KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mü’min Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mekke’de nâzil olmuştur. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] sadece ِ ْ َ ِ ْ ِّ َ وَِّכَ âyetinin (55. âyet) medenî olduğunu söylemiştir; çünkü namaz رَ
Medine’de farz kılınmıştır. İbn Abbas ve İbnü’l-Hanefiyye’den [v. 81/700] naklen Hâ-Mîm’lerin1 tamamen mekkî olduğu da
ifade edilmiştir.85 âyettir. 82 âyet olduğu da söylenmiştir.
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
dan indirilmektedir.
3. Âyetin Tefsiri
Ki O’ndan başka tanrı yoktur... Yalnız O’nadır ayrıca, nihaî dönüş![1747] Hâ’nın Elif ’i imâleyle de, tefhīmle de; Mîm sâkin olarak da, fet-
ha ile de okunmuştur. Fetha yapılarak (Hâmîme şeklinde) okunmasının izahı şudur: Ya iki sâkin harf bir araya geldiği için harekelenmiş ve en hafif hareke tercih edilmiştir -ki bunun örneği eyne ve keyfe gibi kelimelerdir- ya da ikra’ (oku) fiilinin gizlenmesi sebebiyle nasb halinde okunmaktadır. Bu kelime, ya müenneslik ve ma‘rifelik sebebiyle yahut ma‘rifelik ve yabancı dillerden Arapçaya geçmiş א ve א gibi bir kelimenin vezninde oluşu sebebiyle gayr-i munsariftir.
[1748] Evb, nevb ve tevb kökleri dönmek anlamında ortaktırlar. ل ْ َّ اfazlalık ve artma demektir. Şöyle denilir: Li-fulânin ‘alâ fulânin tavlun (Fa-lan kişi falancadan üstündür). Kelime “ihsanda bulunmak” anlamına da gelir. Nitekim “Ona lütufta bulundu.” anlamında tāle ‘aleyhi ve tetavvele denilir.
[1749] Şayet “Mevsūf ma‘rife olduğu ve bu sebeple sıfatın da ma‘rife ol-ması gerektiği halde, neden sıfatların bir kısmı ma‘rife bir kısmı nekire olmuş?”dersen şöyle derim: ِب ْ َّ ِ ا ِ אَ ِ و ْ َّ ِ ا ِ אَ ifadelerine gelince bunlar ma‘rifedir;
1 HâMîm harfleriyle başlayan 40/Ğâfir ilâ 46/Ahkāf arasındaki yedi sûreye Âl-i HâMîm veya Havâmîm denir. / ed.
çünkü Allah Teâlâ bu iki kelime ile (bağışlama ve kabul) fiillerinin sonradan oluşunu ve Allah’ın, günahları şimdi veya daha sonra bağışlayacağını; tevbeleri de şimdi veya daha sonra kabul edeceğini kastetmemiştir ki bu iki sıfat önce-kilerden ayrı kabul edilsin ve bu iki sıfatın oluşturduğu izāfet hakiki olmayan bir izāfet olsun. Aksine, bu sıfatların sübut ve devamlılığı kastedilmiştir. Böyle olunca, izāfet tamlaması şeklindeki bu iki sıfatın hükmü, İlâhu’l-halk (yara-tılmışların ilâhı) ve Rabbu’l’arş (Arş’ın sahibi) tamlamalarının hükmü gibi ol-maktadır. Fakat ِאَب ِ ْ ِ ا ِ َ (cezalandırması sert) ifadesini açıklamak zordur1; çünkü bu ifadenin takdiri, şedîdin ‘ikābuhû (cezalandırması sert) şeklindedir; başka bir takdir de yapılamaz. Zeccac [v. 311/923] bu ifadeyi bedel kabul etmiş; ama böyle sıfatlar arasında bir tek bedelin olması hiç uygun değildir. Bu duru-mun izahı şunu söylemektir: Bu bir tek nekire sıfat, böyle ma‘rifelerin arasına denk gelince, bu nekire sıfat onların hepsinin sıfat değil de bedel olduğunu ilan etmiş olur. Bu durumun örneği, tef‘ileleri müstef ’ilün kalıbında gelen bir kasidenin recez2 olduğuna hükmedilmesidir. Ama içinden tek bir parçası mü-tefâ‘ilün kalıbında olursa o zaman kâmil3 olur.
[1750] Biri şöyle de diyebilir: ِ َ kelimesi sıfattır; ِאب َ ِ ْ ِ ا ِ َ ifadesinde-ki Elif-Lâm, lâfzen öncesi ve sonrasıyla uyumlu olsun diye hazfedilmiştir; zira Araplar uyum gerçekleşsin diye konuşmalarındaki kaideleri çokça değiştirmişler-dir. Mesela şöyle demişlerdir: Mâ ya‘rifu min suhâdileyhi min ‘unâdileyhi (Zeke-rini husyelerinden ayıramaz). Böyle diyerek, çift olan (husyeler)e uyması için tek olan (zeker)i de ikil şekline sokmuşlardır. Halil b. Ahmed [v. 175/791] Arapların, “Senin gibi bir adamın böyle yapması hoş değildir.” ve “Senden daha iyi bir ada-mın böyle yapması hoş değildir.” sözleriyle ilgili şöyle demiştir: “ Araplar, bu ifa-deyi ( ْ َ ’ın başında) Elif-Lâm var kabul ederek söylerler. Tıpkı el-cemmâu’l-ğafîr (herkes) sözünü, başında Elif-Lâm yokmuş niyetiyle söyledikleri gibi. Bu ifadeyi kolayca böyle söylemelerinin sebebi, hem karışıklığı hem de mevsūf hakkındaki bilgisizliği ortadan kaldırmasıdır.” Şöyle denmesi de mümkündür: ِ َ kelimesi, uyarı daha kuvvetli olsun diye sertliğin çokluğuna ve ondan hem daha vahim hem de daha acı bir şiddet olamayacağına delâlet etmesi için kasıtlı olarak nekire ve müphem bırakılmıştır. Şöyle de denebilir: (Nahiv’deki) ibdâl metodu benim-sendiğinde, sıfat yerine bedelin tercih edilmesine sebep olan işte bu inceliktir.1 Burada ism-i fâ‘il değil de sıfat-ı müşebbehe ma‘mûlüne muzāf olduğu, sıfat-ı müşebbehe ism-i fâ‘il gibi
zamana delâlet etmediği ve bu durumda da tam bir izāfet gerçekleşmeyeceği için. / çev.2 Halil b. Ahmed’in [v. 175/791] aruz sisteminde müctelibe denilen üçüncü dâiredeki üç bahirden (hezec,
recez, remel) ikincisi. Genel sıralamada yedinci bahir. Tef‘ileleri yedi harflidir. Müs - tef - ‘ilün tef‘ilesinin altı kez tekrarlanmasıyla meydana gelir. (DİA’dan) / ed.
3 Halil b. Ahmed’in aruz sisteminde mü’telife denilen ikinci dâirenin ikinci bahri; genel sıralamada beşinci bahir. Bu bahrin, bir beyitte müte - fâ - ilünün 6 kez tekrarlanmasından oluşan tam / müseddes ve dört defa tekrarlanmasından meydana gelen meczû‘ / murabba‘ denilen şekilleri kullanılmıştır. (DİA’dan) / ed.
[1751] Şayet “ِب ْ َّ ا ِ ِ אَ -ifadesinin başındaki Vav orada niçin bulun وَmaktadır?”dersen şöyle derim:Burada çok mühim bir incelik vardır. Bu incelik, tevbe etmiş bir günahkâr için iki rahmetin; yani Allah’ın onun tev-besini kabul edip bu tevbeyi onun lehine bir itaat davranışı olarak yazması ve sonra o itaat davranışını kulun günahlarını sanki hiç günah işlememiş gibi tamamen silen bir vesileye dönüştürmesi şeklindeki iki rahmetin bir araya getirilmesidir; adeta “(Allah), günahları bağışlama ve tevbeleri kabul etme özelliğini bir arada bulundurandır.” denilmiş gibi olur.
[1752] Rivayete göre, Hazret-i Ömer (r.a.), Şam’lılardan çok güçlü kuv-vetli bir şahsiyeti arayıp bulamayınca, etraftan o şahsın kendisini içkiye verdiği söylenmişti. Bunun üzerine Hazret-i Ömer kâtibine şöyle bir mektup yazma-sını emretti: “Ömer’den falancaya… Selâm senin üzerine olsun! Kendisinden başka tanrı olmayan Allah’a seninle beraber hamdediyorum.Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla… HâMîm… Yalnız O’nadır ayrıca, nihaî dönüş!1mektubu mühürledi ve elçisine; “Bu mektubu ona ayık olduğu bir zamanda ver.” dedi. Ardından, yanındakilere o şahsın tevbe etmesi için dua etmelerini emretti. Mektup o kişiye ulaştığında, onu okuyup şöyle demeye başladı: “Allah beni affedeceğini ve cezasından uzaklaştıracağını vaad etmiş, (ne güzel)!” Hem bu ifadeyi tekrarlıyor hem de ağlıyordu. Sonra içkiyi bıraktı; bir daha içmedi ve güzelce tevbe etti. Onun bu durumu Hazret-i Ömer’e ulaştığı zaman, “İşte siz de böyle yapın! Bir kardeşinizin ayağının kaydığını gördüğünüzde, onu doğrultup ayağa kaldırın. Allah’ın ona tevbe etme imkânı vermesi için dua edin. Yoksa onun aleyhine çalışan şeytanların yardımcıları olmayın!” dedi.
4. Âyetin Tefsiri
[1753] Allah’ın âyetleri hakkında tartışanlara inkârcılık damgası vu-rulmuştur. “Tartışma / cedelleşme” ile kastedilen, bâtıl yollarla âyetleri karalamak, hakikati geçersiz kılmaya çalışmak ve Allah’ın nurunu sön-dürmek maksadıyla yapılan tartışmadır. “Hakkı bâtılla yok etmek için bâtıl (şüphe ve gerekçeler) yardımı ile cedelleşmişlerdi.” [Gâfir 40/5] âyeti de buna delâlet etmektedir. Âyetlerin anlaşılmayan yerlerini izah etmek, müşkil kısımlarını çözüme kavuşturmak ve mânalarını ortaya çıkarmak için ilim ehliyle münakaşaya girmek ve yanlış itikat sahiplerini âyetler-den uzak tutmak maksadıyla yine âyetler vasıtasıyla cevaplar vermek için yapılan tartışmaya gelince bu, Allah yolundaki en büyük cihaddır. 1 Yani Ğâfir suresinin ilk 3 âyetini yazdırdı. / ed.
Peygamber (s.a.)’in inne cidâlen fi’l-Kur’âni küfrun (Kur’ân hakkında yapı-lan bir tartışma küfürdür.) demesi [Ahmed b. Hanbel, Müsned, XII, 476]; yani cidâl kelimesini ma‘rife değil de nekire olarak söylemiş olması, Peygamber (s.a.)’in iki tür tartışmayı birbirinden ayırdığını gösterir.
رْك [1754] ُ ْ َ َ kelimesi lâ yeğurrake şeklinde de okunmuştur.1Şayet “O halde, sakın seni aldatmasın’ sözünün, öncesiyle sebep-sonuç ilişkisi ne-reden kaynaklanıyor?”dersen şöyle derim:İnkârcılıkları Allah tarafından tescil edilince -ki Allah indinde kâfirden daha bahtsızı yoktur- bu hususu iyice idrak eden kimsenin bunların durumunu tercih etmemesi, o kâfirlerin dünyada işlerinin yolunda gitmesinin, kazançlı ve kârlı ticaretler yaparak yeryüzünde dolaşmalarının o kimseyi aldatmaması gerekir. Nitekim Ku-reyşliler de böyle Şam ve Yemen ellerinde dolaşırlar; mallarıyla ticaret yapıp kâr elde ederlerdi. Fakat bu gidişatlarının varacağı yer ve netice yokluk ola-caktır ve bunun ötesinde sonsuza kadar sürecek bir bedbahtlık vardır.
[1755] Bunun ardından Allah Teâlâ, onların elçileri yalanlamaları, on-lara düşmanlık beslemeleri, bâtıl yollarla tartışmaları ve kendileri için bi-riktirdikleri kötü âkıbetle ilgili olarak, geçmiş ümmetlerde de benzeri ya-şanmış olan, Allah’ın o ümmetleri nasıl cezalandırdığını, yurtlarını nasıl târumâr ederek haklarından geldiğini anlatan bir misal getirdi:
5. Âyetin Tefsiri
[1756] Peygamberlere karşı grup oluşturan ve onlara savaş açan “grup-lar” ki Âd, Semûd kavimleri, Firavun ve benzerleridir.
[1757] Hazret-i Nuh’un kavmi ve diğer grupların oluşturduğu “her toplum, kendi peygamberini” -(oranın peygamberini anlamında) bi-rasû-lihâ şeklinde de okunmuştur- “yakalayıp cezalandırmaya” -esir edilen kimse için ahīz (yakalanmış, ele geçirilmiş) denir- yani onun üzerin-de baskı kurmaya, ona saldırmaya ve diledikleri şekilde işkence edip öl-dürmeye “yeltenmişlerdi!.. Ama Ben onları yakalayıp cezalandırdım.” Yani onlar peygamberi yakalayıp cezalandırmak istediler; Ben de on-ların bu, peygamberi yakalayıp cezalandırma isteklerinin karşılığı ola-rak onları yakalayıp cezalandırdım. “Nasılmış Benim cezalandırışım?!” 1 Bu cümle, aşağıdaki “… anlatan bir misal getirdi:” ifadesinden sonra olmakla birlikte buraya alınmıştır. /
ed.
Siz onların topraklarından ve yurtlarından geçiyor ve cezalandırmamın iz-lerini görüyorsunuz. (Soru formundaki) bu ifade, hayrete düşürme anlamı barındıran bir bildirimdir.
6. Âyetin Tefsiri
َّאرِ [1758] ا אبُ َ ْ أَ ْ ُ َّ ِّכَ ,cümlesi (onların Ateş halkı olacağı) أَ رَ ُ َ ِ כَ(Rabbinin sözü)nden bedel olarak merfû‘ konumdadır; yani işbu vâcip oluş gibi, kâfirlerin Ateş halkı olacakları da onlar için vâcip olmuştur. Bu-nun anlamı şudur: O kâfirlerin dünyada, köklerini kurutan bir azapla helâk edilmeleri nasıl vâcip olmuşsa, aynı şekilde Âhirette ateş azabıyla helâk edil-meleri de öyle vâcip olmuştur. Yahut َِّאر אبُ ا َ ْ ْ أَ ُ َّ -cümlesi, başındaki ge أَrekçe bildiren Lâm’ın düşürülmesi ve öncesinde yer alan ْ َّ َ (gerçekleşti) fiiline bağlanması sebebiyle mansūb konumdadır.
[1759] “Nankörce inkâr edenler” Kureyşlilerdir. Mâna şudur: Nasıl o geçmiş ümmetlerin helâki vâcip olmuşsa, işte bunların helâki de öyle vâcip-tir; çünkü aynı gerekçe, onların hepsini Ateş halkı olmaları konusunda bir araya getirmektedir.
[1760] ( ُ َ ِ -kelimesi) kelimâtu (hükümleri) şeklinde de okun [hükmü] כَmuştur.
9. Âyetin Tefsiri
[1761] Rivayete göre, Arş’ı taşıyan meleklerin ayakları yerin en alt katma-nında, başları da Arş’ı delecek şekilde yukarıdadır. Onlar huşû hâli içindedirler ve (saygıdan) gözlerini dahi kaldırmazlar. Hazret-i Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rabbinizin büyüklüğü hakkında düşünmeyin. Onun ya-rattığı melekler hakkında düşünün. O meleklerden birisi -ki ismi İsrâfîl’dir-
Arş’ın bir köşesini sırtına almıştır; ayakları da yerin en alt tabakasındadır. Başı yedi göğü delip geçmiştir. Ama Allah’ın azametinden dolayı öyle küçülmüştür ki sanki küçük bir kuş gibi olmuştur.” Bir başka hadiste de şöyle geçer: “Allah Teâlâ, Arş’ı taşıyan melekleri diğerlerinden daha üstün tuttuğu için bütün meleklere, onların önünden geçerken selâm vermelerini emretti.” Şöyle den-miştir: “Allah Arş’ı yeşil bir cevherden yaratmıştır. Arş’ın ayaklarından ikisinin arasında, hızlı bir kuşun uçuşuyla seksen bin yıllık bir mesafe vardır.” Şöyle de denmiştir: “Arş’ın etrafında, lâ ilâhe illâlllāh ve allāhu ekber (Allah’tan başka tanrı yok! Mutlak büyük Allah’tır.) diyerek tavaf eden yetmiş bin saf melek vardır. Onların arkasında; ayakta duran, ellerini omuzlarına koymuş, yüksek sesle allāhu ekber ve lâ ilâhe illâlllāh ( Mutlak büyük Allah’tır. Allah’tan başka tanrı yok!) diyen yetmiş bin saf melek daha vardır. Onların ardında da sağ el-lerini sol ellerinin üzerine bağlamış yüz bin saf melek vardır ki her biri Allah’ı, diğerinden farklı bir şekilde tesbih etmektedir.”
[1762] İbn Abbas (r.a.) ش َ .ı Ayın’ın zammesiyle el-‘Urş diye okumuştur’ا[1763] Şayet “Arş’ı taşıyan ve onun etrafında hamdederek Allah’ı tesbih
eden meleklerin mümin olduklarını herkes bilirken, “O’na iman ederler.” demenin anlamı nedir?”dersen şöyle derim:Bunun anlamı, imanın şeref ve faziletini ortaya koymak ve imanı özendirmektir. Nitekim Allah Teâlâ, kitabının pek çok yerinde peygamberlerini bu sebeple sālihlikle nitelemiş-tir. Yine, hayırlı amelleri zikrettikten sonra, “Ayrıca, iman edenlerden ol-maktır.” [Beled 90/17] buyurarak imanın faziletini vurgulamıştır. “O’na iman ederler.” ifadesinin bir diğer anlamı da şu uyarıda bulunuyor olmasıdır: Şayet mesele (Allah’a mekân ve cisimiyet isnat eden) Mücessime’nin dediği gibi olsaydı, Arş’ı taşıyan ve onun etrafında bulunan melekler Allah’ı görür ve gözlemler; dolayısıyla O’na iman etmekle nitelenmezlerdi; çünkü ancak gâib bir varlık, kendisine iman edilmekle nitelenir. Melekler -övgü kabilin-den- Allah’a imanla nitelenince, gerek onların gerek yeryüzündekilerin ge-rekse o makamdan uzakta bulunan herkesin -yani iman edebilecek herke-sin- imanının akıl yürütme ve istidlâlden başka bir yolla gerçekleşmeyeceği noktasında birleştiği; Allah’ın cisimlere ait sıfatlardan münezzeh olması ha-sebiyle, ancak nazar ve istidlâl yoluyla bilinebileceği anlaşılmış olur.11 Felsefî Kelâm devrinin kurucusu sayılan büyük müfessir Fahreddin er-Râzî’nin [v. 606/1209] dediği gibi,
Zemahşerî’nin Keşşaf Tefsiri’nde şu incelikten başka hiçbir incelik olmasaydı, sadece bu nükte bile şeref ola-rak, övünme vesilesi olarak Keşşaf’a yeterdi ( ورحم االله صاحب الكشاف فلو لم يحصل في كتابه إلا هذه النكتة لكفاه فخرا وشرفا); çünkü yakaladığı bu incelik sayesinde “Yüce” Allah’a cisim atfeden Mücessime / Müşebbihe akımının Allah algısını kökünden sarsmıştır. (Mefâtîhu’l-ğayb, Ğâfir 40/7 hk.) Yalnız, bu bizim imanımızın peygamber ve meleklerin imanıyla aynı kıratta / ayarda olduğu anlamına gelmez; aynîlik, imanın kökü ve iman edilmesi gereken ilkeler bütünü / adedi için söz konusudur. Cebrail Aleyhisselâm da, Hazret-i Muhammed de Ebû Hanîfe Rahimehullāh da, biz de aynı iman ilkelerine aynı yolla iman etmekteyiz; ancak bu imanların kuvvetleri farklı farklıdır. / ed.
[1764] “O’na iman ederler ve müminlerin bağışlanması için dua eder-ler.” sözünde münâsebet dikkate alınmıştır; adeta “ Melekler Allah’a iman ederler ve kendi durum ve vasıflarına benzer haldekilerin bağışlanması için dua ederler.” denmektedir. Burada ayrıca şuna dikkat çekilmektedir: Allah’a imanda ortaklık, hem hayırhahlığa en çok çağıran şey olmalı hem de cins-lerin farklı ve mekânların uzak oluşuna rağmen şefkati açıkça göstermeye en çok yönlendiren şey olmalıdır. Bilindiği gibi, melek ile insan arasında, gökteki ile yerdeki arasında hiçbir cins-birliği yoktur; fakat imanda müş-tereklik meydana geldiği zaman onunla birlikte küllî bir cins-birliği ve ha-kiki bir uyum meydana gelmekte; Arş’ın etrafındakiler yeryüzündekilerin bağışlanması için dua etmektedirler. Nitekim “ Melekler yeryüzündekilerin bağışlanması için O’na dua ediyorlar.” [Şûrâ 42/5] buyrulmuştur.
א [1765] -yani “Ya Rabbi!” derler. Bu gizli fiilin, hem öncesinde ge رçen “bağışlanmaları için dua ederler” ifadesini açıklıyor olması -dolayısıyla onun gibi mahallen merfû‘ olması- hem de hâl1 olması mümkündür.
[1766] Şayet“Allah mekândan münezzehtir; bu durumda, ‘O, her şeyi kuşatmıştır.’ demek nasıl doğru olabilir?”dersen şöyle derim:Mâna bakı-mından her şeyi kuşatan rahmet ve ilimdir; ifade de aslında “Senin rahme-tin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.” şeklindedir. Fakat fiil rahmetin ve ilmin sahibine isnat edilerek; sonra da Allah’ın ilim ve rahmet ile nitelenmesinin daha da derinleştirilmesi için iki mansūb temyiz haline getirilerek sözün asli yapısı değiştirilmiştir. Adeta, O’nun zâtı, her şeyi kuşatan rahmet ve ilim imiş gibi…
[1767] Şayet“Burada rahmet ve ilim zikredilmiş. Bu durumda ( ِ ْ א َ kelimesinin başındaki) Fâ’dan sonra gelen ifadelerin bu iki vasıftan bahse-der şekilde gelmesi gerekirdi; fakat sadece ğufrândan bahsediliyor?”dersen şöyle derim:Fâ’dan sonra gelen ifadenin anlamı “ Tevbe ettiğini ve Sen’in yoluna tâbi olduğunu bildiğin kimseleri bağışla!” şeklindedir.” Allah’ın yolu ise, kulları için çizdiği ve kendisine çağırdığı hak yoldur.
[1768] “Sensin çünkü ‘mutlak izzet ve hikmet sahibi’.” Yani mağlup edilemeyen padişah sensin; mutlak bir hâkimiyet ve izzete sahip olmana rağmen, hikmetsiz hiçbir şey yapmazsın. Hikmetinin gereği de vaad ettik-lerini yerine getirmendir.
1 “Ya Rabbi! diyerek, yeryüzündekilerin bağışlanması dua ederler.” mealinde. / ed.
[1769] “Onları kötülüklerden” yani cezalardan yahut kötülüklerin kar-şılığından “koru!” Bu durumda, buradaki kötülüklerin ya küçük günahlar yahut tevbe edilmiş büyük günahlar olduğu kabulüyle muzāf hazfedilmiş olur. Kötülüklerden korumak ise ya günahların üstünün örtülmesi yahut onlar için yapılan tevbenin kabul edilmesidir.
[1770] Şayet “Müminler zaten tevbe eden, kendilerine bağışlanma sözü verilmiş salih kimseler iken; Allah da verdiği sözden dönmeyeceğine göre, me-leklerin müminlerin bağışlanması için dua etmesinin anlamı nedir?”dersen şöyle derim:Bu, şefaat1 gibidir; anlamı da ikrâmın ve sevabın artırılmasıdır.
نٍ) [1771] ْ َ َّאت َ ifadesi) cennete ‘adnin (Adn cennetine) şeklinde; ( َ da) saluha şeklinde okunmuştur; fakat Lâm’ın fetha okunuşu daha fasihtir. Salehanın fâ‘ili sālih; saluhanın fâ‘ili ise salîhtir. ( ْ ِ
ِ אَّ de) zürriyyetehum ذُرِّ(zürriyetini) şeklinde okunmuştur.
12. Âyetin Tefsiri
[1772] Yani onlara Kıyamet günü seslenilir ve şöyle denilir: “Allah’ın hışmı daha büyüktür.” Bu ifadenin takdiri şöyledir: “Allah’ın size olan hış-mı, sizin birbirinize olan hışmınızdan daha büyüktür.” Dolayısıyla âyette
ْ כُ َ ُ ْ .ifadesinin tekrarından kaçınılmıştır (birbiriniz) أ1 Şefaat tamamen Allah’a ait olup, ancak O’nun izin ve inisiyatifi ile gerçekleşebilir. Yüce Allah sadece; (i) Ken-
disinden ahit almış; konuşmasından razı olacağı, (ii) Doğruyu söyleyecek, (iii) Kesin bilgi ile gerçeğe şahitlik edecek olanlara şefaat yetkisi verecektir. Bu şartlar, şefaat edilecek kimseler açısından da geçerlidir. Şefaatçi; (i) ilgili kimsenin gerçekten iyi olduğuna tanıklık edebilmelidir. -Bu da onu bizzat tanıyor olmayı gerektirir.- Sa-dece, (i) Allah’ın “razı olduğu”, (ii) “İlahî haşyetle son derece dikkatli yaşayan” kimselere şefaat edilebilir. İşte, meleklerin şefaati de ancak O’nun izniyle ve O’nun razı olduğu kimseler için söz konusu olabilir. Nitekim Bedir’de Peygamber’e ve müminlere yardım etmişlerdir. Müşriklerin, kendilerine yardım edeceğini sandıkları melekler; Allah’ın emriyle, İslâm ordusuna yardım etmişler, onlara şefaat ve salât eylemişlerdir. / ed.
نَ [1773] ْ َ ْ ُ ْ ifadesi, ilk (İmana çağrıldığınız vakit) إذْ َ (hışım) ke-limesi sebebiyle mansūb olup mâna şöyledir: Kıyamet günü onlara şöyle denecektir: Peygamberler sizi imana çağırdığı halde inatla onların çağrısına uymayıp inkârı tercih ettiğiniz o günlerde Allah Teâlâ, ateşin içinde oldu-ğunuz şu günde, kötülüğü ve inkârı emredip duran, hevâsının peşinden gittiğiniz için sizi ateşe düşüren o nefislerinize olan kızgınlığınızdan çok daha kızgın idi size! Hasan-ı Basrî’den şöyle rivayet edilmiştir: (Kâfirler) çirkin amellerini gördükleri zaman nefislerine karşı hışımla dolarlar; işte bunlara “Allah’ın hışmı…” diye o zaman seslenilecektir. Şöyle de denilmiş-tir: Allah’ın şu an size olan hışmı, sizin birbirinize olan hışmınızdan daha büyüktür. Bu, “ Kıyamet günü, birbirinizi lânetleyerek birbirinizi inkâr ede-ceksiniz.” [Ankebût 29/25] âyetine benzer.
نَ [1774] ْ َ ْ ُ ifadesi ayrıca, öncesindeki (İmana çağrıldığınız vakit) إذْ mânayı gerekçelendirmektedir.
[1775] Makt kızgınlığın en ileri derecesidir ve burada, en ileri derecede-ki inkârın karşılığı olarak yer almaktadır.
[1776] ِ ْ َ َ ْ kelimesi, iki kez öldürme ve iki kez diriltme yahut iki (iki) إölüm ve iki hayat demektir. Allah Teâlâ “iki kez öldürme” ile onları önce ‘ölü’ olarak yaratmasını, sonra da ecelleri geldiğinde onları öldürmesini kastetmiş; “iki kez diriltme” ile de ilk diriltmeyi (yani dünyaya gelişi) ve (Âhiretteki) ye-niden diriltmeyi kastetmiştir. Şu âyet bu âyetin tefsiri olarak yeterlidir: “Birer ‘ölü’1 iken size O hayat verdi; sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek...” [Bakara 2/28]. Nitekim İbn Abbas’tan da bu şekilde rivayet edilmiştir.
[1777] Şayet “Ölü olarak yaratmak nasıl ‘onları öldürmek’ olarak isim-lendirilebilir?”dersen şöyle derim:Bu senin şu şekildeki doğru kullanımın gibidir: Sivrisineğin bedenini küçük, filin bedenini ise büyük yapan (Allah) her tür eksik sıfattan münezzehtir! Kuyu açan birine, “Kuyunun ağzını dar tut, aşağısını genişlet.” demen de böyledir. Bu kullanımlarda, büyüklük-ten küçüklüğe, küçüklükten büyüklüğe; darlıktan genişliğe ve genişlikten darlığa bir nakil söz konusu değildir. Sadece bu sıfatları kullanarak bir inşâ gerçekleştirmiş olursun. Bu sözün doğruluğunu sebebi şudur: Küçüklük ve büyüklüğün, -darlık ve genişlik de böyledir- tek bir mamülle ilgili olması biri diğerine tercih edilmeksizin birlikte mümkün olan iki sıfattır. İşi yapan bu mümkinlerden birini tercih ettiğinde -ki eşit derecede herhangi birisini seçme imkânı vardır- o mamulü, seçilmeyen mümkinden uzaklaştırmış olur. 1 Buna göre, dünya hayatına başlamadan evvelki hâlimiz de ‘ölüm’ olarak nitelenmiş olmaktadır. / ed.
Bu durumda, o mümkinin uzaklaştırılması, o işten başka bir işe nakledil-mesi gibi olur. Biri; iki öldürmeyi ‘dünya hayatının sonundaki öldürme’ ve ‘kabir hayatının sonundaki öldürme’ şeklinde açıklarsa, o zaman üç diriltme gerekir ki bu da Kur’ân’da zikredilene terstir. Ancak bu kişi alavere-dalave-reyle bu “öldürme”lerden birisini saymazsa yahut Allah’ın onları kabirlerde dirilteceğini, bu kabir hayatlarının devam edip onların bir daha ölmeyece-ğini iddia edip o kimseleri “Allah’ın dilediği kimseler hariç.” [Neml 27/87] sözünde; ‘çarpılma [nefhası] sebebiyle ölecek kimselerden istisna edilenler’e dâhil ederse o zaman başka!..
[1778] Şayet “Âyetin bu bölümü ile sonrasındaki ‘Biz de suçlarımızı itiraf ettik.’ bölümü arasındaki sebep-sonuç ilişkisi nasıl gerçekleşiyor?”dersen şöy-le derim:Onlar yeniden dirilmeyi inkâr ederek kâfir olmuşlar; bunun ardın-dan da sayılamayacak kadar günah işlemişlerdir; çünkü âkıbetten korkmayan günah işlemede sınırı aşar. İşte bu yüzden, gühahkârlar öldürme ve diriltmenin onların başına tekrar tekrar geldiğini görünce Allah’ın yaratmaya kādir olduğu gibi ‘yeniden yaratmaya’ da kadir olduğunu anlamışlar ve işte o zaman, işlemiş oldukları ‘yeniden dirilişi inkâr’ vb. günahlarını itiraf etmişlerdir.
[1779] “O halde bir çıkış yolu yok mu?” Yani hızlı veya yavaş herhan-gi bir çıkış yolu yok mu? Yahut bu sözden önce ümitsizlik kesinleşmiştir; dolayısıyla, ne bir çıkış ne de çıkışa giden bir yol vardır. Bu, ümitsizlik ve yılgınlığın sarmaladığı kimselerin konuşmasıdır. Bu kimseler sırf özür be-yan etmek ve şaşkınlık sebebiyle böyle konuşmaktadır. Bu sebeple, onlara verilecek cevap da aynı minvalde gelmiştir; yani “İşte bu” ifadesi. Bunun anlamı, “İşte içinde bulunduğunuz bu durum ve sizi çıkışa götürecek hiç-bir yolun bulunmaması, Allah’ın birliğini inkâr edip O’na ortak koşmanız sebebiyledir.” şeklindedir. “Artık hüküm Allah’a aittir” ve O, hakkınızda ebedi azap hükmü vermiştir.
[1780] ِ כَ ْ ِّ اِ َ ْ ifadesi, hem büyüklük ve azamete hem de (Yüce, Büyük) ا
O’nun gibi bir varlığın cezalandırmasının ancak böyle olacağına delâlet eder: O’nun cezalandırması büyüklüğüyle örtüşür, ezici kudretiyle uyum içindedir.
[1781] Harûrîler’in1 lâ hükme illâ li’llâh sözlerini bu âyetten almış ola-bilecekleri söylenmiştir.2
1 “Evrende Allah’tan başkasının sözü geçmez.” anlamındaki lâ hükme illâ lillâh ifadesini sloganlaştırarak, tahkime kendilerinin mecbur ettiği Hazret-i Ali vd. büyükleri “Allah’tan başkasını hakem kabul ettiler” diye ‘kâfir’ ilân eden Hāricîler. Hazret-i Ali, kendisine karşı bayraklaştırdıkları bu sözle ilgili olarak kelime-tu hakk urîde bi-he’l-bâtıl (Söz gerçek; ama batıl amaçla kullanılıyor)! demiş ve bunlarla kıyasıya mücadele etmişti. / ed.
2 Ayrıca bkz. Mâide 5/44, 45, 47 ve Yûsuf 12/40. / ed.
17. Âyetin Tefsiri
[1782] “Size” rüzgâr, bulut, gök gürültüsü, şimşek, yıldırımlar vb. “âyetlerini gösteren.” Buradaki rızıkla yağmur kastedilmektedir; çünkü yağ-mur rızkın sebebidir.
[1783] “O’na yönelenden başkası düşünüp ders çıkarmaz.” Yani O’nun âyetlerinden, sadece şirki terkedip O’na dönen kimse hisse çıkarır ve onlar üzerine kafa yorar; çünkü inatçı kimsenin bunlar üzerine düşünüp ders çıkarması mümkün değildir. Ardından Allah Teâlâ kendisine yönelenlere şöyle buyurmuştur: “O halde Allah’a dua edin.” Yani sizin dininizden ol-mayan düşmanlarınızı öfkelendirse de, siz “dini (şirkten arındırıp) O’na has kılarak” Allah’a kulluk edin.
[1784] “Dereceleri yükseltendir; Arş’ın sahibidir ve ruhunu indirir.” Bu ifadede üç adet haber vardır. Bunlar “size gösteren” ifadesine bağlı olup “O”nun haberleridir. Yahut mahzuf bir mübtedanın haberleridirler. Ve bu haberlerin bazısı ma‘rife bazısı nekiredir. ِאت َ رَ َّ ُ ا ِ -dereceleri yükselten) رَdir) ifadesi, medih üzere1 refî‘a’d-deracât şeklinde mansūb da okunmuştur. İfade, אرَِج َ ْ -gibi de olabilir ki ma‘â (Basamaklar sahibi” [Ma‘âric 70/3]“) ذِي اric meleklerin Arş’a ulaşmak için kullandıkları merdivenlerdir ve bu2, Al-lah’ın güç ve otoritesine delâlet eder. Sa‘îd b. Cübeyr’in [v. 94/713] “Her gö-ğün üstünde bir gök vardır. En üstte de Arş yer alır.” dediği nakledilmiştir. 1 Mealen; “Hele o dereceleri yükselten… yok mu.” / ed.2 Yani Allah’a giden derecelerin yüksekliği… İlkinde “dereceleri yükselten”, ikincide “kendisine giden dere-
celerin yüksek olduğu.” İlgili âyetin bağlamı, Müşriklerin azap isteklerinin ve duaların Allah’a yavaş yavaş ulaştığı; çünkü O’na çıkan ‘basamak’ların çok olduğudur. / ed.
Yine, ِش ْ َ ْ ifadesi nasıl Allah’ın otoritesini anlatıyorsa, bu ifade de O’nun ذُو اşanının yüceliğini ve yüce saltanatını anlatıyor olabilir. “Dereceler”in, Allah’ın, cennette velîlerine1 ikram edeceği mükâfat dereceleri olduğu da söylenmiştir.
[1785] “Emr’inden olan ruhunu.” Yani hayatın sebebi olan ruhunu… “Emr’inden olan” derken, hayrı emretmek ve hayra yöneltmek demek olan vahyi kasdetmektedir; ruhu vahiyden isti‘âre ederek kullanmıştır. Nitekim “Ölü iken hayat verdiğimiz bir kimse” [En‘âm 6/122] buyurmuştur.2
[1786] “… ki uyarsın.” Yani Allah, veya ruh’un kendisine indirildiği zat ki peygamber ya da ruhtur. İfade َر ِ ْ ُ ِ şeklinde müennes de okunmuştur; o zaman “… ki ruh uyarsın” anlamına gelir; çünkü ُوح ُّ kelimesi müennes اkabul edilmektedir. Yahut Hazret-i Peygamber’e hitaptır (… ki sen uyara-sın). Meçhul sıygasıyla li-yunzera yevmu’t-telâk (… ki karşılaşma günü ha-tırlatılsın) şeklinde de okunmuştur. “Karşılaşma günü” Kıyamet günüdür; çünkü mahlûkat o gün birbiriyle karşılaşacaktır. O gün, gök halkı ile yer halkının birbirleriyle karşılaşacakları da söylenmiştir. Yine, kendisine kul-luk edilenle, kulluk edenin karşılaşacağı da söylenmiştir.
[1787] “Ortaya çıkacakları gün” yani herhangi bir dağ, tepe yahut bina-nın onları gizlemeyip, apaçık ortada olacakları gün… Çünkü o gün yeryüzü bir ova gibi dümdüz ve çıplak olacak; insanların üzerinde elbise olmayacak; çıplak ve üzerleri açık olacaklardır. Nitekim hadiste şöyle geçmektedir: “O gün yalın-ayak, başı kabak ve sünnetsiz haşredileceksiniz.” [Buhārî, “Rikāk”, 45]
[1788] İşte “o gün, hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz.” Yani amelleri ve halleriyle ilgili hiçbir şey. İbn Mes‘ûd’un lâ yahfâ ‘aleyhi minhum şey’un (Hiçbir şeyleri O’na gizli kalmaz.) şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Şa-yet “O gün, hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz.’ sözü, onların apaçık or-tada oluşlarını açıklamaktadır; fakat aslında açıkta olsalar da olmasalar da hiçbir şeyleri Allah’a zaten gizli kalmayacaktır. O halde, bu sözün an-lamı nedir?”dersen şöyle derim:Bunun anlamı şudur: Onlar dünyada iken duvarların yahut perdelerin arkasına gizlendikleri takdirde Allah’ın onları görmeyeceğini ve böylece (çirkin) amellerinin O’na gizli kalacağı-nı sanıyorlardı. O gün ise apaçık bir biçimde ortada ve örtüsüz olmaları sebebiyle, artık dünyada iken yaptıkları şekilde zanda bulunamayacakları bir halin içine girmiş olacaklardır. Nitekim şöyle buyrulmuştur: “Aksine, yaptıklarınızın birçoğunu Allah bilmiyor zannederdiniz.” [Fussilet 41/22] 1 Her tür ilâhı, şeytanı, tāgutu ve bunlara kulluk edenleri reddederek Yüce Allah’a iman eden herkes O’nun
velîsidir. Yani böyle halis müminlerin sahibi Allah’tır. / ed. 2 Ki buna göre, şirk içinde olan “ölü”ler Kur’ân vahyi ile diriltilmektedir.
Yine şöyle buyrulmuştur: “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar, ama Allah’tan gizlemek istemezler.” [Nisa 4/108] Böyle yaparlar; zira insanların onları gör-düğünü bilirler, ama Allah’ın görmediğini zannederler. “Onların, ‘tek’ ‘ezici güce sahip’ Allah’ın huzuruna çıkacakları gün…” [İbrahim 14/48] sözünün anlamı işte budur.
[1789] “Kimin, bugün hükümdarlık? Ezici güce sahip, tek Allah’ın!” ifadesi, o gün sorulan ve cevabı verilen şeyin aktarımıdır; anlamı şudur: O gün birisi seslenerek şöyle sorar: Kimin, bugün hükümdarlık? Mahşer halkı cevap verir: “Ezici güce sahip, tek Allah’ın!” Şu da söylenmiştir: Kıya-met günü Allah bütün mahlûkatı yeryüzünün daha önce hiç Allah’a isyan edilmemiş, gümüş külçesine benzer beyaz bir bölgesindeki tek bir toprak parçası üzerinde bir araya toplar. Orada ilk konuşulan şey, bir münadînin “Kimin, bugün hükümdarlık? Ezici güce sahip, tek Allah’ın! Bugün, her-kese kendi kazandığının karşılığı verilir!” demesidir ki bu, cevap verenin soruyu soran kişi olmasını gerekli kılmaktadır.
[1790] Allah Teâlâ o gün mülkün sadece kendisine ait olduğunu ifade edince, bunun sonuçlarını da saymıştır. Bu sonuçlar, herkese kendi kazan-dığının karşılığının verileceği, zulümden emin olunacağı -zira Allah kulla-rına asla zulmetmez- ve hesabın yavaş görülmeyeceği hususlarıdır; çünkü birisinin hesabını görmesi Allah’ı bir başkasının hesabını görmekten alıko-yamaz; O, bütün yaratılmışların hesabını aynı anda görür. O, en hızlı he-sap görendir. İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre; Allah Teâlâ insanların hesabını görmeye başlar başlamaz, cennetlikler cennette, cehennemlikler de cehennemde yerlerini alırlar.
18. Âyetin Tefsiri
[1791] َ زِ -yani Kıyamet. Uzûf ettiği, yani yak ,(vakti gelen, yaklaşan) اlaştığı için böyle isimlendirilmiştir. ز م ا (yaklaşanın günü) ifadesiyle Allah Teâlâ’nın, yaklaşan olayın vaktini kastetmiş olması mümkündür. O durum da cehennemliklerin ateşe girmeye iyice yaklaşmış olmalarıdır. İşte o anda canları boğazlarına dayanır; ama ne tamamen çıkar ki ölsünler ne de eski hâline döner ki soluklanıp rahatlasınlar. Tıpkı boğaza takılıp ne ileri ne geri giden lokma gibidir canları. Nitekim şöyle buyrulmuştur: “Onu yaklaşırken gördüklerinde, nankörce inkâr edenlerin yüzleri buruşur.” [Mülk 67/27]
[1792] Şayet “ َ ِ ِ :kelimesini nasb eden nedir?” dersen şöyle derim כَאBu kelime, mâna bakımından kalp sahiplerinin hâli konumundadır; çünkü mâna şöyledir: “Hani, yürekleri onlar yutkunur vaziyette ağızlarına gelir ya…” Bu kelimenin, yüreklerin hâli olması da mümkündür. Bu durumda yürekler, ağızlara gelerek gam ve endişeyi yutkunurlar. َ ِ ِ -cem-‘i mü כَאzekker sâlim şeklinde getirilmiştir; zira Allah yürekleri akıl sahibi varlıkla-rın fiilerinden olan “yutkunmak”la nitelemiştir ki benzer kullanım “On-ları (onbir yıldız, Güneş ve Ay) bana secde ederlerken ( ِ ِ א َ ) gördüm.” [Yûsuf 12/4] ve “Ona boyun eğip ( ِ ِ א َ ) kalırlar.” [Şu‘arâ 26/4] âyetlerinde de vardır. Kelimeyi kâzımûne şeklinde okuyanların kıraati de bunu destek-lemektedir.1 Yine, kelimenin, öncesinde geçen “Onları uyar!” ifadesinden hâl olması da mümkündür; yani “yutkunmaları mukadder olarak yahut yutkunmak üzerelerken onları uyar” demektir. Tıpkı “Artık, temelli olarak girin buraya!” [Zümer 39/73] âyetindeki gibi.2
[1793] Hamîm şefkatle sevendir. “Kendisine itaat edilen” ifadesi, şefaat etme yetkisi verilenle ilgili bir mecazdır; çünkü itaatin hakikati, emretme-nin hakikati gibidir ve ikisi de sadece senden üsttekilere ait eylemlerdir.3
[1794] Şayet, “Ne de itaat edilecek bir şefaatçi!” sözünün anlamı nedir?”dersen şöyle derim:Buradaki olumsuzlamanın, şefaat ve itaati birlikte kap-sıyor olması da, -şefaati değil- sadece itaati kapsıyor olması da muhtemeldir. Nitekim “Elimde satılacak kitap yok.” dersin; şimdi, bu sözde sadece satış olumsuzlanıyor olabilir; yani senin bir kitabın var ama onu satmıyorsun. Ya-hut hem kitabı hem de satmayı birlikte olumsuzluyor olabilirsin; yani sende ne bir kitap var, ne de o kitap satılık. Bunun benzeri şu mısradır:
Orada keleri göremezsin, yuvasına giren
Şair burada hem keleri hem de onun yuvasına girmesini olumsuzlamayı kastetmektedir (yani ortada ne keler vardır ne de yuvasına girmesi). Şayet “Anlamı, o iki ihtimalden hangisine hamletmek gerekir?”dersen şöyle de-rim:Her iki durumun da nefyine hamletmek gerekir. Öncelikle; şefaatçiler Allah’ın velî kullarıdır. Allah’ın velîleri ise ancak O’nun sevip razı olduklarını sever ve razı olurlar. Oysa Allah zalimleri sevmez; veliler de onları sevmez.1 Çünkü kelime bu şekilde merfû‘ okunduğu zaman öncesindeki الْقُلُوب kelimesinin haberi olmakta ve böy-
lece “yutkunma” fiilinin “kalpler”le ilişkisi belirginleşmektedir. / çev.2 Yani hâl-i mukaddera. Hulûd (temelli kalış) cennetliklerin oraya girerlerkenki hali değil, girdikten sonraki
halleridir. İşte, kâzm (yutkunma) da şu anki değil, o zamanki halleri olacaktır. / ed.3 Yani ‘emretme’ ve ‘itaat edilme’ üsttekine ait bir iştir; ‘Sözü dinlenen bir şefaatçi yok!’ demek, bu hususta
emredebilecek biri yok demektir. / ed.
Sevmedikleri zaman da, onlara yardımcı olmaz ve şefaat etmezler. Nitekim “Hiçbir yardımcıları yoktur zalimlerin!” [Bakara 2/270]; “Allah’ın razı oldukla-rından başkasına şefaat etmezler.” [Enbiya 21/28] buyrulmuştur. Ayrıca, şefaat ancak fazladan lütfetme konusunda olur. Hem lütfa hem de onun artırılma-sına mazhar olanlar da zaten sevap kazanmış kimselerdir. Bunun delili, “On-lara lütfuyla daha da artıracaktır.” [Nisa 4/173] âyetidir. Hasan-ı Basrî’nin de “Vallahi, onların asla bir şefaatçisi olmayacak!” dediği rivayet edilmiştir. Şayet “Şefaatçinin olmayacağı belirtilince maksat ifade edilmiş oluyor; peki bu (ita-at) sıfatının ve onun bulunmadığını belirtmenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Onun zikredilmesinin çok mühim bir anlamı vardır. O da, mevsūfun nefyinin, sıfatın nefyine şahit olanın yerine konulması için, ‘itaat edilme’ sıfa-tının şefaatçiye eklenmiş olmasıdır; çünkü sıfat, mevsūfu olmadan var olamaz. Böylece bu, mevsūfun varlığının vehmedilmesini ortadan kaldırmış olur. Şöyle ki: Mesela geride kalıp savaşa katılmadığın için seni kınadıklarında şöyle dersin: “Benim ne binecek atım, ne de savaşacak silahım var[dı]!” Bu durumda, atının ve silâhının olmamasını süvariliği ve savaşmayı engelleyen bir gerekçe kılmış olursun. Adeta şöyle demektesindir: “Ne atım ne de silahım varken, süvarilik ve savaşma benden nasıl hâsıl olsun!?” İşte “Ne de kendisine itaat edilecek bir şefaatçi!” ifadesi de böyledir. Buna göre; “Herhangi bir şefaatçi yokken şefaat nasıl olacak ki!?” anlamında olur ve şefaatten bahsedilip, ‘bir şefaatçi olmadığı gerçeğinin şefaatin de olmadığına delil kılınması’ şefaatçiyi nefyetmenin ya-dırganacak değil, normal (ma‘rûf) bir şey olarak değerlendirilmesi anlamına gelmiş olur ki [Allah hakkında] bunun aksi düşünülemez.
19. Âyetin Tefsiri
[1795] ُ َ אئَِ ْ -kelimesi bakışın sıfatıdır. Yahut “şifa bulma” anla (hain) اmındaki âfiyet kelimesi gibi hainlik anlamında mastardır. Maksat, şüphe-cilerin yaptığı gibi, helâl olmayan şeylere çaktırmadan bakmaktır. Bizzat gözlerin hâin olduğunun söylenmesi uygun değildir; çünkü “ve sinelerin gizlediğini” ifadesi buna müsaade etmez.1
[1796] Şayet “Gözlerin hâin bakışlarını bilir.” ifadesinin öncesiy-le bağlantısı nasıldır?”dersen şöyle derim:Bu söz, “Size âyetlerini gös-teren O’dur.” cümlesindeki “O”nun haberlerinden biridir; tıpkı “Em-rinden olan ruhu indirir.” haberi gibi. Fakat “ruhu indirir” ifadesi, 1 Çünkü “fasih konuşmada iki karine arasında nispet uyumunun gözetilmesi zorunludur” kuralından do-
layı “sinelerin gizlemesi” ile “gözlerin bakması” arasında bir uyum olması gerekir. Oysa “hâin gözler” denildiğinde bu uyum bozulmaktadır. / çev.
“karşılaşma gününe karşı uyarsın diye” ifadesiyle gerekçelendirilmiş; sonra da “ne de kendisine itaat edilecek bir şefaatçi” ifadesine kadarki bölüm araya girmiş; böylece, bu haber cümlesi, öncesindeki haber cümlelerinden ayrı düşmüştür.
20. Âyetin Tefsiri
[1797] “Gerçek neyse Allah onunla hükmeder.” Yani sıfatları ve halle-ri böyle olan bu Zat, zulümden müstağni olduğu için ancak gerçek ve ada-let ile hükmeder; oysa sizin ‘ilâh’lar hiçbir şeye hükmedemezler! Bu, onların ilâhlarıyla alay etmedir; çünkü kudret sıfatıyla nitelemeyen bir şey hakkında “hükmeder” yahut “hükmetmez” denemez. “Şüphesiz Allah’tır işiten, gören.” ifadesi, hem öncesinde yer alan “Allah gözlerin hâin bakışlarını ve sinelerin giz-lediğini bilir.” sözündeki anlamın dile getirilmesi hem Allah’ın, söylediklerini işitmesi, yaptıklarını görmesi ve bunlara uygun şekilde onları cezalandıracağı yönünde Müşriklere bir tehdit, hem de o Müşriklerin Allah’tan başka taptıkla-rı putlara ve onların ne işitip ne de görüyor olduğuna bir göndermedir.
ن) [1798] ُ ْ َ [taptıkları] ifadesi) ted‘ûne (taptığınız) şeklinde de okun-muştur.
22. Âyetin Tefsiri
[1799] ْ ُ ِْ َّ َ ْ أَ ُ ا ُ ْ cümlesindeki כאَ ُ fasıl zamiridir. Şayet “Fasıl za-
mirinin hakkı, iki ma‘rife arasında gelmektir, peki burada niçin bir ma‘rife ile bir ma‘rife olmayan -yani ْ ُ ْ
ِ َّ َ ifadesi- arasında gelmiş?” dersen şöyle أَderim: Ma‘rife olmayan dediğin o ifade, başına Elif-Lâm gelmemesi yö-nüyle ma‘rifeye benzemiş1, böylece onun yerine kaim olmuştur. İfade ْ כُ ْ ِ şeklinde de okunmuştur ve bu Şamlıların mushafında yer almaktadır. 1 Yani أفـعَْلُ مِنْ كَذَا kalıbına benzer şekilde gelmiş -ki bu kalıp ile ma‘rife arasında mânâ bakımından çok güçlü
bir benzerlik vardır. / çev.
[1800] “Eserler bırakmışlardı.” Buradaki “eserler”le kaleleri, sarayları, alet-lerini ve sağlam denebilecek diğer eserleri kastedilmektedir. Bununla; “nice eser-ler bırakmışlardı” anlamı kastedilmiş de olabilir. Nitekim bir şiirde şöyle geçer:
Kılıcını ve mızrağını boynuna asarak…1
24. Âyetin Tefsiri
25. Âyetin Tefsiri
la beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın!” dediler. Oysa inkârcı nankörlerin yöntemleri mutlaka hedefinden şaşar.
[1801] “Apaçık bir delil ile” yani mu‘cizelerle. [1802] Bu, “yalancı büyücü!” dediler ve apaçık delili büyü ve yalan ola-
rak isimlendirdiler. [1803] “Onlara gerçeği” yani nübüvveti “getirdiğinde…” Şayet “Daha önce
oğlan çocuklarının öldürülüp kız çocuklarının sağ bırakılması, firavun krallığı-nı2 sona erdireceği konusunda kâhinlerin uyardığı bir çocuğun doğumundan korkmaları sebebiyle değil miydi?”3dersen şöyle derim:Bu bahsettiğin öldür-me o zaman olandı. Buradaki ise başka bir öldürmedir. Nitekim İbn Abbas’ın, “İman edenlerin oğullarını öldürün!” sözünü, “Onları daha önce öldürdüğünüz gibi yine öldürün!” şeklinde açıkladığı rivayet edilmiştir. Bu açıklamasıyla o, buradaki öldürmenin ilk öldürmeden farklı olduğunu kasdetmektedir.
[1804] “Mutlaka hedefinden şaşar;” Firavun ve adamlarına hiçbir faydası dokunmayan bâtıl bir yöntem olarak boşa gider. Firavun ve adamları, ina-nanların oğullarını daha önce de öldürmüşlerdi; fakat bu onlara hiçbir fayda sağlamadı; Allah’ın, o korktukları kişinin zuhur etmesini sağlayan hükmü yü-rürlüğe girdi. Dolayısıyla, bu ikinci katliam da onlara bir fayda vermeyecektir. Firavun aslında erkek çocukları öldürmeyi bırakmıştı; fakat Hazret-i Musa peygamber olarak gönderilip Firavun da korktuğunun başına geldiğini hisse-dince tekrar kinine ve öfkesine geri döndü. Firavun böyle yaparak İsrailoğulla-rının Hazret-i Musa’ya destek vermelerinin önüne geçebileceğini zannediyor-du. Ama bu yönteminin iki seferde de fiyaskoyla sonuçlandığını anlamıyordu.
1 Aslında boyna asılan kılıçtır; mızrak ise ele alınır. Ama burada “mızrak” kelimesi “kılıç” kelimesine atıfla kullanılmıştır. Aynı şekilde, âyetteki “eserler” de “kuvvet”e atıfla kullanılmıştır. / çev.
3 Yani Musa’nın bebekliğindeki katliâm uygulaması, âyette Musa Aleyhisselâm peygamber olduktan sonra gerçekleşmiş gibi anlatılıyor; bunu nasıl açıklayabilirsin? / ed.
26. Âyetin Tefsiri
[1805] “Bırakın beni şu Musa’yı öldüreyim!” Firavun Hazret-i Musa’yı öl-dürmeye niyetlendiğinde adamları, “O gelmesinden korktuğun kişi değil. Bu ondan hem küçük hem daha zayıf. Olsa olsa bir büyücüdür bu! Bunun gibi-ler ancak kendisi gibi sihirbazlara karşı gelebilirler.” diyerek onu engellemişlerdi. Şöyle diyorlardı: Onu öldürürsen insanları şüpheye düşürürsün; senin Musa’ya delille karşılık vermekten âciz olduğunu düşünürler. Anlaşılan o ki -Allah’ın belâ-sı- Firavun Hazret-i Musa’nın bir peygamber olduğunu ve getirdiği şeylerin büyü değil mu‘cize olduğunu anlamıştı; fakat sahtekâr düzenbazın tekiydi; en basit şey yüzünden çok sayıda insanı öldürebilen, çok kan döken bir adamdı. Böyle iken, tahtını devireceğini ve krallığını mahvedeceğini hissettiği birini öldürmez olur muydu! Fakat yine de onu öldürürse kendi helâkinin çabuklaşacağından korku-yordu. “Rabbine yalvarsın!” demesi de hem Musa’dan hem de onun Rabbine dua etmesinden ne kadar korktuğuna açıkça tanıklık etmektedir. Firavun’un “Bırakın beni şu Musa’yı öldüreyim!” sözü, kavmini şaşırtmaya ve kendisine onların mani olduğunu vehmettirmeye yöneliktir. Oysa onu bu işi gerçekten yapmaktan alı-koyan, içten içe hissettiği korkudan başka bir şey değildi.
[1806] “Dininizi” yani içinde bulunduğunuz durumu [statukoyu/sistemi] “değiştirmesinden.” Onlar hem Firavun’a hem de putlara tapıyorlardı. Bu-nun delili, “seni ve tanrılarını terketsinler diye…” [A‘râf 127] âyetidir.
[1807] Yeryüzünde bozuculuk yapmak; güvenliği ortadan kaldıran, zi-raatin, ticaretin ve geçimi sekteye uğratan, insanların öldürülüp itlâf edile-rek helâk olduğu savaş ve kargaşa ortamı oluşturmak demektir. Bu durum-da, Firavun adeta şöyle demektedir: Sizi kendi dinine çağırmak suretiyle dininizi bozmasından yahut kendisi sebebiyle fitne çıkacağından dolayı dünyanızı ifsat etmesinden endişe ediyorum.
[1808] [ َ ْ Hicaz bölgesi Mushaflarında ve en yuzhira (ve ülkede [أوْ أنَْ fesat çıkaracağından) şeklinde yazılıdır. Bu durumda mâna; “[ Musa’nın] di-ninizi de, dünyanızı da bozacağından korkuyorum!” olur. İfade, if ’âl ba-bından َ ِ ْ ُ şeklinde de okunmuştur ki bu durumda َאد َ َ ْ kelimesi mansūb اokunur.1 Bu durumda mâna, “ Musa’nın yeryüzünde fesat çıkaracağın-dan…” şeklinde olur. Yine kelime, tezāhera (uyuşma ve dayanışma) anla-mındaki tezahheradan yezzahhera şeklinde de okunmuştur.2 1 Müfessirin, ev en yazhera fi’l-ardi’l-fesâdu (ve ülkede fesat çıkacağından [korkuyorum]) şeklindeki oku-
yuşu esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.2 Bu durumda, “ülkede peşpeşe, üstüste fesat çıkacağı” anlatılmış olur. / ed.
27. Âyetin Tefsiri
[1809] Hazret-i Musa, Firavun’un onu öldürme planını işitince kendi kavmine “Benim de, sizin de rabbiniz olan Allah’a sığınıyorum!” dedi. “Si-zin de rabbiniz” sözüyle; kendisine uymaları ve onun gibi Allah’a sığınma-ları, yine onun gibi Allah’a güvenip dayanmaları hususunda kavmine gön-derme yapmaktadır. “Bütün kibirlilerden” demesi, Allah’a sığınışı Firavun ve diğer zorbaları kapsasın diyedir. Ayrıca ta‘rîz (ima) ifade etmesi için de böyle söylemiş olabilir ki bu daha etkilidir. Allah Teâlâ, kibirlilikle hakka boyun eğme konusunda kibirlenmeyi kastetmektedir ki, kibrin en çirkini, sahibinin alçaklığını, aşağılık kişiliğini, yanlıştaki aşırılığını ve düşüncesiz-liğini en iyi gösteren bu kibirdir.
[1810] “Yargılama gününe iman etmeyen” buyurmuştur; çünkü bir in-sanda büyüklenme, hesap gününü yalanlama ve âkıbetine pek aldırış etme-me bir arada bulunuyorsa o kişide kalp katılığının ve Allah’a ve kullarına karşı cüretkârlığın bütün şartlarını tamamlamış; büyük günah namına ne varsa tamamını işlemiş demektir!
تُ [1811] ْ ُ (sığındım) kelimesi, ُت ْ ُ (arkasına saklandım) kelimesi ile kardeş olup, idğamla ُّ ُ şeklinde de okunmuştur.
28. Âyetin Tefsiri
[1812] “İnanmış bir adam…” ٌ ُ -kelimesi raclun şeklinde de okunmuş رَtur. Nitekim ٌ ُ َ (pazu) kelimesi ٌ ْ َ şeklinde de söylenir. Bu adam, Fira-vun’un amcaoğlu olup, Musa’ya gizlice iman etmiş bir Kıptî idi. İsrail oğulla-rından olduğu da söylenmiştir. Dolayısıyla “ Firavun hanedanından” ifadesi [bu 2 farklı görüşe göre], ya “adam”ın sıfatıdır ya da “imanını Firavun hanedanından gizleyen” anlamında ُ ُ כْ ْ ’nun mef‘ûlüdür. Adı Sim‘ân yahut Habîb idi; Hırbîl veya Hizbîl olduğu da söylenmiştir. Anlaşılan odur ki, Firavun hanedanından-dır; çünkü İsrail oğullarından iman edenler az ve nadir değildi. Bunun delili Firavun’un “Onunla beraber iman edenlerin oğullarını” [Mü’min 50/25] sözüdür.
Bu inanmış adamın “Ama ya başımıza Allah’ın azabı gelirse, o zaman kim yar-dım edecek bize?!” sözü, onun kendi kavmine nasihatte bulunduğunun açık bir delilidir.
لَ [1813] ُ َ dedi diye” anlamındadır. Bu söz o inanmış adamdan sadır“ أنْ olan büyük bir reddetme ve şiddetli bir ayıplamadır. Adeta şöyle demektedir: “Siz, bir masumu katletmek demek olan bu çirkin fiili mi işliyorsunuz?! Bu çirkin işi işlemenizin tek gerekçesi o insanın dile getirdiği ‘Rabbim Allah’tır.’ hak sözünden başkası değil! Hâlbuki o, bu sözünün sağlamasını yapmak için kendisine rablık nispet ettiği zattan sadece bir tek delil değil, birçok delil getirmiştir ki o zat sadece onun rabbi değil, sizin de rabbinizdir!” Bunlar, mu-hatapları Hazret-i Musa’nın haklılığını itirafa ikna etmeye yönelik sözlerdir. Böylece, öfkelerini yatıştırıp onları dizginlemek istemiştir. Buraya vakte en yekūle (der demez) şeklinde mahzuf bir muzāf takdir etmen de mümkündür. Bu durumda mâna şöyle olur: Onun durumu hakkında bir an bile düşünme-den, ‘Rabbim Allah’tır.’ sözünü duyar duymaz onu öldürecek misiniz yani!?
אتَِ [1814] ِّ َ ْ א ِ derken, onların bildikleri ve şahit oldukları büyük de-lilleri kasdetmektedir. Sonra taksim1 yöntemiyle, onları tartışmanın içine çekmekte ve şöyle demektedir: Bu kimse ya yalancıdır ya da doğru söy-lüyordur; “Yalancıysa, yalanı kendisine.” Yani yalanı kendisine döner ve başkasına bir zararı olmaz. “Ama eğer doğru söylüyorsa” ona bulaştığınızda sizi tehdit ettiği “şeylerin bir kısmı başınıza gelebilir!”
[1815] Şayet “Musa doğru söyleyen bir peygamber olduğu ve onları tehdit ettiği şeylerin bir kısmının değil de tamamının onların başına gelme-si gerektiği halde niçin ‘sizi tehdit ettiği şeylerin bazısı’ dedi?” dersen şöyle derim: İnanmış adam, Hazret-i Musa’nın hasımları ile ve onu yadırgayan-larla tartışırken onları punduna getirip bir şekilde ikna etmeye, onları insaflı konuşma yoluna sokmaya ve nasihat yöntemiyle onlara yaklaşmaya ihtiyaç duymuştu. Bu sebeple, onların Hazret-i Musa’nın sözünü kabul edip onu tasdik etmelerini en kolay ve en etkili biçimde sağlayacağını bildiği meto-du ortaya koydu ve “Ama doğru sözlü ise sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir!” dedi. Bu, kendisini dinlesinler ve reddetmesinler diye, sertlik yanlısı değil de yatımına konuşan bir kimsenin sözüdür; zira bu kişi, Hazret-i Musa’nın doğru sözlü olduğunu varsaydığı zaman aslında onun bütün tehditleri konusunda doğru sözlü olduğunu da ifade etmiş oluyordu. 1 Yani ele alınan konuyu çeşitli ihtimallere ayırarak her ihtimal üzerinde ayrı ayrı konuşma. / çev.
Fakat konuşmanın zahiri bakımından Hazret-i Musa’nın haklılığının bir kısmını içinde gizlemiş olmak için, sözüne “Sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir!” diyerek devam etti. Böylece, bu sözleri söyleyenin, Haz-ret-i Musa’yı savunmak yahut desteklemek şöyle dursun, onun hakkını bile tam teslim etmeyen bir kişinin sözleri olduğunu onlara göstermek istiyordu ki “yalancı”yı “doğru sözlü”den önce zikretmiş olması da aynı kabildendir; “Şüphesiz, ‘yalancı aşırı’ları Allah doğru yola getirmez” ifadesi de böyledir.
[1816] Şayet “Ebû Ubeyde ‘bazı’ kelimesini ‘bütün’ olarak tefsir etmiş ve bu tefsiri desteklemek için Lebîd’in [v. 41/661]
Hoşlanmadığım yerleri terkederimTâ ki ölüm bazı canlara ulaşıncaya dek1
şeklindeki beytini delil getirmiştir.” dersen şöyle derim: Bu rivayet sahihse, el-‘alkā meselesinde el-Mâzinî [v. 249/863] Ebu Ubeyde hakkında, “Sözümü anlayamayacak kadar anlayışsız biriydi!” demesinde haklı imiş demek ki.2
[1817] “Şüphesiz, ‘yalancı aşırı’ları Allah doğru yola getirmez.” Bu sözün muhtemel anlamı şudur: Şayet Musa yalancı, aşırı birisi ise Allah onu yalnız bırakır, helâk eder ve işini doğrultmaz. Öyle olunca muhalifleri de ondan kur-tulmuş olurlar. Şu anlama da gelir: Şayet Musa yalancı, aşırı birisi olsaydı Allah ona nübüvvet vererek rehberlik etmez ve onu açık delillerle desteklemezdi.
[1818] Denilmiştir ki; Hazret-i Ebû Bekr’in Peygamber (s.a.)’i sa-vunmak maksatlı üstlendiği görev bundan daha çetin idi. Şöyle ki; bir gün Hazret-i Peygamber Kâbe’yi tavaf ediyordu; işini bitirdikten son-ra Mekkeliler onun yanına geldiler ve yakasına yapışarak; “Atalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engellemeye çalışan sensin öyle mi?!” dedi-ler. Resûlullah “Evet, benim!” buyurdu. [Mübareği tartaklamaya başladılar…] O sırada Hazret-i Ebû Bekr ayağa kalktı ve Resûlullah’ın arkasına geçti;
1 Lebîd, bizim “bazı canlara” diye çevirdiğimiz yerde بعض النفوس ifadesini kullanmaktadır. Anlaşılan o ki Ebû Ubeyde’ye göre Lebîd buradaki ba‘z kelimesiyle “bütün” anlamını kastedip, bu son mısrasında da Kıyamet Günü’nden, yani ölümün herkese ulaşacağı günden bahsetmektedir. Oysa bu yanlış bir anlamadır; çünkü Lebîd buradaki “bazı canlar” ile kendisini kastetmekte ve “herkesin tanıdığı, bildiği, meşhur kimseye, yani Lebîd’e ölüm ulaşıncaya dek” demek istemektedir. / çev.
aşırı sıcak zamanlarda bile yeşil kalmaya devam eden bir ağaç türü”dür. Mesele şudur: Ebû Osmân“ العلقى 2el-Mâzinî [v. 249/863], bir gün öğrencisi el-Müberred’e [v. 286/900] şöyle der: Duydum ki Ebû Ubeyde [v. 209/824] şöyle diyormuş: “Bu Nahivciler, Bedeviler hakkında ne kadar yalan söylüyorlar! Onların iddiasına göre العلقى kelimesinin sonundaki Elif müenneslik içinmiş! Hâlbuki Arapların bu kelimenin müfredini ifade etmek için ٌعلقاة kelimesini kullandıklarını duydum.” Bunun üzerine el-Müberred, hocasına “Peki, bu mesele-yi onunla konuşsaydın daha iyi olmaz mıydı?” diye sorunca el-Mâzinî, “Ebû Ubeyde sözümü anlayamayacak kadar anlayışsız biriydi!” diye cevap verir. İşte Zemahşerî bu meseleyi hatırlatarak, Ebû Ubeyde’nin âyetteki “bazı” kelimesini “bütün” diye tefsir etmesinin doğru olmadığını belirtmek istemiştir. / çev.
sesini yükselterek ve gözlerinden yaş aka aka; “Bir adamı; sırf ‘Benim Rab-bim Allah’tır’ dedi diye öldüreceksiniz, öyle mi?! Hem de size Rabbinizden âyetler getirmişken?!” dedi. Mekkeliler bunun üzerine Resûlullah’ı bıraktılar [Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 244]. Câfer-i Sādık’ın [v. 148/765] şöyle dediği rivayet edilmiştir: “ Firavun hanedanı içindeki inanmış adam bu sözleri kendini gizleyerek söylemişti; oysa Hazret-i Ebû Bekr açık açık söyledi.”
29. Âyetin Tefsiri
[1819] “Ülkenin güçlüleri olarak” yani Mısır topraklarında İsrailoğul-larına üstün gelmiş olarak. Şunu kastediyor: Mısır’ın yönetimini elinizde bulunduruyorsunuz; herkese üstün geldiniz, onlar üzerinde ezici bir güce sahipsiniz. Aman, zararınıza olacak şekilde işinizi bozmayın; Allah’ın, başı-nıza getireceği belaya ve azaba kendinizi maruz bırakmayın. O azap başını-za geldi mi hiçbir şey yapamazsınız, hiç kimse de onu savamaz.
[1820] İnanmış adam “bize yardım edecek” ve “başımıza gelirse” dedi, çünkü hitap ettiği kimselerle akrabalık bağı vardı. Ayrıca Hazret-i Musa konusunda onlara nasihatte bulunan kişi olarak kendisinin de onlarla aynı kaderi paylaştığını muhataplarına bildirmek istemiştir.
[1821] “Kendi gördüğümden başkasını göstermiyorum,” yani size işaret ettiğim görüş, ancak onun öldürülmesine dair görüşümdür; onun öldürül-mesinden başka bir görüşü tasvip etmiyorum. Ama siz bunun doğru olma-dığını söylüyorsunuz. Fakat ben bu görüşle “size yalnızca aklın yolunu,” yani doğru ve uygun olan yolu “gösteriyorum.” Yahut “yalnızca doğru oldu-ğunu bildiğim şeyi size bildiriyorum; içimde bu konuyla ilgili herhangi bir şey gizlemiyorum; dışımdan size ne söylüyorsam içimden ona zıt hiçbir şey düşünmüyorum.” Firavun söylediği hususta dilinin de kalbinin de hemfi-kir olduğunu anlatmak istiyorsa da, kesinlikle yalan söylemektedir; zira o, Hazret-i Musa’dan yana şiddetli bir korkuya kapıldığını hissetmişti; fakat bu korkusuyla yaşamaya çalışıyordu; böyle bir korku duymasaydı, kimseyle istişare etmez; mesele işarete1 kalmazdı.
אد) [1822] َ َّ -reşşâd şeklinde de okunmuştur. Bu, tıpkı el-‘allâm gibi raşi (اdenin fa‘‘âl veznindeki okunuşudur (çok doğru). Yahut raşedenin ‘abbâd gibi okunuşudur (doğruyu gösteren). Kelimenin, cebbârın ecberadan türemesi gibi, (‘sağlam irşat eden’ anlamında) erşededen geldiği de söylenmiştir; ama doğru değildir; çünkü ef‘aleden türeyen fa‘‘âl kalıbı,az sayıda kelime için kullanılır:1 İstişâre ve işâret aynı köktendir; yani adamlarının görüş bildirmesine gerek kalmadan Musa’yı katlederdi. / ed.
cebbâr, kassār, se’âr (آّر َ ) ve derrâk gibi. Dolayısıyla, az sayıda örneği olan bir kullanıma kıyas etmek uygun olmaz. Kelimenin, ‘avvâc ve bettât kelimele-rinde olduğu gibi, fiil kökü dikkate alınmaksızın er-rüşde nispet edilmesi de mümkündür.
31. Âyetin Tefsiri
[1823] “Gruplarınkine benzer bir gün”den maksat onların günleri gibi günlerdir; çünkü yevm (gün) kelimesini “gruplar”a izafe edip, grupları da Nuh, Âd ve Semûd kavimleri olarak tefsir edince ve her bir grubun kendisine ait bir helâk günü olduğunu da açıkça belirtmeyince, çoğul (günler) yerine te-kil (gün) kelimesiyle yetinmiş oldu; zira cümledeki muzāfun ileyh kelimenin çoğul kullanılmasına gerek bırakmamıştır. Şair’in şu ifadesi de buna örnektir:
Mide[leri]nizin bir kısmını yemekle doldurun ki iyileşesiniz…
[1824] Zeccac [v. 311/923] da “tek tek her grubun günü gibi” demiştir.
[1825] “Yapageldikleri şey” ise sürekli sergiledikleri küfür, yalanlama vb. isyankâr tavırlar ve onların bu tavırları ara vermeksizin sürekli tekrar etmeleri demektir. ِدَأْب َ ْ ِ cümlesinde muzāfın hazfedilmesi gerekmiştir.1 Bu ifadede aslında misle cezâi de’bihim (yapageldikleri şeylerin cezası) denmek istenmek-tedir. Şayet, “İkinci َ ْ ِ ne ile nasbedilmiştir?”dersen şöyle derim:Birinci َ ْ ِ ’nin atf-ı beyânı olduğu için nasbedilmiştir; çünkü ikinci َ ْ ِ ile yapılmış
izafetin ikinci muzāfun ileyhi ح ُ مِ ْ َ ifadesidir. “Allah grupları helâk etti; yani Nuh kavmini, Âd’ı ve Semud’u” demiş olsaydın, o zaman ikinci َ ْ ِ sadece, özel isimlere muzāf olan م ْ َ ’in izāfetinin atf-ı beyânı olurdu ki bu, ikinci َ ْ ِ ile yapılmış izāfetin ilk muzāfun ileyhi hakkında da geçerli olur.
[1826] “Allah kullarına zulmetmek istemez”, yani onların helâk edilmesi adalet ve hakkaniyete uygundu; çünkü onlar yaptıklarıyla bu durumu zorunlu hale getirdiler. Bu ifade, zulmü istemenin olumsuzlandığı “Senin Rabbin, hiç de kullarına zulmedici değildir!” [Fussilet 41/46] sözünden daha etkilidir; çünkü zulmü istemeden uzak olan biri, zulmün kendisinden hepten uzak olacaktır. 1 Bu gerekliliğin açıklaması şudur: İkinci مثل birincinin atf-ı beyânıdır. Birincinin geçtiği yerde muzāf olan zikredilmiştir ve bu da onların amellerinin karşılığı -yani helak- anlamına gelmektedir. Dolayısıyla يومburada tekrar zikredilmesine gerek kalmamıştır. / çev.
Yine o sözde zulmü nekire getirerek adeta, kulları için zulmün hiçbir çe-şidini dilemediğini göstermiştir. İfadenin, “O, kullarının inkâr etmesine rıza göstermez.” [Zümer 39/7] sözündeki gibi olması da mümkündür; yani Allah kullarının zulmetmesini istemiyor. Yani… Onları helâk etti; çünkü zulmediyorlardı!..
33. Âyetin Tefsiri
َאدِي [1827] َّ -kelimesi, A‘râf sûresindeki “Cennet (bağrışıp çağrışma) اtekiler ateştekilere … diye seslenirler.” [A‘râf 7/44], “Ateştekiler cenettekile-re… diye seslenirler” [A‘râf 7/50] âyetlerinde anlattığı mânadadır. Âh u vâh ederek, feryâd u figân içinde bağırışları anlamında olması da mümkündür. Kelime et-tenâdd şeklinde şeddeli de okunmuştur ki o zaman anlamı “bir-birlerinden kaçıp uzaklaşacakları (gün)” şeklinde olur. Tıpkı “İşte o gün insan kaçacak kardeşinden…” [Abese 80/34] âyetindeki gibi. Dahhâk’in [v. 105/723] de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ateşin homurtusunu işittikle-rinde korkup kaçarlar; ama nereye giderlerse gitsinler karşılarında saf saf dizilmiş melekleri bulurlar. Böyle birbirlerinin üstüne yığılmışken birden “Haydi hesap alanına!” diyen birinin çağrısını duyarlar.
[1828] “Arkanızı dönüp kaçacağınız gün.” Katâde’nin [v. 117/735], “he-sap yerinden ayrılıp cehenneme gideceksiniz” dediği nakledilmiştir. Mü-câhid’in ise, “Cehennemden kaçacaksınız ama bunu başaramayacaksınız” dediği aktarılmıştır.
35. Âyetin Tefsiri
[1829] Yûsuf, Hazret-i Ya‘kūb’un oğlu Hazret-i Yûsuf ’tur. Yûsuf b. İbrâhîm b. Yûsuf b. Ya‘kūb olduğu da söylenmiştir. Yûsuf onların arasında yirmi sene peygamber olarak kalmıştır. Musa zamanındaki firavunun, Yû-suf zamanındaki firavun olduğu; yani firavunun Musa’nın zamanına kadar yaşadığı da söylenmiştir. Başka bir firavun olduğu da ifade edilmiştir.1
[1830] İnanmış adam, Mısırlıları şöyle azarlamaktadır: Daha önce Yû-suf da size mu‘cizeler getirmişti; ama bunlar hakkında şüpheye düşmüş-tünüz. Hâla daha şüphe etmeye, hakikati inkâra devam ediyorsunuz! Ni-hayet “o vefat ettiğinde” herhangi bir kanıtınız olmadan; kendi kendinize hükmederek ve gelecek elçiyi yalanlama azminizi daha o gelmeden ortaya koyarak, “Allah bundan sonra asla peygamber göndermez!’ demiştiniz.” Size bir elçi gelince de, kendi kurguladığınız bâtıl hükmünüze dayanarak onu bile bile inkâr edip yalanladınız!
[1831] Onların “Allah bundan sonra asla elçi göndermez!” sözleri, Yû-suf ’un peygamberliğini tasdik ettikleri anlamına gelmez. Zaten, onun hak-kında şüpheye düşüp onu inkâr ettikleri halde, nasıl tasdik etmiş olabilirler ki!? Aksine, onun peygamberliğiyle birlikte ondan sonrakilerin peygamberli-ğini de yalanladıklarını gösterir. İlgili ifade, olumsuzluk harfinin başına soru Hemze’si getirilmek suretiyle e-len yeb‘asa’llāhu (Allah [peygamber] gönderme-yecek, değil mi?) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda, tekrar peygamber gönderilmeyeceği konusunda adeta birbirlerini tasdik ediyor gibi olurlar.
[1832] Ardından, “Allah böyle saptırır işte!” buyurmuştur; yani tıpkı bu tamamen yüzüstü bırakma örneğindeki gibi, isyanda aşırı giden ve dini konusunda şüphede olan herkesi Allah yüzüstü bırakır!..
نَ [1833] ُ אدِ َ ُ َ ِ َّ فٌ ifadesi, öncesindeki (cedelleşenler) ا ِ ْ ُ َ ُ ْ َ (aşırı giden)den bedeldir. Şayet “Sonraki ifade çoğul olduğu halde, önceki tekil ifadenin nasıl bedeli olabilir ki?”dersen şöyle derim:Olur; çünkü Allah Teâlâ bu ifadeyle sadece aşırı giden bir kişiyi kastetmiyor; adeta “bütün aşırı gidenler” diyor.
[1834] Şayet “ َ ُ :fiilinin fâ‘ili nedir?” dersen şöyle derim (büyük oldu) כَفٌ}“ ِ ْ ُ َ ُ ْ َ }’deki (o) zamiridir. “Ama sen biraz önce o zamiri çoğul kabul edip, kendisinden sonra gelen “cedelleşenler” şeklindeki çoğul ifadeyi onun bedeli yapmamış mıydın?”dersen şöyle derim:Evet, anlamca çoğuldur;
1 Kur’ân’da Yusuf zamanındaki Mısır hükümdarları hakkında firavun ifadesi kullanılmamakta; el-melik (hü-kümdar/kral) denmektedir (Bkz. Yûsuf suresi). Asya kökenli göçebe bir hanedan olan Hiksoslar, Mısır’dan m.ö. 1550’de çıkartıldığına göre, Yusuf Aleyhisselâm en azından m.ö. XVI. yüzyılda Mısır’da bulunuyordu demektir. Musa Aleyhisselam’ın ise m.ö. 1300’lerde Mısır’da olduğu anlaşıldığından, bu iki peygamber ara-sında yaklaşık 150 - 200 yıl vardır. (Geniş bilgi için bkz. “ Musa” ve “Yusuf” maddeleri, DİA) / ed.
fakat lâfızca tekildir. Dolayısıyla, bedel olma durumu onun anlamına ham-ledilmiştir; kendisine dönen zamir ise onun lâfzına döner. Bir şeyi, kelime-nin kâh lâfzına kâh anlamına hamletmek türedi bir şey de değildir; örnek-leri vardır. َن ُ אدِ َ ُ َ ِ َّ ‘ifadesini mübteda makamında merfû (cedelleşenler) اokumak da mümkündür. Bu durumda َ ُ daki zamirin kendisine döneceği’כَbir muzāfın hazfedilmiş olması gerekir ki cidâlu’llezîne yucâdilûne kebura makten (Cedelleşenlerin tartışması büyük bir hışımla karşılanır.) şeklinde takdir edilir. ن ُ אدِ َ ُ َ ِ َّ ُ ,nin mübteda’أ َ אَنٍ أ ْ ُ ِ ْ َ ِ ’un ise haber olması da mümkündür1; o zaman َ ُ ِכ nın fâ‘ili’כَ َ olur; “Böyle bir tartışma büyük כَbir hışımla karşılanır!” anlamında. Buna göre, “Allah mühürler” ifadesi yeni başlayan bir cümle olur. “Tartışmaları, Allah katında büyük hışımla karşı-lanır!” diyen, fâ‘ili hazfetmiş olur; oysa fâ‘ilin hazfi doğru değildir. “Büyük bir hışımla karşılanır!” ifadesinde, onların cedelleşmesi karşısında bir tür şaşkınlık, olayı vahim görme ve yapılan işin büyük günah sınırlarını da aşıp dışarı çıktığına bir şahitlik vardır.
َאن) [1835] ْ ُ kelimesi) Lâm’ın ötresiyle sulutān şeklinde de okunmuş-tur. de sonu tenvinlenerek kalbin şeklinde okunmuştur. Bu durumda, kibir ve zorbalıkla vasıflanan kalp olmuş olur; çünkü o, bu iki hâlin hem merkezi hem de kaynağıdır. Nitekim “göz gördü”, “kulak işitti” dersin. Tıp-kı “[Şahitliği gizleyen kişinin] kalbi günâhkâr olur!” [Bakara 2/283] âyetindeki gibi ki aslında günahkâr olan, bütün varlığıyla insandır. Bu ifadede muzāfın hazfedilmiş olması da mümkündür ki o zaman anlam ‘alâ külli zî-kalbin mütekebbirin (kibirli kalp sahibinin tamamını) şeklinde olur ve “kibirlilik” kalbin değil kalp sahibinin sıfatı olmuş olur.
36–37. Âyetlerin Tefsiri
[1836] Denilmiştir ki; sarh uzakta bile olsa bakan kimselerin muhakkak görebildiği yüksek ve belirgin bina demektir. Araplar bu kelimeyi, “bir şey açıkça görünür oldu” anlamındaki sarraha’ş-şey’u kullanımından türetmiş-lerdir. אوات אب ا -göklerin yolları, kapıları ve göklere ulaştıran vasıtalar أdır. Nitekim seni bir şeye ulaştıran -kuyuya salınan kova ipi vb.- her şey ona götüren bir sebeptir.
1 “ Allah’ın âyetleri hakkında cedelleşenler, bunu kendilerine gelmiş güçlü bir kanıt olmadığı halde yapmak-tadırlar.” mealinde. / ed.
[1837] Şayet, “َאب ْ ?kelimesinin tekrar edilmesinin anlamı nedir أ‘Belki göklerin yollarına ulaşırım!’ şeklinde bir defada söylenseydi olmaz mıydı?”dersen şöyle derim:Bir şey önce müphem bırakılıp sonra açıkla-nınca, bu o şeyin önemini artırma anlamına gelir. Firavun ulaşmak istediği gökyollarının önemini artırmak isteyince, önce müphem olarak zikredip sonra açıklamıştır. Ayrıca, gökyollarına ulaşmak şaşırtıcı bir iş olduğu için konuşmanın devamını arzu içinde bekleyen kimseye bu şekilde söylemek istemiştir ki dinleyici bu şaşırtıcılığın hakkını versin (yani duyduğunda iyi-ce şaşırmış olsun). Böylece, Hâmân söyleyeceklerini istekle beklesin diye önce müphem zikredip sonra da açıklamıştır.
[1838] ِ َّ َ َ mansūb olarak da okunmuştur ki bu durumda, teraccînin cevabı olur ve teraccî, temennîye benzetilmiş olur.1
[1839] İşte, bazı şeyler bazılarına cazip gösterilerek bunlar doğru yoldan alıkonuldukları gibi, “ Firavun’a da yaptığı kötü iş böyle güzel gösterilmiş ve o da alıkonulmuştu.” ‘Cazip gösteren’ ya vesvesesi yoluyla bizzat şeytandır -ki başka bir yerde şöyle buyrulmuştur: “Bu yaptıklarını Şeytan kendilerine güzel göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştu.” [Neml 27/24]; yahut şeytanı bu işe sebep kılma anlamında Allah’tır; çünkü bu hususta şeytana imkân ve mühlet veren O’dur. Bu durumun örneği de “[Âhirete iman etmeyen-ler ise] yaptıklarını kendilerine cazip gösterdiğimiz için bocalayıp durmak-tadırlar!” [Neml 27/4] âyetidir. Bu ifade ma‘lûm fiil kalıbıyla da okunmuş-tur. ( ِ ِ َ َ ءَ ُ نَ ْ َ ْ
ِ ِ َ َّ (”.Allah Firavun’a yaptığı kötü işi güzel gösterdi“ زَBurada cümlenin fâ‘ili Allāhtır. Bunun delili, cümlenin öncesinde geçen “Musa’nın tanrısına” sözüdür.
[1840] ّ Sād’ın fetha, zamme ve kesresiyle okunmuştur. Bu sonuncu-nun gerekçesi, tıpkı (َل ِ ُ ’de) َ ِ dendiği gibi, fiilin aslının (yani َد ِ ُ ’nin) orta harfindeki harekenin ilk harfe nakledilmiş olmasıdır. َאب َّ hüsran ve اhelâk demektir. İfade saddun şeklinde de okunmuştur ki bu mastar olup, ِ َ َ ءُ ُ ifadesi üzerine atfedilmiştir. Yine ve suddû kıraatinde “doğru yol-
dan alıkonulanlar” Firavun ve kavmidir.
38. Âyetin Tefsiri
doğru yola götüreyim.”
39. Âyetin Tefsiri
karar kılınacak yurt Âhirettir.”1 İfade, Âsım’ın ravisi Hafs dışında tüm kıraat imamları tarafından ُفأطلّع أبلغُ... umarım, [ Musa’nın) لعلي
tanrısına] ulaşıp muttali olurum) şeklinde merfû‘ okunmuştur; müfessirin de bunu esas aldığı anlaşıl-maktadır. Hafs’ın َلعلي أبلغُ... فأطلّع şeklindeki kıraatine göre ise, Firavun “… umarım [ Musa’nın tanrısına] ulaşırım; -olacak şey değil, ama- keşke ona muttali olsam!” demiş olmaktadır. / ed.
[1841] İnanan zat önce; “… ben de sizi doğru yola götüreyim.” de-mek suretiyle ifadeyi mücmel bırakmış; ardından bu sözünü tefsir etmiş ve konuşmasına dünyayı zemmedip önemsiz göstererek başlamıştır; çünkü bütün kötülüklerin temeli ebedi kalacakmış gibi dünyaya yapışmaktır. Al-lah’ın gazabına sevk eden ve Âhiret hayatında mutsuz olmaya sebep olan bütün şeyler de bundan neş’et eder. İnanan zat; Âhiretin hakikatini, ni-haî karargâhın ve asıl vatanın orası olduğunu tekraren zikrederek Âhiret’i yüceltmiş; Firavun’un ortadan kaldıracağı şeye engel olmak ve kendisinin insanlara sunacağı şeyi daha güçlü hale getirmek için, amellerin kötüsünü - iyisini ve her ikisinin nihaî sonucunu dile getirmiştir. Ardından, iki çağ-rıyı da tartıya koymuştur: Kendisinin, sonucu kurtuluş olan Allah’ın dini-ne çağrısı ve Firavunların ateşle sonuçlanacak puta tapma çağrısı... Hâsılı; uyarmış, korkutmuş, elinden geleni yapmıştır. Allah da bu kişiyi gerçekten Firavun hanedanından ayırmış, Firavun kavmi aleyhine bir hüccet ve ib-ret alabilecekler için ibret haline getirmiştir. Nitekim “Allah da kurmak istedikleri tuzakların fenalıklarından onu korudu ve Firavun’un adamlarını kötü azap kuşatıverdi!” buyurmuştur. Bu ifadede aynı zamanda o kişinin Firavun ailesine mensup olduğuna dair açık bir delil de vardır.
[1842] Reşâd [azgınlık anlamındaki] ğayyın zıttıdır. Bu ifadede, Firavun ve kavminin yolunun azgınlık yolu olduğuna dair, açıkça söylenmişçesine ya-pılmış bir ima vardır.
40. Âyetin Tefsiri
[1843] “Sadece onun kadar” yani kötülük kadar “ceza görür”; çünkü kötülüğün karşılığından fazlasıyla ceza vermek çirkin bir şeydir, zira bu zu-lümdür. Fakat iyiliğin karşılığından fazlasıyla mukabelede bulunmak iyidir; çünkü bu lütuftur.
[1844] Fiil; (“girerler” anlamında) َن ُ ُ ْ َ ve (“sokulurlar” anlamında) yu-dhalûne şeklinde okunmuştur. ٍאب َ ِ ِ ْ َ ِ (Hesapsız bir şekilde) ifadesi א َ َ ْ ِ َّ إِ(sadece onun kadar) ifadesinin karşısına getirilmiştir; yani kötülüğün karşılığı -sahibine müstehak olduğundan fazlası verilmesin diye- bir hesap ve ölçü ile-dir; ama salih amelin karşılığı için herhangi bir ölçü ve hesap yoktur. Aksine, hak ettiğinin üzerine fazlalık, çokluk ve bolluk olarak dilediğini ekleyebilirsin.
42. Âyetin Tefsiri
[1845] Şayet “Niçin bu kişinin kavmine nida edatıyla tekrar seslenilmiş-tir ve niçin sadece üçüncü nidanın başında Vav vardır?”dersen şöyle derim:Nidanın tekrar etmesinin sebebi, Firavun’un kavmini ziyadesiyle uyarıyor ve aymazlıklıklarını sürdürmemeleri konusunda ikaz ediyor olmasıdır. Ayrıca nida meselesinde şu da vardır: O kimseler bu mümin kişinin kavmi ve süla-lesidir; fakat bu mümin kişinin çok tehlikeli gördüğü bir hal içindedirler. O, onların bu durumdan nasıl kurtulacaklarını biliyor; dolayısıyla onlara nasihat etmek boynunun borcudur. Onlar için üzülüyor ve şefkat hissediyor. İşte bu da onları itham etmemesini gerektiriyor; çünkü onların sevinci bu kişinin de sevincidir; onların üzüntüsü bunun da üzüntüsüdür. Böyle olunca onlar da bu kişinin nasihatine itibar ederler. Nitekim İbrahim (a.s.) da babasına nasihatte bulunurken “Babacığım!” [Meryem 19/42-45] sözünü tekrarlamıştı. Üçüncü nidanın başındaki atıf Vav’ı meselesine gelince, bunun sebebi ikinci [Vav’sız] nidanın, öncesindeki söze -mücmelin beyan ve tefsiri olarak- dâhil oluşudur. Böylece o söz bu nidaya da kendi hükmünü uygulamış ve başına Vav gelmesini engellemiştir; fakat üçüncü nida, bu şekilde olmayan bir söze dâhildir. Mesela [“Onu bir şeye çağırdı.” anlamında İlâ’lı ve Lâm’lı olarak] de‘âhu ilâ kezâ ve de‘âhu le-hû denir. Tıpkı [“Birine yolu gösterdi.” anlamında hedâhu ile’t-tarîk ve hedâhu li’t-tarîk dediğin gibi.
[1846] “Hakkında” yani rubûbiyeti hakkında “hiçbir bilgim…” Bilgisi olmadığını söylemekten kasıt bilgiye konu olan şeyin olmadığıdır. Adeta şöyle demektedir: İlâh olmayan bir şeyi Allah’a ortak koşmamı istiyorsu-nuz! İlâh olmayan bir şeyin, ilâh diye bilinmesi nasıl mümkün olabilir!?
44. Âyetin Tefsiri
مَ [1847] َ َ َ (Hiç şüphesiz, muhakkak ki). Basra dil okulunun temsilci-lerine göre bu ifadenin bulunduğu bağlamda lâ, kavminin inanan zatı çağır-dıkları şeyin reddedilmesi anlamına gelir. َم َ َ kelimesi de “kesinleşti, gerçek oldu” anlamında bir fiildir. Sonrasında gelen َّأن ve cümlesi de bu fiilin fâ‘ili konumundadır; yani onu çağırdıkları şeyin bâtıllığı kesin ve gerçek olmuştur.
Yahut fiil kesebe (hâsıl etti, kazandı) anlamındadır. Tıpkı “Sizi Mescid-i Ha-ram’dan alıkoydukları için bir kavme duyduğunuz hınç, sakın sizde haddi aşma durumu hâsıl etmesin.” [Mâide 5/3] âyetindeki gibi; yani o şeylere yapılan çağrı, onların bâtıl olması durumunu hâsıl etmiş, ortaya çıkarmıştır. Bir başka deyişle, o çağrıdan, onun bâtıl bir çağrı oluşundan başka bir durum ortaya çıkmaz. َم َ َ َ ifadesiyle ilgili olarak şöyle söylemek de mümkündür: َم َ َ َ lâ buddenin benzeridir; yani “kesmek” demek olan cermden gelip fe‘alun kalıbına girmiştir. Nitekim buddun kelimesi de “ayırmak” demek olan tebdîdden alınıp fu‘lun kalıbına sokulmuştur. O zaman, ifadenin mânası; “Kaçınılmaz olarak bunu yapacaksın; bunu yapmaman mümkün değil!” (lâ bu‘de…) şeklinde olur. “Onlar için sadece ateş vardır!” [Nahl 16/62] ifadesi de böyledir; yani sü-rekli ateşte kalacaklardır. Bunun anlamı şudur: Ebedi olarak ateşi hak etmişler-dir ve sonsuza kadar (ateşte kalmak suretiyle) müstahak oldukları şeyi alacak-lardır. Aynı şekilde, putlara çağrının da bâtıl oluşunda bir kesinti yoktur; yani o çağrı sonsuza dek bâtıl olmaya devam edecek ve asla hakka dönüşmeyecektir. Arapların, “onu kesin yapacak” anlamında lâ cürme ennehû yef‘alu dedikleri ve kelimeyi budde vezninde okudukları da rivayet edilmektedir. Fe‘alun ve fu‘lun vezinleri, tıpkı rüşd - raşed ve ‘udm - ‘adem örneklerindeki gibi gibi kardeştirler.
ةٌ [1848] َ ْ ُ دَ َ َ ْ َ ifadesinin anlamı şudur: Beni çağırdığınız şeyin, ken-disine çağırması kesinlikle mümkün değildir; yani kendisine itaate çağırma hakkı sadece gerçek ma‘bûdundur. Yine onun, kulları rablerine çağırdığını göstererek kendisine itaate çağırma hakkı vardır.1 Sizin beni kendisine ve kul-luğuna çağırdıklarınız ise böyle bir şey için çağrı yapmamakta ve rablık iddia-sında bulunamamaktadır. Kaldı ki, düşünen bir canlı olsalardı, sizin çağrınıza kızgınlıklarından dolayı bağırıp çağırırlardı!..
[1849] “Ne dünyada ne de âhirette.” Yani o şey dünyada iken cansız bir varlıktır, kimseyi bir şeye çağırmaya gücü yoktur. Âhirette Allah ona can verdi-ğinde ise dünyada iken kendisine çağıranlardan ve tapanlardan uzak duracaktır.
[1850] Mânanın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ne dünyada ne de âhirette ‘fayda verici bir çağrı’ya cevap verme kudreti vardır. Yahut onun icabet edilecek bir çağrısı yoktur. Bu durumda, kendisine hiç icabet edilmeyen ve bir fayda da sağlamayan çağrı, yok hükmünde olmuş olur. Veya icabet bizzat çağrının ismiyle isimlendirilmiş olur. Tıpkı Arapların ke-mâ tedînu tudânu2 sözün-deki gibi, karşılığı verilen fiilin, bizzat karşılık diye isimlendirilmesi gibidir.1 Nitekim peygamberler “Allah’tan sakının ve bana itaat edin.” demişlerdir. [Âl-i ‘İmrân 3/50; Şu‘arâ
26/108, 110, 126, 131, 144, 150, 163, 179; Zuhruf 43/63]2 “Çalma kapımı çalarlar kapını!” Aslında mot-a-mot “Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın!” Normalde,
cezalandırma fiili ikincisinde hakikattir; ilki ceza değil, bağy, saldırı vb. bir şeydir. / ed.
“Gerçekleşecek dua yalnızca O’na yapılır. O’ndan başka çağırdıkları şeyler, hiçbir şekilde kendilerine icabet etmez.” [Ra‘d 13/14] buyrulmuştur.
Katâde’den [v. 117/735] nakledildiğine (aşırı gidenler) ا [1851]göre Müşriklerdir. Mücâhid bunların, haksız yere çok kan dökenler oldu-ğunu söylemiştir. “Aşırı gidenler”in, şerleri hayırlarına galip gelen kimseler olduğu da söylenmiştir.
ونَ [1852] ُ כُ ْ َ َ َ kelimesi, fe-setuzekkirûne şeklinde de okunmuştur ki mâna; “Birbirinize hatırlatacaksınız!” şeklinde olur.
[1853] “Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” (İnanan zat böyle dedi) çünkü onu tehdit etmişlerdi.
46. Âyetin Tefsiri
[1854] “Allah da kurmak istedikleri tuzakların fenalıklarından onu korudu.” Yani onların tuzaklarının belalarından ve kendilerine muhalefet edenlere uygulamayı düşündükleri her türlü işkenceden onu korudu. Bu zatın Hazret-i Musa ile birlikte kurtulduğu da söylenmiştir.
[1855] “ Firavun’un adamlarını kuşatıverdi.” Yani Müslümanlara yap-mak istedikleri işkenceler onları kuşattı; böylece kurdukları tuzaklar baş-larına geçmiş oldu. אر اب öncesinde geçen (Ateş) ا ا ء (azâbın beteri) ifadesinden bedeldir. Yahut mahzûf bir mübtedanın haberidir. Sanki biri; “Azâbın beteri nedir?” diye sormuş da ona, “O, ateştir!” diye cevap verilmiş gibi. Yahut אر א mübtedâdır, haberi de ا َ ْ َ َ نَ ُ َ ْ ُ (sabah-akşam ona arz edilirler) ifadesidir. Bu izahta ateşin azameti gösterilmekte ve onun azabına karşı dehşete düşürümektedir. O kimselerin ateşe arz edilmeleri ise, ateşte yakılmalarıdır. “Kılıçla onları öldürdü.” anlamında ‘arada’l-imâmu’l-esârâ ‘ale’s-seyf denilir. אر -mansūb olarak da okunmuştur ki, son izahı destekle اmektedir. Bu durumda cümlenin takdiri, yudhalûne’n-nâra… (ateşe soku-lurlar; ona arz edilirler) olur. אر kelimesinin, ihtisas uygulamasına binaen اmansūb olması da mümkündür.1
1 “Azabın beteri… Hele o Ateş!...” mealinde. / ed.
[1856] “Sabah ve akşam vakitlerinde;” yani bu iki vakitte onlara ateşle azap edilir; arada kalan vakitlerde ne olacağını ise en iyi Allah bilir; ya başka bir tür azaba düçar olurlar ya da azaba ara verilir. “Sabah ve akşam vakitlerinde” ifadesinin süreklilik anlamına gelmesi de mümkündür. Bu süreklilik, dünya durdukça devam eden sürekliliktir. Kıyamet kopunca onlara “Ey Firavun’un adamları! Daha şiddetli bir azaba -yani Cehennem azabına- girin bakalım!” denilir. Bu ifade edhılû…1 ( Firavun’un adamlarını oraya sokun!) -yani Ce-hennem bekçilerine “Onları oraya sokun!” denilir- şeklinde de okunmuştur.
[1857] Şayet, “ Firavun’un adamlarını azabın beteri kuşatıverdi!’ sözünün anlamı, tıpkı Arapların ‘Kardeşine kuyu kazan yüz üstü oraya düşer!’ sözün-de olduğu gibi, Müslümanlar için düşündükleri tuzaklar onların başlarına geçiverdi şeklinde ise, ‘azabın beteri’ ifadesini Cehennem ateşi olarak tefsir ettiğimizde kendi tuzakları kendi başlarına geçmiş olmuyor; çünkü onlara bu dünyada Cehennem ile azap edilmemiştir. (Bu durumu nasıl izah edersin)?” dersen şöyle derim: Birinin, bazı insanları suda boğmak istemesi ve sonra da kendisinin yakılması mümkündür. Buna ٌ ْ َ (ettiğini bulmak) denir; çünkü o onlara bir kötülük yapmaya niyetlenmişti; neticede onun başına da “kö-tülük” diye isimlendirilen bir şey gelmiş oldu. Bu tür mukabelelerde; başa gelenin, yapılan kötülüğün aynısı olması şart değildir. Firavun kötülüğe ni-yetlenince, Müslümanların ateşle korkutarak uyardığını ve inanan zatın “Aşırı gidenler mutlaka ateşte yanacaktır!” dediğini işitip Nemrud gibi Müslüman-lara ateşle azap etmeyi planlaması; neticede de, yapmayı düşündüğü şeyin bizzat kendi başına gelmiş olması da mümkündür.
[1858] Kabir azabının varlığı bu âyetle delillendirilmektedir.
47. Âyetin Tefsiri
lük taslayanlara; “Biz size uymuştuk; şimdi, Ateş’ten payımıza düşeni bizim üzerimizden savuşturabilecek misiniz?” diyecek ya!..
48. Âyetin Tefsiri
[1859] Tartışacakları vakti hatırla. א ً َ َ çoğul mânadaki tubbâ‘an (tâbiler) ile aynıdır. Tıpkı hādimin çoğulunun hadem gelmesi gibi. Veya א ً َ َ zevî-te-ba‘in (bağlılık sahipleri; yani liderler) anlamına gelir. Yahut mastarın sıfat olarak (ism-i fâ‘il yerine) kullanılmış halidir. 1 Müfessirin udhulû… kıraatini esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.
א] [1860] َ ِ ٌّ َّא כُ , إنَّ ifadesindeki [إِ ٌّ nin ma‘rife olan isminin te’kidi olarak’כmansūb da okunmuştur. Sondaki tenvin de muzāfun ileyhin yerine gelmiştir; yani innâ küllünâ veya küllenâ (hepimiz ateşin içindeyiz). Şayet, “Küllen ke-limesinin hâl olması ve א َ ِ ’nın onda amel etmesi mümkün müdür?” dersen şöyle derim: Hayır; çünkü zarf, kendisinden önce geçen hâl üzerinde amel etmez; ama öncesinde yer alan zarf üzerinde amel eder. Nitekim külle yevmin le-ke sevbun (sana her gün bir elbise var) dersin; ama (“Zeyd ayakta olduğu halde evdedir.” anlamında) kāimen fi’d-dâri zeydun diyemezsin.
[1861] “Allah kulları arasında hükmünü vermiş bulunuyor.” Yani onları yargılamış ve cennetlikleri cennete, cehennemlikleri de cehenneme sokmak suretiyle aralarında hükmünü vermiş bulunuyor.
49. Âyetin Tefsiri
[1862] “ Cehennem bekçilerine”, yani onlara azap etme işini ifa edecek olanlara. Şayet, “Ateştekiler, oranın bekçilerine…’ deseydi, daha güzel olmaz mıydı (yani cehennem kelimesini neden açıkça zikretti)?”dersen şöyle de-rim:Cehennem açıkça zikredilmiştir; zira onun zikredilmesinde korkutma ve dehşete düşürme vardır. Cehennemin, ateşin en derin yeri olması da müm-kündür; zira Araplar “çok derin kuyu” anlamında bi’run cihinnâmun derler.1 Arapların (büyük şair) Nâbiğa ez-Zübyânî’ye Cihinnâm demeleri de aynı kelimeyle yapılan bir isimlendirmedir; çünkü onlar bu zatın, “intisap ettiği ilham perisi”nin diliyle şiir söylediğini iddia ediyorlardı; yani intisap ettiği ilham perisinin şiir bilgisi (dipsiz bir kuyu gibi) çok derindi. Nitekim Ebû Nüvâs [v. 198/813?], Halef b. Ahmed b. el-Ahmer hakkında şöyle demiştir:
Engin bir deniz; suyu bol ve hiç tükenmeyen bir kuyu.
[1863] Cehennemde kâfirlerin en küstahları ve en azgınları bulunur. Belki de bunlara azap etmekle görevli melekler, Allah’a daha yakın olmaları sebebiyle, dualarına en hızlı cevap verilecek olanlardır. Bu sebeple cehen-nemlikler özellikle onların dua etmelerini istemişlerdir.
50. Âyetin Tefsiri
bekçileri” de -Ateş’i değil- burayı çekip çeviren görevli meleklerdir. / ed.
[1864] “Size getirmemişler miydi?!” ifadesi hem delil ile alt etmek hem de azarlamaktır. Ayrıca cehennemliklerin dua ve yalvarma zamanlarını ar-tık arkada bıraktıkları ve Allah’ın dualara kendileri vesilesiyle icabet ettiği sebepleri geçersiz kıldıkları anlamına da gelmektedir.
[1865] “Öyleyse yalvarın yalvarın! Dediler.” Yalvarın; çünkü biz buna cesaret edemiyoruz ve ancak iki şartla size şefaat ederiz; kendisine şefaat edilecek kimsenin zalim olmaması ve vaktinin gözetilmesiyle birlikte şefaat izninin çıkmış olması. Şefaatin vakti de her iki grup (yani cennetlikler ve cehennemlikler) hakkında kesin hükmün verilmesinden öncedir. “Yalvarın yalvarın!” demeleri (cehennemlikler için) bir fayda ummak maksadıyla de-ğil, aksine uğradıkları hüsranı göstermek içindir; çünkü gözde bir meleğin bile duasına bile kulak verilmezken, bir kâfirin duası nasıl işitilecek!
51–52. Âyetlerin Tefsiri
[1866] “Hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edeceği (o son) günde.” Yani, dünya ve âhirette. Bu şu demektir: Allah Teâlâ, peygam-berlerini her iki âlemde hem delil ile hem de muhaliflerine karşı zafer ka-zanmakla galip getirecektir. Bu dünyada kimi zaman Allah’ın bir imtihanı olarak yenilseler de, sonunda yine kazanacaklardır. Biraz geç de olsa Allah onlara, düşmanlarından öç alacak kimseleri nasip edecektir.
אد [1867] şâhidin çoğuludur. Tıpkı ashâb - sâhib gibi. Burada Allah اTeâlâ hafaza meleklerini, peygamberleri ve ümmet-i Muhammed’in mü-minlerini kastediyor. “Siz de insanlara şahit olasınız…” [Bakara 2/143]
[1868] İkinci yevm (gün) kelimesi birinciden bedeldir. Muhtemelen, bir bahane ileri sürecekler, ama fayda vermeyecektir; çünkü o bahane geçersiz-dir. Gerçi gerçek bir mazeret ortaya koysalar da kabul edilmeyecektir; zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onlara (o gün) izin de verilmeyecek ki bahane üretsinler.” [Murselât 76/36]
[1869] “Lânet” yani Allah’ın rahmetinden uzak olmak “da onlarındır yurdun kötüsü de…” Yani âhiret yurdunun kötülüğü -azabı- da..
مُ [1870] ُ َ ve ُ َ ْ َ kelimeleri Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur.1
1 Çünkü الأشهاد da م .da gerçek müennes değildir. / ed معذر
54. Âyetin Tefsiri
mu‘cizeleri, Tevrat ve kanunları kasdetmektedir.
[1872] “Vâris kılmıştık,” yani Musa’dan sonra kitabı yani Tevrat’ı İsrail oğullarına bırakmıştık. “Bir kılavuz ve öğüttür.” Yani bir rehberlik ve hatır-latmadır. Bu iki kelimenin mansūb halde bulunmaları ya mef‘ûl leh ya da hâl oldukları içindir.
[1873] “Saf akıl sahipleri” kitaba iman eden ve içindekilerle amel eden-lerdir.
55. Âyetin Tefsiri
[1874] “Sen de sabret; Allah’ın vaadi kesinlikle gerçektir.” Yani elçileri-ne yardım etmek Allah’ın teminatı altındadır. Allah da verdiği teminattan caymaz. Allah Teâlâ Hazret-i Musa’yı ve Firavun ve ordusuna karşı ona verdiği kılavuzluk ve yardımı, ayrıca Musa’nın rehberliğinin etkilerini İsrail oğullarında baki kılmasını [ilahî yardıma] delil olarak göstermektedir; onlara nasıl yardım etmişse sana da öyle yardım edecektir; senin dinini bütün din-lere üstün kılacak, senin ümmetinin hâkimiyetini yeryüzünün doğu ve batı bölgelerine ulaştıracaktır. O halde, sen de kavminin sana çektirdiklerine sabret. Bil ki; güzel sonuç senin olacak! Yardımım ve senin adını yüceltmem konusunda sana daha önce yaptığım vaat haktır. Sen yeter ki, takvaya ve tevbe-i istiğfarla kusurlarını gidermeye yönel ve Rabbine kulluk etmeye ve O’nu övmeye devam et.
[1875] “Sabah-akşam…” Bunların, sabah ve ikindi namazları olduğu da söylenmiştir.
56. Âyetin Tefsiri
[1876] “Bunların göğüslerinde, [asla ulaşamayacakları] büyüklükten” yani azamet ve büyüklük kompleksinden “başka bir şey yok!” Bu da öne geçme, başkan olma ve kendisinden yukarıda kimsenin bulunmaması arzusudur. Bu yüzden, senin onların önüne geçmenden ve onların senin elinin altında, em-rinin altında olmalarından korktukları için sana düşmanlık edip getirdiğin âyetleri reddetmekteler; çünkü bütün yetki ve başkanlılark nübüvvet maka-mının altındadır. Yahut bu, kıskançlıkları ve azgınlıkları dolayısıyla peygam-berliğin sana değil de kendilerine gelmesi isteğidir. “Bu, hayırlı bir iş olsaydı, onlar bunda bizi geçemezlerdi!” [Ahkāf 46/11] ifadesi de buna delâlet eder. Ve-yahut bu, âyetleri gereksizce tartışarak reddetme arzusudur. “Asla ulaşama-yacaklar” yani kibirlenmeyi gerektirecek olan şeye ulaşamayacaklar ki o da başkan ve peygamber olma yahut âyetleri reddetme ile ilgili istekleridir.
[1877] Şu da söylenmiştir: Bu cedelleşenler Yahudilerdir. Diyorlardı ki; “Adamımız Mesih b. Dâvûd -bununla Deccâl’i kastediyorlardı- çıkacak ve onun saltanatı karalara ve denizlere ulaşacak, nehirler onunla birlikte aka-caktır. O Allah’ın âyetlerinden bir âyettir. İşte o zaman iktidar tekrar bize dönecektir.” Allah onların işbu kuruntularını kibir olarak isimlendirmekte ve umduklarına nail olamayacaklarını belirtmektedir.
[1878] “O halde sen Allah’a sığın.” Sana haset eden ve haddini bilmez-lerin kurdukları tuzaklardan Allah’a sığın. Şüphe yok ki “O” senin söyledi-ğini de, onların söylediklerini de “çok iyi işitmekte”; senin yaptıklarını da, onların yaptıklarını da “çok iyi görmekte”!.. O, bunlara karşı sana mutlaka yardım edecek ve seni onları şerrinden koruyacaktır.
57. Âyetin Tefsiri
[1879] Şayet “Göklerin ve yerin yaratılması” sözünün öncesiyle ilişkisi nasıldır?”dersen şöyle derim:Onların Allah’ın âyetleri hakkında cedelleş-mesi, yeniden dirilmeyi inkâr etmeyi de kapsıyordu. Cedelleşmenin temeli ve mihveri bu idi. Dolayısıyla, onlara göklerin ve yerin yaratılışı ile delil getirildi; çünkü onlar, göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğunu ve onların yaratılmasının, güç kudret yetirilemeyecek muazzam bir yaratma olduğunu ikrar ediyorlardı. İnsanın yaratılması ise onların yaratılmasına kıyasla daha küçük ve basittir. Bu durumda -bunca muaazzamlıklarına rağ-men- gökleri ve yeri yaratmaya gücü yetenin, daha basit olduğu için insanı yaratmaya haydi haydi gücü yeter. Bu, delil olarak ‘insanın bir benzerinin yaratılmasını’ getirmekten daha etkilidir.
[1880] “İnsanların çoğu bilmez;” çünkü gaflet kendilerini iyice kapladığı ve hevâlarının peşinden gittikleri için akıllarını kullanmaz ve düşünmezler.
59. Âyetin Tefsiri
[1881] “Kör ile gören” iyilik yapan ile kötülük yapan kimsenin örneği olarak anlatılmıştır. َون ُ כَّ َ َ َ fiili Tâ ile de, Yâ ile de okunmuştur; ancak Tâ’lı okunuşu daha yaygındır. “Bunda şüphe yok.” Yani geleceği kesin ve kaçınıl-mazdır; hakkında şüphe edilecek bir şey değildir; çünkü (yapılanlara) karşılık verilmesi gerekir. “İman etmezler.” Yani kıyametin geleceğini tasdik etmezler.
60. Âyetin Tefsiri
[1882] “Bana dua” yani kulluk “edin.” Du‘ânın Kur’ân’da ibâdet (kulluk etme) anlamında kullanımı çoktur. “Bana kulluk etmeyi büyüklüğüne ye-diremeyenler” ifadesi de buna delâlet etmektedir. İcâbet mükâfatlandırmak demektir. Mücâhid’in [v. 103/721] tefsirinde, “Bana kulluk edin, sizi mükâ-fatlandırayım.” şeklinde geçmektedir. Hasan-ı Basrî de -bu âyet sorulduğun-da- şöyle demiştir: “Amel edin ve sevinin; çünkü iman edip salih ameller işleyenlere Allah mükâfat verecek ve mükâfatı lütfuyla artıracaktır.” Yine nak-ledildiğine göre, Süfyân-ı Sevrî’ye [v. 161/778] “(Bizim için) Allah’a dua et.” denince, “Günahları terketmek duanın ta kendisidir.” demiş. [Kutsî] hadis-te de şöyle geçer: “Bana itaat etmesi, kulumu dua etmekten alıkoyduğunda ona, dua edenlere verdiğimden fazlasını veririm.” Nu‘mân b. Beşîr (r.a.) [v. 64/684] da, Peygamber (s.a.)’in “Dua ibadetin ta kendisidir.” [Tirmizî, “De‘avât”, 1; İbn Mâce, “Du‘â”, 1] sözünü rivayet etmiş ve bu âyeti okumuştur. [ii] Du‘â ve icâbetle, zahirî anlamlarının, “Bana kulluk etmek”le de “Bana dua etme”nin kastedilmiş olması da mümkündür; çünkü dua ibadet türlerinden hem de in en faziletlilerinden biridir. İbn Abbas’ın, “En faziletli ibadet duadır.” sözü de bunu doğrular. Ka‘b[u’l-Ahbâr]’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah Teâlâ bu ümmete, yalnızca peygamber olarak gönderdiklerine bahşettiği üç dostluk göstergesi vermiştir: O her peygambere, ‘Yarattıklarıma karşı benim şahidim-sin.’ derdi; bu ümmete de ‘Siz de insanlara şahit olasınız…’ [Bakara 2/143] dedi.
‘Sana herhangi bir zorluk yok.’ derdi; bize ise ‘Allah, size zorluk çıkarmak istemiyor.’ [Mâide 5/6] dedi. ‘Bana dua et, duana icabet edeyim.’ derdi; bize ise ‘Dua edin, duanıza icabet edeyim.’ buyurdu.” İbn Abbas’ın da “Beni birleyin (şirk koşmayın) sizi bağışlayayım.” şeklinde açıkladığı nakledilmiştir ki böylece, du‘âyı ibadetle, ibadeti de tevhid ile tefsir etmiş olmaktadır.
[1883] َ ِ ِ .küçülerek” demektir“ دَا
61. Âyetin Tefsiri
gündüzü de (çalışasınız diye) aydınlık kılmıştır. Allah insanlara karşı gerçekten lütuf sahibidir; ama insanların çoğu şükretmez.
ا [1884] ًِْ ُ (aydınlık [mot-a-mot görücü]) kelimesi, mecazî isnat kabilin-
den kullanılmıştır; çünkü ‘görmek’ gerçekte, (gündüzün değil) gündüz vak-tini yaşayanların özelliğidir. Şayet “Niçin leyl mef‘ûlün leh ile nehâr ise hâl ile bitiştirilmiş? Ayrıca, bunların her ikisi de hâl yahut mef‘ûlün leh olsaydı da (gece ile gündüzü) karşılaştırmanın hakkı gözetilmiş bulunsaydı daha güzel olmaz mıydı?”dersen şöyle derim:Bu ikisi (mef‘ûlün leh ve hâl) mâna bakımından denktir; çünkü her biri yekdiğerinin vazifesini görmektedir; (“görücü” yerine) “gündüz içinde görsünler diye” demiş olsaydı, mecazî is-nattaki fesahat ıskalanmış olurdu. Yine (“dinlenesiniz diye” yerine) “dinle-nen / sükûna ermiş” deseydi ki zaten “gece”yi hakiki anlamda da sükûn ile nitelemek mümkündür; nitekim Araplar “sükûna ermiş gece”, “rüzgârsız sâkin gece” ifadelerini kullanırlar- hakikat mecazdan ayrılamazdı.
[1885] Şayet “Lütuf sahibidir ( ٍ ْ َ و ُ َ ) yerine lütuf verendir yahut lü-tufta bulunandır deseydi, olmaz mıydı?”dersen şöyle derim:Böyle dedi; zira maksat ٍ ْ َ (lütuf ) kelimesini nekire getirerek, başka hiçbir lütfun bu lütfa denk olmadığını ifade etmektir. Bu da ancak (âyetteki gibi) izāfet tam-lamasıyla ifade edilebilir.
[1886] Şayet“İnsanlar kelimesini tekrar etmeyip ‘onların çoğu’ deseydi, olmaz mıydı?”dersen şöyle derim:Bu tekrarda hem nimete nankörlük etmenin insanoğluna tahsis edilmesi hem de insanların Allah’ın lütfuna nankörlük edip, şükretmedikleri vurgusu vardır. Tıpkı şu âyetlerde olduğu gibi: “İnsan gerçekten apaçık bir nankördür!” [Zuhruf 43/15], “Rabbine karşı gerçekten nankördür insanoğlu!” [Âdiyât 100/6], “İnsan gerçekten zalimdir, gerçekten nankördür!” [İbrahim 14/34].
63. Âyetin Tefsiri
[1887] “İşte rabbiniz Allah… Her şeyin yaratıcısı… O’ndan başka tanrı yok.” Yani kendisinden başka hiç kimsenin yapamayacağı, kendine özgü fiilleriyle tanınan, bilinen zât. Bu cümlede peş peşe gelmiş haberler vardır; yani Allah Teâlâ ulûhiyet, rubûbiyet, her şeyi yaratma, kendisine hiçbir şe-yin mani olamayacağı bir inşa ediş ve ikincisi olmamak anlamında vahdâ-niyet vasıflarını kendinde toplamıştır. O’nun açısından hiçbir şey imkânsız değildir. “O halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz!” Nasıl ve ne şekilde Allah’a kulluktan vazgeçirilip putlara tapmaya yönlendiriliyorsunuz!?
[1888] Ardından Allah Teâlâ, âyetlerini hiç üzerinde düşünmeden bile bile reddeden, hakkı arama ve kötü akıbetten korunma niyeti olmayan her-kesin, bunlar gibi döndürüleceğini zikretmiştir.
[1889] ُ ِ אَ ihtisas üzere1 mansūb olarak hālika şeklinde de okunmuş-tur. َن َכُ ْ ُ da Tâ’lı ve Yâ’lı olarak okunmuştur.
64. Âyetin Tefsiri
[1890] Bu da Allah’ın, kendine has fiilleriyle tanındığının bir başka delili-dir. Bu fiiller Allah’ın yeryüzünü sabit bir karargâh, “gökyüzünü de binâ” yani bir kubbe kılmasıdır. Arapların büyük çadırlarına da binâ denilir; çünkü gök-yüzü, bakıldığında sanki yeryüzünün üstüne konmuş bir kubbe gibi görünür.
[1891] ْ رَכُ َ ُ َ َ ْ َ َ (hem de çok güzel bir suret vermiş) ifadesinde Sād kesre ile de okunmuştur ki mâna aynıdır. Allah’ın insandan daha güzel gö-rünümlü bir canlı yaratmadığı söylenmiştir. Yine bunun, Allah’ın insanları hayvanlar gibi başı eğik şekilde yaratmadığı anlamında olduğu da söylen-miştir. Nitekim “Biz insanı gerçekten en güzel biçimde yarattık.” [Tîn 95/4] buyrulmuştur.
65. Âyetin Tefsiri
[1892] “Öyleyse” dini -yani itaati- şirkten ve gösterişten arındırarak, “yalnızca kendisine özgü kılarak” ve “Âlemlerin rabbi Allah’a hamdolsun!” diyerek sadece “O’na kulluk edin.” İbn Abbas’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Lâ ilâhe illâllāh (Allah’tan başka tanrı yok!) diyen kişi, peşinden el-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn (Âlemlerin rabbi Allah’a hamdolsun!) desin.”1 Yani özellikle her şeyin yaratıcısı… / ed.
66. Âyetin Tefsiri
[1893] Şayet “ Peygamber (s.a.)’in putlara tapması aklî delillerle yasak-lanmamıştır ki ona Rabbinden açık vahiy delilleri (beyyinât) gelmiş?”der-sen şöyle derim:Tabii ki aklî delillerle nehyedilmiştir; fakat bu açık vahiy delilleri aklî delilleri takviye ettiği, onları pekiştirdiği ve onların zikrini de ihtiva ettiği için -tıpkı ‘Kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?! Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmışken...’ [Sāffât 37/95-96] âyeti ve benzerle-rinde aklî delillerle uyarıda bulunduğu gibi- burada beyyinâtın zikredilmesi de, hem aklın hem de vahyin delillerinin birlikte zikredilmesi demek ol-muştur. Burada her iki kanıt türüne birlikte delâlet eden bir kelime kulla-nılmıştır; çünkü her ne kadar aklî deliller tek başına yeterli ise de, akıl ve vahiy delillerinin bir arada bulunarak birbirine destek olması, muârızların görüşlerini geçersiz kılmakta daha etkilidir.
67. Âyetin Tefsiri
[1894] ْ כُ َّ ُ ا أ ُ ُ ْ َِ (Böylece, zamanla erginlik çağına ulaşırsınız.) ifade-
si, mahzûf bir fiile müteallık olup cümlenin takdiri, “Sonra sizi (hayatta) bırakır da böylece zamanla erginlik çağına ulaşırsınız.” şeklindedir. ا ُ َכُ ِ (olursunuz) kelimesi de aynı şekildedir. ً ّ َ ُ ً َ ا أ ُ ُ ْ َ
ِ ,ifadesine gelince وَbunun anlamı şudur: “Allah Teâlâ böyle yapar ki adı konulmuş bir ecele erişesiniz.” O ecel ölüm vaktidir. Kıyamet Günü olduğu da söylenmiştir. א) ً ُ ُ ) hem şiyûhan hem de tıpkı ً ْ ِ [Hac 22/5] kelimesinde olduğu gibi1, müfred olarak şeyhan şeklinde okunmuştur. Kelime müfred kullanılmış olsa da anlamı “her biriniz” demektir. Müfredle yetinilmiştir, zira burada amaç cinsi beyan etmektir. “Daha evvel” yani yaşlılıktan önce. Yahut düşük olup, bu sayılan (erginlik, yaşlılık gibi) halleri yaşamadan önce. “Ve belki akleder-siniz,” yani bütün bunlardaki ibret ve delilleri iyice düşünürsünüz.
69. Âyetin Tefsiri
[1895] “O bir şeye hükmetti mi” onu herhangi bir zorluk ve sıkıntı olmak-sızın kesinlikle vücuda getirir. Allah bu ifadeyi, kendisinin diriltme ve öldürme kudretinin; ayrıca herhangi bir yaratmanın kendisine imkânsız gelmeyeceğine delâlet eden diğer mezkûr fiillerinin bir neticesi olarak dile getirmiştir. Adeta şöyle demektedir: İşte bu yüzden Allah bir şeyi (yeniden) yapmayı dilediğinde bu onun için en basit ve en hızlı (yapılabilecek) bir şey olmuş olur.
73–74. Âyetlerin Tefsiri
[1896] “Kitabı” yani Kur’ân’ı. “Peygamberlerimizle gönderdiğimiz şey-leri” yani kitapları. Şayet, “ ْ ِ
ِ َא ْ ِ أَ لُ ْ َ نَ إِذِ ا ُ َ ْ َ فَ ْ َ َ (Yakında öğrene-cekler; boyunlarında demir halkalarla [yüzdürülüyorlardı ya]!..) ifadesi, ‘Dün oruç tutacağım.’ demek gibi olmuyor mu?”dersen şöyle derim:Buradaki -izâ anlamındadır (yani “yüzdürülecekleri zaman” demektir); fakat gele إِذْcekle ilgili durumlar Allah’ın verdiği haberlerde kesin ve olmuş bitmiş gibi verildiğinden, “meydana geldi, var oldu” gibi geçmiş zaman kalıplarıyla dile getirilir; ama gelecek anlamı ifade eder.
[1897] İbn Abbas’ın, selâsil mansūb, Yâ fethalı olarak ve’s-selâsile yesha-bûne şeklinde; fiil cümlesini öncesindeki isim cümlesine atfederek okuduğu rivayet edilmiştir. Yine İbn Abbas’ın ve’s-selâsili şeklinde mecrûr okuduğu da rivayet edilmiştir ki bu okuyuşun açıklaması şudur: Şayet âyetteki gibi ِإذ ْ ِ
ِ אَ ْ ِ أ لَ ْ َ -yerine, iz a‘nâ (demir halkalar boyunlarında olduğunda) اkuhum fi’l-ağlâl (boyunları demir halkalarda olduğunda) denmiş olsaydı mecrûr okunuş doğru ve isabetli olurdu; َل ْ َ ْ ِ ve أ َ َّ -kelimeleri bir أbirini takip eden kelimeler olunca, ِ َ َّ diğerine hamledilmiştir. Bunun أbenzeri, şu şiirdeki kullanımdır:
Meymenetsizdirler; hiçbir akrabaları ile araları iyi değildir[Ancak uzaklardan ‘gāk’lar kargaları da!..]
Muslihîne, yani bi-muslihîne.1 [1898] İfade, َن ُ َ ْ َ ِ ِ َ َّ א ِ (zincirlerle yüzdürülürler) şeklinde de
okunmuştur.
ونَ [1899] ُ َ ْ ُ “tandırı yakacakla doldurdu” anlamındaki secera’t-ten-nûrdan gelmektedir. Secîr (sıcak / samimi dost) kelimesi de aynı kökten gelir ve sanki içi sevgi ile dolu kimse demektir. Bu durumda َون ُ َ ْ ُ َّאرِ ِ ا ifadesinin anlamı şudur: Ateş kendilerini çepeçevre kuşatmış olduğu halde, o yalanlayanlar ateşin içinde olacaklar ve karınları ateşle dolmuş olacaktır. Tıpkı “Allah’ın alev alev yanan öyle bir ateşi ki, gönüllerinin içine nüfuz etmekte” [Hümeze 104/6-7] ifadesi de aynı anlamdadır. Allah’ım! Sen bizi ate-şinden koru! Senin komşuluğuna2 sığınıyoruz!
[1900] “Kaybolup gittiler”, yani gözlerimizin önünden yitip gittiler; ne görebiliyoruz ne de bir faydaları dokunuyor bize! Şayet “Şüphesiz, hem siz hem de Allah’tan başka taptıklarınız Cehennem odunusunuz; oraya mutlaka gireceksiniz!’ [Enbiyâ 21/98] âyetini tefsir ederken, ‘Onlar ilâhlarıyla birlikte-dir.’ dememiş miydin? İlahları kendilerinden kaybolup gittiyse nasıl birlik-te oluyorlar?”dersen şöyle derim: Azarlanıp kınanınca onlardan uzaklaşıp gitmiş olmaları mümkündür. O zaman tapanlara şöyle denir: “Size yardım-cı olsun ve şefaat etsinler diye Allah’a ortak koştuğunuz o ilâhlarınız nerede hani?!” O ilâhların başka zamanlarda o tapanlarla birlikte olması, hatta her zaman birlikte olması da mümkündür; fakat kendilerine tapanlara bir fayda-ları dokunmayınca artık onlardan kaybolup gitmiş gibi olurlar.
[1901] “Meğer biz hiçbir ‘şey’e ibadet etmiyormuşuz!” Yani bizim için iyice kesinleşti ki onlar hiçbir şey değillermiş (hiçbir anlamları yokmuş) ve onlara taparken aslında hiçbir şeye ibadet etmiyormuşuz! Bu, birisini dene-yip de onda bir hayır görmediğin zaman söylediğin şu söz gibidir: Falancayı bir şey sanıyordum; ama baktım ki hiçbir şey değilmiş!
[1902] “İnkârcı nankörleri Allah böyle yoldan saptırıyor işte!” Tıpkı ilâhları onlardan kaçtığı gibi onlar da ilâhlarından kaçarlar. Öyle ki, onlar ilâhlarını arasa yahut ilâhlar onları arasa birbirlerine rastlamazlar.
1 Yani ٍناَعِب kelimesinin mecrûr oluşu, -başında bir Bâ harf-i ceri olduğu kabul edilen- muslihîneye atıf sebebiyledir. Aksi takdirde, ve lâ nâ‘iben olması gerekirdi. / ed.
2 “Cârullah” lâkaplı müfessir, Kâbe-i Müşerrefe’ye sığınışına telmihte bulunmakta gibidir. / ed.
76. Âyetin Tefsiri
[1903] “Bu” yoldan saptırma, sizin “haksız yere” yani şirke dalıp putla-ra taparak rahat davranmanız ve şımarıklığınız sebebiyledir. “Girin Cehen-nem kapılarından!” Yani sizin için ayrılmış yedi kapıdan! Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onun yedi kapısı vardır ve onlardan her bir gruba ayrı bir kapı tahsis edilmiştir.” [Hicr 15/44] “Temelli kalıcı olarak” yani hakkınızda sonsuza kadar kalmak takdir edilmiş olduğu halde...
[1904] Sizin şu vardığınız yer yahut Cehennem “kibirlenenlerin vara-cağı yer” olarak “ne kötüdür!..” Şayet “Siyak ‘kibirlenenlerin varacağı yer ى) َ ْ َ )’ değil de ‘gireceği yer ( َ ْ َ )’ denmesini gerektirmiyor mu?1 Nitekim söyle dersin: ‘ Beytullah’ı ziyaret et! Ne güzel bir ziyaretgâhtır orası!’ ‘Mes-cid-i Haram’da namaz kıl! Ne güzel bir namazgâhtır orası!”dersen şöyle derim:Temelli kalınacak bir yere girmek, oraya varmak (ي َ َّ .demektir (ا
77. Âyetin Tefsiri
َّכَ [1905] َ ِ ُ א َّ َ (sana göstersek de) ifadesinin aslı َك ِ ُ نْ َ şeklindedir; א zâittir ve cümledeki şartın anlamını kuvvetlendirmek için gelmiştir. Bu sebeple, fiile Nun-i müşeddede bitişmiştir. Nitekim in tukrimennî ukrimke demezsin ama immâ tukrimennî ukrimke (Bana değer verirsen ben de sana değer veririm.) dersin.
[1906] Şayet “ََّכ َ َّ َ َ َ ifadesini ََّכ َ ِ ُ üzerine atfeder ve her ikisini bir tek cevap cümlesine -yani ن ُ َ ْ ُ אَ ْ َ َ (sonunda nasılsa Bize dönecekler!) cümle-sine- ortak edersen, o zaman “Onları tehdit ettiğimiz şeyin bir kısmını sana göstersek de sonunda nasılsa Bize dönecekler!” şeklindeki sözün doğru olmaz. Eğer ن ُ َ ْ ُ אَ ْ َ َ ifadesini atfedilene -yani ََّכ َ َّ َ َ َ cümlesine- has kılarsan, o za-man da kendisine atfedilen cevapsız kalacak.”dersen şöyle derim: ن ُ َ ْ ُ אَ ْ َ َ ifadesi, ََّכ َ َّ َ َ َ fiiline bağlıdır; ََّכ َ ِ ُ ’nin cevabı da mahzuftur ve takdiri şöyledir: “Onları tehdit ettiğimiz azabın bir kısmını -ki bu, Bedir günü öldürülmeleri yahut esir edilmeleridir- sana gösterirsek işte bu odur. Yahut Bedir günün-den önce senin canını alırsak, bunlar nasılsa Kıyamet Günü Bize dönecekler; hak ettikleri cezayı onlara o zaman veririz!” Bu ifadenin benzeri şu âyettir: 1 Çünkü âyette, “ Cehennem kapılarından girin!” buyrulmuştu. / ed.
“O halde, ya seni götürür (vefat ettirir)iz -ve bunların hak ettiği cezayı mut-laka veririz- ya da onlara vaat ettiklerimizi sana da gösteririz... Bizim elbette onlara gücümüz yeter!” [Zuhruf 43/41-42]
78. Âyetin Tefsiri
[1907] “Bunlardan sana anlatmadıklarımız da var.” Denilmiştir ki; Allah Teâlâ sekiz bin nebî göndermiştir. Bunlardan dört bini İsrail oğul-larından, dört bini de diğer insanlardandır. Hazret -i Ali’nin şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah Teâlâ siyahi bir peygamber de göndermiştir. İşte o, Peygamber (s.a.)’e anlatmadıkları arasında yer alır.”
[1908] Bu âyet, Müşriklerin Peygamber (s.a.)’den inatla mu‘cizevi kanıt istemeleriyle ilgilidir. Yani birçok elçi göndermişizdir; fakat hiçbiri Allah’ın izni olmadan mu‘cize getiremememiştir. Bu durumda, ben kimim ki Al-lah’ın meşîet ve izni olmadan önerdiğiniz türden bir mu‘cize getirebileyim!? “Allah’ın emri geldiğinde…” Bu ifade, Müşriklerin mu‘cize taleplerinin ar-dından gelen hem bir tehdit hem de bir reddiyedir. “Allah’ın emri” Kıyamet demektir. “Bâtıl taraftarları” ise Peygamber (s.a.)’den mu‘cize getirmesini isteyen inatçılardır; zira onlara aslında âyetler gelmiştir; ama onlar sihir di-yerek âyetleri inkâr etmişlerdir.1
80. Âyetin Tefsiri
[1909] “Hayvanlar” özellikle develerdir. Şayet “Allah Teâlâ niçin ‘Onlar-dan bir kısmına binersiniz’ ve ‘İhtiyaçları onlar sayesinde giderirsiniz.’ dedi de, ‘Onların bir kısmını yersiniz ve onlarla bazı faydalara ulaşırsınız.’ demedi? Yahut ‘Bir kısmına binersiniz, bir kısmını yersiniz ve ihtiyaçlarınızı onlar sa-yesinde giderirsiniz?’ deseydi daha güzel olmaz mıydı?”dersen şöyle derim:Binek olarak kullanma; hac ve savaş için söz konusudur. İhtiyaçları giderme ise dini yüceltme ve tahsil için bir yerden bir yere hicret için söz konusudur. 1 Bu ‘âyet’ler kutsal kitap cümlesi anlamında olmaktan ziyade, mu‘cize olarak nitelediğimiz doğa olayları
vd. kanıtlardır. / ed.
Bunlar da dinî gayelerdir ve mutlak hikmetin sahibinin (c.c.) iradesinin ta-alluk ettiği vâcip yahut mendup türünden amaçlardır. Fakat yemek ve fayda temin etmek, Allah’ın iradesinin taalluk etmediği mübah cinsinden şeylerdir. “Gerek onlarla gerekse gemilerle taşınırsınız.” âyetinin anlamı şudur: Sadece hayvanlarla değil, hem onlarla hem de gemilerle karada ve denizde bir yerden bir yere taşınırsınız. Şayet “Her şeyden ikişer eş (yani birer çift), … gemiye bindir (َא ِ )’ dedik.’ [Hûd 11/40] âyetinde olduğu gibi burada da ‘gemilerde ( ِ כِ ْ ُ ْ deseydi daha güzel olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: İçinde olma ’(اve üzerinde olma (î‘â / ِ ve isti‘lâ / َ َ ) mânalarının her ikisi de uygundur; çünkü gemi, içinde yük olarak bulunan ve geminin kendilerini içine alıp ta-şıdığı kimseler için bir kaptır. Dolayısıyla, iki anlam da uygun olunca, her iki ibareyi kullanmak da uygundur. Hem böylece, ِכ ْ ُ ْ َ ا َ ifadesi, öncesindeki אَ ْ َ َ .ifadesine uygun olmuş ve onunla birlik oluşturmuştur وَ
81. Âyetin Tefsiri
[1910] ِ אتَِ ا يََّ آ َ (Allah’ın âyetlerinden hangisini) ifadesi, yaygın kulla-nıma göre böyle gelmiştir; fe-eyyete âyâti’llâhi kullanımı azdır; çünkü sıfat-larda değil de -himârun ve himâratun gibi- isimlerde müzekker - müennes ayrımı yapmak nadir bir uygulamadır; eyyu söz konusu olduğunda ise, kelime müphemlik barındırdığı için, bu tamamen alışılmadık bir durum olacaktır.
83. Âyetin Tefsiri
[1911] “Eserler” yani saraylar ve muazzam yapılar. Bunun, iri cüsseli olmalarından dolayı ayaklarının yürürken bıraktıkları izler olduğu da söy-lenmiştir.
אَ [1912] ْ ُ ْ َ َ ْ أ אَ َ ifadesinde ilk َא , olumsuzluk ifade eder yahut soru anlamı içerir; mansūb konumdadır. İkinci َא ise, ism-i mevsūl yahut mastarlık َא ’sıdır. Cümledeki konumu merfû’dur; yani “Kazanmaları yahut kazançları onlara ne fayda verdi!?”
[1913] “Sahip oldukları bilgiye güvenip şımarmışlar” ifadesi birkaç şe-kilde açıklanabilir: [i] Allah Teâlâ “bilgi”yi onlarla alay etmek maksadıyla kullanmıştır. Nitekim “Fakat âhiret hakkında bilgiler onlara art arda gel-mektedir.” [Neml 27/66] âyetinde de böyledir; Âhiret hakkındaki bilgileri ise “Ne diriltileceğiz ne de azap göreceğiz!”. demeleridir: “(Kıyamet) saatin(in) gelip çatacağı kanaatinde değilim; ama olur da Rabbime döndürülürsem, şüphesiz O’nun nezdinde en güzeli yine benimdir!” der.” [Fussilet 41/50], “(Kıyamet) saatin(in) gelip çatacağı kanaatinde değilim; ama olur da Rab-bime döndürülürsem, kesinlikle elimdekilerin daha iyileriyle değiştirilmiş olduğunu görürüm!” [Kehf 18/36]. Onlar işbu ‘bilgi’leriyle şımarıyorlar ve bununla apaçık delillere ve peygamberlerin bilgilerine karşı koyuyorlardı. “Her grup elindekinden gayet memnun!” [Rûm 30/32]
[1914] [ii] Allah Teâlâ “bilgi/ ilim” ile Yunan filozoflarının ve Materya-listlerin bilgilerini kastediyor olabilir; çünkü onlar Allah’ın vahyini işittik-leri zaman onu reddetmişler ve kendi bilgilerine dayanarak peygamberlerin bilgilerini küçümsemişlerdir. Sokrat hakkında nakledildiğine göre, o Haz-ret-i Musa’yı (a.s .) işitmiş; kendisine “Gidip ona katılsan güzel olmaz mı?” denildiğinde, “Biz zaten güzel ahlâka sahip bir topluluğuz; bizim ahlâkımı-zı güzelleştirecek kimselere ihtiyacımız yok!” diye cevap vermiştir.
[1915] [iii] “Sahip oldukları bilgiye güvenip şımarmışlar” sözü -ki aslın-da hiçbir bilgileri yoktur- “kendilerine gelen ilme hiç sevinmediler” ifade-si yerine konulmuştur. Bunun sebebi, onların en yüksek derecede sevinip neşelenmeyi gerektiren vahye hiç sevinmediklerini abartılı biçimde ifade etmek ve bunun yanında ileri derecedeki cehaletleriyle ve bilginlerden yok-sun oluşlarıyla dalga geçmektir.
[1916] [iv] Onların, peygamberlerin sahip olduğu bilgilere gülüp on-larla alay ederek şımardıkları kastedilmektedir. Bu durumda adeta şöyle buyrulmktadır: Onlar, peygamberlerin sahip olduğu apaçık delillerle ve ge-tirdikleri vahiy bilgisiyle, şımarıkça dalga geçtiler. “Alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıvermişti!” ifadesi de buna delildir.
[1917] [v] Âyetteki “sevinme” peygamberlere aittir. O zaman mâna şöyle olur: Peygamberler onların sürgit cehaletlerini ve hak ile alay etmelerini görüp, kötü âkıbetlerini, cehalet ve alayları yüzünden karşılaşacakları cezayı öğrenin-ce kendilerine verilen bu bilgi sebebiyle sevinmişler ve Allah’a şükretmişler-dir. Kâfirleri de cehaletlerinin ve alay ettikleri şeylerin cezası kuşatıvermiştir.
[1918] (vi) “Sahip oldukları bilgiyle şımarma” ifadesiyle, dünya işlerine ve o işlerin çekip çevirilmesine dair bilgilerinin kastedilmiş olması da müm-kündür. Nitekim şöyle buyrulmuştur: “Sadece dünya hayatının dış yüzü-nü bilirler; Âhiretten ise tamamen gafildirler.” [Rûm 30/7] “Erişebilecekleri bütün ‘bilgi’ budur.” [Necm 53/30] Peygamberler onlara din ile ilgili bilgiler getirince -ki bunlar, dünyayı terketmeye, arzu ve isteklerden el çekmeye yönelttiği için onların asla bilemeyecekleri şeylerdi- bu bilgilere iltifat etme-diler; bunları küçümsediler, dalga geçtiler. Kendi bilgilerinden daha fayda verici ve menfaat temin edici bilgi olmadığına kanaat getirdiler ve böylece sevinip şımardılar.
85. Âyetin Tefsiri
[1919] el-Be’sü azabın sertliğidir. ٍ ئِ َ ابٍ َ َ ِ (“Çetin bir azapla…” [A‘râf 7/165]) ifadesindeki gibi. Şayet “ ْ ُ ُ אَ ْ إ ُ ُ َ ْ َ َכُ ْ َ َ ([ye’s hâlinde] iman etme-leri onlara fayda vermeyecekti) ifadesi ile ْ ُ ُ אَ ْ إ ُ ْ َ ْ َ ْ َ َ (imanları onlara fayda vermedi) ifadesi arasında ne fark var ki, âyette ikincisi değil de ilki kullanılmış?” dersen şöyle derim: َُכ kelimesi kâneden gelmektedir; َא כَאن َ ٍ َ ِ وَ َ ِ َّ َ ِ أنَ َّ (“Çocuk edinmek Allah için olacak şey değildir.” [Meryem 19/35]) sözündeki kullanımı da böyledir. َُכ olduğunda mâna şöyle olur: İmanları onlara fayda vermeyecekti; zaten bu isabetli de olmazdı.
[1920] Şayet “Âyetlerdeki bu fâ harfleri niçin böyle peş peşe gelmiştir?” dersen şöyle derim:“85] ْ ُ ْ َ َ ْ אَ أ َ ] sözü, 82] ْ ُ ْ
ِ َ َ ا أכْ ُ -sözünün sonu [כאَcudur. 83] ِאَت ِّ َ ْ א ِ ْ ُ ُ ُ ْ رُ ُ ْ آئَ א َّ َ َ ] ifadesi ise 85] ْ ُ ْ َ َ ْ אَ أ َ ] sözünün beyan ve tefsiri yerine kāimdir. Tıpkı “Zeyd’e nasip olarak zenginlik verildi; ama o iyilik yapmadı ; yani fakirlere ihsanda bulunmadı.” örneğindeki gibi. “Bi-zim sert azabımızı görünce” ifadesi, öncesindeki “Peygamberleri kendileri-ne açık delillerle geldiğinde” ifadesine tâbîdir. Adeta şöyle buyurmaktadır: “(Peygamberleri kendilerine açık delillerle geldiğinde, kendi sahip oldukları bilgiyle şımardılar ve) böylece küfre düştüler, şiddetli azabımızı görünce de iman ettiler.” Aynı şekilde, “imanları onlara hiçbir fayda sağlamadı” ifadesi de, Allah’ın sert azabını gördükleri zamanki imanlarıyla ilgilidir.
َ ا [1921] َّ (Allah’ın kanunu olarak…) ifadesi, ا َ ْ Allah’ın vaadi “) وَolarak…” [Nisâ 4/122]) ve benzerleri gibi pekiştirici mastarlar mesabesinde-dir.
ِכَ [1922] אَ ُ (işte o zaman) ifadesi mekân zarfı olmakla birlikte ödünç olarak zaman için kullanılmıştır; yani “O sert azabı gördükleri vakit hüsra-na uğrarlar.” Nitekim “Allah’ın emri geldiğinde de âdilâne hükmedilmiştir.” sözünden sonra gelen “İşte o zaman hüsrana uğramıştır bâtıl taraftarları!” ifadesi de böyledir; yani “Allah’ın emri geldiği vakit” yahut “âdilâne hükme-dildiği vakit” hüsrana uğrarlar.
[1923] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim Mü’min sûresini okursa, ona dua etmeyen ve onun için istiğfarda bulun-mayan hiçbir nebi, sıddık, şehid ve mümin ruhu kalmaz.”