FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Kâf Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2

33. Âyetin Tefsiri

"Rahman'a, gıyabında saygı gösteren, hakkın taatına yönelmiş bir kalb ile gelen kimselere hastır".

Bu ayetle ilgili birkaç izah var:

1) En dikkat çekici olan bu görüşe göre, bu ifâde, bir manâda (nida olunan)dır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Ey, Rahman'dan haşyet duyanlar.. Esenlik içinde cennete giriniz.." buyurmuştur. Nida harfinin hazfolunması, yaygın olan bir kullanıştır.

2) Ayetteki (......) ifâdesi, (Kaf, 32) ifâdesindeki (......) ifâdesinden, bedel olup, harf-i cer yeniden getirilmemiştir.. Buna göre kelâmın takdiri, "Cennet, Rahman'a, gıyabında saygı gösteren ... kimselere yaklaştırıldı" şeklinde olur.

3) ifâdesinde, zikredilmemiş olan malûm bir mevsûf bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle der: "Allah'a dönen her bir şahıs, her bir kul, vb. kimseler için..." Buna göre, ifâdesi, buradaki mevsûftan (şahıs, kul) bedel olmuş olur. İşte bunlar, Zemahşerî'nin zikretmiş olduğu üç izah şeklidir.

İsm-i Mevsûl İle Tavsif

O, şöyle (de) demiştir: (......) ifâdesinin, (......) ya da (......) kelimesinden bedel olması caiz değildir. Çünkü (......) ve (......) kelimesiyle, az önce de anlattığımız gibi, zikredilmemiş olan malûm, bilinen bir mevsûf nitelenmiştir. Bedel ise, kendisinden bedel tutulan hükmündedir. Böylece edatı kendisiyle vasıflanılan bir ifâde (sıfat) olmuş olur.. Oysaki, (......) ile sıfatla tavsif yapılmaz. Meselâ, "Bana gelen adam, benimle oturdu..." denilmesine karşılık, denilemez.. Zemahşerî'nin sözünün tamamı budur. Buna göre şayet birisi, ile edatı, ism-i mevsûl olmaları hususunda müşterek oldukları halde, kendisiyle sıfatlama yapılabilme hususunda niçin müşterek olamasınlar?!" derse, deriz ki: Mesele aklî bir husus olup, biz bunu u ile ilgili açıklamada beyân edeceğiz.. Bu konudaki husus, oradan anlaşılacak. İşte (bu amaçla) diyoruz ki: (mâ) edatı müphem bir isim olup, her şey için kullanılabilir. İfâde ettiği ise, "o şeydir" şeklindedir. Fakat "şey", en umumî ve kapsamlı bir ifâdedir. Çünkü cevher, bir "şey"dir, araz, bir "şey"dir, vâcib bir "şey"dir, mümkin bir "şey"dir. Anlayışta, daha umumî olan daha hususî olandan önce gelir. Çünkü sen uzaktan bir gölge görsen, önce desin ki, "Bu bir şey'dir." Sonra, onun insanlarla alakalı bir şey olduğunu anlayınca, "(Bu gölgenin sahibi) bir insandır" dersin. Onun bir erkek olduğunu anladığında da, "O bir adamdır" dersin. Kuvvetli olduğunu gördüğünde ise "(Güçlü kuvvetli), cesur, vb. dersin. Şu halde daha umumî olan, daha çok maruftur, tanınır. Anlayışta da, daha hususî olandan önce gelir. Demek ki, (......)'nın ifade ettiği her şeyden önce gelir.. O zaman da, onun sıfat olması uygun olmaz; zira sıfat, mevsûftan sonra gelir.. Yapılan bu izahlar, aklî cihetten idi. Bunun nahiv bakımından izahına gelince edatı ile tavsifte bulunulamaz?). Çünkü, "hakikatler" ile tavsifte bulunulamaz. Meselâ, "Adam cisim bana geldi..." denilemez. Ama, "Konuşan bir cisim bana geldi" denilebilir. Çünkü vasıf, mevsûf ile kaimdir. Hakikat ise, başkasıyla değil, kendikendisiyle kaimdir.. Şu halde başkasına sıfat olan her bir şeyin anlamı, "Bir şey ki, şöyle şöyle hususiyeti var.." şeklindedir. O halde bizim (alim) şeklindeki sözümüz, "Bir şey ki, onda ilim ya da âlimlik var.." anlamındadır. O halde sıfat mefhûmunun içine, "başka bir durumla birlikte bir şey" kavramı girmektedir ki, bu da "(Bir şey ki), onun şöyle şöyle özelliği vardır.." kavramıdır... Fakat mücerret olarak "şey" anlamındadır; o halde onda, sıfatın kendisiyle tamamlandığı şey, (kavram) bulunmaz; ki bu da, manası, "şöyle şöyle vasfı az olan (şey)" şeklinde olan, başka bir husustur. O halde (......)'nın sıfat olması caiz olmamıştır. Bu husustaki söz ortaya çıkınca, (artık deriz ki) akıllılar hakkında olan edatı, hem akıllılar, hem de gayr-i âkil varlıklar hakkında olan edatı gibidir. o halde edatının manası, "Bir insan, bir melek" ya da, bunlar dışındaki "akıllı hakikatler" şeklindedir. Hakikatler ise sıfat olarak vaki olmazlar. (ellezî) ifâdesine gelince, bu, hem hakikatler, hem de sıfatlar hakkında kullanılır. Onun mefhûmuna da, ile değil de ile yapılan tavsifin kapsamına girenden daha çok tarif girer..

Mana İle İlgili İncelikler

Ayette bir takım manevî nükteler bulunmaktadır: "Haşyet" ve "havf" kelimelerinin anlamı, dilcilere göre aynıdır. Fakat, aralarında böyle bir fark bulunur: "Haşyet", kendisine haşyet duyulanın azametinden kaynaklanır. Çünkü (......) ve (......) harflerini muhtelif kalıplar içinde bir araya getirilmesi, Terkibi, bir "heybet" anlamını taşımaktadır. Bu sebeple gerek öndere (seyyid) gerek yaşı ileri adama, şeyh ismi verilir; çünkü her ikisi de, mehabet sahibi olup, arlara saygı duyulur. "Havf" (korku) ise, haşyet duyanın zayıflığından ileri gelen bir olcudur, ürpermedir. Çünkü (......) ve (......) harflerinin muhtelif kalıplar halinde terkip edilmesi, zayıflık manasına delâlet eder ki, hîfe ve "korkmak; gizlenmek" kelimeleri de bunu göstermektedir. Eğer bunların manaları, birbirine yakın olmasaydı, Meselâ Kur'ân-ı Kerim'de, (Enam, 63) ve (Araf, 205) şeklinde varid olmazdı. Korkanda olduğu gibi, gizlenende de bir zayıflık bulunmaktadır. İşte bunu anladığın zaman, o incelik de ortaya çıkmış olur.. Ki bu da şudur: "Allah, korkunun, kendisinden haşyet duyulanın azametinden kaynaklandığı durumlarda, Kur'ân'ın pekçok yerinde, "haşyet" lafzını zikretmiştir. Meselâ "Allah'dan, ancak alimler haşyet duyarlar..." (Fâtır, 28) ve "Eğer biz Kur'ân'ı bir dağ indirseydik, muhakkak ki onu, Allah'ın haşyetinden baş eğmiş, paramparça görürdün..." (Haşır, 21) buyurmuştur. Dağda bir zayıflık yoktur ki, korku, bu zayıflıktan neşet etsin.. Şüphesiz Allah çok yüce ve azimdir ki, kuvvetli olan herkes ondan haşyet duyar.. Yine Cenâb-ı Hak, Onları Rablerini büyük tanıyıp (O'nun korkusuyla) rikkate gelirler.."(Mü'minun, 57) buyurmuştur. Oysaki, melekler (zayıf varlıklar olmayıp), kuvvetlidirler. insanlardan korkuyordun. Halbuki Allah, Kendisinden haşyet duymana daha çok layıktır" (Ahzâb, 37) buyurulmuştur. Yani, "Onları gözünde büyüterek onlardan korkuyorsun. Oysa ki, sende, onlara nisbetle bir zayıflık yok..." "Korkma, hüzünlenme..." (Ankebût. 33) buyurulmuştur. Yani, "Zayıflık göstererek korkma; çünkü onların bir azameti yok!.." "Öyle bir günden korkarlar ki"(Nur, 37) buyurulmuştur. Oysa ki, Allah'ın azametine nisbetle o (kıyamet) gününün azameti, azdır. "Korkmayıne, hüzünlenmeyiniz..."(Fussilet, 30) buyurulmuştur. Yani, "Ahirette, hoşlanılmayacak herhangi bir şeyin basınıza geleceği sebebiyle korkmayın... Çünkü, hoşlanılmayacak bütün şeyler, sizden uzak tutulmuştur..." korkarak, gözetleyerek... (Kassas, 18)

"Beni öldürmelerinden korkuyorum"(Kasas,33) buyuruimuştur. Çünkü Musa (aleyhisselâm), tek ve zayıf (arkasız) idi... Harun (aleyhisselâm) da, "Şüphesiz ben korktum"(Taha, 94) demiştir. Bu, Harun (aleyhisselâm)'un zayıflığından değil de, Musa (aleyhisselâm)'nın, Harun (aleyhisselâm)'un gözündeki azamet ve heybetinden kaynaklanmaktadır. Yine, "Bunun için onları bir azgınlık ve kâfirlik bürümesinden endişe ettik de..."(Kehf, 80) buyurulmuştur. Bu, ondaki (Hızır) bir zâfiyyetten dolayı değildir.

Sözün özü şudur: Sen, haşyet kelimesinin kullanımını iyice düşündüğünde, onun, kendisinden haşyet edilendeki azamet sebebiyle duyulan korku hakkında kullanıldığını görürsün, havf kelimesinin kullanılışına baktığındaysa, onun, korkan kişideki bir zâfiyyetten dolayı ileri gelen korku hakkında kullanıldığını anlarsın.. Bu, ekser yerde böyledir. Bazan, buna rastlanmayabilir, ama bu konuda, çokluk ve kesret yeterlidir..

2) "Rahmet" vasfı, çoğunlukla "haşyet "in zıddı ve mukabili olduğu halde, müttakinin medhine bir işaret olmak üzere "Rahman'dan haşyet duyan..." buyurmuştur. Şöyle ki, Allah'ın merhameti o kimseyi, azametinden dolayı haşyet ve korkudan alıkoymamıştır.. Cenâb-ı Hak (Haşır, 21) buyurmuştur ki, bu, kâfirin kınanmasına bir işarettir. Çünkü, azamet ihtiva edilen Allah lafzının ifâde ettiği ulûhiyyet, o kâfiri, Allah'tan korkmaya sevketmemiştir. Cenâb-ı Hak (Fatır, 28) buyurmuştur, çünkü hasr ifâde eder. Dolayısıyla burada câhil kimsenin, Allah'tan haşyet edemeyeceğine bir işaret vardır. Böylece Allahü teâlâ, onu iktizâ eden şeyin (azamet) bulunmasına ve buna bir mâni bulunmamasına rağmen, onun haşyet içinde bulunamayacağını beyan etmek için zikretmiştir. Ki, haşyeti gerektiren şey de, ilahî rahmetin olmasıdır. Biz bunu, Yasin Sûresi'nde anlattık.

Rahman Vasfının Anlamı

Burada, bir başka şeyi ilave etmek istiyoruz ki, o da şudur: Ayetteki, "Rahman" ifâdesi, mâni olana değil haşyeti iktizâ edene bir işarettir. Bu böyledir, zira, "Rahmân"ın manası, yaratmak suretiyle, eşyaya ve nesneye varlığını veren; "Rahmân"ın manası da, yarattığı o şeylere rızık vermek suretiyle, onların hayatlarını sürdürmeyi onlara lütfeden, demektir. O halde Allah, dünyada iken de hem Rahman'dır, hem Rahîm'dir. Rahmandır, zira bizi, rahmetiyle yoktan var etmiştir. Rahîmdir, zira rızık vermek suretiyle, hayatiyetimizi sürdürmeyi sağlamıştır. Rızık vermek suretiyle bekayı sağlamanın, bazan, çaresiz kimseleri yedirip içiren ve meselâ, hakkında "Falancanın hayatiyetini sağlayan falancadır" denilebilen kimselerden de meydana geldiği sanılsa bile, Allah'dan başkası hakkında Rahîm denilmez! Allah, ahirette de, hem Rahman hem Rahîm'dir. Rahmân'dır, çünkü bizi yeniden dirilten O'dur; Rahîm'dir, çünkü orada bize rızık veren O'dur. Biz bu hususu, Fâtiha'nın tefsirinde anlatmıştık. Çünkü Biz, şöyle demiştik: Allah, bizi yarattığı için Rahman olduğuna; bize, dünyada rızık verdiği için, Rahîm olduğuna işaret etmek için, "Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla..." buyurdu...

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bir rahmet olarak, cümlesinden sonra yeniden, "er-Rahmân, er-Rahîm" buyurmuştur. Yani, "O, bizi, ahirette ikinci kez yaratacak olması suretiyle, yine Rahman olarak tecelli etmiştir" demektir.. Biz bunun böyle olduğunu da, Cenâb-ı Hakk'ın, bunu müteakip getirdiği, ifâdesine dayanarak söylemiştik.. Ki bu, "O bizi, ikinci kez yaratacak.." demektir. Allah bize, orada da rızık verdiği için, yine Rahîm'dir. Çünkü o günde mâlik, O'dur.

Bunu iyice kavradığına göre şimdi, bil ki, insanın varlığı, kendisinden olan zâttan (Allah'tan) korkması, başkasından olan korkusu gibi değildir.. Çünkü, bir kimse, bir başkasına, "Senden, senin benim rızkımı kısmandan, hayatımı değiştirmenden korkuyorum der. Binâenaleyh, Allahü teâlâ, eşyanın varlığı kendisinden kaynaklanan bir Rahman olunca, (O'ndan korkulmaz), fakat O'ndan haşyet duyulur.. Çünkü, eşyanın varlığı, elinde olan zât onları yok etmeye de kadirdir. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allah'tan haşyet duymak, her hikmetin başıdır..." buyurmuştur. Bu böyledir, zira hakîm (hikmetli) kimse, Allah'tan başkası hakkında düşündüğünde, onu, her an değişebilir ve her an yok olabilir bir konumda bulur. Ve, çoğu kez Cenâb-ı Hak, o kimsenin zarar verme imkânı bulamadan, onu yok etmeye de kadirdir. Çünkü, Allah'tan başkası, eğer Allah zarar vermesini takdir etmemişse, zarar vermeye kadir olamaz. Eğer, bunu yapabilmişse, bu da, Allah'ın takdiri iledir. Dolayısıyla da o zarar, ya azâb eden o kimsenin, yahutta azâb edilenin ölümü ile son bulur. Ama, Allah'a gelince, Allah'ın dilediğini geri çevirecek güç, azabını erteleyecek kuvvet yoktur. Azabının nihayeti de yoktur.

Cenâb-ı Hak, ayette buyurmuştur ki, bu, "Onların korkuları, işlerin, gözün görebileceği bir biçimde zuhur etmesinden önce meydana gelmiştir.." anlamındadır.

Ayetteki, "(hakkın) taahna yönelmiş bir kalb ile gelen..." ifâdesi de, bir başka medh sıfatına işarettir. Çünkü, haşyet içinde olan kimse, bazan kendisinden haşyet duyulandan kaçar, ona yaklaşmak istemez; böylece de ondan yararlanamaz. Korkan kimse, kendisine yaklaşamadığı, haşyet duyduğu o şeyin de Allahü teâlâ'nın hükmü altında olduğunu anlayınca, kaçışının kendisine fayda vermeyeceğini anlar, böylece de, hiç ürpermeksizin, o korkulan şeye yaklaşır.. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak "Geldi" buyurmuş, "Kaçan kölenin kaçıp gitmesi gibi gitmedi.." demek istemiştir. (......) kelimesinin başındaki bâ hakkında söylenebilecek muhtemel açıklamaları biz Cenâb-ı Hakk'ın, (Kaf, 19) ifâdesindeki (......) kelimesinde bulunan bâ'yı izah ederken söylemiştik. Ki bunlardan birisi şudur: Bu bâ harfi, müteaddî (geçişli) kılmak için getirilmiştir. Yani, "Selîm bir kalb ile bulundu, hazır oldu" demektir. Ki, bu tıpkı, birisi diğerini götürdüğünde, denilmesi gibidir.

2) Bu bâ, "musahabe" anlamındadır. Nitekim Arapça'da, "eğeriyle beraber" anlamında, "Falanca eğeriyle birlikte atı satın aldı" denilir. "Ailesiyle birlikte" "Falanca, ehliyle birlikte gildi." denilir.

3) En meşhur olanına göre, buradaki bâ harfi, sebebiyye anlamındadır. Nitekim Arapça'da, "Falan, sadece falancanın görüşüne itibar etti ve ondan olan ümîdi sebebiyle geldi" denilir. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "o geldi, o ancak, kalbindeki dönme ve rücû duygusu sebebiyle gelmiştir. O, dönüşün ancak Allah'a olacağını bildiği için böyle yaptı ve münîb olan kalbi sebebiyle geldi. "Münîb olan kalb", tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın (Saffât,84) ayetindeki, kalb-i selîm ifâdesi gibidir. Yani, "şirkten uzak bir kalb ile.." demektir. Kim şirkten uzak ve selîm olursa, Allah'tan başkasından uzaklaşır, Allah'a döner, böylece de "münîb" olur. Allah'a dönen kimse ise, şirkten berîdir; böylece de selîm olmuş olur.

Ebedîlik Günü

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

"Selâmetle girin oraya. İşte bu, ebedîlik günüdür...".

(......) ifâdesindeki (......) zamiri, (Kâf, 31), (......) ifâdesindeki "cennet"e râcidir. Yani, "cennetin güzellikleri mükemmelleşip iyice yaklaştırılarak, onlara da, "Bu, va'dolunduğunuz şeydir" (Kaf, 32) ifadesiyle, "Muhakkak, sizin makamınız, yeriniz yurdunuzdur" denildiğinde, o müttakîtere, cennete girmeleri hususunda izin verilmiş olur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu hitap kime yapılmıştır? Biz diyoruz ki, (Kaf, 32) ifâdesi tâ ile okunmuşsa, bunun kime olduğu açıktır. Çünkü hitabın, kendilerine va'dde bulunulanlara olduğu gayet açıktır. Yok eğer, yâ ile okunuyorsa, hitap, müttakileredir. Yani, "müttakflere, oraya girin, denilir" demektir.

Cennete Girme İzne Bağlı

Bu, bu cennete girme işinin, izne bağlı olduğunu gösterir ki, bunda da, ikrama uygun olmayan bir "bekleme" bulunmaktadır. Biz deriz ki: Durum böyle değildir. Çünkü, ikram edilmek istenen birisini, bahçesine ve bağına davet eden kimse, ona, o bahçenin kapılarını açar ve onu, oturacağı yere götürür; kapıya, onu selâmlayacak teşrifatçılar diker ve der ki, "Bahçeme ulaştığında, oraya gir.." Şimdi orada hiç kimse bulunmazsa, bu, yapılan o ikramı zedeleyen bir husus olmuş olur. Ama, kapısında "Allah'ın ismiyle girin.." buyurun" diyen kimseler bulunan şahsın böyle değildir. İkramın bu şekilde olduğunun defili, ayetteki, "selâmetle" lâdesidir. Bu tıpkı, müsafıri ağırlayan kimsenin, "Selâmetle, saadetle ve ikramla gir." semesi gibidir.

Ayetteki bâ, hal manasında olmak üzere, "musahebet" için olan bâ'dır. Yani, Emin olarak, selâmetle içice olarak girin ..." demektir. Yahutta bunun manası, "Oraya, size selâm verilmiş kimseler olarak giriniz" şeklinde olur ki, buna göre onlara, Allah ve melekleri selâm vermiş olur.

Bence, burada şöylesi muhtemel bir izah daha vardır ve şudur: Bu ifâde, "mü'minlerin dünyada iken güzel huylara iletildiklerini bildirdiği gibi, onların o günde de güzel huylara götürülüp irşâd olunduklarını gösteren bir ifâdedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, dünyada iken mü'minlere güzel alışkanlıklardan birisini, "Ey iman edenler, kendi odalarınızdan başka odalara sahipleriyle alışkanlık peyda etmeden ve selâm da vermeden girmeyin" (Nur,27) ayetiyle öğretmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak adetâ, Burası sizin yurdunuzdur, evinizdir, barkınızdır. Ne var ki, güzel adetlerinizi bırakmayın. İyi huylarınızı bozmayın; oraya selâm ile girin.." demek istemiştir. Dolayısıyla da onlar, oradakilere, "Selâm.." diye bağırarak girerler. Oradakiler de artarın selâmlarını alırlar ve "esselâmü aleyküm..." derler. Bunun böyle olduğunun Mide, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yalnız bir söz (işitirler): Selâm, selâm!" (Vakıa, 26) ayetidir. Yani, "Onlar oradakilere, oradakiler de onlara selâm vermiştir." Bu izah, eğer nakle dayanan bir izah ise, evet, diyecek bir şey yok.. Yok, eğer nakle dayanan bir izah aeğilse, bu, naklî bir delilin kendisini teyit ettiği akle uygun bir izahtır.

Cenâb-ı Hak, "İşte bu, ebedîlik günüdür" buyurmuştur. Matı, o cennetliklerin kalblerindeki, bunun sona örebileceği, derken kalblerinde sunun özlem ve hasretini kalabileceği düşüncesini sona erdirmek için böyle buyurmuştur.

İmdi eğer; "Mü'min kimse, cennete girdiğinde, orada ebedî kalacağını zaten bilmektedir. Öyleyse, bunun yeniden hatırlatılmasındaki fayda ve hikmet nedir?" aenılirse, biz buna şu iki bakımdan cevap veririz:

1) Allah'ın bu buyruğu, bir ilân, bildirme ve bir ihbar olmak üzere, Allah'ın, cennetlikler daha dünyada iken söylediği bir söz olup, Allah'ın, cennetlikler oraya ererken söylediği bir söz değildir. O halde bu izaha göre, Cenâb-ı Hak, bu günümüzde günün ebedîlik günü olduğunu haber vermiş olur..

2) Kalbler, söz ile daha fazla tatmin olur.. Zemahşerî ifâdesinde, takdiri "Bu, ebedîliğin takdir edildiği gündür.." şeklinde olan bir izmâr bulunduğunu söylemiştir.

"Gün" Mutlak Zaman

Burada, ister gündüz isterse gece olsun, "gün" kelimesinin zikredilip de, mutlak zamanın kastedilmiş olduğu da söylenebilir. Çünkü biz, meselâ, Arapça'da, "Falancanın oğlu olduğu gün, büyük bir sürür meydana gelir" diye bir ifâde kullanmaktayız. Şimdi, bu kimsenin oğlu geceleyin doğsa dahi, aynı sevinç yine bulunmuş olur. Ki böylece, buradaki "gün" ifadesiyle zaman kastedilmiş olur. Buna göre Cenâb-ı Hak adetâ, "İşte bu, devamlı ikâmet etmenin zamanıdır" demek istemiştir.

Ne İsterlerse Var

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

"Orada onlar için, ne dilerlerse var. Nezdimizde ise daha fazlası var".

Bu ayetlerde son derece güzel bir tertip vardır. Zira, Allahü teâlâ söze, o cennetliklere ikram ettiğini beyân etmekle başlamıştır. Çünkü O, "Cennet müttakilere yaklaştırıldı.." (Kâf, 31) buyurmuş, o müttakîlerin, içindeki onca güzellikleriyle cennetlerin kendilerinin önüne getirildiği kimselerden kıldığını belirterek, ikramın ne biçim bir ikram olduğunu açıklamak için, "Muttaki kimseler cennete yaklaştırıldı.." dememiş, daha sonra da onlara, "İşte bu, sizlere va'dolunandır" (Kâf, 32) ayetiyle, "Burası sizindir" demiş, sonrada, "O (Allah'ın taatına) dönen, O'nun (ahkâmına) riâyet eden... Rahman'a gıyabî saygı gösteren ... kimselere has ..." (Kaf. 32-33) ifâdeleriyle, bunun, onların o salih amellerinin ücreti olduğunu beyân buyurmuştur. Çünkü, bir şeye bir bedel karşılığı sahip olan kimsenin, o şeydeki tasarrufu, bir bedel olmaksızın sahip olan kimsenin tasarrufundan daha tam ve daha mükemmeldir. Çünkü, bedelsiz olarak elde edilen mülkte rücû söz konusu olabilir. Cenâb-ı Hak, daha önce de, bunun bir ikram olduğunu beyan ettiğimiz gibi, bu ikrama, "Giriniz emriyle.." renk katmıştır.. Çünkü, kapısını insanlara açıp da, kapısında, girenleri selâmlayan kimseler bulundurmayan kimse, tam bir ikramda bulunmuş olmaz.. Cenâb-ı Hak daha sonra, "İşte bu, ebedîlik günüdür" buyurmuştur ki bu, "Daha önce, atalarınız Adem (aleyhisselâm) ile Havva'nın cennetten çıkarılmaları sebebiyle sizin başınıza gelen şeyden korkmayınız. Bu, artık, kendisinden sonra bir çıkışın olmayacağı bir giriştir.." demektir.

Allahü teâlâ, cennetliklerin orada ebedi olduklarını beyan edince, "Rızkınızın sona ermesinden, dünyada iken ömrü uzun olup, beli bükülerek ihtiyaç içine düşenlerden olduğunuz (gibi), burada da ihtiyaç içinde kalacağınızdan endişe etmeyiniz. Tam aksine, sizin için ebedilik söz konusudur. İstifâde edeceğiniz şeyler bitip tükenmez. Dolayısıyla, istediğiniz vakitte, her istediğiniz şey vardır. Dönüş Allah'adır. Oraya ulaşıldı mı, artık O'nun katındakiler tavsif edilemez ve hiç kimse O'na muttali olamaz. O'nun yanında bulunanın azameti, sana, O'nun katındakilerin üstünlüğünü gösterir" demek istemiştir ki, işte ayetteki tertip bundan ibarettir. Bu ifâdenin tefsirine gelince, burada şöyle iki mesele vardır.

İltifatın Sebebi

Allahü teâlâ, önce muhatab sigasıyla, "Selâmetle girin oraya" buyurmuş, daha sonra da bu ayete, "Sizin için" şeklinde değil de, "Onlar için" şeklinde başlamıştır, bunun hikmeti nedir? Buna şu birkaç açıdan cevap verebiliriz:

1) "Selâmetle girin oraya" ayeti, "Onlara, "Selâmetle girin oraya" denilir" takdirindedir. Dolayısıyla da, bu izaha göre ayette bir "iltifat" üslûbu söz konusu olmaz.

2) Bu, "İltifat" üslubuyla gelen bir ifadedir. Hikmeti ise, her iki tarafı birleştirmektir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Onlar geldiklerinde bunu ikram et. Onların gelişlerinde sürûr-huzûr vardır, orada olmayışları durumunda ise, eksiklik-kusur vardır" demiş olmaktadır.

3)Hak teâlâ'nın "Onlar için" ifadesinin, "melekler için" manasında olması da mümkündür. Buna göre Hak teâlâ meleklere, "Onlara hizmetleri yürütün ve bilin ki, onlar için orada istedikleri herşey vardır. Onların istediklerini, önlerine hazırlayın. Fakat benim katındakilere gelince, bunlar onların gönüllerinden hiç geçmeyen ve sizlerin bile bilemeyeceğiniz şeylerdir" demiş olur.

İkinci Mesele

Ayetteki "mezîd" kelimesinin, "ziyâde, ilave, fazlası" manasına olduğunu söylemiştik. Böylece bu ayet, tıpkı,

"Güzel güzel ameller edenler için, en güzel mükâfaat olan cennet ve dahası vardır" (Yunus, 26) ayeti gibi olur. Buradaki "mezîd" kelimesinin, ism-i mef'ûl (ziyade edilen şey) manasına olması da muhtemeldir, yani, "bizim katımızda, umduklarına ve arzu ettiklerine ilave edeceğimiz şeyler vardır" demektir.

Allah'tan Kaçılmaz

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

"Biz, bunlardan evvel, nice nesilleri imha ettik. Onlar kuvvetçe bunlardan daha üstün ve çetin idiler. (Öyle ki), ölümden kurtulmak için, diyar diyar kaçacak delik aramışlardı. Fakat kaçma çaresi var mı?".

Hak teâlâ onları, önlerindeki o müthiş gün ve elîm-çetîn azab ile korkutup, bu hususta onları ikaz edince, bu dünyada kendilerini imha edecek ve gelip onları bulacak şeyler hususunda da inzâr etmiş ve bundan dolayı onlara, kendilerinden önceki kavimlerin durumlarını anlatmıştır. Bunun ne demek olduğu pek çok yerde geçti. Buraya has otarı hususlar ise şuntatim

1) Bu, hem dünyevi azab ile, hem de uhrevî ikabla inzâr etme manasına olan bir ifâdedir. O halde daha niçin bu ikisinin arasına, Cenâb-ı Hak, "Cennet, müttakilere ... yaklaştırmıştır. Nezdimizde ise daha fazlası vardır" (Kâf, 31-35) ifadesini getirmiştir? Deriz ki: Bu, onları korku ve ümid (havf ve recâ) ile hakka davettir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bir terhîb (sakındırma) ve bir terğîb (teşvik) olsun diye, hem muannid kâfirlerin ahiretteki durumunu hem de ibadet eden ve şükreden kulların yine oradaki durumunu dile getirmiş, sonra da, "Siz, ebedî ve devamlı olan azabım hususunda bir şüphede iseniz de emsallerinizi helak eden, o dünyevî azablarım hususunda şüpheniz yok" buyurmuştur.

İmdi, eğer: "Hak teâlâ, ahiretle ilgili terğîb ve terhibi birlikte zikrettiği gibi, dünya ile ilgili terğîb ve terhibi niçin birlikte zikretmemiş, Kendisine şirk koşan böylece imha ettiği kimselerden bahsettiği gibi, daha önce müslüman olup, böylece nimete eren kimselerden bahsetmemiştir, niçin?" denilirse, deriz ki: Nimetler, onlara ulaşmıştır ve onlar nimetler içinde istedikleri gibi davranmışlardır. Dolayısıyla onlara bunu hatırlatmamıştır. Fakat onlar, helak olacaklarından gafil idiler. Dolayısıyla Allah onları, bu hususta inzâr (ikaz) etti. Ahirette ise onlar bu iki şeyin her ikisinden de gafil oldukları için, Allah onlara bunun ikisini de hatırlatmıştır.

2) Ayetteki, "Diyar diyar, kaçacak delik aramışlardı" ifadesinin manası hususunda şu izahlar yapılabilir:

a) Bu, Hak teâlâ'nın Semûd kavmi hakkındaki, "Onlar va'dide kayaları oydular" (Fecr, 9) ayetinin ifade ettiği husustur. Bu da, onların yerleri yarıp yol açmaları ve kayaları oyup, evler yapmalarıdır.

b) Ayetteki bu ifade, "Onlar hep yolculukta idiler. Sığınacak, kaçacak bir yer bulamadılar" manasındadır. Mananın böyle olması halinde, bununla Mekkeli müşrikler kastedilmiş olur, yani onlar, hep yolculuk yaptılar ve bu esnada, helak olan kavimlerinin izlerini yok olup gidişlerinin alametlerini- gördüler.

c) Bu ifade, "Onlar, yeryüzünde diğer insanların temsilcileri-idarecileri oldular" demektir. Hak teâlâ bu ifadesiyle, onların kuvvet ve saltanatlarının, kendilerine sağladığı şeyi anlatmak istemiştir. Mananın böyle oluşuna, ifadenin başındaki "fâ", delâlet etmektedir. Çünkü bu tabir bu durumda, işin muktezâsına göre gerçekleştiğini ifade eder. Nitekim sen, "Zeyd Amr'dan güçlüdür, dolayısıyla o onu yendi" ve " Amr hasta idi, dolayısıyla Zeyd onu yendi" dersin. İşte burada da Hak teâlâ, "Onlar, kuvvetçe bunlardan daha üstün ve çetin idiler. Dolayısıyla yeryüzünde idareciler-temsilciler oldular" demiştir. Buradaki fiil, şedde ile şeklinde de okunmuştur ki bu kıraat da, bu manaya gelir. Çünkü "tenkîb", araştırma-inceleme manasına olup, bu da "temsilci oldu" manasına gelen (......) fiilindendir.

3) Ayetteki, 'Fakat kaçma çaresi var mı?" ifadesi, üç manaya muhtemeldir:

a) "Nakb" fiilini şeddeli okuyanlara göre, "mahîs" kelimesinin ism-i mef'ûl olması muhtemeldir, yani "Onlar kaçabilecekleri yerler araştırdılar, fakat kaçabilecekleri yer var mı (yok)" demektir.

b) Bütün kıraatlara göre, bu ifadenin başındaki istifham, inkârî olup, "yoktur" manasına gelir.

c) Bu, müste'nef bir cümledir. Buna göre Hak teâlâ adetâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kavmine, "O eski ümmetler, onca kuvvet ve kudretlerine rağmen yok olup gittiler. Peki şimdi sizin, kendisine güvendiğiniz bir sığınağınız, bir kurtuluş yeriniz var mı?" demektedir.

"Mahîs", tıpkı mahîd gibidir. Fakat "mahîs" şiddetten dönüp kaçma manasınadır. Bunun gibi olduğunun delili, Arapların, "Onlar şiddet, belâ ve sıkıntıya düştüler" deyişleridir. "Mahîd" ise, mutlak manada dönüp gitme demektir, onlar için başka bir ihtimal olsa bile... Nitekim Arapça'da, Göz göre göre, yoldan saptı" denilir, bu manada, denilmez.

Gönlü Olana İkaz

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

"Hiç şüphesiz bunda, gönlü olan yahut, kendi görerek kulak veren kimseler için elbette bir öğüt vardır".

Ayetteki "bu" ifadesi, geçen ayette bahsedilen, o helak edilişe bir işarettir. Bunun, cennetin yaklaştırılması, cehennemin tıka-basa oldurulması gibi, daha önce zikredilmiş şeylere bir işaret olması da muhtemeldir. "Zikrâ" "öğüt" kelimesi masdar olup, "tezekkür" (hatırlama) ve tezkire (hatırlatmak) manasınadır. Aslında "zikrâ" kelimesi de, fiilinin bir masdandır.

Ayetteki, "gönlü olan kimseler için" ifâdesindeki "kalb" ile, aklında tutan ve unutmayan bir kalb (akıl) kastedilmiştir" denilmiştir, yani "Aklında tutan ve unutmayan bir kalbi olanlar için..." demektir. Nitekim Arapça'da, "Çok mal" manasında, "Falanın malı var" denilir. Dolayısıyla burada "kalb" kelimesinin nekire getirilişi, ifade ettiği mananın mükemmelliğine delâlet eder. Evlâ olan işi zikrettikten sonra, işin vazıh (açık) olduğunu ve ufacık kalbi (aklı) alan için bile saklı olmadığını anlatmak için bunun böyle nekire getirilmiş olduğunun söylenmesidir. Nitekim Arapça'da, "Ona şey ver, bir kuruş olsa bile" denilir. Biz de "Cennet, hayır işler yapanlar içindir, bu hayır bir tek hasene olsa bile!" deriz. Buna göre Hak teâlâ, sanki, "bunda, kalb denilebilecek en ufak birşeyi olan kimse için bir öğüt vardır. Bu durumda artık kim öğüt almazsa, onun hiç kalbi yok demektir" buyurmuştur. Bu tıpkı, "(Onlar), sağır, dilsiz, kördürler" (Bakara, 18) ayetinde olduğu gibidir. Çünkü o münafıkların, kulakları, dilleri ve gözleri, kendilerinden istenilen esas işleri yerine getirmemişlerdir, dolayısıyla yok sayılmışlardır. Aynen bunun gibi, bundan öğüt almayanın da, kalbi yok sayılmıştır. "Onlar hayvan gibidirler, hatta daha sapıktırlar, şaşkındırlar" (Araf, 179) ayeti de böyledir, yani, "Onlar cansız varlıklar gibidirler" manasınadır. Yine, "Onlar sanki odunlar gibidirler" (Münafikûn, 4) ayeti de böyledir, yani, "O münafıkların şekilleri var, ama hatırlayan -öğüt alan kalbleri, şükreden lisanlan yok" manasınadır.

Ayetteki, "Yahut kendi görerek kulak veren kimseler için..." ifadesi, "dinleyen" manasınadır. Çünkü "seni atmak" (kulak vermek), dinlemeden kinayedir. Zira dinlemeyen kimse, sanki kulağını tutup, dinlemekten onu alıkoymuş gibidir. Binâenaleyh onu verip serbest bıraktığında, dinleme gerçekleşir. Buna göre, "Kalb kelimesinin nekire getirilmesi, "teksîr" (çokluk) manasını ifade eder" diyenlerin görüşüne göre, "Yahut kendi görerek kulak veren..." ifadesinin onun üzerine (atfedilişteki) terkibin güzelliği ortaya çıkar. Çünkü buna göre Hak teâlâ şöyle demiş olur: "Bunda, herşeyi zekasıyla bulup çıkaran, zeki, ezberleyen (öğüt alan) bir kalb (akıl) sahibi kimseler için, yahut da kulak verip, inzarcıyı dinleyen böylece öğüt alan kimseler için bir öğüt var."

Ama bu ifade ile, "velevki bu vasıfları olmayan da olsa, ufacık bir kalbi dahi olan kimse" manasının kastedilmiş olduğunun söylenmesinde, böylesi bir tertib güzelliği ortaya çıkmaz" denilirse, biz deriz ki: Bizim verdiğimiz bu manaya göre, ayetin tertibi daha güzel olmuş olur. Çünkü kelamın takdiri, Cenâb-ı Hakk'ın âdeta şöyle demiş olması şeklindedir: Bunda dinleyip öğrenen, zekî bir kalbi bulunan herkes için bir öğüt vardır." Şimdi biz diyoruz ki: Tertib, daha düşükten, daha üstün olana doğru olur. Buna göre Hak teâlâ âdeta, "Bunda, iş çok net olduğu için, az-çok kalbi olan herkes için bir öğüt vardır. Binâenaleyh eğer bu öğüt herkes için gerçekleşmezse, dinleyen için gerçekleşmiştir" demek istemiştir.

Ayetteki, "Yahut kulak veren kimseler için" ifadesi de, bu manayı destekler. Çünkü Hak teâlâ, bunun yerine, "yahut dinleyen kimseler için..." dememiştir. Çünkü dinleme, ilave bir arzunun olmasını gerektirir. Ama kulak vermek, "Bu öğüt, kulağını tıkamayan, aksine onu serbest bırakan kimseler için gerçekleşir, velevki bu kimse hususen dinlemek istemese bile... Çünkü bu, yüksek bir sesi duyan kimse gibidir. Çünkü bu duyma işi, özellikle dinleme niyeti olmasa bile, sırf kulakların açık olması ile, meydana gelir. Fakat gizli ses, ancak dinleme ve peşine düşme ile duyulabilir. imdi biz diyoruz ki: Öğüt çok net ve berrak olduğu için, şöyle veya böyle kalbi olan herkes için gerçekleşir. Eğer böyle kimse için tahakkuk etmezse, hali ne olursa olsun, ister dinleme gayretinde olsun, isterse olmasın, kulağı tıkalı olmayan herkes için tahakkuk eder. Buna göre eğer, "Ayetteki, "Kendi görerek" ifadesi "hal" cümlesidir. İşte bu, sırf kulak vermenin kâfî olmayacağına delâlet etmektedir?" denilirse, biz deriz ki: "Bu, bizim anlattığımızı doğrulamaktadır. Çünkü biz, bahsedilen öğüdün, az-çok kalbi olan herkes için tahakkuk edeceğini, eğer onun için tahakkuk etmezse, kalbi ile hazır vaziyette iken, kulak verdiği zaman, bu, onun için gerçekleşeceğini söyledik. Evvelkine göre bunun manası, "Muhafaza eden, aklında tutan bir kalbi bulunmayan kimse için bu öğüt, o kimsenin huzur-i kalb ile kulak vermesi durumunda gerçekleşir. Böylece o kimsenin huzur-i kalb içinde olması durumunda, onun ezberleyen-aklında tutan bir kalbi olmuş olur. Velev ki bunun yokluğu farzedilse bile... Bu, bizim (......) cümlesinin hal olduğunu söylememiz durumunda böyledir. Fakat biz bunun hal olmadığını söylersek, bahsedilen şey artık söz konusu olmaz ve bu başka manaya gelir. O mana da şudur: ayetin başındaki (bu), Kur'ân'a işarettir. Bunun izahı da şöyledir: Allahü teâlâ, sûrenin başında, "Kâf. O şerefli Kur'ân'a yemin ederim ki, bilakis o kâfirler hayrete düştüler..." (Kâf, 1-2) buyurup, onların hayretlerini bertaraf edecek hususlara yer verip, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gerçek bir uyarıcı (peygamber) ve hasrın kaçınılmaz bir hadise olduğunu beyan edip, hem dünyadaki hem de âhiretteki sevâb ve cezalarıyla, terhîb ve terğîbte bulununca ve sözü böyle tamamlayınca, "Hiç şüphesiz bunda, yani bahsi geçen Kur'ân'da (ayetlerde), kalbi olan, yahut da duyan kimseler için bir öğüt vardır." buyurmuş, daha sonra da, yani, "Sizin hayrete düştüğünüz o inzarcı da, buna şâhid, orada hazırdır" demiştir. Bu tıpkı, "Biz seni, bir şâhid olarak gönderdik" (Ahzâb, 45) ve "Peygamber, size karşı bir şâhid olsun diye..." (Bakara, 143) ayetlerinde beyan buyrulduğu gibidir.

Yaradan Yorulmaz

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

"Andolsun Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri altı günde yarattık. Bize (bundan dolayı) bir yorgunluk da dokunmamıştır".

Altı Gün: Altı Devre

Hak teâlâ bir kere daha aynı delili tekrar etmiştir. Bunun izahını Secde Sûresi'nde yapmış ve maddenin üç cinsten ibaret olduğunu söylemiştik:

a) Gökler... Cenâb-ı Hak, göklere bir hareket vermiş, onlara bir takım hususiyetler ve belli yerler vermiştir.

b) Yeryüzü... Hak teâlâ yeryüzünü yaratmış sonra onu oval hale getirmiştir.

c)Allahü teâlâ, gök ile yer arasında bulunan şeylerin zatlarını ve çeşitlerini yaratmıştır. Cenâb-ı Hak, bütün bunları, altı devre içinde yarattığına işaret için, "Altı günde yarattık" demiştir.

Bunun bu manada olduğunun delili şudur: "Günler" sözü ile, lügat bakımından anlaşılan mananın kastedilmiş olması imkânsızdır. Çünkü "gün", Arapça'da, güneşin doğumundan batımına kadar, yeryüzünün üzerinde durmasından ibarettir. Gökler yaratılmazdan önce, ne güneş ne de ay vardı. Ne var ki, gün zikredilir, kendisiyle "vakit, zaman" murad edilir. Nitekim Arapça'da, "Hükümdarın oğlu olduğu gün, büyük bir sevinç olur; falancanın öldüğü gün de, büyük bir üzüntü meydana gelir" ifâdeleri kullanılır. Velev ki, doğum ya da ölüm, geceleyin olmuş olsa bile - dolayısıyla, "gün" sözüyle, illâ da gün kastedilmiş olmaz. Bu kimse, "gün" ifadesiyle, sadece zaman ve vakti kastetmiştir. " Yevm" kelimesinin, fiillere izafe edilmesindeki durumu anladığına göre, Cenâb-ı Hakk'ın, "altı günde..." ifâdesindeki "yevm" kelimesinin zikredilmesindeki manayı da anla...

Yahudilere Reddiye

Bazı müfessirler, bu ayetle, yahudilere bir reddiyenin kastedildiğini söylemişlerdir. Çünkü yahudiler, şunu iddia etmektedirler: Allahü teâlâ, âlemi yaratmaya pazar günü başladı.. Âlemi yaratmayı, altı günde tamamladı ki, en son gün cuma günü idi. Cumartesi günü dinlendi ve arşının üzerinde sırt üstü yattı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bunlara bir reddiye olsun diye, "Bize (bundan sonra) bir yorgunluk da dokunmamıştı" buyurmuştur. Halbuki, görünen odur ki, bu ifâde ile, müşriklere karşı bir reddiye kastedilmiş ve göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılmasıyla istidlalde bulunulmuştur. Ayetteki, ifâdesinin anlamı da, "Biz ilk yaratmadan dolayı yorulmadık ki, ikinci kez "iâde"ye, yeniden yaratmaya kadir olmayalım..." şeklinde olup, bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ya biz ilk yaratışta aciz mi gösterdik..."(Kâf, 15) ayetinin ifâde ettiğini ifâde etmektedir.

Tevrat'ın Tahrifi

Yahudilerin söylediğine ve Tevrat'ta nakledilen o hususa (altı günde yaratma, yedinci günde dinlenme...) meselesine gelince, bu ya onlar tarafından yapılmış bir tahriftir, yahutta onlar, Tevrat'taki ayetin hükmünü anlayamamışlardır. Bu böyledir, pazar, pazartesi... gibi ifâdeler, birbirlerinden ayrılmış zaman dilimleridir. Binâenaleyh, göklerin yaratılmasına pazar günü başlanmış olsaydı, "zaman"ın, maddelerden önce bulunmuş olması gerekirdi. Halbuki zaman, maddelerden ayrı düşünülemez. Böylece de maddeler yaratılmazdan önce başka bir takım maddeler olmuş olur, bunun neticesinde de, âlemin kadîm olduğu hükmüne varılır ki, bu felsefecilerin izlediği yoldur. Enteresandır ki, felsefeciler ile müşebbihe arasında alabildiğine ihtilaf bulunmaktadır. Çünkü felsefeciler, Allah'a hiçbir sıfat isnat etmezler ve, "Allahü teâlâ sıfat kabul etmez. Tam aksine o, her bakımdan tektir. O halde O'nun ilmi, kudreti ve hayatı, O'nun hakikati, aynısı ve zâtıdır" derler. Müşebbihe ise, Allah'a, maddelerde bulunan hareket, sükûn, İstiva (doğrulma, dik durma), oturma, yükselme ve inme gibi... sıfatları isnat ederler. O halde bu demektir ki, bu iki grup arasında tam bir aykırılık vardır.

Sonra yahudiler, bu sözlerinde, bu iki meseleyi birleştirmiş, felsefecilere mahsus olan hususta, yani âlemin kadîm olması meselesinde felsefecilerin yolunu tutmuşlardır. Çünkü yahudiler, maddelerin yaratılmasından önce, birtakım günlerin ve muayyen zamanların bulunduğunu kabul etmişlerdir. Yine yahudiler, Müşebbihe'ye mahsus olan, "Arş üzerinde istiva, doğrulma" meselesi hususunda, Müşebbihe'nin yolunu benimserler, hem zaman, hem de mekân hususunda hata etmişler, sapıtmışlar, saptırmışlardır.

Sabra ve Zikre Devam

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:40

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

"Ne derlerse sen, şimdilik sabret. Rabbini, güneşin doğusundan evvel ve batışından önce, hamd ile tesbih et. Gecenin bir cüz'ünde ve secdelerin peşlerinde de O'nu tesbih et...".

Biraz önce bahsi geçen o müfessirler, bu ayetin manasının, "O yahudilerin, benim yorulduğuma ve sırtüstü yattığıma dair söylediklerine sabret" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bizim verdiğimiz manaya göreyse, onların "O müşriklerin, "Muhakkak ki bu, acaip bir şeydir" demelerine sabret!" şeklinde olur. Ve "Rabbini hamd ile tesbih et..." Bizim, verdiğimiz mana ise daha doğrudur. Çünkü bu, mezkûr olan bir husustur. Yahudilerin ve onların sözlerinin zikri ise geçmemiştir.

Ayetteki, "Rabbini, hamd ile tesbih et..." emri hususunda, şu muhtemel izahlar yapılabilir:

1) Bu, Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "namaz kılmasını emreden bir ifâdedir. Böylece bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın bir zamanda namaz kıl... "(Hûd, 114) ayeti gibi olur. Ayetteki, "Güneşin doğuşundan evvel ve batışından önce..." ifâdesi, gündüzün iki tarafına; "Gecenin bir cüzünde de .. onu tesbih et" ifâdesi de, "geceye yakın bir'zaman"a bir işarettir.

Bunu şu şekilde açabiliriz: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, biri Allah'a ibâdet etmek, diğeri de mahlûkatı hidayete sevketmek gibi, iki ana görevi vardı. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamber mahlûkatı hidâyete sevkedip de, onlar da iktidâ etmeyince, kendisine, "Diğer işine, yani Hakka ibâdete yönel..." denildi.

2) ifâdesinin manası, "Onu, o müşriklerin dediklerinden tenzih et; onların karşı koymalarından usanma! Tam aksine, onlara Allah'ın azametini hatırlat ve O'nu şirkten ve imkân dahilinde olan "haşr"dan aciz olmaktan tenzih et.. Bu işleri, güneşin doğumundan ve batımından önce yap. Çünkü bu iki vakit, onların bir araya geldikleri, toplandıkları vakittir. Gecenin evvelinde de, O'nu tesbih ve tenzih et. Çünkü bu da, Arabların bir araya geldikleri vakittir" şeklinde olur ki, bu da, "Senin, onların yalanlamalarından dolayı usanmaman, ümitsizliğe düşmemen gerekir. Çünkü, senden önceki peygamberlere de eziyyet edildi, yalanlandılar, ama yalanlanmalarına ve eziyete sabredip göğüs gerdiler" demektir. Mananın böyle olması halinde, Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesinin, şöylesi açık bir manası söz konusudur ki, bu manada bizim biraz önce de bahsettiğimiz gibi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in işinin, biri ibadet, diğeri de hidâyete sevk olmak üzere iki şey olduğuna işaret etmektir. O halde, ifâdesinin anlamı, "Yaptığın secdenin ve ibâdetin hemen peşinden, secde ile ibâdet secdelerin peşinden de hidâyete iletmenin senin hakkında tahakkuku için, Rabbini, kavmin bir araya geldiğinde, akli delillerle tenzih et" şeklindedir.

3) Bu ifâdeyle, "Subhânellâh del" manası kastedilmiştir. Bu böyledir, zira belli bazı lafızlar, Arapların dilinde, o lafızları söyleme anlamına gelir. Binâenaleyh, biz meselâ, (kebbera) deriz, bununla bir kimsenin, "Allahu ekber" demesini kastederiz. (selleme) tabirini kullanır, bununla, "Esselâmü aleykum" demek kasdederiz (hamdele) sözüyle de, kişinin, "Elhamdülillah" dediği; (hellele) sözüyle kişinin, "Lâ ilahe illallah" demesi ve (sebbeha) sözüyle de, kişinin "Sübhânellahi" demesi kastedilir.

Bunu da şu şekilde açabiliriz: Bütün bunlar, insanın konuşmasında tekerrür eden, kullanılan şeylerdir. İhtiyaç, bunların neler olduğunu haber vermeye zorlar.. Binâenaleyh, bir kimse, "Falanca, Lâilâhe illallah" dedi; veya, "Falanca, Allahu Ekber" dedi" diyecek olsa, söz uzamış olur. Binâenaleyh, ihtiyaç, bu cümleleri söyleyen kimsenin, o sözlerini aynen tekrar etmemek için, bunu ifâde eden tek bir lafzı kullanmaya sevketmiştir. Bu izahın, tefsirini yaptığımız ifâdeyle münasebetine gelince, o da şudur: O müşriklerin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yalanlamaları, onun sözüne sasıtmaları veya Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le alay etmeleri, örfe göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara Janet etme, sövüp sayma ve onlara beddua etme ile meşgul olmasını gerektirmiştir. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Onların söylediklerine sabret, onlara beddua etmek yerine, Allah'ı tesbih et, O'na hamdet, ve zînnûn (balık sahibi), yani Yunus (aleyhisselâm) gibi olma; yahutta, Nuh (aleyhisselâm) gibi olma. Çünkü Nuh "Ey Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden yurd tutan hiçbir kimse bırakma!" (Nuh, 26) demiştir. Tam aksine, Rabbine duâ et, onların küfürde ısrarları sebebiyle canın sıkıldığında, Rabbini içinden zikretmeye devam et.." demiştir. Burada şöylesi birkaç bahis bulunur:

Tesbih Fiilinin Kullanılması

Birinci Bahis: Allah, "tesbîh" kelimesini, meselâ (Teğabun, 1) ve (Fussilet, 38) ayetinde olduğu gibi, bazan lâm ile, (vakı'a, 74) ve (Kaf, 39) ayetlerinde olduğu gibi, bazan bâ ile (insan, 26), (Ahzab.42) ve (A'la, 1) ayetlerinde olduğu gibi, bazan harf-i cersiz olarak kullanmıştır. Binâenaleyh, bunların arasındaki fark nedir? Biz diyoruz ki, bu fiilin bâ e kullanılmasına gelince, -ki en mühimi budur- burada öncelikle ele alınması gereken budur; çünkü Cenâb-ı Hak buyurmuştur.

Şimdi biz diyoruz ki: Bizim, buradaki (......) ifâdesi ile, "Habibim, sübhânellâh de!" manası kastedilmiştir" dememiz halinde bu bâ harf-i cerri, musahabe için olmuş olur ve mana "Allah'ın hamdiyle bir ve beraber ol!" demek olur. Buna göre Cenâb-ı Hak, adeta, "Ey habibim, Subhânellâhi ve'l-hamdülillâhi de!" demiş olur. Yok, "Bu ifâde ile, Cenâb-ı Hakk'ı tenzih kastedilmiştir.." dememiz halinde de mana, "Onu tenzih et. O'na, hamd ile yaklaş!.. Yani, O'nu tesbih et; kendisini tesbih etmeye seni muvaffak kıldığı için de onu şükret.. Çünkü, ebedî mutluluk, O'nu tesbih edenler içindir.." şeklinde olur. Buna göre bu demektir ki, bilindiği için, mef'ul zikredilmemiştir. Takdiri ise, "Allah'ı, Rabbinin hamdiyle tesbih et!" şeklinde olup, Allah'ı, o Rabbinin hamdiyle içice olarak tesbih et.." demektir.

Ama, "Bu ifâdeyle, "Namaz kıl!" manası kastedilmiştir" dememiz halinde, biz diyoruz ki, bunun, namazda Fâtiha'nın okunmasını emreden bir ifâde olması muhtemeldir. Nitekim Arapça'da, "Falanca, şu sûre ile namaz kıldı..." yahut da, "O Kul Hüvellâhu Ehad..." sûresi ile namaz idi.." denilir ki, buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Elhamdülillah ile namaz kıl. Yani, kıldığın namazda, Fatiha Sûresi okunmuş olsun.." demek istemiştir. Ama bu, bu konuda yapılan izahların en uzak olanıdır.

Bu fiilin, harf-i cersiz müteaddi olmasına gelince, biz diyoruz ki: Asıl olan da budur: Çünkü "tesbîh" maddesi, harf-i cer olmaksızın müteaddîdr. Çünkü, bunun manası kötü şeylerden uzak tutma, beri kılma, tenzih etme demektir.

İlgili fiilin lâm ile kullanılması hususunda da şu iki izah yapılabilir:

1) Bu, tıpkı bir kimsenin, "Ona nasihat ettim..." Ona teşekkür ettim..." demesinde olduğu gibidir.

2) Bu, en açık olan durumu beyân etmek içindir. Yani, "Onlar, kalbleri sırf Allah'ın rızası ile dolup taştığı halde, Allah'ı tesbih ederler..." demektir.

İkinci Bahis:Cenâb-ı Hak orada, (Kâf, 39) buyurmuş, hemen sonra da, bâ harf-i cerrine yer vermeksizin buyurmuştur. Binâenaleyh, bu iki yer arasındaki fark nedir? Biz diyoruz ki:

1) Namazın, "Allah, Rabbinin hamdiyle içice olduğun halde tesbih eti" şeklinde olduğunu söylememiz halinde, bu iki yerdeki durum aynıdır, farksızdır. Bu böyledir, ifâdesi, bir kimsenin tıpkı, demesi gibidir. Ne var ki, iadesi, kendisine delâlet ettiği için, birincide mef'ûl-ü bih sarih (yani lafza-ı celâl) zikredilmemiştir.

2) Önce geçen şey kendisine delâlet ettiği için, ((......) ifâdesinin geçtiği yerde), (......) ifâdesini zikretmemiştir. Bizim, (......) ifâdesi ile, "Namaz kıl!" manası kastedilmiştir" şeklindeki görüşümüze göre buna verilecek ikinci cevap da şudur: Birinci ifâde (......) namaz kılmayı; ikinci ifâde (......) ise Cenâb-ı Hakk'ı tenzih etmeyi emreden bir ifâde olmuş olur. Yani, "Rabbinin hamdine bürünmüş olarak (Fatihayı okuyarak) vaktinde namaz kıl, geceleyin de Rabbini, kendisine yakışmayan şeylerden tenzih et..." demektir. Bu durumda, bu, hem amefe, (uzuvlarla yapılan amele), hem zikre, hem de tefekküre bir işaret olmuş olur. O halde ayetteki ifâdesi, amellerin en hayırlısına, yani namaza; ifâdesi, zikre ve ifâdesi de, seslerin dindiği, iç âlemin berraklaştığı bir zamanda, tefekkür etmeye bir işarettir.. Yani "Fikrinle de, Cenâb-ı Hakk'ı O'na yakışmayan her türlü kötü şeylerden tenzih et..." demektir. Bil ki, Allahü teâlâ ancak kemâl sıfatlarıyla ve celâl vasıflarıyla muttasıftır.

Ayetteki, tabirine gelince, bunun tefsiri hususunda denilebilecek olan bazı şeyler, daha önce geçmişti. Bu hususta, söylenebilecek bir başka izah da şudur: Bu, tesbihi devam ettirme emrine bir işarettir. O halde, ifâdeleri, namazın vakitlerine bir işarettir.tabiri ise "Secdeyi, yani namazı bitirdikten sonra, Allah'ı tesbih ve tenzîhi bırakma, bütün vakitlerinin de tesbih ile geçmesi için, secdelerin peşinden tesbihe devam et.." anlamındadır. Dolayısıyla bu ifâdeler, Cenâb-ı Hakk'ın "Unuttuğunda Rabbini an.." (Kehf, 24) ayetlerinin bildirdiği manayı ifâde eder. Bir işi bitirince hemen başkasına giriş ve yalnız Rabbine yönel." Bu ifâde, (İdbâre's-sücud) şeklinde de okunmuştur.

Geceyi Gafil Geçirme

Üçüncü Bahis: ifâdesindeki fâ'yı nasıl izah edebiliriz? Biz deriz ki, bu fâ, geceleyin tesbih etme emrini tekîd eder.. Zira, şart manasını kapsamaktadır. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak, "Geceden olan zamana gelince, (onda) Allah'ı yine tenzih et.." demektir. Bu böyledir, zira şart tahakkuk ettiği zaman, ceza (meşrût)nın da bulunması gerekir. Buna göre Cenâb-ı Hak adetâ, "Gündüz, meşguliyyet zamanıdır ve meşguliyetlerin çokça bulunduğu bir vakittir. Geceye gelince, bu, her şeyin dindiği ve sona erdiği bir zamandır. O halde gece, tesbîh vaktidir" demiştir. Yahut da, biz ifâdeyi tersten alır da şöyle deriz: "Gece, uyuma, işlerden uzaklaşma ve gaflet zamanıdır. Öyleyse, geceyi gafletle ayırma; tam aksine onda Rabbini an ve O'nu tenzih et..."

Dördüncü Bahis: ifâdesinin başındaki edatı hakkında, şu iki izah yapılabilir:

a) Bu, "ibtidâ-i gaye" (mesafenin başlangıcını) bildiren 'dir, Yani, "Gecenin başından itibaren O'nu tesbih et.." Buna göre, uykunun bastırıp bastırmayacağına nisbetle ilgili durum farklılık göstereceği için, Cenâb-ı Hak, bu sürenin başlangıcının sonunu belirtmemiştir. Nitekim Arapça'da, (sürenin sonu zikredilmeksizin)"Gecenin başından itibaren seni bekliyorum..." denilir.

b) Bu (......)'in, "min-i teb'iziyye" olması.. Buna göre mana, "Gecenin bir kısmını tesbihe ayır" şeklinde olur. Nitekim, Arapça'da "Malından istifa ettir; gecenin bir kısmında ise uyanık ol (ibâdet et).." denilir.

Beşinci Bahis: Ayetteki ifâdesi, neye atfedilmiştir? Biz diyoruz ki, bunun, ayetteki, "güneşin batmasından önce..." ifâdesine atfedilmesi mümkündür. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Rabbini, güneşin doğuşundan evvel, batışından önce ve secdelerin peşlerinden hamd ile tesbih et..." demek istemiş, bunların arasına da, "Gecenin bir cüz'ünde de... O'nu tesbîh et..." ifâdesini koymuştur. Buna göre burada, biraz önce de bahsettiğimiz gibi, tesbihi sürdürme emri yatmaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak adeta, "Güneşin doğumundan önce tesbih et. Güneşin doğumundan önce secdeyi bitirme vakti geldiğinde tesbihatta bulun, güneşin batımından önce tesbih et; güneşin batımından önce secdeyi bitirdikten sonra da tesbih et.." demiş olur. Böylece de bu, geceyi tesbih ile geçirmeye bir işaret olmuş ulur. Bu ifâdenin, ayetteki, ifâdesine atfedilmiş olması da muhtemeldir. Buna göre bu ifâde, câr ile mecrûrun ikisine birden atfedilmiş olur ve takdiri de, "Hem gecenin bir kısmında, hem de secdelerin peşisıra O'na tesbihatta bulun..." şeklinde olur.

Kıyamet Çağrısı

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

"Nida edenin, yakın bir yerden nida edeceği güne kulak ver".

Bu, tesbihin gayesinin ne olduğuna bir işaret olup, "Allah'ı tenzihle meşgul ol ve o münâdî'yi gözle.." demektir ki, bu tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, "Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et"(Hicr,99) ayeti gibidir. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Mefül (Dinleme Konusu)

Onun kulak verdiği şey nedir? Biz deriz ki bu hususta, şu muhtemel üç izah yapılabilir:

a) Bu fiilin mef'ûlü tamamen hazfedilmiştir. Maksadı da, "Dinleyici ol, bu gafiller ve yüz çevirenler gibi olma!" demektir. Nitekim Arapça'da, bizatihî dinlenen herhangi bir şey kastedilmeksizin, "O, dinleyen, itaat eden bir adamdır" denilir ki, bu da tıpkı, "Falanca, aldatıcıdır; falanca verir ve vermez.." denilmesi gibidir (mef'ûlleri hazfedilmiştir).

b) Bu, "Sana vahyolunanı dinle" demektir.

c) Bu, "O münadinin nidasını dinle" demektir.

İkinci Mesele

(......) ifâdesindeki (......) kelimesi, hangi fiil ile mansûbtur? Biz deriz ki: Bu da, birinci meseleye dayalı bir husustur. Şimdi biz, fiilinin mef'ûlü yoktur" dersek, bunun âmili (nasbedeni), "çıkış günü.."(Kâf,42) ifâdesinin delâlet ettiği şey olup, takdiri, "Onlar, o münadînin nida ettiği günde çıkarlar" şeklinde olur. Eğer biz bunun mefûlünün, "vahyedilen şey" olduğunu söylersek, o zaman takdirî, "O münadînin nida ettiği günde vahyedileni dinle.." şeklinde olur. Söylediğimiz bu hususta şöyle bir izah da yapılabilir: "O münadînin nida ettiği günde vahyedilen şeyi dinle!.."

Buna göre şayet, "Ayetteki ifâdesi, "sabret ve tesbih et" ifadelerine atıftır ki, hem sabretme hem de tesbihatta bulunma dünyada söz konusudur; kulak verme, dinleme de, dünyada söz konusu olan bir şeydir. Halbuki, o münadînin nida ettiği günde vahyedilen şey ise, dünyada dinlenemez..." denilirse, deriz ki, bundan bu çıkmaz. Çünkü, "Dünyada namaz kıl, ahirette cennete gir" manasında denilir. İşte burada da böyledir. fiilinin, "gözle!" manasında olması da muhtemeldir. Böylece bunların, dünyada iken meydana gelmeleri mümkün olabilir. Eğer biz, "O sayhayı, yani münadînin, "Ey kemikler, dirilip ayağa kalkın.." demesini-dinle.." anlamındadır dersek, o zaman söz konusu sorunun cevabı anlaşılmış olur. Bu durumda buna verebileceğimiz bir başka cevap da Cenâb-ı Hakk'ın, "Sur'a üfürülmüş, artık Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere, göklerde kim varsa, yerde kim varsa düşüp ölmüştür" (Zümer, 68) demesidir.

Şimdi biz diyoruz ki, "Allah'ın diledikleri kimseler", o sayhanın, o naranın olacağını bilip de, ona hazır olan ve o sayhanın kendilerini rahatsız etmeyeceği kimselerdir. Bu tıpkı şuna benzer: Birisi, bir şimşeğin çaktığını görür ve onun neticesinde kuvvetli bir gök gürültüsünün olabileceğini bilir, onu bekler ve vaki olduğunda da onu dinler. Bir başkası da, bundan habersizdir. Şimdi, o gök kuvvetlice gürlediğinde, çoğu kez, onu beklemeyen kimse bayılıp düşerken, onu dinlemeye hazır olan kimse bundan etkilenmez. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hak, "O günde bayılıp yere düşenlerden olmayasırî diye, buna kulak ver, dinle..." buyurdu.

Nida Edecek Allah'tır

O münadinin nida edeceği şey nedir? Bu hususta hem aklî, hem de naklî muhtemel birtakım izahlar yapılabilir ki, bunları şöyle toparlayabiliriz: O münadî, ya Allah'tır, ya Meleklerdir veyahut da bu ikisinin dışında kalanlardır. Bunlarda, zahire göre, ins ve cinnin mükellefleridir.. Çünkü, başkaları nida edemez. Şimdi biz, o münadinin Allah olduğunu söylersek, bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Allah, zulmedenleri, onlara eş olanları ... bir araya toplayın..." (Saffat. 22) diye nida eder.

b) Allah, "Alabildiğine inâd eden, hayra bütün hızıyla engel olan her nankörü atrn cehenneme"(Kaf,24) ve (cennetliklere) "Selâmetle girin oraya... "(Kâf,34) diye nida eder. Cenâb-ı Hâkk'ın, "Tutun onu da, (ellerini) bağlayın.."(Hakka, 30) ifâdesi de böyledir. Bunun böyle olduğunun delilleri, Cenâb-ı Hakk'ın, "Nida edenin yakın bir yerden nida edeceği gün..." (Kâf, 41) ve "Yakın bir mahalde yakalanmışlar.." (sebe, 51) ifâdeleridir.

c) Bu iki şeyden başkasıdır. Bunun böyle olduğunun delili ise, "Onlara, "Benim ortaklarım nerede?" diye nida edileceği gün.."(Fussilet, 47) vs. ayetidir.

Münadî Başkasıdır

O münadînin, Allah'tan başkası olduğunu söylememiz halinde de şu izahlar yapılabilir:

a) İsrafil (aleyhisselâm)'in, "Ey çürümüş kemikler, bir araya gelmek için toplanın ve "fasl" yani Allah'ın vereceği hükmü dinleyin,." şeklindeki nidâsıdır.

b) Bu, nefse yapılan nidadır. Nitekim nefse, "Cennetteki ya da cehennemdeki yerini alması için, "Dön Rabbine..."(Fatır, 28) diye nida edilir.

c) Bir münadî, "şunlar cennete, şunlar da cehenneme" diye nida eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bir kısım cennette, bir kısım da cehennemde..." (Şûra, 7) buyurmuştur.

Bu münadînin "mükellef" ins veya cin olduğunu söylememiz halinde de şu denebilir: Bu, Allahü teâlâ'nın, "Ey Malik diye nida ettiler.. "(Zuhruf, 77) ayetinde beyan ettiği husus vs.dir. Ancak görünen odur ki, burada kastedilen, ilk iki izahtan biridir. Çünkü ayetteki el-münadî'nin başındaki elif-lâm, tarif içindir. Bahsi geçmese dahi, meleğin o günde münadî olması, durumu malum olan bir keyfiyyettir (onun için elif-lâm getirilmiştir). Nitekim bahsi geçmese dahi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilerek, "Dedi..." denilir. O münadînin Allahü teâlâ olmasına gelince, Allahü teâlâ'nın münadî olduğu, hemen bu sûrede, (Kaf, 24) ifâdesi geçmiştir ki, bu bir nidadır. Yine Cenâb-ı Hakk'ın "O gün cehenneme, "Doldun mu?" deriz" (Kaf, 30) ifâdesi ki, bu da bir nidadır. Mükellef ise böyle değildir.

Ayetteki, "Yakın bir yerden..." ifâdesi, o sesin herkes tarafından duyulacağına, hiç kimseye saklı kalmayacağına, tam aksine onu dinleme hususunda herkesin müsavi olacağına bir işarettir. İzahın böyle yapılması halinde, ayetteki "münadîden, Allahü teâlâ'nın kasteditmesi uzak bir ihtimal" olmaz. Çünkü ayetteki, "yakın bir yer" ifâdesi ile bizzat mekânın kendisi değil, o nidanın duyulacağı kastedilmiştir ki, bunun Allah'tan olması, (doğruya) daha yakın bir ihtimaldir. Ve bu, Cenâb-ı Hakk'ın bu sûredeki "Biz ona, şah damarından daha yakınız"(Kâf, 16) ayeti kabilindendir ki, bu, mekân ile olmaz.

Mezardan Çıkış

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

"O gün (bütün halk), o hak sayhayı işiteceklerdir. İşte bu, (kabirden) çıkış günüdür".

Bu, bizim, "Dinle, gafillerden olma ki, o sayha gününde bayılıp yere serilmeyesin.." diye ifâde ettiğimiz mananın ortaya konulmasıdır. Bunun izahı şöyledir: "Dinle, yani dinlemezden önce onun meydana gelmesi konusunda uyanık ol, bekle.. Çünkü, duyma işi mutlaka olacaktır. Sen ve onlar, bu hususta eşitsiniz. O halde bu demektir ki, onlar da duyacaklar. Ne var ki onlar, dinlemeye hazır olmadan duyacaklar, böylece de yıkılıp, yere düşecekler; sen ise, onu dinlemeye hazır olarak onu duyacaksın.. Dolayısıyla bu, sende, mutlaka olması gerektiği kadarıyle etkili olacaktır..."

Ayetteki, (......) kelimesi hususunda şu muhtemel izahlar yapılabilir:

a) Bu, Zemahşerî'nin söylemiş olduğu şu husustur: Bu ayetin başındaki bu (......) kelimesi, bir önceki ayetteki (......) kelimesinden bedel olup, her ikisinin âmili de, "işte bu çıkış günüdür" ifadesinin delâlet ettiği şeydir. Yani, "Onlar. duydukları gün çıkacaklar" demektir.

b) Bu ifâdedeki 'nin âmili, ifâdesindeki şey olup, bunun da ne olduğunu daha önce zikretmiştik..

c) Şöyle de denebilir: Daha önce de bahsettiğimiz gibi, (......) ifâdesindeki (......)'nin âmili, (......) ifâdesindeki (......) âmili de, (......) fiilidir. Çünkü, (......) ifâdesindeki (......)'hin, her ne kadar kendisine muzâf olduğu fiili ile mansub olması caiz olmasa dahi, başkasının bunda âmil olması ve bunu nasbetmesi caizdir. Nitekim Arapça'da, "Amr'ın, kendisini dövdüğü ve Amr'ın idareci olduğu gün, Zeyd'in halini ve zilletini hatırla., "denilir ki bu sözü söyleyen kimse, "Zeyd'in, kerîm iken, iyi ve güzel halde iken herhangi bir sebeple zillete dûçâr olduğunu beyan etmek istemiştir. Dolayısıyla, misâlimizdeki ifâdesindeki (......)'nin, ifâdesi ile mansub olması caiz değildir. Çünkü, bu sözü söyleyenin maksadı, Zeyd'in halini ve zilletini hatırlatmaktır. Bu ise, dövülme günüdür. Ne var ki, ifâdesindeki yevme ifadesiyle mansubtur. fâ ifâdesi de böyledir. İşte ayette de böyledir. Cenâb-ı Hak, korkup böylece de bayılıp yere yıkılanlardan olmasın diye, "Nida edenin ... nida edeceği güne kulak ver" buyurmuş, sonra bu nidayı, onların duyacağı günde, "o münadînin nida etmesiyle" beyân edip açıklamıştır ki bu, "Bu, birkısım insanların duyamayacağı bir biçimde, gizli bir nida değildir. Tam aksine münadînin nidasının en batı uçtakine nisbeti, en doğu uçtakine nisbeti gibi olacaktır. Ve hepiniz de onu duyacaksınız" demektir. Böylesi bir sesi dinleyebilmesi için, insanın buna hazır olması gerektiğinde şüphe yoktur. İnsanın buna hazır olması da, nefsini, Allah'a ibâdetle, O'nu zikir, onu tefekkürle meşgul etmesiyle olur. Böylece, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sabret, tesbih et.. Münadînin nida edeceği ve onların sayhayı duyacakları güne kulak ver..." ifadelerinden, işte böylesi değerli bir netice elde edilmiştir.. Ayetteki (......) kelimesinin başındaki elif-lam da tarif ifâde etmektedir. Çünkü o sayhanın ne olduğu bilinmektedir. Allah onu, defaatla dile getirmiştir. Nitekim, "O ancak, tek bir sayhadır" (Yasin, 53), "O ancak, tek bir sayhadır" (Saffat, 19) ve ".. Tek bir nefha, üfürme..." (Hakka. 13) ayetlerinde böyledir. Ayetteki (......) ifâdesindeki bâ harf-i cerrinin "sayha"ya taalluk etmesi mümkündür. Buna göre, "Hak olan o sayhayı onlar duyarlar..." demek olur ki, bu izaha göre, burada şu açıklamalar yapılabilir:

1) "Hakk", haşr anlamındadır. Yani, "Haşır sayhasını... duyarlar. Bu haşr, onların duyacakları haktır" demektir. Nitekim Arapça'da, "O, bu sözü konuştu.." anlamında, "Seyyid, "Ey kavmim toplanın!" diye nara attı.." denilir. Bu durumda kelamın takdiri, "Onlar, "Ey kemikler, toplanın, bir araya gelin!" çığlığını duyarlar.." demek olur ki, işte "el-hakk" kelimesiyle, burada bu kastedilmiştir.

2) "el-Hakk" kelimesiyle, "yakîn" kastedilmiştir. Çünkü "hak" yakîndir. Nitekim, "Ondan o sayha yakînen sudur etti, bir yankı değildi.." anlamında, "Zan ve tahmin değil, falanca yakînen nara attı..." denilir.

Buna göre ayetteki hakk kelimesi sayha'nın sıfatı yerine geçmiş olur. Nitekim Arapça'da, "İstekli olan bir dinleyişle dinledi; kuvvetli olan bir haykırışla haykırdı.." denilir. Buna göre Cenâb-ı Hak adetâ, "Kesin olan o sayhayı duyacakları günde..." demek istemiştir.

3) Bu, "gerçekle içice olan bir sayhadır, yani, o sayhanın meydana gelmesi gerçektir..." demektir. Nitekim Arapça'da, "Ol!" denilir, oda, tahakkuk eder, oluverir" denilmektedir. Yine, "Saadetle, selâmetle içice olarak" manasında, "Selâmetle, saadetle dön!.." denilir.

Buna göre şayet, "Biraz daha açıklar mısın? Çünkü, bâ gerçekte "ilsâk" İçindir. Binâenaleyh bu gibi yerlerde ilsâk'ın anlamı nasıl anlaşılır?" denilirse, biz deriz ki: Fiilin müteaddî olması, bazan bâ ile gerçekleşir. Nitekim Arapça'da, "Gitmeyi Zeyd'e (adeta) yapıştırdı, icra ettirdi" manasında, "Falanca Zeyd'i götürdü" denilir. Böylece de, o gitme işi Zeyd'le kaim olmuş olur; derken Zeyd de mef'ûl olmuş olur. Şimdi, ifâdesinin, "(İsrafil), "Ey kemikler bir araya toplanın! dedi.." manasına varıp dayandığını söylersek, bu, masdann bâ harf-i cerri ile müteaddi olması demek olur ki, Arapça'da da, "Zeyd'in Amr'ı götürüşü beni hayran bıraktı.." denilir. İşte ifâdesi de böyledir ki bu "Hak hususunda sesini yükselt" demek olur ki, bu hak da, haşr'dır. Bu hususu, eğer Allah dilerse bir başka yer ve zamanda açıklayacağız.

Bir başka izaha göre de şöyle diyebiliriz: Ayetteki ifâdesi, fiiline taalluk etmektedir. Yani, "Onlar o sayhayı hak ile dinlerler" demektir. Mananın böyle olması halinde, burada şu iki izah yapılabilir:

a) Bu, tıpkı bir kimsenin, "Onu yakînen dinledim.." demesi gibidir.

b) (......) ifâdesinin başındaki bâ, kasem bâ'sı olup, buna göre mana, "Onlar o sayhayı, hak olan Allah'ın adına yemin ederim ki, duyacaklardır" şeklinde olur ki, bu şık zayıftır ifâdesindeki "gün"e işaret etmektedir. Buna göre mana, "İşte o gün, çıkış günüdür" şeklinde olur.

b) Bu, o münadînin nidasına bir işarettir.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

"Öldürecek de diriltecek de şüphesiz ki biziz biz. Dönüş de ancak bizedir".

Yasin Sûresi'nde, "Biziz biz" ifadesiyle ilgili olan açıklamaları yaptık. Ayetteki, "Öldürecek de, diriltecek de..." ifadesine gelince, buradaki "diriltme" ile ilk diriltme kastedilmiş olup, "öldürme" ile de ilk ölüme işaret edilmiş olur. Ayetteki, "ancak bizedir" ifadesi, hasrın olacağını gösteren bir ifadedir. En ma'rife (en bilinen) şey olduğu için Cenâb-ı Hakk'a işaret olan "Biziz biz" ifâdesi önce getirilmiştir. Nitekim bir kimse herkesçe bilinen meşhur kişi "benim ben" manasında, der. Öldürecek, diriltecek" ifadeleri, bu azameti te'kid eden hususlardır. "Dönüş de ancak bizedir" ifadesi ise, esas anlatılmak istenen şeyi ortaya koyan ifadedir.

Yerin Ayrılıp Yarılması

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

"O gün hepsi, süratle çıkmak üzere, yeryüzü onlardan ötürü yarılır. İşte bu bize çok kolay gelen bir haşrdır"

Bu ayetin başındaki "yevm" (gün) kelimesinin âmili (yani zarfı olduğu fiil), "çıkış günü" (Kâf, 42) ifadesinden anlaşılan "çıktş" fiili olup, "yeryüzü, onlardan ötürü yarıldığı gün, onlar hızlıca çıkarlar" takdirindedir.

Ayetteki, "süratle" kelimesi, çıkanların "narini göstermektedir. Çünkü ayetteki fâ "onlardan" lafzı, onların bu yarılmanın sebebinin onlar olduğunu gösterir. Böylece de o yarılma işi, onlar kabirden çıkacakları zaman olmuş olur. Nitekim Arapça'da, " ve"Onun için açıldı, açılmıştır" denilir.

Böylece, sira'an "süratle" kelimesi, mef'ulün durumunu beyan eden "hal" olur. Buna göre Hak teâlâ âdeta, "süratle çıkan kimseler olarak..." demek istemiştir. "Sirâ' " kelimesi, "serî'nin çoğuludur ve tıpkı "Kirâm'ın, kerîm kelimesinin çoğulu olması gibidir.

"Bu, bir haşrdır" ifadesindeki, "Bu" kelimesinin, o yarılma işine bir işaret olması muhtemel olduğu gibi, "süratle çıkıştan" anlaşılan "çıkarma" işine de işaret olabilir. Yine bunun manasının, "O haşr, bize çok kolay bir haşrdır" şeklinde olması da muhtemeldir. Çünkü haşr meselesi, daha önce geçen ayetlerden de anlaşılmaktadır.

Ayetteki, "Bize çok kolay" ifadesine gelince, buradaki (......) câr-mecrûru, "ihtisas" için öne geçmiş olup, "Bu iş, başkasına değit, ancak bize kolaydır" demektir ve kâfirlerin, "Bu, ihtimali uzak bir dönüştür" (Kâf, 3) şeklindeki sözlerine tekrar bir cevaptır. Haşr, toplamak demektir. Kıyamet gününde, mahlukatın herbirinin parçaları bir araya toplanacak, ruhlar (canlar) da bedenleriyle birleşecektir, yani Allahü teâlâ, her ruhu bedeniyle birleştirecek, böylece de dağılmış, paramparça olmuş ve çürümüş ümmetleri, yeniden toplayıp bir araya getirecektir. Binâenaleyh bu. işlerin hepsi haşr (toplama) hususunda aynıdır.

Resul Zorba Değil

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

"Biz onların neler demekte olduklarını daha iyi bileniz. Onların üstünde bir zorba değilsin sen. Bundan dolayı, benim tehdidimden korkacak olanlara Kur'ân ile öğüt ver".

Bu ayetle ilgili şu izahlar yapılabilir:

a) Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ve mü'minlerin kalbini teselli eden bir ifade olup, mü'minleri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e emredilen o sabır ve tesbihe teşvik olup, "Sana dediğimiz işle meşgul ol. Bize şikâyetlerde bulunman, seni maksadından alıkoymasın. Çünkü biz, onların sözlerini biliyor ve amellerini görüyoruz" demektir. Yaptığımız bu İzaha göre, ayetteki, "Onların üstünde bir zorba değilsin sen" ifadesi buna uygun düşmektedir ve "Sen, "Onları hidayete sevketmek üzere gönderildim. Öyle ise ben, daha nasıl bu rehberlikten meşgul edecek şeylerle, namazla, tesbihle oyalanırım" deme. Çünkü sen onların duygularına, kuvvelerine ve kudretlerine hükmetmek için gönderilmedin. Sen, sadece gerçeği tebliğ etmekle emrolundun ve bu işi de yaptın. O halde sabret, tesbihâtta bulun ve Allah'ın aranızda hüküm vereceği o günü bekle" demektir.

Dönüş Allah'a: Hesap Var

b) Bu bir tehdid ve korkutma ifâde etmektedir. Çünkü, "Dönüş de ancak bizedir" (Kâf,43) ayeti, onların ne yaptıklarını Allah'ın bildiğini göstermesi bakımından açık bir tehdiddir. Zira bir kimse, eninde sonunda, varacağı yerin padişah olduğunu bilebilir. Fakat o padişahın, kendisinin her yaptığını bilemeyeceğine inanabilir. Dolayısıyla işte bu duygu ve inancı, kişiyi yapmak istediği kötü şeylerden, (kanunsuz işlerden) alıkoymayabilir. Ama bu kimse, padişahın, kendisinin ne yaptığını bildiğini, gıyabında iken de sanki onun yanında imiş gibi olduğunu, işin sonunda dönüp ona varacağını bildiğinde, işte bu duygu, onu kötü işlerden alıkor. İşte bu sebeple Hak teâlâ, hem "Dönüş de ancak bizedir"(Araf,43) hem de, "Biz ... çok iyi bileniz" buyurmuştur ki, işte bu açık bir tehdiddir ve bu bu mana ile tıpkı, "Nihayet hepinizin dönüp gidişi ancak Rabbinizedir. Artık neler yapmakta olduğunuzu o size haber verir. Çünkü O, göğüslerin içinde olan her gizliyi bile hakkıyla bilendir.." (Zümer, 7) (Yunus, 23) ayetlerinde ifade edildiği gibidir.

Haşri Yapan Kadirdir

c) Bu, hasrı anlatan bir ayettir. Çünkü Cenâb-ı Hak, kudretinin mükemmel, irâdesinin geçerli oluşundan ötürü, hasrın kendisine pek kolay geleceğini beyan etmiştir. Fakat bunun tam ve mükemmel olabilmesi kapsamlı bir ilmi gerektirir ki böylece iki ayrı bedenin parçalarını, yani Zeyd'in bedeninin dağılmış parçalarını, Amr'ın bedeninin parçalarından seçip ayırabilsin. İşte bundan dolayı, Hak teâlâ adetâ, "Bu, kudretimizin mükemmelliğinden ötürü, bize pek kolay gelen bir haşrdir, ilmimizin durumundan ve değerinden ötürü, herbir bedenin parçaları bizce meçhul değildir" demek istemiştir. Bu izaha göre ayetteki, ifadesi, "Biz, o müşriklerin, "ölüp de toprak olduğumuz zaman mı (yeniden diriltilecek misiz)" (Saffât, 16) ve "Toprağm içinde (parçalanıp) kaybolduğumuz zaman mı (yeniden diriltilecek misiz?) (Secde, 10) şeklindeki sözlerinde ileri sürdükleri şeyleri biliriz" demektir.

İsm-i Tafdîl ve Mukayese

Buna göre bu "Biz onların yitmiş, kaybolmuş, hiç kimse bilemez dedikleri herşeyi, her parçayı biliriz" demek olup, "Biz onların böyle dediklerini biliriz" demek değildir. Birinci manaya göre, bu ifadedeki, mâ-i masdariyye olup, "Onların dediklerini biliriz" manasındadır. İkinci manada ise, mâ-i haberiyyedir. Buna göre, ayetteki, "Biz daha iyi biliriz" demesi doğru olmaz. Çünkü O'nun dışında o parçalan bilebilecek hiç kimse yoktur ki Allah, "Biz daha iyi biliriz" demiş olsun. (Buna ne dersiniz?) Biz deriz ki: Bunun cevabt, şöyle bir kaç şekilde daha önce de verilmişti:

1) vezni, fiilin aslında müşterekliği gerektirmez. Nitekim "Allah, kendisinden korkmana, ehakk, yani daha layıktır" (Ahzâb. 37), "Meclis ve topluluk bakımından daha güzel"(Meryem, 73) ve "Bu ona daha kolaydır" (Rum. 27) ayetlerinde de böyledir.

2) Bu, "Biz onların dediğini, her âlimin bildiği şeyleri bilmesinden daha iyi biliriz" manasınadır. Fakat birincisi daha sahih daha açık, daha net ve daha meşhurdur.

Ayetteki,"Onların üstünde bir zorba değilsin sen" ifadesiyle ilgili şu izahlar yapılabilir.

a) Bu, yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i teselli içindir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, diğer işine, yani ibadete yönelmeyi emretme lütfunda bulununca, diğer işinden, yani peygamber olarak gönderilmesi ile doğan vazifeden geri durmaması gerektiğini haber verdi ki, bu tıpkı bir padişahın, kullarından (adamlarından) birine iki ayrı işi emredip, o iki işten birinde âciz ve kusurlu olduğu ortaya çıkınca ona, "O iki işten diğerine dön. Senin âciz kaldığın beriki işi yapabilecek Kimseyi göndeririz" demesi gibidir. İşte bundan ötürü Hak teâlâ, "Sabret, tesbihde bulun; sen onlar üzerinde bir zorba değilsin" buyurmuştur ki, bu da, "Onların bu işe yanaşmamaları, senden kaynaklanan bir zorbalık ve bir tekebbür sebebiyle olmamıştır ki, böylece onlar kötü huyundan ötürü tiksinip bu işten vazgeçsinler. Aksine sen onlara karşı merhametli ve şefkatlisin. Bu hususlarda elinden geleni yaptın, tebliğde bulundun. Ama onlar imtina edip yüz çevirdiler. Şimdi zorbalık yaparak, birinci işinden sarf-ı nazar etme. Sabra ve tesbihe yönel" buyurmuştur ki bu, "Sen, Rabbinin nimeti sayesinde, bir mecnûn değilsin ... Hiç şüphesiz, büyük bir ahlâk üzeresin sen "(Kalem, 2-4) ayetinin manasındadır.

b) Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ortaya koyduğu hidayeti beyandır. Çünkü Hak teâlâ onu, bir zorlayıcı, bir zorba olarak değil, bir inzarcı (ikazcı) ve bir doğruya sevkedici olarak göndermiştir. Bu mana da tıpkı, "Seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik" (Nisa, 80) ayetindeki gibidir, yani, "Sen onları küfürden ve cehennemden koruyacak birisi olarak göndermedik" demektir. Ayetteki ifadesi, bir kimsenin "Bugün sizin üzerinizde olan kimdir, yani sizin idareciniz bugün kimdir?" sorusuna cevaben, "Bugün falanca bizim üzerimizdedir.." manasındadır.

Kur'ân'la Ders Ver

c) Bu, henüz o azabın vaktinin gelmediğini anlatan bir ifadedir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) inzârda bulunup, çeşitli sebepler ortaya döküp ve gerekli açıklamalarda bulunup da onlar iman etmeyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "işte şimdi o azabın vaktidir" dedi de, bunun üzerine Hak teâlâ, "biz onların dediklerini daha yi biliriz. Sen onlar üzerine bir zorba değilsin. Eğer onlar iman etmedilerse, benim azabımı, onlardan geri kalan ve iman edeceklerini umduğun kimselere hatırlat da, sonra onlara musallat ol" buyurdu. Bu görüşü, müfessirlerin bu ayetin, kıtal (savaş) ayetlerinden önce nazil olduğunu söylemeleri de destekler. Bu izaha göre ayetteki "Bundan dolayı, benim tehdidimden korkacak olanlara, Kur'ân ile öğüt ver" ifadesi, "Onların geriye kalanlarından, o va'îd (tehdid) gününden korkanlara, Kur'ân'ı okuyarak öğüt ver" demektir. Bu hususta şöyle başka izahlar da yapılabilir:

1) Biz, önceki izahlarımızın birisinde, Hak teâlâ'nın, "Onların dediklerine sabret ve tesbîhatta bulun " ifadesinin manasının, "Bana ibadete yönel" şeklinde olduğunu söylemiştik. Daha sonra Hak teâlâ, "Hidayete ulaştırma işini büsbütün bırakma, aksine mü'minlere öğüt ver. Çünkü öğüt mü'minlere fayda verir. Cahillerden ise yüz çevir" buyurmuştur.

Ayetteki, "Kur'ân ile..." ifadesi hususunda da şu izahlar yapılabilir:

a) Bu, "Kur'ân'daki şeyleri hatırlat ve onlara Kur'ân oku. Böylece onlar için Kur'ân'daki faydalar gerçekleşsin" demektir.

b) Bu, "Kur'ân ile öğütle, yani Kur'ân mucize olduğu için, onun ile kendinin bir peygamber olduğunu açıkla. Peygamber olduğun anlaşılınca, onların her söylediğin sözü kabul etmeleri gerekir" demektir.

c) Bu ifade ile, "Kur'ân'daki tebliğ ve tezkir (va'z-u nasihat) ile gelen emirlerin gereğini hatırlat" manası kastedilmiştir. Bu durumda, "Kur'ân ile zikir", Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ondan istifadesi için olur ki bu, "Kur'ân'ı göz önüne al ve onlara, bu Kur'ân'da sana haber verilen şeyleri onlara hatırlatmak suretiyle, onlara öğüt ver" demektir. Birinciye göre bunun manası, "Sayesinde öğüt alsınlar diye, onlara Kur'ân'ı oku" şeklindedir.

Havf ile Haşyet Farkı

Ayetteki, "Benim vaadimden korkacak olanlara..." ifadesi, "haşyet" kelimesinin, korkulan varlığın azametine, "havf" kelimesinden daha çok delâlet ettiğini gösteren bir cümledir. Çünkü Hak teâlâ, korkutan şeyin, kendi azabı ve va'îdi olduğunu belirtirken, "havf" kelimesini kullanmış; korkutan şeyin bizzat kendi yüce zatı olduğunu belirtirken ise, "haşyet" kelimesini kullanarak, "Benden haşyet duyun" (Bakara, 150) buyurmuştur.

Bu ayette, akâiddeki üç temel inanca işaret vardır: "Öğüt ver" ifadesi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, öğüt verme, hatırlatma ve va'z-u nasihat etme ile görevli olduğuna; "Kur'ân ile" dediği için de, Kur'ân'ın, kendisine indirildiği zat olduğuna; "va'idim" (tehdidim) sözü, ahiret gününe, yine "vaîdim" ifadesi, Allah'ın bir olduğuna bir işarettir (yani nübüvvet, âhiret ve tevhide bir işarettir). Çünkü eğer Allahü teâlâ, "Allah'ın vaîdinden korkacak olana öğüt ver" demiş olsaydı, o zaman cahilin zannı, her yöne (her manaya) kayardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, burada "va'îdim..." buyurdu. Çünkü mütekellim (1. tekil şahıs) zamiri, a'rafu'l-ma'ârif (mahfelerin en marifesi)dir ve bu hususta ortaklık olmadığını ve olamayacağını en güzel şekilde gösteren bir şeydir.

Sûrenin başında, baş ile sonun, manaca birbirlerine yakın olduğunu, çünkü sûrenin başında, "KâY. O şerefli Kur'ân'a yemin ederim ki." buyurulmuş, sonunda da, "Kur'ân ile öğüt ver.." buyurulmuş olduğunu söylemiştik.

Burası, bu sûrenin tefsirinin sonudur. Hamd, âlemlerin Rabbine, salat-u selâm da, peygamberlerin sonuncusu ve efendisi olan, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, bütün O'nun âline, ashabına, ezvâcına, soyuna olsun. (Amin).

Bu bölümü tek başına aç →