Enfâl SûresiKeşşâf Tefsîri

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

4. Âyetin Tefsiri

[1819] Nefel ganimet anlamındadır; çünkü Allah’ın lütuf ve ihsanıdır. Le-bîd [v. 40/660] şöyle demiştir:

En hayırlı ganimet Allah korkusudur.

Nefel gazilere tenfîl edilen, yani ganimet payları dışında verilen şeylerdir. Bu da, savaştaki sıkıntılara karşı teşvik olsun diye komutanın “Her kim bi-rini öldürürse, üzerinde bulunanlar onun olacak!” demesi ya da gönderdiği bir seriyeye (yani akıncı grubuna) “Elde ettiklerinizin hepsi veya yarısı ya da dörtte biri sizin olacak!” demesidir. Bu bağış ganimetlerdeki beşe bölme hükmündeki gibi taksim edilmez. Ayrıca komutanın ettiği vaadi yerine ge-tirmesi gerekir. Şâfi‘î Rahimehu’llāh’ın [v. 204/820] iki görüşünden birine göre ise bu, zorunlu değildir.

[1820] Bedir savaşındaki ganimetler ve taksimiyle ilgili Müslümanlar ara-sında anlaşmazlık çıkmıştı. Bunun üzerine, bunların nasıl taksim edileceği-ni, taksim konusunda hükmü kimin vereceğini, ayrıca, Muhacirlere mi yoksa Ensār’a mı ya da her ikisine birden mi verileceğini Peygamber (s.a.)’e sordular. Bunun üzerine ona şöyle buyruldu: Onlara de ki: ganimetler Peygamber (s.a.)’e aittir ve hükmü verecek olan sadece odur; ganimetler hakkında dilediği hükmü verir; onun dışında hiç kimsenin ganimetler hakkında bir hükmü yoktur.

[1821] Şu da söylenmiştir: Peygamber (s.a.) “Bu gün, kim -belâlara göğüs gerip- bir şey ele geçirirse, onun olacak!” diye şart koştu. Bunun üzerine genç-ler hızlıca atıldılar ve 70 kişiyi öldürüp, 70’ini de esir ettiler. Allah Teâlâ zaferi müyesser kılınca, anlaşmazlığa düşüp, çekiştiler. Gençler “Savaşanlar bizdik!” derken, sancaklarda bulunan yaşlı ve önemli kimseler de “Size destekçi olan ve hezimete uğramanız durumunda katılacak olduğunuz grup da bizdik!” dediler [Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 144]. Sonra da Peygamber (s.a.)’e “Ganimet az, insanlar çok; eğer kendilerine vaat ettiklerini onlara verirsen, arkadaşlarını mahrum bı-rakmış olursun” dediler. İşte bunun üzerine bu âyetler nâzil oldu.

[1822] Sa‘d b. Ebî Vakkās (r.a.)’ın [v. 55/675] şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bedir günü kardeşim Umeyr öldürüldü ve ben de ona bedel Sa‘îd b. el-‘Âs’ı öldürüp kılıcını aldım. Kılıç hoşuma gitti. Kılıcı Peygamber (s.a.)’e getirip “Onlardan birini öldürünce Allah gönlümü rahatlatmış oldu; bu kılıcı bana verseniz.” dedim. Peygamber (s.a.) “Bu konuda ne benim ne de senin bir yet-kin bulunmakta; kılıcı alınan ganimetlere koy!” dedi. Ben de bıraktım, ama gönlümde kardeşimin ölümünden ve elde ettiğim şeyin alınmasından dolayı Allah’tan başkasının bilemeyeceği bir rahatsızlık vardı. Çok geçmemişti ki Pey-gamber (s.a.), Enfâl sûresi inzâl edildiği halde bana geldi ve şöyle dedi: “Ey Sa‘d! Benden, yetkim olmadığı bir zamanda, kılıcı istemiştin. Artık yetki bana verildi; git ve kılıcı al.” [Ahmed b. Hanbel, I, 181]

[1823] ‘ Ubâde b. es-Sāmit (r.a.)’ın [v. 34/654] da şöyle dediği rivayet edil-miştir: Bu âyetler, ganimet konusunda anlaşmazlığa düşüp, kötü bir tutum sergilediğimizde biz Bedir ashâbı hakkında nâzil oldu. Allah onu elimizden aldı ve Resûlullah’ın yetkisine verdi. O da Müslümanlar arasında eşit bir şekil-de taksim etti. Bu olayda, Allah’tan sakınma, Resûlüne boyun eğme ve araların düzeltilmesi [hikmeti] vardı. [Ahmed b. Hanbel, V, 322]

[1824] Ebû Hanife [v. 123/741] [ِאل َ ْ َ ْ ِ ا َ َכَ ُ َ ْ َ âyetini], Hemze’yi düşürüp, harekesini Lâm’a vererek ve ‘an harfinin Nûn’unu da Lâm’a idğâm ederek אلِ َ ْ َّ َ َכَ ُ َ ْ َ şeklinde okumuştur. İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653] ise “Gençler senden, onlara vaat ettiğin ganimetleri istiyorlar.” anlamında َאل َ ْ َ ْ ا َכَ ُ َ ْ َ şeklinde okumaktadır.

[1825] Şayet “De ki: Ganimetler Allah ve Resûlünündür’ ifadesinde, Allah ve rasûl kelimelerinin bir arada anılmasının anlamı nedir?” dersen şöyle derim: “Bunun anlamı, ganimetlerin hükmünün tamamen Allah ve Resûlüne ait olmasıdır. O, hikmetinin gerektirdiği şekilde taksim edilme-sini emreder; Resûlü de ganimet hususunda Allah’ın emrine uyar. Yoksa ganimetin taksimi konusu kimsenin görüşüne bırakılmamıştır.” Allah’ın hikmetinin gerektirdiği ve Resûlüne de emrettiği bu hükmüyle; kendileri-ne nefel verileceğine dair söz verilmiş savaşçıların sancaklarda bulunan yaş-lılara yardım etmeleri, elde ettiklerini onlarla eşit paylaşmaları, kendilerine söz verileni onlardan esirgememeleri istenmiştir. Çünkü aksini yapmaları durumunda Müslümanlar arasında bulunan sevgi ve hoşgörünün zedelen-mesinden emin olunamazdı.

[1826] “O halde” antlaşmazlık ve çekişme konusunda “Allah’tan sakınıp” Allah için bir ve kardeş olun “aranızı düzeltin” Allah’ın sizi rızıklandırıp ikram ettiği şeylerde eşit davranıp yardımlaşın. Atā b. Ebû Rabâh’ın [v. 115/713] şöyle dediği nakledilmiştir: Aralarının düzeltilmesi şöyle oldu: Peygamber (s.a.) on-ları çağırıp “Ganimetlerinizi adaletle taksim edin.” dedi. Onlar da “Yedik ve harcadık.” deyince; “Birbirinize iade edi[p helâlleşi]n.” buyurdu.

[1827] Şayet “ ْ כُِْ َ aranızı” sözünün mahiyeti nedir?” dersen şöyle“ ذَاتَ

derim: Aranızdaki durumları, yani aranızda bulunan halleri düzeltin, demek-tir. Bu da aranızda ülfet, muhabbet ve ittifak olması için çalışın, anlamına gelir. Tıpkı ِور ُ ُّ اتِ ا َ ِ [Âl-i İmrân 3/119] âyetinde olduğu gibi ki, “gönüllerde gizlenen” demektir. Hallere, kişilerin arasıyla ilgili olduğundan zâtü’l-beyn (ara sahibi) denildi. Nitekim Araplar ıskınî zâ inâ’ik (Bana kabından içir) derler ve bununla kabın içerisindeki suyu kastederler.

[1828] Allah Teâlâ takvâyı, arayı düzeltmeyi ve Allah ve Resûlüne itaati, imanın olmazsa olmazlarından ve gereklerinden kılmış; böylece imanın kema-linin bunları sağlamaya bağlı olduğunu kullarına öğretmiştir. “Müminseniz” ifadesi, imanı kâmil olan kimselerseniz, demektir. “Müminler ancak o kimse-lerdir ki” sözünde bulunan Lâm-ı ta‘rîf bunlara işaret etmektedir. Yani “Şunlar, şunlar imanı kâmil kimselerin vasıflarındandır…” Bunun delili “Bunlardır işte gerçek müminler...” sözüdür.

[1829] “Kalpleri ürperir” yani korkar. Ümmü Derdâ’dan nakledildiğine göre o, “Kalpteki vecel hurma dallarının yanması gibidir. Sen kalbinde bir ürperti hissediyor musun?” [demiş. Râvî] “Evet” deyince, “Allah’a dua et, zira dua o ürpertiyi giderir.” demiş. Âyette kastedilen şudur: Kalpleri, Allah’a olan tazimlerinden, O’nun celâline ve saltanatının yüceliğine, isyankârları yakala-yıp cezalandırması karşısında duydukları heybetten dolayı Allah anıldığı za-man korkar. Buradaki zikir ile ِ ّٰ ِ ا َ ذِכْ ْ إِ ُ ُ ُ ُ ْ وَ ُ دُ ُ ُ ُ ِ َ َّ ُ (sonra, Allah’ın öğüdüne karşı derileri ve kalpleri yumuşar. [Zümer 39/23]) âyetinde geçen zikir farklıdır. Buradaki [Zümer 23’deki] zikir, Allah’ın şefkatini, rahmet ve sevabını hatırlamaktır. Denmiştir ki: Bir adam zulmettiğinde ya da bir kötülük işleme-ye yeltendiğinde kendisine “Allah’tan kork!” denilir ve o da bırakırdı. ْ َ َ وَşeklinde Cîm’in fethasıyla da okunmuştur. Bu, َ ِ َ nın’وَ َ şeklinde okunması وَgibi bir lehçedir. İbn Mes‘ûd kıraatinde, [ ْ َ ِ ْ [değil وَ َ ِ َ şeklindedir.

[1830] “Bu, imanlarını artırır” gönüllerindeki huzur ve yakin artar. Çünkü delillerin tezâhürü, delil getirilen şeyi daha çok güçlendirip, onu daha kalıcı kılar. Bununla birlikte, [iman artışı] amel artışına da yorulmuştur. Ebû Hurey-re’den [v. 58/678] şu hadis rivayet edilmiştir: “ İman yetmiş küsur şubedir. En yücesi Allah’tan başka ilâh olmadığına tanıklık etmek, en altta olanı ise yol-dan eziyet veren şeyleri kaldırmaktır. Hayâ da imandan bir şubedir.” [Müslim, “Îmân”, 12]. Ömer b. Abdul‘aziz’in [v. 101/720] de şöyle dediği nakledilmiştir: “ İmanın sünnetleri, farzları ve hükümleri vardır. Kim bunları tamamlarsa ima-nını tamamlamıştır. Bunları tamamlamayan ise imanını tamamlamamış olur.”

[1831] “Ve yalnızca Rablerine güvenip dayanırlar;” işlerini Rablerinden başkasına havale etmez; O’ndan başkasından korkmazlar, başkasından ummaz-lar. Allah, kalp amelleri olan haşyet, ihlas ve tevekkül ile uzuvların amelleri olan namaz ve sadakayı bir arada zikretmektedir. א ًّ َ (gerçek) kelimesi gizli bir mas-tarın sıfatıdır; א א א ن إ ئכ ا Bunlardır işte gerçek bir imanla iman) أوedenler). Ya da kelime, ن ا ئכ .cümlesini pekiştirici bir mastardır أوŞöyle demen gibi: א ّٰ Bir adamın Hasan-ı (.O Abdullah, gerçekten) اBasrî Rahimehu’llāh’a [v. 110/728] “Sen mümin misin?” diye sorduğu, onun da şöyle cevap verdiği rivayet edilmiştir: “ İman ikidir; şayet sen bana Allah’a, me-leklerine, kitaplarına, resûllerine, âhiret gününe, cennete, cehenneme, yeniden diriliş ve hesaba imanı soruyorsan, evet müminim. Ama sen bana َن ُ ِ ْ ُ ْ א ا َ َّ إِ(Müminler ancak o kimselerdir ki) âyetini soruyorsan, vallahi onlardan mıyım; değil miyim, bilmiyorum!” Sevrî’nin [v. 95/715] şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Kim Allah’a gerçekten iman ettiğini ileri sürdüğü halde cennetlik olduğuna şahitlik etmezse âyetin yarısına iman etmiş olur.” Bunu zorunlu görmekte, bir tür çıkarsama yapmaktadır. Yani kişi, gerçek müminlerin mükâfatını alacağı-nı nasıl kesin olarak söyleyemiyorsa gerçek mümin olduğunu da kesin olarak söylememelidir. [Allah dilerse müminim diyerek] imanda istisna yapanlar, Sevrî’nin bu görüşüne dayanmaktadırlar. Ebû Hanife (r.a.) [v. 150/767] ise imanda istis-na getirmeyenlerdendir. Anlatıldığına göre Katâde’ye [v. 118/735] “İmanında neden istisna yapıyorsun?” diye sormuş; “‘O’dur yargılanma günü günahımı bağışlayacağını umduğum Zât da.’ [Şu‘arâ 26/82] sözünde İbrâhim Aleyhisselâm’a uymak için” deyince; “Ona ‘Yoksa iman etmiyor musun?’ demişti. ‘Elbette...’ dedi.” [Bakara 2/260] sözünde de uysan ya [İbrâhim Aleyhisselâm’a]!” demiş.

[1832] “Dereceler” yani şeref, ikram, yüce mertebe, “mağfiret” yani kötü-lüklerinin dikkate alınmaması; “değerli bir nasip” ise cennet nimetleridir. Yani onlara tazim kabilinden olarak güzel ve sürekli menfaatler söz konusu olup, sevabın anlamı da budur.

5. Âyetin Tefsiri

ُّכَ [1833] رَ כَ َ َ ْ أَ א :ifadesinde iki vecih vardır [Rabbin seni çıkarmıştı] כَBirincisi, Kâf ’ın hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olarak merfû‘ yapılması ki takdiri şöyledir: כ ا אل إ אل כ ه ا [Bu durum seni çıkarttığı duruma benzer], yani ganimet dağıtımı konusunda gazilerde gördüğün hoşnutsuzluk durumu, savaşa çıkmandan hoşnutsuz oluşlarına benzer. İkincisi ise “Ganimetler Allah ve Resûlünündür” [Enfâl 8/1] âyetinde takdir edilen gizli ْت َّ َ َ ْ -fiilinin mas اِdarının sıfatı olarak nasbedilmesidir. Yani “ganimetlerin hükmü, onlar hoşnut olmasa da, Allah ve Resûlü için karar kılmış; sabit olmuştur. Tıpkı seni evinden çıkarmasında, onlar hoşnut olmasa da sabit olduğu gibi.”

[1834] “Evinden” yani Medine’deki evinden ya da bizzat Medine’den. Çünkü orası Peygamber (s.a.)’in hicret edip yurt edindiği yerdir; Medine’nin Peygamber (s.a.)’e özel zikredilmesi, evin sahiplerine özgü olması gibidir.

[1835] “Hak uğruna” yani hikmet ve sapmaz bir doğru içeren bir çıkarma, anlamındadır. “Müminlerden bir zümre bundan hiç hoşlanmamış olmasına rağmen” cümlesi hal konumunda bulunmaktadır. “Onlar hoşlanmadığı halde seni çıkardı” anlamındadır. Şöyle ki; Kureyş kervanı büyük bir ticarî malla, içle-rinde Ebû Süfyân [v. 31/652], Amr b. Âs [v. 43/664] ve Amr b. Hişâm’ın [v. 2/624]111 da bulunduğu kırk kişilik bir süvari ile Suriye civarından yola koyuldular.

111 Bu zât, bildiğimiz Ebu Cehil olup, kervancılar arasında değil, Mekke’de bulunuyordu. Kervanı kurtar-mak ve Müslümanlara ders vermek (!) için yola çıkan 1000 kişilik Müşrik ordusunu o organize etmişti; komutanı da o idi. / ed.

Cebrâil durumu Peygamber (s.a.)’e, o da Müslümanlara haber verdi. Kervan-daki malların çokluğu ve topluluğun az olması sebebiyle kervanı karşılamak istediler. Yola çıktıklarında Mekkelilere Müslümanların kervanı karşılamak için çıktıkları haberi ulaştı. Ebû Cehil Kâbe’nin üzerine çıkıp “Ey Mekkeliler! Yetişin! Yetişin! Binmesi zor mu, kolay mı diye bakmadan bineklerinizi alıp gelin! Kervanınız tehlikede! Mallarınız tehlikede!.. Muhammed onu bir eline geçirirse, daha da iflâh olmazsınız!” dedi. [ Peygamber (s.a.)’in amcası] Abbâs b. Abdulmuttalib’in kızkardeşi de bir rüya görmüştü. Bunu kardeşine anlattı: “İl-ginç bir rüya gördüm; sanki gökten bir melek indi ve dağdan bir kaya alıp yu-varladı. Mekke’deki tüm evlere o kayadan bir taş isabet etti.” Abbâs bunu [ Ku-reyş’e] nakletince, Ebû Cehil, “Erkekleri peygamberlik tasladığı yetmiyormuş gibi kadınları da kehanette bulunmaya başladı!..” dedi. Ardından Ebû Cehil Mekke’nin tüm ileri gelenleriyle yola çıktı. “Ne kervanda ne de orduda!”112 de-yiminde geçen ‘ordu’ ( ) kelimesi işte bunları ifade etmektedir. Ebû Cehil’e “Kervan sahil yolunu tutup kurtuldu; insanları Mekke’ye geri götür.” denildi ise de o şöyle cevap verdi: “Vallahi olmaz! Bedir’de deve kesip, şarap içip, çalgı çalıp karı oynatmadıkça dönmeyeceğiz! Bütün Araplar Muhammed’in kerva-nımızı ele geçiremediğini; onun nasıl anasını ağlattığımızı113 kulaktan kulağa işitecek [görecek]!” Sonra da onları Bedir’e götürdü. -Bedir, Arapların senede bir kez panayır yapmak için toplandıkları bir su kaynağıdır.- Cebrâil Aleyhisselâm geldi ve Peygamber (s.a.)’e “Ya Muhammed! Allah size iki topluluktan birini vaat ediyor; ya kervan ya da Kureyş” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) ashâbıyla istişare yaptı ve “Ne dersiniz? Ordu bütün donanımıyla Mekke’den çıkmış durumda. Kervanı mı istersiniz yoksa orduyu mu?” dedi. Ashâbdan bazıları, “Kervan, düşmanla karşılaşmaktan daha iyidir bizim için.” dediler. Peygamber (s.a.)’in yüzünün rengi değişti ve sözlerini yineledi: “Kervan sahil tarafına gitti. Ebû Cehil ise buraya yönelmiş durumda!” Onlar, “Sen kervana bak; boş ver düşmanı!” dediler. Peygamber (s.a.)’in kızması üzerine Ebû Bekr ve Ömer (r.anhumâ) ayağa kalktılar ve güzel şeyler söylediler. Sonra Sa‘d b. Ubâde (r.a.) [v. 14/635?] kalktı ve şöyle dedi: “İyi düşün, kararını kesinleştir ve uygula [Arkandayız]! Vallahi! Bizi Aden’e götürsen geride Ensār’dan hiç kimse kalmaz.” Sonra Mikdâd b. ‘Amr [v. 33/7653] şunları söyledi: “Ya Resûlallah! Allah’ın sana emrettiğini yap. Çünkü biz nereye gitmek istersen seninleyiz.

.ifadesi basit işler peşinde koşan, değersiz, yüreksiz kimseler için kullanılır ا و ا 112Ve ilk olarak; kervandan ayrılan, fakat orduya da katılmadan Mekke’ye çekilen Benî Zühre hk. -Ebu Süfyân tarafından- söylenmiştir. [Tıybî’den] / ed.

113 Buradaki asıl ifade, çok galiz bir küfür olduğundan, Türkçeye bilhassa çevirmedik. / ed.

Sana İsrâiloğullarının Musa Aleyhisselâm’a dedikleri gibi ‘Rabbinle birlikte gidin ikiniz savaşın, biz burada oturup bekleriz!’ [Mâide 5/24] demeyiz. Aksine ‘Rabbinle birlikte ikiniz savaşın, kırpacak bir gözümüz olduğu müddetçe sizinle beraber biz de savaşırız!’ deriz.” Peygamber (s.a.) gülümsedi ve sonra “Ey İnsanlar! Görüşlerini-zi söyleyin!” dedi; aslında Ensār’ı kastediyordu. Çünkü onlar Akabe’de biat ettikle-rinde “Bizim yurdumuza ulaşıncaya kadar senin korunman bize ait değil; yurdu-muza geldiğinde ise bize ait. Babalarımızı ve kadınlarımızı koruduğumuz gibi seni de koruruz.” demişlerdi. Peygamber (s.a.) Ensār’ın, düşman kendisini Medine’de sıkıştırmadıkça yardım etmeleri gerekmeyeceğini düşünüyor olabileceklerinden endişe ediyordu. Sa‘d b. Muâz (r.a.) [v. 5/625] “Bizi kastediyor gibisiniz ya Resûlal-lah!” dedi. “Evet” deyince, kalktı ve şöyle dedi: “Biz sana iman ettik ve tasdik et-tik. Senin getirdiklerinin hak olduğuna şahitlik ettik. Bundan dolayı da işitip itaat edeceğimize dair sana ahit ve söz verdik. Ya Resûlallah! İstediğini emret. Seni hak ile gönderene yemin ederim ki bizi şu denize götürüp dalacak olsan dalarız ve hiç kimse geri durmaz. Bizi düşman ile karşı karşıya getirmenden asla korkmayız. Biz savaşta sebatkâr ve düşmanla karşılaştığımızda sözümüzün arkasındayız. Umarım Allah sana, gözlerini aydın edecek icraatımızı gösterir. Allah’ın bereketiyle götür bizi!” Peygamber (s.a.) mutlu oldu, Sa‘d’ın sözü gönlüne su serpti. Ardından şöyle dedi: “Allah’ın bereketiyle yürüyün ve sevinin!.. Çünkü Allah bana iki topluluktan birini vaat etti. Vallahi! Şu anda Müşrik askerlerinin öldükleri yerleri görür gibi olu-yorum! Rivayete göre Peygamber (s.a.) Bedir’de savaştan muzaffer çıkınca kendisi-ne “Kervanın üzerine yürü; kervanı koruyacak bir şey yok artık!” denilmiş. Bunun üzerine [Müşrik esirler arasında bulunan] Abbâs zincire bağlı olduğu halde “Uygun değil bu!” demiş. Peygamber Aleyhisselâm “Neden?” diye sorunca “Çünkü Allah sana iki topluluktan birini vaat etti ve vaat ettiklerini de sana verdi” demiş.

[1836] “Müminlerden bir zümre bundan hiç hoşlanmamış olmasına rağ-men” ifadesinin de gösterdiği üzere, hoşnutsuzluk müminlerin sadece bir kıs-mından sadır olmuştur.

6. Âyetin Tefsiri

[1837] “Gerçek apaçık ortada olduğu halde” yani Peygamber (s.a.), muzaffer olacaklarını bildirmesine rağmen. “… seninle cedelleşiyorlardı.” Peygamber (s.a.) ile hakkında cedelleştikleri ‘gerçek’, düşman ordusuyla karşı karşıya gelmekti çünkü kervanla karşılaşmayı tercih ediyorlardı. Cedelleri de “Biz sadece kervan için çıkmıştık. Söyleseydin de, ona göre hazırlık yapsaydık, ona göre donansay-dık!..” demeleri idi ki, o da savaşmak istememelerindendi.

[1838] Sonra Allah, bu insanların - zafer ve ganimete götürülmelerine rağ-men- böylesine korkup tırsma hallerini ‘savaşa zorla götürülen, burnu sürtüle sürtüle mutlak ölüme sürüklenen, ölüm sebeplerini şüphe etmeyecek derecede gören, onlara bakan birinin durumuna’ benzetmiştir. Korkularının, sayıca az ve piyade olmaları sebebiyle olduğu da söylenmiştir. Rivayete göre aralarında iki atlı varmış.

7. Âyetin Tefsiri

ْ kelimesi, gizli bir (hani) إِذْ [1839] ْ .fiili ile mansūbdur (hatırla) اذُْכُ َכُ א َّ وأَsözü ِ ْ َ َ َّאئِ ى ا َ ْ -sözünün bedelidir. İki taife, kervan ve güçlü Müşrik ordu إِsudur. ِ כَ ْ َّ َ ذاتِ ا ْ َ (güçlü olmayan) sözüyle kervan kastedilmektedir. Çün-kü kervanda sadece kırk atlı bulunmaktaydı. Sayıları ve hazırlıkları sebebiyle güçlü taife Müşrik ordusuydu. Şevket keskinlik, hiddet anlamındadır. Diken anlamındaki şevkin tekilidir. “Şarabın keskinliği” için şevkü’l-kanâ tabiri kul-lanılır, şâ’ikü’s-silâh (silahlı) sözü de bundan gelmektedir. Yani, kervanın sizin olmasını temenni ediyordunuz; çünkü keskinlik ve gücün olmadığı topluluk bu idi. Diğer taifeyi ise arzu etmiyordunuz.

[1840] [Oysa Allah] “hakkın gerçekliğini ortaya koymak” yani hakkı sabit kılmak ve “sözleriyle” yani güçlü orduyla savaşmanız konusunda indirdiği âyet-leriyle; ayrıca yardım için inmelerini emrederek ve onların bir kısmının esir bir kısmının da katledilip Bedir’deki kör kuyulara atılmalarına hükmederek hakkı yüceltmek [istiyordu].

[1841] [“Nankörlerin kökünü” ifadesindeki] dâbir son anlamında olup, kişi döndüğünde kullanılan debera fiilinin ism-i fâ‘ilidir. [Kuşun arka ayak parmağı anlamındaki] dâbiratü’t-tā’ir kelimesi de buradan gelmektedir. Kat‘u’d-dâbir (so-nun kesilmesi), kökünün kazınması demektir. Demek istiyor ki “siz peşin olan dünya menfaatini, basit işleri, sizi bedenleriniz ve halleriniz itibarıyla yoracak olan düşmanla karşılaşmamayı istiyorsunuz; Allah Teâlâ ise yüce işleri, dini imar edecek, hakkı muzaffer kılacak, Hakk’ın ismini yüceltecek ve iki cihanda kurtuluşu getirecek işleri murat ediyor.” İki isteğin arası ne kadar da uzak!.. Bu sebeple, sizin için güçlü olan topluluğu seçti ve onların gücünü sizin zayıf-lığınızla kırdı; onların çokluğuna sizin azlığınızla galip geldi; sizi aziz, onları ise zelil etti. Ayrıca size, öyle şeyler nasip etti ki, kervan ve içindekiler onların en azının yanında bile daha düşük kalır. א sözcüğü tekil olarak kelimetihî כşeklinde de okunmuştur.

8. Âyetin Tefsiri

[1842] Şayet “ َّ َ ْ ا َّ ِ ُِ (gerçeğin gerçekliğini…) sözü ne ile bağlantılı-

dır?” dersen şöyle derim: “Bunu gerçeğin gerçekliğini ve bâtılın bâtıllığını ortaya koymak için yaptı; bunu tamamen bu iki şey için yaptı” şeklinde takdir edilen hazfedilmiş bir fiile bağlıdır. Bunu sadece şu iki şey için yaptı: İslâm’ın sabit ve galip kılınması, küfrün ise bâtıllığının ortaya konulup yavaş yavaş yok edilmesi. “Peki, bu tekrar değil midir?” dersen şöyle derim: Hayır. Çünkü iki anlam birbirine zıttır. İlki, iki irade arasını ayrıştırmaktan ibaret iken, bu, güç-lü olan topluluğu diğerine tercih etmesi, onlara bu orduya karşı yardım etmesi gibi yaptığı eylemin maksadını açıklamaktır. Allah’ın, Müslümanlara yardım edip diğerlerini yardımsız bırakması en büyük maksat olan işbu maksat içindir. Ayrıca, hazfedilen fiilin, “özellikle / sadece” anlamını ifade etmesi ve anlamın mütenasip olması için [cârr ve mecrûrdan] sonraya takdir edilmesi gerekir. -[ َّ ِ ُ

ِ َّ َ ْ َ [sözünün ا َ ْ َ fiiline bağlı olduğu da söylenmiştir114.-

9. Âyetin Tefsiri

[1843] Şayet “َن ُ ِ َ ْ َ zarf cümlesi nereye (Hani, yardım istiyordunuz) إِذْ müteallıktır?” dersen şöyle derim: Geride geçen ُ כُ ُ

ِ َ -hani size vaat ediyor) إِذْ du) cümlesindeki zarfın bedelidir [Yani sizin yardım istediğiniz o zaman Allah size vaat ediyordu, anlamındadır]. Cümlenin “Böylece, gerçeğin gerçekliğini ve bâtılın bâtıl-lığını ortaya koymuş olacaktı” [Enfâl 8/8] ifadesine bağlı olduğu da söylenmiştir.

[1844] Onların yardım istemeleri, savaşın kaçınılmaz olduğunu anlar an-lamaz “Allah’ım! Düşmanına karşı sen bize yardım et! Ey yardım isteyenlerin yardımcısı!” diyerek dua etmeye başlamalarıdır. Hazret-i Ömer (r.a.)’dan ri-vayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) önce bin kişi olan Müşriklere sonra da üç yüz kişi olan ashâbına bakmış ve kıbleye yönelip ellerini uzatarak şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Bana ettiğin vaadi yerine getir! Eğer bu topluluğu helâk edersen artık yeryüzünde sana hakkıyla kulluk eden kalmayacak!” Bu duayı o kadar tekrarladı ki [bir yandan da ellerini kaldırmaya devam ettiğinden] sonunda hırkası sırtından yere düştü. Ebû Bekr Radıyallâhu ‘Anh hırkayı aldı ve omuz-larına koydu. Sonra da arkasından tutup “Ya Resûlallah! Rabbine bu yakarışın yeter. Çünkü O sana vaat ettiğini yerine getirecektir” dedi. [Müslim, “Cihâd”, 18]

114 Yani “gerçeğin gerçekliğini… ortaya koymak için kâfirlerini kökünü kurutmak…” / ed.

[1845] ْ כُ ُِّ ُ ِّ ْ ifadesinin aslı (size yardım edeceğim) أَ כُ ُّ

ِ ُ ِّ َ ِ şeklin-dedir. Cer harfi hazfedilmiş ve istecâbe fiiline bağlanmış ve bu sebeple mahalli mansūb yapılmıştır. Ebû ‘Amr’ın [v. 154/771] bu cümleyi כ şeklinde إ kesreli okuduğu nakledilmiştir. Bunu da ya gizli bir kavl olduğunu takdir ede-rek ya da istecâbeyi kāle anlamında kabul ederek yapmıştır. Çünkü isticâbe (ce-vap vermek) de kavl (söylemek) anlamındadır115.

[1846] Şayet “Melekler Bedir günü savaştılar mı?” dersen şöyle derim: Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Cebrâil’in, Ebû Bekr (r.a.)’ın içerisinde olduğu sağ cenaha beş yüz melek içerisinde, Mîkâîl’in de, Hazret-i Ali (r.a.)’ın bulunduğu sol cenaha beş yüz melek içerisinde insan sûretinde indiği, üzerlerinde beyaz elbiseler ve beyaz sarıklar bulunduğu, sarıkların uçlarını omuzlarının arkasına sarkıtarak savaştıkları rivayet edilmiştir. Bir diğer rivayette ise Bedir günü sa-vaştıkları, ancak Ahzâb ve Huneyn’de savaşmadıkları söylenmiştir.

[1847] Rivayete göre Ebû Cehil, [başını kesmek üzere olan] İbn Mes‘ûd Radı-ya’llāhu ‘Anh’a [v. 32/653] “Şu işitip de kimseyi göremediğimiz ses nereden ge-liyordu?” demiş. O “Meleklerden geliyordu.” deyince Ebû Cehl’in “Bizi onlar yendi; siz değil!” demiş. Yine rivayete göre, Müslümanlardan bir adam Müşrik-lerden birinin amansız bir şekilde takip etmiş, derken yukarıdan bir vurma sesi işitmiş, dönüp baktığında Müşrik yüzü yarık halde sırt üstü yatıyormuş. Bu Ensārî, durumu Peygamber (s.a.)’e anlatınca “Doğru söylüyorsun! Bu, gökten gelen bir destekti.” buyurmuş [Müslim, “Cihâd”, 18]. Ebû Dâvûd el-Mâzinî’nin de “Bedir günü boynunu vurmak için Müşriklerden birinin peşine düştüm. Kılıcım ona ulaşmadan kafası önüme düştü!” dediği nakledilmiştir [İbn Hişâm, es-Sîre, II, 200]. Bununla birlikte, Meleklerin savaşmadığı, sadece kalabalığı art-tırmak ve müminleri sabit kılmak için bulundukları, yoksa bir tek meleğin tüm dünya halkını öldürmeye kâfi olduğu da söylenmiştir. Çünkü Cebrâil Aleyhisselâm Lût kavminin şehirlerini kanadındaki tek bir tüy ile, Salih Pey-gamber’in kavmi Semûd’un şehirlerini de tek bir çığlıkla helâk etmiştir.

[1848] َ ِ د ْ ُ kelimesi kesreli olarak da fethalı olarak da okunmuş olup kelime, birini takip ettiğinde kullanılan radifehû sözünden türemiştir. Allah Teâlâ’nın َن ُ ِ ْ َ ْ َ ي ِ َّ ُ ا ْ َ ْ َכُ Hemen isteyip durduğunuz şeyin bir) رَدِفَ kısmı belki de ensenizdedir! [Neml 27/72]) -yani sizi takip etmektedir- sözü de bu anlamdan gelmektedir. Birisini bir başka şeyin peşine taktığında erdeftühû iyyâhu denilir. Bir kimseyi peşine taktığında etba‘tühû dediğin gibi erdeftühû da dersin.

115 Elif Nûn maddesinin kesreli okunduğu yerlerden biri de אل ve türevlerinden sonra gelmesi durumudur. Ayrıca kāle anlamında olanlardan sonra da kesreli okunduğu söylenir. / çev.

[ َ ِ د ْ ُ ] Dâl’ı kesreli olduğunda anlamı mutlaka şunlardan birini ifade eder: Ya peşine takmaktadırlar ya da peşinden gitmektedirler. “Peşlerine takmak-ta” iseler bu durumda mutlaka ya birbirlerini peşlerine takmaktadırlar ya da bir kısmını diğerlerinin peşine takmaktadırlar yahut da müminleri peşlerine takmaktadırlar, yani müminlerin önüne geçerek, onlara kendilerini takip ettir-mektedirler veya müminleri -gözlerinin önünde olması ve korumak için- öne geçirmekte ve arkalarından onları takip edip cesaretlendirmektedirler. Yahut başka melekleri peşlerine takmakta veya başka melekleri takip etmektedirler. Âl-i İmrân sûresindeki “İndirilmiş üç bin melekle…”, “nişanlamış vaziyette beş bin melekle” [Âl-i İmrân 3/124-125] âyetleri de bu anlamı desteklemektedir. Dâl’ı fethalı okuyanlara göre ise anlam, takip edilen ya da başkasının peşinden götürülen şeklinde olur. Râ kesreli ve Dâl şeddeli olarak muriddifîn şeklinde de okunmuştur ki aslı, murtedifîne olup, “art arda gelen” anlamındadır; irtedefehû fiilinden türetilmiştir. İfti‘âl bâbının Tâ’sı ile Dâl idğam edilmiş, iki sakin harf yan yana geldiği için, Râ, kural gereği -ya da Dâl’ın harekesine tâbi kılına-rak- kesrelenmiştir. Râ, Mîm’e tâbi kılınarak muruddifîne şeklinde zammeli de okunmuştur.

[1849] Süddî’nin [v. 127/745, “bin melekle” ifadesini “binlerce melekle” anlamın-da] ِ ئِכَ َ َ ْ َ ا ِ فٍ َ ِآ şeklinde okuduğu rivayet edilmiş olup, bu da Âl-i İmrân sûresindeki [124-125 nolu] âyetlerle uyumlu olması içindir. “Peki, müfret oku-yan ve َ ِ دِ ْ ُ kelimesini ‘[lider] meleklerin, diğer meleklere kendilerini takip ettirmesi’ şeklinde; َ ِ دِّ َ ُ kelimesini de ‘meleklerin [liderlik eden] başkalarını iz-lemesi’ şeklinde tefsir etmeyenler nasıl mazur görülebilir?” dersen şöyle derim: Bin [melek]den maksat meleklerin savaşanlarıdır ya da ileri gelen meleklerdir; diğer [bin]ler ise onlara tâbi meleklerdir.

10. Âyetin Tefsiri

[1850] Şayet “ ُ َ َ َ א َ ’daki zamir nereye râcidir?” dersen şöyle derim: ِّ أَْ כُ ُّ

ِ ُ ifadesine râcidir çünkü bu cümle “Size yardımıyla icâbet etti…” [אب א ادכ כ ] anlamındadır. Şayet “ ْ כُ ُّ

ِ ُ ِّ şeklinde kesre okuyanlara göre zamir إِnereye râcidir?” dersen şöyle derim: Yine ْ כُ ُّ

ِ ُ ِّ cümlesine râcidir çünkü إِbu cümle gizli bir kavlin mef‘ûlüdür, dolayısıyla kavl anlamını içermektedir لِ] ْ َ ْ َ ا ْ َ müzekkerdir]. ْ כُ ُّ

ِ ُ ’ün delâlet ettiği imdâda râci de olabilir.

[1851] “Sırf bir müjde olsun” yani zafer ile sizi sevindirmek için. İsrâiloğul-larına vermiş olduğu sekîne gibi. Yani siz, az ve güçsüz olmanız sebebiyle yalvarıp yardım istemiştiniz de, sizi meleklerle desteklemesi zafer için bir müjde, sizin için bir teskin ve kalpleriniz için bir rahatlatma olmuştu. “Yoksa zafer tamamen Allah katındandır” yani zaferi meleklerden bilmeyin çünkü size de meleklere de yardım eden Allah’tır. Ya da anlam; zafer, melekler ve diğer sebeplerle değil sadece Allah katındandır; ancak Allah’ın yardım ettikleri muzaffer olur.

11. Âyetin Tefsiri

[1852] “Hani O sizi hafif bir uykuya daldırıyordu” ifadesi “Hani O size vaat ediyordu.” [Enfâl 8/7] sözünden ikinci bedeldir. Veya [zarf olarak] ا kelimesi-nin mansūbudur. Ya da -içerisinde fiil anlamı olduğundan- ّٰ ا sözüyle mansūbdur. Veyahut ّٰ ا א cümlesindeki fiil ile ya da gizli bir üzkur ile mansūbdur. ُ כُ ُ tahfif edilerek de şedde ile de okunmuştur; nu‘âs (hafif uyku) kelimesini bu fiil naspetmiş olup zamiri Allah’a aittir; ً َ َ bir emniyet olmak) أَüzere) sözcüğü de mef‘ûlün lehtir. “Peki, gerekçelendirilen fiilin fâ‘iliyle gerek-çenin fâ‘ili bir olmalı değil miydi?” dersen şöyle derim: Elbette. Ancak ُ אכُ َ ْ َ אسُ َ ُّ cümlesinin anlamı “uyukluyordunuz” olup (sizi hafif bir uyku bürüyordu) اhem uyuklama hem de güven onlara ait olduğundan nasbedilmiştir. Bu durum-da, cümlenin anlamı şöyle olur: Güvende olduğunuzdan uyukluyordunuz. ُ ْ ِ sözü أ’in sıfatıdır; “Allah Teâlâ tarafından hasıl olup size gelen bir emniyet” anlamındadır. “Peki bu kıraatin dışındakilere göre nasıldır?” dersen şöyle derim: ً َ َ ifadesinin “güven verme” anlamında olması câizdir. Bu durumda ‘size kendi أَkatından bir güven vermek için sizi uyutuyordu’ anlamında olur. Ya da “Size hafif bir uyku veriyordu ve siz de kendinizi güvende hissettiğinizden uyukluyor-dunuz” şeklindedir. Şayet “ ً َ َ kelimesinin, yağşâkum fiilinin fâ‘ili olan en-nu‘âsu أَile nasbedilmesi mümkün müdür? Yani ‘Uyku size güven vererek sizi sardı’ an-lamında; ‘güvenc’i mecazen ‘uyuklama’ya isnat ederek bu yapılabilir mi? -Tabiî, bu durumda uyuklayanlar açısından hakiki bir anlamı olacaktır.- Ya da temsîl ve tahyîl yoluyla ‘O sizi, böyle korkutucu bir vakitte uyuklamanın sizi kuşatmama-sı gereken bir vakitte uyuttu. Allah’tan gelen bu güven duygusu olmasaydı sizi uyuklama etkisine alamayacaktı’ anlamı vererek nasbedilebilir mi?” dersen şöyle derim: Kur’ân’ın fesahati bu ihtimali uzak görmez. Çünkü dilde bunun örnekleri mevcuttur. Nitekim şu dizelerin sahibi bunu ifade etmektedir:

Senden korkan gözleri bürümekten korkar uyku; kaçar durur; bir türlü de gelmek bilmez!

[1853] Mîm’in sükûnu ile emneten şeklinde de okunmuştur. Emine - emnetenkullanımının dengi hayiye - hayâten iken, emine - emneten, rahime - rahmeten kullanımına benzemektedir. Anlam şöyle olmaktadır: İçinde bulundukları korku, uyumalarına engel oluyordu; Allah Teâlâ kalplerine huzur verip on-ları güvende hissettirince uyuklamaya başladılar. İbn Abbâs’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Savaştaki uyuklama Allah’tan verilen bir güvendir; namazdaki ise şeytanın vesvesesidir.

لُ [1854] ِّ َ ُ (indiriyordu) fiili, yünzilu/ yünezzilu şeklinde hem şeddeli hem de şeddesiz okunmuştur. Şa‘bî [v. 104/722] ise mâ li-yutahhirakum bi-hî (sizi temizleyeceği şeyi [indiriyordu]) şeklinde okumuştur. [Bunun izahında] İbn Cinnî [v. 392/1001] şöyle demiştir: Mâ ism-i mevsūl olup harf-i cer ile cer ettiği [li-yu-tahhirakum] de sılasıdır; âyette adeta mâ li’t-tuhûri (temizlik için olanı [indiriyor-du]) denmektedir.

[1855] “Şeytanın pisliğini…” Bu, şeytanın müminlere vesvese vermesi ve onları susuzlukla korkutmasıdır. “Şeytanın pisliği”nin cünüplük olduğu çünkü cünüplüğün onun hayal ettirmesiyle gerçekleştiği de söylenmiştir. Terkip ric-se’ş-şeytān şeklinde de okunmuştur. Anlatılan şudur: Şeytan onlara insan şeklin-de görünmüştü… Müşrikler Müslümanlardan önce suya ulaşmışlardı. Müslü-manlar ise suyun olmadığı, ayakların kirlendiği yüksek bir tepede konakladılar. Uyuduklarında da çoğu ihtilâm oldu. İşte Şeytan onlara şöyle dedi: “Ey Mu-hammed’in ashâbı! Siz hak üzere olduğunuzu iddia ediyorsunuz ama abdestsiz, cünüp cünüp namaz kılıyorsunuz! Ayrıca susuz da kaldınız. Hak üzere olsay-dınız şunlar [ Müşrikler] suyu ele geçiremez; susuzluğun sizi bîtap bırakmasını bekliyor olmazlardı. Suzuzluk boyunlarınızı düşürdüğünde üzerinize yürüyüp dilediklerini öldürecek, geri kalanlarınızı da Mekke’ye götürecekler!” Bunun üzerine çok üzüldüler ve korktular; Allah da gece boyu yağmur yağdırdı. So-nunda vadi su ile doldu. Peygamber (s.a.) ve ashâbı vadinin kenarına havuzlar yaptılar. Bineklerini sulayıp gusül ve abdest aldılar. Düşman ile aralarındaki kumlar sertleşti, böylece üzerinde ayakları sabit kalır oldu. Şeytanın vesvesesi gidip gönülleri ferahladı.

[1856] ’deki [yani “kalplerinizi onunla pekiştirmek…” ifadesindeki] zamir, suya râcidir; bağlayıp güçlendirme anlamındaki rabta da râci olabilir [yani “kalpleri-nizi bu destekle pekiştirmek”]. Çünkü kalpte sabır ve atılganlık yer etti mi, ayaklar savaş meydanlarında sabit durur.

12. Âyetin Tefsiri

[1857] ِ ُ ْ zarf cümlesi, [7. âyetteki] (vahyediyordu) إِذْ כُ ُ ِ َ den’إذ üçüncü bedel ve [11. âyetteki] ِّ َ ُ fiiliyle mansūb olabilir. ْ כُ َ َ ِّ -cüm أَlesi ِ ُ ‘nin mef‘ûlüdür. Kavl anlamı kastedilerek innî şeklinde kesreli de okunmuştur; ِ ُ fiili yekūlu anlamında kabul edilerek kesrelenmiş de ola-bilir. [9. âyetteki] ْ כُ ُّ ِ ُ ِّ de olduğu gibi. Yani “Sebat verme konusunda size’أَBen yardım edeceğim; siz onlara sebat vermeye bakın!” anlamındadır. “Ben inkârcı nankörlerin kalbine korku salacağım. Artık siz de vurun boyunları-nın üstüne!” ifadesi “Ben gerçekten sizinle beraberim; haydi iman edenlere sebat verin!” cümlesinin tefsiri de olabilir. Kâfirlerin kalbine korku (ru‘b) salmaktan daha büyük bir yardım, onların boynunu vurmaktan daha büyük bir sebat verme olamaz. İkisinin bir arada verilmesi ise yardımın zirvesidir. Yalnız bu, onun tefsiri olmayabilir ve burada ‘sebat verme’ ile ‘kalplerinin güçleneceği, savaşma azim ve kararlılıklarının sıhhat kazanacağı şeyleri akıl-larına getirmeleri, meleklerle desteklenmiş olmanın getirdiği sarsılmaz inanç ve güvenci göstermeleri’ de kastedilmiş olabilir.

[1858] Söylendiğine göre melek [müminlere], simasını tanıdıkları bir adam kılığında gelip “Müşriklerin; ‘Vallahi! Bize bir hamle yapsalar dağılıp gideriz!’ dediklerini işittim.” diyormuş. İki saf arasında yürüyüp “Sevinin! Allah size yardım edecek çünkü siz O’na kulluk ederken onlar etmiyor!” diyormuş. [ َ ْ ُّ اkelimesi] er-ru‘ub şeklinde ‘Ayın’ın zammesiyle de okunmuştur.

אقِ [1859] ْ َ ْ قَ ا ْ َ (boyunlarının üstüne!) sözüyle boynun en uç kısımla-rı, yani mafsalların olduğu kesme yerleri kastedilmiştir. Çünkü darbenin bu noktaya inmesi, kafayı koparıp uçurmaktadır. Bununla, başların kastedildiği de söylenmiştir çünkü baş boynun üstündedir. Yani kellelerini uçurun!.. Şair şöyle demiştir:

Uçururum kellesini usta cengâverlerin!

Pür-silah büyük bir ordunun ortasında kıstırdım onu;keskin kılıcı öyle bir indirdim ki başına, ikiye ayrıldı!..

Benân parmaklar anlamında olup parmak uçları kastedilmiştir. Anlam şöyledir: Savaşan - savaşmayan bütün organlarına [yani el, kol, kelle ve bacaklarına] vurun! Çünkü darbe, ya savaşan azalarına değecektir ya da savaşmayan; dola-yısıyla, azalarının her iki türüne birden vurmayı emretmektedir. “Haydi iman edenlere sebat verin!” buyurduktan sonra “Ben inkârcı nankörlerin kalbine korku salacağım. Artık siz de vurun boyunlarının üstüne! Vurun onların bü-tün parmaklarına!” cümlesinin, meleklere müminlere ne ile sebat verecekleri-ne dair bir telkin olması da muhtemeldir. Adeta onlara “Müminlere, inkârcı nankörlerin kalbine korku salacağımı söyleyin.” demektedir. Ya da melekler “Müminlere nasıl sebat vereceğiz?” diye sormuş, “Onlara korku salacağımı söyleyin” denilmiştir. Bu durumda vuranlar müminler olmaktadır.

14. Âyetin Tefsiri

[1860] “Bunun sebebi…” Bu işaret ile, kâfirlerin başına gelen vurulma, öldürülme ve dünyevî ceza kastedilmiştir. “Bu” işaret zamiri mübtedâ olarak ref‘ mahallinde olup, ْ ُ َّ ِ da haberidir, yani “Bu ceza başlarına, cepheleşmele-rinden dolayı gelmiştir” anlamındadır. Muşâkka kelimesi şıkkdan türetilmiştir. Her iki saldıran taraf da birbirinin diğer şıkkında, yani karşı tarafında bulun-duğundan bu kelime kullanılmıştır. Rüyamda bana mu‘âdâtın nasıl türetildiği soruldu; dedim ki: Çünkü bir topluluk bir ‘udvede (tarafta), diğeri de karşı ‘ud-vededir [Fiildeki işteşlik böylece gerçekleşmektedir]. Nitekim muhāsame ve muşâkka kelimeleri de bu anlamdadır; ilkinde [hasımlar] birbirinin husmunda yani karşı tarafında olmakta; ikincisinde ise [cepheleşenlerden] biri bir şıkda, diğeri diğer şıkda yer almaktadır.

כ [1861] .deki Kâf, Peygamber (s.a.)’e ya da her bir kimseye hitaptır’ذכ כ .daki zamir ise [gaipten muhataba] iltifat sanatıyla kâfirlere aittir’ذ konum ذ

itibariyle merfû‘dur; zâlikumu’l-‘ıkābu ya da el-‘ikābu zâlikum ه ُ و ُ َ (“İşbu ce-zalandırma, haydi tadın bakalım şunu!) şeklindedir. Zâlikumun, ‘aleykum zâ-likum fe-zûkūhu (size düşen işte bu; haydi tadın onu!) şeklinde [gizli bir mâna fiiliyle] mansūb olması da mümkündür; tıpkı Zeyden fadribhu gibi. َ ِ ِ כَא ْ ِ وَأنََّ her iki yorumda da zâlikuma ma‘tūftur. Ya da Vav ma‘a anlamında olduğundan mansūbdur. Anlam “Daha sonra Âhirette çarptırılacağınız azapla birlikte şu peşin azabı bir tadın bakalım!” şeklindedir. Yani [“Onlar için” demeyip “kâfirler için” diyerek] zamir yerine açık isim getirmiştir. Hasan-ı Basrî Hemze’yi inne li’l-kâfirîne şeklinde kesreli okumuştur.

16. Âyetin Tefsiri

א [1862] ً ْ وا kelimesi زَ ُ َ َ כَ ِ َّ َ ا ِ cümlesinin hâlidir. Zahf, çok oluşu sebebiyle yerde sürünüyormuş gibi sanılan kalabalık ordu, demektir. Ya-vaş yavaş, kıçın kıçın ilerleyen çocuk için zehafe’s-sabiyyü denilir. Burada mastarla ifade edilmiştir. Çoğulu zühûftur. Yani -sayıca onlara yakın ya da eşit olmak şöyle dursun- savaşta az sayıda iken, onlarla kalabalık oldukları halde karşılaştığınızda bile kaçmayın! Ya da bu kelime her iki ordunun du-rumunu bildirmektedir, yani siz ve onlar birbirinize girdiğinizde. Veyahut bu kelime yine müminlerin durumunu bildirmekte; ancak anlam olarak Huneyn gününde on iki bin kişilik kalabalık bir ordu olmalarına rağmen kaçacakları kendilerine bildirilmiş; o gün kaçmaları önceden nehyedilmiş olmaktadır. “Her kim o gün (düşmana) arkasını dönerse” sözü buna işaret etmektedir. “Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek…” Bu, çekilip tekrar saldırmaktır. Düşmana hezimete uğramış gibi göstermekte, sonra üzerleri-ne atılmaktadır. Bu savaş teknikleri, harp taktikleri kapsamındadır. “Veya bir başka topluluğa” yani bulunduğu gruptan başka bir Müslüman gruba “katılmak…” [için geri çekilmek de kaçmanın kapsamından istisna edilmiştir.]

[1863] İbn Ömer Radıya’llāhu ‘Anh’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir seriye yola çıkmıştı, ben de içlerinde idim. Sonra geri dönüp kaçtılar. Medi-ne’ye döndüklerinde utanıp evlerine girdiler. Ben, ‘Ya Resûlallah! Biz savaş kaç-kınlarıyız!’ dedim. O ise ‘Bilakis siz taktik icabı çekilen kimselersiniz, katıla-cak olduğunuz birlikte de ben varım!’ buyurdu.” Yine, bir adam Kādisiyye’den kaçmış, Ömer Radıya’llāhu ‘Anh’ın yanına Medine’ye gelmişti. “Ey Müminle-rin emiri! Ben iki ordunun birbirine girdiği bir savaş hengâmından kaçtım!.. Helâk oldum ben!..” dedi. Ömer “Senin katılacağın birlik benim, işte!” dedi. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] da “Savaştan kaçmak en büyük günahlardandır.” dediği rivayet edilmiştir [Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 104].

[1864] Şayet “א -ne ile nasb oldu?” dersen şöyle derim: İllâ işlev إ siz olmak üzere hâl olarak nasb oldu. Ya da savaştan kaçan kimselerden istisna yapılarak nasb oldu. Yani, tekrar saldırmak için kenara çekilen ya da başka bir topluluğa katılan kimse hariç. Hasan-ı Basrî dübrahû şeklinde Bâ’yı sükun ile okumuştur. Mütehayyiz kelimesi mütefey‘il veznindendir; mütefa‘il değil. Çün-kü hâze - yehûzüden gelmektedir; mütefa‘il olsa mütehavviz şeklinde gelirdi.

17. Âyetin Tefsiri

[1865] Müslümanlar Mekkelilerin gücünü kırıp, onları öldürüp, esir alıp övünmeye başlamış; bazıları “Ben öldürdüm ve esir ettim.” demişti. Kureyş Be-dir’e doğru yaklaşınca Peygamber (s.a.) “İşte Kureyş ordusu! Tüm debdebesiyle, kibir ve gururuyla senin resûlünü yalanlayarak geldi!.. Allah’ım! Bana vaat etti-ğin şeyi istiyorum Senden.” dedi. Bunun ardından Cebrâil gelerek “Topraktan bir avuç al ve onlara fırlat.” dedi. Peygamber (s.a.) de, iki ordu karşılaştığında Hazret-i Ali (r.a.)’a “Vadide bulunan çakıl taşlarından bir avuç toplayıp bana getir!” dedi ve “Yüzleri kararsın!” diyerek bunları Müşriklerin yüzüne attı. Müş-riklerin her biri gözüyle meşgul olmaya başladı ve hezimete uğradılar. Müminler de arkalarından takip ettiler; kimisini öldürüp kimisini esir ettiler. İşte bunun üzerine “onları siz öldürmediniz…” buyruldu. ْ ُ ُ ُ ْ َ ْ َ َ cümlesinin başındaki Fâ, şart cümlesinin başında gelen Fâ’dır. Şart cümlesi gizlenmiş olup şöyle tak-dir edilir: Onları öldürmekle iftihar ediyorsanız, bilin ki onları siz öldürmedi-niz, “asıl, Allah öldürdü onları!” Çünkü melekleri indiren, Müşriklerin kalbine korku salan, zafer ve yardımı dileyen, kalplerinizdeki korku ve endişeyi giderip sizi yüreklendiren O idi. “Attığın zaman da” ey Muhammed “sen atmadın, asıl Allah attı...” Hakiki anlamda attığın taşı sen atmadın çünkü sen atmış olsaydın ancak bir insanın ulaştırabileceği yere kadar ulaştırmış olurdun. Fakat Allah’ın atışı olduğundan, etkisi de çok büyük oldu. Atma eylemini önce, Peygamber (s.a.)’e isnat etti; çünkü sûret olarak o atmıştır. Sonra ise ondan nefyetti çünkü beşerin takat getiremeyeceği o etki Allah’ın fiilidir. Bu sebeple, atma işinin hakiki fâ‘ili Allah’tır. Adeta atma eylemi Peygamber (s.a.)’den hiç sadır olmamış gibi…

َّ َכِ ’ler sonları sükûn ile ve kendilerinden sonra gelen isimler merfû‘ olarak ve lâkini’llâhu katelehum ve lâkini’llâhu ramâ şeklinde de okunmuştur.

א [1866] ء َ ِ ِ ْ ُ ْ َ اِْ ُِ ifadesi “ve Allah böylece müminlere güzel وَ

bir bağışta bulunmuş olacaktı” anlamına gelmektedir. Züheyr şöyle demiştir:

Ve bulunabileceği en güzel bağışta bulundu o ikisine

Anlam: Allah müminlere ne yaptıysa tamamen ihsanda bulunmak için yap-tı; bütün bunları sadece iyilik için yaptı. Çünkü Allah, kullarının dualarını işitir, hallerini bilir.

18. Âyetin Tefsiri

ِ ile “güzel bir bağış”a işaret edilmiştir; ref‘ mahallindedir, yani ذَmaksat budur. ُ ِ ُ َ ا :ifadesi ism-i işârete ma‘tūf olup anlam şöyledir وَأنََّ Maksat, müminlere ihsanda bulunmak, kâfirlerin de tuzaklarını zayıflatmaktır. ٠ ُ ِ ُ muvehhinu şeklinde şeddeli de okunmuştur. َ ِ ِ ْכא ِ ا ْ ُ כَ ِ ُ şeklinde izâfetli okunduğu gibi, mûhinun keyde’l-kâfirîne şeklinde tenvinli ve amel etti-rerek de okunmuştur.

19. Âyetin Tefsiri

[1868] “Haklı ile haksızın ayrılmasını mı istiyordunuz, işte size bunu or-taya koyan bir gösterge geldi!” ifadesi, Mekke ehline kınama üslubunda bir hitaptır. Çünkü onlar savaşa çıkmak istediklerinde Kâbe’nin örtüsünü tutup “Ey Allah! Hangimiz misafiri daha iyi ağırlıyor, akrabalarıyla ilgileniyor, darda olanlara yardım ediyorsa ona yardım et! Şayet Muhammed hak üzereyse ona; bizsek bize yardım et!” demişlerdi. Bir rivayete göre de “İki ordu arasında kim daha üstün, daha doğru yolda ve daha cömertse ona yardım et!” demişlerdir. Bir rivayette ise Ebû Cehil’in Bedir günü “Allah’ım! Hangimiz akrabalarını terk edip ilişkisini kesmişse bugün ona gününü göster!” dediği nakledilmiştir.

[1869] “Haklıyla haksızın ayrılmasını mı istiyordunuz” ifadesinin müminle-re; “vazgeçerseniz” ifadesinin ise kâfirlere hitap olduğu da söylenmiştir. Peygam-ber (s.a.)’e düşmanlıktan vazgeçerseniz “bu sizin için daha hayırlıdır. Yok tekrar” onunla savaşmaya “dönerseniz, Biz de” size karşı ona yardıma “döneriz!”

[1870] َ ifadesi, “Allah müminlerin yardımcısı olduğu için bu böyle وَأنََّ اolmuştur” anlamı gözetilerek fethalı okunmuştur. Kelime kesre ile de okun-muştur ki daha uygundur. İbn Mesûd Radıya’llāhu ‘Anh’ın َ ِ ِ ْ ُ ْ َ ا َ ُ -kıra وَاati de bunu destekler. Ayrıca [ ْ ُכُ ئَ

ِ ْ כُ ْ َ َِ ْ ُ ْ َ , fiil ile fâ‘ili arasında bulunan] aradan

dolayı ْ כُ ْ َ َِ ْ ُ ْ َ .şeklinde [müzekker olarak] Yâ ile okunmuştur وَ

21. Âyetin Tefsiri

21. İşitmedikleri halde, “İşittik!” diyenler gibi olmayın.

22. Âyetin Tefsiri

sizlerdir.

23. Âyetin Tefsiri

onlara işittirseydi, kesinlikle yüz çevirerek arkalarını dönerlerdi.[1871] [Aslında iki Tâ’lı olan] ا َّ َ َ َ fiili, iki Tâ’dan biri (Yüz çevirmeyin) وَ

atılarak; ayrıca, [Lâ, Tâ’ya] idğâm edilerek [ve lettevellev şeklinde] okunmuştur. “Ondan” (anhu) ifadesindeki zamir Peygamber (s.a.)’e aittir. Çünkü anlam “ Peygamber (s.a.)’e itaat edin” şeklindedir [yani tek kişi söz konusu olduğundan,

zamir tekil gelmiştir]. ُه ُ ْ ُ ُّ أنَْ َ ُ أَ ُ ُ ُ وَرَ Allah ve Resûlü, onu razı etmeniz“) وَاhususunda daha lâyıktır.” [Tevbe 9/22]) âyetinde olduğu gibi. Çünkü Resûle ita-at ile Allah’a itaat aynı şeydir; “Kim Resûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” [Nisâ 4/8]. Bu durumda zamirin ikisinden birine dönmesi her ikisine dönmesi gibidir. Tıpkı el-ihsânu ve’l-icmâlu lâ yenfe‘u fî fulânin (Falancaya iyilik, güzellik yaramıyor) demen gibi. Zamirin itaat emrine dönmesi de düşünülebilir: İşitti-ğiniz halde bu emirden ve ona sarılmaktan dönmeyin. Yahut “[emrini] duydu-ğunuz halde”, yani tasdik ettiğiniz halde Peygamber (s.a.)’den yüz çevirip ona muhalefet etmeyin çünkü siz müminsiniz; yalanlayan sağır kâfirler gibi değilsi-niz. “İşitmedikleri halde” -çünkü tasdik etmiyorlar; dolayısıyla, işitmiyor gibi-ler- “İşittik (işte)!..’ diyen” yani işittiklerini iddia eden“ler gibi olmayın.” Mâna şöyledir: Siz Kur’ân’ı ve peygamberliği tasdik ediyorsunuz. Bununla birlikte, ganimetlerin taksimi vb. konularda Peygamber (s.a.)’e itaatten yüz çevirirseniz, sizin bu tasdikiniz adeta tasdik değilmiş gibi olur ve işittik demeniz de iman etmeyenlerin ‘işitme’sine benzer.

[1872] Sonra şöyle buyurmuştur: Yeryüzünde dolaşan “canlıların en kö-tüsü” ya da hayvanların en kötüsü “akletmeyen” hakka “sağır” olanlar “ve dil-sizlerdir.” Bu durumda onları hayvanlar cinsine dâhil etmiş; ayrıca, onların da en kötüsü yapmıştır. “Allah onlarda” bu sağır, dilsiz kimselerde “bir hayır” yani lütfettiklerinden faydalanabileceklerini “görseydi, elbette onlara işittirirdi” on-lara lütfederdi ve tasdik edenler gibi onlar da işitirlerdi. “Ama onlara işittirsey-di, kesinlikle yüz çevirerek arkalarını dönerlerdi.” Yani onlara lütfetseydi lütuf onlara fayda sağlamazdı. Bu sebeple onlardan lütfunu esirgedi. Ya da onlara lütfetseydi ve onlar da tasdik etmiş olsalardı bile bunun akabinde yine küfre dönecek, yalanlayacak ve doğru yolu tutmayacaklardı.

[1873] Bunların Abduddâr b. Kusay’ın oğulları olduğu söylenmiştir. İçle-rinde iki kişi yani Mus‘ab b. Umeyr ile Süveyd b. Harmele Radıya’llāhu ‘An-humâ dışında hiç kimse iman etmemiş; “Biz Muhammed’in getirdiklerine kar-şı sağır, dilsiz ve körüz. Ne işitiyor ne de icabet ediyoruz!” demişlerdir. Uhud savaşında hepsi öldürülmüştür ki ordunun sancaktarları idiler. İbn Cureyc’den âyette bahsedilenlerin münafıklar olduğu; Hasan-ı Basrî’den ise Ehl-i Kitap oldukları nakledilmiştir.

24. Âyetin Tefsiri

[1874] “Sizi çağırdığı zaman” cümlesindeki fiili, önceki âyette olduğu gibi tekil ifade etmesi, Peygamber (s.a.)’e icabet etmenin Allah’a icabet sayılma-sındandır. İkisinin bir arada zikredilmesi sadece tekit içindir. İcabetten mak-sat itaat edip, emrini yerine getirmek; çağrıdan maksat ise Peygamber (s.a.)’in göndermesi ve teşvik etmesidir. Ebû Hüreyre Radıya’llâhu ‘Anh’dan rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) Übeyy b. Ka‘b Radıya’llâhu ‘Anh’ın kapısı-na gelip ona seslenmiş; o da o sırada namaz kılıyormuş. Namazı hızlıca kılıp gelmiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) “Bana icabet etmekten seni ne alıkoy-du?” demiş. “Namaz kılıyordum” deyince, “Bana vahyedilenler arasında ‘Allah ve Resûlüne icabet edin’ âyetinin olduğundan haberin yok mu?!” buyurmuş. Übeyy de bunun üzerine demiş ki: “Bundan böyle beni ne zaman çağırsan sana mutlaka icabet edeceğim!” [Tirmizî, “Fedā’ilu’l- Kur’ân”, 1] Bununla ilgili iki görüş bulunmaktadır: 1) Bu emir Peygamber (s.a.)’e özgü durumlardandır. 2) Onun çağrısı geciktirilmeye gelmeyecek bir işle ilgiliydi; namaz kılan bir kimseye de buna benzer bir durum olursa namazını kesebilir.

[1875] “Sizlere hayat verecek bir şeye” ifadesiyle dine ve şeriata dair şeyler kastedilmektedir. Çünkü ilim hayattır; cehalet ise ölümdür. Arapların şöyle bir sözü vardır:

Kaliteli giyim kuşamı sakın şaşırtmasın cahili! Zira ölüdür böyle biri, elbisesi de kefeni…

[Hayat verecek çağrının] kâfirlerle cihatla ilgili olduğu da söylenmiştir. Çünkü cihâda katılmazlarsa kâfirler onları yener ve onları öldürürler! “Sizin için kısasta hayat vardır.” [Bakara 2/179] âyetinde olduğu gibi. “Onlar rableri nezdinde hayattadırlar.” [Âl-i İmrân, 169] âyetine göre, şehitliğe çağrı olduğu da söylenmiştir.

[1876] “Bilin ki Allah, bizzat kişi ile kalbinin arasına dahi girer!” Yani Allah o kulu öldürür ve böylece Allah’ın var ettiği fırsat elinden kaçar. Fırsattan kasıt, kalbi arındırma, hastalıklarını tedavi etme ve onu Allah’ın istediği hale getirme imkânıdır. Bu fırsatı değerlendirin ve kalplerinizi Allah ve Resûlüne itaat ederek arındırın. “Hem, O’na haşredileceksiniz” ve O, sizi kalbinizin selameti ve itaa-tinizdeki ihlasa göre mükâfatlandıracak. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah kulun kalbini ele geçirip, ondaki azimetleri giderebilir, niyet ve kasıtlarını değiştirebilir; korkusunu güvence, güvencini korkuya; umursamazlığını Allah’ı anmaya, Allah’ı anmasını da umursamazlığa döndürebilir. Bu ve benzerleri Allah için câizdir ancak bu, kulun yaptığında sevap ve ceza alacağı kalp amelleri için söylenemez. Cebrîler kişi inkâr ettiğinde Allah onunla imanının arasına; iman ettiğinde de onunla inkârın arasına girdiği kanatindedirler ki bu zalimlerin söy-lediklerinden Allah tamamen münezzehtir, aşkındır! Anlamın “Allah -kişi ile kal-binin arasındaymış gibi- kişinin aklına gelen her şeyi bilir, kişinin içinde tuttuğu hiçbir şey ona gizli kalmaz” şeklinde olduğu da söylenmiştir.

[1877] Râ’nın şeddesi ile beyne’l-merri şeklinde de okunmuştur. Bu ise ء] ءُ] ,deki] Hemze’nin düşürülüp harekesinin’ا ْ َ kelimesinin] habb şeklinde اtelaffuz edilişi gibi, Râ’ya verilmesi, sonra da merartü bi-‘Umerr diyen Arap lehçesine göre vakıf olduğu düşünülerek yapılmıştır.

26. Âyetin Tefsiri

[1878] Fitnenin, günah olduğu da, aralarında işlenen kötülüklerin ikra-rı olduğu da, birliğin bozulması ya da azap olduğu da söylenmiştir. َّ َ

ِ ُ (Çarpmakla kalmaz) cümlesi ya emrin cevabı ya emirden sonra nehiy ya da fitnenin sıfatıdır. [i] Cevap kabul edildiğinde anlam, size geldiğinde yalnızca za-limlere bulaşmaz, bilakis hepinizi kapsar, şeklinde olur. Nitekim İsrâiloğulları âlimlerinin, kötülükleri ‘bir mazeretimiz olsun’ kabilinden bir tutumla yasak-lamaları üzerine Allah onları da azaba dâhil etmiştir. [ii] Emirden sonra nehiy olduğu var sayılırsa adeta “günahtan ya da azaptan sakının” denilmiş; sonra da şöyle söylenmiş gibi olur: Zulme bulaşmayın ki azap ya da günahın izi, kötü neticesi sizden sadece zulmedeni gelip bulmasın. [iii. َّ َ

ِ ُ cümlesini, arada gizli bir] kavl [“hakkında … denilen” kelimesi] olduğu düşünülerek sıfat yaptığında da bir önceki anlam ortaya çıkar. Adeta “Hakkında; ‘… çarpmakla kalmaz’ deni-len kargaşadan sakının!” buyrulmuştur. Benzeri Arapların şu sözüdür:

“Karanlık çöküp ortalık karıştığında, su ile karışık öyle bir süt getirdiler ki“Daha önce hiç kurt gördün mü?” [deyiminin kullanılabileceği bir renge sahipti!]

Yani hakkında bu sözün söylendiği su katılmış bir süt. Bu süt, su ka-tıldığı için, kurt rengi olan gri bir renge sahiptir. İbn Mesûd Radıya’llâhu ‘Anh’ın, gizli bir kasemin cevabı olarak okuduğu le-tusībenne (mutlaka çar-pacak) kıraati de bu son anlamı desteklemektedir. Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: “Bu âyet, Ali, Ammâr, Talha ve Zübeyr Radıya’llāhu ‘Anhum hakkında inmiş olup, fitne de özellikle Cemel savaşının yapıldığı gündür.” Zübeyr Radıya’llāhu ‘Anh şöyle demiştir: “Bu âyet bizim hakkı-mızda inmişti; ancak biz uzun zaman, hakkımızda olduğunu düşünmeden okuduk. Meğerse bu âyetlerle biz kastediliyormuşuz!” Süddî’den de şöyle rivayet edilmiştir: “Cemel savaşında birbiriyle savaşan Bedir gazileri hak-kında nâzil olmuştur.” Rivayete göre bir gün Zübeyr Radıya’llāhu ‘Anh [v. 36/656] Peygamber (s.a.) ile birlikte yürürken Ali (r.a.) çıkagelmiş. Zübeyr Ali’ye tebessüm edince Peygamber (s.a.) “Ali’ye karşı sevgin nasıl?” diye sormuş. O da “Anam-babam sana feda olsun ey Allah’ın Resûlü! Ben onu ana-babamı sevdiğim kadar; belki de daha çok seviyorum!” diye cevap ver-miş. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş: “Öldürmek için onun üzerine yürü-düğünde nasıl olacak bakalım sevgin?!”

[1879] Şayet “Tekit Nûn’u emrin cevabına nasıl gelebilir?” dersen şöyle derim: “Çünkü bunda nehiy anlamı bulunmaktadır. Nitekim inzil ‘ani’d-dâb-beti lâ tatrahke (Hayvandan in de, seni atmasın üzerinden) dediğinde lâ tat-rahanne demek de, َّ َ

ِ ُ ve َّכ َ ِ ْ َ (“sakın sizi kırıp geçmesin” [Neml 27/18]) demek de câiz olmaktadır.

[1880] Şayet “ ْ כُ ْ ِ ا ُ َ َ َ ِ َّ âyetindeki Min hangi anlamdadır?” dersen اşöyle derim: “Âyetin ilk yorumuna göre [yani َّ َ

ِ ُ emrin cevabı ise] ba‘zıyet / kısmîlik anlamındadır; ikinci yoruma göre [sıfat / nehiy ise] beyan anlamındadır116; çünkü mâna şöyledir: Zulmünüzden dolayı özellikle size isabet etmesin; zira zul-mün sizden sadır olması, diğer insanlardan olmasından çok daha çirkindir.

[1881] ُ ْ -ifadesi zarf değil, mef‘ûlun bihtir, şöyle denilmek (hani siz) إذْ أtedir: Hicretten önce “yeryüzünde”, yani Mekke topraklarında Kureyş’in sizi ezerkenki sayıca az, zillet içerisinde ve zayıf bir halde olduğunuz vakti hatırla-yın; “insanların sizi kapıvermesinden korkuyordunuz.” Çünkü bütün insanlar olumsuz, zıt bir tutum içerisinde size düşmandı; “Fakat O” verdiği nimetlere “şükredesiniz diye” yani şükretmenizi isteyerek size” Medine’de “barındırdı; sizi yardımıyla” yani Ensār’ın arka çıkmasıyla ve Bedir savaşında meleklerle imdadınıza koşarak “destekledi ve sizi tertemiz - hoş birtakım şeylerle” gani-metlerle “nasiplendirdi.” Katâde’den rivayet edilmiştir ki “Bu Arap kabilesi, insanların en aşağılığı idi; en fazla geçim sıkıntısı çeken; elbise bulamayan, sapkın oldukları en aşikâr, başkasını yemeyen başkasınca yenilen [yağmalanan] kimselerdi. Ancak Allah onlara şehir şehir dolaşıp ticaret yapma imkânı vere-rek, rızıklarını genişletti. Ayrıca onları bağımsız hale getirdi.”

27. Âyetin Tefsiri

[1882] Havnın anlamı eksiltmektir; nitekim vefânın anlamı da tam yapmak-tır. Tehavvenehû “onu noksan yaptı” anlamında iken, zamanla emanet ve vefanın zıddı olarak kullanılmaya başlamıştır. Çünkü bir adama bir konuda hainlik yap-tığında ona o konuda bir noksan getirmiş olursun. Araplar da bu anlamı mecazi olarak şu şekilde kullanmışlardır: Hāne’d-delve’l-kerabu (kovaya ipi hainlik etti), hāne’l-müştâra’s-sebebü (aracı [yani ipi / merdiveni], balsağan kişiye hainlik etti).

116 İlkinde, zulmedenler onların bir kısmı iken, ikincide tamamı olmaktadır. Yani َّ َِ ُ ’nin cevap oluşu-

na göre, “Fitneden korunmaya çalışın ki aranızdan sadece zulmedenlere çarpmasın.” Sıfat oluşuna göre “Bilhassasizlere, siz zalimlere çarpmakla kalmayacak bir fitneden korunmaya çalışın.” Nehiy oluşuna göre “Fitneden korunmaya çalışın da, bilhassasizlere, siz zalimlere çarpmasın!” / ed.

Burada araç koptuğunda sahibine bir nevi hıyanet etmiş olmaktadır. Bu âyet-teki anlam da bu şekildedir. Allah”a farzlarını terk ederek ve Resûlün sünnetine tâbi olmayarak hıyanet etmeyin; (aksi takdirde) bunun kötü sonuçlarını, ve-balini“bile bile, kendi emanetlerinizi” korumayarak [onlara hıyanet etmiş olursu-nuz]. Ya da hıyanet ettiğinizi, yani hıyanetin sizden kasıtlı olarak zuhur ettiğini; unutarak olmadığını “bile bile…” [Hüsün ve kubhu, yani] kötünün kötülüğünü, güzelin de güzelliğini “bile bile” anlamında olduğu da söylenmiştir.

[1883] Rivayete göre Peygamber (s.a.) Kurayza oğulları Yahudilerini yirmi bir gece muhasara altında tutmuş; sonunda Peygamber’den - Nadîr oğulları Yahudileri ile Suriye civarına; Erîha ve Ezri‘ât’a gitmek üzere sulh yaptığı gibi- sulh talep etmişlerdi. Fakat Peygamber (s.a.), Sa‘d b. Mu‘âz Radıya’llāhu ‘Anh’ın vereceği hük-me razı olmak dışında hiçbir sulh teklifini kabul etmedi. Onlar da bunu kabul et-mediler ve “Bize Ebû Lübâbe Mervân b. Abdulmünzir’i [Rifâ‘a b. Abdulmünzir’i?] elçi yolla” dediler. Bu zâtın onlarla arası iyi idi çünkü ailesi ve malları onların elindeydi. Peygamber (s.a.) işbu zâtı onlara elçi gönderdi. Ona, “Ne dersin? Sa‘d’ın hükmüne razı olalım mı?” deyince, boğazını göstererek onun hükmünün öldürülme oldu-ğunu ima etti. Ebû Lübâbe Radıya’llāhu ‘Anh bunun üzerine şöyle demiştir: “Daha bir adım atmamıştım ki, Allah ve Resûlüne hıyanet ettiğimin farkına vardım. Bu olay üzerine bu âyet indi ve gidip kendimi mescidin direklerinden birine bağla-dım. Ölünceye kadar ya da Allah beni affedinceye kadar ne bir şey yiyeceğim ne de bir şey içeceğim diye yemin ettim.” Ebû Lübâbe yedi gün boyunca bağlı kalmış ve sonunda baygın düşmüştü. Allah da tövbesini kabul etti. Kendisine “Allah tövbeni kabul etti; artık çöz kendini!” denilince; “Resûlullah gelip çözmeden vallahi çöz-meyeceğim!” dedi. Peygamber (s.a.) de gelip kendi elleriyle çözdü. Bunun üzerine Ebû Lübâbe “Tövbemin tam olması için içerisinde bu günaha bulaştığım kavmimi terk edip, mallarımı dağıtacağım” dedi. Peygamber (s.a.) ise “Malının üçte birini tasadduk etmen yeterlidir” dedi. Muğîre’ye göre ise âyetler Osmân b. Affân Radı-ya’llāhu ‘Anh’ın öldürülmesi hakkında inmiştir117.

[1884] Bu “emanetler” ile Allah’ın emanet olarak korunmasını istediği farz ve sınırların kastedildiği söylenmiştir. Şayet “ا ُ ُ َ ,fiili cezimli midir وmansūb mudur?” dersen şöyle derim: Nehyin hükmüne dâhil olarak cezimli olması da, gizli bir En ile mansūb olması da muhtemeldir. Aynı durum ا ُ ُ َכْ وََّ َ ْ -âyeti için de geçer (Hakkı gizleyerek… / Hakkı gizlemeyin. [Bakara 2/42]) ا

lidir. Mücâhid müfret olarak emânetekum şeklinde okumuştur.

117 Bu âyetler Hazret-i Osman’ın katlini mantūku ile değilse de mefhumu ile ilgilendirmektedir. Çünkü Müslü-manlar arası ihtilaflar ve iç savaşlar ( fitne) bu zâtın katledilmesi ile birlikte başlamıştır. Nezele fî… kalıbı tam / gerçek anlamda sebeb-i nüzul ifade etmez; âyetin o konuyu da ilgilendirdiğini, ona çok uyduğunu belirtir. / ed.

28. Âyetin Tefsiri

[1885] Mal ve evlatları fitne olarak ifade etmesi, bunların fitneye, yani gü-naha ya da azaba düşmeye sebep oluşlarından ileri gelmektedir. Ya da bunlar, Allah’ın bir imtihanı olup, sınırları içerisinde onları muhafaza edip etmeyece-ğinizi denemektedir. “Büyük mükâfat ise Allah katındadır.” Size düşen, dünya-ya değer vermeyerek, bütün ciddiyet ve talepkârlığınızla bu mükâfatı aramanız; ve kendinizi bu ikisinden dolayı tehlikeye atmamak için para biriktirmekte ve çocuk sevgisinde haris olmamanızdır. Nitekim “Mallar ve çocuklar dünya hayatının süsüdür…” [Kehf 18/46] buyrulmuştur.

[1886] Söylendiğine göre bu âyetler, Ebû Lübâbe Radıya’llâhu ‘Anh’dan ço-cukları ve malları yüzünden zuhur eden yanlış tutum ve davranışlar hakkında inen âyetlere dâhilmiş.

29. Âyetin Tefsiri

[1887] Furkān, [i] yardım anlamındadır çünkü Allah, küfrün taraftarlarını zelil, Müslümanları da aziz ederek hak ile batılın, küfür ile İslâm’ın arasını ayırmaktadır; [Bedir gününü anlatan] yevme’l-furkān [Enfâl 8/41] sözü de bu an-lamdadır. [ii] Veya sizin durumunuzu, etkilerinizi, nâmınızı yeryüzünün dört bir yanına yayan bir beyan. [Furkānın bu anlamı] Arapların şu sözünden alınmış-tır: Bittü ef‘alü kezâ hattâ seta‘a’l-furkānu (şöyle şöyle bir iş yaparak geceledim; sonunda furkān parladı) yani tanyeri ağardı. [iii] Ya da şüphelerden kurtulma, gönüllerin açılıp, hayırlı işlere muvaffak olma. [iv] Yahut sizinle dışınızdaki diğer din müntesiplerinin arasını ayırma, üstünlük ve meziyeti dünyada ve âhirette sizlere verme.

30. Âyetin Tefsiri

[1888] Allah, Resûlüne (s.a.) fethi nasip ettikten sonra, Mekke’de bu-lunduğu sırada Kureyş’in kendisi hakkında kurduğu tuzakları [yani uygulamaya çalıştığı plân ve stratejiyi] hatırlatmaktadır ki -tuzaklarından kurtulması, onlara galip gelmesi ve Allah’ın kendisine güzel bir netice ihsan etmesi konuların-da- Allah’ın nimetine şükretsin. İfade “Sana tuzak kurdukları vakti hatırla!” anlamındadır. Şöyle ki Ensār İslâm’a girip de Peygambere biat edince, Kureyş Muhammed’in iyice güçlenmesinden korkmuş ve Dârunnedve’de toplanıp du-rumu istişare etmişlerdi. Şeytan yaşlı bir adam kılığında yanlarına gelip

“-Ben Necidli bir ihtiyarım; Tihâme’li değilim. Mekke’ye geldiğimde toplandığınızı duydum ve aranıza katılmak istedim. Benden güzel bir görüş ve sizin iyiliğinizi istemekten başka bir şey bulmayacaksınız.” dedi. Ardın-dan, Ebu’l-Bahterî [toplantıyı başlatarak] şöyle dedi:

“-Bana göre Muhammed’i bir eve hapsedip sıkıca bağlayın; içeriye yiye-cek ve içeceğini atacağınız bir cam haricinde tüm kapı ve pencereleri kilit-leyin. Sonra da, zamanın onu yok etmesini bekleyin.” İblis,

“-Ne kötü bir görüş bu! Adamlarından birileri gelir, sizinle savaşıp onu kurtarır!” dedi. Hişâm b. Amr söz aldı ve

“-Ben, onu bir deveye bindirip yurdunuzdan kovmanızı öneriyorum. Böy-lece ondan kurtulur, rahata erersiniz!” dedi. Bunun üzerine İblis şöyle dedi:

“-Senin görüşün de iyi değil!.. Gidip başkalarının aklına girecek ve son-ra, onlarla birlikte sizinle savaşacak bu durumda!” Ebû Cehil ise şöyle bir görüş ileri sürdü:

“-Bence her kabileden bir genç seçin ve ellerine keskin kılıçlar verin. Onlar da beraberce, tek bir kişiymiş gibi onu öldürsünler!.. Böylece diyeti tüm kabilelerce bölüşülür. Haşim oğulları da Kureyş’in hepsini karşısına alamaz. Diyet isterler ve biz de diyetlerini verir, ondan kurtulmuş oluruz!” -Allah’ın belası- ihtiyar bunun akabinde şöyle dedi:

“-Bu beyefendi doğru söylüyor; görüşü en iyi olan o!” Ardından Ebû Ce-hil’in, Peygamber (s.a.)’i öldürme görüşünü kabul ederek dağıldılar. Cebrâil Aleyhisselâm durumu Peygamber (s.a.)’e haber verdi ve o gece yatağında yat-mamasını emretti. Allah da peygamberine hicret hususunda izin verdi. Pey-gamber (s.a.) de Ali Radıya’llāhu ‘Anh’a kendi yatağında yatmasını emretti ve ona “Üzerine benim hırkamı ört! Başına seni üzecek bir iş gelmeyecek” dedi. Müşrikler geceyi teyakkuzda geçirdiler. Sabahın ışıklarıyla Peygamber (s.a.)’in yatağına saldırdılar ve baktılar ki yatakta Ali (r.a.) var; çok bozuldular. Allah onların çabalarını boşa çıkardı. Peygamber (s.a.)’in izini takip ettiler ancak Al-lah tuzaklarını boşa çıkardı.

كَ [1889] ُ ِ ْ ُِ ile seni hapse atmak ya da bağlamak veyahut vurarak ve yarala-

yarak durdurmak, anlamları kastedilmiş olabilir. Araplar, darabûhu hattâ esbetûhu lâ harâka ve lâ berâhn (hareketsiz kalıp sesi sedası çıkmayıncaya kadar vurdular ada-ma!) vefulânun müsbetün veca‘an (falanca acıdan yerinde çakılı kaldı) derler. Li-yu-sebbitûke şeklinde şeddeli olarak da okunmuştur. Naha‘î [v.] ise beyât kökünden [geceleyin ansızın üzerine çullanmak anlamında] li-yubeyyitûke şeklinde okumuştur. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] li-yukayyidûke (seni bağlamak için) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir ki bu, َك ُ ِ ْ ُ

ِ ifadesini “bağlamak” şeklinde tefsir edenler için bir delildir.

[1890] “Onlar tuzak kuruyorlardı!” Peygamber (s.a.) için gizli plânlar ya-pıyorlardı; “ama Allah da ‘tuzak’ kuruyordu!” Yani onlar için hazırladıklarını, onları ansızın yakalamak için gizli tutuyordu. “Tuzak kuranların en hayırlısı Allah’tır.” O’nun tuzağı başkasınınkinden çok daha geçerli ve tesirlidir. Veya O, ancak hak ve adalet olan belayı indirir ve bu, sadece müstahak olanları bulur.

34. Âyetin Tefsiri

[1891] “İstesek, biz de bunun benzerini söyleriz!” Kibir ve hadsizliklerin-den dolayı böyle esip gürlüyorlardı; zira güçleri yetseydi bunu istemekten geri durmazlardı. Kibirden söylememiş olsalardı, kendilerine meydan okuyup âciz-liklerini kafalarına vuran birini yenip, bu uğurda ipi göğüslemek istemekten onları hiçbir şey engelleyemezdi! Hem de, bilhassa beyan vadisinde [yani söz ve ifade sanatlarında] mağlup edilmekten bu kadar çekinirken, bu konuda burun-larından kıl aldırmazken… Birisi ifade sağlamlığında onlarla boy ölçüşecek, bunlar da işi meşîete bağlayarak, ‘istesek…’ falan diyecek, ne mümkün!.. Kaldı ki, Peygamber (s.a.)’i ezerek alt etmek için kendilerini nasıl tükettikleri gün gibi ortadadır; malumdur.

[1892] Söylendiğine göre bu sözleri söyleyen kişi sabran katledi-len [yani hapsedilerek ölüme terk edilen] Nadr b. Hâris imiş ve Allah Teâlâ’nın eski ümmetleri anlattığı âyetleri işitince “İstesem bunun benzerini ben de söylerim!” dermiş. Fars diyarından [Zaloğlu] Rüstem ve İsfendiyar hikâye-lerinin bir nüshasını getirip, bunların kıssa âyetlerine denk olduğunu id-dia eden de bu şahıs imiş. Yine, “Ey Allah! Bu ( Kur’ân) Gerçeğin ta kendi-si ise…” sözünü söyleyen de bu kişidir. Bu, inkârın abartılı bir ifadesi olup

demek istediği şudur: “ Kur’ân gerçekse, onu inkâr ettiğimiz için Fil ordula-rına yaptığın gibi bizi de siccîl (yani volkanik topraksı-taşlar) ile ya da başka bir şekilde cezalandır madem!” Maksadı, Kur’ân’ın gerçek olmadığını ifade et-mektir; gerçek oluşu [güya] olumsuzlanınca, onu inkâr eden de azabı hak etmiş olmayacaktır! Ancak azabı - Kur’ân’ın hak olmadığına inanarak- hak oluşuna bağlamak, “Şayet batıl haksa üzerimize taş yağdır!” diyerek bir şeyi imkânsıza bağlamaya benzer.

[1893] Huve’l-hakka ( Kur’ân gerçeğin ta kendisiyse) ifadesi, tahsis ve tayin yoluyla ‘tek gerçek Kur’ân’dır’ diyen kimse ile dalga geçmektedir. A‘meş, merfû‘ olarak huve’l-hakku şeklinde okumuştur ki burada huve fasıl zamiri değil, müb-tedâdır. İlk okuyuşta ise fasıl zamiri idi.

[1894] [Gökyüzü daimi ve bol yağdırdığında] escemet ve esbelet dendiği gibi, emtarati’s-semâ’u denir; [sülasiden] metarat ise hetenet ve hetelet (ara ara yağdırdı) demen gibidir118. Kökün if‘âlden kullanılışı genelde azap bağlamındadır. “Peki, ‘gökten’ demenin ne anlamı var, yağdırma zaten gökten başka bir yerden olmaz ki?” dersen şöyle derim: Burada adeta “Bize siccîl yağdır” denilmek istenmiştir ki siccîl azap için nişanlanmış taş demektir. Siccîl yerine ِאء َّ َ ا ِ אرَةً ِ (gökten bir taş) ifadesini kullanmıştır. Nitekim “Onun üzerine sık aralıklarla örülmüş demirden bir elbise döktü” derken, zırhı kastedersin.

[1895] “Can yakıcı bir azap” yani insanın canını yakan türden başka bir azap. Demek istiyor ki siccîl yağdırmak da can yakıcı bir azaptır; bizi ya bunun-la ya da o türden başka bir azapla cezalandır. Mu‘âviye’nin Sebe’li bir adama [ Kraliçe Belkıs’ı kastederek] “Bir kadını başına hükümdar yapan senin halkın ger-çekten cahilmiş be!” dediği, adamın da “Benim kavmimden daha cahil olan, Peygamber (s.a.) kendilerini hakka davet ettiğinde, ‘Bu ( Kur’ân), gerçeğin ta kendisi ise bizi ona hidayet eyle.’ diyeceğine; ‘Ey Allah! Bu, gerçeğin ta kendisi ise, üzerimize gökten taş yağdır!’ diyen senin kavmindir!” şeklinde cevap ver-diği rivayet edilir.

[1896] [ ْ ُ َِّ َ ُ

ِ ’daki] Lâm olumsuzluğu pekiştirmekte; “Sen onların arasın-dayken onlara azap edilmesi hikmete uygun değildir; çünkü Allah’ın âdeti ve hikmetinin gereği, hiçbir kavme -peygamberleri aralarında olduğu sürece- kök-lerini kurutacak şekilde azap etmemektir.” anlamını vermektedir. Yine burada, Peygamber yanlarından hicret ettiğinde Mekkelilerin azaba uğratılmak üzere gözetleneceklerine dair de bir ihsas bulunmaktadır.

118 Ayrıca bkz. A‘râf 7/84’teki א .ifadesi hk. / ed أ

[Bir sonraki âyette] “Ne özellikleri varmış ki bunların, Allah onlara (şimdi) azap etmeyecekmiş?!” âyeti de buna delildir. Bu sözü söyleyebilmesi için, onlara azap edeceğini daha önce ifade etmiş olması gerekir. Demek ki önceki âyette adeta şöyle buyurmaktadır: “Sen içlerindeyken Allah onlara azap edecek değil, ama sen onlardan ayrıldığında onlara azap edecektir! Ne özellikleri varmış ki bunların, onlara azap etmeyecek olsun!?”

[1897] “Bağışlanmak için dua ederlerken…” ifadesi hal cümlesi olup is-tiğfar etmedikleri anlamını vermektedir. Yani iman edip küfürden istiğfar edenlerden olsalardı onlara elbette azap etmezdi. Tıpkı “Yoksa (hem kendi-lerini hem de başkalarını) ıslah etme yönünde halkının çaba gösterdiği hiçbir memleketi senin Rabbinin haksız yere helâk etmesi söz konusu değildir.” [Hûd 11/117] âyetinde olduğu gibi. Ancak onlar iman ve istiğfar etmedikleri gibi bu onlardan umulmamaktadır bile.

[1898] Anlamın şu şekilde olabileceği de söylenmiştir: İçlerinde istiğ-far edenler oldukça Allah onlara azap edecek değildir ki bunlar, Peygamber (s.a.)’in ardından hicret edemeyip geride kalan gariban Müslümanlar idi.

[1899] “Ne özellikleri varmış ki bunların, (müminleri) ondan” yani Mes-cid-i Harâm’dan “menederlerken Allah onlara azap etmeyecekmiş?!” Yani azap-tan kurtulmaya sebep olacak hiçbir özellikleri olmadığından, mutlaka azaba uğrayacaklardır. Nitekim Hudeybiye antlaşmasının gerçekleştiği yıl Peygam-ber (s.a.)’i engellemişlerdi. Peygamber’i ve müminleri Mekke’den çıkarmaları da alıkoyma (sadd) kapsamındadır. Ayrıca “Biz Kâbe’nin ve Haremin yöne-ticileriyiz; dilediğimizi alıkoyar, dilediğimizi oraya sokarız!” diyorlardı. Oysa “Mescid-i Harâm’a ehil değiller!” Yani gerek şirk koşmaları gerekse dine düş-manlıkları sebebiyle oranın yöneticileri olmayı hak etmemektedirler! “Ona ehil olanlar sadece” Müslümanların “müttakî” olanlarıdır; yani orayı yönetecek ehliyet ve elverişliliğe Müslümanların -bile- tamamı sahip değildir; oranın yö-netimine sadece ‘takvalı iyi’ler ehildir, o halde nerede kaldı putperest kâfirler?! “Ama bunların çoğu bilmez.” Burada, adeta bunu bile bile inatla riyaset talep eden kimseleri istisna etmektedir. Ya da ‘çoğu’ ifadesiyle tamamını kastetmek-tedir çünkü bazen ‘az’lıkla da ‘yok’luk kastedilir.

35. Âyetin Tefsiri

[1900] Mükâ’en kelimesi süğâ’- ruğâ’ kalıbında fu‘âl veznindedir. Kuş öttü-ğünde kullanılan mekâ - yemkû fiilindendir. Mükkâ’un (çoban aldatan kuşu) da bu kökten olup, sanki çok ötmesi sebebiyle bu isimle adlandırılmıştır. Aslında, el-vuddā’ ve el-kurrâ’ gibi sıfatır. Mukâ şeklinde kısaltılarak da okunmuştur. Bu iki kullanımın benzeri el-bukâ ve el-bukâ’udur. Tasdiyeten el çırpmaktır. Sadâ kö-künün tef‘ile veznindedir. َون ُّ ِ َ ُ ْ ِ כَ ُ ْ َ senin kavmin buna sevinerek…“) إذَا küstahça bağrışmaya başladı!” [Zuhruf 43/57]) âyetinde geçen bağrışmak anlamın-daki sadde - yasıddudan da olabilir. A‘meş [v. 148/765] salâtuhum kelimesini,ve mâ kâne salâtehum şeklinde kânenin öne geçmiş haberi olarak nasb okumuştur.

[1901] Şayet “Bu cümlenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: “Bu cüm-le, şu şiirde söylenmek istenen anlama gelir:

Vereceği hediyenin kara kelepçeler ve kahverengi kırbaçlar olacağından korkmuyordum

Şair kelepçe ve kırbaçları bağış gibi kabul etmekte; onun yerine koymakta-dır. Müşrikler de ıslık ve el çırpmayı dua yerine koymaktaydı. Çünkü Kâbe’yi kadın-erkek çıplak bir şekilde tavaf eder, ellerini birleştirerek ıslık çalıp el çır-parlardı. Aynı şeyi Peygamber (s.a.) namazda Kur’ân okuduğunda da yapar; böylelikle zihnini karıştırmak isterlerdi.

[1902] “Öyleyse, tadın bakalım” inkâr etmeniz ve kâfirlerden başkasının yapmaya kalkışamayacağı şeyler yapmanız yüzünden, Bedir günü katledilme ve esir edilmenin azabını!

36–37. Âyetlerin Tefsiri

[1903] Bu âyetlerin Bedir savaşında her gün on deve kesmek sûretiyle as-keri doyuran Mekke Müşrikleri hakkında indiği söylenmiştir. Yine Müşrikle-rin, ticaret kervanı bulunan yandaşlarına “Muhammed ile savaşmamız için bu mallarınızla bize yardım edin. Belki böylece Bedir savaşında başımıza gelen-lerin öcünü ondan alabiliriz.” demesi üzerine nâzil olduğu da söylenir. Ayrıca Ebû Süfyân hakkında indiği de söylenmiştir. Bu, Arap kabilelerinden Uhud savaşı için gönüllü getirdikleri dışında iki bin kişi tutmuş ve bunlar için 40 okka para harcamıştır -ki bir okka 42 miskaldir-.

[1904] “Allah yolundan alıkoymak için…” Yani harcama maksatları, Mu-hammed’e ittibâdan alıkoymaktır ki her ne kadar onlara göre böyle değilse de Allah’ın yolu budur. “Bu daha sonra içlerine oturacak,” yani harcamalarının neticesi pişmanlık ve yanma olacak; öyle ki adeta infak eyleminin kendisi piş-manlığa dönüşüp yanmaya inkılap edecek! “Sonra” işin sonunda “da mağlup olacaklar!” Her ne kadar daha önce, galibiyet bir Müslümanlara bir de Müşrik-lere geçiyor idiyse de sonunda mağlup olacaklar ve [ Mekke’nin fethiyle] esaretten azat edilecek (tulekâ) durum[un]a düşecekler! Nitekim “Allah, ‘Ben ve pey-gamberlerim mutlaka galip gelecektir.’ diye hükmetti.” [Mücâdile 59/21] buyrul-muştur. “Nankörce inkâr edenler” yani inkârlarını sürdürenler “ Cehennem’e haşredilecek!” Çünkü içlerinden İslâm’a girip Müslümanlığı güzel yaşayanlar olmuştur. “Ki Allah” kâfirlerden oluşan “murdar” fırkay“ı temizden” yani mü-minlerden “ayırsın; murdar olanların tamamını da üst üste yığıp Cehennem’e atsın!” Bu, toplayıp katarak üst üste yığmaktan ibarettir. “Neredeyse üzerine keçelendiler!” [Cin 72/19] ifadesindeki gibi ki son derece kalabalık olmaların-dan ötürüdür. “Bunlardır işte, hüsrana uğrayanlar!” ifadesinde murdar toplu-luğa işaret edilmektedir.

[1905] Şu da söylenmiştir: Müşriklerin Peygamber (s.a.)’e düşmanlık için kullandıkları murdar malı, Ebû Bekir ve Osman Radıya’llāhu ‘Anhumâ gibi Müslümanların ona yardım için harcadıkları temiz maldan ayırmış olacak. Bu durumda, “murdar olanların tamamını da üst üste yığıp Cehennem’e atmış olacak” ifadesiyle, kâfirlere azap edilecek şeyler arasında bu malların da olduğu belirtilmiş olmaktadır. Tıpkı “alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla (yani Allah yolunda infak edilmeyen altın ve gümüşlerle) dağlanacak!” [Tevbe 9/35] âyeti gibi. Buna göre [ َ ِّ َ ُ

ِ ’deki] Lâm “bu daha sonra içlerine oturacak” ifadesine bağlı olmaktadır; önceki yorumda ise “haşredilecekler” cümlesine bağlıydı119. “Bun-lardır işte…” ifadesiyle işaret edilenler ise “nankörce inkâr edenler”dir. Ayrıca, [ َ ِّ َ ُ

ِ ifadesi] hafifletilerek li-yemîze şeklinde de okunmuştur.

119 İlkinde “murdar” ve “tertemiz” kelimeleri, kişilerin sıfatı olduğundan, uygun olan; ‘illeti gösterilen şey’in “ Cehennem’e haşredilecekler” ifadesinden anlaşılan şey olması; “bunlardır işte” ile işaret edilenlerin de murdar fırka olmasıdır. İkincisinde ise ‘illeti gösterilen şey’in “bu daha sonra içlerine oturacak” cümlesi ol-ması münasiptir çünkü “olacak” / tekûnu ifadesindeki zamir mallara râcidir. O halde, yakın müşârun ileyh “nankörce inkâr edenler”den başkası olamaz. İbareden anlaşılan [zāhir] mâna ise ’deki Lâm’ın “haşre-dilecekler” ifadesinin illetini gösteriyor olmasıdır; yanma ve pişmanlık anlamı da buna dâhildir. Şöyle: Hak Teâlâ söz konusu infakların dünyada yanma, pişmanlık ve mağlubiyetten başka bir işe yaramayacağını açıklayıp, âhirette başlarına gelecekleri de belirtince, “Nankörce inkâr edenler Cehennem’e haşredilecek” ifadesinin tamamını “mağlup edilecekler” ifadesinin tamamına atfetmiştir. Yani sonuçta tamamı mağlup edilecektir, ama daha sonra bir kısmı -yani milleti Allah yolundan alıkoymak için para harcayanlardan bazıları- Müslüman olacak, bir kısmı ise inkâr üzere ölüp gidecek ve Cehennem’e haşredilecek ve böylece Allah -mutlak anlamda- murdar olanla tertemiz olanı birbirinden ayırmış olacaktır. (Tıybî’den)/ ed.

38. Âyetin Tefsiri

[1906] “Nankörce inkâr edenler” yani Ebû Süfyân ve arkadaşları gibiler “için” -yani bunlar hakkında- şu sözü “söyle: Şayet vazgeçerlerse…” Anlam, ‘bu sözlerle onlara hitap et’ şeklinde olsaydı; ‘eğer vazgeçerseniz günahlarınız bağış-lanır’ buyrulurdu ki İbn Mes‘ûd Radıya’llāhu ‘Anh’ın [v. 32/653] okuyuşu böyle-dir. Şu âyet de buna benzer: “Kâfirler iman edenler için, ‘yaptıkları hayır olmuş olsaydı bizi bunda geçemezlerdi’ dediler.” [Ahkāf 46/11] Bu âyette de kâfirler bu sözü başkalarına söylemekte ancak müminlerin dinlemelerini istemektedirler. Âyet, İslâm’a girerek Peygamber (s.a.)’e düşmanlıktan ve onunla savaşmaktan vazgeçerlerse “geçmiş kendilerine bağışlanacaktır” anlamındadır. “(Savaşa) dö-necek olurlarsa, evvelkilere uygulanan (helâk ve azaplar, daha önce) geçmişti.” Yani kimisi Bedir savaşında kendi açtıkları kuyuya düştüler. Ya da peygamberle-rine cephe alan geçmiş ümmetlerin başlarına gelen helâk cezası anlatıldı; vazgeç-mezlerse başlarına aynı şeylerin gelmesini beklesinler. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kâfirler küfürlerine son verip İslâm’a girerlerse geçmişte yaptıkları inkâr ve isyanları bağışlanır ve tereyağından kıl çeker gibi bunlardan kurtulmuş olurlar. Peygamber (s.a.)’in şu sözü de bu anlamdadır: “İslâm, öncesini söküp atar.” Âlimler der ki: savaş durumunda olduğumuz biri ( harbî) İslâm’a girdiğinde geriye dönük hiçbir yükümlülüğü kalmaz; İslâm ülkesinde yaşayan gayrimüs-lim ( zimmî) ise Allah’ın haklarını ödemek gerekmez, ancak geriye dönük insan hakları uhdesinde kalır. Buradan yola çıkarak Ebû Hanife, İslâmiyet’ten dönen birinin tekrar İslâm’a girdiğinde, mürtedlik döneminde ve daha evvel terketmiş olduğu ibadetleri kaza etmesinin gerekmediğini söylemiş; “eğer dönerlerse” âye-tini de “irtidat ederek dinden çıkarlarsa” şeklinde tefsir etmiştir.

[1907] [ ْ ُ َ ْ َ ْ ُ ifadesi] yağfir le-hum (O, kendilerini bağışlar) şeklinde zamir Allah’a isnat edilerek de okunmuştur.

40. Âyetin Tefsiri

[1908] “Fitne” yani içlerinde şirk diye bir şey “kalmayıp, din tamamen Allah’ın oluncaya” yani tüm batıl dinler yok olup aralarından sadece İslâm dini kalıncaya “kadar bunlarla savaşın!” Küfürden “vazgeçtikleri” ve İslâm’a girdikleri “takdirde (ilişmeyin); onların yaptıklarını Allah görmektedir.” Tövbe etmeleri ve İslâm’a girmelerinden dolayı Allah mükâfatları verecektir.

نَ] [1909] ُ َ ْ َ ifadesi] ta‘melûne (sizin yaptıklarınızı) şeklinde de okunmuş olup anlam şöyle olmaktadır: Allah, uğrunda yapmış olduğunuz cihâdı ve in-sanları, Allah’ın dinine, küfrün karanlıklarından İslâm’ın aydınlığına davet edi-şinizi “görmektedir” ve sizi en güzel şekilde mükâfatlandıracaktır.

[1910] “Eğer arkalarını dönerlerse,” yani vazgeçmezlerse “o takdirde bilin ki Allah sizin ‘mevlâ’nızdır” yani yardımcınız, destekçinizdir. O halde O’nun destek ve sahip çıkışına (velâyet) güvenin.

41. Âyetin Tefsiri

[1911] ْ ُ ِْ َ א َ َّ ءٍ deki Mâ, ism-i mevsūldür; akabinde gelen’أَ ْ َ ْ ِ ’deki

Min de mevsūlü beyan etmek için gelmiştir. Denildiğine göre ip ve ipliğe kadar her ne ganimet kazandıysanız, anlamındadır. ِ َّ ِ نََّ َ ifadesi mübtedadır; haberi mahzûf olup şöyle takdir edilir: Beşte birinin Allah’a ait oluşu bir haktır ya da farzdır. Cu‘fî, Ebû Amr’ın fe-inne li’llâhi şeklinde kesreli okuduğunu rivayet etmiştir. Naha‘î’nin fe-li’llâhi kıraati de bunu desteklemektedir. Meşhur kıraat, gerekliliği daha net ifade etmektedir; adeta şöyle denmiş olmaktadır: “Beşte birini Allah hakkı olarak ayırmanız gerekir. Bunu ihlal etme seçeneğiniz olma-dığı gibi bu hususta gevşek de davranamazsınız.” Çünkü haber hazfedilince, “lâzımdır”, “gereklidir”, “haktır”, “sabittir” vb. birden çok takdire açık olmak-tadır. Bunlardan herhangi birinin cümlede söylenmesinden hazfedilip hepsi-nin takdir edilebilmesi gerekliliği daha çok ifade eder. [ ُ َ ُ ُ ifadesi] Humsehû şeklinde sükûn ile de okunmuştur.

[1912] Şayet “Beşte birin taksimi nasıl olacak?” dersen şöyle derim: Ebû Hanife Rahimehu’llāh’a göre Peygamber (s.a.) zamanında beşe ayrılır; biri Pey-gamber (s.a.)’e, biri onun yakın akrabaları olan Benî Hâşim ve Benî Muttalib’e, -Abd-i Şems ve Nevfel oğulları bunun dışındadır. Hâşim ve Muttalib oğulla-rı bunu, Peygamber (s.a.)’e yardım ve desteklerinden ötürü hak etmişlerdir.

Osman ve Cübeyr b. Mut‘im’den rivayet edildiğine göre bu iki kabile, Peygam-ber (s.a.)’e, “Haşim oğullarının üstünlüğünü inkâr etmiyoruz çünkü Allah seni onların içerisinde var etti. Ancak Muttalip oğullarına verip bizi mahrum etmene ne demeli?! Bizimle onlar arasında bir fark yok ki?!” demişler de, Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş: “Her iki kabile de bizi ne Cahiliye ne de İslâm döneminde terk etti. Haşim oğulları ile Muttalip oğulları birdir.” Bunu ifade ederken de par-maklarını birbirine kenetlemiş. [Buhārî, “Fardu’l-humus”, 17] Geri kalan üç pay ise yetim, düşkün ve yolda kalmışlara verilirdi. Peygamber (s.a.)’in vefatıyla birlikte kendi payı düşmüştür; akrabalarının payı da düşmüş; ancak fakirliklerinden do-layı onlara verilmeye devam edilmiş; diğer fakirlere verilen paya onlar da dâhil olmuştur. Nitekim zenginlerine verilmez. Onların yetimlerine, miskinlerine ve yolda kalmışlarına da verileceği tabiîdir. Şafi‘î Rahimehu’llāh’a göre ise ganimet beşe ayrılıp bir payı, gazilerin silah, binek ve benzeri ihtiyaçları gibi Müslümanlar yararına harcayacağı şeylerde kullanması için Peygamber (s.a.)’e verilir. Bir pay da zengin-fakir akrabalarına; erkeğe kadının iki misli verilerek ayrılır. Geri kalan üç pay ise diğer üç sınıfa aittir. Malik b. Enes Rahimehu’llāh’a göre ganimet tak-simi devlet başkanının görüşüne göre pay edilir. Dilerse âyette sayılan sınıflara, dilerse de bunlardan sadece bir kısmına dağıtır. Ayrıca istemesi halinde bunların dışında daha elverişli gördüğü kimselere de verebilir.

[1913] Şayet “Allah’ın zikredilip sonrasında da hem rasûl hem de diğer isimlerin O’na atfedilmesinin anlamı nedir? [Bu, onların ‘beştebir’de O’na ortak ol-duklarını îham ediyor.]” dersen şöyle derim: Bunun anlamı tıpkı “Allah ve Resû-lü kendisini razı etmenizi daha fazla hak etmektedir.” [Tevbe 9/62] âyetindeki gibi, Allah ve Resûlü ifadesiyle kastedilenin Peygamber (s.a.) olmasıdır. Ayrıca bu atıfla hayır yollarına harcanacak altıncı bir payın tahsis edilme gerekliliği de kastedilmiş olabilir. Yahut ُ َ ُ ُ ِ َّ ِ نََّ َ ifadesiyle beşte birin sadece Allah’a yaklaştıracak yollara harcanma gerekliliğinin kastedildiği, sonra zikredilen beş sınıfın da harcanacak hayır yolları arasında özellikle zikredildiği söylenebilir. “Her kim Allah’a, meleklerine; özellikle de Cebrâil’e ve Mikâil’e düşman olur-sa…” [Bakara 2/98] âyetinde meleklere dâhil olmalarına rağmen Cebrâil ile Mikâil’in özellikle zikredilmesi gibi. İmameynin görüşü ilk ihtimale göredir. İkinci görüş ise Ebu’l-‘Âliye’nin [v. 90/709] görüşüdür; o ganimeti altı paya ayır-mıştır: Biri Allah hakkı olarak Kâbe’nin masraflarına harcanır çünkü -onun söylediğine göre- Peygamber (s.a.) beşte biri alır; avucunu daldırıp çıkardığını Kâbe’ye tahsis edermiş -ki Allah’ın payı budur- sonra kalanları beşe taksim edermiş. Allah’ın payından kastın beytülmâl olduğu da söylenmiştir.Üçüncü görüş ise, Malik b. Enes’in görüşüdür.

[1914] İbn Abbâs Radıya’llāhu ‘Anhumâ’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ganimet altıya ayrılırdı. İki pay Allah ve Resûlüne, bir pay da Peygamber (s.a.) ölünceye kadar onun akrabalarına verilirdi. Ebû Bekr Radıya’llāhu ‘Anh beşte biri üç paya ayırırdı. Ömer Radıya’llāhu ‘Anh ve sonrasında gelen halifelerin de böyle yaptıkları rivayet edilmiştir. Ebû Bekr’in Haşim oğullarına beşte birlik payı vermediği ve şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bu pay sizin fakirlerinize ve-rilmek içindi. Ayrıca yetimlerinizin evlendirilmesi, hizmet edeni olmayanlara hizmetçi tahsis edilmesi için veriliyordu. Zengin olanlarınız ise yolda kalmış zengin kimse gibidir. Onlara sadakadan bir şey verilmez. Zengin yetime de verilmez.” Zeyd b. Ali Radıya’llāhu ‘Anh’dan da benzer nitelikte şu söz nakledil-miştir: “Ganimetten saraylar inşa etmek ve soylu atlara binmek bize yakışmaz.” Beşte birin hepsinin Peygamber (s.a.)’in akrabalarına olacağı da söylenmiştir. Ali Radıya’llāhu ‘Anh’a “Allah, ‘yetimlere ve miskinlere’ buyurmakta.” denildi-ğinde “Bunlar, bizim [Hâşimîlerin] yetim ve düşkünlerimizdir.” demiştir. Ha-san-ı Basrî’den ise Peygamber (s.a.)’e ait payın, kendisinden sonra gelen devlet başkanına verileceği bilgisi nakledilmiştir.

[1915] Kelbî’ye göre âyet Bedir’de inmiştir. Vâkıdî ise şöyle demiştir: “Hu-mus âyeti, hicretten yirmi ay sonra Şevval ayının yarısında, Bedir savaşından bir ay üç gün sonra Kaynukā‘ oğulları gazvesinde inmiştir.”

[1916] Şayet “Allah’a iman etmişseniz’ âyeti nereye tealluk etmektedir?” dersen şöyle derim: “Biliniz ki” fiilinin delâlet ettiği gizli bir fiile. Anlam şöy-ledir: Allah’a iman ettiyseniz biliniz ki ganimetin beşte birini Allah’a yaklaş-tıracak yerlerde harcamanız gerekmektedir. Bu sebeple ona dair isteklerinizi bırakın ve geri kalan dört pay ile kanaat edin. Buradaki “bilme” emrinden maksat mücerret biliş değil; amel ve Allah’a itaati içeren bir biliştir. Çünkü salt bilme konusunda mümin ve kâfir eşittir.

َא [1917] ْ َ ْ א أَ َ ّٰ ifadesi وَ א lafzına atfedilmiştir, yani Allah’a ve kulumuza indirdiklerimize iman etmişseniz. ‘Ubudinâ şeklinde de okunmuştur ki benzer bir kullanım [Mâide 5/60’daki ِت ُ َّא َ ا َ َ ifadesinin] iki zamme ile ve ‘ubude’t-tāğûti وَkıraatinde de mevcuttur. َِאن ْ ُ ْ ا مَ ْ َ Bedir günü demektir; “iki topluluk” ise Müslüman ve kâfir ordularıdır. “Kulumuza indirdiklerimiz”den maksat, o gün inzâl ettiği mucizeler, melekler ve zaferdir. “Allah her şeye kadirdir;” çoğa karşı azı; güçlüye karşı zayıfı muzaffer kılabilir. Nitekim o gün bunu size yapmıştır.

42. Âyetin Tefsiri

[1918] İz zarfı َِאن ْ ُ ْ مَ ا ْ َ ’dan bedeldir.‘Udve vadinin kenarı anlamına gelir. İlk harfi üç harekeyle de okunmuştur. Ayrıca ‘ıdye şeklinde; Vav Yâ’ya dönüş-türülerek de okunmuştur. Çünkü Vav ile arasında korunaklı olmayan bir tam-pon [sakin د] vardır; [sabiyyun kelimesinin çoğulu olan] َ ْ

ِ ’de olduğu gibi. Dünyâ ve kusvâ kelimeleri ednâ ve aksānın müennesleridir. Şayet “Her ikisi de [kök itibariyle] Vav’lı olduğu halde neden biri Yâ’lı diğeri Vav’lı gelmiş?” dersen şöyle derim: “‘Ulyâ kelimesinde olduğu gibi, kural olarak Vav’ın Yâ’ya dönüşmesi gerekir. Ancak kusvâ, aslı üzere gelme konusunda kaved kelimesi gibidir. Bazen kusyâ şeklinde kullanıldığı da olur, ama çoğunlukla kusvâ gelmektedir. İstesābe şeklinde gelebileceği halde çoğunlukla istasvebe; eğâlet şeklinde gelebildiği hal-de çoğunlukla ağyelet denilmesi de bu kabildendir. el-‘Udvetü’d-dünyâ, vadinin Medine’ye, el-kusvâ ise Mekke’ye yakın kısmıdır.

[1919] “Kervan ise sizden daha aşağı taraftaydı” ifadesiyle sahil tarafında bulunan kırk kişilik ticaret kervanı kastedilmektedir. Esfele zarf olduğu için mansūbtur. Bulunduğunuz yerden daha aşağı bir mekândaydılar, anlamında-dır. Mübtedânın haberi olarak vaki olduğundan mahallen merfû‘dur.

[1920] Şayet “Bu tayin etmenin, iki grubun merkezlerini zikretmenin ve kervanın da onlardan daha aşağıda bir bölgede olduğunu söylemenin ne faydası vardır?” dersen şöyle derim: Faydası, düşmanın durumunun ve silah-larının gücünü, hazırlıklarının tam olduğunu, galibiyetin onlara göz kırptı-ğını; müminlerin ise zayıf ve kafaları karışık durumda olduğunu; böyle bir durumda galip gelmelerinin ise tamamen Allah sayesinde olacağını, zaferin sadece Allah’ın vereceği potansiyel ve kuvvetle, O’nun inayeti ve eşsiz kud-retiyle gerçekleşeceğini gösteren genel manzarayı resmetmektir. Şöyle ki; Müşriklerin hayvanlarını ıhtırıp yerleştikleri uzak yamaçta (el-‘udvetü’l-kus-vâ) su bulunmaktaydı, bastıkları toprak da fena değildi. [Müslümanların bu-lunduğu] yakın yamaçta (el-‘udvetü’d-dünyâ) ise su bulunmuyordu, toprak da kaygandı, ayaklar kayıyor, ancak yorularak ve meşakkatle yürünebiliyordu.

Kervan da, -sayıca çok fazla olan- düşmanın arka tarafında kalmıştı. Kervanı koruma duygusu hamiyetlerini katbekat artırıyor; vuruşma azimlerini bileyliyor-du. Zaten Araplar savaşa çıktıklarında bu yüzden mal ve çocuklarıyla çıkarlardı ki harîmini koruma ve mahremini kıskanma duygusu onları savaşta ellerinden gelen her şeyi yapmaya itsin ve arkalarında ‘savaşı bırakıp yanlarına kaçmayı iç-lerinden geçirebilecekleri şeyler’ bırakmasınlar. Tüm bunlar zihinlerindeki dağı-nıklığı gidermekte, himmetlerini zapturapt altına almakta, yerlerini terk etmeme ve merkezi boşaltmama konusunda içlerini rahatlatmaktaydı; böylece, ellerinden geleni artlarına komamakta, var güçleriyle savaşmaktaydılar.

[1921] Burada Allah’ın olmuş bitmiş bir şeyi -yani dinini aziz, namını yüce kılma işini- gerçeklik sahnesine koymak için plânladığı Bedir savaşı tasvir edilmektedir. Bu, Müslümanlara iki topluluktan birini, tam belirtmeden; üstü kapalı bir şekilde vaat edip, onlar da kervanı alma hevesiyle gönüllü olarak yola koyulduklarında gerçekleşmiştir. Peygamber (s.a.)’in mallarına saldıracağı ha-beri yüzünden yürekleri pır pır eden Kureyş’i de kervanlarını korusunlar diye yola çıkartmış; hasılı tüm sebepleri bir araya getirerek, bir topluluğu vadinin yakın kısmına, diğerini uzak kısmına yerleştirmiş, korumaya çalıştıkları ker-vanları da Müşriklerin arkasında kalmıştır. Böylece savaş tüm hızıyla başlamış ve olanlar olmuştur.

[1922] Siz ve Mekkeliler “sözleşmiş” ve savaş için karşılaşacağınız bir yer belirlemiş “olsaydınız,” bir kısmınız mutlaka yan çizer; sizi azlığınız, onları da çoklukları bu sözü yerine getirmekten vazgeçirirdi. Nitekim Peygamber (s.a.)’den ve Müslümanlardan yana hissettikleri korku, bir kısmını yavaşlat-mıştır. Dolayısıyla, Allah’ın sebep kıldığı ve denk getirdiği bu karşılaşma size kalsaydı bu şekilde uygun gerçekleşmezdi.

[1923] َِ ْ َ

ِ gizli bir fiile mütealliktir. “O, [bütün bunları], mutlaka yerine getirilecek bir iş için, yani velilerini muzaffer edip düşmanlarını ezmek için plânladı.” demektir. َِכ ْ َ

ِ (ki … helâk olsun) ifadesi de َِ ْ َ

ِ ’den bedeldir. Helâk ve hayât kelimeleri küfür ve İslâm kelimeleri için ödünç alınan mecazî ifadelerdir. Yani inkârcının inkârı -şüphe karışarak değil- açık bir şekilde or-taya çıksın ve [kâfirin] Allah’a karşı delili kalmasın; yine, İslâm’ı benimseyenin Müslümanlığı da kesin bir bilgiyle ortaya çıksın ki İslâm’ın girilmesi ve tu-tulması gereken yegane hak din olduğu görülsün. Bu da Bedir vak‘asındaki gün gibi aşikâr öyle deliller sebebiyledir ki bunları hâlâ inkâr edenler demagoji yapmakta, içten içe kabul ettikleri gerçeği sadece kibirlerine kapılarak reddet-mektedirler.

[1924] Lâm’ın fethasıyla li-yehleke şeklinde; ayrıca hayye fiili de hayiye şek-linde şedde açılarak okunmuştur.

[1925] “Gerçekten işitir” sizin işlerinizi nasıl plânlayacağını ve faydanıza olan şeyleri nasıl gerçekleştireceğini “bilir”. Ya da kâfir olanın inkârını ve göre-ceği azabı, iman edenin imanını ve alacağı sevabı gerçekten işitir, bilir.

43. Âyetin Tefsiri

[1926] ُ ُ ا ُ כَ ِ ُ cümlesini gizli bir üzkür (Hani Allah sana gösteriyordu) إذْ ile nasb etmiştir ya da [41. âyetteki] َِאن ْ ُ ْ مَ ا ْ َ zarfının ikinci bedelidir. [42. âyette-ki] ٌ

ِ َ ٌ ِ َ َ ifadesine müteallik da olabilir. Bu durumda anlam, Allah masla-hat olan şeyleri bildiğinden onları senin gözünde az göstermekte idi. “Uykun-da” rüyanda demektir; Allah onları peygamberine rüyasında az göstermiş; o da ashâbına bunu haber vermiştir. Ve bu, düşmanlarına karşı onları cesaretlendir-miş, ayaklarını yere sağlam basmalarını sağlamıştır. Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre َכ ِ َא َ ِ (uykunda) ifadesi ‘gözünde’ demektir çünkü göz uyku mekânıdır. Nitekim kadife yatağa da menâme (uyku yeri) denir çünkü kadife-nin üzerinde uyunur. Ancak bu zorlama bir yorumdur. Ayrıca rivayetin ondan naklinin sahih olduğunu da sanmıyorum. Çünkü bu, onun Arap kelâmına ve fesahatine dair bilgisine uymamaktadır.

[1927] ْ ُ ِْ َ َ ürküp, ileri atılmaktan çekinecek, rey belirlerken “mutlaka

tartışacaktınız;” yaptığınız işlerde birliğiniz parçalanacak, kalmakla kaçmak arasında sıkışıp kalacaktınız. “Ancak Allah kurtardı”, yani korkudan ve ihtilafa düşüp çekişmekten sizi korudu. “Şüphesiz O, sinelerin özünü bilir.” İçinizde meydana gelecek atılganlık ve korku ile sabır ve sızlanışı bilir.

44. Âyetin Tefsiri

[1928] ْ ُ ُ כُ ِ ُ -cümlesindeki iki zamir de mef‘ûl olup “Allah on إِذْ ları size gösterirken” anlamındadır. ً ِ َ (az) kelimesinin nasb olması hâl konumunda bulunmasındandır. Allah’ın onları müminlerin gözünde az göstermesi Resûlünün rüyasını doğru çıkartmak içindir. Ayrıca Peygam-ber (s.a.)’in onlara vermiş olduğu haberi gözleriyle bizzat görmelerini sağ-lamak amacıyladır. Böylece kesin inançları artarak ciddileşecekler ve sebat göstereceklerdir. İbn Mes‘ûd Radıya’llāhu ‘Anh [v. 32/653] şöyle demiştir:

“Onlar gözümüzde öyle az gösterildi ki hatta ben yanımdaki adama ‘Yetmiş kişi var mıdır bunlar?’ dedim. O da ‘Yüz kişi olabilirler’ dedi. Derken onlardan bir adamı esir alınca ‘Kaç kişisiniz?’ diye sorduk. Adam ‘Bin!’ dedi.”

[1929] “Sizi de onların gözünde az gösteriyordu.” Öyle ki onlardan “Sade-ce bir deve yiyecek kadar kalabalıkları var!” diyenler olmuştu. Şayet “Kâfirlerin müminlerin gözünde az gösterilmesi anlaşılır bir şeydir. Peki, müminlerin kâ-firlerin gözünde azaltılmasının amacı nedir?” dersen şöyle derim: Allah mü-minleri, onlarla karşılaşmadan önce az gösterdi; sonrasında ise çok gösterdi. Bunu da aldırış etmeden onlara saldırmaya cesaret etsinler, sonra da çokluk-larını görünce ürküp dağılsınlar ve güçleri kırılmış olsun diye yaptı. “Onları kendilerinin iki misli görüyorlardı” [Âl-i İmrân 3/13] âyetinin anlamı da budur. Ayrıca [baştan az görüp] fazla hazırlık yapmamaları için ve [kimin hak, kimin batıl olduğuna dair] istedikleri o apaçık kanıtıda baştan az iken, sonradan çoğaltarak muazzam bir şekilde önlerine koymuş oldu.

[1930] Şayet “Çok olanı hangi yolla az görüyorlar?” dersen şöyle derim: Allah’ın onlardan bir kısmını bir şekilde örtmesi sayesinde veya çok olanı azım-sayacakları bir şeyi karşı tarafın gözlerinde var etmesiyle. Nitekim şaşıların gö-zünde biri iki görecek bir durum var etmektedir. Şaşı birisine “Şaşı biri iki görür.” denilmiş. O esnada da önünde bir horoz bulunuyormuş. Şaşı “Peki, neden şu iki horozu dört görmüyorum öyleyse?!” demiş.

46. Âyetin Tefsiri

[1931] “Bir toplulukla karşı karşıya geldiğinizde” bir kâfir topluluğuy-la savaştığınızda anlamındadır. Topluluk kelimesini nitelememesi, müminler zaten sadece kâfirlerle savaşacağındandır. Likā (karşılaşma) genelde savaş an-lamında kullanılan bir isimdir. Kâfirlerle savaşırken “sebat edin,” kaçmayın! “Allah’ı da çok anın” savaş meydanlarında O’nun ismini vesile ederek galibiyet ve zafer talep edin; “Allah’ım! Şunları yüz üstü bırak, köklerini kurut!” diye düşman aleyhine dua edin “ki felâha eresiniz” yani istediğiniz yardım ve sevabı elde edesiniz.

[1932] Bu âyette kula düşenin, en meşgul ve en kederli anlarında bile Rabbini anmaktan geri durmaması ve ruhunun -başka şeyler için dağınık olsa da- bunun için hazır olması gerektiği bilinci verilmektedir. Müminlerin emîri [ Hazret-i Ali]’nin Sıffîn savaşında ve Hāricîlerle mücadelesi esnasında îrad ettiği hutbelerdeki belâgat, talâkat, latifeler, etkili öğüt ve nasihatler, -sıkıntılar ne kadar üst üste gelirse gelsin- hiçbir şeyin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoy-madığına delil olarak kâfidir.

ا [1933] ُ َאزَ َ َ ifadesi Tâ’nın şeddesiyle ve le’ttenâze‘û (İhtilafa düşmeyin) وَşeklinde de okunmuştur. Fe-tefşelû, gizli bir En ile mansūptur. Nehiy hükmün-de olduğundan, meczum da olabilir. Tâ ve nasb ile ve tezhebe rîhukum (sonra hızınız kesilir) şeklinde okuyanların kıraati ile ve yezheb rîhukum (… ki hızınız kesilmesin) şeklinde okuyanların kıraati her iki takdîre de delâlet etmektedir. Rîh (hız), devlet / güç demektir. Devlet, işlerin nüfuzu ve ilerlemesi bakımın-dan rüzgâra ve onun esişine benzetilmiştir. İkbal ondan yana dönüp, adamın işleri iyi gittiğinde “rüzgâr falancanın arkasında” denir. Şairin şu sözü de bu anlamdan gelmektedir:

Siz ey benim iki arkadaşım! Kavimden hiç kimse yok vadideSadece, deve sürülerinin arasındaki birkaç köle…Gaflette oldukları halde bunlara mühlet mi vereceksiniz? Yoksa saldıracak mısınız?! Rüzgâr saldırandan yana, bilesiniz.

[1934] Söylendiğine göre her zafer mutlaka Allah’ın gönderdiği bir rüz-gârla gerçekleşiyormuş. Hadiste de şöyle geçer: “Ben sabah yeliyle (sabâ) des-teklendim; Âd kavmi ise batıdan esen şiddetli kasırga ile (Debûr) helâk edildi.” [Müslim, “Salâtü’l-istiskā”, 4]

47. Âyetin Tefsiri

[1935] Allah burada Müslümanlara görüş ayrılığına düşmelerini ve çekiş-melerini yasaklayarak, Uhud savaşında Peygamber (s.a.)’e muhalefetlerinden dolayı uğradıkları başarısızlık, güç kaybı / hız kesilmesi örneğine benzer du-rumlara karşı kendilerini dikkatli olmaya çağırmaktadır.

[1936] “Yurtlarından çıkanlar gibi…” Bunlar kervanlarını korumak için yola koyulan Mekkelilerdir. Cuhfe mevkiine vardıklarında Ebû Süfyân’ın gönderdiği elçi, kervanın emniyette olduğunu ve geri dönmelerini söyledi. Ebû Cehil kabul etmedi ve “Bedir’e gidip şarabımızı içeceğiz, kadın şarkıcılar def çalıp şarkı söyleyecek, yanımıza gelen Araplara yedirip içireceğiz!” dedi.

İşte, şımarıklıkları ve insanlara yedirip içireceklerini söyleyerek yaptıkları gös-teriş budur. Dediklerini yaptılar, ancak şarap yerine ölüm kâselerinden içtiler; şarkı yerine ağıtları okundu. Bu âyetlerde, Müslümanların onlar gibi amelleriy-le gösteriş yapmaları ve şımarmaları yasaklanmakta; amellerinde Allah’a karşı ihlâslı olmaları, O’nun korkusuyla hüzün ve dert sahibi takvalı kimselerden olmaları emredilmektedir.

48. Âyetin Tefsiri

[1937] Hatırla! “Hani şeytan” Peygamber (s.a.)’e düşmanlık için “yaptıkla-rını bunlara cazip göstermişti” mağlup olmayacakları ve karşılarında kimsenin duramayacağı vesvesesini vermiş; şeytanın adımlarını izleyip emrini dinleme-nin kendilerini koruyacak bir tutum olacağı vehmini vermiş; ancak iki toplu-luk karşılaşınca onlardan berî olduğunu ifade ederek kaçmıştı. Yani Allah’ın orduları inince tuzağı boşa çıkmıştı. Hasan-ı Basrî’den de benzer bir görüş riva-yet edilmiştir: “Şeytanın bu yaptıkları vesvese yoluyla olmuştur; insan şeklinde onlara gözükmüş değildir.”

[1938] Söylendiğine göre Kureyşliler yola koyulmaya karar verince Kinâne oğullarıyla aralarında geçen savaşı hatırlamışlar. Bu, neredeyse bu onları geri döndürecekmiş. Derken İblis onlara, yanında sancağı olduğu ve şeytanlardan oluşan bir ordu içerisinde Kinâneli şair Sürâka b. Mâlik b. Cu‘şüm -ki Kinâne eşrafındandır- kılığında gözükmüş ve onlara şöyle demiş: “Bugün size galip gelebilecek kimse yok. Ben sizi Kinâne oğullarından korurum!” Meleklerin indiğini görünce ise hemen kaçmıştır. Söylendiğine göre o esnada eli Hâris b. Hişâm’ın elindeymiş. Kaçmaya başladığında Hâris ona “Nereye? Bizi bu du-rumda mı bırakacaksın?” diye sorunca “Ben sizin görmediklerinizi gördüm!” diyerek Hişâm’ı göğsünden itmiş ve onlar da hezimete uğramışlar. Mekke’ye varınca da, “İnsanları hezimete Sürâka uğrattı!” demişler. Bu söylenti [gerçek] Sürâka’ya ulaştığında o şöyle demiş: “Vallahi! Sizin yola çıktığınızdan haberim olmadı. Hezimetiniz bana ulaşıncaya kadar bir bilgim yoktu.” İslâm’a girdikle-rinde, o kimsenin şeytan olduğunu anlamışlardır. Hadiste şöyle geçmektedir: “Şeytan hiçbir zaman Arefe günü görüldüğü kadar aşağılık, rezil ve öfkeli bir halde görülmemiştir; Bedir savaşında görülmesi hariç.”[Muvatta’, “Hac”, 4]

[1939] Şayet “Lâ dâriben Zeyden‘indenâ örneğindeki gibi lâ ğâliben le-küm denilseydi daha iyi olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: Eğer le-küm ifadesi ‘size galip gelecek yoktur’ anlamında ğâlibe kelimesinin mef‘ûlü olsaydı, dediğin gibi olurdu. Ancak le-küm haberdir ve lâ ğâlibe kâinün le-küm takdirindedir120.

49. Âyetin Tefsiri

[1940] “Hani,” Medine’deki “ münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan-lar…” Bu da münafıkların bir niteliği olabilir ve bununla, dinde sabitkadem olmayan, dini ucundan kıyısından benimseyenlerin121 kastedildiği söylenebilir. Hasan-ı Basri’den bunların Müşrikler olduğu nakledilmiştir. “Bunları dinle-ri aldattı!” ifadesiyle Müşrikler, Müslümanların dinleri sebebiyle aldandığını, bu sayede kendilerini güçlü sandıklarını ve yardım göreceklerine inandıklarını kastetmektedirler. Üç yüz on küsur kişiyle yaklaşık bin kişinin karşısına bu sebeple çıkmışlardır. Onların bu düşüncelerine cevap olarak âyetin devamında şöyle buyrulmuştur: “Oysa kim Allah’a güvenip dayanırsa, (görecektir ki) Allah gerçekten ‘mutlak izzet sahibi’dir.” Mutlak galip O’dur; sayıca az ve güçsüz olan kimseleri sayıca çok ve güçlü kimselerin üzerine musallat edip üstün getirir.

51. Âyetin Tefsiri

ى [1941] َ َ ْ َ gözünle görseydin “müşahede etseydin” demektir. Çünkü وَLev muzariyi maziye çevirir. Nitekim İnde mazi anlamını muzariye çevirmek-tedir. ْإِذ zarf olarak nasbedilmiştir. َّ َ َ َ Tâ ile de okunmuştur. ُ ئِכَ َ َ ْ ifadesini اref‘ eden, fiildir. َن ُ ِ ْ َ ise hâl cümlesidir. َّ َ َ َ ’nın fâ‘ilini, Allah’a dönen gizli bir zamir olarak da kabul edebiliriz. Bu durumda ُ ئِכَ َ َ ْ -ifadesi mübtedâ ol اduğu için merfû‘, sonrasındaki َن ُ ِ ْ َ de haberi olmuş olur.

120 Bu, cinsini nefyeden Lâ’nın kullanımıyla alakalı teknik bir mesele olup Zemahşerî; Lâ’nın ismi müfred olduğundan fetha üzere mebnî olduğunu ifade etmiş; sorulan örnekteki gibi tenvin almayışını ise ör-nekte geçen Lâ’nın isminin şibh-i muzāf olması sebebiyle tenvin alması, halbuki âyette böyle bir duru-mun söz konusu olmaması ile açıklamıştır. Şibh-i muzāf tamlanana benzer demektir. Bu da muştak yani türemiş bir kelimenin kendinden sonraki bir kelimede amel etmesiyle gerçekleşir. Lâ’nın ismi izafetli ya da buna benzer olduğunda açıktan nasb alameti almaktadır. / çev.

121 Bkz. Hac 22/11 / ed.

Mücâhid’den rivayet edildiğine göre “arkalarına” derken “k.çlarına” demek is-temektedir ancak Allah Teâlâ kerîm olduğundan, bunu kinâyeli bir şekilde söylemiştir. Özellikle bu iki bölgeye vurulduğunun söylenmesi, bu bölgelerin kişileri aşağılama ve cezalandırma konusunda daha net oluşundandır. Çinli-lerden bana ulaştığına göre onlarda zina yapanın cezası şuymuş: Kişiye önce ağır işkence edilir, daha sonra güçlü kuvvetli birine demirden mamul tabaka şeklinde tutamaklı, ağır bir şey verilir ve o da tüm gücüyle zina edenin kıçına tek bir darbe vurur, adam olduğu yerde yassılırmış!.. Bir başka duyuma göre ise hem önüne hem de arkasına vuruyorlarmış.

ا [1942] ُ نَ ifadesi ذُو ُ ِ ْ َ fiiline atfedilmiş olup bunun söylendiği kaste-dilmiştir. Yani “‘Tadın şu yangın azabını!’derler” demektir. Bu azap, cehennem azabının başlangıcıdır. Ya da onlara ileride karşılaşacakları âhiret azabını müj-delemektedirler(!) Söylendiğine göre meleklerin yanlarında demirden kamçılar bulunmakta, onlarla her vuruşlarında cehennem daha da alevlenmektedir. Bir diğer yoruma göre ise onlara kıyamette “Tadın…” denilecektir.

[1943] Lev ile başlayan şart cümlesinin cevabı hazfedilmiş olup, ibare “[…görseydin] çok ürkütücü ve zorlu bir şey görmüş olurdun!” şeklinde takdir edilir. “Bu, kendi ellerinizle yaptıklarınızın karşılığıdır.” Bu ifade Allah’ın sözü de me-leklerin sözü de olabilir. َِכ ْ .mübtedâ olduğundan merfû‘dur ذَ َ َّ َ א َ ِ haberi-dir. َ ّٰ ise habere atfedilmektedir. Yani bu azap iki sebepledir: Birincisi, sizin وَأنَّ اinkâr ve isyanınız, ikincisi ise “Allah’ın asla kullarına zulmedici (zallâm) olmayı-şı”dır. Çünkü müminlerin ödüllendirilmesi gibi kâfirlerin azaba dûçar edilmesi de adalettendir. Denmiştir ki [mübalağa ifade eden] zallâm, kulların çokluğu esas alınarak kullanılmıştır ya da azap [dikkat gerektiren] büyük bir iştir; hak etmediği takdirde birine azap eden, son derece, büyük bir zalimdir, yani zallâmdır!..

54. Âyetin Tefsiri

أْبِ] [1944] َ -deki] Kâf ref‘ mahallindedir, yani bunların yaptıkları, Fi’כَravun hanedanının yaptıkları gibidir. De’buhum, alışkanlık edinip sürek-li yaptıkları işler demektir. “İnkâr ettiler” cümlesi, Firavun hanedanının yapmayı alışkanlık edindiği şeyi açıklamaktadır. כ başlarına gelen ,(Bu) ذazaba işaret etmektedir, yani “Bu” azap -ya da cezalandırma- “bir topluluk kendisindekini değiştirmedikçe Allah’ın da onlara ihsan ettiği nimeti değiş-tirmeyecek olması sebebiyledir.”

[1945] “Peki, Firavun hanedanının ve Mekke Müşriklerinin değiştirmiş oldukları şey neydi ki Allah da onlara verdikleri nimetini değiştirmiş olsun? Bunlar, Allah’ın razı olacağı bir durumları olup da sonradan onu O’nun mem-nun olmadığı bir duruma çevirmiş değillerdi ki!” dersen şöyle derim: Mem-nun kalınan bir halin hoşlanılmayana dönüştürülmesi söz konusu olduğu gibi memnun kalınmayan bir hal de daha kötüsüne doğru değiştirilebilir. Bu kim-seler Peygamber (s.a.)’e peygamberlik verilmeden önce puta tapan kâfir kim-selerdi. Kendilerine peygamber olarak Hazret-i Muhammed âyetlerle gönderi-lince, bunları yalanladılar, ona düşman oldular, kanını akıtmak için ona karşı birleştiler. Hallerini, önceki kötü hallerinden daha kötü bir duruma getirdiler. Allah da, onlar için nimet sayılabilecek olan ‘mühlet tanıma’ durumunu de-ğiştirip, onlara hemen azap etti. “Allah,” peygamberleri yalanlayan kimselerin söylediklerini “gerçekten işitir,” yaptıklarını “bilir.”

[1946] “ Firavun hanedanının gidişatı gibi” ifadesi pekiştirmek için tek-rarlanmıştır. “Rablerinin âyetlerini” ifadesinde bu kimselerin nimetlere olan nankörlüklerinin ve hakkı inkârlarının büyüklüğüne delâlet vardır. Boğul-duklarının belirtilmesi ise, işledikleri suçlardan dolayı yakalandıklarını açık-lar. “Tamamı zalimdi!” Yani Kıptîlerin boğulanları ve Kureyş’in öldürülenleri, inkâr ve isyanları sebebiyle kendilerine zulmeden kimselerdi.

57. Âyetin Tefsiri

[1947] “Nankörce inkâr edip de imana yanaşmayanlardır” küfürde ısrar eden, bu konuda inat edenlerdir.Bu sebeple iman etmeleri beklenmemektedir. Bunlar Kurayza oğullarıdır. Peygamber (s.a.) onlarla, düşmanlarına arka çık-mayacaklarına dair anlaşma yapmıştı. Ancak onlar Mekke Müşriklerine silah yardımında bulunarak anlaşmayı bozdular. Sonra da “Unuttuk, hata ettik!” dediler. Sonra tekrar sözleştiler ve yine bozdular. Hendek savaşında da Müş-riklerle birlikte ol[up, Müslümanları o zor şartlarda arkadan vur]dular. Ka‘b b. Eşref Mekke’ye gidip onlarla antlaşma imzaladı.

[1948] “Kendileriyle antlaşma yaptığın…” ifadesi “inkâr edenler”den bedeldir. Yani [Allah katında canlıların en kötüsü,] kendileriyle antlaşma yaptığın kâfirlerdir. Bu kimseleri Allah, canlıların en şerlisi olarak niteledi çünkü insan-ların en şerlisi kâfirler; kâfirlerin en şerlisi küfründe ısrar edenler; bunların en şerlisi de ahitlerini bozanlardır.

[1949] “Hiç korkmadan” ifadesi, verilen söze ihanet etmenin cezasından korkmadıklarını ve bundan dolayı oluşacak utanca ve ateşe aldırış etmedikle-rini anlatır.

[1950] “O halde, bunlarla savaşta karşılaşırsan” onlarla karşılaşıp da zafer elde edersen “onlar(a vereceğin ceza) ile arkalarındakileri öyle bir ürküt,” onları seninle savaşmaktan uzak tutmak için bunlara öyle bir ceza ver, bunları öyle perişan et ki, bunların halinden ibret alıp ders çıkartarak seninle savaşmaya cesaret edemesinler. İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653], [ْد ِّ َ َ ifadesini] Zel ile fe-şerriz şeklinde okumuştur; “Darmadağın et!” demektir. Bu kelime sanırım Arapla-rın gündelik dilde kullandıkları zehebû şezera mezera darmadağın olup gittiler, ifadesinde geçen şezera fiilinin maklub halidir. Birbirinden ayrı, dağınık bir halde bulunduğu için maden buluntularına da eş-şezru denilir. Ebû Hayve [v. 203/818] ise min halfihim şeklinde okumuştur. Bunun anlamı, onları arkaların-dan tarumar et, demektir. Çünkü arkalarındakiler dağıtıldığında sonuç olarak arkadan da dağıtılmış olunmaktadır. Çünkü arka kısım dağıtılan ve parçala-nanların bulunduğu yöndür. Arka ifadesi dağıtma eylemi için zarf yapılınca bu aynı zamanda arkada bulunanların dağıtılması emrine delâlet eder. Sonuç olarak da iki kıraat arasında anlam olarak fark kalmamış olur. “Akıllarını baş-larına alsınlar!..” Arkalarından dağıtılan kimseler bundan ibret ve öğüt alsınlar.

58. Âyetin Tefsiri

[1951] Gördüğün emarelerle, antlaşmalı olduğun “bir kavmin hainlik ede-ceğinden” yani antlaşmayı bozacağından “korktuğun takdirde, sen de antlaş-mayı bozduğunu bildir” antlaşmayı at “ki her ikiniz de eşit olasınız” maksadı-nız eşit bir şekilde ortaya çıkmış olsun. Bu da antlaşmayı bozduğunu onlara gösterip, aranızdaki ilişkileri kopardığını açık bir şekilde haber vermenle olur. Onlar antlaşmanın devam ettiğini zannederlerken sakın onlara savaş açma çünkü bu ahde vefasızlık olur. “Allah elbette hainleri sevmez!” O halde sakın, senden antlaşmayı bozduğunu gizlemek ya da hilekârlık sadır olmasın! Âyette-ki denkliğin, antlaşmanın bozulduğunu bilme konusundaki eşitlik olduğu da, düşmanlıkta eşitlik olduğu da söylenmiştir. Câr ve mecrûr [ٍاء َ َ َ َ ] hâl konu-munda olup, adeta şöyle denmektedir: Antlaşmayı, dengeli, eşit bir metodla gerçekleşecek şekilde veya bilme ve düşmanlık konusunda eşitliği sağlayacak şekilde boz. Böylece [ٍاء َ َ َ َ ], antlaşmayı atan kişi ile antlaşmanın atıldığı kişi-den aynı anda hâl olmaktadır.

59. Âyetin Tefsiri

[1952] “Geçtiklerini” yani ele geçirilemeyeceklerini, kaçıp kurtulacakları-nı sanmasınlar. “Çünkü (Bizi) âciz bırakamazlar” kendilerinin peşine düşenin elinden kaçamazlar; O’nun kendilerini yakalamaktan âciz olmadığı görürler. [ ْ ُ َّ -fethalı olarak ennehum şeklinde de okunmuştur “çünkü onlar” anlamın [إِdadır. Her iki okuyuş da bir gerekçelendirmedir, ancak kesreli okuyuş cüm-le başlangıcı olmakta, fethalı ise cümlenin gerekçe bildiren ögesi olmaktadır. ونَ] ُ ِ ْ ُ ifadesi] lâ yu‘accizûne şeklinde şeddeli de okunmuştur. İbn Muhaysın [v. 123/741] sondaki Nûn’u lâ yu‘cizûni şeklinde kesreli okumuştur. A‘meş [v. 148/765] ise Bâ’nın kesre ve fethasıyla lâ tahsebi’llezîne / lâ tahsebe’llezîne keferû (kâfirleri … sanmayasın) şeklinde okumuştur. Bu da sondaki muhaffef Nûn düşürülerek gerçekleşmektedir. Hamza [v. 156/773] ise Yâ ile ve lâ yahsebenne şeklinde okumuştur ki, fiilin ‘inkâr edenler’eait olduğunu düşünmektedir [Nan-körce inkâr edenler sakın Bizi geçtiklerini sanmasınlar]. Burada cümlenin, aslında en sebekū şeklinde olduğu ancak, َق ْ َ ْ ُ ا כُ ِ ُ ِ ِ َא ْ آ ِ O’nun âyetlerinden biri de“) وَsize şimşeği göstermesidir.” [Rûm 30/24; َُכ ِ ُ âyetinde olduğu gibi, bu En’in ([أنْ hazfedildiği söylenmiş; İbn Mes‘ûd Radıya’llāhu ‘Anh’ın [v. 32/653] ennehum se-bekū kıraati de buna delil sayılmıştır. Fiilin ennehum lâ yu‘cizûne ifadesini nas-bettiği; cümledeki Lâ’nın zait olduğu da ifade edilmiştir122. Bu durumda sebekū, hâl konumunda olup, “geçtikleri” yani kaçıp kurtuldukları “halde” demektir.122 Yani “Bizi âciz bırakabileceklerini sanmasınlar.” Lâ zait olmadığı takdirde, “Bizi âciz bırakamayacakları-

nı sanmasınlar” gibi anlamsız bir ifade ortaya çıkmaktadır. / ed.

Anlamın “Nankörce inkâr edenler kendilerinin elimizden kurtulacağını san-masınlar” (ve lâ yahsebennehumu’llezîne keferû sebekū) şeklinde olduğu, anlaşıl-ması sebebiyle zamirin hazfedildiği de söylenmiştir. Yine, “Müminler ve o ka-bil insanlar, nankörce inkâr edenlerin kaçıp kurtulacağını sanmasınlar” anlamı da dile getirilmiştir. Bu anlamların tamamına bir şekilde anlam yüklenebilir, ancak Hamza’nın okumakta tek kaldığı123 kıraat pek açık değildir.

[1953] Zührî’den [v. 124/742] rivayet edildiğine göre bu âyet, dağılıp ric‘at eden Müşriklerden kaçıp kurtulanlar hakkında inmiştir.

60. Âyetin Tefsiri

[1954] Kuvvetten maksat savaşta kendisiyle korunmaya yarayacak her tür-lü hazırlıktır. “ Peygamber (s.a.)’in minberde “Bakın, kuvvet okçuluktur.” dedi-ği ve bunu üç kez tekrarladığı Ukbe b. Âmir Radıya’llāhu ‘Anh’dan rivayet edil-miştir. [Müslim, “İmâra”, 167] -Ki Ukbe Radıya’llāhu ‘Anh vefat ettiğinde Allah yolunda yetmiş yay eskitmiş bulunuyordu.- İkrime’den rivayet edildiğine göre ise kuvvet attır. Ribât, Allah yolunda bağlanan atlardır. Bununla nöbet yerin-den ayrılmama (murâbata) anlamındaki ribâtda kastedilmiş olabilir. Fasīl - fısāl gibi, [bir yere çakılı olan anlamındaki] rabîtin çoğulu olarak da görülebilir. Hasan-ı Basrî ribât kelimesinin çoğulu olarak rubuti’l-hayl şeklinde Bâ’nın zammesiyle ve [rubti’l-hayli şeklinde] sakin olarak okumuştur. “Özellikle de koşumlu atlar” ifadesi, kendisinden güç alınan savaş gerekleri arasında özellikle zikredilmiş olabilir. Tıpkı [Bakara 2/98’de] Cebrâil ve Mikâil’in melekler arasında özel ola-rak zikredilmesi gibi. İbn Sîrîn’e, malının üçte biriyle kale yapılmasını vasiyet eden birinin durumu sorulduğunda şöyle dediği rivayet edilir: “Bu mal ile at alınıp Allah yolunda beslenir ve üzerinde savaşa çıkılır.” Kendisine “İyi ama vasiyette kaleden bahsetti!” denilince şöyle cevaplamıştır: “Sen şairin şu sözünü duymadın mı?”

Kaleler, asıl atlardır; şehrin surları, duvarları değil…

123 Bu bilgi doğru değildir; şu an tüm dünyanın kıraati haline gelen Âsım’ın Hafs rivayeti de bu şekildedir. / ed.

نَ [1955] ُِْ ُ şeddeli ve şeddesiz [turhibûne - turahhibûne] okunmuştur. İbn

Abbâs Radıya’llāhu ‘Anh ve Mücâhid tuhzûne (aşağılık bir hale sokacağınız) şek-linde okumuşlardır. ’deki zamir ْ ُ ْ َ َ ْ א ا َ ifadesindeki Mâ’ya dönmektedir. “Allah’ın ve sizin düşmanlarınız” derken Mekkeliler “onların dışında diğerle-rini de” derken ise Yahudileri kasdetmektedir. Bunların münafıklar olduğu da söylenmiştir. Süddî’den ise Farslar olduğu nakledilmiştir. Bunların kâfir cinler olduğu da söylenmiş olup, bir hadiste şöyle geçer: “At sahibine de, içinde eski bir savaş atı bulunan eve de şeyan yaklaşamaz.” Rivayete göre atın kişnemesi cinleri korkutuyormuş.

61. Âyetin Tefsiri

[1956] Ceneha le-hû / ileyhi bir şeye meyletmektir. Selm, zıttı olan harb kelimesi gibi müennes yapılmıştır. Şair şöyle demiştir:

Barıştan istediğin kadar alabilirsin; harpten ise nefes ala ala ihtiyatla yudumladıkların sana yeter [çok acıdır]!.

.kesreli olarak da [silm] fethalı olarak da [selm] okunmuştur ا[1957] İbn Abbâs Radıya’llāhu ‘Anh’dan rivayet edildiğine göre bu âyet,

“Allah’a iman etmeyenlerle savaşın. [Tevbe 9/20]” âyetiyle neshedilmiştir. Mü-câhid’den rivayet edildiğine göre ise “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. [Tevbe 9/5]” âyetiyle neshedilmiştir. Doğru olan ise konunun, devlet başkanının İslâm ve Müslümanlar hakkında uygun gördüğü duruma göre vereceği karara bırakılmıştır. Savaş da olabilir, barış da. Sonsuza dek savaşmak ya da sonsuza dek iyi geçinmek şeklinde kesin bir hüküm yoktur.

[1958] Eşheb el-‘Ukaylî Nûn’un zammesiyle fe’cnuh şeklinde okumuştur. [1959] “Allah’a tevekkül et!” Barışa yanaşırken ne gibi içten pazarlıklar

yaptıklarından korkma! Onların tuzak ve hilelerine karşı Allah sana yeter, seni korur. Mücâhid, âyette Allah’ın Kurayza Yahudilerini kastettiği kanaatindedir.

63. Âyetin Tefsiri

[1960] ُ ّٰ َכَ ا ْ َ نَّ ِ َ ifadesinde hasb, muhsib anlamındadır, yani “sana Allah yeter.” Cerîr şöyle demiştir:

Övgüye değer görebileceğim tüm güzel ahlâkınız cicili bicili elbiseler giyip, karnınızı doyurabilmekten ibaret!..

[1961] “Onların kalplerini birbirine O ısındırmıştı.” Peygamber (s.a.)’in gönderildiği kimselerin kalplerinin birleştirilmesi aşikâr mucizelerdendir. Çünkü Araplar, içinde bulundukları hamiyet, asabiyet, en ufak şeye karşı kin-lenme, gözlerini intikam bürüme vb. özelliklerinden dolayı, neredeyse iki kişi-nin kalbi dahi birbirine ısınamaz durumdaydı. Sonra Peygamber (s.a.)’e ittibâ ederek kalpleri birbirine ısındı; birlik oldular; tek bir yaydan ok atar oldular. Bu da Allah’ın, ülfetlerini sağlaması, ilke ve ülkülerini bir araya getirmesi ve aralarında muhabbet ve sevgi var edip birbirlerine kin ve nefret beslemelerini gidermesi; Allah için sevme ve Allah için kızmakla yükümlü kılması sayesinde olmuştur. Bunu ancak kalplere sahip olan biri yapabilirdi… Ki kalpleri dilediği gibi çevirmekte, onda murat ettiğini yapmaktadır.

[1962] Söylendiğine göre bunlar Evs ve Hazrec kabileleridir. Aralarında, liderlerini ve ileri gelenlerini öldüren, ‘kafataslarını ezip un eden’ şiddetli sa-vaşlar cereyan etmişti. Bu sebeple, nefretlerinin haddi-hesabı yoktu. Bir arada yaşamaları da, nefretlerini tahrik ediyor; rekabetlerini ve birbirlerine olan ha-setlerinin devam etmesine yol açıyordu. Her iki kabilenin alışkanlığı da, yek-diğerinin tercih ettiği şeye karşı çıkmak, onu beğenmeyip uzaklaşmak şeklinde cereyan ediyordu. İşte Allah Teâlâ onlara bütün bunları unutturmuş, sonunda itaatte ittifak edebilmişler ve gönülleri birbirlerine karşı arılaşmış-durulaşmış; birbirlerinin yardımcısı olmuşlar; destekçisi haline gelmişlerdir. Tüm bunlar O’nun incelikli ustalığı ve sonsuz kudreti sayesinde gerçekleşmiştir.

64. Âyetin Tefsiri

me bu yüzden mansūbdur. Hasbüke ve Zeyden dirhemun (Zeyd ile birlikte sana bir dirhem yeter) dersin. Bunu mecrur yapma çünkü mecrur bir zāhir ismin zamire atfedilmesi imkânsızdır. Şâir şöyle demiştir:

Dahhâk ile birlikte [iken] sana kırık bir kılıç yeter

Anlam şöyledir: Sana da sana tâbi olan müminlere de yardımcı olarak Allah yeter. [ ref‘ mahallinde de olabilir ki buna göre anlam şöyle olur: Allah [وda sana yeter; müminler de sana yeter.

[1964] Bu âyet Bedir gazvesinde, savaş başlamadan önce Beydâ’da inmiştir. İbn Abbâs (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre ise Hazret-i Ömer (r.a.)’ın İslâm’a girmesi ile alakalı olarak inmiş. Sa‘îd b. Cübeyr (r.a.)’ın da şöyle dediği rivayet edilir: Peygamber (s.a.)’e otuz üç erkek ve altı kadın iman edip İslâm’a girmişti. Daha sonra Ömer (r.a.) de İslâm’a girdi. Ve âyet nâzil oldu.

66. Âyetin Tefsiri

[1965] Tahrîd, bir işe teşvik ederken abartılı davranmaktır. Harad kökün-den türetilmiş olup kelime, hastalığın kişiyi iyice yorması ve o derece artma-sıdır ki insan ölümün kıyısına kadar gelir! Ya da birini harekete geçirip işe koşmak için mâ erâke illâ haradan fi hâze’l-emri ve mumridan fî-hi dersin. Bu anlamda; harrakehû, harradahû, harraşehû, harrabehû da denir ki aynı mânada-dır. ِّض َ hırs kökünden Sād ile harris (hırslandır) şeklinde de okunmuş olup bu kıraati Ahfeş aktarmıştır.

[1966] Bu, Allah’tan bir söz ve müminlerin, sabrederlerse, kendilerinin on katı olan kâfirlere bile Allah’ın yardım ve desteğiyle galip geleceklerine dair bir müjdesidir. Sonra; “Bu onların anlamaz bir topluluk olmasındandır.” bu-yurmuştur. Yani kâfirlerin bilgisiz, hesapsız-kitapsız savaşan, bir sevap talebi olmaksızın hayvan gibi savaşa giren, bu sebeple de sebatları az olan, cahillikleri yüzünden Allah’ın yardımını bulamayan kimseler olduğu ifade edilmiştir. Bu kimseler yardımsız bırakılmayı hak etmektedirler. Basiretle savaşan ve Allah’tan bir zafer ve yardımı celp edecek işler yapan kimseler ise böyle değildir.

[1967] İbn Cüreyc’den rivayet edildiğine göre sahabîlerin kaçmaması ve bir kişinin on kâfirin karşısına çıkması gerekiyordu. Nitekim Peygamber (s.a.) Hamza Radıya’llāhu ‘Anh’ı otuz süvari ile göndermiş; o da üç yüz süvarisi bu-lunan Ebû Cehil ile karşılaşmıştı. Söylendiğine göre bu hüküm Müslümanlara ağır gelmiş ve sızlanmaya başlamışlardı. -Bu da uzun bir müddet böyle devam ettikten sonra olmuştu.- Sonra bir kişinin iki kişiye mukavemet etme zorun-luluğu getirilerek bire on esası kaldırılmıştır. Yine denilmiştir ki; Müslümanlar azınlık olduklarından baştan hüküm böyleydi; ancak daha sonra sayıları çoğa-lınca hükmü hafifleten âyet indi.

[1968] Da‘fen kelimesi fethalı ve zammeli [du‘fen] okunmuştur; meks - müks okunuşu gibi ki aynı durum fakr kelimesinde de vardır. Da‘îfin çoğulu olarak du‘ufe şeklinde de okunmuştur. Mi’e kelimesine isnat edilen fiil iki yerde de Yâ’lı ve Tâ’lı [yekün - tekün] şeklinde okunmuştur. Bu zaaf, bedendeki zafiyettir; basiret ve dinî istikametteki zafiyet olduğu da söylenmiştir. Çünkü bu hususta sahabîler birbirinden farklıydılar.

[1969] Şayet “Aynı şeyi -yani ‘bir topluluğun kendisinden fazla olanlara karşı koyması’nı- hafifletme hükmünden önce ve sonra neden iki kez tekrarla-dı?” dersen şöyle derim: Durumun azlığa-çokluğa bağlı olarak değişmediğini, aynı olduğunu belirtmek için. Çünkü yirmi kişinin iki yüz kişiye mukavemet etmesiyle yüz kişinin bin kişiye mukavemet etmesinde durum bazen değişebi-lir. Aynı şekilde yüz kişinin iki yüz kişiyle, bin kişinin de iki bin kişiyle karşı-laşmasında da durum farklı olabilir124.

68. Âyetin Tefsiri

[1970] [ ٍّ ِ َِ ifadesi] li’n-nebiyyi şeklinde marife olarak da okunmuştur. Yine

ى] َ ْ ] ,esârâ şeklinde [أَ َ ِ ْ ُ ] yusahhıne şeklinde şeddeli olarak okunmuştur. İshān אن] -kelimesinin anlamı; çok fazla öldürme, bunu abartılı bir şekilde yapma [اdır. Bu fiil; yaraları kişiyi hareket edemeyecek derecede sabitlediğinde kullanılan eshanethu’l-cirâhâtü sözünden alınmıştır. Eshanehu’l-maradu da hastalığın kişiyi ağırlaştırmasıdır. Yoğunluk ve sertlik anlamındaki sehānetten türemiştir. Yani inkârcıların ölümünü yaygınlaştırarak inkârcılığı zelil edip zayıflatana, istila edip ezerek İslâm’ı yüceltene dek [esir almak yoktur]; esir alma ancak bundan sonra olur. א כَאنَ َ “ Peygamber için doğru değildir, uygun olmaz” anlamındadır. Bu hüküm Bedir savaşında inmiştir. Müslümanların sayısı artınca “Esirleri ister karşılıksız, ister fidye karşılığında salabilirsiniz.” [Muhammed 47/4] âyeti nâzil olmuştur.

124 65. âyette; 20 kişinin 200 kişiyi, 100 kişinin 1000 kişiyi yeneceği, yani adeta 1’in 10’a yeteceği tekraren belirtilmiş; oranın 1’e 10’dan 1’e 2’ye indirildiği 66. âyette ise 100 kişinin 200; 1000 kişinin de 2000 kişiyi, yani adeta 1’in 2’yi yenmesi gerektiği yine tekraren söylenmiştir. Peki, her iki durum için de neden farklı rakamlar kullanılmıştır? Burada 1’in 10’u ya da -hafifletildiğinde- 1’in 2’yi yenmesi gerek-tiğinden söz edilmekle birlikte; bu, belli sayılar söz konusu olduğunda gerçekleşebilecek bir şeydir. Buna göre bir topluluğun kendisinden sayıca fazla kalabalıkları yenebilmesi için en az 20 -ya da duruma göre 100- kişilik bir müfreze olması gerekmektedir. Yüreği aynı ülkü etrafında atan imanlı bir topluluktaki herkes kendine ait olanın üzerinde, ekstra bir güç daha kazanır. / ed.

[1971] Rivayete göre Peygamber (s.a.)’e içlerinde amcası Abbâs ile Ebû Tâlib’in oğlu Akīl’in de bulunduğu yetmiş esir getirildi. Esirler konusunda Ebû Bekir Radıya’llāhu ‘Anh’a danıştı. O; “Onlar senin kavmin ve ehlin. Bırak on-ları, öldürme! Belki de Allah onlara dönüş nasip eder. Ancak onlardan fidye al ve ashâbını güçlendir!” dedi. Ömer Radıya’llāhu ‘Anh ise şöyle dedi: “On-lar seni yalanladılar ve yurdundan çıkardılar. Onları getir ve boyunlarını vur! Zira bunlar küfrün önderleridir. Allah seni fidye almaktan müstağni kılmıştır. Ali’ye izin ver Akīl’i, Hamza’ya izin ver Abbâs’ı alsınlar! Bana da müsaade et; falancayı -nesep olarak kendine yakın olan birini kastediyor- alayım! Sonra da onların başını vuralım!” Bunun üzerine Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Şüphesiz, Allah birtakım insanların kalplerini öyle yumuşatır ki tereyağından daha yumuşak hale gelir. Kiminin kalbini de öyle sertleştirir ki taştan daha katı olur. Senin durumun ey Ebû Bekr, ‘Kim bana uyarsa bendendir. Bana isyan edene gelince… Sen çokça bağışlayan ve merhamet edensin.’ [İbrâhim 14/ 36] diyen İbrâhim Peygamber’in durumu gibidir. Ey Ömer! Senin durumun ise ‘Ya Rabbi! Yeryüzünde dolaşacak tek bir kâfir dahi bırakma!’ [ Nûh 71/26] diyen Nûh Peygamber’in durumu gibidir.” Sonra ashâbına şöyle dedi: “Sizler bugün muhtaç durumdasınız; dolayısıyla, fidye almadan -veya boyunlarını vurma-dan- hiçbirini serbest bırakmayın!” -Bir başka rivayete göre ise- “Bunları ister öldürün, ister fidye alın; bunlar sayısınca sizden şehitler çıkacaktır!” buyurmuş; Ashâb da; “Biz fidye alalım!” demişler. Ve Uhud’da şehit düşmüşler [Müslim, “Cihâd”, 58]. Esirlerin fidyesi yirmi; Abbâs’ınki ise kırk okka idi. Muhammed b. Sîrîn’den rivayet edildiğine göre fidyeler yüz okkaydı. Bir okka kırk dirhem ya da altı dinardır.

[1972] Rivayete göre âyet, Ashâb fidyeleri aldıklarında nâzil olmuştur. Ömer Radıya’llāhu ‘Anh, Peygamber (s.a.)’in yanına girdi. Bir de baktı ki Ebû Bekir Radıya’llāhu ‘Anh ile birlikte ağlaşıyorlar. “Ne oldu ya Resûlallah! Ağ-layabilirsem ağlayayım, yoksa ağlamış gibi yapayım!” dedi. Peygamber (s.a.); “Ashâbın fidye almasına ağlıyorum. Azaba neredeyse şu ağaç kadar yaklaştıkları bana arz edildi.” diyerek yakındaki bir ağacı gösterdi. Şöyle dediği de rivayet edilmiştir: “Şayet gökten azap inecek olsaydı Ömer ile Sa‘d b. Mu‘âz’dan başka kimse kurtulamazdı!” Çünkü Sa‘d; “Onların tamamını öldürüp, kâfirleri sin-dirmek bana daha uygun geliyor.” demişti.

َא [1973] ْ ُّ ضَ ا َ َ gelip geçici şeylerdir. Az kalacak olan bir durum oldu-ğu için bu isim verilmiştir. Bu ifade ile fidye kastedilmiştir. “Allah ise âhireti istiyor” ifadesi, İslâm’ı yüceltecek ve cennete gitmeye sebep olacak şey, öldü-rerek iyice sindirmektir, anlamındadır. [ون ُ ِ ُ kelimesi] yurîdûne şeklinde Yâ ile de okunmuştur. Bazıları da vallâhu yurîdü’l-âhirati şeklinde âhiretin kesresiyle okumuştur. Bu; muzāfın hazfedilip muzāfın ileyhin olduğu gibi bırakılmasıyla olmuştur. Aynı durum şu şiirde de gerçekleşmiştir:

Sen herkesi adam mı sanırsın ey kadın?!Gece tutuşan [her125] ateşi ‘ateş’ mi [sanırsın]?

Mâna şöyledir: “Allah ise âhiret ‘arazını -yani sevabını- ister.” -Burada tekabul126 sanatı üzere hereket edilmiştir.- “Allah “Azîz’dir;” velilerini düşmanlarına galip getirir; onlara öldürme ve esir alma imkânı verir, fidyenin yolunu açar; ancak o “Hakîm’dir;” bu sebeple, fidyeyi Müslümanların sayısı artıncaya kadar ve izzeti iyice elde edinceye kadar erteler. Ama onlar acele ediyorlar.

[1974] “Allah’ın önceden geçmiş bir hükmü olmasaydı” yani kendisinin Levh-i Mahfûz’da kayıtlı daha evvel verilmiş bir hükmü olmasaydı… Ki bu; hiç kimsenin hataen yaptıklarından dolayı cezalandırılmamasıdır. Bu bir içti-hat hatasıydı; bunların fidye karşılığı sağ bırakılması belki dönüş yapıp İslâm’a girmelerine sebep olabilirdi; aldıkları fidye ile Allah yolunda daha güçlü cihat edebilirlerdi. Ancak onlar, düşmanların öldürülmesinin İslâm’ı güçlendireceği-ni anlayamadılar. Bunun, gerideki kâfirleri daha çok ürküteceğini ve güçlerini kıracağını hesaba katamadılar. Şu da söylenmiştir: “Allah’ın yazgısı”; (i) almış oldukları fidyeleri onlara helâl kılacak olmasıdır; (ii) “Bedir gazilerinin bağış-lanmış kimseler olmalarıdır, da denmiştir. (iii) Yine, Allah’ın hiçbir topluluğu, önceden onlara bir şeyi yasaklayıp bunu kendilerine iyice açıklamadan azap etmeyecek olmasıdır, da denmiştir ki, bundan önce [esirlerden fidye alınmayaca-ğına dair] yasak yoktu.

69. Âyetin Tefsiri

125 İlk kelime aslında ٍאر َّ אرٍ olup, külle hazfedilmiş; muzāf ileyh yani כ ise nasbedilmeden olduğu gibi bırakılmıştır. / çev.

126 ‘Arada’l-âhirati şıkkına göre Âhiret sevabının -ebedi olduğu halde- ‘araz (geçici) olarak nitelendirilmesi, dünya metaının söz konusu vasfı sebebiyledir. / ed.

[1975] “O halde, elde ettiğiniz ganimetten yiyin.” Rivayet edilir ki sa-habîler, ganimetten uzak durmuş; ona el sürmemişlerdi. Âyet bundan dolayı inmiştir. Âyetin, fidyenin mubah kılınmasıyla ilgili olduğu da söylenmiştir. Sonuç olarak, fidye de ganimet mallarındandır. “Allah’tan sakının!” Size izin verilmeyen bir konuya bir daha ileri atılmayın! Şayet “Fâ’nın [Yani ‘O halde’ ifadesinin] anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Sebebini göstermedir. Sebep ise hazfedilmiştir. Anlam; size ganimetleri helâl kıldım, o halde kazandığınız ga-nimetleri yiyin, şeklindedir. ً َ َ kelimesi, ganimet olarak elde edilen şeylerin hali olduğu için mansūb olmuştur. Eklen halâlen (helâl bir yiyişle) şeklinde, mastarın sıfatı da olabilir. “Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” Yani size izin verilmeden önce fidyeyi helâl saymakla yaptığınız aşırılıktan sonra Allah’tan sakınırsanız, Allah sizi bağışlar; size rahmet eder ve tövbelerinizi kabul eder.

70. Âyetin Tefsiri

[1976] “Elinizdeki” ifadesi sahip olduğunuz demektir; sanki elleriniz, esir-leri [avucunda] tutuyormuş gibi... [Esîrin çoğulu olan usârâ, âyette] esrâ şeklinde de okunmuştur. “Allah sizin kalbinizde bir hayır” yani samimi iman ve temiz niyet “görürse, sizden” fidye olarak “alınandan daha hayırlısını size verir.” Ya dünyada kat kat arttırarak ya da âhirette karşılığını vererek bunu yapar. [ ْ כُ

ِ ْ ُ ا ً ْ َ ifadesi] A‘meş’in kıraatinde yüsibküm hayran (daha hayırlı şekilde mükâfat-landırır) şeklindedir.

[1977] Abbâs Radıya’llāhu ‘Anh’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Ben Müslü-manım.” dedim, fakat [Bedir gazileri] bunu hoş karşılamadılar. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) bana; ‘Söylediğin doğruysa, Allah seni mükâfatlandıracaktır. Ancak biz açıktan yaptığın işlere bakar [bunu esas alır]ız!’ dedi. -Abbâs [Müşrik] Bedir ordusunun iâşesini üstlenenlerden biriydi. Ve bu sebeple o, altınlarla birlikte yola çıkmıştı!- Rivayete göre Peygamber (s.a.) Abbâs’a;

“-Yeğenlerin Akīl b. Ebî Tālib ile Nevfel b. Hâris’in fidyelerini [de] öde!” deyince,

“-Muhammed! Kalan hayatım boyunca Kureyş’e el açmamı mı bekli-yorsun!?” demişti. Peygamber (s.a.) dedi ki:

“-Peki, Mekke’den çıkarken Ümmü Fadl’a verdiğin altınlar nerede?!

Ona; ‘Bana ne olacağını bilmiyorum; başıma bir şey gelirse bunlar senin; Abdullah, Ubeydullah ve Fadl’ındır.’ demedin mi?!” Abbâs;

“-Kim haber verdi bunu sana!?” deyince, Peygamber (s.a.); “-Rabbim” dedi. Bunun üzerine Abbâs; “-Artık senin doğru söylediğine; Allah’tan başka ilâh olmadığına ve se-

nin O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorum! Bu söylediklerine Allah’tan başkası muttali değildi; altınları ona gecenin karanlığında vermiş-tim. Senin durumun hakkında şüpheliydim, fakat sen şimdi bunu bana haber verince hiçbir şüphem kalmadı.” Abbâs şunu da ekledi: “Şimdi Allah bana o maldan daha hayırlısını nasip etti. Şu an, en düşüğü, yirmi bin [dir-hem?] değerindeki bir malla ticarî sefere çıkabilen yirmi tane kölem var! Kaldı ki; Allah bana ‘ zemzem’i vermiş; onu bütün Mekkelilerin servetine değişmem!.. Rabbimin beni bağışlamasını bekliyorum.” dedi. Yine -rivaye-te göre- Peygamber (s.a.)’e Bahreyn’den seksen bin değerinde bir mal geldi. Öğle namazı için abdest aldı; ancak malı dağıtmadan namaza durmadı. Ve Abbâs Radıya’llāhu ‘Anh’a, taşıyabileceği kadar mal almasını emretti. Abbâs şöyle diyordu: “Bunlar, benden alınanlardan daha hayırlı… Artık bağışla-nacağımı umuyorum.”

[1978] Hasan ve Şeybe malum sıygayla mimmâ ehaze minküm (sizden al-dığından) şeklinde okumuşlardır.

71. Âyetin Tefsiri

[1979] “Sana hainlik etmek isterlerse” yani Müslüman kalmak üzere sana ettikleri biatı bozup dinden dönmek isterlerse veya atalarının dinini tercih ederlerse “daha önce Allah’ı inkâr ederek O’na da hainlik etmişlerdi.” Aklı başında olan herkesten alınan yeminle pekiştirilmiş sözü bozmuşlardı. “Ama (bak)” Bedir günü gördüğünüz gibi “Allah onları senin eline düşürdü.” Tekrar hainliğe dönerlerse onları tekrar elinize düşürecektir! Hainlik derken kastedi-lenin; vereceklerini vaat ettikleri fidyeyi vermemeleri olduğu da söylenmiştir.

72. Âyetin Tefsiri

[1980] Hicret edenler, yani Allah ve Resûlüne olan sevgilerinden dola-yı vatanlarını ve kavimlerini terk edenler Muhacirlerdir. Onları yurtlarında ağırlayan ve düşmanlarına karşı onlara yardım edenler de Ensārdır. “Bunlar birbirinin velîsidir” yani miras konusunda birbirlerinin velîsidir. Muhacir ve Ensār akrabalık ve yakınlık bağı bulunmaksızın hicret ve yardım etme durum-larından dolayı birbirlerine mirasçı oluyorlardı. Ve bu, “Akrabalar ( miras vb. konularda) birbirlerine daha yakındırlar.” [Ahzâb 33/6] âyetiyle neshedilinceye kadar devam etti. ْ ِ

ِ َ َ ْ وَ ِ ifadesi fetha ile de kesre ile de okunmuştur [velâ-yetihim - vilâyetihim]; mirasta birbirlerine velî olmaları [söz konusu olmaz] anla-mındadır. Kesreli okuyuşun açıklaması şöyledir: Bu kimselerin birbirine veli olmaları, bir iş ve zanaata benzetilmiş [fi‘âle vezni meslek ifade eder]; biri diğerinin işini üstlenmekle, bir işe girişmiş ve bir amel gerçekleştirmiş gibi kabul edilmiş olmaktadır. Dolayısıyla, “onlara yardım etmek zorundasınız,” Müşriklere karşı onlara yardım etmeniz gerekir. Ancak “sizinle aralarında antlaşma bulunan” Müşriklerden “bir kavmin aleyhinde olmamak şartıyla.” Bu durumda onlara yardım etmeniz câiz olmaz. Zira antlaşmalı bir kavme karşı ‘savaşı başlatan’ konumunda olunamaz; antlaşma buna mânidir.

73. Âyetin Tefsiri

[1981] “Nitekim nankörce inkâr edenler de birbirlerinin velîsidir.” -Müs-lümanlar hakkında “işte bunlar birbirinin velîsidir.” [Enfâl 8/72’de] buyrulduğu gibi- bu âyetin zahiri de, kâfirler arasında bir velâyet olduğunu göstermekte ise de âyetin yapmak istediği; kâfirlerle velâyet ve mirasçılık ilişkilerini Müs-lümanlara yasaklamak, akraba da olsalar onlardan uzak durmaları ve onlarla mücadele etmeleri gerektiğini bildirmek, kâfirleri birbirleriyle mirasçı olmaya terk etmek gerektiğini göstermektir.

[1982] Sonra şöyle buyurmuştur: “Siz bunu yapmazsanız” yani Müslüman-larla birlikte olma ve İslâm bağını akrabalık bağından üstün tutarak [kâfirlere değil] sadece birbirine veli ve mirasçı olma gibi size emrettiğim şeyleri yapmaz; kâfirlerle aranızdaki ilişkileri koparmaz, akrabalığınızı yok saymazsanız, yeryü-zünde büyük bir fitne ve bozulma meydana gelir. Çünkü Müslümanlar şirke karşı tek bir yumruğa dönüşemedikleri sürece, şirk ortalığı kaplayacak ve fesat artacaktır. [ ٌ ِ אدٌ כَ َ َ ifadesi] fesâdün kesîr (çok bozulma) şeklinde de okunmuştur.

75. Âyetin Tefsiri

[1983] “Bunlardır işte gerçek müminler.” Çünkü vatanlarından hicret etmek, ailelerini terk etmek, din uğruna mallarından uzaklaşmak sûretiyle imanın gereklerini yerine getirerek imanlarını bizzat doğrulamış; imanlarının gerçek olduğunu göstermişlerdir. Bu bir tekrar değildir çünkü mezkûr zevatı övmek ve onlara güzel vaatlerde bulunarak yaptıklarına şahitlik etmek için gel-miştir. İlki ise [sadece Müslümanlarla] birlikte olmalarını emretmek içindi.

[1984] “Daha sonra iman edenler…” Burada, ilk hicret edenlere sonradan katılanları kastediyor. “Onlardan sonra gelenler de ‘Ya Rabbi! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla…’ derler.” [Haşr 59/10] âyeti gibi. Sonra-kilere lütufta bulunmak ve teşvik etmek için, onları öncekilere katıp onlardan kabul etmektedir.

[1985] “Bununla birlikte, Allah’ın kitabına” yani hükmüne ve taksimine “göre…” -Bunun Levh-i Mahfûz olduğu ya da Kur’ân’daki miras âyetleri ol-duğu da söylenmiştir. Ebû Hanîfe ve öğrencileri bu âyeti delil getirerek ze-vi’l-erhâmın127 mirasçı olabileceğini söylemişlerdir.- “Hısım-akraba” yani ak-rabalık ilişkisine sahip olanlar, “birbirlerine” mirasçı olmak bakımından “daha yakındırlar.” Bu âyet, hicret ve yardım sebebiyle mirasçı olabilme hükmünü neshetmiş olmaktadır.127 Zevi’l-erhâm; ölenin ashâb-ı ferâ’iz ve ‘ asabe dışındaki kan hısımları. Örneği: Anne tarafından dedeler,

kızın çocukları, yeğenler, dayı, teyze, hala, anne bir amca. (DİA) Gerek bu âyetteki gerekse Ahzâb 33/6’daki ulu’l-erhâm tabirinin, Fıkıh’taki gibi “ashâb-ı ferâ’iz ve ‘ asabe dışındaki hısımlar”ı ifade ettiği şüphelidir. Kur’ân’daki kullanımı itibariyle terkip; iman, hicret vb. özelliklerle birbirine yakınlaşanların zıttını, yani kişinin normal akribâ-i taallukatını ifade etmekte; 3 akraba kategorisini de kapsamaktadır [Ashâb-ı ferâ’izi oluşturan koca, karı, baba, anne, dede, kız, oğlun kızı, ana baba bir kız kardeş, baba bir kız kardeş, ana bir kardeşler, nine ve - miras bırakan kişiye doğrudan veya erkek vasıtasıyla bağlı bulunan mirasçılar- yani ‘ asabe ile bu 2 kategori dışında kalan diğer akrabalar]. Ulu’l-erhâm derken, iman ve hic-ret esasına dayalı miras taksim sistemi yerine, akrabalık esasına dayalı taksim getirilmektedir; akrabalar tasnif edilmemektedir. Bu taksim daha sonra Nisa 4/11-12 vb. âyetlerde gerçekleşmiş; ve Fıkıh’taki mezkûr tanım ve taksimler galiba bu nihaî duruma göre şekillenmiştir. / ed.

[1986] Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği rivayet edilir: “Her kim Enfâl ve Berâ’e sûrelerini okursa, ben o kimse için kıyamet günü şefaatçi olurum, onun nifaktan berî olduğuna şahitlik ederim. Ayrıca bu kimseye her münafık kadın ve erkek sayısınca on iyilik verilir. Yine Arş ve onu taşıyan melekler dünyada yaşadığı sürece kendisine istiğfar ederler.”