FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Enbiyâ Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2

Bu ifâdenin başındaki (Hatta) edatı hardmun lafzına müteallıktır. Ebu Müslim Ibn Bahrin yaptığı izaha göre mana: "Onların ahirete dönmeleri vacibtir. Hatta bu dönüşün kesinliği nihayet Ye'cûc ve Me'cûc'un şeddinin açılıp da, her tepeden saldırarak, gerçek va'd olan kıyametin yaklaşıp, küfredenlerin gözlerinin hemencecik balermesi derecesine varıp dayanır" şeklinde olur. Bu da: 'Onlar, kıyamet meydanına ilk getirilecek kimseler olurlar" demektir. Buna göre hatta kelimesi harâmun lafzına taalluk ve onun son sınırı, (gayesi) olmuş olur. Ancak ne var ki bu, bir şeyin son noktasının yine kendi cinsinden olması kabilindendir. Bu, mesela senin Hacılar girdi, hatta yaya olan hacılar bile" demen gibidir. halde, buradaki hatta kendisinden sonra bir kelâmın nakledildiği hattadır Nakit dilen kelâm ise, işte bu şart ve onun cezasından meydana gelen cümledir ki ben bununla, "Nihayet, Ye'cûc ve Me'cûc'un şeddi açılıp da... Gerçek va'd olan kıyamet yaklaştığında, işte o zaman küfredenlerin gözleri belerip kalır" ifadesini kastediyorum. Halbuki bu, caiz değildir. Çünkü şart, dünya günlerinin sonunda, ceza ise kıyamet gününde tahakkuk edecektir. Halbuki, şart ve cezanın, mutlaka birbirlerine yakın olmaları gerekir. Biz deriz ki: Bu azıcık farklılık, yok hükmündedir, sayılmaz. Diğer açıklamalara göre mana, "Onların dönmelerinin imkansız oluşu, kıyamet kopuncaya kadar sürecektir" şeklinde olur.

İkinci Mesele

Ayette geçen ifadesi, "Ye'cûc ve Me'cûc'un şeddi açıldığında" manasındadır. Böylece, muzaf hazfedilmiş ve muzaf hazfedildiği için (......) fiiline müenneslik alâmeti olan o harfi getirilmiştir. Çünkü, Ye'cûc ve Me'cûc kelimeleri, "iki kabile" anlamında olmak üzere, müennes iki kelimedirler. Kelamın takdirininşeklinde olduğu da ileri sürülmüştür.

Ye'cûc ve Me'cûc

Ye'cûc ve Me'cûc insan cinsinden olan iki kabiledir. Nitekim, "insanlar, on kısımdır. Bunlardan dokuzu, sed açıldığında meydana çıkacak olan Ye'cûc ve Me'cûc'dur" denilmiştir.

Dördüncü Mesele

Allah'ın, doğrudan doğruya o şeddi açacağı ileri sürüldüğü gibi, "Hayır, Allahü teâlâ yeryüzünü paramparça edince, yeryüzünün unsurlarındaki katılık ve sertlik zail olacak; işte bu durumda da sed açılıp çözülecek" denilmiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Her tepeden saldıracaklar" ifadesine gelince bu, söz arasında getirilen bir ara cümledir. Buna göre mana, "Ye'cûc ve Me'cûc'un şeddi çözülüp hak olan va'd de yaklaştığında, kafirlerin gözleri belerir" şeklinde olur. Hadeb yerdeki çıkıntı demektir. Nitekim, Hadebetu'l-ard veya hadebetu'z-zahr yerdeki tepe,sırttaki çıkıntı, kambur" denilir. İbn Abbas (radıyallahü anh), Cenâb-ı Hakk'ın, "Artık bakarsın ki, onlar kabirlerinden (kalkıp) Rablerine doğru koşup gidiyorlar" (Yasin.-51) buyruğunu nazar-ı dikkate alarak, şeklinde de okumuştur. Sin'in dammesiyle yensülûn şeklinde de okunmuştur. (Nesele) ve (Asele) kelimeleri, "hızlıca gitti koştu" anlamındadırlar. Sonra, bu ifadeyle ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Müfessirlerin ekserisi, bu ifadenin başındaki (hum) zamirinin, Ye'cûc ve Me'cûc lafızlarına râcı olduğu kanaatindedirler.

b) Mücahid ise, "bunun, bütün mükelleflere raci olduğunu" söylemiştir. Yani, "O mükellefler, kabirlerinden, bulundukları her yerden çıkarlar ve hesap durağında, (meydanında) toplanırlar" demektir. En uygun olanı birincisidir. Aksi hade, nazm bozulur. Bir de, hadiste rivayet olunduğuna göre, Ye'cûc ve Me'cûc çoğaldığı zaman, mutlaka yayılacaklardır. Böylece de, her yüksek tepeden insanların karşısına çıkıp görüneceklerdir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Ve gerçek va'd olan (kıyamet) yaklaştı" beyanına gelince, bahsedilen bu va'din, kıyamet günü olduğunda şüphe yoktur.

İza Edatı Hakkında

Ayetteki ifadesine gelince bil ki, buradaki iza "mufâce'e ifade eden iza dır. böylece "va'd edilen zaman", mecazî olarak va'd olarak isimlendirilmiştir. İza harfi, ceza makamında fâ yerine kullanılır. Bu mesela, "Bir de bakarsın ki, ümitsizliğe düşerler"(Rum, 36) ayetinde böyledir. Ama, iza ile beraber fâ da geldiğinde, cezâ'nın şart'a bağlanması hususunda adetâ yardımlaşırlar, böylece de mana, kuvvetlenmiş olur. Binâenaleyh, şayet veyahutta denilmiş olsaydı yine doğru oturdu.

Buradaki (hiye) lafzına gelince, nahivciler bu hususta şu üç izahı yapmışlardır:

a) Bu, ebsar kelimesine râcidir. Buna göre mana, "kafirlerin gözlerine gelince, onların gözleri belerir, dışarı fırlar" şeklinde olur. Böylece, önce, gözlere raci olacak zamir getirilmiş sonra da, zamirin mercii, zamir isim olarak getirilmiştir.

b) Bunun mübtedâ olması... Bunun yerine huve zamiri de getirilebilir. Buna göre, bu tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın "Şüphesiz ki Ben, Allah'ım" (taha, 14) ayeti gibidir. Keza "Şüphesiz ki, gözler kör olmaz" (Hac, 46) ayeti de gözler kelimesi müennes olduğu için zamirin müennes olması caiz olduğu gibi, mübtedâ oluşundan dolayı müzekker olması da caizdir. Bu, Ferrâ'nın görüşüdür. Sibeveyh ise, "Bir de bakarsın ki hadise, gözlerinin belermesi şeklindedir" manasında olmak üzere, zamirin "kıssa" ya raci olduğunu söylemiştir. Yani, "şüphesiz ki hadise, kâfirlerin gözlerinin bu esnada belermesidir"demektir. Buna göre cümlenin manası, "Kıyamet koptuğundan, o kimsenin gözleri belerip, o günün şiddetinden ve korktukları şeyin tahakkuk etmesinden ötürü, neredeyse gözlerini kırpamazlar ve derler. Yani, "Dünyada, onu yalanladığımız ve, bu dirilmenin meydana gelmesi mümkün değildir" dediğimiz için, Eyvan bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içinde idik. Doğrusu biz, o gafletimiz ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yalanlayarak putlara tapmamız sebebiyle kendimize zulmetmişiz! (derler)" demektir. Bil ki, "Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifadesinden önceki şeklinde olan bir hazf bulunmaktadır.

Putlar ve Onlara Tapanlar Cehennemdedir

98

Âyetin tefsiri için bak:100

99

Âyetin tefsiri için bak:100

100

"Siz de, Allah'dan başka taptıklarınız da hiç şüphesiz ki cehennem odunusunuz... Siz, oraya gireceksiniz. Eğer onlar mabutlar olsalardı, oraya girmeyeceklerdi. Hepsi de orada ebedi kalıcıdırlar. Orada onlar için, inim inim inleme bulunur- Bunlar, orada da duymayacaklardır".

Bil ki ifadesi, Mekke müşriklerine ve putperestlere yöneltilen bir hitabtır.

İbnu'z-Ziba'ra'nın İddiası

Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'tan başka taptıklarınız" ifadesine gelince: Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş'in ileri gelenleri "Hatim"de iken Mescid'e girdi. Ka'be'nin etrafında da, üçyüzaltmış put vardı. Derken, onların yanına oturdu. Kendisine Nadr İbn el-Haris sataşınca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onunla konuştu ve onu aciz bıraktı. Sonra da onlara: "Siz de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız da, hiç şüphesiz ki cehennem odunusunuz" ayetini okudu. Derken, Abdullah İbn ez-Ziba'râ çıka geldi ve o Kureyşi, birbirleriyle fısıldaşarak konuşur bir vaziyette gördü. Bunun üzerine: "Hangi konuda böyle dalmış konuşuyorsunuz?" dedi. Velid İbn Muğire ona Hazret-i Peygamberin onlara söylediği sözü haber verdi. Bunun üzerine Abdullah İbn ez-Ziba'râ: "İyi biliniz, Allah'a yemin ederim ki, şayet ona rastlasaydım, onu sustururdum" dedi. Kureyş de, Hazret-i Peygamberi çağırdı. Derken, İbnu'z-Ziba'râ: "Bunu sen mi söyledin?" deyince, Hazret-i Peygamber: "Evet" diye cevap verdi. O, "Kabe'nin Rabbine yemin olsun kî, şimdi seni yendim" diyerek sözüne şöyle devam etti: "Yahudiler Uzeyr'e, Hristiyanlar, İsa'ya, Muleyhoğulları da meleklere tapmamışlar mıdır?" Sonra bu konuda şu iki rivayet nakledilmiştir.

Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'ın Cevabı

Birinci rivayet: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bunun üzerine sustu. Cevap vermedi. Derken, Kureyş topluluğu buna güldü. İşte bunun üzerine de, "Meryem oğlu bir mesel olarak (öne) atılınca, hemen senin kavmin bundan dolayı gülüyorlar. Dediler ki: "Bizim Tanrılarımız mı hayırlı, yoksa O mu?" Bunu sana başka bir maksatla değil, sırf münakaşa kasdıyla getirdiler. Daha doğrusu onlar, çok düşman bir kavimdir" (Zuhruf, 57-58) ayetiyle, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) ve melekler hakkında, "Şüphe yok ki, kendileri hakkında bizden en güzel (bir seâdet) hükmü geçmiş olanlar" (Enbiya, 101) ayeti nazil oldu. Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür.

İkinci rivayet: Hazret-i Peygamber cevap verdi ve: "Hayır, onlar şeytanın emrettiği şeylere taptılar" dedi. Bunun üzerine de Cenâb-ı Allah, Hazret-i Uzeyr'i. Mesih'i ve melekleri kastederek: "Şüphe yok ki, kendileri hakkında bizden en güzel (bir seâdet) hükmü geçmiş olanlar" ayetini indirdi.

Bil ki İbnu'z-Zeba'râ'nın sorusu, aşağıdaki açılardan sakıt ve geçersizdir:

1)Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz de" ifadesi, şifahi bir hitab olup Mekke müşriklerine karşı yapılmıştır ki, Mekke müşrikleri de sadece putlara tapıyorlardı. Bu muhataplar bakımından İsa ve Uzeyr (aleyhisselâm) söz konusu değildir.

2) Hazret-i Paygamber .. "Taptığınız kimseler" şeklinde okumamış, tam aksine "taptığınız şeyler" şeklinde okumuştur. Halbuki ma kelimesi akıl sahiplerini içine almaz. Cenâb-ı Hakk'ın (Şems, 5) ve (Kâfırûn. 2) buyruklarındaki mâ lafızlarına gelince, bunlar "şey" manasına hamledilmişlerdir. bu ifadelerin, bu ayetteki benzeri olan ifade şekli ise, "Siz ve Allah'dan başka taptığınız şeyler" denilmesidir. Fakat "şey" lafzı, umûm ifade etmez. Binâenaleyh, İbnu'z-Ziba'ra'nın böyle bir soru yöneltmesi anlamsız olmuş olur.

3) Meleklere tapanlar, onların ilâh olduklarını iddia etmemişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Eğer onlar mabutlar olsalardı, oraya girmeyeceklerdi" buyurmuştur.

4) Farzedelim ki, umûmluk sözkonusu olsun. Ancak ne var ki bu umumilik, bu zâtların günah ve masiyetlerden beri olup, Allahü teâlâ'nın da onlara her türlü ikramda bulunmayı vadetmiş olmasından dolayı -ki bu va'd'de Cenâb-ı Hakk'ın "Şüphe yok ki kendileri hakkında bizden en güzel (bir seâdet) hükmü geçmiş olanlar, işte bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır" (Enbiya. 101) ifadesinden anlaşılmaktadadır-, Melekler Hazret-i Isa (aleyhisselâm) ve Hazret-i Uzeyr (aleyhisselâm) hakkında aklî ve naklî delillerle tahsis edilmiştir.

5)Hazret-i Peygamber'in, "Onlar, şeytanlara tapıyorlardı" şeklinde vermiş olduğu Cevaba gelince, bu durumda ma lafzı onları kapsamına almadığı, şeytanların akıllı oldukları ileri sürülecek olursa, Hazret-i Peygamber nasıl olmuş da bunu söylemiştir?" denilirse, biz deriz ki: Hazret-i Peygamber sanki "Şayet, sizin için bu ifadenin akıllıları da içine aldığı söz konusu ise, yine işte bu açıdan da sizin böyle bir sorunuz gereksizdir" demek İstemiştir.

Ama Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, İbnu'z-Ziba'râ bu soruyu sorduğunda cevap verememiş olduğunun ileri sürülmesine gelince, bu yanlıştır. Çünkü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), en azından müfessirlerin ileri sürdüğü bu cevapları verebilecek bir durumdaydı. Zira Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hem dili hem de Kur'ân'ın tefsirini, onlardan daha iyi biliyordu. Binâenaleyh, daha nasıl peygamberden başkası böyle cevaplar verebilsin de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlardan hiçbir cevabı öne süremesin!

Buna göre eğer, "Bu görüşte olanlar, Hazret-i Peygamber'in Cenâb-ı Hak tarafından bir beyânın gelmesini beklemesinden dolayı sorduğunu söylemişlerdir" denilirse, biz deriz ki: Gerekli açıklamanın yapılmasının mümkün olduğu yerde, o hususta soruya cevap verilemedi şeklinde bir vehme düşülmesin diye, onun sükut etmesi doğru olmazdı. Bazı kimseler de, İbnu'z-Ziba'ra "Allahü teâlâ, o putperestler için cehennemde, taptıkları şeyin şekline benzeyen bir melek tasvir eder" demişler ve: "Böyle mâna vermemiz halinde ayet de, zahiri üzere kalmış olur" diyerek ilave etmişlerdir. Bil ki bu da, şu iki açıdan zayıftır.

a) Kureyş topluluğu o şekillere tapmamışlar, onlar ancak ateşte kendileriyle birlikte bulunmayan başka bir şeye tapınışlardır.

b) Meleğin, her ne kadar cehenneme girmesi mümkün olsa dahi, gerçekte ise cehennemin kütüğü olmaz... Çünkü, cehennemin kütüğü olmadıkları halde, cehennem bekçileri olan melekler, oraya girerler.

Putlarla Âbidlerinin Beraberliğinin İzahı

Onların, Kanlarıyla birlikte zikredilmelerinin hikmeti şunlardır:

1) Onlar, onlarla içice oldukları için, gam ve kederleri daima artacaktır. Çünkü onlar bu azaba, onlar sebebiyle duçar olmuşlardır. Düşmanın yüzüne bakmaksa, bir tür azâb kapısıdır.

2) O topluluk, o taptıkları şeylerin, ahirette kendilerinden azabı savuşturma hususunda kendilerine şefaatçi olacaklarını zannedip düşünmüşlerdir. Binâenaleyh, durumun düşündüklerinin tersine olduğunu gördüklerinde hiçbir şey onları bu kadar öfkelendirmemiştir...

3) O tapılan şeylerin cehenneme atılmaları, kendilerine tapanlarla adeta alay etmek yerine geçmiş olur.

4) Tapılan o şeylerden taş veya demir olanların, kızdırılarak kendilerine tapanların gövdelerine yapıştırıldığı, kütükten olanların ise, kor haline getirilerek, onunla kendisine tapanlara azâb edileceği de söylenmiştir.

"Cehennem Odunu" Tabiri

Cenâb-ı Hakk'ın "Cehennem odunu" ifadesine gelince, bununla onların cehenneme atılacakları kastedilmiştir. Böylece Allah, onları kendisiyle bir şeyin taşlandığı çakıl taşlarına benzetmiştir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak onları tıpkı bir çakıl taşının atılması gibi, cehenneme atınca teşbih yoluyla onları cehennemin kütükleri gibi addetmiştir. Keşşaf Sahibi şöyle der: hasab kelimesi "atmak" anlamındadır. Bu ifâde, masdaria vasfetmek için, sâd harfinin sükunuyla, hasb şeklinde de okunmuştur. Yine bu kelime hareketi ve sakin olarak hem tî hem de dâd harfiyle, (Hatab) ve (Hadab) şeklinde de okunmuştur.

Cenâb-ı Hakk'ın "Siz oraya gireceksiniz" hitabına gelince bu badedeki Leha kelimesinde lâm edatının kullanılması bunun mütealtakı ndan irce gelmesinden dolayıdır. Nitekim sen "Sen, Zeyd'in dövenisin" dersin. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı (Mümin, 8) ve (Mümin, 5) ayetleri gibidir. Buna göre ayetin manası, "sizler o cehenneme giricilersiniz, gireceksiniz" şeklinde olup bu da, "sizler mutlaka oraya gireceksiniz ve oradan kurtuluş çareniz yok" demektir.

Mabudun Cehenneme Girmesi Meselesi

Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer onlar mabutlar olsalardı. oraya girmeyeceklerdi" ifadesine gelince, bil ki hitabı, ihtiva ettiği ma lafzından dolayı putlara, bu söz ise içindeki ifadesinden dolayı şeytanlara uygun düşen bir sözdür. Bununla hem şeytanların hem de putların kastedilmiş olmaları,tağlib üslûbu ile putlar hakkında akıllı varlıklar için kullanılan zamirinin kullanılmış olması da muhtemeldir. Böylece Allahü teâlâ, cehenneme atılanların ilâh olamayacaklarına dikkat çekmiştir.

Burada şöyle bir soru sorulabilir: "Onun, "Eğer onlar mabutlar olsalardı, oraya girmeyeceklerdi..." Ancak ne var ki, onlar oraya girmişlerdi. O halde onlar, ilâh değillerdir!" şeklindeki sözü bir hüccettir. O bu hücceti, ya kendisi için, yâ da başkaları için getirmiştir. Eğer bunu kendisi için getirmişse, bunun manası yoktur. Çünkü o, onların ilâh olamadıklarını zaten biliyordu. Yok eğer o, bunu başkası için getirip zikretmişse, o bu delili, ya kendisinin peygamber olduğunu tasdik edenlere, ya da yalanlayanlara getirmiştir. Eğer o bu delîli, peygamberliğini doğrulayanlara getirmişse, şöyle bir delil getirmeye gerek yok. Çünkü onun nübüvvetini tasdik eden hiç kimse, bu putların ulûhiyyetini söylememiştir. Yok, eğer o bu delilini, kendisinin nübüvvetini yalanlayanlara karşı getirmişse onu bu yalanlayanlar, ilâh kabul edilen o putların cehenneme gireceklerini kabul etmez, peygamberi de bu hususta yalanlar. Binâenaleyh, bu delilin getirilmesi, her halükârda boşa gitmiş olur. Hem, o putların ilâh olduklarını söyleyenler, onların bu âlemin müdebbiri olduğuna inanmamışlardır. Aksi halde, deli olmaları gerekir. Tam aksine onların yıldızların heykelleri ve şefaat edenlerin timsalleri olduklarına inanmışlardır ki bu da, bunların cehenneme girmelerine mani değildir."

Buna şu şekilde cevap verilmiştir: Müfessirler şöyle demişlerdir: Bu ayetin manası, Şayet onlar, yani o putlar gerçekte ilâh olsalardı onlar oraya onlara tapanlar o cehenneme girmezlerdi" şeklindedir.

Cenâb-ı Hak (c.c), o azabı şu üç şeyle vasfetmiştir:

a) Ebedî olma... Çünkü Allah "Hepsi de orada ebedî kabadırlar" buyurmuştur.

Yani, "Tapanlar da tapılanlar da." Bu, "Sizde, Allah'dan başka taptıklarınız da hiç şüphesiz ki cehennem odunusunuz" ayetinin tefsiridir...

b)Cenâb-ı Hakk'ın "Orada onlar için, inim inim inleme bulunur" ayetinin ifade ettiği husus. Hasan el-Basrî şöyle der: "Zefîr, hararet, sıcaklık demektir. Yani onlar, cehennemin alevi sebebiyle yükselirler. Yükselip de çıkacakları zehabına kapıldıklarında, demir topuzlarla (başlarına) vurulur da, derinliği yetmiş yıl olan cehennemin dibine doğru yuvarlanırlar." Halil ise, "Zefir, kişinin göğsünü gam ve kederle doldurup, derin bir biçimde nefes vermesidir" demiştir. Ebu Müslim de şöyle der: ifadesindeki lafzı, azaba duçar olan herkesi içine olan, umûmi bir ifadedir." Buna göre biz deriz ki: Onlar için yani azaba duçar olan herkes için, başlarına gelen şeyin şiddetinden dolayı, bir "zefir" vardır. Cenâb-ı Hakk'ın "Bunlar orada da duymayacaklardır" ifadesindeki hum (bunlar) zarhiri, tapılan putlara racidir. Yani, "O putlar, onların çığlıklarını ve şikayetlerini duyamazlar" demek olup, bu da, "Onlar onlara yardım edemezler" manasındadır. Bunun bir benzeri de, "Allah, duasını kabul etti" anlamında olmak üzere, "Allah kendisine hamdedeni duydu, yani hamdini kabul etti" ifadesidir.

c)Cenâb-ı Hakk'ın, "Bunlar, orada da duymayacaklardır" ayetinin ifade ettiği husustur.

Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

1) Bu, Ebu Müslim'den de naklettiğimize göre, sadece putlara hamledilebilen bir ifadedir.

2) Bu, "kâfirlerde hamledilen bir ifadedir. Böyle olması halinde, bu da şu üç manaya gelebilir:

a) Kâfirler, azâbtarını artırmak için, kör olarak hasredildikten gibi, sağır olarak da hasredilirler.

b) Onlar, kendileri yararına olan şeyi duymazlar... Çünkü onlar ancak, azâb edilenlerin seslerini veyahutta, onlara azâb etmekte görevli meleklerin sözlerini duyarlar.

c) İbn Mesûd şöyle der: "Kâfirler, ateşten sandıklar için konurlar. O sandıklar da, başka sandık içine konur... Böylece de onlar, hiçbir şey duymazlar." Birinci izah, zayıftır. Çünkü cehennemlikler, cennetliklerin konuşmasını duyarlar. İşte bundan dolayı da, Cenâb-ı Hakk'ın Araf sûresinde de bahsettiği gibi (A'raf, 50), onlardan yardım talebinde bulunacaklardır.

Cennetliklerin Karşılanması

101

Âyetin tefsiri için bak:103

102

Âyetin tefsiri için bak:103

103

"Şüphe yok ki kendileri hakkında bizden en güzel (bir seâdet) hükmü verilmiş olanlar, işte bunlar oradan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır. Bunlar gönüllerinin dilediği (nimetler) içinde, ebedi yaşarlarken, onun gizli sesini bile duymazlar. O en büyük korku bunları asla tasaya düşürmez. Bunları melekler karşılayarak: "İşte, size va'd olunan gününüz bu gündür" (derler)".

Bil ki bazı kimseler, şunu iddia etmişlerdir: "İbnu'z-Ziba'râ, o soruyu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yöneltince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) susmuştu. Derken, Allahü teâlâ onun sorusunu cevaplandırmak için, bu ayeti indirdi. Çünkü bu ayet, o ayetten yapılmış olan bir istisna gibidir." Biz ise, bu görüşün yanlışlığını beyan ettik ve, İbnu'z- Ziba'râ'nın soru sormadığını onun sorusunu savuşturmak için bu ayetin inmesine gerek kalmadığını söyledik. Bunun böyle olduğu sabit olunca, burada geriye şu iki durum kalmaktadır.

1) Allah'ın âdetinin her ne zaman kâfirlerin ikâb ve cezasından bahsetse, onun hemen peşinden iyi kulların mükafatın beyânını getirmesi şeklinde olduğunu söylenmesidir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, o ayetin hemen peşinden, bu ayeti getirmiştir. Binâenaleyh bu demektir ki bu ayet, bütün müminler hakkında umûmi bir ifadedir.

2) Bu ayet, İbnu'z-Ziba'râ'nın sorusunu savuşturma hususunda bir tekid gibi olsun diye, bu hadise hakkında inmiştir. Sonra. "Nazar-ı dikkate alınan şey, sebebin hususiyeti değil, lafzın umûmi olmasıdır" diyenler -ki doğrusu da budur- bu ayeti umumiliği üzere bırakmışlardır. Binâenaleyh, melekler, Hazret-i İsa ve Uzeyr (aleyhisselâm) da, bu ayetin kapsamına girmiş olurlar, ayet sırf onlara tahsis edilmemiş olur. "Nazar-ı dikkate alınan sebebin hususiliğidir" diyenler ise, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetteki ifadesini, sadece bunlara tahsis etmişlerdir.

Hüsnâ Kelimesinin İzahı Ayetteki

"... kendileri için bizden en güzel (bir seâdet) geçmiş olanlar" ifadesine hakkında Keşşaf Sahibi şöyle der: "Hüsnâ, üstün haslet ve özellik demektir. Hüsnâ kelimesi Ahsen kelimesinin müennesi olup, ya seâdet ve mutluluk ya mükafaattn müjdelenmesi, veyahutta tâata muvaffak kılmak anlamındadır." Netice olarak diyebiliriz ki: "Afv"ın olacağını kabul edenler, ayetteki bu kelimeyi "afvın va'dedilmesi", kabul etmeyenler ise, "mükafatın va'dedilmesi" manasında almışlardır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak (c.c), onların mükafaatlarının durumuna dair şu beş şeyi açıklamıştır.

1)Cenâb-ı Hakk'ın "işte bunlar, oradan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır" ayetinin ifade ettiği husustur. Binâenaleyh, afvın olacağını söyleyenler, ayete, "onlar o cehennemden çıkarılacaklardır" manasını vererek, mananın bu şekilde olduğuna dair de şu iki hücceti getirmişlerdir.

a)Cenâb-ı Hak, "Sizden hiçbiriniz müstesna olmamak üzere, mutlaka oraya uğrayacaktır" (Meryem, 71) buyurmuş, vürud'un, yani cehenneme girmenin olacağını bildirmiştir. Böylece, bu ifade bu ayetle bahsedilen uzaklaştırmanın oradan, yani cehennemden olacağına delâlet eder.

b) Bir şeyi bir şeyden uzaklaştırmak ancak o iki şey birbirine yakın olduğunda söylenebilir. Çünkü onlar, şayet birbirlerinden uzak olsalardı, onlardan birini diğerinden uzaklaştırmak, imkansız olurdu. Çünkü, hasılı tahsil muhaldir.

Kadi Abdu'l-Cebbâr, ilk maddenin yanlış olduğuna şu şekilde delil getirmiştir.

a)Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphe yok ki kendileri hakkında bizden en güzel (bir seâdet) hükmü verilmiş olanlar" ifadesi onların mükafaatlarının va'dedilmesinin dünyada tahakkuk etmiş olmasını gerektirir. Halbuki, doğru olsa bile bu, cehennemden çıkarılan kimsenin vasfı ve durumu değildir.

b)Allahü teâlâ, "İşte bunlar, oradan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır" buyurmuştur. O halde ayetin ifade ettiği bu manaya cehennemde olan kimse nasıl dahil olabilir?

c)Cenâb-ı Hakk'ın, "onun gizli sesini bile duymazlar" ifadesiyle, "O en büyük korku bunları asla tasaya düşürmez" ifadeleri buna manidir.

Kadi'nin birinci görüşüne şu şekilde cevap veririz: Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphe yok ki kendileri hakkında bizden en güzel (bir seâdet) hükmü verilmiş olanlar" ifadesinden kastedilenin, "onlara mükafaat va'dinin daha önce geçmiş olması" olduğunu kabul etmiyoruz. Ayetteki hüsnâ'dan muradın, kendilerine daha önce afvın va'dedıfmış olması hususu olduğu niçin caiz olmasın? Biz, ayetteki hüsnâ'dan muradın, önceden mükâfaatın va'dedilmiş olması olduğunu kabul edelim. Ancak ne var ki siz niçin, mükafaat va'dedilmesini cehennemden çıkarılan kimsenin durumuna uygun düşmeyeceğini söylediniz? Çünkü bize göre "ihbât-ı amel" geçersizdir. Dolayısıyla mükafaatı ve cezayı hak etme, bir arada düşünülebilir.

İkincisine de şu şekilde cevap verebiliriz: Biz, Cenâb-ı Hakk'ın "İşte bunlar oradan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır" ifadesinin, zahirine göre manalandırılmasının ancak ateşte olan kimse hakkında düşünülebileceğini beyan etmiştik.

Üçüncüsüne de "Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun gizli sesini bile duymazlar" ifadesinin cehennemden çıktıktan sonraki duruma tahsis edilmiş olduğunu" söyleyerek cevap veririz.

Kıyamet Müminleri Korkutmaz

Cenâb-ı Hakk'ın "O en büyük korku bunları asla tasaya düşürmez" ifadesine gelince, "büyük korku", kâfirlere yapılan azâbtır. Bu, mefhûm-ı muhâlifiyle, onları en küçük korkunun mahzun etmesini iktizâ eder... Binâenaleyh, eğer bu manaya delâlet etmese bile, en azından bu, bunun yokluğuna değil varlığına delâlet eder. Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte bunlar oradan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır" ifadesini tefsiri,hususunda ikinci izah da şudur: "Şüphe yok ki kendileri hakkında bizden en güzel (bir seâdet) hükmü verilmiş olanlar" ifadesiyle, bu kimselerin cehenneme girmeyecekleri ve oraya asla yaklaşmayacakları -nurad edilmiştir. Bu izaha göre, "Bütün insanlar cehenneme girecekler, sonra da çıkarılıp cennete gönderilecekler" diyenlerin görüşü battl olmuş olur. Çünkü bu ayet, ouna manidir. Bu durumda, bu ayette Cenâb-ı Hakk'ın (Meryem, 71) ayetini birleştirmek gerekir. Ki bu da, daha önce geçmişti.

Cehennemin Sesini Duymazlar

2)Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun gizli sesini bile duymazlar" ayetinin ifade ettiği husustur. Hasis kelimesi, hissedilen ve duyulan ses fısıltı demektir. Bu hususta şu iki soru sorulabilir:

a) Onların, o cehennemin fısıltısını dahi duymamakla müjdelenmeleri ne demektir? Çünkü onlar, onu duysalardı bile, durumları değişmezdi... Biz deriz ki: Bununla, onların o cehennemden alabildiğine uzak olmaları kastedilmiştir. Çünkü o cehenneme girmeyen, fakat oraya yaklaşan bazan oranın fısıltısını (sesini) duyabilir.

b) Cennet ehli, cehennemdekileri göreceklerine göre nasıl olur da cehennemin sesini duymazlar?

Cevab: Biz bunu te'kid manasına hamlettiğimizde bu soru ortadan kalkar.

Hoşlandıkları Her Şeyi Bulurlar

3)Hak teâlâ'nın "Bunlar gönüllerinin dilediği (nimetler) içinde ebedi yaşarlar" ayetinin ifade ettiği husus... Şehvet, nefsin lezzeti arzu etmesi demektir. Buna göre mana, "Cennetin nimetleri ebedidir" şeklinde olur.

Arifler şöyle demişlerdir. "Nefislerin şehveti vardır. Kalblerin şehveti vardır. Ruhların şehveti (arzuları) vardır." Cüneyd-i Bağdadî şöyle der: "Allahın inayeti, işin bidayetinde geçtiği halde velayet işin sonunda zuhur eder."

4)Hak teâlâ'nın "O en büyük korku bunları asla tasaya düşürmez" ayetinin ifade ettiği husus... Bu konuda şu izahlar yapılmıştır:

a) "O en büyük korku, sûra son üfleyiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Sûra" üfleneceği gün, Allah'ın diledikleri müstesna, göklerde kim var, yerde kim varsa, dehşetle korkmuştur" (Neml. 87) buyurmuştur.

b) Bu, ölümdür. Âlimler şöyle demişlerdir: "Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehennemde karar kılınca, Cenâb-ı Hak Cibril'i beraberinde güzel bir koç şeklindeki ölümle birlikte gönderir ve her iki tarafa, "Bunu, tanıyor musunuz?" der. Onlar da, "Hayır, deyince Cenâb-ı Hak, "Bu ölümdür" der. Sonra da onu kurban ederek, "Ey cennet ehli, ebedisiniz, artık ölüm yok!" diye seslenir. Cehennemliklere de böyle der." Bu iddiayı ileri süren şahıs, Ayetteki "O en büyük korku bunlar: asla tasaya düşürmez" ifadesi, "Bunlar, gönüllerinin dilediği (nimetler) içinde ebedî yaşarlar" ifadesinden sonra gelmiştir. Binâenaleyh bu iki ifadenin mutlaka birbiriyle ilgisi olması gerekir. Ebedîliğe, ters düşen en büyük korku, ölümdür" diye istidlalde bulunmuştur.

c) Sa'id b. Cübeyr şöyle der, "Bu korku, cehennemin (kapılarının) cehennemlikler üzerine artık tamamen kapanması demektir. Onlar, işte bundan ötürü büyük korkuyu duyarlar." Kâdi Abdulcebbâr "Bu hususta evlâ olan,görüldüğü zaman cehennemden duyulan korkudur. Çünkü bundan büyük korku yoktur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, bunun o kimseleri üzmeyeceğini bildirdiğine göre, mü'min kimsenin kıyametin dehşetlerinden emin olduğu söylenebilir" demiştir. Ama bu görüş zayıftır. Çünkü cehennemin azabları derece derecedir. Mesela kâfirlerin azabı, fâsıkların azabından daha şiddetlidir. Binâenaleyh azab farklı farklı olduğuna göre bundan dolayı olan korkunun dereceleri de farklı farklı olur. Bu sebeble, en büyük korkunun onlar için olmadığını söylemek, onların cehennemden korkmamaları manasına gelmez.

5)Hak teâlâ'nın "Bunları melekler karşılayarak: "Size vadolunan gün işte bugündür!" ayetinin ifade ettiği husus... Dahhâk "Bunlar onların amellerini ve sözlerini yazan, "hafaza melekleri"dir ve işte bu melekler, o kimselere müjde vererek "size va'dolunan gününüz işte bu gündür!" derler" demektir,

Göklerin Dürülmesi

"Gün gelecek Biz göğü, kitabların sahifesini dürüp büker gibi düreceğiz. İlk yaratılışa nasıl başladıksa, üzerimize gerçek bir va'd olarak, yine onu iade edeceğiz. Gerçekte fail Biziz. Andolsun, Tevrat'tan sonra Zebur'da da, 'Arza ancak salih kullarım mirasçı olur" diye yazdık.

104

Âyetin tefsiri için bak:107

105

Âyetin tefsiri için bak:107

106

Âyetin tefsiri için bak:107

107

Şüphe yok ki bu (Kur'ân) da âbidler için, (umduklarına ulaşma yolları) vardır".

Bil ki ayetin takdiri ya: "Göğü büküp durduğumuz gün, o en büyük korku onları asaya düşürmez" şeklindedir, yahut da: "Göğün dürüp büktüğümüz gün, melekler onları karşılar" şeklindedir. Ayetteki fiil, mechûl olarak "Göğün durulduğu igün) şeklinde de okunmuştur.

Sicil Kelimesi

Yine "sicil" kelimesi, "Utüll", vezninde, sücüll şeklinde ve "delv" vezninde, şeklinde de okunmuştur. Bu kelimenin kesre ile okunduğu da rivayet edilmiştir. "Sicif'in ne demek olduğu hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür.

Birinci görüş: Bu üzerine yazı yazılan kağıt tomarının adıdır. "Kitab" kelimesinin aslı, tıpkı "bina" lafzı gibi masdar olup, sonra mektup (yazılı şey) manasına kullanılmıştır. Kitab kelimesini ayette, cemi olarak "kütüb" şeklinde okuyanlara göre, ounun manası "mektûbât" (yazılmış şeyler) dir. Bu da "o kitabta yazılmış olan pek cok şeyden ötürü" demek olur. Buna göre sicilin kitabtar için dürülmesinin manası scilin o yazıyı örtmesi ve o yazıyt gözlemesidir. Çünkü tayy (dürme) açıp ortaya koyma demek olan "neşr"in zıddıdır. Buna göre mana, "Biz semâyı, tıpkı üzerine yazı yazılan tomar gibi dürüp bükeriz" demek olur.

İkinci görüş: Sicil kağıt tomarı manasına gelmez. Bu sadede, İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Sicil, kendisine götürüldüğünde insanoğlunun kitablarını (amel defterlerini) dürüp kaldıran meleğin adıdır." Bu görüş, Hazret-i Ali'den de rivayet edilmiştir. Ebul Cevza, İbn Abbas (radıyallahü anh)'nın: "Bu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in katiblerinden birisinin adıdır" dediğini de rivayet etmiştir. Ama bu pek tuhaf bir görüştür. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın katibleri meşhurdur ve onlar içinde bu isimde birisi yoktur. Zeccâc ise: "Bu, Habeşce'de, "adam" manasınadır" demiştir. Bütün bu izahlara göre, bu tıpkı "Zeydin kitabı dürmesi gibi" denilmesine benzer. O halde ifadesindeki lâm tıpkı (Neml. 72) ayetindeki lâm gibi zâiddir. Biz ""Sicil" ile, kağıt tomarı manası kastedilmiştir" dediğimizde, masdar olan "tayy" kelimesi mef'ülüne muzaaf olmuş ve faili ise hasredilmiş olur. Buna göre ifadenin takdiri: "Dürenin, tomarı dürmesi gibi" şeklindedir. Bu son görüş, çoğu alimlerin görüşüdür.

İlk Yaratılış Gibi Diriliş

Ayetteki 'İlk yaratışa nasıl başladıksa, yine onu iade edeceğiz" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ferrâ şöyle der: "Cümle kelimesi ile tamamlanmıştır Söze yeniden başlanarak buyurulmuştur. Bazıları da şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hak, "Bunları melekler karşılayarak. "İşte size vadedilen gün bu gündür.'" buyurunca, peşisıra, "O gün, Biz göğü, kitabların sahifesini dürüp büker gibi düreceğiz" buyurmuş ve böylece "o günü", bu şekilde anlatmış, daha sonra da "o günü" bir başka özelliği ile anlatarak, "İlk yaratışa nasıl başladıksa, yine onu ifade edeceğiz" buyurmuştur.

İkinci Mesele

Keşşaf Sahibi (r.h) şöyle der: "Ayetteki (......) ifadesi (......) ifadesini tefsir edip, ortaya koyduğu mahzûf bir filinin mef'ûlüdür (yani bir iştigaldir). Kâf edatı yüzünden amel etmekten alıkonulmuştur. Buna göre mana, yeniden yaratmayı doğrudan yaratmaya (ilk yaratmaya) benzeterek, "Biz, tıpkı ilk yarattığımız gibi, yine onu iade ederiz" şeklinde olmuş olur. Eğer sen, "Bu ifadede halk (yaratma) kelimesinin hikmeti nedir?" dersen, ben derim ki: "Bu tıpkı, adamların ilkini murad ederek, "Bana gelen ilk adam Zeyd'dir" demen gibidir. Fakat sen, adamların tek tek anlatılmasını (zikredilmesini) kastederek, bu ifadedeki "racül" kelimesini, hem müfret, hem nekire olarak getirebilirsin. İşte tıpkı bunun gibi ayetteki ifadesi "mahlûkatın ilki" manasında, takdirindedir. Çünkü "halk" kelimesi cemi yapılmayan bir masdardır.

Dirilişin Mahiyeti

Üçüncü Mesele

Alimler, bu "iâde"nin nasıl olacağı hususunda ihtilaf etmiş olup bazıları şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, maddelerin parçalarını birbirinden ayırır, ama onları tamamen yok etmez. Sonra o parçaları yeniden biraraya getirir. İşte iade (tekrar yaratma) budur.'" Bazı alimler de şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, maddeleri (cisimleri) tamamen yok eder. Sonra onları aynen yeniden yaratır. Bu ayet, işte bu son görüşe delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, "iâde"yi, ilk yaratışa benzetmiştir. Binâenaleyh ilk yaratış, dağılmış parçaların biraraya getirilmesi olmayıp, aksine yok iken var ediş demek olunca, "iâde"de de durumun aynı olması gerekir. "Birinci görüşü savunanlar, nem Hak teâlâ'nın, "Gökler de O'nun sağ elinde (toplanıp) dürülmüşlerdir" (Zümer, 67) ayetiyle ki bu göklerin dürülü olarak (o zaman da) var olacağını göstermektedir, hem de "O gün yer, bir başka yere değiştirilecektir" (ibrahim, 48) ayetiyle istidlal etmişlerdir. Bu ayet de, yeryüzünün parçalarının mevcud olduğuna ancak başka bir sekle dönüştüğüne delâlet eder.

Ayetteki "Üzerimizde bir vad olarak" ifadesi ile ilgili olarak şu iki açıklama yapılmıştır:

a) "Va'd" kelimesi burada, te'kid için olan mefûl-i mutlaktır, çünkü "onu yine iade edeceğiz" ifadesi, iade etmeyi bir va'ddir.

b) Bundan murad, Allahü teâlâ'nın meydana geleceğini bildiği şeyin, meydana gelmesi vâcib (kaçınılmaz) olduğu halde, "Bunu haber vermek ve ilmimizin bunun meydana geleceğini bilmesi sebebi ile, bu bize haktır,, vâcibtir" manasıdır.

Daha sonra Cenâb-ı Allah "Gerçekte fail Biziz" buyurarak, bunu gerçekleştireceğini bildirmiştir. Bu, "Biz bunu hiç şüphesiz yapacağız" demek olup, bahsedilen va'di te'kid eden bir ifadedir.

Hak teâlâ'nın "Celalim hakkı için. Zikr'den sonra Zebur'da da yazdık" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır:

Zübûr Kelimesinin Manası

Birinci Mesele

Hamza, ze harfinin zammesi ile bunu "zübûr" şeklinde okurken, diğerleri fetha ile "zebûr" şeklinde okumuşlardır ki bu ikinci okuyuşa göre, kelime "mezbûr" (yazılmış) mananasınadır. Tıpkı "halûb" ve "rakûb" kelimelerinin ism-i mefûl manası ifade etmesi gibi... "Kitabı yazdım" manasında, denilir. Kelimeyi, ze'nin zammesi ile

"zübûr" şeklinde okunuşu, tıpkı "kışr-kuşûr" (kışrlâr) kelimelerinde olduğu gibi, zibr"in çoğuludur. Her iki kıraata göre mana aynıdır. Çünkü "zibr" de "kitab" demektir.

İkinci Mesele

Ayetteki "zebûr" ve "zikr"in ne manaya geldiği hususunda şu izahlar yapılmıştır.

a) Sa'id b. Cübeyr, Mücahid, Kelbî, Mukâtil ve İbn Zeyd'e göre: "Zebûr, indirilmiş (semavî) kitablar: zikir ise gökte bulunan ümmül-kitâb (Kitabların anası, özü) olan kitâb, yani Levh-i mahfuz" demektir. Çünkü bu kitabda, alacak herşey kaydedilmiştir. Buna melekler açısından, bu isim verilmiştir. peygamberlere gönderilen kitablar o kitabtan istinsah edilir (alınıp yazılır).

b) Zebûr, Kur'ân'dır, zikir ise Tevrattır. Bu görüş, Katâde ve Şa'bi'nin görüşüdür.

c) Zebur, Davûd (aleyhisselâm)'a gönderilen zebur, zikir ise, Davûd (aleyhisselâm)'dan rivayet edilen (sözler ve menkibeler) dir. (Mesela) Davûd (aleyhisselâm) şöyle demiştir: "Allahü teâlâ var idi, O'nunla beraber hiçbirşey yoktu. Daha sona O, zikri yarattı."

Bana göre bu hususta dördüncü bir izah da şöyledir: Buradaki zikir ile ilim kastedilmiştir. Buna göre mana, "Biz yanılma ve unutmanın bizim için caiz olmayacağı bir şekilde bildikten sonra, bunu Zebur'da yazdık" demektir. Çünkü birşeyi yazan ve iltizam eden, ama unutabilecek olan bir kimseye itimâd edilmez. Ama unutması ve cayması söz konusu olmayan bir kimse birşeyi üstlendiğinde onun meydana gelmesi vacib olur.

Arza, Salih Kullar Varis Olur

Hak teâlâ'nın "Arza ancak salih kullarım mirasa olur" ifâdesi ile ilgili olarak da şu izahlar yapılmıştır:

1) Ayetteki "arz" ile, cennet arazisi, "salih kullarım" ifadesi ile de, Allah'a itaat eden mü'minler kastedilmiştir. Buna göre mana, Allahü teâlâ, peygamberlerin kitablarına ve Levh-i mahfûz'a, Cennete ancak salih kullarını vâris kılacağını yazmıştır. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh), Mücâhid, Sa'id b. Cübeyr, Süddî ve Ebu'l-Âliye'nin görüşüdür. Bunlar, görüşlerini şu hususlarla desteklemişlerdir:

a) "Bizi Cennetten neresini dilersek konmak üzere bu yere mirasa yapan Allah'a hamdolsun. (İyi) amellerde bulunanların mükâfaatı ne güzel" (Zümer, 74) ayeti...

b) Burası salih kullara ayrılan yerdir. Çünkü bu yer, sadece onlar için yaratılmıştır. Eğer başkaları da onlarla birlikte Cennette bulunacaklarsa, bu (asaleten değil), tâbi oluştan ötürüdür. Ama dünya arzı, hem salih, hem salih olmayanlar içindir.

c) Bu arz, iade (yeniden yaratmanın) peşisıra zikredilmiştir. "İâde"den sonra gelecek, bu özellikteki arz ise, ancak Cennettir.

d) Hadis'de bu arzın, cennet arazisi oluduğu rivayet edilmiştir. Çünkü cennet arzı, beyaz ve tertemizdir.

2) Buradaki "arz" ile, yeryüzü kastedilmiştir. Çünkü Hak teâlâ, ona dünyada mü'minleri vâris kılacaktır. Bu, Kelbt ile, bir rivayete göre İbn Abbas'ın görüşüdür. Bu görüşün delili, Hak teâlâ'nın, "Allah, içinizden iman edip salih amellerde bulunanlara, yemin ile va'detti ki onları yeryüzünde muhakkak (müşriklerin) yerine geçirip (hükümran) edecek" (Nûr. 55) ayeti ile, "Musa kavmine, "Allah'dan yardım isteyin, sabredin. Şüphesiz ki yer, Allah'ındır. Ona kullarından kimi dilerse onu mirasçı yapar" dedi" (Araf, 128) ayetidir.

3) Bu, salih kulların vâris olduğu arz-ı mukaddestir. Bunun delili "Hakaretlere maruz bırakılmış olan o kavmi de, kendisine feyz ve bereket verdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasa kıldık" (A'raf, 137) ayetidir. Sonunda Hazret-i İsa (aleyhisselâm) indiğinde Cenâb-ı Hak oraya Ümmet-i Muhammed'i mirasçı kılacaktır.

Belağ'ın Manası

Hak teâlâ'nın "Şüphe yok ki bunda âbidler için, (umduklarına) ulaşma (çareleri yollan) vardır" ayetindeki, "bu" kelimesi, bu sûrede bahsedilen haberlere, va'd ve va'idlere ve doruk noktasına ulaşmış va'z-u nasihatlara bir işarettir. "Belâğ" yetecek şey ve sayesinde gayeye ulaşılan şey demektir. Abidler" ile ne kastedildiği için, "Bunlar âlimlerdir" veya "Bunlar âmiller (ibadet) edenlerdir" denilmiştir. Doğrusu, bunların her iki özelliği de birlikte bulunduranlar olmasıdır. Çünkü ilim, bir ağaç, amel de onun meyvesi gibidir. Meyvesiz ağaç faydasızdır. Ağaçsız meyve ise olmaz.

Alemlere Rahmet

Cenâb-ı Hakk'ın "Biz seni âlemlere ancak rahmet için gönderdik" hitabı ile ilgili bir kaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hem dinî, hem dünyevî bakımdan "rahmet"tir.

O dinî bakımdan rahmettir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), insanlar bir câhiliyyet ve dalalet içinde iken ve iki ehli kitab, yani yahûdiler ve hristiyanlar aradan uzun zaman geçtiği tevatürleri (sağlam rivayetleri) kesildiği ve kitabları hususunda ihtilafları meydana geldiği için, dinleri hususunda şaşkınlığa düştükleri bir zamanda gönderilmiştir. Böylece Allahü teâlâ onu, hakkı aramaya ve kurtuluş ile mükafaatı elde etmeye hiç bir yolun kalmadığı bir zamanda peygamber olarak gönderdi. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) insanları hakka çağırdı, onlara mükâfaat yollarını açıkladı, onlara Allah'ın hükümlerini gösterdi helâli haramdan ayırdetti. Sonra bu "rahmet"ten ancak, himmeti (kasdı) sadece hakka ulaşmak olan, taklid, inâd ve tekebbüre sapmayan ve Allah'ın muvaffakiyyeti kendisinin yoldaşı olan kimseler yararlanabilmişlerdir. Nitekim Cenâb-ı Allah: "De ki: "O (Kur'ân) iman edenler için, zayet ve şifâdır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında (ona karşı) bir ağırlık vardır. O (Kur'ân) bunlara karşı bir körlüktür" (Fussilet. 44) buyurmuştur.

Dünyevî bakımdan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in rahmet oluşu, insanların onun sayesinde pek çok zilletlerden, savaşlardan ve harblerden kurtulmaları, onun dininin bereketli sayesinde yardıma mazhar olmalarıdır.

Kılıçla Rahmetin Bağdaştırılması

İmdi eğer, "O kılıcın (savaşın) ve ganimet ile mal elde etmenin helalliği hükmünü getirdiği halde nasıl alemler için bir rahmet sayılabilir? denirse, biz deriz ki: "Buna birkaç şekilde cevap verilir:

a) O, kılıç hükmünü kibirlenip, düşünmeyen tefekkür etmeyen için getirmiştir. Hem sonra rahman ve rahim olmak Allah'ın sıfatlarındandır. Ama buna rağmen o da, âsilerden intikam alır. Yine Cenâb-ı Hak, "Biz gökten bereketli bir su indirdik" (Mü'minun, 18) buyurmuştur. Ama bu su, bazan bir fesada da sebeb olur.

b) Bizim peygamberimizden önceki her peygamberi kavmi yalanladığında, Allahü teâlâ, o yalanlayıcı kavmi, yere geçirme, meshetme (şeklini değiştirme) veya suda boğma gibi cezalarla helak etmiştir. Ama bizim Peygamberimizi yalanlayanların cezasını, ölümüne veya kıyamete kadar tehir etmiştir. Nitekim O: "Sen onların içinde iken, Allah onlara azab etmez" (Enfal. 33) buyurmuştur. Buna karşı, "Allahü teâlâ: "Onlarla savaşın. Allah onlara sizin ellerinizle azab etsin" (Enfal, 14) ve: "Allah, münafık erkek ve kadınlara azab etsin" (Ahzab, 73) buyurmamış mıdır" denilemez. Çünkü biz, umûmî bir hükmün tahsis edilmesinin bu umumîliği zedelemeyeceğini söylüyoruz.

c)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), güzel ahlâkın zirvesinde idi. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hiç şüphesiz ki sen büyük bir ahlâk üzeresin "(Kalem, 4) buyurmuştur. Ebu Hureyre (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Resûlullah'a "Müşriklere beddua et" denildiğinde o, "Ben ancak rahmet olarak gönderildim, bir azab (vesilesi) olarak gönderilmedim" cevabını vermiştir. Huzeyfe (radıyallahü anh)'nın rivayetinde ise "Ben, ancak bir insanım. İnsanların öfkelenmesi gibi, ben de öfkelenebilirim. Binâenaleyh hangi adama kötü söylemiş veya lanet etmiş isem, Allah'ım, sen onu o adam için kıyamet günü bir rahmet kıl" Müslim, Birr 95 (4/2010) buyurmuştur.

d) Abdurrahman b. Zeyd şöyle demiştir: Ayetteki, "Alemlere rahmet için" ifadesi, "özellikle mü'minlere rahmet olarak" manasınadır. İmam Ebu'l-Kâsım el-Ensâri de: "Her iki görüş de, aynı manaya râcidir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Allah'ın ayetleri ile Resulünün mucizelerini tefekkür etmeleri durumunda herkes için bir rahmet olduğunu beyan etmiştik. Ama bunlardan yüz çevirip büyüklenene gelince. "O (Kur'ân) bunlara karşı bir körlüktür" (Fussilet, 44)

Mu'tezile'nin İtirazına Cevap

Mu'tezile şöyle demiştir: "Eğer Allahü teâlâ ehl-i sünnetin dediği gibi kâfirin küfrünü isteyip, Hazret-i Peygamber'in sözlerini kabul etmelerini dilemeyip, aksine onların bunu kabul etmemelerini dileyip, onlarda bu hali yaratmış olsaydı, o zaman Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gönderilmesinin onlara bir rahmet değil, bir azab ve bir bela olması gerekirdi. Bu ise, ayetin hilafınadır. Cenâb-ı Hakk'ın önceki ümmetlerin azabını peşin verdiği gibi, kâfirlerin azabını artık peşin vermemesi bakımından, onun risaletinin rahmet olduğu da söylenemez. Çünkü bize göre, onun herkes için rahmet oluşu, aynı bakımdandır. Halbuki sizin kâfirler için rahmet olarak zikrettiğiniz husus, mü'minler için de söz konusudur. Binâenaleyh onun, mü'minler için rahmet olması bakımından, kâfirler içinde rahmet olması gerekir. Hem ehl-i sünnetin, dünya nimeti olarak zikrettikleri şey, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderildikten sonra söz konusu olduğu gibi, gönderilmeden önce de söz konusudur. Hatta onları, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilmezden önceki dünyevî nimetleri daha fazla idi. Çünkü o, peygamber olarak gönderildikten sonra, başlarını keder, korku ve üzüntüler sarmıştır, Hem Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çoğu kâfirlerin ölümüne sebeb olan cihâdı emretmiştir. Binâenaleyh "rahmet" ile bu mananın murad edilmiş olması mümkün değildir,"

Mu'tezile'nin bu görüşüne şöyle cevap veririz: Allah Subhânehû ve Teâlâ Ebu Leheb'in kesinlikle iman etmeyeceğini bilip, iman etmeyeceğini bildirince, artık O'nun ona iman etmesini emretmesi, ilmini cehle, doğru haberini yalana dönüştürecek bir emir olmuş olur ki bu imkansızdır, Dolayısıyla Allah, ona imkansızı emretmiş olur. Buna rağmen Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliği bir rahmet ise, o zaman safirde küfür yaratılmış olduğu halde, onun peygamber olarak gönderilmesi bir rahmettir" denilmesi niçin caiz olmasın? Bir de, kâfirin kudreti, eğer sadece küfre elverişli ise, bu mesele onlar için de bir problemdir. Yok eğer o kudret, her iki zıd sey için (yani iman ve küfür için) elverişli ise, o zaman bir tarafı tercih etmek ve eselsülü sona erdirmek için, mesele Allah'dan olan bir tercih ettirici sebebe varıp dayanır. Bu durumda, aynı ilzam yine söz konusudur. Sonra "kâfirlerden, kökü kazıma azabını erteleme" manasında olmak üzere, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kâfirler için bir rahmet vesilesi olduğunu söylemek niçin caiz olmasın?

Mu'tezile'nin, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in herkes için rahmet oluşu aynı manadadır. Dolayısıyla mü'minler için hangi bakımdan rahmet ise, kâfirler için de aynı bakımdan rahmettir" şeklindeki iddiasına karşı deriz ki: "Ayette, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, aynı bakımdan mı, yoksa farklı iki bakımdan mı rahmet olduğunu gösteren bir izah yoktur. Binâenaleyh senin, bunun tek bakımdan olduğunu iddia etmen, delile dayanmayan bir iddiadır."

Yine Mu'tezile'nin, "Dünya nimetleri kâfirler için, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilmezden önce de söz konusu idi" şeklindeki iddiasına karşı deriz ki: "Evet, fakat Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderildiğinde, mü'minler için bir rahmet olması sebebiyle kafirler için ilahi bir azabın ineceği korkusu meydana gelmişti. Binâenaleyh Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in içlerinde bulunması yüzünden onlardan bu korku savuşunca, bu da kâfirler için bir rahmet olmuş olur.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Melaikeye Üstünlüğü

Alimler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in meleklerden daha üstün olduğu hususunda, bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Çünkü melekler de "âlemler" tâbirine dâhildir. Dolayısıyla ayet gereğince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlar içinde rahmet olması gerekir. Binâenaleyh onun onlardan efdal olması gerekir."

Buna şöyle cevap verilebilir: Bu görüş Cenâb-ı Hakk'ın melekler hakkındaki, "(Melekler) mü'minlerin affedilmesini isterler" (Mü'min, 7) ayeti çelişir. Çünkü bu istiğfar, melekler tarafından, mü'minler için bir rahmettir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "mü'minler"e dâhildir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Hiç şüphesiz Allah ve melekleri o peygambere selâtü selam eylerler" (Ahzâb, 56) ayeti de böyledir.

Meded Allah'dandır

108

Âyetin tefsiri için bak:112

109

Âyetin tefsiri için bak:112

110

Âyetin tefsiri için bak:112

111

Âyetin tefsiri için bak:112

112

"De ki: "Bana ancak, Tanrımızın sadece bir Tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık siz, müslüman oluyor musunuz? Eğer onlar yüzçevirirler, de ki: size, eşit olarak bildirdim. Tehdid edilmekde olduğunuz şey, yakın mı yoksa uzak mı, ben bilemem. Hiç şüphesiz ki 6, sözün açığını da biliyor, gözlemekte olduğunuzu da. Ben bilmem. Belki bu, sizin için bir imtihandır, bir o zaman kadar bir faydalanmadır." (Peygamber şöyle) dedi: "Yarâb sen hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz o Rahmandır ki sizin vasfede geldiklerimize karşı (yegâne) sığınılan O'dur".

Bil ki Allahü teâlâ, kendisinden başka ilâh bulunmadığı hususunda, kâfirlere karşı bahsi geçen tarzda deliler getirip, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i de alemlere rahmet olarak gönderdiğini beyan etmiş, bunun peşinden de onlarla savaşması ve onlarla mücadelesi hususunda, müminler için bir mazeret, kâfirler için de bir uyarma ve inzâr olacak hususları bildirmek üzere "De ki: Bana sadece vahyolunuyor ki Tanrınız, ancak tek Tanrıdır" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Keşşaf Sahibi şöyle der: "Ya hüküm bir şeye, ya da bir şey bir hükme kasredilip tahsis edilir. Bu mesela senin, "Zeyd, ancak ayaktır" veya "Ayakta olan ancak Zeyd'dir" demen gibidir. Bu ayette bu iki misâl bir arada bulunmaktadır. Çünkü (......) ifadesi, fâiliyle beraber "ayakta olan ancak Zeyd'dir" mesabesindedir, (......) buyruğu da, "Zeyd ancak ayaktadır" mesabesindedir. Bu iki cümlenin burada ardarda getirilmesinin hikmeti ve faydası Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yapılan vahyin, Cenâb-ı Hakk'ın birliğini isbata hasredilmiş olduğuna delâlet etmektir. Cenâb-ı Hakkın "Artık siz müslüman oluyor musunuz?" hitabında da bu tarz üzere gelen vahyin, o insanların birliği ve tekliği Allah'a tahsis etmeleri ve O'na eşler nisbet etmekten kurtulmalarını gerektirdiği şeklinde bir mana bulunmaktadır.

Yine bu ayette, Cenâb-ı Hakk'ın birliğinin naklen de isbat edilebileceği hususu bulunmaktadır. Buna göre eğer, (innemâ) şayet hasra delâlet etmiş olsaydı, zaman, "O peygambere tevhidden başka hiçbir şey vahyedilmemiştir denilmesi gerekirdi. Halbuki bunun yanlış olduğu malûmdur" denilirse, biz deriz ki: Bununla nübalağa, yani vahyde aslolanın özellikle tevhid olduğunu bildirme manası kastedilmiştir"

Uyarmada Eşitlik

Cenâb-ı Hakk'ın "Eğer onlar yüzçevirirlerse, de ki: Size, eşit olarak bildirdim" ifadesine gelince, Keşşaf Sahibi yine şöyle demiştir: (Âzene) fiili, "bildi" anlamında olan (ezine) fiilinden nakledilmiştir. A.ncak ne var ki bu ifade, genel olarak "inzâr etme" manasında kullanılır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'a ve Peygamberine karşı harb(e girmiş olduğunuzu) bilin " (Bakara, 279) ayeti de bu manadadır. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: Müfessirler bu hususta şu izahları yapmışlardır:

1) Ebu Müslim şöyle der: "Müsavat ve denklik üzere bildirmek", açıkça harbe davet etmek demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "... hak ve adalet üzere kendilerine (bildir ve ahitlerini) al" (Enfâl, 58) buyurmuştur. Bunun faydası şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş'ten müşrik olan kimselerin savaş konusundaki durumunun, diğer kâfirlerden farklı olduğunu zannetmiş olabilir... Böylece Cenâb-ı Hak o müminlere Kureyş'ten müşrik olanların, bu hususta, tıpkı diğer kafirler gibi olduklarını bildirmiştir."

2) Bu ayetle, "ben size, tevhid ve diğer şeyler hususunda üzerinize vacib olan şeyleri, eşit bir şekilde bildirdim. Tebliğ ve açıklama konusunda aranızda bir ayırım yapmadım. Çünkü ben, muallim ve öğretici olarak gönderildim" manası kastedilmiştir bundan maksat da, onlar "Ey Rabbimiz sen bize bir peygamber gönderseydin biz de senin ayetlerine uyardık" (Taha. 134) dememeleri için her türlü mazereti ortadan kaldırmaktır.

3) olarak açıklayıp ilân ve izhar ederek" manasındadır.

4) Bunun anlamı, "yavaşça" demek olup, "Ben size ilân ettiğim o harb hususunda acele etmiyor, tam aksine sizden İslâm'ın sadır olmasını umarak mühlet verip erteliyorum" manasındadır.

Cenâb-ı Hakk'ın "Tehdid edilmekte olduğumuz şey, yakın mı yoska uzak mı, ben bilemem" buyruğuna gelince, bu hususta da şu iki izah yapılabilir:

a) Bunun manası, "kıyamet günü veya dünya azabına dair, "tehdid edilmekte olduğumuz şey, yakın mı, yoksa uzak mı, ben bilemem" şeklindedir. Daha sonra, Cenâb-ı Hakk'ın "... gerçek va'd olan (kıyamet) yaklaştığı vakit" (Enbiya,96) ayetiyle, bunun neshedildiği söylenmiştir. Yani, "Bu ikisi hususundaki gerçek va'd..." demektir. Fakat ne var ki, böylesi haberlerin neshi caiz değildir.

b) Bununla, "Peygamberin onlara, ilan etmiş olduğu harbin, geciktiği sanılmasın diye, uzak mı yakın mı olduğunu peygamberin bilemediği" kastedilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, Hazret-i Peygamber'e onları daha sonra geleceği vahyedilen, ama zamanını bilemediği bir cihâtla inzâr edip korkutmasını emretmiştir. İşte bundan dolayı da ona, onun yakın mı uzak mı olduğunu bilemediğini söylemesini emretmiştir. Bununla, hem bu sûrenin Mekkî olduğu, hem de cihâd emrinin hicretten sonra geldiği ortaya çıkmış olur.

c) Bunun manası, "Müslümanların, kafirlere üstün geleceklerine dair va'd olundukları şey, kesinlikle gerçekleşecektir. Binâenaleyh ben, bunun ne zaman olacağını bilemesem dahi, o kafirlere mutlaka bu yolla bir zillet ve alçaklığın gelip çatması muhakkak söz konusudur. Bu böyledir, çünkü Allahü teâlâ beni buna muttali kılmamıştır" şeklindedir."

Allah Gizlediğinizi Bilir

Cenâb-ı Hakk'ın "Hiç şüphesiz ki, sözün açığını da o biliyor, gizlemekte olduğunuzu da o biliyor" ifadesine gelince, bununla kastedilen ihlâsı emretmek ve nifakı terketmektir. Çünkü Allahü teâlâ kalblerdekini bilince, insanın iyice ihlaslı olması gerekir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Ben bilmem. Belki bu, sizin için bir imtihandır, bir zamana kadar bir faydalanmadır" ifadesine gelince, bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Bu: "Belki de azabın tehir edilmesi sizin için bir imtihandır" manasındadır.

b) Bu: "Başınıza gelecek azabın vaktinin müphem bırakılması sizin için bir imtihandır. Yani, sizin ne yaptığınız, tevbe edip de küfürden dönecek misiniz dönmeyecek misiniz, bunu görmek için, bu sizi bir sınamadır" demektir.

c) Hasan el-Basri şöyle demiştir: Bunun manası: "Sizin dünyada bulunmanız sizin için bir imtihandır" şeklindedir. Çünkü, "fitne" sınamak ve imtihan etmek demektir."

d) Bu: "siz küfrünüze devam ettiğiniz müddetçe, cihâdın ertelenmesi sizin için bir imtihandır" manasındadır. Çünkü büyük bir zarara götüren şey, bir imtihan olur. O, onların iman etmeleri, böylece de onların dünyada bırakılıvermeleri bir fitne ve imtihan olmayıp, tam aksine bir nimet ve rahmetin izharına vesüe olması muhtemel olduğundan, "Ben bilemem" demiştir.

e) Bundan murad: "Ben bilemem, belki de beyân ettiğim bildirdiğim ve sizi kendisiyle tehdit etiği o şey sizin için bir imtihandır. Çünkü bu, eğer iman etmezseniz, azabının artmasına sebep olur. Zira, peş peşe yapılan açıklamalara rağmen, iman etmekten yüz çeviren kimsenin azabı daha şiddetli olur. Allah, onu dünya ile faydalandırdığında, bu onun aleyhine bir hüccet gibi olur.

Ayetinde Farklı Kıraatler

Cenâb-ı Hakk'ın "(Peygamber şöyle) dedi: "Yarab, sen hak ile hükmet" ifadesine gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) kesre ile yettnilerek Rabbim de..." damme ile (Rabbu'h kum) ism-i tafdil sîğasıyla "Rabbi ahkemu -Benim Rabbim en iyisini hükmedendir" ve "Benim Rabbim muhkem yapmıştır" şekillerinde de okunmuştur.

Bu Ayetin Anlamı

İkinci Mesele

Bu İfadeyle ilgili olarak da şu manalar zikredilmiştir:

a) "Ya Rabbi benimle kavmim arasında hak ile, yani azâb ile hükmet." Buna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sanki, "Ya Rabbi benimle beni yalanlayanların arasını azâb ile aç!" demek istemiştir. Katâde de şöyle der: "Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber'e bu duâ hususunda, peygamberlere uymasını emretmiştir. Çünkü onlar, "Ey Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasında sen hak olanı hükmet" (Araf, 89) diyorlardı. İşte bundan dolayı şüphesiz ki Cenâb-ı Hak, onlara öldürülme ve katledilmeyi yazmış ve reva görmüştür.

b) Bunun manası şudur: "Ya Rabbî hakkı herkese göstermek suretiyle, benimle onların arasanı aç... Hak da, onların aleyhine bana yardım etmendir."

Müsteân Allah'dır

Cenâb-ı Hakk'ın "Bizim Rabbimiz o Rahmandır ki, sizin vasfedegeldiklerinize karşı (yegane) sığınılan O'dur" ifadesine gelince, bu hususta da şu iki izah yapılabilir:

a) "Şirk, küfür ve benim davetime kendisiyle karşı çıktıkları batıl ve yalanlamalarına karşı" demektir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "(Ey Muhammed), bana duâ ederek, "Va Rabbi hak ile hükmet" kafirleri de tehdid ederek, "Bizim Rabbimiz, o Rahmandır kî sizin vasfede geldiklerinize karşı (yegane) sığından O'dur" de" demek istemiştir. Ibn Amr, yâ ile yasıfûn şeklinde okumuştur ki, buna göre mana, "Ey Muhammed, mümin olan ashabına, "Bizim Rabbimiz kâfirlerin batıl olan nitelemelerine karşı, yani onların batıllarını def etmede bize yardım etme konusunda bizim yardımcımızdır" de!" demektir.

b) Onların, kuvvet saltanatın kendileri için olacağını umuyorlardı. Böylece Allahü teâlâ, onların zanlarını yalanladı, umduklarını boşa çıkardık, peygamberine ve müminlere yardımda bulunurken, onlardan da yardımını kesti.

Kadi şöyle der: "Cenâb-ı Hak bu sûreyi, "De ki: Ya Rabbi hak ile hükmet" ifadesiyle bitirmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara tebliğ ve beyanda bulunma hususunda zirveye çıkmış, onlar da ona eziyyet etme ve onu yalanlama hususunda doruk noktaya varmışlardı. Böylece Cenâb-ı Hak (c.c)'ın ona bunu emretmesinin nihai gayesi, onu teselli etmek ve maksadının da, onların maslahatını gözetmek olduğunu bildirmek olmuştur. Binâenaleyh onlar, ille de küfürlerini devam ettirmek isterlerse seninle onlar arasında ya cihâdla veya başkasıyla olan azabı hemencecik vermek, yahutta bunu tehir etmek suretiyle seninle onlar arasında hakla hükmetmesi için, Rabbine dönüp O'na yalvarıp yakarman lâzımdır... Gecikse bile, olacak olan şey, yakın sayılır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, bunu harplerinde söylediğine dair rivayet edilen haber gelince bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlarla savaşma emrini hemen ve acele olarak istemişcesine, Cenâb-ı Hakk'ın ona bu sözü söylemesini emretmiş olduğuna delâlet eder gibidir. Muvaffakiyet Allah'dandır. O'nun salâtı, mahlükatın en hayırlısız olan elçisi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, âlime ve ashabına olsun. Allah onlara selâm etsin, Âmin.