliyordu, fakat mümin insan nefsini bastırır.”

[1147] ِّ َ ِ ُ ifadesi Hemze ile türiennî şeklinde de okunmuştur ki tıpkı fe-immâ tereinne [ Meryem 19/26] ve le-teraünne’l-cehîm [Tekâsür 102/6] âyetle-rindeki okuyuşa benzer. Ancak, zayıftır.

[1148] Ya Rabbi!” ifadesinin şart ve cevap ifadelerinin öncesinde iki kez tekrarlanmış olması, kulun Allah karşısında alçakgönüllülük ve boyun eğmişlik hali içerisinde olmasına yönelik bir teşviktir. Müşrikler azap teh-didini inkâr ediyor ve onunla alay ediyorlardı, azabın ale’l-acele gelmesini ist[iyor görün]meleri de bu yüzdendi. Bu sebeple onlara, “Allah, vaat ettiği şeyi yerine getirmeye kadirdir, düşünürseniz siz de bunu anlarsınız, o halde bu şekilde inkâr etmenizin sebebi, mânası nedir?!” denilmiş olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

96. Âyetin Tefsiri

[1149] ( َ َ ِّ ُ ا َ ْ َ أَِ ِ א ِ [sen kötülüğü en güzel olanla]) ifadesi, bi’l-hase-

neti’s-seyyiete [kötülüğü iyilikle] demekten daha etkilidir, çünkü burada iyiliğin kötülükten daha fazla oluşuna işaret söz konusudur; sanki “Sen kötülüğü en güzel olanla sav.” buyrulmaktadır. Anlam, “Onların kötülüklerini gör-mezden gelmek ve karşılığında mümkün olan en iyi şekilde davranmak, hatta görmezden gelme davranışı ile iyilikte bulunma ve bu konuda elinden geleni yapma davranışı bir araya geldiklerinde, iyiliğin kötülük karşısında katbekat üstün olması” şeklindedir. “En güzel olanla” ifadesinin gereği bu-dur. İbn Abbas’tan “en güzel olanla” ifadesinin kelime-i şehadet, kötülüğün ise şirk olduğu, Mücahid b. Cebr’den [v. 103/721] “en güzel olanla” ifadesinin selâm vermek olduğu ve müminin kötü kimse ile karşılaştığında ona selâm vermesi gerektiği görüşü nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî’den ise “Bu, göz yummak ve görmezden gelmektir.” görüşü nakledilmiştir. Bu ayetin, kılıç ayetiyle [Tevbe 9/5] neshedildiği de söylenmiştir. Ancak bu ayetin [neshedilme-yip] muhkem olduğu da söylenmiştir, çünkü karşı tarafı idare etmek, dini yaralamadığı ve şahsiyeti zedelemediği sürece, teşvik edilen bir davranıştır.

[1150] “Nitelendirmekte olduklarını” yani senin ahvaline dair, senin sıfatlarının aksi istikamette söyledikleri şeyleri. Ya da sana yönelik kötü ni-telemelerini “Allah” senden daha iyi “bilmektedir” ve onlara gerekli karşılığı vermeye kadirdir!

Bu bölümü tek başına aç →

97. Âyetin Tefsiri

97. Ve de ki: Ya Rabbi! Sana sığınırım ‘şeytan’ların kışkırtmalarından!
Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

[1151] el-Hemz dürmek demektir. el-Hemezât bu ifadenin cem-‘i mer-resi, yani sayısal olarak çokluk bildiren formudur. Mihmâzü’r-râid (süva-rinin mahmuzu) ifadesi de buradan gelir. İfade “Tıpkı süvarinin hayvanı yürümeye zorlamak için mahmuzlaması gibi şeytanlar da insanı günaha teşvik eder, kışkırtırlar.” anlamındadır. Allah Teâlâ’nın أزَا ْ ُ ز ُ َ (“onları kış-kırttıkça kışkırtan” [ Meryem 19/83]) ifadesindeki ezz de el-hemz gibidir.

[1152] Peygamber (s.a.)’e bunların kışkırtmaları karşısında Allah’a sı-ğınması, Rabbine yalvaran kimsenin ifadelerini kullanması, “Ya Rabbi! Ya Rabbi!” diye tekrarlaması, onların kendisine daha baştan yaklaşamamala-rı ve etrafını saramamaları için Allah’a sığınması emredilmiştir. İbn Ab-bas’ın, “Bu sığınma Kur’ân okuma esnasında yapılır.” dediği, İkrime’nin [v. 105/723] ise, “Şeytanın dürtmesi esnasında yapılır.” dediği nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

99–100. Âyetlerin Tefsiri

[1153] َ ifadesi [96. ayetteki] “nitelendirmekte olduklarını” ifadesi ile ilişkilidir, yani “Onlar işbu zamana kadar senin hakkında kötü konuşmaya devam edecekler!” anlamındadır. Bu iki ayet arasındaki ifadeler ara cümle olup onları görmezden gelme emrinin tekidi mahiyetindedir. Yani şeytanın onuolgunca davranmaktan uzaklaştırma çabalarına ve düşmanlarından in-tikam almaya sevk etmeye çalışmasına karşılık Allah’tan yardım istemesi ve onları görmezden gelmesi emredilmektedir. Ya da َ ifadesi “Asıl onlar yalan söylemekte!..” [Müminun 90] ifadesi ile ilişkilidir.

[1154] Allah’a çoğul sıygası ile (“döndürün” diye) hitap edilmiş olması, tazim anlamındadır. Nitekim şu ifadelerde de bu kullanım vardır:

Sen istersen cenabınızdan başka bütün kadınları kendime yasaklarım1

Hey, bana merhamet edin, ey Muhammed’in ilâhı!

1 Ey benim soylu, akıllı zevcem! Eğer sen istersen cenabınızdan başka bütün kadınları kendime yasaklarım, hiç evlenmem. Sen istersen ne [bir yudum] tatlı, soğuk su tadarım ne de en ufak bir serinlik misali uyku uyurum! / ed.

[1155] Kişi ölümden kesin emin olup işin hakikatini anlayınca, o zamana kadar iman etme ve salih amel işleme fırsatını kaçırmış olduğu için üzerine pişmanlık çöker ve Rabbinden kendisini geri döndürmesini ister, “salih amel işleyeyim” yani “daha önce terketmiş olduğum imana dönüp imanlı olarak salih amel işleyeyim” der. Mâna, “Belki terketmiş olduğum imanı gerçekleşti-ririm ve o iman içerisinde salih amel işlerim” şeklindedir. Bu ifade tıpkı le‘allî ebnî ‘alâ üssin (bir temel üzerine bina yaparım belki) ifadesi gibidir, yani “önce bir temel inşa ederim, sonra da üzerine bina yaparım” anlamındadır.1

[1156] “Geriye bıraktığım şeyde” ifadesinin “geriye bıraktığım malda” anlamına geldiği de söylenmiştir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in şöyle bu-yurduğu nakledilmiştir: “Mümin, melekleri gördüğü zaman melekler ona, ‘Seni dünyaya geri döndürelim mi?’ diye sorarlar; o da “Keder ve hüzün diyârına mı? Aksine, beni Allah’a doğru götürün.” diye cevap verir. Kâfir ise ‘Rabbim, n’olur beni geri döndürün!’ der.” [Hadis kaynaklarından nakledilmemiş]

[1157] “Hayır!” ifadesi, geri dönüş talebinin reddi, böyle bir talebin im-kânsız olduğunu bildirip yadırganmasıdır. “Bu, sadece kendisinin söylediği (hükümsüz) bir sözdür.” ifadesindeki “söz”den maksat, birbiri ile belli bir düzen içerisinde bir araya gelmiş olan sözler bütünüdür ki o da “geriye bı-raktığım şeyde salih amel işleyeyim” ifadesidir.

[1158] “Sadece kendisinin söylediği” yani susmaksızın sürekli tekrarla-yacağı, aşırı derecede pişman olup dizlerini döver halde olduğu için dilin-den düşürmeyeceği bir sözdür. Ya da sadece kendisinin söyleyeceği fakat kimsenin dinlemeyeceği, icabet etmeyeceği.

[1159] “Ötelerinde ise tekrar diriltilecekleri güne kadar devam edecek bir berzah vardır.” Zamir topluluğa işaret eder, yani “Önlerinde kendileri ile geri-ye dönüş arasında kıyamete kadar baki bir engel vardır.” anlamındadır. Ancak bu, “diriliş günü dönecekleri” anlamına gelmez. Aksine, diriliş günü sadece ahirete dönüleceği malum olduğu için, tamamen ümit kesici bir ifadedir.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

[1160] Hasan-ı Basrî’nin es-sūru Vav’ın fethası ile es-suver şeklin-de okuduğu nakledilmiştir. Ebû Rezîn’den ise es-sıver şeklinde kesre ve fethalı bir okuyuş nakledilmiştir. Bu da sūr kelimesini sūretin ço-ğulu olarak tefsir edenler için bir delildir. “Ne soy sop kalır…” demek, 1 Burada salt salih amel zikredilmekte ise de ‘imanlı olarak yapılan salih amel’in kastedildiği açıktır, de-

mek istiyor. / ed

aralarında gerçek bir kopukluk olmasa bile herkes herkesi tanımazlıktan gelecektir, anlamına gelebilir. Zira kimi cezalandırılmak kimi de ödüllen-dirilmek üzere ayrılmış olacaklardır ve aralarında hiçbir ilişki ve ülfet kal-mayacaktır. Bu ilişki ve ülfetin tek yolu amellerdir. Böylece soy sop ortadan kaldırılmış olacaktır. Bir diğer ihtimal ise orada soya sopa önem verilmeye-ceği, çünkü akrabalar arasında bile şefkat ve merhametin kalmayacağıdır. Çünkü “O gün kişi kaçacaktır; kardeşinden, annesinden, babasından, ha-yat arkadaşından, evlatlarından!” [‘Abese 82/34-36].

[1161] İbn Mes‘ûd’un Tâ’yı Sin’e idğam ederek ve lâ yessâelûn şeklinde oku-duğu nakledilmiştir. Şayet “Bu ifade, “Can-ciğer hiçbir dost, can-ciğer bir dos-tunu sor(a)maz!” [Ma‘âric 70/10]; “Birbirlerine dönerler ve (çekişerek) soruşurlar.” [Sāffât 37/27] ve “Onları ‘dünyada adeta gündüzün -birbirleri ile tanışacak kadar- bir saati kadar kalmışlarmış gibi’ haşredeceğimiz gün…” [Yunus 10/45] ifadeleri ile çelişmektedir, bunlar nasıl uzlaştırılacak?” dersen, şöyle derim:Bu konuda iki açıklama yapılabilir; ilkine göre kıyamet gününün süresi elli bin senedir ve orada birbirinden farklı zaman ve haller olacaktır. Bunlardan bazılarında bir-birlerini tanıyacak ve soru soracaklar, bazılarında ise durumun şiddetinden ve yaşadıkları dehşetten dolayı buna fırsat bulamayacaklardır. İkincisine göre ise birbirlerini tanımamaları Sūr’a ilk üfürüş esnasında olacaktır; ikinci üfürüşte kalkacaklar ve birbirlerini tanıyıp birbirlerine sorular sormaya başlayacaklardır.

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

[1162] İbn Abbas’tan “Mevâzîn kelimesi mevzûnun çoğuludur, bu da tartılan ameller, yani Allah katında değeri olan salih amellerdir.” görüşü nakledilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ “Kıyamet günü onlara değer vermeye-ceğiz.” [Kehf 18/105] buyurmuştur. “Cehennem’de temelli kalarak” ifadesi “kendilerini hüsrana uğratacaklar” ifadesinden bedeldir ve bu iki ifadenin de i‘râbda mahalli yoktur, çünkü sıla cümlesinin i‘râbda mahalli olmaz. Ya da bu ifade ulâike (işte bunlar) ifadesinin haberinin ardından gelen ikinci bir haber veya hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir.

[1163] ُ َ ْ َ (kavurur) ifadesi tesfe‘u (yakar) anlamındadır. Zeccâc [v. 311/923], “Lefh ve nefh kelimeleri aynı mânadadır, ancak lefh daha tesirlidir.” demiştir. Külûh, dudakların yanıp dökülmesi ve dişlerin üzerinden damak-ların sıyrılmasıdır. Nitekim ateşte kızartılmış (hayvan) kellelerinde bunu görebilirsin. Malik b. Dînar’ın [v. 131/748?] dediğine göre ‘Utbetü’l-Ğulâm’ın tövbe etmesinin sebebi, çarşıda fırından çıkartılmış bir hayvan kellesi gör-mesi olmuş; bu olayın ardından üç gün üç gece baygın kalmıştır. Rivayete göre Hazret-i Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ateş onu öyle yakıp kızartır ki üst dudağı başının orta yerine kadar açılır, alt dudağı ise göbeğine kadar sarkar!” [Tirmizî, “Sıfetü cehennem”, 5] Kâlihûn ifadesi kelihûn şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

108. Âyetin Tefsiri

[1164] “Bizi alt etti” yani bize malik oldu. Bu ifade ğalebenî fülânün ‘alâ kezâ (falanca bana galip gelip şunu elimden aldı) ifadesinden gelir. Bu bed-bahtlık, Allah’ın onların kötü amelleri neticesinde müstahak olacaklarını bildiği kötü akıbettir. Bu ifade şıkvetüna ve şakāvetüna şeklinde her ikisinde de Şin’ın fethası ve kesresi ile okunmuştur.

א [1165] ِ ا ُ َ ْ -ifadesi “Orada zelil hale gelin, tıpkı [üstüne hamle yapı اlarak] kovulan itler gibi sinin!” anlamındadır. Nitekim hasee’l-kelbe (köpeği sindirdi) ve hasee bi-nefsihî (kendi kendine sindi) denilir.

[1166] “Konuşmayın Benimle!” Yani azabın kaldırılması konusunda benimle konuşmayın, çünkü azap kaldırılmaz ve hafifletilmez. Söylendiği-ne göre bu onlarla konuşulacak olan son sözdür, bundan sonra artık konuş-ma diye bir şey yoktur! Sadece hıçkırıklar, inlemeler, eşek anırması[nın son aşamalarındaki sesler] ve köpek uluması… Artık ne birilerini anlayacaklar ne de başkalarına bir şey ‘anla’tabileceklerdir!..

[1167] İbn Abbas’ın şöyle dediği nakledilmiştir: Onların altı duası ola-caktır; Cehenneme girdiklerinde

• Bin yıl boyunca “Ya Rabbi! Gördük, işittik…”1 [Secde 32/12] şeklinde seslenecekler ve kendilerine “Benim sözüm hak olmuştur…”2 [Secde 32/13] diye cevap verilecektir.

• Sonra bin yıl “Ya Rabbi! Bizi iki kez öldürdün…”3 [Ğâfir 40/11] şeklinde seslenecekler ve kendilerine “[Çıkış yok.] Şu sebeple ki; siz yalnızca Allah’a çağrıldığında nankörce inkâr etmekte, O’na şirk koşulduğunda ise iman etmekteydiniz!” [Ğâfir 40/12] diye cevap verilecektir.

• Sonra bin yıl “Ey Mâlik! Canımızı alsın artık Rabbin!” [Zuhruf 43/77]) şeklinde seslenecekler ev kendilerine “Siz orada kalıcısınız!” [Zuhruf 43/77] diye cevap verilecektir.

• Ardından bin sene “Ya Rabbi! Bizi tehir et…”4 [İbrahim 14/44] şeklinde seslenecekler ve kendilerine “Siz daha önce, ‘asla sonunuzun gelmeyeceği’ne yemin etmez miydiniz?” [İbrahim 14/44] diye cevap verilecektir.

• Sonra bin sene “Bizi çıkar da salih amel işleyelim” [Fâtır 35/37] şeklinde seslenecekler ve kendilerine “Biz sizi; ‘ders çıkaracak birinin ders çıkarabileceği kadar’ yaşatmadık mı?” [Fâtır 35/37] diye cevap verilecektir.

• Sonra “Ya Rabbi! Beni döndürün” [Mü’minûn 23/99] şeklinde seslenecekler ve kendilerine “Defolup gidin! Konuşmayın Benimle!..” [Mü’minûn 23/108] diye cevap verilecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

111. Âyetin Tefsiri

işleyelim! Gerçekten, yakînen iman ettik.” / ed.2 Tamamı: “İsteseydik, elbette herkesi doğru yola getirirdik... Fakat Benim; ‘Cehennem’i tamamen cinlerle

ve insanlarla dolduracağım!’ şeklindeki sözüm kesinleşmiş bulunuyor.” / ed.3 Tamamı: “Ya Rabbi! (Biri ana rahmine düşmeden önceki ‘hayat’sız hâlimiz, diğeri ise hayâta gözlerimizi

yumuşumuz olmak üzere) bizleri iki kere öldürdün ve (biri ana rahminde kazandığımız dünyevî hayâti-yet diğeri ise şu anki dirilişimiz olmak üzere) bize iki kere hayat verdin; biz de suçlarımızı itiraf ettik. O halde, bir çıkış yolu yok mu?’ derler.” / ed

4 Tamamı: “Ya Rabbi! Bizi yakın bir müddete kadar geciktirsen de Senin davetine uysak, peygamber-ler(in)e tâbi olsak!..” / ed.

אدِي) [1168] ِ ْ ِ ٌ ِ َ כאنَ ُ -ifadesi) Übeyy b. Kâ‘b’ın okuyuşunda en إِnehu kâne ferîkun şeklinde fethalıdır. Anlam, li-ennehû (çünkü) şeklindedir. ي kelimesi zammeli ve kesreli okunmuştur; tıpkı es-suhr gibi sehıranın اmastarıdır, ancak sonuna nispet Yâ’sının gelmiş olması, fiile ziyade bir kuvvet katar. Nitekim husūs kelimesinin de sonuna nispet Yâ’sı getirilerek husūsiyyet kelimesi türetilmiştir ki onda da bu durum söz konusudur. Kisâî [v. 189/805] ve Ferrâ’nın [v. 207/822] es-sıhriyyu şeklindeki kesreli okuyuşları, kelimenin alay anlamında olduğu, es-suhriyyü şeklindeki zammeli okuyuşun ise amade olmak ve kulluk anlamında olduğu, yani ifadenin “Onlara amade oldular, kulluk ettiler” anlamına geldiği görüşü nakledilmiştir. İlk görüş Halil b. Ah-med’in [v. 175/791] ve Sîbeveyhi’nin [v. 180/796] görüşüdür. Bu alay edilenlerin sahabiler olduğu da, hususen Ashâb-ı Suffe olduğu da söylenmiştir.

[1169] Mâna şöyledir: Bunlarla o kadar alay ettiniz ki sonunda, kendi-leriyle alay etme meşguliyetiniz yüzünden Beni anmayı size unutturmuş ol-dular, yani onlarla bu şekilde alay edip durmak Beni anmayı size unutturdu ve bunu -yani Beni hatırlamayı ve velîlerim konusunda Benden korkmayı- terk ettiniz!..

-fetha ile okunmuştur; kesreli okunduğunda cümle başlangı أ [1170]cı olur. Anlam şöyledir: Sabrettikleri için kazanmış oldular, bu yüzden de, sabırları sebebiyle en güzel karşılıkla ödüllendirildiler. Fethalı okuyuşta ise ifade ُ ُ ْ َ َ ون], א ,ifadesinin mef‘ûlü olup (onlara karşılık verdik) [أ اtıpkı cezeytuhum fevzehum (onlara, karşılık olarak başarılı olmayı verdim) denmiş gibi olur.

Bu bölümü tek başına aç →

112. Âyetin Tefsiri

112. “Siz yeryüzünde yıl sayısı olarak ne kadar kaldınız?” buyurur.
Bu bölümü tek başına aç →

113. Âyetin Tefsiri

113. “Bir gün veya daha az bir süre kaldık… Sayabilenlere sor.” derler.
Bu bölümü tek başına aç →

114. Âyetin Tefsiri

şarken de) biliyor olsaydınız!” [1171] ( ifadesi) Kûfelilerin mushaflarında kāle (buyurdu) şeklinde,

Haremeyn, Basra ve Suriye mushaflarında ise kul (söyle) şeklinde yer al-maktadır. Kāle (buyurdu) ifadesinde sözü söyleyen ya Allah’tır ya da onları sorgulamakla memur olan meleklerdir. Kul (söyle) ifadesinde ise zamir me-leğe ya da cehennemliklerin liderlerinden birine râcidir.1

1 Bu, Elif ’siz yazılan kelimelerinde zaman zaman rastlanan bir durumdur. Yani mezkûr soruyu cehen-nem ashâbına -ilk okuyuşta- bizzat Allah sorarken, ikincide ya bir meleğe ya da Cehennemdeki önde gelen kâfirlerden birine sordurmuş olmaktadır. / ed.

[1172] Onlar dünyada kaldıkları süreyi ‘sonsuza dek cehennemde ka-lış’ları ile ve oradaki azapla mukayese edince çok kısa bulmuşlardır. Çünkü sıkıntı içerisinde olan kimseye o sıkıntılı günler çok uzun gelir; buna kıyasla müreffeh günleri ise çok kısa gelir. Ya da onlar dünyada huzur ve mutluluk içinde idiler, bu tür günler ise insana kısa gelir. Bu yüzden böyle söylemiş-lerdir. Veya geçip gitmiş olan sanki hiç yaşanmamış hükmündedir. Allah Teâlâ onların dünyada kalış süreleri hakkındaki bu söylediklerini tasdik et-miş ve içerisinde bulundukları gaflet sebebiyle kendilerini kınamıştır.

[1173] َ אدِّ ْ ا ِ َ ْ َ (sayabilenlere sor) ifadesi fe-seli’l-’âddîn şeklinde de okunmuştur. Anlam, “Bu senelerin sayısını bilmiyoruz, ancak çok az olduğunu düşünüyoruz; sanki bir gün hatta günün bir kısmı kadar olduğunu sanıyoruz. Çünkü bir azabın içerisindeyiz; aramızda o yılları olduğu gibi sayabilecek biri yok, bu yüzden sen bunu sayması mümkün olanlara, bunun üzerinde düşün-meye güç yetirebilecek olanlara sor!” şeklindedir. Anlamın “Kulların ömürlerini ve amellerini sayan meleklere sor.” şeklinde olduğu da söylenmiştir. (el-’Âddîn [sayanlar] ifadesi) el-’âdîn (hadsiz saldırganlara) şeklinde şeddesiz de okunmuştur ki bu durumda anlam, “Zalimlere sor, onlar da bizim dediğimiz gibi diyecek-lerdir.” şeklindedir. Yine, el-’âdiyyîn şeklinde de okunmuştur ki bu durumda da mâna, “O uzun ömürlü kadim insanlara sor, onlar bile dünya hayatını az bu-luyorlar; diğerleri nasıldır, var düşün!” anlamındadır. İbn Abbas’ın, “İki nefha arasında çektikleri azap onlara unutturmuştur.” dediği nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

118. Âyetin Tefsiri

dadır. Tıpkı َ ِ ِ َ (“oyun oynarcasına” [Enbiyâ 21/16]) ifadesi gibidir. Ya da mef‘ûlun lehtir; Anlam şöyledir: Sizi oyun olsun diye yaratmadık, bizi sizi yaratmaya sevk eden tek şey , bunu gerektiren bir hikmettir ki o da sizleri kul edinmemiz ve sizi zor itaatleri yerine getirmekle ve günahlardan kaçınmakla mükellef kılıp, sizi mükellefiyet diyarından mükâfat ve ceza diyarına döndür-mek ve iyilik edenlere ödülünü, kötülük edenlere de cezasını vermektir.

[1175] “Bize hiç döndürülmeyeceğinizi” ifadesi “sizi boşuna yarat-tığımızı” ifadesine ma‘tūftur. “Boşu boşuna” ifadesine ma‘tūf da olabilir, yani “Boşu boşuna ve geri döndürülmeyecek vaziyette bırakalım diye…” anlamındadır. ن ُ َ ُ (döndürülmeyeceğinizi) ifadesi Tâ’nın fethası ile ter-ci‘ûn (dönmeyeceğinizi) şeklinde de okunmuştur. el-Hakk (gerçek) ifadesi, mülkün kendisi için hak olduğu hükümdar anlamındadır, çünkü her şey ondandır ve ona dönecektir. Ya da bu ifade “zeval bulmayan, sabit olan, mülkü kalıcı olan” anlamındadır.

[1176] Allah Teâlâ Arş’ı kerem sıfatı ile nitelendirmiştir, çünkü rahmet, ha-yır ve bereket oradan inmektedir. Ya da Ekreme’l-ekremîn’e (Allah’a) nispetinden dolayı böyle nitelemiştir. Nitekim bir evin sakinleri kerem sahibi insanlar ise, oraya beytün kerîmün (kerim ev) denilir. כ ;ifadesi1 merfû‘ da okunmuştur اbunun benzeri zü’l-’arşi’l-mecîdu (“[Senin Rabbın] mutlak hükümranlık tahtının sahibidir; şanlıdır-şereflidir.” [Burûc 85/15]) âyetinde söz konusudur.

[1177] “Hiçbir kanıtı olmadığı halde” ifadesi tıpkı “haklarında hiçbir de-lil indirmediği” [Âl-i ‘İmrân 3/151] ifadesi gibidir. Bu nitelik Allah’tan başka ilâh kabul edilen varlıkların ayrılmaz niteliğidir. Tıpkı2 “kanatlarıyla uçan” [En‘âm 6/38] ifadesi gibi, tekit için kullanılmıştır. Yoksa Allah’tan başka kendilerine tapılan varlıklardan bazıları hakkında kanıt olabileceği anlamına gelmez. Ay-rıca, bu ifadenin şart ve ceza ifadesi arasında bir ara söz olması da mümkün-dür. Bu durumda, tıpkı “Her kim Zeyd’e ihsanda bulunursa -ki ihsana ondan daha lâyık olan yoktur- Allah onun sevabını verir.” sözü gibidir.

ونَ [1178] ُِ ْכא ُ ا ِ ْ ُ ُ -ifadesi Hemze’nin fet (Kesinlikle felâha eremez) إِ

hası ile ennehû lâ yuflihu şeklinde de okunmuştur ki bu durumda anlamı, “Onların hesabı, felâha ermemektir” şeklinde olup aslı, hisâbuhû ennehû lâ yuflihu (Onun hesabı, felâha erememesidir) şeklindedir, ancak zamirin yerine “kâfirler” ifadesi kullanılmıştır, çünkü “Allah’la birlikte başka bir ‘tanrı’ya yal-varan kimse” ifadesinde çoğul mânası vardır; ُ ِ ْ ُ ُ şeklindeki okuyuşta da إِmâna aynı şekilde, “Onların hesabı, kurtuluşa erememeleridir.” şeklindedir.

[1179] Allah Teâlâ bu surenin başında “Müminler felâha ermişlerdir.” demiş; sonunda ise “Kesinlikle felâha eremez inkârcı nankörler!” buyur-muştur. Surenin başıyla sonu arasında3 ne büyük fark var!1 Arş’ın değil, Rabbın sıfatı olarak. / ed.2 Kuş vb. uçan varlıklar hakkında kullanılan. / ed.3 Yani nihaî felâhı yakalamakla yakalayamamak arasında… / ed.

[1180] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Her kim Mü’minûn suresini okursa, ölüm meleği kendisine geldiği vakit melekler ona rahatlık, hoş koku ve göz aydınlığı müjdesi verirler.

[1181] Rivayete göre Mü’minûn suresinin başı ve sonu Arş hazinelerin-dendir, bu surenin başından üç âyetle amel eden ve sonundaki dört ayetten öğüt alan kimse kurtulmuş, felâha ermiştir.

[1182] Hazret-i Ömer’den şöyle rivayet edilmiştir: Peygamber (s.a.)’e vahiy geldiği esnada arı uğultusu gibi bir ses işitilirdi. Bir keresinde yine vahiy geldi, bir süre bekledik, sonra kıbleye doğru yöneldi, ellerini kaldırdı ve “Allah’ım! Bize fazla fazla ver, eksiltme. Bize değer ver, zelil kılma. Bize ver, mahrum bırakma. Bizi tercih et, başkalarının kendisine tercih edildiği kişilerden kılma bizi! Bizden razı ol ve bizi razı et!” diye dua etti; sonra “Bana öyle on âyet nazil oldu ki her kim onların gereğini yaparsa cennete girer.” buyurdu ve “Müminler felâha ermiştir.” âyetinden başlayıp on ayeti tamamlayıncaya kadar okudu. [Tirmizî, “Tefsîr”, 24]

Bu bölümü tek başına aç →