KEŞŞÂF TEFSİRİ
Hicr Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mekke’de nâzil olmuştur, 99 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla
1. Âyetin Tefsiri
ve kur’ân-ı mübîn ifadeleri sûre anlamına gelir. Kur’ân kelimesinin nekire olarak kullanılması, azametini göstermek içindir. Anlam, “Bunlar kitaplık noktasında eksiksiz olan kitabın ve Kur’ân-ı Mübîn’in âyetleridir.” şeklin-dedir. Sanki “mükemmellik ve beyanda sıradışılık özelliklerini kendisinde toplamış olan kitap” denilmiş olmaktadır.
3. Âyetin Tefsiri
א [1472] َ ifadesi şedde ile rubbemâ ve rubbetemâ ve şeddesiz olarak رُzamme ve fetha ile rubemâ ve rabemâ şeklinde okunmuştur.Şayet“Bu ifade neden muzari fiilin başına gelmiştir? Oysa [ Arap dilcileri] bu ifadenin mazi-den başkasının başına gelmesini asla istemezler.” dersen şöyle derim: Çün-kü burada Allah’ın haber verdiği ve geleceği beklenen şey, tahakkuku kesin-leşmiş olan mazideki bir şey hükmündedir; sanki rubemâ vedde (“Keşke!” demişlerdir) buyrulmuştur.“Peki, bu istekleri ne zaman olacak?” dersen şöyle derim: Ölüm ya da kıyamet anında, kendi hallerini ve müslüman-ların hallerini gördükleri zaman olacaktır. Müminlerin ateşten çıktıklarını gördükleri zaman bunu isteyecekleri de söylenmiştir ki bu da mezkûr istek kabilinden ( bâtıl) bir görüştür!
[1473] Şayet“Peki, buradaki azaltma ifadesinin [yani rubemânın kattı-ğı ‘belki’ vurgusunun] mânası nedir?” dersen şöyle derim: Bu Arapların bir kişinin pişman olduğu konusunda hiçbir kuşku taşımadıkları, bunu ifade etmede herhangi bir azaltmayı kastetmedikleri halde yine de “Belki de yap-tığına pişman olacaksın.”, “İnsan belki de yaptığına pişman olur.” şeklinde ifadeler kullanmalarına benzer. Fakat onlar bu şekilde ifadeler kullanırken şu mânayı kastederler: Eğer pişmanlık şüpheli bir şey olsaydı ya da az olsay-dı, o zaman senin bu fiili işlememen gerekirdi, çünkü akıl sahibi insanlar, bulanık olduğu kesin olay şeylerden olduğu gibi bulanıklık şaibesi taşıyan şeylere atılmaktan da bu tür şeylerin azından da çoğundan da geri dururlar.
İşte, âyetteki mâna da; “Eğer onlar tek bir kez olsun Müslüman olmayı dile-miş olsalardı, koşa koşa ona gelmeleri gerekirdi. Bir de, her an onu dilemiş olduklarını düşünün!” şeklindedir.
[1474] َ ِ ِ ْ ُ ا ُ ْ כא َ ifadesi onların isteme hallerinin anlatımıdır. Üçün-cü şahıs kipi ile ifade edilmesinin sebebi ise, onlardan aktarılan bir haber olmasıdır. Bu tıpkı “Yapacağına dair Allah’a yemin etti.” ifadesi gibidir. Bu-nun yerine “Yapacağım diye Allah’a yemin etti.” denilseydi ya da âyette “Keşke Müslüman olsaydık” denilseydi, bu da güzel ve doğru olurdu. Şu da söylenmiştir: O günün dehşeti onları öylesine korkutmuştur ki, şaşkın ve donakalmış vaziyette öylece kalakalmışlar, ara sıra bu sarhoşluk halinden ayılıp kendilerine geldiklerinde de bu temennide bulunmuşlardır; bu te-menni halleri işte bu yüzden azaltma ifadesi ile nakledilmiştir.
[1475] “Bırak onları” yani bu kötülüklerden uzaklaşacaklarına dair ümit besleme; onları bulundukları halden alıkoymayı, davranışlarından nehyetmeyi, onlara nasihatte bulunmayı ve hatırlatmayı bırak, “yesinler,” bu dünyalarıyla şehvetlerinin peşinde eğlensinler; uzun uzun ve konfor üzere yaşama ve sonuçta da sadece hayır ile karşılaşma beklentisi, ümidi onları oyalayıp dursun. Yaptıklarının kötü olduğunu “yakında öğrenecek-ler!” Maksat, mahrumiyet ehli kimseler olduklarını, onlardan ancak bu tür davranışlar beklenebileceğini, başka bir davranışın sādır olmayacağını, onlara nasihat edip öğüt vermenin (şu an itibariyle) bir faydası olmadığı-nı, onları bu davranışlardan ancak uyarıldıkları akıbeti müşahede etmenin vazgeçirebileceğini, bundan önce öğüt almalarının hiçbir yolu olmadığını ifade etmektir. İşbu sebeple, Allah Teâlâ peygamberine onları kendi halle-rine bırakmasını, sonunda hiçbir şeye varmayacak olan bir çaba ile meşgul olmamasını emretmiş, hatta onları kendi halleri ile başbaşa bırakma tavrını iyice ileri götürmüş ve akıbette pişmanlıklarını artıracak şeyleri onlara em-retmemesini söylemiştir.
[1476] Bu ifadede onlara karşı hüccetin artık bağlayıcılık noktasında olduğu, mazeretlerinin kalmadığı anlamı ve mübalağalı bir uyarı tonu bu-lunmaktadır. Yine, bu ifadede lezzetleri, nimetleri ve tūl-i emeli (yani is-tikbale yönelik büyük beklentileri) tercih etme konusunda bir sakındırma söz konusudur ki bunlar müminlerin ahlâk özelliklerinden değil, insanların çoğunda bulunan kötü hasletlerdendir. Bazı âlimlerin “Dünyaya dalıp [ot-laktan ayrılamayan bir] hayvan gibi bir türlü doymak bilmemek, helâk olan kimselerin ahlâkındandır.” dedikleri nakledilmiştir.
5. Âyetin Tefsiri
אبٌ [1477] א כِ َ -ifadesi karyetin (şehir) kelimesinin sı (bir yazgısı vardır) وَfatı olarak gelmiş bir cümledir. Kıyas (kural), sıfat ile mevsūfun arasına Vav girmemesi şeklindedir; nitekim َرُون ِ ْ ُ א َ ٍ إِ َ ْ َ ْ
ِ א َכْ ْ א أَ Biz, öğüt veren) وَbir uyarıcısı olmaksızın hiçbir şehri helâk etmemişizdir! [Şu‘arâ 26/208]) âye-tinde böyle kullanılmıştır. Burada araya Vav girmesinin sebebi ise, sıfat ile mevsūfun birlikteliğini vurgulamaktır. Aynı durum, hal ve zilhâl arasında giren Vav’da da söz konusudur; nitekim [“ Zeyd bana, üzerinde elbise olduğu halde geldi.” anlamında] câ’enî Zeydün ‘aleyhi sevbun denildiği gibi câ’enî Zeydün ve ‘aleyhi sevbun da denilir.
[1478] “Bilinen” yazılı ve malum olan bir “yazgı” ki, Levh-i Mahfuz’a yazılmış ve beyan edilmiş olan ecelidir. Nitekim “Hiçbir ümmet, kendi süresinin ne önüne geçebiliyor ne de geri kalabiliyordu.” ifadesinde kitâb (yazgı) yerine ecel kelimesi kullanılmıştır. ٍ -kelimesinin fiili ilkinde mü أُennes olarak gelirken ikincisinde müzekker gelmiştir. Bunun sebebi ise il-kinde fiilin lafza, ikincisinde ise anlama atfedilmesidir. “Ne de geri kalabi-liyordu” ifadesinde “ondan” ifadesi hazfedilmiştir, çünkü kastedilenin bu olduğu malumdur.
6. Âyetin Tefsiri
sine kitap ilkā edilen) şeklinde okumuştur. Onların bu seslenmeleri ade-ta alay gibidir. Benzer şekilde Firavun da “Size gönderilen peygamberiniz! cinlinin teki!” [Şu‘arâ 26/27] demiştir. Yoksa nasıl hem ona kitap indirildiğini kabul edip hem de onu cinli olarak nitelemiş olabilirler ki?! Arapların söz-lerinde alay ve eğlence maksadıyla sözü tam tersi şekilde söylemek oldukça yaygındır. Aynı kullanım Allah’ın kitabında da çeşitli yerlerde mevcuttur. Sözgelimi “Can yakıcı bir azapla müjdele bunları.” [Âl-i ‘ İmrân 3/21], “Sen, aklı başında, ağırbaşlı birisindir!” [ Hûd 11/87] âyetlerindeki kullanım böy-ledir. Aynı kullanım Arapça dışındaki dillerde de sık sık görülür. Âyette mâna, “Sen cinlenmiş kimselerin sözlerini söylüyor, hem de Allah’ın sana kitap indirdiğini iddia ediyorsun!” şeklindedir.
7. Âyetin Tefsiri
de eder. Bunlardan biri, bir şeyin varlığı sebebiyle diğer bir şeyin yokluğu, ikincisi ise tahsis mânasıdır. Hel (mi?) soru edatı ise sadece Lâ ile birleşir ve tahsis mânası ifade eder. Şair İbn Mukbil şöyle demiştir:
Din olmasaydı şayet, hayâ olmasaydı… ben de ayıplardım elbet ikinizitaşıdığınız bazı kusurlarla… Beni şaşı diye ayıpladığınız için!
[1481] Anlam, “Bize melekleri getirseydin de senin doğruluğuna şeha-det etselerdi, uyarılarını destekleselerdi ya!” şeklinde olup, tıpkı “Ona bir melek indirilse de onunla birlikte bizi uyarsa ya?!” [Furkān 25/7] ifadesi gi-bidir. Ya da “Madem gerçek bir peygambersin, o zaman geçmişte peygam-berleri yalanlayan toplumlara geldiği gibi sen de bize, senin yalanlamamız karşılığında ceza vermeleri için melekleri getirsene!..”
8. Âyetin Tefsiri
لُ [1482] ِّ َ ُ (indiririz) ifadesi tetenezzelü (aşama aşama inerler) anlamında tenezzelü şeklinde ve nüzzile (indirilir) fiilinden üretilerek meçhul formda tü-nezzelü şeklinde de okunmuştur. Yine nünzilü’l-melâikete (melekleri indiririz) şeklinde Nun ile ve melâike kelimesini nasp ederek de okunmuştur.
[1483] ِّ َ ْ א ِ -yani ancak hikmet ve maslahata uygun olarak indiri إِ riz. Oysa meleklerin, kendilerini gözlerinizin önünde müşahede edebi-leceğiniz şekilde inip Hazret-i Peygamber (s.a.)’in doğruluğuna şahitlik etmesinde bir hikmet yoktur; çünkü bu durumda, onu mecburen tasdik etmiş olursunuz. Bunun bir benzeri “Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasın-dakileri tamamen gerçek bir gaye ile yarattık.” [Hicr 15/85] ifadesinde söz konusudur. el-Hakku kelimesinin vahiy ya da azap mânasına geldiği de söylenmiştir. إِذًا (işte o zaman) ifadesi hem cevap hem de şart cümlesi-nin karşılığıdır, çünkü hem onlara cevap mahiyetindedir hem de farazi bir şartın cevabı gibidir ki, bu şartın takdir edilmesi durumunda cümle, “Melekleri indirecek olsak o zaman onlara göz açtırılmaz ve azapları erte-lenmez.” şeklinde olur.
9. Âyetin Tefsiri
[1484] “Gerçek şu ki bu öğüdü kesinlikle Biz indirdik.” ifadesi onla-rın [6. âyetteki] “Sen ey kendisine kitap indirilen! şeklindeki ifadelerinde söz konusu olan inkâr ve alaylarına cevap mahiyetindedir. Bu sebeple de cümlenin başında, vurgu ifadesi olan “gerçek şu ki kesinlikle biz” ifadesine yer verilmiş ve Kur’ân’ın kesinlikle Allah tarafından indirilmiş olduğunu,
Cebrail’in önünde ve ardında gözcüler bulunduğu halde Muhammed Aley-hisselâm’a getirdiği vahyin bu olduğunu, böylece onun şeytanlardan korun-muş bir şekilde indirilmiş ve tebliğ edilmiş olduğunu, yine Yüce Allah’ın -önceki kitapların aksine- onu her türlü ziyade ve noksandan, tahrif ve tebdilden daima koruyacağını vurgulamıştır. Zira önceki kitapların muha-fazasını Allah Teâlâ değil, rabbanî âlimler ve din adamları üstlenmiş, ama onlar da haset yüzünden aralarında ihtilâfa düşmüşler ve böylece o kitap-lar tahrif edilmiştir. Kur’ân ise Yüce Allah’ın muhafazası dışında bir şeye emanet edilmemiştir.Şayet“Mademki ‘Gerçek şu ki bu öğüdü kesinlikle Biz indirdik.’ ifadesi onların alay ve inkârlarına cevap mahiyetindedir, o halde bu ifade ile ‘Onun koruyucusu da elbet Biziz.’ ifadesi arasında nasıl ilişki kurulabilir? Bu ifade nasıl olmuş da diğerinin devamında gelmiştir?” dersen şöyle derim: Bu ifade Kur’ân’ın Allah katından bir mucize olarak inzâl edilmiş olduğuna dair bir delildir; çünkü eğer beşer sözü olsaydı ya da mucize olmasaydı, o zaman diğer bütün sözlerin başına geldiği gibi onun başına da ziyade ve noksan gibi şeyler gelebilirdi. “Onu” ifadesindeki zami-rin Hazret-i Peygamber (s.a.)’e işaret ettiği de söylenmiştir. Bu durumda; “Allah seni insanlardan korur.” [Mâide 5/67] âyeti gibi olur.1
11. Âyetin Tefsiri
rek koruması’ndan söz edilmektedir. Yahudilikte olduğu gibi, “dinî sistemlerin asıl anlam ve ruhundan kopartılıp, salt zahirleriyle, yani o dinin ana dilindeki statik lâfız ve kalıplarla, ayrıca bunların siyaseten makbul heteredoks yorumlarıyla dondurulup, insanlığın ihtiyaçları ve kolektif akıl ve bilim doğrultu-sunda yorumlanamaması, hayatın gerçekleri karşısında gözden geçirilmemesi, insanları emîn ve mutlu yaşatma idealine sahip dinlerin “insanı adeta olduğu yere mıhlayan ağır bir yük”e (el-ısr) dönüşmesiyle sonuçlanmıştır. Hicr 9’da açıklandığı üzere, Hak Teâla da evrensel öğüdünü (ez-zikr) insanlar bozduk-ça yenilemiş; Âl-i ‘ İmrân 50’de nakledildiği gibi, Îsâ Mesih’i göndererek Yahudilikteki bazı yasakları hafifletmiş, Îsâ adına kurulan dinî sistemin çığırından çıkmasıyla da Hazret-i Muhammed’i gönde-rerek mevcut dinî sistemlerin insana vurduğu prangaları kırıp atarak, zamanla sistemde açılan bütün eksik ve gedikleri kapatacak hak dini, yani İslâmiyeti -yani Hakk’a teslimiyeti- tekrar ve gerçek haliyle göndermiştir. Kur’ān-ı Kerim evrensel ilahî mesajın (emr ve zikr) Hazret-i Muhammed ve çevresinin kültür süzgecinden geçirilerek sadece Arapların değil, onlar vasıtası ile bütün insanlığın idrak seviyesine indirilmiş en mükemmel ve nihaî versiyonudur. Kadim kitapların ilkelerini onaylamakla kalmamış, bu ilkeleri, sağlam aklî ve hissî delillerle, son derece anlaşılır bir üslûpla değerlendirip temellendirerek din mensuplarının sapmış oldukları noktaları düzeltmiş, eski kutsal metinleri beyan etmiştir. Nitekim Nahl 44’te, “çeşitli zamanlarda insanlara indirilip de onlar tarafından bozulan, statikleştirilen, tahrif edilen kutsal kitapların Kur’ân-ı Kerim tarafından açıklanması konu edilmektedir; yani Kur’ân hem müfessir hem de müheymindir. Hâsılı, burada Kur’ân’ın korunması değil, kadim ilahi mesajın Kur’ân ile korun-ması anlatılmaktadır. / ed.
[1485] “de evvelki milletlerin içinde” onların fırka ve taifeleri içinde. eş-Şî‘atü fırka, yani belli bir görüş ve yol üzerinde ittifak eden kimseler top-luluğu demektir. “Evvelki milletlerin içinde peygamberler göndermiştik.” ifadesinin mânası, “Peygamberleri onlar içerisinde gönderdik, onları bizzat o toplumların kendi aralarından seçilmiş peygamberler kıldık.” şeklindedir.
ْ ِِ ْ َ א ifadesi geçmiş zamana dair halin hikâyesidir [“Onlara bir peygamber وَ
gelmiyordu ki, onunla mutlaka alay etmesinler!” mealinde]; çünkü Mâ, muzari fiilin başına ancak mâzi anlamında olduğu zaman gelir. Ayrıca sadece şimdiki zamana yakın geçmişi ifade eden mâzi fiilin başına gelir.
12. Âyetin Tefsiri
13. Âyetin Tefsiri
etmezler.[1486] Selektü’l-hayta fi’l-ibrati (İpi iğnenin deliğinden geçirdim.)denil-
diği gibi eslektühû da denilir. ُ כُ ُ ْ َ (sokarız) ifadesi nuslikuhû şeklinde de okunmuştur. Zamir zikre gider; anlam ise, “O zikri ‘mücrimlerin kalbine’ işte bu şekilde sokarız.” şeklindedir; yani Allah onu onların kalbine yalan-lanmış, alaya alınmış, kabul görmemiş bir şekilde ilkā eder. Bu tıpkı alçak birine bir ihtiyacını açman ve sana icabet etmemesi üzerine kezâlike unzi-luhâ bi’l-li’âmi demen gibidir ki bu sözle, “Ben ihtiyacımı alçaklara işbu arz şekliyle -yani onlar tarafından reddedilmiş, yerine getirilmemiş halde- açarım!” demiş olursun. ِ ِ نَ ُ ِ ْ ُ (Ona iman etmezler.) ifadesi hal olarak mansuptur, yani “Bu zikri, kendisine iman edilmemiş olduğu halde…” anlamındadır. Ya da bu ifade “İşte onu böyle sokarız.” ifadesinin beyanıdır.1
[1487] َ ِ وَ ْ ا ُ ُ (öncekilere uygulanan ilahi kanun), yani onlar Al-lah’ın peygamberlerini ve kendilerine inzal edilen zikri yalanladıkları vakit Allah’ın onları helâk etme konusunda izlediği yol. Bu ifade Mekke halkına, yalanlamalarına karşılık bir tehdittir.
15. Âyetin Tefsiri
1 Ayette; önünü ardını düşünmeden, hemen red ve istihza ile karşıladıkları bir güzellikten bir daha da nasip alamamaları anlatılmaktadır; çünkü pozisyonlarını belirlemekte; insanlar nezdinde kâfir olarak tanınmakta; başkalarını da inkâra sürüklemekte olunca geri adım atmaları neredeyse imkansızlaş-maktadır. / ed.
نَ [1488] ُ ُ ْ َ (yükseliyor, yukarı çıkıyorlar) ifadesi bu şekilde zamme ile okunduğu gibi ya‘ricûn şeklinde kesre ile de okunmuştur. ْت َ
כِّ ُ “bü-yülendi, hayret içinde bırakıldı” ya da “görmekten alıkonuldu”” anlamın-da olup es-sükr veya es-sekr kökünden türemiştir. Bu ifade sukirat şeklinde tahfif ile de okunmuştur ki “Nehrin akmaktan alıkonulması, tutulması gibi alıkonuldu.” mânasına gelir. Yine es-sükr kökünden sekirat şeklinde okunmuştur ki bu durumda “Tıpkı sarhoşun şaşkınlığı gibi şaşkın duruma düştü.” anlamındadır. Anlam şöyledir: Bu müşriklerin inattaki aşırılıkları öylesine abartılıdır ki kendilerine göğün kapılarından biri açılsa ve oraya yükselecekleri bir yükselme aracına sahip olsalar, böylece görecekleri şeyleri ayan beyan görseler, yine de “Bu gerçek değil, bizim hayal olarak gördüğü-müz bir şeydir, Muhammed bununla bizi büyülemiştir!” derler.
[1489] [ ْ ِ ْ َ َ (kendilerine) ifadesindeki] zamirin meleklere gittiği de söylen-miştir; yani anlam, “Onlara melekleri göğe yükselir vaziyette ayan beyan gösterecek olsak, yine böyle derler.” şeklindedir. ا َ onların çıkışının gün-düz vakti olduğunu ifade etmek için zikredilmiştir ki böylece onlar gördük-leri şeyleri açıkça anlayacak durumda olacaklardır. א َ ise onların, bütün إbunların gözlerinin büyülenmiş olmasından kaynaklandığını çok kesin bir şekilde söylemeleri anlamını verir.
17. Âyetin Tefsiri
18. Âyetin Tefsiri
görülen bir ateş topu düşer.
19. Âyetin Tefsiri
şeyden yetiştirdik.
20. Âyetin Tefsiri
kimseler için geçimlikler meydana getirdik.[1490] “Kulak hırsızlığı yapan” ifadesi istisna olarak nasp mahallinde-
dir. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] nakledildiğine göre önceleri gökler onlara per-delenmiş değildi. Îsâ Aleyhisselâm doğunca üç gök engellendi. Hazret-i Mu-hammed Aleyhisselâm doğduğu zaman ise bütün gökler onlara perdelendi.
[1491] “Açıkça görülen bir ateş topu” bakanların açıkça göreceği bir ateş topu.
[1492] “Ölçülü” hikmet terazisi ile tartılıp ölçülmüş, hikmetin gereğin-ce takdir edilmiş, herhangi bir eksiklik ya da fazlalığı olmayandır. Ya da “nimet ve menfaat olması itibariyle bir değeri ve ağırlığı, kıymeti olan” an-lamındadır. Altın, gümüş, bakır, demir ve benzeri tartılabilen şeyler olduğu da söylenmiştir.
] 1493[ َ ِ א َ َ (geçimlikler) kelimesi א ، א ve benzeri kelimelerin aksine, açık bir Yâ ile yazılır. א ، א ve benzeri kelimelerde ise Yâ’yı açıkça belirtmek hatadır. Doğru olan Hemze ile ifade etmek ya da Yâ’yı belli belirsiz (beyne beyne) çıkartmaktır. Kelime (şemâ’il ve diğerlerine) ben-zetilerek َ ِ א َ َ şeklinde Hemze ile de okunmuştur.
[1494] َ ِ ازِ ِ ُ َ ْ ُ ْ َ ْ َ -ifa (Rızıklarını sizin sağlamadığınız kimseler) وَdesi َ ِ א َ َ (geçimlikler) kelimesine ya da ْ َכُ (sizin için) ifadesinin mahalli-ne atıftır. Sanki “Orada sizin için geçimlikler meydana getirdik, rızıklarını sizin sağlamadığınız kimseleri sizin için var ettik.” denilmiştir. Ya da “Orada sizin için ve rızıklarını sizin sağlamadığınız kimseler için geçimlikler mey-dana getirdik.” şeklindedir. Bununla kişinin bakmakla yükümlü olduğu ve kendilerine rızık sağladığını düşündüğü ailesi, köleleri, hizmetçileri kaste-dilmiştir ki, insanın bu kimselere rızık sağladığını düşünmesi hatadır; çün-kü rızkı veren sadece Yüce Allah’tır, onları da bakmakla yükümlü oldukları kimseleri de Allah rızıklandırmaktadır. Hayvanlar, binekler ve bu konum-daki diğer her şey bu kapsama dâhildir ki bunların tümünün rızkını veren Allah’tır. Oysa insanlar bunların rızıklarını kendilerinin verdiğini zanneder-ler. َ ِ ازِ ِ ُ َ ْ ُ ْ َ ْ َ ْ ifadesinin وَ َכُ ’deki mecrur zamire atıf olarak mecrur olması caiz değildir, çünkü mecrur zamire atıf yapılmaz.
21. Âyetin Tefsiri
[1495] Hazinelerden söz edilmesi temsilî bir anlatımdır. Anlam, “Kul-ların faydalandığı hiçbir şey yoktur ki, Biz onu var edip oluşturmaya ve nimet olarak sunmaya kadir olmayalım. Ancak Biz onu maslahata uygun olduğunu bildiğimiz belli bir ölçüye göre ihsan ederiz.” şeklindedir. “Ha-zineler” ifadesi Yüce Allah’ın kudret kapsamına girebilecek her şeye kadir olduğunu anlatan bir benzetmedir.
22. Âyetin Tefsiri
[1496] َ ِ ا َ (aşılayıcı) kelimesinde iki yorum vardır. İlkine göre rüz-gârın bizzat kendisi aşılayıcıdır, zira yağmur yüklü bulutları ve hayırları getirmektedir. Nitekim yağmur getirmeyen rüzgâra rîhun ‘akīmun (kısır rüz-gâr) denilmiştir. İkincisine göre ise َ ِ ا َ melâkıh (dölleyen) anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:
Ve feleğin başına açtığı işlerden dolayı gariban düşen… Şair tavâ’ih (kaderin cilveleri) kelimesi ile mutīhanın çoğulu olan matāvihi (yani insanı düşüren, helâke götüren şeyleri) kastetmiştir.
אحَ) [1497] ِّ َא ا ْ َ -ifadesi) ve erselne’r-rîha (Rüzgârı gönderdik.) şeklin وَأرَْde de okunmuştur ki bu durumda rîh ile ‘rüzgâr’ cinsi kastedilmiştir.
[1498] “Onunla susuzluğunuzu giderdik” onu sizin için içimlik su kıl-dık. “Yoksa onun hazinesine siz sahip değilsiniz.” Bu ifade ile Yüce Allah, “Hiçbir şey yoktur ki hazineleri Bizim katımızda olmasın.” ifadesinde ken-disi hakkında olumladığı şeyi, insanlar hakkında olumsuzlamıştır. Sanki, O’nun kudretinin büyüklüğünü göstermek ve kulların âcizliğini ortaya koymak için “Su hazinelerinin sahibi Biziz, yani onu yaratmaya ve gökten indirmeye Biz kadiriz; siz ise kadir değilsiniz” buyrulmuştur.
23. Âyetin Tefsiri
24. Âyetin Tefsiri
kalanları da bilmekteyiz.
25. Âyetin Tefsiri
cek... O’dur ‘mutlak hikmet ve ilim sahibi’ (Hakîm, Alîm). [1499] “Nihaî vâris de Biziz” yani bütün mahlukat helâk olduktan son-
ra bâkî kalacak olan biziz. Bâkî olana vâris denilir ki bu kullanım, ölen kimsenin vârisi ifadesinden isti‘âre olarak üretilmiştir. Zira ölen kimsenin ölüp girmesinin ardından vâris bâki kalır. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in du-asında “Onu1 bize vâris kıl.” şeklindeki ifadesi de buna örnektir [ Tirmizî, “De‘avât”, 38].
[1500] Öncekiler ve sonrakiler içerisinde kimin önce doğduğunu ve ki-min sonra doğduğunu ya da erkeklerin sulbünden çıkmış olanları ve henüz çıkmamış olanları veya İslâm’a daha önce giren ve itaat/ibadet konusunda önde olanları ve geride kalanları “bilmekteyiz.” 1 Yani görme ve işitme gücümüzden sonuna kadar yararlanalım ya Rabbi! Duanın başı şöyledir: “Al-
lah’ım! Hayatta kaldığımız sürece bizleri, kulaklarımızdan, gözlerimizden ve gücümüzden yararlan-dır…” (Tıybî’den) / ed.
[1501] Şu da söylenmiştir: Cemaatte ön safta yer alanları ve arka safta yer alanları bilmekteyiz. Rivayete göre Hazret-i Peygamber (s.a.)’in arkasında na-maz kılan kadınlar içerisinde güzel bir kadın varmış. Bazı kimseler ona bakma-mak için ön saflara ilerliyorlar, bazıları da onu görebilmek için arka saflarda ka-lıyorlarmış [Ahmed b. Hanbel,Müsned, III, 237]. Âyet bunun üzerine inzâl edilmiş.
[1502] “Onları ( mahşer günü) O bir araya getirecek” yani onları haş-retmeye kadir olan sadece O’dur; sayıları çok fazla olmasına rağmen onları tek tek bilen sadece O’dur. “O’dur mutlak hikmet ve ilim sahibi,” hikmeti keskin ve güçlü, ilmi geniş olan. O her yaptığını hikmet gereği ve doğru olarak yapar, ilim itibariyle de her şeyi kuşatmıştır.
27. Âyetin Tefsiri
אلٍ [1503] ْ َ , çınlayan, ses çıkaran kuru çamur demektir. Bu, pişiril-memiş çamurdur. Pişirildiği zaman ona אر َ denilir. Söylediklerine göre ça-murdan çıkan sesin uzunca bir ses olduğunu sanıyorsan ona salîl dersin, eğer sesin titreşimli olduğunu sanıyorsan, o zaman ona salsala dersin. Salsālin, salle (kötü koktu) kelimesinin tekrarlanmış hali olduğu da söylenmiştir. baş-kalaşmış kara çamur demektir. ن ُ ْ َ ise yüz şeklinde şekillendirilmiş demek-tir. ‘Kalıba dökülüp şekil verilmiş’ -yani eritilen madenler nasıl heykel şekline getiriliyorsa, o şekilde bir insan sureti olarak çıkarılmış çamur- anlamına gel-diği de, iğrenç kokulu anlamına geldiği de söylenmiştir. Kökü senentü’l-hacera ‘ale’-hacer (Taşı taşa sürttüm.) ifadesinden gelir. İki taş sürtüldüğü zaman ara-larından akan şeye senîn denilir ki bu da illâ pis kokulu olur.
[1504] ٍ َ َ ْ ِ ifadesi ٍאل ْ َ ’in sıfatı olup anlam, “onu başkalaşmış kara çamurdan elde edilmiş kuru ve ses çıkaran bir balçıktan yarattı.” şeklinde-dir. Suret verilmiş, şekillendirilmiş anlamındaki ن ُ ْ َ ’un hakkı da ٍאل ْ َ ’in sıfatı olmaktır. Sanki önce kara çamurdan kalıp yapılmış ondan da içi boş bir insan sureti yapmış, o suret kuruyup da içine üflendiğinde ses çıkarmış; sonra da onu değiştirip başka bir cevhere dönüştürmüştür.
[1505] “Cânn’ı ise…” İnsanlar için Âdem neyse Cânn da cinler için odur. Bunun İblis olduğu da söylenmiştir. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ve ‘ Amr b. ‘Ubeyd [v. 144/761] ve’l-ce’enne şeklinde Hemze ile okumuşlardır. “Öldü-rücü zehir ateşinden” yani derinin gözeneklerinden içeri işleyen şiddetli harlı ateşten. Söylendiğine göre dünyadaki zehir, Yüce Allah’ın kendisinden cinleri yarattığı ateşin zehrinin yetmiş bölümünden sadece biriymiş.
30. Âyetin Tefsiri
31. Âyetin Tefsiri
çındı.
32. Âyetin Tefsiri
33. Âyetin Tefsiri
dan yarattığın narin derili bir varlığa secde etmem ben!” dedi.
34. Âyetin Tefsiri
35. Âyetin Tefsiri
36. Âyetin Tefsiri
öyleyse.”
37–38. Âyetlerin Tefsiri
lerdensin.” dedi.
39. Âyetin Tefsiri
yeryüzünde(ki bütün fenalıkları) onlara cazip göstereceğime ve tama-mını azdıracağıma and içerim!”
40. Âyetin Tefsiri
41. Âyetin Tefsiri
42. Âyetin Tefsiri
maz. Sana uyan azgınlar hariç...
43. Âyetin Tefsiri
44. Âyetin Tefsiri
tahsis edilmiştir.[1506] Hani Rabbin demişti ki” yani Yüce Allah’ın “Onu düzenledi-
ğimde” -yani yaratılışını tastamam, mükemmel bir şekilde tamamladığım-da, kendisine ruh üflenmeye hazır hale getirdiğimde- dediği zamanı hatırla. “Ruhumdan kendisine üflediğimde” ifadesi ona hayat verdiğimde demek-tir, yoksa ortada ne üfleme vardır ne de üflenen. Aksine bu ifade, Allah’ın onun içerisinde canlandırdığı şeyi anlatan bir temsildir.
[1507] İblis’i meleklerden istisna etmiştir, çünkü İblis de onların ara-sındaydı, onlarla birlikte secde emrine muhatap idi. Bu yüzden [“meleklere demişti ki” ifadesinde] tağlib gereği [yani muhatapların çoğunluğu melek olduğu için] ‘ melekler’ ismi kullanıldı; daha sonra İblis ondan istisna edildi. Bu tıpkı ra’eytühum illâ Hinden (Onları gördüm, bir tek Hind hariç.) ifadesi gibidir.1
[1508] “Şiddetle kaçındı.” ifadesi yeni bir cümle başlangıcıdır, sanki “Peki, secde etti mi?” diye bir soru sorulmuş, buna cevaben de “Şiddetle kaçındı ve secde etme konusunda kibirlendi.” denilmiştir. Mânanın, “Fakat İblis kaçındı.” şeklinde olduğu da söylenmiştir.2
[1509] َ ِ ِ א ا َ َ نَ َכُ أَ َכَ א (Senin neyin var ki, secde edenlerle beraber değilsin?!) ifadesinde fî harf-i ceri hazfedilmiştir. Cümlenin tak-diri mâ le-ke fî ellâ tekûne ma‘a’s-sâcidîn şeklinde olup anlam, “Secdeden kaçınmaktaki amacın nedir, seni buna sevk eden ne?” şeklindedir. َ ُ ْ َ ِ ifadesindeki Lâm, olumsuzlamayı pekiştirmek içindir. Anlam, “Benim sec-de etmem doğru olmaz; bu benim halime aykırı! Bir beşere secde etmem olacak şey değil!” şeklindedir.
[1510] Racîm (Taşlanan), “ateş topu ile kovulanlardan bir şeytan” ya da “Allah’ın rahmetinden kovulup uzaklaştırılanlardan” anlamındadır; çünkü kovulup uzaklaştırılan kimse, taşlanır; melun / lânetlenmiş anlamındadır; çünkü lânet, rahmetten uzaklaştırılmak demektir. א ’daki zamir cennete, semâya ya da melekler topluluğuna gider.
[1511] Yüce Allah lânetin sınırı olarak din gününü belirlemiştir. Bunun sebebi ya insanların sözlerinde kullandıkları en uzak sürenin bu olmasıdır ki “Gökler ve yer durdukça…” [ Hûd 11/107] ifadesi de buna benzer şekilde ebedilik anlamında kullanılmıştır ya da anlam, “Sen azaba uğramaksızın yerde ve göklerde yargılanma gününe kadar kınanmış, lânetlenmiş du-rumdasın; ama yargılanma günü geldiği zaman lânetlenmenin acısını bile unutturacak bir azaba mâruz kalacaksın!” şeklindedir. Kur’ân’da: “ Yargılan-ma günü” [Hicr 15/35], “Diriltilecekleri gün” [Hicr 15/36] ve “Vakti malum gün” [Hicr 15/38] ifadeleri aynı mânadadır. Ancak sözün belâgat üslubunca ifade edilmesi için aynı anlam farklı ifadelerle dile getirilmiştir (tefennün). Şu da söylenmiştir: Şeytanın insanların diriltileceği güne kadar yaşamak istemiş olmasının sebebi, ölmemektir; çünkü o gün artık hiç kimse ölmeyecektir. Ancak bu isteği kabul edilmemiş; buna karşılık kendisine mükellefiyet gün-lerinin sonuna kadar süre verilmiştir.1 “Onları…” ifadesindeki zamir erkekler için kullanılan zamirdir, oysa Hind kadındır. Dolayısıyla “onlar”
derken, içerisinde kadınların bulunduğu, fakat çoğunluğu erkekler olan bir topluluğa işaret edilmiş, erkekler çoğunlukta olduğu için de sadece müzekker zamir kullanılmış, sonra Hind bu ifadeden istisna edilmiştir. Buradan Hind’in erkek olduğu sonucu çıkmayacağı gibi, İblis’in meleklerden istisna edilme-sinden de ‘onun melek olduğu’ sonucu çıkmaz. / çev.
2 Bu durumda, َأَ ِ ْ .ifadesi yeni cümle değil, ve lâkinne İblîse ebâ anlamında olmaktadır. / ed إِ إِ
[1512] ِ َ ْ َ ْ א أَ ِ (Benin azmama sebep olduğun için) ifadesindeki Bâ kasem ifade eder, Mâ ise mastariyyedir.Kasemin cevabı “onlara cazip göste-receğim” ifadesidir. Anlam, “Azmama sebep olmuş olmana yemin ederim ki ben de onlara cazip göstereceğim.” şeklindedir. Allah’ın onu azdırmasının anlamı, kendisine ‘Âdem Aleyhisselâm’a secde etmesini emretmesi ve böy-lece onun azmasına yol açmış, sebep olmuş olmasıdır. Ona verilen secde emri aslında güzel bir fiildir ve onun tevazu ve huşu içerisinde Allah’ın emrine boyun eğip sevaba nail olması için bir fırsattır. Ama İblis secde et-mekten kaçınıp kibirlenmeyi tercih etmiş ve helâk olmuştur. Allah Teâlâ onu saptırmaktan, onu saptırmayı irade etmekten ve onun sapmasına rıza göstermekten berîdir, münezzehtir. Bu ifadenin bir benzeri “Senin izzetin üzerine yemin ederim ki, onların tamamını azdıracağım!” [Sād 38/82] ifade-sinde vardır. Burada da yemin söz konusudur, ancak bunların birinde Yüce Allah’ın bir sıfatına, diğerinde ise fiiline yemin edilmiştir ki fakihler bu ikisi arasında ayrım yapmaktadırlar.
[1513] ِ َ ْ َ ْ א أَ ِ ’nin yemin ifadesi olmaması da mümkündür. Bu du-rumda hazfedilmiş bir yemin takdir edilir ve anlam; “Senin benim azmama sebebiyet vermenden ötürü yemin ederim ki senin benim azmama sebebi-yet verdiğin şeyin aynısını ben de kulları azdırmak için yapacağım! Onlara günahları cazip göstereceğim, helâk olmalarına sebep olacak şeyleri onlara vesvese yoluyla fısıldayacağım!” şeklinde olur.
رَْضِ [1514] ْ ِ ا (Yeryüzünde) yani aldanma diyarı olan “dünyada” de-mektir. Tıpkı “fakat o, arzu ve ihtiraslarına uyarak yere saplandı.” [A‘râf 7/176] âyetindeki gibi. Ya da “Ben Âdem ‘gök’te iken aldatabiliyor, yasak ağaçtan yemeyi ona cazip gösterebiliyorsam, yeryüzünde onun evlatlarına haydi haydi cazip gösterebilirim (böyle şeyleri)!” anlamı kastetmiş olabileceği gibi, “On-lara cazip gösterme mekânı olarak dünyayı seçeceğim, cazip gösterme fiilimi dünya için icra edeceğim, yani dünyayı onların gözünde cazip göstereceğim, cazipliğin sadece dünyada olduğu düşüncesini onlara fısıldayacağım. Böylece dünyayı ahirete tercih edecekler, sadece dünyaya mutmain olup ahireti unu-tacaklar” anlamını kastetmiş de olabilir. Bunun bir benzeri, (yani Fî’nin bu mânada kullanımı) şairin şu ifadesinde de vardır:
Ökçelerini kanatır keskin kılıcım!
] 1515[ İblis halis kulları istisna etmiştir, çünkü tuzağının onlara işleme-yeceğini, onların bunu kabul etmeyeceklerini bilmektedir.
[1516] “İşte “Bana varan” benim gözetmem gereken hak yol “budur.” Yani “Benim kullarım üzerinde senin hiçbir gücün yoktur, sadece onları içe-risinde sana tâbi olanlar, senin azdırmana uyanlar üzerinde gücün vardır.” anlamındadır. َ َ ifadesi ‘aliyyün şeklinde de okunmuştur ki “yüce, şerefli” mânasına gelir. “Onların” yani azgınlaşan kimselerin “tamamına vaat edilen yer de şüphesiz [cehennemdir.]”
[1517] Söylendiğine göre “Cehennemin kapıları” onun tabakaları ve katları anlamındadır. Bunların en üstte olanı tevhit ehli için, ikincisi Ya-hudiler için, üçüncüsü Hıristiyanlar için, dördüncüsü Sābiîler için, beşin-cisi Mecusîler için, altıncısı müşrikler için, yedincisi ise münafıklar içindir. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Cehennem rablık iddiasında bulunanlar için, Lezā ateşe tapanlar için, Hutame putperestler için, Sekar Yahudiler için, Sa‘îr Hıristiyanlar için, Cahîm Sābiîler için, Hâviye ise tevhid ehli içindir.” dediği nakledilmiştir.1
[1518] ُ ْ ifadesi cüz’ün şeklinde okunduğu gibi cüzü’ün şeklinde de ؤٌokunmuştur. İbn Şihâb ez-Zührî [v. 124/742], şedde ile cüzzün okumuştur. Zührî sanki bu okuyuşta Hemze’yi hazfedip harekesini Ze’ye nakletmiştir. Tıpkı hab’ün kelimesinden habbün kelimesinin üretilmesi gibi. Sonra da tıp-kı er-racüllifadesinde olduğu gibi son harfinde şedde ile vakıf yapmıştır. Ardında da vasıl halini vakıf hali yerine koymuştur.
45. Âyetin Tefsiri
46. Âyetin Tefsiri
47. Âyetin Tefsiri
üzerinde karşılıklı, kardeş kardeş otururlar.
48. Âyetin Tefsiri
çekmezler); oradan çıkarılacak da değillerdir.[1519] Müttakî genel anlamda,“kendisine yasaklanan ve sakınması
gereken şeylerden sakınan kimse” anlamına gelir. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Müttakîler küfür ve fuhşiyattan sakınmışlardır. Başka günahları vardır, fa-kat namazları ve diğer ibadetler o günahlar için kefaret olmuştur.” dediği nakledilmiştir.
1 Bunlar uhrevî azabı ifade eden Kur’ân kavramları olup, Cehennem “uçsuz bucaksız azap vadisi”, Lezā “halis alev”, Hutame “kırıp geçiren”, Sekar “kavurucu ateş”, Sa‘îr “çılgın ateş”, Cahîm “yakıcı ateş”, Hâviye “uçurum” anlamındadır. / ed.
[1520] “Selâmetle” salim bir şekilde ya da selâmlanarak; meleklerin selâmına muhatap olarak “girin oraya.” Bu ifadenin başında “onlara denilir ki:” cümlesi anlam olarak yer alır. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] üdhilûhâ (oraya girdirilirler) şeklinde okumuştur.
[1521] el-Ğillu kalpte gizli olan kin, nefret vb. her tür kötü düşünce de-mektir ve [“İçine işledi” anlamındaki] inğalle fî cevfihî ve teğalğale ifadelerinden türemiştir. Anlam, “Eğer içlerinden birinin içinde dünya hayatında diğer bi-rine karşı bir gıllugış varsa, Allah bunu onların kalplerinden çekip çıkarır ve nefislerini tertemiz kılar.” şeklindedir. Hazret-i Ali (r.a.)’ın , “Ümit ediyorum ki ben, Osman, Talha ve Zübeyr de bu kimselerden oluruz.” dediği nakle-dilmiştir. Hâris el-A‘ver şöyle anlatmıştır: Bir defasında Hazret-i Ali (r.a.)’ın yanında oturuyordum. O sırada Talha’nın oğlu oraya geldi. Ali ona “Merha-ba, ey kardeşimin oğlu! Vallahi, baban Talha ile birlikte benim, Yüce Allah’ın ‘Gönüllerinde kin namına ne varsa söküp atmışızdır.’ buyurduğu kimselerden olacağımızı ümit ediyorum.” dedi. Bunun üzerine orada bulunanlardan biri, “Asla! Allah seni ve Talha’yı aynı mekânda buluşturmayacak kadar âdildir!” dedi. Hazret-i Ali (r.a.) de, “Peki o zaman bu âyet kimden söz etmektedir seni anasız kalasıca!” dedi. Bunun mânasının, “Allah onların kalplerini cennette birbirlerinin derecelerini kıskanmaktan temizlemiş, kalplerindeki bütün gıl-lugışı (kin, nefret vb. her tür kötü düşünceyi) çıkarmış ve kalplerine karşılıklı sevgiyi ilkā etmiştir.” şeklinde olduğu da söylenmiştir.
ًא [1522] ا َ ْ ifadesi hal olarak mansuptur. “Sedirler (Kardeş kardeş) إüzerinde karşılıklı” ifadesi de öyledir. Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] “On-lar döndükçe sedirleri de döner, böylece her hâlükârda karşılıklı oturmaya devam ederler.” dediği nakledilmiştir.
50. Âyetin Tefsiri
51. Âyetin Tefsiri
52. Âyetin Tefsiri
biz sizden çekinmekteyiz!” demişti.
53. Âyetin Tefsiri
54. Âyetin Tefsiri
halde, neye dayanarak müjdeliyorsunuz?” dedi.
55. Âyetin Tefsiri
kesenlerden olma.” dediler.
56. Âyetin Tefsiri
[1523] Yüce Allah vaat ve tehditlerini tamamladıktan sonra, bildirdik-lerini onaylama ve gönüllerde iyice yerleştirme babında “Kullarıma haber ver.” buyurmuştur. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Allah tövbe eden kimse için bağışlayıcıdır, azabı ise tövbe etmeyen içindir.” dediği nakledilmiştir. ْ ُ ْ ِّ َ وَ(onlara haber ver) ifadesini אدي ْ ِّ َ (Kullarıma haber ver) ifadesine atfet-mek suretiyle, Lût kavminin başına gönderdiği azabın, Allah’ın mücrimlere olan öfkesi ve onlardan intikamı konusunda insanlar için bir ibret olmasını, böylece insanların Allah’ın azabının gerçekten can yakıcı bir azap olduğunu iyice anlamalarını murat etmiştir.
א [1524] ً َ ifadesi nusellimu ‘aleyke selâmen (Sana selâm eder, bizden yana her tür tehlikeden emin olduğunu bildiririz.) ya da selimte selâmen (Selâmette olasın.) anlamındadır.
[1525] “Çekinmekteyiz” ifadesi “korkmaktayız” anlamındadır. İbrâhim Aleyhisselâm’ın korkusu, onların yemekten uzak durmalarından kaynaklan-mıştı. İzinsiz ve zamansız bir şekilde yanına geldikleri için korktuğu da söylenmiştir. َ ْ َ ifadesini Hasan-ı Basrî [v. 110/728], “biri ötekini kor-kuttuğunda” kullanılan evcelehû - yûcilühû fiilinden lâ tûcil şeklinde Tâ’nın zammesiyle okumuştur. Yine lâ tâcel, ayrıca evcelehû anlamındaki vâcelehû-dan lâ tuvâcel şeklinde de okunmuştur.
كَ [1526] ُِّ َ ُ (Seni müjdeliyoruz.) ifadesi Nun’un fethasıyla, Bâ hafif-
letilerek nebşüruke şeklinde de okunmuştur. “Seni müjdeliyoruz” ifadesi onun korkmaması yönündeki ifadelerinin gerekçesi olup yeni bir cümle-dir. Bununla, “Sen güvende olma hususunda, müjdelenmiş bir kimse ko-numundasın, bu yüzden korkma!” demek istemişlerdir. “Beni müjdeliyor musunuz?!” ifadesi, “Yaşlılığıma rağmen çocuk sahibi olmakla mı beni müjdeliyorsunuz?” anlamındadır, yani yaşlı bir insanın çocuk sahibi olması normal olarak çok sıra dışı bir durumdur.
ونَ [1527] ُِّ َ ُ َ ِ َ ifadesindeki Me, soru Mâ’sı olup hayret mânası da
buna dâhil olmuştur. Sanki, “Beni nasıl bir hayret edilecek şeyle müjde-liyorsunuz?” demiştir. Ya da “sizler beni normal olarak tasavvur edilmeye-cek bir şeyle müjdeliyorsunuz, peki beni neyle müjdeliyorsunuz?!” demiş, böylece, “Beni gerçekte hiçbir şeyle müjdelemiyorsunuz! Çünkü böyle bir şeyle müjdelemek, hiçbir şeyle müjdelememek demektir.” demek istemiştir.
Ayrıca bu ifadenin beşşera (müjdeledi) ifadesi ile ilgili olmaması ve müjdele-nen şeyin tam olarak ne olduğuna ve nasıl olacağına dair bir soru olması da mümkündür ki bu durumda anlam, “Peki beni evlat sahibi olmakla hangi yolla müjdeliyorsunuz, zira böyle bir şeyle müjdelemenin alışıldık şekilde, normal bir yolu yoktur.” şeklinde olmaktadır.
[1528] ِّ َ ْ א ِ אكَ ْ َ (Seni gerçek bir bilgiye dayanarak müjdeliyoruz) ifadesinde geçen ِّ َ ْ א ِ kelimesindeki Bâ, müjde kelimesinin sılası olabilir; yani “Seni hiçbir kuşku taşımayan kesin bir haberle müjdeliyoruz.” ya da “Seni hak olan bir yolla müjdeliyoruz ki bu da Allah’ın sözü ve vaadidir, o değil yaşlı bir adam ile kısır bir kadından çocuk var etmek, ebeveynin hiç-biri olmaksızın bile çocuk var etmeye kadirdir.” şeklinde olabilir.
ون [1529] ُِّ َ ُ (müjdeliyorsunuz) ifadesi çoğul Nun’unun hazfi ile (tu-
beşşirûne) ve Nun’un fetha ve kesresi ile (tubeşşirûni) şeklinde okunmuştur ki aslı tübeşşirûnenidir. Yine çoğul Nun’unun Nûn-i ‘imâd’a1 idğam edilme-siyle tübeşşirûnni şeklinde de okunmuştur.
[1530] َ ِ ِ א ْ َا ِ (ümit kesenlerden) ifadesi kanita-yeknatu kökünden َ ِ ِ َ ْ َا ِ şeklinde de okunmuştur. ُ َ ْ َ ْ َ ifadesi ise (kim ümit keser ki) وَ Nun’un üç harekesiyle de okunmuştur. Bu ifade ile “Doğru yoldan ayrılıp hata edenlerden” ya da “kâfirlerden başka kim Rabbinin rahmetinden ümi-dini keser ki?!” denilmek istenmiştir. Nitekim Allah Teâlâ “İnkârcı nankör bir kavimden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” [Yûsuf 12/87] bu-yurmuştur. Burada İbrâhim (a.s) “Bunu Allah’ın rahmetinden ümit kesmiş olduğum için yadırgamıyorum, fakat Allah’ın icra etmekte olduğu âdet içe-risinde bunu sıradışı buluyorum.” demek istemektedir.
57. Âyetin Tefsiri
58. Âyetin Tefsiri
59. Âyetin Tefsiri
60. Âyetin Tefsiri
helâk olanlar arasında bulunacak.’ diye takdir etmiştik.[1531] Şayet “Yüce Allah’ın ٍط ُ آلَ ifadesi muttasıl istisna mıdır إِ
yoksa münkatı istisna mıdır?” dersen şöyle derim: Bu ifade ya ٍم ْ َ (ka-vim)den istisnadır, ki bu durumda munkatı istisna olur; çünkü sözü edilen kavim mücrim olmakla nitelenmiştir; [ Lût’un ehli ise mücrim de-ğildir] bu yüzden iki farklı cins söz konusudur ya da “ mücrimler” ifa-desindeki zamirden istisnadır, bu durumda ise muttasıl istisna olur.
1 Nûn-i ‘imâd -diğer adıyla nûn-i vikāye- mütekellim Yâ’sından önce gelen Nun’dur. / çev.
Sanki “Bir tek Lût ailesi dışında tümü suç işlemiş, mücrim olmuş bir toplulu-ğa…” denilmiş olmaktadır. Bu durumda ifade, َ ِ ِ ْ ُ ْ َ ا ِ ٍ
ْ َ َ ْ َ א ِ א ْ َ א وَ َ
(“Orada bir evden başka (emrimize) teslimiyet gösteren bulamamıştık.” [Zâriyât 51/36]) ifadesi gibi olur.“Peki, bu iki farklı istisna ihtimalinde anlam da fark-lılaşır mı?” dersen şöyle derim: Evet. Zira buradaki istisnanın munkatı kabul edilmesi durumunda Lût ailesi, kendilerine (azap) gönderilenler hükmünün dışında kalmakta; melekler hususi olarak mücrim kavme gönderilmiş, Lût ai-lesine hiçbir şekilde gönderilmemiş olmaktadır. Bu durumda ‘mücrim kavme gönderme’nin mânası, tıpkı taş ya da oku hedefe göndermek gibi olup onlara azap göndermek ya da onları helâk etmek kastedilmiş, sanki “Biz mücrim bir kavmi helâk ettik, fakat Lût ailesinin kurtardık.” denilmiş olur. Buradaki istis-nanın muttasıl istisna kabul edilmesi durumunda ise gönderme hükmünün kapsamına Lût ailesi de dâhil olur ve melekler hepsine birlikte gönderilmiş, fa-kat mücrimleri helâk etmek; Lût ailesini ise kurtarmak üzere gönderilmiş olur. Bu durumda, gönderme fiili ilk ihtimaldeki gibi helâk ve azaba mahsus olmaz.“Peki, ‘Onları kurtaracağız elbet.’ ifadesi bu iki farklı ihtimale göre neye taalluk eder?” dersen şöyle derim: Eğer istisna munkatı kabul edilirse, o zaman bu ifade Lût ailesi ile ilişkili olma konusunda lâkinne (fakat) ifadesi gibi kullanılmış olur. Zira bu durumda anlam, “Fakat Lût ailesi kurtarılmıştır.” şeklinde olur. Eğer istisna muttasıl olursa, o zaman bu ifade yeni bir cümle olur. Sanki İbrâ-him Aleyhisselâm onlara, “Peki, Lût ailesinin hali ne olacak?” diye sormuş, onlar da “Onları kurtaracağız elbet.” demiş olurlar.
[1532] Şayet“Karısı müstesna’ ifadesi ne’den istisnadır; yoksa bu, istisna edilen şeyden ikinci bir kez yapılan bir istisna mıdır?” dersen şöyle derim: Bu, ْ ُ َ ُ َ א -ifadesindeki mecrur zamirden is (Onları kurtaracağız elbet) إِtisnadır, önceki istisna ile alakası yoktur; çünkü istisna edilen şeyden ikinci kez istisnada bulunmak, ancak her iki şey arasında hüküm ortaklığı söz konu-su olduğunda mümkün olur. Sözgelimi ehleknâhum illâ âle Lût ille’mraetehû (onları helâk ettik, ama Lût ailesi müstesna, ama karısı müstesna) denilmiş olsaydı böyle olurdu. Mesela karısını boşayan kimse enti tālikun selâsen ille’sne-teyni illâ vâhideten (“Sen üç talâkla boşsun; ikisi hariç, ondan da biri hariç.” derse ya da borcunu ikrar eden kimse li-fülânin ‘aleyye ‘aşratü derâhime illâ selâseten illâ dirhemen (Falancanın bende on dirhem alacağı var; üç dirhem istisna, ondan da bir dirhem istisna.) derse bu mümkün olur. Oysa âyette iki şey hakkında farklı hükümler söz konusudur; çünkü “ Lût ailesi müstesna” ifadesi ya “gönderdik” ifadesiyle ya da “ mücrimler” ifadesiyle ilişkilidir. “Ka-rısı müstesna” ifadesi ise “Şüphesiz, onları kurtaracağız” ifadesi ile ilişkilidir. Durum bu iken bu ifade nasıl istisnadan istisna sayılabilir ki?!
[1533] ْ ُ َ ُ َ (Onları kurtaracağız elbet) ifadesi hafifletilerek de ağır-laştırılarak da okunmuştur (le-müncûhum / le-müneccûhum).
[1534] Şayet“ َ ِ ِ א َ ْ َ ا ِ َ א َ َא إِ رْ َ (Onun hakkında ‘O mutlaka geride kalıp da helâk olanlar arasında bulunacak.’ diye takdir etmiştik.) ifadesin-de yer alan takdir etme fiili neden amelsiz bırakılmıştır.1 Oysa muallakta bırakılmak sadece ef‘âl-i kulûb2 denilen fiillere özgüdür?” dersen şöyle de-rim: Buradaki takdîr bilme mânası ihtiva ettiği için böyle kullanılmıştır. Bu sebeple, âlimler Allah’ın kulların amellerini takdir etmesini, onları bil-mesi olarak tefsir etmişlerdir. “Peki, neden melekler takdîr fiilini -ki bu fiil sadece Allah’a aittir- kendilerine atfetmişlerdir, neden ‘Allah takdir etti.’ dememişlerdir?” dersen şöyle derim: Bunun sebebi onların başka hiç kim-senin sahip olmadığı ölçüde Allah nezdinde yakınlık ve hususiyete sahip olmalarıdır. Nitekim kralın çok hususi yakınları “Şöyle şöyle düzenleme yaptık, şunu emrettik.” gibi ifadeler kullanırlar, oysa düzenlemeyi yapan ve emirleri veren onlar değil, kraldır. Onlar ise böyle söyleyerek kralın yanın-daki hususi konumlarını göstermek, kraldan ayrı olmadıklarını ifade etmek isterler. Bu ifade tahfif ile kadernâ şeklinde de okunmuştur.
61. Âyetin Tefsiri
62. Âyetin Tefsiri
63. Âyetin Tefsiri
64. Âyetin Tefsiri
65. Âyetin Tefsiri
kalarından onları izle. Hiçbiriniz geriye bakmasın. Doğruca size emre-dilen yere gidin!”
66. Âyetin Tefsiri
[1535] “İnsanı yadırgatan, acayip bir topluluk” yani gönlüm, içim sizi yadırgadı, sizden hoşlanmadı; başıma kötü bir iş açmanızdan kor-kuyorum. Nitekim “Biz asıl, onların şüphe edip durdukları şeyi ge-tirdik.” ifadesi buna delâlet etmektedir, yani “Biz sana yadırgamana sebep olan şeyi değil, aksine seni sevindirecek, düşmanlarına karşı sad-rına şifa olacak olan şeyi, yani inişini haber verip kavmini uyardığın,
1 Yani neden ennehâ yerine innehâ buyrulmuştur. / ed.2 Ef‘âl-i Kulûb adı verilen fiiller; bilmek, şüphe duymak, emin olmak, bulmak, zannetmek gibi bilgi ile
ilgili olan, anlamları kalpte (zihinde) kaim olan fiiller olup, bunların özelliği mübteda ve haberden mü-teşekkil bir cümlenin başına gelip, hem mübtedayı hem haberi nasp etmeleri, yani anlam olarak ikisini de mef‘ûl edinmeleri, fakat lafzan mef‘ûl almamalarıdır. / çev.
fakat onların senden şüphe edip yalanlamalarına sebep olan azabı getirdik.” demişlerdir. “Kesin bir bilgi ile” yani onlara azap edileceğine dair kesin bir bilgi ile geldik. “Şüphesiz biz” onlara azap geleceğine dair haber konusunda “doğru söylüyoruz.”
[1536] ِ ْ َ َ (Geceleyin yola çıkar.) ifadesi Hemze’nin bitiştirilmesi ile (fe’sri şeklinde) okunduğu gibi, ayrıştırılması ile (fe-esri şeklinde) de okun-muştur ki ilki [sülâsî] serâdan, ikincisi [if‘âl] esrâdan türemiştir. el-İklîd mü-ellifi [Ebu’l-Feth el-Hemedânî] bu kelimenin es-seyr kökünden fe-sir (yürü, git) şeklindeki bir okunuşunu rivayet etmiştir.
[1537] el-Kıt‘u “gecenin son vaktinde” anlamına gelir. Şair şöyle demiştir:
Hatun! Kapıyı aç da yıldızlara bak, düşün;üzerimizden zifi ri karanlık kaç gece vakti geçti?!
Bu ifade ile “gecenin uzun bir bölümü geçtikten sonra” mânasının kas-tedildiği de söylenmiştir.
[1538] Şayet“Ona ‘arkalarından onları izlemesinin’; onlara da ‘geri dö-nüp bakmamalarının’ emredilmesinin mânası nedir?1” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ onun kavmi aleyhine ettiği bedduaya icabet etmiş, böylece helâ-ki onun kavmine göndermiş, onu ve ailesini kurtarmıştı. Bundan sonra da o kavmini terk edip şehirden ayrılmıştı. Bu durumda bütün çabasını Allah’a şükredip O’nu zikretmeye sarf etmesi, aklının fikrinin bunda olması başka bir şeye aklının takılmaması gerekiyordu. Bu sebeple Allah Teâlâ ona ailesini önceden göndermesini, onlardan ve hallerinden haberdar olma-sını emretmiş, böylece kalbinin geride bıraktıklarıyla meşgul olmamasını istemiştir. Onların da bu dehşet ve korku anında dönüp dönüp artlarına bakmamalarını ya da başka bir sebeple ayaklarının sürçmemesini, içlerin-den herhangi birinin başka bir maksatla geri dönüp de azaba mâruz kal-mamasını emretmiştir. Yine, onun gidişinin, ‘ceylan’[a benzeyen kadın]larının önünde giden, onları hızla alıp kaçıran bir kimsenin gidişi gibi olmaması için böyle emretmiş; onlara da kavimlerinin başına gelen azabı görüp de kalpleri şefkat duymasın, gönülleri yurtlarını terk etmeye, vatanlarından ayrılmaya alışsın diye arkalarına bakmamalarını emretmiş; böylece, onların vatanından ayrılmaktan üzüntü duyan, sürekli boynunu çevirip arkalarına bakan kimseler gibi olmadan adımlarını ileri doğru atmalarını istemiştir. Nitekim şair şöyle demiştir:
1 ‘Geceleyin oradan uzaklaşın.’ demekle yetinilebilirdi / ed.
[Ardımda bıraktığım] köye doğru ara ara başımı çevirip durdum… Ve sonunda,oraya kulak kesilmekten boynumun tutulduğunu, damarımın kasıldığını hissettim.
[1539] Arkalarına dönüp bakmalarının nehyedilmesi, ağır hareket et-meden, durmadan ilerlemeye devam etmeleri anlamında kinaye de olabilir; çünkü dönüp ardına bakan kimse az da olsa muhakkak duraksayacaktır.
[1540] “Size emredilen yere.” Buranın Mısır olduğu söylenmiştir. ا ُ ْ وَا(Gidin) ifadesinin ُ ْ َ (yere) ifadesini nesne alması, müphem bir zarfı nes-ne alma şeklindedir; çünkü ُ ْ َ müphem bir yer anlamındadır. Aynı du-rum َون ُ َ ْ ُ (emredildiğiniz) ifadesindeki zamirde de söz konusudur.1
] 1541[ َא ْ َ َ -fiili nesnesini İlâ harf-i ceri ile almıştır; çünkü bu fiil ev وَhaynâ (vahyettik) anlamı içermektedir. Sanki “Ona kararı verilmiş, kesin bir hüküm olarak vahyettik.” denilmiştir. َ ْ ْ ِכَ ا ifadesi de (şu durumu) ذ“sabaha karşı bunların kökünün kazınacağı” ifadesiyle tefsir edilmiştir. Bu hususun önce müphem bir şekilde söylenip ardından tefsir edilmesi, bu durumun vahamet ve azametinin bildirilmesi anlamı ihtiva eder. َ ِ دا أنَ ءِ ُ ifadesini A‘meş [v. 148/765]yeni bir cümle başı olarak değerlendirip, ifadedeki enneyi kesre ile inne okumuştur. Bu durumda sanki biri, “Bize bu durum hakkında haber ver.” demiş, bunun üzerine “Bunların kökü kazına-cak!” denilmiştir. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde bu ifade ve kulnâ inne dâbira hâ’ulâ’i (ve dedik ki bunların kökleri…) şeklindedir. Dâbir, onların son ne-feri anlamına gelir, yani son neferlerine kadar köklerinin kazınacağı, geriye içlerinden hiç kimsenin bırakılmayacağı kastedilmektedir.
67. Âyetin Tefsiri
68. Âyetin Tefsiri
mahçup etmeyin!”
69. Âyetin Tefsiri
70. Âyetin Tefsiri
71. Âyetin Tefsiri
kızlarımdır (meşru bir şekilde evlenin onlarla).”
72. Âyetin Tefsiri
yorlardı!..
73. Âyetin Tefsiri
1 Burada belli, muvakkat bir yer kastedilmiş olsaydı, َون ُ َ ْ ُ değil, ِ ونَ ُ َ ْ ُ denilirdi. / ed.
75. Âyetin Tefsiri
76. Âyetin Tefsiri
77. Âyetin Tefsiri
dom hâkimi, hak yeme konusunda darb-ı mesel olmuştur. Sevinçle gelişleri meleklerin [yani Lût’un misafirlerinin] gelmesi sebebiyledir.
[1543] Misafirlerini mahçup ederek “beni mahçup etmeyin.” Çünkü misafirine veya komşusuna kötü davranılan kişinin kendisine de kötü davranılmış demektir. Aynı şekilde misafirine değer verilen kişinin de kendisine ikramda bulunulmuş sayılır. “Beni rezil etmeyin.” misafirlerimi zillete düşürerek beni zillete düşürmeyin. Bu ifade el-hızyu kelimesinden türemiştir ki o da aşağılanma anlamına gelir. Ya da hayâ, utanma anla-mındaki el-hazâyeden türemiş olup ve lâ tüşevvirû bî (beni utandırmayın) anlamına gelir.
[1544] “Elâlemden” yani onlardan herhangi birine arka çıkmaktan ya da onları savunmaktan veya bizimle onların arasına girip bizi alıkoymaktan [seni men etmemiş miydik]. Zira Lût kavmi herkese saldırıyordu, Lût Aleyhis-selâm da münkerden nehyediyor, saldırıya mâruz kalan kimseleri müdafaa ediyordu. Bu yüzden onu tehdit etmiş ve “Ey Lût! Buna bir son vermezsen, kesinlikle [şehirden] çıkarılanlardan olacaksın!” [Şu‘arâ 26/167]) demişlerdi. Bu ifadeyle, “Biz seni insanları konuk edip ağırlamaktan men etmemiş miy-dik?” demek istedikleri de söylenmiştir; çünkü onlar Lût Aleyhisselâm’ın hiç kimseyi misafir etmesini istemiyor, ona bunu yasaklıyorlardı.
[1545] “İşte bunlar kızlarım!” Bu ifade kadınlara işaret mahiyetindedir, çünkü bir ümmetin tamamı, peygamberinin evlatları konumundadır; er-kekler oğulları, kadınlar ise kızlarıdır. Burada onlara sanki “İşte bu kadın-lar benim kızlarımdır, onlarla nikâhlanın, erkek evlâtlarımı bırakın, onlara musallat olmayın.” demiştir. “Yapacaksanız” Lût Aleyhisselâm onların kendi sözünü kabul edeceklerinden kuşku duymuş, sanki “eğer Size söylediğimi yapacaksanız ki yapacağınızı pek sanmıyorum.” demek istemiştir. Bu ifa-denin, “Eğer şehvetinizi Allah’ın haram kıldığı şekilde değil de helal kıldığı şekilde gidermek istiyorsanız…” mânasına geldiği de söylenmiştir.
[1546] “Hayatın üzerine yemin ederim ki…” Bu ifadenin başında bir “dediler ki:” ifadesi anlam olarak yer alır, yani Melekler Lût Aleyhisselâm’a şöyle dediler: Senin hayatın üzerine yemin ederiz ki, “sarhoşlukları içinde” yani gerek aklı gerekse içinde bulundukları yanlışlıkla senin kendilerine göstermekte olduğun doğruyu birbirinden ayırt etme melekelerini alıp gö-türmüş olan sarhoşlukları içinde “bocalıyorlardı;” şaşkın durumda idiler. O halde iken nasıl senin nasihatine kulak verebilir, söylediğini kabul ede-bilirlerdi ki!? Hitabın Hazret-i Peygamber (s.a.)’e yönelik olup onun hayatı üzerine yemin ettiği, zaten ondan başka hiç kimsenin hayatı üzerine yemin etmemiş olduğu da söylenmiştir.
[1547] el-’Umru ve el-’amru kelimeleri aynıdır, ancak yemin ifadelerin-de, hafif olanı tercih etme adına, fetha ile olanı tercih ederler; çünkü yemin Arapların dillerinde çok yer etmektedir. Bu sebeple de yemin ifadesinde haberi hazfetmişlerdir. Cümlenin takdiri, le-’amruke mimmâ uksimubi-hî (Senin hayatın, Benim, üzerine yemin ettiğim şeylerdendir) şeklindedir. Bi’llâhi yemin ifadesinde de fiili hazfetmişlerdir. ( ْ ِ
َِ כْ َ ِ َ ) ifadesi le-fî
sükrihim ve le-fî sekerâtihim şeklinde de okunmuştur. “Çığlık” Cebrail Aley-hisselâm’ın sesidir. “Tan yeri ağarırken” yani tan yerinin ağarma vaktine girerlerken. Tan yerinin ağarması, güneşin görünüp yükseldiği andır.
[1548] ٍ ’in; üzerinde yazılar bulunan çamurdan taşlar olduğu söy-lenmiştir. ٍ ِّ ِ kelimesi sicillden türemiştir. “Üzerlerine öyle topraksı taş-lar yağdıralım diye ki, aşırı gidenler için Rabbinin katında tek tek nişan-lanmıştır.” [Zâriyât 51/33-34] âyeti de buna delâlet eder. Zira “nişanlanmış” ifadesi yazı ile işaretlenmiş anlamındadır.
[1549] َ ِ ِّ َ َ ُ ْ ِ yani düşünen firaset sahipleri için. Bu kelimenin aslı, bakarak inceleyenler, bunda sebat edip sonunda bakarak inceledikleri şeyin hakiki vasfını öğrenenler anlamındadır. Nitekim “Falancanın şu konudaki özelliğini öğrendim.” anlamında tevessemtü fî fülânin kezâ ifadesi kullanılır.
[1550] “Altını üstüne (getirdik)” ifadesindeki zamir Lût kavminin bel-delerine, şehirlerine râcidir. “Burası” yani bu şehirler, bunların kalıntıları “hâla kullanılan” insanların kullandıkları sabit “bir yol üzerindedir;” henüz kaybolmuş değildir, insanlar bu kalıntıları görürler. Bu ifade Kureyşlilere yönelik bir tembih, dikkat çekme ifadesi olup tıpkı “Doğrusu, siz onlara uğramaktasınız; sabahleyin.” [Sāffât 37/137] ifadesi gibidir.
78. Âyetin Tefsiri
79. Âyetin Tefsiri
gâhtadır.
[1551] ِ כَ ْ َ ْ ا אبُ ْ -Şu‘ayb Aleyhis (ormanlık bölgede oturanlar) أَselâm’ın kavmidir. “Her ikisi de” ifadesinden maksat Lût kavminin şehirleri ve ormanlık bölgedir. Bu ikil zamirin, Eyke halkına ve Medyen halkına işaret ettiği, çünkü Şu‘ayb Aleyhisselâm’ın bu iki topluma gönderildiği de söylenmiştir. Âyette Eykelilerden söz edince, bu durum buradaki zamir ile kastedilen diğer halkın Medyenliler olduğuna delâlet etmiştir. Bu yüzden, “her ikisi” şeklinde zamir ile ifade edilmiştir.
[1552] ٍ ِ ُ אمٍ ِ ِ َ (hâla kullanılan bir güzergâhtadır), yani açıkça bilinen bir yol üzerindedir. İmâm, uyulan, izlenen şey anlamındadır. Yol, inşaat ustasının şâkülü ve üzerinde yazı yazılan [kâğıdın altına konulan ve satırların düz-gün yazılmasını sağlayan] levha da imâm olarak isimlendirilir; çünkü bunlar da kendilerine uyulan şeylerdir.
81. Âyetin Tefsiri
82. Âyetin Tefsiri
83. Âyetin Tefsiri
84. Âyetin Tefsiri
olup Medine ile Şam arasındadır. “Peygamberleri yalanlamışlardı” ifadesi ile onların Sâlih Peygamber’i yalanlamış olması kastedilmektedir; çünkü peygamberlerden birini yalanlayan kimse onların hepsini yalanlamış gibi olur. Ya da burada “ Sâlih ve beraberindeki müminleri yalanlamışlardı.” mâ-nası da kastedilmiş olabilir. Nitekim [Künyesi Ebû Hubeyb olan] Abdullah İb-nü’z-Zübeyr ve arkadaşlarına el-Hubeybûn (Hubeybler) denilmesi de buna benzemektedir.
[1554] Câbir b. Abdullah’tan şöyle nakledilmiştir: Peygamber (s.a.) ile birlikte Hicr bölgesinden geçtik. Bize, “Kendilerine zulmeden (şu kimsele-rin) meskenlerine ancak ağlayarak, onların başına gelen şeyin sizin de ba-şınıza gelmesinden korkup endişe ederek girin.” buyurdu. Sonra bineğini hızlandırdı ve hızlıca oradan ilerleyip orayı ardında bıraktı. [Buhārî, “Megâzî, 74. Benzer lâfızlarla]
[1555] “Güvenli” yani evleri yıkılmayacak, yapıları sarsılmayacak, hır-sızın, düşmanın giremeyeceği, zaman içerisinde yaşananlardan etkilenme-yecek kadar muhkem ve güvenli. Ya da Allah’ın azabından emin bir haldey-diler, dağların; “o yapıp durdukları şeyler”in, yani sağlam evlerin, mal ve hazırlıkların kendilerini bu azaptan koruyacağını sanıyorlardı.
85. Âyetin Tefsiri
[1556] “Tamamen gerçek bir gaye ile” yani hak ve hikmete bürünmüş bir şekilde, yoksa bâtıl ve abes olarak değil. Ya da -amellerin karşılığının verileceği gün- adalet ve insaf ile.
[1557] “O ( Kıyamet) saat(i) mutlaka gelecektir.” Allah bu konuda senin düşmanlarından intikamını alacak; sana iyiliklerinin karşılığını, onlara da kötülüklerinin karşılığını verecektir; çünkü O, gökleri, yeri ve ikisi arasın-dakileri ancak bunun için yaratmıştır. “Sen (müsterih ol) engin bir hoşgö-rüyle hareket et,” onlardan yüz çevir, onların yaptıklarını görmezden gel, olgunlukla ve ağırbaşlılıkla karşılayarak bunlara tahammül et. Bu âyetin kılıç âyetiyle1 neshedildiği de söylenmiştir. Bu ifade ile onlara karşı güzel ahlâk esasına dayalı olarak mücadele etmek de kastedilmiş olabilir ki bu durumda âyet mensuh sayılmaz.
86. Âyetin Tefsiri
[1558] “Şüphesiz senin Rabbin, her türlü yaratabilir.” Seni ve onları yaratan O’dur ve O “mutlak ilim sahibi’dir;” senin halini de onların halini de bilir. Aranızda geçen hiçbir şey ona gizli kalmaz ve aranızda hükmünü de verecektir. Ya da anlam “Senin Rabbin onları yaratan ve onlar için en uygun olanı bilendir; kılıcın daha uygun olacağı dönem gelinceye kadar onlardan yüz çevirip hoşgörüyle hareket etmenin daha uygun olduğunu bilir.” şeklindedir.
[1559] Übeyy b. Ka’b ve Hazret-i Osman’ın mushafında inne rabbeke huve’l-hāliku şeklinde yer alır ki hālık az veya çok yaratmayı ifade ederken hallâk sadece çok yaratma anlamını ifade eder. Benzer şekilde katta’a’s-siyâbe (Elbiseyi paramparça etti.) ifadesi çok kesme anlamını ifade ederken ka-ta‘a’s-sevbe ve’s-siyâbe (Elbiseyi/giysileri kesti, kopardı.) ifadesi az veya çok kesme anlamına gelir.
1 Yani müminlerle yaptıkları antlaşmayı bozan Müşriklerin, kendilerine tanınan mühletin bitiminde “rastlandıkları yerde katledilmesi”ni buyuran Kılıç ayeti ile ki bu ayet Tevbe 5’tir. / ed.
87. Âyetin Tefsiri
[1560] “ Yediyi” yani “yedi âyeti” ki bundan maksat Fatiha suresi veya yedi uzun suredir. Bu yedi uzun surenin yedincisinin hangisi olduğu husu-sunda ihtilâf edilmiştir. ‘Enfâl + Tevbe sureleri’ olduğu; çünkü bu ikisinin tek bir sure hükmünde olduğu, bu sebeple de aralarında besmele yazılma-dığı söylenmiştir. Bunun [7. surenin] Yûnus suresi olduğu da söylenmiştir. “Yedi”nin, HâMîm sureleri olduğu da söylenmiştir. Veya “Kur’ân’ın yedi bölümünden her biri” anlamında seb’a sahâ’if demektir.
[1561] el-Mesânî kelimesi tekrarlama anlamındaki tesniyeden türemiş-tir; çünkü Fatiha suresi namazda ve namaz dışında tekrarlanan surelerden-dir. Ya da (övgü anlamındaki) senâdan türemiştir, çünkü Allah’a senâ ihtiva etmektedir. Bu kelimenin tekili mesnâtün ya da müsniyetün olup âyetin sı-fatıdır. Diğer sureler ve Kur’ân’ın yedi bölümünden her biri (esbâ‘) ise bu sıfatı, kıssaların, öğütlerin, vaat ve uyarıların ve bundan başka hususların içerisinde tekrar edilmiş olması ve Allah’a senâ ifadelerini ihtiva ediyor ol-ması sebebiyle almıştır. Adeta bunlar Yüce Allah’a, muazzam fiilleri ve güzel sıfatları ile senâ etmektedirler.
[1562] [ ِ َא َ ْ َ ا ِ ’deki] Min ya beyan ya da kısmîlik ifade eder. Eğer “yedi” ile Fatiha suresi ya da uzun sureler kastedilirse, o zaman Min’in beyan ifa-de etmesi de kısmîlik ifade etmesi de mümkündür. Fakat “yedi” Kur’ân’ın yedide birini kastediyorsa o zaman Min beyan ifade eder. -Allah’ın bütün kitaplarının mesânî olması da mümkündür, çünkü bunlar hem Allah’a senâ ihtiva ederler hem de içlerinde tekrarlanan öğütler bulunur. Bu durumda Kur’ân da bunun bir kısmı olur.- “Peki Kur’ân-ı ‘Azîm ifadesinin ‘yedi’ye atfedilmesi nasıl doğru olur? Zira bu, bir şeyin yine kendisine atfedilmesi sayılmaz mı?” dersen şöyle derim: Eğer “yedi” ile Fatiha veya uzun sureler kastedilirse, o zaman kur’ân ile onların dışında kalan sureler kastedilmiş olur; çünkü kur’ân kelimesi onun tümüne isim olarak verildiği gibi bir kıs-mına da verilir. Nitekim “Bu kur’ân’ı sana vahyetmekle” [Yûsuf 12/3] âyetin-de kur’ân kelimesi ile “Yûsuf sûresi” kastedilmiştir. Fakat “yedi” kelimesi ile Kur’ân’ın yedide biri kastediliyorsa, o zaman anlam, “Biz sana ‘tekrarlanan yedi’ ve ‘Kur’ân-ı ‘Azim’ denilen şeyi verdik.” yani “Bu iki kavramı, senâ / tekrarlanma ve muazzamlık kavramlarını kendisinde toplayan şeyi verdik.” şeklinde olur.
89. Âyetin Tefsiri
kâfir “sınıfları yararlandırdığımız şeylere” göz dikme. Şayet “Bu âyet ile önceki âyetin irtibatı nasıldır?” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ peygam-berine, “Büyük de olsa her türlü nimetin kendisine kıyasla hakir ve cılız kalacağı en muazzam nimet, yani muazzam Kur’ân nimeti sana verilmiş bulunuyor. Bu durumda sana düşen, Kur’ân ile müstağni olmaktır; sakın hâ gözünü dünya metâına dikmeyesin!..” buyurmuş olmaktadır. Nitekim Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “Kur’ân ile müstağnî olmayan bizden değil-dir.”1 [Buhārî, “Fedā’ilü’l-Kur’ân”, 18] şeklindeki sözü de bu mânadadır. “Her kime Kur’ân nimeti verilir de, bir başkasına verilen nimeti kendisine veri-lenden daha üstün görürse, muazzam olanı küçümsemiş; küçük olanı da yüceltmiş olur!” şeklindeki Ebû Bekr hadisi de bu mânadadır.
[1564] Söylendiğine göre Kurayza ve Nadīr oğullarına ait yedi kafilelik bir kervan, Busra ve Ezri‘ât bölgesinden türlü güzel kokular, madenler, ku-maşlar ve sair mallarla dolu yükler getirmiş; bunu gören Müslümanlar da “Şu mallar bizim olsaydı çok güçlü olur ve Allah yolunda infak ederdik!” demişler. Bunun üzerine Allah Teâlâ da onlara “Ben size bu yedi kafileden çok daha hayırlı yedi âyet bahşettim.” buyurmuştur.
[1565] “Ve onlar yüzünden hüzünlenme” yani onların mallarını temen-ni etme; iman etmedikleri için İslâm onların katılımları ile kuvvetlenmiyor, Müslümanlar onlarla canlanıp güçlenmiyor diye üzülme; beraberindeki fa-kir ve zayıf müminlere karşı mütevazı ol, zengin ve güçlü kimselerin iman etmemelerinden yana da gönlünü hoş tut ve onlara “şunu söyle: Ben sade-ce, apaçık bir uyarıcıyım,” yani sizi açık bir kanıt ve beyan ile uyarıyorum ki Allah’ın azabı üzerinize inecektir.
90. Âyetin Tefsiri
91. Âyetin Tefsiri
mını reddet)tiler.[1566] Şayet“א ْ َ ْ أَ א -ifadesi hangi ifade ile iliş (indirdiğimiz gibi) כَ
kilidir?” dersen şöyle derim: Bu konuda iki yorum vardır. İlkine göre bu ifade (87. Âyetteki) “Gerçek şu ki sana verdik” ifadesi ile ilişkili olup anlam, “Ehl-i Kitab’a indirdiklerimizin benzerini sana da indirdik.” şek-lindedir. Bunlar, ‘Kur’ân’ı parçalara ayıran’ parçalayıcılardır; zira düşman-lık ve inatlarından dolayı Kur’ân hakkında “Bir kısmı haktır, Tevrat’a ve İncil’e uygundur; bir kısmı da bâtıldır, bu iki kitaba muhaliftir.” demişler; 1 Buhārî, “Tevhid”, 44’teki men lem yeteğanne bi’l- Kur’ân… ifadesi konuyla ilgili değildir. / çev.
böylece onu hak ve bâtıl diye kısımlara ayırmışlar, onu parçalamışlardır. On-ların Kur’ân ile alay ettikleri ve içlerinden kiminin “Bakara sûresi benimdir.” dediği, bir başkasının “Âl-i İmrân sûresi benimdir.” dediği de söylenmiştir. Ayrıca buradaki kur’ân kelimesi ile okudukları kendi kitaplarının kastedilmiş olması da mümkündür.1 Zira onlar kendi kitaplarını tahrif ederek kısımla-ra ayırmışlardır. Yahudiler Tevrat’ın bir kısmını kabul ederken bir kısmını yalanlamakta; Hıristiyanlar da İncillerin bazılarını kabul edip bazılarını ya-lanlamaktadır. Bu durumda âyet kavminin Kur’ân karşısında yaptıklarından, onu yalanlamalarından, onun için “sihir, şiir, masal” demelerinden ve diğer kâfirlerin de kendilerine gönderilen ilahî kitaplara buna benzer muamelede bulunmalarından dolayı, Hazret-i Peygamber (s.a.)’e bir teselli manevi des-tek ifade etmektedir. İkinci yoruma göre ise ifade [89. Âyetteki] “‘Ben sadece, apaçık bir uyarıcıyım.’ de!” ifadesi ile ilişkili olup anlam, “Kureyş’i, parçalara ayıranların, yani Yahudilerin başına indirdiğimizazap ile uyar.” şeklindedir ki Yahudilerin başına inen azap da Kurayza ve Nadīr oğulları Yahudilerinin başına gelenlerdir. Bu ifadede, olması beklenen şey olmuş gibi değerlendi-rilmiştir ki bu da Kur’ân i‘câzının bir parçasıdır; çünkü olacak olanın haber verilmesidir ve tam da haber verildiği gibi olmuştur.
[1567] Ayrıca “Kur’ân’ı parçalara ayıranlar” ifadesinin (89. âyetteki) “Ben sadece, apaçık bir uyarıcıyım.” ifadesindeki “uyarıcı” kelimesi ile mansup olması, yani anlamın “Kur’ân’ı sihir, şiir , masal gibi parçalara ay-rılan kimseleri, daha önce o parçalayıcılara indirmiş olduğumuz azabın bir benzeri ile uyar.” şeklinde olması da mümkündür. Bu parçalara ayrılanlar-dan maksat, Hac mevsiminde gruplara ayrılıp Mekke’nin girişlerini tutan ve gelenlerin Hazret-i Peygamber (s.a.)’e inanmamaları için çalışan, onla-rı imandan nefret ettiren 12 kişidir. Onlardan kimi, “Aramızdan ayrılan / inancımızı terkeden kişiye aldanmayın, çünkü o büyücüdür!” derken kimi “O yalancıdır.”, bir başkası ise “O şairdir.” demekte idi. Allah Teâlâ da bu kimselerden olan Velîd b. Muğîre, ‘ Âs b. Vâ’il ve es-Esved b. el-Muttalib ve diğerlerini Bedir gününde ve öncesindeki afetlerle helâk etmiştir.
[1568] Anlam, “Bir gece baskını ile Sâlih Aleyhisselâm’a kıymayı plan-layarak yeminleşmiş olan o [9 kişilik] çeteye indirdiğimiz azabın benzeri ile uyar.” şeklinde de olabilir. Bu durumda âyetteki iktisâm kelimesi tekāsüm (yeminleşme/antlaşma) anlamında olur.
1 Nitekim hadiste şöyle varit olmuştur: “Yüce Allah Dâvûd’a indirdiği kur’ānı hafif tutmuştur.” [Buhārî, 17. surenin tefsiri, 6; İbn Hanbel I, 314] / ed.
[1569] Şayet“א ْ َ ْ א أَ -ifadesinin (
92. Âyetin Tefsiri
[1570] Âyetteki َ ِ ِ kelimesi ‘ıddanın çoğulu olup parçalar mânasına gelir. Kelimenin aslı fi‘le vezninde ‘ıdvetün olup ‘adda’ş-şâte (Koyunu parçalara ayırdı.) ifadesinden türemiştir. Şair Ru’be b. el-Accâc [v. 145/762] şöyle demiştir:
Allah’ın dini bölük pörçük değildir.[1571] Bu kelimenin iftira etmek anlamındaki ‘adahtuhû ifadesinin fi‘le
vezni olduğu da söylenmiştir. İkrime’nin [v. 105/723] “el-’ıda kelimesi Ku-reyş lehçesinde büyü mânasına gelir, Kureyşliler sihirbaz kadına ‘âdıhetun derler.” dediği nakledilmiştir. Peygamber (s.a.) büyü yapana da yaptırana da lânet etmiştir. İlk görüşe göre kelimedeki Vav düşmüş, ikinci görüşe göre ise He düşmüştür.
93. Âyetin Tefsiri
[1572] “Onların tamamına soracağız!” ifadesi bir tehdittir. Allah’ın on-lara kınama maksadıyla soracağı da söylenmiştir. Ebü’l-Âliye er-Riyâhî’nin [v. 90/709] “Yüce Allah onlara iki hususu soracaktır; biri neye kulluk ettikleri, ikincisi ise peygamberlere ne cevap verdikleridir.” dediği nakledilmiştir.
94. Âyetin Tefsiri
[1573] “Memur olduğun şeyi onların yüzüne haykır;” onu açıkça söyle, ızhar et. Bir kişi delili açıkça söylediği zaman sade‘a bi’l-hücceti denilir. Bu ifade tıpkı sarrahabi-hâ (Onu sarahaten söyledi.) ifadesi gibidir. es-Sadî‘ kökünden gelmektedir ki bu da fecr (tan yeri) demektir. es-Sad‘u fi’z-züccâce şişedeki kırık, açıklık demektir. Bir görüşe göre ُ َ ْ ُ א ِ عْ َ ْ א َ “Memur ol-duğun üzere hak ile bâtılı tefrik et.” anlamında olup mâna, “Sana emredilen şeriatı haykır!” şeklindedir. Ancak şairin şu ifadesinde olduğu gibi, âyette de harf-i cer hazfedilmiştir:
Hayrı emrettim -sana- ne emredildiyse yap!
[1574] Ayrıca ُ َ ْ ُ א ِ (memur olduğun şey) ifadesindeki Mâ’nın mas-tariyye olması, anlamın bi-emrike şeklinde olması da mümkündür. Bu du-rumda ifade, [“memuriyetinle” anlamında] meçhul fiilden mastar olmaktadır.
95–96. Âyetlerin Tefsiri
[1575] ‘Urve b. ez-Zübeyr’in [v. 94/713] َ ِ ِ ْ َ ْ ُ ْ hakkında (alaycılar) اşöyle dediği nakledilmiştir: Bunlar ileri gelenlerden beş kişiydiler; Velîd b. Muğîre, ‘ Âs b. Vâ’il, el-Esved b. Abdiyeğûs, el-Esved b. el-Muttalib, el-Hâris b. et-Tulâtıle. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] da şöyle dediği nakledilmiştir: Bun-ların hepsi Bedir’den önce ölmüştür. CebrailHazret-i Peygamber (s.a.)’e, “Senin için onların hakkından gelme emri aldım.” demiş ve Velîd’in baca-ğına işaret etmiş; derken Velîd ok imal eden birinin yanından geçerken bir ok elbisesine takılmış, o ise eğilip oku çıkarmaya tenezzül etmemiş; daha sonra ok bacağının arka tarafında bir damara isabet etmiş ve onu kesmiş; böylece ölüp gitmiştir. Cebrail daha sonra ‘ Âs b. Vâ’il’in midesine işaret et-miş; bunun üzerine midesine bir diken girmiş; “Zehirli bir hayvan tarafın-dan sokuldum!” diye feryat emiş, daha sonra ayağı şişmiş; adeta değirmen taşı gibi olmuş ve ölüp gitmiştir. Sonra, el-Esved b. el-Muttalib’in gözlerine işaret etmiş, onun da gözleri kör olmuştur. Sonra Hâris b. Kays’ın burnuna işaret etmiş, onun da burnundan cerahat sümüğü gelmiş ve ölmüştür. Ar-dından bir ağacın dibinde oturan el-Esved b. Abdiyeğûs’a işaret etmiş, bu-nun üzerine o başını ağaca toslamaya, yüzüne dikenlerle vurmaya başlamış ve böylece ölüp gitmiştir.
99. Âyetin Tefsiri
[1576] “Söylediklerinden dolayı” sana ve Kur’ân’a taan edenlerin söylentilerinden dolayı. “O’nu tenzih et!” yani başına gelen sıkıntılar-dan Allah’a iltica et. Allah’a iltica etmek sürekli zikretmek ve çokça sec-de etmek demektir. Böyle yapmak sana yeter, gam ve kederini giderir.
“Kesin gerçek” yani ölüm “sana gelinceye kadar” Rabbine kulluğa devam et. Anlam, “Hayatta olduğun sürece Allah’a kulluğu terk etme!” şeklinde-dir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in herhangi bir sıkıntıya düştüğü zaman na-maza koştuğu nakledilmiştir.
[1577] Yine Hazret-i Peygamber (s.a.)’in, “Kim Hicr sûresini okursa muhacirlerin, Ensar’ın ve Muhammed’le alay edenlerin sayısının on katı kadar sevap alır.” buyurduğu nakledilmiştir.