FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Kehf Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2
a) Bu ifadeyle, o gemiyi gasb yoluyla alan melikin, onların önünde olması kastedilmiştir. Bu izahı, Ferrâ yapmıştır. Bunun böyle izah edilmesinin delili ise "Onların önünde de cehennem vardır" (ibrahim. 16) ayetidir. Keza "Önlerindeki o çetin günü bırakırlar" (insan, 27) ayeti de böyledir. Bu işin hakikati şudur: Senin göremediğin şey, senden gizlenmiş; sen de ondan gizlenmişsindir. O halde, senin göremediğin her şey, senin "verâ"ndadir, ötendedir. Bir şeyin önüne de o şey ondan galib olduğunda ve görülmediğinde, "verâ" lafzının itlâk edilmesi uzak olmaz.
b) Melikin, o geminin sahiplerinin gemiye bindikleri yerin ötesinde olması ve zeminin de varacağı yerin o melikin bulunduğu taraf olması da muhtemeldir.
Çocuğun Öldürülmesi
O âlim, Hazret-i Musa'nın kendisine sormuş olduğu çocuğun öldürülmesi meselesine de. "Çocuğa gelince, onun anası da babası da iman etmiş kimselerdi. Bunun için onları, bir azgınlık ve bir kâfirliğin bürümesinden endişe ettik de, diledik ki, bunun yerine Rableri kendilerine daha temiz ve hayırlı, şefkate daha layık bir evlat" diyerek cevap vermiştir. O çocuğun baliğ olduğu, yol kestiği, kötü fiiller yaptığı; ana-babasının da insanların kötülüklerini o çocuktan savuşturmaya, ona ilgi ve özen göstermeye ve o çocuğa kötü isnâdlarda bulunanları yalanlamaya ihtiyaç hissettikleri, bu davranış tarzının ise, ana-babasının fıska düşmelerine sebep olduğu, böylece bu fıskının, ana-babalarını küfre götürdüğü ileri sürüldüğü gibi, o çocuğun henüz çocuk olduğu, ancak ne var ki Allahü teâlâ'nın, o çocuğun bulûğa ermesi halinde kendisinden böylesi kötü fiillerin sudur edeceğini bildiği... de ileri sürülmüştür.
Ayet-i kerimdeki "onları bir azgınlık ve bir kafirliğin bürümesinden endişe ettik de" cümlesinde geçen heşîna "endişe ettik" ifadesi korkmak, endişelenmek ve zann-ı gâlib manasındadır. Allahü teâlâ o alime oaun, böylesi bir fesadın kendisinden sadır olacağını zann-ı galibiyle bildiği kimseleri öldürmesini mubah kılmıştır. Bu ayetteki (......) ifadesiyle ilgili iki görüş bulunmaktadır:
a) Bununla, o çocuğun, ana-babasını tuğyana ve küfre sevketmesi kastedilmiştir. Bu, (Kehf,73) ayetinde olduğu gibidir. Yani, "Beni bir güçlüğe ve darlığa itme" demektir. Bu böyledir, zira o çocuğun ana-babası onu sevdikleri için, onu müdafaa etmek ihtiyacını duyuyorlardı. Böylece de çoğu kez, yaptığı o kötü er hususunda ona muvafakat etme mecburiyetinde kalıyorlardı.
b) Bu, "O çocuk, ana-babasına, azgınların ve kâfirlerin davranışı gibi davranıyordu" demektir.
İmdi, eğer, "Böyle bir zandan dolayı, bir kimsenin bir kimseyi öldürmeye yeltenmesi caiz midir?” denilirse biz deriz ki: Bu zan, Allah'ın vahyi, ile de desteklenirse caiz olur.
Ayet-i kerimede “diledik ki, bunun yerine Rableri kendilerine daha temiz ve hayırlı bir evlat versin” buyurmuştur.Yani, “Biz Cenab-ı Hakk'ın o ana-babaya dince ve salah bakımından bu çocuktan daha ve seninde zikrettiği gibi daha temiz olan bir çocuk ihsan etmesini istedik” demek istemiştir.Buna göre, alimin ifadesinde yer vermiş olduğu zekaten kelimesinde, “temiz olmak” manası kastedilmiş olur.Buna göre Musa (aleyhisselâm)sanki, “sen, temiz bir cana kıyarmısın? Çünkü o, henüz büluğa ermemiştir. Dolayısıyla o, günahlardan arınmıi bir kimsedir” demiş de, o alim de, “o nefis her ne kadar şu anda temiz bir nefis ise de, ancak ne var ki Allahü teâlâ, onun büluğaermesi halinde tuğyna ve küfre düşeceğini biliyor.Bu sebeple biz O'nun ana-babaya, daha temiz bir çocuk vermesini istedik ki, bu daha temiz çocuk da, Allahü teâlâ'nın, büluğa erdiğinde bu tür haram şeyleri yapmayacağını bildiği kimsedir” demek istemiştir.O çocuğun baliğ olduğunu söyleyenler, Hazret-i Musa'nın onu “temiz” olarak vasfetmesi ile, “Onda, öldürülmesini gerektiren bir şey zuhur etmemiştir” manasını kastettiğini söylemişlerdir.
Daha sonra “şefkate daha layık (versin)” buyurulmuştur.Yani “Bu bunun yerine verilen o çocuk, ebeveynine daha itaatkar ve daha şefkatli olmak suretiyle, ana-babasına daha şefkatli ve merhametli olur” demektir.”Ruhm”,şefkat ve rahmet demektir. Rivayet olunduğuna göre, o ana-babanın bir kız çocuğu doğdu. Sonra onunla bir peygamber evlendi. Böylece o kız, Cenab-ı Hakk'ın, sayesinde büyük bir milleti hidayete erdireceği bir peygamber doğurdu.
İki Kıraat Meselesi
Geriye bu ayetle ilgili olarak şu iki değişik kıratın izahı kaldı.
a) Nafi ve Ebu Amr gerek bu ayette, gerkse: Tahrim Suresi'ndeki (5.ayette) ve kalem Suresi'ndeki, (32.ayette), fiili, ba'nın fethası ve dal'ın şeddesi ile, yübeddile okurlarken, diğer kıraat imamları ba'nın sükunu ve şeddesiz dal ile yubdile okumuşlardır.Bu iki okuyuş, if'al ve tef'il babından (aynı manaya) iki değişik kullanıştır.
b) İbn Amir ile Ebu Amr'den olan iki rivayetin birinde, hanın zammesi ile kelimeyi, ruhuma okurken; diğer kıraat imamları da hanın sükunu ile ruhma okumuşlardır. Bu iki okuyuş da, (aynı manaya) iki değişik kullanıştır. Bu tıpkı nukr ve nükur, şugl ve şuğul kelimelerinde olduğu gibidir.
Duvarın düzeltilmesi (tamiri) ile ilgili olan üçüncü mesele o âlim zât şu şekilde cevap vermiştir: "Beni buna sevkeden şudur: O duvarın altında bir hazine vardı ve bu hazine, o şehirdeki iki yetime âit idi. Onların babaları, salih bir zât idi. O duvar, yıkılma ile yüz yüze kalmış olduğu, yıkılması halinde de o hazine zayi olacağı (bulunamayacağı) için, Allahü teâlâ, hem o iki yetimin hakkını, hem de babalarının iyiliğinden doğan hakkı gözeterek, o hazinenin o iki yetime kalmasını istivordu. Böylece bana. bu fta yerini bulmasını sağlamam için. O duvsrı düzeltmemi emretti."
Bu Ayetteki Bazı İncelikler
Bu ayetle ilgili olarak birkaç incelik bulunmakta:
Birinci incelik: Allahü teâlâ, "Nihayet bir memleket halkına vardılar" (Kehf, 77) buyurarak, oraya "memleket (karye)" demiştir. Cenâb-ı Hık yine oraya, "Duvara gelince, bu o şehirdeki iki yetim çocuğun idi" buyurarak, şehir (Medine) adını verdi.
Duvarın Dibindeki Hazine
İkinci incelik: Âlimler, ayette bahsedilen o kenzin (hazinenin) ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Onun bir mal olduğu ileri sürülmüştür ki bu, şu iki sebebten ötürü doğrudur:
a) "Kenz" lafzından mal anlaşılır.
b) Ayetteki "Böylece kenzlerini (definelerini) çıkarsınlar" ifadesi de, o kenzin bir mal olduğunu gösterir.
Bu kerzin, ilim olduğu da söylenmiştir. Bunun delili ise ayetteki, "Babaları iyi bir adamdı" ifadesidir. İyi (salih) kimseden kalan hazine, mal değil, ilimdir. Çünkü malın biriktirilip gömülmesi (kenz edilmesi), salın kimselerin yapacağı şey değildir Bunun delili Hak teâlâ'nın "Altını-gümüşü biriktirip, onları Allah yolunda harcamayanlar (yok mu), işte onlara pek acıklı bir azabı müjdele"(Tevbe. 34) ayetidir. Bu hazinenin, üzerinde şöyle yazılı olan, altın bir levha olduğu da söylenmiştir: 'Kadere iman eden, nasıl üzülür, kederlenir şaşarım. Allahü teâlâ'nın rızık verdiğine manan, nasıl kendini yorar yıpratır şaşarım, Ölüme inanan kimse, nasıl neşelenebilir şaşarım. Cenâb-ı Hakk'ın hesaba çekeceğine inanan kimse nasıl gaflet eder, şaşarım. Dünyayı ve dünyanın içindekileri evirip-çevirdiğini (oyaladığını) anlamış olan kimse, nasıl dünyaya mutmain olur (dünya ile tatmin olabilir), şaşarım. Allah'dan başka ilah yoktur. Muhammed Allah'ın Resulüdür."
Üçüncü incelik: Ayetteki, "Babaları iyi bir adamdı" ifadesi, babaların salih (iyi) oluşunun, çocuklarının durumlarına itinâ gösterdiklerini ifade ettiğine delalet eder. Cafer b. Muhammed'in "O iki çocuk ile salih babaları (dedeleri) arasında, yedi baba (göbek) vardı" dediği rivayet edilmiştir. Hazret-i Hasan b. Ali'nin de Haricilerden birisine aralarında cereyan eden münakaşadan ötürü şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah, o iki çocuğun malını niçin korumuştur?" Bunun üzerine hârici, "Babaları salih bir zât olduğu için" cevabını vermiştir. Hazret-i Hasan da: "Peki, benim babam ve dedem, ondan daha hayırlı değil midir" deyince, o "Allah bize sizin hasım olan (çekişen) bir kavim olduğunuzu haber verdi" dedi.
Alimler şunu da söylemişlerdir: "o sâlih babaya, zamanındaki insanlar emanetlerini bırakırlardı. O da, onları sahiplerine sapasağlam iade ederdi." Buna göre şayet, "iki yetimden herhangi biri o duvarın altında, o hazinenin olduğunu biliyor muydu, bilmiyor muydu? Eğer biliyor idiyse, duvarı öyle yıkılma ile yüzyüze bırakmış olmaları imkansızdır. Eğer bilmiyor idiyse, onların bulûğa ermelerinden sonra o hazineyi çıkarıp, ondan istifâde etmeleri nasıl mümkün olur?" denilirse, buna şu şekilde cevap verilir: Belki o iki yetim hazineden haberdâr değil idiler, ama vasileri bunu biliyordu. Sonra o vasî, ortadan kayboldu (öldü). Böylece de o duvar, onun yokluğundan ötürü, yıkılacak hale geldi.
O Âlim zât bu cevaptan verince, "Bu, Rabbinden bir rahmet idi" yani "Bütün bu işleri, Allah'ın rahmeti görülsün diye yaptım" demiştir. Çünkü bütün bu işler, şu tek esasa dayanır: Daha evvel de izah ettiğimiz gibi, büyük bir zararı savuşturmak için, daha küçük bir zarar yapılabilir.
Daha sonra o zât, "Ben bunu kendiliğimden yapmadım"yani, "Bu işleri kendiliğimden, kendi görüşümle yapmadım, ancak Allah'ın emri ve vahyi ile yaptım. Çünkü insanların mallarını yaralamaya, kusurlu hale getirmeye ve kanlarını akıtmaya yeltenmek, ancak vahy ile ve kesin nass ile caiz olur" demiştir.
Fiillerdeki Şahıs Değişikliğinin İzahı
Geriye ayetle ilgili şöyle bir soru kalır: O âlim, sözünün birinde, "o (gemiyi) kusurlu göstermek diledim"; birinde, "Diledik ki, bunun yerine Rableri kendilerine temizlikçe daha hayırlısını versin "; bir diğerinde de, "Rabbin diledi ki ikisi de rüşdlerine etsinler" demiştir. Binâenaleyh hepsi de aynı kıssa hakkında, aynı fiili ifade ettikleri halde. bu üç "dileme"nin failleri farklı gelmiştir?
Buna şöyle cevap verilir. O âlim, "kusurlu kılma" işinden bahsedince, bunu dilemeyi kendisine nisbet ederek, "O (gemiyi) kusurlu hale getirmek istedim" dedi. Öldürme işinden bahsedince, kendisinin hikmet ilimlerindeki yerinin büyüklüğüne dikkat çekmek için, kendisini cemi siğası ile, "Diledik" diye anlattı. Binâenaleyh bu öldürme işine, ancak yüce bir hikmetten ötürü teşebbüs edilebilir. O, babalarının iyi kimse olmasından ötürü, yetimlerin menfaatlarını gözetmesinden bahsederken de bu işi Allah'a nisbet etmiştir. Çünkü atalarının hakkına riayeten, çocuklarının faydasına olan işleri tekeffül eden, ancak Allahü teâlâ'dır.
Zülkarneyn (aleyhisselâm)'in Hükümranlığı
83
Âyetin tefsiri için bak:85
84
Âyetin tefsiri için bak:85
85
"Sana Zülkarneyn'i sorarlar. De ki: "Size onu da anlatayım. Doğrusu, biz ona yeryüzünde imkan verdik ve ona herşeyin vesîlesini bahşettik. O da o yolu tuttu".
Bil ki bu, Kehf süresindeki dördüncü kıssadır. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu sûrenin başında, yahûdilerin müşriklere, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn kıssaları ile ruhu sormalarını tavsiye ettiklerini söylemiştik. İşte, "Sana Zülkarneyn'i sorarlar" ifadesi ile, bu sorma kastedilmiştir.
Zûlkameyn (aleyhisselâm)ın Kimliği
Âlimler, Zülkarneyn'in kim olduğu hususunda şu değişik görüşleri zikretmişlerdir:
Birinci Görüş: O Yunanlı İskender (Filip'in oğlu) idi. Bunun delili şudur: Kur'ân, Zülkarneyn adındaki o padişahın memleketinin, batının en uç noktasına kadar uzandığını göstermektedir. Çünkü Hak teâlâ, "Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca, güneşi kara bir balçıkta batar buldu" (Kehf, 86) buyurmuştur. Yine Kur'ân, onun mülkünün doğunun en uzak noktalarına kadar uzandığını da gösterir. Bunun delili de, "Nihayet, güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman, onu öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki" (Kehf, 90) ayetidir. Onun mülkü Kuzeyde de en uzak bir yere kadar uzanıyordu. Bunun delili de, Türk kavimlerinden bir topluluk olan Ye'cûc ve Me'cûc'ün Kuzey'in en uzak noktasında yerleşmiş olmalarıdır. Yine bunun delili, Kur'ân'da bahsedilen o şeddin tarih kitablarında bunun Kuzeyin en uzak yerlerinde yapılmış olduğunun söylenmesidir. Binâenaleyh Kur'ân'da Zülkarneyn diye bahsedilen bu insanın, mülkünün doğu-batı ve kuzeyin en uç noktalarına kadar uzandığına, ayetler delalet etmektedir Yeryüzünde mamur olan ve meskûn olan bütün yerler, bundan ibarettir. Böylesine yaygın bir mülkün, fevkalâde birşey olduğunda şüphe yoktur. Böyle bir mülke sahib olan (bir kralın) adının, uzun zaman hatırlarda kalması gizli ve bilinmez kalmamış olması gerekir. Tarih kitablarında mülkü böyle olarak şöhret bulmuş hükümdar ise, sadece İskender'dir. Çünkü babası ölünce o, daha evvel kabileler halinde olan rumların krallarını emri altında bir araya toplamış, sonra da batının krallarına hakim olup onları emri altına almış. Böyle el-Bahru'l Ahdar'a dayandı. Sonra Mısır'a dönüp, İskenderiye şehrini yaptı ve oraya kendi adını verdi. Daha sonra Şam'a girdi ve İsrailoğullarına yöneldi. Derken Beyt-i Makdis'e geldi ve orada kurban kesti. Sonra Ermenistan'a ve Bâbu'l-Ebvâb a yöneldi. Böylece Iraklılar, Kiptiler ve Berberîler ona boyun eğdiler. Daha sonra da Dara oğlu Dâra'ya yöneldi ve onu defalarca yendi. Sonunda muhafız kıtası komutanı Dâra'yı öldürdü. Böylece İskender, İranlıların mülküne de sahip oldu. Sonra Hindistan'a, Çin'e yöneldi, uzak diyarlardaki milletlerle savaştı. Sonra Horasan'a döndü. Pek çok şehirler yaptı. Irak'a geldi ve Şehrizûr'da hastalandı ve orada öldü. Binâenaleyh Zülkarneyn'in bütün dünyaya, yahut dünyanın tamamına yakın kısmına sahip olmuş bir kral olduğu Kur'ân ile sabit olduğuna ve tarih ilmine görede, bu vasıftaki kral iskender olduğuna göre ayette Zülkarneyn diye bahsedilen bu şahıs ile, Yunanlı Filip oğlu İskender'in kastedildiğini kesin olarak söylemek gerekir.
Daha sonra âlimler, bunun o ismi almasının sebebi hususunda şu izahları yapmışlardır:
1) O, bu lakabı, tıpkı Erdeşir b. Behmen'in, nüfuzunun istediği heryerde geçmesinden dolayı, "Tavilu'l-yedeyn" (iki eli uzun) lakabını alması gibi, bu da güneşin iki "karn"ına yani doğusuna batısına ulaştığı için iki karn sahibi (Zülkarneyn) diye lakablanmıştır.
2) Farslılar şöyle iddia etmişlerdir: Büyük Dârâ, Filip'in kızıyla evlenmişti. Ona yaklaşınca, onun kötü koktuğunu hissetti ve onu babası Filip'e geri gönderdi. Kız ise, ondan İskender'e hâmile kalmıştı. Kız babasının yanına döndükten sonra İskender'i doğurdu. Böylece İskender, Filip'in yanında kalmış oldu. Filip aslında Büyük Dârâ'nın oğlu olan İskender'i kendisinin oğlu diye takdim etti. Bunun delili şudur: İskender, Dâraoğlu Dârâ'ya son nefesinde yetişince onun başını kucağına aldı ve "Ey babacığım, bunu sana yapanı bana söyle, ondan intikamını alayım" dedi. "Bu, Farslıların iddia ettiği bir şeydir. Onlar sözlerine devamlı şöyle derler: "Böyle olması halinde, iskender'in babası Büyük Dârâ annesi de Filip'in kızı idi. O halde iskender iki farklı asıldan, yani Rum ve Fars asıllarından doğmuş bir çocuktur." Farslılar bunu, İskender'i kendi krallarının soyundan saymak istedikleri, böylece de, kendi krallarının soyunun dışından böyle büyük bir kralın olmasını kabul edemedikleri için, bu fikri ileri sürmüşlerdir ki bunlar gerçekte tamamen yalandır Çünkü İskender Büyük Dârâ'ya tevazu göstermek için babam demiş ve ona ikram etmek için böyle hitab etmiş olabilir.
İkinci Görüş: Müneccim Ebû Reyhan el-Herevi el-Bîrunî "el-Âsâru'l-Bâkiye ani'l-Kurûnu'l-Hâliye" (Geçmiş asırlardan geride kalan eserler) adını verdiği kitabında şöyle der: "Rivayete göre Zülkarneyn, Ebu kerb Şemr b. Ubey b. Efrîk'ış el-Himyerî'dir. Çünkü bunun mülkü (memleketi), yeryüzünün doğusuna-batısına uzanmıştı. Bu, Himyer şâirlerinden birisinin, şöyle derken övündüğü kimsedir:
"Zülkarneyn, benden önce yeryüzünde hüküm sürmüş, müslüman bir kraldı. Beni de, yalanlamazdı. Kerim bir kişiden hakimiyet vesilelerini eldi etmek arzusuyla, doğu ve bahya ulaşmıştı" Ebu Reyân sonra şöyle der: "Bu görüş, doğruya yakın görünüyor. Çünkü ezivvayi (Başında "zû" bulunan isimleri) Yemenliler kullanır. Çünkü Yemenli hükümdarların isimlen hep "zû"ludur. Zü'n-Nadi, Zü-Nuvas, Zün-Nûn gibi.
Üçüncü Görüş: Zülkarneyn Allah'ın yeryüzüne hakim kıldığı, sâlih bir kimse idi. Allah ona ilim ve hikmet vermiş ona heybet elbisesini giydirmiştir. Fakat biz onun tam tamına kim olduğunu bilemiyoruz.
Âlimler bu kimseye Zülkarneyn denilmesi ile alakalı olarak şu izahları yapmışlardır:
a) İbnu'l- Kevvâ' Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'ye, Zülkarneyn'in kim olduğunu, bir kral mı, yoksa bir peygamber mi olduğunu sorduğunda, Hazret-i Ali: "O, ne bir kral, ne de bir peygamber idi. O, sağ karninden (alnının sağ tarafından), Allah'a itaat yolunda vurulmuş ve böylece ölmüş. Oaha sonra Allahü teâlâ onu diriltmiş. Sonra bu sefer de, sol karninden (alnının sol tarafından) vurulup ölmüş. Derken Allah onu tekrar diriltmiştir. O, böyle salih bir kuldur. İşte bundan dolayı, o, "Zülkarneyn" adını almış ve o mülke sahip olmuş" demiştir.
b) Onun hayatı boyunca, iki karn (nesil) insan gelip geçtiği için, "Zülkarneyn" (iki karn sahibi) adını almıştır.
c) Onun başının iki yanı bakırdan olduğu için bu aldığı da söylenmiştir.
d) Onun başında, iki boynuza benzer iki şey olduğu için bu ismi almıştır.
e) Tacının iki boynuzu olduğu için bu ismi almıştır.
f)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, "O, dünyanın iki karnini, yani doğusun u batısını dolaştığı için bu ismi almıştır" dediği rivayet edilmiştir, g) Onun iki karni, iki saç örüğü olduğu için bu ismi aldı.
h)Allahü teâlâ, hem nuru hem zulmeti (karanlığı ve ışığı) onun emrine vermiş-Bundan dolayı o yürüdüğünde, ıştk önünden onu gideceği yere iletir, karanlık da arkasından uzar giderdi.
i) Akranlarını âdeta boynuzlayıp (yendiği) için, cesur insanlara, "koç" dem; gibi, Züikarneyn de cesaretinden ötürü böyle lakablanmış olabilir.
k) O, rüyasında kendisinin feleklere (yıldızlara) tırmandığını ve güneşin tarafından (karninden) tutunduğunu görmüştü. İşte bu sebeble bu ismi almıştı.
I) Nura ve zulmete girdiği için bu ismi almıştır.
Dördüncü Görüş: Züikarneyn, meliklerden bir melektir. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre, Hazret-i Ömer bir adamın "Ya Zülkarneyn" dediğini işitti ve şöyle dedi: "Affet Allah'ım, Demek siz, peygamberlerin isimlerini koymaktan hoşlanmıyorsunuz da, meliklerin isimlerini, (isim olarak) koyuyorsunuz ha!" İşte bu konuda söylenenlerin hepsi bunlardır.
Birinci görüş, zikrettiğimiz şu delilden ötürü, daha açıktır: Böylesine büyük bir kralın, ehl-i dünyaca halinin bilinir olması gerekir. Böylesine hali (herkesçe) biliner büyük kral da, İskender'dir. Binâenaleyh "Züikarneyn"den murad onun olması gerekir. Fakat bu görüşte, şöyle güçlü bir müşkil bulunmaktadır: O, Feylesof Aristo'nun talebesi idi ve onun inancı üzere idi. Binâenaleyh (Kur'an'da) Allah'ın onu yüceltmesi Aristo'nun mezhebinin (inanç ve düşüncesinin), hak ve doğru olduğuna hükmetmeyi gerektirir. Halbuki buna imkan yoktur. Allah en iyi bilendir.
Züikarneyn Nebi mi İdi?
Âlimler, Zülkarneyn'in peygamber olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişler ve bazıları, "O bir peygamber idi" deyip, buna şu birkaç bakımdan istidlal etmişlerdir:
1)Allahü teâlâ, "Doğrusu, biz ona yeryüzünde imkan verdik" buyurmuştur. Bu imkan vermenin, din hususunda imkan verme manasına olması daha evlâdır. Dinde tam manasıyla imkan verme ise, peygamberlik (verme)dir.
2)Allahü teâlâ, "Ona herşeyin vesilesini bahşettik" buyurmuştur. Peygamberlik de, bu herşey cümlesindendir. Çünkü, "Ona herşeyin vesilesine bahşettik" ayetinin umûmî manası, Allah'ın ona, peygamberlikle de bir vesîle (imkân) vermiş olmasını gerektirir.
3)Cenâb-ı Hak, "Dedik ki: "Ey Züikarneyn, onlara azab etmekte, yahut haklarında güzellik (tarafını) tutmakta (serbestsin)" (Kehf. 86) buyurmuştur. Allahü teâlâ'nın kendisi ile konuştuğu kimsenin, bir peygamber olması gerekir." Diğer âlimler ise, "O, sâlih (iyi) bir zât idi, ama bir peygamber değildi" demişlerdir.
Dördüncü Mesele
Bu, (anlatacağım, haber vereceğim) fiilinin başına, (gelecek zaman, anlatan) sın harfinin gelmesi ile ilgilidir. Bunun manası, "Eğer Allah beni (o bilgiye) vakıf kılar, o hususta bir vahy indirir ve bu halin keyfiyetinden bana haber verirse, mutlaka ben bu (okuma işini) yapacağım" şeklindedir.
Biz ona yeryüzünde imkan verdik ayetindeki, bu imkan vermeden murad nübüvvet (peygamberlik) vasıtası ile imkan verme olabileceği gibi, onun yeryüzünün doğularına ve batılarına mâlik olması hasebiyle, mülk (iktidar) vasıtası ile imkan verme manası da olabilir. Birinci ihtimal daha uygundur. Çünkü nübüvvet vererek kudretli kılmak, mülk vererek kudretli kılmaktan daha üstündür ve Allah'ın sözünü, en mükemmel ve efdal manaya hamletmek daha uygun olur.
Allahü teâlâ sonra "Ona herşeyin vesilesini bahşettik" buyurmuştur. Müfessirler şöyle demişlerdir: "Sebeb" kelimesi, asıl lügat manası itibarı ile, "ip" demektir. Sonra bu kelime, maksada erişmekte tutunulan, vesile edilen herşey için mecazi olarak kullanılmıştır. Bu manası ile o, ilmi, kudreti ve aletleri için alır. Binâenaleyh ayetteki, "ona herşeyin sebebini bahşettik" ifadesi, "ona, sayesinde-vasıtası ile bu şeylerin elde edildiği işlerin herbirinden ona verdik" demektir.
Zülkarneyn'in bir peygamber olduğunu söyleyenler, "Peygamberlik de. o şeyler cümlesindendir. Dolayısıyla bu ayet, Hak teâlâ'nın ona, sayesinde peygamberliğe ulaşılan yolu da bahşettiğine delâlet eder" demişlerdir.
Zülkarneyn'in peygamber olduğunu kabul etmeyenler ise şöyle demişlerdir: "Bu ifadeden murad, "Biz ona mülkünü ıslah etme ve geliştirme konusunda, ihtiyaç duyulan herşeyin vesîlesini bahşettik" manasıdır. "Fakat buna karşı birisi şöyle diyebilir: Umûmî olan bir ifadeyi, tahsis etmek (sınırlamak), zahirin hilafına bir şeydir. Binâenaleyh delil olmaksızın bu yapılmaz."
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O da o vesileyi (yolu) tuttu" buyurmuştur Bu, "Allah ona herşeyin sebebini verdiği için, o birşey dilediğinde, kendisini o dileğine ulaştıracak ve yaklaştıracak olan sebebi, volu tutardı" demektir. Nafi, İbn Kesir ve Ebu Amr, bu fiili, tâ harfinin şeddesi ile fe'ttebea şeklinde okumuşlardır. (kehf, 89-92) ayetlerinde de böyle okumuşlardır. Bu, "o yolu tuttu ve gitti" demektir. Diğer kıraat âlimleri ise bu fiiti, hemze-i kat'ı ile ve şeddesiz olarak, tâ'nın sükûnu ile fe'etbea şeklinde okumuşlardır.
Batıda Bir Kavme Rastlaması
86
Âyetin tefsiri için bak:89
87
Âyetin tefsiri için bak:89
88
Âyetin tefsiri için bak:89
89
"Nihayet o, güneşin battığı yere ulaşınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında bir kavim buldu. Dedik ki: "Ey Zülkarneyn, onlara azab etmekte, yahut haklarında güzellik (tarafını) tutmakta (serbestsin)." O dedi ki: "Kim zulmederse, onu azablandıracağız. Sonra da, Rabbine döndürülür ve O da, ona görülmedik bir azâbla âzâb eder. Ama kim de iman eder ve salih amel işlerse, onun için en güzel bir mükafaat var. Ona, emrimizden kolayını söyleyeceğiz".
Bil ki bu, şu manayadır: "Zülkarneyn batı tarafına ulaşmayı istedi ve bunun için, kendisini oraya ulaştıracak bir yol tuttu. Derken oraya ulaştı."
Güneşin Bîr Gözede Batması
Cenâb-ı Hakk'ın "Onu kara bir balçıkta batar buldu" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: İbn Amir, Hamza, Kisâî ve Âsım'ın râvisi Ebu Bekr, bu kelimeyi hemzesiz elifle (......) olarak, "sıcak, hararetli" manasına, (sıcak bir gözede) şeklinde okumuşlardır. Ebu Zerr'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Bir deve üzerinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in terkisinde idim. Derken Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) batmak üzere olan güneşi gördü ve bana, "Ey Ebâ Zerr, bunun nerede battığını biliyor musun?" dedi. Ben, "Allah ve Resulü daha iyi bilir" deyince, "Muhakkak ki o sıcak ve kaynar bir gözede batmaktadır" buyurdular.
Bu İbn Mes'ud, Talha (radıyallahü anh) ve İbn Âmir'in kıraatidir. Diğer kıraat imamları ise bu kelimeyi, hamîatın (balçık) şeklinde okumuşlardır. Bu da, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın kıraatidir. (Anlatıldığına göre) bir gün, İbn Abbas, Muâviye'nin yanında bulunuyordu. Muaviye, bu kelimeyi elif ile, (sıcak) şeklinde okuyunca, o, "Hayır o şeklinde olacak" dedi. Bunun üzerine Muaviye, Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh)'e: "Sen nasıl okuyorsun?" dedi. O: "Emirel-mü'minînin (yani senin) okuduğun gibi" cevabını verdi. Sonra Muaviye, Ka'bu'l- Ahbara dönüp: ."Güneşin nasıl battığını buluyorsun?" dedi. O: "Bir su ve çamur içine? Bunu Tevrat'ta da böyle bulmaktayız" dedi. içinde su bulunan şey demektir. Nitekim Arapça'da (siyah balçık) denilir. Bil ki (balçık) ile (sıcak) arasında bir zıdlık yoktur. O gözenin, bu iki özelliği de taşıyan bir göze olması mümkündür.
Yeryüzü Küre Şeklindedir
İkinci Bahis: Yeryüzünün küre şeklinde olup, gökyüzünün onu kuşattığı delil ile sabittir. Yine güneşin de, bu felek içinde yer aldığında şüphe yoktur. Hem Cenâb-ı Hak da: "Onun yanında bir kavim buldu" buyurmuştur. Güneşin yakınında oturan bir kavmin olamayacağı malumdur. Hem sonra güneş, yeryüzünden kat kat büyüktür. Binâenaleyh o güneşin, yeryüzünündeki bir gözeye girip batması nasıl düşünülebilir? Bunun böyle olduğu sabit olunca, ayetteki "Onu kara bir balçıkta batar buldu" ifadesi, birkaç şekilde yorumlanabilir:
a) Zülkarneynin mülkünün sınırları batıya ulaşıp, ondan daha ileri gidilecek meskûn bir yer kalmayınca, her ne kadar aslında böyle değilse de güneşi bir gözede, karanlık bir çukura batıyormuş gibi gördü. Bu tıpkı, denizde yolculuk eden kimsenin güneşi, gerçekte denizin ötesinde kaybolduğu halde, sahili göremediği için, sanki denize batıyormuş gibi görmesine benzer. Bu izahı, Ebu Ali el-Cübbâi, Tefsir'inde yapmıştır.
b) Yeryüzünün batı tarafında, denizce kuşatılmış yerler vardır. Binâenaleyh güneşe bakan, onun sanki o denizde batıp kaybolduğunu sanır. Batı denizinin, çok sıcak olduğunda şüphe yoktur. Dolayısıyla, bu deniz bu açıdan "hamiye" (sıcak-hararetli) olmuş olur. Yine kendisinde balçık, kokuşmuş çamur çokça bulunduğu için "hamle" (balçık) olmuş olur. O halde ayetteki, "Onu kara bir balçıkta batar buldu" ifadesi, yeryüzünün batı tarafını denizin kuşattığına ve orasının çok sıcak olduğuna bir işarettir.
c) Ehl-i Ahbar (rivayetler), "Güneş, suyu ve balçığı çok bir gözede batar" demişlerdir. Bu, son derece akıldan uzak bir şeydir. Çünkü, ayın tutulmasını gözetlediğimizde ve bunu araştırdığımızda, batılıların, "Bu tutulma işi, gecenin evvelinde olduğunu söylediklerini; doğuluların ise bu işin, gündüzün evvelinde vuku bulduğunu söylediklerini gördüğümüzde; o zaman, batılılara göre gerenin başlangıcı olan zamanın, doğululara göre, gündüzün başlangıcı olduğunu anlamış oluruz. Hatta bize göre gecenin başlangıcı olan o vakit, bir başka beldede ikindi, bir başka beldede öğle, bir diğer beldede kuşluk, dördüncü bir beldede, güneşin doğuş vakti, beşinci bir beldede de gece yarısı olduğunu anlarız. İşte bu durumlar, istikra (arama-tarama) ve araştırmalardan sonra elde edilen bilgiler olup, biz de güneşin bütün bu vakitlerde doğmuş, mevcut, görünürde olduğunu anladığımıza göre, güneşin bir çamura, kokmuş bir balçık gözeye battığının söylenmesi, bu yakînî bilginin aksine olmuş olur. Allahü teâlâ'nın kelamı ise böyle töhmetlerden berîdir. Binâenaleyh geriye, zikrettiğimiz, önceki yorumlara başvurmak kalır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onun yanında da bir kavim buldu" buyurmuştur. "Onun yanında" ifadesindeki "Onun" zamirinin neye râci olduğu hususunda iki görüş vardır:
a) Bu, "güneş" (şemse) râcidir. Zamirin müennes oluşu, "Şems" kelimesinin (müennes-i semai oluşundan) ötürüdür. Çünkü insan, güneşin orada battığını hayal edip, (öyle olduğunu zannedince), orada meskûn olan insanlar, sanki güneşe yakın bir yerde oturmuş gibi olurlar.
b) Bu zamir, "Kara bir balçık göze" (aynin hamietin) ifadesine râcidir. Bu görüşe göre, bunun izahı da bahsettiğimiz gibi olur.
Cenâb-ı Allah daha sonra, "Dedik ki; "Ey Zülkarneyn, onlara azab etmekte, yahut haklarında güzellik (tarafını) tutmakta (serbestsin)" buyurmuştur. Bu ifade ile İlgili birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Bu ifade, Allahü teâlâ'nın, Zülkarneyn ile vasıtasız olarak konuştuğuna delâlet eder. Binâenaleyh bu ifadeyi, "Cenâb-ı Hak ona, bir peygamber vasıtası ile hitab etmiştir" manasına hamletmek, ayetin zahirinden sapmak demektir.
İkinci Bahis: Ehl-i Ahbar, bu yeri anlatırken, acâip şeyler söylemişlerdir. Ibn Cüreyc şöyle demiştir: "Orada, onikibin kapısı bulunan bir şehir vardı. Oradakilerin sesleri ve gürültüleri olmasaydı, insanlar güneşin batarken (çıkardığı sesi) duyarlardı."
Üçüncü Bahis: Ayetteki bu ifade, batının en uç noktasında oturanların kâfir olduklarına defâlet etmektedir. Bundan dolayı Allahü teâlâ, küfürlerinde ısrar ederlerse onlara azab etme ile, onlara minnet edip, affetme arasında Zülkarneyn'i serbest bırakmıştır. Bu serbest bırakma işi, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Peygamberi, müşrikleri (salıp) minnet etme (başa kakma) ile öldürme arasında muhayyer bırakmasında olduğu gibi. bu iki işin en uygununu düşünüp bulma manasında bir muhayyer bırakmadır. Eksen âlimler şöyle demişlerdir: "Ayette bahsedilen azab etme" öldürme; onlar hakkında güzellik tarafını tutma ise, onları öldürmeme, sağ bırakma manasınadır.
Daha sonra Zülkarneyn "Kim zulmederse" yani, "inkarın sürdürmek suretiyle kendisine zulmederse" demiştir. Bunun bu manaya olduğun . delili, Hak teâlâ'nın buna mukabil, "Ama kim de iman eder ve salih amel işlerse ' buyurmuş olmasıdır. Sonra o "Onları, dünyada îken, öldürmek suretiyle azablandıracağız. Sonra da onlar Rablerine döndürülür ve o da onlara görülmedik, korkunç bir azabla azab eder. "Ama kim de iman eder ve salih amel işlerse onun için en güzel bir mükafaat var" demiştir. Hamza, Kisâi ve Asım'ın râvtsi Hafz nasb ve tenvin ile (......) şeklinde diğer kıraat imamları ise ref ve izafetle, (......) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraata göre, ref ve izafetle, "(cennet), mükafaat olarak onundur" demek olur. Bu tıpkı, "Bu elbise, hibe olarak senindir" demene benzer. İkinci kıraata göre, bu ifadenin tefsiri hususunda şu iki izah yapılabilir:
a) "Onun için, en güzel fiilin mükafaatı vardır. En güzel fiil ise, iman ve salih ameldir.
b) Bu, "Onun için engüzel sevap mükafaatı vardır" demektir. Buna göre mana, Onun için, en güzel mükafaat olan mükafaatlar vardır" şeklinde olur. "Ceza", kelimesi, "güzel mükafaat" ile tavsif edilmiştir. Mevsûfun sıfatına muzaaf kılınması, yaygın bir kullanıştır. Nitekim, "Daru'l-Âhireti" ve "Hakku'l-yakîn" izafetlerinde de böyledir.
Allahü teâlâ sonra, "Ona emrimizden kolayım söyleyeceğiz" buyurmuştur. Bu, "biz ona çetin ve zor olan şeyleri emretmeyiz. Ancak zekat, haraç ve benzen kolay şeyleri emrederiz" demek olup, "bu kolaydır" takdirindedir. Bu tıpkı, "kolay bir söz" (İsrâ, 26) ifadesinde olduğu gibidir. Son kelime, iki zamme ile yüsurâ şeklinde de okunmuştur.
Zülkarneyn (aleyhisselâm) En Uzak Doğuda
90
Âyetin tefsiri için bak:91
91
"Sonra o başka bir yol tuttu. Nihayet üstüne güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman, onu öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki, biz onlar için buna karşı hiç bir siper yapmamıştık, işte böyle idi. Halbuki onun yanında olan şeyleri, biz ilmimizle kuşatmışızdır".
Bil ki Allahü teâlâ önce Zülkarneyn'in güneşin battığı yere en yakın meskûn beldelere gittiğini beyan buyurup, sonra onun güneşin doğduğu yere en yakın meskûn beldelere gittiğini anlatmıştır. Böylece de Zülkarneyn'in başka bir yol tutup, güneşin, kendisine karşı Allah'ın hiçbir siper kılmamış olduğu bir kavmin üzerine doğar bulduğunu beyân etmiştir. Bu ifade ile ilgili iki görüş vardır:
Birinci Görüş: Orada güneşin ışığının üzerlerine düşmesine mani olacak ne bir ağaç, ne bir dağ ne de bir yapı yoktu. İşte bundan dolayı güneş doğduğunda onlar, ya yerin içine doğru kazılmış tünellere giriyorlardı, yahut suya dalıyorlardı. Böylece de güneş doğunca, geçimlerini sağlamak için çalışıp çabalayamıyorlardı. Diğe insanların durumunun aksine, onlar geçimlerini güneş battığı zaman sağlamakle uğraşıyorlardı.
İkinci Görüş: Onların elbiseleri yoktu ve hayvanlar gibi hdp çıplak idiler. Astronom (coğrafya) kitaplarında ileri sürüldüğüne göre, ekseri zencilerin ve Ekvatora yakır beldelerdeki insanların durumu böyledir. Tefsir kitaplarında şu anlatılmıştır; "Biris şöyle demiştir: Yola çıktım ve gide gide Çin'i geçtim. Sonra bu kavmi sordum. Benimte onlar arasında bir gün - bir gecelik bir mesafenin kafdığı söylendi. Derken onlara ulaştım. Bir de ne göreyim, onlardan birisi kulağının birisini (altına) sermiş, birisini de üzerine giyinmiş (örtmüş). Güneşin doğuşu yaklaştığında çana benzer (şiddetli) bir ses duydum ve bayılıp düştüm. Kendime geldiğimde, onların beni yağ ile ovaladığını gördüm. Yine güneş doğunca, güneş suyun üzerindeki zeytinyağı gibi duruyordu. Böylece onlar beni, tünellerine soktular. Güneş yükselip, gün ilerleyince balık avlamaya ve onları güneşin sıcağı altına atmaya başladılar. Böylece onlar pişti.
Daha sonra Cenâb-ı Hak " "İşte böyle idi. Halbuki onun yarımda olan şeyleri biz ilmimizle kuşatmişızdır" buyurmuştur. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) İşte Zülkarneyn bunları yaptı. Bu yolları tutup, ulaşmak istediği yerlere ulaştı. Biz onu hükümdar yapakken, onun bu hakimiyete layık olduğunu pek iyi biliyorduk.
b)Allahü teâlâ, o kavmin durumunu Kur'ân'da Hazret-i Peygamber'e bildirdiği şekilde kılmıştı.
c) Zülkarneyn'in doğuda olanlara karşı tutumu, tıpkı batıdakilere karşı tutumu gibi idi. Onlar hakkında verdiği hükmü, bunlar için de vermişti. Bu karar da, zâlimlere (kâfirlere) azab etmek, mü'minlere iyilik etmek idi.
d) Cümle Kezalik "İşte böyle idi" lafzında tamamlanmıştır. Buna göre Allahü Teâlâ, o kavimlerin durumu, Zülkarneyn'in bulduğu bu şekilde idi" demiş. Daha sonra da, "Durumun böyle olduğunu Biz zaten biliyorduk" buyurmuştur.
Zülkarneyn'e Sed Yapma Teklifi
92
Âyetin tefsiri için bak:95
93
Âyetin tefsiri için bak:95
94
Âyetin tefsiri için bak:95
95
"Sonra yine bir yol tuttu. Nihayet iki dağ arasına ulaştığı zaman, onların önünde hemen hemen hiç söz anlamaz bir kavim buldu. Onlar dediler ki: "Zülkarneyn, doğrusu Ye'cûc ve Me'cûc, yeryüzünde fesat çıkarıyorlar. Bizimle onlar arasına bir set yapman için sana bir vergi verelim mi?" O dedi ki: "Rabbimin, beni içinde bulundurduğu nimet daha hayırlıdır. Haydin siz bana kuvvetle yardım edin de, sizinle onlar arasına sağlam bir mania yapayım".
Bil ki Zülkarneyn doğu ve batıya ulaşınca, başka yollar aradı ve böylece onlara girdi. Derken iki dağ arasına ulaştı. Şüphesiz Allah ona bu işleri yapabilecek ilim ve kudreti vermişti. Bu konuda birkaç bahis vardır:
Farklı Kıraatlar
Birinci Bahis: Hamza ve Kisâi, seddeyn kelimesini, sinin zammesi ile süddeyn, sedd kelimesini ise Kur'ân-ı Kerim'de her yerde fetha ile sudd şeklinde okumuşlardır. Âsım'ın râvisi Hafs ise, gerek seddeyn, gerekse sedd kelimelerini her yerde sinin fethası ile; Nâfi, İbn Âmir ve Âsim'in râvisi Ebu Bekr, Kur'an'ın her yerinde, zamme ile sedd şeklinde; İbn Kesir ve Ebu Amr, bu ayette sin'in fethası ile, sedd ve seddeyn şeklinde, Yâsin'de geçtiği iki yerde zamme ile sudd seklinde okumuşlardır. Kisâi, her iki şeklin de, aynı manaya iki kullanış (lehce) olduğunu söylemiştir. Yine sîn'in fethası ile olanın, insanın yaptığı sedde; zammesi ile olanın ise, Allah'ın yaptığı (tabii olan) sedde denildiği söylenmiştir. Bunun cem'i sudud şeklinde gelir. Bu, Ebu Ubeyde ve İbnü'l-Enbârî'nin görüşüdür. Keşşaf sahibi ise şöyle der: Bu kelime zamme ile olursa, ism-i mef'ul manasında olur. O zaman, "Allah'ın yaptığı ve yarattığı şey" hakkında kullanılır. Fetha ile okunursa masdar olmuş olur ve "insanların yapması ve icâd etmesi" demek olur.
Yapdığı Seddin Yeri Hakkında Rivayet
İkinci Bahis: Zahir olan şudur ki bu iki sed kuzeydedir. Bunların, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki iki dağ olduğu söylenmiştir. Yine bu yerin, topraklarının sona erdiği yerde olduğu da söylenmiştir. Muhammed İbn Cerir-et-Taberî, Tarih'inde şunu nakleder: "Azerbaycan'ı fetheden orayı fethettiğinde Hazar Denizi'ne doğru birisini gönderdi, O da gidip orayı gördü ve "Orada öer i güvenilir, engel olucu bir hendeğin ötesinde yüksek bir duvar (sur) var" diye anlattı. İbn Hurdâzbe, "Kitabu'l-Mesalik ve'l-Memalik" adlı eserinde şöyle der: "(Halife) Vâsıtbillah rüyasında, kendisinin sanki "sağlam bir maniayı" aşıp fethettiğini görür. Orasını görüp müşahede etsinler diye bazı adamlarını gönderir. Onlar "Bâbul Ebvâb"dan çıkıp oraya ulaşır ve orasını görürler. Orasını, eritilmiş bakırlar ve birbirine kenetlenmiş, demir kerpiçlerden yapılma bir de kilitli kapısı olan sur olarak anlatmışlardır. Sonra onlar, bu yerden dönmek isteyince, kılavuzları onları, Semerkand şehrinin hizasında bir yere çıkardı. Ebu Reyhan: "Bu sözden anlaşılan şudur: O seddin yeri, meskûn arzın kuzeybatısının rub'unda (dörtte birinde)dir." İşin aslını ve hakikatini en iyi Allah bilir.
Üçüncü Bahis: Zülkarneyn o iki sed arasına varınca, onların gerisinde, onlardan uzakta, sözden anlamaz bir insan topluluğu buldu. Hamza ve Kisâi fiili, "başka tarına bir şey anlatma kudretleri olmayan" manasında, yânın zammesi ve kâfin kesras ile yufkıhûne şeklinde; diğer kıraat imamları ise, yânın ve kâfin fethası ile anlamazlar" şeklinde okumuşlardır.
Kade Fiilinin Mânası
Daha sonra Allahü teâlâ, "Onlar dediler ki: "Zülkarneyn, doğrusu, Ye'cûc ve Me'cûc, yeryüzünde fesat çıkarıyorlar" buyurmuştur. Buna göre eğer, "Zülkarneyn, Allah'ın kendilerini "hemen hemen hiç söz anlamaz bir kavim" diye tavsif ettiği bu kavmin sözlerini nasıl anlamıştır?" denilirse, şöyle cevap verilir: Kâde fiili ile ilgili iki açıklama vardır:
a) Bu fiilin müsbetinden menfi, menfisinden müsbet mana anlaşılır. Buna göre ayetteki (......) ifadesi onların hiçbirşey anlamadıklarını değil, güçlük ve zorlukla anlayabildiklerine delâlet eder.
b) Bu fiil, "yaklaşma" (olayazma) manasınadır. Buna göre, ayetteki o ifade "onlar bitemezler, anlamaya yaklaşmazlar," demektir. Bu görüşe göre ayette şöyfs bir takdir yapmak gerekir: "Onlar sözü, ancak işaret ve benzeri şeylerin yardımı ile, güçlükle anlarlar." Bu kâde'nin manası hususunda, birinci görüşün doğruluğuna istidlale daha elverişli bir ayettir.
Ye'cûc ve Me'cûc
Dördüncü Bahis: Ye'cûc ve Me'cûc hakkında iki görüş vardır:
a) Bunlar, gayr-ı munsarıf olmalarından da anlaşılacağı gibi, isim olarak icâd edilmiş a'cemî (arapca olmayan) iki isimdir.
b) Bunlar, müştak (türetilmiştirler). İsım, bunları hemzeli olarak, diğer kıraat imamları hemzesiz olarak ya'cûc ve mecûc şeklinde okumuşlardır. Bir başka rivayete göre bunlar, (......) şeklinde okunmuştur. Bu kelimelerin, iki müştak isim olduğunu söyleyenler şu izahları .akmışlardır:
1) Kisâî, birincisinin ateşin tutuşması ve cayır cayır yanması manasına olan, (......) deyiminden alındığını, çok hızlı hareket ettikleri için "Ye'cûc" adını aldıklarını; ikincisinin de, denizin dalgası manasına olan (......) tabirinden geldiğini söylemiştir.
2) Ye'cûc, "çok tuzlu oldu" manasındaki, ifadesinden alınmıştır. Onlara hızlı hareket ettikleri için bu ad verilmiştir.
3) Kuteybi şöyle der: Bu kelime, "Erkek deve kuşunun, koşmasındaki sesi duyulduğunda, kullanılan (......) deyiminden alınmadır.
4) Halil şöyle der: Acc, mercimek gibi bir tahıldır. Mecc de, tükrüğün sürülmesidir. O iki kelimenin, bundan alınmış olunması muhtemeldir.
Müfessirler Ye'cûc ve Me'cûc'un hangi kavimden olduğu hususunda değişik şeyler söylemişlerdir. Bu cümleden olarak onların Türklerden olduğu ileri sürüldüğü gibi; Ye'cûc'ün Türklerden, Me'cûc'ün Ceyi ve Deylam kabilelerinden oldukları da ileri sürülmüştür.Sonra bazı kimseler, bunları bedenleri küçük, boyları bir karış kadar kısa insanlar olarak tavsif ederken; bazıları da, uzun boylu, iri cüsseli olarak tavsif etmiş ve kuşların pençesi gibi pençeleri bulunduğunu, yırtıcı hayvanların azı dişi gibi dişleri olduğunu söylemişlerdir.
Âlimler onların yeryüzünde nasıl fesat çıkardıkları hususunda da ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, onların insanları öldürdüğü; insan etleri yedikleri ya da, bahar günlerinde çıkıp insanların yeşilliklerini, ekin ve sebzelerini bitirdikleri söylenilmiştir. Kısaca, "fesat" kelimesi, bütün bu manalara da muhtemeldir. Muradını en iyi bilen Allah'dır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, iki sed arasındaki bölge halkının, Zülkameyn'e "Bizimle onlar arasına bir sed yapman için, sana bir vergi verelim mi?" dediklerini nakletmiştir. Hamza ve Kisâi hare kelimesini haraç şeklinde okumuşlar; diğer kıraat alimleri ise hare diye okumuşlardır. Hare ve Harâc kelimelerinin aynı anlama geldiği söylenmiştir. Yine bunların, farklı iki kelime olduğu da belirtilmiştir. İşte âlimler bu iki görüş üzere ihtilâf etmişlerdir. Buna göre elifsiz olara-hare kelimesinin, "ücret" anlamına geldiği söylenmiştir. Çünkü insanlardan her bir bir miktar ücret, para çıkarmış, derken öteki başka şeyler, diğeri daha başka şeyle-Harâc ise, her sene sultanın topladığı şeydir, (vergi, öşür). Ferrâ: harac, aslî, kök isimdir; hare ise, bir masdar gibidir" derken, Kutrub, hare cizye; harâc ise topraktadır" demiştir.
Sed Yapmak İçin Para istememesi
Onların bu talebi üzerine Zülkarneyn "Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet daha hayırlıdır. Haydi siz bana yardım edin " der. Yani, "Rabbimin beni sahibi kıldığı bol mal ve geniş zenginlik, sizin harcayacağın:: haraçtan daha hayırlıdır. Benim ona ihtiyacım yoktur" demektir. Bu, tıpkı Süleyman (aleyhisselâm)'ın, "İşte Allah'ın bana verdiği, sizin verdiğinizden daha çok hayırlıdır"(Nebe 36) demesi gibidir. İbn Kesir bu ifadeyi, izhâr edip iki nün ile mekkenenî şeklinde okurken, diğer kıraat âlimleri de, idgâm üzere, şeddeli tek bir nûn ile mekkenni şeklinde okumuşlardır.
Daha sora Zülkarneyn "Haydi siz bana kuvvetle yardım edin de, sizinle onlar arasına sağlam bir mani yapayım " demişti. Yani, "Benim sizin malınıza ihtiyacım yok. Fakat, adam ve alet-edevatla yardımda bulunun da, onlarla seddi-yapayım." Yine bunun manasının, "Bana, mal yardımında bulunun da, o malı bu önemli işe sarfedeyim. Yoksa, kendim için sizden mal istemiyorum" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Redm kelimesi, sed, duvar anlamına gelir. Arapça'da "kapıyı kapattım" anlamında yine, elbisemin yırtığı dikorek tamir ettim, onardım manasında, denilir. Redm kelimesi, sedd kelimesinden daha fazla kullanılır. "Üzerine yamalar vurulmuş" anlamında (......) tabiri de bu köktendir.
Seddin Yapılışı
96
Âyetin tefsiri için bak:98
97
Âyetin tefsiri için bak:98
98
"Bana, demir kütleleri getirin. Onun iki yanı tam denkleştiği vakit, "üfleyin" dedi. Nihayet onu bir ateş haline getirdiği zaman da, "Getirin bana, üstüne erimiş bakır dökeyim" dedi. Artık onu aşmaya da güç yetiremediler. Onu delmeye de muktedir olamadılar. "Bu, dedi, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vaadi gelince, o bunu dümdüz yapar. Rabbimin vaadi haktır".
Bil ki, zûbere'l-hadîd tabiri "Demir blokları ve parçalan" demektir. Halil: "ez-zubretu mine'l-hadtd" ifadesi, "büyük demir blok ve parçaları" demektir" demiştir. Hamza hariç, bütün kıraat imamları fiili, elifi uzatarak âtûnî şeklinde okumuşlardır. Hamza ise, "getirmek" masdarından olmak üzere (İ'tûnî) şeklinde okumuştu. Bu, Âsım'dan da rivayet edilmiştir. Bu, takdirinde olup, sonra bu bâ harf-i cerrî, şu ifadelerde de olduğu gibi, hazfedilmiştir: ve (ona teşekkür ettim); (Onu inkâr ettim; ona nankörlük yaptım).
Daha sona Cenâb-ı Hak "Onun iki yanı tam denkleştiği vakit" buyurmuştur. Bu cümlede bir hazf bulunmaktadır. Yani, "onlar o demir bloklarını Zülkarneyn'e getirdiler. Zülkarneyn onları üstüste koydu. Böylece, en aşağısından en yukarısına kadar iki dağın arasında yükselen birsed oluştu. Sonra Zülkarneyn, bu demir bloklara körükler yerleştirdi. Bu demirler, ısıtılıp da ateş haline gelince, bu ısınmış demirler üzerine erimiş bakırlar döktü. Böylece onlar birbirlerine kenetlenerek, âdeta yekpare, yalçın bir dağ haline geldiler" demektir. Bil ki, bu kesin bir mucizedir. Çünkü, böyle çok olan demir parçalan körüklenip ateş gibi olunca, hiçbir canlı ona yaklaşamaz. Halbuki onu körüklemek, ancak ona yakın olmakla mümkündür. Binâenaleyh, Allahü teâlâ sanki, bu büyük sıcaklığın tesirini o demirleri körükleyen insanların bedenlerinden uzaklaştırmıştır. Keşsâf sahibi: "Bu iki sed arasında yüz fersah mesafe olduğu söylenmiştir" der. İki fetha ile olmak üzere (sadefân) kelimesi, "iki dağın birbirine bakan iki yanı" anlamına gelir. Çünkü o iki yan, birbirlerine "tesadüf ederler" (birbirlerine bakarlar) ve birbirlerine tekabül ederler. Bu kelime, iki damme ile sudufeyn ve bir damme ve sükûn ile sudfeyn şeklinde de okunmuştur. Kıdr kelimesi, "bakır eriyiği"ne denir; zira o, sıvı olup akar. Bu kelime ufrığ (üfleyeyim) fiilinin mefûlü olarak mansubtur ve takdiri de, "bana bakır eriyiği getirin de, o bakır eriyiğini o demir parçalarının üzerine dökeyim" şeklindedir. Ancak, birinci "demir eriyiği" kelimesi, ikincisi kendisine delâlet ettiği için hazfedilmiştir.
Cenâb-ı Hak daha sonra "...muktedir olamadılar" buyurmuştur. Fiilde, kolaylık olsun diye, te harfi hazfedilmiştir. Çünkü te mahreç bakımından tîya yakındır. Bu ifade, sînin sâd'a çevrilmesiyle şeklinde de okunmuştur. ifadesine gelince, bu "onun üstüne çıkmaya ve onu aşmaya" demektir. Yani, "çok yüksek olduğu ve birbirine iyice kenetlendiği için ne onun üzerine çıkabildiler, ne de çok katı ve sert olduğu için onu delebildiler" demektir.
Sonra Zülkarneyn "Bu, Rabbimden bir rahmettir" demiştir. Burada "bu" ifadesi, o şedde işarettir. Yani, "Bused, Allah'tan bir nimet ve kullarına bir rahmettir" demektir. Veya bu zamirle, "o iki dağın yakasını bir araya getirip dümdüz yapma imkanı ve kudreti Allah'tan bir rahmettir" demektir. "Fakat, Rabbimin vaadi gelince" yani Kıyametin gelmesi yaklaşınca, Allahü teâlâ o şeddi, dümdüz eder. Yerle bir eder. Arapça'da, yüksek iken, yerle bir, dümdüz olan herşey hakkında (indekke) "dümdüz oldu" fiili kullanılır. Bu kelime, "dümdüz arazi, toprak" manasında olmak üzere, med ile (dekkae) şeklinde de okunmuştur. "Rabbimin vaadi haktır"
Kıyametin Yaklaşması
99
Âyetin tefsiri için bak:101
100
Âyetin tefsiri için bak:101
101
"O gün, biz onları birbiri içinde dalgalanır halde bırakmışızdir. Artık, sûra da üfürülmüştür. Böylece, hepsini (mahşerde) derleyip toparlamışadır. Beni anma hususunda gözleri perdeli olan, (Kur'ân'ı) dinlemeye tahammül edemeyen kâfirlere, o gün cehennemi öyle bir arzedeceğiz ki".
Yecûc ve Me'cücün Çıkışları
Bil ki, buradaki "onları" zamiri, Ye'cûc ve Mecûc'a râcidir. "O gün" ifadesiyle ilgili birkaç görüş bulunur:
1) Şeddin yapıldığı gün onlar, şeddin gerisinde, orayı aşmaktan men edildikleri için, birbirine girerek dalgalandılar" demektir.
2) Buradan çıkış esnasında, birbirlerine girerek dalgalanacaklardır. Denildiğine göre, onlar, şeddin gerisinden çıktıkları zaman, dalga dalga sürüler halinde ülkelere yayılacakları denize ulaşıp bütün suyunu içecekler ve bütün canlılarını da yiyeceklerdir. Sonra, ağaçları yiyecekler; insanların etlerini yiyecekler. Ama, Mekke, Medine ve Beyt-i Makdis'e gelemiyecekler. Daha sonra Allahü teâlâ, onların üzerine bazı canlılar gönderecek, bu canlılar da onların kulaklarının içine girecekler, böylece de onlar ölecekler.
3) Buradaki "o günden murad, "Kıyamet günü"dür. Bütün bu görüşler muhtemel olmakla beraber doğruya en yakın görüş, bundan muradın, "Allah'ın o şeddi, yerle bir ettiği gün" olmasıdır. İşte o esnada, Yecûc ve Mecûc birbirine girip dalgalanır, bundan sona da Sûra üflenir. Böylece bu da Kıyametin alâmetlerinden olmuş olur.
Sûr" hakkındaki izah daha önce geçmişti; sonra yine gelecek. Cehennemin kâfirlere arzedilmesi ve gösterilmesi; böylece de, bütün dehşetiyle ortaya çıkması kâfirlere Dir tür ceza yerine geçirilmiştir. Çünkü bu onlara, büyük bir gam ve hüzün, endişe verir. Allahü teâlâ cehennemi, kör ve sağır olan kâfirlere açıp göstereceğini beyan etmiştir. "Körlük" ayetteki, "Beni anma hususunda gözleri perdeli olan" ifadesiyle anlatılmıştır. Bundan murad, o kâfirlerin hakkı kabulden şiddetle kaçınmalarıdır. Buradaki "sağırlık" ise, ayetteki; "Kur'an'ı dinlemeye tahammül edemezler" ifadesiyle anlatılmıştır. Yani, "onların halleri sağırlıktan daha ileridir. Çünkü sağır olan kimse, eğer kendisine iyice bağınlırsa, duyabilir. Bunlar ise, bu güçten de yoksundurlar" demektir. Alimlerimiz, "(Kur'ân-ı) dinlemeye tahammül edemezler" ifâdesini, "istitâ'anın, fiille beraber olduğu'na delil getirmiştir. Bu böyledir, çünkü onlar, işitmedikleri zaman, muktedir olamamış oldular. Kâdî ise, "Bundan murad, o kâfirlerin, kelâm-ı ilahiyi dinlemekten nefret etmeleri ve bunun onlara çok ağır gelmesidir. Bu, bir adamın, "Falancaya bakmaya tahammül edemiyorum" demesi gibidir" demiştir. İşte burası, Zülkarneyn kıssasının sonudur.
Kâfirlerin Ziyanı
102
Âyetin tefsiri için bak:106
104
Âyetin tefsiri için bak:106
105
Âyetin tefsiri için bak:106
106
Âyetin tefsiri için bak:106
106
"Kâfirler, Beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz, cehennemi o kâfirler için bir konak olarak hazırladık. De ki: "işler bakımından en çok ziyana uğrayanları, kendilerinin iyi yaptıklarını sanarak, dünya hayatındaki gayretleri boşa gitmiş olanları size haber vereyim mi? Onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edip de yaptıkları boşa gitmiş olanlardır. Biz, Kıyamet gününde onların işte bunlar amellerini tutmak için terazi koymayacağız. Cezası, inkâr ettikleri ve ayetlerimle peygamberlerimi alaya aldıkları için cehennemdir".
Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bil ki Allahü teâlâ, kâfirlerin halini beyan edip, onların Kur'ân'dan ve Resûlullah'ın getirdiği şeyleri dinlemekten yüz çevirdiklerini beyan edince, bunun peşisıra, "Kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar?" buyurmuştur. Bundan murad şudur, "Onlar, ayetleri tefekkür etmekten yüz çevirip Allah'ın ve Resulünün emirlerini kabul etmemede direnirlerken, kendilerine taptıkları o şeylerden faydalanabileceklerini mi zannediyorlar?" Bu, kınama ye azarlama üslûbunda gelmiş olan bir istifhamdır,
İkinci Mesele
Ebu Bekir, Asım'a nisbet etmeksizin, bu ayeti sînin sükûnu, bâ'nın ref'iyle (efe hasbu) şeklinde okunmuştur. Bu, Ebu Bekir'in, Asım'dan farklı okuduğu yerlerden birisidir.
O, bu kıraatin, Emirul müminin Ali İbn Ebi Talib'in Kıraati olduğunu söylemiştir. Buna göre hasbü kelimesi mübtedâ, cümlesi de haberdir. Mana ise, "şunları dost edinmeleri, onlara yetecek ve kâfi gelecek midir?" şeklindedir. Diğer kıraat namları ise bunu mazi sîğasıyla Şeklinde okumuşlardır ki, buna göre bunda mahzuf bulunmaktadır. Mana, "kâfirler, kullarımı dostlar edinmelerinin faydaları alacağını mı zannettiler?" şeklindedir.
Üçüncü Mesele
Buradaki "kullarım" kelimesi hakkında birkaç görüş bulunmaktadır. Bununla, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın ve meleklerin kastedildiği söylenmiştir. Yine, "Bunlar, kâfirlerin dost edinip kendilerine itaat ettikleri şeytanlardır" denilmiştir. Bunların putlar olduğu da söylenmiştir. Putlar, "sizin gibi kullardır" (Araf, 194) ayetinde olduğu gibi; kullar olarak Allahü teâlâ sonra "Biz, cehennemi o kâfirler için bir konak olarak hazırladık" buyurmuştur. Nüzülâ kelimesiyle ilgili iki görüş bulunmaktadır:
1) Zeccâc, "Bu kelime, gidilecek ve konaklanacak yer demiştir" demiştir.
2) Bu, "konaklayan misafirler için hazırlanmış yer" anlamındadır. Bunun bir benzeri de, "Onları elim bir azâb ile müjdele" (Al-i imrân. 21) ayetidir.
En Fazla Hüsranda Olanlar
Allahü teâlâ sonra, bu kavmin cehaletine işaret eden şeye dikkat çekerek "De ki: İşleri bakımından çok ziyana uğrayanları, dünya hayatındaki gayretleri boşa gitmiş olanları size haber vereyim mi?" buyurmuştur. Burada kastedilenlerin ruhbanlar olduğu söylenmiştir. Bu, "Yorucu işler yapan(lar)" (Gâşiye, 3) ayeti gibidir. Mücahid'den, bunların ehl-i kitab oldukları görüşü; Hazret-i Ali'den de Ibnu'l-Kevvâ' bunları Hazret-i Ali'ye sorunca, onun, "Bunlar, Harûrâ halkıdır" dediği rivayet edilmiştir. Esas olan işe şöyle denilmesidir: Bunlar, aslında günah olan bazı amelleri taat (ibadet) zannı ile yapanlardır. Bu ameller taat olsa bile, onlar kâfir oldukları için, kendilerinden bunlar edilmez. O halde onlar, bu amelleri mükafaat ümidi ile yapmışlar, ücret almak Kıyamette paçalarını kurtarmak için böyle gayret etmiş ve yorulmuşlardır. Onlar umduklarını elde edemedikleri için, Allah onların dâllin (sapmış) olduklarını beyân etmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak onların ne yaptıklarını beyân ederek "Onlar Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edip de lan boşa gitmiş olanlardır" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
"Onu gördüm" manasında (......) denilmesinin de delalet ettiği gibi, "Allah'a lika (kavuşma)", Allah'ı görme demektir. İmdi, eğer, "Lika, "kavuşmak" demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Su, takdir edilmiş bir emr üzere, iltikâ etti (birbirine kavuştu)" (Kamer, 12), buyurmuştur. Halbuki bu manada kavuşma Allahü teâlâ için imkansızdır. Binâenaleyh bunu, Allah'ın mükafaatına kavuşma manasına hamletmek gerekir?" denilirse, şöyle cevap verilir: "Lika" aslında kavuşmak, karşı karşıya gelmek manasına ise de, "görme" manasında kullanılması da zahir ve meşhur bir mecazdır (yaygındır). Mu'tezile'nin "Bununla, Allah'ın mükafaatına kavuşma" kastedilmiştir" şeklindeki hükümleri, ancak ayette bir takdir yapma ile olur. Halbuki lafzı, meşhur ve yaygın mecazî manasına hamletmek, onu, yapılacak bir takdire göre ortaya çıkacak bir manaya hamletmekten daha uygun olduğu malumdur.
İkinci Mesele
Mu'tezile, ayetteki, "Amelleri boşa gitmiştir" ifadesni amellerin boşa gitmesinin ve silinmesinin doğru bir hüku olduğuna delil getirmişlerdir. Biz bu meseleyi Bakara Sûresi (217) ayetinin tefsirinde tafsilatlı olarak ele almıştık. Bundan dolayı burada tekrar etmiyoruz.
Kâfirlerin Önemsizliği
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Biz, Kıyamet gününde onların amellerini tartmak için terazi koymayacağız" buyurmuştur. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
1) Biz onları, hor görüyoruz. Onların, yanımızda hiçbir kıymetleri yoktur.
2) Biz onlar için, bir terazi kurmayız. Çünkü terazi, ancak taat ve günahların nisbetini belirlemek ve hem günah hem sevabı olan mü'minler için konulur.
3) Kâdı şöyle der: "Günahları fazla olan kimsenin yapmış olduğu ibadet ve taatlar, sanki hiç yapılmamış gibidir. Binâenaleyh o taatların hiçbiri, tartıya girmez Bu tefsir Mu'tezilî Kadı'nin, "amellerin boşa çıkması ve silinmesi" görüşüne göredir.
Allahü teâlâ sonra "İşte bunlar onların cezası cehennemdir" buyurur. Binâenaleyh buradaki zalike "Bahsettiğimiz bütün bu çeşitli ceza ve tehdidler, onların bâtıl amellerinin karşılığıdır" demektir. "Cehennem" cezâühum ifâdesinin atf-ı beyanıdır. Cenâb-ı Hak, bu cezanın, şu iki suçun toplamına göre verildiğini beyan etmiştir:
a) Onların inkârları,
b) İnkârlarına ilaveten, Allah'ın ayetleri ve peygamberleri ile alay etmeleri, sırf inkar ve yalanlama ile yetinmeyip, işi onlarla alay etmeye kadar vardırmaları...
Müminlerin Mükâfatı
107
Âyetin tefsiri için bak:108
108
"iman edip, sâlih ameller işleyenlere gelince, onların konaklan da Firdevs cennetleridir. Onlar, orada ebedi kalırlar ve oradan ayrılmak istemezler".
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Allahü teâlâ, vaidinin peşisıra vaadinden bahsetmiştir. Yine O, cehennemin kâfirler için bir konaklama-ağırlama (!) yeri olduğunu belirtince, bunun peşisıra, iman ve sâlih amele teşvik edecek şeyleri zikrederek, "iman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onların konaklan da Firdevs cennetleridir" buyurmuştur.
İkinci Mesele
Amel-i sâlih, iman üzerine atfedilmiştir. Birbirine atfedilenler, birbirinden farklı şeylerdir. Binâenaleyh bu, sal ıh amelin imandan başka olduğunu gösterir.
Üçüncü Mesele
Katade: Firdevs'in, cennetin merkezi ve en üstün yeri olduğunu söylerken, Kâ'b "Cennetler içinde, Firdevs'den daha üstün ve yücesi yoktur. Orada, emr-i bi'lmarûf, nehy-i münker (iyiyi emir, kötüyü nehyeden) kimseler bulunacaklardır" demiştir. Mucahid "Firdevs, Rumca, "Bahçe" manasınadır" der. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Cennet yüz derecedir ve her iki derecesi arasındaki mesafe yüz yıllık yoldur. En üst derecesi ise Firdevs'dir. Dört nehir de cennettendir. Firdevs onların da üstündedir. Binâenaleyh Allah'dan cenneti istediğinizde, ondan Firdevs'i isteyiniz. Çünkü Firdevs'in üzerinde o Rahman'ın Arşı vardır ve cennet nehirleri oradan çıkar." Müsned, 2/335, 339.
Dördüncü Mesele
Bazıları şöyle demişlerdir: Allahü teâlâ, bütün cenneti mü'minler için bir konaklama ve ağırlama yeri kılmıştır. Kerim (cömert) olan, ağırlamanın yanısıra hil'at da giydirir (elbiseler verir). Halbuki cennetin bütününden sonra, geriye sadece ru'yetullah (Allah'ı görme) kalır, imdi: "Allahü teâlâ ilk ayette cehennemin tamamını kâfirler için bir konaklama kılıp, cehnnemden sonra da daha ileri bir azab kalmayacağına göre, burada da cennetin tamamını müminlere konaklama kılmış ve artık cennetin ötesinde bir ikram kalmamıştır?" diye bir sual sorulacak olursa şöyle cevap veririz: "Cehenneme girdikten sonra kâfir için, bundan daha ileri bir azab derecesi daha vardır. Bu da, kâfirin Allah'ı görememesidir. Nitekim Hak teâlâ, "Hayır, şüphesiz ki onlar o gün Rablerinden katiyyen mahrumdurlar. Sonra onlar muhakkak ve muhakkak o alevli cehenneme gireceklerdir" (Mutaffifin, 15-16) buyurmuş ve cehenneme girmeyi, Allah'ı görememeden sonra zikretmiştir.
Cennetlikler Nakil İstemezler
Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Oradan ayrılmak istemezler" buyurmuştur. "Hivel", tahavvül, yer değişimi demektir. Arapaca'da "O, yerinden ayrıldı" denilir. Bu tıpkı, "Yine onu sevmeye döndü" denilmesi gibidir. Yani "Cennet mutlulukları ve mükafaatları üzerinde, bunlardan daha ileri başka bir mutluluk ve hayır yoktur. Ehl-i cennet bunlardan başa birşey istesinler" demektir. Bu ifade, cennetin son derece mükemmel olduğuna delalet eder. Çünkü insan dünyada iken, saadet sayılacak bir dereceye ulaştığında, gözü yine de'ondan üstün olana geçer."
Allah'ın Kelimeleri Tükenmez
109
Âyetin tefsiri için bak:110
110
'De ki: "Rabbimin kelimelerini yazmak için, denizler mürekkeb olsa ve bir o kadarını da, yardımcı olarak onlara ilave etsek, Rabbimin kelimeleri (yazılıp) yenmeden, o denizler tükenir." De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilahınızın, ancak tek ilah olduğu vahyediliyor. Artık kim Rabbisine avuşmayı ümid ve arzu ediyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbisine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın".
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bil ki Allahü teâlâ bu sûrede, çeşitli delil ve beyyinelere (açıklamaları) getirip, geçmiş kimselerin kıssalarından bahsedince, Kur'ân'ın mükemmelliğine dikkat çekerek, 'De ki: "Rabbimin kelimelerini yazmak için, denizler mürekkeb olsa" buyurmuştur, Midâd" mürekkeb demektir. Bu, kandilin yağına da denilir. Buna göre mana, "Eğer Allah'ın ilmini ve hükümlerini kelimelerle yazacak olsan ve denizler de bu yazma için mürekkep olsa" şeklindedir. Buradaki Bahr kelimesi ile, cins (bütün denizler) murad edilmiştir, yani "Bütün denizler mürekkep olsa, Cenâb-ı Hakk'ın kelime ve hükümleri yazılıp bitmeden, bu mürekkep tükenirdi" demektir. Sözün özü şudur: Denizleri ne kadar geniş ve büyük görürsen gör, bil ki bunlar sınırlıdır. Ama Allah'ın nı sonsuzdur. Sınırlı olan şey, kesinlikle sınırsız olana yetmez."
Hamza ve Kisâî fiil cemi olan fail "kelimât" lafzından önce yer aldığı için, yâ ile (müfret) olarak yenfede şeklinde okurlarken; diğer kıraat imamları, fail müennes olduğu için (müennes olarak) tenfede şeklinde okumuşlardır.
Rivayet olunduğuna göre, Huyeyy b. Antab, "Kitabınızda, "Kime hikmet verilirse, muhakkak ki ona çok hayır verilmiştir" (Bakara. 269) denilmektedir. Fakat azler (yine o kitabınızdan), "Size az bir ilimden başkası verilmemiştir" (isra. 85) ayetini de okuyorsunuz" deyince, işte bu ayet nazil olmuştur: Yani "Evet, bu çok olan hayırdır, fakat bu çok hayır, Allah'ın kelimeleri (ilim) denizinden ancak bir katredir" denilmek istenmiştir.
İkinci Mesele
(Ehl-i sünnet) âlimlerimizin, "Allah'ın kelamı bir bütündür" şeklindeki sözlerini tenkid eden muhalifler, bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Bu ifade, Allah'ın pek çok kelimeleri olduğunu gösteren açık bir ifadedir." Alimlerimiz, ayetteki "kelimeler" sözünü, Allah'ın ilminin müteallekâtı (yani bildiği şeyler) manasına almışlardır. Cübbâî şeyle der: Ayetteki, "Rabbinin kelimeleri tükenmeden" ifâdesi, Allah'ın kelimelerinin tükenebilir olduğunu gösterir. Yokluğu (tükenebilirliği) söz konusu olan şeyin kadim zıması imkansızdır. Hem sonra Cenâb-ı Hak, "Bir o kadarını da yardımcı olarak (o denizlere) ilave etsek" buyurmuştur ki bu da, Allahü teâlâ'nın, bunu getirmeye (yapmaya) kadir olduğuna delâlet eder. Getirilebilen şey muhdes (mahluk) olur. Muhdee olan da, onun mislidir. O halde, o da muhdestir."
Âlimlerimiz buna, "Bununla, Cenâb-ı Hakk'ın o ezeli ilim sıfatının tealluk ettiği (bildiği) şeyler kastedilmemiştir (yoksa o sıfatın bizzat kendisi kastedilmiştir)" diye cevap vermişlerdir.
Peygamberin Beşer Olusu
Bil Ki Allahü teâlâ, Kelâmının (Kur'ân'ın) mükemmel olduğunu beyan buyurunca, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tevazu yolunu tutmasını emrederek, "De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana yalnız vahyolunuyor" buyurmuştur. Bu, (insan olarak) herhangi bir bakımdan aramızda bir farklılık yoktur. Fakat Cenâb-ı Hak bana, "Bir, tek ve samed (hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu) Allah'dan başka ilahın olmadığını" vahyediyor" demektir. Ayet şu iki neticeye delâlet eder.
a) Buradaki innema (ancak) kelimesi hasr manasını ifade eder.
b) Allah'ın tek bir ilah oluşunu, şem'î (nakli) delillerle isbat etmek mümküne Biz bu iki neticeyi, diğer sûrelerde çok kuvvetli izahlarla anlattık.
Allahü teâlâ sonra "Artık kim Rabbisine kavuşma ümid ve arzu ediyorsa" buyurmuştur. "Recâ", insanın faydalı şeylerin kendis ulaşıp gedeceğini sanması ve ummasıdır; "Harf" ise, zararlı şeylerin kendisine ulaşa geleceğinden korkması ve endişe etmesidir. Âlimlerimiz ayetteki, "Rabbe kavuşma" ifadesini, Allah'ı görme manasına alırlarken; Mu'tezile bunu, Allah'ın mükafına kavuşma ve ulaşma manasına almıştır. Bu münazaranın, bahsi biraz önce geçmişti. Hayret... Allahü teâlâ bu sûrenin sonunda Kendisinin görülebileceğine delalet edecek hususları şu üç ayette ortaya koymuştur:
a) "Onlar Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr ederler"(Kehf, 105) ayeti
b) "O (mü'minlerin) konakları da Firdevs cennetleridir" (Kehf, 105) ayeti.
c) "Artık kim Rabbisine kavuşmayı, ümid ve arzu ederse" (Kehf, 110) ayeti. Bu ayetlerden daha güçlü bir beyân olamaz.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Salih amel işlesin" yani "Allah'a kavuşma arzu ve ümidini taşıyan kimse, sâlih amellerle meşgul olsun" buyurmuştu Salih (iyi-güzel) amel, bazan Allah rızası için, bazan da görsünler-duysunlar (riya ve sum'a) için yapıldığından dolayı, ayette şu iki şarta yer verilmiştir:
a) Allah rızası için yapılmaları şartı.
b) Her türlü şirkten uzak olmaları şartı. İşte bu sebeble Cenâb- Hak, "ve Rabbisine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın" buyurmuştur.
Rivayete göre bu ayet Cündeb b. Züheyr (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Çünkü o, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Ben amellerimi Allah rızası için yapıyorum ama, onları yaparken eğer birisi beni görürse, bu da hoşuma gidiyor" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine "Hiç şüphesiz Allah, kendisinde bulunan ameli kabul etmez" Benzeri, Mûsned, 5/5. buyurmuştur. Yine rivayet edildiğini gör Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Senin için iki iki ecir vardır: Gelinin ücreti ve açık olanın ücreti" demiştir Tirmizi, zühd, 49 (4/594).Birinci rivayet, "Yaptığı ameli ile riya ve gösterişi kastetiğindeki" şeye; ikinci rivayet de, yaptığı amekte, (başka insanların da) kendisine uymalarını, (aynını yapmasını) isteyerek, göstermesine şarettir. Birincisi, mübtedilerin (işe yeni başlayanların); ikincisi ise kâmil kimselerin makamıdır. Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd; Efendimiz Hazret-i Muhammed'e âlime ve ashabına salat olsun.
Musannif (Râzî) şöyle der: Bu sürenin tefsiri, Gaznîn şehrinde, 602 senesinin safer ayının 17'sinde Salı günü tamamlandı. Ekremü'l-Ekremin ve Erhamur-Hahimin olan Allah'dan, Kıyamet günü bize mağfiret ve fazlını nasib etmesini niyaz ederiz. O, en büyük lütuf sahibidir.