FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Enfâl Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2
En doğru olan, hicretin Mekke'nin fethi ile sona ermiş olmasıdır. Zira, Mekke fethedilince, orası İslâm beldesi olmuştur. Hasan el-Basrî de şöyle demektedir: "Hicret, hiçbir zaman sona ermez." Hazret-i Peygamberin "Fetihten sonra hicret yoktur!" buyruğuna gelince, bununla hususî hicret murat edilmiş olup, bu, Mekke'nin fethi ve İslâm'ın kuvvet bulması ile sona ermiştir. Ama, herhangi bir zamanda bir beldede mü'min kimseler bulunur, sayıları da az olur, onların kâfirlerle birlikte bulunmaları sebebiyle, kâfirlerin güç ve kuvveti artıyor; müslümanların o beldeden hicret etmeleri ve diğer bir beldeye geçmeleri halinde de kâfirlerin bu güç ve kuvvetleri za'afa uğruyorsa, işte bu durumda, Hasan el-Basri'nin dediğine göre, onların hicret etmeleri Zira. (Hazret-i Peygamberin) Mekke'den Medine've hicretinden illet ve sebebin aynısı bu durumdaki kimseler hakkında da tahakkuk etmiştir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın "onlar da sizdendir" ifadesi, bu kimselerin derecesinin, önceden hicret eden ilk muhacirlerin derecesinden düşük olduğuna delâlet eder. Çünkü, Allahü teâlâ bunları onlara katmış ve onları şereflendirme sadedinde, bu ikincileri birincilerden saymıştır. Şayet, birinci kısmı teşkil edenlerin dereceleri daha üstün olmasaydı, böyle bir mana doğru olmazdı. Allahü teâlâ'nın, bu ayetlerde zikretmiş olduğu dört kısmın izahı bundan ibarettir.
Akrabalık Hukuku
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Akrabalar, Allah'ın kitabınca birbirine daha yakındırlar" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hak teâlâ'nın, "İşte onlar birbirinin velîleridir" buyruğu ile, mirastaki veliliğin kastedildiğini söyleyenler, bu ikinci ayetin mirası neshettiğini söylemişlerdir. Çünkü Allahü teâlâ bir önceki ayette, verasetin, hicret ve nusret (yardım) sebebiyle olduğunu beyân etmişti. Şu anda ise, bu durum mensüh olmuştur. Binâenaleyh, veraset, ancak akrabalık sebebiyle meydana gelebilir. O'nun, "Allah'ın kitabınca..." ifadesiyle de, Nisa sûresinde bahsedilen hisseleri, payları murad edilmiştir.
Ama, o ayetteki velayeti, yardım etmek, birbirlerini sevmek ve ta'zim etmek manalanyla tefsir edenlere gelince onlar şöyle demişlerdir: "O ayette bahsedilen velayet, miras sebebiyle meydana gelen velayete de muhtemel olunca, Allahü teâlâ işte bu ayette, -delilin tahsis ettiği durumlar hariç- varis olmanın, ancak akrabalık sebebiyle meydana gelebileceğini beyan etmiştir. Binâenaleyh, işte bu ayetin maksadı böyle bir düşünceyi izâle etmektir. " Bu görüş daha evlâdır. Zira, gereksiz ve zaruret olmaksızın neshi, mensûh ayetlerin sayısını arttırmak caiz değildir.
Şia'nın Bu Ayete Tutunmak İstemesi
(bu Hasan ibn Ali İbn Ebî Tâlib (radıyallahü anh), Ebû Cafer el-Mansûr'a: 'Allah'ın Resulünden sonra imamın Ali İbn Ebî Tâlib olduğu hususuna dair vazmış olduğu mektupta bu ayetle istidlal ederek şöyle demiştir: "Akrabalar, birbirine (...) daha yakındırlar" ayeti, velayetin bulunduğuna delâlet eder. Halbuki bu ayette, bu evleviyyetin sabit olduğu hususunda muayyen bir ifâde yer almamıştır. Binâenaleyh, delilin tahsis ettiği durumlar hariç, bunu bütün durumlara hamletmek gerekir. Delilin bulunması esnasında ise, bu ayetin hükmüne, imamet meselesi de girer. Hazret-i Ebu Bekr'in, "ulû'l-erhâm"dan olduğu da söylenemez. Zira, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hazret-i Ebu Bekr'e, kavme tebliğ etsin diye Berâe sûresini verdiği, daha sonra da, arkasından Ali'yi göndererek, bu tebliğcinın Ali olduğunu emrederek, "Bunu ancak, benden (benim ehlim ve âlimden) olan birisi yerine getirecektir" dediği nakledilmiştir. Bu da, Ebu Bekr (radıyallahü anh)'in Hazret-i Peygamber'in ehlinden olmadığına delâlet eder." İşte, bu ayetle yapılan istidlalin izahı budur.
Cevap: Şayet bu delâlet doğru ve yerinde olsaydı, o zaman Abbâs'ın imamete daha lâyık olması gerekirdi. Çünkü Abbas, Hazret-i Peygamber'e, Ali'den daha yakındır. İşte Ebu Cafer el-Mansûr da, bunu bu şekilde cevaplandırmıştır.
Zevi'l-Erhâm'ın Mirası
Ebû Hanîfe (r.h)'nin arkadaşları, "zevi'l-erhâm"ın mirasçı kılınmaları hususunda, bu ayete tutunmuşlardır. Bizim
(Şafiî) alimleri de buna, şu şekilde cevap vermişlerdir: Hak teâlâ'nın, "Akrabalar, birbirine (...) daha yakındırlar" buyruğu, bu yakınlığın, daha yakın olmanın, hangi şeyde (kimde) bulunduğu hususunda mücmel bir ifadedir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, "Allah'ın kitabınca..." buyurunca, bu, "Allah'ın, kitabında beyan etmiş olduğu hükme göre.." manasında olmuş olur. Böylece, bu daha yakın olma hali, Allahü teâlâ'nın, kitabında beyan etmiş olduğu hükümlerle kayıtlanmış olur. Halbuki o hükümler, sadece "asabe"nin mirasına dair hükümlerdir. Binâenaleyh, bu mücmel ifadeden, sadece bunun murad edilmiş olması gerekir. Böylece bu ifadenin hükmü, "zevi'l-erhâm"ın mirasçı olmasıyla alâkalı olmaz.
Daha sonra Cenâb-ı Hak bu sûreyi bitirirken, "Allah, her şeyi hakkıyla bilendir" buyurmuştur. Bu, "bahsettiğim ve mufassalan açıkladığım bu hükümlerin tamamı, bir hikmet, bir sevap, doğruluk ve bir salâhtır, kurtuluştur. Bu hükümlerde, abes ve bâtıl namına bir şey yer almamıştır. Zira bütün malûmatı bilen, ancak doğru olana hükmeder. Bunun bir benzeri de, meleklerin, "Orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?" (Bakara, 30) dediklerinde, Cenâb-ı Hakk'ın, onlara cevap vererek, "Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim"(Bakara, 30) buyurmuş olmasıdır. Bu, "Siz, benim, bütün malûmatı bildiğimi bildiğinize göre, biliniz ki benim hükmüm, yanılma ve hatadan münezzeh olur" demektir. İşte burada da böyledir. Allah, en iyi bilendir.
Hamd ve şükür, Allah'ın lâyık ve müstehak olduğu bir şekilde, ancak O'nadır. Bu sûrenin tefsiri, Hicrî 601 senesinde, Ramazanın birinci gününde, Bağdan denilen bir köyde tamamlandı. Biz Allah'dan, zamanın korkunç ve şiddetli belâlarından, zulüm ve hızlan sahiplerinin hile ve tuzaklarından bizi kurtarmasını niyaz ediyoruz. Zira O, el-Meliku'd-Deyyân'dır. O'nun satât ve selâmı, Rahmân'ın habîbi, çeşitli mucize ve burhanların sahibi Muhammed Mustafa'ya olsun.