FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Enfâl Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 4
75. Âyetin Tefsiri
"İman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihadda bulunanlar, muhacirleri barındırıp yardım edenler yok mu, işte onlar birbirinin mirasta velîleridir. İman edip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir hususta velayetiniz yoktur. Bununla beraber eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse yardım etmek üzerinize borçtur. Fakat bu yardımı sizinle aralarında muahede bulunan bir kavim aleyhinde olmamak şartıyla yapabilirsiniz. Allah, yapacaklarınızı hakkıyla görür. Kâfir olanlar bile birbirlerinin yardımcılarıdır; eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük fesat olur. İman edip de Allah yolunda hicret ve cihâd edenler muhacirleri barındıranlar ve onlara yardım edenler, işte gerçek mümin olanlar bunlardır. Mağfiret ve uçsuz bucaksız rızık da onlarındır. Sonradan iman edip de hicret ve sizinle beraber cihâd edenler de sizdendir. Akrabalar Allah'ın kitabınca birbirine daha yakındırlar. Allah her şeyi hakkıyla bilendir".
Bil ki Allahü teâlâ, Allah'ın Resulü zamanında mü'minleri dört kısma ayırmış ve herbirine ait hükmü de belirtmiştir. Bu taksimatı şu şekilde izah edebiliriz: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e risalet Mekke'de verilmiş; bunun üzerine O, insanları orada dinine davet etmiş; daha sonra da Mekke'den Medine'ye geçmiştir. Hazret-i Peygamber Mekke'den Medine'ye hicret ederken, mü'minler iki kısma ayrılmışlardı:
a) Hicrette O'na uyanlar.
b) Hicret hususunda Hazret-i Peygamber'e muvafakat etmeyip de orada kalanlar.
Öncü Muhacirlerin Sıfatları
Birinci kısma gelince, ki bunlar ilk hicret edenlerdir. Allah bunları"İman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihadda bulunanlar..." diye vasfetmiştir. Biz, bu ayetle kastedilenlerin ilk hicret edenler olduğunu söyledik; zira Allahü teâlâ, bundan sonraki ayette, "Sonradan iman edip de hicret ve cihad edenler yok mu..." buyurmuştur. Bunun böyle olduğu sabit olunca, bu ilk muhacirlerin şu dört sıfatla vasfedilmiş oldukları ortaya çıkar:
Birinci sıfat: Onların, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman ederek, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kendilerine tebliğ ettiği bütün mükellefiyetleri kabul edip, bu hususlarda di ret memeleridir. İşte ayetin baş tarafındaki kısmı, bu manayı ifade etmektedir.
İkinci sıfat: Hâcerû "hicret edenler" buyruğudur. Yani, "onlar, vatanlarından ayrıldılar ve Allah'ın rızasını taleb etmek maksadıyla, akrabalarını ve komşularını terkettiler.." demektir. Bu durumun, çetin bir hal olduğu malûmdur. Nitekim Cenâb-ı Hak, bu hususu beyan için, "Kendinizi öldürün, yahud yurtlarınızdan çıkın.."(Nisa, 66) buyurmuş, vatanı terketmeyi, kişinin kendi kendini öldürmesine denk tutmuştur.. Binâenaleyh, bunlar ilk planda Allahın rızasını talep etmek amacıyla, eski dinlerini; ikinci derecede de yine Allah rızası için, akrabalarını, dostlarını, vatanlarını ve komşularını terketmişlerdir.
Üçüncü sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın, "... Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihadda bulunanlar" ayetinin ifade ettiği husustur. Mal ile cihadda bulunmaya gelince, bu böyledir; zira onlar vatanlarını terkedince, evleri, meskenleri, gelir getiren arazileri ve mezraları zayi olup, düşmanlarının eline geçti. Hem onlar, bu karar ve azimleri sebebiyle büyük masrafa girip harcama yapmak ihtiyacını hissettiler. Yine onlar, o savaşlar için de mallarını infak ediyorlardı. Canlarıyla cihadda bulunmalarına gelince, bu da şöyle olmuştur: Silahları, hazırlıkları, teçhizatları bulunmadığı halde harp gayesiyle gelmiş çok sayıdaki teçhizattı düşmana karşı Bedir savaşına girişmişlerdi. Bu da onların, dünya hayatına dair arzu ve isteklerini sona erdirdiklerine ve canlarını Allah yolunda seve seve harcadıklarına delâlet eder.
Dördüncü sıfat'a gelince, bu onların bu fiillere herkesten önce girişmeleri ve bu halleri üstlenmiş olmalarıdır. Bu yarışmanın, dini kuvvetlendirme konusunda büyük bir etkisi bulunmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İçinizde fetihten önce Allah yolunda harcayan ve muharebe eden kimseler, diğerleriyle bir olmaz. Onlar derece itibariyle sonra harcayan ve muharebe edenlerden daha büyüktür. Bununla beraber, Allah hepsine cenneti va'adetmiştir." (Hadid. 10) ve "Öncü muhacirler ve ensâr ile onlara güzellikle tâbi olanlar yok mu, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'dan razı olmuşlardır. " (Tevbe, 100) buyurmuştur. Hiç şüphesiz, bu fazileti gerektiren şey, önceliktir. Çünkü onların bu fiilleri yapmaları, başkalarının kendilerine uymalarını gerektirir. Böylece de bu husus, kuvvetin ve kemâlin bir sebep ve vesilesi olmuş olur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanları diriltmiş gibi olur" (Maide, 32) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Kim güzel bir iş başlatır, iyi bir çığır açarsa, gerek kendisinin, gerekse onunla amel edenlerin ecirleri -onların ecirleri noksanlaştırılmaksızm- Kıyamete kadar bu çığırı açan kimse için de verilir..." İbn Mâce, Mukaddime, 14 (1/74); Müsned, (4/362).
buyurmuştur. İnsanların davalarının, gerek dini gerekse dünyevî haller hususunda, görmüş oldukları örneklerle kuvvetlenip gelişmesi, onların âdetlerindendir. Nitekim sıkıntılar, belâlar, o hususta başkalarının da müşterek olmaları sebebiyle, insanların kalblerine hafif gelir, acıtan hafifler. Böylece, bu ilk muhacirler için söz konusu olan bu dört sıfatın, onların faziletlerinin ve şereflerinin son derece üstün ve çok çok fazla olduğuna ve bunun, onların, müslümanların reisleri ve onların efendileri olduklarını itiraf etmenin gerektiğine delâlet ettiği sabit olmuş olur.
Hazret-i Peygamber zamanında mevcut olan mü'minlerin ikinci kısmını ensar oluşturur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir grup ashabıyla beraber onların yanına hicret edince, bu durumda şayet onlar, o muhacirleri himaye etmeseler, onlara yardımda bulunmasalar, Hazret-i Peygambere yardımcı olma ve O'nun ashabının işlerini düzenleme hususunda canlarını ve mallarını harcamasalardı, maksat kesinlikle tamamlanmazdı.
Muhacirlerin Ensardan Faziletli Olmalarının Sebepleri
Şu sebeplerden dolayı, muhacirlerin halinin, fazilet bakımından ensârınkinden daha üstün olması gerekir:
a) Muhacirler, faziletlerin reisi, en başta geleni; şereflerin de unvanı, lideri olan iman hususunda en önde gelenlerdir.
b) Onlar, zaman zaman ve uzun müddet, Kureyş'ten her türlü işkence ve meşakkati görmüş ve buna sabretmişlerdi. Halbuki böylesi bir durum, ensâr için söz konusu değildir.
c) Onlar, vatanlarından, çoluk çocuklarından ve komşularından ayrılmalarından dolayı meydana gelen her türlü sıkıntıya da katlanmışlardır. Halbuki bu da, ensâr için siz konusu değildir.
d) Allah'ın Resulü Hazret-i Peygamber'in dinini ve şeriatını kabul etme hususunda kapının açılması, ancak muhacirler tarafından başlatılmıştır. Ensâr ise onlara uymuş ve onlara benzemeye çalışmışlardır. Halbuki biz az önce, Hazret-i Peygamber'in, "Kim güzel bir iş başlatır, iyi bir çığır açarsa, gerek kendisinin gerekse onunla amel edenlerin ücreti (...) Kıyamete kadar bu kimseye de verilir " buyurduğunu zikretmiştik. Şu halde tâbi olan kimsenin derecesinin, kendisine uyulanın derecesinden daha aşağı olması gerekir. Bu sebeple, bütün bu durumlar fazilet, derece ve menkıbe bakımından, ilk muhacirlerin, ensâra takdim edilmelerini gerektirir. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, her nerede bu iki grubu ele almışsa, muhacirleri ensardan önce zikretmiş, onları onlara takdim etmiştir. İşte bu ayette de, aynı tertib üzere zikredilmişlerdir.
Velayet Ve Vali Kelimelerinin İzahı
Bil ki Allahü teâlâ, bu ayette bu iki kısım mü'mini ele alınca, 'İşte onlar birbirinin (mirasta) velileridir..." buyurmuştur. Alimler, bu ayette bahsedilen velilikle, dostlukla neyin kasdedildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir.. Bu cümleden olarak el-Vahidî, İbn Abbas ve bütün müfessirlerden şunu nakletmiştir: "Bundan murad, mirastaki velayettir." Müfessirler, sözlerine devamla şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, akrabalığı değil de hicret ve yardımı, verasetin sebebi kılmıştı. İman edip de, hicret etmeyen akraba, hicret etmediği ve yardımcı olmadığı için, vâris olamıyordu."
Bil ki, "velayet" lafzı, bu manayı ihsas ettirmemektedir. Zira bu lafız, bu kitabın birkaç yerinde de belirttiğimiz gibi, yakınlığı ihsas ettirmektedir. Nitekim, "Sultan, velîsi olmayan kimsenin velîsidir" denilmektedir. Ama bu ifadede geçen velayet" lafzı varis olmayı ifade etmez. Allahü teâlâ da: "Haberiniz olsun ki Allah'ın velîleri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir"(Yunus, 62) buyurmuştur ki, bu da mirasçı olmayı ifade etmez. Aksine vetâyet, yakınlığı ifade eder. Binâenaleyh, bu ayetteki velayeti de "vâris olma" manasının dışındaki bir manaya hamletmek mümkündür ki, bu mana da, onların birbirlerine saygı duymaları, birbirlerinin işleriyle ilgilenmeleri ve birbirlerine muavenette bulunarak, yardımlaşmalarıdır. Ki, bunun da gayesi, onların düşmana karşı tek yumruk gibi olmaları ve onlardan herbirinin, diğerine karşı duyduğu sevginin, kendisine karşı duyduğu sevginin yerini alması yani onu da kendisi kadar sevmesidir. Lafız, bu manaya muhtemel olunca, bunu vâris olmak anlamına hamletmek, lafzın delâletinden uzak bir mana olur. Özellikle de onlar, "Bu hüküm Cenâb-ı Hakk'ın, ayetin sonundaki "Akrabalar birbirine daha yakındırlar" buyruğu ile mensûh olduğunu söylerlerse bizi, lafzı, lafzın ihsas ettirmediği bir manaya hamletmeye sevkeden, sonra da onun, aynı yerde zikredilen başka bir ayetle mensuh olduğu hükmünü verdiren gerekçe ne olabifir ki? Doğrusu bu çok uzak bir ihtimaldir, meğer ki müfessirler maksadın bu olduğunda ittifak etmiş olsunlar.Bu durumda, bu manayı kabul etmek lazım. Ancak ne var ki, bu hususta bir icmânm bulunduğunu söylemek de uzak bir ihtimaldir.
İman Edip Hicret Etmeyen Müminler
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zamanındaki mü'minlerin üçüncü kısmı da, hicret hususunda Allah'ın Resulüne uymayıp Mekke'de kalan mü'minler teşkil etmektedir ki, bunlar da Cenâb-ı Hakk'ın, İman edip de hicret etmeyenler ise..." buyruğu ile kastedilen kimselerdir. Böylece Allahü teâlâ, onların hükmünü de şu iki yönden açıklamıştır:
a)Cenâb-ı Hakk'ın, "hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir hususta velayetiniz yoktur" ayetinin ifade ettiği durumdur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bil ki bu şekildeki olumsuz velayet, daha önce geçen olumlu velayetin aynısıdır. Binâenaleyh kim o velayeti, "varis kılma" manasına hamletmişse, bu ayette bahsedilen olumsuz velayetin vâris kılma manasına geldiğini iddia etmiştir. Kim de önceki velayeti daha önce zikredilen manalara hamletmişse, bu ayette bahsedileni de aynı manaya almıştır. Bu ayette bahsedilen velayetten muradın, "varis kılma" olduğunu benimseyenler şu şekilde istidlal etmişlerdir: "Bu ayette bahsedilen velayetle, "yardım etme" manası murad edilemez. Bunun delili şudur: Cenâb-ı Hak, "Eğer onlar din hususunda sizden yardım İsterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur" ifadesini, "Sizin onlara hiçbirşey ile velayetiniz yoktur" ifadesine atfetmiş (bağlamıştır). Bunun, dindeki velayetten ibaret olduğunda şüphe yoktur. Halbuki ma'tûf, ma'tûfun aleyhten başkadır. Binâenaleyh bahsedilen velayetten maksadın, yardım etme manasına gelen velayetten başka olması gerekir." Bu istidlal tarzı zayıftır. Çünkü biz ayette bahsedilen velayeti, saygı duyma ve ikram etme manasına aldık. Halbuki bu, yardım etmeden başka birşeydir. Baksana insan bazan, bazı zımmîlere de bazı işlerinde yardım eder. Yine bazan efendi, ona saygı duyma ve onu yüceltme manasında velayet etmediği halde, yardımcı olma manasında köle ve cariyesine velayet edebilir. Binâenaleyh bu istidlal düşer.
İkinci Mesele
Ayetteki "hicret edecekleri zamana kadar..." ifadesi ile ilgilidir. Bil ki ayetteki, "Sizin onlara hiçbir hususta velayetiniz yoktur" ifadesi, onların Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte hicret etmedikleri için, velayetlerinin mutlak manada düşeceği zannını uyandırır. Böylece Allahü teâlâ bu zanm, "Hicret edecekleri zamana kadar., ." kaydı de gidermiştir. Bu ifade, "Eğer onlar hicret edecek olurlarsa, o velayet geri döner ve gerçekleşir" manasındadır. Bunun gayesi, İnsanları hicrete sevk ve teşvik etmektir. Çünkü müslüman, her nezaman Allahü teâlâ'nın, "Eğer bir kimse hicret etmezse, onunla müslümanlar arasındaki velayet de sona erer. Eğer o kimse hicret edecek olursa, o velayet geri döner ve mükemmel olarak gerçekleşir" dediğini duyduğunda, hiç şüphe yok ki bu, onu hicrete teşvik eder. Hicret etmenin gayesi ise, müslümanların çoğalmaları, biraraya gelmeleri, birbirlerine yardım etmeleri ve aralarında ülfet, neticede de kuvvet ile şevketi meydana getirip bölünmemeleridir.
Üçüncü Mesele
Hamza, vâv harfinin kesresi ile kelimeyi, vilayetihim; diğer kıraat imamları ise vâv'ın fethası ile velayetinim şeklinde okumuşlardır. Zeccâc şöyle der: Bunu "velayet"okuyanlar Kelimeyi nusret (yardım) ve neseb (aradaki bağ) manasına almışlardır. "Emirlik" manasına olan "vilayet" kelimesi ise, bu iki manayı birbirinden ayırdetmek için meksür kılınmıştır. Velayet manasında kullanılan bu kelimenin vâvı bazan neksûr kılınabilir. Çünkü bir toplumun birbirlerine velayet etmelerinde, tıpkı (çamaşırcılık) ve (terzilik) kelimelerinde olduğu gibi bir sanat cinsi vardır. Bu manada kullanılan kelimenin ilk harfi ise meksûr olur." Ebu Ali el-Farisı ise, "Bu kelimeyi burada meftûh okumak daha güzeldir. Çünkü buradaki velayet dinî manadaki velayettir. Bunun kesrelisi ie, emirlik manasınadır" demiştir.
Hicret Etmeyenlere Dinî Hususta Yardım Şarttır
Bu üçüncü kısmın hükümlerinden ikinci hüküm de, Hak teâlâ'nın "Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur" ayetinin ifade ettiği husustur. Bil ki Allahü teâlâ, mü'minlerden bu grup arasındaki velayetin kesilmesi hususundaki hükmünü beyan edince, bundan muradın, tıpkı kâfirler hakkında olduğu gibi, velayetin tam manasıyla kesilmesi olmadığını, aksine hicret etmeyen o rriü'minlehn, o muhacirlerden yardım istemeleri halinde onların onlara yardım etmelerinin gerekli olduğunu ve onları yardımsız bırakmamaları gerektiğini beyan buyurmuştur. Rivayet olunduğuna göre, Hak teâlâ'nın, "Hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir hususta velayetiniz yoktur" ayeti nazil olunca, Zübeyr (radıyallahü anh) ayağa kalktı ve "Bizden yardım istemeleri halinde, herhangi birşey hususunda onlara yardım edebilir miyiz?" deyince, "Eğer onlar din hususunda sizden yardım İsterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur" ayeti nazil oldu.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Fakat bu yardımı, sizinle aralarında muahede bulunan bir kavmin aleyhine olmamak şartıyla yapabilirsiniz" buyurmuştur. Bu, "sizin o mü'minlere, aranızda ahid bulunan kâfirlere karşı yardım etmeniz caiz değildir. Çünkü aranızdaki anlaşma buna manîdir" demektir.
Allahü teâlâ sonra, "Kâfir olanlar bile birbirlerinin yardımcılarıdır' buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
Ayetteki Grupların Sıralanmasındakı Hikmet
Bil ki Allahü teâlâ'nın bu ayette nazar-ı dikkate aldığı bu sıra, son derece güzeldir. Çünkü Hak teâlâ buralarda şu üç kısımdan bahsetmiştir:
Birinci kısım: Muhacir ve ensârdan olan mü'minlerdir. Bunlar, insanların en faziletlileridir. Allahü teâlâ bunların birbirlerine dost ve yardımcı olmaları gerektiğini beyan buyurmuştur.
İkinci kısım, hicret etmemiş olan mü'minlerdir. Bunların, iman etmiş olmalarından dolayı bir tür üstünlükleri ve faziletleri vardır. Hicret etmemiş olmaları sebebiyle de, bir çeşit düşüklükleri söz konusudur. Binâenaleyh bunların hükümlerinin, yücelik ile alçaklık arasında orta bir hüküm (yer) olması gerekir. Bu hüküm de, birinci kısımdaki tere tanınan velayetin, bu kısımdakiler için olmamasıdır. Fakat bu kısımdakiler, eğer mü'minlerden yardım isterler ve onların yardımını beklerlerse, onlar onlara yardım eder ve desteklerler. Binâenaleyh bu hüküm, alçaltına ile yüceltme arasında orta bir hükümdür. Kâfirlere gefince, onlar için fazîlet sebeplerinden hiçbiri yoktur. Bundan dolayı müslümanların, onlarla hiçbir şekifde bağlarının olmaması, onlarla aralarında hiçbir yönden bir velayetin ve münasebetin bulunmaması gerekir. Böylece bu tertibin son derece güzel ve yerinde olduğu ortaya çıkmış olur.
İkinci Mesele
Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Hak teâlâ'nın, "Kâfir olanlar bile birbirlerinin yardımcılarıdır" buyruğu, kâfirlerin, dinleri farklı da olsa birbirlerine vâris olmaları hususunda, adetâ aynı dinin mensupları gibi olduklarını gösterir. O halde mecûsî, putpereste; hristiyan da mecûsîye vâris olabilir. Çünkü Allahü teâlâ, "Kâfir olanlar bile birbirlerinin velileridir" buyurmuştur." Bil ki bu söz, ancak biz bu ayetlerde bahsedilen velayeti, vâris olma manasına aldığımız zaman doğru olur. Bu hususla ilgili görüşümüz daha önce geçmişti. Aslında bu hususta sözün doğrusu şudur: Kureyş kâfirleri, yahudilere son derece düşman idiler. Ama Hazret-i Muhammed'in davası ortaya çtkınca, O'na eziyet etme ve O'nunla mücadele etme hususunda birbirlerine yardım ettiler ve birbirlerini desteklediler. Bu sebeble ayetten, işte bu mana kastedilmiştir. Bu hususta sözün özü şudur: Biraraya gelmenin illeti ve sebebi, aynı cinsten (milletten) olmadır. Bir şeye benzeyen o şeye doğru cezbolunur. Müşrik, yahudi ve hristiyanlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e düşmanlıkta ortak olunca, işte bu yön onların birleşmelerine ve birbirlerine yaklaşmalarına sebep olmuştur. Bu da onların, dinlerinden ötürü bu düşmanlıkta bileşmediklerini gösterir. Zira onlardan herbiri, diğerinin dinini şiddetle reddeder. Bu, onların o düşmanlığının sırf hased, azgınlık ve inad yüzünden olduğuna delalet eden delillerden birisidir.
Müslümanların Birbirleriyle İlgisizliği Yeryüzünü Bozar
Daha sonra Allahü teâlâ bu hükmünü beyan edince, Eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur" buyurmuştur. Bu, "Şayet siz, size daha önce bahsedilen tafsilatlı hükümlerde size emrettiğim şeyleri yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir" demektir. Bu fitne ve fesat birkaç yönden izah edilir:
1) Müslümanlar, eğer kendilerinin zayıf, sayılarının az, kâfirlerin ise güçlü ve sayılarının çok olduğu bir zamanda kâfirlere karışacak olurlarsa, çoğu zaman bu karışma müslümanların kâfirlere iltihak etmelerine (onlar içinde erimelerine) sebep olur.
2) Eğer müslümanlar darmadağınık olsalardı, onlardan böyle büyük bir cemaat (devlet) meydana gelmezdi. Böylece bu da kâfirlerin, onlara karşı cesaretlenmelerine sebep olurdu.
3) Müslümanların topluluğu, sayıca ve hazırlıkça gün be gün artınca, bu, onların üzerinde oldukları dine daha fazla bağlanmalarına; muhaliflerin de onlara katılma arzularının artmasına sebep olur.
Bil ki Allahü teâlâ, bu üçüncü kısmı da zikredince, tekrar birinci ve ikinci kısma dönerek"İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, muhacirleri barındıranlar, ve onlara yardım edenler... İşte gerçek mü'min olanlar bunlardır. Mağfiret ve uçsuz bucaksız rızık da onlarındır" buyurmuştur. Bil ki bu ifade bir tekrar değildir. Zira Hak teâlâ, onlardan, ilk önce kendileriyle ilgili hükmü açıklamak için zikretmiştir.. Bu hüküm, onların birbirlerine karşı velayetleri, yardım ve destekleridir. Daha sonra burada, Allahü teâlâ onları, şanlarının ve derecelerinin çok büyük ve yüce olduğunu bildirmek için zikretmiştir. Bunu şu iki bakımdan izah ederiz:
a) Onların yeniden zikredilmeleri, onlara daha fazla önem verildiğini gösterir. Bu ise, bir şerefi ve bir saygıyı gösterir.
b)Allahü teâlâ burada onları şu üç yönden medh-ü sena etmiş olmaktadır:
1) Ayetteki, "İşte gerçek mü'min olanlar bunlardır" ifadesi ile yapılan medih... Buradaki, "İşte mü'min olanlar bunlardır" ifadesi hasr manasını ifade eder. Ayetteki, "gerçek" sözü de, onların, dinleri yolunda haklı ve muhakkik olmakla iyice mevsuf olduklarını ifade eder. Durum hakikatte böyledir. Çünkü dini hususunda "muhik" olmayan, geçmiş dinlerini terketmeye, çoluk çocuğundan ve vatanından ayrılmaya, bu uğurda canını ve malını harcamaya katlanamaz, bütün bu hususlarda yarışanlardan ve ileri gidenlerden olamaz.
2) Ayetteki, "Mağfiret onlarındır" kısmının ifade ettiği medih... Bu ifadede "mağfiret" lafzının nekire getirilmesi tıpkı, "Andolsun sen o yahudileri hayata, insanlardan daha düşkün bulursun" (Bakara, 96) ayetindeki, "hayat" kelimesinin, o yahudilerce dünya hayatının mükemmel kabul edildiğine delâlet edişi gibi, bu mağfiretin de mükemmel olacağını gösterir. Buna göre mana, "Onlar için, bütün günahlardan ve kovuşturmalardan uzak, tam ve mükemmel bir mağfiret vardır" şeklindedir.
3) Ayetteki "Kerim (uçsuz bucaksız bir) rızık da onlarındır" kısmının ifade ettiği medih. Bu ifade ile, çok yüce ve kıymetli mükâfaatlar kastedilmiştir.
Netice olarak diyebiliriz ki Allahü teâlâ, onların gerek dünyevî, gerekse uhrevî hususlardaki hallerini anlatıp ortaya koymuştur.
Dünyevî olanlara gelince, Cenâb-ı Hak onları, "İşte gerçek mü'min olanlar bunlardır" diye tavsif etmiştir.
Uhrevî olanlara gelince, bundan murad ya ikâbı gidermek, ya da mükâfaatı vermektir. İkabı (cezayı) giderme, ayette "Mağfiret onlarındır" buyruğu ile; mükâfaat verme de, "uçsuz bucaksız rızık da onlarındır" ifadesi ile anlatılmıştır. Bu yüce saadetler, ancak o mü'minterin dünyada maddî lezzetlerden yüz çevirip, çoluk çocuğunu ve vatanını terkedip bu uğurda canını ve malını harcaması ile gerçekleşir. İşte bu da, mutluluğu elde etmenin yolunun, ancak bu maddî şeylerden yüzçevirme ile olacağına dikkat çekmektedir.
Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki mü'minlerin dördüncü kısmı, hicret hususunda Hazret-i Peygamber'le beraber hareket etmeyip, daha sonra hicret etmiş olurlar. Bu, Hak teâlâ'nın "Sonradan İman edip de, hicret ve sizinle beraber cihad edenler de sizdendir" buyruğu ile anlatılanlardır. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:
Hicretin İkinci Dönemi
Alimler, Hak teâlâ'nın min ba'dü ifadesiyle neyin murad edildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Vahidî, İbn Abbas'ın bu ifadeye, "Hudeybiye'den sonra..." manasını verdiğini nakletmiştir ki, bu da ikinci hicrettir. Bu ifadeye, "Bu ayet indikten sonra.." ve, "Bedir Gününden sonra..." manaları da verilmiştir ki, en doğru olan, bundan muradın, birinci hicretten sonra hicret eden kimseler olmasıdır... İşte bunlar, "güzelce tâbi olanlar" diye bahsedilenlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "onlara güzelce tâbi olanlar yok mu, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'dan razı olmuşlardır" (Tevbe, 100) buyurmuştur.
İkinci Mesele
En doğru olan, hicretin Mekke'nin fethi ile sona ermiş olmasıdır. Zira, Mekke fethedilince, orası İslâm beldesi olmuştur. Hasan el-Basrî de şöyle demektedir: "Hicret, hiçbir zaman sona ermez." Hazret-i Peygamberin "Fetihten sonra hicret yoktur!" buyruğuna gelince, bununla hususî hicret murat edilmiş olup, bu, Mekke'nin fethi ve İslâm'ın kuvvet bulması ile sona ermiştir. Ama, herhangi bir zamanda bir beldede mü'min kimseler bulunur, sayıları da az olur, onların kâfirlerle birlikte bulunmaları sebebiyle, kâfirlerin güç ve kuvveti artıyor; müslümanların o beldeden hicret etmeleri ve diğer bir beldeye geçmeleri halinde de kâfirlerin bu güç ve kuvvetleri za'afa uğruyorsa, işte bu durumda, Hasan el-Basri'nin dediğine göre, onların hicret etmeleri Zira. (Hazret-i Peygamberin) Mekke'den Medine've hicretinden illet ve sebebin aynısı bu durumdaki kimseler hakkında da tahakkuk etmiştir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın "onlar da sizdendir" ifadesi, bu kimselerin derecesinin, önceden hicret eden ilk muhacirlerin derecesinden düşük olduğuna delâlet eder. Çünkü, Allahü teâlâ bunları onlara katmış ve onları şereflendirme sadedinde, bu ikincileri birincilerden saymıştır. Şayet, birinci kısmı teşkil edenlerin dereceleri daha üstün olmasaydı, böyle bir mana doğru olmazdı. Allahü teâlâ'nın, bu ayetlerde zikretmiş olduğu dört kısmın izahı bundan ibarettir.
Akrabalık Hukuku
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Akrabalar, Allah'ın kitabınca birbirine daha yakındırlar" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hak teâlâ'nın, "İşte onlar birbirinin velîleridir" buyruğu ile, mirastaki veliliğin kastedildiğini söyleyenler, bu ikinci ayetin mirası neshettiğini söylemişlerdir. Çünkü Allahü teâlâ bir önceki ayette, verasetin, hicret ve nusret (yardım) sebebiyle olduğunu beyân etmişti. Şu anda ise, bu durum mensüh olmuştur. Binâenaleyh, veraset, ancak akrabalık sebebiyle meydana gelebilir. O'nun, "Allah'ın kitabınca..." ifadesiyle de, Nisa sûresinde bahsedilen hisseleri, payları murad edilmiştir.
Ama, o ayetteki velayeti, yardım etmek, birbirlerini sevmek ve ta'zim etmek manalanyla tefsir edenlere gelince onlar şöyle demişlerdir: "O ayette bahsedilen velayet, miras sebebiyle meydana gelen velayete de muhtemel olunca, Allahü teâlâ işte bu ayette, -delilin tahsis ettiği durumlar hariç- varis olmanın, ancak akrabalık sebebiyle meydana gelebileceğini beyan etmiştir. Binâenaleyh, işte bu ayetin maksadı böyle bir düşünceyi izâle etmektir. " Bu görüş daha evlâdır. Zira, gereksiz ve zaruret olmaksızın neshi, mensûh ayetlerin sayısını arttırmak caiz değildir.
Şia'nın Bu Ayete Tutunmak İstemesi
(bu Hasan ibn Ali İbn Ebî Tâlib (radıyallahü anh), Ebû Cafer el-Mansûr'a: 'Allah'ın Resulünden sonra imamın Ali İbn Ebî Tâlib olduğu hususuna dair vazmış olduğu mektupta bu ayetle istidlal ederek şöyle demiştir: "Akrabalar, birbirine (...) daha yakındırlar" ayeti, velayetin bulunduğuna delâlet eder. Halbuki bu ayette, bu evleviyyetin sabit olduğu hususunda muayyen bir ifâde yer almamıştır. Binâenaleyh, delilin tahsis ettiği durumlar hariç, bunu bütün durumlara hamletmek gerekir. Delilin bulunması esnasında ise, bu ayetin hükmüne, imamet meselesi de girer. Hazret-i Ebu Bekr'in, "ulû'l-erhâm"dan olduğu da söylenemez. Zira, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hazret-i Ebu Bekr'e, kavme tebliğ etsin diye Berâe sûresini verdiği, daha sonra da, arkasından Ali'yi göndererek, bu tebliğcinın Ali olduğunu emrederek, "Bunu ancak, benden (benim ehlim ve âlimden) olan birisi yerine getirecektir" dediği nakledilmiştir. Bu da, Ebu Bekr (radıyallahü anh)'in Hazret-i Peygamber'in ehlinden olmadığına delâlet eder." İşte, bu ayetle yapılan istidlalin izahı budur.
Cevap: Şayet bu delâlet doğru ve yerinde olsaydı, o zaman Abbâs'ın imamete daha lâyık olması gerekirdi. Çünkü Abbas, Hazret-i Peygamber'e, Ali'den daha yakındır. İşte Ebu Cafer el-Mansûr da, bunu bu şekilde cevaplandırmıştır.
Zevi'l-Erhâm'ın Mirası
Ebû Hanîfe (r.h)'nin arkadaşları, "zevi'l-erhâm"ın mirasçı kılınmaları hususunda, bu ayete tutunmuşlardır. Bizim
(Şafiî) alimleri de buna, şu şekilde cevap vermişlerdir: Hak teâlâ'nın, "Akrabalar, birbirine (...) daha yakındırlar" buyruğu, bu yakınlığın, daha yakın olmanın, hangi şeyde (kimde) bulunduğu hususunda mücmel bir ifadedir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, "Allah'ın kitabınca..." buyurunca, bu, "Allah'ın, kitabında beyan etmiş olduğu hükme göre.." manasında olmuş olur. Böylece, bu daha yakın olma hali, Allahü teâlâ'nın, kitabında beyan etmiş olduğu hükümlerle kayıtlanmış olur. Halbuki o hükümler, sadece "asabe"nin mirasına dair hükümlerdir. Binâenaleyh, bu mücmel ifadeden, sadece bunun murad edilmiş olması gerekir. Böylece bu ifadenin hükmü, "zevi'l-erhâm"ın mirasçı olmasıyla alâkalı olmaz.
Daha sonra Cenâb-ı Hak bu sûreyi bitirirken, "Allah, her şeyi hakkıyla bilendir" buyurmuştur. Bu, "bahsettiğim ve mufassalan açıkladığım bu hükümlerin tamamı, bir hikmet, bir sevap, doğruluk ve bir salâhtır, kurtuluştur. Bu hükümlerde, abes ve bâtıl namına bir şey yer almamıştır. Zira bütün malûmatı bilen, ancak doğru olana hükmeder. Bunun bir benzeri de, meleklerin, "Orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?" (Bakara, 30) dediklerinde, Cenâb-ı Hakk'ın, onlara cevap vererek, "Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim"(Bakara, 30) buyurmuş olmasıdır. Bu, "Siz, benim, bütün malûmatı bildiğimi bildiğinize göre, biliniz ki benim hükmüm, yanılma ve hatadan münezzeh olur" demektir. İşte burada da böyledir. Allah, en iyi bilendir.
Hamd ve şükür, Allah'ın lâyık ve müstehak olduğu bir şekilde, ancak O'nadır. Bu sûrenin tefsiri, Hicrî 601 senesinde, Ramazanın birinci gününde, Bağdan denilen bir köyde tamamlandı. Biz Allah'dan, zamanın korkunç ve şiddetli belâlarından, zulüm ve hızlan sahiplerinin hile ve tuzaklarından bizi kurtarmasını niyaz ediyoruz. Zira O, el-Meliku'd-Deyyân'dır. O'nun satât ve selâmı, Rahmân'ın habîbi, çeşitli mucize ve burhanların sahibi Muhammed Mustafa'ya olsun.