FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Mü’min Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2

22. Âyetin Tefsiri

"Onları yaklaşmakta olan gün ile uyar- Yürekler ağza gelir, gamla dolu olarak yutkun o gün. Zalimlerin, ne müşfik bir yakını, ne sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır. (Allah) gözlerin hain bakışlarını ve göğüslerin gizlediği şeyleri bilir. Allah, hak ve adaletle hükmeder. O'nun dışında taptıkları şeyler ise, hiçbirşeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah, işiten ve görendir. Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden evvelkilerin akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar. Onlar, kuvvetleri ve yeryüzündeki eserleri ile bunlardan daha üstündü. Böyle iken Allah onları, günahları yüzünden yakalayıp çarptı. Onları Allah'ın azabından bir koruyan da olmadı. Bunun sebebi şu idi: Peygamberleri onlara apaçık mucize getirdiğinde, onlar inkâr ettiler. Allah da onları yakalayıp çarpıverdi. Çünkü O herşeye kadirdir, azabı pek çetindir"

Bil ki ayet Kıyamet gününü, korkunç ve dehşetli, değişik sıfatlarla anlatmak istemektedir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele var:

Azife Günü

Alimler, "Âzife" gününün ne demek olduğu hususunda şu izahları yapmışlardır: Bu, Kıyamet günü demektir. "Âzife", birşey yaklaşıp geldiğinde kullanılan (iş yaklaştı-gelip çattı) fiilinin ism-i failidir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kıyameti anlatırken, "Yaklaşan yaklaştı, gelip çattı. Allah dışında, onu kaldıracak hiç kimse yok" (Necm, 57-58) buyurmuş, şair de şöyle demiştir. "Göç yaklaştı, ama ne var ki kervanlarımız henüz denklerimizle birlikte (yola koyulup) gözden kaybolmadılar.. Fakat şimdi sanki, (yola koyulup) gözden kayboldular..." Ayetin maksadı, Kıyametin yaklaştığına dikkat çekmek olup, bir benzeri de, "Saat (kıyamet) yaklaştı" (Kamer, 1) ayetidir. Zeccâc, "Kıyamet hakkında "âzife" denilmiştir. Çünkü insanlar, onun zamanını uzak görseler de, aslında o yakındır. Zira gelecek olan her şey yakındır" demiştir.

Bil ki "âzife" kelimesi, mahzûf bir müennes kelimenin sıfatı olup, takdiri, el-kıyametül-âzife yahut, el-mücâzâtü'l-âzife şeklindedir. Kaffâl şöyle der: Kıyametin isimleri, onlarda bir dahiye (dehşet) manası bulunduğu için tâmme, hakka ve benzeri isimlerinde olduğu gibi, müennes olarak gelirler (çünkü bunlar mübalağa (ileri derece) ifade ederler).

2) Bu "âzife" kelimesiyle, "âzife"nin vakti kastedilmiştir. Âzife vakti de, kâfirlerin hızlı bir şekilde cehenneme girmeye doğru koşmalarıdır. Çünkü o esnada onların kalpleri, korkunun şiddetinden ötürü, yerinden oynar.

3) Ebû Müslim, "Bu, ölümün gelmesi ve zamanının gelip çatması manasınadır. Bunun delili, Hak teâlâ'nın, kıyamet gününü, "(O kavuşma günü) onlar kabirlerinden fırlayıp çıkarlar" (Mü'min, 16) ifadesiyle anlatıp, bundan sonrada, "Onlara o yakın günün (âzife'nin) tehlikesini anlat" buyurmuş olmasıdır. Binâenaleyh âzife gününün, Kıyamet gününden başka olması gerekir. Bir de, diğer ayetlerde kalplerin boğaza gelip dayanması, ölüm günü için kutlanılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hele can boğaza gelince, o vakit siz görürsünüz..." (vakıa, 83-84) ve "(Can) köprücük kemiğine dayandığı zaman..." (Kıyame, 26) buyurmuştur". Bir de ölüm gününün yakınlıkla nitelenmesi, Kıyamet gününün yakınlıkla nitelenmesinden daha evlâdır. Yine, âzife "yakın" kelimesinden sonra zikredilen sıfatlar, ölümün gelip hazır olduğu güne daha uygundur. Çünkü, kişinin, azâb meleklerini gördüğünde korkusu büyür.. Sanki, insanların o zaman, korkunun şiddetinden dolayı, kalpleri boğazlarına çıkar da, yutkunur dururlar ve kalplerindeki şiddetli korkudan söz edemezler. Başlarına gelen muhtelif sıkıntı ve korkulara karşı, onları savunacak hiçbir dost ve şefaatçi de olmaz.

Yüreğin Ağza Geldiği Gün

Alimler, "Yürekler ağza gelir, gamla dolu olarak yutkunur o gün" ifadesinden muradın, korkunun şiddetinden bir kinaye mi olduğu, yoksa bunun zahirî manasına mı hamledileceği hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Bundan muradın, bu günü şiddetli bir korku ve panik içinde olmakta vasfetmek olduğu söylenmiştir. Bunun benzeri olan deyimler, Cenâb-ı Hakk'ın, "yürekler gırtlaklara dayanmıştı.. ve siz Allah'a karşı (türlü) zanlarda bulunuyordunuz.."(Ahzab,20) ve "Hele can boğaza gelince, o vakit siz görürsünüz" (vakıa, 83-84) ayetleridir. Bunun bilakis, zahirine hamledileceği de söylenmiştir. Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Kalpler, korkunun şiddetinden ötürü göğüslerden sökülür. Onlar boğazlara dayanırlar, ama çıkmazlar ki (insanlar) ölsünler; yerlerine geri dönmezler ki, biraz nefes alıp rahatlasınlar... Fakat onlar, Cenâb-ı Hakk'ın da, "Artık onu yakında gördükleri zaman, küfredenlerin yüzleri kötü bir hale getirilmiş.." (Mülk, 27) buyurduğu gibi, tıpkı büyük kovalar misali (metinde böyle Ç.) çıkarılarak kabzolunacaklardır."

Kâzımîn

"gam ve kederlere boğulmuş.." anlamındadır. Kâzım, gam ve öfkeyle dolu olduğunda sesini çıkarmayan kimseye denilir. Eğer, (......) kelimesi neyle mansûb olmuştur?" denilirse, biz deriz ki: Bu, kalplerin sahiplerinin mana bakımından hâlini anlatan bir ifadedir. Çünkü ifadeden murad, "O zaman kalpleri, onlar gam ve kederden yutkunur oldukları bir hal ve vaziyette, boğazlarına dayanmıştır.." şeklindedir. Bu ifadenin, "kalplerdin hali olması da caizdir. Buna göre kalpler, boğazlara dayanmış oldukları halde, içlerindeki gam ve kederlerden dolayı yutkunur dururlar. Kâzımîn, cem-i müzekker salimdir. Çünkü Cenâb-ı Hak kalpleri, rûh ve akıl sahibi kimselerin fiillerinden olan, yutkunma ile nitelemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, (Yûsuf'tan naklen), "Gördüm ki onlar, (yıldızlar, ay, güneş) bana secde edicilerdir" (Yûsuf, 4) ve "ona boyunları eğilekalır" (Şuara. 4) buyurmuştur. Bu kelimenin (kâzımûn) şeklindeki kıraati de bunu teyit eder.

Kısaca, bu ayetten maksat, şu iki şeyi iyice anlatmaktır:

1) Şiddetli korku.. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "O zaman kalpleri, boğazlarına gelmiştir" ifadelerinden kastolunandır.

2) Konuşamamak.. Bu da, "gamla dolu olarak yutkunur vaziyette" kelimesinden murad olunandır. Çünkü çok kederli olan bir kimse konuşmaya muktedir olduğu zaman, onda hafif bir çarpıntı ve sükûnet hali meydana gelir. Ama konuşmaya muktedir olamayıp da, şikâyeti daha da genişlediğinde, dağıldığında, sıkıntısı büyür, korkusu da şiddetlenir.

Şefaatin İnkârı Tutarsız:

Mu'tezile'nin ekserisi, günahkârlara şefaat edilmeyeceği hususunda, Cenâb-ı Hakk'ın "Zalimlerin, ne müşfik bir yakını, ne sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır.." ifadesiyle istidlalde bulunmuş ve şöyle demişlerdir: "Burada onların, sözü dinlenir bir şefaatçilerinin olmayacağı belirtilmiştir. O halde, onlar için böyle bir şefaatçinin bulunmaması vacip olur." Alimlerimiz buna birkaç bakımdan cevap vermişlerdir:

1)Cenâb-ı Hak, onların, sözü dinlenir bir şefaatçinin bulunmasını nefyetmiştir. Bu ise, şefaatçinin bulunmamasına delâlet etmez. Baksana, sen, "Yanımda satılık kitap yoktur" dediğinde, bu, satılık bir kitabın bulunmasını nefyeder; kitap cinsinin bulunmamasını iktizâ etmez. Nitekim Araplar şöyle demişlerdir: "Orada, deliğine giren keler görmezsiniz". Bu ayetteki lafzı, 'sözü dinlenir bir şefaat "çinin bulunmamasını iktiza eder. Böylece bu da, eğer onlar için Kıyamet gününde, Allah'ın dinleyeceği bir şefaatçilerinin olmadığına delâlet eder. Çünkü varlık aleminde, hali Allah'dan daha yüce olan bir kimse yoktur ki, "Allah ona itaat eder, boyun eğer" denilebilsin..

2) "Zalimler" ifadesinden burada murad, kâfirlerdir. Bunun delili şudur: Bu ayet, Allah'ın ayetlerine karşı cidal eden kâfirleri men edip, yıldırmak için gelmiştir. O halde bu vasfın, onlara tahsis edilmesi gerekir. Bize göre, kâfirler hakkında şefaat bulunmamaktadır.

3) ez-Zâlimîn kelimesi, ya istiğrak ifade eder, ya da etmez. İstiğrak (şümul ve kapsamlılık) ifade ederse, o zaman bundan maksad, zulüm yapmış olan kimselerin tümü olmuş olur ki, bu sözün kapsamı ve şümulüne, kâfirler de dahil olur. Çünkü bize göre, bu yekûn ve toplamın tamamı için şefaatçi yoktur, zira bu yekûnun bir kısmı da kâfirlerdir. O halde onlar için şefaatçi yoktur. O vakit, bu yekûn için şefaatçi olmaz. Bu, eğer istiğrak ifâde etmiyorsa, "zalimler" ifadesiyle kastolunanlar, bu sıfatla (zulüm) muttasıf olanların bir kısmıdır. Bize göre de, bu sıfatla muttasıf olan bazıları için şefaatçi yoktur; ki bunlar da, kâfirlerdir.

İstidlalde bulunanlar birinci soruya cevap vermiş ve şöyle demişlerdir: "Allah'ın kelâmını, manalı bir söze hamletmek gerekir. Bütün herkes şunu bilir ki, mevcudatta, Allah'ın, kendisine itaat edeceği herhangi bir şey yoktur. Çünkü itaat eden, itaat edilenden, daha aşağı hal ve mertebededir. Mevcudatta, hali ve mertebesi Allah'dan daha yüce olan hiçbir şey yoktur ki, Allah ona itaat eder denilebilsin!, Bu husus zaruret yoluyla bilindiğinde, onu anlamlı kılabilmek için, bu manaya hamletmek gerekir. O zaman da "taat" kelimesinin, "icabet etme" manasına hamledilmesi vacib olur. "Taat" lafzının "icabet etme" manasında vârid olabileceğine dair delil ise, şairin şu sözüdür:

"Bir Rabb ki, her kimin kalbi kin ve öfkeden kabarsa da benim ölümümü temenni etse, o, buna icabet etmez."

İkinci soruya ise şu şekilde cevap vermişlerdir: "ez-Zâlimûn, çoğul bir sîga olup, başına elif-lâm gelmiştir. Böylece kelime, umûm ifade eder. Bu konuda söylenebilecek olan en son şey, bu ayet-i kerimenin, kâfirleri kınamak için geldiğidir. Çünkü itibar, sebebin hususîliğine değil de, lafzın umûmîliğinedir.

Üçüncü soruya gelince, bunun cevabı da şöyledir: ayeti, zalimlerden herbiri hakkında, "müşfik bir yakının ve sözü dinlenir bir şefaatçinin" bulunmadığına hükmedilmiş olmasını ifade eder. Bu istidlalin anlatımı hususunda Mu'tezile'nin sözünün tamamı budur.

Ehl-i sünnet alimlerimiz de onların birinci cevabına cevap vermişler ve şöyle demişlerdir: "Müşrikler putları hakkında, "Bunlar bizim, Allah katındaki şefaatçilerimizdir"; "Bunlar Allah katında bize, bu konuda Allah'ın iznine gerek kalmaksızın, şefaat edeceklerdir" diyorlardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak onların bu iddiasını, "O'nun izni olmadıkça nezdinde şefaat edecek kim imiş?" (Bakara, 255) beyanıyla reddetmiştir. Bu da gösterir ki, müşrikler, bu şefaatte, Allahü teâlâ'nın putlara icabet etmesinin farz olduğuna inanmıyorlardı. Bu ise, bir tür itaattir. Bunun üzerine Allah da, "Zalimlerin, ne müşfik bir yakını, ne sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır" buyurarak, böyle bir itaati nefyetmiştir.

İkincisine de şöyle diyerek cevap vermişlerdir: Harf-i tarifte aslolan, onun daha önce geçmiş bilinen ve ma'hûd olan birisine ait olmasıdır. Bu ayette de, daha önce geçmiş ve mahûd olan kimseler bulunmaktadır, ki bunlar da, Allah'ın ayetlerine karşı mücadele eden kâfirlerdir. O halde elif lâm'ın buna yönelik olması gerekir.

Ehl-i sünnet alimleri onların üçüncü sözüne de şöyle diyerek cevap vermişlerdir: Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun, selbin umumîliğini (umümu's-selb) ifade etmesi muhtemel olduğu gibi, (selbu'l-umûm) umumîliği selbetme manasına gelmesi de muhtemeldir. Birinci durumda, "Zalimlerden herbiri hakkında, (istisnasız), onun ne müşfik bir yakını, ne de şefaatçisi bulunmamakla hükmolunmuştur!" şeklinde takdir edilmesine göredir.

İkinci durumda ise mana, "Zalimlerin toplamı var ya, onlar için ne müşfik bir yakın, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır!" şeklinde olur. Burada, hükmü, yekûn ve toplamdan nefyetmekten, onu, bu yekûn ve toplamın fertlerinin herbirinden de nefyetmek gerekmez. Söylediğimiz bu şeyi teyid eden de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şu muhakkak ki, küfredenleri inzâr etsen de onlarca bir, kendilerini inzâr etmesen de.. İnanmazlar.."(Bakara,6) ayetidir.

Eğer biz, "Kâfirler inanmazlar" ifadesini, "Onlardan herbiri hakkında, iman etmemekle hükmolunmuştur" manasına hemledersek, bu durumda, Allahü teâlâ'nın sözüne aykırı bir halin olması, yalanın bulunmuş olması gerekir. Çünkü, kâfirlerden pekçoğu, daha sonra iman etmişlerdir. Ama biz bunu, "Onların bir kısmı iman etse ya da iman etmese de, işte bu kâfirlerin yekûnu ve tamamı iman etmeyecek.." manasına hamledersek, o zaman mana doğru ve yalan secibesinden de kurtulmuş olur. O halde biz, pek yerinde olarak, bu sözü, selbu'l-umûma hamledip, umumu's-selbe hamletmedik. İşte, Cenâb-ı Hakk'ın ayetinin de selbu'l-umûm şeklinde anlaşılıp umûmu's-selb tarzında anlaşılmaması gerekir. O zaman da, Mu'tezile'nin bu ayet ile istidlali düşer, sakıt olur. Bu konudaki sözün tamamı, işte budur.

Önceki Kısımla Münasebet

Ayetin önceki kısımla münasebetine dairdir. Biz diyoruz ki; Allahü teâlâ bu ayet-j kerimede, korkuyu gerektiren bütün sebepleri zikretmiştir:

1) O, bu günü, "yakın gün" olarak isimlendirmiştir. Yani, "Büyük günaha duçar olan kimse için, azabı yakın olan gün.." Çünkü, o günahın azabının zamanı yaklaştığında, o, korkuların zirvesinde bulunur. Hatta denilmiştir ki, korku ve yakınlık içinde gam ve kederleri beklemek, endişe ile beklemek o cezanın bizzat kendisinden daha ağır ve büyüktür.

2) cümlesi olup, manası şudur: "Bu korku, kalp göğüsten sökülüp de, boğaza yükselerek, oraya yapışıp, böylece de nefes almaya mani olacak bir raddeye ulaşmıştır."

3) kelimesi olup, "Kendilerindeki hüzün ve korku sebebiyle, konuşmaları ve o hüznü dile getirmeleri mümkün değildir" demektir ki, bu da tam bir can sıkıntısı ve huzursuzluğa sebebiyet verir.

4) cümlesi olup, onların kendilerine faydası dokunacak bir yakınları; onlar lehine, sözü dinlenen ve böylece de şefaati kabul edilen bir şefaatçinin olmadığını ifade eder.

5) cümlesi olup, manası: "Allahü teâlâ ne göklerde ne de yerde, bir zerreden bile habersiz olmayan bir afîmdir" demektir. Hüküm verecek olan zat, ilimde işte böyle bir dereceye ulaştığında, suçlunun ondan korkusu da, son derece fazla olur.

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Ayetteki haize kelimesi, ya, bakan kimselerin sıfatıdır; yahut da, tıpkı afiye ism-i failinin masdarı olan muâfât manasında olması gibi, masdar manasında bir ism-i faildir -ki bunun gayesi de şek ve şüphe içinde olanların yaptığı gibi, bakışı helâl olmayan şeylere yöneltmektir- tabirinden, kalplerde saklı tutulan şeyler kastedilmiştir. Hasılı, fiiller, ef'âl-i cevârih (uzuvların fiilleri) ve ef'âl-i kulûb (kalplerin fiilleri) diye ikiye ayrılır. Uzuvların fiillerine gelince, bunların en saklı ve bilinmez olanı, gözlerin haince bakışıdır. Bunları en iyi bilen, Allah'dır. Diğer işler hususundaki durumu ise var sen düşün! Kalbin fiillerine gelince, Cenâb-ı Hakk'ın, (......) ifâdesinden dolayı, bunlar, Allah'ça malumdur. Böylece bu, Allahü teâlâ'nın, insanların bütün fiillerini bilen bir zât olduğuna delâlet etmektedir:

6) "Allah, hak ve adaletle hükmeder.." cümlesi olup, bu da, Allah'dan iyice korkmayı gerektiren bir husustur. Çünkü, hâkimin, hüküm verecek zâtın, bütün halleri bilen ve gizli ve aşikâr her şey hususunda ancak hak ve adaletle hükmeden birisi olduğu sabit olduğunda, o zaman suçlunun korkusu da zirvede olur.

7) Kâfirler, ilâhî cezayı kendilerinden savuşturma hususunda, işte bu putların şefaatine bel bağlayıp, Allahü teâlâ da, bunlarda kesinlikle bir faydanın bulunmadığını beyan edince, "O'nun dışında taptıkları şeyler ise, hiçbir şeye hükmedemezler" buyurmuştur.

8) cümlesi olup, "Allah, bu kâfirlerin, putlarını medhettiklerini duyuyor, fakat onlardan kendisi hakkında herhangi bir övgünün sudur ettiğini duymuyor; onların, o putlara boyun eğip onlara secde ettiklerini görüyor, fakat o kâfirlerin, Allah'a boyun eğip, O'nun önünde eğildiklerini görmüyor." demektir. Binâenaleyh, işte bu sekiz durum, suçu büyük olan bir günahkârda bir arada bulununca, bu, korkusu açısından daha fazlasının düşünülmeyeceği bir noktaya varır.

İbret için Seyahat

Daha sonra Cenâb-ı Hak, kâfirleri ahiret azabıyla iyice korkutunca, bunun peşinden onları dünya halleriyle de korkutmayı ifade eden beyanı getirmiş ve şöyle buyurmuş: "Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden evvelkilerin akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar." Bu, "Akıllı insan, başkasından ibret alandır. Çünkü geçmiş kâfirler, şimdiki kâfirlerden daha kuvvetli ve yeryüzünde daha tesirli idiler.." demektir. Bu kuvvet ve tesirle, onların kaleleri, köşkleri ve orduları kastedilmiştir. Binâenaleyh o eski kâfirler, peygamberlerini yalanlayıp, onu dinlemeyince, Allahü teâlâ onları dünyada, çeşitli helak vasıtaları ile peşin olarak cezalandırıp imha etmiştir. Şimdiki kafirler de bu helakin izlerini-kalıntılarını görmekte, seyretmektedirler. Bundan dolayı Allahü teâlâ onları, bu gibi ifadelerle, aynı şekilde hareket etmekten sakındırmış ve onları yakaladığı zaman başlarına gelecek azab anında, kendilerine yardım edecek ve o azabtan kurtaracak hiç kimseyi bulamayacaklarını, "Onları Allah'ın (azabından) bir koruyan da olmadı" beyanıyla anlatıp, sonra da, onlara gelecek azabın, peygamberleri kabul etmeyip inkâr etmeleri sebebiyle olduğunu açıklamış, böylece Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetini de aynı şeyleri yapmaktan sakındırmış ve sözünü, iyice sakındırsın ve korkutsun diye, "Çünkü O, herşeye kadirdir, azabı pek çetindir" diyerek noktalamıştır. Allah en iyi bilendir.

Sadece İbn Âmir, zamiri kâf'lı olarak "sizden üstün" şeklinde okurken, diğer kıraat imamları hâ ile "onlardan" şeklinde okumuşlardır. İbn Âmir'in bu kıraati, gâib (3. şahıstan) muhatab sigasına geçiş olup, tıpkı, "Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn"den sonra, "sadece sana ibadet ederiz..." denilmesi gibidir. Bu muhatab sîgasına geçişin güzel oluşunun izahı şöyle olur: Bu hitab Mekkelilere yönelik olup, mevcut oldukları için, mevcudlara yapılmış bir hitap kabul edilir. Ayet, mana bakımından, "Onlara, yeryüzünde size vermediğimiz İmkânları verdik" (En'am. 6) ayeti gibidir. Diğer imamların, bu zamiri gâib sigasıyla okuyuşu da, bunun, kendinden önceki gâib lafızlarına uygunluğundan ötürü böyle okunmuştur.

Firavun'un Telaşı

Bu bölümü tek başına aç →

23–26. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:27

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

"Biz Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir hüccetle Firavun'a, Hâmân'a ve Karun'a gönderdik de (onlar ona), "Çok yalancı bir sihirbaz" dediler. İşte o, tarafımızdan kendilerine hakkı getirince, "Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın" dediler. Kâfirlerin hilesi, boşa çıkmaktan başka (bir şeye mahkûm) değildir. Firavun, "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim. (Varsın) Rabbine yalvarsm. Çünkü ben onun, dininizi değiştirmesinden, yahut yeryüzünde iesad çıkarmasından korkuyorum" dedi. Musa da, "Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim ve sizin Rabbiniz olan (Allah'a) sığındım" dedi"

Önceki Kısımla Münasebet

Bil ki Allahü teâlâ peygamberi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, önceki peygamberleri yalanlayan o kâfirleri dile getirmek ve onların uğradıkları akıbete bakıp ibret almasını emredince, yine Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan bahsedip onu Firavun, Hâmân ve Karun'a peygamber olarak gönderip, bunca kuvvetli mucizelerine rağmen, onların onu yalanlayıp, hak karşısında diretip, "Bu, yalana bir sihirbazdır" dediklerini nakletmek suretiyle onu teselli etmiştir.

Firavunun Çevresinin İddiaları

Bil ki Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bunlara, açık mucizeleri ve nübüvvetini getirince ki bu, "O,

tarafımızdan kendilerine hakkı getirince.." ayetiyle kastedilen durumdur, onlardan sâdır olan şu câhilce işleri nakletmiştir:

Büyücü İddiası

1) Onlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı yalancı bir sihirbaz olarak tavsif etmişlerdir. Bu, son derece uzak bir iddiadır. Çünkü o mucizeler, her akl-ı setîm sahibinin sihir olmadığını kesin olarak anlayacağı bir biçimde kuvvetli ve açık idi.

Çocukları Öldürmeleri

2) Onlar, "Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün. Kadınlarını sağ bırakın " demişlerdir. Doğrusu, bu öldürme işinin, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın doğumu sırasında meydana gelen öldürmeden (çocuk katliamından) başka bir öldürme olmasıdır. Çünkü o vakit müneccimler Firavuna ona galip gelecek bir düşmanının doğduğunu haber verdiler. Böylece o, işte yahûdilerin o zamanki bütün erkek çocuklarını öldürme emri verdi. Fakat bu vakitte, Musa (aleyhisselâm) ona gelmiş ve apaçık mucizeler getirmişti. İşte bu sırada Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın dini üzere büyüyüp, böylece onun tarafını kuvvetlendirmesinler diye, Musa (aleyhisselâm)'ya iman edenlerin erkek çocuklarını öldürme emrini vermiştir. Bu sebep, kızlarla değil erkeklerle ilgili olup, bundan dolayı Firavun, erkek çocukların öldürülmesini emretmiştir.

Daha sonra Hak teâlâ, "Kâfirlerin hilesi boşa çıkmaktan başka birşeye mahkûm değildir" buyurmuştur. Bu, "Onların, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve mü'minlerine tuzak kurma hususundaki bütün çabaları boşa çıkmıştır. Çünkü Allahü teâlâ'nın insanlar için, kapılarını açıp gönderdiği rahmeti engelleyebilecek hiçbir kuvvet yoktur.

Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı öldürme Teşebbüsü

3) Bu kâfirlerin, Musa (aleyhisselâm)'ya karşı işledikleri ve Allah'ın naklettiği çirkin fiillerinden üçüncüsü, Firavun'un "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim. (Varsın) Rabbine yalvarsm" demesidir. Bu söz, Firavun'un adamlarının, Firavun'un Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı öldürmesine sanki manî olduğuna delâlet etmektedir. Bu hususta şu iki ihtimal düşünülebilir:

a) Onlar, şu sebeplerden ötürü, onun Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı öldürmesine manî olmuş olabilirler:

1) Belki de içlerinde, içten içe Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın doğruluğuna inananlar vardı. Bundan dolayı, Firavun'un Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı öldürmemesi için her türlü çareye başvurmuş ve ellerinden geleni yapmışlardır.

2) Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Firavun'un adamları (erkân-ı harbiyesi) ona, "Musa'yı öldürme. Çünkü o, güçsüz bir sihirbazdır. Onun sihri ile sana üstün gelmesi mümkün değildir. Binâenaleyh eğer onu öldürürsen, İnsanların kafasına ve kalplerine bir şüphe sokmuş olursun ve böylece onlar, "Musa haklı idi. Firavun ve taraftarları ona karşılık veremedikleri için onu öldürdüler" derler."

3) Belki de onlar, Firavun'un aklı-fikri hep Musa (problemiyle) meşgul olup, kendileriyle uğraşmaya zaman bulamasın diye, Firavun'un Hazret-i Musa'yı öldürmemesi için, her çareye başvurmuşlardır. Çünkü, meliklerinin kalbinin ve aklının, haricî bir düşmanla meşgul olup, kendilerinin onun şerrinden emin kalmaları için, melikleri oyalama, ileri gelen devlet adamlarının işidir.

b) Hiç kimse, Firavun'u Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı öldürmekten ve onun onu öldürmeyi istemesinden alıkoymamıştır. Fakat Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı öldürdüğü takdirde, kendisini bu işten engelleyecek mucizelerin zuhur etmesinden, böylece de rezil-rüsvay olmaktan korkuyordu. Fakat işi gürültüye verip, böyle demiştir. Bundan maksadı, "Ben taraftarlarının kalplerini kırmamak için onu öldürmüyorum" manasıdır. Esas gayesi, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan korktuğunu kamufle etmektir.

Ayetteki, "(Varsın) Rabbine yalvarsm" sözünü, Firavun istihza yollu söylemiş olup, "Ben onu öldüreyim de, o da varıp Rabbine şikayet etsin. O da benim elimden Musa'yı kurtarsın göreyim" demektir.

Toplumu Bozma İddiası

Ayetteki, "Çünkü ben onun dininizi değiştirmesinden, yahut yeryüzünde fesad çıkarmasından korkuyorum" dedi" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Kesîr, (......) kelimesindeki yâ harfini; Nâfî, İbn Kesîr ve Ebû Amr, deki yâ'yı, fetha ile zerûniye, inniye şeklinde okumuşlardır. Yine Nâfî ve İbn Âmr, vâv ile (......) şeklinde okuyup, bunu edatıyla atfetmemişlerdir. Bu kıraate göre, dini değiştirme işi ile, fesat çıkarma işinin bir arada yapılacağı söylenmiş olur. edatı ile bu işi birbirini atfedenlere göre, ayetin manası, onun bu iki işten birisini yapacağı şeklinde olur. Fiil yâ'nın zammesi, hâ'nın kesresi ve "fesâd" kelimesinin nasbi ile, müteaddî olarak, (izhar etmesinden, ortaya koymasından...) şeklinde okunmuştur. Ama Hamza, Kisâî ve Âsım'ın râvisi Ebu Bekr, yâ'nın ve hâ'nın fethası, fesâd kelimesinin ref'i ile, "yahut yeryüzünde fesadın ortaya çıkmasından (korkuyorum)" şeklinde okumuşlardır.

Bunlardan birinci kıraatin izahı şöyle yapılabilir: Tebdil (değiştirme) fiilinin faili Musa (aleyhisselâm)'dır. Söz, birlik arzetsin diye, ikinci fiilin faili de Hazret-i Musa (aleyhisselâm) olmuştur. İkinci kıraatin izahı da şöyledir: Söz, "Musa dini değiştirince, yeryüzünde fesad çıkmış olur" manasında olur.

İkinci Mesele

Bu sözün maksadı, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı öldürmeyi gerektiren sebebi ortaya koymaktır. Bu sebep de, "Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın varlığı ya dinin, ya dünyanın fesada gitmesine sebeptir. Dinin fesadı şöyle olur: Firavun ve adamları, doğru dinin, kendi dinleri olduğuna inanmışlardı ve dolayısıyla Musa (aleyhisselâm), onu ifsâd için uğraşınca, adeta, onların inancında, hak olan dini, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ifsada uğratmış oldu. Onun dünyayı ifsadı da, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın etrafında mutlaka bazı insanlar toplanacak, böylece bu iş birtakım düşmanlıkların meydana gelmesine ve fitnenin eşelenmesine sebep olacak olmasıdır. İnsanların, dinlerine olan sevgisi, mallarına olan sevgilerinden daha fazla olunca, Firavun önce dini ileri sürmüş, "Onun dininizi değiştirmesinden (korkuyorum)" demiş; sonra da dünyanın fesada uğramasını ileri sürerek, "Yahut yeryüzünde fesad çıkarmasından korkuyorum" demiştir.

Musa (aleyhisselâm)'nın Allah'a Sığınması

Bil ki Allahü teâlâ, Firavun'un bu sözünü nakledince, bundan sonra, Musa (aleyhisselâm)'nın sözünü nakledip, "Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim ve sizin Rabbiniz olan (Allah'a) sığındım" dediğini bildirmiştir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Nâfî, Ebû Bekr, Hamza ve Kisâî, zâl'ı tâ'ya idğâm ederek okurlarken, diğer kıraat imamları idğamsız olarak, 'uztü şeklinde okumuşlardır.

Musa (aleyhisselâm)'nın Sözündeki İncelikter

Bu, "Hazret-i Musa, Firavun'un şerrini savuşturmak için, Allah'a sığınmaktan ve O'nun fazlına güvenmekten başka hiçbirşey yapamamıştır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, onu her türlü beladan korumuş ve her türlü emniyeti ona nasip etmiştir" demektir.

Bil ki Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın bu sözü şu gibi incelikleri ihtiva eder:

Birinci İncelik: Cümlenin başındaki Innî lafzı, te'kid ifade eder. Binâenaleyh bu ifade, canlardan serleri ve afetleri defetmek için, nazar-ı dikkate alınacak en güçlü yolun, Allah'a itimâd edip dayanmak ve O'nun korumasına güvenmek olduğunu gösterir.

Cin ve ins Şeytanlarından Sığınma

İkinci İncelik: Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Benim ve sizin Rabbiniz (olan Allah'a) sığındım" demiştir. Binâenaleyh bir müslüman Kur'an okurken nasıl euzü besmele çekip (Allah'a) sığınır, Allahü teâlâ da onun dinini (imanını) ve ihlasını, cin şeytanlarının vesveselerinden korursa, aynen bunun gibi, insan şeytanlarından (kötülerinden) birtakım belalar ve kötülükler kendisine yöneldiğinde bir müslüman "Euzü billahi..." derse, Allah onu nertürlü afetlerden ve korkularından korur, muhafaza eder.

Üçüncü İncelik: Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Benim ve sizin Rabbiniz (olan Allah)..." demiştir ki bu, "Kul, adetâ, "Beni eğitip büyüten, her türlü hayra nail eden, belâlardan koruyan ve bana sınırsız-sayısız nimetler veren Hak teâlâ'dır. Binâenaleyh Mevlam, sadece Allah olduğuna göre, her âfet ve belayı savuşturmada, akıllıya düşen ve yakışan, ancak Allah'ın muhafazasına güvenmektir" demektir.

Cemaatteki Kuvvet

Dördüncü İncelik: Ayetteki, ifâdesinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın kavmini, Allah'a sığınma hususunda, onun yolunu izlemeye bir teşvik olup, bunun manası, "Temiz ve güçlü ruhlar, aynı gaye üzerinde mutabık olduklarında, bunun tesiri cidden kuvvetli olur" şeklinde olur ki, namazların cemaatla edâ edilmesindeki asıl sebep de işte budur.

Beşinci İncelik: Hazret-i Musa, bu bedduasında, Firavunu açıkça zikretmemiştir. Çünkü, bazı bakımlardan onun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) üzerinde, terbiye etmiş olması sebebiyle bir hakkı bulunuyordu. İşte o hakkı gözettiği için, bizzat ve ismen, Firavun'dan bahsetmemiştir.

Altıncı İncelik: Firavun, her ne kadar bu fiili açıkça yapmış ise de, ancak ne var ki, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, Firavun'un aleyhine bizatihi ismini anarak duada bulunmasında bir fayda yoktur. Tam aksine uygun olanı, bu sıfatları taşıyan herkesin kötülüğünü önleme hususunda, Allah'a sığınmak ve O'ndan yardım istemektir. Böylece, bu sığınmanın şümulüne, düşmanlığını ister izhar etsin, isterse etmesin, düşman olan herkes dahil olur.

Kötü Kimsenin Psikolojisi

Yedinci İncelik: İnsanlara eziyyet etmeye yönelmeyi gerektiren şey, ikidir:

a) İnsanın kibirli ve katı kalpli olması.

b) Öldükten sonra dirilme ile, Kıyameti inkâr edici olması... Çünkü, kibirli ve katı kalpli kimseyi, yaratılışı bazan, insanlara eziyyet etmeye sevkedebilir. Ancak ne var ki bu kimse, öldükten sonra dirilmeyi ve "hesabı" kabul eden birisi olursa, onun hesap verme hususundaki korkusu, onun kibrinin muktezâsınca hareket etmesine mani olur. Ama, bu kimse öldükten sonra dirilmeye ve Kıyamete iman etmemiş bir kimse ise, onun yaratılışı, onu, insanlara eziyyet etmeye yöneltici olduğu gibi, buna mani olan şey de, yani, "hesap verme ve sığaya çekilme korkusu" da zail olmuş olur. Hesap vermeye ve sığaya çekilmeye dair duyduğu o korku ve endişe de zail olunca, hiç şüphesiz katı kalpli olma ve eziyyet verme İşi de tahakkuk etmiş olur.

Sekizinci İncelik: Firavun, "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim.." deyince, istihza ederek, "Musa, Rabbine dûa etsin bakalım!" demiş. Bunun üzerine de Musa, "Ey Firavun, istihza ederek andığın o şey var ya, apaçık ve aşikâr olan din olup, aydınlatıcı olan hakkın ta kendisidir. Ben Rabbime duâ edip, O'ndan senin şerrini benden defetmesini isteyeceğim. Ve sen, benim Rabbimin, seni nasıl kahredeceğini ve beni sana, nasıl hükümran kılacağını göreceksin.." demiştir.

Bil ki, aklı ve zekâsı bu incelikleri kuşatan herkes, düşmanların tuzaklarını savuşturmada, hilelerini geçersiz hale getirmede en uygun ve en doğru olan yolun, Allah'a sığınmak ve O'nun korumasına başvurmak olduğunu anlar. Allah en iyisini bilendir.

Hükümetteki Gizil Mü'min

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

"Firavun ailesinden olup, imanını gizlemekte olan bir mü'min, (şöyle) dedi: "Siz, bir adamı, "Rabbim Allah'dır" demesi sebebiyle öldürür müsünüz? Halbuki o, size, Rabbinizden apaçık mucizeler de getirmiştir. Bununla beraber eğer o, bir yalancı ise, yalanı kendisine. Eğer doğru söylüyor ise, sizi tehdit edegeldiği o şeylerin bir kısmı olsun, gelir sizi bulur. (Size isabet eder).. Şüphesiz Allah, haddi aşan, çok yalancı olan kimseyi muvaffak etmez"

Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, Firavunun kötülüğü ve şerrini savuşturma hususunda, kendisine sığınmaktan başka birşey yapmadığını nakledince, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan başka bir kimseyi, bu konuda (yardımcı olarak) bahsedip lütfettiğini, böylece de, en güzel bir biçimde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı müdafaa edip, o fitneyi yatıştırma hususunda çaba sarfettiğini ve o şerri bertaraf etme hususunda gayret gösterdiğini beyân buyurmuştur.

Razî'nin Dînî Tecrübesi

Allah kendisine rahmet etsin, bu kitabın müellifi, ben Razî, şöyle der(im): "Andolsun ki ben, kendi hallerim ve durumlarım hakkında, "Her ne zaman bir beşerin kötülüğü bana yönelse ve beni gelip bulmak istese de, ben de ona ilişmeyip, bu işi Allah'a havale etmekle yetinsem, Allah (c.c)'ın bu kötülüğü savuşturma hususunda ellerinden gelen gayreti sarfeden ve benim kendilerini hiç tanımadığım birtakım kimseler bahşettiğini" görmüş ve tecrübe etmişimdir. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Gizli Mû'minin Kimliği

Alimler, Firavun'un hanedanından olan o şahsın kim olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bunun, Firavunun amcasının oğlu olup, onun adına hareket etme yetkisine sahip olduğu ve emniyyet teşkilâtı başkanının yetkilerini deruhte ettiği ileri sürüldüğü gibi, onun akrabasından olmayıp Firavun Kavminden bir kıbtî olduğu da ileri sürülmüştür. Yine bunun, İsrailoğullarından birisi olduğu da ifade edilmiştir, ama, birinci görüş doğruya daha yakındır. Çünkü, (âl) kelimesi akraba ve aşiret, kabile manalarına gelmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Lût'un ailesi müstesna. Onları bir seher vakti kurtardık" (Kamer, 34) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de, "Sıddîkler üçtür: Yâ-sîn ailesinden olup, mü'min olan Habibu'n-Neccâr; Siz adamı, sırf "Rabbim Allah'tır" demesi sebebiyle mi öldürürsünüz?" diyen, Firavun ailesinden mü'min olan kişi; üçüncüsü de, Ali İbn Ebî Tâlib'tir ki, bu onların en üstünüdür" dediği rivayet edilmiştir.

Cafer İbn Muhammedin de, şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ebû Bekir, Firavun ailesinden olup da iman eden o kimseden daha hayırlıdır. Çünkü o, imanını gizlemiş; Ebû Bekir ise izhâr etmiştir. Zira o, "Siz adamı, sırf "Rabbim Allah'tır" demesi sebebiyle mi öldürürsünüz!" demiştir. Binâenaleyh bu kimse, (ayetin gösterdiği gibi), imanını gizlemiş de, bu bir sır olmuş olur; Hazret-i Ebû Bekir'in iman edişi ise açıktan açığa iman etmek olmuş olur.

İkinci Mesele

(......) ifâdesindeki min harf-i cerrinin, ayetteki, lafzına taalluk etmesi; buna göre mana, "O mü'min kimse, Firavunun ailesinden bir şahıs idi" şeklinde olması mümkün olabileceği gibi, yektümu fiiline taalluk etmesi ve mânanın: "İmanını Firavundan gizleyen mü'min birisi... dedi" şeklinde olması da mümkündür. Bu ikinci ihtimalin caiz olmadığı, zira Arapça'da, denilmediği; ancak, "Bunu ondan gizledim.." denildiği; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın da, "Allah'dan bir sözü gizlememiş..."(Nisa.42) buyurduğu ileri sürülmüştür.

Üçüncü Mesele

(......) kelimesini, kıraat imamlarının ekserisi cîm'in dammesiyle recûl şeklinde okurken, tıpkı "yardım, kuvvet, destek" kelimesinin, 'adıd diye telaffuz edilmesi gibi, cim'in kesresi ile, recil şeklinde de okunmuştur.

Delil ve Mucizeler

Cenâb-ı Hak, "istifhâm-ı inkâr?" üslubuyla, "Siz adamı, sırf "Rabbim Allah'dır" demesi sebebiyle mi öldürürsünüz?" buyurmuş ve bu ifadede, "istifhâm-ı inkâri"nin getirilmesinin yerinde ve güzel olduğuna delâlet eden şeyi de zikretmiştir. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Rabbim Allah'tır" deyip, bu hususta deliller getirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bu (söz ve hareket tarzı) ise, Öldürmeyi asla gerektirmez. Ayetteki, "Halbuki o, size, Rabbinizden apaçık mucizeler de getirmiştir" cümlesi hakkında şu iki izah yapılabilir:

a) "Rabbim Allah'dır.." cümlesi, Allah'ın birliğine; "Halbuki o, size ... apaçık mucizeler de getirmiştir" cümlesi de O'nun birliğine delâlet eden delillere bir işarettir ki, bu deliller de, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, Tâhâ Sûresi'ndeki, "Bizim Rabbimiz her bir şeye hilkatini veren, sonra da ona hayatını devam ettirmek imkânları verendir" (Tâha, 50) sözleri ile, Şuarâ Sûresi'ndeki, "Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabbidir. Eğer hakikati yakınen bilmeye ehil kimselerseniz.." (Şuara, 24) sözüdür.

Bu Zatın Müdahalesi

Daha sonra, bu mü'min zat, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı öldürmeye teşebbüs etmenin caiz olmadığına dair bir hüccet öne sürmüştür ki, bu da, meseleyi taksime tabi tutmak suretiyle ifade etmektir. İşte bu sebeple bu zât, "Eğer bu adam (yani, Musa), yalan söylüyorsa, onun yalanının günahı ve sorumluluğu kendisinedir. Binâenaleyh, onun yakasını bırakınız. Yok eğer, doğru söylüyor ise, sizi uyarageldiği o şeylerin bazısı, sizi mutlaka bulacaktır) Böylece, her iki durumda da, evlâ olan hareket tarzının, onu öldürmemek olduğu sabit olmuş olur" demiştir.

Sualler

İmdi, eğer "Bu delil hakkında, şu iki açıdan soru yöneltilebilir:

a) Onun, "Eğer o, bir yalana ise, yalanı kendisinedir" sözünün manası, "Onun yalan söylemesinin zararı, onunla sınırlıdır. Bu, başkasına dokunmaz.." şeklindedir. Halbuki bu söz, şu bakımlardan yanlıştır:

1) Biz, onun yalan söylemesinin farzedilmesi halinde, onun yalanının zararının onunla sınırlı olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü o, insanları, bâtıl olan o dine davet eder; dolayısıyla, çağırılan insanlardan herhangi bir grup onun sözüne aldanır, böylece de onlar, bâtıl bir yola girmiş ve bozuk bir inancı benimsemiş olurlar. Daha sonra da, bunlarla başkaları arasında şiddetli düşmanlıklar meydana gelir... Böylece, onun yalancı olduğunun farzedilmesi halinde, onun yalanının zararının, kendisiyle sınırlı olmadığı, tam aksine başkalarına sirayet edeceği sabit olmuş olur. İşte bundan dolayı alimler, insanları dinsizliğe davet eden kişinin öldürülmesinin vacib olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

2) Eğer bu söz, onun için bir delil olursa, her yalancının, böylesi bir yol tutması mümkün olur. Böylece de, bütün zındıklar ve bâtılı savunanlar, kendi bâtıl dinlerini anlatma ve ortaya koyma imkânı bulurlar.

3) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın peygamberliğini kabul etmeyen o kâfirlerin, bu tutumlarının yadırganmasının caiz olmaması gerekir. Çünkü, eğer bu inkarcı, inkâr ettiği bu şey hususunda yalancı ise, (aynen Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hakkında olduğu gibi), yalanının günahı kendisinedir. Yok eğer doğru ise, o zaman sizler, onun doğruluğundan yararlanabilirsiniz... Böylece, bu usûlün, zıddını tasvip etmeyi gerektirdiği sabit olmuş olur. Halbuki, varlığı, yokluğuna ('ademine) götüren şey ise, bâtıldır."

b) Bu kimseye düşen, "Eğer bu, doğru söylüyorsa, size, sizi tehdit edegeldiği şeylerin hepsi isabet eder.." demesi idi.. Çünkü, yaptıkları tehditlerinin bir kısmında isabet edip bir kısmında yandan kimseler, kâhinler ve müneccimlerdir. Ama, sadece vahye müstenit olarak konuşan doğru sözlü peygambere gelince, onun, söylediği her şey hususunda sâdık ve doğru olması gerekir. Böylece bu kimsenin, "Sizi tehdit edegeldiği şeylerin birkısmı size isabet eder.." biçimindeki sözü buraya uygun düşmez.

Suallere Cevap

Sorulardan birincisinin üç şıkkına birden, aynı şekilde cevap verilir: Bu da, kelamın takdirinin şöyle olmasıdır: "Onun şerrini savuşturma hususunda, sizin onu öldürmeye ihtiyacınız yoktur. Tam aksine size, onu, bu görüşünü ortaya koymaktan men etmeniz, kâfidir!.. Hem sonra siz onu niye öldüreceksiniz ki?! Çünkü, o eğer yalancı ise, bu durumda onun yalanının zararı, sadece kendisine dokunur. Yok eğer sâdık ise, o zaman da ondan yararlanırsınız. Hülasa, bu taksimatın maksadı, onu öldürmeye gerek olmadığını, tam aksine, onların, bundan vazgeçip, onu, dinini izhâr etmekten men etmelerinin yeterli olacağını beyân etmektir. İşte, verdiğimiz bu cevapla, bu üç şık da cevaplanmış olur.

Münazarada İnsaf Prensibi

İkinci soruya, yani, ona düşenin "Sizi tehdit edegeldiği şeylerin tamamı size isabet eder.." demesi olduğunun söylenmesine" gelince, buna da şu bakımlardan cevap verebiliriz:

1) Bu istidlalin medarı, insaf prensibini ortaya koyma ve çekişmeyi farketme esasıdır. Çünkü bu sözün maksadı şudur: "Eğer o yalancı ise, onun yalanının zararı, kendisiyle sınırlıdır. Yok eğer doğru ise, sizi tehdit edegeldiği şeylerin, en azından bazıları sizi gelip bulacaktır." Eğer bu sözün maksadı bu ise, bu doğru olup, bunun bir benzeri de, "Her halde ya biz, ya siz mutlak bir hidayet üzerindeyiz. Yahut apaçık bir sapıklıkta.." (Sebe, 24) ayetidir.

2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), onları, hem dünya hem ahiret azabı ile tehdit ediyordu. Binâenaleyh, dünyada onlara, dünya azabı gelip çattığında, bu demektir ki, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın onları tehdit edegeldiği azabın bir kısmı, yani dünyevî olan kısmı, onları gelmiş bulmuştur.

3) Ebû Ubeyde'nin, ba'z kelimesinin kült "bütün, hepsi" manasında kullanılmasının caiz olduğunu söylediği ve Lebîd'in, "Artık hoşnut olmadığımda ya da, bütün canları, ölümleriyle (el-himâm) irtibatlı (ve ona raptolunmuş, yatıyorken adetâ ölü) olduklarında, böylesi yerleri terket ey gönül" beytiyle istidlal ettiği nakledilmiştir. Ama, ulemânın ekserisi, bunun hata olduğunu ve Lebîd'in, ifadesiyle kendisini kastettiğini söylemişlerdir. Allah en iyisini bilendir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu mü'min kimsenin Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya eziyet etmenin caiz olmayacağı hususunda üçüncü bir cümlesini de naklederek, "Şüphesiz Allah, haddi aşan çok yalancı olan kimseyi muvaffak etmez" buyurmuştur. Bu delili şu şekilde izah ederiz: Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı bu açık mucizeleri getirmeye muvaffak etmiş ve bunları ona nasip etmiştir. Allah'ın böylesi mucizeler verdiği bir kimse, yalancı bir müsrif olamaz. Dolayısıyla bu durum, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın yalancılardan olmadığına delâlet eder. Binâenaleyh Hak teâlâ'nın bu buyruğu, rumuz ve ta'riz (çıtlatma) yoluyla, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın şanının yüceliğine bir işaret olur. Yine bununla, Firavunun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı öldürme azmi hususunda bir müsrif (haddi aşmış), uluhiyyet iddiası hususunda bir yalancı olduğu, Allahü teâlâ'nın ise bu durumdaki birisini umduğuna ulaştırmayıp, aksine işini boşa çıkarıp, berheva edeceği manası da kastedilmiş olabilir.

Mü'min Zatın Nasihati

Bu bölümü tek başına aç →

29–32. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:33

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

"Ey kavmim, bugün bu yerde siz galipler olarak, mülk sizindir. Fakat Allah'ın azâbı-belâsı bize gelip çatarsa, kim bize yardım eder?" Firavun dedi ki: "Ben size ancak uygun gördüğümü ve kendi görüşümü bildiriyorum. Size, doğru yolun hilafını da göstermiyorum." Mü'min o zat da dedi ki: "Ey kavmim, gerçekten ben o sürü sürü fırkaların birleştiği gündeki gibi bir durumun, Nuh kavminin, Âd'ın, Semûd'un ve daha sonrakilerin hali gibi bir durumun sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Yoksa Allah kulları için zulüm dilemez. Ey kavmim, doğrusu ben size karşı o bağrışıp-çağrışma gününden korkmaktayım. (O gün, hesap yerini) arkanızda bırakıp, cehenneme döneceğiniz gündür. (O gün sizi) Allah'ın azabından kurtaracak hiçbirşey yoktur. Allah kimi şaşırtırsa, onun yolunu doğrultabilecek birisi de yoktur"

Bil ki Firavun'un hanedanından olup da inanmış olan bu kimse, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı öldürmeye yeltenmenin caiz olmayacağı hususunda çeşitli deliller getirince, onları bu hususta, Allah'ın azabını hatırlatmak suretiyle çekindirerek, "Ey kavmim, bugün bu yerde, siz galipler olarak, mülk sizindir" demiştir ki bu, "Siz insanlara hâkim olup, onları ezip geçtiniz. Binâenaleyh işinizi-hâkimiyetinizi kendi aleyhinize döndürerek bozmayın ve Allah'ın gücüne-azabına karşı çıkmayın. Çünkü sizin O'na karsı çıkma gücünüz yok" manasınadır. Bu mü'min, "bize" ifadesini kullanmıştır. Çünkü kendisinin onlardan olduğunu ve onlara nasihat edenin, bu hususta onlarla aynı durumda olan birisi olduğunu belirtmek istiyordu. O bunu söyleyince, Firavun, yani "Ben size, anlattığım fitne konusunu halletmek için onun öldürülmesi gerektiği görüşünden başka bir görüşü belirtmiyorum. Bu görüşümle sizi, ancak doğru ve uygun yola sevkediyorum" demiştir.

Gizli Mü'minin Cesaretinin izahı

Cenâb-ı Allah, o mü'min zâtın, Firavun'un bu görüşünü kabul etmeyip, "Gerçekten ben, o sürü sürü fırkaların birleştiği gündeki gibi bir durumun sizin başınıza gelmesinden korkuyorum" dediğini bildirmiştir. Bil ki Allahü teâlâ bu mü'minin, mü'min olduğunu gizlediğini anlatmıştır. İmanını gizleyen kimse Firavuna karşı nasıl böyle konuşabilir? İşte bu sebepten ötürü, bu hususta şöyle iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Firavun, "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim" deyince, bu mü'min zat, Hazret-i Musa'nın dini üzere olduğunu belirtmeden, aksine Firavun'un yanında, onun dini üzere olduğu zannını uyandırmıştır. Ancak uygun planın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı öldürmemeyi gerektirdiğini, çünkü ondan sâdır olan işin, sadece Allah'a davet etmek ve buna deliller getirmek olduğunu, bunun ise, onu öldürmeyi gerektirmeyeceğini ve onu öldürmeye yeltenmenin, insanların dillerinde (aralarında), çok çirkin kelimelerle anılmaya sebep olacağını, hatta onun şimdilik öldürülmemesinin daha uygun olacağını, yapılacak işin, onun dinini yaymasına manî olmak olduğunu, çünkü bu durumda eğer o yalancı ise, yalanının mesuliyetinin kendisine olacağını, eğer doğru ise, bazı bakımlardan ondan istifâde edilebileceğini iddia edip, bu hususu, "Şüphesiz Allah haddi aşan, çok yalana olan kimseyi muvaffak etmez" ifadesiyle te'kid etmiştir. Bu, "Eğer o, kadir ve hakim bir ilahın olduğu iddiasında doğru ise, o Allah, müsrif (haddi aşan) ve çok yalancı olanı muvaffak etmez" demektir. O zat, bu ifadesiyle, Firavun'a, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı kastettiği vehmini verdi, ama aslında bu "haddi aşan-çok yalancı olan" ifadesiyle Firavun'un kendisini kastetmiştir. Çünkü aslında "müsrif" ve "kezzâb" olan Firavundur.

b) Firavun'un hanedanından mü'min olan bu zat, imanını önce gizlemişti. Ama Firavun'un, "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim" deyince, artık gizlemeyi bırakıp, kendisinin Musa (aleyhisselâm)'nın dini üzere olduğunu açıklayıp, Firavun'a doğru olanı bizzat anlatmaya çalışmıştı.

Bil ki Allahü teâlâ bu mü'minin Firavun'a şöyle birtakım sözler söylediğini nakletmiştir:

1) "Ey kavmim, gerçekten ben o sürü sürü fırkaların birleştiği yöndeki gibi bir durumun başınıza gelmesinden korkuyorum" sözü.. Bu, "Onların başına gelen kötü günler gibi günlerin sizin de başınıza gelmesinden korkarım" demek olup, fakat Cenâb-ı Hak, yevm (gün) kelimesini, "ahzâb"a (fırkalara) muzaf kılıp, ahzabı da, Nûh, Âd ve Semûd kavimleri olarak açıklayınca, her gurubun belâ hususunda, belli bir günü olduğu ortaya çıkmış oldu. Dolayısıyla da bir karışıklık olmadığı için, cemî kelime (eyyam-günler) yerine, müfred "yevm" kelimesiyle yetindi. Daha sonra bu ifadeyi, "Nûh kavminin, Âd'ın, Semûd'un ve daha sonrakilerin hali gibi..." ifadesiyle açıkladı. Onların hâli ise, küfür, yalanlama ve diğer türlü isyanlar açısından, bunların amellerinin dûnundadır (altındadır). Binâenaleyh bu, onların hiç bırakmadıkları, devamlı olan bir adetleri olmuş olur. O halde burada, mahzûf bir muzaf var. Cenâb-ı Hak bu ifade ile, "Onların halinin cezası gibi bir cezanın..." manasını kastetmiştir. Velhasıl Allah onları bu dünyada peşin (hemen gelecek) bir helak ile, daha sonra da âhiret helâkiyle korkutmuştur. Bu âhiret helaki, "Allah kimi şaşırtırsa, onun yolunu doğrultabilecek birisi de yoktur" beyanıyla anlatmıştır. Bu cümlenin maksadı, âhiret azabına dikkat çekmektir.

2) "Allah kutlan için zulüm dilemez" sözü... Bu, "o ahzâbı (fırkaları) helak, adaletin tâ kendisidir. Çünkü onlar, peygamberleri yalanladıkları için bunu haketmişlerdir. Aynı şey, burada da söz konusudur. Öyleyse bu hükmün (neticenin), burada da tahakkuk etmesi gerekir" demektir.

İrade Hakkında Mu'tezile'nin Görüşü

Mu'tezile, "Ayetteki bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın, kullarının bir kısmına zulmetmeyi istemediğini gösterir. Dolayısıyla bu, kullarından hiçbiri için zulmetmek istemediğine delâlet eder. Dolayısıyla, eğer kullarda inkârı yaratıp, sonra da bu inkârdan dolayı onlara azabetmiş olsaydı, şüphesiz zulmetmiş olurdu. Cenâb-ı Allah'ın, kesinlikle zulmetmek istemediği sabit olduğuna göre, kullarının fiillerinin yaratıcısı olmadığı sabit olur. Çünkü eğer O, kullarının fiillerini yaratmış olsaydı, mutlaka onları irâde etmiş de olur ve O'nun zulüm yapabileceği de sabit olurdu. Çünkü eğer o zulme kadir olmasaydı, zulüm yapmadığı için, övünemezdi" demiştir. Mu'tezile'nin bu istidlalini, tefsirimizde cevaplarıyla birlikte defalarca anlattık. Binâenaleyh tekrar etmenin anlamı yok.

3) "Ey kavmim, doğrusu, ben size karşı o bağrışıp çağrışma gününden korkmaktayım" sözü... Bu tabir ile ilgili birkaç mesele vardır:

Tenâd (Çağırışma) Günü

"Tenâd", nida masdarından, vezninde bir kelimedir. Arapça'da "Kavın, birbirlerine seslendiler" manasında, denilir. Aslolan, bu kelimenin yâ'lı okunmasıdır. Fasıladan ötürü yâ'nın hazfi de güzel ve yerinde olup, bunu (Mümin, 15) ayetinin tefsirinde anlatmıştık. Müfessirler, Tenâd günü"nün, Kıyamet günü olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Kıyamet gününün, böyle adlandırılışının sebebi hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) Cehennemlikler, cennetliklere; cennetlikler de cehennemliklere, Allahü teâlâ'nın A'raf Sûresi'nde, "Ashâb-ı cehennem ashâb-ı cennete, seslendiler ..." (A'râf, 50); ve "Ashab-ı cennet, ashab-ı cehenneme seslendiler ki..." (Araf, 44) ayetlerinde de anlattığı gibi, seslenirler.

b) Zeccac, "bunun sebebinin, "Biz her insanı, imamı (önderi) ile birlikte çağırırız" (İsra, 71) ayetinde bahsedilen durum olması da uzak bir ihtimal değildir" der.

c) Zalimler, biribirlerine helaki, yok olmayı diler ve "Yâ veylenâ" "yazıklar olsun bize, yandık bittik" derler.

d) İnsanlar bu günde mahşere nida olunur, çağrılırlar.

e) Mü'min, "işte kitabımı okuyun" (Hakka, 19) diye nida ederken, kâfir, "Keşke kitabım (amel defterim) elime verilmeseydi" (Hakka, 25) der.

f) O gün zâlimlere lanet olunur.

g) O gün ölüm, güzel bir koç şeklinde getirilir, kurban edilir. "Ey mahşer halkı, artık bundan sonra ölüm yok" diye nida edilir. Böylece bu, cennetliklerin sevincini, cehennemliklerin hüznünü artırır.

h) Ebû Ali el-Farisî şöyle der: "Tenâdî", tenâd masdarından müştak olup, "Falanca kaçtı" manasındaki sözüne dayanır." Ibn Abbas'ın kıraati bu şekilde olup, o bunu bu şekilde açıklayarak, "Onlar Kıyamet günü, develerin kaçıştığı gibi kaçışırlar" demiştir. Bu kıraatin doğruluğuna, hem "O gün kişi, kardeşinden ... kaçar" (Abese. 34-35) ayeti, hem de bu ayetteki, "(Ogün hesap yerini) arkanızda bırakıp, cehenneme döneceğiniz (kaçacağınız) gündür" ifadesi delâlet eder. Çünkü onlar, cehennemin dehşetli sesini duyduklarında kaçarlar ve her kaçtıkları yerde, saf saf meleklerle yüzyüze gelirler. Böylece yerlerine geri dönerler.

İkinci Mesele

Ayetteki "yevm" (gün) ifadesi şu iki sebepten ötürü mansub kılınmıştır:

a) Bu kelime, "korkarım" fiilinin zarfıdır. Buna göre o mü'min zat, iman etmezlerse, o günde başlarına gelecek azabtan dolayı endişesini belirt mi iştir.

b) Kelâmın takdiri, "Ben sizin için, o bağrışıp-çağrışma gününün azabından korkuyorum" şeklindedir. Buna göre yevm (gün) kelimesi, mef'ûl-ü fih olarak, mefûl-ü bih olarak mansub olur. Çünkü "yevm" kelimesi, mahzûf olan muzaafının (yani azap kelimesinin) iğrabını almıştır.

Mahşerde Kaçma Teşebbüsü

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O gün (hesap yerini) arkanızda bırakıp kaçacağınız gündür" buyurmuştur. Bu, bir önceki "gün"den bedeldir. Katâde buna, "Hesap gününün durağından, cehenneme döndüğünüz gün" manasını verirken, Mücâhid, "Gücünüz yetmediği halde, cehennemden kaçmaya çalıştığınız gün.." manasını vermiştir.

O mü'min zat, daha sonra bu tehdidi te'kid edip, "O gün sizi Allah'ın azabından kurtaracak hiçbirşey yoktur" demiş, sonra dalâletlerinin kuvveti ile cehaletlerinin fazlalığına dikkat çekmek üzere, "Allah kimi şaşırtırsa, onun yolunu doğrultabilecek birisi de yoktur" buyurmuştur.

Yusuf (aleyhisselâm)'dan Sonra Resul

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:35

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

"Andolsun daha evvel, Yusuf da size apaçık burhanlar getirmişti. O vakit de onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Hatta o vefat edince de dediniz ki: "Bundan sonra Allah asla bir peygamber göndermez." işte Allah o haddi aşan şüpheci kimseleri böyle şaşırtır. Onlar, hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın ayetleri hakkında mücâdele edenlerdir. Gerek Allah katında, gerek iman edenler katında buna buğz büyük olmuştur. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler"

Bil ki Firavun hanedanından iman eden o zat, "Allah kimi şaşırtırsa onun yolunu doğrultabilecek birisi de yoktur" deyince, bu hususa şu misali getirmiştir: Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm), onlara apaçık deliller getirdiği zaman, onlar şek ve şüphelerinde ısrar edip, o delillerden yararlanmadılar. İşte bu durumda, Allah'ın saptırdığı kimseler için, hiçbir hidâyetçi olmadığına delâlet etmektedir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Hangi Hazret-i Yusuf?

Bu ayette bahsedilenin, Hazret-i Yusuf b. Ya'kûb (aleyhisselâm) olduğu söylenmiştir. Keşşaf sahibi, bunun, Yusuf b. Efrâyim b. Yusuf b. Ya'kûb olduğunu, bu Yusuf'un onlar içinde yirmi küsur sene kaldığını nakletmiştir. Yine Hazret-i Musa (aleyhisselâm) zamanındaki Firavunun, Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm) zamanındaki Firavun olup, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) zamanına kadar yaşamış olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun diğer bir Firavun olduğu da söylenmiştir. Her ne olursa olsun, bütün bunlardan bahsedilen, tek şey olup, o da Yusuf (aleyhisselâm)'un, kavmine apaçık deliller getirmiş olmasıdır. Bu "deliller" İle ne murad edildiği hususundada şu iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Bu deliller, onun, "Darmadağınık birçok düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye galib ve kahhâr olan bir tek Allah mı?" (Yusuf, 39) şeklindeki sözüdür.

b) Bununla, mucizeler kastedilmiştir. Bu görüş daha uygundur. Daha sonra onlar, Yusuf (aleyhisselâm)'un peygamberliği hususunda şüphe etmeye devam edip, bu delil ve burhanlardan kesinlikle yararlanmadılar. O ölünce, onlar, "Bundan sonra Allah asla bir peygamber göndermez" demişlerdir. Onlar bu hükme (neticeye), bir delile dayanarak değil, arzu ve temennilerine göre varmışlar, hatta bunu, bundan sonra gelen peygamberleri yalanlama hususunda bir esas olarak söylemişlerdir. Onların bu sözlerinde, Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un peygamberliğini kabul yatmamaktadır. Çünkü onlar onun peygamberliği hususunda şüphe etmiş ve onu kabul etmemişlerdir. Bu, Hazret-i Yusuf'un peygamberliğini yalanlamanın yanı sıra, ondan sonra gelecek peygamberlerin peygamberliğini de yalanlamadır.

Bu zat daha sonra, "Allah o haddi aşan şüpheci kimseleri böyle şaşırtır" demiştir. Bu, "Böylesi sapıklıkta olduğu gibi, Allah, isyanda ileri giden, dinde şüpheye düşen herkesi saptırır" demektir. Ka'bî, "Bu ayet, Kaderiyye (Mu'tezile) için bir delildir. Çünkü Allahü teâlâ onların inkârlarını beyan etmiş; sonra da kendisinin, müsrif ve mürtâb (haddi aşan ve şüpheci) oldukları için onları saptırdığını açıklamıştır. Böylece kul dinden sapmadığı müddetçe, Allah'ın onu saptırmayacağı sabit olur" demiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, onların niçin bu şüphe ve haddi aşmanın içinde kalakaldıklarını beyan buyurarak, "Onlar, hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın ayetleri hakkında mücâdele edenlerdir" demiştir. Bu, "Delilsiz olarak, yani ya sırf taklide binâen, yahut da değersiz şüphelere binâen mücâdele edenlerdir" demektir.

Makt

Allahü teâlâ, "Buna buğz büyük olmuştur" buyurmuştur. "Makt", kişinin yaşadığı toplum içerisinde, ileri bir dereceye ulaşmasından sonra Allah'ın gazabına uğrayıp, Allah'ın onu rezil ve rüsvay edip tökezletmesidir." Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, bu kimselerin delilsiz olarak münakaşa ve mücâdele etmelerini zemmetmesinde, delile dayanarak yapılan mücâdelenin güzel ve hak olduğuna bir delil vardır. Yine bunda, taklidin yanlış oluşunun vurgulanması sözkonusudur.

İkinci Mesele

Kâdî şöyle der: "Allah'ın bunlara buğzu (maktı), onların fiillerini Allah'ın yaratmadığına delâlet eder. Çünkü O'nun, hem bu fiillerinin yaratıcısı, hem de bu fiillere buğzeden olması imkânsızdır."

Üçüncü Mesele

Bu ayet, Allahü teâlâ hakkında, "Kullarından bir kısmına bazan buğzedebilir" denebileceğine delâlet eder. Fakat bu, tıpkı gazab, haya (utanma) ve taaccüb (hayret etme) kelimeleri gibi, Allah hakkında kullanıldığında, te'vil edilmesi gereken bir ifadedir. Allah en iyi bilendir.

Kibirli Kalplerin Mühürlenmesi

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu buğzun kendinde bulunduğu gibi, iman edenlerde de bulunduğunu beyân etmiş, bunun akabinden de, "Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini iste böyle mühürler" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele var:

Kıraat Farkı

İbn Âmir, Ebû Amr ve Kisai'nin ravisi Kuteybe, "kalb" kelimesini tenvinle, "mütekebbir" kelimesini "kalb"e sıfat yererek okurlarken; diğer kıraat imamları, "kalb"i, "mütekebbir"e izafe ederek tenvinsiz okumuşlardır. Ebû Ubeyd, şu sebeplerden ötürü bunu izafetle okumanın tercihe şayan olduğunu söylemiştir:

a) Abdullah b. Mes'ûd, bunu böyle tenvinsiz okumuştur ki bu, bu kıraat için bir delildir.

b) İnsanın "mütekebbir" ve "cebbar" (zorba) olarak tavsif edilmesi, kalbin bu şekilde tavsif edilmesinden daha evlâdır. Tenvinle okuyanlar ise şöyle demişlerdir: Kibr, bazan meselâ, "Onların gönüllerinde ancak kibir var" (Mü'min, 56) ve "Onun kalbi günahkârdır" (Bakara, 283) ayetlerinde de olduğu gibi, kalbe nisbet edilir. Hem sonra bu kıraatin, bir muzafın hazfi ile böyle olmuş olması da mümkündür. Buna göre kelamın takdiri, "Her kibirli kalp sahibini..." şeklindedir. Yine birtakım âlimler, "Gerçek insan kalptir" demişlerdir. Bu konu uzundur ve biz bunu Şuârâ, 194. ayetin tefsirinde ele almıştık. Bu kıraate göre, izafet ile olan kıraate göre de yine mahzuf bir kelime olduğunu kabul etmek gerekir. Buna göre, kelamın takdiri, "Her mütekebbirin kalbini mühürler" şeklinde olur" demişlerdir.

Kalbin Mühürlenmesi

Kalbin mühürlenmesinin, paslanmasının, katılaşmasının ve perdelenmesinin ne demek olduğu, bu tefsirde daha önce detaylıca anlatılmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerimiz, ayetteki bu ifadenin, herşeyin Allah'dan olduğuna delalet ettiğini söylemişlerdir. Mu'tezile ise, "Allah, büyüklük taslayan her mütekebbirin kalbini işte böyle mühürler" sözü, bu mühürleme işinin, Allah tarafından yapılması, sırf onların kibirli ve zorba olmalarından ileri gelmiştir" demiştir.

Buna göre ayet, her iki taraf için de, bir bakıma lehde, bir bakıma aleyhde bir delil olur.

Razî'nin İzahı

Bu iki hususun aleyhine olduğu görüş ise, bizim taraftar olduğumuz şu husustur: Allahü teâlâ, kibrin ve lider olmanın sebeplerini kalbte yaratır. Böylece bu sebepler, taata ve Allah'ın emirlerine uymaya sevkeden şeylerin olmasına manî olur. Böylece de işlerin kaza ve kaderle olduğunu söylemek doğru olur. Mütekebbir ve zorba olma sebebi ile, o şahsı dinden uzak tutma sebebi de geçerli olur. Böylece kaza ve kader hususunda tercih ettiğimiz görüşün, Kur'ân'ın (ayetin) lafzının başından sonuna kadar, tıpatıp uygun olduğu görüş olduğu sabit olur.

Üçüncü Mesele

"Mütekebbir" ve "cebbar" arasındaki mana farkının izahı gerekir: Bu cümleden olarak, Mukatil, "Mütekebbir, (büyüklük taslayan), tevhidi kabul etmeyendir, cebbar (zorba) da, haksızlıkta diretendir" diye tefsir etmiştir. Ben de derim ki: Saadetlerin zirvesi, iki şeyde, yani Allah'ın emirlerine alabildiğine saygıda ve Allah'ın yarattıklarına alabildiğine şefkat duymadadır. Binâenaleyh Mukâtil'in görüşüne göre tekebbür, Allah'ın emirlerine saygıya zıd, cebbarlık da, mahlûkata şefkata zıd gibi olur. Allah en iyi bilendir.

Kule Veya Piramit Yaptırması

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:37

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

"Firavun şöyle dedi: "Ey Hâman, benim için yüksek bir kule yap. Olur ki ben o yollara, göklerin yollarına ulaşırım ve Musa'nın tanrısına yükselip çıkarım (!) Esasen ben onun yalancının teki olduğunu sanıyorum ya..." İşte bu suretle Firavun'un kötü ameli, kendisine süslü gösterildi. O, yoldan saptırıldı. Firavun'un hilesi zaten helake mahkûmdu"

Bil ki Allahü teâlâ, Firavunu, mütekebbir ve cebbar (zorba) olarak tavsif edince, göklere çıkmayı kafasına koyacak kadar ahmak ve aptal olduğunu da beyan buyurmuştur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele var:

Müşebbihe'nin İddiası

Müşebbihe nin büyük bir ekseriyeti, bu ayeti, Allah'ın göklerde olduğunu isbat için delil getirmiş ve şu şekillerde izah etmişlerdir:

1) Firavun Allah'ın varlığını kabul etmiyordu. Allah'ın sıfatları namına söylediği herşeyi Firavun Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın Allah'ı o şekilde tavsif ettiğini duyduğu için söylüyordu. Binâenaleyh Firavun da Allah'ı, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan duyduğu gibi tavsif ediyordu. Demek ki Firavun Musa (aleyhisselâm)'dan, Allah'ın göklerde olduğunu duymuş olmasaydı, O'nu göklerde aramazdı.

2) Firavun, "Esasen ben onun yalancının teki olduğunu sanıyorum ya" demiş, ama onu hangi hususta yalancı sandığını beyân etmemiştir. Halbuki söz, daha önce geçen bir şeyle ilgili kılınır. Böylece bu ifadenin manası sanki, "Musa'nın göklerde olduğunu iddia ettiği o tanrıya ulaşayım. Ama ben, ilahın göklerde olduğuna dâir iddiası hususunda Musa (aleyhisselâm)'nın yalan söylediğini sanıyorum" şeklinde olur ki bu, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın dinine göre, ilahın göklerde oldurma delâlet eder.

3) Bir ilahın bulunması halinde, onun göklerde olduğu hususundaki bilgi bütün akıllarda yer eden, açık bir bilgidir. İşte bundan ötürüdür ki, çocuklar bile Allah'a yalvarıp-yakarırken, yüzlerini ve ellerini göğe doğru kaldırırlar. Firavun bile, bunca küfrüne rağmen, tanrıyı göklerde aramıştır. Şu halde bu ilahın göklerde olduğu hususundaki bilginin, sıddık ve zındığın, mülhid ve muvahhidin, âlim ve cahilin aklında yer etmiş bir bilgi olduğuna delâlet eder. İşte Müşebbihe'nin bu ayetle istidlali bu şekildedir.

Buna şöyle cevap verilir: Müşebbihe'nin, mel'ûn Firavun'un görüşünü, kendi inançlarının doğruluğuna delil kabul etmeleri, bu cahillerin, rüsvaylığın ve sapıklığın doruğuna ulaştıklarını gösterme hususunda yeterlidir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya gelince, o, âlemin ilahını anlatmak için, O'nun yaratıcı olduğunu söylemekten başka birşey yapmamıştır. Nitekim Tâhâ Sûresi'nde, "Rabbim, her şeyin yaratılışını veren ve sonra ona hayat imkânlarını gösterendir" (Tâhâ, 50) ve Şuârâ Sûresi'nde, "O, sizin ve evvelki babalarınızın Rabbidir, şarkın, garbın ve bunlar arasında olanların Rabbidir.. "(Şuârâ. 26-26) demiştir. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın zâtının göklerde olduğunu söylemenin, Firavuna ait bir görüş ve inanç olduğu; Cenâb-ı Hakk'ın zâtını yaratıcı olmak ve var olmakla tavsif etmenin de Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın dini ve inancı olduğu ortaya çıkmış olur. Binâenaleyh kim birinci görüşü benimserse, Firavun'un dini üzere olmuş olur, kim de ikinci görüşü benimserse, Musa (aleyhisselâm)'nın dini üzere olmuş olur.

Hem sonra biz, Firavun'un, Allah'ın sıfatları ile ilgili olarak söylediği hirşeyi Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan duymuş olduğunu da kabul etmiyoruz. Belki o da, Müşebbihe'nin inancı üzere idi, bundan dolayı bir ilahın var olması takdirinde, mutlaka göklerde olabileceği inancını taşıyordu. Binâenaleyh Firavun bu inanct, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan duymuş olduğu için değil, kendisinden (aklından) kaynaklanan bir şey olarak ileri sürmüştür.

Firavunun, "Esasen ben onun yalancının teki olduğunu sanıyorum ya..." şeklindeki sözü hakkında diyoruz ki: Belki de o, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, "Göklerin ve yerin Rabbi" dediğini duyunca, bundan hareketle, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, Allah'ın sadece göklerin Rabbi olduğunu sanmıştır. Bu tıpkı, "orada oturuyor" manasında, içimizden birisi için, "evin rabbi (efendisi)" denilmesi gibidir. Binâenaleyh, Firavun bunun böyle olduğuna zann-ı galibi ile hükmedince, bu husus ondan bu şekilde nakledilmiştir ki, bu uzak ve imkânsız bir şey değildir. Çünkü Firavun, cehalet ve ahmaklık hususunda, böyle bir hayal ve düşüncenin kendisine nisbet edilmesinin uzak addedilmeyeceği bir noktada bulunuyordu. Eğer karşı taraf, Müşebbihe, bu hayalin Firavuna nisbet edilmesini uzak addediyorlarsa, bu şey (o zaman) kendilerine uygun düşer. Çünkü onlar, Firavunun dini üzere olunca, onlara, ona saygı duymaları gerekir.

Müşebbihe'nin, "Firavun'un fıtratı, bir ilâhın mevcut olması halinde, onun mutlaka göklerde bulunacağına dair şehâdet ettiğini..." söylemelerine gelince, biz diyoruz ki: Biz de, İnsanların ekserisinin fıtratının, onlara, bunun doğru olduğunu vehmettirdiğini inkâr etmiyoruz. Hele de bu kimseler, ahmaklıkta Firavun derecesine varmışlarsa!.. Böylece Müşebbihe'nin sözlerinin geçersiz olduğu sabit olmuş olur.

Kule Yaptırma Hikâyesi

İnsanlar, Firavun'un, kendisinden göklere çıkması için bir kule yapmaya yeltenip yeltenmediği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Müfessirlerden, ayet-i kerimenin zahirine göre hareket edenler, bunun böyle olduğuna kesinkes hükmetmiş ve onun o kuleyi nasıl yaptığı hususunda uzunca bir hikaye anlatmışlardır. Buna göre onların anlattıkları bu şey uzak bir ihtimal olup, delili şudur: Firavun'un, ya deli ya akıllı olduğu ileri sürülebilir. Eğer biz, onun deli olduğunu söylersek, o zaman Allahü teâlâ'nın ona bir elçi yollaması caiz olmaz. Çünkü mükellef tutulmada, akıl şarttır. Ve yine, Allah'ın, bir delinin sözünü Kur'ân'da nakletmesi caiz değildir. Biz onun akıllı olduğunu söylersek, o zaman şöyle deriz: Her akıllı kimse, aklının bedahet hissine dayanarak, beşerin, yüksek bir dağdan daha yüksek bir bina yapmasının imkânsız olduğunu bildiği gibi, yine aklının bedaheti ile, gökyüzüne bir dağın dibinden bakan ile, o dağın üst noktasından bakan arasında bir fark olmadığını anlar. Bu iki bilgi şekli de bedihî (apaçık surette doğru, kesin) olunca, insanın kendisinden göklere yükselip çıkacağı bir bina yapmaya yeltenmesi, anlamsız olur, imkânsız olur. Bunun yanlışlığı zaruri olarak açık olunca, Firavuna isnat edilmesi de imkânsız olur.

Buna göre bu ayetin tefsiri hususunda söylenilecek şey şudur: Firavun "dehrî" idi. Onun bu sözü söylemesinin maksadı ise, yaratıcıyı kabul etmeme hususunda ortaya bir şüphe atmaktır. Bunun izahı şöyle yapılabilir: Firavun şöyle demiştir: "Biz, kendisinin, alemin ilâhı olduğuna hükmedeceğimiz bir şey göremiyoruz. Binâenaleyh böyle bir ilâhın var olduğunu söylemek doğru değildir. Onu göremeyisimize gelince, şayet o mevcut olsaydı, göklerde olurdu. Bizim ise, göklere tırmanma imkânımız yoktur. Binâenaleyh, biz onu daha nasıl görme imkânına sahip olabiliriz?.. Daha sonra Firavun, göklere tırmanmanın imkânsız olduğunu iyice vurgulamak için, "Ey Hâmân, benim için yüksek bir kule yap. Olur ki ben, o yollara, göklerin yollarına ulaşınm..." demiştir ki, onun bu sözü söylemesinden maksadı şudur: "Herkes, böyle bir şeyin imkânsız olduğunu anlayınca, Allah'ın varlığını, duyu organları yoluyla anlamaya vasıl olmanın da imkânsız olduğunu anlar."

Bu ifâdenin bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "... kendilerine bir ayet getirmen için yerde bir baca veya gökte bir merdiven araman (gibi ham ve icabsız tekliflere) uymak istersen.,."(En'âm,35) ayetidir. Bu ifadeden, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, yerin dibine doğru tünel kazması veya kendisiyle gökyüzüne doğru çıkacağı merdivenler kurması kastedilmemiştir. Tam aksine mana, o böyle bir şeyin imkânsız olduğunu anlayınca, o maksadı gerçekleştirmenin imkânsız olduğunu da anlamış olur. Binâenaleyh mevzûbahs bu ayette de Firavunun, "Ey Hâmân, benim için yüksek bir kule yap..." sözünden maksadı şudur: "Musa'nın ilâhına yükselmek için, işte bu yoldan başka bir yol olmayıp, bu yol da imkânsız olunca, bundan, Musa'nın isbata çalıştığı o ilâhı tanıyıp bilmenin imkânsız olduğu neticesi çıkar." Binâenaleyh biz diyoruz ki, işte bu konuda söyleyeceğimiz bundan ibarettir.

Bilgi Kaynakları

Bil ki, böyle bir şüphe yanlıştır. Çünkü bilgi kaynakları: idrak (duyu organları), haber (nakil) ve nazar (tefekkür, düşünce) olmak üzere üçtür. Bu üç yoldan birinin, yani duyu organlarının O'nu göremeyişinden, matlûbun, yani aranılan o şeyin yokluğu neticesi çıkmaz. Bu böyledir, zira Musa (aleyhisselâm) Firavuna, Allah'ı tanıyıp bilmenin yolunun, Cenâb-ı Hakk'ın, Musa (aleyhisselâm)'dan naklen bildirdiği "(O), sizin de, evvelki atalarınızın da Rabbidir..."(Şuara, 26) ve "(O), meşrıkla mağribin ... Rabbidir..."(Şuarâ, 28) ayetterindeki gibi, bilmenin yolunun, hüccet ve delil olduğunu beyan etmiştir. Ancak ne var ki, Firavun, kötülüğünden ve kuracağı tuzaktan dolayı bu delillere iltifat etmemiş, cahil kimselerin kalbine, "Bu ilâhı, duyu organlarıyla tanımak imkânsız olunca, onun kabul edilmemesi gerekir" fikrini atmıştır. Benim bu konuda söyleyeceklerim bundan ibarettir. Muvaffakiyet ve koruma ancak, Allah'a aittir.

Üçüncü Mesele

Bazı kimseler, Cenâb-ı Hakk'ın, feleklerin kütlelerini ve hareketlerini süflî alemde meydana gelen hadislerin sebepleri olabilecek bir biçimde yarattığı fikrini benimseyerek, "Olur ki ben, o yollara, göklerin yollarına ulaşırım..." cümlesiyle istidlal etmişler ve şöyle demişlerdir: Bunların, ancak bu alemdeki hadiselerin birer sebepleri olduğu malumdur. Bu hususu, Cenâb-ı Hakk'ın, Sâd Sûresi'ndeki, "Öyle ise sebeplerine yapışarak göğe yükselsinler" (Sad, 10) ifadesi de desteklemektedir. Müfessirlere gelince, onlar, Cenâb-ı Hakk'ın, "Olur ki ben, o yollara, göklerin yollarına ulaşırım" ifâdesi hakkında şunu söylemişlerdir: Ayetteki, "göklerin yolları, kapılan ve oraya ileten her şey" kastedilmiştir. Çünkü, seni bir şeye iletip ulaştıran şeye "sebep" denilir. Meselâ, (hidayete ulaştıran) doğruluk (reşâd) gibi...

Haman

Yahudiler şöyle demiştir: "İsrailoğullarıyla Firavun'un tarihini araştıranlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile Firavun zamanında, Haman denilen bir kimsenin hiç mevcut olmadığı; bunun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve Firavun'dan çok uzun zaman asırlar sonra bulunduğu hususunda müttefiktirler. Binâenaleyh, Firavun zamanında Hamân'ın varolduğunu söylemek tarihen hatadır. Bir kimse, "Firavun zamanından sonra Hamân adında bir şahsın bulunması, Firavun zamanında aynı ismi taşıyan bir başka şahsın bulunmuş olmasına mâni değildir" de, diyemez.. Çünkü, Firavun zamanında Hamân adını taşıyan bu şahıs, Firavunun nezdinde, değeri olmayan bir kimse değil, tam aksine, onun veziri mesabesinde olan bir şahıstır. Böylesi bir kimsenin ise, şekli ve şemaili meçhul olamaz... Binâenaleyh, şayet böyle bir şahıs olmuş olsaydı, onun hali ve durumu, mutlaka ve mutlaka bilinirdi. Firavun ve Musa (aleyhisselâm)'nın hallerini tetkik edenler, Firavun zamanında, Hamân ismini taşıyan birisinin bulunmadığı, bunun asırlar sonra yaşamış birisi olduğu konusunda hemfikir olunca, bu ifâdenin, tarih nokta-i nazarından yanlış olduğu anlaşılmış olur." Bunlar sözlerine devamla şöyle derler: "Bunun bir benzeri de, bizim, İslâm dininde, Ebû Hanîfe'nin Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sonra yaşamış birisi olduğunu bilmemizdir. Şimdi, birisi kalksa, Ebû Hanîfe'nin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında yaşamış olduğunu iddia etse ve bunun, birincisinden başka, farklı bir şahıs olduğunu ve bunun da Ebû Hanîfe adını aldığını ileri sürse, tarihçiler, bunun hata olacağına hükmettikleri gibi, işte burada da böyledir."

Hamân'ın Muasır Olmadığı İddiasına Cevap

Musa (aleyhisselâm) ile Firavun'un tarihleri hususunda, aradan uzun yıllar geçmiş, durumlar ve devirler birbirine karışmış, belirsizleşmiştir. Böylece de, tarihçilerin sözlerine, bu konuda güven kalmamıştır. Binâenaleyh bu hususta, Allah'ın sözüne yapışmak daha uygun olur. Bizim peygamberimizin durumunun Ebû Hanife'yle birlikte ele alınması ise böyle değildir. Çünkü bu tarih, yakın zamana aittir. Henüz zamanlar, işler, durumlar ve bilgiler birbirine girip karışmamıştır. Tam aksine, iyice tesbit edilmiş bir tarih söz konusudur. Böylece, bu iki konu arasındaki fark ortaya çıkmış olur. Bu ayetteki mana ile ilgili hususların tamamı bundan ibaret olup, geriye, onun lafızlanyla ilgili hususların açıklanması kalmıştır.

Bu cümleden olarak ayetteki şartı kelimesine gelince, bunun, her ne kadar uzakta olsa dahi, bakan herkesin göremeyeceği kadar yüksek bir bina anlamına geldiği ve bu kelimenin, ortaya çıkıp göründüğünde kullanılan deyiminden alındığı söylenmiştir. ayeti de "göklerin yollan" anlamındadır. İmdi, eğer, "Ayetteki bu tekrarın hikmeti nedir? Şayet, "Olur ki, göklerin yollarına ulaşırım.." denilmiş olsaydı yeterli olurdu" denilirse, Keşşaf sahibi bu hususa cevap vererek şöyle der: "Bir şey mübhem bırakılıp, sonra da açıklandığında, o şeyin durumu ve şanı yüceltilmiş olur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk, göklerin yollarının tazim edilip yüceltilmesini murad edince, bunu önce müphem bırakmış, daha sonra da açıklamıştır."

Farklı Kıraat ve İ'rab

Ayetteki, Ve Musa'nın tanrısına yükselip çıkarım" cümlesine gelince, Asımın ravisi Hafs, ayn'ın fethasıyla okurken, diğer kıraat alimleri, ref ile (......) şeklinde okumuşlardır. Müberred şöyle der: "Merfû kıraat, bunu ebluğu fiiline atfetmiş olur. Buna göre kelamın takdiri, şeklinde olur. Ne var ki, (sümme) edatı, fâ'dan daha fazla sonralığı (terahî) ifade eder. Mansûb okuyanlar ise, bunu, cevap addetmiş olurlar. Buna göre mana, "Olur ki ben, o yollara ulaşırım.. Oraya ulaştığımda ise, Musa'nın ilâhına muttali olurum" şeklinde olur. Ama manalar, farklı farklıdır. Çünkü mana birincisinde, "Belki muttali olurum..."; ikincisinde ise, "İçimden, "Göklerin yollarına ulaştığımda, bence artık Musa'nın ilâhına muttali olmam kesindir" şeklinde olur.

Bil ki, Cenâb-ı Hakk, Firavun'un bu sözünü nakledince, bunun peşinden "İşte bu suretle Firavun'un kötü ameli, kendisine süslü gösterildi. O, yoldan saptırıldı" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Asım, Hamza ve Kisâi, sâd harfinin dammesiyie, (ve sudde) şeklinde okumuşlardır. Ebû Ubeyde şöyle der:

"Bu şekilde okunabilir, zira bu ifadeden önceki ifade de meçhuldür. Böylece, meçhule atfedilen şey de meçhul kılınmış olur." Diğer kıraat imamları ise, Firavun'un insanları" imandan men ettiği manasında sadde şeklinde okuyarak şöyle demişlerdir: "Firavun'un, "Elbet ve elbet ellerinizi, ayaklarınızı çaprazına kestireceğim" (araf, 124) sözü de, onun böyle yaptığını, men ettiğini göstermektedir. Bu kıraati, Cenâb-ı Hakk'ın, "Küfredip de Allah'ın yolundan men edenler..." (Muhammed, 1); "Onlar küfreden, sizi Mescid-i Haram'dan men edenlerdir" (feth. 25) ayetleri de destekler.

Tezyin İşinin Faili

Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetindeki (......) ifadesine göre, mutlaka bir süslü gösterenin bulunması gerekir. cümleden olarak Mu'tezile, bunun, şeytan olduğunu söyleyince onlara, "Eğer Firavun 'a bu işleri süslü gösteren şeytan ise, o şeytana, bu işleri hoş gösteren eğer bir başka şeytan ise, o zaman ya şeytanların bu işi zincirleme olarak yaptıklarının söylenmesi gerekir, yahut "devr-i fasit" lazım gelir. Ki, hem teselsül, hem de devr-i fasit imkânsızdır. Bu, batıl olunca, sebep ve neticelerin, ihtiyaçların dereceleri bakımından bir Vâcibü'l-Vücûd'a varıp dayanması gerekir. Hem, ayetin bu ifadesi bu şey, onu yapanın inancına göre hayır, güzel, hoş değilse, o kimsenin bunu yapmaya yönetmeyeceğine delâlet eder. Eğer bu inanç doğru İse, bu bir ilimdir. Yok, eğer hata ise, bu da cehalettir. Binâenaleyh, bu cehaletin faili, bu insan olamaz. Çünkü, aklı olan kimse, kendisi için cehaleti elde etmek istemez. Bir de o, onun cehalet olduğunu bildiği zaman ancak, kendisi için cehaleti elde etmeye yönelir. O onun bir cehalet olduğunu anladığı an, onun artık, câhil olarak kalması imkânsız olur. Böylece, bu cehaletin failinin, bu insan olmadığı sabit olmuş olur. Bunun faili şeytan da olamaz. Çünkü birinci bahis, aynen bu konuda da söz konusu olur. Binâenaleyh geriye, bunun failinin Allahü teâlâ olduğu hususu kalır. Allah en iyisini bilendir. Bizim bu söylediğimizi, Keşşaf sahibinin, ayetin bu ifadesinin, malum olarak okunduğunu; failinin de Allah olduğunu nakletmiş olması da destekler. Yine bunun delili, ayet-i kerimedeki ifadesidir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Firavun'un hilesi zaten helake mahkûmdu" buyurmuştur. Tebâb, helak ve hüsran anlamında olup, bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "sahte tanrılar, Rabbimin (azâb) emri geldiği zaman, onlara hiçbir faide vermedi" (Hûd, 101) ve "Ebu Leheb'in elleri kurusun.." (Tebbet, 1) ayetleridir. Allah en iyisini bilendir.

O Zatın Nasihati

Bu bölümü tek başına aç →

38–43. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:44

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

"iman eden (o zât), "Ey kavmim, siz bana uyun. Size doğru yolu göstereceğim. Ey kavmim, bu dünya hayatı, ancak fani bir eğlencedir. ağabeyret ise, asıl durulacak yurdun ta kendisidir. Kim bir kötülük işlerse, ona, bunun denginden başkasıyla karşılık verilmez. Kim de, -erkek olsun kadın olsun, (fakat) mü'min olarak- iyi amel ve harekette bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız azıklara kavuşturulmak üzere, cennete girerler. Ey kavmim, benim (karşılaştığım) bu hal nedir? (Çünkü), ben sizi kurtuluşa davet ediyorum, sizise, beni ateşe çağırıyorsunuz? Siz, beni Allah'a küfredeyim, (rubûbiyyetini) asla tanımadığım şeyleri O'na eş koşayım diye çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, Azîz-u Gaffara davet ediyorum. Sizin beni (tapmaya) davet ettiğiniz şeylerin, dünyada da, ahirette de (hakka) davete hiçbir selâhiyyeti yoktur. Hakikatte, hepimizin dönüp gidişimiz Allah'adır. Size söylemekte olduklarımı, yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi, Allah'a havale ediyorum. Çünkü Allah, kullarını çok iyi görendir"

Bu Zâtın Üç Nevi Daveti

Bil ki, Firavunun hanedanından iman eden o zâtın, son sözleridir. Çünkü o, onları, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı tasdike ve onun yoluna sımsıkı girmeye davet etmişti. Yine bil ki, bu zât, kavmi içinde üç kez çağrıda bulunmuştu. Birincisinde onları, o dini kabule, icmâlen davette bulunmuş; diğer ikisinde ise, tafsilatlı bir biçimde davette bulunmuştur. İcmalî olana gelince, bu, onun, "Ey kavmim, siz bana uyun. Size doğru yolu göstereceğim..." şeklindeki sözüdür. "Bana uyun..." ifadesiyle, takfîden uymak kastedilmemistir. Çünkü O, bu ifadesinin hemen peşinden, "Size doğru yolu göstereceğim" demiştir. el-Hüda masdarı, işaret etmek, yol göstermek anlamındadır. Binâenaleyh, başkasına delilleri gösteren kimse, "O, onu falanca şeye sevketti, o ona onu gösterdi.." diye tavsif edilip, "Sebîlü'r-Reşad" "mükâfaatın, hayrın ve bunlara ileten her şeyin yolu" anlamındadır. Çünkü, "reşâd" sapmak ve azgınlığın zıddıdır. Bu ifadede, Firavun ve kavminin izledikleri yolun sapıklık yolu olduğunu çok net biçimde bir anlatma bulunmaktadır.

Bu çağrının, tafsilatlı şekline gelince, bu zât, dünyanın halinin önemsiz; ahiretinkinin ise, kâmil ve mükemmel olduğunu beyan etmiştir. Dünyanın önemsiz olduğunu, onun, "Ey kavmim, bu dünya hayat, ancak fani bir eğlencedir.." şeklindeki sözü ifade etmektedir ki bu, "Dünya hayatından çok az bir süre içinde istifade edilir. Ama daha sonra bu hayat, sona erer ve nihayet bulur. Ama ahirete gelince o, karar, beka ve devamlı kalış yurdudur. Velhasıl ahiret bakî; dünya ise fanidir. Devamlı olan ise, son bulandan daha iyi ve hayırlıdır" demektir. Ariflerden birisi şöyle demiştir: "Şayet dünya, fanî olan altın; ahiret de, devamlı olan kiremit olsaydı, ahiret, dünyadan yine hayırlı olurdu. Dünya, son bulan kiremit, ahiret ise, devamlı olan attın mesabesinde iken, nasıl böyle olmasın ki?!..

Bil ki, ahiretteki nimetlerin devamlı ve süresiz olması gibi, ahiret azabı da, devamlı ve sonsuzdur. Devamlı olan nimetlere teşvik; devamlı olan-azâbtan sakındırmak ise, "terğîb ve terhîb" nevilerinin en kuvvetlilerindendir.

Daha sonra, bu zât, ahiretteki cezanın nasıl tahakkuk edeceğini beyan etmiş ve burada, rahmet tarafının ikâb tarafına gâlib geleceğine işarette bulunarak "Kim bir kötülük işlerse, ona, bunun denginden başkasıyla karşılık verilmez" demiştir. Bu cümledeki misl kelimesiyle, müstehak olmada, o kötülüğe denk düşen, ona muâdil olan şey, ceza kastedilmiştir.

Kâfir ile Fâsıkın Farkı

Eğer, "Bir anlık küfür, ebedî bir cezayı gerektirdiğine göre, daha bu söz nasıl doğru olabilir?" denilirse, biz deriz ki: Kâfir, küfrünün, bu taât ve iman olduğuna inanır, (taât ve imanın bu olduğunu zanneder), işte bundan dolayıdır ki kâfir ömür boyu böyle bir inanç üzere ısrar etme azmi içindedir. İşte bundan dolayı, hiç şüphesiz, azabı da, ebedî ve devamlı kılınmıştır. Ama fasık böyle değildir. Çünkü o, fıskının bir hiyanet ve masiyet olduğuna inanmaktadır. Böylece fasık, fıskında ısrar etmeme azmini taşımaktadır. İşte bundan dolayı pek yerinde olarak biz, fasık kimsenin azabının sonlu olacağını söylüyoruz. Mutezilenin, fasıkın cezasının ebedî olduğunu söylemesi ise, bâtıldır. Çünkü bu günahın müddeti sonludur. Bunu yapma konusundaki azim ve niyeti de devamlı olmayıp, tam aksine sonludur. Binâenaleyh, fasıkın fıskına, devamlı bir cezanın terettüp edeceğini söylemek, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim bir kötülük işlerse, ona, bunun denginden başkasıyla karşılık verilmez" ayetinin hilâfına olur.

Bu Ayetten Çıkan Hukuk Prensibi

Bil ki, bu ayet, şer'ı ilimlerde, ahkâm-ı cinayet (suçlarla ilgili olan hükümlerde), son derece mühim olan bir esastır. Çünkü bu ayet, "misl"in, meşru olup, "misl"den fazla olanın ise, meşru olmamasını iktizâ eder. Sonra biz diyoruz ki, ayette, bu denkliğin hangi hususlarda nazar-ı dikkate alınacağı beyan edilmemiştir. Binâenaleyh, bu muayyen şey ayette mezkûr olmayıp ele alınmadığına göre biz kalkar da, ayetin hükmünü, "belli bir şeyde denkliğin gözetilmesi" manasına alırsak, ayet mücmel; "bütün işlerde denkliğin gözetilmesi" manasına alırsak, ayet tahsis edilmiş bir genel hüküm olmuş olur. Halbuki, usûl-i fıkıhta, "mücmel ifade ile tahsis görmüş ifade arasında bir çelişki bulunursa, mücmel olanı almamak daha evlâ olur.." şeklinde bir kaide bulunmaktadır. Binâenaleyh, bizim bu ayeti, tahsis edilen hususlar hariç, "her bakımdan denkliğin gözetilmesi gerektiğine" hamletmemiz gerekir. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, canlara, uzuvlara ve mallara karşı işlenmiş suçlardaki pekçok hükmü, bu ayete göre çıkarmak mümkün olur.

İyiliğin Mükfifaatı

Daha sonra biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak, "seyyie"nin cezasını beyan edince, "hasene"nin karşılığının, dengi bir karşılık değil, tam aksine, hesapsız ve sınırsız olduğunu beyan buyurmak üzere "Kim de, -erkek olsun kadın olsun, (fakat) mü'min olarak- iyi amel ve harekette bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız rızıklara kavuşturulmak üzere, cennete girerler" buyurmuştur. Alimlerimiz bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: ifâdesi, müsbet tarafta (manada), şart sadedinde getirilmiş, belirsiz bir ifâdedir. Binâenaleyh bu ifâde, "kim bir kelime söyler ve zikreder veya kim tek bir adım atarsa, onun için şu şu ... vardır" denilmesine benzer. Çünkü bu ifâdenin içine, o kelimeyi veya o adamı, tek bir defa söyleyen ve atan herkes girer. İşte burada da, "Salih amellerden tek bir tanesini, (iman şartıyla) yapan herkes, cennete girer ve orada hesapsız olarak rızıklandırılır" denilmesi gerekir. İman etmiş, seksen yıl tevhide ve tesbihe devam etmiş olan bir kimse, salih amellerin en büyüğünü, taatların en güzelini yapmış kimsedir. Binâenaleyh bu kimsenin, cennete girmesi gerekir. Halbuki muarızımız, (Mu'tezile), büyük günah işlemiş kimsenin, ebedî olarak cehennemde kalacağını söylüyor. Bu iddia ise, bu açık nassın hilafına bir hareket tarzı olmuş olur. Mu'tezile şöyle demektedir: "Allahü teâlâ burada, kişinin mü'min olma şartını koşmuştur. Halbuki, bize göre, büyük günah sahibi mü'min değildir. Binâenaleyh, bu vaadin kapsamına girmez..."

Cevap: Biz, Bakara Sûresi'nin başında, (Bakara, 3) ayetini tefsir ederken, büyük günah sahibinin mü'min olduğunu delilleriyle açıklamıştık. Dolayısıyla bu söz sakıt olur.

Hesapsız Rızık

Alimler, Cenâb-ı Hakk'ın, "Orada hesapsız rızıklara kavuşturulurlar" ifadesinin tefsiri hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bu cümleden olarak kimileri, "Bu mükâfaat sonsuz olduğu için, "hesapsız" denilmiştir" derken, diğerleri, "Çünkü Allahü teâlâ onlara, yaptıklarının mukabilini vermiş ve bu karşılığa da, lütfunun çeşitlerinden, sınırsız ve sonsuz olanı ilâve etmiştir. Ayetteki, (......) ifadesi, az önce geçen, (......)'nın mukabili olan bir ifade olup, bu, "Hak edilenden ve müstehak olunandan fazla olmasın diye, günahın cezası, hesap ve takdir iledir; ölçüyle verilir. Ama, salih amelin karşılığı ölçülmez ve biçilmez, hesapsızdır. Hatta alabildiğine, hak edilenden ve istenilenden daha fazla, daha çok ve daha boldur. Ben derim ki: Bu, rahmet ve lütfün, kahr ve ikâb tarafına baskın çıktığını gösterir. Binâenaleyh biz, vaad bildiren umûm ifadeleri, vaadle bildiren umûmî ifadelerle karşılaştırdığımızda, vâ'dle ilgili umumî ifâdelerin tarafını, diğerine tercih etmemiz gerekir. İşte bu, Mutezile'nin temellerini yıkar.

Daha sonra bu mü'min zat, yeniden söze başlar, üçüncü olarak çağrıda bulunarak "Ey kavmim, benim (karşılaştığım) bu hal nedir? (Çünkü), ben sizi kurtuluşa davet ediyorum, siz ise, beni ateşe çağırıyorsunuz" demiştir. Ki bu, "Ben sizi, kurtuluşunuzu gerektiren imana; siz ise beni, cehennemi gerektiren küfre davet ediyorsunuz" demektir. Şayet, "Bu zât, kavmine yaptığı çağrıyı niçin tekrarlamış ve ikincisinde değil de, üçüncü nidanın başına vâv getirmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Nidanın tekrar tekrar yapılmasında onların, İyice dikkatlerinin çekilmesi, gaflet uykusundan uyandırılmaları, kendisinin bu işe çok önem ve ihtimam gösterdiğini bildirme ve o topluluğa son derece şefkat duyulması gibi kusurların beyanı bulunmaktadır. Vâv harfinin getirilişine gelince, ikinci nida birincisinin aynısı olmaya daha yakındır. Çünkü, ikinci nida birincisinin beyânıdır. Beyân ise, beyân edilenin aynısıdır. Üçüncü nidaya gelince bu, birinci nida ile ikinci nidadan farklıdır. Dolayısıyla, bu sözün başında atıf harfinin getirilmesi güzel ve yerinde olmuştur.

Bu mû'min zât, kendisinin onları, kurtuluşa; onların ise kendisini cehenneme çağırdıklarını beyan edince, bunu, onların kendisini Allah'ı inkâr etmeye ve O'na şirk koşmaya davet ettikleri hususu ile açıklamıştır. Allah'ı inkâş meselesine gelince Firavun'un kavminin ekserisi, bir ilâhın mevcudiyetini kabul etmiyordu. Kavminin içinde, Allah'ın varlığını kabul edenler de vardı, ancak ne var ki, putlara da ibadet etmenin gerekli olduğunu söylüyorlardı.

Ayetteki, hiçbir surette asla tanımadığın şeyleri O'na eş koşayım deme..." ifadesine gelince, bu ifâdede ilmin nefyedilmesiyle, malûmun nefyi kastedilmiştir. Buna göre bu zât adetâ, "İlâh olmayanı O'na ortak koşmaya beni çağırıyorsunuz. Halbuki, ilah olmayanın, ilâh olana ortak kılınması nasıl düşünülebilir?.." demiştir. O, onların, kendisini küfre ve şirk koşmaya davet ettiklerini beyan edince, kendisinin onları, Aziz ve Gaffar olan Allah'a inanmaya davet ettiğini beyan etmiştir. Binâenaleyh, ayetteki el-Azîz ism-i celîli O'nun kudretinin mükemmel olduğuna bir işarettir. Ki burada, ilâh olanın, kudreti mükemmel ve en üstün olan zât olduğuna dikkat çekme vardır. Firavun ise, alabildiğine aciz bir kimsedir. Öyleyse, nasıl ilâh olabilir? Putlar da yontulmuş taşlardır. Şu halde, onların ilâh olmaları nasıl düşünülebilir. Ayetteki, el-Gaffar ism-i şerifi de, kişinin, uzun süreden beri küfürde ısrar etmiş olması sebebiyle, Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesi gerektiğine; çünkü, bu âlemin ilâhı, her ne kadar mağlup edilemeyen bir Azîz; karşı konulamayan bir kadir ise de, ne var ki O'nun bir anlık iman ile yetmiş senelik bir küfrü bağışlayan bir Gaffar olduğuna bir işarettir.

Lâ Cerem Tabiri

Daha sonra bu mü'min zât, demiştir. Bu ifadenin ne demek olduğu hususundaki açıklamamız, Cenâb-ı Hakk'ın Hûd Sûresi'ndeki (Hud, 22) ayetin tefsirinde geçmişti. Ne var ki, Keşşaf sahibi, bu hususu burada yeniden ele almış ve şöyle demiştir: "Basralılara göre, bu ifâdenin getirilişi şöyledir LA kelimesi burada, kavminin-davet ettikleri şeyi reddetmek için getirilmiştir. (......) kelimesi ise, "hak oldu, gerekti, sabit oldu..." manasında bir fiildir.O ise, kendisinden sonra gelenlerle birlikte, bu fiilin failidir. Yani, "Bu davetin bâtıl oluşu, hak ve vacib oldu; zorunludur.." demektir. Yahut da bu kelime, manasında olabilir. Nitekim (Maide. 2) ayetindeki (......) kelimesinde bu mâna vardır. Yani, "Yapılan o davet, davetin bâtıl olmasını sağlamıştır" demektir. Ki bu da, "Bu davetten ancak, bu davetin batıl olması hakikati ortaya çıkmıştır" anlamındadır.

Şöyle de denilebilir: (......) deyimi, (......)'nin benzeri bir ifade olup, bu ifade, tıpkı (budd..) kelimesinin, ayırmak ve dağıtmak anlamına gelen "tebdid" kökünden bir fiil olması gibi, kesmek, kat etmek anlamında olan cerm veya curm kökünden bir kelimedir. (......)'nin manasının, "Şen, şunu yaparsın, mutlaka bunu yapman lazım" şeklinde olması gibi, (Nahl, 62) ayetinin manası da, "Onlar ebedî olarak cehenneme müstehaktırlar. Bu müstehaklığın sonu yoktur" manasında olmak üzere, "bu ateşin sonu yoktur" şeklindedir. Putların davetinin batıl oluşu da sonsuzdur, yani bu her zaman batıldır. Bu batıllık sona ermez, hiçbir zaman hakka dönüşmez.

Bazı Arapların bu deyimi, cimin zammesi ve râ'nın sükûnu ile, "büdvün" vezninde, "mutlaka o onu yapacak" manasında, şeklinde kullandıkları rivayet edilmiştir. Ki fa'al ve fü'l, tıpkı ve "rüşd", "adem" ve Müdm" kelimeleri gibi, kardeş vezindirler. Bütün bunlar Keşşaf sahibinin söylediği sözlerdir.

Putların Daveti Yoktur?

Daha sonra o zat "Sizin beni tapmaya davet ettiğinizin dünyada da, âhirette de (hakka) davete hiçbir selâhiyeti yoktur" demiştir. Bu, "Beni, ibadete davet ettiğiniz o putlarınızın, ne dünyada, ne âhirette, davet imkânları yoktur" demektir. Bu davetin ne demek olduğu hususunda şöyle iki ihtimal vardır:

Birinci İhtimal: Bu, "Sizin beni, ibadete çağırdığınız o şeyler, kendisine davet edemezler. Çünkü onlar cansızdırlar. Cansızlar ise hiç kimseyi, kendisine ibadete çağıramaz" demektir. Bu manaya göre, ayetteki "âhiret" kelimesi şu manayı ifade eder: Allahü teâlâ bu putları âhirette canlı hale getirdiğinde, bunlar dünyada iken kendilerine tapan o kimselerden kaçar, uzak durur, onlara sahip çıkmazlar."

İkinci İhtimal: Bu tabir, "Bu putların ne dünya, ne ahiret konusunda, kabul edilebilecek bir duaları yoktur" demektir. Bu izaha göre, eşanlamlı iki kelimeden birisinin, diğeri yerine kullanılması suretiyle, "davet" (dua) kelimesi ile, duanın kabulü manası kastedilmiş olup, bu tıpkı, "Kötülüğün cezası, misliyle kötülüktür" (Şura, 40) ayetinde olduğu gibidir.

Dönüş Allah'adır

Daha sonra o, "Hakikatte hepimizin dönüp gidişimiz Allah'adır" deyip, bu putlarda hiç bir faydanın olmadığını, neticede herkesin dönüp varacağının, herşeyi bilen, herşeye kadir olan, katında sözün (hükmün) değişmediği, kullarına zulmetmeyen ve hertürlü ihtiyaçtan müstağni Allah olacağını; binâenaleyh hiç kimsenin, bu batıl şeylere ibadetle meşgul olmasının yerinde ve uygun olacağını, mutlaka herkesin vanp huzurunda duracağı bu İlah'dan yüz çevirmenin caiz olacağını savunamayacağını anlatmak istemiştir.

Bu zat, "Haddi aşanlar cehennemliklerin tâ kendileridir" demiştir. Katade, o zatın bu ifadeyle müşrikleri kastettiğini; Mücahid ise, kan dökenleri kastettiğini söylemiştir. Doğru olan onların, kemiyet ve keyfiyet bakımından Allah'a isyanda ileri gidip, böylece israf etmiş, haddi aşmış olmalarını ifadedir. Kemiyet, bu isyanın devamlılığını; keyfiyet de, bunun tekrar tekrar ve ısrarla yapılmasını ifade eder.

Yakında Hatırlayacaksınız!

Firavunun hanedanından olup, iman etmiş olan bu zat, bütün bunları böylece tafsilatlı bir şekilde anlatınca, sözünü güzel bir hatime ile tamamlayıp, "Size söylemekte olduklarımı yakında hatırlayacaksınız" demiştir. Bu, tehdit manası taşıyan kapalı (müphem) bir ifadedir. Bu ifadedeki "hatırlatma (zikr)" işinin, dünyada ölüm vaktinde olması muhtemel olduğu gibi, Kıyamette, insanın Kıyamet dehşetlerini müşahede ettiği zamanda olması da muhtemeldir. Velhasıl bu söz son derece kuvvetli bir uyarıdır.

Allah'a Tevekkül

Daha sonra bu zat, "Ben işimi Allah'a havale ediyorum" demiştir. Bu, kişiyi korktuğu şeyle tehdid edenin söyleyeceği bir sözdür. Binâenaleyh sanki onlar, bu zâtı ölümle tehdid etmişler, bu da onları, Önce, "Size söylemekte olduklarımı yakında hatırlayacaksınız!" diyerek uyarmış; daha sonra onların tehdid, hile ve tuzaklarını savuşturma hususunda, Allah'ın lütfuna ve korumasına dayanarak, "Ben işimi Allah'a havale ediyorum" demiştir ki bu zat, bu yolu, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan öğrenmişti. Çünkü Firavun Musa (aleyhisselâm)'yı ölümle tehdid edince, o da, bu belayı savuşturma hususunda Allah'a tevekkül etmiş, "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığındım" (Mümin. 27) demiştir. Nafi ve Ebû Amr, "emr" kelimesini, yâ'nın fethasıyla (emriye), diğerleri sükûn ile emri şeklinde okumuşlardır.

Bu zat sonra da, "Çünkü Allah kullarını çok iyi görendir" buyurmuştur ki bu, "O, kullarının hallerini ve ihtiyaçlarının miktarlarını bilendir" demektir.

Ehl-i sünnet âlimlerimiz, ayetteki, "Ben işimi Allah'a havale ediyorum " cümlesine dayanarak, herşeyin Allah'dan olduğunu ve Allah'dan geldiğini söyleyip, şöyle demişlerdir: "Hayır ve şerrin, insanın kendi kudret ve yaratmasıyla meydana geldiğini söyleyen Mu'tezile, işlerini kendilerine havale etmiş, Allah'a havale etmemişlerdir." Mu'tezile de yine bu ayeti delil getirerek, "Ayetteki "havale ediyorum" ifadesi, insanın, fiilinin bağımsız olarak faili olduğunu itiraftır" demişlerdir. "Eûzü Besmele'de (Tefsirin başında) ele alınan konuların tamamı, bu ayet için de söz konusudur. Firavun Hanedanından mü'min olan o zatın sözleri burada tamamlanmıştır. Hidayet eden. ancak Allahü teâlâ'dır.

Firavunun Fecî Akıbeti

Bu bölümü tek başına aç →

45–49. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:50

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

"Nihayet Allah, onların kurdukları tuzakların fenalıklarından onu korudu. Firavun'un kavmini ise kötü azap kuşatıverdi. (O azap) ateştir ki, onlar buna, sabah-akşam arzolunurlar. Kıyametin koptuğu gün ise, "Firavun hanedanını azabın en çetinine sokun" (denilecek). (Kâfirler) ateşin içinde birbirleriyle hüccet göstererek çekişirlerken, zayıf olanlar büyüklük taslayanlara, "Biz, size tabî olanlardık. Şimdi siz, hiç olmazsa ateşten bir parçasını bizden savabilir misiniz? Bari bunu yapın" derler. O büyüklük taslayanlar da derler ki: "Biz hepimiz bunun içindeyiz. Şüphe yok ki Allah kulları arasında hükmü verdi." Ateşte bulunanlar cehennem bekçilerine, "Rabbimize duâ edin bizden bir gün olsun azabı hafifletsin" dediler. (Bekçiler de) şöyle derler: "Size peygamberleriniz, apaçık burhanlar getirmedi mi?" (Öbürleri) "Evet getirdiler" diye cevap verirler. (Bekçiler de onlara:) "Öyleyse kendiniz dua edip isteyin." Fakat ne var ki kâfirlerin duası boşa çıkmaya mahkûmdur"

O Zata Suikasd

Bil ki Allahü teâlâ, o zatın hak dini anlatma ve müdafaada kusur etmeyip, bu işi tastamam yaptığını anlatınca, kendisinin bu zâtı, kâfirlerin tuzaklarından ve kötü emellerinden kurtardığını beyân buyurmuştur. Binâenaleyh ayetteki, "Nihayet Allah onların kurdukları tuzakların fenalıklarından onu korudu" cümlesi, o zatın hakkı açıkça anlattığı zaman, kâfirlerin ona suikasd düzenlediklerini gösterir. Bundan dolayı Mukâtil şöyle der: "O zat bunları söyleyince, onlar onu öldürmek istediler. O da onlardan kaçıp dağa sığındı. Aradılar, ama bulup yakalayamadılar" demiştir. Bu ifade ile, onların onu, küfre sokmayı, İslâm'dan geri döndürmeyi isteyip, buna gayret ettikleri, ama Allah'ın onu bundan koruduğu manasının kastedildiği de söylenmiştir. Fakat birinci mana daha uygundur. Çünkü bu sözün peşinden gelen "Firavun'un kavmini ise kötü azab kuşatıverdî" cümlesi ancak birinci izaha uygun düşer. Bu: "Firavun hanedanını, en şiddetli bir azap kuşattı, yani denizde boğuldular" demektir.

Bununla, bundan sonraki "Onlar bu (ateşe) sabah-akşam arzolunurlar" ifâdesinde bahsedilen cehennem azabının kastedilmiş olduğu da söylenmiştir. Zeccâc en-Nfir (ateş) kelimesinin, "sû-ü'l-azâb (kötü azab)"dan bedel olduğunu söylemiştir. Nâr (ateş) kelimesinin, "kötü azab"ı tefsir eden şeyden ötürü merfû olması da mümkündür: Buna göre sanki birisi, "Bu kötü azab nedir?" demiş de, buna cevaben, "Bu ateştir. Onlar bu (ateşe) sabah-akşam arzolunurlar" denilmiştir.

Hamza, hâ'nın kesresiyle (......) şeklinde okumuştur. O, bu kelimeyi Kur'ân'ın heryerinde böyle okur. Diğer kıraat imamları ise bunu, hâ'nın fethasıyla (......) şeklinde okumuşlardır.

Kabir Azabı

Ayetteki "(O azab) ateştir ki, onlar buna sabah-akşam arzolunurlar" ayetiyle ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Ehl-i sünnet âlimlerimiz, kabir azabının olduğuna bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Bu ayet, sabah-akşam onların ateşe arzolunduklarını (sunulduklarını) gösterir. Bu arzolma ile, ahiret azabı kastolunmuştur. Çünkü Hak teâlâ, bu ifadenin peşisıra da, "Kıyametin koptuğu gün ise, "Firavun hanedanını azabın en çetinine sokun" buyurmuştur. Bu ayetle, dünyadaki azab da kastedilmemiştir. Çünkü dünyada iken, onlara böyle, sabah-akşam bir ateş (azabı) verilmemiştir. Dolayısıyla, bu arz işinin, Ölümden sonra, Kıyametten önce olduğu anlaşılır. Bu, bu kimseler için kabir azabının olacağına delâlet eder. Bu azap, onlar hakkında söz konusu olunca, başkaları hakkında da söz konusu olur. Çünkü başkalarıyla bunlar arasında bir fark olduğunu söyleyen yoktur.

Bir Soru

İmdi eğer denirse ki "sabah-akşam onların ateşe arzolunmalarından, dünyada iken yapılan nasihatiann kastedilmesi niçin mümkün olmasın? Çünkü dindarlar onlara teraib ve terhibden (teşvik ve korkutmalardan) bahsedip, onları Allah'ın azabı ile korkuttuklarında, sanki onlara ateşi arzetmiş olurlar." Hem sonra, biz deriz ki: Ayetin kabir azabı manasına hamledilmesine mâni birtakım hususlar vardır. Çünkü:

a) Bu azabın, kesintisiz devam etmesi gerekir. Halbuki "sabah-akşam" ifadesi, bu azabın ancak bu iki vakitte olduğunu gösterir. Böylece bunu kabir azabı manasına almanın imkânsızlığı sabit olur.

b) Ayetteki "sabah-akşam" ifadesi, ancak dünya için söz konusudur. Kabirde ise, sabah-akşam söz konusu değildir. İşte bu iki izah ile, ayetteki azabı, kabir azabı manasına hamletmenin mümkün olamayacağı sabit olur."

Cevap: Sualin birinci şıkkına şöyle cevap verilir: Dünyada iken bunlara ateşin durumunu anlatan kelimeler-sözler arzedilmiştir, yoksa ateşin kendisi arzolunmamıştır. Dolayısıyla, bu görüştekilere göre ayetin manası, "Cehennemin durumunu anlatan sözler onlara arzolunur" şeklinde olur, ki bu mana, ayetin lafzının zahirî manasını bırakıp, mecazî manayı tercihi gerektirir.

Bu görüşte olanların, "Ayet, azabın iki vakitte olduğuna delâlet eder, bu ise caiz olmaz" şeklindeki sözlerine karşı da deriz ki: Kabirde işte bu iki vakitte, onlara bu azabın yapılmasıyla yetinilmesi ve Kıyamet kopunca da. cehenneme atılıp, devamlı bir azaba sokulmaları niçin düşünülmesin? Hem tıpkı, "Cennette sabah-akşam onlar için rızıklar vardır" (Meryem, 62) ayetinde olduğu gibi, "sabah-akşam" deyiminin devamlılık manasında mecazî bir ifade olması da imkânsız değildir.

Bunların "kabirde ve Kıyamette sabah-akşam mefhumları söz konusu olmaz" şeklindeki sözlerine cevaben de pekâla şöyle denilebilir: "Dünyadakiler için bu vakitler geldiği zaman, işte tam bu sıralarda onlara azap edilir." Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

Nâfî, Hamza, Kisâî, Âsım'ın ravisi Hafs, (......) şeklinde okurlar ki bu, "Cehennem bekçilerine, "Al-i Firavn'ı, azabın en şiddetlisine sok un "denilir" manasındadır. Diğer kıraat imamları ise bunu, "O kâfirlere "Ey Firavun hanedanı. Azabın en şiddetlisine girin" denilir" manasında, (......) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraati Ebû Ubeyde tercih eder ve bu hususta ayetteki (arzolunurlar) ifadesini delil getirerek şöyle der:"Bu arzolunma işi başkası tarafından yapıldığına göre, cehenneme sokma işi de başkası tarafından yapılır" demiştir. İkinci kıraatin delîli ise, Hak teâlâ'nın, bir başka ayetteki "Haydi cehennem kapılarından girin" ifadesidir.

Firavun hanedanından iman eden o zatın hadisesiyle ilgili ayetlerin sonu burasıdır.

Bil ki bu hâdise hakkındaki söz, cehennemin hallerinin açıklanmasına kadar uzayınca, Allahü teâlâ, cehennemlik liderlerle onlara tabî olanlar arasında cereyan eden münazara ve münakaşalardan bahsetmek üzere; buyurmuştur ki bu "Ey Muhammed, kavmine, onların biribirleriyle nasıl cedelleşeceklerini de hatırlat" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların nasıl cedelieşeceklerini açıklamıştır: Çünkü zayıf olup, tâbi durumunda olanlar, liderlere "Biz, dünyada iken size tabî olmuştuk" derler. Keşşaf sahibi, "Bu cümledeki "tebeün" kelimesi, tıpkı hadimin çoğulu olan hedem gibidir, yahut "tâbi olanlar" manasındaki "zevî tebâin" takdirindedir. Yahut da, "tebeün" masdanyla, ism-i fail manası kastedilmiştir" der.

Azabı Hafifletme Dileği

Ayetteki, "Şimdi siz, hiç olmazsa ateşten, bir parçasını bizden savabilir misiniz?" ifadesi, "Ey liderler, bizim o azabımızın hiç değilse bir kısmını savuşturabilir misiniz, bari bunu yapın" demektir. Bil ki tabî olanlar liderlerin bu azabın hafifletme ve giderme imkânları olmadığını biliyorlardı. Onların böyle söylemekten maksadları, o liderleri alabildiğine utandırmak ve üzmektir. Çünkü tabî olanları hertühü sapıklığa düşürmeye gayret gösteren bunlardır. İşte bu noktada o liderler de "Biz hepimiz bunun içindeyiz" yani "Hepimiz bu azabın içindeyiz. Eğer biz, bu azabı sizden defedebilecek olsaydık, önce kendi başımızdan savuştururduk" demişlerdir. Daha sonra bu liderler, "Şüphe yok ki Allah kulları arasında hükmü verdi" demişlerdir. Bu, "Allah herkese tayıkı olan nimet veya azabı vermiştir" demektir.

Bekçilerden Şefaat Umma

Daha sonra tabî olanlar, liderlerinden ümid kesince, cehennem bekçilerine dönüp, onlara, "Rabbinize duâ edin bizden bir gün olsun azabı hafifletsin" derler.

Eğer, "Niçin onlar, zamir kullanarak" oranın bekçilerine dediler ki..." denilmeyip, cehennemi bizzat zikrederek, "cehennemin bekçilerine dediler ki..." denildi? diye sorulursa, bu, hususta şu iki izah yapılır:

a) Burada cehennemin bizzat söylenmesinin maksadı dehşete düşürmek ve alabildiğine korkutmaktır.

b) Bu ifadedeki "cehennem", cehennemin en dip yerinin ismi olup, Arapların "derin kuyu, derin çukur" manasındaki, (......) deyimine dayanır.

Bu ifadede, o kâfirlerin azap cihetinden en ileri derecede olduklarına ve o yerin bekçilerinin de, Allah katında, cehennem bekçilerinin pek büyük ve itibarlıları olduklarına bir işaret vardır. O kâfirler durumun böyle olduğunu anlayınca, cehennem bekçisi olan o meleklerden medet umacak, onlar da bu kâfirlere, "Size peygamberleriniz apaçık burhanlar getirmedi mi?" diyecekler. Bu sözün gayesi şudur: Allahü teâlâ, peygamber göndermeseydi, kâfirler, "Bize hiçbir uyana ve müjdeci (peygamber) gelmedi" (Maide, 19) diyebilirlerdi. Ama peygamberler gönderilmiş olduğu için, onların hiçbir mazeretleri ve tutunacakları dal kalmamıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz peygamber göndermedikçe, hiçbir kimseye azabedici değiliz" (İsra, 15) buyurmuştur. Bu ayet, insanın mükellefiyetinin ancak, şeriat geldikten sonra söz konusu olacağını gösterir.

Sonra o melekler bu kâfirlere, "Siz kendiniz dua edin. Çünkü biz buna cesaret edemeyiz ve iki şan:, yani:

a) Şefaat edilecek şahsın mü'min olması,

b) Şefaat izninin verilmesi şartı olmadan, biz şefaatçi olamayız. (Bu iki şart sizde bulunmadığına göre), size şefaatçi olmamız imkânsız. Fakat "dua edecekseniz siz edin (bizden birşey beklemeyin)" demişlerdir. Melekler, onlara "Bir fayda umarak dua edin" dememişler, ama "Artık iş işten geçmiştir" manasında böyle demişlerdir. Çünkü bu konuda mukarreb meleklerin duası bile geçerli olmadığına göre, kâfirlerin duası hiç dinlenmez. Melekler onlara daha sonra, dualarının hiçbir faydası olmayacağını açıkça ifade ederek, "Fakat ne var ki, kâfirlerin duası boşa çıkmaya mahkumdur (bir değere sahip değildir)" demişlerdir.

Kâfirler Affedilse?

İmdi eğer, sorulursa ki: "Allahü teâlâ'nın herhangi bir şeye muhtaç olduğu düşünülemez. Durum böyle olunca da Allah o mücrimlerden, suçları sebebiyle etkilenmiş, rahatsız olmuştur" denilemez. Eziyet duygusu, rahatsız olma, etkilenme gibi şeyler Allah için imkânsız olunca, Allah'ın intikam alma duygusuna kapılması da düşünülemez. Bu sabit olduğuna göre diyoruz ki: O kâfirlere böyle eziyet etmede, böyle zarara düçâr etmede, ne Allah'ın, ne herhangi bir kulun faydası vardır. Binâenaleyh bu azab, hiçbir faydası olmayan bir zarardır. Binâenaleyh Rahîm ve Kerîm Allah'a, onların ihtiyaçları içinde kıvranmalarına acımaksıztn, yakarışlarına aldırmaksızın ve dualarına ve hükümlerine iltifat etmeksizin, yıllarca ve asırlarca bu azabı sürdürmesi nasıl uygun düşer? İnsanların en katı kalplisi bile, bir kölesine böyle işkence etse, onun keremi ve merhameti, yine de kendisinin faydalanma, zarar görme, ihtiyaç içinde olma özelliklerinin bulunmasına rağmen, o köleyi affetmeye sevkeder. Öyleyse ekremü'l-ekremîn (kerimlerin en kerimi, cömertlerin en cömerti) Allah'a, böylesi bir zarar veriş nasıl uygun düşer?" denilirse, biz deriz ki: Allah'a yaptığı işlerin sebebi sorulmaz. "Çünkü O yaptıklarından mes'ûl değildir, ama insanlar mes'ûldürler" (Enbiyâ, 23) Allah, hak kitabında hak hükmü getirince, onu kabullenmek gerekir. Allah en doğrusunu bilendir.

Resullere Nusret

Bu bölümü tek başına aç →

51–54. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:55

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz biz, peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında, hem şâhidlerin dikileceği o günde mutlaka yardım edeceğiz. O gün, zâlimlere, özür dilemeleri hiç fayda vermeyecek. Lanet onların, fena yurd onlarındır. Yemin olsun ki biz, Musa'ya hidayeti verdik. Kendisinden sonra îsrailoğullarına, hem doğru yolun rehberi, hem halis akıl sahipleri için bir öğüt olsun diye, kitabı miras bıraktık. Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın vaadi gerçektir. Günahının affedilmesini iste. Sabah-akşam Rabbini hamd ile tesbih et"

Önceki Kısımla Münasebet

Bil ki ayetin, önceki ayetlerle münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir:

a)Allahü teâlâ, hem Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı, hem de o mü'min zâtı, Firavun un hile ve tuzaklarından koruduğunu anlatınca, bu ayetinde de, genel olarak, peygamberlere ve onlara İnananlara yardım ettiğini (ve edeceğini) beyan etmiştir.

b)Allahü teâlâ biraz önce, cehennemlikler arasında geçen münakaşa ve mücâdelelerden, onların korku esnasında, cehennem bekçilerine başvurup, cehennem bekçilerinin de, "Size peygamberleriniz, o delilleri getirmedi mi?" dediklerinden bahsedince, bunun peşinden, peygamberlerden ve onlara dünya ve ahirette yardım edeceğinden bahsetmiştir.

c) Bence en doğru izaha göre, sûrenin başında bu konuyla ilgili söz, tâ, "Allah'ın ayetleri hakkında kâfir olanlardan başkası mücadele etmez" (Mümin, 4) ayetinden başlamış ve bu mücâdele edenleri redde ve hak ehli olanların her zaman, bâtılcıların tuzak ve belâlarını savuşturmakla meşgul olduklarını anlatmaya kadar varmıştır. Bütün bu hususları Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i teselli edip, kavminin eziyetlerine göğüs germeye teşvik için zikretmiştir.

Haklılara Yardımın Mahiyeti

Söz, anlatılmak istenilen şeyi, iyice ortaya koyunca, Allahü teâlâ Peygamberine, hem dünyada hem ahirette, düşmanlarına karşı yardım vaadinde bulunarak, "Şüphesiz biz, peygamberlerimize ve iman edenlere ... mutlaka yardım edeceğiz" buyurmuştur. Bu yardımın dünyada olacağı hususu ayetteki, "dünya hayatında" kaydından, ahirette olacağı da, "şâhidlerin dikileceği o günde" kaydından anlaşılmaktadır. Velhasıl Allahü teâlâ, gerek peygamberlerine, gerekse onları destekleyenlere, neticesi hem dünya, hem ahirette gözükecek bir biçimde yardım edeceğini vaat etmiştir.

Bil ki Allahü teâlâ'nın hakkı savunanlara yardımı şu şekillerde tahakkuk edebilir:

1) Hüccet (delil) bakımından yardım... Allah, hücceti, birçok ayette "sultan"(güç) olarak isimlendirmiştir. Böylesi yardım, hakkı savunan herkes için söz konusudur. Allah'ın bu çeşit yardıma "sultan" ismi vermesi ne kadar güzel ve yerindedir. Çünkü dünya sultanlığı (saltanatı), bazan sona erer, bazan yerini fakirlik, zillet, ihtiyaç ve gevşekliğe bırakır. Ama delil ile meydana gelen üstünlük, hüccet bakımından olan saltanat, hep devam eder gider. Buna gevşeklik ve zarar-ziyanın arız olması imkânsızdır.

2) Böylesi "sultan"a (güce) sahip olanlar, övülerek yardım olunurlar. Çünkü zalimler, hakkı savunan birisini zulm ile ezip geçseler bile, onun namını nesiller boyu insanların dillerinden düşürmeye kadir olamazlar.

3) Bunlar, hüccetlerin nuru ve yakînî delillerin kuvveti ile içleri dopdolu olmaları sebebiyle yardıma nail olmuşlardır, Çünkü bunlar, zâlim ve câhil kimselere âdeta, gökteki meleklerin en değersiz varlığa bakışları gibi bakarlar.

4) Bâtılı savunanlar için, tesadüfen (bazan) hakkı savunanlara karşı bir galibiyet söz konusu olsa bile, genelde bu uzun sürmez. Aksine insanlar, gerçek ve doğrunun, onun aksi olduğunu kısa zamanda anlarlar.

5) Hakkı savunan, tesadüfen bir bela ve musibet içine düşse bile, bu onun mükâfaatının artmasına sebep olur.

6) Zâlimler ve bâtılcılar, Ölümlü oldukları gibi, eserleri de ölümlüdür. Dünyada ismi-sanı kalmaz. Ama hakkı savunanların eserleri, nâmları, tesirleri asırlarca sürer, insanlar iyi ve güzel işlerinde hep onları örnek alırlar. İşte bütün bunlar, hak taraftarları için söz konusu olan, dünyadaki çeşitli ilahî yardımlardır.

7)Allahü teâlâ, tıpkı Yahya (aleyhisselâm) ve Zekeriyya (aleyhisselâm)'ya yardımı gibi, ölümlerinden sonra da, peygamberlerinin ve velilerinin İntikamını alır. Çünkü Zekeriyya (aleyhisselâm) öldürülünce, ona karşılık yetmiş bin kişi öldürülmüştür.

Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberlere ve onlara destek olan mü'minlere âhiretteki yardımı da, onların mükâfaat mertebelerindeki derecelerini yükseltmek ve o mü'minleri, peygamberlerini arkadaş (ashab), kılmakla olur. Nitekim Cenâb-ı Allah, "İşte bunlar, Allah'ın in'âm ettiği peygamberler, sıddîkler, şahidler ve sâlih kimselerle birlikte olanlardır. Bunlar ne güzel arkadaştırlar" (Nisa, 69) buyurmuştur.

Bil ki Hak teâlâ'nın, "Şüphesiz biz peygamberlerimize ve iman edenlere ... mutlaka yardım edeceğiz" ayetinde, şöyle bir kıymetli incelik var: En büyük padişah (Allah), has kullarından birine, şarktan garba bütün ahalinin huzurunda, büyük bir ikramda bulunup, mükemmel bir şeref verdiğinde, bu çok hoş ve o insana tad veren birşey olur. Binâenaleyh Hak teâlâ'nın bu ayetinde, işte bu incelik vardır.

Alimler ayetteki, "şahidler" ile ne kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Ayetin zahirine göre bununla, kulların amellerine Kıyamet gününde, melek, peygamber ve mü'minlerden herkesin şâhid olacağı manası kastedilmiştir. Şâhid olacak melekler, katibîn (kıymetli yazıcı melekler) olup, bunlar kul için, gördükleri her şeye şâhidlik edeceklerdir. Peygamberlerin şâhid oluşu, "Her ümmetten bir şâhid, o (ümmeti Muhammed) üzerine de seni bir şâhid olarak getirdiğimiz zaman, onların hali nice olacak?.." (nisa, 41) ayetinde anlatılmıştır. Mü'minlerin şâhid oluşu da, "Sizi (ey Muhammed ümmeti), insanlara karşı şâhidler olasınız diye, (...) örnek bir ümmet yaptık" (Bakara, 143) ayetinde beyan edilmiştir. Müberred, buradaki eşhâd kelimesinin müfredinin, tâir (c.etyar, kuşlar); sahib (c.ashab, arkadaşlar) kelimelerinde olduğu gibi, "şâhid" kelimesinin cem'i olabileceği gibi, şerif (c.eşraf); yetim (c.eytam) kelimelerinde olduğu gibi şehid, (şâhid olan) kelimesinin çoğulu olabileceğini de söylemiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "O gün zalimlerin özür dilemeleri hiç fayda vermeyecek. Lanet onların, fena yurt onlarındır" buyurmuştur. İbn Kesîr, Ebû Amr ve İbn Âmir, "maziret" kelimesinin müennes oluşundan ötürü, fiili müennes olarak, tâ ile (......) şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları, "maziret" İle l'tizar masdan kastedilmişcesine, fiili, ile, (......) şeklinde okumuşlardır.

Bil ki, bu ifadenin maksadı da, mükâfaatı hak etmiş kimselerin mükâfaatlarının büyük olduğunu anlatmaktır. Bu böyledir, zira Allahü teâlâ, evvelkilerin ve sonrakilerin bir araya geldiği o günde, bu kimselere yardım edeceğini beyan buyurmuştur. Binâenaleyh bunların o günde derecelerinin âli ve yüce olacağı konusundaki durumları, (biraz önce) anlattığımız gibidir. Ama, onlara düşman olanların durumlarına gelince, onlar için şu üç şey söz konusu olur:

a) Onlara, mazeret namına hiçbir şey fayda veremez!..

b) "Lanet, o gün, onların üzerinedir.." İşte bu cümle, hasr ifâde edip, lanetin onlara hasredildiğini, başkasına olmadığını gösterir. Lanet ise, hakîr ve zelil kılmaktır.

c) Ayetteki, ifadesidir ki, bu, "çetin azap" anlamındadır. Binâenaleyh, işte bugün bu düşmanlar, bu üç vahşet, yalnızlık ve belânın içine düşeceklerdir.

Allahü teâlâ, o büyük kalabalığın içinde meydana gelecek muhtelif şereflendirme ve İkramları, peygamberlerine ve velilerine tahsis edecektir. İşte o noktada, müminin sevincinin ne kadar olacağı; kâfirin kederinin ise, nereye varacağı zuhur edecektir.

Özür Konusundaki Müşkil

İmdi eğer: "Ayetteki, "O gün zalimlerin özür dilemeleri hiç fayda vermeyecek.." cümlesi, o kâfirlerin mazeret beyanında bulunacaklarına ve fakat bunun kendilerine fayda vermeyeceğini gösteriyor. Binâenaleyh bu ifade ile, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlara izin de verilmeyecek ki, özür dilesinler.." (Mürselat, 36) ayeti nasıl birleştirilebilir?" denilirse biz deriz ki: "O gün zalimlerin özür dilemeleri hiç fayda vermeyecek.." buyruğu, onların mazeret beyanında bulunduklarına delâlet etmez. Hatta bu ifadede, onların nezdinde, makbul ve faydalı bir mazeretin olmadığı manası vardır. Bu İse, onların bu özrü dile getirip getirmediklerini göstermez. Ayrıca şöyle de denebilir: Kıyamet günü çok uzun bir gündür. Binâenaleyh onlar, bu günün herhangi bir safhasında, mazeret beyanında bulunabilirler, diğer safhalarında ise bulunmaybilirler.

Cenâb-ı Hak, peygamberlerine ve mü'min kutlarına, dünya ve ahirette yardımoa bulunacağını beyan buyurunca, dünyada olan o yardım nevilerinden birisini dite getirmek üzere, "Yemin olsun ki biz, Musa'ya hidayeti verdik.." buyurmuştur. Bu ayette geçen hüdâ kelimesiyle, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya verdiği, dünya ve ahirette faydalı olacak olan pek çok ilim kastedilebileceği gibi, bununla Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın Firavun ve tabilerine karşı getirip de, böylece onun tuzaklarına bir karşı tuzak oluşturduğu o kesin delillerin kastedilmiş olması da mümkündür. Yine bununla, insana ait makamların en büyüğü olan nübüvvet makamı kastedilmiş olabileceği gibi, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya, Tevrat'ın indirilmiş olması da kastedilmiş olabilir..

Benî İsrail'in Misyonu

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Kendisinden sonra İsrailoğullarına, hem doğru yolun rehberi, hem halis akıl sahipleri için bir öğüt olsun diye, kitabı miras bıraktık" buyurmuştur ki, bu ayette, "Cenâb-ı Hak, Tevrat'ı Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya indirince, bu ilim, (Tevrat kültürü) onların içinde kalakaldı, onlar bu ilme, nesil nesil varis oldu.." manası kastedilebileceği gibi, bununla, Allah'ın İsrailoğullarına indirdiği diğer kitaplar da kastedilmiş olabilir ki, bu kitaplar da, İsrailoğullarının diğer kitapları olan Tevrat'la birlikte Zebur ve İncil'dir. Ayetteki hüdâ ve zikrâ kelimeleri arasındaki fark da şudur: "Hüdâ, bir şeye delil ve rehber olan şeydir. Daha evvel malûm olup da sonra unutulan herhangi bir şeyi zikretmek de, şartından değildir. "Zikrâ" ya gelince, bu da böyledir. Binâenaleyh, bu demektir ki, Allah'ın kitapları, bir kısmı hadd-i zâtında müstakil olan delilleri, bir kısmı da, eski ilahî kitaplarda bildirilen şeyleri hatırlatıcı olmak üzere, müzekkirât durumundadırlar.

Allahü teâlâ, dünya ve ahirette, peygamberlerine ve onlara destek veren mü'minlere yardım edeceğini beyan edip, bu hususta, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın durumunu örnek vererek, bundan sonra da Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hitap etmiş ve

"Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın vaadi gerçektir.." buyurmuştur. Bu, "Allah, onlara yardım ettiği gibi, sana da yardım eder. Onların hakkında gerçekleştirdiği gibi, senin hakkındaki vaadini gerçekleştirir" demektir. Daha sonra Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, dünya ve ahiret hususunda faydalı olan, Allah'a taate yönelmeyi emretmiştir. Çünkü kim Allah için olur, (O'nun için çalışır, çabalar, hareket ederse), Allah da onun için olur.." (O'nun lehinedir..).

Taatlerin Taksimi

Bil ki, taatların tümü şu iki kısımda toplanır:

a) Uygun olmayan şeylerden tevbe etmek.

b) Uygun olanlarla meşgul olmak. Birincisi, zatî mertebe bakımından, ikincisinden önce gelir. Binâenaleyh bunun, önce ifade edilmesi gerekir. Uygun olmayanlardan tevbe edilmesi hususu, ayetteki, "Günahının affedilmesini iste" ifadesiyle anlatılmıştır. Peygamberlerin ismet sıfatlarını tenkit edenler bu ayete tutunmuşlardır. Biz ise, ayetin manasının, daha uygun ve efdal olanı yapmamadan dolayı tevbe etmek manasına hamlederiz; ya da, peygamberlerden nübüvvetten önce sudur edenlerden tevbe etmeleri anlamına alırız. Ayrıca bununla, sırf taabbüdün kasdedildiği de ileri sürülmüştür. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ey Rabbimiz, peygamberlerinin lisanı ile bize vaad ettiklerini bize ihsan et" (Al-i imrân, 104) buyurmuştur. Çünkü bu şeyi vermek zaten söz konusudur. Ama buna rağmen Cenâb-ı Hak, yine de onu talep etmeyi bize emretmiştir. Ve yine bizim, Allah'ın sadece hak ile hükmedeceğini bilmemize rağmen, "Rabbim, hak ile hükmet.." (Enbiyâ, 112) demesi de böyledir. Yine, masdarın failine ve mef'ûlüne izafe edilebileceği, nahivde sabit olan bir gerçektir. O halde, cümlesi, masdarın mef'ûlüne izafe edilmesi kabilindendir. Yani, "ümmetinin, senin hakkındaki günahlarına istiğfarda bulun.." demektir.

Yapılması uygun olan şeylerle meşgul olmaya gelince, bu da, ayetteki, "Sabah-akşam tesbih et.." cümlesinden anlaşılmaktadır. "Tesbîh" kendisine yakışmayan her türlü şeyden Allah'ı tenzih ve takdis etmek demektir. Bi'l-aşiyyi ve'l-ibkâr kelimelerine gelince, bunların ikindi ve sabah namazları olduğu ileri sürüldüğü gibi, "Ibkâr, gündüzün evvelinden yarısına kadar, asiyy ise, yarısından sonuna kadar olan kısım demektir" de denilmiştir. Böylece bu ifadenin içine bütün vakitler girmiş olur. Bununla, gündüzün iki tarafının kastedilmiş olduğu da söylenmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gündüzün iki tarafında namaz kıl.." (hud, 114) buyurmuştur. Netice olarak, bu ifâdeyle kişinin, Allah'ı zikretmeye devam etmesi, lisanının, o zikirden ayrılmaması, kalbinin bundan gafil olmaması ve bu sayede de melekler zümresine girmesi kastedilmiştir. Ki Cenâb-ı Hak melekleri vasfederken, "Onlar gece gündüz ara vermeyerek (onu) tesbih ediyorlar.." (Enbiya, 20) buyurmuştur. Allah en iyisini bilendir.

Dünya Ahiretsiz Olamaz

Bu bölümü tek başına aç →

56–58. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:59

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

"Kendilerine gelmiş kati bir delil olmaksızın, (körü körüne) Allah'ın ayetlen hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde, hiç şüphe yok ki, asla yetişemeyecekleri bir büyüklük (hevesinden) başka bir şey yoktur. Hemen, Allah'a sığın. Çünkü O, hakkıyla işiten ve görendir. Göklerin ve yerin, Örneksiz ilk yaratılışı, insanların (ikinci) yaratılışından elbet daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler. Kör olanla gören; iman edip de iyi amellerde bulunanlarla kötülük yapan bir olmaz. Ne az düşünüyorsunuz! O saat, muhakkak ve mutlaka gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur. Ne var ki insanların çoğu buna inanmazlar"

Önceki Kısımla Münasebet

Bil ki, bu sûrenin başındaki söz, başlangıçta, Allah'ın ayetleriyle mücadele edenlere reddiye olarak başlamış, söz sözü aça aça, biraz önce özetle bahsettiğimiz tertib ve ifade ettiğimiz tarz üzere, buraya kadar devam edip gelmiştir. Derken Allahü teâlâ bu ayette, o kâfirleri bu mücadeleye şevkeden sebebe dikkat çekerek, "Kendilerine gelmiş kati' bir delil olmaksızın; (körü körüne) Allah'ın ayetleri hakkında mücadele edenler.,," buyurmuştur. Ki bu, "Onları bu bâtıl mücadeleye şevkeden şey, kalplerindeki kibirdir. İşte onları, bu bâtıl mücadeleye şevkeden şey, bu kibirdir. Bu kibir ise onların, senin nübüvvetini kabul etmeleri halinde, senin elinin altına, emir ve yasaklamak altına girmelerini gerektirmesinden neşet eder. Çünkü her hükümdar ve reis, nübüvvetin komutası altındadır. Onların göğüslerinde ise, senin hizmetinde bulunmaya razı olmayan bir kibir yatmaktadır. İşte onları bu bâtıl mücadeleye ve fasit düşmanlığa şevkeden de budur" demektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, . buyurmuştur. Yani "Onlar, senin elinin altında da olmayı istemezler. Ama onlar, bu muratlarına ulaşamayacaklar; tam aksine, mutlaka ve mutlaka, emir ve yasakların altında olacaklar, bunun hükmü altında olacaklardır" demektir. Daha sonra (......) buyurmuştur ki bu, "Seninle mücadele edenlerin, hile ve tuzaklarından bana sığın. Çünkü "onların ve senin dediklerini hakkıyla duyan; senin ve onların yaptıklarını hakkıyla görendir. Binâenaleyh O, seni, onlara hükümran kılan ve onların hile ve tuzaklarından koruyandır" demektir.

Ahiretin İspatı

Bil ki Allahü teâlâ, onların Allah'ın ayetleri hakkındaki mücadelelerini, delilsiz diye, vasfedince, buna bir misâl getirerek, "Göklerin ve yerin, ömeksiz. ilk yaratılışı insanların (ikinci) yaratılışından elbet daha büyüktür" buyurmuştur. Daha büyüğüne kadir olan, muhakkak ki, küçüğüne de kadirdir. Allah'ın bu ayetini şu şekilde izah etmemiz mümkündür: Bir şeyle, başkasıyla istidlalde bulunmak şu üç şekilde olur:

a) "En basitine kadir olanın, en kuvvetlisi ve en ilerisine de kadir olması gerekir" denilmesi ki bu, fasittir.

b) "Bir şeye kadir olan, onun dengi şeye de kadir olur" denilmesi. Bu gerçek bir istidlaldir. Çünkü, bir şeye hükümran olanın, onun dengi şeye kadir olacağı, aklen sabittir.

c) "En kuvvetli en mükemmeline kadir olan, en az ve en basitine haydi haydi kadir olur" denilmesi. İşte bu istidlal, atabildiğine sıhhatli ve kuvvetlidir ki, bunda hiçbir insan, asta şüphe etmez. Gel gör ki bu kimseler, göklerin ve yerin yaratıcısının Allah (c.c) olduğunu kabul ediyor ve gökleri ve yeri yaratmanın, insanları yaratmaktan daha çetin olduğunu da, ister istemez biliyorlardı... Binâenaleyh bunlara düşen, gökleri ve yeri yaratmaya kadir olanın, doğrudan doğruya yarattığı o insanı, yeniden yaratabilme kudretine sahip olduğunu kabul etmeleridir. İşte bu, bu neticeyi ifâde etmede çok net bir aklî delildir. Bu burhanın bu'denli kuvvetli olmasına rağmen, insanların ekserisi,-ki bu ifadeyle haşri ve neşri kabul etmeyenler kastedilmiştir- bunu tanımayan bir tavır takınmışlardır. İşte bu misâl ile bu kâfirlerin, Allah'ın ayetleri hakkında bir delil ve hüccet bulunmadan, hatta sırf haset, cehalet, kibir ve taassuplarıyla mücadele ettikleri ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Allahü teâlâ, kibir, cehalet ve hasetle içice olarak yapılan mücadele ile, hüccet ve burhanla içice olan mücadelenin nasıl yapılacağını beyan edince, bu iki şekil arasındaki farka bir misal getirerek "Kör olanla gören bir olmaz" buyurmuştur ki, bu, "istidlalde bulunan ile körükörüne hareket eden mukallit bir olur mu" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İman edip de iyi amellerde bulunanlarla kötülük yapan bir olmaz" buyurmuştur. Ki bu ifadelerden birincisiyle, alimle cahil arasındaki fark; ikincisiyle de, salih amel yapanla fasit ve bâtıl amel yapan arasındaki fark murad edilmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ne az düşünüyorsunuz?" buyurmuştur ki bu, "Onlar, her ne kadar ilmin, cehaletten; amel-i sâlihin de, fasit ve bozuk amelden hayırlı olduğunu biliyor idiyseler de, belli bir itikâd türünde, bunun ilim mi yoksa, cehalet mi; yine, belli bir amel türünde, bunun sâlih amel mi yoksa fasit amel mi olduğu hususunda az düşünürler. Çünkü haset, onların kalplerini kör eder, böylece de, cehalet ve takîîdin, sırf marifet ve bilgi olduğuna; haset, kin ve kibrin de katıksız taat olduğuna inanırlar ki, işte Cenâb-ı Hakk'ın, "Ne az düşünüyorsunuz!" buyurmasından kastedilen de budur. Asım, Hamza ve Kisâî, tâ ile, muhatap sığasında, yani, "onlara de ki, "Ne kadar da az düşünüyorsunuz?.." şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları yâ ile gâib sigasında, (......) şeklinde okumuşlardır.

Kıyametin Vuku Bulması

Cenâb-ı Hak, Kıyametin varlığının mümkün olduğuna dair delilleri izah edince, bunun peşinden, (muhakkaku'l-vukû olduğundan, olmuş bitmiş şey gibi olduğunu) haber veren ifadeyi getirerek, "O saaf, muhakkak ve mutlaka gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur. Ne var ki insanların çoğu buna inanmazlar" buyurmuştur. Ayetteki, İnsanların çoğu" ifadesiyle, öldükten sonra dirilmeyi ve Kıyameti İnkâr eden kâfirler kastedilmiştir.

Dua ve İbadet

Bu bölümü tek başına aç →

60–62. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:63

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

"Rabbiniz buyurdu: "Bana dua edin, size icabet edeyim. Çünkü bana ibadetten büyüklük taslayıp uzaklaşanlar, hor ve hakîr olarak cehenneme gireceklerdir. Allah, sizin için, içinde dinlenesiniz diye geceyi; görüp işlemenize (vasıta) olarak gündüzü yaratandır. Şüphesiz ki Allah, insanlar üzerinde lütf-u inayet sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler, işte Rabbimiz olan, her şeyi yaratan Allah budur. Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. O halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz? Allah'ın ayetlerini bilerek inkâr edenler, işte böyle döndürülür"

Bil ki Allahü teâlâ Kıyamete dair olan hükmün, Kıyamet görüşünün hak ve doğru olduğunu beyan edip, insanın Kıyamet gününde ancak, Allah'a yapmış olduğu taatlardan yararlanacağı zorunlu olarak malum olunca, hiç şüphesiz, taatlaria meşgul olmak en mühim şeylerden olmuştur. Taat çeşitlerinin en kıymetlisi de, yalvarıp yakarma ve duâ etmek olunca, hiç şüphesiz Allahü teâlâ bunu bu ayette emrederek, "Rabbiniz buyurdu: "Bana duâ edin. Size icabet edeyim..." buyurmuştur. İnsanlar, bu ifadedeki, "Bana duâ edin" cümlesiyle neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, bu ifadenin, dua etmeyi emreden bir söz olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun, Allah'a ibadet etmeyi emreden bir ifade olduğu da söylenmiştir. Bunun delili ise, bundan sonraki, "Çünkü bana İbadetten büyüklük taslayıp..." kısmıdır. Şayet, duâ etmek, mutlak anlamda ibâdeti de emretmek olmasaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü bana ibadetten büyüklük taslayıp..." ifadesinin bir manası kalmazdı.

Hem, ibâdet manasında duâ, Kur'ân'da pekçok kullanılmaktadır. Meselâ bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar O'nu bırakırlar da yalnız dişilere taparlar." (nisa, 117) ifadesinde böyledir. Buna, "Duâ, kişinin kulluğu, Allah karşısındaki zillet ve miskinliği kabul edip, itiraf etmesi demektir. Buna göre sanki, "Duayı terkeden, onu, kulluğunu ortaya koyma konusunda bûyüklenip ar duyduğu için terketmiştir" denilmek istenmiştir" şeklinde cevap verilir. Karşı tarafın, "ibâdet manasında duâ kelimesi, Kur'ân'da çok kullanılmaktadır" şeklindeki görüşüne de, "Nassın zahiri, ancak ayrı bir delil (munfasıl delil) bulunduğunda terkedilebilir..." diye cevap verilir.

İcabetsiz Duâ Var Mı?

İmdi şayet, "Çokça duâ edilip, fakat bir türlü makbul olmamasına rağmen daha nasıl Cenâb-ı Hak, "Bana duâ edin. Size icabet edeyim" buyurmuştur?" denilirse, Ka'bî buna şöyle cevap vermiştir: "Duâ ancak, şarta göre yapılır. Şartına uygun olarak duâ edenin, duası kabul edilir, icabet olunur. Bu şart ise, duâ etmekle talep edilen o şeyin, bir maslahat ve hikmet olmasıdır."

Ka'bî, daha sonra kendi kendine bir soru sorarak, "Aslah"ı (daha faydalı olan şeyi), o, kişi duâ etmeksizin de bilir yapar. Binâenaleyh, duâ etmenin hikmeti nedir?" demiş, bu sorusuna şu iki şekilde cevap vermiştir:

a) "Duâ etmede, Allah'a sığınma, O'na yalvarıp yakarma manası vardır.

b) Bu, her şey için söz konusudur. Çünkü kul, Cenâb-ı Hakk'ın, yapacağını bildiği zaman, O onu mutlaka yapar. Binâenaleyh duâ etmede fayda yoktur. Eğer kul, Allah'ın yapmayacağını biliyorsa, mutlaka O onu kesinlikle yapmaz. Binâenaleyh, duâ etmede yine bir fayda yoktur. Onların bu konuda söyledikleri her şey, bizim de cevâbımızdır." Ka'bi'nin söylediği şeyin tamamı budur.

Bana göre bu hususta şu şekilde bir izah da yapılabilir: Allahü teâlâ, "Bana duâ edin. Size icabet edeyim" buyurmuştur. Binâenaleyh, kalbinde, malına, makamına, akrabasına, dostlarına, sa'y ü gayretine dair zerre kadar bir itimat ve güven olduğu halde, Allah'a duâ eden herkes, gerçekte, Allah'a, sadece diliyle duâ etmiştir. O kimsenin kalben gafil oluşu, o matlubunun hasıl olması hususunda Allah'tan başkasına güvenmiş olmasındadır. Demek ki o şahıs, hiç bir zaman, esasen Rabbine duâ etmemiştir. Ama, kalbinde, Allah'tan başkasına bir iltifat ve itimat bulunmaksızın dua ettiğinde ise, zahir olanı onun duasına icabetin tahakkuk etmesidir.

Bunu iyice kavradığında, bunda, kâmil manada şöyle bir müjde vardır: Kalbin, Allah'ın dışında kalanlardan tamamiyle sıyrılması, o kişinin ölümü yaklaştığında yaklaşır. Çünkü insan, işte o vakitte, Allah'ın lütf-u inayetinden başka hiçbir şeyin kendisine fayda veremeyeceğine kesinkes inanmış, karar vermiştir. Binâenaleyh, bizim biraz önce kabul ettiğimiz düstura göre, işte bu vakitte yapılan duanın, Allah nezdinde makbul olması gerekir. Biz, Allah'ın lütfü ve ihsanından bizi, işte bu vakitte, ihlâs ve tazarrû ile içice olan duaya muvaffak kılmasını ümid ederiz. Bil ki, duâ hususundaki detaylı izahımız, Bakara Sûresi'nde, (Bakara, 186) ayetinin tefsirinde geçmişti.

Duanın Ehemmiyeti

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü bana ibadetten büyüklük taslayıp uzaklaşanlar, hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir" buyurmuştur. Dâhirîn "aşağılanmış ve hor hakir olarak" demektir. Ki, duayı terketme hususunda böylesi şiddetli bir tehdidi getirmiş olması bakımından bu, Allah'ın büyük bir lütfü ve ihsanıdır. Buna göre şayet, "Hazret-i Peygamber, bir hadis-i kudsîde, Allah (c.c)'ın, "Beni zikretmesinden dolayı Benden istemeye (bana duâ etmeye) vakit bulamayan kimseye, (bana duâ etmek suretiyle) isteyenlere verdiğimden daha fazlasını veririm" Tirmizi, Sevabu'l-Kur'ân, 25(5/184). buyurduğunu anlatmıştır. Binâenaleyh bu haber, duâ etmemenin efdal olduğunu; bu ayet ise, duayı terketmenin, büyük bir tehdidi gerektirdiğini göstermektedir. Şu halde, bu iki durum nasıl birleştirilebilir?" denilirse, biz deriz ki: Akıl, Allah'ı övgüye dalıp buna garkolduğunda, bu hal, duâ etmekten daha efdal ve üstün olur. Çünkü duâ etmek, bir pay elde etmek için yapılır. Halbuki, Allah'ın yüce marifetine dalıp garkolmak ise, pay talep etmeden daha üstündür. Ama böylesi bir istiğrak ve manevî dalış söz konusu değilse, duâ etmek evlâ olur. Çünkü duâ, rubûbiyyetin izzetini, kulluğun ise, zilletini tanımayı ve bilmeyi ifâde eder.

Dinlenme İçin Gece

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Allah sizin için, içinde dinlenesiniz diye geceyi... yaratandır" buyurmuştur. Bil ki, bu ifadenin kendinden öncekilerle ilgisi, şu iki bakımdandır:

a)Cenâb-ı Hak adetâ, "Ben sana, bu büyük ve yüce nimetleri, senin talep etmenden önce lütfettim, in'âm ettim. Sen istemeden bu muazzam nimetleri lütfeden yüce zât, talep ettikten sonra, bu az ve basit şeyleri niçin İn'âm etmesin?" demek istemiştir.

b)Cenâb-ı Hak, duâ etmeyi emredince sanki, "kişinin duâ etmeden önce mutlaka seni tanıması gerekir. Şu halde, kadir bir ilahın (senin) varlığına dair delil nedir?" denilmiş de, bunun üzerine de Allahü teâlâ, varlığına, kudret ve hikmetine dair şu on delili zikretmiştir:

Tevhidin Gökteki Delilleri

Bil ki biz, Allah'ın varlığının ve kudretinin delillerinin, ya felekî (göksel), yahut da unsurî (yersel) olduğunu beyân etmiştik. Felekî olanların kısımları pek çoktur.

1) Gece ve gündüzün, peşpeşe gelmeleri. Âlemin faydasına olan şeylerin büyük bir kısmı, bu iki şeye, yani gece ile gündüzün ardarda gelmesine bağlı olunca, Allahü teâlâ bu mekânda bu ikisini zikretmiş ve gecenin yaratılmasındaki hikmeti, uyku ve sükûnet sebebiyle, rahatlığın tahakkuk etmesi olduğunu; gündüzün yaratılmasındaki hikmetin de, kendisinde, en faydalı bir biçimde tasarrufta bulunabilme İmkânının sağlanması için, eşyayı göstermek olduğunu beyân buyurmuştur.

Uyurken sükûnetin, rahatlığın vesilesi olduğu meselesini, şu iki bakımdan izah edebiliriz:

a) Yapılan hareketler, hareketin, yanmayı ve kurumayı gerektirmiş olmasından dolayı, yorgunluğa yol açar ki bu da, vücutta bir elem ve acıya sebep olur.

b) Eşyayı algılamak ancak, cismanî olan ruhların (canlılık ve hayatî aktivitenin), hissin (duyu organlarının) zahirine ulaşması sayesinde mümkün olur. Sonra bu ruhlar, hareketlerin çokluğu sebebiyle sökülür. Böylece de hisler, (duyu organları) ve bunların sağladığı algılama zayıflar. Ama insan uyuduğunda, bu cismanî aktivite, bedenin içine yeniden döner, orada odaklaşır ve kuvvetlenir, böylece de yorgunluktan ve acziyyetten uzak kalır.

Hem gece, soğuk ve nemlidir. Binâenaleyh, gecenin soğuk ve rutubetli olması, çokça hareket sebebiyle meydana gelen, gündüzdeki yanma ve kuruma hususunda meydana gelmiş olan şeyleri telâfi eder, bunları yeniden tedarik ederler. Binâenaleyh işte bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah sizin için, içinde dinlenesiniz diye geceyi...yaratandır" ifadesinden anlaşılan mana ve faydalardır.

İnsan Medenîdir

Ayetteki, "Görüp işlemenize (vasıta) olarak gündüzü yaratandır" ifadesine gelince, bil ki insan, yaratılışı itibariyle medenîdir. Bu şu demektir: Tam bir medeniyyet tahakkuk etmediği müddetçe, insanın yemesi, içmesi, giyimi ve aile hayatındaki işleri nizama girmez. Bu işler ise, ancak pekçok işin bir araya gelmesi sonucunda, çalışıp çabalama ile elde edilir. Bu işler birtakım şeylerde tasarrufta bulunmak demektir. Bu tasarruflar ise, insanın, o aydınlık ve o nûr (gündüz) sebebiyle, uygun olan ile uygun olmayanı ayırabilmesi için, ancak ışık ve aydınlık vasıtasıyla mükemmel biçimde tahakkuk eder. İşte cümlesindeki hikmet de budur.

Fiil ve İsm-i Faif Farkı

Şayet, "Bu ayetin içindeki üslûbuna riâyet etmek için, nazmın, ya şeklinde, yahut da şeklinde olması gerekirdi. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hak böyle buyurmamış, tam aksine, gece hakkında, fiilini, gündüz hakkında da, sıfatını kullanmıştır. Şu halde, bunun hikmeti ne olabilir?

Bir de, gündüz geceden daha kıymetli olmasına rağmen, bu ayette, gecenin gündüzden önce zikredilmenin hikmeti nedir?" denilirse, biz diyoruz ki, bunlardan birincisinin cevabı şudur: Gece ve uyku, gerçekte olumsuz (menfî, selbî) karakterlerdir. Binâenaleyh bunlar, zâtları gereği matlûb değillerdir. Ama uyanıklık ise, olumlu karakterdir. Binâenaleyh bu, zâtı gereği maksûd olan bir husustur. Ayrıca, allâme Abdulkâhtr en-Nahvî, "Delallu'l-İ'câz" adlı eserinde, "İsm-i fail kalıbının, tanrılığa ve mükemmelliğe delâleti, fiil sîgasının bunlara delâletinden daha kuvvetlidir" şeklinde bir beyanatta bulunmuştur ki, işte farklılığın sebebi budur. Allah en iyisini bilendir.

Gece ve Gündüzden Efdal Olan

İkincisine de şu şekilde cevap verebiliriz: Zulmet, olumsuz, selbî bir karakterdir. Nûr, aydınlık ise, olumlu, müsbet bir karakterdir. Sonradan yaratılmışlar hakkında adem ve yokluk, varlıktan önce gelir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, En'âm Sûresi'nin başında, (En'am. 1) buyurmuş (böylece, "zulumât" kelimesini "nûr"dan önce getirmiştir).

Bil ki Allahü teâlâ, gece ve gündüzdeki fayda ve üstün hikmetlerin neler olduğunu belirtince, "Şüphesiz ki Allah, insanlar üzerinde lutf-u inayet sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler..." buyurmuştur ki bu, "Allah'ın, (benim), mahlûkata olan lütfum, cidden çoktur. Ancak ne var ki, onlar, buna şükretmezler" demektir.

Şükür Hakkında

Bil ki, şu sebeplerden dolayı şükür terkedilir:

1) Kişinin, bu nimetlerin, Allah'tan olmadığına inanması... Meselâ, kişinin bu feleklerin, zâtları gereği var olduklarına ve zâtları gereği döndüklerine inanması gibi... Bu durumda kişi, bu nimetlerin Allah'dan olduğuna inanmaz...

2) Kişi, her ne kadar bu âlemin, Allah'ın yaratması ve var etmesiyle vücûd bulduğuna inansa bile, ancak ne var ki, bu büyük nimet, yani gece ve gündüzün birbirini takip etmesi nimeti, sürüp giden ve devamlı bir şey olduğu için, onun bir nimet oluşunu unutur. Binâenaleyh İnsan, herhangi bir nimeti elden kaçırmak suretiyle onu yitirdiğinde, o zaman onun kadr-u kıymetini anlar. Bu meselâ, -Allah'a sığınırız-bazı kimselerin, derin, karanlık bir kuyunun içinde uzun süre hapsedilmesi gibidir... Bu durumda bu insan, o temiz hava ve o ışık nimetinin kadr-u kıymetini anlar.

Bir hükümdarın, hizmetçisine ceza vermek istediğinde, bazı kimselere, bunun duvarlara yaslanmasına ve uyumasına manî olmaları emrini verdiğini gördüm. İşte böylece, buna yapılan eziyet, iyice büyük olmuş olur.

3) Kişi her nekadar bu nimetlerin kadr-ü kıymetini bilse de, dünyaya düşkün, mal ve makamı seven birisi olursa, pek çok mal elde edememe ve yüksek bir makama sahip olamama sebebiyle, bu büyük nimetleri inkâr etme suçuna düşebilir, İnsanların çoğu, bahsettiğimiz bu üç uçurumdan birinde helak olup gittiği için, Cenâb-ı Allah, "Fakat insanların çoğu şükretmezler" buyurmuştur. Bunun bir benzeri de, "Kullarımızdan şükredenler ne azdır!" (Sebe, 13) ayeti ve İblis'in "Sen onların çoğunu şükredici bulamayacaksın" (A'raf, 17) ifadesidir.

Allahü teâlâ, bu ayetlerde bahsedilen delillerle, kadir, rahîm ye hakim bir İlahın varlığını beyan edince, "İşte Rabbiniz olan, herşeyi yaratan Allah budur. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur" buyurmuştur. Keşşaf sahibi, bu ayete, "Size diyorum, kendisinde hiç kimsenin ortak olmadığı bu hususî işlerle temayüz etmiş ve malum olan bu zat, Allah'dır, Rabbinizdir. Herşeyin yaratıcısı, O'dur ve O'ndan başka ilah yoktur" manasını vermiş ve bunların ardarda sıralanmış birer haber olduğunu söylemiştir ki bu, "O, ulûhiyyet, rubûbiyyet, yaratma ve eşi olmama gibi sıfatların hepsine birden sahip olandır. Binâenaleyh o halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz" demektir. Bu da "Nasıl saptırılıyorsunuz; bu delillerden nasıl dönüp, bunları yalanlıyorsunuz?" demektir.

Daha sonra Cenab-ı Hak, "Allah'ın ayetlerini bilerek inkâr edenler işte böyle döndürülür" buyurmuştur, yani Allah'ın ayetlerini bile bile inkâr edip, onlar üzerinde düşünmeyen, içinde hakkı elde etme endişesi ve cezalandırılma korkusu duymayan herkes, tıpkı bu kâfirler gibi, haktan döndürülürler.

İnsanın Yaratılışı

Bu bölümü tek başına aç →

64–66. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:67

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

"Allah sizin için, yeryüzünü bir karargâh, gökyüzünü de bir bina yapan, size suret veren, sonra suretlerinizi güzelleştiren; en temiz ve güzel şeylerden sizi rızıklandırandır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Demek ki âlemlerin Rabbi ne yücedir! O, dâima yaşayandır. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O halde O'na dininde muhlis olarak, "Hamdolsun kâinatın Rabbi Allah'a" diyerek dua edin. De ki: "Bana Rabbimden apaçık deliller gelince, o sizin, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza kulluk etmekten kesinlikle nehyolundum. Âlemlerin Rabbine teslim olmam emrolundu. O, sizi bir topraktan, sonra bir meniden, sonra bir alakadan yaratıp, sonra bebek olarak (ana karnından) çıkaran, sonra sizi, güçlü-kuvvetli bir çağa eriştirip, sonra ihtiyar olmanız için yaşatandır. İçinizden kimi daha evvel öldürülür. Muayyen bir vakte ulaşmanız ve aklınızı kullanmanız için (O böyle yapar)"

Bil ki biz, Allah'ın varlığının ve kudretinin delillerinin, yâ âfâkî deliller, ya enfüsî deliller cinsinden olduğunu beyân etmiştik. Âfâkî deliller ile, insanın dış dünyasında kalan, bu âlemdeki herşey kastedilmiş olup, bunların kısımları pek çoktur. Fakat âfâkî delillerden, bu ayetlerde bahsedilenler, gece ile gündüzün durumları ki, bu biraz önce geçti ve yer ile göğün halleridir. İşte bu da, "Allah sizin için, yeryüzünü de bir bina yapandır" ayetinde ifade edilmektedir. Ibn Abbas. buradaki karar (karargâh) ifadesine, "yaşarken de ve öldükten sonra da, insanın bulunduğu yer" manası vermiştir. Gökyüzünün bir "bina" oluşuna da, "yeryüzü üzerine kurulmuş bir kubbe" manası vermiştir. Bu ifadeyle, üzerinde tasarruf edilebilmesi için, yöryüzünün direksiz olarak tutulması, "gökyüzünün bir bina olması ifadesiyle de, duran, sabit olan, böyle olmasaydı üzerimize düşecek olan" manasının kastedildiği de söylenmiştir.

Enfüsî Deliller

Enfüsî deliller ile, insanın bedeninin halleri ile ruh hallerinin, kadir ve hakîm bir yaratıcının varlığına delâleti kastedilmiştir ki, bu tür delillerden, bu ayetlerde şu ikisi ele alınmıştır:

a) İnsanın halinin kemâle ermesinde, olgunlaşmasında görülen halleri,

b) Yaratılışının ve varedilişinin başlangıcındaki hali...

Bunlardan birincisinin pek çok çeşitleri olup, bu ayette, onlardan şu üçü ele alınmıştır:

1) İnsanın şeklinin yaratılışı... Bu, ayette "Size suret verdi" ifadesiyle anlatılmaktadır.

2) İnsanın suretinin-şeklinin güzelliği ve mükemmelliği... Bu da ayette, "Sonra suretlerinizi güzelleştirdi" ifadesiyle anlatılmaktadır.

3) İnsanı, tayyibât (hoş ve güzel şeylerle) rızıklandırması... Bu da, "En temiz ve güzel şeylerden sizi rızıklandırdı" ifadesidir. Biz, bunların tefsirini, bu kitabımızda defalarca uzun uzadıya yaptık ve bilhassa (......) (isra. 70) ayetinin tefsirinde detaylıca anlattık.

Allahü teâlâ, iki âfâkî delillere, üçü de enfüsî delillere âit olan bu beş delili anlatınca, "İşte Rabbiniz olan Allah budur. Demek ki âlemlerin Rabbi ne yücedir!" buyurmuştur. Buradaki "tebâreke", ya devam ve sebatı olan, yahut da hayrı bol olan demektir.

Cenâb-ı Allah daha sonra, "O dâima yaşayandır. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur" buyurmuştur. Bu ayet, hasr (sadece) manası ifade eder ve "O'ndan başka hayy (diri) yoktur" demektir. Binâenaleyh bunu "zâtı bakımından ölmesi imkânsız bir hayy oluş" manasına hamletmek gerekir. Bu durumda, Allah'dan başka böyle hayy (diri) olan olamaz. Böylece Cenâb-ı Hak, yok olması düşünülebilen şeyi adetâ yok hükmünde kabul etmiştir. Bil ki "hayy", derrâk (son derece idrâk edici) ve fa'âl (son derece aktif olan) demektir. Binâenaleyh derrâk oluş, tam ve mükemmel bir ilme, fa'âl oluş İse mükemmel manada bir kudrete işarettir. Allahü teâlâ, celâl sıfatlarından bu iki sıfata böylece dikkat çekince, üçüncü bir sıfatı olan vahdaniyyetine de, "O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur" cümlesiyle dikkat çekmiştir.

Allahü teâlâ, kendisini bu sıfatlarla tavsîf edince, kullarına iki şey; a) duayı, b) duada ihlası emretmiştir. Bunun için önce, "O halde O'na dininde muhlis olarak dua edin" buyurmuş ve sonra "Elhamdülillahi Rabbi'l-alemîn" demiştir. Binâenaleyh bu ifadeyle, "Elhamdülillah..." ifadesinin bizzat lafzı murad edilmiş olabileceği gibi, "Allah, celâl ve İzzet sıfatlarıyla mevsûf olduğuna göre, zatı gereği O'nun hakkında, "Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur" denilmeye müstehaktır" manasının kastedilmiş olması da mümkündür.

Hak teâlâ, celâl ve azamet sıfatlarını zikredince, "De ki:" O sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınıza kulluk etmekten kesinlikle nehyolundum" buyurmuş, böylece bunu, müşrikleri putperestlikten çevirebilmek için, en yumuşak bir tarzda, müşrikler için zikretmiş, bu husustaki nehyin sebebinin, getirilen o beyyineler (deliller) olduğunu beyân etmiştir. O beyyineler de, âlemin gerçek tanrısının, biraz önce de geçtiği gibi, celâl ve azamet sıfatlarıyla mevsûf olduğunun, aklın açıkça ibâdetin O'na yapılması gerektiğine şehâdet ettiğinin, yontulmuş, şekil verilmiş taş ve ağaçların ma'bûd olmada, O'na ortak olmalarının kötülüğünü aklın açıkça gösterdiğinin sabit olmasıdır.

Allahü teâlâ, kendisine ibadeti emredince, peygamberine "Âlemlerin Rabbine teslim olmam emrolundu" demesini emretmiştir. Hak teâlâ, kendisi hakkındaki bu gerçekleri zikretmiştir. Çünkü müşrikler onun, son derece akıllı ve mükemmel bir cevher (öz) olduğuna inanıyorlardı. Herkesin, kendisi için, en üstün ve en mükemmeli isteyeceği zarurî olarak bilinir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, kişinin faydasına olan şeyin, Allah'dan başkasından yüz çevirmesi ve tamamen Allah'a itaata yönelmeyle olacağını bildirince, bu yolun, dışındaki her yoldan daha mükemmel ve sağlam olduğu ortaya çıkmış olur.

Topraktan Yaratma

Daha sonra Hak teâlâ, "O sizi bir topraktan yaratandır" buyurmuştur. Bil ki biz, delillerin, âfâkî ve enfüsî olarak ikiye ayrıldığını söylemiştik. Âfâkî deliller pek çok olup, bu ayetlerde bahsedilenler, gece ile gündüz, yer ile gök olmak üzere dörttür. Enfüsî delillerin de, şu iki kısma ayrıldığını biraz önce söylemiştik:

a) Kişinin bedenen ulaştığı kemâl noktasındaki halleri... Bunlar pek çok olup, bu ayetlerde onlardan ele alınanlar, insanın şekli, şeklinin güzelliği ve güzel rızıkla beslenme olarak, üçtür. İkinci kısma, yani bedenin önce nutfe (meni) ve cenîn oluşundan başlayıp, ihtiyarlayıp ölmesine kadar geçirdiği devrelerin nasıllığı hususu da bu ayetlerde ele alınmış ve Cenâb-ı Hak, "O sizi bir topraktan, sonra bir meniden, sonra da bir alakadan., .yarattı" buyurmuştur. Buradaki "sizi" ifadesiyle, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in kastedildiği söylenmiştir. Bana göre, bunu söylemeye gerek yok. Çünkü her insan meniden ve hayız kanından (yani yumurtadan) yaratılmıştır. Meni de kandandır. O halde insan kandan yaratılmıştır. Kan da, gıdalardan meydana gelir. Gıdalar, ya hayvansal, ya bitkisel olurlar. Dolayısıyla hayvanların oluşumundaki durum, tıpkı insanın oluşumundaki durum gibidir. Binâenaleyh gıdaların tümü bitkilere varıp dayanır. Bitkiler de topraktan ve sudan meydana gelir. Böylece her insanın topraktan oluştuğu; bu toprağın önce nutfe, sonra alaka, sonra da -ana karnından ayrılıncaya kadar- pek çok merhaleler geçiren bir cenin olduğu, Allah'ın bu mertebeleri, başka ayetlerde anlattığı için zikretmediği sabit olmuş olur.

Hayat Safhaları

Bil ki Allahü teâlâ, insanın ömrünü şu üç mertebeye göre düzenlemiştir:

a) Çocukluğu,

b) Erginlik çağı,

c) İhtiyarlık dönemi... Bu, akla uygun, güzel ve doğru bir sıralamadır. Çünkü insan, ömrünün ilk çağlarında büyümeye, gelişmeye, gürleşmeye başlar. Buna tufûliyyet (çocukluk) çağı denir. İkinci merhale insanın gelişme çağına, zayıflık namına hiçbirşeyin yer almadığı yaşının en mükemmel çağına ulaşmasıdır ki işte bu mertebe, "güçlü-kuvvetli bir çağa erişmeniz için.." ifadesiyle anlatılmaktadır. Üçüncü merhale de, insanın, geriye sayması, âcizlik-noksanlık eserlerinin başgöstermesidir. Bu da ayette, "Sonra ihtiyar olmanız için..." cümlesi ile kastedilmiştir. Bu taksimatı iyice kavradığında, yapılan bu taksimata göre, ömrün derecelerinin esasta bu üçden fazla olmadığını anlamış olursun. Keşşaf sahibi ayetteki, 'deki lâm harf-i cerrinin, mahzûf bir fiile taalluk ettiğini ve takdirin, "Güçfü-kuvvetli bir çağa erişesiniz diye, sizi sağ bırakır" şeklinde olduğunu söylemiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "içinizden kimi daha evvel öldürülür" buyurmuştur. Ayetteki, "daha evvel" ifâdesi, ya "ihtiyarlık yaşına gelmezden önce" yahut da "düşük olarak doğduğunda, ayette bahsedilen devreleri tamamlamazdan önce.." demektir.

Allahü teâlâ sonra, "Muayyen bir vakte ulaşmanız için..." buyurmuştur ki bu da, "O bunu, belli bir zamana, yani ölüm vaktinize ulaşmanız için böyle yapar" demektir. "Muayyen (belli) vakit'in, Kıyamet günü olduğu da söylenmiştir.

Sonra Hak teâlâ, "ve aklınızı kullanmanız için..." buyurmuştur. Bu da, "Bu enteresan durumlardaki çeşitli delilleri ve ibretleri düşünesiniz diye..." demektir.

Allah'ın Mutlak Kudreti

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

"O, dirilten ve öldürendir. O, bir işin olmasını dilediği zaman, sadece "Ol" der, o iş de oluverir".

Bil ki Allahü teâlâ, insanın toprak oluştan, nutfe oluşa, sonra alaka, sonra çocuk, sonra ergin, sonra da ihtiyar oluşa geçişinden bahsedip, bu değişiklikleri kadir bir ilâhın varlığına delil gösterince, "O, dirilten ve öldürendir" buyurmuştur ki bu, biraz önce de bahsi geçtiği gibi, "Bir sıfattan başka bir sıfata geçiş, kadir bir ilahın varlığına delâlet ettiği gibi, hayattan ölüme, ölümden hayata geçiş de kadir bir İlahın varlığına delâlet eder" demektir.

Ayetteki, "O, bir işin olmasını dilediği zaman, sadece "ol" der, o iş de oluverir" ifadesi ile İlgili olarak şu izahlar yapılabilir:

a) Bu, "Allah, bu maddeleri, bir halden bir hale geçirince, bu işlerinde yorulmaz, herhangi bir alet-edevâta da ihtiyaç duymamıştır. Binâenaleyh kâinatta ve muhdesâtta (yaratılmış şeylerde) kudretinin, herhangi bir karşı koymayla yüzyüze gelmeksizin, geçerliliğini, "ol" der, o iş de oluverir.." demek suretiyle anlatmıştır.

b) Diriltme ve öldürmeyi, "ol" der, o da oluverir.." ifadesiyle anlatmak istemiştir. Buna göre sanki, "İnsanın toprak iken nutfe oluşu ve alaka oluşa geçişi, tedricî olarak, kademe kademe meydana gelen bir tekâmüldür. Ama hayatın meydana gelişi, ruh cevherinin insanla ilgi kurması anında derhal olur" demektir. İşte bu sebepten ötürü, hayat verme İşi, ayette bu ifadeyle anlatılmıştır.

c) Bazı kimseler şöyle derler: "İnsan, ana rahminde belli bir müddet içinde, meni ve kandan ve bunların çeşitli devrelerinden meydana gelir. Buna göre sanki âdeta "Her insanın başka bir insandan meydana gelmesi imkânsızdır. Çünkü "teselsül" imkânsızdır. Sonradan var olan muhdes bir varlığın ezelde bulunması da muhaldir. Binâenaleyh mutlaka bir İlk insanın olduğunu kabul etmek gerekir. Bu durumda o insanın meydana gelişi, meni ve kan (yumurta) ile değil, aksine Allah'ın doğrudan doğruya yaratmasıyla meydana gelir. İşte Allahü teâlâ bunu, "Kün feyekûn" ifadesiyle anlatmıştır.

Müşriklerin Fecî Akıbeti

Bu bölümü tek başına aç →

69–75. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:76

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın ayetleri hakkında çekişenlere bakmadın mı, nasıl haktan döndürülüyorlar? Onlar, kitabı ve peygamberlerimizle gönderdiğimiz şeyleri yalanlayanlardır. Artık bilecekler, boyunlarında bukağılar ve zincirler bulunduğu zaman... Onlar sıcak suyun içinde sürüklenecekler, sonra ateşte yakılacaklar. Sonra onlara, "Allah'a şerik sayıp taptığınız şeyler nerede?" denilecek, onlar da, "Bizden uzaklaşıp kayboldular. Daha doğrusu zaten biz daha evvel de asla onlara tapmadık" diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır. Size olan azap şundandır: Çünkü siz yeryüzünde haksız yere şımarıklık ediyorsunuz, Cehennem kapılarından, içinde ebedî kalıcı olarak girin. Bak o kibirlenenterin varıp gidecekleri yer ne kötüdür!"

Bil ki Allahü teâlâ, ayetleriyle mücâdele edenleri tekrar kınamaya başlayarak, "Allah'ın ayetleri hakkında çekişenlere bakmadın mı, ..." buyurmuştur. Bu, Allah'ın ayetlerine karşı mücadele edip, kabullenmeyip onları yalanlamaları yüzünden, onları kınayan bir ifadedir. Böylece Allahü teâlâ, "nasıl döndürülüyorlar" ifadesiyle, onlar hakkındaki taaccübünü (hayretini) bildirmiştir ki bu, tıpkı bir kimsenin, sebebini açıklamayan birisine, onun gafletine şaşarak, "Nereye götürülüyorsunuz?" demesi gibidir.

Allahü teâlâ sonra, kitabı yani Kur'ân'ı ve peygamberleriyle gönderdiği diğer kitapları yalanlayanların, bu mücâdele edenler olduğunu beyan etmiştir. Eğer, sevfe edatı geleceği ifade eder, iz edatı ise geçmiş zaman için kullanılır. Binâenaleyh ayetteki ifadesi tıpkı, "oruç tutacağım dün" demene benzer" denilirse, biz deriz ki: "Buradaki iz ile Izâ manası kastedilmiştir. Çünkü gelecek zamana âit şeyler Allah'ın haberleri içinde, kesin ve seksiz şeyler olduğu için, Allah bunları olup-bitmişliği ifâde eden lafızlarla anlatmıştır. Bu lafızlara rağmen mana gelecekle ilgilidir. Bu açıklama Keşşaf sahibine aittir,

Daha sonra Cenâb-ı Hak onların azaplarının nasıl olacağını anlatmak üzere "Boyunlarında bukağılar ve zincirler bulunduğu zaman, onlar sıcak suyun içinde sürüklenecekler" buyurmuştur. Bu, "Onların boyunlarında bukağılar ve zincirler olduğu halde, bu zincirlerle, hamîm'de, yani cehennem ateşiyle kaynatılmış sıcak su içerisinde sürüklenirler. Sonra da ateşte yakılırlar" demektir. Arapça'da "secr", ateşte yakma manasınadır ki bu da, "Onlar cehennemde iken, ateş onları her taraftan kuşatır" demektir. Hak teâlâ'nın, "O, Allah'ın tutuşturulmuş bir ateşidir ki tırmanıp yüreklerinin tâ üstüne çıkacak (kaplayacak)tır o" (Hümeze, 6-7) ayeti de buna yakın bir manadadır.

Şeriklerden Vazgeçmeleri

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Sonra onlara, "Allah 'dan başka şerik sayıp taptığınız şeyler nerede?" denildiğinde onlar yani sıvışıp gözümüzden kayboldular. Artık onları göremiyor, onlardan medet umamıyoruz" diyecekler, sonra da "Daha doğrusu zaten biz, daha evvel de asla onlara tapmadık" diyecekler ki bu, "Putperestler putların bir şey olmadıklarını anlayıp, "Onlara asla ibadet etmemiştik" diyecekler" demektir ki bu tıpkı senin, birisini deneyip onda hiçbir hayır bulamadığında, "Ben falancayı birşey sanırdım. Meğer o hiçbir şey değilmiş" demen gibidir. Bu ifade ile, Allahü teâlâ'nın, En'âm Sûresi'nde, onların, "Allah'a yemin olsun ki ey Rabbimiz, biz şirk koşmamıştık" (En'âm. 23) dediklerini haber verişinde de olduğu gibi, "Onlar âhirette yalan söyleyip, Allah'dan başkasına ibadet edişlerini inkâr ettiler" manasının kastedilmiş olması da mümkündür.

Daha sonra Hak teâlâ, "İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır" buyurmuştur. Kâdî şöyle der: "Bu ifade, "Allah kâfirleri cennet yolundan şaşırtır, saptırır" manasındadır. Çünkü Allah'ın onları, delillerden ve hüccetlerden saptırıp uzaklaştırdığı söylenemez. Zira dünyada iken onları Allah bu delillere sevketmiştir." Keşşaf sahibi ise buna, "Onların putlarının sıvışıp kaybolması gibi, Allah onları da putlarından saptırıp, uzaklaştırır. Öyle ki, eğer onlar putlarını, yahut putları (taptıkları şeyler) onları arayacak olsalar, birbirlerini bulamazlar" şeklinde mana vermiştir.

Cenâb-ı Allah daha sonra "Size olan (azap) şundandır: Çünkü siz yeryüzünde haksız yere şımarıklık ediyorsunuz" buyurmuştur ki bu: "Busaptırılışınız, haksız yere şımarıklık ve taşkınlık etmenizden ötürüdür. Bu şımarıklık ve taşkınlığınız da, müşrik olup, putlara tapmanızdır. Sizin için ayrılmış, o yedi cehennem kapısından giriniz." demektir. Bir başka ayette de, "Onun yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için, ayrılmış bir kısım (insanlar) vardır" (Hicr, 44) buyurulmuştur "Onlar orada ebedî kalıcı olarak, (oraya girerler). O kibirlilerin varıp gidecekleri yer ne kötüdür!" Bununla, önceki ayetlerde, Kur'ân ayetleriyle mücâdele edenlerin sıfatlarından olarak belirttiği, "Allah'ın ayetleriyle mücâdele edenlerin göğüslerinde ... bir büyüklükten başka bir şey yok" (Mümin, 56) hususu kastedilmiştir.

Hazret-i Peygamberi Teselli

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:78

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

"Artık sen sabret. Şüphesiz Allah'ın vaadi bir gerçektir. Velhasıl ya onlara yapmakta olduğumuz tehdidin (gerçekleşmesini) kısmen sana göstereceğiz, yahut seni kendi (katımıza) alacağız. Nihayet onlar ancak bize döndürülüp getirileceklerdir. Andolsun ki senden evvel de peygamberler gönderdik. Onlardan, sana kıssalarını anlattığımız kimseler de, sana anlatmadığımız kimseler de var. Hiç bir peygamber, Allah'ın izni olmaksızın herhangi bir mucizeyi kendiliğinden getiremez. Allah'ın emri gelince de, hak ile hükmohnur. Bâtılı savunanlar, İşte burada hüsrana düşmüşlerdir"

Bil ki Allahü teâlâ, sûrenin başından buraya kadar, ayetlerine karşı mücâdele edenlerin yollarını çürütmek için söz söyleyince, bu ayette, Peygamberi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, onların eziyetlerine ve bu mücadelelerle rahatsız edilişine sabretmesini emretmiş, sonra da, "Şüphesiz Allah'ın vaadi bir gerçektir" demiş, bu vaad ile, ona söz verdiği yardımı ve düşmanlarına azap indirmeyi kastetmiş, daha sonra da, "ya onlara yapmakta olduğumuz tehdidin (gerçekleşmesini) kısmen sana göstereceğiz" buyurmuş; "onlar" ifadesi ile o kâfirleri, tehdid ile de, Bedir günündeki öldürülmeleri gibi, onların başına gelen azabı kastetmiştir ki matlub olan budur. "Yahut, onlara bu azabı indirmezden önce, seni kendi (katımıza) alacağız. Çünkü nihayet onlar, Kıyamette bize döndürülüp getirileceklerdir. Biz de onlardan, alabildiğine intikam alacağız." Bunun bir benzeri ayet de, "Eğer seni (alır) götürürsek de şüphe yok ki biz onlardan mutlaka intikam alırız. Yahut onlara vaadettiğimiz azabı, hemen kendilerine göstereceğiz. Çünkü biz onlara hükümranız" (zuhruf, 41-42) ayetidir.

İlave Mucize

Dahasonra Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki senden evvel de peygamberler gönderdik. Onlardan, sana kıssalarını anlattığımız kimseler de, sana anlatmadığımız kimseler de var" buyurmuştur. Bu, şu manayadır: Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Sen de, senden önceki peygamberler gibisin. Biz onlardan bazısını sana anlattık, diğerlerini ise anlatmadık. Onlar içinde de, Allah'ın ayetler ve mucizeler verdiği, ama kavminin mücâdele edip, kavmince yalanlanan; senin başına gelenlere benzer, başlarına keder ve belâlar gelip, sabredenler vardı. Onların kavimleri hep bir inad ve İşi yokuşa sürme babında, onlardan fazladan mucizeler istiyorlardı. Ama Allah, göstermesinde fayda olan mucizeleri veriyordu. Fakat, fayda olmayan mucizeleri göstermiyordu. İşte bu durum nasıl onların nübüvvetlerini zedeleyen bir şey değilse, senin için de aynı durum geçerlidir. Senin kavminin de fazladan mucize istemedeki durumu da aynıdır. Onları göstermede bir fayda olmadığı için, pek yerinde olarak onlan göstermedik." İşte, "Hiç bir peygamber, Allah'ın izni olmaksızın, herhangi bir ayeti (mucizeyi) kendiliğinden getiremez" ifadesi ile anlatılmak istenen budur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'ın emri gelince de, hak ile hükmolunur.." buyurmuştur ki bu, yeniden mucize talebinin peşinden gelmiş olan, bir tehdittir. Ayetteki, "Allah'ın emri.." ifadesiyle, kıyamet günü; "bâtılı savunanlar" ifadesiyle de, işi sarpa sardırmak maksadıyla, gereğinden fazla mucize getirilmesini isteyenler ile, Allah'ın ayetleri hakkında dedikodu yapan muannitler kastedilmiştir.

Hayvanların Verdiği Hizmet

Bu bölümü tek başına aç →

79–80. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:81

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

"Allah, kimine binesiniz, kimini yiyesiniz diye, sizin için davarlar yaratandır. Onlarda, size, (daha başka) faydalar da vardır. Göğüslerinizdeki bir hacete ermeniz için, onların üzerine biniyorsunuz. (Karada), onların üzerinde, (denizde) gemilerin üstünde taşınıyorsunuz. (Allah) size ayetlerini gösteriyor. Artık siz, Allah'ın ayetlerinden hangisini İnkâr edebilirsiniz?"

Bil ki Allah Tealâ, vaid ve tehditlerini iyice anlatınca, hem rahîm, hakîm bir ilâhın varlığına delâlet edecek şeyleri, hem de kullarına in'âm ve lütuf sayılacak şeyleri, yeniden anlatmaya başlamıştır. Zeccâc, "En'âm, sadece devedir" derken, Kadî, buradaki "en'am" sözüyle sekiz çift hayvanın kastedildiğini (En'am, 143) söylemiştir. Bu ayetle ilgili şöylesi birkaç soru sorulabilir:

Ta'lîl Lam'ı Hakkında

Birinci Soru: Niçin, ayetteki ve ifadelerine, "ta'lîl (maksat) lâm'ı, gelmiş de, diğerlerinin başına gelmemiştir? Bunun sebebi nedir?

Cevap: Keşşaf sahibi şöyle der: "Binmek, ister vacip ister mendûb olsun, hac ve savaş için söz konusudur. Binâenaleyh, bu iki şey de, dinî bir hedef taşır. Dolayısıyla, bu iki ifadenin başına bu harf (garaz lâm'ı) gelmiştir. Ama, yemek ve menfaat temin etme işleri ise, mubah olan şeyler türündendir. Bu sebeple, pek yerinde olarak bu ifâdelerin başına bu harf getirilmemiştir. Ki, bunun bir benzeri de, (Nahl. 8) ayetidir... Dolayısıyla, burada da, binmeye delâlet eden fiilin başına lâm getirilmiş, ama zînete ait kelimenin başına getirilmemiştir.

İkinci Soru: Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifadesinin manası, "Karada ve denizde taşınırsınız..." şeklindedir. Bunu iyice kavrayınca, hatıra şöyle bir soru gelmektedir: Cenâb-ı Hak, (hud, 40) ayetinde ("orada") buyurduğu halde, niçin bu ayette (......) dememiş de, (......) buyurmuştur?

Cevap: (......) lafzı, istilâ (bir şeyin üzerinde olmayı ifâde) içindir. Binâenaleyh, gemiye konulan o şey hakkında, "oraya konuldu..." denildiği gibi, "onun üzerine konuldu..." da denilebilir. Bu iki kullanılış da, sahih ve doğru olunca, ifâdesindeki mananın tamam olabilmesi için, ala lafzının kullanılması daha uygun olmuştur. (Yani, (......) denilmesi gerekirken (......) kelimesine uygun olsun diye, ifadesinin kullanılması daha uygun ve yerinde olmuştur).

Cenâb-ı Hak, bunca delillerden bahsedince, "(Allah), size ayetlerini gösteriyor. Siz, Allah'ın ayetlerinden hangisini inkâr ediyorsunuz?" buyurmuştur. Bu, "sayıp Çöktüğünüz bu delillerin hepsi, açık ve net delillerdir..." demektir. Binâenaleyh, "Siz, Allah'ın ayetlerinden hangisini inkâr ediyorsunuz?" ifâdesi, bahsi geçen delillerin hiçbirinin inkâr edilmesinin mümkün olmadığına bir dikkat çekmedir. Keşşaf sahibi şöyle der: "Ayetteki, "hangi" kelimesi, meşhur ve yaygın olan kullanılışa göre getirilmiştir. Çünkü şeklindeki kullanış, azdır. Çünkü, müzekkerlik ve müennesliği belirtmek, sıfatlarda değil, isimlerde söz konusu olur. Meselâ denildiği gibi de denilebilir.

Ders Almayanlara Azap

Bu bölümü tek başına aç →

82–84. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:85

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

"Ya onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden evvelkilerin akibeti nice olmuştur, baksınlar? Hem onlar, bunlardan daha çok idi. Kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerce de daha güçlü ve satvetli idiler. Fakat, kazanıp durdukları, kendilerine asla fayda vermedi. Öyle ya, kendilerine peygamberleri apaçık mucizeler getirince, onların nezdindeki ilme karşı, şımarıklık gösterdiler de, istihza edegeldikleri şey kendilerini çepeçevre kuşatıverdi. Artık, vaktaki o çetin azabımızı gördüler. "Allah'a, bir olarak inandık. O'na eş koşmakta olduğumuz şeyleri inkâr ettik" dediler. Fakat, hışmımızı gördükleri zaman, imanları fayda verecek değildi. Allah'ın, kulları hakkında carî olan âdeti budur. İşte kâfirler, burada hüsrana uğradı"

Bil ki, Allahü teâlâ, bu sûrenin sonunda hoş ve güzel bir tertibi gözetmiştir. Çünkü O, ilk önce, ulûhiyyetinin delilleri ile kudret, rahmet ve hikmetinin mükemmel oluşu hususunda bir fasıl zikretmiş, bunun peşinden de, tehdit ve vaîdleri hususunda diğer bölümü getirmiştir. Bu sûrenin sona erdiği fasıl ise, işte bu tehdidi ifade eden bölümüdür ki, bundan maksad ise, "Allah'ın ayetleri hakkında mücadele eden ve bu sebeple de göğüslerinde alabildiğine kibir bulunan o kâfirler yok mu, bütün bunların sebebi, riyaset peşinde koşmak, mal ve makamca başkalarını ileri geçmek arzusudur. Binâenaleyh, işte bu tür şeyleri elde etmek maksadıyla, kim hakka inkiyâd etmezse, dünyaya mukabil, âhiretini satmış olur!" manasıdır. Böylece Allahü teâlâ, bu yolun yanlış olduğunu, zira dünyanın fani ve geçici olduğunu beyan etmiş, bu hususa delil olarak da, "Ya onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden evvelkilerin akibeti nice olmuştur, baksınlar?.."buyurmuştur. Ki bu, "şayet onlar, yeryüzünü köşe bucak gezmiş olsalardı, direten ve kibirlenen kimselerin akibetlerinin, sonrakilerden malca, sayıca ve makamca daha üstün ve ileri olmalarına rağmen, yok olmak olduğunu görür ve anlarlardı. Binâenaleyh onlar, bu büyük imkânlarından ve ezici kudretlerinden ancak, hayal kırıklığı, hüsran, nedamet ve helak elde edebildiler. Ya bu, miskin yoksulların hali nasıl olacaktır?!

Onların bunlardan sayıca çok olmalarının izahına gelince, bu, haberlerden anlaşılan bir husustur. Onların yeryüzünde kuvvet ve eserce ileri olmaları ise, onların, kendilerinden geriye kalan, büyük ve göz alıcı eserlerinden anlaşılır. Ki bunlar, meselâ Mısır'da bulunan ehramlar gibi büyük kale mezarlar, eski kralların kurdukları büyük beldeler ve Cenâb-ı Hakk'ın onların dağlardan yontarak evler edindiklerine dair nakletmiş olduğu şeylerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak Fakat, kazanır oldukları şeyler, kendilerine asla fayda vermedi.." buyurmuştur. ifadesinin başında mâ kelimesi, ya olumsuzluk manasındadır, yahut da istifham manasında olup, mahallen mansûbtur. ifâdesinin başındaki mâ ise, ya mâ-i mevsûle veya masdariyye olup, mahallen merfûdur. Yani, "Onların kazanmış oldukları ya da kazanmaları, onlara ne fayda verebildi ki?!" demektir.

Resullere Müstağni Davrananlar

Daha sonra Cenâb-ı Hak, o kâfirlere, peygamberlerinin, delil ve mucizeler getirdiğinde, kendi yanlarındaki ilimleriyle şımardıklarını beyan buyurmuştur. Bil ki, ifâdesindeki vâv zamirinin, kâfirlere de, peygamberlere de râci olması muhtemeldir.

Zamirin Kâfirlere Aidiyyetl

Ama biz bunun, kâfirlere râcî olduğunu söylersek, bu durumda "o kâfirlerin şımarıp sevinmelerine sebep olan ilim, hangi ilimdir?" diye bir soru sorulabilir. İşte bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Bununla, onların ilim adını verdiği şeyler, yani Allah'ın, onlardan, Kur'ân'da naklettiği şüpheleri kastedilmiştir.. Bu meselâ onların, "Bizi ancak o dehr helâk eder" (Câsiye, 24); "Şayet Allah dileseydi biz şirk koşmazdık, atalarımız da... "(En'am, 107), "Unufak olmuşlarken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?!" (Yasin,78) ve "...Eğer ben Rabbime döndürülüpgötürülürsem, elbette, bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum..." (Kehf,36) şeklindeki sözleridir. Ki onlar, bu sözleriyle sevinip şımarıyor, taşkınlık ediyor, böylece de peygamberlerin sözlerini kabul etmeyip, onlara tepeden bakıyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak da "her fırka kendi ellerindeki ile böbürlenmek suretiyle parça parça oldular" (Mü'minun, 53) buyurmuştur.

b) Bununla, felsefecilerin ilimlerinin kastedilmiş olması da mümkündür. Çünkü onlar, Allah'ın vahyini duyduklarında onu kabul etmez, peygamberlerin ilimlerini, kendi ilimleri yanında küçük görürlerdi. Nitekim, Sokrat'ın, bir peygamberin gelmiş olduğunu duyduğu; ona, "Keşke onun yanına gitsen" denildiğinde, onun, "Biz yolumuzu bulmuş kimseleriz, artık bize doğru yol gösterecek bir kimseye ihtiyacımız yoktur" dediği söylenmiştir.

c) Bununla, o kâfirlerin, dünya işlerini bilmeleri, o işleri güzelce yürütmeleri de kastedilmiş olabilir. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Onlar dünya hayatından yalnız bir dış taraf bilirler.. Ahiretten ise onlar, gafillerin ta kendileridir" (Rum,7) ve "Onların ilimden erebildikleri işte budur.,." (Necm, 36) buyurmuştur. Binâenaleyh, peygamberleri onlara, dinî ilimleri, yani Allah'ı tanıma, ahireti bilip inanma, ruhu kötü şeylerden temizleyip arındırma bilgilerini getirince, onlar bunlara aldırmamış, bunlarla alay etmiş, kendilerininkinden daha faydalı, daha kapsamlı ve daha yararlı olan bir ilim bulunmadığına inanmışlar ve bununla şımarmışlardır.

Zamirin Nebilere Aidiyyeti

Ama biz, bu zamirin, peygamberlere râcî olduğunu söylersek, bu hususta da şu iki izahı yapabiliriz:

a) Bu sevinme, peygamberler için söz konusudur. Bu, "O peygamberler, kendi kavimlerinden ileri derecede bir cehalet; haktan yüz çevirme müşahede edip, onların akıbetlerinin kötü olacağını ve onların, cehaletlerinden ve haktan yüz çevirmelerinden dolayı başlarına gelecek olan ceza ve ukubeti anlamış olduklarında, işte o zaman o peygamberler kendilerine verilen bir ilimle sevinmişler ve Allah'a şükretmişlerdir. Kâfirleri de, cehalet ve istihzalarının cezası kuşatmıştır.

b) Bu ifadelerle, "kâfirler, peygamberlerin yanındaki ilimlerle, ona gülmek ve onunla alay etmek suretiyle şımarmışlardır" manası kastedilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Şımararak, bu deliller ve onların getirdiği vahiy bilgisiyle alay ettiler.." demek istemiştir. Mananın böyle olduğunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "istihza edegeldikleri şey kendilerini çepeçevre kuşatıverdi.." ifadesidir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Artık, vaktaki o çetin azabımızı gördüler, "Allah'a, bir olarak inandık. O'na eş koşmakta olduğumuz şeyleri inkâr ettik.." dediler" buyurmuştur. Bu ifâdede geçen be's kelimesiyle, şiddetli azap kastedilmiştir ki, (araf, 165) ifadesi de, bu anlamdadır.

Buna göre eğer: "Ayetteki, ifadesiyle, şayet söylenmiş olsaydı, ifadesi arasında ne fark olurdu?" denilirse, biz deriz ki: Bu tıpkı, "Allah hiçbir oğul edinmemiştir.." (Meryem, 53) ayetindeki gibidir. Buna göre mana, "Onların imanlarının onlara fayda vermesi sahih ve doğru olmamıştır, olmaz!" şeklindedir.

İmanın Fayda Vermediği Gün

İmdi şayet, "iman etmesinin kişiye fayda vermeyeceği vakit hakkında katî bir şey söyleyebilir misin?" denilirse, biz deriz ki: Bu, kendisinde, rahmet ve azap meleklerinin inişinin bizzat müşahede edildiği vakittir. Çünkü bu vakitte kişi, iman etmeye mecbur kalmış olur. Bu iman ise, fayda vermez. İman ancak, aksini yapabilmeye muktedir olunup, kişi böylece hür ve irâde sahibi olduğunda fayda verir, geçerli ve sahîh olur. Ama insanlar, ahiret alametlerini, (Ölürken) görüp müşahede ettiklerinde, (ettikleri iman ise), fayda vermez.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Allah'ın, kulları hakkında carî olan âdeti budur..." buyurmuştur. Bu, "ye's halinde, (iman etmekten başka bir çaresi salmadığı durumunda), imanın makbul olmayışı, Allah'ın, bütün ümmetler hakkında sürüp gelen değişmez yasasıdır" demektir.

(......) cümlesindeki (......) kelimesi, zaman manasını ifade eden bir kelime olup, buna göre mana, "Onlar, o şiddetli azabın vaktini gördüklerinde hüsrana uğradılar.." şeklindedir. Doğruya ileten ise, Allah'dır.

Bu sûrenin tefsiri, Herât şehrinde, hicrî 603 yılının Zilhicce ayının ikinci cumartesi gününde tamamlandı.

Ey niteleyenlerin en mükemmel nitelemelerinin bile, celâl ve izzetin adına, (bilgisini ancak) kendisine ayırdığın şeylerin en küçüğüne dahi ulaşılamayan! Ey, tefekkür edenlerin anlayışlarının ve düşünenlerin fikirlerinin, senin kibriyânın sırlarının ilke ve yasalarını kuşatmaktan aciz olan zât! Lütfunla ve rahmetinle bizi, bâtılı savunan, böylece de ziyana uğrayan kimseler arasına katma. Ve, bizi, Kıyamet gününde mahrum olanlardan kılma... Çünkü sen, ekremü'l-ekremîn ve erhamu'r-râhimîn'sin...

Hamd, alemlerin rabbi olan Allah'a, salât ü selâm, Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed'e, O'nun âline, ashabına ve bütün ümmet-i Muhamed'e olsun...

Bu bölümü tek başına aç →