FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Hûd Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2

Bil ki onların ileri sürdükleri bütün bu hususlar, Hazret-i Şuayb'ın delil ve beyyinelerini savuşturacak cinsten olmayıp, aksine, delil ve hüccetlere, sırf kınama ve beyinsizlikle karşı koymaktan ibarettir.

92

Âyetin tefsiri için bak:93

93

"(Şuayb) dedi ki; "Ey kavmim, size göre benim kabilem Allah'dan daha mı şereflidir ki O'nu arkanıza atılmış bir şey edindiniz? Benim Rabbim, şüphesiz ne yaparsanız hepsini çepeçevre kuşatıcıdır. Ey kavmim, elinizden geleni yapın. Ben de, yaparım. Rüsvay edecek azabın kimin başına geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz! Gözetleyin, ben de sizinle beraber gözetliyorum".

Bil ki kâfirler Şuayb (aleyhisselâm)'ı öldürme ve eziyet etme tehdidinde bulunarak korkutunca, Allahü teâlâ onun, bu durumda şu iki sözü söylediğini nakletmiştir.

Müşrikler Toplumsal Konuma Allah'tan Daha Fazla Değer Verir

Birinci Söz "Ey kavmim, size göre benim kabilem Allah'dan daha mı şereflidir ki O'nu arkanıza atılmış bir şey edindiniz?" ifadesidir. Bu, şu manayadır: Kavmi, kabilesinin yanlarındaki kıymetinden dolayı ona eziyet etmediklerini iddia etmişti. Bundan dolayı o: "Siz, kabileme bir ikram olmak üzere beni öldürmediğinizi mi iddia ediyorsunuz? Halbuki Allahü teâlâ emrine uyulmaya daha lâyıktır" demiştir. Binâenaleyh sanki şöyle demek istemiştir: "Sizin beni, Allah'ın emrine riayet ederek muhafaza etmeniz, öldürmemeniz, kabilemin hakkına riayet ederek (saygı göstererek) muhafaza etmenizden daha münasip bir davranıştır." Onun: "Onu, arkanıza atılmış bir şey edindiniz" sözü, "Siz O'nu (yani Allah'ı) unuttunuz ve sanki sırtların gerisine atılıp, kulak asılmaz birşey haline getirdiniz" manasınadır. Keşşaf sahibi zıhriyy kelimesi zahr (sırt) kelimesinin ism-i mensubudur. Zâ'nın meksûr okunuşu ise, ism-i mensub yapmanın getirdiği değişiklikten ötürüdür. Bunun bir benzeri de, ism-i mensub yaparak, hemzenin kesresi ile sözüdür. Şuayb (aleyhisselâm) "Benim Rabbim, şüphesiz ne yaparsanız hepsini çepeçevre kuşatıcıdır" yani "O, sizin durumunuzu ve hallerinizi en iyi bilendir. O'na hallerinizden hiçbiri, gizli kalmaz demiştir.

Hazret-i Şuayb Onlara Meydan Okuyor

İkinci Söz "Ey kavmim, elinizden geleni yapın. Ben de yaparım" sözüdür. Bu ifâdede geçen mekâne, kendisinde bulunduğu şahsın, onun sayesinde iş yapabildiği yey, mkân ve mevki demektir. Buna göre mânâ: "Sizler, bana kötülük yapma hususunda elinizdeki bütün imkan, güç ve kuvveti kulanınız. Ben de, Allah'ın bana verdiği kudret nisbetinde elimden geleni yapacağım" şeklindedir.

Daha sonra "Rüsvay edecek min başına geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz"

Bu hususta iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Birisi niçin, bu cümlenin başına fâ getirilerek buyurulmamıştır? diyebilir. Buna şöyle cevap verilir: Fâ'yı getirmek, bunun makabli ile açık bir ilgisi olduğunu gösterir. (......) harf, bağlamak-eklemek için icâd edilmiştir. Cümlenin başına fâ edatınınemesi, bu cümlenin mukadder bir soruya cevap kılınmış olmasından dolayıdır. Buna göre kelâmın takdiri şöyledir: "Hazret-i Şuayb, "Ey kavmim elinizden geleni yapın, ben de yaparım" deyince, sanki onlar da, "Daha ne olacak ki!" demişler, bunun üzerine O da "Görürsünüz!" demiştir. Binâenaleyh bu ifâdenin başındaki fâ edatının (yani getirilmemesinin) daha çok korkutma ve endişelendirmeyi ifâde ettiği açıktır.

Daha sonra Şuayb (aleyhisselâm) "Gözetleyin, ben de sizinle Baber gözetliyorum" demiştir. Bunun manası, "Neticeyi bekleyin. Ben de sizleri bekliyorum" şeklindedir. "Rakib" ya tıpkı darîb ve sarim kelimelerinin, döven keskin olan manasına gelmesi gibi, (falancayı gözetledi) fiilinden, ism-i ı râkib (gözetleyen) manasınadır; yahut a'şîr ve nedîm kelimeleri gibi, "murâkıb" (denetleyen) manasınadır, yahut da, fakir ve refî' kelimelerinin, müftekîr ve mürtefî' analarına olması gibi, mürtekib (gözetleyen) manasınadır.

94

Âyetin tefsiri için bak:95

95

"Vakta ki emrimiz geldi. Hem Şuayb, hem onun beraberinde iman etmiş ilanları bizden bir rahmet olarak kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı ve onlar yurdlarında diz üstü çöke kaldılar. Sanki onlar orada hiç oturmamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd rahmet-i ilâhiyyeden nasıl uzaklaştıysa, Medyen'e de öylece bir uzaklık verildi".

Kelbî, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allahü teâlâ Şuayb (aleyhisselâm) ile Salih (aleyhisselâm)'in kavmi hariç, hiçbir zaman iki ümmete aynı azabı vermemiştir. Salih (aleyhisselâm)'in kavmini yerin altından; Şuayb (aleyhisselâm)'ın kavmini ise üstten gelen bir korkunç ses yakalayıvermiştir."

Ayetteki, "Vaktaki emrimiz geldi" cümlesinden şu mana kasdedilmiş olabilir: "Meleklerden birine bu müthiş sesi çıkarma emrini vereceğimiz zaman gelince..." Keza "emir", burada "ceza" manasına da gelebilir. Her iki manaya göre de, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Şuayb'ı ve onun beraberindeki inananları katından bir rahmet ile kurtardığını haber vermektedir. Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a)Allahü teâlâ, Hazret-i Şuayb'ı ve inananları; kullara gelen her nimetin Allah'ın fazlı ve rahmeti ile olduğuna dikkat çekmek için, o azabtan sırf rahmeti ile kurtardığını belirtmiştir.

b) Ayetteki "rahmet" ile, Cenâb-ı Hakk'a iman, taat ve diğer sâlih ameller kastedilmiştir ki, bunlar da ancak Allah'ın muvaffak kılmasıyla tahakkuk eden şeylerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, o azabın ne şekilde olduğunu, "Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı" buyurarak anlatmıştır. Cenâb-ı Hak, "Sayha" (ses) kelimesini, daha önce bahsedilmiş malum bir sese işaret olmak üzere elif-lamlı olarak zikretmiştir. O belli sayha da, Cebrail (aleyhisselâm)'in sayhası (narası)dır. "Onlar yurdlarında diz üstü çökekaldılar." "Câsim" "Yerine, ayrılmayacak şekilde yapışıp kalan" demektir. Yani Cebrail (aleyhisselâm), onlara o narayı attığında, herbirinin canı oldukları yerde çıkıverdi. "Sanki onlar orada hiç oturmamışlardı" yani "sanki onlar, o yurdlarında, alıp-satan, gidip-gelen diriler değillerdi."

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Semûd, rahmet-i ilâhiyyeden hasıl uzaklaştıysa, Medyen'e de öylece bir uzaklık (verildi)" buyurmuştur. Bu ifâdenin tefsiri, daha önce geçmişti. Bahsettiğimiz gibi, Şuayb'ın kavmine de, tıpkı Semûd'unki gibi bir azabla azab ettiği için, onların durumunu Semûd'un haline kıyâs etmiştir,

Yedinci Ve Son Kıssa: Hazret-i Musa Ve Firavun

96

Âyetin tefsiri için bak:99

97

Âyetin tefsiri için bak:99

98

Âyetin tefsiri için bak:99

99

"Celalim hakkı için biz Musa'yı da, Firavun'a ve onun ileri gelen etkilerine mucizelerimizle ve apaçık bir hüccetle gönderdik. Ama onlar vun'un emrine tâbi oldular. Halbuki Firavun'un emri hiç de "reşid" değildi. O, Kıyamet günü kavminin önüne düşecektir. Artık o, bunları (suya götürür gibi) ateşe götürür. Varacakları o yer ne kötü bir yerdir! Bu dünyada Kıyamet gününde de, onlar lanete tabî tutuldular. (Kendilerine) verilen bu vergi ne kötü vergidir".

Bu ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın Hûd Suresinde zikrettiği yedinci ve sonuncu kıssadır.

Hazret-i Musa'ya Verilen "Ayetler"

Ayetteki "Mucizelerimizle ve apaçık bir hüccetle" ifâdesi ile ilgili şu izahlar yapılmıştır:

1) Buradaki "Ayetlerimiz" ile, Tevrat ve Tevrat'taki şer'î hükümler; "apaçık bir " ile de, kesin ve aşikâr mucizeler kastedilmiş olup, kelamın takdiri, "Andolsun ki biz, Musa'yı bazı şer'î hüküm ve mükellefiyetlerle gönderdik, onu apaçık mucizeler ve kesin delillerle destekledik" şeklindedir.

2) Ayette geçen âyât kelimesiyle, mucizeler ve beyyineler kasdedilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Nezdinizde buna ait hiçbir delil de yoktur"(Yunus. 68) ve "Allah onlar hakkında hiçbir hüccet indirmedi" (Necm, 23) ayetlerinde olduğu gibidir. Böyle halinde ayete iki şekilde mana verilebilir:

a) Bu ayetlerde Hazret-i Musa'nın nübüvvetinin doğruluğuna dâir, Musa için apaçık bir hüccet bulunmaktadır.

b) Ayette geçen, "apaçık delil, hüccet "ten maksat, Hazret-i Musa'ya verilen değnektir. "âsâ" Hazret-i Musa'ya verilen mucizelerin en meşhurudur. Bu böyledir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa'ya apaçık olan dokuz mucize vermiştir ki, bunlar şunlardır: Âsâ, yed-i beyzâ, tufan, çekirge istilası, bit istilası, kurbağa istilası, suların kana çevrilmesi, ürünlerin noksanlaşması ve insanların ölümü. Bazı alimler ürünlerin ve insanların noksanlaşması yerine Tûr Dâğı'nın kökünden sökülüp İsrailoğullarının üzerlerinde durdurulmasını ve denizin yarılmasını saymışlardır.

"Sultan" Kelimesinin Mânası

Alimler, "hüccet"in, niçin "Sultân" diye isimlendirildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazı muhakkikler şöyle demişlerdir: Sultan'ın padişahın başkasını ezip geçmesi gibi, delili olan kimse de, münazara esnasında, delili olmayan kimseyi ezip geçer. İşte bundan dolayı "hüccet"e, "Sultân" ismi verilmiştir. Zeccâc ise şöyle demiştir: "Sultan" hüccet anlamındadır; o, yeryüzünde Allah'ın hücceti olduğu için sultan adını almıştır. Bu kelime salît (susam yağı) kelimesinden iştikak etmiştir ki bu "aydınlanma vasıtası olan şey" demektir. Zeytin yağına, "Salît" denilmesi de bu manadadır."

Bu hususta şöyle bir üçüncü görüş daha vardır. "Sultan" kelimesi taslit (musallat-hükümran kılmak)'den türemiştir. Alimlere, ilmî kuvvetlerinin mükemmel olması sebebiyle sultan denilmiştir. Krallara da, kendilerindeki güç ve kuvvet sebebiyle bu ad verilmiştir. Ancak ne var ki alimlerin saltanatı, krallarınkinden daha mükemmel ve daha güçlüdür. Zira ulemânın saltanatı, neshi ve azli kabul etmez. Meliklerin saltanatı ise, azlolunmayı ve neshi kabul eder. Kralların saltanatı ulemânın saltanatına tâbidir. Ulemânın saltanatı, peygamberlerin saltanatı cinsindendir. Kralların, meliklerin saltanatı da, Firavunların saltanatı cinsindendir.

Buna göre şayet, "Ayette geçen âyât sözünü mucizeler anlamına; "Sultan" kelimesini de "deliller" manasına aldığınızda "mübîn" kelimesinin manası da, açıklığa sebep olan şey anlamına geldiğinde, bu üç mertebe arasındaki mana farkı ne olabilir?" denilirse, biz deriz ki:

"Âyât" zan ifâde eden alâmetler ile yakîn ifâde eden deliller arasında müşterek olan kısma denilir. "Sultan" ise, katiyyet ve yakîn ifade eden delillere denilir. Ancak ne varki bu da, his (duyu organları) ile kuvvetlenen deliller ile, his ile kuvvetlenmeyen deliller arasındaki müşterekliğin adıdır. His ile kuvvetlenen kesin delile "apaçık delil" (Sultan-ı mübin) denilir. Hazret-i Musa'nın mucizeleri de bu cinsten olunca, pek yerinde olarak, Allah onları "Sultan-ı mübîn" diye vasfetmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Firavun'a ve onun ileri gelen yöneticilerine" buyurmuştur. Yani, "Biz, Musa'yı, bu gibi ayetlerle Firavun ve onun topluluğuna gönderdik" demektir.

Daha sonra Allahü teâlâ Ama onlar yine Firavun'un emrine tâbi oldular" buyurmuştur. Burada geçen "emir"den maksad Firavun'un kavmine Hazret-i Musa'yı ve onun mucizelerini inkâr etmelerini emretmesi olabileceği gibi, bundan onun "metod, yol, davranışına uymaları" da kasdedilmiş olabilir.

Firavun'un Eğri Yolu

Daha sonra Cenâb-ı Hak, . "Halbuki Firavun'un emri, hiç de "reşid" değildi" buyurmuştur. Yani "Firavun'un işi, hayra irşâd etmez.." demektir. Reşid" kelimesinin zî rüşd (rüşt sahibi) anlamına geldiği de ileri sürülmüştür.

Bil ki Firavun'un yolunun, rüşd-doğruluktan uzak olduğu aşikârdır. Zira Firavun, bir yaratıcının varlığını kabul etmeyen, ahireti inkâr eden bir dinsiz idi ve o, şöyle diyordu: "Alemin bir ilâhı yoktur, Her belde ve her devlet, ehline düşen, alemin maslahatından dolayı kendi sultanlarına itaatte bulunmak ve onlara kulluk etmekle meşgul olmalarıdır." Firavun, Allah'a ibâdet etmede ve O'nu ikrar etmede, bir, doğru bir davranışın söz konusu olduğunu kabul etmezdi. Binâenaleyh o, hususu kabul etmeyince, "rüşd"den, tamamiyle uzak ve beri olmuştur.

Firavun, Kendi Toplumunu Cehenneme Sürükleyecek

Daha sonra Cehâb-ı Hak, hem Firavun hem de kavminin vasıflarından bahsederek, "O, Kıyamet günü kavminin önüne düşecektir. Artık o bunları (suya götürür gibi), ateşe götürür" buyurmuştur. Bu fideyle ilgili iki bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: Bu bahis, lügat açısından olup, buna göre Arapça'da, "önüne geçti" manasında "falanca falancanın önüne geçti" denilir. "kervanın öncüleri" denilmiş olması da bu anlamdadır. Nitekim, yine Arapça'da, "önüne geçti" manasında denilir "Ordunun öncüleri" de bu manadadır.

İkinci Bahis: Bu, mana bakımındandır. Zira Firavun, onlar dünyada oldukları, sapıklık bakımından kavminin önderi idi. Tıpkı, dünyada olduğu gibi, ahirette de o onları, ateşe sevk edecek olan bir önderdir. Kavmi de, ahirette ona uyacaktır. Veyahut da şöyle denilebilir: Firavun dünyada kavminin önüne geçip onları denize sokup boğduğu gibi, kıyamette de onların önüne geçip, böylece de ateşe sokarak akacaktır. Cenâb-ı Hakk'ın, beyanı ile "Firavun'un işi, neticesi, iyi ve güzel bir iş değildi" manasının kasdedilmesi; fiilinin de bunun bir tefsiri ve izahı olması mümkündür. Bu, "Onun işinin neticesi bu şekilde olunca, artık nasıl olur da onun işi reşîd, doğru olabilir?" demektir.

İmdi şayet, "Cenâb-ı Hak niçin (......) dememiş de, aksine mazi sîğasıyla (......) buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki:

Mazî fiili, mutlaka olmuş, bitmiş.varlık alemine girmiş bir manayı ifade eder. Şu halde, bu işi savuşturmak, kesinlikle mümkün değildir. Buna, muzarî yerinde mazî sığası kullanılmışsa, bu da, en mükemmel derecede bir mübalağa ifâde eder.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Varacakları o yer, ne kötü bir yerdir! buyurmuştur. Bu hususta da iki bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: Nâr (ateş) kelimesi, semaî müennestir. Dolayısıyle denilmesi beklenirdi. Ancak ne var ki, vird kelimesi de müzekkerdir. İşte bu iki şeyden dolayı, fiilin müzekker veya müennes getirilmesi caizdir. Bu, senin yi tıpkı "Evin, ne güzel bir konaklama yeridir" ve demen gibidir. Binâenaleyh burada, fiili müzekker kılan, menzil kelimesini itibare almış olur; müennes getiren de, bunu dâr kelimesinin müennesliğine hamletmiş olur. Vahidî de, bunu bu şekilde açıklamıştır.

İkinci Bahis: Vird kelimesi bazan, vürûd manasına olur ki, bu durumda masdar olmuş olur. Bazan da bu kelime ism-i fail vârid anlamında olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Günahkârları ise süreceğimiz gün..." (Meryem. 86) buyurmuştur. Bazan da, (yani, ism-i mefûl) manasına gelir ki, bu da, kendisine gelinen suya, denilmesi gibidir. Keşşaf sahibi şöyle demektedir: Vird kelimesi, vürûdu tahakkuk eden mevrûd "gelinilmiş şey" manasındadır. Böylece Cenâb-ı Hak, Firavun'u suya gelen kimseye; tâbi olanları da suya gelenlere benzetmiş; daha sonra da, "onları ateşe götüren o vird, yani götürücü ne kötüdür!" buyurmuştur. Çünkü "vird" ile ancak, susuzluğu gidermek ve ciğerlerin yanıklığını soğutmak anlamı kastedilir. Ateş ise, bunun aksirledir.

Daha sonra Allahü teâlâ "Bu dünyada da, Kıyamet gününde de, onlar lanete tâbi tutuldular" buyurmuştur. Bu, "Onlar, hem bu dünyâda, hem de Kıyamet gününde lanete uğratıldılar..." demek olup, bu da, "Allah'ın, meleklerin ve peygamberlerin laneti, hem bu dünyada hem de ahirette onlara bitişiktir..." anlamındadır. Bu ifâdenin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın Kasas Sûresi'ndeki, "Bununla beraber bu dünyada biz onların arkalarına lanet de taktık. Kıyamet gününde onlar, çok menfur (adam)lardandır..."(Kasas, 42) ayetidir.

Daha sonra, Cenâb-ı Hak, "(Kendilerine) verilen bu vere, ne kötü vergidir" buyurmuştur. Rifd, "atiyye, bağış" demek olup, bunun asıl manası, "matlûba ulaştıran, yardımcı olan" demektir. Nâfî İbn el-Ezrak, İbn Abbas (radıyallahü anh)'a bu iki kelimenin manasını sorduğunda o: "Bu, lanetten sonra lanettir" demiştir. Katfide de şöyle demektedir: "Onları, Allah tarafından olan iki lanet izlemiştir: Dünyadaki lanet ve ahiretteki lanet. O halde bir şeyi birşeye destek ve yardımcı kıldın mı, sen onu onunla teyid etmiş, sağlamlaştırmış olursun."

Kıssaların Faydaları

100

Âyetin tefsiri için bak:101

101

"Sana, kıssa olarak bildirmekte olduğumuz bu haberler, helak olmuş emleketlerin haberlerindendir ki, onların kiminin izleri ayakta kalmış, kimi de biçilmiş ekin gibi yok olmuştur. Onlara biz zulmetmedik, fakat onlar kendi elerine zulmettiler. Allah'ın dışında taptıkları yalana tanrılar, Rabbinin azâb emri geldiği zaman, onlara hiçbir fayda vermedi. Ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı"

Bil ki Allahü teâlâ, evvelki kavimlerin kıssalarından bahsedince, "Sana kıssa olarak bildirmekte olduğumuz bu haberler, helak olmuş memleketlerin haberlerindendir..." buyurmuştur. Bu kıssaların zikredilmesinin faydası vardır:

Birinci Fayda: Sırf aklî delilden istifâde etmek, ancak kâmil kimseler için söz konusudur. Bu ise, çok nâdir olur. Ama, delilleri zikredip, sonra da onları, evvelkilerin ssalarıyla tekid ettiğinde, bu kıssalar adeta o aklî delilleri akıllara sokan unsurlar olurlar.

İkinci Fayda:Allahü teâlâ, bu kıssalara, peygamberlerin tutunduğu çeşitli delilleri de karıştırmış, kâfirlerin o delillere karşı delil getirmelerinden o delilleri savuşturmak husunda ki şüphelerinden bahsetmiş, bazıları peşinden de, peygamberlerin o şüphelere karşı vermiş oldukları cevapları zikretmiş, daha sonra da küfürlerinde ısrar edip büyüklendikleri için, onların dünya azabına düştüklerini ve onların, hem dünyada ahirette lanet ve ceza içinde kalakaldıklarını belirtmiştir. Binâenaleyh, bu ssaların ele alınması, delillerin ve şüphelere karşı verilen cevapların, münkirlerin girmesine, onların kalblerindeki katılık ve sertliğin yok olmasına vesile olmuştur. Böylece, Allah'a davet hususunda en güzel yolun, işte bu şey olduğu sabit olmuş olur.

Üçüncü Fayda:Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu kıssaları, hiçbir kitap karıştırmadan ve hiç kimseden öğrenmeden anlatıyordu ki bütün bunlar, daha önce de anlattığımız gibi, O'nun peygamberliğine delâlet eden büyük bir mucize gibi olmuş olurlar.

Dördüncü Fayda: Bu kıssaları dinleyenlerin aklına şu husus yerleşmiştir: Sıddîkın zındıkın ve hakka uyanın, münafık olanın akibeti, er geç bu dünyadan ayrılmaktır. Ancak ne var ki mümin, dünyadan dünyada bırakmış olduğu güzet medihlerle ayrılır, ahirette de bol mükâfaat elde eder. Kâfir de, dünyadan, orada maruz kaldığı lanetlerle çıkar, ahirette de ilahî cezaya uğrar. Binâenaleyh, dinleyenlere bu kıssalar tekrarlandığında, onların mutlaka kalblerinin yumuşaması, gönüllerinin boyun eğmesi, düşmanlıklarının da silinmesi gerekir ve onların kalblerinde, onları tefekkürde bulunmaya sevkeden bir korku meydana gelir. Bu, kıssaların zikredilmesinin faydalan hususunda, yazılmış olan güzel bir açıklamadır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu haberler, helak olmuş memleketlerin haberlerindendir" buyruğuna gelince, bu hususta birkaç bahis vardır:.

Birinci Bahis: Zâlike tabiri, görülmeyen, mevcut olmayan şeye işaret etmek için. kullanılır. Halbuki burada bununla, daha evvel geçmiş olup halen mevcut bulunan ö kıssalara işaret edilmek istenmiştir. Zihinlere gelen bu sorunun cevâbı, Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara, 2) ayetinin tefsirinde geçmişti.

İkinci Bahis: Zâlike lafzıyla, bire, ikiye, üçe ve üçten yukarısına işaret edilebilir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "ne çok yaşlı, ne de çok genç değil, ikisi ortası, bir dinç (inek)tir..." (Bakara, 68) buyurmuştur. Bu tabir ile, "Bahsettiğimiz o şeyler, şöyle şöyledir..." şeklinde bir mananın kastedilmesi de muhtemeldir.

Üçüncü Bahis: Keşşaf sahibi şöyle demektedir: Zâlike mübtedâ; ikinci haberdir. Buna göre manâ, "Bu bahsedilenler, memleketlerin önemli haberlerinin bir kısmıdır. Onlar sana anlatılmıştır" şeklinde olur.

Daha sonra da Cenâb-ı Hak, "Onların kiminin izleri ayakta kalmış, (kimi de biçilmiş ekin gibi yok olmuştur)" buyurmuştur. Minha'daki zamir, kura kelimesine racidir. O beldelerden geriye kalan izler ve duvarların yıkıntıları, gövdesi üzerinde ayakta duran, bir kısmı biçilmiş bir kısmı da biçilmemiş ekinlere benzetilmiştir. Buna göre mana, "O beldelerden bazısından geriye bir şehir kalmış, bir kısmı ise yok olmuş, onlardan geriye kesinlikle hiçbir iz kalmamıştır" şeklinde olur.

O Kavmin Kendi Kendilerine Zulmetmeleri

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlara biz zulmetmedik, fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler..." buyurmuştur. Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:

1) "Biz, onlara azâb ve onları imha etmekle, onlara zulmetmedik. Onlar küfürleri ve isyanları sebebiyle kendi kendilerine zulmetmişlerdir..."

2) O kavmin başına gelen, Allah'tan olan bir zulüm değil, aksine o mahzâ adalet ve hikmettir. Çünkü o kavmin, küfür ve isyanlara yönelmiş olmaları sebebiyle, nerşeyden önce kendisine zulmetmiş, böylece de o amelleri yüzünden, Allah'tan o azaba duçar kılınmışlardır.

3) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hak bu buyruğu ile, "Biz onların, dünyadaki nimetlerini ve rızıklarını noksanlaştırmadık; ancak ne var ki onlar, Allah'ın hukukunu hafife almış olmaları sebebiyle, kendilerinin nasibini noksanlaştırmışlardır." Daha sonra Cenâb-ı Hak "Allah 'ı bırakıp taptıkları yalancı tanrılar.. onlara hiçbir fayda vermedi...." buyurmuştur. Bu, "O ilâhlar onlara, hiçbir konuda kesinlikle fayda vermeyecektir" demektir. Cenâb-ı Hak daha sonra, "Ziyanlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramadı" buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh), deyimine (......) manasını vermiştir. Nitekim Arapça'da, bir kimse ziyana uğradığında, "Falanca helak oldu, ziyana uğradı"; birisi, birisini ziyana soktuğunda, denilmektedir. Buna göre mana, "O kâfirler, putlarının, menfaatlerin elde edilmesinde, zararların za savuşturulmasında kendilerine yardımcı olacaklarına inanıyorlardı. Daha sonra da Cenâb-ı Hak onların, bir yardımcıya muhtaç olduklarında, o putlarından hiçbir .-ardım elde edemediklerini, onların ne bir fayda sağladıklarını ne de herhangi bir zararı gideremediklerini haber vermiştir. Sonra onlar, böyle bir yardım göremedikleri gibi, hatta bunun zıddını görmüşlerdir. Çünkü, böylesi bir inanç, onlardan hem dünya hem de ahiret menfaatlerini gidermiş, böylece onlara hem dünya hem de ahiret zararlarını getirmiştir. Dolayısıyla bu, en büyük hüsran sebeplerinden olmuş olur."

Allah Zalimleri Çarpınca Şiddetle Çarpar

102

Âyetin tefsiri için bak:104

103

Âyetin tefsiri için bak:104

104

"Rabbinin yakalayışı, ahalisi zulmeder halde bulunan memleketleri yakaladığı zaman, işte böyle olur. Şüphesiz ki, O'nun çarpması pek acıklıdır, pek çetindir. Bunda, ahiret azabından korkanlar için, katî birer ibret vardır. O, bütün insanların bir arada toplanmış olacakları bir gündür. O, istisnasız bütün insanların hazır olacakları bir gündür. Biz onu, Kıyamet gününü ancak sayılı bir müddet için erteleriz...".

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Asım ve Cuhterî, tek bir elif ile iz ehaze; diğer kıraat imamları da, iki elif ile iza ehaze okumuşlardır. Bil ki Allahü teâlâ, peygamberlerine muhalefet ettikleri için, daha önceki peygamberlerin ümmetlerine neler yapıldığını kitabında haber verip, onları kökten imha azabına uğrattığını bildirip, onlar kendilerine zulmettikleri için de başlarına bu dünyada bir azabın geldiğini beyân buyurunca, bunun peşinden "Rabbinin yakalayışı, ahalisi zulmeder halde bulunan memleketleri yakaladığı zaman, işte böyle olur" buyurmuş, böylece, azabın sadece öncekilere has olmadığını, aksine her türlü zalimi yakalayıp çarpma hususunda durumun böyle olacağını beyan buyurmuştur. cümlesindeki zamir, lafız itibariyle kura kelimesine râci olup, hakikatte ise, orada yaşayanlara racidir. Bunun bir benzeri de, (Enbiyâ, 11) ve (Kasas, 58) ayetleridir.

Bil ki Allahü teâlâ, geçmiş ümmetleri nasıl kıskıvrak yakaladığını beyan buyurup, sonra da, bütün zalimleri işte bu şekilde yakalayacağını beyan buyurunca, bunun peşinden işte bu hususu tekid ve takviye etmeyi arttıracak olan hususa da yer vererek "O'nun çarpması, pek acıklıdır, pek çetindir..." buyurmuş, böylece o azabı, elem verici ve şiddetli olmakla nitelemiştir. Dünyada, elemden daha keder verici bir şey yoktur; dünyada, ahirette, vehim ve akılda da, elemi şiddetlendirmekten daha şiddetli başka bir şey bulunmaz.

Bil ki bu ayet, Allahü teâlâ'nın elîm ve şedîd diye nitelediği o yakalamasına düşmemek için, zulme yönelen ve onu yapan kimsenin, bu zulmünü tevbeyle, Allah'a rücû ile tedavî etmesinin gerekli olduğuna; bu hükümlerin öncekilere tahsis edilmiş olmasının zannedilmemesi gerektiğine delâlet eder. Çünkü Allahü teâlâ, öncekilerin hallerini nakledince, "Rabbinin yakalayışı, ahalisi zulmeder halde bulunan memleketleri yakaladığı zaman, işte böyle olur" buyurmuş, böylece uygun olmayan şeyleri yapmak hususunda o öncekilerle ortak olan herkesin bu şiddetli ve elem verici yakalama hususunda da mutlaka onlarla ortak olmaları gerektiğini beyan buyurmuştur.

Bu İmhadan Alınacak Ders Nasıl Gerçekleşir?

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Bunda, ahiret azabından korkanlar için katî birer ibret vardır" buyurmuştur. Kaffâl şöyle demektedir: "Bu sözün izahı, şöyle denilmesidir: Onlar, bu dünyada ancak peygamberlerini yalanlamaları ve Allah'a şirk koşmaları sebebiyle azaba uğramışlardır. Binâenaleyh onlar, amel yurdu olan bu dünyada, işte bundan dolayı azaba uğrayınca, onlar, ceza yurdu olan ahirette haydi haydi azaba duçar olurlar."

Bil ki bu açıklamaya dikkatlerini çeken pekçok müfessir, işte buna dayanmışlardır. Ama, aksine bu tutarsız bir açıklamadır." Zira, Kaffâl'in yaptığı bu açıklamaya göre, dünyada tahakkuk etmiş olan "kökünü kazıma azabı" Kıyametin, ba'sin, neşrin hak ve doğru olduğunu ileri süren görüşün bir delili olmuş olur. Halbuki ayetin zahiri, Kıyametin hak olduğunu bilmenin, kökünü kazıma azabının meydana gelmesiyle güdülen ibretin tahakkuk etmesi için bir şart gibi olmasını gerektirmektedir. Bu mana ise, Kaffâl'in ileri sürdüğü şeye zıt gibidir. Çünkü Kaffâl, kökünü kazıma azabını bilmeyi, Kıyametin hak olduğunu bilmenin bir temeli ve aslı saymıştır. Böylece, Kaffâl'in ileri sürmüş olduğu şey, geçersiz olmuş olur.

Bana göre ise, bu hususta en doğru olanı şöyle denilmesidir: Kıyametin hak olduğunu bilmek, bu göklerin ve yerlerin varlığını idare edenin, mucib-i bizzat (zâtı gereği mûcib) olmayan, hür ve irade sahibi bir fâil-i muhtar olduğunu bilmeye dayanır. İnsan, âlemin ilâhının hür ve irade sahibi bir fail, bütün mümkinâta kadir ve göklerde ve yerlerde meydana gelen bütün hadiselerin ancak kendisinin kaza ve kaderi ile -neydana gelen bir zât olduğunu bilmediği sürece, bu kökten imha azabından ibret alması mümkün değildir. Bu böyledir, zira bu âlemin meydana gelmesinde müessir olanın, hür ve irâde sahibi bir fail değil de, mucib-i bizzat bir varlık olduğunu iddia edenler, o peygamberlerin zamanında meydana gelen boğulma, yanma, yere batma, domuz ve maymunlara çevrilme, sayha ve benzeri bütün hallerin, ancak yıldızların Birbiriyle çarpışmasından ve birbirleriyle bir araya gelmesinden meydana geldiğini ddiâ etmişlerdir. Durum böyle olunca da, bu gibi hadiselerin meydana gelmesi, peygamberlerin sıdkına bir delil olmaz. Ama, Kıyametin varlığına inanan kimsenin o imanı, ancak, âlemin ilâhının hür ve irâde sahibi bir fâif-i muhtar olduğuna ve O'nun, bütün cüz'iyyâtı bilen bir zât olduğuna inandığı zaman tam ve mükemmel olur. Durum oöyle olunca da, bu korkunç hadiselerin ve o büyük vakıaların ancak, âlemin ilâhının, onları yaratıp icad etmesiyle, onların yıldızların çarpışması, bir araya gelmesi sebebiyle olmadığına kesinkes hükmetmek gerekir. O zaman da, bu kıssaları dinlemekle beklenen fayda sağlanmış olur ve bunlarla, peygamberlerin doğruluklarına istidlal edilmiş olur. İşte böylece de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bunda, ahiret azabından korkanlar için, katî birer ibret vardır" ifadesinin yerinde olduğu sabit olmuş olur.

Bütün İnsanların Mahşerde Toplanması

Daha sonra Cenâb-ı Hak "O, bütün insanların bir arada toplanmış olacaklan bir gündür. O, (istisnasız bütün insanların) hazır olacakları bir gündür" buyurmuştur.

Bil ki Allahü teâlâ, ahiretten bahsedince, o günü şu iki vasıfla tavsif etmiştir:

a) O, bütün insanların toplanacağı bir gündür. Buna göre mana, "önceki ve sonraki bütün halk, o günde haşrolunacak ve o günde bir araya getirilecek" şeklinde olur.

b) Bu gün, nuzura çıkma günüdür. Nitekim İbn Abbas (radıyallahü anh): "O gün, kendisinde iyinin ve kötünün hazır olacağı bir gündür" şeklinde bir mana verirken, başkaları da: "O gün, göktekilerin ve yerdekilerin kendisinde hazır bulunacakları bir gündür" şeklinde bir mana vermişlerdir. Buradaki meşhud kelimesinden, orada bulunma ve hazır olmak manası kastedilmiştir ki bu tabirin zikredilmesinin maksadı şudur: İnsanın kalbine, bazan şöyle bir fikir gelebilir: "O vakitte onlar bir araya geldiklerinde, herkes ancak kendisiyle ilgili hadiseleri bilir, haberdar olur." İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, yapılacak olan karşılıklı hesaplaşma ve soruşturma sebebiyle, bütün o hadiselerin herkese malûm olacağını beyân buyurmuştur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Biz onu, Kıyamet gününü ancak sayılı bir müddet için erteleriz" buyurmuştur. Bu, "ahiretin geriye bırakılması, dünyanın yok edilmesi belli bir zamana bağlanmıştır. Belli bir zamanı olan her şeyse sonludur. Sonlu olan herşeyin de, mutiaka son bulması lazımdır. Şu halde, "Ahiretin ertelenmesi, mutlaka, Allah'ın Kıyameti koparacağı ve dünyayı harap edeceği bir zamana varıp dayanacaktır. Gelecek olan her şey ise, yakındır.

İman ve İnkârın Akıbeti

105

Âyetin tefsiri için bak:108

106

Âyetin tefsiri için bak:108

107

Âyetin tefsiri için bak:108

108

"Gelecek olan o günde. Allah'tan izinsiz hiçbir kimse konuşamaz. Artık, onlardan kimi şaki kimi de saîddir. Şakı olanlara gelince, onlar ateştedirler ki, orada çok feci bir nefes alıp vermeleri vardır onların. Gökler ve yer durdukça, orada ebedî kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği müddet müstesna. Çünkü, Rabbin ne dilerse, onu hakkıyla yapandır. Saîd olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği müddet müstesna olmak üzere, gökler ve yer durdukça onlar orada ebedî kalıcıdırlar. Bu bir lütuf ve ihsandır ki, tükenip kesilmesi yoktur " ..

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ebû Amr. Asım ve Hamza, yâ'nın hazfiyle, diğer kıraat imamları ise, yâ ile (......) şeklinde okumuşlardır.

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Yayı hazfedip kesre ile ktifâ etmek, Huzeyl lehçesinde çokça görülen bir husustur. Halil ve Sibeveyh'in naklettiği "bilemiyeceğim" şeklindeki sözleri de böyledir.

Ayetteki Ye'ti Fiilinin Faili

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Ye'ti fiilinin faili, Cenâb-ı (Bakara 210) ve (En'am, 158) ayetlerinde olduğu gibidir. Bunu (ayeti (Hud, 104) şeklinde okuyanların kıraati da destekler. Ben derim ki, "Bu forum, pek hoşuma gitmedi. Zira (......) sözünü, Cenâb-ı Allah bir kavimden nakletmiştir. Bu kavmin yahûdîler olduğu zahirdir. Bunda onun için, hüccet olacak bi şey yoktur. (Enam, 158) ayeti de böyledir. Fakat bu ayetteki fide tamamen Allah'ın sözüdür. Burada "gelme" fiilinin Allah'a isnâd edilmesi."Hak teâlâ'nın, "Rabbin geldiği zaman..."(Fecr, 22) ayeti ne dersin?" derterse, biz deriz ki: "Bu hususta birkaç te'vil yapılmıştır. Burada da mesele vazıhtır. Binâenaleyh bunu savuşturmak mümkün değildir. Şu İde, bu manadan kaçınmak gerekir. Hatta vâcib olan şöyle denilmesidir: "Bundan "Çok korkunç, dehşetli ve büyük birşey geldiğinde..." manasıdır. Fakat Allahü teâlâ, daha fazla korku salıp, daha etkili olsun diye, bunu açıkça zikretmemiş, hazfetmiştir, "

Üçüncü Mesele

Keşşaf sahibi, "Ayetteki "yevm" kelimesi üzerinde âmil olan, "konuşmaz" fiili, yahut da mahzûf bir üzkur (hatırla) fiilidir" demiştir.

Kıyamet Günü Suçlular Konuşacak mı?

Hak teâlâ nın "Allah'tan izinsiz hiçbir kimse konuşamaz" ifadesinde bir hazif vardır ve takdiri, "...O günde hiçbir kimse konuşamaz" şeklindedir. İmdi, eğer denirse ki "Bu ayetle, bu ayete ters düştüğü sanılan şu gibi ayetler nasıl birleştirilebilir?: "O gün herkes öz canının kurtuluşu için uğraşır"' (Nahl, 111); "Onlar Allaha yemin ederek, yalan söyler "Vallahi Ey Rabbimiz biz müşrik değildik" derler" (Enam. 23); "Onları habsedin, çünkü onlar mes'uldür" (Sâffât, 24) ve "Bu, hepsinin dillerinin tutulacağı bir gündür. Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler" (Murselat, 35-36).

Evet, böyle denirse, buna şu iki şekilde cevap verilir:

a) Ayetlerde bahsedilen, "konuşmaktan men edilme" işi, hakiki ve doğru cevap verememe diye izah edilebilir.

b) Kıyamet, uzunca bir gün olup, onun çeşitli durakları vardır. Onlar, o durakların bazısında kendilerini müdafaa ederler, bazısında konuşamazlar, bazısında da müsaade edilir ve konuşabilirler, bazısında da ağızlarına mühür vurulur, elleri ayakları konuşur.

Hak teâlâ'nın "Artık onlardan kimi şakı, kimi de sâiddir" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Keşşaf sahibi, "Ayetteki "onlar" zamiri, Kıyamettekilere râcîdir. Bilindiği için, ve "Allah'tan izinsiz hiçbir kimse konuşamaz" cümlesi onu gösterdiği için, açıkça zikredilmemiştir. Çünkü daha önceki "O, bütün insanların birarada toplanmış olacakları bir gündür" ayetinde, insanlardan bahsedilmiştir" demiştir.

Kıyamette Hesaptan Muaf Olanlar

Hak teâlâ'nın bu beyanının zahiri, Kıyamettekilerin, bu iki kısmın dışında olamayacaklarını gösterir. Buna göre eğer, "insanlar içinde, deliler ve çocuklar yok mu? Bunlar, bu iki kısmın dışında kalırlar?" denilirse, biz deriz ki: "Hasredilenlerden maksad, hesabı olan kimselerdir. İşte o hesab verecek kimseler bu iki kısmın dışında kalamazlar."

A'raf Ehli Hakkında

Eğer, "Kâdî, bu ayeti, A'raf ehlinin ne cennette, ne de cehennemde olmadıkları görüşünün yanlışlığına delil getirmiştir. Ya sizin bu husustaki görüşünüz nedir?" denilirse, biz deriz ki: Hesaba tabî tutulmayacakları için, çocukların ve delilerin, bu iki kısmın dışında olacakları kabul edildiğine göre, niçin A'raftakilerin de bu iki kısmın dışında kaldıkları söylenemesin? Çünkü onlar da hesaba tabî tutulmayacaklardır. Çünkü Hak teâlâ onların sevablarının günahlarına denk olduğunu biliyor. Dolayısıyla onları hesaba çekmenin bir manası yoktur.

Eğer, "Kâdî, bu ayetle yine, Kıyamet meydanında bulunan herkesin mutlaka, ya sevabının, ya günahının fazla olacağına; orada, sevabı günahına eşit olacak kimselerin bulunabilmesi aklen mümkün ise de, ayetin orada böyle kimselerin bulunmayacağına delâlet ettiğine istidlal etmiştir" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta söylenecek söz, daha önce de söylenmiş olan şu husustur: Saîd, mükâfaata ehil olan (cennetlik), şâkî ise cezaya müstehak olan (cehennemlik)dır. Sadece bu iki kısmın zikredilmeleri, bir üçüncü kısmın olmadığını göstermez. Bunun delili şudur: Pek çok ayet, sadece mü'min ve kâfirden bahseder. O ayetlerde ne mü'min, ne de kâfir bir üçüncü kısım zikredilmemektedir. Halbuki Kâdî, böyle bir üçüncü olduğunu kabul eder. Binâenaleyh o ayetlerde bu üçüncü kısmın meyişinden, onların yokluğu gerekmediği gibi, bu ayette de, üçüncü bir kısmın ilmeyişi, yok oldukları manasına gelmez.

İlahi Kader Dışında Bir şey Olmaz

Bil ki Allahü teâlâ, daha şimdiden, Kıyamettekilerin bir kısmının saîd, bir kısmının da şakî olduğunu bildirmiştir. Hakkında Allah'ın böyle bir hükmü bulunan ve kendilerinden böyle bir halin sâdır olacağını bildiği kimselerin, bunun aksine olmaları imkânsız olur. Aksi halde Allah'ın haber verdiği şeyin yalan, ilminin de cehalet olması gerekir ki, bu imkânsızdır. Böylece saîd'in şakî, şaki'nin de saîd olamayacağı sabit olmuş olur. Bu delilin izahı, bu tefsirde defalarca geçti. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in, bu ayet nazil olunca şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ya Resulallah, buna göre şimdi biz, olmuş bitmiş, hükmü verilmiş bir şeye göre mi amel ediyor (çabalıyoruz), yoksa henüz hükmü verilmemiş bir şeye göre mi amel ediyoruz?" Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "(Yazılıp) bitirilmiş bir şeye göre, ey Ömer. Kalemler (onu yazıp) kurumuş, kaderler cereyan etmiş (ona göre meydana gelmiş). Fakat her insana, yaratıldığı şey kolaylaştırılır" Müslim, Kader, 8 (4/2041); İbn Mace, Mukaddime, 10 (1/135). buyurmuştur. Mutezile ise, Hasan el-Basrî'nin: "İnsanlardan bazısı ameli ile saîd, bazısı da yine ameliyle şakî olur" dediğini nakletmiştir. Biz (ehl-i sûnnet) deriz ki: Kesin delil, bu rivayetlerle savuşturulamaz. Hem kişinin ameli ile said veya şakî olduğu hususunda bir münakaşa yoktur. Ancak kişinin amelleri, Allah'ın kaza ve kaderi ile meydana geldiğine göre, bizim delilimiz devam etmiş olur.

Bil ki Allahü teâlâ, Kıyamettekileri bu iki kısma ayırınca, herbirinin durumunu açıklamak üzere: "Şakî olanlara gelince, onlar ateştedirler ki orada (çok feci) bir nefes alıp vermeleri vardır" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır:

Zefir ve Şehik Kelimelerinin İzahı

Alimler ayetteki "zefir" ile "şehîk" arasındaki farkhususunda birkaç izah yapmışlardır:

Birinci İzah: Leys şöyle der: " Zefir, bir kimsenin, son derece kederlendiğinde göğsünü hava ile doldurup, onu (bir müddet) dışarı vermemesi; "şehîk" ise, işte bu nefesi birden salıvermesidir." Ferra da: "Atâ, "karnı büyük" manasında, denilir" demiştir. Ben derim ki: "İnsan çok kederlendiğinde, nefesi göğsünde kalır. Nefes göğsünde kalınca, harareti yükselir. İşte insan bu esnada, o hararetini söndürebilmek için, çokça serin havayı içine çekebilmek için, kuvvetli bir nefese ihtiyaç duyar. Bundan dolayı o esnada, havanın, göğse çokça çekilmesi arzu edilir. Bu durumda göğsü kabarır, ciğerleri şişer. O çok hararet ve insanın nefesi, göğüste tıkalı kalınca, dış organları soğuk sarar. Böylece de, nefes organları çoğu kez, içeri alınan o fazla havayı dışarı vermekten adeta aciz kalır. Dolayısıyla da bu çok hava, göğüste tıkanmış olur ve nerede ise insan ondan boğulacakmış gibi olur. Bu durumda insanın tab'ı o havayı çıkarmaya gayret eder. İşte tabiblerin bu acıkmasına göre, "zefir", nefesin göğüste tıkanıp kalması yüzünden, kalbte meydana gelen harareti düşürmek için, içeri alınan çokça havadır. Şehîk ise, insan tabiatının, o nefesi kuvvet sarfetmek suretiyle dışarı vermesine denir. Bu iki halin her biri, çok büyük sıkıntı ve kedere delâlet eder.

İkinci İzah: Zefir, eşeğin anırmaya başladığı zaman çıkardığı ilk ses gibi olan ses; şehîk ise, anırmasının sonunda çıkardığı sestir.

Üçüncü İzah: Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Biz "zefir"in, yükselmek manasına olduğunu söyledik. Biz diyoruz ki: Zefir, cehennem alevinin, çok kuvvetli olduğu için, cehennemlikleri yukarı doğru kaldırmasıdır. Onlar en yüksek bir noktaya ulaşıp, oradan cehennemin dışına çıkmak istediklerinde, melekler demir tokmaklarla onlara vurur ve onları cehennemin dibine yollarlar. İşte, "Ne zaman oradan çıkmak isteseler oraya döndürülürler." (secde, 20) ayeti ile kastedilen budur. Binâenaleyh onların cehennemin yukarısına çıkmalarına "zefir", yeniden dibe inmelerine de "şehik" denilir."

Dördüncü İzah: Ebû Müslim şöyle der: "Zefir, çok şiddetli ağlandığı zaman, insanın göğsünde toplanan ve nerede ise kesilen nefes; şehik ise, çok sıkıntı ve keder anında dışarı verilen nefestir. Bu iki durumu çoğu kez, bir baygınlık takib eder, bazan bunun peşinden ölüm meydana gelir"

Beşinci İzah: Ebul-Âliye, "Zefir, boğazda olan, şehik ise göğüste olan nefestir" demiştir.

Altıncı İzah: Bazı kimseler: " Zefir, çok şiddetli ve kuvvetli ses; şehik ise, çok zayıf olan sestir" demişlerdir.

Yedinci İzah: İbn Abbas (radıyallahü anh) "Cenâb-ı Hak, bu tabir ile, cehennemliklerin pişmanlık içinde olduklarını, ardı arkası kesilmeyen bir ağlama, bir üzüntü ve bir ah-ü vâh halinde olduklarını kastetmiştir" demiştir.

Sekizinci İzah: Zefir, daha önce de bahsettiğimiz gibi, lügat manası bakımından, kuvvetli olmayı; "şehik" ise, zayıflığı göstermektedir. Bunu iyice anladığında biz deriz ki: Ayette, "zefir" ile, onların dünya âlemine ve bedenî lezzetlere son derece meyletmeleri, "şehik" ile de, onların ruhanî alem ile mesûd olmaktan ve ilâhî nurlar, kudsî yücelikler ile kemâle ermekten âciz ve zayıf oluşları kastedilmiştir.

Cehennem Azabının Ebedî Olmadığını Söyleyenler

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Gökler ve yer durdukça, orada ebedî kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği müddet müstesna..." buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bazı kimseler, kâfirlerin azabının sonlu olup, (bir gün) nihayete ereceğini iddia edip, hem Kur'ân ile hem aklî deliller ile istidlal etmişlerdir.

Bunların Kur'ân'dan delilleri, pek çok ayettir. Birisi, bu (tefsir ettiğimiz) ayettir. bakımdan, bu ayetle istidlal etmişlerdir:

a)Allahü teâlâ, "Gökler ve yer durdukça..." buyurmuştur. Bu tabir, onların ceza, metlerinin, göklerin ve yerin bakî kalma müddetine denk olduğunu gösterir. Bu böyle olmakla birlikte biz, göklerin ve yerin devam müddetinin sonlu olduğu tasusunda anlaşma halindeyiz. Öyleyse kâfirlerin cezasının müddetinin de, sonlu olması gerekir.

b) Ayetteki, "Rabbinin dilediği müddet müstesna..." istisnası, onların cezalarının sûresinden yapılan bir müstesnadır. Bu, azabın istisna edilen o vakitte son bulacağına delâlet eder. Bu görüşte olanların, delil getirdikleri ayetlerden birisi de, "Onlar devirler boyunca cehennemin içinde kalacaklar " (Nebe', 23) ayetidir. Allahü teâlâ, cehennemliklerin bu azabta beklemelerinin ancak, belli sayıda devirler boyunca olacağını beyân etmektedir.

Onların bu husustaki aklî delilleri de şu iki şeydir:

a) Kâfirlerin isyanları sonlu ve sınırlıdır. Sonu olan bir suça, sonsuz bir ceza vermek zulümdür. Bu ise caiz değildir.

b) O ceza, faydası olmayan sırf bir zarardır. Binâenaleyh çirkin (kabın) bir şeydir. O cezanın faydadan uzak olduğunu şöyle izah edebiliriz: "Onun Allah'a yönelik bir faydası olamaz. Çünkü Allahü teâlâ fayda ve zarar verilmekten münezzehtir. Bu azabın, ceza görene de bir faydası yok. Çünkü bu, onun için sırf zarardır. Bunun, başkasına da faydası yok. Çünkü zaten cennetlikler kendi lezzetleri ile meşguldürler. Binâenaleyh onların, başkalarına verilen devamlı azabtan lezzet duymalarının, kendilerine bir faydası yoktur. Bu sebeble o azabın, her türlü faydadan uzak, sırf bir zarar olduğu sabit olmuş olur. Öyleyse bunun caiz olmaması gerekir.

Cumhur Cehennem Azabının Ebedî Olduğunu Söyler

Ümmet-i Muhammed'in büyük çoğunluğu, kâfirlerin azabının devamlı olacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Böyle ittifak edince de, karşı tarafın bu ayetle istidlal edişlerine cevap verme ihtiyacı hissetmişlerdir. Hak teâlâ'nın, "Gökler ve yer durdukça, orada ebedî kabadırlar..." ayeti ile istidlal edilmesine karşı şu iki cevabı vermişlerdir:

1) Ayetteki gökler ve yer ile, âhiretin gökleri ve yeri kastedilmiştir. Ahirette gök ve yerin olduğunun delili, "O gün yer, başka bir yere, gökler de başka göklere tebdil olunacak" (İbrahim, 48) ve "Bizi, cennetten neresini dilersek, konmak üzere bu yere mirasa yapan Allah'a hamdolsun" (zümer, 74) ayetleridir. Hem sonra cennetlikler, kendilerini üzerinde taşıyan ve üzerlerinden onları gölgeleyen bir şeye muhtaçtırlar. Bunlar da, cennetin göğü ve yeridir.

Bir kimse şöyle diyebilir: "Teşbih, ancak "müşebbehun bih"in malum ve iyice belirlenmiş olması durumunda makul ve yerinde olur. İşte o zaman da, müşebbehteki hükmün sübutunu tekid etmek için, başkası ona teşbih edilir. Göklerin ve yerin ahiretteki varlığı ise, malûm değildir. Malûm olduğu farzedilse bile, ancak ne var ki, hiç fanî olmayacak bir biçimde bakî olması malûm değildir. Onların her ikisinin de varlıklarının astı, insanların çoğuna meçhul olma; ve yine, onların her ikisinin devamı ve bekası da ekseriyyete meçhul olunca, devamlı olma hususunda cehennemliklerin ikâb ve cezasını ona teşbih etmek faydasız bir söz olur."

Bu konuda söylenebilecek en son şey şudur: Kur'ân ile, ahirette gökler ve bir de yerin bulunduğu sabit olunca, onu kabul etmek vacib olur. İşte o zaman da teşbîh güzel ve yerinde olur. Ancak ne var ki biz şöyle diyoruz: Ahiret ehlinin semâlarının devamlı ve bakî olduğunu; yine onların arzının da daim olduğunu isbat etmenin yolu nakil olunca; sonra nakil de, kâfirin ikâbının devamlı olduğuna delâlet edince, işte o vakit asıldaki hükmün sübutuna delâlet etmiş olan delil, ayniyle fer'de de bulunmuş olur. İşte bu durumda ulemâ, kıyasın boşuna ve teşbihin de batıl olduğunda ittifak etmişlerdir. Burada da böyledir.

İkinci bir cevap şekli de şudur: Alimler demişlerdir ki: Araplar, devamlılığı ve sürekli (ebed) olmayı, "Gökler ve yerler durdukça" ifadesiyle dile getirmektedirler. Bunun benzeri olan diğer ifadeler de, "Gece ile gündüz birbirini izledikçe", "Deniz dalgalı oldukça" ve "dağ yerinde durdukça" şeklindeki deyimlerdir. Cenâb-ı Hak da Araplara, dillerindeki alışmış oldukları örfe göre hitâb etmiştir. İşte onlar, onların ebedî olarak bakî olduklarına dair inançlarından dolayı bu şeyleri bu şekilde zikredip kullanınca, biz anlıyoruz ki, onların örfüne göre bu lafızlar ebedîliği ve inkıtâya uğramaktan uzak olan bir sürekliliği dile getirmektedir.

Bir kimse şöyle diyebilir: "Siz, "Gökler ve yerler durdukça, onlar orada ebedî kalıcıdırlar" diyen bir kimsenin bu sözünün, onun, göklerin sona erip yıkılmasından sonra da mevcut olarak kalmasına mani olduğunu mu kabul ediyorsunuz, yoksa bunun o manaya delâlet etmediğini mi söylüyorsunuz? Birincisi olursa, o zaman bir problem ortaya çıkar. Çünkü nass ve ayet, onların ateş içinde kalma sürelerinin göklerin devam etme müddetine eşit olması gerektiğine delâlet edip, gökler sona erdikten, yıkıldıktan sonra ise, onların ateşte kalmaya devam etmelerine de mani olunca, sonra yine, göklerin de mutlaka son bulacağı kesinlik kazanınca, işte o vakit bu azabın kesileceğini söylemeniz gerekmiş olur. Ama "Bu söz, göklerin ve yerin son bulmasından sonra onların ateşte kalmasına mani teşkil etmez" derseniz, bizim böyle bir cevaba kesinlikle ihtiyacımız yoktur. Böylece, bu cevap, her iki takdire göre de boşuna olmuş olur.

Bil ki, bana göre, bu konuda verilebilecek doğru cevap, başka bir şeydir. Bu da şudur: Ayetten ilk anlaşılan şey, gökler ile yerin devamlı ve baki olmaları halinde, cenennemdeki kimselerin de devamlı olarak cehennemde kalacak olduklarıdır. Bu şart bulunduğunda, meşrutun da bulunmasını gerektirir; yoksa şart bulunmadığında meşrutun da bulunmamasını gerektirmez. Baksana, biz, "Bu bir insansa, o canlıdır..." demekteyiz! Eğer biz, "Fakat o, bir insandır" dersek, bu, bir canlı olduğu neticesini verir. Ama biz, "O, insan değildir" dersek, bu, onun bir canlı olmadığı neticesini vermez! Çünkü mantık ilminde şöyle bir kaide bulunmaktadır: "Öncülün nakîzının istisna edilmesi, hiçbir şeyi netice vermez..." İşte burada da böyledir. Biz, "Gökler durduğu müddetçe" dediğimizde, onların ikâbıda devamlı ve bakî olmuştur; biz, "Fakat gökler, daim ve bakîdirler..." dediğimizde, onların ikâb ve cezalarının da bulunmuş olması, var olması gerekir. Ama biz, "Fakat bakî olmadı..." dediğimizde ise, onların ikâbının devamlı olmaması gerekmez.

Şayet onlar, "Gökler bakî olsa da olmasa da, onların ikâbı hep bulunacağına göre, o zaman bu teşbihin ne faydası olur?" derlerse, biz deriz ki; Doğrusu, bunda çok büyük bir fayda bulunmaktadır. Bu, o azabın, uzunluğunu ve süresini insan aklının anlayamayacağı miktarda, çağlar ve çağlar boyunca infaz edileceğine, yerine getirileceğine delâlet etmektedir.

Bu azabın bir sonu var mıdır yok mudur, meselesine gelince, bu, başka delillerden elde edilebilecek bir husustur. İşte, vermiş olduğum bu cevap, doğru bir cevaptır, ama onu ancak, aklî meselelere birazcık olsun ünsiyyeti bulunan kimseler anlayabilir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbinin dilediği (müddet) müstesna" ifadesine tutunmaktan ibaret olan ikinci şüpheye gelince; alimler bu hususta da pekçok çeşit cevap zikretmişlerdir:

Birinci cevap şekli: Bu, İbn Kuteybe, İbnu'l Enbari ve el-Ferra'nın zikretmiş oldukları cevaptır. Onlar şöyle demişlerdir: "Bu Allahü teâlâ'nın yapmış olduğu bir istisna olup, Allah da muhakkak bunu yapmaz. Bu senin, kendisini dövmeye azmetmiş a duğun halde, "Allah'a yemin ederim ki, seni mutlaka döveceğim; bundan başka bir karara varırsam müstesna..." demen gibidir. İşte, burada da böyledir..." Onlar du cevabı tam olarak anlatmak ve buna dair misaller zikretmek hususunda sözü uzattıkça uzatmışlardır. Sözlerin tamamının neticesi ise, yukarda zikretmiş olduğumuzdur.

Bir kimse şöyle diyebilir: Bu, zayıf bir izahtır. Çünkü bir kimse, "Seni mutlaka döneceğim, bundan başka bir karara varırsam müstesna" dediğinde, bunun manası şudur: "Seni mutlaka döveceğim; ancak, evlâ olanın, dövmeyi terketmek olduğunu görürsem müstesna..." Bu ifâde, bu görme işinin tahakkuk edip etmediğine delâlet etmemektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Gökler ve yer durdukça, orada ebedî kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği müddet müstesna..." beyanı ise böyle değildir. Çünkü bunun manası, "Rabbinin dilemiş olduğu müddet hariç, onların orada ebedî olarak kalmalarına hükmedilmiştîr" şeklindedir. İşte burada ifade, bu meşîet ve dilemenin, kesin olarak bulunup tahakkuk ettiğine delâlet etmektedir. Daha nasıl bu söz o sözle mukayese edilebilir?.

İkinci Cevap Şekli: Şöyle denilebilir: Buradaki illâ kelimesi, (......) anlamında varid olmuştur. Buna göre mana şu şekilde olur: "Cenâb-ı Hak, "Gökler ve yer durdukça, orada ebedî kalıcıdırlar..." buyurunca, bundan onların, dünyadaki gökler ve yer ayakta durduğu müddetçe onların da cehennemde bulunacakları manası anlaşılmıştır. Daha sonra ise Cenâb-ı Hak, "Bu kesintisiz ebedîlikten artakalan kısım hariç" buyurmuş, böylece önce, onların, Araplar nezdinde, daha uzun olamayacak bir biçimde ebedî kalışlarını zikretmiş, sonra da, "Rabbinin dilediği müddet, müstesna" istisnasıyla da buna sonu olmayan devamlılığı ilâve etmiştir. Buna göre mana şu şekilde olur: "Rabbinin dilemiş olduğu sonu olmayan ilâve hariç..."

Üçüncü Cevap Şekli: Bu istisnadan maksat, onların, mahşer meydanındaki durma zamanlarıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Şakî olanlara gelince, onlar ateştedirler. Muhasebe edilmek için durdukları zaman müstesna; çünkü onlar o vakit, ateşte bulunmazlar..." buyurmuştur. Ebu Bekr el-Esamm ise; "Bundan murad, "Rabbinin dilediği müddet müstesna; bu, onların kabirde bulunmaları halidir..." şeklindedir" demiştir. Veya bundan murad "Rabbinin dilemiş olduğu, onların dünyadaki hayatta'olmaları hali hariç..." şeklindeki bir manadır. Bu üç görüş de, birbirine yakındır ki buna göre mana, "Onlar orada, dünyadaki... veya berzahtaki... veya hesaba çekilmek için durduruldukları müddetleri miktarınca kalacaklar, daha sonra da ateşe gireceklerdir..." şeklinde olur.

Dördüncü Cevap Şekli: Alimler şöyle dediler: Bu istisna, Cenâb-ı Hakk'ın, "orada çok feci bir nefes alıp vermeleri vardır" ifadesine racidir. Bunu anlatmak içinse, şunu deriz: Allah'ın, "Onlar orada ebedî kalıcı oldukları halde, orada çok feci bir nefes alıp vermeleri olacaktır onların..." sözü, ebedîlikle birlikte feci nefes alıp vermenin bulunacağını belirtmektedir. Cümleye istisna dahil olunca, kendisinde bu iki halin bulunmadığı bir zamanın bulunmuş olması gerekir. Fakat, aktiyyatla ilgili meselelerde kesinleşmiş olan kural bulunmaktadır: "Cüzlerinin tamamı bulunmadığı zaman, yekûn da, toplam da bulunmaz.. Aynı şekilde, cüzlerinden tek biri bulunmadığı zaman da bulunmaz." İşte, işin sonunda onlar hareketsiz, cansız ve adeta sönmüş bir hale gelince, o vakit onların feci nefes alıp vermeleri de kalmaz. Binâenaleyh, bu toplamın cüzlerinden birisi de bulunmamış olur. O zaman da, onların ateşte kalmalarının nkıtaya uğrayacağını söylemeye gerek kalmaksızın, böyle bir rstisnânın yapılması sahih olmuş olur.

"Ayetteki İstisna Günahkâr Mü'minler Hakkındadır" Diyenler

Beşinci Cevap Şekli: Bir cemaat şöyle demiştir: "Bu istisna, tevhîd ehlini ateşten çıkarmayı ifâde etmektedir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, cümlesi, bütün bedbahtlar hakkında bu hükmün verildiğini ifâde etmektedir. Sonraki cümlesi ise, bu hükmün bu bütün için bulunmamasını gerektirir. Ebedîlik hükmünü tamamından nefyetmek içinse, onu, tamamın bir kısmından nefyetmek kâfidir. Binâenaleyh, bazı bedbahtlar için, ebedî kalış hükmünün kalmamış olması gerekir. İşte, cehennemde ebedî kalmanın kâfirler için söz konusu olduğu sabit olunca, "Kendilerinden ebedî cehennemde kalmak hükmünün nefyedilmiş olduğu kimseler, ehl-i kıble olan günahkârlardır, fâsıklardır" denilmesi gerekir. İşte ou, bu konuda söylenmiş olan kuvvetli bir sözdür.

İmdi, eğer denirse ki: "Bu izah şekli ancak, zikretmiş olduğunuz diğer izah şekilleri oozuk olduğu zaman taayyün eder, ortaya çıkar. O halde, onların fasit olduğuna dair oelil nedir? Yine, böyle bir istisna, mutlu kullar hakkında da zikredilmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Mesûd olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği müddet müstesna olmak üzere, gökler ve yer durdukça onlar orada ebedî kalıcıdırlar. Bu, bir lütuf ve ihsandır ki, tükenip, kesilmesi yoktur" buyurmuştur" denilirse, biz deriz ki:

Biz bu izah şekli ile, bu ayetin, kâfirlerin azabının kesintiye uğrayacağına delâlet etmediğini beyân ettik. Sonra, eğer biz bu ayetle, "Allahü teâlâ'nın ehl-i kıble olan günahkârları ateşten çıkaracağı" hususundaki sözünün doğruluğuna istidlalde bulunursak, şöyle deriz:

İllâ kelimesinin sivâ manasına hamledilmesine gelince, bu, ayetin zahirinden ayrılmaktır. İstisnayı, dünyada yaşama haline, berzaha ve Kıyamet duraklarında durmak haline hamletmek de, uzak bir ihtimaldir. Çünkü istisna, cehennemde ebedî kalmaktan yapılmıştır. Cehennemde uzun boylu kalmanın, cehennemde tahakkuk eden hallerden birisi olduğu malumdur. Şu halde, cehennemde bulunmazdan önce, cehennemde ebedî kalışın tahakkuk etmesi imkânsızdır. Ebedî kalış tahakkuk etmeyince de, ondan istisna yapılmaz ve istisnanın yapılması imkânsız olur. Onun, istisna, feci bir biçimde nefes alıp vermeyle ilgilidir" şeklindeki görüşü de, ayetin zahirini terketmektir. Şu halde, geriye ayetin, bizim bahsettiğimiz şeyden başka, sahih olarak hamledilecek bir manası kalmamıştır.

Onun, "Buradaki istisnadan maksat, Allah'ın ateşten şiddetli soğuğu nakletmesidir" sözüne karşı deriz ki: Durum şayet böyle olsaydı, şiddetli soğuk ile yapılan azabın, ancak göklerin ve yerin süresinin sona ermesinden sonra olması gerekirdi. Halbuki sahih hadisler, ateşten şiddetli soğuğa ve şiddetli soğuktan ateşe nakledilmelerinin, hergün defalarca olacağına delâlet etmektedir. Binaenaleyh bu izah şekli geçersizdir, Onun, "Böyle bir istisna, sa'îd kutlar hakkında da mevcut" sözüne karşı biz deriz ki: Ümmet, "Bir kimse cennete girer, sonra oradan çıkıp cehenneme girer" denilmesinin imkânsız olduğu hususunda ittifak etmiştir. İşte bu icmâdan ötürü biz, bu ifadede, bu istisnayı, zikredilen o tevillerden birine hamletmek zorunda kaldık. Bu ayete gelince, bununla ilgili böyle bir icmâ yoktur. Bu sebeple de onu, zahirî manasına hamletmek gerekmiştir. İşte ayet hakkındaki sözün tamamı budur.

Bil ki Cenâb-ı Hak, bu istisnayı zikredince, "Çünkü, Rabbin ne dilerse, onu hakkıyla yapandır" buyurmuştur. Biz, istisnaya, fasıkların ateşten çıkarılması manası verirsek bu ifâdenin ayete uygunluğu güzel olur. Sanki Hak teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Ben hakimiyyet ve kudretimi izhâr ettim. Sonra mağfiret ve rahmetimi de izhâr ettim. Çünkü ben, dilediğimi hakkıyla yapanım. Şüphesiz hiç kimsenin bana karşı hiçbir hükmü ve gücü olamaz."

Daha sonra Hak teâlâ, "Saîd olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği müddet müstesna olmak üzere, gökler ve yer durdukça onlar orada ebedî kalıcıdırlar" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Hamza, Kisâî ve Âsım'ın râvisi Hafs, sîn'in zammesi ile suidû; diğer kıraat âlimleri, fethalı olarak saidû şeklinde okumuşlardır. Sîn harfinin zammesi ile okuma, if'al babından (es'ade) zaid harfin hazfedilmesi tarzında olmuştur. Zira, (......) sîgâsı, müteâddî değildir, sîğası ise müteaddidin Binâenaleyh (......) ve (......) aynı manadadır. Nitekim erkek ismi olan "Mes'ûd" da, bu fiilden alınmadır.

İkinci Mesele

Saîd, yani cennetlik kullar hakkındaki ayetteki istisnayı, daha önce (şakilerle ilgili olarak) zikredilmiş olan izah şekillerinden birisine hamletmek gerekir. Burada bir başka izah şekli daha vardır, bu da şudur: Muhtemeldir ki onların bir kısmı bazan, cennetten alınıp Arşa ve ancak Allah'ın bilebileceği yüksek menzillere çıkarılırlar. Nitekim Hak teâlâ, "Allah, mü'min erkeklere de, mü'min kadınlara da -içinde ebedî kalıcı oldukları halde- altından ırmaklar akan Adn cennetlerini ve çok güzel meskenler vaadetti. Allah'ın rıdvanı (rızası) ise daha büyüktür" (Tevbe, 72) buyurmuştur.

Cenâb-ı Hakk'ın "Bu bir lütuf ve ihsandır ki, tükenip kesilmesi yoktur" beyanı ile de ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Arapça'da, birisi bir şeyi kesip parçaladığı zaman, (......) denilir. Yine "Allah onların arkalarını kessin, sayılarını kurutsun" denilir. Buna göre ayetteki, tabiri, "kesintiye uğramayan" demektir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın Na'îm cennetini anlatırken buyurduğu, "Kesilip tükenmeyen, yasak edilmeyen... "(vakıa. 33) tabiridir.

İkinci Mesele

Bil ki Cenâb-ı Hak, ayette bu istisnadan maksadın, bu halin kesintiye uğraması olmadığını iyice açıklayıp, bu gerçeği de, bilhassa burada zikredip, şakî kullar için zikretmemiş olunca, bu deyim, şakîlerle ilgili o istisnadan maksadın, inkıta olduğuna delalet eder. işte ayet hakkında söylenecek sözün hepsi bundan ibarettir.

Putların Mahiyeti Hakkında

109

"Artık onların tapmakta oldukları şeylerden şüphe içinde olma. Onlar, daha önceleri ataları nasıl tapıyor idiyseler, tıpkı onlar gibi tapıyorlar. Biz de elbet nasîblerini eksiksiz vereceğiz".

Bil ki Allahü teâlâ, putlara tapan kimselerin kıssalarını anlatınca, bunun peşinden şattenn ve saîdlerin hallerini zikredip, daha sonra bu ayette de, kavminin içindeki Mirlerin halini peygamberine açıklayarak, "artık şüphe içinde olma" buyurmuştur. Bu kelimenin aslı, şeklidir. Fakat bu kelime çok kullanıldığı içinhazfedilmiştir. Bir de, nûn harfi sözün (kelimenin) sonunda bulunduğu zaman, edildiğinde sadece gunnesi farkedilir. Bundan dolayı Araplar bu nûn'u hazfederler. Bu cümlenin manası şudur: "(Ey Resulüm), putlara tapan bu kimselerin durumu ile ilgili olarak, o putların onlara hiçbir fayda ve zarar veremeyeceği hususunda şüphen olmasın."

Daha sonra Allahü teâlâ, "Onlar, daha önceleri ataları nasıl tapıyor idiyseler, tıpkı onlar gibi tapıyorlar" buyurmuştur. Bundan murad, onların, cehalete ve taklide sarılma hususunda atalarına benzediklerini anlatmaktır.

Hak teâlâ, sonra "Biz de elbet nasiblerini eksiksiz vereceğiz" buyurmuştur. Bu cümleden maksadın, "Biz onların nasiblerini, yani onların payı olan azabı eksiksiz vereceğiz" manası olabileceği gibi, "Onlar her nekadar kâfir olup, hakdan yüz çevirmiş olsalar da, onların rızıklarını ve dünyevî hayırlardan nasiblerini eksiksiz vereceğiz" manası olması da muhtemeldir. Yine bu cümleden maksadın, "Biz, özürlerini ve mazeretlerini gidermek için deliller ortaya koyma, peygamberler gönderme ve kitaplar indirme hususundaki hisselerini eksiksiz vereceğiz" şeklinde olması da muhtemel olabileceği gibi, bu manaların hepsinin birden kasdedilmiş olması da muhtemeldir.

Kâfirlerin Hakka Karşı Tutumlarına Misal: Hazret-i Musa

110

Âyetin tefsiri için bak:111

111

"Andolsun ki biz, Musa'ya o kitabı verdik de, onun hakkında da ihtilâf edildi. Eğer Rabbinden bir söz (kader) geçmiş olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilmiş, iş bitmişti bile... Muhakkak ki onlar bu Kur'ân'dan yana şiddetli bir tereddüt ve şüphe içindedirler. Şüphesiz Rabbin, herbirinin amellerini onlara tam verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarından hakkıyla haberdârdır".

Bil ki Allahü teâlâ, önceki ayette Mekke kâfirlerinin tevhidi inkârda ısrar ettiklerini beyân edince, onların Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini inkâr edip, O'nun kitabını yalanlama hususunda da ısrar ettiklerini beyân etmiştir. Yine Hak Teâla kâfirlerin, bütün peygamberlere karşı aynı yanlış yaklaşım içinde olduklarını beyân etmiş ve buna bir misal getirmiştir. Bu misal de şudur: Allahü teâlâ, Musa (aleyhisselâm)'ya Tevrat'ı indirince, kavmi Tevrat hakkında ihtilafa düşmüşler; bir kısmı onu kabul ederken, diğerleri inkâr etmiştir. Bu delâlet eder ku insanların âdeti ve tavrı hep böyledir

Sebkat Eden İlahî Hüküm

Sonra Allahü teâlâ, "Eğer Rabbinden bir söz (kader) geçmiş olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilmiş, iş bitmişti bile..." buyurmuştur. Bu ayetle ilgili birkaç izah vardır:

a) Bundan maksad şudur: Şayet, Cenâb-ı Hakk'ın daha önce, bu ümmetin başına gelecek olan azabı Kıyamete kadar erteleme hükmü bulunmamış olsaydı, bu kâfirlerin küfürlerinin büyüklüğünden ötürü müstehak oldukları, başlarına köklerini kazıma azabını indirme hâdisesi tahakkuk ediverirdi. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın önceden mevcud olan hükmü ve takdiri, bu azabı ertelemiştir.

b) Bundan maksad şudur: "Eğer Rabbinden bir kelime -ki bu kelime Allahü teâlâ'nın ihtilaf edenler arasında, Kıyamet günü hükmedeceği hükmüdür-, geçmemiş olsaydı, bu dünya yurdunda iken haktan yana olanı, bâtıldan yana olandan ayırmak vacib olurdu."

Hak teâlâ, bunu iyice ortaya koyunca, "Muhakkak ki onlar, geçtiği ve ihsanının, kahrına gâlib geldiğidir. Yoksa aralarında hemen hükmedilir, iş bitirilirdi.

Hak teâlâ, bunu iyice ortaya koyunca, "Muhakkak ki onlar, meni senin kavminin kâfirleri bu Kur'ân hakkında bir tereddüt ve şüphe içindedirler" buyurmuştur. Daha sonra da, "Şüphesiz Rabbin herbirinin amellerini onlara tam verecektir" buyurur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele rardır:

Birinci Mesele

Bu cümlenin manası şöyledir: "Kimin azabını hemen verir, kiminkini de tehir edersem; yine kim peygamberlerimi tasdik eder, kim de yalanlar ise, şüphesiz onların durumları, amellerinin karşılıklarının eksiksiz verilmesi hususunda eşittir." Binâenaleyh ayet, aynı anda hem bir vaad, hem de bir vaîd ifâde etmektedir. Çünkü taatların karşılığını eksiksiz vermek büyük bir vaad, yine günahların karşılığını eksiksiz vermesi de büyük bir vaîddir. O'nun, O, onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır" cümlesi de, bu vaad ve vaîd için bir te'kiddir. Çünkü Cenâb-ı Hak bütün malumatı (herşeyi) bildiğine göre, taatların ve masiyetlerin miktarını da bilir. Böylece de, her amele uygun düşen cezayı da bilir. O zaman da, hiçbir hak ve karşılık zâyı olmaz. İşte bu, çok güzel bir izahtır.

İkinci Mesele

Ebu Amr ve Kisâî, nûnu şeddeli olarak, lemmâ lafzını da şeddesiz olarak lemâ şeklinde okumuşlardır. Ebu Ali şöyle demiştir: "Lemmâdaki lâm, innenin gerektirdiği bir harftir. Çünkü inne edatı, haberinin veya isminin başına bir "lâm"ın çelmesini gerektirir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz Allah gafur ve rahimdir" (Nahl. 17) ve "Bunda, bir ayet var" (Hud. 103) ayetlerinde olduğu gibidir. (......) kelimesindeki ikinci lâm ise, senin "Vallahi sen bunu mutlaka yapacaksın" sözünde olduğu gibi, kasemden sonra gelen lamdır. İşte ayette bu iki lâm birlikte bulununca, aralarına mâ harfi girmiştir. Buna göre mâ zâiddir."

Ferrâ ise şöyle demiştir: "Buradaki mâ, men (kim) manasındadır." Diğer kısımların izahı ise, yukarıda geçtiği gibidir. Bunun bir benzeri de, "İçinizden öylesi vardır ki muhakkak ağır davranır" (Nisa, 72) ayetidir. Bu ayetin ikinci kıraatine göre, İbn Kesir, Nâfi ve Âsım'ın râvisi Ebu Bekr her iki lafzı da şeddesiz olarak, "ve in küllen lema" şeklinde okumuşlardır. Bunun sebebi şudur: Bunlar, inne'nin şeddeli iken amel etmesi gibi, şeddesiz olarak in şeklini de amel ettirmişlerdir. Çünkü in kelimesi fiile benzer. Nasıl fiillerin, senin ve (Zeyd ayağa kalkmadı) sözlerinde olduğu gibi, tam veya (bazı harfleri) hazfedilmiş iken amel etmeleri caiz ise, inne ve in kelimeleri de böyledir.

Ayetin üçüncü bir kıraatine göre, Hamza, İbn Âmir ve Hafs, her iki lafzı da şeddeli olarak, (......) şeklinde okumuşlar ve: "Bu hususta söylenilmiş olanların en güzeli şudur: Lemma lafzının aslı, tenvinli olarak, lemmen şeklidir. Nitekim "Alabildiğine yemek..." (Fecr, 19) ayetinde de böyledir" demişlerdir. Buna göre mana, "Onların hepsi bir araya getirilecekler, yani toplanacaklardır" şeklinde olur. Sanki "Onların hepsi..." denilmektedir.

Üçüncü Mesele

Bu Ayetteki Yedi Te'kid Unsuru

Bir faziletli zâtın şöyle dediğini duydum: "Allahü teâlâ bu ayet-i kerimede, müstehak olan herkese, hakettiği şeyi tam olarak vereceğini haber verince, bu ayette yedi çeşit te'kid kullanılmıştır:

1) Te'kid için kullanılan inne edatı.

2) Yine te'kid için kullanılan küllen kelimesi.

3) İnne edatının haberinin başına gelen ve te'kid ifâde eden lâm.

4) Lemâdaki mâ edatı. Çünkü biz onun, Ferrâ'nın görüşüne göre, bir mevsûle olduğunu söyledik.

5) Mahzûf bir kasem. Çünkü sözün takdiri, "Allah'a yemin olsun ki, Allah onların herbirinin amellerini onlara tam verecektir" şeklindedir.

6) Kasemin cevabının başına gelmiş olan, ikinci lâm.

7) (......) cümlesindeki şeddeli te'kid nûnu. İşte bu tek ifâdedeki, te'kid için olan yedi lafzın tamamı, Rububiyyet ve ubûdiyyet işinin ancak ba's (öldükten sonra dirilme), Kıyamet, haşir ve neşir ile tamam olacağına delâlet etmektedir. Cenâb-ı Hak bunun peşinden, "O. onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır" buyurmuştur ki bu, en ileri te'kid unsurlarındandır.

İstikametin Çok Zor Olduğu Hakkında

112

Âyetin tefsiri için bak:113

113

"O halde sen (ey Resulüm) beraberindeki tevbe edenlerle birükte, emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et. Aştrı gitmeyin. Çünkü O, ne yaparsanız hakkıyla görendir. Bir de zulmedenlere meyletmeyin. Sonra size ateş çarpar. Zaten sizin Allah'tan başka yardımcılarınız yoktur. Sonra yardım göremezsiniz".

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki Cenâb-ı Hak, açıkça vaad ve va'îdde bulununca, bunun peşinden peygamberine, "Emolunduğun şekilde dosdoğru hareket et" buyurmuştur. Bu söz, ister kendisiyle alakalı olsun, isterse vahyin tebliğ edilip, hükümlerin beyân edilmesiyle alakalı olsun, bütün akâid ve amel meselelerini içine alan, umûmî (genel) bir sözdür. Şüphe yok ki, gerçek istikamet (doğruluk) üzere bulunmak cidden zordur. Ben sana, bunun zorluğunu akl-ı selime kolayca gösterecek olan bir misal vereceğim. O da şudur: Gölge ile aydınlığın arasını birbirinden ayıran düz çizgi, enine bölünemez bir bütündür. Fakat bu çizginin, iki tarafını hissedip (gözle) iyice birbirinden ayırdedemezsin. Çünkü gölge tarafı, aydınlık tarafına yakın olduğu için, görülme bakımından birbirine karışır. Bundan dolayı insanın bakışı, herbiri diğerinden iyice ayırdedilecek şekilde, bu çizgiyi tam olarak göremez.

Bunu, verdiğimiz misalde anladığın zaman, ubûdiyyetin bütün kısımlarındaki misallerini de buna göre anla. Bunlardan birincisi, marifetullahtır. Bu marifetullah, kulun, "isbât"ı kabul edip "teşbih"ten; "nefy"i söyleyip "ta'tîl"den korunmuş olarak elde edebilmesi son derece zordur. Sen, diğer marifet makamlarını da, kendiliğinden düşün. Yine, gazab kuvvetiyle şehvet kuvvetinden ve birinin, ifrat ve tefrit olmak üzere, iki aşırt ucu bulunup, ikisi de kınanmıştır. Bu ikisini birbirinden ayıran, iki taraftan hiçbirisine meyletmeyecek biçimde ortada duran çizgidir. İşte bu çizgi üzerinde durabilmek zordur. Sonra bununla amel etmek daha da zordur. Binâenaleyh, böylece sabit olur ki, "sırat-ı müstakim"i bilmek, son derece zordur. İyice bilinse bile, onun üzerinde kalabilmek ve ona göre amel etmek daha zordur. Bu makam son derece zor olduğu için Ibn Abbas şöyle demiştir: "Kur'ân'ın tamamında, Hazret-i Peygamber'e bundan daha zor ve daha meşakkatli gelen, başka bir ayet nazil olmamıştır." Bundan dolayı da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hûd suresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı" buyurmuştur.

Birisinin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i rüyamda gördüm ve "Senin "Hûd suresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı" dediğin rivayet ediliyor" dedim. Bunun üzerine O: "Evet" dedi. Ben de: "Hangi ayetten dolayı?" deyince, O da: "O halde sen (ey Resulüm), emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et" ayetiyle, buyurdular.

İkinci Mesele

Bil ki bu ayet, şeriatta, büyük bir kaide oluşturmaktadır. Çünkü Kur'ân, abdest fiillerinin belirli bir sıraya göre yapılmasını emredince, "O halde sen, emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et" ayetinden dolayı bu sıraya uymak vacib olur. Yine Kur'ân'da, devenin zekâtının deveden, sığırın zekâtının sığırdan verilmesi emri varid olunca, buna da Uymak vacib olur. Kur'ân-ı Kerim'de varid olan, Allah'ın bütün emirleri hakkında söylenecek olan söz aynıdır. Bana göre, ayetin kıyas ile tahsis edilmesi caiz olmaz. Çünkü, bir ayetin umumî manası bir hükme delâlet ettiği zaman, "O halde sen emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et" buyruğundan dolayı, onun gerektiği hüküm vacib olmuş olur, Kıyasla amel etmek ise, ondan sapmaktır.

Ayetin İğrabına Dair

Sonra Cenâb-ı Hak, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Vahidî şöyle demiştir:

Birinci Mesele

"Ayetteki men, birkaç bakımdan, ref mahallindedir:

1) O'nun, emrindeki müstetîr zamir olan ente (sen) üzerine atfedilerek merfû olması. Burada, atıf sahih olduğu için, muttasıl olan zamir ile tekîd yerine, harf-i cer olan kemâ'daki kâf ile vasfedilmekle yetinilmiştir. Yani, "Sen ve onlar, dosdoğru olunuz" demektirr

2) Bunun, (......)'deki zamire atfedilmiş olması.

3) Bunun, manasında mübteda olması."Beraberindeki tevbe edenler de, doğru olsunlar"

İkinci Mesele

Kâfir ve fasığın, küfür ve fısklarından rücû etmeleri gerekir Bu halleri üzere iken, istikametle meşgul olmaları sahîh olamaz. Ama, küfür ve fısktan tevbe edenin, Allah'ın dininin yollan üzere istikametle meşgul olması ve Allah'ı kulluk yolu üzere devam etmesi doğru ve sahihtir. Daha sonra Cenâb-ı. Hak, "Aşırı gitmeyin" buyurmuştur. Bu o fiilin adarı olan tuğyan, haddi ve ölçüyü, sınırı aşmak anlamındadır. İbn Abbas: "Allahü teâlâ bununla, "Allah'a boyun eğin; hiçkimseye karşı kibirlenmeyin" manasını kastetmiştir" demiştir. Yine bunun, "Kur'ân hakkında haddi aşıp da, onun haramını helal, helâlini da haram kılmayın" veya, "Size emrolunan şeylerde haddi aşmayın ve sınırları tecavüz etmeyin" veyahut "Allah size büyük nimetler in'âm ettiğinde, O'na şükür ve boyun eğme yolundan sapmayın" manalarında olduğu da söylenmiştir. Evlâ olanı, bütün bu manaların ayete dahil olduğudur.

Zalimlere Doğru Meyletmeyin

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bir de zulmedenlere etmeyin... " buyurmuştur. Bu fiilin mastarı olan rükün kelimesi, bir şeye itminan auyjp, muhabbetle ona meyletmek, yönelmek anlamındadır. Kelimenin zıddı ise, (nefret etmek) kelimesiyle ifade edilir. Kıraat imamlarının hepsi bu kelimeyi kâf ve tâ harflerinin fethasıyla (......) şeklinde okumuşlardır. Bunun mazisi, (bitdi) fiilindeki gibi rekine şeklindedir. Bu fiilin şeklinde başka ör kullanışı da bulunmaktadır. Ezherî: "Bu, fasîh değildir" demiştir. Muhakkik alimler: "Burada nehyedilen şey, zalimlerin üzerinde bulundukları zulme rıza göstermek, onların bu işini iyi görmek, hem kendileri hem başkalarına onun güzel olduğunu belirtmek ve bu kabîl şeylerde onlara katılmaktır. Ama, onlardan gelebilecek bir zararı defetmek ve zarurî, hemen elde edilmesi gereken bir menfaati temin etmek için onların arasına karışmak, yasaklanan bu meyil çeşidine dahil değildir" demiştir. cümlesinin manası, "Siz onlara eğer meylederseniz, işte böyle bir şeyin sonu budur, yani sizi ateş çarpar..." şeklindedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, Zaten sizin Allah'tan başka, sizi Allah'ın azabından kurtaracak yardımcılarınız yoktur" buyurmuştur.

Daha sonra, "Sonra yardım göremezsiniz" buyurmuştur. Bundan maksat, "Siz, size böyle vakıa karşısında yardım edebilecek hiç kimseyi bulamazsınız..." manasıdır.

Bil ki Allahü teâlâ, zalimlere meyleden kimseye, mutlaka ateş isabet edeceğine hüküm vermiştir. Durum böyle olunca, bizatihi zalim olan kimsenin hali nice

114

Âyetin tefsiri için bak:115

115

"Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, iyi düşünenlere bir öğüttür. Sabret, zira Allah, muhsinlerin mükâfaatını zayi etmez".

Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Peygambere dosdoğru olmayı emredince, bunun peşinden namaz emrini getirdi. Bu, Allah'a imandan sonra ibâdetlerin en büyüğünün namaz olduğuna delâlet eder. Ayetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Ben Kadî Ebu Bekr el-Bakıllanî'nin bir kitabında, Haricîlerin, şu iki bakımdan bu ayeti sadece sabah ve akşam namazlarının farz olduğuna delil getirdiğini gördüm.

1) Bu iki vakit, gündüzün iki tarafında bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak da, gündüzün iki tarafında namaz kılmayı farz kılmıştır. Şu halde, bu kadar miktar namazın yeterli olması gerekir. Buna göre eğer, "ayetteki "gecenin yakın saatlerinde" tabiri, diğer namazları gerektirir" denilirse, biz (Haricîler) deriz ki, biz, bunu kabul etmiyoruz. Çünkü gündüzün iki tarafı, gecenin yakın saatleri olarak vasfedilirler. Zira, gündüz olmayan vakit, gece olur. Bu konuda söylenecek son söz şudur: Bu, sıfatın mevsûfuna atfedilmesini gerektirir. Ama ne var ki, Kur'ân'da ve şiirde bunun misali pek çoktur.

2)Allahü teâlâ, "iyilikler, kötülükleri giderir..." buyurmuştur. Bu, gündüzün iki tarafında namaz kılan kimsenin, kıldığı bu vakit namazın, bunlar dışındaki bütün kötülüklere keffâret olacağını ihsas eder, bildirir. Diğer namazların da farz olduğu söylense bile, bu iki vakit namazın ikame edilmesinin, diğer namazların terkine keffâret olması gerekir. Bil ki bu görüş, ümmetin icmâsıyla batıl olup, buna iltifat edilemez.

İkinci Mesele

"Gündüzün İki Tarafı" Hangi Vakitlere Delâlet Eder?

Ayetteki "gündüzün iki tarafı" deyiminin tefsiri hususunda birçok görüş bulunmaktadır. Doğruya en yakın olan, gündüzün iki tarafında olan bu namazların, sabah ve ikindi namazları olduğu görüşüdür. Bu böyledir, çünkü, gündüzün iki tarafından birisi, güneşin doğuşu; diğer tarafı da güneşin batışıdır. Birinci taraf, sabah namazı vaktidir. İkinci tarafın akşam namazı vakti olması caiz değildir. Çünkü akşam namazt, ayetteki "gecenin yakın saatleri" tabirinin hükmüne dahildir. Binâenaleyh, ikinci tarafı, ikindi namazının vaktine hamletmek gerekir.

Bunu anladığın zaman bil ki ayet, sabah namazını biraz aydınlığa yakın; İkindi namazını ise, tehir ederek kılmanın daha efdal olduğu hususunda, Ebu Hanîfe (r.h.) için bir delildir. Bu böyledir, çünkü bu ayetin zahiri, gündüzün iki tarafında namaz kılmanın farz olduğuna delâlet etmektedir. Biz, gündüzün iki tarafından birisinin, güneşin doğuşu zamanı, diğerinin de güneşin batışı zamanı olduğunu açıklamıştık, halbuki ümmet-i Muhammed, o vakitte, zaruret olmaksızın namaz kılmanın meşru olmadığı hususunda ittifak etmiştir. Böylece bu ayetin zahiriyle amel etmek imkânsız olmuştur. Binâenaleyh, ayeti mecazî manaya hamletmek gerekir ki, bu da, bundan kastedilen mananın, "Namazı iki tarafına yakın olan vakitte kıl" şeklinde olmasıdır. Çünkü bir şeye yakın olana, onun isminin verilmesi caizdir. Durum böyle olunca, güneşin doğuşuna ve batışına yakın olan her vakit, lafzın zahirine en yakın olan vakit demektir. Ortalık hafifçe aydınlanmaya başladığında sabah namazını kılmak, onu, alaca karanlıkta kılmaktan, güneşin doğuş zamanına daha yakın olmuş olur. İkindi namazını da, her şeyin gölgesinin iki misli olduğu bir zamanda kılmak, o namazı, şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamanda kılmaktan, güneşin batışı zamanına daha yakındır. Mecazî mana, her ne zaman, hakîkî manaya daha fazla yaklaşırsa, arzı o mecazî manaya hamletmek daha evlâ olur. Böylece, ayetin zahirinin bu iki meselede, Ebu Hanîfe'nin görüşünü kuvvetlendirdiği kesinlik kazanmış olur.

Cenâb-ı Hakk'ın, "gecenin yakın saatlerinde" deyimine gelince, bu tabir, namazı, geceye yakın üç vakitte kılmayı emretmiş olmayı gerektirmektedir. Çünkü, çoğulun en azı üçtür. Akşam ve yatsının iki vakti vardır. Binâenaleyh, namaz kılmak gereken geceye yakın üç zamanın tahakkuk edip bulunabilmesi için, vitir namazının da vacib olduğuna hükmetmek gerekir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için vitir namazının vacib olduğu sabit olunca, Cenâb-ı Hakk'ın "ve ona uyunuz" emrinden dolayı, başkaları hakkında da vacib olur. Bu ayetin bir benzeri de, "Rabbini, güneşin doğuşundan evvel ve batışından önce, hamd ile tesbih et..." (Kaf, 39) ayetidir. Güneşin doğuşundan önce kılınan, sabah namazı; güneşin batışından önce kılınan ise, ikindi namazıdır. "Gecenin birkısım saatlerinde ve gündüzün uçlarında dahi tesbih et..." (Taha, 130) ayeti de, "Ve gecenin yakın saatlerinde" ayeti gibidir.

Üçüncü Mesele

Müfessirler, bu ayetin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek, şöyle diyen bir kimse hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir: "Cimânın dışında, kendi hanımına yaptığı herşeyi, kendisine haram olan bir kadına yapan adam hakkında ne buyurursunuz?.." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber de: "Güzelce bir abdest alsın, sonra kalksın namaz kılsın" deyince, Allahü teâlâ işte bu ayeti indirir.Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Ayetteki, hüküm size mi mahsus?" denildiğinde, O, "Hayır, bütün insanlara" buyurdu.

Zülef Kelimesi Hakkında

Cenâb-ı Hak, "Gecenin yakın saatlerinde..." buyurmuştur. Leys: "Gecenin ilk kısmına, "zülfe" dendiğini, bunun cem'inin zülef geldiğini söylerken, Vahidî şöyle demiştir: "Bu kelimenin aslı kökündendir. "Zülfâ" ise, yakın olan demektir. Nitekim Arapça'da, "Onu yaklaştırdım, o da yaklaştı" manasında denilir.

Dördüncü Mesele

Keşşaf sahibi, bu kelimenin hem lâm'ın hem de zâ harfinin zammesiyle zülüf; lâm'ın sükûnu ile zülf ve "kurbâ "vezninde olarak zülfâ şekillerinde okunduğunu söylemiştir. Buna göre, zülef şekli, tıpkı "zulmet'in çoğulu olan zulem gibi, zülfe kelimesinin çoğulu; zülf ise, tıpkı büsre kelimesinde olduğu gibi, zülfe şeklinin çoğulu ve iki zammeli şekil olan zülüf ise, tıpkı yüsr (yüsür) kelimesinde olduğu gibi, Zülf kelimesinin çoğuludur. Zülfâ ise tıpkı, kurbâ'nın "kurbet" (yakınlık) manasına olduğu gibi, zülfe manasınadır. Bu da, gündüzün sonunun geceye yaklaşması manasınadır. ifâdesine, "geceye yakın olan" manası da verilmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir" buyurmuştur. Bununla ilgili iki mesele vardır:

"Hasenat" ile ilgili iki görüş vardır:

Birinci Mesele

1) İbn Abbas "Bunun manası, "Büyük günahlardan kaçınmak şartı ile, beş vakit namaz, diğer günahlar için bir keffâret sayılır" şeklindedir" demiştir.

2) Mücâhid'in: "Hasenat, kulun, "Allah'ı tesbih ederim. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür" demesidir" dediği rivayet edilmiştir.

İkinci Mesele

Günahın imana zarar vermeyeceğini söyleyenler, bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Çünkü iman, hasenatın (iyiliklerin) en kıymetlisi, en yücesi ve en efdalidir. Ayet, hasenatın seyyiâtı (kötülükleri-günahları) giderip temizlediğine delâlet etmektedir. Hasenatın en yücesi olan iman, isyanın en ilerisini teşkil eden küfrü bertaraf eden bir derecedir. Binâenaleyh onun, derece bakımından en aşağıda olan günahlara, haydi haydi gücü yeter. Dolayısıyla bu, bütün ikâbı gidermeyi olmasa bile, devamlı ve ebedî azabı gidermeyi ifâde eder. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bu, iyi düşünenlere bir öğüttür" buyurur. Ayetteki, "bu" kelimesi, "Emrolunduğun üzere, dosdoğru ol" (Hûd, 112) ayetine işarettir. (......) tabiri de, "Va'zu nasihattan alanlar için bir va'z ve öğüt, irşâd alanlar için, bir irşâddır" demektir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah "Sabret, zira Allah mohsinlenn mükâfaatını zayi etmez" buyurmuştur. Denildi ki, "Bu, "Namaza sabret, devam et" manasındadır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ehl-ü Iyâline namazı emret, kendin de ona sebatla devam et" (Taha, 132) ayetinde ifâde edildiği gibidir.

Beldelere Toptan Felâket Gelmesinin Sebebi

116

"Sizden önceki devirlerde, yeryüzünde fesat çıkarmaktan vazgeçirmeye yaşacak fazilet sahibi kimseler bulunmalı değil miydi? (Onlar) içinden kurtardıklarımız, pek azdır. Zalim olanlar ise, yalnız kendilerine verilen dünyevi refahın ardına düştüler. Onlar, günahkâr insanlardı".

Bil ki Allahü teâlâ, önceki ümmetlerin başına, köklerini kazıma azabının geldiğini beyân edince, bunun iki sebebi olduğunu açıklamıştır:

Birinci Sebep: Onların içinde, yeryüzünde fesat ve fitne çıkarmaktan nehyedip koyacak toplulukların bulunmamasıdır. İşte bunun için Allahü teâlâ "Onlardan (...) bulunmalı değil mi idi, olması gerekmez miydi" buyurmuştur. Kur'ân-ı Kerim'de bulunan bütün levlâ edatlarının -sıfatları ifâde etmek için anıldıkları durumlar hâriç-, (değil miydi, olmalı değil mi?) manasında olduğunu" söylemiştir. Keşşaf sahibi ise şöyle demiştir: "Halil'den böyle bir rivaye yapılmış olamaz. Çünkü bunun delili, Hak teâlâ'nın sıfatların söz konusu olmamış olduğu şu ayetlerdir: (......) (Kalem, 49); (......) (Fetih, 25) ve (......) (İsra, 74)

"Bakıyye" Kelimesinin Manası

Ayetteki (......) deyimi, "Fazilet ve hayır sahipleri" manasınadır. Fazilet ve cömertlik, "bakiyye" diye isimlendirilmiştir. Çünkü insan, elde ettiği şeylerin en kıymetlisini ve en üstününü geride bırakmak ister. Dolayısıyla bu lafız, cömertliği ifâde eden, bir darb-ı mesel haline gelmiştir. Mesela, denilir, yani, "Falanca, kavminin en hayırlılarındandır." Yine Arapların küçük mescidler hakkında (çadırlar); insanlar için de (hayırlılar) demeleri de bu manayadır. Yine "bakıyye" kelimesinin, "takıyye" kelimesinin tıpkı "takva" manasında olması gibi, manasında olması da mümkündür. Buna göre ayetin manası, "Onlardan, onlara karşı fazilet sahibi olan ve onları Allah'ın gazabından koruyacak olan kimseler bulunmalı değil miydi?" şeklindedir. Bu, (......) vezninde olmak üzere (......) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda kelime, "Birisi birisini gözleyip beklediği zaman kullanılan, fiilinden alınmış olur ve bu "bukye" kelimesi masdar bina-i merre olur. Bu kıraate göre ayetin manası, "Onlardan, onları görüp gözeten ve Allah'ın cezalandırmasından korkan kimseler bulunması gerekmez miydi?" şeklinde olur.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Pek azı (müstesna)" buyurmuştur. Bunun, istisna-ı muttasıl sayılması mümkün değildir. Çünkü o takdirde bu ifâde, senin, "onlardan sâlih olanlar müstesna, kavmin Kur'ân okumalı değil miydi?" deyip de, sâlih kimseleri Kur'ân okumaya teşvik edilenlerden istisna tutmayı murad etmende olduğu gibi, onlardan kurtulmuş olan pek azı müstesna, fazilet sahibi kimseleri fesattan nehyetme hususunda bir teşvik olmuş olur!, . Bu sabit olunca, biz diyoruz ki: Ayetteki istisna, istisna-i munkatîdır. Kelamın manası, "Fakat önceki nesiller arasında kurtardığımız pek az bir kısım, fesattan vazgeçirmeye çalıştılar; onların dışındakiler ise bu nehyi terkettiler" şeklinde olur.

İkinci Sebep: Cenâb-ı Hakk'ın, "Zalim olanlar ise yalnız kendilerine verilen dünyevi refahın ardına düştüler" buyruğunun ifâde ettiği husustur. (......) kelimesi, "nimet" manasınadır. Çocuğun bünyesi sağlıklı ve bakımlı olduğu zaman denilir. Aynı şekilde, nimet ve bolluk ile şımarmış kişiye de, "mütref" denilir. Cenâb-ı Hak, ayetteki "zalim olanlar" tabiri ile, insanları münkerlerden (kötü şeylerden) nehyetmeyi terkedenleri, yani dinin rükünlerinden büyük ve önemli birisi olan "emr-i ma'rûf, ve nehy-i münker" ile ilgilenmeyip de, şehevî arzular ile dünyevî lezzetleri elde etme peşine düşerek makam mansıb elde etmekle meşgul olan kimseleri kastetmiştir. Ebu Amr, Cu'fi'nin rivayetine göre bu kelimeyi (......) yani, "zâlim olanlar" diye okumuştur.

Cenâb-ı Allah daha sonar "Onlar günahkâr insanlardı" buyurmuştur Bunun manası açıktır.

Allah Şirk Yüzünden Bir Beldeyi İmha Etmez

117

Âyetin tefsiri için bak:119

118

Âyetin tefsiri için bak:119

119

"Senin Rabbin -ahâlisi ıslahçı davranırken- o memleketleri, sırf zulüm dünden imha edecek değildi ya. Eğer Rabbin dileseydi, bütün insanları muhakkak ki bir tek ümmet yapardi. Onlar ihtilaf edici bîr halde (işte böylece) devam edip gideceklerdir. Rabbinin, rahmetine mazhar ettiği müstesna. (Allah) onları bunun için yaratmıştır. Bununla beraber Rabbinin şu sözü de tastamam yerine gelmiştir: "Celâlim hakkı için cehennemi bütün insan ve cinlerden dolduracağım".

Bil ki Allahü teâlâ, kendilerinde zulüm olmaksızın hiçbir belde ahalisini imha etmez. Bu hususta birkaç izah yapılmıştır:

Birinci İzah: Buradaki "zulüm"den maksat şirktir. Nitekim Hak teâlâ, "Hiç şüphesiz şirk, en büyük zulümdür" (Lokman, 13) buyurmuştur. Buna göre mana, "Allahü teâlâ, onlar aralarındaki muameleleri düzgün yaptıkları sürece, bir beldenin halkını, sırf müşrik olmaları yüzünden helak etmez" şeklindedir. Velhasıl kökünü kazıma azabı, bir toplumun, şirk ve küfür içinde olmalarından ötürü gelmeyip, aksine onlar ancak muamelelerinde kötü olur ve insanlara haksızlık yapmaya gayret gösterirterse ner İşte bundan dolayı fakihler, "Hukûkullah (Allah'ın hakları), müsamaha ve colaylığa dayanır. Fakat hukûk-i ibâd (kul hakları) inceden inceye elemeye ve sıkı tutmaya dayanır" demişlerdir. Nitekim hadis-i şerifte, "Hakimiyet, küfürle birlikte devam eder, ama zulümle birlikte devam etmez" buyurulmuştur. Buna göre, "Senin Rabbin, -ahalisi ıslahçı davranırken- o memleketleri imha edecek değil" ayeti, Onlar, birbirlerine karşı doğru dürüst muamelede bulundukları müddetçe, Allah sırf şirkleri yüzünden onları imha etmez" manasınadır. Ehl-i sünnet, ayete bu manayı vererek şöyle demişlerdir: "Bunun delili, Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb (aleyhisselâm)'ın kavimlerinin, Cenâb-ı Hakk'ın naklettiği üzere, insanlara eziyet etmeleri ve zulmetmeleri sebebiyle başlarına köklerini kazıma azabının iriivermiş olmasıdır."

İkinci İzah: Bu, Mu'tezile'nin tercih ettiği şu izahtır: "Allahü teâlâ, onlar birbirlerine karşı doğru ve dürüst muamele ettikleri halde, onları imha edecek olsaydı zulmetmiş olmaktan münezzeh olamazdı. Halbuki O, kesinlikle böyle yapmaz. Aksine O onları kötü işleri yüzünden helak etmiştir."

İnsanlar Arasındaki İhtilaf

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer Rabbin dileseydi, bütün insanları muhakkak ki bir tek ümmet yapardı" buyurmuştur. Mutezile, bu ayetteki "dileme"yi (meşîeti), "Allah'ın mecbur kılması ve zorlaması manasında bir meşîete" hamletmiştir ki, bu hususla ilgili cevabımız daha önce geçmiştir.

Hak teâlâ daha sonra, "Rabbinin rahmetine mazhar ettiği kimseler müstesna, onlar ihtilaf edici bir halde işte böyle devam edip gideceklerdir" buyurmuştur. Buradaki ihtilaf ile insanların din, huy ve fiil bakımından farklılıkları ve ayrılıkları kastedilmiştir.

Bil ki bu tefsirde, âlemdeki dinleri ve mezhebleri sayıp dökmenin imkânı yok. Bunu isteyen kimse, "er-Riyazul-Münika" adlı eserimizi okusun. Fakat biz burada, bütün mezheb ve dinleri kapsayacak bir taksimat yapmak istiyoruz ve diyoruz ki: İnsanlar iki kısımdır: Bazıları, "Ateş yakıcıdır, güneş aydınlatıcıdır" şeklindeki hükümleri (prensipleri) bilmemiz gibi, hissî-maddî ilimler ile "Menfî ile müsbet aynı anda olamaz" şeklindeki mantıkî hükümleri bilmemizde olduğu gibi, bedîhî (açık seçik) ilimleri kabul ederken, bazıları bunları kabul etmemiştir. Kabul etmeyenler, sofestâîler (sofistler)dir. Kabul edenler ise, bu âlemdeki insanların çoğudur.

Bunlar da ikiye ayrılır: Bazıları, kendisinden ilmî ve nazarî (teorik) neticeler çıkarabilecek bir şekilde, bedihî ilimlerin terkibinin (sentezinin) mümkün olduğunu kabul ederlerken, bazıları bunu kabul etmezler. Bunlar, ilimleri nazar-ı itibare almayı da kabul etmezler ve azınlıktadırlar. Birinciler, alemdeki insanların çoğunu teşkil ederler. Bunlar da ikiye ayrılır: Bunların bazıst, bu maddî âlemin bir aslının (başlangıcının) olduğunu kabul etmezler ve azınlıktadırlar. Diğerleri ise, bu âlemin bir aslının ve başlangıcının varlığını (yani yaratılmış olduğunu) kabul ederler. Kabul edenler de ikiye ayrılır: Bazıları, âlemin başlangıcının "mûcib-i bizzât" (yani zâtı itibarı ile yaratmaya mecbur olan) bir varlık olduğunu söylerler. Zamanımızdaki felsefecilerin çoğunluğu bu görüştedir. Bazıları da, âlemin yaratıcısının, hür ve irade sahibi bir fâil-i muhtar olduğunu kabul ederler. Bunu kabul edenler, insanların çoğudur. Sonra bunu kabul edenler de ikiye ayrılır: Bazıları o fâil-i muhtarın, kullarına peygamber göndermediğini ileri sürerlerken; diğerleri O'nun peygamber gönderdiğini kabul ederler. Birinciler, Brahmanlar'dır. İkinci kısım ise, şeriat ve din sahibi olan insanlardır. Bunlar, müslüman, hristiyan, yahudî ve mecûsîlerdir. Bu guruplardan herbirinin, kendi çnde sınırsız ve akla sığmaz ihtilafları ve kısımları vardır. Akıllar, farklı farklı; gayeler gizli; vehim ve hayallerin çekişmeleri sonsuzdur. Hipokrat'ın tıpla ilgili: "Ömür kısa, zo sanatı uzun (derin), hüküm vermek zor, denemek tehlikeli..." sözü pek yerinde sayılırsa, bu yüce gayeler ve derin meseleler hakkında, aynı sözün söylenmesi de pek güzel olur.

Eğer, "Siz Hak teâlâ'nın, "Onlar ihtilaf edici bir halde işte böyle devam edip edeceklerdir" ayetindeki ihtilafı, dinlerin farklı olması manasına aldınız. Buna bir deliliniz var mı? Bunun, insanların renkleri, dilleri, geçimleri ve işleri bakımından olan farklılıklar manasına hamledilmesi niçin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki: "Bunun datt, bunun önünde geçen, "Eğer Rabbin dileseydi, bütün insanları muhakkak ki bir tek ümmet yapardı "buyruğudur. Binâenaleyh ayette bahsedilen ihtilafı, insanları tek bir ümmet olmaktan alıkoyan bir hususa hamletmek gerekir. Yine Cenâb-ı Hakk'ın cümleden sonraki, "Rabbinin rahmetine mazhar ettiği kimseler müstesna..." cümlesi de, bunun delilidir. Binâenaleyh bu ihtilafı, kapsamından, "Rabbinin rahmetine mazhar ettiği kimseler müstesna..." şeklindeki istisnanın yapılabileceği bir manaya hamletmek gerekir ki, o da ancak bizim söylediğimiz manadır.

Allah İmanı Yaratmadıkça Kişi İnanamaz

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Rabbinin rahmetine mazhar ettiği kimseler müstesna.." buyurmuştur. Âlimlerimiz, hidâyet ve imanın, ancak Allah'ın yaratması ile meydana gelebileceğine bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Bu dindeki ihtilafların sona ermesinin, ancak Allahü teâlâ'nın, rahmetini nasib ettiği kimseler için söz konusu olduğuna delâlet etmektedir. Bu rahmet, Allah'ın, kullarına kudret ve akıl verip, peygamberler göndermesi, kitaplar indirmesi ve böylece mazeret kapılarını kapaması demek değildir. Çünkü bütün bunlar, kâfirler için de vardır. Doayısıyla geriye ancak, "Bu rahmet, Allahü teâlâ'nın hidayet ve marifetullahı yaratmasıdır" demek kalır. Kâdî ise bu ayete birinci ihtimal olarak: "Rabbinin, cennet ve mükâfaat ehlinden kılıp, kendisine mükâfaat vererek rahmet ettiği kimseler müstesnâ..." manasını vermiştir. O, ayete ikinci ihtimal olarak da şu manayı vermiştir: Allah'ın, kendisine lutuflarını vererek rahmet ettiği ve böylece de Allah'ın olaylaştırması ve lütfü ile mü'min olanlar müstesna..." Bu iki mana da, çok zayıftır.

Birincisinin, zayıf oluşu şundan dolayıdır: "Onlar ihtilaf edici bir halde işte böyle davam edip gideceklerdir. Rabbinin, rahmetine mazhar ettiği kimseler müstesna..." ayeti, bu ihtilafın, ancak Allah'ın rahmeti ile ortadan kalkacağını ifade eder. fcaen aleyh bu rahmetin, ihtilafın kalkmasından önce bulunan bir sebeb gibi olması gerekir. Sevab ise, ihtilafın kalkmasından sonra olan birşeydir. Binâenaleyh ihtilaf, olunan şey, yani netice olan şeydir. Bu sebeble, ayetteki "rahmet"i, Allah'ın manasına almak akıldan uzak bir şeydir.

Kâdî'nin verdiği ikinci mananın zayıflığı hususunda da deriz ki: Allah'ın, mü'minler ıda yaptığı bütün lütufları, kâfirler için de söz konusudur. Halbuki ayetteki rahmet, mü'minlere has kılınmış bir şeydir ve dolayısıyla O'nun, İütuf fiillerine ilâve başka birşey olması gerekir. Hem sonra, o lütuf fiillerin bulunması, imanın varlığını yokluğuna tercih edilmesini gerektirir mi, gerektirmez mi? Eğer gerektirmiyorsa, bu maksadın gerçekmeşmesinde, o lütuf fiillerinin varlığı ile yokluğu denktir. Binâenaleyh onlar, bu hususta bir lütuf olmaz. Yok eğer imanın üstün gelmesini gerektirirce, biz aklî ilimlerle ilgili kitaplarda, "Üstünlüğü gerektiren şey bulununca, o iş mutlaka olur" diye beyân etmiştik. Bu durumda imanın tahakkuk etmesi, yine Allah'tan olmuş olur. "İmanı küfürden, ilmi cehaletten ayırmadığı müddetçe O'nun, imanı ve ilmi yaratması imkânsızdır" şeklindeki görüş de, imanın gerçekleşmesinin ancak, Allah'ın yaratmasıyla olabileceğini gösterir. Bu ayırma işi ancak, o iki inançtan birinin, inanılan şeye uygun, diğerinin de uygun olmadığı bilindiğinde söz konusudur. Bunu bilmek ise, ancak o kimsenin, inanılan şeyin haddizatında nasıl olduğunu (ne olduğunu) bilmesi halinde mümkün olur. Bu da, kulun birşeyi bilmeye yönelmesinin ancak, o şeyi bilmesinden sonra olabileceğini gerektirir. Bu da, zaten mevcut olanı yeniden oldurmayı gerektirir ki bu imkânsızdır. Böylece dindeki ihtilafların ortadan kalkmasının, ilim ve hidayetin elde edilmesinin, ancak Allah'ın yaratmasıyla olacağı sabit olmuş olur ki elde etmek istediğimiz netice de budur.

Allah İnsanları Rahmet Etmek İçin Yarattı

Cenâb-ı Allah daha sonra "(Allah) onları bunun için yaratmıştır" buyurur. Bu ifâde ile ilgili üç görüş vardır:

Birinci Görüş: İbn Abbas (radıyallahü anh), buna, "Allah onları bunun için, yani bu rahmet için yaratmıştır" buyurmuştur ki, Mu'tezile'nin çoğunluğu da bu manayı tercih ediyorlar. Onlar şöyle derler: "Allah'ın, insanları ihtilaf için yaratmış olduğu söylenemez. Bunun böyle oluşuna şunlar delâlet eder:

a) Zamirin, daha önce bahsi geçen iki şeyden yakın olan isme râcî olması, uzak olana râcî olmasından daha uygundur. Ayette bahsedilenlerden, zâlike işaret zamirine en yakın şey, "rahmet", uzakta olan şey de "ihtilaf'dır.

b)Allahü teâlâ, eğer hem insanları ihtilaf için yaratıp, hem de onlardan imanı istemiş olsaydı, O'nun, insanlar ihtilaf etmek suretiyle kendisine itaat ettikleri için, onlara azab etmesi caiz olmazdı.

c) Biz, ayete bu manayı verdiğimizde, bu, "Ben, insanları ve cinleri ancak bana ibadet için yarattım" (zâriyat, 56) ayetine de uygun düşer. Eğer: "Şayet bununla, "Allah onları rahmet için yaratmıştır" manası murad edilmiş olsaydı, Cenâb-ı Hak bunu bu şekilde değil de, buyururdu (Yani zamiri müennes getirirdi)" denilirse, biz (Mu'tezile) deriz ki: "Rahmet kelimesi, müennes-i hakikî değildir. Binâenaleyh bu (lafzen müzekker olan) fazl ve gufran-ı ilâhî manalarına hamleditmiştir. Bu tıpkı "Bu, Rabbimden gelen bir rahmettir" (kehf, 98) ve "Allah'ın rahmeti, muhsinlere yakındır" (A'râf, 58) ayetlerinde olduğu gibidir."

Diğer İki Tefsir

İkinci Görüş: Bundan "Allah onları ihtilaf için yarattı" manası kastedilmiştir.

Üçüncü Görüş: Tercih edilen bu görüşe göre, "Allah rahmete ehil olan insanları rahmet için; ihtilaf ehli olan insanları da ihtilaf için yaratmıştır." Ebu Salih, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allahü teâlâ, rahmet ehlini ihtilaf etmesinler diye; azab ehlini de ihtilaf etsinler diye yaratmıştır. Cenneti yaratmış ve oraya uygun insanlar da yaratmış. Cehennemi yaratmış ve oraya uygun kimseleri de yaratmıştır." Bu izahın doğru olduğuna şu hususlar da delalet eder:

1) İlim ve cehaletin insanda meydana gelmesinin, ancak Allah'ın yaratmasıyla söyleceğini gösteren kesin deliller.

2) Şöyle denebilir: "Allahü teâlâ, insanların bir kısmının ihtilaf edeceklerine, eğerlerinin de rahmet ehti olacaklarına hükmedip, böyle olacağını bilince, bunun aksinin olması imkânsız olur. Yoksa Allah'ın ilmi cehalete dönüşmüş olur ki, bu imkânsızdır.

3)Allahü teâlâ bu ifâdenin peşinden, "Bununla beraber Rabbinin şu sözü de tastamam yerine gelmiştir: "Celalim hakkı için cehennemi bütün insan ve cinlerden oduracağım" buyurmuştur ki bu, Allahü teâlâ' kimseleri hidayet ve cennet en. bazı kimseleri de dalâlet ve cehennem İç arattığını açıkça gösterir. Bu da, du üçüncü görüşü kuvvetlendirir.

Kıssaların Hikmeti

120

"Peygamberlerin haberlerinden kendisi ile kalbini (tatmin) ve tesbit edip sağlamlaştıracağımız her çeşidi, sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda, senin için hak, mü'minler için bir öğüt ve hatırlatma geldi".

Bil ki Allahü teâlâ bu sûrede, pek çok kıssadan bahsedince, bu ayette de onların iki faydasından bahsetmiştir:

Birinci Fayda: Peygamberliğini edâ etme hususunda sabra ve eziyetlere katlanmaya karşı Hazret-i Peygamberin kalbini sağlamlaştırmaktır. Çünkü insan, bir sıkıntı ve belâya uğrayıp, o hususta kendisi gibi başkalarının olduğunu görürse, bu ona hafif gelir. Nitekim "belâ herkese birden gelince, insana hafif gelir" denilir. Binâenaleyh Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kıssaları duyup, bütün peygamberlerin kavimleri ile olan durumlarının aynı olduğunu anlayınca, kavminin eziyetlerine katlanıp sabretmesi kolay gelir.

İkinci Fayd:a Ayetteki, "Bunda senin için hak, mü'minler için bir öğüt ve hatırlatma geldi" cümlesinin ortaya koyduğu husustur. "Bunda" kelimesi ile ilgili şu manalar verilmiştir:

a) Bu sûrede.

b) Bu ayette.

c) Bu dünyada... Üçüncü mana, ayete uygun düşmeyen uzak bir ihtimaldir.

Bil ki "hakkın gelmesi"nin, bu sûreye has kılınmasından, diğer sûrelerin böyle olmadığı neticesi çıkmaz. Çünkü bu sûrede "hak"dan, diğer sûrelerdekinden daha mükemmel bahsedilmiş olması muhtemeldir. Çünkü bu sûrede, sadece, "Emrolunduğun gibi, dosdoğru ol" (Hûd. 112) ayeti bile bulunmuş olsaydı, durum bahsettiğimiz gibi olurdu. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu sûrede "Hak", "Mev'ıza" ve "Zikr" diye üç şeyin olduğunu bildirmiştir:

Hak, tevhide, adalete ve nübüvvete delil olan aklî delillere; zikir, geriye kalan diğer sâlih amellere; mev'ıza ise, dünyadan nefret edip, âhirete bakarak dünya hallerini çirkin görmeye bir işarettir. Yine mev'ıza, bu sûrede bahsedilen sa'îdlik ve şakiliğe de bir işarettir. Çünkü insanın ruhu o âlemden gelmiştir. Fakat dünyada, bedenini alabildiğine sevip bağlandığı için, o âlemin hallerini unutmuştur. Binâenaleyh bu ilahî kelâm ruha, o âlemin hallerini hatırlatmaktadır. Bu sebepten ötürü, "zikr" kelimesinin, bu manaya hamledilmesi de doğrudur.

Sonra burada, çok enteresan şöyle bir başka ineelik daha vardır: İlâhî bilgilerin (marifetullah'ın) mutlaka bir kabul edeni ve bir mucibi olması gerekir. Bunları kabul eden yer, kalbtir. Kalb, o ilâhî bilgileri ve kudsî yücelikleri kabul etmeye tam manasıyla isti'dadı ve kabiliyeti olmadığı sürece, o delilleri dinlemeyle bir fayda elde edemez. İşte bu sebepten ötürü Hak teâlâ ayette, önce kalbin ıslahından bahsetmiştir ki bu, kalbin Allah yolundaki ezâ ve cefâlara katlanması için tesbiti (sağlamlaştırılması)dır. İlâhî bilgileri kabul eden kalbin halinin ıslahından sonra, peşinden, bunun mucibini (bunu icab ettiren hususu) zikretmiştir. Bu da, bu sûrenin hakkı, mev'ızayı ve zikri ihtiva etmiş olmasıdır. İşte ayetteki bu tertip ve düzen, son derece güzel bir tertiptir.

Sûre'nin Hülasa Durumundaki Sonucu

121

Âyetin tefsiri için bak:123

122

Âyetin tefsiri için bak:123

123

İman etmeyenlere de ki; "Elinizden geleni (gücünüzün yettiğini) yapın. Biz de elbette çalışacağız. Bekleyin, biz de mutlaka bekliyoruz! Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır. Her iş, O'na döndürülür. Öyle ise O'na ibâdet et, O'na tevekkül et. Senin Rabbin, yapmakta olduğunuz şeylerden gafil değildir".

Bil ki Allahü teâlâ, mazeret kabul etme ve inzârda, teşvik ve korkutmada, etkili ileri derecede ifâdeler kullanınca, bunun peşisıra, peygamberi için, "İman etmeyenlere de ki..." ifâdesini eklemiştir. Onlarda, ileri derecedeki "Elinizden geleni (gücünüzün yettiğini) yapın" hitabı da tesir etmemiştir. Bu, Hak teâlâ'nın, Şuaybn kavmine söylediğini bildirdiği şeyin aynısı olup, manası "Bana, elinizden gelen kötülüğü yapın, biz de yaparız (yapacağımızı biliriz)" şeklindedir. Ayetteki "yapın" kelimesi her nekadar bir emir sığası ise de, bununla eftdıt kastedilmiştir. Bu tıpkı, "Onlar içinden gücünün yettiği kimseleri sesinle yerinden oynat, onlara karşı süvarilerin ve piyadelerinle yaygara çıkart!" (isrâ, 64) ve "Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun!" (Kehf. 29) ayetlerinde olduğu gibidir. Yani, "Siz, şeytanın size vaadettiği hızlânı bekleyin. Biz de, Rahman'ın bize vaadettiği çeşit çeşit ihsan ve lütufları bekleyeceğiz" demektir. İbn Abbas (radıyallahü anh), ayetteki ıntezirû "bekleyin..." emrine, "Siz, helakimizi gözleyin. Biz de sizin için, azab-ı ilâhi'yi gözleyip duruyoruz" manasını vermiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bütün kıymetli ve ulvî gayeleri câmî, çok güzel ve bir neticeye bağlamak üzere "Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır" buyurmuştur. Bil ki insanın, bilmeye muhtaç olduğu şeyler üçtür, sanlar da mazi (geçmiş), hal (şimdiki zaman) ve istikbâl (gelecek)tir.

Birincisi: Mazi, insanın daha evvel mevcut olan varlığı bilip tanımasıdır. Daha evvel mevcut olan varlık, insanı yokluktan varlığa çıkaran Allahü teâlâ'dır. Bil ki Allah'ın zâtının hakikati, künhü, insan tarafından kesinlikle bilinemez, İnsan tayfından bilinebilecek olan ancak O'nun sıfatlarıdır. O'nun sıfatları da, celâl ve ikram sıfatları olarak ikiye ayrılır. Celâl sıfatları, selbî (olumsuz) sıfatlardır. Bunlar, "O cevher değildir, cisim değildir, şöyle değildir, böyle değildir" şeklindeki (olumsuz) sözlerimizdir. Selbî sıfatlar gerçekte kemâl sıfatı değildir. Çünkü bunlar, sırf yokluğu ifâde eder. Sırf yoklukta ise kemâl aranamaz. O halde, "O'nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku" (Bakara, 255) ayeti, herşeyi kuşatan, devamlı olan ve değişmeden uzak olan bir ilme delâlet ettiği için, kemâli ifâde eder. Eğer bu olmasaydı, uyku tutmama işi asla bir kemâle delâlet etmiş olmazdı. Baksana ölüleri ve cansızları da ne uyku, ne uyuklama tutar. Hak teâlâ'nın, 'O doyuruyor, kendisi doyurulmuyor" (Enam, 14) ayeti Allah'ın celâlini, kemâlini ve kibriyasını ifâde eder. Çünkü "Kendisi doyurulmuyor" hükmü, zâtı gereği va'cibu'l-vücûd olanın, yemeden, içmeden ve kendisi dışındaki herşeyden müstağni olduğunu ifâde eder. Böylece kemâl, izzet ve yücelik sıfatlarının s'übûtî sıfatlar olduğu sabit olmuş olur. Kemal ve celâle delâlet eden sübûtî sıfatların en kıymetlileri, ilim ve kudret sıfatlarıdır. İşte Hak teâlâ bu ayette, ta'zim ve medh-ü sena sadedinde kendisini bu iki sıfatla tavsif etmiştir. İlim sıfatı, ayetteki, "Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır" beyanından anlaşılmaktadır ki bu, "O'nun ilmi, külliyyâtın, cüz'iyyâtın, yok olanların, var olanların, hazırların ve gâiblerin hepsi hakkında geçerlidir " demektir. Bu lafzın, sonsuz kemâle delâlet ettiği hususundaki uzun izah, "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır., ."(En'am, 59) ayetinin tefsirinde geçmişti. Kudret sıfatı da ayetteki, "Her iş, O'na döndürülür" buyruğundan anlaşılmıştır ki bu, "Herşeyin dönüp varacağı merci O'dur" demektir. Herşeyin kaynağı ve başlangıcı O olduğu takdirde, ancak böyle olabilir. Bütün mümkinâtın başlangıcı ve bütün sonradan olma varlıkların, kâinatın ve kâinattaki herşeyin, kendisine varıp dayandığı zatın, varlık ile yokluğu, bilfiil, bil-kuvve ve bit-tekmil erebilmesi, hakim olabilmesi için, kudretinin büyük, meşîetinin geçerli olması gerekir. Bu iki vasıf, mebde'in celâlini ve kibriyasını açıklamak için zikredilmiştir.

İkincisi: İnsanın dünyada yaşadığı zaman içinde, kendisi için önemli olan şeyi bilip tanımasıdır. Bu da, nefsi, ruhanî bilgiler ve kutsî yüceliklerle kemâle erdirmektir ki, bu mertebenin bir başlangıcı ve bir neticesi vardır. Bu ikinci mertebenin başlangıcı, insanın maddî-manevî ibadetlerle meşgul olmasıdır. Bedenî (maddî) ibâdetlere gelince: Hareketle yapılanların en üstünü namazdır. Sükûnet haliyle ifâ edilenlerin en mükemmeli oruç ve iyilik şeklindeki ibadetlerin en faydalısı da sadakadır. Manevî ibadetler, Allah'ın gökler ve yer melekûtundaki sanat harikaları hususunda inceden inceye düşünmektir. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Onlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler" (al-i imran, 191) buyurmuştur. Bu mertebenin neticesi, sebepler zincirinden geçip, müsebbibe (sebepleri yaratana) varıp dayanmak, bütün mümkin ve muhdes varlıklardan sarf-ı nazar edip, akıl gözünü celâl âleminin nuruna yöneltmek ve ruhu, kibriya âleminin ışıklarına garketmektir. Bu dereceye ulaşan herkes, O'nun dışındaki herşeyin, O'nun kibriya sahasında, şaşkın olarak koştuğunu, O'nun isimlerinin yüceliğinin boşluğunda fânî ve helak olucu olduğunu görür. Velhasıl, Allah'a doğru yolculuğun derecelerinin ilki, Allah'a ibadettir, sonuncusu da Allah'a tevekküldür. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Öyle ise O'na ibadet et, O'na tevekkül et" buyurmuştur.

Üçüncüsü: İnsanın bu maddî (dünyevî) hayatın sona ermesinden sonra halinin asıl olacağını ve yaptığı amellerin sa'îd veya şaki olmasında bir tesirinin bulunup olunmadığını bilmesidir. Cenâb-ı Hak, buna da, "Senin Rabbin yapmakta olduğunuz şeylerden gafil değildir" buyurarak işaret etmiştir ki, randan murad şudur: "Allah, itaat edenlerin taatlarını boşa çıkarmaz, isyancı ve inkârcı kimselerin hallerini de ihmal etmez." Bu şöyle olur: Onlar mahşerde bir araya irilir, çok önemsiz ve cüz'î şeylerden dolayı bile hesaba çekilirler, küçük-büyük kusur hususunda kınanır, azarlanırlar. İşin sonunda bir kısmın cennete, bir kısmın cehenneme gitmesi neticesi hasıl olur.. Böylece bu ayetin, bütün uivî ve kudsî gaye ve maksatlara, bunların ötesinde gideceği, hatıranın (zihnin) ulaşabileceği başka bir yer olmadığına tastamam şaret ettiği sabit olur. İnsanı, doğruya ileten Allah'tır.

Bu sûre, elhamdülillah, Allah'ın yardımı ile tamamlandı. Musannif (Razi r.h)'den intikal eden tefsir nüshasında, kendi el yazısı ile, şu ibare yer almıştır: Bu sûrenin tefsiri, Receb ayının, bir pazartesi günü sabah vakti tamamlandı. Allah onu, 601 senesinde, hayır ve bereketle sona erdirtti. Gidişatı güzel, salih bir çocuğum vardı. Tam gençliğinin baharında gurbette ölüverdi. İşte bu sebepten ötürü kalbim âdeta yanıyor. Ben, din kardeşlerimden, yakîn peşinde olan arkadaşlarımdan, bu tefsiri okuyup istifâde eden herkesten, şöyle diyerek genç yavrumu rahmet ve mağfiret ile, ben miskini de duâ ile yâd etmelerini istiyorum. "Ya Rabbena, bizi doğru yola iettikten sonra, kalblerimizi saptırma. Bize kendi canibinden bir rahmet ver. Şüphesiz bağışı en çok olan sensin sen..."(Al-i imrân, 8) Allah'ın salât ve selâmı, mahlûkatın en hayırlısı olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, âline (ailesine) ve ashabına olsun.