KEŞŞÂF TEFSİRİ

Kâf Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

daki açıklama, ikisi de üslûp bakımından örtüştükleri için, “Sâd. Bu şanlı şerefliKur’ân’a yemin olsun. Fakat kâfirler…” [Sād 38/1-2] âyetleri ile ilgili açıklamanın harfi harfine aynısıdır.1

[675] el-Mecîd (şanlı); kendi dışındaki kitaplar üzerinde şan ve şeref, üs-tünlük sahibi olan demektir. Ayrıca onun mânasını iyi bilen ve içindekilerle amel eden kimse Allah katında da, insanlar katında da şan şeref kazanır. Veya Mecîd olan Allah’tan gelmesi sebebiyle üstünlük, şerefli, olma niteli-ğini kazanmıştır. Böyle olduğu için Kur’ân’ın Allah’a ait bir sıfatla nitelen-mesi caiz olmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

desinde, gerçekte şaşılacak bir şey olmayan şeye şaşmaları yadırganmaktadır. Bu [şaşılacak olmayan şey] de aralarında örnekliğini, adalet ve güvenilirliğini bildikleri kendi içlerinden bir zatın korkulacak bir şeyle onları uyarmasıdır; zira bu nitelikleri taşıyan bir kişi, halkına karşı ancak hayırhah ve şefkatli olur; onlara bir kötülük dokunmasından, başlarına zararlı bir şey gelmesin diye çırpınır; korkulan şeyin onlara iyice yaklaştığını bilince, onları uyar-mayı ve dikkate davet etmeyi görev addeder. Özellikle de son derece korku-lacak ve nihayet derecede çekinilecek bir şey söz konusu ise… Bu ifadede ayrıca, o zatın diriliş adına onları uyardığı şeye hayret etmeleri de yadırgan-maktadır; çünkü kendileri Allah’ın gökleri ve yeri yaratmaya, her şeyi yok-tan var etme ve icat etmeye kadir olduğunu kendileri de biliyor, üstelik ilk yaratılışı ikrar ediyorlardı. Zaten akıl da yapılanların karşılıksız kalmaması gerektiğine tanıklık etmektedir. Sonra Allah, “‘Bu, şaşılacak bir şey!’ dedi inkârcı nankörler. ‘Biz öldüğümüzde ha?!’” sözüyle bu iki yadırgamadan birini öne çıkardı. Bu ifade ile onların öldükten sonra dirilişe şaşmalarının, akıldan daha bir uzak görülmeye ve yadırganmaya layık olduğunu gösterdi. 1 Sād 38/1’in tefsirine bkz. / ed.

[677] Âyette zamir kullanmak yerine açıkça “inkâr edenler” denilmesi, büyük bir küfre düştüklerini belirtmek içindir.

[678] “Bu” işaret zamiri ٌ ْ (dığında-) اِذَا .kelimesine râcidir (dönüş) رَkelimesi ise gizli bir fiillin mef‘ûlün fîhi olmak üzere mansūbdur. Anlam şöyledir: “Yoksa biz ölüp de çürüdükten sonra mı geri döneceğiz? Bu, uzak”, eşi benzeri görülmemiş “bir dönüştür.” Yani akıldan uzak ve olağan-dışı bir şey... Tıpkı hâzâ kavlun ba‘îdun (Bu ihtimalden uzak bir sözdür.) ve kad eb‘ade fulânun (Falanca, konuşmasında uzağa saptı.) demen gibi.

] 679[ ٌ ْ kelimesinin mercû‘ yani “[verdikleri] cevap” anlamında (dönüş) رَolması da mümkündür. Bu durumda ٌ ِ َ ٌ ْ כ رَ -Allah’ın sözü olup uyarıl ذdıkları “öldükten sonra diriliş”i inkâr etmelerinin akıldan uzak görüldüğü-nü ifade eder. [Yani Allah, “Bu nasıl bir cevap!” demiş olmaktadır.] Bu yoruma göre söz konusu ifadeden önce [Turâben kelimesinin sonunda] durmak güzel olacaktır.

] 680[ َא ْ ِ ifadesi, soru olarak değil de haberî (?!Öldüğümüzde ha) ءَاِذَا cümle olmak üzere izâ mitnâ (öldüğümüzde) diye de okunmuştur. Bu du-rumda anlam şöyle olur: Biz ölünce yeniden döndürülmemiz [diriltilmemiz] uzak bir ihtimal! Bu yorumun delili, ٌ ِ َ ٌ ْ ِכَ رَ .ifadesidir [!Bu uzak bir dönüş] ذ

[681] Şayet “ ٌ ْ …] ten kasıt mercû’ ([verdikleri] cevap) ise izâ(dönüş) رَdığında] zarfını mahallen nasbeden nedir? [Çünkü “Öldüğümüzde hâ!?” ifadesi âhi-retle ilgili şaşkınlıklar ile ilişkiliyken, aralarından bir peygamber gönderilmesi ile bir ilişkisi görünmemektedir.]” dersen şöyle derim: ر (uyarıcı) kelimesinin delâlet etti-ği uyarıya konu olan husus, yani diriliştir.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[682] “Bilmekteyiz.” ifadesi onların öldükten sonra dirilmeyi akıldan uzak görmelerine bir cevaptır; çünkü ilmi, toprağın ölülerin bedenlerinden ne eksilttiğini, et ve kemiklerinden ne yediğini bilecek kadar dakik olan Zât, ilkin [yaratmış] olduğu gibi onları diri olarak tekrar geri getirmeye de kadirdir. Peygamber’in (s.a.) “Âdemoğlunun kuyruk sokumu hariç her şeyi çürür.” dediği rivayet edilmiştir. [ Ahmed b. Hanbel, XV, 323]

[683] Süddî (v. 127/745), “toprağın onlardan neler eksilttiğini…” ifa-desini, “onlardan ölüp de toprağa gömülenleri…” şeklinde yorumlamıştır.

] 684[ ٌ ِ َ َאبٌ şeytanlardan ve değişiklikten korunan kitap yani Levh-i כِMahfuz. Yahut kendisine tevdi edilen ve içerisinde yazılan her şeyi koruyan kitap.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[685] “Hatta, (…) yalanladılar.” Daha önce [2. âyette] geçen ’den sonra getirilmiş ikinci bir idrab olup [yeniden dirilişe] hayret etmekten daha çirkin bir şey ortaya koyduklarını -yani mu‘cizelerle kesinlik kazanmış peygam-berlik demek olan hakkı, hiç düşünüp taşınmadan, onunla karşılaşır karşı-laşmaz yalanladıklarını- göstermektedir.

[686] “Bu yüzden de şaşkınlık içindeler.” ِ َ çalkantılı demektir; meri-ce’l-hātemu ısbe‘ahû ve cerice (Yüzük, parmağına geniş gelerek oynadı.) deni-lir. Onlar da [Peygamber’e] kâh şair kâh sihirbaz kâh medyum diyorlar ve bir fikirde karar kılamıyorlardı.

] 687[ ْ ُ אءَ َ א َ (Kendilerine geldiğinde…) ifadesi, Lâm’ın kesresiyle, Mâda masdariye olmak üzere li-mâ câehum diye de okunmuştur. Bu okuyuşa göre Lâm li-hamsin halevne1 ifadesinde kullanılan anlamda olur; yani hak onlara geldiği vakit [yalanladılar].

[688] Haktan kastın, Kur’ân veya öldükten sonra dirilişin haber veril-mesi olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[689] “Bakmazlar mı?” Yani öldükten sonra dirilişi inkâr ederken âle-min yaratılışındaki kudret-i ilâhiyenin eserlerine bakmazlar mı ki “onu” göğü “nasıl bina etmişiz;” nasıl direksiz yükseltmişiz?!

] 690[ وجٍ ُ ُ ِْ “bir tek yarık” demektir; yani gök her türlü kusurdan uzak

bir şekilde dümdüz olup içinde ne bir çatlak ne bir yarık ne de bir bozukluk vardır. Tıpkı “Gözünü çevir de bak bakalım, bir yarık görebilecek misin?” [Mülk 67/3] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[691] “Döşemişiz” yaymışız; olmadıkları takdirde dünyanın dengesinin bozulacağı sarsılmaz “çakılı dağlar” [yerleştirmişiz.] Güzelliğinden dolayı hoşa giden her türden şeyler [bitirmişiz]. 1 Li-mâ câehum kıraatinde Lâm “aydan geçen beş gün içinde” anlamındaki bu ifadeye benzer şekilde yine

“hak kendilerine geldiğinde” anlamında olmaktadır. / ed.

[692] Rabbine “yönel”ip O’nun harikulâde sanat eserleri üzerinde te-fekkür ed“ecekher kul için,” onu bilgi sahibi kılacak “bir gösterge” olarak “ve” gerçeği “hatırlatıcı olarak…” ى ةً وَذِכْ َ

ِْ َ (bir gösterge ve ders olarak)

ifadesi, halkuhâ tebsıratun (Yaratılışları ibret vericidir.) anlamında tabsiratun ve zikrâ şeklinde merfû‘ da okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

] 693[ אرَכًא َ ُ אءً َ (bereketli bir su) “faydaları çok olan bir su” demektir. َ ِ ِ َ ْ ,sonunda hasat edilecek olan ekinin taneleridir” ki bu da buğday“ اarpa vs. türünden gıda olarak kullanılan şeylerdir.

] 694[ אتٍ َ ِ َא (yüksek) “semaya doğru uzanan” anlamındadır. Peygam-ber’den (s.a.) rivayet edilen bir kıraatte kelime, kalın bir harf olan Kāf ’tan dolayı Sin’in Sād’a dönüştürülmesiyle ٍאت َ ِ א şeklindedir. ٌ ِ َ (birbiri üstüne dizilmiş) ifadesiyle ya tomurcukların çokluğu ve yığın yığın oluşu ya da içerdiği meyvelerin çokluğu kastedilmiştir. ًא kelimesi (rızık olsun diye) رِزَْא ْ َ ْ fiilinin mef‘ûl-i mutlakı olmak üzere mansūbdur; çünkü inbât (bitirdik) اَ(bitirmek) de rızık verme anlamındadır. Ya da mef‘ûlun leh olmak üzere mansūbdur; yani bunları bitirdik ki kendilerini besleyelim.

[695] “(Topraktan) çıkış da böyle olacak işte.” Yani şu ölü topraklar di-riltildiği gibi siz de ölümünüzde sonra diriltilip çıkarılacaksınız. [َِכ işte) כَböyle) ifadesindedeki mislu (bunun gibi) anlamına gelen] Kâf mübtedâ olmak üzere mahallen merfû‘dur.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

12. Onlardan önce Nûh’un kavmi, Ressliler ve Semûd da yalanlamıştı.
Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

13. Âd, Firavun ve Lût’un hemşehrileri de...
Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

yalanlamıştı da Benim tehdidim gerçekleşmişti![696] Firavun’la “ Firavun kavmi”ni kastetmiştir. Tıpkı ْ ِ

ِ َ َ نَ وَ ْ َ ِْ ْ ِ (“ Fi-

ravun ve ileri gelenlerinden...” [ Yûnus 10/83]) âyetindeki gibi. Çünkü bu âyet-lerde kendisine atıf yapılan “Nûh’un kavmi”dir; atfedilenlerin hepsi gruptur.

[697] “Her biri”derken tek tek her biri kastedilmiş olabileceği gibi, ta-mamı da kastedilmiş olabilir. Ne var ki, mânası değil de lafzı göz önünde bulundurularak kendisine gönderilen zamir tekil kullanılmıştır.

[698] “Tehdidim kesinleşmiş ve başlarına inmişti.” ifadesindeki tehdit, Allah’ın, azap edeceğine ilişkin sözüdür. Bu ifadede Hz. Peygamber için teselli, inkâr edenler için de tehdit vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[699] ‘Ayiye bi’l-emri ifadesi, biri bir işi nasıl yapacağını bilemediği za-man kullanılır. [َא ِ َ َ daki] Hemze yadırgama içindir. Mâna şöyledir: Onların’اَda bildiği gibi, Biz birinci yaratmadan âciz kalmadık ki ikincisinden âciz kalalım. Allah Teâlâ sonra [idrab yoluyla] şöyle buyurdu: Onlar bizim ilk ya-ratmaya kadir olduğumuzu inkâr etmiyorlar. Öyleyse bunu itiraf etmeleri, yeniden yaratmaya kadir olduğumuzu itiraf etmeyi de gerektirir.

] 700[ ٍْ َ

ِ ْ ُ َ [Hayır onlar tereddüt içindedirler.] Yani kafa karışıklığı ve şüphe içindedirler. Şeytan akıllarını karıştırıp onları şaşkınlığa sevk etmiştir. Hz. Ali’nin (v. 40/661) şu sözü de bu kullanıma örnektir: Yâ Hâri, innehû le-melbûsun ‘aleyke, a‘rifi’l-hakka ta‘rif ehlehû. (Ey Hâri[s]! Durum sana ka-rışık görünür. Hakkı tanı ki, haklıyı tanıyasın.)1

[701] Şeytanın kendilerine durumu karışık göstermesi, ölülerin diriltil-mesinin anormal bir şey olduğunu söyleyerek onları ayartmasıdır. Bu yüz-den onlar da şu doğru akıl yürütmeyi ihmal ettiler: İlkin inşaya kadir olan yeniden diriltmeye pekâlâ kadirdir.

[702] Şayet“ ٍ ِ َ ٍ ْ َ (yeniden yaratılış) ifadesi neden nekire getirildi? وَلِ ْ ِ ا ْ َ ْ gibi o da ma‘rife getirilmeli değil miydi?” dersen (birinci yaratma) اşöyle derim:Nekire getirilmesiyle bu yeni yaratılışın büyük bir öneme sa-hip ve çetin bir durum olduğunu, her duyanın onu önemsemesi ve endişe duyması, onu araştırması ve o konuda kafası karışık olarak oturmaması gerektiğini ifade etmek amaçlanmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[703] Vesvese fısıltı demektir. Vesvâsu’l-hulyi [zinetin hışırtısı] da bundandır. Vesvesetu’n-nefs insanın içine doğan, birden aklına gelen ve içinden geçen söz anlamına gelir. ِ ِ ’deki Bâ, savvete bi-kezâ (şununla seslendi) ve hemese bihî [şunu fısıldadı] ifadelerindeki Bâ gibidir. Bâ’nın ُس ِ ْ َ ُ (vesvese veriyor) fiillini müte‘addî kılması, sonundaki zamirinin insana raci olması da mümkündür; 1 Genelde insanlar hakkı; tanıdıkları sevdikleri ya da nefret ettikleri insanlardan hareketle tanımaya ça-

lışırlar. Hz. Ali bunun yanlışlığına dikkat çekerek, hakkın ne olduğunu bilirsen kimin haklı olduğunu anlarsın, diyor. / ed.

yani mâ tec‘aluhû muvesvisen (nefsinin kendisini vesveseci kılmasını [da biliriz.]) Bu durumda masdariye olur [başına geldiği fiili mastara çevirir.] Çünkü Arap-lar, haddese nefsehû bi-kezâ (insan nefsine şunu anlattı) ve haddesethu bi-hî nefsuhû (nefsi ona şunu anlattı) derler. Nitekim bir şair de şöyle demiştir:

Nefsin seninle konuştuğunda yalanla onu (tasdik etme)!

[704] “Biz ona daha yakınız,” mecazi bir ifadedir. Kasıt, Allah’ın ilmi-nin kula yakın olması, kişinin bilinmeye konu olabilen yön ve hâllerine öylesine taalluk etmesi ki insanın hiçbir yanının O’na gizli kalmamasıdır. Böylece Allah zatı itibariyle kula yakınmış gibi olmaktadır. Nitekim Allah mekândan münezzeh olduğu hâlde “Allah her yerdedir.” denilir.

[705] “Şahdamarı” aşırı yakınlığı ifade eden bir deyimdir. Araplar [son derece yakın olmayı kastederek] şöyle derler: Huve minnî mak‘ade’l-kâbileti ve ma’kide’l-izâri (O bana, ebenin doğum yapan kadına yakınlığı kadar ve gömleğimi bağladığım düğüm kadar yakındır.) Zurrumme (v. 117/735) şöyle demiştir:

Ölüm bana şah damarımdan daha yakındır.

Habl damar demektir. Damar, halatın her bir ipine benzetilmiştir. Şairin şu sözünü görmez misiniz:

Onun şah damarları kuyudan kirli su çeken iki ipe benzer.

el-Verîdâni boynu iki yanından çevreleyen, başlarıyla aorta bağlanan ve baştan oraya doğru inen iki damardır. Denilmiştir ki; verîd diye adlandırıl-ması, ruhun oraya doğru vürûdundan [çekilmesinden] dolayıdır.

[706] ŞayetHablin verîde izâfetinin sebebi nedir? Oysa bir şey kendi kendine izâfe edilemez.” dersen şöyle derim:“Bunun iki yorumu var: Bi-rincisi: İzâfet [“habl ki verîddir” anlamında] beyan içindir. Arapların ba‘îru sâni-yetin (parlak deve) deyimi gibi. İkincisi: Her ikisi aynı organda birleştikleri için, boyun damarının kastedilip boyuna izâfe edilmesi gibi, habl de verîd’e izâfe edilmiştir. Meselâ, hablu’l-‘alyâi (boyun siniri) de denilmektedir.”

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

] 707[ kelimesi, daha önceki akrabu (daha yakın) kelimesinin (çünkü) اِذْzarfı olmak üzere mansūbdur. Bu mümkündür; çünkü mânalar ister önce ister sonra gelsinler, zarfta amel ederler. Anlam şöyledir: O Latîf ’tir; O’nun ilmi, kişinin içinden geçen duygularına ve en gizli şeylere bile ulaşır. O, kişinin ağzından çıkan her kelimeyi iki meleğin hemen alıp kaydetmesi sı-rasında insana tüm yakınlardan daha yakındır. Bu ifade ile, Allah Teâlâ’nın iki meleğin kayıt tutmasına ihtiyacı olmadığı bildirilmektedir. O, gizlilerin en gizlisinden bile haberdarken nasıl buna ihtiyaç duyabilir ki?! Şu hâlde meleklerin bu kaydı, başka bir hikmet gereğidir ki o da şudur: İki meleğin kayıt tutması ve bunları muhafaza etmesinde, şahitlerin hazır bulunacağı kıyamet gününde amel sayfalarının sunulacak olmasında, kulun aslında ge-nel anlamda Allah’ın tüm amellerini kuşattığını bilmesine rağmen özellikle bunu da bilmesinde, Allah’ın kula olan fazlaca lutfuna işaret vardır; çünkü böylece onu kötülüklerden sakındırmakta ve iyiliklere teşvik etmektedir. Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Senin iki meleğin senin ön dişlerin üzerinde oturuyorlar. Dilin onların kalemi, tükürüğün onların mürekkebidir. Buna rağmen sen seni ilgilendirmeyen işlerin peşinde koşu-yor, ne Allah’tan ne de o iki melekten hayâ ediyorsun.”

[708] “İki meleğin kaydı”yla, Yüce Allah’ın ‘yakın’lığı beyan ediliyor da olabilir. “Biz ona yakınız, içinde bulunduğu durumları bilmekteyiz ve onu gözetlemekteyiz; zira kayıt tutucu ve yazıcı meleklerimiz onun üzerinde görevlidirler.” anlamında.

[709] Telâkkî “kayıt tutmak ve yazarak haber almak demektir. Ka‘îd, kā‘id (oturan) anlamındadır. Tıpkı [“beraber oturulan kişi” anlamındaki] celîsin câlis (oturan) anlamına gelmesi gibi. İbarenin açılımı şöyledir: ‘Ani’l-yemîni ka‘îdun ve ‘ani’l-şimâli ka‘îdun mine’l-mütelakkıyeyni.1 İki ka‘îd kelimesinden biri, diğeri onun varlığını gösterdiği için düşürülmüştür. şu sözdeki gibi.2

Ben ve babam [ondan] berîdir.

] 710[ -kulun amelini gözetleyen melektir. ise, yanında hazır bu رlunan melektir. Bu iki meleğin neleri yazdığı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hastayken iniltisine varıncaya kadar her şeyi kaydederler denil-miştir. Sadece mükâfat kazanmasına veyahut da sadece günah kazanmasına sebep olacak şeyleri yazarlar. Peygamber’in (s.a.) şu sözü bunu göstermekte-dir: “İyiliği yazan melek kişinin sağ tarafında, kötülüğü yazan melek ise sol ta-rafı üzerinde bulunmaktadır. İyilikleri yazan, kötülükleri yazanın başkanıdır. 1 ‘Sağ’ında bir alıcı, ‘sol’unda da bir alıcı, yani toplam iki kayıt meleği. / ed.2 Bu sözün de açılımı şöyledir: Kuntu minhu beriyyen ve vâlidî beriyyen. / ed.

Kişi bir iyilik işlediğinde sağdaki melek hemen on sevap olarak kaydeder. Bir kötülük işlediğinde ise, sağdaki melek soldaki meleğe “Onu yedi saat yazma. Belki Allah’ı zikreder veya af diler.”

[711] Meleklerin, insan tuvalette iken ve cinsel ilişkide bulunurken on-dan uzak durdukları da söylenmiştir.

] 712[ ُ ِ ْ َ א َ (attığı) ifadesi, meçhul (edilgen) olarak mâ yulfazu (atılan) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

ve kudret ve ilmini tanıtarak onlara karşı delil getirdikten sonra hemen ardın-dan onlara, o inkâr ettikleri ve yok saydıkları şeyle ölümleri esnasında ve kıya-metin kopması sırasında karşılaşacaklarını bildirmektedir. ِّ َ ْ א ِ تِ ْ َ ْ ةُ ا َ כْ َ אءَتْ َ وَ(Sonunda, gerçek olarak gelmiştir ölüm sarhoşluğu!) ve ِر ِ ا َ ِ ُ Sûr’a da) وَüfürülmüştür.) cümlelerinde geçmiş zaman kalıbı kullanılarak bunun pek ya-kın olduğuna dikkat çekilmektedir. “Ölümün sarhoşluğu”, onun aklı gideren şiddetidir. ِّ َ ْ א ِ ’daki Bâ geçişlilik için olup anlam şöyledir: Allah Teâlâ’nın ki-taplarında dile getirdiği ve peygamberlerini göndermeye vesile kıldığı hakikati şu ölüm sarhoşluğu gözler önüne serdi. Yahut ölünün, saadet veya bedbahtlığı hakkında işin gerçeğini ve durumun netliğini ortaya koydu. Haktan kastın ya-ratılan her insanın sonu olan “her canlının ölümü tadacağı gerçeği” olduğu da söylenmiştir. Yine, Bâ’nın ِ ْ א ِ ُ ُ ْ َ (“yağıyla [yani yağı işe yarayacak şekilde] yetişir [zeytin ağacı]”1) [Mü’minûn 23/20] ifadesindeki gibi olması da mümkündür; yani [ölüm sarhoşluğu] tüm gerçekliğiyle [geldi.] İşin gerçeğiyle veya hikmetle ve doğru bir amaçla geldi. Tıpkı ِّ َ ْ א ِ رَْضَ ْ اتِ وَا َ َ ا َ َ (“O, gökleri ve yeri gerçek [bir gaye ile ve gerçek] olarak yarattı.” [En‘âm 6/73]) âyetindeki gibi.

[714] Hz. Ebu Bekir (v. 13/634) ve İbn Mes‘ud (v. 32/653), sarhoş-luğun insan için kaçınılmaz ve zorunlu bir karar olduğunu göstermek üzere sekratun kelimesini hakka muzāf kılarak sekretu’l-hakki bi’l-mevti şeklinde okumuşlardır. Bu kıratte de Bâ geçişlilik içindir;2 çünkü bu sar-hoşluk, şiddetinden dolayı ruhun çıkmasına sebep olmuştur. Yahut ölüm onu izlediğinden dolayı sanki ölümü bu sarhoşluk getirmiştir. İfadenin; “[Sarhoşluk] ölümle birlikte geldi.” anlamında olması da mümkündür. 1 Mot-a-mot “[Mübarek zeytin ağacı] topraktan yağıyla birlikte çıkar.” / ed.2 Yani “hak sarhoşluğu ölümü getirmiştir.” / ed.

Hakktan kastın Allah Teâlâ olduğu, sekretu’l-hakkın da Allah’tan gelen sar-hoşluk anlamında sekretu’llāh diye okunduğu da söylenmiştir. Bu izâfet, durumun azamet ve dehşetini bildirmek içindir. Sekerâtu’l-mevt (ölüm sar-hoşlukları) şeklinde de okunmuştur.“Bu” yani ölüm. Bu durumda hitap, (gaibden hitaba) iltifat yöntemiyle [16. âyette geçen] “İnsanı biz yarattık.”ifa-desindekiinsanoğlunadır. “Bu” hakka işaret de olabilir ki o zaman, hitap günahkâr insana yöneltilmiş olur.

] 715[ َ yani “nefret edip uzak durduğun.” Bir zattan nakledildiği-ne göre, kendisi bu âyet[te kime hitap edildiği] hakkında Zeyd b. Eslem’e (v. 136/754) sorunca, “Hitap Peygamber’edir. (s.a.)” demiş. Bunun üzerine, Zeyd’in cevabını Sâlih b. Keysan’a (v. 140/757-758) anlatmış. Sâlih, “Bu, Arap diline hâkimiyet, fasih bir lisan ve yüksek bir maharet [ile söylenmiş bir ifade] değil. Bu hitap kâfiredir.” demiş. Sonra her ikisinin cevabını Hüseyn b. Abdullah b. Ubeydullah b. Abbas’a (v. 140/757-758) [yani İbn Abbas’ın torununun oğluna] anlatmış, o da şöyle demiş: “Ben ikisinden de farklı düşü-nüyorum. Hitap, iyi ve kötü herkesedir.”

] 716[ ِ ِ َ ْ مُ ا ْ َ ِכَ -ifadesinde muzāf gizli olup açılımı şöyledir: Vaktu zâ ذlike yevmu’l-va‘îd (Bunun vakti, o tehdit günüdür). Burada ’nın mastarı olan nefha (üflemeye) işaret edilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

ise yaptıklarına tanıklık edecek olan iki melektir. Veya her iki görevi ken-disinde bulunduran bir melektir; bir bakıma “Yanında onu sevk eden ve şahitlik eden bir melek vardır.” denmektedir. ٌ ِ א َ א َ َ َ (Yanında bir sevk edici ile…) ifadesi ma‘rife hükmünde olan nefse muzāf olduğundan ma‘rifeleşen .kelimesinin hâli olmak üzere mahallen mansūbdur (her) כُ

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

[718] Hitap müennes olan nefs kelimesine olacak şekilde le-kad kunti… ‘an-ki ğitāeki fe-basaruki şeklinde kesreli olarak da okunmuştur; yani nefse, “sen şöyleydin” denilir.

[719] Gaflet, kişinin bütün bedenini bürüyen bir örtü veya herhangi bir şeyi görmesine engel olacak şekilde gözlerini kapatan bir perde gibi kabul edilmiştir. Kıyamet günü geldiğinde ise uyanır, gafleti ve gafletin oluşturduğu perde yok olur, o da daha önce göremediği gerçeği görmüş olur. Gafletinden dolayı görme yetisi azalmış gözü, artık uyandığından dolayı keskinleşir.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

kaparsa, başına bir şeytansardırırız; ona yoldaş olur.” [Zuhruf 43/36] âyetinde işaret edildiği gibi, kendisine musallat edilen şeytandır ki; “Yoldaşı, Rabbim onu ben azdırmadım der.” [Kāf 50/27] âyeti de bunu desteklemektedir.

] 721[ ٌ ِ َ ی َ َ א َ ا (Bu yanımdaki hazır!) Yani, şu yanımdaki şey ce-hennem için hazırlanmıştır. Anlam şöyledir: Bir melek onu sevk eder, bir melek onun hakkında tanıklık eder, bir şeytan da ona eşlik eder. O şeytan der ki: “Onu yanıltıp saptırarak cehenneme hazırladım; cehenneme uygun hâle getirdim!” Şayet“Bu ifadenin i‘râbı nasıldır?” dersen şöyle derim:א َ ’yı mevsuf kabul edersen ٌ ِ َ onun sıfatıdır. [Yani hâzâ mâ ‘atîdun ledeyye (Şu hazır-lanmış şey yanımdadır.) anlamına gelir.] Eğer א َ ’yı ism-i mevsul kabul edersen ٌ ِ َ onun bedelidir veya ikinci haberdir. [“Şu yanımdadır, hazırdır” anlamında.] Yahut da gizli bir mübtedânın haberidir. [Bu durumda açılımı, hâzâ mâ ledeyye huve ‘atîd (Şu yanımdaki hazırdır) şeklinde olur.]”

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

25. hayrı engelleyip duran, saldırgan şüpheciyi...
Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

şiddetli azabın içine! [722] “İkiniz atın.” ifadesi, sözü edilen iki meleğe, sevk edici ve şahi-

de yönelik Allah tarafından gelmiş bir hitaptır. Şu iki yorumdan birisiy-le, tek kişiye yönelik bir hitap olması da mümkündür: 1) Müberred’in (v. 286/900) görüşüdür ki, sıkı ilişkilerinden dolayı, te’kit için fiilin iki defa söylenmesi yerine fâ‘il ikili (tesniye) getirilmiştir. Şöyle denilmiş gibidir: “At onu, at onu!” 2) Araplar genelde yanlarında iki arkadaş olduğunu varsayar-lar. Halîleyye ve sâhibeyyevekıfâ ve es‘idâ (Ey iki dostum ey iki arkadaşım, durun, gözünüz aydın) sözü, dillerinde yaygın bir kullanımdır. Böylece tek kişiye iki kişiymiş gibi hitap ederler. Nitekim Haccâc’ın (v. 95/714) da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Yâ haraseyye ıdribâ ‘unukahû (Cellâd-lar! Vurun şunun boynunu!) Hasan-ı Basrî (v. 110/728) bu fiili cezimli bir Nûn’la elkıyen şeklinde okumuştur ki َא

ِ nın sonundaki Elif Nun’dan bedel’أolabilir. Bu durumda, kelime sonraki kelimeyle bitiştirildiği hâlde, durul-muş gibi okunmuş olur.

] 723[ ٍ ِ َ inatçı, hakka karşı gelen, hak ehline düşmanlık besleyen de-mektir.

[724] “Hayrı engelleyip duran.” Malı hak sahiplerinden alabildiğine esirgeyen, bunu âdet hâline getiren, malından hiçbir şeyi asla [hayırda] har-camayan demektir. Yahut her türlü hayrın hak sahibine ulaşmasını engelle-yen ve böylece hak ile hak sahibi arasında perde olan anlamına gelir.

[725] Bu âyetin Velîd b. Muğîre (v. 1/622) hakkında indiği söylenmiştir. O yeğenlerinin İslâm’a girmesini engeller ve onlara şöyle derdi: “İçinizden kim İslâm’ı kabul ederse yaşadığım sürece ona hiçbir faydam dokunmaz!”

] 726[ ٍ َ ْ ُ zalim ve hakkı çiğneyen; ٍ ِ ُ ise, Allah ve O’nun dini hakkın-da kuşku duyan demektir.

] 727[ َ َ َ ى ِ ifadesi, şart mânasını da içeren (…O ki ihdas etmişti) اَmübtedâdır. Bu nedenle cevabının başına getirilmiştir. َ َ َ ى ِ כُ nin’اَאرٍ ifadesinden bedel olarak mansūb olması da mümkündür. Bu (her kâfir) כَdurumda ُאه َ

ِ ْ אَ َ (atın onu) fiili, te’kit için tekrar edilmiş olur.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

yanılgı içindeydi.” der.[728] Şayet“Neden daha önceki cümlede (23. Âyette) Vav kullanıldığı

hâlde bu cümlenin başında Vav getirilmedi?” dersen şöyle derim:Çünkü karşılıklı konuşmaların nakledildiği cümleler müstakil birer ifade olarak ka-bul edildiği gibi bu da yeni ve müstakil bir cümle olarak kabul edilmiştir. Ni-tekim [Şu‘arâ sûresinde] Mûsâ ile Firavun arasında geçen karşılıklı konuşmala-rın aktarımında bunun örneğini görmüştün.Şayet“Nerede burada karşılıklı konuşma?” dersen şöyle derim:Arkadaşı, “Şu yanımdaki hazırdır.” deyince, ardından da “Ya Rabbi! Ben azdırmadım onu!’ dedi.” ifadesi gelip “Çekişmeyin benim huzurumda!” (28) cümlesi de bunu izleyince, arada kâfirin bir cevap yetiştirmesi olduğu, fakat bağlam buna ışık tuttuğundan zikredilmediği an-laşılmıştır: Kâfir adeta; “Ya Rabbi! Beni bu azdırdı!” demiş; arkadaşı da “Ya Rabbi! Ben azdırmadım onu!” cevabını vermiştir. İlk cümlede [yani Vav’lı 23. âyette], ifadenin, kendi mânasıyla kendisinden öncekinin mânasının -yani herkesin iki melekle gelmesi ve yoldaşı olan şeytanın “Ben azdırmadım onu!” demesinin- aynı anda gerçekleştiğini göstermek için atıf harfinin getirilmesi zorunlu olmuştur. [“Ben azdırmadım onu!”] asıl kendisi azdı ve sapkınlığı doğru yola tercih etti. Tıpkı “Benim sizin üzerinizde bir otoritem yoktu. Sadece ben sizi çağırdım siz de geldiniz!” [İbrâhîm 14/22] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[729] “‘Benim huzurumda çekişmeyin’ dedi.” Tıpkı “Yoldaşı dedi ki…” (27) cümlesinde olduğu gibi yeni bir ifadedir. Sanki “Peki Allah ne dedi?” diye sorulmuş, bunun üzerine; “Huzurumda çekişmeyin! buyurdu.” şeklinde cevap verilmiştir. Mâna şöyledir: Şu hesap ve ceza yurdunda ve duruşma esnasında çekişmeyin; çünkü çekişmenizin hiçbir faydası ve yararı yok ve size hiçbir şey kazandırmaz. Ben indirdiğim kitaplarda ve gönderdiğim el-çilerimin vasıtasıyla azgınlaştığınız takdirde azabımı göreceğinizi size haber vermiştim. Bana karşı ileri sürebileceğiniz hiçbir bahane bırakmamıştım. Sonra şöyle buyurdu: Uyarmış olduğum şu duruma karşılık sizi affetmek suretiyle sözümü ve tehdidimi değiştirmemi beklemeyin. “Ben,” yani azabı hak etmeyene azap ederek “kullarıma zulmedici değilim.”

] 730[ ِ ِ َ ْ א ِ (tehdidi) kelimesindeki Bâzâiddir. Tıpkı َ اِ ْ כُِ ْ אَ ِ ا ُ ْ ُ َ وَ

ِ כَ ُ ْ -âye (Elinizi [kendi elinizle kendinizi] tehlikeye atmayın.” [Bakara 2/195]“) اtinde olduğu gibi. Ya da Bâgeçişlilik içindir. Bu durumda kaddeme (daha önce söylemişti[m]), tekaddeme anlamında [olup geçişsiz]dir. ی َ َ لُ ْ َ ْ ا لُ َ ُ א َ ِ ِ َ ْ ِ مٍ َ ِ َא اَ א َ (.Bende söz değişmez ve Ben kullarıma zulmedici değilim) وَcümlesi, ُ ْ َ (daha önce söylemiştim) fiilinin mef‘ûlü de olabilir. Bu du-rumda ise ِ ِ َ ْ א ِ hâldir; yani bunu size daha önce tehditle birlikte ve tehdit eşliğinde söylemiştim. Yahut bunu daha önce sizi onunla tehdit edecek bi-çimde söylemiştim. Şayet“ ُ ْ َ ْ َ ا ,sözü (Daha önce söylemiştim) وَ ُ ِ َ ْ َ َ (tartışmayın) ifadesinin hâlidir. (Yani dünyada sizi uyarmışken şimdi tar-tışmayın.) Tehdit dünyada peşinen yapılmış; tartışma ise âhirette gerçekleş-mektedir. Oysa fiil ile hâlin aynı zamanda olması zorunludur.” dersen şöyle derim:Anlam şöyledir: Sizi daha önce dünyada tehdit ettiğim durum şu anda sizce de kesinlik kazanmışken huzurumda tartışmayın. Tehdit dünya-da yapılmıştır, kendilerince kesinlik kazanması ise âhirette gerçekleşecektir.

[731] Şayet “Neden mübalağa kalıbıyla ٍم َ ِ (çok zulmeden) dedi?”1 dersen şöyle derim:Bu iki şekilde açıklanabilir. 1) Şöyle bir kullanımdan alınmış olabilir: Huve zâlimun li-‘abdihî ve zallâmun li-‘abîdihî (O, kölesine zulmeder, kölelerine aşırı zulmeder.) [Yani zulmedilen kişi tekilse zālim, zulmedilen kişiler çoğulsa (mübalağa kalıbıyla) zallâm denilmektedir.] 2) “Şayet azabı hak etme-yene azap etseydim, zallâm (çok zulmeden) olurdum.” demeyi kastetmesi ve bunun da söz konusu olmadığını belirtmesi.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

] 732[ لُ ُ َ fiili Nûn ile de Yâ ile de okunmuştur.1 Sa‘îd b. Cübeyr’den (v. 94/713) yevme yekûlu’llāhu li-cehenneme (Allah’ın, cehenneme diyeceği gün…); İbn Mes‘ûd (v. 32/653) ve Hasan-ı Basrî’den de (v. 110/728) yukā-lu (denileceği [gün]) şeklinde okudukları rivayet edilmiştir. َم ’nin mansūb okunması, daha önce geçen zallâmdan ya da kelimenin başında varsayılan uzkur (an, söyle) ve enzir (uyar) gibi gizli bir fiilin mef‘ûlun fîhi olmasından dolayıdır. Ayrıca (20. âyette geçen) (üfürülmüştür) fiili ile de mansūb olabilir; “Cehenneme şöyle diyeceğimiz gün Sûr’a üfürülmüştür.” denilmiş gibi. Bu durumda [20. âyetteki] כ ل işaret zamiriyle (bu) ذ م (diyeceği-miz gün) ifadesine işaret edilmiş olur. Böylece, כ işaret zamirinin başında ذmuzāf olarak varsayılan vakte (vakit) kelimesine de gerek kalmaz.

[733] Cehenneme yöneltilen soru ve onun verdiği cevap, kalbe mânayı iyice yerleştirmek amacıyla canlandırma (tahyîl) kabilindendir. Bunun da iki anlamı vardır: 1) Cehennem genişliğine ve uçsuz bucaksız olmasına rağmen öylesine dolar ki artık alacağı bir şey kalmaz. Dolduktan sonra da bir şey ilave edilmez. Nitekim “Cehennemi mutlaka dolduracağım!” [Secde 32/13] buyrul-muştur. 2) O öyle geniştir ki, oraya gireceklerin tamamı girdiği hâlde hâlâ orada yer kalır. “Daha yok mu!?” ifadesini, oraya girecekleri çok gördüğü ve bu aşırı fazlalıktan dolayı, hâlâ arttırılmasını ilginç bulduğunu belirtmek kas-tıyla söylemiş de olabilir. Cehennemin, isyankârlara olan öfkesinden dolayı daha fazla gönderilmelerini talep etmiş olması da mümkündür.

] 734[ ya [“hazırlık” ve “uzatma” anlamlarındaki] mehîd ve memîd gibi mas-tardır ya da mebî‘ (satılık) kelimesindeki gibi ism-i mef‘ûldür.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

31. Cennet müttakilere yaklaştırılmıştır; uzakta değildir artık...
Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

antlaşmaya) riayet eden herkese- vaat edilen budur...

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

(tertemiz) bir kalp’ ile gelen herkese... ] 735[ ٍ ِ َ َ ْ َ (Uzakta değildir) ifadesi, mef‘ûlun fih olmak üzere mansūb-

dur; yani uzak olmayacak bir yere kadar yaklaştırılır. Yahut hâldir. Mü-zekker getirilmesinin sebebi zeîr (kükremek) ve salîl (kişnemek) gibi mas-tar vezninde olmasıdır. Mastarlar sıfat olarak kullanıldığında müennesliği ve müzekkerliği fark etmemektedir. Veya şey’en ğayra ba‘îdin takdirinde, mansūb olan gizli bir mevsufun sıfatıdır ve pekiştirme ifade eder. Tıpkı “Yakındır, uzak değil”, “Azizdir, zelil değil.” demen gibi.

1 “… diyeceğimiz gün…” - “… (Allah’ın) diyeceği gün…” / ed.

] 736[ ونَ ُ َ ُ ifadesi, Tâile okunduğu gibi Yâile de okunmuştur [size vaat edilen / onlara vaat edilen]. ٍاوَاب ِ ّ ِכُ (sürekli Allah’a yönelen herkese) ifadesi, harf-i cerin tekrarıyla َ ِ ُ ْ ِ (müttakilere) ifadesinden bedeldir. Tıpkı ْ َ ِ ا ُ ِ ْ ُ ْ َ ا ِ ِ ْ ُ ْ

ِ َ َ Güçsüz görülenlere yani onların arasındaki müminlere…” [A‘râf…“) ا7/75]) âyetindeki gibi. ا (Bu), söz konusu mükâfata veya َ ِ (yaklaştırıldı) ازُْfiilinin mastarına [izlâf (yaklaştırma) kelimesine] işarettir. el-Evvâb, sık sık Allah’ı zikretmeye yönelen; el-hafîz ise, Allah Teâlâ’nın çizdiği sınırları gözetendir.

] 737[ َِ َ ْ َ (korkan) ifadesi, ِ ّ כ (herkes için) ifadesinin ardından

[ (müttakiler için) ifadesinden] ikinci bedeldir. Evvâb ve hafîz sıfatlarının mevsufu olan gizli bir men (o kimse ki…) kelimesinden bedel olması da mümkündür. Evvâb ve hafîz gibi sıfat olması ise mümkün değildir; çünkü men sıfat olarak kullanılamaz. Hatta ellezîden başka sıfat olarak kullanılan ism-i mevsul yoktur. ْ َ (O kimse ki…) kelimesinin mübtedâ olup habe-rinin yukālu le-hum udhulûhâ bi-selâmin (esenlik içinde girin oraya) ifadesi olması da mümkündür; çünkü men mâna bakımından çoğuldur. Men lâ yezâlu muhsinen ahsin ileyye (Sürekli iyilik eden kişi! Bana iyilik eyle.) ifade-sinde olduğu gibi münâdâ olması da mümkündür; nida edatının söylenme-mesi, takrib (yakınlık bildirmek) içindir.

] 738[ ِ ْ َ ْ א ِ (gayben) ifadesi mef‘ûl olan ا’ın hâlidir; yani O’nu görme-diği ve O’nun cezalandırıcı olduğunu sadece delillerle bildiği hâlde (O’ndan korkan…) Yahut da (korkar) fiilinin mef‘ûl-i mutlakının sıfatıdır; yani gö-rünmezliğe bürünmüş bir korkuyla O’ndan korkan… Çünkü görmediği hâlde cezasından korkmaktadır. Veya “Allah’ın tehdit etmiş olduğu -fakat görüleme-yen- azabı sebebiyle O’ndan korkan” anlamındadır. Şöyle de denilmiştir: Hiç kimsenin göremeyeceği şekilde tenhadayken (bile O’ndan korkan…)

[739] Şayet“Neden korkuyla beraber rahmetinin genişliğini ifade eden ismine yer verdi?” dersen şöyle derim:Korkanı son derece övmek için; çünkü o, Allah’ın rahmetinin geniş olduğunu bildiği hâlde korkmakta-dır. Nitekim korkulan şeyi henüz görmediği hâlde korkması sebebiyle de övülmüştür: “Verdiklerini, -Rablerine dönecekleri için- kalpleri ürpererek verenler...” [Mu’minûn 23/60] Allah [burada onları,] itaatlerinin çokluğuyla be-raber kalplerinin ürperiyor oluşuyla nitelemiştir.

[740] Allah’a yönelmek demek olan inâbe kelimesiyle kalp nitelenmiş-tir; çünkü yönelişin kalpten olanı makbuldür.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

34. Selâmetle girin oraya... Ebediyet günüdür bu...
Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

fazlası da var.

[741] Onlara, “Selametle girin oraya” denilir; yani azaptan ve nimetleri kaybetmekten yana güvende olarak… Yahut Allah ve melekleri tarafından selamlana selamlana… “Ebediyet günüdür bu!” Yani ebediliğin kesinleşti-rildiği gündür. Tıpkı “Temelli olarak girin oraya.”[Zümer 39/73] âyetindeki gibi; yani hakkınızda ebedilik takdir edilmiş olarak…

[742] “Katımızda daha fazlası da var.” Bu da akıl ve hayallerinden geçme-miş olan, dileyebilmek için dilemeyi bile düşünemedikleri şeylerdir. Denilmiş-tir ki cennetliklerin üzerinden bir bulut geçer ve huri yağdırır. Huriler de “İşte Allah’ın, ‘Katımızda daha da fazlası var. buyurduğu nimetler biziz!” derler.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

] 743[ ا ُ َ َ (Dolaştılar) fiili, fe-nakabû şeklinde şeddesiz de okunmuştur. Anlamı ise, “ülkeler kat edip istila etmişlerdi” şeklindedir. Tankîb, bir şeyi incelemek, araştırmak ve talep etmek demektir. Hâris b. Hillize (v. 570?) şöyle demiştir:

Ölüm korkusundan dolayı ülke ülke gezdiler, yeryüzünde dolaştılar her yanı.ا ُ َ (dolaştılar) fiilinin başına Fâ getirilmesi, sebep niteliğindeki ْ ُ ْ

ِ َ ْ اَ ُ א ً ْ َ (onlar kendilerinden daha güçlüydüler) ifadesinin sonucu olduğunu bildir-mek içindir; yani çok güçlü olmaları onları şımartmış, onlara diyar diyar gezme imkânı vermiş, onlara bu gücü sağlamıştı. Şöyle demek istenmiş de olabilir: Mekkeliler yolculukları sırasında geçmiş kuşakların yaşadıkları memleketleri karış karış gezdiler. Acaba onların sığınıp kurtuldukları bir yer buldular mı ki kendileri için de böyle bir şeyi ümit ediyorlar!? Bu görüşün doğruluğuna de-lil, emir kalıbıyla fe-nakkibû (dolaşın) şeklindeki kıraattir. Tıpkı ِرَْض ْ ِ ا ا ُ ِ َ (“Yeryüzünde dolaşın” [Tevbe 9/2]) âyetindeki gibi. Şeddesiz ve Kāfın kesresiyle, nakb kökünden nakibû da okunmuştur. Bu da devenin ayağının yürümekten dolayı yaralanması anlamına gelir. Nitekim şair şöyle demiştir:

Ne ayağı yaralanmış (nekabin) ne de sırtı.Âyetin mânası: “Yürümekten develerinin ayakları şişti” şeklindedir. Ya-

hut ülke ülke dolaşmaktan çarıkları yırtılıp ayakları çıplak kaldı ve yaralan-dı. Tıpkı devenin ayakları yaralandığı gibi.

[744] Allah’tan -veya ölümden- “kaçılacak bir yer var mı?”

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

toplayarak can kulağıyla dinleyen kimseler için alacak bir ders vardır.

[745] “İçinde bir kalp taşıyan” yani kavrayışlı bir kalbi olan; çünkü düşünen bir kalbi olmayan kişinin kalbi yok gibidir. İlkāu’s-sem‘ dikkatle dinlemek demektir. ٌ ِ َ َ ُ -yani dikkatiyle hazır bulunarak… Çünkü dik وَkatini canlı tutmayan, o ortamda yok gibidir. İmam Abdulkāhir-i Cürcânî (v. 471/1079), kendisinden ders alan bir talebesi için ne güzel söylemiş:

Maskalâbâz’da tarla sula[ma hayalleri kura]rken delikanlı,sen istediğin kadar dikkatini çekmeye çalışıp, derse teşvik et!

Ya da “Kur’ân’ın doğruluğuna ve Allah’tan gelen vahiy olduğuna şahit bir mümin olarak…” anlamındadır. Yahut “Siz de insanlara şahit olasınız…’ [Ba-kara 2/143] âyetinde söz edilen şahitlerden biri olarak…” anlamına gelir. Katâ-de (v. 117/735) ise şöyle demiştir: Kur’ân’ın vasıfları kendi kitaplarında yer aldığından dolayı, ehl-i kitap olup Kur’ân’ın doğruluğuna şahitlik ederek…

[746] ( َ ْ ا َ ْ -ibaresini) Süddî (v. 127/745) ve bir grup âlim ulki اَye’s-sem‘a şeklinde meçhul okumuştur; o zaman anlam şöyle olur: “Başkasına sadece kulak kabartan, yalnızca kulağını açan, fakat zihnini toparlamayan kimse için…” Nitekim dikkatli kimse için hâdiru’z-zihni (zihni o ortamda hazır bulunan) denir. Elkā sem‘ahû veya es-sem‘u minhu da denilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

] 747[ ب ُ ُ yorulmak, körelmek demektir. Fethayla kabûl ve velû‘ veznin-de leğûb da okunmuştur. Bu âyetin Yahudilerle ilgili olarak, onların şu sözle-rini yalanlamak için indiği söylenmiştir: Allah gökleri ve yeri ilki pazar sonu ise cuma olan altı günde yarattı. Cumartesi günü de istirahat etti ve [basbayağı] Arş’a kuruldu. Âlimler demişlerdir ki: Bu ümmette Allah’ı yaratılmışlara ben-zetme adına her ne görülüyorsa Yahudilerin etkisiyledir; onlardan alınmadır.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[748] “Bunların” -Yahudilerin- “söylediklerine” de sergiledikleri inkâra ve insan-biçimci tanrı anlayışlarına da “sabret.” Şu da söylenmiştir: Müş-riklerin, öldükten sonra dirilmeyi inkâr adına söyledikleri şeylere sabret; çünkü âlemi yaratmaya kadir olan onları yeniden diriltmeye ve onları ceza-landırmaya da kadirdir.

[749] Bu âyetin, savaşı emreden âyetle mensuh olduğu da, mensuh ol-mayıp sabrın her durumda emredilen bir görev olduğu da söylenmiştir.

] 750[ כ -yani “Rabbine hamd ederek...” Tesbîh, zahirî [tenzih] anla رmında kullanılmış olabileceği gibi, namaz anlamında da kullanılmış olabilir. Namaz ise, “Güneş doğmadan önce” sabah; “batmadan önce” öğlen ve ikindi; “gecenin bir kısmında” akşam ve yatsı namazlarıdır. -Teheccüd namazı oldu-ğu da söylenmiştir.- ِد ُ َאرَ ا ifadesiyle, namazlardan (secdelerin ardından) وَادَْsonraki tesbihat kastedilmektedir. Nitekim sücûd ve rükû‘ kelimeleri bazen namaz anlamında da kullanılır.1 Farz namazlardan sonraki sünnetler olduğu da söylenmiştir. Hz. Ali’nin (r.a) (v. 40/661), “Akşam namazlarından sonraki iki rekâttır.” dediği rivayet edilmiştir. Peygamber’in (s.a.) de şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Kişinin akşam namazından sonra konuşmadan kıldığı namaz İlliyyîn’e (has kulların amellerinin yazıldığı arşive) kaydedilir.” İbn Abbas’ın (v. 68/688) ise, “Yatsıdan sonraki vitir namazıdır” dediği rivayet edilmiştir.

] 751[ אر -kelimesi duburun çoğuludur. Namaz bitip tamam (artlarından) أدlandığı zaman söylenen edberati’s-salâtu kullanımından alınarak idbâra şeklinde de okunmuştur. Mânası şudur: Secdelerin bitim vaktinde Tıpkı Arapların, âtîke hufûka’n-necmi (Yıldız batımında yanına geleceğim.) sözünde olduğu gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

41. Ve dinle: Gür sesli birinin, yakın bir yerden (ölülere) sesleneceği gün;
Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

42. o çığlığı kesinlikle işitecekleri gün... İşte odur (topraktan) çıkış günü!
Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

nihaî dönüş.[752] Kıyamet gününün durumuna ilişkin sana vereceğim haberi “din-

le.” Bu ifadede haber verilecek ve anlatılacak şeyin dehşet ve azameti saklı-dır. Nitekim rivayete göre, Hz. Peygamber yedi gün boyunca, “Ya Mu‘âz! Sana anlatacaklarımı dinle!” demiş, sonra anlatmıştır.

[753] Şayet “َم ْ َ kelimesi ne ile mansūb olmuştur?” dersen şöyle derim: “َِכ ذوجِ ُ ُ ْ مُ ا ْ َ (işte odur çıkış günü) ifadesinin işaret ettiği fiille; yani o münâdi (ses-lenici)nin sesleneceği gün onlar kabirlerinden çıkacaklar َن ُ َ ْ َ مَ ْ َ (İşitecekleri gün), َِאد ُ مَ ْ َ (sesleneceği gün) ifadesinin bedelidir. َِאد ُ ْ İsrâfil’dir; Sûr’a (seslenici) اüfleyecek ve şöyle diyecektir: “Ey çürümüş kemikler! Dağılmış organlar parça-lanmış etler, saçılmış saçlar! Allah âdil yargılama için toplanmanızı emrediyor.” İsrâfil’in Sûr’a üfleyeceği, Cebrâil’in ise toplanma için sesleneceği de söylenmiştir.

[754] “Yakın bir yerden,” yani Beyt-i Makdis’deki kayadan (sahre). Bu-rası Yeryüzünün semaya en yakın yeridir; on iki mil daha yakın olup dünya-nın merkezi burasıdır.2 “Yakın bir yerden” ifadesi ile “ayaklarının altından” veya “saçlarının diplerinden” anlamının kastedildiği de söylenmiştir. Son anlama göre, her saç telinden “Ey çürümüş kemikler!” nidası duyulacaktır. 1 Parça zikredilip bütün kastedilerek… / ed.2 Arz’ın en yüksek yeri Everest tepesidir. / ed.

[755] Çığlık”tan kasıt, Sûr’a ikinci üfleniştir. ِّ َ ْ א ِ (kesinlikle) kelimesi, “çığlık”la ilgilidir. Bunun amacı, yapılanların karşılığını görmek için diril-mek ve toplanmaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

[756] Fiil; ُ َ َ (şâk şâk yarılıp) şeklinde okunduğu gibi, Tâ’nın Şın’a idga-mıyla teşşakkaku, meçhul olarak tuşakkaku, ayrıca tenşakku da okunmuştur.1 א ً ا َ

ِ (hızlıca) kelimesi, ْ ُ ْ َ ’daki mecrur zamirinin hâlidir. ٌِ َ َא ْ َ َ (Bizim

için kolaydır.) ifadesindeki َא ْ َ َ ’nın öne alınması tahsis içindir; yani böylesi büyük bir iş, ancak; hiçbir şeyin kendisini başka bir işten alıkoyamadığı, kud-reti sonsuz (Allah) için kolay olabilir. Tıpkı “Sizin tamamınızın yaratılması ve yeniden diriltilmesi, tek bir kişininki gibidir.” [Lokman 31/28] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[757] “Biz onların söylediklerini çok iyi biliriz!” sözü, onlara yönelik bir tehdit, Peygamber (s.a.) için ise bir tesellidir.

] 758[ אرٍ َ ِ (zorba) kelimesi, “Bunların başına dikilmiş bir zorba [mu-saytirin] değilsin.” [Gāşiye 88/22] âyetinde olduğu gibi, bir despot değilsin ki onları imana zorlayasın; sadece bir davetçi ve teşvikçisin anlamındadır. Bu ifadeyle, onlara karşı tahammülkâr davranması ve onlara katı davranmama-sı istendiği söylenmiştir. Kelimenin, ecberahû ‘aleyhi (Onu bir işe zorladı) anlamında ceberahû ‘ale’l- emri ifadesinden alınmış olması da mümkündür; yani sen onlar üzerinde bir yönetici değilsin ki onları imana mecbur edesin. ‘Alâ harfi de biri yönetici ve yetkili olduğunda söylenen huve ‘aleyhim (O onların başındadır) deyimindeki ‘alâ gibidir.

[759] “Tehdidimden korkanlar” ifadesi, “Sen sadece, ondan korkanları uyarabilirsin.” [Nâzi‘ât 79/45] âyetindeki gibidir; çünkü uyarı ancak böylele-rine fayda verir, inkârda ısrar edene değil.

[760] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki “Her kim Kāf sûresini okursa Allah ona ölüm nöbetlerini ve sekerâtını kolaylaştırır.”

1 İlk iki kıraat tefe‘‘ül kalıbından; üçüncü tef‘îlden, dördüncü ise infi‘âldendir. İlk kalıpta; toprağın yarıl-masında ‘belli bir zorlanma ve aşamalılık’ anlamı, ikinci kalıpta yarılmanın ‘fazlalığı’, son kalpıta ise bir yarma iradesine inkıyaden yarılma anlamı söz konusudur. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →