FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Hicr Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2
41. Âyetin Tefsiri
"O dedi ki: "Ya Rabbi, öyle ise bana insanların kabirlerinden kaldırılacakları güne kadar mühlet ver." Allah da buyurdu ki: "O halde sen, ma'lum o zamanın gününe kadar, mühlet verilenlerdensin." Şeytan, "Ya Rabbi, beni azdırmana mukabil, yemin olsun ki, ben de yeryüzünde, onların mâsiyetlerini, mutlaka onlara süslü göstereceğim. Onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan, muhlis kulların müstesna" dedi. (Allah da) buyurdu ki: "işte bu, bana göre dosdoğru olan bir yoldur".
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardir:
Şeytan'ın Mühlet İstemesi
Ayetteki, "Bana mühlet ver" sözü, kendinden önceki ifâdelerle alakalı olup, takdiri: "Sen beni Kıyamete kadar, mel'ûn ve racîm (kovulmuş) kıldığına göre, bana mühlet ver" şeklindedir. Böylece İblis, ahiretten ümidini tamamen kesince, Allah'dan, kendisini Kıyamete kadar bâki bırakmasını istemiştir. Çünkü ayetteki, "kabirlerinden kaldırılacakları güne kadar" ifadesi ile, öldükten sonraki haşr ve neşr (yani diriliş) günü kastedilmiştir. O gün ise, Kıyamet günüdür.
Cenâb-ı Hak, "O halde sen, malûm o zamanın gününe kadar, mühlet verilenlerdensin" buyurmuştur. Bil ki iblis, kendisine Kıyamet ve diriliş gününe kadar mühlet istemiştir. Bundan maksadı hiç ölmemektir. Çünkü Kıyametten önce ölmeyince, Kıyametten sonra artık hiç kimsenin ölmeyeceği açıktır. Dolayısıyla da, kendisinin böylece hiç ölmemesi gerekecektir. Fakat Cenâb-ı Hak, ona bu isteğini vermeyerek, "Sen, ma'lûm o zamanın gününe kadar mühlet verilenlerdensin" buyurmuştur.
Malum Vadeye Kadar Mühlet
Alimler, o ma'lum vakit ile neyin murad edildiği hususunda şu değişik görüşleri söylemişlerdir:
1) Ma'lum o zamanın gününden murad, bütün canlıların öleceği, sûra ilk üfleniş zamanıdır. Buna "ma'lum o zaman' denilmiştir. Çünkü bütün canlıların o günde öleceği malumdur. Cenâb-ı Hakk'ın o günü, böyle ifâde etmesinin sebebinin şu olduğu söylenmiştir: Çünkü o vakti ancak Allah bilir. Nitekim Hak teâlâ, "De ki: "Onun (vaktinin) ilmi, ancak Rabbimin nezdindedir. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz" (A'raf, 187) ve "O kıyametin ilmi, şüphesiz ki Allah'ın nezdindedir" (Lokman, 34) buyurmuştur.
2) O ma'lum vakitten maksad, İblis'in istediği ve söylediği, "insanların kabirlerinden kaldırılacakları gün"dür. Allahü teâlâ bu güne, "ma'lum o zamanın günü" dedi, çünkü İblis, bunu (mühlet günü) olarak tayin edip belirleyince, sanki ma'lum (belli) bir gün gibi oldu.
Şeytanın Ölümü
İmdi, eğer "Cenâb-ı Hak, şeytanın o isteğine icabet edince, şeytanın hem Kıyamete kadar, hem de Kıyametten sonra ölmemesi gerekir. Böylece de ondan ölümün tamamen uzaklaştırılmış olması gerekir?" denilirse, biz deriz ki: Ayetteki, "Kabirlerinden kaldırılacakları güne kadar" tabiri, "diriltilecekleri o güne yakın bir zamana kadar" manasına hamledilir. Bütün mükelleflerin öleceği vakit ise, diriltilecekleri güne yakındır. Bu izaha göre, bu sözün neticesi de birinci izaha varıp dayanır.
3) "Malum o zamanın günü" tabiri ile, ancak vaktini Allah'ın bildiği bir gün kastedilmiştir, Kıyamet günü kastedilmemiştir. Buna göre eğer, "mükellefin, kendisinin ne zaman öleceğini bilmesi caiz değildir. Çünkü bunda onu isyana-suça teşvik vardır. Allah'ın böyle yapması ise caiz olmaz" denilirse, buna şöyle cevap verilir: "Bu ilzam (susturma), ancak Kıyamet gününün vakti, mükellefçe bilindiği zaman söz konusu olur. Fakat mükellef, Allahü teâlâ'nın kendisine Kıyamete kadar mühlet verdiğini bilip, Kıyametin ne zaman kopacağını kendisine bildirmediğini anlayınca, bundan onu suça teşvik manası çıkmaz.
Bu cevaba karşılık da şöyle denilmiştir: Mükellef Kıyametin ne zaman kopacağını kesin ve net olarak bilmese bile, bir nebze de olsa, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in yaratıldığı vakitten, Kıyamete kadar geçecek vaktin uzun bir süre olduğunu bilmektedir. Böylece o, bu uzun müddet içerisinde ölmeyeceğini sanki anlamış olur."
Şeytan İnsanları Azdırmaya Ahdediyor
Ayetteki '"Şeytan, "Ya Rabbi beni azdırmana mukabil, yemin olsun ki ben de yeryüzünde, onların mâsiyetlerini, Tiutlaka onlara süslü göstereceğim, onların hepsini mutlaka azdıracağım" dedi " sözü ile ilgili iki bahis vardır:
Birinci Bahis: ifâdesindeki bâ harfi, kasem (yemin) bâ'sı; mâ ise, ma-i masdariyye olup, bu kasemin cevabı, "mutlaka süslü göstereceğim" ifadesidir. Buna göre mana "senin beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, onların masiyetlerini mutlaka onlara süslü göstereceğim" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, "izzetine yemin olsun ki, onların hepsini mutlaka azdıracağım"(sad, 82) ayetidir. Fakat şeytan bu ifâdede, Allah'ın izzetine yemin etmiştir ve "izzet" Allah'ın zâti sıfatlarındandır. Bu ayettle ise, Allah'ın azdırmasına yemin etmiştir ve azdırma İşi, Allah'ın fiilî sıfatlarındandir. Fakihler "Allah'ın zatî sıfatlarına yemin etmek caizdir" demişler, ama Allah'ın fiilî sıfatlarına yemin etme hususunda ihtilaf etmişlerdir. Vahidî, başkalarının şöyle dediklerini nakletmiştir: "Buradaki bâ, sebebiyyet ifâde etmektedir. Buna göre ayet, "Benim azgın birisi olmam sebebi ile, mutlaka onlara (günahlarını) süslü göstereceğim" manasına olur. Bu tıpkı birisinin, "Falanca âsî ve günahkâr olması sebebi ile, cehenneme gireceğine; falanca da itaatkâr olması sebebiyle cennete gireceğine yemin etti " demesi gibidir.
Ayetle İlgili Altı Sual
İkinci Bahis: Bil ki alimlerimiz, Cenâb-ı Hakk'ın bazan kâfirde küfrü yaratmayı, onu dinden alıkoymayı ve haktan saptırmayı istediğine (irade ettiğine), bu ayeti birkaç yönden delil getirmişlerdir:
1) İblis, insanları yoldan çıkarmak ve saptırmak gayesiyle, istediğini açıkça ifâde ederek, Cenâb-ı Hak'tan bu mühleti istemiştir. Allah da, ona bu mühleti vermiş ve onun bu gayesine icabet etmiştir. Eğer Allahü teâlâ dînî hususlarda insanların hep faydasına olan şeyleri gözetmiş olsaydı, ona bu kadar mühlet vermez, iğvâ etme, saptırma ve vesvese verme imkanı tanımazdı.
2) Peygamberlerin ve velilerin büyükleri, halkı hak dine irşada gayret etmiş ve çalışmışlardır. İblis ve avenesi ise, saptırmaya ve azdırmaya çalışıp gayret etmişlerdir. Eğer Allahü teâlâ'nın muradı, sadece insanlara hidayet etmek ve doğruya iletmek olsaydı, doğruya irşâd edenleri ve muhakkikleri, âlimleri bakî kılıp, saptıran ve azdıranları helak etmesi gerekirdi. Bunun zıddını yaptığına göre, anlıyoruz ki, Allah onların küfrünü ve hızlânım dilemiştir.
3)Allahü teâlâ, İblis'e, küfrü üzere öleceğini ve Kıyamete kadar mel'ûn olduğunu bildirince, bu onu küfre ve çirkin fiillere tahrik etme olmuştur. Çünkü o, Allah'ın mağfiretinden ve cenneti elde etmekten tamamen ümidini kesince, her türlü günaha ve küfre karşı cür'et kazanmıştır.
4) İblis, Allahü teâlâ'dan, Allah'ın, İblisin bu uzun ömürden ancak küfrünü ve günahını artırmak suretiyle istifâde edeceğini ve bu artırma sebebi ile de her türlü şiddetli azaba müstehak oluşunun artacağını bildiği halde bu uzun ömrü isteyince, bu mühlet verme işi, onun azabının artması için bir sebeb olmuş olur. Bu ise, Allahü teâlâ'nın, İblis'in azabının ve cezasının artmasını irade ettiğine delâlet eder
5) İblis, "Ya Rabbi, beni azdırmana mukabil" diyerek, kendisini Allah'ın iğvâ etmiş olduğunu açıkça ifâde etmiştir. Bu, Allah'ın onu iğvâ ettiğini açıkça gösterir. "Bu, iblisin sözüdür ve hüccet olamaz, hem sonra, "İzzetine yemin olsun ki, onların hepsini mutlaka azdıracağım" (Sad. 82) şeklindeki sözüne de terstir. Çünkü bu sözünde İblis, azdırma işini, kendisine nisbet etmektedir" denemez. Çünkü biz diyoruz ki, birinciye şöyle cevap verilir: "İblis, bu sözü söylediği zaman, Allahü teâlâ onun bu sözünü yadırgamadı. Bu durum, onun, söylediği söz hususunda doğru olduğuna delâlet eder. İkinci hususa da şöyle cevap verilir: "O, bu ayette, "Ya Rabbi, beni azdırmana mukabil, yemin olsun ki.... onlara süslü göstereceğim " demiştir. Buradaki, "onlara süslü göstereceğim" sözünden maksad, diğer ayetteki ". ..onların hepsini mutlaka azdıracağım"(sad, 82) ifadesidir. Fakat o, bu ayette, bundan önce kendisini azdırmış olduğu için, Allah'ın, ona insanların batıllarını onlara süslü gösterme imkânı verdiğini beyan etmiştir. Bu durumda, tenakuz ortadan kalkar ve bu, Allahü teâlâ'nın Kasas sûresinde, şeytanlardan naklettiği, "Ey Rabbimiz, işte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz nasıl azmışsak onları da öylece azdırdık" (Kasas, 63) ifadesi de bunu kuvvetlendirir.
6) Şeytan "Ya Rabbi, beni azdırmana mukabil..." demiştir. Bu, Allah'ın onu azdırdığı hususunda bir itiraftır. Binâenaleyh biz deriz ki: "Ya, "o, Allah'ın kendisini azdırdığını biliyordu veyahut bunu bilmiyordu.. Eğer o, Allah'ın kendisini azdırdığını biliyor idiyse, onun azmış olması imkânsızdır. Çünkü o, Allahü teâlâ'nın kendisini azdırdığını bilmektedir. O, üzerinde bulunduğu halin, cahillik ve batıl olduğunu bildiğinde ise, bunu bilen kimsenin, o cehalet ve dalalet üzerinde kalması imkânsız olur. Ama biz, şeytanın, kendisini Allah'ın azdırdığını bilmediğini söylememiz halinde, onun, "Ya Rabbi, beni azdırmana mukabil" demesi nasıl mümkün olur? İşte bu ayetle ilgili olarak ortaya çıkan meselelerin tamamı bunlardır.
Mezkur Altı Suale Cevaplar
Bunlardan birinci meseleyle ilgili olarak, Mutezile'nin iki izah şekli bulunur:
Şeytana Vesvese İmkânı Neden Verildi?
Birinci İzah, Cübbai'nin şu şekildeki izahıdır: Allah İblis'e, bu uzun mühleti tanımıştır. Çünkü Allahü teâlâ, onun vesvesesi sebebiyle, insanların durumunun değişmeyeceğini biliyordu. İblis ve vesvesesinin bulunmaması takdirinde de, o kâfir ve asi olanlar, yine o küfrü ve isyanı işleyeceklerdi. Durum böyle olunca, hiç şüphesiz ona bu mühleti tanıdı.
Vesvesenin Faydası
İkinci İzah: Bu Ebu Haşim'in izahıdır. O şöyle denilmesini tuhaf görmez: "Allah bazı kavimlerin, şeytanın vesvesesi sebebiyle, küfre ve masiyete düşeceklerini, ama onun vesvesesinin bu küfür ve masiyeti icab ettiren bir şey olmadığını, aksine kâfir ve asinin, bu küfrü ve o masiyeti seçen irâdeleri sebebiyle böyle olacaklarını biliyordu. Bu hususta söylenebilecek en son söz şudur: Vesvesenin bulunmadığı bir durumda çirkin şeylerden sakınmak, vesvesenin bulunduğu durumda sakınmaktan daha kolaydır. Ancak ne var ki, bu durumda onun vesvesesi, tâatları eda hususunda meşakkatin artmasına bir sebep teşkil eder. Bu hakim olanı, fiilinden men etmez. Nitekim, meşakkatların ve müteşabihatın indirilmesi de, şüphelerin artması için bir sebep olmuştur. Fakat bununla beraber, bunları yapmak imkânsız olmamıştır. Burada da böyledir. Bu izah şekli aynen, ikinci meselenin de cevâbıdır.
Şeytanı Günaha Teşvik Caiz midir?
İkinci meseleye gelince ki, bu şu husustur: "Allahü teâlâ'nın, şeytana, küfrü üzere öleceğini bildirmesi, onu, günaha ve daha çok günah işlemeye cür'et etmeye sevkeder." Bunun cevabı şöyledir: Bu, ancak İblis'in küfür üzere öteceğini bilmesi, onu daha çok günah işlemeye sevkettiği zaman gerekebilir, söylenebilir. Ama, Allah onun halinden, bunun kesinlikle bir farklılık meydana getirmeyeceğini bildiği zaman ise, böyle bir soru zail olur. Bu cevap aynen, üçüncü meselenin de cevabıdır.
Allah'ın İblisi Saptırması
İblis'in, Allah'ın kendisini azdırdığını ve dinden saptırdığını açıkça beyân etmiş olduğu şeklindeki dördüncü meseleye gelince, Mutezile buna şöyle cevap vermiştir: Bundan murad, sizin kastettiğiniz mana değildir. Aksine bundan maksat şu şekilde bazı manalardır;
1) Bu, "Beni, rahmetinden mahrum bırakmana karşılık, ben de insanları, günaha çağırmak suretiyle, senin rahmetinden mahrum bırakacağım" demektir.
2) Bu, "Beni cennetin yolundan uzaklaştırdığın gibi, ben de aynen, günaha çağırmak suretiyle, insanları oradan şaşırtacağım" demektir.
3) Buradaki birinci iğvâdan murad, "haybet-i emel", ikinci iğvâ'dan maksad ise, saptırmak (idlâl) olabilir.
4) Allah'ın şeytanı iğva etmesinden murad, Hazret-i Âdem'e secde etmesini emrederek, bunun onun azmasına sebebiyet vermiş olmasıdır. Yani, bu azgınlık, İblis'in kendi irâde ve ihtiyariyle, o emrin peşisıra meydana gelmiştir. Bu emrin, bizzat o azgınlığın meydana gelmesine mûcib olan, onu gerektiren sebep haline geldiğini söylemeye gelince, malûmdur ki, durum böyle değildir.
İşte, Mu'tezile'nin bu konudaki sözleri bundan ibaret olup hepsi de zayıftır. Onların, "İblis'in vesvesesi sebebiyle insanların hali değişmez" şeklindeki sözlerine mukabil biz deriz ki: "Bu batıldır; buna, hem Kur'an, hem de akli deliller delâlet eder. Bunun Kur'an'dan delili "Derken şeytan, o ikisinin ayağını kaydırdı" (Bakara, 36) ayetidir. Allahü teâlâ burada kaydırma işini şeytana izafe etmiştir. Yine Cenâb-ı Hak, "Bundan dolayı sakın sizi cennetten kovmasın o" (Ta-ha, 117) buyurmuş ve cennetten çıkarma işini, şeytana isnad etmiştir. Yine Musa (aleyhisselâm). "Bu, "şeytanın işidir"(Kasas. 15) demiştir. Bütün bunlar, bu fiillerde şeytanın fiilinin bir tesiri olduğuna delâlet eder.
Aklî delillere gelince, bu böyledir; çünkü, aklın temel prensipleri de şuna şahittir ki, kendisini sürekli fiillere teşvik edip, onu hayırlardan nefret ettiren bir şahısla oturmak suretiyle denenen kimsenin hali, bunun zıddı durumda olan kimsenin hali gibi değildir. Bu ikisinin birbirinden farklı olduğu zaruri olarak bilinir.
Mutezile'nin, "İblis'in varlığı, tâatlardaki meşakkatin artmasına bir sebeptir" şeklindeki sözlerine karşı da deriz ki: Meşakkatin artmasının tesiri ancak, birinci durumda sevabın artmasındandır; ikinci durumda ise, şiddetli bir azaba duçar kılınma hususundadır. Ki bu ikincisi, daha çok görülen ve daha umumi olan bir durumdur. Maslahatlara riâyet eden herkesin, ikincisini nazar-ı itibara alması, ona göre, birincisini nazar-ı itibara almaktan daha önceliklidir. Çünkü, büyük bir zararı defetmek, bulunmasına kesinlikle ihtiyaç olmayan fazla faydayı elde etmeye gayret etmekten daha evlâdır. Bu soruyla ilgili bu iki cevap ortadan kalkınca, (ehl-i sünnetin) zikrettiği diğer izahlar kuvvetlenmiş olur.
Mutezile'nin, "Ayetteki, "Ya Rabbi, beni azdırmana mukabil" ifâdesinden murad, "Beni rahmetinden uzaklaştırmana mukabil" veya, "cennet yolunda şaşırtmana mukabil" manasıdır" şeklindeki sözlerine karşılık biz deriz ki: Bütün bu manalar uzak ihtimallerdir. Çünkü şeytanı Allah'ın rahmetinden uzaklaştıran, şeytanın kendisidir. Cennet yolundan şaşırtan da kendisidir. Çünkü, kendi irade ve ihtiyariyle küfre yönelince, kendisini rahmetten uzaklaştırmış ve cennet yolundan saptırmıştır. Binâenaleyh, bunların Allah'a izafe edilmesi nasıl yerinde olur? Böylece, bu müşkillerin ortada olduğu, bunlara karşı Mu'tezile'nin verdiği cevapların da zayıf olduğu sabit olmuştur. Allah en iyisini bilendir.
Vesvese Halislere Zarar Vermez
Ayetteki, "Ancak onlardan muhlis kulların müstesna" ifâdesiyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bil ki İblis, muhlis kimseleri istisna etmiştir. Çünkü hile ve tuzağının, onlara tesir etmeyeceğini ve onların onu kabul etmeyeceğini biliyordu.. Bir va'z u nasihatimda şöyle dedim: İbtis'i bu istisnâyr yapmaya sevkeden şey, iddiasında yalancı duruma düşmemektir. İblis bile, yalandan sakındığına göre, yalanın son derece hasis, âdi bir iş olduğunu anlıyoruz.
İki Farklı Kıraate Göre Mana
İbn Kesir, İbnu Âmir ve Ebu Amr, son kelimeyi Kur'an'ın her yerinde lamın kesresiyle "muhlisin" şeklinde; diğer kıraat imamları ise, lamın fethasıyla "muhlasîn" şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraatin vechi ve izahı şudur: "Onlar, dinlerini ve ibadetlerini imana ve tevhide ters olan bütün şaibelerden kurtarmış ve halis hale getirmiş olan kimselerdir. Yani, muhlislerdir." Lamı fethalı okuyana göreyse, bu kelimenin manası şöyledir: Onları, Allah hidayet, iman, tevfik ve ismet, koruma ile, muhlis kimseler yapmıştır. Bu kıraat, ihlâs ve imanın, ancak Allah'dan olduğuna delâlet eder.
Üçüncü Mesele
"İhlâs" kelimesi, bir şeyi başka bir şeyin karışımından korumak ve halis, saf hale getirmektir. Binâenaleyh derizki: Bir amel işleyen, onu, ya sırf Allah için yapmıştır. Yahut Allah'dan başkası için yapmıştır. Veyahut da, her ikisi için yapmıştır. Bu üçüncü takdire göre, Allah'ın rızası, ya üstün (râcih), ya mercûh veyahut da başkasına müsavî tutulmuştur. Dördüncü bir ihtimal ise, insanın o şeyi, herhangi bir gayesi olmaksızın yapmasıdır ki, bu imkânsızdır. Çünkü, bir sebep olmaksızın bir şeyi yapmak imkânsızdır.
Birincisi, Allah için ihlâslı olmaktır. Çünkü, insanı o işi yapmaya sevkeden, Allah'ın rızasını talep etmektir. Ve insan, bu sebebi, başka bir sebep ile de karıştırmamış, aksine onu, başka şeylerin karışmasından korumuş ve halis kılmıştır. İşte ihlâs, budur.
İkincisi, Allah'dan başkası için ihlaslı olmadır. Bunun, Allah için ihlâs olmayacağı, açıktır.
Üçüncüsü, o işin iki şeyi de ihtiva etmesi, fakat Allah rızası tarafının râcih olmasıdır. Bunun da, muhlislerden olması umulur. Çünkü, bir şeye misliyle mukabele edilir. Böylece, fazla olan kısım, şaibelerden arınmış olarak kalmış olur.
Dördüncüsü ve beşincisine pelince, o kimsenin, Allah için muhlislerden olmadığı açıktır. Netice olarak diyebiliriz ki, birinci kısım, kesinlikle Allah için bir ihlastır; ikinci kısmı da, Allah, lütuf ve insanıyla, ihlâs kısmına katabilir. Diğer kısımlara gelince, bunlar kesinlikle ihlâs değildir. Allah en iyi bilendir.
Allah'ın Sırat-ı Müstakimi
Cenâb-ı Hakk'ın, "(Allah da) buyurdu ki: "işte bu, bana göre dostoğru olan bir yoldur" buyruğuna gelince, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
1) İblis, "ancak onlardan muhlis kulların müstesna" deyince, "muhlis" kelimesi, ihlâsa delâlet eder. O halde, "işte bu" işaret zamiri ihlâsa râcidir. Buna göre mana, "İhlâs, hem benim üzerimde, hem de bana doğru olan bir yoldur" şeklinde olur. Yani "Bu, benim ikramıma ve mükafaatıma sevkeden bir yoldur" demektir. Hasan el-Basri, buradaki (......) edatının (......) manasına geldiğini söyleyerek, kelamın takdirinin, "Bu, bana doğru olan dosdoğru bir yoldur" şeklinde olduğunu belirtmiştir. Başkaları da bu ifâdenin, "Bu, ona uğrayanların yoludur" şeklinde mana vermişlerdir ki, bu sanki, "Bana, benim rızama, benim ikramıma uğrayan, tesadüf eden" demektir. Bu, tıpkı, "senin yolun, bunadır" denilmesi gibidir.
2) İhlâs, kulluk yoludur. Buna göre, bu ifâdenin manası, "kulluktaki bu yol, bana ulaşan dosdoğru bir yoldur" şeklinde olur.
3) Bazıları da şöyle demişlerdir: İblis, Allah'ın tevfikıyla koruyup muhafaza ettikleri hariç, insanoğlunu azdıracağını belirtince, bu söz bütün işlerin Allah'a ve O'nun irâdesine havale edilmesini içermiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak, demiştir ki, yani, "Bütün işlerin benim irâdem ve meşîetime havale edilmesi, bana ait dosdoğru bir yoldur" demektir.
4) Bunun manası, "Bu, izahı ve tekidi bana ait olan bir yoldur. O, dosdoğrudur, haktır ve mahzâ sıdktır, doğruluktur" şeklindedir. Ya'kûb, (......) kelimesini, (......) kelimesinin sıfatı olarak, merfu ve tenvinle (......) şeklinde okumuştur ki, "Bu yol, yücedir; yüksektir; dosdoğrudur, eğrisi ve pürüzü yoktur" manasındadır. Vahidî şöyle der: Bu ifâdenin manası, "Bütün işleri Allah'a havale etme ve O'nun kaza ve kaderine iman etme yolu, dosdoğru, yüce bir yoldur" şeklindedir.
Şeytan'ın İnsan Üzerinde Nüfuzu Yoktur
42–43. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:44
44. Âyetin Tefsiri
"Benim kullarımın üzerinde, senin hiçbir nüfuzun yoktur. Azıp sapanlardan sana tâbi olanlar müstesna.. Seksiz şüphesiz, onların topuna vaadolunan yer, cehennemdir. Onun yedi kapısı, onlardan her kapının da ayrılmış birer payı bulunmaktadır".
Bil ki İblis, "yemin olsun ki ben de yeryüzünde, onların masiyetlerini mutlaka onlara süslü göstereceğim. Onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan, muhlis kulların müstesna" (Hicr, 39-40) deyince, bu söz, o İblis'in, Allah'ın ihlaslı olan kulları üzerinde de bir sultası olduğu zannını uyandırmıştır. Bunun üzerine Allahü teâlâ bu ayette, ister ihlaslı, isterse ihlassız olsunlar, onun Allah'ın herhangi bir kulu üzerinde bir sultasının bulunmadığını, aksine o kullardan, İblis'e sadece kendi irâde ve ihtiyariyle tabi olanların tâbi olacaklarını, ancak ne var ki, bu tâbi olmanın da İblis'in tâbi olmaya zorlaması ve icbâriyle olmadığını beyan etmiştir. Netice olarak diyebiliriz ki: İblis, kendisinin, Allah'ın kullarından bazısı üzerinde bir sultası olduğu zannını vermeye çalışmış, Allahü teâlâ ise, onun bu hususta yalan söylediğini, kullarından, hiçbiri üzerinde asla bir sultası ve hükümranlığı olmadığını beyan buyurmuştur. Bunun bir benzeri de, Hak teâlâ'nın, İblis'in söylediğini naklettiği, "zaten benim sizin üzerinizde hiç bir hükmüm ve nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de bana hemen icabet ettiniz" (ibrahim, 22) ifadesidir. Cenâb-ı Hak, bir başka ayetinde de, "Hakikat şudur ki iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde o (şeytanın) hiçbir hâkimiyeti yoktur. Onun gücü ancak, onu yâr edinmekte olanlara ve onu kendisine (Allah'a) eş koşanlaradır" (Nahl, 99-100) buyurmuştur.
Cübbâi şöyle demektedir: "Bu ayet, avamın dediği gibi, şeytanların ve cinlerin, insanları çarpıp akıllarını alabildikleri şeklindeki inancın yanlış olduğuna delâlet eder. Onlar bu İşi çoğu kez, büyücülere İsnat ederler Ama bu, Allah'ın hakkında nass gönderdiği şeyin hilâfinadır."
Ayetle İlgili bir başka görüş de şudur: İblis, "Ancak onlardan muhlis kulların müstesna" (Hicr. 40) deyip, kendisinin muhlis insanları azdıramayacağım belirtince, Cenâb-ı Hak onun bu sözünü doğrulayarak, "Benim kullarımın üzerinde, senin hiçbir nüfuzun yoktur. Ancak azıp sapanlardan sana tâbî olanlar müstesna " buyurmuştur. İşte bundan ötürü Kelbî, bu son ifadede bahsedilen "kutlardın, İblis'in müstesna tuttuğu kimseler olduğunu söylemiştir.
Bil ki birinci görüşe göre "sana tabî olanlar hariç" ifâdesini, müstesna kabul etmek mümkündür. Çünkü ayetin manası, "Azıp sapanlardan sana tabî olanlar müstesna, benim kullarım üzerinde hiçbir sultan ve hükümranlığın yoktur. Çünkü, emrettiğin ve nehyettiğin şeylerde sana uydukları için, ancak azıp sapanlar üzerinde sultan ve tahakkümün söz konusudur" şeklindedir.
İkinci görüşe göre ise, bunun istisna olması imkansız olup, buradaki İlla, lakin-fakat manasınadır.
Cehennemin Yedi Kapısı
Cenâb-ı Hak, "Seksiz şüphesiz onların topuna vaadolunan yer cehennemdir" buyurmuştur. İbn Abbas şöyle demiştir: Allahü teâlâ böyle buyurarak İblis'i, onun taraftarlarını ve azıp sapıp ona tabî olanları kastetmiştir.
Daha sonra O, "Onun yedi kapısı bulunmaktadır" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili iki görüş vardır:
1) Cehennem, üst üste yedi tabakadır. Her bir tabakaya "dereke" denir. Bunun böyle olduğuna, "Hiç şüphesiz münafıklar, cehennemin en alt derekesindedirler" (Nisa, 145) ayeti de delildir.
2) Cehennemin karargahı yedi kısma ayrılmıştır ve her kısmın bir kapısı vardır. İbn Cüreyc'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bunların ilki cehennemdir, sonra "Lezâ", sonra "Hutame", sonra "Sa'ir", sonra "Sakar", sonra "Cahîm" sonra, "Hâviye" gelir." Dahhâk şöyle demiştir: "İlk tabakada (derekede), mü'minler, günahları nisbetinde azab olunur ve sonra oradan çıkarılırlar. İkincisi, yahudilere; üçüncüsü, hristiyanlara; dördüncüsü sâbiîlere; beşincisi, mecûsilere; altıncısı, müşriklere; yedincisi de münafıklara aittir.
Cenab-ı Hak, "Onlardan her kapının da ayrılmış birer payı bulunmaktadır" buyurmuştur. Bununla ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Asım, Ebu Bekrin rivayetine göre, bunu (......) şeklinde okurken; diğer mütevatir kıraat imamları, şeddesiz ve zâ ile, (......) diye okumuşlardır. Zührî ise, şeddeli olarak (......) şeklinde okumuştur. Anlaşılan, o hemzeyi hazfedip, (......) kelimesinin (......) haline gelmesi gibi, hemzenin harekesini ze harfine verip sonra da şeddeleyerek, ze üzerinde vakfetmiştir.
İkinci Mesele
Cüz,' birşeyin parçası manasına olup, cem'i "ecza" lafzıdır. Nitekim "onu parçalara ayırdım" manasında, dersin. Buna göre ayet "Allah, onları kısım kısım ayırdı" manasında, "İblise tabî olanlarını kısımlara ayırdı, ve her birini, cehennemin bir bölümüne soktu" demektir. Bunun sebebi şudur: Küfrün mertebeleri ve dereceleri, ağırlık ve hafiflik bakımından farklı farklı olunca, azab ve ikâbın da dereceleri, ağırlığına ve hafifliğine göre farklı farklı olmuştur. Allah en iyi bilendir.
45–47. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:48
48. Âyetin Tefsiri
"Muttakiler, muhakkak cennetlerde, pınar başlarındadırlar. "Selâmetle, korkusuz korkusuz girin oraya" (denilir onlara). Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler halinde, karşı karşıya tahtlar üzerinde (otururlar). Orada, onlara hiçbir yorgunluk ve zahmet değmez. Oradan, onlar çıkarılacak da değildirler".
Bil ki Allahü teâlâ, cezaya müstehak olanların çeşitli hallerini anlatınca, bunun peşisıra mükâfaat ehlinin durumlarını anlatmıştır. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
İttikanın Buradaki Kapsamı
Ayetteki ifâdesi ile ilgili iki görüş vardır: Birinci görüş: Cübbâi, ve "va'id" görüşünde olan birçok Mu'tezilî alim şöyle demişlerdir: "Buradaki "muttaki" ifâdesi ile, hertürlü isyan ve günahtan ittikâ edenler kastedilmiştir. Çünkü bu, bir övgü ismidir. Dolayısı ile ancak böyle olanları içine alır."
İkinci Görüş: Bu, sahabe ve tabiîlerin ekserisinin görüşü olup, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan nakledilen görüştür. Buna göre, buradaki "müttakiler" ile, Allah'a şirk koşmaktan ve O'nu inkâr etmekten ittika eden, sakınan kimseler kastedilmiştir. Ben derim ki: Doğru olan görüş de budur. Bunun böyle olduğuna, şu delâlet etmektedir: "Muttaki, bir defa da olsa, takva (sakınma) işini yerine getiren kimsedir. Bu tıpkı, bir defa vurana "dârib" (vuran), bir defa öldürene "katil" denmesi gibidir. Nasıl o insanın, "vuran" ve "katil" diye nitelenmesi, her türlü vurma ve öldürmeyi yapması şartına bağlı değilse, bütün takva çeşitlerini yerine getirmesi, insanın muttaki diye nitelenmesinin şartı değildir. Bü hususu şu da destekler: Takvanın bir çeşidini yapan, takvayı yapmış (yani muttaki olmuş) olur. Çünkü birşeyin mahiyetinin fertlerinden (cinsin ferdlerinden) her bir ferdin, o mâhiyeti ihtiva etmesi gerekir. Binâenaleyh bir tek takva yapanın da müttakî olması gerekir. Böylece, takva çeşitlerinden bir tek şeyi yapana da "muttaki" denilebileceği sabit olmuş olur. İşte bu incelemeden ötürü, müfessirler, emrin zahirinin, tekrarı (tekrar tekrar yapmayı) ifâde etmeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir.
Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Hak teâlâhın, "Müttakiler, muhakkak cennetlerde, pınar başlarındadır" beyanı cennetlerin ve pınarların, bir tek şeyden ittikâ eden kimse için de söz konusu olacağını gösterir. Fakat şu kadar var ki: Ümmet-i Muhammed, küfürden ittikâ etmenin, bu hükmün meydana gelmesi için şart olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Bir de bu ayet, İblis'in, "Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna" (Hicr, 40) sözü ile, Allahü teâlâ'nın, "Benim kullarımın üzerinde senin hiç bir nüfuzun yok" (Hicr, 42) sözünün sonrasında gelmiştir. İşte bu delillerden ötürü, bu hükmün tahakkuk edebilmesi için imanı esas aldık. Binâenaleyh bu hususta başka bir kayd ve şartın ilave edilmemesi gerekir. Çünkü (umumi) olan ayetin tahsis edilmesi, zahirin hilafına olunca, her ne zaman tahsis ne kadar az olursa, aslın ve zahirin iktizâ ettiğine o nisbette uygun olur. Böylece ayetteki, "Müttakiler, muhakkak cennetlerde, pınar başlarındadır" buyruğunun ister taat ehli olsun, ister günahkâr olsunlar, söz ve inanç olarak, "Lâilâhe illallah Muhammedurresûlullah" diyen herkesi içine alır, İşte bu açık bir izah, net bir sözdür.
Cennetlerin Sayısı
"Cennetlerde, pınar başlarındadır, (uyûndadır) lar" beyanına gelince, cennetler, "Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseleri için iki cennet vardır" (Rahman, 46) ayeti ve "O (iki cennet)'ten başka iki cennet daha vardır" (Rahman, 62) ayetinden ötürü, dörttür. Buna göre cennetlerin toplamı dört eder. Hak teâlâ'nın, "Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseler için iki cennet vardır" (Rahman 46) buyruğu da bizim söylediğimizi te'kid eder. Çünkü Allah'a iman eden herkesin kalbi, Allah korkusundan uzak değildir. Böyle bir korkunun, kalbte bir kere bile bulunması, Hak teâlâ'nın bu ifâdesinin doğrulanması için yeter. Ayetteki "uyun" kelimesi ile, "Muttakilere vaad olunan cennetin sıfatı (şudur): içinden, rengi,kokusu, hiçbir vasfı bozulmayan sudan ırmaklar, tadına halel gelmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şarabtan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır" (Muhammed. 15) ayetinde bahsedilen ırmakların olması muhtemel olduğu gibi, bu nehirlerden başka su kaynaklarının kasdedilmiş olması da muhtemeldir.
İmdi eğer, "siz, o muttakilerden her birine birkaç su kaynağının ve pınarın verileceğini mi, yoksa o pınarların bir kısmından bir kısmına aktığını mı söylüyorsunuz?" denilirse, biz deriz ki: Her iki ihtimal de olabilir. Binâenaleyh cennetliklerden her birine ayrı bir pınarın verilmiş ve ondan onun hurileri ve hizmetçilerinin istifâde edecek olmaları, bunun onların ihtiyaçlarına ve arzularına göre olması mümkün olduğu gibi; bu pınarların birinden diğerine akan su kaynakları olmaları da muhtemeldir. Çünkü ehl-i cennet, kin ve hasedden arınmış kimselerdir.
Cenâb-ı Hak "Selâmetle, korkusuz korkusuz girin oraya" (denilir onlara) "buyurmuştur. Bu söz, Allahü teâlâ'ya ait olabileceği gibi, melekler tarafından söylenmiş olması da muhtemeldir. Bu ifâde ile ilgili şöyle bir soru sorulabilir "Allahü teâlâ, bundan önce onların cennette ve pınar başlarında olduklarını söylediğine göre, bundan sonra artık nasıl olur da onlara "oraya girin" denebilir?"Buna şu iki şekilde cevap verilir:
1) Belki bununla, onlar oraya girmezden önce bunun söylendiği manası kastedilmiştir.
2) Belki de bununla şu mana murad edilmiştir: Onlar pekçok cennete sahib olup, birinden diğerine geçmek istediklerinde, onlara böyle söylenmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğu ile, "Cennetlere şimdi, hertürlü belâlardan korunmuş ve bu korunmuşluğun devam edeceğini kesin bilerek, zail olmasından emin olarak giriniz" manası kastedilmiştir.
Cennetliklerde Kin Bulunmaz
Sonra Allahü teâlâ, "Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık" buyurmuştur. "Gıll", kalbte saklı olan kin demektir. Bu, Arapların, O, kalbinde kin ve hased taşıyor" şeklindeki sözlerinden alınmışın Buna göre ayet, "Onlardan herbirinin dünyada iken, diğerine karşı eğer kin ve hasedi var ise, Allahü teâlâ bunu onların kalblerinden ve gönüllerinden çıkarır" demektir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin, "Ben kendimin Osman'ın, Talha'nın ve Zübeyr'in bu kimselerden olmamızı ümid ederim" dediği rivayet edilmiştir. Hars ve A'ver'den şu nakledilmiştir: O, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin yanında oturuyordu. Derken Zekeriya b. Talha, yanına gelince Hazret-i Ali ona, "Ey kardeşimoğlu, merhaba. Fakat vallahi ben, kendimin ve babanın, haklarında Allah'ın, "Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık" buyurduğu kimselerden olmamızı ümit ederim" dedi. Bunun üzerine Hars: "Hayır, Allah seni ve Talha'yı aynı yerde kılmaktan âdildir, yani kılmaz" deyince, Hazret-i Ali: "Ey şaşı, anasız adam, öyle ise bu ayet kimler içindir?" dedi. Mü'minlerin, cennet kapılarında durdurulacakları, birbirlerinden haklarının alınacağı, sonra cennete, Allah kalblerini kin ve hasedden temizlemiş olarak, girmelerinin emredileceği rivayet edilmiştir.
Cennetliklerin Birbiri İle Sohbetleri
Cenâb-ı Hak, "Kardeşler halinde, karşı karşıya tahtlar üzerinde (otururlar)" buyurmuştur. Buradaki "Ihvânen" kelimesi, hal olarak mansubtur. Bununla, neseb kardeşliği değil, sevgi ve ihlas bakımından olan (din) kardeşliği kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Takva sahiplen hâriç, dostlar o gün birbirine düşmandır" (Zuhruf, 67) buyurmuştur.
Şerir Kelimesinin Mânası
Ayetteki "serir"in ne manaya geldiği malumdur. Bunun cem'i, esirre ve sürür" gelir. Ebu Ubeyde, hem râ'nın zammesi ile, hem de'fethası ile bunun "sürür" ve "sürer" şeklinde geldiğini söylemiştir. Fail vezninde olan her muzaaf kelimenin cem'i füal ve fuul şeklinde gelir. Mesela, sürür, sürer ve cüdüd, cüded (yeniler) gibi. Mufaddal şöyle der: "Temim ve Kelb kabilelerinin bir kısmı, böyle kelimeleri fethalı kullanırlar. Çünkü onlar, aynı cinsten ardarda gelen iki harfte ötüreyi ağır bulurlar. Bazı meânî âlimleri şöyle demişlerdir: "Şerir, surûr ve sevinç için hazırlanmış, kıymetli ve yüksek bir oturma yeridir. Bu, oturma yeri sevinç meclisi olduğu için, böyle isimlendirilmiştir." Leys şöyle der: "Araplar, kendisinde sevinçli ve huzurlu olarak itminan buldukları, huzura erdikleri yer için, "Serîrü'l-Iyş" tabirini kullanırlar." İbn Abbas (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: "Cenab-ı Hak bu tabir ile, zeberced, inci ve yakut kakmalı (süslemeli), altın tahtları kastetmiştir. Şerir, mesela San'a şehrinde Câbiye'ye kadar olan bir mesafeyi kaplar."
Ayetteki mütekâbili kelimesinin masdarı olan, "tekabül", yüz yüze, karşılıklı oturma olup, "tedâbür"ün (sırt sırta durmanın) zıddıdır. Oturmanın en kıymetli ve güzel şeklinin, yüz yüze oturma şekli olduğunda şüphe yoktur.
Cennette Yorulma ve Keder Yoktur
Cenâb-ı Hak "Orada onlara hiçbir yorgunluk ve zahmet değmez. Oradan, onlar çıkarılacak da değillerdir" buyurmuştur. Buradaki "Nasab" yorgunluk, bitkinlik, bıkkınlıktır. Yani, onlara cennette yorgunluk dokunmaz. Onların oradan hiç çıkarılmamaları ile, sonsuz bir zaman kalma, yok olmayarak bakî olma, noksansız olarak kemâlde olma ve umduklarını, hiçbir mahrumiyet olmaksızın elde etme kastedilmiştir. Bil ki mükâafatın dört şartı vardır. Bu şartlar, mükâfaatın, saygı ile içice olması, bir menfaat olması, zarar şaibesinden arınmış ve devamlı olmasıdır.
Birinci şarta, yani onun bir menfaat olmasına, ayetteki, "Muttakiler, muhakkak cennetlerde, pınar başlarındadırlar" buyruğu ile işaret edilmiştir.
İkinci şarta, yani onun saygı ile içice olmasına, "Selametle, korkusuz korkusuz girin oraya" emri ile işaret edilmiştir. Çünkü Allah Subhanehü ve Teâlâ kuluna böyle söyleyince, bu söz sonsuz tazîm ve yüceltmeyi ve kıymet vermeyi ifâde eder.
Üçüncü şart, o menfaatin zarar şaibesinden arı ve duru olmasıdır. Bil ki zararlar ya manevi, ya maddidir. Manevi zararlar, kin, hased, buğz ve öfkedir. Maddi zararlara gelince, bunlar da, yorgun ve argın olma gibi şeylerdir. Binâenaleyh ayetteki, "Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler halinde karşı karşıya tahtlar üzerinde (otururlar)" kaydı, ruhani (manevi) zararların orada olmadığına; "Onlara, orada hiçbir yorgunluk ve zahmet değmez" kaydı da, maddi zararların olmadığına bir işarettir.
Dördüncü şarta,yani o menfaatların devamlı olmaları ve zail olmaktan uzak ve beri olmalarına da, "Oradan onlar çıkarılacak değillerdir" kaydı ile işaret edilmiştir. İşte bu, mükâfaatın mahiyeti hususunda nazar-ı dikkate alınan dört şarta göre getirilmiş, akli ve güzel bir tertibtir (sıralamadır). İslam hükemâsının, feylesoflarının, bu ayet hakkında şöyle bir izahları vardır: Ayetteki, "Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık" kaydı ile kutsi ve nâtık ruhların, şehevi ve gazabi kuvvetlerin tesirinden kurtulup, vehm ve hayallerden beri olmalarına bir işarettir.
Ayetteki, "Kardeşler halinde, karşı karşıya tahtlar üzerinde (otururlar)" ifâdesinin manası ise şudur: O nefisler (ruhlar), maddî âlemin bulanıklıklarından ve hayal ve vehm çekişmelerinden kurtulup, saflaşıp temiz hale gelip, üzerlerine celâl aleminin nurları vurup da, o ruhlar o ilahi nurlarla parıldayıp, kendilerinde samediyyet ışıklan çaktığında, onların herbinnde feyezan eden, taşan her bir nûr, tıpkı karşılıklı aynaların birbirine yansıtması gibi, bir ruhtan diğerine yansır. İşte bu ruhlar, böylesi sıfatları taşıyınca, "Kardeşler halinde, karşı karşıya tahtlar üzerinde (otururlar)" ayeti ile anlatılmışlardır. Allah en iyi bilendir.
49. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:50
50. Âyetin Tefsiri
"Kullanma haber ver ki, hakikaten ben gafur ve rahîmim. Bununla beraber benim azabım da, azab-ı elimdir".
Bu ayette ilgili İki mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) ifâdesinde, yazıda, sakin hemze gösterilmiştir. Fakat kelimelerinde ise hazfedilmiştir. Çünkü bu ikisinde, hemzeden önceki harf sakindir. Dolayısıyla çoğu kez bu hemzeler hazfedilip, harekesi kendinden önceki sakin (harekesiz) harfe verilmiştir. (......) kelimesi ise hemze ile yazılmıştır ve kendisinden önce sakin bir harf yoktur. Bundan dolayı, kıraat imamları, bunu, asıl kaideye göre okumuşlardır.
Allah Günahkârları da Kulluğuna Kabul Eder
Bil ki Allah'ın kulları ikiye ayrılır:
a) Muttaki olanlar.
b) Böyle olmayanlar. Binâenaleyh Allahü teâlâ önceki ayette muttakilerin hallerinden bahsedince, bu ayette de muttakî olmayanların hallerinden bahsederek "Kullanma haber ver ki" buyurmuştur.
Bil ki usûl-i fıkıhta şöyle bir kaide vardır: Bir hükmün, kendisine uygun bir vasfın (sıfatın) peşinde getirilmesi, o vasfın, o hükmün illeti (ve sebebi) olduğunu ihsas ettirir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak onları burada, "kendisinin kullan" olarak tavsif etmiş, sonra bunun peşisıra, gafur ve rahim olduğunu bildirmiştir. Bu, "Kulluğu kabul eden herkes için, Allah'ın mağfiret ve rahmetinin söz konusu olacağına; bunu inkâr eden için ise, O'nun elîm cezasının gerekli olacağına" delâlet eder.
İlahî Lutfa Dair İncelikler
Ayetle ilgili, şöyle birtakım incelikler vardır:
1)Allahü teâlâ, "kullarım" diyerek, kulları kendisine izafe etmiştir ki, bu, büyük bir şereflendirmedir. Baksana, Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i: Miraç gecesi şereflendirmek isteyince, sadece "Kulunu, bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar götüren (Allah) münezzehtir" (İsra, 1) demiştir.
2)Cenâb-ı Hak, rahmet ve mağfiretinden bahsederken, bunu şu üç lafızla iyice te'kid etmiştir:
a) "Hakikaten ben",
b) "ben"(im),
c) Gafur ve rahîm kelimelerinin başındaki elif-lâmlar... Fakat o azabından bahsedince, "benim, ben, azab eden" dememiş ve kendisini açıkça böyle tavsif etmemiş, aksine "benim azabım da, azab-ı elîmdir" buyurmuştur.
3) Peygamberine, bunları kullarına söyleyip bildirmesini emredince, sanki peygamberini, mağfiret ve rahmeti üstlenmede kendisine şâhid tutmuştur.
4)Cenâb-ı Hak, "Kullanma haber ver"deyince, bu "Bana kulluk etmeyi kabul eden herkese haber ver" demek olur. Dolayısı ile buna, itaatkâr mü'min girdiği gibi, günahkâr mü'min de girer ki, bütün bunlar, Allahü teâlâ'nın rahmet ve mağfiret tarafının daha ağır bastığına delâlet eder. Katâde'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bize ulaştığına göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Eğer kul, Allah'ın affının miktarını bilseydi, (ona güvenerek hiçbir haramdan sakınmazdı. Yine kul, Allah'ın cezasının miktarını bilseydi, kendi kendisini helak ederdi' Müslim,Tevbe, 23 (4/2109 buyurmuştur. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından gülüşmekte olan bir gruba uğradığında, "Cehennem, önünüzde dururken, gülüyor musunuz? Kenzu'l-Ummal, 14/39 784. dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın, "Kullanma haber ver ki, ben gafur ve rahimim" ayeti indi. Allah en iyi bilendir.
Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Misafirleri
51–55. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:56
56. Âyetin Tefsiri
"Onlara İbrahim'in misafirlerini de haber ver. Hani onlar, onun yanına girip, "selâm (size)" demişlerdi. O da, "Biz, sizden endişe ediyoruz " demişti. Onlar dediler ki: "Korkma, gerçekte biz sana, çok bilgin bir oğul müjdeliyoruz". O, "Bana, ihtiyarlık çökmüş iken (nasıl olup da) müjde verdiniz? Bu müjdeyi neye binâen veriyorsunuz?" dedi. Onlar dediler ki: "Seni hak olarak müjdeliyoruz. O halde ümidini kesenlerden olma." (İbrahim): "Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümidini keser?" (dedi)".
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
İtaata Teşvik İçin Kıssa
Bil ki Allahü teâlâ nübüvvet meselesini iyice izah edip, bunun peşinden hem tevhidin delillerini, hem de kıyametin halleriyle cennetlik (saîd) ve cehennemlik (şakî) kimselerin vasıflarını zikredince, bunu dinlemek, peygamberlerin derecelerine nail olmaya vesile olan tâata bir teşvik ve şakilerin derekelerine düşmeye sebebiyet veren masiyyetlerden de bir sakındırma olsun diye de, peygamberlerle ilgili kıssaları getirmiş ve bu işe de, önce Hazret-i İbrahim kıssasıyla başlamıştır.
Cenâb-ı Hakk'ın,"Onlara haber ver" emrindeki "onlara" zamiri, ayetteki "kullarım" ifâdesine raci olup, bunun takdiri, "kullarıma İbrahim'in misafirlerinden bahset" şeklinde olur. Nitekim Arapça'da, bir kimseye bir şeyi haber verdiğinde, denilmektedir. Allahü teâlâ bu ayette, Hazret-i İbrahim'ir misafirlerinin, yaşlılığına rağmen, çocuğunun olacağı; Lût'un kavminden olan mü'minlerede, azâb-ı ilahîden kurtulacakları müjdesini verdiklerini, Allahü teâlâ'nın, Lût'un inanmayan kavmine, köklerini kazıma azabı ile azâb edeceğini haber verdiklerini belirtmiştir ki, bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın, müminler için Gafur ve Rahîm olduğuna; O'nun azabının ise, kâfirler hakkında çok elîm bir azâb olduğuna dair bahsetmiş olduğu açıklamaları destekler.
İkinci Mesele
Dayf kelimesi, aslında, bir kimse, bir kimseye misafir olmak için geldiğinde kullanılan fiilinin masdarıdır.Daha sonra ise, masdar olan bu kelime, misafire verilen isim olmuştur. Bundan dolayı, Hazret-i İbrahim'e gelen misafirler çok olduğu halde, kelime, cins manasında olmak üzere, müfred olarak getirilmiştir.
Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak, o misafirler (melekler) yeyip içmedikleri halde, onları nasıl bu ad ile isimlendirmiştir?" denilirse, biz deriz ki:Hazret-i İbrahim, onların, kendisine, ziyafet ve misafirlik için geldiklerini sanınca, onların bu şekilde isimlendirilmesi uygun olmuştur. Hem, bir insanın evine girip de ona sığınan kimse, yemese dahi, bu isimle isimlendirilebilir,
Cenâb-ı Hak, "Hani onlar, onun yanına girip, "selâm (size)" demişlerdi" buyurmuştur. Buradaki selamen sözü "Biz sana selâm veriyoruz "veya "sana bir selâm verdik" takdirindedir. Bunun üzerine Hazret-i İbrahim ise, "Biz, sizden endişe ediyoruz" demiştir. Yani, "Endişeleniyoruz, korkuyoruz" demektir ki, bu endişe, onların yememelerinden kaynaklanmaktadır. Bu korkunun onların, Hazret-i İbrahim'in yanına izinsiz ve zamansız girmesinden ötürü olduğu da söylenmiştir.
Ayetteki kısmını Hasan el-Basri, birisi bir kimseyi korkuttuğunda söylenilen ve if'âl babından olan tanın dammesiyle olmak üzere (......) şeklinde okumuştur. Bu kelime ve, "O, onu korkuttu" manasında kullanılan ve "mufâale" babından olmak üzere şeklinde de okunmuştur. Bu kıssa, detaylı bir biçimde Hûd sûresinde geçmişti.
Meleklerin Onu Teskin Edip, Bir Oğul Müjdelemeleri
Meleklerin "Korkma, gerçekte biz sana, çok bilgin bir oğul müjdeliyoruz" şeklindeki sözleriyle ilgili birkaç bahis bulunmaktadır:
Birinci Bahis: Hamza, nünün fethası ve şeddesiz ile, (......) şeklinde okurken, diğer kıraat imamları şîn'in şeddesiyle (......) şeklinde okumuşlardır.
İkinci Bahis:Cenâb-ı Hakk'ın, "biz sana müjdeliyoruz" ifâdesi, korkmadan nehyetmenin illeti manasında olmak üzere, "müste'nef" bir kelâm olup, manası "Sen, emin olan ve müjdelenilen bir kimse gibisin... Binâenaleyh, korkma!" şeklindedir.
Üçüncü Bahis: "biz sana, çok bilgin bir oğul müjdeliyoruz" demişler, böylece Hazret-i İbrahim'i şu iki hususla müjdelemişlerdir:
a) Çocuğun erkek olması.
b) Onun bilgin olması.
Alimler, buradaki "âlim" tabirinin ne manaya geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir Bu cümleden olarak, "Meleklerin Hazret-i İbrahim'e, onun erkek olmasının yanında, onun peygamber olacağı müjdesini de verdikleri ileri sürülürken, ona, "Onun dinî hususlarda bir bilgin olacağı müjdesini verdikleri" de söylenmiştir.
Hazret-i İbrahim'in Hayreti
Daha sonra, Cenâb-ı Hak Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "O, "Bana, ihtiyarlık çökmüş iken, (nasıl olup da) müjde verdiniz; bu müjdeyi neye binâen veriyorsunuz?" dediğini nakletmiştir. Buradaki alâ edatının manası, "yaşlı olmama rağmen mi?" şeklindedir. İbrahim (aleyhisselâm)'in "Bu müjdeyi neye binâen yapıyorsunuz?" ifâdesi hakkında da iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Buradaki ma lafzı, teaccüb manasında bir istifham (soru edatı) olup, buna göre o sanki, "Beni, hangi ilginç şeyle müjdeliyorsunuz?" demek istemiştir.
Buna göre şayet, "Bu durumda, ayette şu iki sual ortaya çıkar:
1) O, ihtiyar İken, kendisinden bir oğulun meydana getirilmesini Allah'ın kudretinden nasıl olup da uzak görebilmiştir? Halbuki, bu gibi hususlarda Allah'ın kudretini kabul etmemek, yadırgamak bir küfürdür).
2) O, onların kendisini neyle müjdelediklerini ayan beyan bildiği halde, artık nasıl olup da "Beni neyle müjdeliyorsunuz?" demiştir. Binâenaleyh, buradaki bu sorunun varid olmasının faydası nedir? Kâdî şöyle der: "Buna cevaben ileri sürülen görüşlerin en güzeli şudur: Hazret-i İbrahim, Allahü teâlâ'nın, kendisine bu oğulu, onun ihtiyarlık sıfatı üzere devam ettirdiği halde mi vereceğini, yoksa onu gençleştirip de sonra mı ona o çocuğu vereceğini öğrenmek istemiştir. Binâenaleyh, bu sorunun varid olmasının sebebi, örfe göre çocuğun, tam ihtiyarlık haline gelmiş bir kimseden olmaması, aksine onun ancak, gençlik çağında iken meydana gelmiş olmasıdır.
Rahmetten Ümid Kesilmez
Buna göre şayet, "Bu sözün manası, sizin ileri sürdüğünüz o şey olduğuna göre, daha nasıl melekler "Seni hak olarak müjdeliyoruz. O halde, ümidini kesenlerden olma" demişlerdir?" denilirse, biz deriz ki-. Onlar, Allahü teâlâ'nın, Hazret-i İbrahim'i ihtiyarlık vasfı üzere bıraktığı halde, ona o çocuğu vereceği müjdesini açıklamışlardır. Binâenaleyh meleklerin, "o halde, ümidini kesenlerden olma" şeklindeki ifâdeleri, onun böyle olduğuna delâlet etmez. Onun ümitsiz olmadığına, Hazret-i İbrahim'in meleklere verdiği cevaptan, kendisinin ümitsiz olmadığını gösteren şeyi açıkça ifâde ederek, "Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümidini kesebilir?" demiş olması da delâlet eder.
Bu husustaki başka bir cevap da şudur: İnsan, herhangi bir şeye aşırı istek duyup, zann-ı gâlib ile muradının, o vakitte tahakkuk etmediğine vakıf olup, daha sonra da ona, istediği o şeyin o vakitte meydana gelmiş olduğu müjdesi verilince,onun sevinci ve sürürü çok fazla olur ve bu fazla sevinç, onu adeta dehşete düşürmüş, anlama ve zekâ kuvvetini izâle etmiş olur. Böylece de o kimse, o vakitte, bu aşırı sevinçten dolayı birtakım tutarsız şeyler söylemeye başlar.
Bunun şöyle olabileceği de ileri sürülmüştür: O müjdeden hoşlanan kimse, çoğu kez o müjdeyi defalarca duymak için, o isteği tekrarlattırır ve o müjdeyi dinlemekten lezzet duymak ve güven ve itminanı da iyice attırmak için bu soruyu çokça tekrarlar. Bu Hazret-i İbrahim'in "Fakat kalbimin yatışması için"(Bakara,260) buyruğu gibidir. Hazret-i İbrahim'in, o meleklerin bu müjdeyi Allah'ın emriyle mi yoksa kendi görüşleri olmak üzere mi verdiklerini öğrenmek için sorduğu da söylenmiştir.
İkinci Mesele
Nâfi, Kur'an'ın tamamında şeddesiz ve kesreli bir nün ile, tubşirun diye okurken, İbn Kesir, nûn'un kesresi ve şeddeli olarak tübeşşirunî; diğer kıraat imamları ise şeddesiz ve fethalı nün ile tübeşşirûne okumuşlardır. Bu harfi, kesreli ve şeddeli okumaya gelince, o zaman bu ifâdenin takdiri, olup, cemi nûn'ununizafet nûnuna idgâm edilmesi biçimindedir. Bu kelimeyi kesreli ve şeddesiz nûn ile okuma da, hem aynı harflerin meydana gelmesinin ağır ve kullanışsız görülmesinden, hem de hafiflik olsun arzusuyla, cemi, çoğul nûnunun hazfedilmesi sebebiyledir. Ebu Hatim şöyle demiştir: "Nâfi, nûn ile beraber ya'yı hazfetmiştir ama, iki harfi düşürmek caiz değildir." Ebu Hatime şu şekilde cevap verilebilir: O, sadece bir harfi, yani ref alâmeti olan nûnu düşürmüştür. İki harfi hazfetse bile, bu caizdir. Nitekim, Cenâb-ı Hakk, bir yerde (......) (Hud 109) buyururken, başka bir yerde (......) (Hicr, 55) buyurmuştur.
Nûnu fethalı okumaya gelince, bu, kelimenin muzâf kılınmamasına ve nûnun da ref alâmeti olmasına göredir. Bu nûn daima meftun olur.
"Melekler, "Seni hak olarak müjdeliyoruz" demişlerdir. İbn Abbas, Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadesiyle, kendisinin hükmettiği, takdir ettiği şeyleri murad ettiğini, buna göre mananın şöyle olduğunu söylemiştir: "Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'in sulbünden İshâk (aleyhisselâm)'ı; İshâk'ın sulbünden de Adem (aleyhisselâm)'in sulbünden çıkardığı şeyleri gibisini çıkaracağı hükmünü vermiştir. Çünkü Allah, peygamberlerin ekserisini Hazret-i İshâk'ın sulbünden çıkaracağını müjdelemiştir. O halde, Cenâb-ı Hakk'in "hak olarak" buyruğu bu manaya; "o halde ümidini kesenlerden olma" emri de Hazret-i İbrahim'i ümitsizlikten nehyetmeye bir işaret olmuş olur. Halbuki biz defalarca, insanı herhangi bir şeyden yasaklamanın, nehyedilen o kimsenin, yasaklanan o şeyi yapmış olduğuna delâlet etmeyeceğini belirtmiştik. Bu meselâ, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey Peygamber.... kâfirlere ve münafıklara itaat etme" (Ahzâb, 1) ifâdesinde de böyledir.
Rahmetten Sadece Sapıklar Ümit Keser
Daha sonra Cenâb-ı Hakk Hazret-i İbrahim'in "Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümidini keser?" dediğini nakletmiştir ki, bununla ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu söz, doğrudur. Çünkü Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, ancak şunları bilmemeden dolayır olur:
a)Allahü teâlâ'nın, o şeye kadir olacağını bilememe.
b) Allah Tealâ'nın, kulunun ihtiyaç duyduğu şeyleri bildiğini bilememe.
c)Allahü teâlâ'nın, cimrilikten, muhtaç olmaktan ve cehaletten münezzeh ve berî olduğunu bilememe... İşte bütün bunlar, sapmanın sebepleridir. İşte bundan dolayı Hazret-i İbrahim, "Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümidini keser?" demiştir.
İkinci Mesele
Ebu Amr ve Kisaî, hem buradakini, hem de Zümer, 53 ayetindeki fiili, nûnun kesresiyle yaknıt (Hicr, 56) ve la taknitû (Zümer, 53) okurlarken, diğre kıraat imamları, nûnun fethasıyla yaknat ve la taknatû okumuşlardır ki, bu, her ikisi de iki ayrı kullanıştır. Kanata yaknıtu kullanışı, daraba-yadrıbu fiilleri gibidir. Kanıta-yaknatu kullanılışı ise alime, yalemu fiilleri gibidir. Ebu Ubeyde, bu fiilin, nûnun dammesiyle "kanute-yaknutu şeklinde de kullanıldığını söylerken, Ebu Ali El-Farisi, bu fiilin, mazide nûnun fethası; muzaride de kesresiyle "kanete-yaknitu" şeklinde kullanılmasının, en iyi kullanış olduğunu ve bunun en iyi kullanılış olduğuna da, kıraat imamlarının "O (insanlar), ümitlerini kestikten ... sonra" (şûra, 26) şeklinde okumada ittifak etmiş olmalarının da delâlet ettiğini, Ebu Ubeyde'nin yaptığı naklin de, mazide bu fiilin, nûnun fethasıyla kullanılışının daha çok olduğunu gösterdiğini; çünkü fe'âle (yaptı)'nin muzarisinin, tıpkı fesaka-yefsuku ve yefsiku (fasık oldu, farklılık yapıyor) misalinde de olduğu gibi, "yef'ıılü ve yef'ilü" şeklinde geldiğini, ama, "yef'alü" şeklinde gelmediğini söylemiştir. Allah en iyisini bilendir.
57–59. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:60
60. Âyetin Tefsiri
"Ey gönderilenler, daha işiniz ne?" dedi. "Muhakkak ki biz, günahkârlar güruhuna gönderildik. Şu kadar var ki, Lût ailesi bunun dışında Biz onları hepsini mutlaka kurtaracağız. Karısı müstesna; biz onun, mutlaka geride kalan kimselerden kalmasını takdir ettik" dediler".
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Hatb Kelimesinin Manası
Mâ hatbukum deyimi, Allah'ın o melekleri, neden ötürü göndermiş olduğula alâklı bir sorudur. Hatb, şe'n, emr kelimeleri aynı manaya gelirler, ama hatb kelimesi, durumun daha vahim olduğuna işaret eder.
Meleklerin Asıl Maksatlarını Sonra Söylemeleri
Eğer, "Melekler Hazret-i İbrahim'e bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiğine göre artık nasıl olup da, bundan sonra kalkıp onlara, "Ey gönderilenler, daha işiniz ne?" diyebilmiştir?" denilirse, biz deriz ki:
Bu hususta şu izahlar yapılabilir:
a) el-Esamm, şöyle demiştir: "Bunun manası, "sizin, bu müjdenin dışında, başka geliş sebebiniz var mı, bu nedir?" şeklindedir."
b) Kâdî şöyle demiştir: "Hazret-i İbrahim, en mükemmel maksadın, "müjdenin kendisine verilmesi" olsaydı,o zaman.tek bir meleğin kâfi geleceğini biliyordu. Ama o, karşısında bir grup melek görünce, onların, bu müjdeyi vermenin dışında başka gayeleri olduğunu da anlamış, işte bundan dolayı da, "Ey gönderilenler, daha işiniz ne.?" demiştir.
c) Onların Hazret-i İbrahim'in endişesini ve korkusunu giderme sadedinde, "biz sana çok bilgin bir oğul müjdeliyoruz" demiş olmalarının söylenmesi de mümkündür. Baksana, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) endişelenince, onlar ona, "Korkma, gerçekte biz sana, çok bilgin bir oğul müjdeliyoruz" demişlerdir. Şayet onların geliş maksatlarının tamamı, sadece o müjdeyi vermek olsaydı, onlar daha onun yanına girer girmez o müjdeyi verirlerdi. Durum böyle olmadığına göre, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) işte bundan dolayı onların, sırf bu müjdeyi vermek için gelmediklerini, aksine başka bir maksatlarının da bulunduğunu anlamış, bu maksatlarını sorarak, "Ey gönderilenler, daha işiniz ne?" demiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, meleklerin, "Muhakkak ki biz, günahkârlar güruhuna gönderildik" dediklerini nakletmiştir. Melekler, bu kadar söz söylemekle yetinmişlerdir. Çünkü İbrahim (aleyhisselâm), melekler günahkâr kimselere gönderildiklerinde, bunun onları helak etmek ve köklerini kazımak için olduğunu anlamıştı. Hem, o meleklerin, "Şu kadar var ki, Lût ailesi bunun dışında. Biz onları, hepsini mutlaka, kurtaracağız" ifadesi de, bu gönderilme ile, o topluluğun imhasının kastedildiğini gösterir.
Hazret-i Lût'un Ailesinin Azaptan Korunması
Ayetteki "Lûtailesi, bunun dışında" ifâdesi ile onun dininde olan ve ona inanmış olan kimseler kastedilmiştir. Şayet "Lût ailesi, bunun dışında" ifâdesi, istisnâ-i munkatîmıdır, yoksa istisnâ-i muttasıl mıdır?" diye sorulursa, biz deriz ki: Bu hususta Keşsâf sahibi şöyle der: "Eğer bu istisna ifâdesindeki "kavm" kelimesinden yapılmış bir istisna ise, munkatî olur. Çünkü, o kavim günahkâr olmakla tavsif edilmiştir. Halbuki, Lût ailesi ise, günahkâr ve mücrim değildir. Bu demektir ki, cinsler farklı olmuştur. Bu sebeple, istisnanın munkatt olması gerekir. Yok, eğer bu istisna, (......) kelimesinin tahtında bulunan zamirden yapılmış bir istisna ise, o zaman muttasıl bir istisna olur. Buna göre sanki, "Biz, sırf Lût ailesi müstesna, hepsi günahkâr ve mücrim olan bir kavme gönderildik" denilmiş olur. Bu tıpkı,"Fakat orada, müslümanlardan bir ev (halkın)-dan başkasını da bulamadık" (Zariyat, 36) ayeti gibidir." O, sözüne devamla şöyle der: "Yapılan, farklı bu iki izaha göre, mana da farklı olur. Çünkü, istisnâ-i munkatîda, Lût ailesi, gönderilmenin hükmünün dışında tutulmuştur. Çünkü bu takdire göre melekler sadece, mücrim olan o kavme gönderilmiş olup, Lût ailesine ise, asla gönderilmemiş olur. Ama, istisnâ-i muttasıl'da ise, melekler, hepsine gönderilmiş olur; böylece de, onlar mücrimleri helak etmiş, ama Lût ailesini ise kurtarmış olurlar."
Ayetteki "Biz onları, hepsini mutlaka kurtarıcılarız" ifâdesine gelince, bil ki, Hamza ve Kisâî, şeddesiz olarak müncûhum diye okurlarken, diğer kıraat imamları şeddeli olarak müneccûhum okumuşlardır ki, bunlar iki kullanıştırlar. Ayetteki, "Karısı müstesna" ifâdesine gelince, Keşsâf sahibi şöyle demiştir: "Bu, ifâdesindeki mecrûrolan hüm zamirinden istisnadır. Bu, istisnadan yapılan bir istisna nev'inden değildir. Çünkü, istisnadan yapılan istisnadan, ancak hüküm birliği olan yerlerde olur. Bu meselâ şayet, "Biz, Lût ailesi hariç, onları helak ettik. Lût ailesinden de, hanımı hariç" denilmiş olsaydı, istisnadan, istisna babından olurdu. Bu meselâ, hanımını boşayan kimsenin, "Sen üç talâkla boşsun; ikisi hariç; biri hariç" demesi gibidir. Ve yine bu, bir kimseye olan borcunu kabul eden kimsenin, "Falancaya on dirhem borcum var. Ancak, üç dirhemi hariç. Bir dirhemi hariç.." demesi gibidir. Ama bu ayette, iki hüküm de farklı farklıdır. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, "Lût ailesi, bunun dışında"ifâdesi, ya ürsilna (gönderildik)" yahut ta mücrimin (günahkârlar)" ifadesiyle alâkalıdır; "karısı müstesna" ifâdesi ise, her durumda müncûhum (hepsini mutlaka kurtaracağız)" ifadesiyle alâkalıdır. Binâenaleyh artık nasıl olur da bu; istisnadan yapılmış bir istisna sayılabilir?
Hazret-i Lût'un Karısının Helak Olanlardan Olması
Ayetteki "biz onun, mutlaka geride kalan kimselerden kalmasını takdir ettik" buyruğuna gelince, bu hususta birkaç mesele vardır:
Takdir Kelimesinin Manası
Bil ki, "takdir" kelimesi Arapça'da, bir şeyi başka bir şeyin miktarı ve ölçüsüne göre yapmak, kılmak, meydana getirmek demektir. Nitekim "Bunu, o şeyin miktar ve ölçüsüne göre yap, meydana getir; takdir et!" manasına, (......) denilir. Yine "Kâfi miktarda kıldı, yaptı, takdir etti' manasında "Allah, rızıkları takdir etti" denilir. Daha sonraysa takdir, kaza ve hükmetmek manasıyla da tefsir edilmiştir. Nitekim, "Allah ona bunu hükmetti" denilmektedir. Yine, "Onu, hayır ve şer hususunda, kafi gelecek bir miktara göre meydana getirdi" manasında olmak üzere, denilir. Yine, bu tabirin manasının, "yazdık, hükmettik" şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür. Zeccâc, bunun "tedbir ettik" manasına geldiğini söylemiştir ki, bütün bu manalar birbirine yakın şeylerdir.
İkinci Mesele
Asım'ın ravisi Ebu Bekr, hem burada, hem de Neml sûresinde (Ayet, 57) şeddesiz olarak kadernâ okurken, diğer kıraat imamları her iki yerde de şeddeli olarak kaddernâ okumuşlardır. Vahidî şöyle der: "Arapçada, hem "Kadertu'ş-şey'e" hem de "Kaddertu'ş-şey'e" ifâdesi kullanılmaktadır. İbn Kesir'in "Biz takdir ettik" (Vakıa, 60) ayetini şeddesiz olarak Kadernâ okuması; Kisai'nin de (Ala, 3) ayetini kadere şeklinde okuması böyledir." O, sözüne devamla şöyle der: "Ama, bu manada şeddeli okumak, daha fazla kullanılmaktadır. Çünkü, Cenâb-ı Hak, "Onda gıdalar takdir etti" (Fussilet, 10) ve "O, her şeyi yaratıp ona bir nizam vermiş, onun mukadderatım tayin etmiştir",(Furkan, 2) buyurmuştur.
Üçüncü Mesele
Allah'ın Fiilinin Meleklere İzafesi
Birisi şöyle diyebilir: "Bu iş Allah'a ait olduğu halde melekler, nasıl olup da kendilerine izafe etmiş "Allah takdir etmiştir" dememişlerdir?"
Cevap: Onlar, bu sözü, Allah'a olan yakınlıkları ve O'nun has kulları olmalarından dolayı söylemişlerdir. Bu, tıpkı hükümdara yakın olan kimselerin, "Biz planladık, biz şunu emrettik" demeleri gibidir ki, aslında takdir eden ve emreden, onlar değil hükümdardır. Onlar, bu sözleriyle, o krala ne denli yakın olduklarını ifâde etmek istemişlerdir. İşte burada da böyledir. Allah en iyi bilendir.
Dördüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakak ki o, geride kalan kimselerdendir" buyruğu fiilinin mef'ûlü durumundadır. Buna göre mana, "Biz o kadının, onların helak olduğu gibi helak olması ve Lût'un ailesiyle birlikte kalıp da, kurtuluşa nail olanlardan olmaması için. onun ayrılıp da geride kalanlarla beraber kalmasını hükmettik" şeklindedir. Allah, en iyi bilendir.
Hazret-i Lût'un Tanımadığı Ziyaretçilerden Kuşkulanması
61–63. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:64
64. Âyetin Tefsiri
"Vaktâ ki, elçiler Lût'un ailesine geldi. (Lût) dedi ki: "Herhalde siz, tanınmamış bir zümresiniz." Onlar da: "Hayır dediler, biz sana onların, hakkında şekk etmekte oldukları şeyi getirdik Sana hak ile geldik. Biz, şüphesiz doğru söyleyenleriz".
Bil ki melekler, Hazret-i İbrahim'e, çocuğunun olacağı müjdesini verip, ona, kendilerinin, mücrim bir güruha azâb etmek için gönderildiklerini haber verince, bundan sona Lût ve ailesinin yanına gittiler. Halbuki Lût ve onun kavmi, onların Allah'ın melekleri olduğunu kestirememişlerdi. İşte bundan dolayı, Lût (aleyhisselâm) onlara,"Herhalde siz, tanınmamış bir zümresiniz" demişti. Bu ifâdenin tefsiriyle ilgili şu izahlar yapılmıştır:
1) Lût (aleyhisselâm) onları, tanınmamakla nitelemiştir. Çünkü, Lût (aleyhisselâm) onları tanıyamamıştı. Zira, onlar onun yanına birden girince, o bunu yadırgadı ve onların, kendisine bir kötülük yapmak için yanına girmiş olabileceklerinden endişelendi de, bu sözü söyledi.
2) O melekler, yüzleri güzel ve tüysüz, parlak delikanlılardı. Dolayısıyla Lût (aleyhisselâm), kavminin böylesi kimselerin peşine düşmesi sebebiyle, kavminin bunlara hücum edeceği endişesini duyduğu için bu sözü söyledi.
3) Nekire marifeliğin zıddıdır. O halde, Hazret-i Lût'un, ifâdesinin manası, "Ben sizi tanımıyorum, sizin hangi topluluktan olduğunuzu da bilmiyorum. Ne maksatla yanıma geldiğinizi de kestiremedim" şeklindedir. İşte Lût (aleyhisselâm) böyle deyince melekler, "Hayır dediler, biz sana onların,hakkında şekk etmekte oldukları şeyi getirdik" demişlerdir. Yani, "onların gelmesi hususunda şüphe ettikleri o azabı getirdik" demektir. Daha sonra da o melekler, bu ileri sürdükleri şeyi, "Sana hak ile geldik" ifadesiyle tekid etmişlerdir. Kelbi, buradaki "hak" sözüne, "hakkı, yani .azabı getirdik" anlamını verirken, bunun, "kendisinde şüphe edilmeyen kati, yakın, gerçek iş" anlamında olduğu da söylenmiştir ki bu iş, o topluluklara gelecek olan azâbtır. Daha sonra melekler, bu tekidli sözü de, "Biz, şüphesiz doğru söyleyenleriz" sözüyle tekid etmişlerdir.
Melekler Ailesini Erkenden Götürmesini İstiyor
65. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:66
66. Âyetin Tefsiri
"O halde gecenin bir kısmında, aileni yürüt. Sen de arkalarından git. Sizden hiçkimse arkasına bakmasın. Emrolunacağmız yere geçip gidini." Ona şu (kat'i) emri vahyettik: "Sabaha çıktıkları zaman, onların arkası mutlaka kesilmiş olacaktır".
(......) ifadesi, hem hemze-i kat' ile, hem de vasi hemzesiyle, "Esra" ve "sera" bablarından olmak üzere, "Fe esri" ve "fesri" şeklinde okunmuştur. Keşşaf sahibi, Iklîd sahibinden fe sir kıraatini de rivayet eder ki, "yürümek" manasındaki seyr masdarından gelir.kelimesi, gecenin sonu manasınadır.
Nitekim şair şöyle demiştir:
"Aç kapıyı ve yıldızlara bak (ey sevgili), üzerimizden, nice zifiri karanlık gece sonlan (geceler) geçmiştir" demiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın, emrinin manası, "Kızlarının ve ailenin peşine düş, onları takip et" şeklindedir. O'nun "Sizden hiç kimse arkasına bakmasın" buyruğunun şu faydaları vardır:
a) Bu, "Sizden, hiç kimse geride kalmasın; yoksa, kendisine azab isabet eder" anlamındadır.
b) Bu, "Onların başına inen belanın ne denli olduğunu görmemesi için" demektir.
c) Bu, "Koşmak ve arkada kalan şeylerle ilgilenmemek" anlamındadır. Bu, senin tıpkı, "işine çek git, başka bir şeye bakma" demen gibidir.
d) "Şayet orada, herhangi bir eşya veya meta kalacak olsa, o eşya sebebiyle kesinlikle dönmesin" demektir.
Cenâb-ı Hak, "Emrolunacağmız yere, çekip gidin" buyurmuştur. İbn Abbas bu emirden, Şam'ın kasdedildiğini söylerken, Mufadrial, bunun, "Cebrail'in size söylediği yere" anlamına geldiğini söylemiştir. Çünkü Cebrail (aleyhisselâm) onlara, halkı, Lût (aleyhisselâm)'un kavminin yaptığı şeyleri yapmayan belirli bir bölgeye çekip gitmelerini söylemiştir.
Allahü teâlâ "Ona şu (kat'î) emri vahyettik" buyurmuştur. Buradaki "kadâ" fiili, ilâ harfi cerri ile müteaddî olmuştur. Zira, burada, "variyettik" anlamındadır. Buna göre sanki, "Biz ona, onu kesinkes vahyetmiştik" denilmek istenmiştir. Bunun bir benzeri de "İsrailoğullarına şunu vahyettik" ayetiyle, "Sonra hükmünüzü bana infaz edin" (Yunus. 71) ayetidir. Daha sonra Cenab-ı Hak, bu kesin hükmünü, "Onların arkası, mutlaka kesilmiş olacaktır" buyruğu ile açıklamıştır. Bunun, önce mübhem bırakılıp sonra da peşinden açıklanması, o işin büyüklüğünü ve önemini göstermek içindir. A'meş, bu ifadenin başındaki (......) edatını müste'nef bir cümle olarak, kesre ile (......) şeklinde okumuştur. Buna göre sanki birisi, "O işi bize bildir, anlat" demiş de, bunun üzerine o da "Doğrusu, onların nesli kesildi" diyerek söze başlamıştır. İbn Mes'ûd'un kıraatine göre, bu ifâdenin başında, bir "dedik" takdir edilerek, kesre ile (......) şeklinde okunmuştur. Onların "arkası", "sonları"dır. Yani, "onların kökü, nesli kesilecek; geride onlardan hiç kimse kalmayacak" demektir. Ayetteki musbihîn kelimesine gelince, bu, "Sabah zuhur ettiği zaman..." demektir.
Şehir Halkının Başına Gelenler
67–76. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:77
77. Âyetin Tefsiri
"Şehir halkı sevine sevine geldi. Lût dedi ki: "Hakikat şu ki, bunlar benim misafirlerimdir. Binâenaleyh, beni rüsvây etmeyin. Allah'dan korkun. Beni tasalandırmayın." "Biz seni, elâlemin işine karışmaktan men etmedik mi?" dediler. Lût şöyle dedi: "Eğer, dediğinizi yapacaksanız, işte bunlar, kızlarım." Senin ebedî yâd-ı cemîlirie yemin ederim ki, onlar sarhoşlukları içinde, muhakkak ki serseri bir halde idiler. Derken onları, işrâk vaktine girdikleri sırada, o korkunç ses yakalayıverdi. Hemen oranın üstünü altına getirdik. Tepelerine de, balçıktan pişirilmiş bir taş yağdırdık. Elbette bunda, fikri ve firaseti olanlar için ibretler vardır. Muhakkak o (şehrin harabeleri), bir yol üstünde (hâlâ) durmaktadır. Bunda iman edenler için, muhakkak ibret vardır".
Bil ki, şehir halkıyla kastedilenler, Lût'un kavmidir. Ayet-i kerimede, onların gelmiş olduğu yere delâlet eden bir şey bulunmamaktadır. Ancak ne var ki kıssa, onların Lût'un evine geldiklerine delâlet eder. Denildiğine göre, melekler çok güzel idiler; güzellikleri hemen yayıldı ve Lût'un kavmine kadar ulaştı. Yine, bunun onlara, Lût'un karısının haber verdiği de söylenmiştir. Kısaca, Lût'un kavmi, Lût'un yanına tüysüz üç oğlan geldi. Onlardan daha güzel yüzlü ve güzel biçimli olanını hiç görmedik" der ve bu güzel yüzlü kimseleri istemek üzere, Lût'un evine giderler. "İstibşâr" sevinç ve sürür izhâr etmektir. Onlar, misafirlerini kastedip, arzuladıklarında Lût onlara iki şey söyler;
Birinci Söz: Lût onlara, "Hakikat şu ki, bunlar benim misafirlerimdir. Binâenaleyh, beni rüsvay etmeyin " demiştir. Arapça'da, bir kimse birisine, kendisi sebebiyle ona utanç ve rüsvaylığın ârız olacağı, onu utandıracak bir şey yaptığı zaman, "Fedahahü-yefdahuhû-fedhan-fedîhaten" denilmektedir. Buna göre ifâdenin manası şöyle olur: "Misafirlere ikramda bulunmak gerekir Ama siz onlar için kötülük dileyince, bu beni küçültür, beni utandırır." Sonra, o sözünü, "Allah'dan korkun ve beni rüsvay etmeyin" ifadesiyle teîkîd etmiştir. Onlar ise Lût (aleyhisselâm)'a "Siz seni, elâlemin işine karışmaktan men etmedik mi?" diyerek cevap vermişlerdir. Buna göre mana şu şekilde olur: "Biz seni daha önce, onunla fuhuş yapmayı murad ettiğimizde, herhangi bir kimse hakkında bizimle konuşmaktan nehyetmemiş miydik?"
Hazret-i Lût (aleyhisselâm)'un söylediği ikinci söz "Eğer dediğinizi yapacaksanız, işte bunlar kızlarım" demesidir. Bundan muradın, onun kendi kızlarının olduğu söylendiği gibi, yine bundan muradın kavminin bütün kadınları olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir ümmetin peygamberi, onların babası gibidir. Bu, tıpkı, "O peygamber, müminlere öz nefislerinden evlâdır. Onun zevceleri de (mü'minlerin) anneleridir" (Ahzab, 6) ayetinde olduğu gibidir. Ubeyy b. Ka'b'ın kıraatinde, bu ayette, "O da onların babasıdır" ilavesi bulunmaktadır. Bu konularda geniş izah, daha önce Hûd sûresinde geçmişti.
Allah'ın, Peygamberin Ömrüne Kasem Etmesi
Ayetteki "Senin ebedî yâd-i cemîline yemin ederim ki, onlar sarhoşlukları içinde, muhakkak ki serseri bir halde idiler" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) ve (......) (ömür) kelimeleri aynı manadadırlar. Uzun ömürlü olması ümid edilerek, adama da "Amr" denilmiştir. Şâir İbn Ahmer'in şu sözü de bu manadadır:
"Gençlik (elden) gitti ve ömür eskidi (bitti)."
Arapça'da, "Adam çok yaşadı, uzun ömürlü oldu" anlamında, 'Amara er- racülü-ya'muru-'umrân ve 'amran" denilir. Araplar, bu kelimeye yemin ettikleri zaman, sadece ayn harfini feth al ayarak, "le-'amruke" ve " 'amruke" derler. Zeccâc, "Çünkü fetha, Araplara daha kolay geliyordu. Onlar yemin ederlerken, daha çok, "le-'amri" ve "le-'amruke" diyorlar, böylece de en hafif kullanılışı tercih ediyorlardı" demiştir.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Senin ebedî yad-ı cemiline yemin ederim ki, onlar sarhoşlukları içinde, muhakkak ki serseri bir halde idiler" ifadesi hakkında iki görüş vardır:
1) Bundan murad şudur: "Melekler, Lût (aleyhisselâm)'a, "Yâd-ı cemîline yemin ederiz ki onlar sarhoşlukları içinde, yani azgınlıkları içinde, serseri ve şaşkın bir şekilde dolaşmaktalar. Daha nasıl senin sözünü kabul eder ve nasihatini dinlerler?" demişlerdir."
2) Buradaki hitab, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e olup, Cenâb-ı Hak, başka hiç kimsenin hayatına yemin etmemişken, Onun hayatına yemin etmiştir. Bu da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Allah katında mahlûkatın en şereflisi olduğuna delalet eder. Nahivciler, mübteda olduğu için, "le-amruke" kelimesinin merfû olup, haberinin mahzûf olduğunu söylemişlerdir ki bu, "senin ömrün, benim yemin ettiğim şeydir" takdirindedir ve haber hazfedilmiştir. Çünkü sözden, bu haber anlaşılmaktadır. Öte yandan, kasem ifadelerinde, fiil düşmektedir. Mesela "Allah'a (yemin ederim) ki mutlaka yapacağım" cümlesi gibi. Bu aslında "Allah'a yemin ederim ki" takdirindedir. Muhatab "billahi" lafzından, senin yemin ettiğini anladığı için, bu fiil düşmüştür.
Daha sonra Cenab-ı Hak, "Derken onları... o korkunç ses yakalayıverdi" buyurmuştur. Yani onları Cebrail (aleyhisselâm)'in sayhası (sesi) yakalayıverdi" demektir. Dil alimleri (meânî alimleri) şöyle demişlerdir: "Ayette o sayhanın, Cebrail'e ait olduğunu gösteren açık birşey yok. Eğer bu, kuvvetli bir delil ile sabit olursa, kabul edilir. Aksi halde, ayette, onların başına büyük ve helak edici bir sayhanın gelmiş olmasından başka bir mana yoktur.
Ayetteki müşrikin "işrâk vaktine erdikleri sırada" kelimesine gelince: Arapça'da doğu yönünden doğan ve gelen herşey için,deyimi kullanılır. Yine Arapların "Biri doğdu" manasındaki şeklindeki deyimleri de bu kabildendir. Buna göre, müşrikin ifadesi, "sabah vaktine girdikleri zaman" anlamına gelir. Arapça'da bir kimse, güneşin doğduğu zamana ulaştığı vakit, "i deyimi kullanılır.
Bil ki ayet-i kerime, Allahü teâlâ'nın onları üç çeşit azabla cezalandırdığına delalet etmektedir:
1) Görülmemiş korkunç bir sayha.
2) O beldenin altının üstüne getirilmesi.
3) Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırılması... İşte bütün bunların tefsiri Hûd sûresinde geçmişti.
Feraset Ehlinin Sezgisi
Allahü teâlâ daha sonra, "Elbette bunda fikri ve feraseti olanlar için, ibretler vardır" buyurmuştur. Arapça'da, "Onda bir hayır işareti gördüm, onda bir hayır sezdim" manasında olmak üzere, denilir. Alimlerin ayetteki "mütevessimin" ile ilgili farklı tefsirleri vardır: Bunun, "Feraset sahibi olanlar", yahut "tahkîkî bir bakışla bakanlar", yahut "tefekkür edip, inceden inceye düşünenler", yahut "ibret alanlar", veyahut "basiret sahibi olanlar" manasına olduğu söylenmiştir. Zeccac ise: "Bu kelimenin Arapça'daki hakiki manası, "bakış ve incelemelerinde son derece ciddi ve sebatlı olup, eşyanın (herşeyin) alametini, vasfını ve özelliğini bilen kimselerdir" der. "Mütevessim" kelimesi, eşyanın hakikatına delalet eden, hususiyeti araştıran kimse anlamındadır. Nitekim "Onun hakikatini öğrendim ve gerçek hususiyetini anladım" manasında, dersin.
Allah Teâelâ daha sonra "Muhakkak o, bir yol üstünde (hâlâ) durmaktadır" buyurmuştur. Buradaki "o" zamiri, Lût kavminin beldesine râcîdir. Bu belde ise, daha önce (Hıcr. 67) ayetinde geçmişti. "Bir yol üstünde durmaktadır" ifadesi, "Bu beldeler ve bu beldelerdeki Allah'ın kudret ve gazabının tezahür eden eserleri (izleri), halâ ayakta duran, gidilip gelinmekle (işlek olan) bir yol üzerinde olup, silinmemiş ve kaybolmamıştır. Hicaz'dan Şam'a giden kimseler bu kalıntı ve eserleri görürler" manasındadır.
Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Bunda, iman edenler için muhakkak ki ibret vardır" buyurmuştur. Bu, "Allah'a iman edip, nebî ve resullerini tasdik eden heckes, bunun ancak Allahü teâlâ'nın, bu câhillerden nebilerinin intikamını almış olmasından dolayı olduğunu bilir. Allah'a iman etmeyenler ise bunu, âlemin hâdiseleri ve vakıalarına, yıldızların karşılıklı olarak birbirine yaklaşıp, felekî bağlantılarından doğan tesirlerine hamletmektedirler" demektir. Allah en iyi bilendir.
Eyke Mensupları
78. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:79
79. Âyetin Tefsiri
"Ashab-ı Eyke de cidden zâlim kimselerdi. Onun için onlardan da intikam aldık. İkisi de apaçık bir yol üzerindedir".
Bil ki bu, Hicr sûresinde zikredilen üçüncü kıssadır: Birincisi, Hazret-i Adem ile İblis kıssası; ikincisi, Hazret-i İbrahim ve Hazret-i Lût kıssası ve üçüncüsü de bu kıssadır. Eyke Ashabı, Şuayb (aleyhisselâm)'in kavmi olup, yeşillik, ağaçlı ve bol çayırlı bir beldenin ahalisi idiler. Şuayb (aleyhisselâm)'ı yalanladılar da, bunun üzerine Allahü teâlâ onları, gölgeli (bulutlu) bir günün azabı ile helak etti. Cenâb-ı Hak, bunların kıssasını Şuarâ sûresinde anlattı "Eyke" kelimesi, dalları birbirine girmiş, sık dallı ağaç demektir. Tıpkı "Şecerün" ve "şeceretün" gibi, aynı manada olmak üzere, "eykün" ve "eyketün" denilir. İbn Abbas (radıyallahü anh): "Eykü, sedir ağacıdır" demiştir. Kelbî ise, "Bu, su kıyısında, sık ağaçlıklı yer anlamındadır" der. Zeccâc: "Onlar, bol ağaçlı bir yerde oturan kimselerdi" demiştir. Vahidî: "Ayetteki "in" ve "lâm" edatları, te'kid manasında olup, bu İn şeddeli "inne"den muhaffeftir" demiştir.
Cenâb-ı Hak, "Onun için onlardan da intikam aldık" buyurmuştur. Müfessirler bu ifade hakkında şöyle demişlerdir: "Onların tepelerinde gün be gün iyice şiddetlendi. Sonra yeryüzü adeta onlar üzerine ateş olup tutuştu. Böylece son fertlerine kadar helak oldular."
Ayetteki, "innehumâ" (ikisi) kelimesi hakkında iki görüş vardır:
1) O ikisinden murad, Lût (aleyhisselâm) kavminin ve Ashab-ı Eyke'nin beldeleridir.
2) Bu, Ashab-ı Eyke ve Medyen'e râcîdir. Çünkü Şuayb (aleyhisselâm), bu iki beldeye peygamber gönderilmiştir. Allahü teâlâ, Ashab-ı Eyke'yi zikredince, bununla Medyen'e de işaret etmiş oldu. Bundan ötürü zamiri, her ikisine râcî olarak getirdi.
Ayetteki tabiri, "apaçık yol kıyısındadır" demektir. "İmâm", kendisine tabî olunulan şeydir. Nitekim Ferra ve Zeccâc: "Allahü teâlâ yola "imâm" demiştir. "Çünkü yola da uyulur ve tabî olunur" demişlerdir. İbn Kuteybe ise: "Çünkü misafir, varmayı arzu ettiği yere varıncaya kadar o yolu tutar ve ona tabî olur" demiştir. Mübin" kelimesi, hem "aslında açık, apaçık" manasında, hem de, "başkaları için açıklayıcı, iletici" manasında olabilir. Çünkü yol, maksada ulaştırır" açıklayıcı olur.
Ashab-ı Hicr
80–83. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:84
84. Âyetin Tefsiri
"Andolsun ki Ashab-ı Hicr de peygamberlerini yalanlamışlardı. Biz onlara ayetlerimizi vermiştik, ama onlar bunlardan yüz çevirdiler. Onlar, dağlardan emin emin evler yontup oyarlardı. Derken onları dahi sabaha girdikleri bir sırada, o korkunç ses yakalayıverdi. Kazandıkları o şeyler de, kendilerine hiçbir fayda vermedi"
Bu, sûredeki dördüncü kıssadır ve Salih (aleyhisselâm)'in kıssasıdır. Müfessirler şöyle demişlerdir: "Hicr" Semüd Kavmi'nin oturduğu vadinin adidir. "Mürselîn" (peygamberler)den murad, sadece Hazret-i Salih (aleyhisselâm)'dir. Muhtemeldir ki o kavim, Brahman idiler ve peygamberleri toptan inkâr ediyorlardı.
Mucize Deve
"Biz onlara ayetlerimizi vermiştik" ifâdesindeki ayetlerden murad, o dişi devedir. Çünkü o dişi devede, bir kayadan çıkması, son derece büyük oluşu, kayadan çıktığında hamile olduğunun açıkça belli oluşu ve sütünün çok bol oluşu gibi, birçok mucizeler bulunmakta idi. Bu dişi deve Salih (aleyhisselâm)'in bir mucizesi ise de, onlara (o kavme) nisbet edilmiştir. Çünkü bu, onların peygamberlerinin mucizesidir, (dolayısı ile onlarındır). Ayetteki "Onlar, bunlardan yüz çevirdiler" ifadesi, araştırma ve istidlalde bulunmanın vâcib; taklidin ise ayıp olduğuna delalet eder. Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, dağlardan... evler yontup oyarlardı" ifadesine gelince, bu yontma işinin nasıl olduğunu, A'râf sûresi (74. ayette) zikretmiştik. Ayetteki, "emin emin" tabiri, "Allah'ın azabından kendilerini emin hissederek" demektir. Ferra: "Bu, tavanlarının tepelerine uçmasından kendilerini emin hissettiler" demektir" demiştir.
Ayetteki, "Kazandıkları o şeyler de kendilerine, hiçbir fayda vermedi" ifadesi, "Bu, dağlan yontup ev yapmaları ve mal toplamaları, onlardan bu zarar ve belayı giderememiştir" demektir. Allah en iy ibilendir.
Kâinat Boşuna Yaratılmadı
85. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:86
86. Âyetin Tefsiri
"Gökleri, yeri ve aralarındaki şeyleri biz hak olmayarak yaratmadık. Elbette o saat gelecektir. Şimdilik sen aldırış etme, güzel (ve tatlı muamelede) bulun. Şüphesiz ki senin Rabbin, hakkıyla yaratan, kemaliyle bilendir".
Bil ki Allahü teâlâ kâfirleri helak ettiğini anlatınca, sanki, "Helak ve azab, Kerim ve Rahim Allah'ın şânına nasıl yakışır!" denilmiş de, buna "Ben mahlûkatı, ibadet etsinler ve taatta bulunsunlar diye yarattım. Dolayısı ile bunlar, o taat ve ibadeti bırakıp, yüz çevirince, hikmetim gereği onları helak etmek ve yeryüzünü onlardan temizlemek gerekti" diye cevap vermiştir. Bu ilgi son derece güzeldir, fakat bu izah Mu'tezile'nin görüşüne göre doğru olur. Cübbâî şöyle der: "Bu ayet, Allahü teâlâ'nın gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki herşeyi ancak hak olarak yarattığına delalet eder. Hak olduğu için de batıl ve boş olmaz. Çünkü batıl olarak yapılan ve batıl olsun diye yapılan hiçbirşey hak olamaz ve hak olarak yaratılmış olmaz. Bunun böyle olmasından, Allahü teâlâ'nın gökler ve yer arasında yaratmış olduğu küfür ve isyanların pek çoğunun batıl olduğunu iddia eden Cebriyye (ehl-i sünnet?) mezhebinin batıl olduğu anlaşılır."
Bil ki ehl-i sünnet alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Bu ayet, kulların fiillerinin yaratıcısının da Allahü teâlâ olduğuna delalet eder, çünkü bu ayet gökleri, yeri ve bunlar arasındaki herşeyi Allah'ın yarattığını göstermektedir. Kulların fiillerinin, göklerle yer arasında olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh kulların fiillerinin yaratıcısının da Hak Sübhanehû ve Teâlâ olması gerekir."
Ayetin daha önceki kısımla münasebet ve ilgisi hususunda bir başka izah da şudur: Bu kıssaların Kur'ân'da zikredilmelerinin gayesi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, kavminin hakkı tanımamalarına karşı sabra teşviktir. Çünkü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), geçmiş ümmetlerin de, Allah'ın peygamberlerine böyle yanlış ye ters muamelelerde bulunduklarını dinlediğinde, kavminin hakkı tammayışına ve taşkınlığına sabretmesi kolaylaşır. Sonra Allahü teâlâ, geçmiş ümmetlere de azablar indirdiğini beyan buyurunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Elbette o saat gelecektir" buyurmuştur. Bu, "Allah senin için, Kıyamette düşmanlarından intikam alacak, senin hasenatına ve onların günahlarına karşılık verecektir. Çünkü O, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak, adalet ve insaf için yaratmıştır. Binâenaleyh senin işini ihmal etmesi, O'nun hikmetine nasıl uygun düşer?" demektir.
Batıl Ehline Aldırmamak
Hak teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kavminin eziyetlerine karşı sabra davet edince, bunun peşinden de, onların günah ve kusurlarına aldırmamasını emrederek, "Şimdilik sen aldırış etme" buyurmuştur. Bu, "Onlardan vazgec ve onlardan sana gelen şeylere sabır ve müsamaha ile karşılık vererek ve görmemezlikten gelerek güzel bir biçimde yüz çevir" demektir.
Müsamaha Ayetleri Mensuh Değildir
Bu ifadenin, seyf (cihad) ayetleri ile mensûh olduğu söylenmiştir, ama bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu ayetin maksadı, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, güzel huyunu, affını ve müsamahasını göstermesini istemektir. Binâenaleyh daha nasıl bu mensûh sayılabilir?
Sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki senin Rabbin, hakkıyla yaratan, kemâliyle bilendir" buyurmuştur. Bu, "Allah mahlûkatı, böyle olacaklarını bilmesine rağmen farklı karakter ve huylarda yaratmıştır. Binâenaleyh durum böyle olunca, O, onları bu farklılığı bile bile böyle yaratmıştır" demektir. Ehl-i sünnetin görüşüne göre, Allahü teâlâ sırf böyle dilediği için ve meşî'etinden dolayı böyle yapmıştır; Mu 'tezile'ye göre ise, sırf maslahat ve hikmetinden ötürü böyle yaratmıştır. Allah en iyi bilendir.
Allah'ın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Üzerindeki Nimetleri
87. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:88
88. Âyetin Tefsiri
"Andolsun ki biz sana Seb'ül-Mesanfyi (tekrarlanan yediyi) ve şu Kur'ân-ı Azim'i verdik. Sakın, birtakımlarını faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikip uzatma. Onların karşısında tasalanma. Mü'minler için de tevazu kanadını indir"
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, kavminin eziyyetine karşı sabra davet edip, ona, güzel ve tatlı muamelede bulunmasını emredince, bunun peşisıra, Hazret-i Muhammed'e verdiği büyük nimetleri zikretmiştir. Çünkü insan, üzerindeki nimetlerin çokluğunu hatırlayınca, affetmesi ve müsamahalı olması kolaylaşır. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
es-Seb'ul-Mesâni
Bil ki ayetteki "sana... yediyi... verdik" ifadesinin, "Yedi ayet, yedi sûre ve yedi fayda" manalarına gelmesi muhtemeldir. Ayetin lafzında, bunlardan birine belirli olarak delalet eden birşey yoktur. Ayetteki "mesânî" kelimesi cemidir ve müfredi, lafzıdır. "Mesnât", ikilenen şey demektir, yani ikili kılınan, tekrarlanan her şey demektir. Bu, bir şeyi eğip, ona bir ikincisini kattığında söylediğin, (o şeyi ikiledim) sözünden alınmıştır. Hayvanın diz kapaklarına ve dirseklerine, "mesânî" denmesi de bundan ötürüdür. Çünkü bunlar, pazu ve uyluklarla, ikilenmiş, katlanmıştır. Vadinin büküntülerine ve dönemeçlerine de "mesânî" denir. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki, tabiri, "ikilenen şeyler cinsinden olan yedi şey" demektir. Bu kadarcık ifadenin mücmel olduğunda, ve bununla kastedilen mananın belirgin hale getirilmesi yolunun, bir başka delile dayanması gerektiğinde şüphe yoktur. Alimlerin bu hususta çeşitli görüşleri vardır:
es-Seb'ul Mesânî Fatiha Süresidir
Birinci Görüş: Bu, ekseri müfessirlerin görüşüdür: Buna göre, bu tabirle Fatiha sûresi kastedilmiştir. Bu, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, İbn Mes'ûd, Ebu Hureyre (radıyallahü anhnhüm); Hasan el-Basrî, Ebu'l-Âliye, Mücâhid, Dahhak, Sa'îd b. Cübeyr ve Katâde'nin görüşüdür. Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Fatiha'yı okumuş ve "es-Seb'ul-Mesânî budur" demiştir. Bunu, Ebû Hureyre (radıyallahü anh) rivayet etmiştir. Fatiha'ya böyle denmesinin sebebi, yedi ayet oluşudur. Ona "Mesânî" (tekrarlanan) denilmesinin sebebine gelince, bu hususta pek çok izah yapılmıştır:
a) "O, her rek'atta okunur" manasında, her namazda tekrarlanır.
b) Zeccâc şöyle demiştir: "Fatiha'ya bu ad verilmiştir. Çünkü Fatiha kendisi ile birlikte okunan (zamm-ı sûre) ile katlanmıştır.
c) Fatiha'nın ayetleri "Mesânî" adını almıştır. Çünkü o, ikiye ayrılmıştır. Bunun delili, Hazret-i Peygamber'den rivayet edilen şu hadis-i kudsîdir: "Allahü teâlâ buyurmuştur ki: "Namazı (yani Fatiha'yi), kendim ile kulum arasında iki kısma ayırdım." Bu meşhur bir hadistir.
d) Fatiha'ya bu ad verilmiştir. Çünkü Fatiha, bir kısmı medh-ü sena, bir kısmı da duâ olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Çünkü Fatiha'nın ilk yarısı, Rubûbiyyet hakkıdır ki, bu övgüdür: ikinci yarısı da kulluğun hakkıdır ki, bu da duadır.
e) Fatiha'ya, bu ad verilmiştir. Çünkü o, bir kere Kur'an'ın nüzulünün başlangıcında Mekke'de, bir kere de Medine'de olmak üzere iki kere nazil olmuştur.
f) Fatiha'ya bu ad verilmiştir. Çünkü onun ifâdeleri tekrarlanmıştır. Rahman ile Rahim, İyyake na'büdü ile iyyâke nesta'în, sırata'l-müstakîm ile sırata'llezine ifadeleri Hazret-i Ömer'in kıraatine göre,"Gayri'l-mağdûbi aleyhim" ile "Gayrid-dâllîn" ifadeleri.
ğ) Zeccâc şöyle der: "Fatiha'ya, Allah'ı medh-ü senâ'yı içine aldığı için "Mesânî" ismi verilmiştir. Bu medh-ü sena da. Allah'a hamd, O'nun tevhidi, O'nun melik ve mâlik oluşudur.
Bu Tabirin Fatiha Sayılması Halinde Çıkan Hükümler
Bil ki biz, ayetteki ifadesini Fatiha sûresi manasına aldığımızda, ortaya birçok hüküm çıkar:
Birinci Hüküm: Kâdî, Ebu Bekir el-Esamm'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "İbn Mes'ûd (radıyallahü anh), Fatiha'yı, Kur'ân'dan değildir fikri ile, özel mushafına yazmamıştır."
Ben derim ki: Belki de İbn Mes'ûd'un bu husustaki delili şu idi: "Seb'û'l-Mesânî" ile Fatiha'nın kastedildiği sabit olup, Cenâb-ı Hak bu ayette, bu tabiri "Kur'ân-ı Azim" kelimesi üzerine atfedip ma'tûf ve ma'tûfun aleyh birbirinden başka şeyler olunca, Seb'ul-Mesânî'nin, Kur'ân'dan başka birşey olması gerekir. Fakat bu, "Hatırla o zamanı ki biz, peygamberlerden misâklarını almıştık. Senden de, Nûh'dan da (Ahzâb, 7) ayeti ile müşkillik arzeder. "Kim Allah'a, meleklerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa" (Bakara, 98) ayeti de böyledir. Hasmın bunu şöyle cevaplaması mümkündür: "Bu ayetlerde önce küll (bütün) zikredilmiş, sonra onun kısımlarının en şereflisi olan bazı parçaları, ona atfedilmiştir. Fakat birşey zikredilip, sonra ona ("ve" diye) başka birşey atfedildiğinde, önce zikredilen, ikinci olarak zikredilenden başta olmuş olur. Bu adette de Cenab-ı Hak, önce "Seb'an mine'l-mesani"yi zikretmiş, sonra ona Kur'ân-ı Azîm'i atfetmiştir. Binâenaleyh, bu ikisi arasında "başkalığın" bulunması (yani bunların iki ayrı şey olması) gerekir." Buna verilecek doğru cevap şudur: Birşeyin parçası, onun bütününden başkadır. Binâenaleyh bu kadarcık bir başkalık, atfın yerinde olabilmesi için niçin yeterli olmasın? Allah en iyi bilendir.
İkinci Hüküm: Ayetteki, "Seb'an mine'l-mesânî" ifadesinden kastedilen Fatiha sûresi olunca, bu, Fatiha sûresinin şu iki açıdan Kur'ân sûrelerinin en faziletlisi olduğuna delâlet eder:
1) Kur'ân'ın bir parçası olmasına rağmen, bunun Kur'ân'la beraber ayrıca ve özellikle zikredilmesi, onda bulunan bir şeref ve faziletten ötürü olması gerekir.
2)Allahü teâlâ bu sûreyi iki kere indirdiğine göre, bu, Fatiha'nın daha faziletli ve kıymetli olduğuna delalet eder.
Bunu böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Ömrü boyunca bütün namazlarında bu sûreyi okumaya devam edip, hiçbir namazında, bunun yerine başka bir sûreyi okumadığını bildiğimize göre, bu durum, mükellefin, namazlarında Fatiha'yı okumasının, diğer Kuran ayetlerini bunun yerine koymamasının ve böyle bir değiştirmekten sakınmasının gerekli ve farz olup, değiştirmesinin büyük bir hata olacağına delalet eder. Allah en iyi bilendir.
En Uzun Yedi Sûre Sayanlar
İkinci Görüş: "Sebû'l-Mesânî' ile, yedi uzun sûre kastedilmiştir. Bu, İbn Ömer (radıyallahü anh) ile bir rivayete göre de Sa'îd b. Cübeyr ve Mücâhid'in görüşüdür. O yedi uzun sûre, Bakara, Al-i İmran, Nisa, Malde, Enam, Araf ve Tevbe ile birlikte Enfal sûreleridir. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Bu surelere "Mesânî" ismi verilmiştir. Çünkü farzlar, cezalar, darb-ı meseller ve ibret alınacak (kıssalar) bu surelerde tekrar tekrar gelmiştir." Rebî, bu görüşü benimsemez ve şöyle der: "Bu ayet Mekkî'dir, halbuki bu yedi sûrenin çoğu Medenî'dir. Onlardan hiçbirşey Mekke'de nazil olmamıştır. Binâenaleyh bu ayeti bu manaya almak nasıl mümkün olabilir?"
Bazıları bu müşkile şöyle cevap vermişlerdir: Allah, Kur'ân'ın tamamını önce birinci semaya indirmiş, sonra onu oradan, parça parça Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirmiştir. Binâenaleyh Allah onu birinci (bize en yakın) semaya indirip, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indireceğine hükmedince, henüz ona birşey inmemiş olsa bile, inmiş gibi olur.
Birisi çıkıp şöyle diyebilir: Allahü teâlâ "Andolsun ki biz sana Seb'u'l-Mesânfyi verdik" buyurmuştur. Bu, ancak onlar Hazret-i Peygamberin eline geçtiğinde söylenebilecek bir sözdür. Ama Allah'ın Kur'ân'ı toptan birinci semaya indirip, henüz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ulaşmamış olunca, bu hususta bu sözün söylenmiş olması doğru olmaz. Ama "Allahü teâlâ, onu Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indireceğine hükmedince, bu, onun üzerine inmiş gibi olur" şeklindeki söze gelince, bu izah zayıftır. Çünkü henüz indirilmemiş bir şeyin, indirilmiş gibi kabul edilmesi zahire muhaliftir.
Orta Uzunluktaki Sûreler Sayanlar
Üçüncü Görüş: "Seb'ûl-Mesânî" ile seb-i tıval ile ayet sayısı yüz civarında olan sûrelere göre, ayet sayısı daha az olan, ama mufassal sûrelere göre de ayet sayısı daha çok olan sûreler kastedilmiştir. Bu görüşü, bazı âlimler tercih etmiş ve buna Sevbân'ın rivayet ettiği şu hadisi deli) getirmişlerdir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allahü teâlâ bana, Tevrat'a karşılık yedi uzun sûreyi, incil'e karşılık mfûnu (yüz ve civarında ayet sayısına sahip sureleri), Zebur'a karşılık Mesânfyi verdi ve Rabbim beni, mufassal sûreleri vererek üstün kıldı, (onlardan fazlasını verdi Benzeri bir hadis: Mrimî, Fezâilü'l-Kur'ân, 17 (Z/463). buyurmuştur. Vahidî: "Bu sûreleri, "Mesânî" diye adlandırmak, tıpkı uzun sûreleri "Mesânî" diye adlandırmak gibidir" demiştir. Ben derim ki: Bu açıklamanın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından yapıldığı doğru ise, buna diyecek yok. Fakat bu rivayet sahih değil ise, bu görüş müşkillik arzeder. Çünkü "Seb'u'l-Mesânı" denen şeyin, diğer surelerden faziletli olması gerektiğini açıklamıştık. Halbuki âlimler, bu görüştekilerin "Mesânî" diye adlandırdıkları sûrelerin, başka sûrelerden daha faziletli olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh "Mesânî"yi bu manaya almak imkânsızdır.
es-Seb'ul-Mesânî, Kur'ân Demektir
Dördüncü Görüş: "Seb'ui-Mesânı "ile bütün Kur'ân kastedilmiştir. Bu, ondan gelen bir rivayete göre, İbn Abbas'tan nakledilmiş olup, aynı zamanda Tâvus'un görüşüdür. Bu görüşün delili, "Allah kelâmının en güzelini müteşâbih ve mesânî olarak indirmiştir" (Zümer, 23) ayetidir. Allahü teâlâ, bu ayette bütün Kur'ân'ı "Mesânî" olarak nitelemiştir. Bu görüşde olanlar, ayetteki "yedi" ve "Mesânî" sözü ile ne kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Buradaki "yedi" hakkında şu izahları yapmışlardır:
1) Kur'ân, yedi bölümdür.
2) Kur'ân, yedi çeşit ilmi ihtiva etmektedir. Tevhîd, nübüvvet, maâd, kazâ-kader, âlemin ahvâli, kıssalar ve teklifler.
3) Kur'ân, emir, yasak, haber (verme), istihbar (haber sorma), nida, kasem ve meseller gibi şeyleri kapsamaktadır. Kur'ân'ın tamamını "Mesânî" diye vasfetmeye gelince, Kur'ân'da tevhîd, nübüvvet ve mükellefiyetin delillerinin teki arlanmasından dolayıdır.
Bu görüş de zayıftır. Zfra, şayet bu ifâdeyle, Kur'ân'ın tamamı kastedilmiş olsaydı, o zaman, Cenâb-ı Hakk'ın aynı ayetteki, "ve şu Kur'ân-ı Azim 'i verdik" buyruğunun, bir şeyin yine kendisine atfedilmiş olması gerekirdi ki, bu caiz değildir.
Buna, şu şekilde de cevap verilmiştir: Bu kelimenin başına, lafızlar farklı olduğu için, atıf harfinin getirilmesi, güzel ve yerinde olmuştur. Nitekim şair de: "Muazzam, yiğit oğlu yiğit, en sıkışık ve tehlikeli yerde, alayın aslanı olan krala..." demiştir.
Bil Ki bu, bu beyitte geldiği için, her ne kadar caiz ise de, ancak ne var ki ulemâ, asıl olanın böyle olmadığı, bunun aksi olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
Beşinci Görüş: Ayetteki, "yedi" sözüyle, Fatiha sûresinin murad edilmiş olması caizdir. Çünkü Fatiha'nın ayet sayrsı yedidir. "Mesânr" sözüyle de, bütün Kur'ân'ın kastedilmiş olması caizdir. Buna göre ifadenin takdiri, "Andolsun ki biz sana yedi ayet verdik ki, bu Fatiha'dır; Fatiha da, Kur'ân demek olan, "Mesânî" cümlesindendir" şeklinde olur. Bu görüş, birincinin aynısı olup, aralarında pek az fark bulunmaktadır. Allah en İyi bilendir.
İkinci Mesele
Bu, ayetteki tabirindeki "min" lafzıyla alakalıdır. Zeccâc şöyle der: "Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
a) Bunun, teb'îz ifade etmesi. Buna göre kelamın takdiri, "Biz, sana andolsun ki, kendisiyle, Allah'a övgü ve senada bulunulan ayetler nevînden olan yedi ayeti verdik ve sana, Kur'ân-ı Azim'i de verdik" şeklindedir.
b) Bu edatın zâid olması da mümkündür. Buna göre mana, "Şana, "Mesânî" olan "yedi'yi verdik" şeklinde olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "O halde murdar olan putlardan kaçının"(Hacc,30) ayeti gibidir. Bu ayetin manası, "Pullardan kaçınınız" şeklinde olup, yoksa, "onların sadece bir kısmı pistir" manasında değildir. Allah en iyi bilendir.
Gözünü Dünyaya Dikme
Cenâb-ı Hak, "Sakın, birtakımlarını faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikip uzatma " buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ, peygamberine, dinî konulardaki nimetinin büyük olduğunu, ki bu ona, "Mesanî"den "yedi" ile Kur'ân-ı Azim'i vermiş olmasıdır, bildirince-, O'nu, dünyaya arzu duymaktan nehyetmiş ve ona arzu duyarak, iki gözünü ona doğru dikmekten sakındırmıştır. Gözü dikmenin ne demek olduğu hususunda birkaç görüş vardır:
Birinci Görüş: Buna göre, Hazret-i Peygamber'e sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Sana, Kur'ân-ı Azim verildi. Binâenaleyh, senin gönlün ve zihnin dünyaya yönelmekle meşgul olmasın." "Kur'an'ı teganni ile okumayan, (Kur'ân'ı dilinden düşürmeyen) bizden değildir' Buhâri, Tevhid. 44. hadisi de bu manadadır. Ebu Bekr şöyle demiştir: "Kime Kur'ân verilir de, o da, başkasına verilmiş olan dünyafiğı kendisine verilmiş olan Kur'ân'dan daha üstün görürse, büyük olanı küçültmüş; küçük olanı da gözünde büyütmüş olur."
Denildiğine göre, beldelerin birinde, Kurayza ve Nadîr yahudîlerine, kendilerinde çeşitli elbise, koku, mücevherat ve diğer eşyaların bulunduğu yedi kervan çıkagelir. Bunun üzerine müslümanlar: "Şayet bu mallar bizim olsaydı, biz bununla güç ve kuvvet kazanır, bunları Allah yolunda infâk ederdik" dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ onlara sanki, "Andolsun ki ben size yedi ayet verdim. Bunlar, bu yedi kafileden muhakkak ve muhakkak daha hayırlıdırlar" demiştir.
İkinci Görüş: İbn Abbas, bu ifâdenin manasının, "Kendisiyle, herhangi bir kimseyi üstün kıldığımız dünya metâını temenni etme!" şeklinde olduğunu söylemiştir. Vahidî de bu manayı izah ederek şöyle der: "Bir kimse, bakışını ve diğer hasselerini iyice devam ettirip diktiğinde, ancak iki gözünü o şeye uzatmış ve dikmiş olur. Bir şeye, gözünü dikip ona alabildiğince bakmak ise, o kimsenin onu arzuladığına ve beğendiğine, temenni ettiğine delâlet eder. Halbuki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), dünya metâından hoşuna gidebilecek şeylere, bu şekilde bakmıyordu. Rivayet olunduğuna göre o, Benî Müstalık'ın idrarları ve kığılan üzerine bulaşarak kurumuş olan davarlarına bakmış, bunun üzerine, elbisesini hemen yüzüne ve başına çekerek, bu ayeti okumuştur." O deve, sığır ve koyunların, idrar ve dışkılarının uylukları ve budları üzerinde kuruması ise, onların bahar mevsiminde besiye alınıp, böylece de et ve yağların fazlalaşması maksadının güdülmesinden dolayıdır ki, bu, en güzel besi biçimidir.
Üçüncü Görüş: Bazıları da, bu ifadenin manasının, "Kendisine dünyalık verilmiş olan hiç kimseye haset etme!" şeklinde olduğunu söylemiştir. Kadî, bu mananın uzak olduğunu, zira, herkesin haset etmesinin çirkin ve kötü olduğunu; hasedin, başkasının nimetinin yok olmasını istemek olduğunu; bunun ise, Allah'a itiraz etmek ve O'nun hüküm ve kazasını beğenmemek gibi bir şey olacağını; dolayısıyla bunu, herkesin yapmasının çirkin olacağını; bunun, sadece Hazret-i Peygamber'e. tahsis edilmesinin güzel olmayacağını söylemiştir.
Ayetteki "ezvâcen minhüm" ifadesine gelince, İbn Kuteybe bu kelimeye "Çeşitli kâfirler"manasını vermiştir, ez-Zevç kelimesi, Arapça'da kısım, çeşit anlamına gelir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "îman etmezlerse, onlar için tasalanma" buyurmuştur. Bu, "eğer onlar iman etselerdi, İslâm onlar sayesinde güçlenir ve onlar sayesinde mü'minler toparlanarak kalkınırdı" diye düşünme" demektir. Netice olarak diyebiliriz ki: Cenâb-ı Hak, "Sakın birtakımlarını faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikip uzatma" ifadesiyle, Hazret-i Peygamber'i, onların malına; "onlara tasalanma" ifadesiyle de, onların kendilerine iltifat etmekten ve kalbinde, onlara karşı herhangi bir saygı ve kıymet duygusu taşımaktan nehyetmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Mü'minler için de tevazu kanadım indir" buyurmuştur. "Hatada" fiilinin Arapça'daki manası, kaldırmanın, yükseltmenin zıddıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, Kıyameti vasfederken söylediği "Alçaltan yükselten" (Vakıa,3) ayeti de bu manadadır. Yani o Kıyamet, günahkârları alçaltın mutî kulları ise yükseltir, demektir. O halde, "hafd" kelimesinin manası, "düşürmek, alçaltmak" demektir. İnsanın kanadıysa, kollarıdır. Nitekim Leys, 'İnsanın kolları, onun kanatlarıdır" demiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Korkudan kanadını (ellerini) kendine kavuştur" (Kasas, 32) ayeti de bu manadadır. Kanattan alçaltmak, yumuşaklık, şefkat ve tevazudan bir kinayedir ki, bundan maksat ise, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Peygamber'i, kâfirlerin o zenginlerine iltifat edip onlara değer vermekten nehyedip, O'na müslüman fakirlere tevazu göstermesini emretmektir. Bunun bir benzeri de, "mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı, onurlu ve zorlu" (Maide, 54) ayetiyle, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabını vasfederken buyurduğu, "kâfirlere karşı çetin, sert, kendi aralarında merhametlidirler"(Fetih,29) ayetidir.
Peygamberin Uyarıcı Vasfı
89–90. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:91
91. Âyetin Tefsiri
'Ve de ki: "Şüphesiz ben, (evet) ben, açıkça uyaranım." Nitekim iş bölümü yapanlara, Kur'ân'ı parça parça yapanlara da (öyle azab) indirmiştik".
Bil ki Allahü teâlâ, peygamberine, dünyada zühdü ve mü'minlere kanat germeyi emredince, o kavme (müşriklere), "şüphesiz ben, (evet) ben, açıkça uyaranım" demesini de emretmiştir ki, bu ifadenin muhtevasına, O'nun hem nezir, uyarıcı olması; hem de, bütün teklifleri tebliğ etmesi dahildir. Zira, vacibin yapamamasından, haramın da yapılmasından dolayı ikâb, ceza terettüp eder. Binâenaleyh böylesi bir cezanın vaki olacağını bildirmek, "nezîr" (uyarıcı, sakındırıcı) sözünün muhtevasına girer. Yine onun muhtevasına, Hazret-i Peygamber'in, mükâfaat, cezâ, cennet ve cehennem mertebelerini beyan etmesi de dahildir. Cenâb-ı Hak, "nezîr" kelimesinin peşinden "mübîn" sözünü getirmiştir ki bu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, bütün bu hususlarda, yeterli ve tam bir açıklamada, beyanatta bulunduğunu; onun, eksiksiz deliller getirmiş olduğunu ifade eder.
Daha sonra Allahü teâlâ "Nitekim iş bölümü yapanlara... indirmiştik" buyurmuştur ki, bu ifadeyle ilgili iki bahis bulunmaktadır:
Muktesimtn Kelimesinin Tefsiri
Birinci Bahis: Alimler, muktesimîn'in kim olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu hususta da şu görüşler ileri sürülmüştür:
Bunlar İslâm Yolunu Kesmek İçin Çalışanlardır
Birinci Görüş: İbn Abbas şöyle demiştir: "Bunlar, insanları, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmekten alıkoymak için, Mekke yollarını bölüşerek oraları kesen kimselerdir ki, bunların sayıları kırk civarındaydı." Mukâtil İbn Süleyman, bunların hacc mevsiminde, Velîd İbn el-Muğîre'nin göndermiş olduğu kimseler olduğunu ve onların, 'Mekke'ye girmek isteyen kimselere, "Taşradan gelenleri aldatmayın, nübüvvet iddiasında bulunan (o Muhammed) mecnûndur!" diyerek, Mekke'nin sokak ve yollarını paylaşan kimseler olduğunu, onların, insanları Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, "O bir sihirbazdır, kâhindir, bir şairdir" diyerek uzaklaştırdıklarını; İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın, bu kimselere, rezil ve rüsvaylığını indirdiğini, böylece de onların İaşeler gibi geberdiklerini, söylemiştir ki, bu izaha göre ayetin manası, "Ben sizi, "muktesimîn"in başına gelenin bir mislinin de sizin başınıza gelmesinden sakındırıyorum" şeklinde olur.
İkinci Görüş: Bu, İbn Abbas'ın görüşü olup, ondan gelen rivayetlerin birisinde o, "Muktesimîn, yahudî ve hristiyanlardır" demiştir. Alimler, Allahü teâlâ'nın, yahudî ve hristiyanları, neden dolayı bu şekilde adlandırdığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak şöyle demişlerdir: Çünkü onlar Kur'ân'ı paramparça ederek, (ellerindeki) Tevrat'a uyana iman etmişler, uymayanı ise, kabul etmeyip inkâr etmişlerdir. Ikrime şöyle demektedir: "Zira onlar, Kur'ân'la alay etmek için Kur'ân'ı parçalamışlar; içlerinden bir kısmı, "Bu sûre benim içindir (benim hakkımdadır)";bir kısmı da, "şu sure de benim hakkımdadır" diyerek alay ediyorlardı." Mukatil İbn Hibban da: "Onlar Kur'ân'ı, kısımlara ayırarak, bazıları onun sihir, bazıları onun şiir, bazıları yalan ve uydurma, bazdan da onun, evvelkilerin efsaneleri olduğunu söylemiştir" demiştir.
Bunlar Kavm-i Salih'tir
Üçüncü Görüş: İbn Zeyd şöyle demiştir: "Bunlar, Salih (aleyhisselâm)'in kavmidir. Çünkü onlar, andlaşarak, "Ona ve ehline, muhakkak ki bir gece baskın yapalım" demişlerdi. Derken, melekler onları taşlamış, böylece de onları helak etmişlerdi. Buna göre "el-Muktesimîn" kelimesi "taksimat" kökünden değil, kasem, yemin kökünden olur ki, bu İbn Kuteybe'nin tercihidir.
İkinci Bahis:Cenâb-ı Hakk'ın, "kemâ enzelna" 'indirdiğimiz gibi" ifadesi, herhangi bir şeyin bu şeye teşbih edilmesini gerektirmektedir. O halde, o şey nedir?
Buna, şu iki şekilde cevap verilmiştir:
1) Kelamın takdiri, "inâdları ve cehaletleri yüzünden, Kur'ân'ın bir kısmının, Tevrat ve İncil'e uyduğu için, hakk olduğunu; bir kısmının da, onlara uymadığı için, batıl olduğunu söyleyip de, böylece Kur'ân'ı hak ve batıl diye iki kısma ayırmak suretiyle, onu paramparça eden Ehl-i Kitâb'a (azab) indirdiğimiz gibi, andolsun ki buna karşılık sana da, tekrarlanan yedi ayeti, "Mesani"yi ve Kur'ân-ı Azîm'i verdik" şeklindedir.
Buna göre şayet, "Böyle olması halinde, "müşebbeh" (benzetilen) ile "müşebbehun bih" (kendisine benzetilen) arasına daha nasıl, "Sakın birtakımlarını faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikip uzatma"(Hicr. 88) ifadeleri girebilmiştir?" denilirse, biz deriz ki:
Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, kavminin kendisini yalanlayıp ona düşmanlık yapmasına mukabil bir tesellî olunca, bu iki şeyin arasına, onu, onların dünyalarına ve dünyalıklarına iltifat etmekten ve onların küfürleri sebebiyle üzülmekten nehyetme gibi, teselliye medar ve dayanak olan şeyler, ifadeler girmiştir.
2) Bu sözün, Cenâb-ı Hakk'ın, "ve de ki: "Şüphesiz ben, (evet) ben, açıkça uyaranım" ifadesiyle ilgili olmasıdır.
Bil ki bu izah, ancak şu iki şeyden birisiyle tam ve kâmil olur:
a) Herhangi bir takdirin yapılabileceğini kabul etmek;
b) Ayette bir hazfin bulunduğunu söylemek. "İzmâr"a gelince, bu, kelamın takdirinin, "Ben sizi, Kur'ân'ı paramparça edenlere indirdiğimiz o azab gibi olan bir azabtan, apaçık bir biçimde inzâr edenim" şeklinde olmasıdır. Bu izaha göre, "müşebbeh" durumunda olan ve kendisine "müşebbehun bih" in delalet ettiği meful hazfedilmiş olur. Bu, senin tıpkı, "Güzellikte, ay gibi olanı gördüm" demen gibi olur ki bu, "Güzellikte ay gibi olan bir insan gördüm" demektir. Hazfe gelince, bu da, kâfin zâid olduğunun söylenmesidir. Buna göre kelamın takdiri, "8en, Kur'ân'ı paramparça edenlerin başına indirdiğimiz şeyden, sizi apaçık uyaranım" şeklinde olur. Kâfin ziyade olmasının, Kur'ân'da benzerleri bulunmaktadır. Bu da "Onun benzeri gibisi yoktur" (Şûra. 11) ayetidir ki, bunun takdiri, "Onun misli yoktur" şeklindedir. Bazıları da, ne böyle bir izmâr'a, ne de böyle bir hazfe ihtiyaç bulunmadığını; buna göre kelamın takdirinin, "Ben, apaçık bir uyarıcıyım. Yani, Kureyş'i, Kur'ân'ı paramparça edenlere indirdiğimiz azâb gibisinden sakındırıyor ve uyarıyorum" şeklinde olduğunu söylemişlerdir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Kur'ân'ı parça parça yapanlara da (öyle azab) indirmiştik" buyruğuna gelince, bununla ilgili iki bahis bulunmaktadır:
Birinci Bahis: Bu lafızla ilgili iki görüş bulunmaktadır:
a) Bu kelime, muktesimîn kelimesinin sıfatıdır.
b) Bu kelime mübtedâ, haberi ise, "...onlara muhakkak soracağız" (Hicr, 92) ifadesidir. Bu görüş, İbn Zeyd'e aittir.
İdin Kelimesinin Tefsiri
İkinci Bahis: Dil alimleri (......) kelimesinin müfredi hakkında, şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir:
Birinci Görüş: Bunun müfredi, tıpkı ve kelimeleri gibi şeklinde olup, aslı ('ıdvetun)'dür. Bu, bir şeyi paramparça ettiğin zaman söylediğin " 'Adaytu'ş-şey'e" deyiminden alınmıştır. O halde, o şeyin her bir parçasına, " 'ıdatun" denilir. Bu kelime, kendisinden, fitlin lâmu'l-fiili olan vâv'ın noksanlaşmış olduğu, (hazfedildiği) cinsten bir kelimedir. "Ta'dıye" cüzlere bölmek, parçalara ayırmak demektir. Nitekim parçalara, kısımlara ayırdığında, " 'Addaytu'l-cezûre ve'ş-şâte ta'dıyeten" "Deveyi ve koyunu kesip parçalara ayırdım, parçalara ayırmak" dersin. Hadis-i şerifte de, "Mirasta, ancak taksimatı kabul eden şeylerde parçalama, bölme olur" Beyhaki, es-Sünehü'i-Kübra, 10/133. buyurulmuştur. Yani, Kıymetli taş ve kılıç gibi, parçalanamayan şeylerde parçalama yoktur. O halde, Cenâb-ı Hakk "Kur'ân'ı parça parça yaptılar" ifadesiyle, onların, o Kur'ân'ı parçalayıp da, "Bu bir sihirdir; bu bir şiirdir; bu, öncekilerin efsaneleridir; bu, uydurulmuş şeydir" demelerini kastetmiştir.
İkinci Görüş: Bunun müfredi, " ıdatun" (Âlat) olup, aslı, " Adhatun dür. Araplar, iki hânın, bir arada bulunmasını ağır buldukları için, " 'ıdatun" demişlerdir. Nitekim onlar, "Şefetun" derler ki, bunun aslı, "Şefhetun" dür. Bunun delili, onların "Şâfehtu-Müşâfeten", "Ağız ağıza konuştun-Ağız ağıza konuşmak" demeleridir. Bazı görüşlere göre, "sene" (sene, yıl) kelimesinin aslı da, "senhe"dir. Bu kelime, "yalan" manasına gelen " 'Adh" (......) kelimesinden alınmıştır. "Yalandan kaçının ve sakının" Kenzu'l-Ummal, 3/4348. hadisi de bunun gibidir. İbnu Sikkît şöyle demiştir: "el-Adhu kelimesinin manası, bir kimsenin bir kimseye iftirada bulunarak, onda bulunmayan bir şeyi, onun hakkında söylemesidir." Bu, Leys'in rivayetine göre, Halil İbn Ahmed'in görüşüdür. Buna göre ayetinin manası, "Onlar, o "Kur'ân'ın uydurulmuş olduğunu kabul ettiler ve söylediler" şeklinde olur." "Idatun" kelimesi, kendisinden hazfedilen harften dolayı, cenvi müzekker salim vezninde cemilenmiş, böylece de, kendisinden hazfedilen şeye mukabil olsun diye vâv ve nûn ile çoğul yapılmıştır.
92–95. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:96
96. Âyetin Tefsiri
"İşte Rabbine andolsun ki onlara, topuna, yapmakta oldukları şeyleri elbette soracağız. Şimdi sen ne ile emrolunuyorsan, apaçık bildir. Müşriklere aldırış etme. Allah'la beraber diğer bir tanrı daha tanıyan o alaycılara muhakkak ki biz yeteriz. Onlar, yakında bileceklerdir".
Bu ayetlerle ilgili birkaç husus vardır:
Sorguya Çekilecek Olanlar
Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte Rabbine andolsun ki onlara, topuna... elbette soracağız" ifadesinin, Kur'ân'ı paramparça eden o "muktesimîn" ile ilgili olması muhtemeldir. Çünkü, zamirin en yakına râci olması daha uygundur. Buna göre kelamın takdiri, "Allahü teâlâ, onların Kur'ân'ı kısımlara ayırmalarından ve diğer günahlarından dolayı, o "muktesimîn"e hesap soracağına dair, zâtına, kendisine yemin etmiştir" şeklinde olur. Bu ifadenin, bütün mükelleflerle ilgili olması da muhtemeldir. Çünkü onlardan da, daha önce geçen, "Ve de ki: "Şüphesiz ben, (evet) ben, açıkça haber verenim" (Hıcr, 69) ayetinde bahsedilmişti. Bu, "Bütün insanlar için gönderilmiş, apaçık bir uyarıcıyım" demektir. Bu demektir ki bu ifade, hem mü'minleri, hem de kâfirleri içine almaktadır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte Rabbine andolsun ki onlara, topuna... elbette soracağız" buyruğunun, bütün herkesle alâkalı bir söz olması gerekir. O halde, bu "soru sorma ve hesaba çekme ya insanların küfründen veya imanlarından olacaktır" diyen kimsenin sözünün manası yoktur. Bilakis hesaba çekme, her ikisinden ve bütün amellerden olacaktır. Çünkü lafız, genel (âmm) olup, hepsini içine almaktadır.
Sorguya ve Sorulmamaya Dair Ayetlerin Bağdaştırılması
Buna göre şayet, "onlara topuna.,. soracağız" ifadesiyle, 'işte o gün ne insana, ne cinne günahı sorulmayacak"(Rahman, 39) ayetleri nasıl telif edilebilir?" denilirse, alimler buna birkaç şekilde cevap vermişlerdir:
1) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Onlara, istifham yoluyla soru sorulmayacaktır. Çünkü Cenâb-ı Hak, onların bütün amellerini bilir. Onlara ancak, kınama ve azarlama üslûbunda soru sorulacak ve, "Şunu niçin yaptınız?" denilecektir.
Bir kimse, "Bu cevap zayıftır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte o gün ne insana, ne cinne günahı sorulmayacaktır" (Rahman, 39) buyruğundan murad, istifham üslubunda soru sormak olsaydı, bu olumsuzluğun "işte o gün" ifadesiyle tahsis edilmesinde bir mana olmazdı. Zira, böylesi bir soru ve istifham, Cenâb-ı Hak hakkında, bütün zamanlarda imkânsızdır.
2) Bu olumsuzluğun, sormamanın bazı zamanlara; olumluluğun, sormanın ise, başka bir vakte hasredilmesi. Çünkü Kıyamet günü, çok uzun bir gündür.
Bir kimse şöyle diyebilir: Cenab-ı Hakk'ın, 'İşte o gün ne insana, ne cinne günahı sorulmayacaktır" ifadesi, o günde sualin vaki olmayacağını açıkça bildirmektedir. Binâenaleyh, o günün bölümlerinden herhangi birisinde sual vaki olmuş olsaydı, o zaman tenakuz ve çelişki hasıl olurdu.
3) Bizim şöyle dememizdir: Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte o gün ne insana, ne cinne günahı sorulmayacaktır" ifadesi, nefyin umumîliğini; "işte Rabbine andolsun ki onlara, topuna yapmakta oldukları şeyleri elbette soracağız" ifadesi de, "muktesimîn"e ait ve râci olup, has, hususî bir ifadedir. Hususi ifadenin, genel (umumî) olan ifadeden önce geldiğinde şüphe yoktur.
Açıkça Tebliğ Emri
Cenâb-ı Hakk'ın, "Şimdi sen ne ile emrolunuyorsan, apaçık bildir" buyruğuna gelince, bil ki, sad kelimesi Arapça'da yarmak ve ayırmak anlamındadır. Nitekim, İbnu's-Sikkît, Cerîr'in şu beytini okumuştur: "Bu halife var ya, sizin için hükmettiğine razı olun. Ancak hakla hükmeder ve meseleleri fasleder. Sözünde, zulüm ve haksızlık yoktur."
Buradaki "yasda'u" kelimesi "fasleder, ayırır" anlamındadır. Nitekim, topluluk dağıldığı zaman da, "Tasadda'a'l-kavmu" denilir. Cenâb-ı Hakk'ın, "o gün (butun insanlar) bölük bölük ayrılacaklardır" (Rum. 43) ayeti de böyledir. Ferrâ, bunun (Rûm. 43) manasının, "dağılırlar, kısım kısım ayrılırlar" şeklinde olduğunu söylemiştir. "Sad' " kelimesi cam hakkında kullanıldığında, ayırmak, koparmak, kırmak anlamına gelir. Ben de derim ki: "Kafatası kemikleri bu sırada, adeta parçalanıyor gibi olduğu içindir ki, başağrısına muhtemelen bu isim, suda' ismi verilmiştir. el-Ezheri de şöyle demiştir: "Sabaha, "el-felak" denildiği gibi, Sadî' de denilir. Nitekim Arapça'da, fecr çatladı, yarıldı; sabah ortaya çıktı, sabah oldu manalarında, "İnsada'a, infeleka'l-fecru; infetara's-subhu" denilmektedir.
Bunu iyice anladığın zaman bil ki, ayetinin manası, "Hak ile batılın arasını ayır" şeklinde olur. Zeccâc ise: "Bunun manası, "Emrolunduğun şeyi açıkla, znâr et" şeklindedir. Çünkü Arapça'da, bir kimse açık bir biçimde delilini ortaya koyup konuştuğunda, senin tıpkı, "Onun, sarîh sarîh söyledi; apaçık ortaya koydu" sözünde de olduğu gibi, "Sada'a bi'l-hucceti" denilir" demiştir. Bu açıklama da gerçekte, yarmak ve ayırmak manasına gelir. Ona râci olur.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Sen ne ile emrolunuyorsan" buyruğu hususunda id görüş bulunmaktadır:
1) Buradaki "mâ'"nın, "ellezî" anlamında olması. Yani, "Emrolunmakta olduğun şeriatları ve yasaları" (Bimâ tu'meru bihi mine'ş-şerâi') demektir. Ancak buradaki harficer (..bihî..) düşmüştür. Bu, şâirin tıpkı şu sözünde olduğu gibidir "Sana hayrı emrettim; binâenaleyh sen, emrettiğimi yap!"
2) Buradaki "mâ"nın masdariyye olmasıdır. Yani, "Sen, kendi işini (emrini) ve 3-rumunu, onlara apaçık olarak anlat" demektir. Alimlerin ifadesine göre, bu ayet razi oluncaya kadar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) nübüvvetini gizliyordu.
Cenâb-ı Hak, daha sonra, "Müşriklere aldırış etme" buyurmuştur. Yani, "onlara aldırma; onların, nübüvvet davetini izhâr etmen sebebiyle seni kınamalarına hiç iltifat etme, aldırış etme" demektir. Bazı alimler, bu hükmün, savaş ayetiyle mensûh olduğunu söylemiştir ki, bu zayıftır. Çünkü buradaki yüz çevirmenin anlamı, onlara aldırış etmemedir ki, binâenaleyh bu hüküm, mensûh olmaz.
Dinle Alay Edenlerin Cezası
Cenâb-ı Hakk, "O alaycılara muhakkak ki biz yeteriz" buyurmuştur. Denildiğine göre bunlar, müşriklerden şu beş kişiydiler: Velîd İbnu'l-Muğîre, Âs İbn Vâil, Adiyy İbn Kays, el-Esved İbnu'l-Muttalib ve el-Esved İbn Abdi Yegûs. Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Peygamber'e, "Ben, onların hakkından gelmekle emrolundum" dedi ve, Velid'in topuğuna işaret etti. Derken Velîd, ok yığınlarının yanından geçerken, elbisesine bir ok takıldı. Kibirinden dolayı ise Velîd, onu almaya eğilmedi. Bunun üzerine ok, topuğundaki bir damara isabet etti; okun damarı kesmesi üzerine, Velîd öldü. Sonra, Âs İbn Vâil'in ayak ayasına işaret etti. Derken oraya, bir diken girmişti. Bunun üzerine İbn Vâil, "ayağıma bir şeyler battı, ayağımı yılan soktu!" dedi. Şişen ayağı değirmen taşı gibi oldu ve öldü. Cebrail, derken el-Esved İbnu'l-Muttalib'in gözlerine işaret etti. O, birden kör oldu. Adiyy İbn Kays'ın burnuna işaret etti; o, burnundan irin sümkürdü ve öldü. Derken Cebrail, bir ağacın dibinde oturmakta olan el-Esved İbn Abdi Yeğûs'a işaret etti. O da ölünceye kadar, başını ağaca, yüzünü dikenlere vurdurup durdu.
Bil ki müfessirler, bu alaycıların sayısı, onların isimleri ve istihza yollan hakkında ihtilaf etmişlerdir ki, onların bilinmesine ihtiyaç yoktur. Bilinen miktar şudur ki, onlar muayyen bir kesim olup, güç, kuvvet ve riyaset sahibi İdiler. Çünkü, kadri yüce ve makamı ulu olan Hazret-i Peygamber gibi bir kimseye karşı bu türlü hafitiik ve bayağılıkları, ancak böyleleri izhâr edebilirdi. Kur'ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk'ın, onları yok edip kahrettiğine, tuzaklarını başlarına geçirdiğine delâlet etmektedir. Allah en iyisini bilendir.
Tesbih, Hamd, Secde Emri
97–98. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:99
99. Âyetin Tefsiri
"Andolsun biliyoruz ki onların söyleyip durduklarından, göğsün cidden daralıyor. Sen hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Sana "yakîn" gelinceye kadar da Rabbine ibadet et".
Bil ki, Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kavmini, hele bilhassa o muktesimîn'in ve o alaycıların ona karşı bayağılıklar yaptığını zikredince, Hazret-i Peygambere, "Andolsun biliyoruz ki onların söyleyip durduklarından, göğsün cidden daralıyor" demiştir. Çünkü insanın yaratılışı ve mizacı, böylesi durumlarda bunu gerektirir. İşte Cenâb-ı Hak, "Sen hemen Rabbine hamd ile tesbih et" demiş ve böylece ona şu dört şeyi emretmiştir: Tesbih, hamd, secde ve ibadet. Alimler, bu taatları yapmanın, göğsün daralmasını ve hüznü gidermeye nasıl vesile olduğu hususunda değişik izahlar yapmışlardır. Bu cümleden olmak üzere, hakkın peşinde olan arifler (sûfîler) şöyle demişlerdir: "İnsan bu çeşit ibadetlerle meşgul olduğu zaman, ona rubûbiyyet aleminin nurlar inkişaf eder. Bu inkişaf tahakkuk ettiği zaman, dünya bütünüyle onun gözünde değersizlesin Dünya onun nazarında böyle önemsiz hale gelince de, ne dünyayı elde etmek, ne de elden kaçırmak onun için birşey ifade etmez. Dolayısı ile o, dünyayı kaybetmekten ötürü vahşete ve dehşete düşmez, dünyayı elde ettim diye de şımarmaz. İşte bu noktada, hüzün ve keder diye birşey kalmaz."
Mutezile şöyle der: "Allah'ın kötülüklerden münezzeh olduğuna inanan kimsenin, zorluklara katlanması kolay olur. Çünkü o, Allah'ın son derece âdil olduğunu, kendisine sebepsiz ve faydasız yere eziyet vermekten münezzeh olduğunu bilince, kalbi yatışır." Ehl-i sünnet ise şöyle der: "İnsanın başına, istemediği (hoşlanmadığı) şeyler gelince, yine Allah'a itaata koşar. Böylece sanki: "Ey Allahım, ster bana hayırlar ver, ister belâlara düşür, her halükârda sana ibadet etmem gerekir" demiş olur.
Cenâb-ı Hak, "Sana "yakın " gelinceye kadar da Rabbine ibadet et" buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh), Cenâb-ı Allah'ın buradaki "yakın" İle "ölüm"ü kastettiğini, ölümün, kesin birşey olduğu için "yakîn" adını aldığını söylemiştir. Buna göre şayet, "Herkes, öldüğü zaman, üzerinden ibadet etme mes'ûliyyetinin artık düştüğünü bildiğine göre, sadetlere böyle sınır çizmenin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: "Bundan murad şu manadır: "Hayatın boyunca Rabbine ibadet et, hayatının hiç bir safhasında bu badetten uzak ve berî olma." Allah en iyi bilendir.
Bu sûrenin tefsiri de, tamamlandı. Alemlerin Rabbi Allah'a hamd-ü senalar ve Efendimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ile âl-i ashabına salât-ü selâmlar olsun.