Enbiyâ SûresiKeşşâf Tefsîri

Mekke’de inmiştir. 112 âyettir.

Rahman Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

[665] Bu (ِאس ِ ’daki) Lâm, ya َب َ َ ْ -fiilinin sılasıdır ya da (hisâbu (yaklaştı) اhum şeklinde) hesâbın onlara izafe edilmesini tekit etmek için gelmiştir. Tıpkı, ezife li’l-hayyi rahîluhum (Kervanları kabileye yaklaştı.) sözünde olduğu gibi. Cümlenin aslı, ezife rahîlu’l-hayyi (Kabilenin kervanı yaklaştı) şeklindedir. Son-ra ezife li’l-hayyi’r-rahîlu (Kervan kabileye yaklaştı.) haline gelmiş, sonunda ise ezife li’l-hayyi rahîluhum olmuştur. Sîbeveyhi’nin [v. 180/796] “Tekit maksadıyla zarf-ı müstakarrın ikilenmesi / tekrarlanması babı”nda örnek verdiği; ‘aleyke Zeydun harîsun ‘aleyke (Sana düşkündür Zeyd sana.) ve fî-ke Zeydun râğıbun fî-ke (Sana rağbeti vardır Zeyd’in sana.) cümleleri de bunun gibidir. Arapların lâ eben leke (Babasız kalasıca!) sözü de bu kabildendir. Çünkü buradaki Lâm da izafet anlamını pekiştirmek için gelmiştir. Bu görüş, birincisinden daha gariptir.

[666] Maksat, kıyamet vaktinin yaklaşmış olduğunu haber vermektir. Kıya-met yaklaştığı zaman onda meydana gelecek hesap, sevap, ceza ve benzeri diğer şeyler de yaklaşmış olacaktır. Nitekim َ ْ ُ ا ْ َ ْ بَ ا َ َ ْ -Ve o gerçek vaat yaklaş) وَاtı… [Enbiyâ 21/97]) âyeti de aynı mânayı vermektedir. Şayet “Bu âyetin inişi üze-rinden beş yüz1 yıldan fazla vakit geçtiği halde, hesap nasıl ‘yakın’ olmakla vasıf-landırılmış?” dersen şöyle derim: Hesap, Allah’a göre yakındır. Delili ise “Allah asla vaadinden caymayacağı halde, senden azabı hemen istiyorlar! Oysa senin Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” [Hac 22/47] âyet-i kerimesidir. -Her ne kadar onu karşılama ve gözleme vakti uzasa da- her gelecek olan şey yakındır. Uzak olan şey ise, var olup (bir daha geri dönmeyecek şekil-de) yok olandır. [Evet, Kıyamet yakındır,] çünkü dünyanın bâki kalan ömrü, geçip gidene nispetle daha kısa ve daha azdır. Bunun delili, ahir zamanda geleceği vaat edilen Son Peygamber (s.a.)’in artık gönderilmiş olmasıdır. Nitekim Peygamber Aleyhisselâm: “Ben, kıyametin ilk esintilerinin gelmeye başladığı bir zaman di-liminde gönderildim.” buyurmuştur. [Ebû Nuaym el-Isfehânî, Hilyetü’l-evliyâ, IV, 161]

1 2018’e göre yaklaşık 1400. / ed.

Öncekilerden birinin1 konuşmasında da şöyle bir ifade vardır: “Dünyanın akı-şı tersine döndü, [baş aşağı çevrilen bir] kabın içinde kalan damlacıklar kadar bir ömrü kaldı dünyanın.” [Müslim, “Zühd”, 53] Bir şeyin geride kalan kısmı, eğer büyük kısmına nispetle az ise, -haddizatında çok olsa bile- azlıkla ve mesafe kısalığıyla vasıflandırılmaya lâyıktır.

[667] İbn Abbas’tan [v. 68/688] rivayet edildiğine göre “insanlar”dan mak-sat Müşriklerdir. Bu, var olan bir delil sebebiyle, cins ismin o cinsin bir kısım fertlerine verilmesi kabilindendir. Söz konusu delil ise, bu âyetin hemen pe-şinden Müşriklerin sıfatlarından bahsediliyor olmasıdır. Müşriklerin, (hak-tan) yüz çevirmekle beraber bir de gaflet ile vasıflandırılmalarının mânası şu-dur: Onlar gafildirler, hesaba çekileceklerinden bîhaberdirler. Aslında, iyilik yapana da kötülük işleyene de mutlaka bir karşılık verileceğini kendi akılları da gerekli bulduğu halde akıbetlerinin nice olacağını düşünmüyor, yaptıkları-nın sonucu olarak başlarına nelerin geleceğini bir türlü anlamıyorlardı. Fakat “sopa ile başlarına vurulup”2 gaflet uykusundan uyandırıldıklarında, kendile-rine okunan âyet ve uyarılar vesilesiyle bu gerçeği anladıklarında, bundan yüz çevirdiler, ona kulaklarını kapadılar ve ondan kaçıp uzaklaştılar.

2–3. Âyetlerin Tefsiri

[668] Burada, uyandıranın uyandırmasından ve ikaz edenin ikazından yüz çevirdikleri iyice belirlenmiş olmaktadır. Şöyle ki Allah Teâlâ, onlara öğüdünü zaman zaman yenilemekte, bir âyetin peşinden yeni bir âyet, bir sûrenin peşinden yeni bir sûre göndermekte, böylece kulaklarına hatırlat-ma ve öğüdü tekrar duyurmaktadır ki gerekli dersi çıkarabilsinler. Ancak onların bu âyet ve sûreleri ve bunların içerdiği çeşitli öğütleri ve göz açıcı gerçekleri -ki bunlar en doğru, en ciddi bilgilerdir- dinlemeleri, onların sadece eğlenmelerini, gaflet ve alaylarını artırmaktadır.

[669] Zikirden maksat, Kur’ân-ı Kerim’den nazil olan âyet gruplarıdır. İbn Ebû Able [v. 152/769], [ٍث َ ْ ُ kelimesini, ٍ ْ ذِכْ ِ ifadesinin] mahalline sıfat ol-mak üzere ref ’ ile muhdesun şeklinde okumuştur.1 Yani sahabilerden ‘Utbe b. Gazvân’ın. / ed.2 İzâ kuri‘at lehumu’l-asā ifadesi bir deyim olup “Kişinin, ikaz edilince aklının başına gelip gerçeği an-

laması” anlamında kullanılır. Aslı; inne’l-asā kuri‘at li zi’l-hilmi (Şüphesiz ki asâ akıllı olana vurulur.) şeklindedir. (Tıybî’den)

نَ [670] ُ َ ْ َ ْ ُ ْ ve وَ ُ ُ ُ ُ ً َِ َ ifadeleri, müteradif veya mütedâhil iki hal-

dir.1 [ ً َِ َ kelimesini] ref ’ ile lâhiyetun okuyana göre hal tek olur. Çünkü lâhiyetun

kulûbuhum ifadesi hum zamirinin birinci haberinden sonra ikinci haberidir.[671] el-Lâhiyetu kelimesi umursamadı, ihmal etti, gafil ve habersiz oldu anla-

mındaki lehâ ‘anhu ifadesinden gelmektedir. Yani, sahip oldukları azıcık fetânetle her ne kadar biraz anlıyorlarsa da aslında hiçbir şey anlamamaktadırlar; kalpleriyle düşünmekten ve gerçeği görmekten tam bir gaflet ve umursamazlık içindedirler.

[672] Şayet “et-Tenâcî kökünden gelen en-necvâ (gizli kapaklı konuşma) zaten gizli gizli yapılır. O halde, başında وا َ -fiilinin getiril (gizlice yaptılar) وأmesinin hikmeti nedir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası şudur: Yaptıkları kulisi gizlemekte ileri gittiler. Veya bu işi, yaptıkları kulisi hiç kimsenin anlama-yacağı ve onların kulis yapan kimseler olduğunu bilemeyeceği gizlilikte yaptılar.

ا [673] ُ َ َ َ وا ifadesi اَ َ -nun Vav’ından bedel yapılmış, böylece on’وَاَların, gizli gizli kulis yaptıkları şey yüzünden aşırı bir zulümle damgalandıkla-rı hissettirilmek istenmiştir. Veya bu [ا ُ َ َ َ ifadesi] ekelûni’l-berâğîsu (Yediler اَbeni pireler!) diyenlerin lügati üzere gelmiştir. [ا ُ َ َ َ -ifadesi bu kişileri] zemmet اَmek üzere nasb mahallinde gelmiş de olabilir. Yahut bu, mübtedadır; haberi ise kendisinin önüne geçmiş olan ى َ ْ وا ا َ -ifadesidir ve mâna, hâulâi eserru’n وَاَnecvâ (İşte bunlar kulis yaptı!) şeklindedir; ancak yaptıkları işin zulüm olduğu-nu tescillemek için zamir yerine açık ifade (zalimler) kullanılmıştır.2

[674] “Bu sizin gibi bir insan değil mi?! O halde, göz göre göre kanacak mısınız bu büyüye?!” ifadesi, bütünüyle necvâdan bedel olmak üzere nasb mahallindedir. Yani, aralarında gizli gizli işte bu sözü konuşmuşlardır! Bu ifadenin gizli bir kālû (dediler) fiiline bağlı olması da mümkündür. On-lar Tanrı elçisinin (peygamberin) mutlaka melek olması gerektiğini düşü-nüyorlar, insanlardan peygamberlik iddiasında bulunan ve mucize getiren kimseyi büyücü, gösterdiği mucizeyi de büyü olarak niteliyorlardı. Bundan dolayı inkâr maksadıyla; “Bunun bir büyü olduğunu açıkça gördüğünüz halde, göz göre göre bu büyüye kanacak mısınız!?” demişlerdir.نَ 1 ُ َ ْ َ ْ ُ ْ ve وَ ُ ُ ُ ُ ً َ

ِ َ ifadelerinin ikisi birden ُه ُ َ َ ْ ْ daki zamirden -müteradif- haldir. Ancak’ا ُ وَنَ ُ َ ْ َ ifadesi ُه ُ َ َ ْ ْ ,daki fâ‘il zamirinden’ا ُ ُ ُ ُ ً َ

ِ َ da َن ُ َ ْ َ ’daki zamirden hal yapılırsa o takdirde mü-tedâhil hal olurlar. Mâna, birincisinde “… bunu mutlaka kalpleri gaflet içerisinde, eğlenerek dinlemiş-lerdir.” şeklinde; ikincisinde ise “… bunu mutlaka kalpleri gafletle eğlenerek dinlemişlerdir.” şeklindedir. İlkinde iki ayrı hal, diğerinde ise iç içe tek hal söz konusu olmaktadır. / ed.

2 Aslında, burada ve Furkān 25/4-8 gibi yerlerde, “zalimler”in genel Müşrik kitlesinden ayrılarak özellik-le eleştirildikleri anlaşılmaktadır. Çünkü Müşrikler temelde iki gruptur; genel kitle ve azılı elebaşları. İşte, genel kitleyi kendilerinin ve statükonun çıkarları doğrultusunda manuple etmeye çalışan elebaşları Kur’ân’da “zalimler” diye diğerlerinden ayrılmış olmaktadır. Yani tüm insanlar gaflet içindedir, ancak onları gafletten kurtarmaya çalışan Peygamber’e karşı toplumu kışkırtanlar sadece zalimlerdir. / ed

[675] Şayet “Bunu neden gizlemiş ve gizlemekte ileri gitmiş olabilirler?” dersen şöyle derim: Bu, bir hususu kendi aralarında istişare etmek, Peygamber (s.a.)’in davetini yok etmek talebiyle konuşmak ve onu bu işten alıkoymak için plânlar yapmak kabilinden bir şeydir. Nitekim önemli bir konuda istişare eden-lerin âdeti, düşmanlarını bu istişarelerine ortak etmemek ve imkân ölçüsünde ve güçleri yettiği nispette sırlarını düşmanlarından gizlemeye çalışmaktır. Bu mânada insanlar şöyle demişlerdir: “İhtiyaçlarınızı giderme hususunda gizlilik-ten yardım isteyiniz.” Bu sözün Peygamber (s.a.)’e ait olduğu da söylenmiştir. Onların bu şekilde kulis yapıp sonra Peygamber (s.a.) ve müminlere: “İddia ettiğiniz şey doğru ise o zaman gizlice konuşup kulis yaptığımız şeyi bize haber veriniz.” demiş olmaları da mümkündür.

4. Âyetin Tefsiri

[676] Şayet ى َ ْ وا ا َ ifadesine uygun olarak ya‘lemu’s-sirra [Enbiyâ 21/3] وَاَ(sırları bilir) demesi gerekmez miydi?” dersen şöyle derim: Kavl (söz), ‘âm bir lafız olup hem gizli hem de açık sözleri kapsamına almakta ve kavli bilmek, giz-liyi ve daha fazlasını bilmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu ifade, onların kulislerine muttali oluşu beyan etme bakımından ya‘lemu’s-sirra demekten daha tekitlidir. Nitekim ya‘lemu’s-sirra demek de ya‘lemu sirrahum demekten daha tekitlidir. Sonra Allah Teâlâ bu gerçeği bizâtihî semî’ ve ‘alîm oluşuyla beyan etmiştir. Böyle olunca herhangi bir gizlilik O’na nasıl gizli kalabilir? “Peki, Al-lah Teâlâ Furkān sûresindeki ‘De ki: Onu göklerin ve yerin sırrını bilen (Allah) indirmektedir’ [Furkān 25/6] âyetinde bu ‘tekitli’ ifadeyi kullanmayı neden ter-ketmiş?” dersen şöyle derim: Her yerde böyle tekitli ifade kullanmak vacip de-ğildir. Fakat bir yerde normal hali başka bir yerde tekitli hali kullanılabilir. Ni-tekim sözün üslubunu çeşitlendirmek ve ideal/en üst ile onun altında olanı bir araya getirebilmek için bir yerde güzel geldiği gibi, bir başka yerde daha güzel gelebilir. Kaldı ki, [tefsirini yaptığımız] Enbiyâ sûresindeki âyetin üslubu, Furkān sûresindeki âyetin üslubundan farklıdır. Şu cihetle ki, Enbiyâ sûresindeki âyet-ten önce, onların kulis yaptıkları dile getirilmiştir. Sanki burada “Şüphesiz be-nim Rabbim onların gizlediklerini bilir.” demek istemiş, sır kelimesi yerine kavl kelimesini de mübalağa için kullanmıştır. Furkān sûresinde ise zatını, ‘göklerin ve yerin sırrını bilen’ olarak Kur’ân’ı indirmekle vasıflandırmayı amaçlamıştır. Tıpkı “Bütün gaybleri hakkıyla bilir.” [Mâide 5/110] ve “Göklerde ve yerde zerre kadar bir şey bile O’nun ilmi dışında kalmaz.” [Sebe’ 34/3] âyetlerindeki gibi.

[677] [Âyetin başı] Peygamber (s.a.)’in onlara söylediklerinin aktarımı ola-rak ِّ אلَ رَ ([Peygamber] dedi ki: Benim Rabbim…) şeklinde de okunmuştur.1

5. Âyetin Tefsiri

[678] Onlar ise [karar kılamayıp] “sihirdir.”den “saçma sapan rüyalar”a, ora-dan “uydurulmuş bir kelâm”a, oradan da “bir şairin sözü”ne geçtiler. İşte bâtıl, böyle kararsız; bâtıl ehli de şaşkın ve dönektir, bir tek söz üzere sabit kalamaz.

[679] Ayette, Allah Teâlâ’nın onların sözlerini basamak basamak bozuk-luk seviyelerine indirdiği bildirilmekte de olabilir, yani ikinci söyledikleri birinciden, üçüncüsü ikinciden, dördüncüsü de üçüncüden daha bozuktur.

[680] “Önceki peygamberler (mucizeyle) gönderildiği gibi” ifadesinde-ki teşbihin doğruluğu şu yöndendir: Bu ifade, “önceki peygamberler mu-cizelerle geldiği gibi” anlamındadır. Çünkü “peygamber gönderme” ifade-si mucize getirme anlamını içerir. Nitekim “Muhammed gönderildi.” ile “Muhammed mucize getirdi.” sözü arasında bir fark yoktur.

6. Âyetin Tefsiri

[681] “Şimdi, bunlar mı iman edecek?!” ifadesinde Müşriklerin, peygam-berlerinden küstahça mucize isteyen ve istedikleri olursa inanacaklarına söz ve-ren önceki toplumlardan daha azgın olduklarına dair bir işaret vardır. Önceki toplumlar, istedikleri mucize kendilerine gösterildiğinde sözlerinden dönmüş-ler, Allah da onları helâk etmişti. Yani Biz bu Müşriklere, küstahça istedikleri mucizeleri gösterseydik onlar sözlerinden çok daha fazla dönerlerdi, çok daha!..

7. Âyetin Tefsiri

[682] Allah Müşriklere, ilâhi mesajın ne olduğunu bilen Ehl-i Ki-tap’tan gerçeği soruşturmalarını emretmiştir. Ta ki Allah’tan vahiy alan peygamberlerin birer insan olduğunu, sandıkları gibi melek olmadığı-nı kendilerine öğretsinler. Allah Teâla Müşrikleri Ehl-i Kitab’a yönlen-dirmiştir, çünkü Ehl-i Kitap Peygamber (s.a.)’e düşmanlıkta Müşriklerle beraber hareket ediyorlardı.3 Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 1 Müfessirin, ِّ ْ رَ ُ (De ki: Benim Rabbim…) şeklindeki kıraati esas aldığı anlaşılıyor. / ed2 Yani Tevrat ve İncil’den dolayı vahiy ve nübüvvet kavramına aşina olan Yahudi ve Hıristiyan âlimlerine. / ed.3 Bu, Kur’ân’ın ilk dönem ayetleri için pek geçerli değildir. Müslümanlarla Ehl-i Kitap inanç açısından ilk

zamanlar bir nev-‘i müttefik idi ve bu, ortak devlet ile sonuçlanmıştır. Ancak zamanla Uhud mağlubiye-

“[Mallarınız ve canlarınız konusunda mutlaka deneneceksiniz] ve gerek sizden önce kitap verilenlerden gerekse Müşriklerden pek çok incitici şey işiteceksi-niz…” [Âl-i ‘İmrân 3/186] Dolayısıyla, Ehl-i Kitap Peygamber (s.a.)’e kötülük sayılabilecek hususlarda Müşriklere yalan söyleyecek değillerdi.

8. Âyetin Tefsiri

ret-i Muhammed’den önceki peygamberleri yemek yemeyen kuru bir ceset sahibi kimseler yapmadık. Âyette cins mânası murad edilip “bir çeşit ceset sahibi” anlamı verilmesi için ا ً َ َ tekil kullanılmıştır.

[684] Bu âyet, Müşriklerin “Bu nasıl bir peygamber ki (hem ‘Allah resu-lüyüm’ diyor hem de) yemek yiyor, [çarşı-pazar dolaşıyor?]” [Furkān 25/7] sözlerine bir cevaptır. Şayet “Evet, bahsettiğin gibi Allah, âyetin ilk kısmıyla Müşrikle-rin peygamberin yiyip içen bir insan olmaması gerektiği yönündeki sözlerini reddetmiştir. Peki, ‘O peygamberler ölümsüz de değillerdi.’ ifadesiyle onların hangi sözlerini reddetmektedir?” dersen şöyle derim: Onlar “Peygamber de bizim gibi bir insan; biz nasıl yaşıyorsak o da öyle yaşıyor, biz nasıl ölüyorsak o da öyle ölüyor.” demiş olabilirler. “Peygamberin hiçbir şey yemeyen ve ebe-diyen yaşayan bir melek olması gerekmez miydi?” demiş olmaları da müm-kündür ki bunun sebebi, ya meleklerin ölümsüz olduğuna inanmaları veya onların uzun süre yaşamalarını “ebedilik” olarak isimlendirmelerdir.1

9. Âyetin Tefsiri

عْدَ [685] َ ْ ُ ا ُ َא ْ َ َ (Kendilerine verdiğimiz sözü tuttuk.) ifadesi tıpkı ََאر ْ وَاُ َ ْ َ َ ُ [A‘râf 7/155] ifadesi gibi olup, aslında ا (ettiğimiz vaatte) ve

şeklindedirler.2 Arapların sadakūhumu’l-kıtâle (Savaş (kavmi arasından) و hakkında onlara sadık kaldılar.) ve sadakanî sinne bekrihî (Devesinin yaşı hak-kında bana doğru söyledi.) sözleri de aynı şekildedir. “Dilediklerimiz” sözüyle kastedilen kişiler, müminler ve hayatta kalmasında bir maslahat bulunanlardır.

ti ve kıblenin çevrilmesi ile araları bozulmuş; vatana ihanetler ve kanlı savaşlar yaşanmıştır. Müfessirin atıf yaptığı Âl-i ‘İmrân ayeti işbu ayrışma dönemine aittir. Oysa tefsir edilen Enbiya ayeti bu dönemden çok öncedir. / ed.

1 Burada, fizikî göklerde bedenleriyle basbayağı yaşadığına inanılan İsa Mesih, Hızır, İlyas vb. mübarek insanların aslında ölümsüz olmadıkları, herkes gibi onların da öldüğü ifade edilmektedir. Aşağıda 34. ayette de belirtileceği üzere. / ed

2 Hazf u îsāl kaidesi uygulanmıştır, yani bu harfler hazfedilmiş olmakla birlikte, ‘de’ ve ‘den’ anlamları zımnen düşünülmektedir. / ed.

10. Âyetin Tefsiri

[686] ْ כُ ُ :şan ve şerefiniz” demektir. Nitekim şöyle buyrulmuştur“ ذِכْ“Aslında, o (Kur’ân), hem senin için hem de kavmin için bir şan-şeref vesi-lesidir.” [Zuhruf 43/44] Veya onda sizin için öğüt vardır. Yahut onda; sayesin-de övülmek ve iyi diye anılmak istediğiniz iyi komşuluk, ahde vefa, doğru sözlülük, emâneti eda, cömertlik vb. güzel ahlâklar vardır.

11. Âyetin Tefsiri

[687] “Biz, nice zalim şehri kırıp geçirdik!” Bu, büyük bir öfke ve müt-hiş bir hışım çağrıştırmaktadır. Çünkü kasm kırıp geçirmenin en şiddetlisi olup, organların eklem yerlerini birbirinden koparıp ayıran bir kırıştır. Bu anlam, fasm kelimesinde yoktur. “Şehir” derken orada yaşayan insanları murad etmekte ve bu sebeple onu, zulmetmekle vasıflandırmakta ve “başka bir kavim” buyurmaktadır. Yani anlam, “Bir kavmi helâk ettik, sonra başka bir kavim meydana getirdik.” şeklindedir.

[688] İbn Abbas’tan [v. 68/688] şöyle bir bilgi gelmiştir: “ Helâk edilen şehir Hadūr, onun yerine gelen şehir ise Sehûl’dür. Bunlar Yemen’de iki şehir olup (ince, beyaz) giysiler buralara nispet edilir.” Nitekim Peygam-ber (s.a.)’in Sehûl’e -bir başka rivayete göre Hadûr’a- ait iki parça örtü ile kefenlendiği nakledilmiştir. [Buhârî, “Cenâiz”, 24; Müslim, “Cenâiz”, 45] Allah bu şehir halkına bir peygamber göndermiş, onu öldürmüşlerdir. Allah da Beyt-i Makdis ehline yaptığı gibi onlara Buhtunnasr’ı musallat etmiş, o da onların köklerini kazımıştır. Rivayete göre bu şehir halkı peygamberlerini öldürmek üzere kılıçlarına sarılınca gökten bir münadi “Ey peygamber ka-tilleri!” diye seslenmiş; yaptıklarına pişman olmuşlar ve yanlış yaptıklarını itiraf etmişler. Fakat o vakit pişmanlıkları onlara bir fayda sağlamamıştır. İmdi, ayetin zahirinden helâk edilen şehirlerin çok olduğu anlaşılmaktadır. İbn Abbas [v. 68/688] ise bunun Hadūr olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla İbn Abbas’ın maksadı, Allah’ın bu âyetle murad ettiği şehirlerden birinin de Hadûr olduğunu belirtmek olmalıdır.

12. Âyetin Tefsiri

[689] Azabımızın şiddetini ve sert br şekilde yakalayacağımızı hiç şüphe duymadan, gözleriyle görürcesine yakinen anlayınca, hızla beldelerinden uzak-laşıp gittiler. رכ kökü, binite ayakla vurmak anlamındadır. Nitekim ْ ارْכُِכَ ْ ِ ِ (Ayağını yere vur! [Sād 38/42]) buyrulmaktadır. Azabın öncüsü kendileri-ni yakaladığında binitlerine binip mahmuzlayarak hezimete uğramış vaziyette beldelerinden kaçmış olmaları da mümkündür. Yine, süratle yayan yürümeleri itibariyle ‘binitlerini mahmuzlayarak giden süvariler’e benzetilmiş de olabilirler.

13. Âyetin Tefsiri

[690] Bunun üzerine kendilerine “Mahmuzlamayıııın!” denmiştir. -Bu-rada kīle lehum (Onlara denildi ki:) sözü hazfedilmiştir.- Şayet “Söyleyen kimdir?” dersen şöyle derim: Birtakım melekler olabilir. Veya oradaki mü-minler olabilir. Yahut bunlar, her ne kadar kendilerine böyle bir şey denme-miş olsa bile, bu hitaba lâyık kişiler haline getirilmişlerdir. Yahut bu sözü söyleyen her türlü izzet ve şerefin Rabbi (Allah) olup, dinlerinde kendile-rine faydalı olması için bunu meleklerine işittirmiştir. Veya bu sözü onlara ilham etmiş, onlar da bunu kendi kendilerine söylemişlerdir.

[691] “Konfor içinde yaşatıldığınız yere” konforlu ve refah dolu hayata “dönün.” İtrâf kelimesi, nimet ve refahın insana verdiği rahatlık ve şımarık-lığı ifade eder. “Herhalde sizden (bir şeyler) istenecek” ifadesi, o kimselerle alay etmek ve onları azarlamak içindir. Yani

• Nimetlerinize ve evlerinize dönün, zira yarın başınıza neler geldiği, mallarınıza ve evlerinize ne olduğunda size sorulacak, siz de sorana görüp, bilerek cevap vereceksiniz.

• Veya dönün ve daha önce olduğu şekliyle meclislerinizde yerlerinize oturun da, köle ve hizmetçileriniz ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını size sorsunlar. Bir şeyin yapılması veya yapılmaması hususunda sizin ne arzunuz varsa harfiyen yerine getirilsin; tıpkı konfor içinde olup da kendilerine hizmet edilen kimselere yapıldığı gibi, “Ne yapılmasını istersiniz efendim, paşa gönlünüz ne arzu eder? Ne yapalım, ne yapmayalım?” desinler.

• Veya insanlar sizin yardım derneklerinize gelip karşılaştıkları zor durumlar için sizden yardım talebinde bulunsunlar; önemli önemsiz bütün işlerinde sizinle istişare etsinler, problemlerini sizin teklif ve önerilerinizle çözsünler, serdettiğiniz görüşlerle aydınlansınlar.

• Yahut büyük bir arzuyla size gelen heyetler sizden talepte bulunsunlar, avuçlarınızın ‘bulut’larından yağmur dilensinler, ellerinize sarılıp gerçekte sizde bulunmayan iyiliklerden gafletle faydalanmak istesinler. Bunun sebebi ya onların cömert kimseler olup insanlara gösteriş yapmak ve övgüye nail olmak maksadıyla mallarını harcamalarıdır. Veya cimri olmalarıdır, alay üstüne alay, azarlama üstüne azarlama olması için onlara böyle söylenmiştir.

14. Âyetin Tefsiri

14. “Vay başımıza gelenler! Gerçekten zalimmişiz!..” diyorlardı.

15. Âyetin Tefsiri

ne kadar devam ederdi.כَ [692] ْ ِ (bu), “Vay başımıza gelenler!” ifadesine işaret etmektedir.

Çünkü bu bir çığırıştır. Sanki ‘Çığırışları işbu çığırış olmuştur’ denilmiştir. Da‘vâ çağırış anlamındadır. Nitekim Allah şöyle buyurur: ِأن ْ ُ ا َ ْ دَ ُ

ِ وآَ א ِ رَبِّ ا ُ ’!Dualarının sonu ‘Hamdolsun Âlemlerin Rabbi Allah’a) اşeklindedir. [Yunus 10/10]). “Peki, bu çığrışmaları niçin çağırış olarak isim-lendirilmiştir?” dersen şöyle derim: [Başına bela gelip de] velvele yapan kişi, adeta veyli çağırmakta, Allah da “Ey veyl gel artık! Tam senin vaktin!..” buyurmaktadır. َכ ْ ِ ya isim olarak merfû‘ veya haber olarak mansubtur;

ْ ُ ا َ ْ kelimesi de aynı şekildedir.1 دَ

[693] ٍ َ biçilmiş ot demektir. Yani onları biçilmiş ot gibi yaptık. Allah Teâlâ, köklerinden sökülüp yok edilmeleri bakımından onları bi-çilmiş ota benzetmektedir. Nitekim “Onları kül gibi yaptık.” anlamında ce‘alnâhum ramâden dersin. Aslında ْ ُ َא ْ َ َ kelimesindeki mansub zamir mübteda, peşinden gelen iki mansub kelime de onun iki haberidir. Fakat başa fiili gelince mef‘ûl olmak üzere hepsini nasbetmektedir. Şayet “ üç mef‘ûlü birden nasıl nasbedebilmiştir?” dersen şöyle derim: Son iki mef‘ûl ( א ا ً ) tek mef‘ûl hükmündedir. Çünkü ce‘altuhû hulven hâmidan (Ben onu mayhoş, tatlı yaptım.) sözün, “Ben onu acı tatlı iki tadı da içinde barındırıcı kıldım” anlamındadır. Âyetteki ifadenin anlamı da böyledir; Biz onları biçilmiş ot ve sönüp gitmiş ocak vasıflarını cem edici kıldık, demektir.

16. Âyetin Tefsiri

ve ا .kelimelerinin i‘râbdaki yeri bu anlamlara göre değişmektedir. / ed (çığırışları) د

[694] Biz şu yükseltilmiş tavanı, şu konulmuş beşiği ve onlar arasında bulunup çeşit çeşit güzelliklerle ve sanat incelikleriyle dolu olan varlıkları zalimlerin, tavanlarını, döşeklerini, süslerini - püslerini oyun eğlence için yaptıkları gibi iş olsun diye yapmadık. Biz bunları ancak kulların tefekkür edip ibret almasına, düşünüp istidlal etmesine vesile olacak dinî faydalar ve rabbânî hikmetlerle yarattık. Ayrıca bunlarda kullar için sayılamayacak kadar fayda, çetelesi tutulamayacak kadar destek bulunmaktadır.

17. Âyetin Tefsiri

[695] Allah Teâlâ, oyun eğlence edinmeyi bırakmayı ve fiillerimde abes diye bir şeyin olmamasını gerektiren sebebi ‘hikmetin bunu engelleyici olu-şu’ ile açıklamaktadır. Böyle bir hikmet olmasaydı, dilediğim takdirde onla-rı oyun eğlence edinebilirdim, çünkü Benim her şeye gücüm yeter.

[696] “Onu kendi katımızdan edinirdik.” sözü “katımızdan bir rızık” [Kasas 28/57] ifadesi gibidir, ‘kudretimiz cihetiyle’ demektir. Lehvin Yemen dilinde çocuk anlamına geldiği de kadın anlamında olduğu da söylenmiştir. Yine, “katımızdan” ifadesinin, Mesih ve Üzeyir’in Allah’ın çocuğu olduğu düşüncesini reddetmek üzere, “İnsanlardan değil de, meleklerden (edinir-dik.)” anlamında olduğu da söylenmiştir.

18. Âyetin Tefsiri

[697] ْ َ (Aksine) kelimesi, Allah’ın bir şeyi oyun eğlence edinmekten yüce, ve zatı itibariyle bundan münezzeh olduğunu haber vermektedir. Adeta şöyle buyurmaktadır: “Biz bir şeyi oyun eğlence edinmekten pak ve uzağız. Bilakis hikmetimizin ve kötü olan şeylerden müstağni oluşumuzun gereği olarak Bi-zim âdetimiz, oyunu bırakıp ciddiyetle davranmak ve bâtılı hak ile yok etmek-tir. Bu sebeple, bâtılın iptalini, mahv ve yok oluşunu tasvir etmek üzere kazf ve demğ kelimelerini isti‘âre olarak kullanmıştır. Buna göre hak adeta taş gibi son derece katı ve sert bir cisim olmakta; Allah onu içi boş yumuşak bir şeyin üzerine indirerek onun beynini parçalamaktadır. Sonra; “Allah hakkında caiz olmayan, O’nun hikmetine yaraşmayan şeyleri O’na yakıştırmanızdan dolayı yazıklar olsun size!” buyurmaktadır. ُ َ ْ َ َ kelimesi nasb ile ُ َ َ ْ َ َ şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşta şu beyitteki gibi bir zayıflık vardır:

Benî Temim’e bırakacağım yerimi - yurdumuVe Hicaz’a gideceğim… Orada istirahat ederim.

20. Âyetin Tefsiri

lar olduğunu beyan etmektir. Allah katındaki şereflerinden dolayı ve bütün mahlûkattan daha üstün ve şerefli olduklarını açıklamak maksadıyla, temsil yoluyla kralların yakınındaki gözde kimseler mevkiine konulmuşlardır. Şa-yet “İstihsâr sıygası bıkıp usanmada mübalağa ifade eder. Oysa melekleri vasıflandırmada daha beliğ olan, onlarda en küçük bir bıkkınlık bile olma-dığını söylemektir.” dersen şöyle derim: İstihsâr meleklerin yaptığı işlerin, son derece bıkıp usanmayı gerektiren işler olduğunu göstermektedir. Böylece, yaptıkları işlerde asla bıkıp usanmamakla bu ağır ibadetleri yapmaya en lâyık varlıklar olmaktadırlar. Meleklerin tesbihi bütün vakitlerde kesintisiz devam etmektedir. Hiçbir fetret veya meşguliyet onları bu tesbihten alıkoyamaz.

21. Âyetin Tefsiri

-Em-i munkatı‘a olup bel e anlamındadır; kendisinden ön (?Yoksa) امَ [699]cesini bir kenara bırakıp kendisinden sonrasının yadırgandığını ifade eder. Ya-dırganan ise onların yeryüzünde yaşayanlar arasından ‘ölüleri diriltecek’ birtakım tanrılar edinmeleridir. Hayatım üzerine ant içerim ki gerçekleşmesi mümkün olmayan en büyük şey, kendileri ölü olan şeylerin ölüleri diriltecek olmasıdır! Şayet “Ölüleri diriltecek ilâhlar edinmeyi Müşriklere isnad edip sonra bunun doğru bir şey olmadığını söylemek nasıl mümkün olabilir? Onlar, ilâhlarının böyle bir şey yapabileceğini iddia etmiyorlardı ki! Onlar böyle bir iddiadan son derece uzak oldukları halde onlara böyle bir suç nasıl izafe edilebilir? Şu da var ki “Aslında, onlara ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, kesinlikle, ‘Allah’ derler.” [Lokman 31/25] ayetinde belirtildiği üzere Allah’ın göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu ikrar ettikleri ve ‘Allah’ın ilk yaratılış dâhil bütün her şeye kadir olduğunu söyledikleri halde yeniden dirilişi inkâr ediyorlar ve “Şu çürü-yüp un-ufak olmuş kemikleri kim diriltebilir?!” [YâSîn 36/78] diyorlardı. İkinci bir kadîm varlığın muhâl olması gibi, ölüleri yeniden diriltmeyi, her şeye kadir olan Allah’ın kudreti dışında muhal bir şey olarak görüyorlardı. Böyle olmakla birlikte, nasıl olur da, kudretle vasıflandırılmaları asla mümkün olmayan can-sız varlıkların ölüleri dirilteceğini iddia etmiş olabilirler?” dersen şöyle derim:

Durum senin bahsettiğin gibidir. Fakat onların putlarına ilâhlık vasfı vermele-ri, onların putlarında ölüleri diriltme kudretinin de olduğunu iddia etmelerini gerektirir. Çünkü ilâh ismini alma hakkına ancak her şeye gücü yeten bir var-lık sahip olabilir. Ölüleri diriltmek de güç yetirilmesi gerekli şeyler arasında-dır. Dolayısıyla, bu ifadede Müşriklerle alay etme, onları azarlama ve onların cahilliklerini ortaya koyma anlamı bulunmaktadır. Yine bu ifade, onların Al-lah’ın kudretinden uzak gördükleri şeyin aslında uzak olmadığını, bu konuda kendilerinin yanılgı içinde olduklarını hissettirmektedir. Çünkü bir varlığın ilâh olduğu kesinleşince, artık onun varlıkları hem yoktan yaratmaya hem de öldükten sonra diriltmeye de kadir olduğu kesinleşir.

رَْضِ [700] ْ َ ا ِ (yerden) ifadesi, bir kişinin Mekkeli veya Medineli olma-sı murad edilerek min Mekke ( Mekke’den) veya mine’l-medîne ( Medine’den) denmesi gibidir. Putların yere nispet edilmesi, Müşriklerin taptığı o putların yerde olduklarını bildirmektedir. Çünkü iki çeşit ‘ilah’ vardır; yer tanrıları, gök tanrıları. Cariye hadisi bu kabildendir. Peygamber (s.a.) ona “Senin Rabbin nerede?” diye sorduğunda, göğe işaret etmiş; Peygamber (s.a.) de “O mümin-dir.” Buyurmuştur. [Müslim, “Mesâcid”, 33; Ebû Dâvûd, “Eymân ve’n-nüzûr”, 19] Çünkü Peygamber (s.a.) onun bu hareketinin, göğün Allah’ın mekânı olduğunu söy-lemek değil, ilâh diye tapılan yerdeki putları nefyetmek olduğunu anlamıştı. “Yerden” ifadesiyle, ilâhların yer cinsinden olduğu murad edilmiş de olabilir. Çünkü onların bazıları taştan, bazıları da değişik madenlerden yontuluyordu.1 Şayet “ ْ ُ (onlar) zamirinin kullanılmasında bir incelik olmalı.” dersen şöyle derim: Bundaki incelik özel bir mâna ifade etmesidir. Adeta şöyle denmektedir: Yeniden diriltmeye yalnızca kendileri güç yetirebilen ilâhlar mı edindiler!?

[701] Hasan-i Basrî [v. 110/728; َون ُِ ْ ُ kelimesini] yenşurûne şeklinde oku-

muştur. İki okuyuş da aynı anlamdadır; “Allah ölüleri diriltti.” anlamında enşerallāhu’l-mevtâ dendiği gibi neşerallāhu’l-mevtâ da denebilir.

22. Âyetin Tefsiri

[702] ٌ َ ِ -ile vasıflandırılmıştır; tıpkı âlihetun ğay اِ ,kelimesi (ilahlar) آrullāh (Allah’tan başka ilâhlar) denilmiş olma ihtimaline göre ile vasıf-landırılacağı gibi. Şayet “Allāh lafzının âliheden bedel olarak ref‘ konu-munda olduğunu söylemekten seni alıkoyan nedir?” dersen şöyle derim: Kullanıldığı cümle olumlu olduğu takdirde Lev, İn konumunda olur. 1 Taştan mamul putlara vesen (ç. evsân), taş dışındaki ahşap, tunç, bronz vb. maddelerden mamul putlara

ise sanem (ç. asnâm) denmektedir. Putperestlik el-veseniyye adıyla anılır / ed.

Bedel ise ancak olumsuz cümlede caizdir. ََכ اَ َ ْ ٌ اِ ا َ ْ اَ כُ ْ ِ ْ ِ َ ْ َ َ -Hiçbi) وَriniz (kavminizin o sırada çıkardığı bağırtılardan dolayı) geri bakmasın. Karın hariç... [Hûd 11/81]) âyetinde olduğu gibi. Çünkü tam genel mânalı ifadele-rin [mâ fi’d-dâri illâ Zeydun gibi] ‘olumsuz’ olması sahih olurken, [kâne fi’d-dâri illâ Zeyden gibi] ‘olumlu’ olması sahih değildir. Mâna şöyledir: “Göklerin ve yerin işlerini, onları yaratan tek ilâhın dışında çeşitli ilâhlar üstlenseydi ve idare etmeye çalışsaydı, ikisinin düzeni de kesinlikle bozulup giderdi.” Bu ifadede iki hususa delâlet vardır: Birincisi, göklerin ve yerin yöneticisinin tek olması gerektiği; ikincisi ise ُ ا ifadesinden hareketle, bu tek yöneticinin sadece اِ Allah olması gerektiğidir. “Peki, bu iki husus neden gerekmektedir?” dersen şöyle derim: Biliyoruz ki aralarındaki yenişme gayreti, birbirini reddetme, birinin söylediğine diğerinin karşı çıkması gibi problemler yüzünden, iki hü-kümdarın birlikte yönetmeye çalıştığı bir toplumun düzeni bozulur. Amr b. Sa‘îd el-Eşdak1 [v. 70/690] öldürüldüğünde Abdülmelik b. Mervan [v. 86/705] şöyle demişti: “Onun öldürülmesi benim gibi birinin kanının dökülmesin-den bana daha ağır gelmiştir. Fakat bir gelinle gerdeğe iki damat giremez!”2

[703] Ayette ne denilmek istendiği açıktır. ( İsbât-ı Vâcib delillerinden) temânu‘ metoduna gelince, Kelâmcıların bu çerçevede farklı görüş ve açıkla-maları olmuştur. Bir de şu var ki, bu (göklerde ve yerde meydana gelen) fiiller, sübut ve istikrar kazanabilmek (yani gerçekleşip, kararlı bir şekilde devam edebilmek) için malum özelliklere sahip Zat’ın varlığına muhtaçtırlar.

23. Âyetin Tefsiri

mezler; millet korku ve saygısından bunlara yönetimleri esnasında yapıp et-tiklerinden, getirip götürdüklerinden sorgu sual etmez. Oysa hükümdarlar da hata edebilir, ayakları sürçebilir ve envâiçeşit bozuk icraatlar sergileyebilirler. Bu böyle olduğuna göre Hükümdarlar Hükümdarı, Efendiler Efendisi, insanların yaratıcısı ve rızık vericisi olan Allah, yaptıklarından sorumlu tutulmamaya el-bette daha lâyıktır. Üstelik akıllar şunu kesinlikle bilir ve kabul eder ki Allah’ın her işi hikmetin bir gereği olarak yapılmıştır; Allah’ın hata yapması ve kötü işlerle uğraşması mümkün değildir. “Fakat onlar” yaptıklarından “sorumludur-lar;” çünkü kuldurlar, köledirler, hata doludurlar.3 Bu sebeple yaptıkları her bir iş için “Niçin böyle yaptın?” denmeye son derece lâyıktırlar.ق 1 .ağzını doldura doldura konuşan gür sesli hatip anlamındadır. / ed ا2 Mot-a-mot: Dişi bir deveyi döllemek için iki damızlık deve olmaz. / ed.3 “Onlar”dan maksadın, Hıristiyan ve Müşriklerce ‘ilah’laştırılan İsa Mesih, melekler vb. varlıklar olduğu

anlaşılmaktadır. / ed.

24. Âyetin Tefsiri

[705] Allah Teâlâ, Müşriklerin durumunun fecaatini ve küfürlerinin büyüklüğünü göstermek üzere “Yoksa O’ndan başka tanrılar mı edinmiş-ler?!” ifadesini tekrarlamıştır. Yani siz Allah’ın ortağı olduğunu söylüyor-sunuz. Öyleyse ister akıl ister vahiy yönünden bu iddianızın doğruluğuna delil getirin. Ama siz öncekilerin kitaplarından hangisini bulursanız bulun, orada Allah’ın birliğinden, O’nun ortaklardan münezzeh olduğundan ve insanların buna inanmaya çağrıldığından, yine orada Allah’a şirk koşmanın yasaklandığından ve şirk koşanların azapla tehdit edildiğinden bahsedildi-ğini göreceksiniz. Yani Allah’ın birliğinin; ortağı olmadığının belirtilmesi anlamında bana vahiy geldiği gibi bütün peygamberlere de gelmiştir. O, benimle birlikte olanlara yani ümmetime ve benden öncekilere yani önceki peygamberlerin ümmetlerine bir zikirdir; verilen bir öğüttür.

[706] [ ْ َ ْ َ ُ وَذِכْ َِ َ ْ َ ُ ifadesindeki] zikr kelimeleri tenvinli olarak da ذِכْ

okunmuştur. Buna göre ْ َ ’ler zikr masdarıyla mansub mef‘ûl olur. Tıpkı ٌאم ْ أوَْ إِא ً ِ َ ٍ َ َ ْ َ مٍ ذِي ْ َ ِ (Ya da -kendisi aç olduğu halde- doyurmaktır akrabası olan yetimi. [Beled 90/14-15]) âyeti[ndeki א ً ِ َ kelimesinin ٌאم ْ [masdarıyla mansub mef‘ûl olması إِgibi. Zaten aslolan budur. İzafet ise masdarın mef‘ûle izafeti kabilindendir. Tıp-kı َن ُ

ِ ْ َ َ ْ ِ ِ َ َ ِ ْ َ ْ ِ ْ ُ رْضِ وَ َْ َ ا ِ أدَْ ومُ ِ ا َِ ُ ( Rumlar [Farslara] yenildiler;

Arz’ın [Araplara] en yakın yerinde... Ama bu yenilgilerinden sonra, birkaç yıl içinde galip gelecekler. [Rûm 30/2-3]) âyeti[nde َ رَْضِ kelimesinin أدَْ ْ ْ .kelimesine izafeti] gibi ا َ َِ َ ve ِ

ْ َ ْ َ ifadeleri, izafet Min’i ile min ma‘iye ve min kablî (benim yanım-dakileri ve benden öncekileri) şeklinde okunmuştur. Aslında edatının başında harf-i cer gelmesi gariptir, ama buradaki mazeret onun da kabl, ba‘d, ‘inde, ledün ve benzerleri gibi zarf olmasıdır, benzerlerinin önüne geldiği gibi burada onun da önüne min gelmiştir. Yine, [ ْ َ ْ َ ُ َ وَذِכْ

ِ َ ْ َ ُ ا ذِכْ َ ifadesi zikr kelimesinin tenvini ve me-nin hazfiyle] hâzâ zikrun ma‘iye ve zikrun kablî şeklinde de okunmuştur. Adeta şöyle denmiş olmaktadır: Bilakis bütün kötülüklerin ve bozgunculukların aslı onların yanındadır ki o da cehalet, ilimsizlik ve hak ile bâtılı ayıramamaktır. Haktan bu sebeple yüz çevirmişlerdir; böyle bir inkâr bu yüzden meydana gelmiştir.

[707] Sebeple sonuç arasına tekid konması kabilinden, ّ -merfu ola اrak el-hakku şeklinde de okunmuştur; mâna şöyledir: Bunların cehalet sebe-biyle yüz çevirmeleri gerçektir, boş bir iddia değildir. Mansūb ّ -kelime اsinin bu anlamda olması da caizdir; tıpkı hâzâ ‘abdullāh el-hakka le’l-bâtıle (Bu gerçekten Abdullah’tır, bâtıl olarak değil.) sözünde olduğu gibi.

25. Âyetin Tefsiri

[708] Yûhâ (vahyediliyor) ve nûhî (biz vahyediyoruz) iki meşhur kıraattir. Bu âyet, tevhidle ilgili kendinden önce geçen âyetlerin doğruluğunu onaylamaktadır.

27. Âyetin Tefsiri

Allah’ın kızlarıdır.” diyorlardı. Bu âyetle Allah, zatını bundan tenzih etmiş, sonra da onların kul olduklarını haber vermiştir. Kulluk ise Allah’ın çocuğu olmaya aykırı bir durumdur. Melekler ancak, başkalarında olmayıp sadece kendilerinde olan sıfat ve özellikler sebebiyle diğer varlıklardan faziletli, bana yakın ve katımda değerli varlıklardır. Bu sebeple onları benim çocuklarım zannedenler aldanmışlardır. Ben böyle bir şeyden son derece yüceyim. Âyet-teki َن ُ َ כْ ُ (değerli) kelimesi [aynı anlamda] ن ُ ّ כَ ُ şeklinde de okunmuştur.

[710] ُ َ ُ ِ ْ َ َ ifadesi zamme ile lâ yesbukūnehû şeklinde de okunmuş-tur. Bu kelime “onunla yarıştım ve onu geçtim - geçerim” anlamındaki sâbektuhû fe-sebektuhû - esbukuhû köklerinden gelmekte olup, mâna şöyle-dir: “ Melekler Allah’ın sözüne uyarlar, O söylemeden bir şey söylemezler, sözleri Allah’ın sözünün önüne geçmez.” ِل ْ َ ْ א ِ (söz) ifadesiyle, kelimenin başındaki Lâm-ı tarif izafet için kullanılmak suretiyle (sözleriyle) an-lamı murad edilmiştir. Yani sözleriyle Allah’ın sözünün önüne geçmezler. Senin, sebaktu bi-ferasî ferasehû (Atımla onun atını geçtim.) sözünde ol-duğu gibi. Nitekim sözleri Allah’ın sözüne tâbidir, aynı şekilde amelleri de Allah’ın emrine bağlıdır; kendilerine emredilmedikçe hiçbir şey yapmazlar.

28. Âyetin Tefsiri

[711] Yaptıkları ve yapmadıkları, öne aldıkları ve geri bıraktıkları her şey Allah’ın murakabesi ve gözetimi altındadır; ona göre kendilerine karşılık verecektir. Bu gerçeği çok iyi bildikleri için, kendilerini kontrol altında tutmakta, hallerini dikkatle takip etmekte ve vakitlerini (güzel işlerle doldurup) ihya etmektedirler. Hal ve hareketlerini kontrol altın-da tutmalarının bir gereği olarak da, ancak Allah’ın razı olduğu ve şefaat edilmeye ehil kimselere -sevabının artırılması bakımından- şefaat ederler.

Ayrıca, Allah’a saygılarından dolayı çok dikkatlidirler. En küçük bir işareti ve alameti bile dikkate alır, dört gözle takip ederler; büyük bir korku ve dikkatli bir bekleyiş üzere bulunurlar, Allah’ın azabından yana asla güvende olmazlar. Rivayete göre miraç gecesinde Peygamber (s.a.) Cebrâil’i Allah korkusundan dolayı eskimiş ince bir örtü gibi perişan bir halde görmüştür.

29. Âyetin Tefsiri

[712] Allah Teâlâ melekleri ‘kendisi açısından değerli’ olmakla vasıflan-dırıp, katındaki yakınlıklarını bildirdikten, onları överek kendilerine yüce fiiller ve hoşnut olacağı ameller nispet ettikten sonra, birdenbire, içlerinde şirk koşacak olanları şiddetli bir tehditle uyarmakta ve onları cehennem azabından sakındırmaktadır. Bu, farz-ı muhal ve temsil kabilinden bir ifa-dedir, çünkü meleklerin her şeyini eksiksiz bilen Allah, onlardan böyle bir şeyin sadır olmayacağını çok iyi bilmektedir. Nitekim [peygamberler hakkında-ki] “Şirk koşsalardı, yapageldikleri şeyler boşa giderdi!” [En‘âm 6/88] âyetinde de aynı durum söz konusudur. Bununla Allah’ın maksadı, şirkin ne kadar çirkin bir şey olduğunu göstermek ve tevhidin şanını yüceltmektir.

30. Âyetin Tefsiri

[713] َ َ ْ َ א .ifadesi Vav’sız olarak e-lem yera şeklinde de okunmuştur اوََ ً ْ رَkelimesi de Tâ’nın fethasıyla ratekan şeklinde okunmuştur. İki okuyuşla da ke-lime halk (yaratık) ve nakd (bozuk) kelimeleri gibi mef‘ûl anlamındadır, yani gökler ve yer bitiştirilmiş idi. Şayet “Ratkan kelimesinin mertûkateyni (iki biti-şik) anlamında kullanılması doğrudur. Çünkü o, masdardır. O halde ratekan okuyuşununu durumu nedir?” dersen şöyle derim: Ratekan okuyuşu, kânetâ şey’en ratekan (O ikisi bitişik bir şeydi.) şeklinde mevsūfu takrir içindir. Mâna şöyledir: Gök yerle yapışık haldeydi, aralarında uzay boşluğu yoktu. Veya gök-ler kendi içinde birbirine yapışıktı, yerler de aynı şekilde birbirine yapışıktı, ara-larında bir açıklık, boşluk yoktu; Allah onların arasını ayırdı. Âyetin şu anlamda olduğu da söylenmiştir: “Biz gökleri ve yeri”, birbirine bitişik iken ve aralarında bir boşluk yokken yağmurla ve bitkilerle “ayırdık.” Âyette [tesniye olarak] kânetâ (o ikisi) denmiş, [çoğul olarak] künne (onlar) denmemiştir, çünkü maksat [iki top-luluk, yani] gökler topluluğu ve yerler topluluğudur. Arapların, “iki deve toplu-luğu” anlamındaki likāhâni sevdâvâni sözlerinde olduğu gibi; açıkça zikredilen likāhâni isminde yapılan şey, âyette kânetâ zamirinde yapılmıştır.

[714] Şayet “Bu insanlar göklerin ve yerin bitişik olduğunu ne zaman gör-düler ki bunun doğruluğunu ikrar edebilsinler?” dersen şöyle derim: Bu iki türlü izah edilebilir. Birincisi; bu bilgi mucize olan Kur’ân’da yer almaktadır, dolayısıyla, gözle görülmüş, tanık olunmuş gibi kesinlik arzeden bir bilgi ko-numundadır. İkincisi; göklerle yerin bitişik olduğunu ve sonradan birbirinden ayrıldıklarını akıl ile düşünüp anlamak mümkündür. Ancak bunların bitişik olmalarıyla ilgili değil de birbirlerinden ayrılmalarıyla ilgili açıklama yapacak bir varlık geerkmektedir ki bu da Kadîm olan Yüce Allah’tır.

َא [715] ْ َ َ (yarattık) fiili ya bir veya iki mef‘ûl alır; bir mef‘ûl aldığını dü-şünürsek mâna “Biz bütün canlıları sudan yarattık.” şeklinde olur. Tıpkı “Allah bütün canlıları sudan yaratmıştır.” [Nûr 24/45] âyetinde olduğu gibi. Mânanın, canlıların suya olan aşırı ihtiyaçları, arzuları ve susuzluğa dayanamamaları sebe-biyle sanki onları sudan yaratmış gibiyiz, şeklinde olması da mümkündür. Tıp-kı “İnsan aceleci yaratılmıştır.” [Enbiyâ 21/37] âyetinde olduğu gibi. َא ْ َ َ ’nın iki mef‘ûl aldığını düşünürsek o takdirde de mâna şöyle olur: Biz her canlıyı içinde mutlaka suyun bulunduğu bir sebep ile meydana getirdik; canlıların yaratılma-sında su mutlaka vardır. Buradaki Min, Peygamber (s.a.)’in mâ ene min dedin ve la’d-dedü minnî (Benim oyun-eğlenceyle, oyun-eğlencenin de benimle işi yok-tur. [Buhārî, el-Edebü’l-müfred, I, 274, no: 785]) hadisinde geçen Min anlamındadır. ٍّ (canlı) kelimesi ikinci mef‘ûl olmak üzere hayyen şeklinde de okunmuştur ki

bu durumda zarf lâğv (işlevsiz) olur.

31. Âyetin Tefsiri

[716] ْ ِ ِ َِ َ ifadesi kerâhete en temîde bi-him (onları (sarsar diye) انَْ

sarsmasını istemediğimiz için) veya li-en lâ temîde bi-him (onları sarsma-ması için) anlamındadır. İkinci ihtimale göre Lâm (li) ve Lâ hazfedilmiştir. Karışıklık olmadığında Lâ’yı hazfetmek caizdir. Ancak َ َ ْ َ َ ِ (bilmemesi için..) [Hadîd 57/29] âyetinde olduğu üzere karışıklık olacağında Lâ zikredi-lir. Bu Kûfelilerin görüşüdür.

[717] Fecc geniş yol demektir. Şayet “Ficâc kelimesinde sıfat anlamı vardır. Öyleyse niçin א ً א ِ ً ُ ُ א ْ ِ ا ُכُ ْ َ ِ (…ki geniş yollara girip dolaşasınız... [Nûh 71/20]) âyetinde olduğu gibi sübülen kelimesinden sonra getirilmedi de burada ً ُ ُ א ً א َ

ِ şeklinde öne alındı?” dersen şöyle derim: Burada kelime sıfat olarak öne alınmış değildir; fakat hal yapılmıştır. Tıpkı şu beyitte olduğu gibi:

Azze’ye ait, insanda yalnızlık hissi uyandıran çok eski bir kalıntı var1

Şayet “Mâna bakımından ikisi arasındaki fark nedir?” dersen şöyle de-rim: א ً א ِ ً ُ ُ ifadesinde, Allah’ın yerde ‘geniş yollar’ yaptığı bildirilmek-tedir. ً ُ ُ א ً א َ ِ (yol olarak geniş açıklıklar) ifadesinde ise Allah’ın o yolları işbu sıfat üzere yarattığı bildirilmektedir. Buna göre, oradaki [Nûh 20’deki] mübhemlik burada beyan edilmiş olmaktadır.

32. Âyetin Tefsiri

[718] “Korunmuş” ifadesi, Allah Teâlâ’nın kudretiyle gökyüzünü tutup onun yerin üstüne düşmesini ve yerin sarsılmasını engelleyerek veya şihablar vasıtasıyla şeytanların, gökyüzü sakinleri olan melekleri dinlemelerine mani olarak korumasıdır. “Göğün âyetlerinden” maksat; Allah’ın Güneş, Ay, yıl-dızlar, bunların doğru bir hesaba ve hayretengiz bir tertibe göre hareketleri, doğuşları ve batışları ile göğe yerleştirdiği deliller ve ibretlerdir. Bunlar son derece büyük hikmete ve apaçık kudrete delâlet ederler. Bu âyetlerden yüz çevirenin, aklını bu delilleri düşünmeye yönlendirmeyenin, bu delillerden ibret almayanın, Allah’ın şanının yüceliğine bunları delil tanımayanın cehale-tinden daha büyük cehalet var mıdır? Ki Allah, bütün bu varlıkları yoktan var eden, onları yöneten, onları esrarengiz bir şekilde ortaya koyan, onları ma-hiyetini ancak kudreti yüce ve ilmi sonsuz olanın bileceği şekilde yerli yerine yerleştirendir. א َ ِ َא ْ اٰ َ (âyetlerinden) ifadesi müfred olarak א (âyetinden) آşeklinde de okunmuş, cinse delâlet etme bakımından müfredle yetinilmiştir. Aslında, onlar gökten kendilerine gelen Güneş ve Ay’ın ışığıyla aydınlanmak, yıldızlarıyla yönlerini bulmak, yağmuruyla yerin dirilmesi ve hayvanların ya-şaması gibi dünyevi faydaları çok iyi biliyorlardı. Bütün bunlar Yaratıcı’nın varlığına apaçık delil iken, onlar yine de bunlardan “yüz çeviriyorlardı.”

33. Âyetin Tefsiri

kelimesindeki tenvin, muzāfun ileyhin yerini tutmakta olup كلُ [719]küllühüm (hepsi) anlamındadır. Yani hepsi “bir yörüngede yüzmektedir.” نَ ُ َ ْ َ (yüzmektedir) fiilindeki zamir Güneş’e ve Ay’a aittir. Güneş ve Ay’dan murat ise her gece ve gündüz doğan gök cisimlerinin cinsidir. Doğuş yerle-rinin çokluğundan dolayı çoğul yapılmışlardır. Şemsin şumûs, kamerin de akmâr olarak coğul yapılmasının sebebi de budur. Yoksa şems de, kamer de bir tanedir. Güneş ve Ay’a râci zamirin akıllılar için kullanılan zamir olması, akıllı varlıkların bir fiili olan yüzmek ile vasıflandırılmalarından ötürüdür. 1 Burada hal olan mûhişen kelimesi, zilhâl olan talelun kelimesinden önce gelmiştir.

Şayet “َن ُ َ ْ َ َכٍ َ -cümlesinin mahalli nedir?” dersen şöyle derim: Gü כُ neş ve Ay’dan hal olmak üzere mansubtur. Şayet “Bu cümle, öncesinde geçen gece ve gündüzden ayrı tutulup niçin sadece Güneş ve Ay’dan hal olarak man-sub oldu?” dersen şöyle derim: Bu senin, bahsettiğin kişilerden sadece biri-ni ilgilendiren bir sıfat zikrettiğinde “Ben Zeyd’i ve Hind’i dekolte gördüm.” ve benzeri bir şey söylemen gibidir. [Dekolte, Zeyd’in değil Hind’in halidir.] ُ َ א ْ َ وَوًَ َ ِ א بَ ُ ْ َ אقَ وَ ْ (Ona İshak’ı -ve fazladan Yakub’u- hibe ettik. [Enbiyâ 21/72]) إِâyetinde de aynı durum sözkonusudur. Veya bir başlangıç cümlesi olmasından dolayı bu cümlenin i‘râbda mahalli yoktur. Şayet “Güneş ve Ay’dan her birine ait özel bir yörünge olduğu halde hepsinin tek yörüngede döndüğü nasıl söyle-nebilir?” dersen şöyle derim: Bu Arapların kesâhumu’l-emîru hulleten ve kallede-hum seyfen (Emîr onlara hil‘at giydirdi ve onlara kılıç kuşandırdı.) sözü gibidir. Bu ifade, “Her birine hil‘at giydirdi, kılıç kuşandırdı.” veya “Bu iki cins eşyayı her birine giydirdi.” demektir. Görüldüğü üzere burada, sözü kısa tutmak için, cinse delâlet eden bir kelimeyle yetinilmiştir. Zira maksat cinse delâlet etmektir.

34. Âyetin Tefsiri

[720] Müşrikler, Peygamber (s.a.)’in öleceğini ve onun ölümüyle alay ede-ceklerini düşünüyorlardı. Allah Teâlâ dünyada hiçbir insanı ebedî kılmayacağını beyan ederek Hazret-i Peygamber’le alay etmelerinin önüne geçmiş oldu. Sen de, onlar da ölümlüdür; Allah hepinizi ölecek şekilde yaratmıştır. Durum böyle olun-ca, sen öleceksin de onlar baki mi kalacaklar!? Şairin şu sözü de bu mânadadır:

Bizimle şamata yapanlara “Aklınızı başınıza alın!” de.Onların başına da gelecek; bizim başımıza ne geldiyse!..

35. Âyetin Tefsiri

[721] “Sizleri deniyoruz.” Yani Biz sizi bir yandan sabredilmesi gereken be-lalarla bir yandan şükredilmesi gereken nimetlerle imtihan ediyoruz. Sonuçta dönüşünüz Bize olacak ve size sabrınıza ve şükrünüze göre karşılık vereceğiz. Allah Teâlâ, insanların amellerini henüz meydana gelmeden bildiği halde, yap-tığı bu işi ibtilâ (imtihan) olarak isimlendirdi. Çünkü bu, imtihan suretinde gerçekleşen bir durumdur. ً َ ْ ِ (sınamak için) kelimesi, aynı kökten olmamakla birlikte ْ כُ ُ ْ َ .fiilini tekid eden bir masdardır (sizleri sınıyoruz) وَ

36. Âyetin Tefsiri

[722] Birini anmak (zikr) iyilikle de olabilir kötülükle de. Eğer bağlam ve durum bunlardan birine açıkça delâlet ediyorsa ifade mutlak bırakılır, takyid edilmez. Birisine, “Falan kişinin seni andığını duydum.” demen gibi. Anan kişi dostsa övgüdür, düşmansa yergidir. Nitekim “İbrahim denilen bir gencin bun-ları (putları) diline doladığını duymuştuk.” [Enbiyâ 21/60] ve “Tanrılarınızı dili-ne dolayan bu mu?!” [Enbiyâ 21/36] âyetlerinde de aynı durum sözkonusudur. Mâna şöyledir: Müşrikler, bütün gayretleriyle kendilerini putlarını anmaya, öy-lece anılmaları hiç de gerekmediği halde, putlarının şefaatçi ve şahit olacaklarını söylemeye adamışlardı. Herhangi birinin o putları bunun dışında kötü bir va-sıfla anması hiç hoşlarına gitmiyordu. Ama iş Allah’ı anmaya ve gerekli olduğu üzere O’nun tekliğinden bahsetmeye gelince, bunu inkâr ediyorlar, asla tasdik etmiyorlardı. Dolayısıyla, onlar alay edilmeye senden daha lâyıktırlar; çünkü sen hak taraftarı, onlar ise bâtıl taraftarlarıdır. “Aslında Rahman’ın zikrini inkâr ediyorlar!” ifadesinin mânası onların “Biz Müseylime’den başka Rahman tanı-mayız” ve “ Rahman da ne?! [ Rahman, Rahman deyip duruyorsun! Biz sadece Allah’tan anlarız!] Biz hiç senin bize emrettiğine secde eder miyiz?” [Furkān 25/60] sözlerin-de yer almaktadır. “ Rahman’ın zikri”nden muradın, “Kur’ân’dan sana indirilen âyetler” olduğu da söylenmiştir. Cümle, hal konumunda olup mâna şöyledir: Onlar, Allah’ı inkâr etmek suretiyle tam da alay edilecek bir halde bulunuyor-larken kalkmış seninle alay ediyorlar!

37. Âyetin Tefsiri

[723] Müşrikler, Allah’ın azabının çarçabuk gelmesini ve gerçeği öğrenip ikrara [insanı] mecbur bırakan mucizelerinin hemen gösterilmesini istiyorlar ve “(alaylı bir tavırla) “Ne zamanmış bu vaat?” diyorlardı.” Bu âyetle Allah, onları böyle acele etmekten nehyetmekte ve sakındırmaktadır. Öncelikle insa-nı fıtratı gereği son derece aceleci olması yüzünden yermekte, sonra da onları böyle davranmaktan nehyedip sakındırmaktadır. Sanki şöyle demiş olmaktadır: Acele etmeniz sizden beklenmedik bir durum değildir. Çünkü siz böyle bir özellikte yaratıldınız, bu sizin tabiatınız ve seciyenizdir. İbn Abbas’ın (r.a.) şöyle dediği nakledilir: “İnsan ile Âdem (a.s.) murat edilmiştir. Üflenen ruh onun sadrına ulaşınca henüz tüm vücuduna tam yerleşmeden ayağa kalkmak istedi.”

Yine rivayete göre ruh Âdem’in gözüne ulaşınca hemen cennetin meyveleri-ne bakmaya başlamış. Karnına ulaşınca yemek yemek istemiş. Yine denildi ki: Allah Âdem’i Cuma günü günün sonunda Güneş batmadan önce yaratmıştı, Güneş batmadan bu işi bitireyim diye de acele etmişti. İbn Abbas (r.a.)’dan diğer bir nakle göre bu kişi Nadr b. el-Hâris’tir. Açık olan, bundan insan cinsi-nin kastedilmiş olmasıdır. ‘Acel kelimesinin Hımyer dilinde çamur anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu mânada onlardan bir şair şöyle demiştir:

Hurma su ile çamurun arasından biter.

Ama doğruluğunu Allah bilir.[724] Şayet “Allah, ‘İnsan aceleci yaratılmıştır.’ [Enbiyâ 21/37] ve ‘Çok

acelecidir insanoğlu!’ [İsra 17/11] beyanlarına rağmen niçin onları acele dav-ranmaktan nehyetti? Bu, güç yetirilemeyecek bir şeyin teklif edilmesi kabi-linden değil midir?” dersen şöyle derim: Bu durum, Allah’ın insana şehvet yükleyip onu kontrolü altında tutmasını emretmesi gibidir. Çünkü Allah insana şehvetini engelleyebilecek ve aceleciliği terkedebilecek bir kudret vermiştir. Âyetteki אن َ ْ ِ اْ َ ِ ُ (İnsan yaratılmıştır.) ifadesi haleka’l-insâne (İnsanı yaratmıştır.) şeklinde de okunmuştur.

38. Âyetin Tefsiri

38. “Doğru söylüyorsanız, ne zamanmış bu vaat?” diyorlar.

39. Âyetin Tefsiri

mayacakları ve kimseden yardım alamayacakları zamanı bilselerdi!.. [725] ْ َ (şayet) edatının cevabı mahzuftur; َ (zaman) kelimesi ise

ُ َ ْ َ (biliyor) fiilinin mef‘ûlüdür. Mâna şöyledir: Şayet onlar “Ne zamanmış bu vaat!” sözleriyle öğrenmek istedikleri o vaktin, Ateş’in kendilerini önle-rinden ve arkalarından tümüyle kuşatacağı, onu kendilerinden uzaklaştıra-mayacakları ve kendilerine yardım edebilecek bir yardımcı bulamayacakları çok şiddetli ve zor bir vakit olduğunu bilselerdi, bu şekilde inkâr ve alay etmezler, hiç böyle azapta acele etmezlerdi. Fakat bu vaktin nasıl bir vakit olduğunu bilmemeleri, onlara o zor vakti kolaymış gibi göstermiştir.

[726] ُ َ ْ َ (biliyor) fiilinin mef‘ûl almamış olması da caizdir ki o zaman mâna şöyle olur: Gerekli bilgiye sahip olsalardı ve cahil olmasalardı Allah’ın aza-bını böyle çarçabuk istemezlerdi. Bu durumda, َ (zaman) kelimesi gizli bir fi-ille mansub olur, yani yüzlerini [ve sırtlarını] Ateş’ten koruyamayacakları ve [kimse-den yardım alamayacakları] zaman, bâtıl üzere olduklarını bilecekler ve bu husustaki büyük cehaletleri ortadan kalkacaktır. Evet, kendilerini Ateş’ten koruyamayacak-lar; bilakis Ateş onlara birdenbire gelecek ve onları dört bir yandan kuşatacaktır.

40. Âyetin Tefsiri

[727] Tartışmada mağlup olana mebhût denilir. Nitekim kelime şu ayet-te de bu anlamda kullanılmıştır., “Apışıp kalmıştı inkârcı nankör!..” [Bakara 2/258] yani İbrahim (a.s.) o kâfir Nemrud’a galip gelmişti.

[728] A‘meş [v. 148/765] fiilleri müzekker olarak ye’tîhim (onlara gelecek) ve fe-yebhetuhum (onları şaşkına çevirecek) şeklinde okumuştur. Buna göre, fiillerin zamiri va‘d veya hîn (zaman) kelimelerine döner. Şayet “Bu kıraate göre א َ onu) رَدgeri çevirmeye) kelimesindeki müennes zamir nereye döner?” dersen şöyle de-rim: Nâra (ateş) veya va‘de döner, çünkü va‘d da onlara vaat edilen ateş anlamın-dadır. Yahut va’din ‘idet veya mev‘idet şeklinde tevil edilmesine göre böyle (müen-nes) olmuştur. Veya hîne (zaman) kelimesine döner; çünkü sâ‘at anlamındadır. Ya da bağteten (ansızın) kelimesine döner. Müennes zamirin, birinci kıraate (fiillerin müennes okuyuşlarına) göre sâ‘at kelimesine dönebileceği de söylenmiştir. A‘meş ً َ ْ َ (ansızın) kelimesini Gayın’ın fethasıyla beğateten şeklinde okumuştur.

[729] “Ne de kendilerine mühlet verilecektir” ifadesi, Allah’ın onlara süre ve mühlet tanıdığını; düşünüp ders çıkartacakları vakti kendilerine ge-niş geniş verdiğini haber vermektedir. Yani bunca mühlet verildikten sonra bir daha mühlet verilmeyecektir!

41. Âyetin Tefsiri

[730] Allah Teâlâ burada Peygamber (s.a.)’i, inkârcıların kendisiyle alay etmelerine karşılık teselli etmektedir. Bu vesileyle, önceki peygamberlerde onun için güzel bir örnek olduğunu; alay ettikleri şey önceki peygamberler-le dalga geçenlerin başına geldiği gibi, kendisiyle dalga geçenlerin başına da alay ettikleri şeyin geleceğini haber vermektedir.

42. Âyetin Tefsiri

[731] “ Rahman’dan” yani “O’nun azabından ve cezalandırmasından.” Onlar, Allah’ın azabından korkmak bir tarafa, O’nu anmaktan bile yüz çe-virmekte, O’nu akıllarına bile getirmemektedirler ki Allah’ın korumasıyla rızıklandırıldıklarında koruyanın kim olduğunu bilebilsinler de O’ndan sormaya elverişli hale gelebilsinler. Maksat şudur: Allah Teâlâ Peygamber (s.a.)’e, koruyanın kim olduğunu onlara sormasını emretmiş, sonra da bun-ların kendilerini koruyan Allah’ın zikrinden bile yüz çevirmeleri sebebiyle böyle bir soruya lâyık olmadıklarını beyan buyurmuştur.

43. Âyetin Tefsiri

[732] Allah Teâlâ َْام (yoksa) edatıyla bir önceki âyetteki (bilakis) anla-mından öteye geçmiş ve “Yoksa bunların, bizim engelleme ve korumamızı geçip kendilerini azaptan koruyacak tanrıları mı varmış?!” buyurmuştur. Sonra da kendine yardım edemeyen, kendini azaptan koruyamayan ve Al-lah’tan bir yardım ve yakınlık da görmeyen birinin, bir başkasına yardım edemeyeceğini ve onu azaptan koruyamayacağını beyan etmiştir.

44. Âyetin Tefsiri

[733] Sonra şöyle demiştir: Şu an içinde bulundukları azaptan korun-ma hali ancak Bizim katımızdandır. Biz onları helâk etmek istediğimizde onları Bizim elimizden kurtaracak hiç kimse yoktur. Onları ve geçmiş ata-larını korumamız ise ancak kendilerini dünya hayatından istifade ettirmek ve onlara mühlet tanımak içindir. Nitekim onların dışındaki kâfirleri de yaşatmış ve onlara mühlet vermiştik; ömürleri “kendilerine uzun gelmişti”, içinde bulundukları rahatlık ve refah günleri uzayıp gitmişti. Öyle ki, bu halin ebediyen böyle devam edeceğini, asla mağlup olmayacaklarını ve bu ömür ve güven elbisesinin üzerlerinden hiç çıkarılmayacağını sanmışlardı. Hâlbuki bu boş bir arzu ve yalancı bir ömürdü.

[734] “Ama görmüyorlar mı ki Biz” Müslümanları o yerlere yönlendirip kâfir ahalisi üzerine onları galip kılmak ve oraları dârulislâma döndürmek suretiyle kâfirlerin topraklarını ve dârulharp olan yerleri çevresinden pey-derpey eksiltiyoruz?! Şayet “َرَْض ْ ِ ا אْ َ (Topraklarının üzerine yürüyoruz.) ifadesinin kullanılmasındaki fayda nedir?” dersen şöyle derim: Burada Al-lah’ın Müslümanlar eliyle yaptıklarının bir tasviri yapılmaktadır. Çünkü Müslüman askerler ve seriyyeler Müşriklerin beldelerine doğru gazaya çıkı-yorlar, orada savaşıp galip geliyorlar, elde ettikleri topraklar sebebiyle de o beldeleri çevrelerinden eksiltiyorlardı.

46. Âyetin Tefsiri

ُ ا [735] َ ْ َ -ifadesi Tâ ve Yâ ile “Sen sağır (.Sağırlar işitmezler) وَ lara işittiremezsin.” ve “ Peygamber (s.a.) sağırlara işittiremez.” mealinde َو

ُ ا ِ ْ ُ ve ا ُ ِ ْ ُ ُ ا şeklinde; ayrıca, usmi‘adan وَ َ ْ ُ -Sağırla) وَ ra işittirilemez.) şeklinde okunmuştur. Şayet Sağırlar uyaran kimsenin çağ-rısını işitmedikleri gibi müjdeleyen kişinin çağrısını da işitmezler. O halde nasıl َرُون َ ْ ُ א denebilir ki?” dersen şöyle (Uyarıldıkları zaman [işitmezler.]) إِذا derim: ا’daki Lâm, bu uyarılanlara işaret etmektedir ve uyarılan herkesi değil malum kişileri ifade etmektedir. Aslında ibare “Uyarıldıklarında işit-mezler.” şeklindedir. Bu ‘sağır’lar ( ّ ] normalde açıkça söylenmeyip (ا ون diye] zamirle ifade edilmeleri gerekirken, uyarıldıklarında tamamen sağır davrandıklarına ve kulaklarını tıkadıklarına delâlet etmesi için [Bu ‘sa-ğır’lar diye] açıkça söylenmişlerdir. Böylece, “Onlar uyarıcı âyetler karşısında sağır davranma hususunda bu cür’et ve cesarettedirler.” denmek istenmiştir.

[736] “Onlara” bu uyarıldıkları (azaptan) en ufak bir şey “dokunuverse” he-men itaat eder, boyun eğerler ve duymazdan gelip yüz çevirdikleri zaman kendile-rine zulmetmiş olduklarını itiraf ederler. Mess ve nefh kelimelerinde üç mübalağa vardır: (i-ii) Mess (dokunma) kökü de, nefh kökü de azlık ve küçüklük ifade eder. Nitekim nefahathu’d-dâbbetu (Hayvan tırnağının ucuyla hafifçe dokundu.) denir ki basit bir dürtmedir; nefahahû bi-‘atıyyetin (Ona küçük bir hediye verdi.) denir. (iii) Nefhatun binâ-i merre içindir [olayın bir defa olduğunu ifade eder].

47. Âyetin Tefsiri

[737] Âyette “teraziler”, mübalağa ifade etmesi için ا sıfatıyla vasıf-landırılmıştır; teraziler adeta bizzat adaletmiş gibi. Veya muzāf hazfedilmiş olup mâna; “adaletli [teraziler]” şeklindedir.

[738] ِ َ א ِ ْ ا مِ ْ َِ terkibindeki Lâm, ci’tuhû li-hamsi leyâlin halevne mi-

ne’ş-şehr (Onun yanına ayın beşinci gecesi gittim.) ifadesindeki gibidir. Nâbiğa’nın [v. 604m.] şu beyti de buna delildir:

Sevgilinin kaybolan izlerini araştırdım ve onu altı yıl sonra tanıyabildim; ki bu yıl yedincidir

[739] Bu Lâm’ın li-ehli yevmi’l-kıyâmeti takdirinde olduğu da söylen-miştir. Yani “Kıyamet günü ehli için…”

[740] Şayet “Terazilerin konmasından kasıt nedir?” dersen şöyle derim: Bu konuda iki görüş vardır: (i) Doğru, dürüst ve âdil bir hesabın olacağını, amellere adalet ve insafla karşılık verileceğini, Allah’ın kullarına zerre kadar zul-metmeyeceğini göstermektir. Bu anlamı, tartılacak eşyaları tartmak için insan-ların terazi koymasını örnek göstererek ifade etmiştir. (ii) Allah Teâlâ gerçek mânada teraziler kurar ve onlarla amelleri tartar. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] rivayet edildiğine göre “O, iki kefesi ve bir dili olan bir terazidir.” Yine rivayete göre Dâvûd (a.s.) Rabbinden kendisine ‘terazi’yi göstermesini istemiş ve onu gördüğünde de bayılmış. Bir müddet sonra ayılmış ve “Ya Rab! Bunun kefesini kim iyiliklerle doldurabilir ki?” demiş. Allah Teâlâ “Ey Dâvûd! Ben kulumdan razı olduğumda onu bir hurma ile dahi doldururum.” buyurmuş.

[741] Şayet “Ameller nasıl tartılacak? Çünkü onlar arazdır.” dersen şöyle derim: Bu konuda iki görüş vardır: birincisine göre amellerin yazılı olduğu sayfalar, defterler tartılır. İkincisine göre ise iyilik kefesine beyaz ve parlak, kö-tülük kefesine de siyah ve karanlık cevherler konur [o şekilde tartılır]. َכَאن tam fiil kabul edilerek ٍ َ אلُ ْ ِ (tane kadar bir şey olursa) şeklinde de okunmuştur. Tıpkı “Borçlunun eli darda ise…” [Bakara 2/280] âyetinde olduğu gibi. [א َ ِ َא ْ َ اَifadesini] İbn Abbas [v. 68/688] ve Mücâhid [v. 103/721] א ِ א ْ َ -şeklinde okumuş آtur. Bu durumda fiil ityân kökünden müfâ‘ale babında olur ve “karşılık verme, mükâfatlandırma” anlamına gelir. Zira insanlar O’nun huzuruna amelleriyle gelirler; O da onlara bunların karşılığını verir. Humeyd [v. 130/747-48] sevâb kö-künden esebnâ bi-hâ (O amellere karşılık veririz.) şeklinde okumuştur. Übeyy [v. 33/654] kıraatinde ci’nâ bi-hâ (Onu getiririz.) şeklindedir. אل ْ ِ kelimesi َ ’ye izafe edildiği için ona işaret eden zamir müennes gelmiştir. Tıpkı zehebet ba‘du esābi‘ihî (Parmaklarının biri gitti.) ifadesinde olduğu gibi.

49. Âyetin Tefsiri

[742] O ikisine “furkānı” yani Tevrat’ı ışık olarak ve müttakîler için öğüt olarak “verdik.” Yani o bizzat ışık ve öğüttür. Mâna şöyle de olabilir: Onlara Tevrat’ın içindeki şer‘î kaideleri ve nasihatları ışık ve öğüt olarak verdik.

İbn Abbas’ın [v. 68/688] furkānı hakkın batıldan ayrılması (feth) olarak tefsir ettiği nakledilmiştir. Nitekim ِאن ْ ُ ْ مَ ا ْ َ (Furkān günü… [Enfâl 8/41]) âyetin-de de bu mânadadır. Dahhâk [v. 105/723], furkāndan kastın denizin yarılma-sı olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Kâ‘b [el-Kurazī; v. 108/726] ise “şüp-helerden kurtuluş” olarak tefsir etmiştir. İbn Abbas [v. 68/688] Vav olmadan sadece zıyâ’en şeklinde okumuştur. O zaman bu kelime furkānın hâli olur.

[743] Zikr “öğüt” demektir. Veya “dinleri ve maslahatları (dünyevî faydala-rı) hususunda ihtiyaç duydukları şeyler” demektir. Ya da “şeref” anlamındadır.

[744] َ ِ sıfat olmak üzere mahallen mecrur, müttakîleri methetmek اiçin mansūb veya yine methetmek için ref‘ mahallindedir.

50. Âyetin Tefsiri

[745] Mübârek zikirden kasıt Kur’ân’dır; bereketi ise faydalarının çoklu-ğu ve hayırlarının bolluğudur.

53. Âyetin Tefsiri

şöyle buyurmuştur: “Şayet onlarda bir olgunluk görürseniz, mallarını ken-dilerine verin.” [Nisâ 4/6] [Ruşdehû kelimesi] raşedehû şeklinde de okunmuştur. Rüşd - raşed kelimeleri ‘udm ve ‘adem gibidir. Rüşdün İbrahim’e izafe edil-mesi, onun İbrahim gibi bir zatın olgunluğu olarak çok değerli bir olgunluk olduğunu bildirmek içindir.

[747] “Daha önce” ifadesi “Mûsâ ve Hârûn (a.s.)’dan önce” mânasında-dır. “Allah’ın onu bilmesi”nin mânası şudur: Allah, İbrahim’in harika halleri-ni, şaşırtıcı sırlarını ve onun üzerinde bulunan razı olduğu ve övdüğü sıfatları biliyordu ki sonunda onu dostluğuna ve has kulu olmaya ehil hâle getirdi. Bu ifade, hayırlı bir insan için söylenen “Ben falanı bilirim.” sözüne benzer. Bu sözünle, o kişinin pek çok güzel vasfı taşıdığını anlatmak istersin.

א ya إِذْ [748] ه veya آ .kelimesine yahut mahzuf bir kelimeye bağlıdır ر[Üçüncü ihtimale göre] anlam şöyledir: Şimdi onun rüşd ile (olgunlukla) hare-ket ettiği vakitlerden özellikle şu vakti hatırla!

[749] İbrahim (a.s.)’ın “Şu heykeller de neyin nesi?!” sözü, olayı bil-mezden gelme ve ondan habersizmiş gibi davranmadır. Bunu da kavminin heykellere tâzimde bulunduğunu ve yücelttiğini bildiği halde onları tahkir etmek ve şereflerini küçük düşürmek için yapmıştır.

[750] Allah ن אכ kelimesi için mef‘ûl getirmemiş; geçişli olan bu keli-meyi geçişsiz bir kelime gibi kabul etmiştir. Tıpkı fâ‘ilûne’l-‘ukûfe le-hâ (On-lar için el-pençe divan durma işini yapıyorlar.) ya da vâkıfûne le-hâ (Onlar için duruyorlar.) der gibi. Şayet “ ُ َ َאمٍ ْ َ أَ َ نَ ُ כُ ْ َ (Putlarının başından ayrılmayan bir topluluk… [A‘râf 7/138]) âyetinde olduğu gibi, ‘aleyhâ ‘âkifûn deseydi olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: Kelimeyi geçişli yapmayı murâd etseydi kendi sılası olan ile geçişli yapardı.1

[751] Taklitçilik ve bir sözü delilsiz-kanıtsız kabul etmek ne kadar kötü ve çirkin bir şeydir! Şeytanın taklitçilere kurduğu tuzak ne büyüktür! O bunları yavaş yavaş heykellere tapınma ve onların önünde yüzünü toprağa sürme hususunda atalarını taklide sürüklüyor; bunlar da doğru yolda olduklarına inanıyor ve mez-heplerini müdafaa için gayret gösteriyorlar; hak ehline karşı bâtıl dâvalarını sa-vunuyorlar. Taklitçilere kötülük olarak ‘putperestlerin kendi içlerinden çıkması’ yeter.

54. Âyetin Tefsiri

cüklerindendir. Zira fiilin bir cüz’ü hükmündeki zamire atıf yapmak im-kânsızdır. Bunun benzeri َ כَ ا ُ َ وزَوْ ْ أ כُ ْ -Sen ve eşin birlikte Cen) اُnet’te oturun. [Bakara 2/35]) ayetidir.

[753] Burada, taklit edenlerin de edilenlerin de dalâlete düştüğünü kast etmektedir. Bu, azıcık aklı olan kimseye gizli kalmaz. Çünkü bu iki grup, içinde bulundukları hâlin sapıklık olmadığı konusunda delilsiz bir şeye da-yanıyor, hatta nefislerinin arzusuna ve şeytana uyuyorlar.

55. Âyetin Tefsiri

[754] İbrahim (a.s.)’ın onlara sapıklık içinde olduklarını söylemesine şa-şırdılar. Bu sözü şaka ve oyun için söylediğini, ciddi söylemediğini zannettiler ve “Bu söylediğin ciddi ve gerçek mi yoksa oyun ve şaka mı?” dediler.

1 Dolayısıyla kelimedeki Lâm geçişlilik için değil beyan içindir; ن אכ (başından ayrılmadığınız) ifadesi mübalağa için kayıtsız bırakılmıştır. / çev.

56. Âyetin Tefsiri

[755] “Onları O yaratmıştır” ifadesindeki zamirle ya gökler ve yer ya da heykeller kastedilmiştir. Ancak heykellerin kastedilmesi, Müşriklerin dalâlette olduğunu bildirme hususunda daha tesirli ve onlara karşı delil getirme yönüy-le daha sağlamdır. Hazret-i İbrahim’in bu duruma “şahitlik etmesi”, sözünün doğruluğuna delil getirmesi ve bu şahitliği ile [her şeyin Rabbinin Allah olduğu] ger-çeğini ispat etmesidir. Tıpkı dâvaların mahkemede şahitlikle ispat edilmesi gibi. Adeta şöyle demektedir: Dâvalar nasıl delillerle açıklığa kavuşuyorsa, ben de bunu öyle açıklıyor ve ona delil getiriyorum. Çünkü ben sizin gibi değilim; de-lille ispat edemeyebileceğim [ancak vahyen bilinebilecek] şeyler söylüyorum. Tıpkı sizin tuttuğunuz yolun doğruluğuna delil getiremediğiniz ve atalarınızı o yol üzere bulduğunuzu söylemekten başka bir şey bulamadığınız gibi!

58. Âyetin Tefsiri

[756] Mu‘âz b. Cebel [v. 17/638, ِ َא kelimesini] ِ א ِ şeklinde okumuştur. ا َ ُ kelimesi de ا ْ َ َ َ (siz dönüp gittiğinizde) anlamında ا ْ َ َ şeklinde okunmuştur. “Onlar da arkalarını dönüp gittiler.” [Sāffât 37/90] âyeti de bu okuyuşu güçlendirmektedir. Şayet “Bâ ile Tâ arasında ne fark var?” der-sen şöyle derim: Bâ asıldır, Tâ ise yerine bedel olarak başka harflerin gele-bildiği Vav’dan bedeldir. Tâ’da fazla bir mâna da vardır ki o da şaşırmadır. Sanki tuzağın kendi eliyle kolayca kurulup uygulandığına şaşırmaktadır. Çünkü böyle bir şey zorluğu sebebiyle imkânsız görünebilir. Hayatım üzerine ant içerim ki böyle bir şey her zaman zordur! Özellikle de Nem-rut zamanında, üstelik iyice azıtmış, büyüklenmiş, iktidarı güçlenmiş ve inandığı dine yardım etmek için çok istekli bulunuyor iken. Lâkin:

Allah bir şeyin düğümünü çözdüğünde, kolaylaşır.

[757] Rivayete göre bir bayram günü Âzer İbrahim’le beraber yola çıkmış. Kavmiyle birlikte önce putların bulunduğu eve gelip içeri girmişler; putlara secde etmişler. Yanlarında getirdikleri yemek-leri putların önüne koyarak, “Biz dönünceye kadar ilâhlar yemekle-rimizi bereketlendirir” demişler ve gitmişler. Orada bir tek İbrahim kalmış… Putlara bakmış, 70 tane imişler ve sıra sıra dizili imişler.

Kapıya doğru dönük büyük bir put daha varmış. Bu, altından olup göz-lerinde geceleyin parlayan iki mücevher varmış. Elindeki balta ile hepsini kırmış, sadece büyük putu bırakmış ve baltayı onun boynuna asmış.

[758] Katâde’den [v. 117/735] gelen bir rivayete göre İbrahim [a.s.; 57. âyet-teki sözünü] kavmine duyurmadan gizlice söylemiştir. Başka bir rivayete göre de onun bu sözünü bir adam işitmiş.

اذًا [759] َ ُ kelimesi “kırmak, tam dibinden kesmek, paramparça et-mek” anlamına gelen ّ َ kökündendir; kesre ve fetha ile [cizâzen - cezâzen] اokunmuştur. Yine, cezîzin çoğulu olarak cezezen ve cüzzenin çoğulu olarak cüzezen şeklinde de okunmuştur.

[760] Büyük putu bırakmasının sebebi şu idi: Bu olayı öğrenen kavmi-nin doğrudan kendisine geleceğini büyük ihtimalle tahmin edebiliyordu. Çünkü İbrahim’in, dinlerini inkâr ettiğini ve ilâhlarına hakaret ettiğini bir-birlerinden işitip duruyorlardı. İşte, İbrahim (a.s.), kavmi geldiğinde onlara “Aksine, şu büyükleri yapmıştır. Şunlara sorun…” [Enbiyâ 21/93] diye cevap vererek onları susturmak istemişti.

[761] Kelbî’den [v. 146/763] nakledildiğine göre ِ ْ َ ifadesi “büyük (ona) اِputa” demektir. Bunun mânası şudur: Problemlerin çözümü için âlime mü-racaat edildiği gibi onlar da büyük puta başvursunlar. Ona: “Bunlara ne oldu da böyle kırıldılar, sen ise sağlam duruyorsun ve balta da boynunda?” desinler. İbrahim (a.s.) bu sözü, onlar hakkındaki kanaatine binaen söylemiştir. Zira onları daha önce tecrübe etmiş, akıllarıyla büyüklenmelerini, ilâhlarına olan itikatları ve tazimlerindeki ısrar ve sebatlarını görmüştü. Veya onların büyük puta gitmeyeceğini bildiği halde kendileriyle alay etmek ve cahilliklerini orta-ya koymak için böyle söylemiştir. Zira puta secde eden ve onu tapılmaya lâyık gören birinin, bütün problemlerinde ona başvurması normaldir.

[762] Şayet “Düşünelim ki onlar, akıllı olduklarını zannederek ve şirkin iliklerine işlemesi sebebiyle puta müracaat ettiler. Peki, bunda nasıl bir dinî fayda vardır ki İbrahim (a.s.) onları puta yönlendirmiş olsun?” dersen şöyle derim: Çünkü onlar puta başvurduklarında onun âciz olduğu, herhangi bir fayda ve zarar veremediği anlaşılacaktır. Böylece, puta tapmakla ne kadar büyük bir cehalet içinde oldukları ortaya çıkacaktır.

59. Âyetin Tefsiri

[763] Yani bu kırıp parçalama işini kim yaptıysa, gerçekten büyük bir zu-lüm işlemiştir; ya onlar katında tazime lâyık olan ilâhlara karşı bunca cüretkâr davrandığı için ya da putların kırılmasında büyük bir aşırılık, ve gitgide küçük düşme ihtimali gördükleri için, bunu yapan kişi ‘zalim’ler arasında sayılmalıdır!

61. Âyetin Tefsiri

[764] Şayet “ ً َ א ْ ِ َ (bir genç duymuştuk) ifadesinden sonraki iki fiilin hükmü nedir ve aralarında ne fark vardır?” dersen şöyle derim: O iki fiil ً َ kelimesinin sıfatlarıdır. Ancak ilk fiil olan ْ ُ ُ כُ ْ َ önce geçen fiili sebebiy-le mutlaka bulunması gereken bir fiildir. Çünkü sen “Zeyd’i işittim” deyip, işitilen şeyleri zikretmeden sözü bitirmezsin. İkinci fiil ise öyle değildir.

[765] Şayet “ ُ ا ْ kelimesi nedir?” dersen şöyle derim: O mahzuf bir اِmübtedanın haberidir veya münâdâdır. Doğru olan ise onun ُאل َ ُ fiilinin [nâib-i] fâili olmasıdır. Çünkü kasıt, müsemmâ değil, ismidir.

אسِ [766] ا ِ ُ ْ اَ َ ifadesi hâl yerindedir; “görünerek, müşahede edile-rek” demektir. Yani “onların göreceği şekilde, bakarlarken” anlamındadır. Şayet “ َ ’daki ‘üzerinde oluş’un (isti‘lâ) mânası nedir?” dersen şöyle derim: O, ifade-ye temsilî bir anlam katmak için kullanılmıştır. Mâna şöyledir: “İbrahim’in gelişi gözlere yerleşsin, binek üzerindeki binici yüksekten rahatça görülebildiği gibi, o da herkes tarafından rahatça görülebilsin.” Belki insanlar” ondan duydukları söz-ler ve yaptığı işlerle onun aleyhine “şahitlik ederler.” Yahut biz ona ceza verirken insanlar bunu seyretmeye gelirler. Rivayete göre bu haber Nemrut ve kavminin ileri gelenlerine ulaşmış, onlar da hemen onun getirilmesini emretmişlerdir.

62. Âyetin Tefsiri

62. “İbrahim! Sen mi yaptın bu işi tanrılarımıza?!” dediler.

63. Âyetin Tefsiri

liyorlarsa...” dedi.[767] Bunlar tarizli, tevriyeli sözlerdendir. Sözün bu türündeki ince-

liklere ancak Ma‘ânî âlimlerinden pratik zekâ sahipleri dalabilir. Bununla ilgili söylenecek söz şudur: İbrahim (a.s.)’ın kastı, kendi yaptığı işi puta nispet etmek değildir. O, tarizli bir üslupla bunu kendisinin yaptığını, fi-ilin kendine ait olduğunu bildirmek istemektedir. Ve bu tarizli üslûbuyla maksadına ulaşmış, kesin delillerle muhataplarını alt edip susturmuştur.

Bu senin güzel yazı yazmakla meşhur birisi olup da, güzel bir hatla bir şeyler yazdığında, arkadaşının sana “Bunu sen mi yazdın?” diye sormasına benzer. O arkadaşın ise ümmî biri olup güzel yazı yazamıyor, ancak eğri büğrü bir şeyler çizebiliyor. Şimdi sen onun bu sorusuna “Bilakis onu sen yazdın.” desen bu cevapla senin kastın arkadaşınla alay etmekle birlikte yazıyı da kendinin yazdığını bildirmek olur. Böyle bir cevap o yazıyı senin yazma-dığını göstermediği gibi, bunu eğri büğrü bir şeyler çizen o ümmî kişinin yazdığını da göstermez. Bilâkis onu ikinizden âciz olana nispet etmek, âciz olanı alaya almak sayılacağı gibi yazıyı yazanın da bunu yapabilecek kişi olduğunu bildirir. Zira olay ikinizin arasında geçmektedir.

[768] Bir başkası da bunu şöyle açıklayabilir: İbrahim (a.s.), putları böy-le sıra sıra dizilmiş görünce öfkelendi, büyüklerine olan öfkesi ise daha fazla ve daha şiddetli idi. Çünkü Müşrikler ona daha fazla saygı gösteriyorlardı. Bu sebeple, fiili o büyük puta izafe etti. Zira putları küçük düşürmesine ve kırmasına o sebep olmuştu. Nitekim bir fiil onu yapana izafe edildiği gibi, o fiile sebep olana da izafe edilebilir.

[769] İbrahim (a.s.)’ın bu sözüyle Müşriklerin benimsediği inanca uy-gun bir anlayışı nakletmiş olması da mümkündür. Bu durumda, adeta on-lara şöyle demiş olmaktadır: “Bu işi büyük putun yaptığına niçin şaşırıyor-sunuz? Zira kendisine ibadet ve dua edilen bir ilâhın buna ve bundan daha büyük şeylere gücünün yetmesi en tabii hakkıdır.”

[770] İbrahim (a.s.)’ın onlara şöyle dediği de nakledilir: “Bu işi şu büyükleri yaptı. Hepsinden daha büyük olduğu halde, kendisinin yanında şu küçük putlara da ibadet edilmesine kızdı!” Muhammed b. es-Semeyfa‘ [v. 215/830, ْ ُ ُ َ כَ َ َ (Onu büyükleri yapmıştır) ifadesini] fe-le‘allehû anlamında fe-‘allehû kebîruhum (Bunu yapan herhalde büyükleridir.) şeklinde okumuştur ki “Fâil büyükleri olabilir” demektir.

64. Âyetin Tefsiri

[771] İbrahim (a.s.) onlara zokayı yutturup nefeslerini kesince kendile-rine döndüler ve “Gerçekte siz zalimsiniz. Yoksa ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptıysa, gerçekten zalimlerdendir!’ [Enbiyâ 21/59] diyerek zulümle suçladı-ğınız kişi değil!” dediler.

65. Âyetin Tefsiri

[772] Nekestuhû “Onu çevirdim, altını üstüne getirdim.” demektir. İnte-kese ise “Ters döndü, geri döndü ve değişti.” anlamındandır. Yani müşrikler kendilerine dönünce doğruyu buldular, doğru bir düşünceye geldiler; ama sonra bundan vazgeçtiler, [putların kendilerine zarar vermesinden korkarak] “bunla-rın her ne kadar ‘konuşan bir canlı’nın durumundan eksik durumda olsalar da, kendisinden zarar görülebilecek tapınılan ilâhlar oldukları” bâtıl dâvası için mücadele ve mükâbere1 etmeye başladılar. Veya İbrahim (a.s.) ile cedelle-şirken, putların konuşma kudretinden yoksun olduğunu iyice anlayınca bu kez onun lehinde [birbirleriyle] cedelleşmeye başladılar. Veya utançları, hezime-te uğramaları ve İbrahim (a.s.)’ın sözü karşısında donup kalmaları sebebiyle başlarını o kadar aşağı eğdiler ki âdeta gerçekten baş üstü dönmüş gibi oldu-lar; kendi aleyhlerine delil olacak bir sözden başka hiçbir cevap veremediler.

ا [773] ُ כُِ kelimesi şeddeli olarak nukkisû ve faili ma‘lûm olarak nekesû şeklinde de okunmuştur ki son okuyuşa göre mâna şöyle olur: Onlar kendi-lerini baş aşağı çevirdiler. Bu kıraat Rıdvân b. Abdülma‘bûd’a aittir.

67. Âyetin Tefsiri

öyle bir sestir ki, bu ses çıkarıldığında sahibinin canının (!Öff) افٍُّ [774]sıkıldığı ve bıkıp usandığı anlaşılır. Mazeretleri tükendikten ve hak ortaya çıkıp bâtıl can vermeye başladıktan sonra kavmini hâlâ putlara taparken görmek İbrahim (a.s.)’ın canını sıkmış ve işte bunun üzerine “Öff!” de-miştir. [א َ ِ ْ وَ َכُ ifadesindeki] Lâm, öfflemeye sebep olan şeyi açıklamak içindir, yani bu öfflemem size ve ilâhlarınıza yöneliktir.

69. Âyetin Tefsiri

69. “Ey ateş! İbrahim’e serin ve selâmet ol!” dedik.

70. Âyetin Tefsiri

yanları onlar yaptık.[775] Kavmi mağlup olunca İbrahim’i (a.s.) öldürmek üzere ittifak etti-

ler. Zaten bâtıl ehli böyledir; delil ile şüphesini yok edip onu rezil ettiğinde artık onun en fazla buğz ettiği kişi sen olursun. Sana düşmanlık edip savaş açmaktan başka bir yolu kalmaz. Tıpkı Kur’ân’ın benzerini getirmekten âciz kaldıklarında Kureyş kabilesinin Peygamber’e (s.a.) yaptıkları gibi. 1 Gerçek iyice ortaya çıktığı halde, bunu kabul etmeyi kendine yediremeyip, hâlâ cedele devam etmek. / ed.

[776] Hazret-i İbrahim’i yakma teklifini ortaya atan Nemrut’tur. İbn Ömer (r.a.), bu teklifi yapan kişinin acemlerin bedevilerinden biri olduğu-nu söylemiştir. O bu sözüyle Kürtleri kastetmiştir.

[777] Rivayete göre Hazret-i İbrahim’i yakmaya azmedince onu hapset-mişler. Sonra Kûsâ’da1 etrafı çevrili avlu gibi bir ev yapmışlar. Bir ay boyunca her türden sağlam odunu toplamışlar. Hatta bir kadın hastalandığında, “Eğer Allah bana âfiyet verir de iyileşirsem, İbrahim için odun toplayacağım!” diye adakta bulunuyormuş. Sonra büyük bir ateş yakmışlar. Öyle ki, bu ateşin ha-raretinden neredeyse gökteki kuşlar yanacakmış. Hazret-i İbrahim’i elleri ve ayakları bağlı vaziyette mancınığa koyup ateşe atmışlar. Tam o esnada Cibrîl (a.s.) ateşe “Ey ateş! İbrahim’e serin ve selâmet ol!” diye nida etmiş.

[778] Nakledildiğine göre ateş sadece onu bağladıkları ipleri yakmış. Ateşe atıldığı esnada Cibrîl ona “Bir ihtiyacın var mı?” diye sormuş. Haz-ret-i İbrahim: “Sana ihtiyacımın olup olmadığını soruyorsan, yok!” demiş. Cibrîl: “O zaman Rabbinden iste!” deyince, “O’nun benim hâlimi biliyor olması istek olarak yeter.” demiş.

[779] İbn Abbas [v. 68/688], “ İbrahim (a.s.), ‘Allah bana yeter, o ne güzel vekildir.’ sözü sayesinde kurtuldu.” demiştir.2 Nemrut köşkünün üzerine çıkıp bakmış; bir de ne görsün, İbrahim bir bahçenin içinde oturuyor, yanında da meleklerden bir arkadaşı var. [Bunun üzerine onu yanına çağırıp ikramlarda bulunmuş ve] “Ben senin ilâhına kurbanlar keseceğim” demiş. Dört bin sığır kurban etmiş ve bir daha İbrahim’e dokunmamış. İbrahim (a.s.) o sırada on altı yaşında imiş.

[780] Hazret-i İbrahim’i ateşle cezalandırmayı tercih etmişlerdi, çünkü cezala-rın en korkuncu ve en dehşetlisi ateştir. Bu sebeple şöyle bir rivayet gelmiştir: “Ateş ile ancak yaratıcısı azap edebilir.” [, “Cihâd”, 120] Bundan dolayı “Bir şey yapacaksa-nız” yani “ilahlarınıza kuvvetli bir yardımda bulunacaksanız” demişler ve Hazret-i İbrahim için cezaların en korkuncunu seçmişlerdir ki o da ateşle yakmaktır. “Aksi takdirde, ilâhlarınıza yardımda kusur etmiş olursunuz.” demek istemişlerdir. Bu sebeple, ateşi iyice büyütmüşler, her tarafa duyurup önemini anlatmak için büyük çaba sarf etmişler, bu uğurda ellerinden geleni yapmışlardır.

1 Irak topraklarında Bâbil yakınlarında bir yerleşim birimi. İbrahim (a.s.) burada doğmuş, burada ateşe atılmış, daha sonra da buradan Beyt-i Makdis’e hicret etmiştir. Bkz. Yâkūt el-Hamevî, Mu‘cemü’l-bül-dân, Beyrut: Dâru Sâdır, 1995, IV, 487-488, V, 166.

2 İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre İbrahim (a.s.) “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.” sözünü ateşe atılırken söylemiştir. Bkz. Buhārî, “Tefsîr”, 3/13.

[781] Burada ateş, Allah’ın fiiline ve iradesine itaati sebebiyle, kendisine emredilip de o emre uyan bir memur yerine konmuştur. [“Serin ve selâmet ol” ifadesi,] “Serinlik ve selâmetli ol!” anlamındadır; mübalağa yapılarak, sanki ate-şin kendisi soğuk ve selâmetmiş gibi bir ifade kullanılmıştır. Yani “Serin ol ki İbrahim senin içinde selâmette olsun.” veya “Zarar vermeyecek bir soğuklukla serin ol.” demektir. İbn Abbas [v. 68/688] şöyle demiştir: “Böyle demeseydi, ateş soğukluğu ile İbrahim’i öldürürdü!” Şayet “Ateş ateş olduğu hâlde nasıl serin olur?” dersen şöyle derim: Allah yaratırken kendisine verdiği sıcaklık ve yakı-cılık vasfını ateşten çekip almış, onu sadece aydınlatma ve tutuşma hâli üzere bırakmıştır. Allah her şeye kadirdir! Kudretiyle ateşin hararetinin vereceği eziye-ti İbrahim (a.s.)’ın vücudundan uzaklaştırmış ve cehennem bekçilerine yaptığı gibi ona ateşin içinde bunun aksini tattırmış olması da mümkündür. Âyetteki “İbrahim’in üzerine” ifadesi de buna delâlet etmektedir.

[782] Hâsılı, kavmi ona tuzak kurup hile yapmak istemişler, ancak mağlup olup, yenilmişlerdir. Tartışarak ona galip gelmek istemişler, fakat Allah İbra-him’i üstün kılmış, galip geleceği delilleri ona telkin etmiştir. Kuvvet ve zorbalı-ğa başvurmuşlar, fakat Allah İbrahim’e yardım edip, onu desteklemiştir.

71. Âyetin Tefsiri

[783] Hazret-i İbrahim ve Lût Irak’tan kurtarılarak Şam civarına götü-rüldüler. Şam civarının bütün âlemlere ulaşan bereketi şudur: Peygamberlerin aleyhimüsselâm çoğu orada görevlendirilmiş; şeriatleri ve dinî tesirleri her ta-rafa buradan yayılmıştır ki bunlar hakiki birer berekettir. Şöyle de denilmiş-tir: Allah orayı suyunun, ağaçlarının, meyvelerinin bolluğuyla, verimlilikle ve ister zengin ister fakir olsun herkesin hoş bir hayat yaşamasıyla bereketlendir-miştir. Süfyan [v. 178/794]) bir gün Şam’a doğru yola çıkmıştı. Kendisine “Ne-reye?” diye sorulunca “Heybenin bir dirhemle doldurulduğu beldeye” diye cevap verdi. Şöyle denilmiştir: “Nerede bir tatlı su varsa onun kökü Beyt-i Makdis’teki kayanın altından kaynar.” Rivayete göre Hazret-i İbrahim Filis-tin’e, Hazret-i Lût da daha sonra altı üstüne getirilecek olan o şehirlere inmiş, yerleşmiştir. Bu iki bölge arasında bir gün ve gecelik mesafe vardır.

72. Âyetin Tefsiri

[784] Nâfile (fazladan) kelimesi, oğlun oğlunu (torunu) ifade eder. Şöy-le de denilmiştir: O İshak’ı istemişti, kendisine verildi, buna ilaveten, iste-mesine gerek kalmadan, bir lütuf olarak Yakup da verildi.

73. Âyetin Tefsiri

َא [785] ِ ْ אَ ِ ونَ ُ ْ َ ifadesinde şu mâna vardır: Allah’ın dininde önderlik etmeye lâyık olan birinin, önce kendisi doğru yolda olmak zorundadır; Al-lah tarafından buna memurdur; hidayete bir halel getirmesi ve o hususta ağırdan alması düşünülemez. İşin başında kendisi hidayete erer, zira onun hidayetinden istifade umumîdir ve nefisler, hidayet üzere olan bir kişiye uymaya daha meyillidir.

اتِ [786] ْ َ ْ َ ا ْ ِ (Hayır yapmalarını) ifadesinin aslı en tüf‘ale’l-hayrâtü (hayırların yapılmasını) şeklindedir. Sonra fiʻlen el-hayrâti şeklinde, daha sonra da fi‘le’l-hayrâti şekline dönüşmüştür. Aynı şey, ِة ّ ا אمَ َ namazı) اِdosdoğru kılmak) ve ِة כ َאءَ ا .ifadeleri için de geçerlidir (zekâtı vermek) ا

75. Âyetin Tefsiri

dâvalıların arasını ayırmak, aralarında hüküm vermektir. Hükmün nübüv-vet olduğu da söylenmiştir. “Memleket”ten kasıt da Sodom şehridir.

[788] “Rahmetimize dâhil ettik” yani rahmetimize nâil olan insanların içine veya cennete koyduk. Şu hadis de (rahmetin cennet anlamında kulla-nıldığı) yerlerdendir: “Benim, dilediğime merhamet ettiğim rahmetim işte budur.” [Buhârî, “Tefsir”, 50; Müslim, “Cennet”, 34]

77. Âyetin Tefsiri

[789] “Daha evvel” ifadesi “bu zikredilenlerden önce” anlamındadır. Nasara fiili intasara gibi ( َ ِ harf-i ceri ile) geçişli yapılmıştır. Hüzeyl kabi-lesinden birini işitmiştim; Allāhümme’nsurhum minhu yani “Hırsıza karşı onları muzaffer et!” diye hırsıza beddua ediyordu. ِب ْ כَ ْ -kelimesiy (sıkıntı) اle tufan ve kavminin Nûh’u yalanlaması kastedilmektedir.

79. Âyetin Tefsiri

[790] Yani ikisini de zikret. ْاِذ edatı ikisinden bedeldir. Nefeş, gece yayıl-mak demektir. ْ ِ

ِ כْ ُ ِ kelimesindeki zamir çoğul gelmiştir, çünkü bununla Dâvûd, Süleyman ve muhakeme olmak üzere onlara gelen kişiler kaste-dilmiştir. Bu kelimeyi א َ ِ ِ כْ ُ ِ şeklinde okuyan da olmuştur. א َ َא ْ َ َ ’daki zamir hüküm vermeye ve fetvaya işaret eder [hükmü / fetvayı ona ‘anla’ttık]. Bu ifade, fe-efhemnâhâ şeklinde de okunmuştur.

[791] Dâvûd (a.s.) koyunların ekin sahibinin olmasına hükmetmişti. Sü-leyman (a.s.) -ki on bir yaşında idi-: “Diğer bir hüküm iki taraf için de daha uygundur.” dedi. Dâvûd ona bu konuda hüküm vermesi için ısrar etti. O da: “Ben koyunları ekin sahiplerine vermeni uygun görüyorum. Sütünden, yavrularından ve yünlerinden faydalansın. Ekini de koyun sahiplerine ver, bozdukları günkü sağlam hâline gelinceye kadar ona bakıp gözetsinler. Ekin ıslah olduğunda herkes elindeki malı sahibine iade etsin. Hazret-i Dâvûd, “Doğru olan hüküm, senin verdiğindir.” dedi ve hükmü bu şekilde onayladı.

[792] Şayet “Hazret-i Dâvûd ve Süleyman, vahiyle mi yoksa içtihatla mı hüküm vermişlerdi?” dersen şöyle derim: İkisi de vahiyle hüküm ver-mişlerdi. Ancak Dâvûd’un hükmü Süleyman’ın hükmü ile neshedilmiştir. Bir görüşe göre ikisi de içtihat etmiş, Süleyman (a.s.)’ın içtihadı doğruya daha yakın olmuştur.

[793] “Peki, bu hükümleri verirken meseleye bakış tarzları nasıl olmuş-tur?” dersen şöyle derim: Dâvûd (a.s.)’ın bakışı şöyledir: Zararı koyunlar vermiştir. Bu sebeple zarar veren şey, zarar gören kişiye teslim edilmiştir. Ebû Hanîfe Rahimehullah’ın adam öldüren köle hakkındaki hükmü gibi. Köle-nin sahibi ya o köleyi öldürülen kişinin velisine teslim eder veya fidye öder. Şâfi‘î Rahimehullah’a göre ise borcunu ödemek üzere köleyi satar veya ayrıca fidye verir. Herhalde koyunların değeri ekinde zarara uğratılan kısmın değe-ri kadardı. Süleyman (a.s.)’ın bakışı ise şu yönden olmuştu: O, koyunlardan istifade etmeyi, ekinden elde edilemeyen istifadenin karşılığı olarak gördü.

Ancak sahibinin koyunlardaki mülkiyet hakkını da ortadan kaldırmadı. Koyun-ların sahibini, zarar ve noksan giderilinceye kadar ekin üzerinde çalışmaya mec-bur etti. Bunun benzeri Şâfi‘î âlimlerinin, bir köleyi gasbedip sonra onu elinden kaçıran kimse hakkındaki hükümleridir. Bu adam kölenin değerini tazmin eder. Kölenin sahibi, gâsıbın sebep olduğu istifade kaybı karşılığında bu maldan istifa-de eder. Eğer köle bulunursa o zaman birbirlerine mallarını iade ederler.

[794] Şayet “Bu olay bizim şeriatimizde yaşansaydı hükmü ne olurdu?” dersen şöyle derim: Ebû Hanîfe ve arkadaşları Rahimehumullah, zarar ister gece ister gündüz olsun tazmin edilmeyeceği; ancak hayvanların yanında çoban olursa o zaman tazmin gerektiği görüşündedirler. Şâfi‘î Rahimehul-lah ise gece zarar verildiği takdirde tazmin edileceği görüşündedir.

[795] “Onu Süleyman’a ‘anla’ttık.” ifadesinde, en doğrusunun Süley-man (a.s.)’ın verdiği hüküm olduğuna delil vardır. “Gerçi her ikisine de hüküm ve ilim vermiştik.” sözünde ise ikisinin hükmünün de doğru oldu-ğuna bir delil bulunmaktadır.

[796] “Tenzih ve takdis etsinler diye” ifadesi “tenzih ve takdis ederek” anlamında hâl veya cümle başlangıcıdır. Sanki biri “Onları ne hâlde amade kıldı?” diye sormuş, o da “Tesbih eder vaziyette” demiştir.

[797] َ ْ אلَ kelimesi ya öncesindeki وَا َ ِ ْ kelimesine atfedilmiştir veya اmefʻûlün ma‘ahtır. Şayet “Niçin cibâl (dağlar) kelimesi tayr (kuşlar) kelime-sinden önce gelmiştir?” dersen şöyle derim: Çünkü dağların amade kılınması ve tesbih etmesi daha şaşırtıcıdır, Allah’ın kudretine daha kuvvetli delâlet eder ve daha büyük bir mucizedir. Zira onlar cansız varlıklardır, kuşlar ise ses çıka-ran -ama konuşamayan- canlılardır. Rivayete göre Dâvûd (a.s.) tesbih ederek dağların yanından geçer, onlar da kendisine aynı tesbihle cevap verirlerdi. O nereye giderse dağların da kendisiyle beraber gittiği de söylenmiştir [!] Şayet “Dağlar nasıl konuşur ve tesbih eder?” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ Mûsâ ile konuşurken ağaçta konuşma özelliği yarattığı gibi dağlarda da konuşma özelliği yaratmış olabilir. Diğer bir cevap ise şöyledir: Allah’ın yürütmesiyle dağların gittiğini gören kimseler tesbih ederler. Dağlar, insanların tesbih et-mesine vesile oldukları için kendileri de tesbih etmekle vasıflandırılmışlardır.

[798] “Bunları yapan, Bizdik.” Yani size göre şaşırtıcı olsa da bunu yap-maya gücümüz yeter. Bu ifadenin şu mânaya geldiği de söylenmiştir: “Biz peygamberlere bunun gibi şeyler yapıyoruz [bu tür mucizeler veriyoruz].”

80. Âyetin Tefsiri

[799] Lebûs, elbise demektir. Şair [ Beyhes el-Fezârî] şöyle demiştir:

Her duruma elbisesini giydiririm (Her vakit için, ona uygun olan şeyi hazırla)!

Elbiseden kasıt da zırhtır. Katâde şöyle demiştir: Daha önce zırhlar plakalar halinde yapılıyordu. Onu ilk defa örgü ve halkalar hâlinde yapan Dâvûd (a.s.) olmuştur. Böylece o, hafiflik ile sağlamlığı bir araya getirmiştir.

[800] ْ َכُِ ْ ُ ِ (sizi koruması için) kelimesi Nun, Yâ ve Tâ ile, Sād’ın

şeddesiz ve şeddeli halleriyle okunmuştur. Fâ‘il, Nun ile okunduğunda Al-lah Teâlâ (Biz sizi koruyalım diye); Tâ ile okunduğunda sanʻat veya zırh mânasıyla lebûs; Yâ ile okunduğunda ise Davud veya (elbise) mânasıyla le-bûs olur.

81. Âyetin Tefsiri

[801] ّ َאح ve ا ِّ ‘şeklinde her iki kelimenin sonu da mansub ve merfû اolarak okunmuştur. Merfû‘ okunduğunda mübteda kabul edilmiş, mansub okunduğunda ise [79. âyetteki] cibâl kelimesine atfedilmiştir.

[802] Şayet “Bu rüzgârların, burada şiddetli, diğer bir yerde ise yumu-şak yumuşak [Sād 38/36] estiği belirtilmiştir. Bu ikisinin arasını nasıl telif edebiliriz?” dersen şöyle derim: Rüzgârlar aslında meltem gibi yumuşak ve hoştur. Hazret-i Süleyman’ın tahtını aldığında “Sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık mesafe kat‘eder.” [Sebe’ 34/12] âyetinde ifade edildiği gibi, çok kısa sürede uzaklara götürebiliyordu. İki durumun arasını bulma-ya gelince, bu rüzgârlar aslen yumuşaktır, ancak yaptıkları iş bakımından serttirler. Süleyman’a itaat eder, onun arzusuna göre eserlerdi. Süleyman için onun yumuşak esmesi bir mucize, sert esmesi ayrı bir mucize idi. Şu da söylenmiştir: Rüzgârlar onun iradesinin hükmüne göre estikleri için bir vakit yumuşak, diğer vakit sert oluyordu.

[803] Bizim ilmimiz her şeyi kuşatmıştır; her şeyi ilim ve hikmetimizin gereğine göre icra ederiz.

82. Âyetin Tefsiri

[804] Yani, bu ‘şeytan’lar, onun için denizlere dalıp oradan cevherler çıkartmaya çalışırlar, bundan daha öte işlere ve hizmetlere koşarak, şehirler ve saraylar kurarlar, şaşırtıcı sanatlar icat ederlerdi. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur: “Ona dilediği her şeyi; mabetler ve heykelleri yapıyorlardı.” [Sebe’ 34/13]

[805] Allah, şeytanların, Süleyman (a.s.)’ın emrinden sapmalarına, onu değiştirmelerine veya başka bir şeye çevirmelerine yahut amade kılındıkları hususlarda herhangi bir fesat çıkarmalarına engel oluyor, onları gözetim altında tutuyordu.

84. Âyetin Tefsiri

[806] Hazret-i Eyyûb, “Başıma dermansız bir dert gelip çattı.” diye Al-lah’a yalvarıyordu. ِّ -kelimesi, önünde gizli bir kavl (söz) kelimesi bulun أَduğu düşünülerek veya nidâ kavl anlamını ihtiva ettiği için innî şeklinde de okunmuştur. Fetha ile ed-darr, umumî olarak her şeyde vaki olan zararı, zamme ile ed-durr ise hususî olarak insandaki hastalık ve zayıflık gibi za-rarları ifade eder. İki mâna farklı olduğu için Kur’ân’da bu iki kelimenin yapıları da ayrılmıştır. Eyyûb (a.s.) dua ederken çok hoş ve nazik bir üslup kullanmıştır. Önce merhameti celbedecek şekilde kendisinden bahsetmiş, sonra da Rabbinin son derece merhametli olduğunu söylemiş, ancak isteği-ni açıkça zikretmemiştir. Anlatıldığına göre yaşlı bir kadın [Emevî sultanı] Sü-leyman b. Abdülmelik’in [v. 99/717] karşısına çıkıp: “Ey mü’minlerin emiri! Evimin fareleri bastonlara dayanarak çekip gittiler!” demiş. O da “Çok hoş ve ince bir üslupla istedin. Şüphen olmasın, onları pars gibi sıçrayacakları şekilde sana geri getireceğim.” demiş ve kadının kilerini hububatla doldur-muş.

[807] Eyyûb (a.s.) Rum bölgesinden olup, İshâk b. Yakup (a.s.)’ın ev-ladından idi. Allah ona nübüvvet verdi. Dünyayı önüne serip ailesini ve malını çoğalttı. Yedi oğlu, yedi de kızı vardı. Her çeşitten hayvanları oldu. Beş yüz sabanı ve onların ardından giden beş yüz kölesi vardı. Her kölenin de bir hanımı, bir çocuğu ve hurma ağaçları vardı. Allah onu evlatlarının ölümü ile imtihan etti; üzerlerine ev çöktü ve hepsi birden öldüler. Sonra mallarının helâki ve bedenindeki on sekiz sene süren hastalıkla imtihan etti. Katâde bu hastalığın on üç, Mukātil [v. 150/767] yedi sene yedi ay yedi saat sürdüğünü nakleder. Bir gün hanımı ona: “Allah’a dua etsen [de bu sıkıntıları bizden giderse]!” dedi. Eyyûb: “Rahatlık zamanımız ne kadar sürmüş-tü bizim?” diye sordu. Hanımı: “Seksen sene” deyince, “İmtihan günlerim rahatlık günlerime ulaşmadan Allah’a dua edip [sıkıntımı gidermesini] istemek-ten hayâ ederim!” dedi.

[808] Allah ondan bu belaları kaldırınca Eyyûb’a [ölen] evlatları kadar çocuk nasip ederek onları [bir nev-i] diriltmiş ve kendisine, nasip ettiği bu çocuklardan olan torunlar bağışlamış. Rivayete göre hanımı, bundan sonra yirmi altı erkek çocuk daha doğurmuş.

[809] [Katımızdan bir rahmet olmak üzere] yani sadece Bize kulluk edenlere merhamet ettiğimiz ve onları ihsanlarla hatırlayıp asla unutmadığımız için. Veya Eyyûb’a olan rahmetimiz sebebiyle ve onun dışındaki ihlaslı kullara bir hatıra ve öğüt olması için; ta ki onlar da Eyyûb gibi dünyada ve âhirette karşılık alıncaya kadar sabretsinler.

86. Âyetin Tefsiri

[810] Zülkifl’in İlyas olduğu da, Zekeriya olduğu da, Yûşaʻ b. Nûn ol-duğu da söylenmiştir. Allah tarafından büyük bir kifl (nasip) sahibi, gerçek-ten talihli bir kişi olduğu için böyle isimlendirilmiş gibidir. Söylendiğine göre kendisine zamanındaki nebilerin amellerinin ve sevaplarının bir katı verilmişti. Şu da söylenmiştir: Peygamberlerden beş tanesinin iki ismi var-dır: İsrâîl - Yakup, İlyas - Zülkifl, İsa - Mesih, Yûnus - Zünnûn, Muham-med - Ahmed. Allah’ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun!

87. Âyetin Tefsiri

ن [811] balık demektir. [ Yûnus (a.s.)] ona izafe edilmiştir. Uzun süre اöğüt verdiği halde dinlemedikleri ve inkâr üzere kaldıkları için kavminden bıktı. Kızarak yanlarından ayrıldı. Bunun caiz olacağını düşünüyordu. Zira bunu Allah için öfkelendiği için, O’nun dinine olan bağlılığı, küfre ve kâ-firlere olan buğzu sebebiyle yapmıştı. Ancak sabretmesi, kavminden ayrılıp hicret etmek için Allah’tan iznin gelmesini beklemesi gerekiyordu. [İzinsiz gittiği için de] balığın karnına atılarak cezalandırıldı.

[812] Hazret-i Yunus ile kavmi arasında vuku bulan muğâdabe [karşılıklı öfke] şu anlamdadır: O da ayrılışı ile kavmini kızdırmıştı, zira Yûnus’un ayrılışı ile başlarına ceza geleceğinden korkmuşlardı. Nitekim Ebû Şeref (Mevlâ Kin-de) א ً

ِ َא ُ kelimesini א ً َ ْ ُ [kendisine öfkelenilen bir olarak] şeklinde okumuştur.رَ [813] ِ ْ َ kelimesi, nukaddira, yakdira, meçhul fiil olarak yukdera, yukad-

dera şekillerinde de okunmuş ve “sıkıştırılacağı, daraltılacağı” ve “Allah’ın ona ceza takdir edeceği” şeklinde tefsir edilmiştir. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre bir gün Mu‘âviye’nin yanına gitmiş. Mu‘âviye, “Dün akşam Kur’ân dal-gaları beni fena çarptı, Kur’ân denizinde boğuluyordum az daha! Ve senden başka beni kurtaracak birini de bulamadım” demiş. İbn Abbas: “Mesele nedir ey Mu‘âviye?” diye sorunca bu âyeti okumuş ve “Allah’ın bir nebisi Allah’ın gücünün kendisine yetmeyeceğini düşünebilir mi!?” demiş. İbn Abbas: “O kelime kudret kökünden değil, kadr (takdir etme) kökündendir.” demiş. Ke-limenin şeddesiz okunuşu da kudret anlamında tefsir edilebilir; buna göre “Kudretimizi kendisi hakkında harekete geçirmeyeceğimizi zannetti.” anla-mında olur. Temsil kabilinden “Onun hâli, Allah’ın emrini beklemeden kav-minden ayrılması sebebiyle, kendisine gücümüzün yetmeyeceğimizi zanne-den kişinin hâline benziyordu.” anlamında da olabilir. Böyle bir düşüncenin şeytanın vesvesesi ile kalbine gelivermesi, sonra onu delil ile geri çevirip red-detmiş olması da mümkündür. Tıpkı tahkik ehli bir müminin her vakit şey-tandan gelen tahrikleri ve vesveseleri kalbinden uzaklaştırmaya çalıştığı gibi. Müminlere hitap eden “Allah hakkında çeşitli suizanlarda bulunuyordunuz!” [Ahzâb 33/10] âyeti de bu şekilde anlaşılmalıdır.

[814] “Karanlıklar içinde” ifadesi, “balığın karnında yoğun ve koyu karanlık içinde” demektir. Aynen, “Allah onların nurunu gidermekte ve onları karanlıklar içinde bırakmaktadır.” [Bakara 2/17] ve “Onları aydınlık-tan karanlıklara çıkarırlar.” [Bakara 2/257] âyetlerinde olduğu gibi. Şöyle de denilmiştir: [Üst üste karanlıklar,] balığın karnının verdiği karanlık, denizin karanlığı ve gecenin karanlığıdır. Şöyle bir görüş de vardır: Yûnus (a.s.)’ı yutan balığı, ondan daha büyük bir balık yutmuştur, böylece iki balığın karınlarının karanlığı ile bir de denizin karanlığı [üst üste gelmiştir.]

.bi-ennehû demektir. Yani “Sen’den başka ilâh yoktur.” diyerek أنَْ [815]Veya ey (yani) anlamındadır. Peygamber (s.a.)’den şöyle nakledilmiştir: “Herhangi bir sıkıntıya düşüp de bu duayı okuyan kişiye mutlaka icabet edilir.” [Ahmed b. Hanbel, III, 66; Tirmizî, “Deavât, 83. Benzer lafızlarla] Hasan-ı Bas-rî’nin de şöyle dediği nakledilmiştir: “Vallahi, onu; nefsine zulmettiğini ik-rar etmesinden başka bir şey kurtarmamıştır.”

88. Âyetin Tefsiri

[816] ِ ْ ُ kelimesi nuneccî ve nuccî şeklinde de okunmuştur. Ancak Nûn Cîm’e idğam edilemez. Kim birtakım atraksiyonlarla bunun doğru olduğunu ispat-lamaya çalışır da, kelimeyi meçhul fiil-i mazi [fu‘ile] sayıp nucciye’n-necâü’l-mü’minî-ne takdirinde bulunarak Yâ’yı atar, fiili masdarına isnad edip mü’minîne kelimesini de en-necâ’ ile mansub yaparsa büyük bir zorlama yapmış olur.1

90. Âyetin Tefsiri

[817] Hazret-i Zekeriya, Rabbinden kendisine mirasçı olacak bir ev-lat lütfetmesini, kendisini vârissiz tek başına bırakmamasını istedi; sonra da teslimiyet gösterip “Mirasçıların en hayırlısı Sensin” diyerek işi Allah’a havale etti. Yani “Bana mirasçı olacak birini vermezsen buna çok da aldır-mam, zira en hayırlı mirasçı Sensin.” 1 Zemahşerî, İmam ‘ Âsım’dan Ebû Bekr’in rivayet ettiği bu okuyuşu hatalı bulmaktadır. Bazılarının, bu

okuyuşu doğrulamak için verdikleri [“müminlere kurtama işlemi yapıldı” mealindeki] nucciye’n-ne-câ’u’l-mu’minîne örneği de Gramercilerin tamamına göre yanlıştır. Meçhul fiilin naib-i fâ‘ili olarak kelimenin el-mu’minûne olması gerekirdi. Nitekim “Zeyd’e darbe vuruldu” anlamında duribe’d-darbu zeyden denmez; duribe zeydun denir. (Tıybî’den) / ed.

[818] “Hanımının ıslah edilmesi” ise kısır iken doğurmaya elverişli hâle gelmesidir. Bu ıslâhın, ahlâkının güzelleştirilmesi olduğu da söylenmiştir. Zira nakledildiğine göre, kötü huylu biri imiş.

[819] [ -ifadesindeki çoğul] zamir, daha önce zikredilen ne (şüphesiz onlar) إbîlere işaret etmektedir. Demek istiyor ki; onlar taleplerinin karşılanması-nı ancak hayırlı amellere koşmaları ve onları elde etmek için birbirleriyle yarışmaları sebebiyle hak etmişlerdir. Tıpkı önemli işler başarmak isteyen gayretli insanların yaptığı gibi.

א [820] ً َ وَرَ א ً َ .kelimeleri, rağben ve rahben şeklinde de okunmuştur رَBu ifadelerin anlamı şu âyetteki gibidir: “Hem Âhiret korkusuyla hem de Rabbinin rahmetine nail olma ümidiyle…” [Zümer 39/9]

[821] َ ِ א َ kelimesini Hasan Basrî “Allah’ın emrine boyun eğerek” şek-linde açıklamıştır. Mücâhid’den nakledildiğine göre huşû‘ kalpteki devamlı korkudur. Bu ifadenin anlamının “mütevazı idiler” şeklinde olduğu da söylen-miştir. Bu kelime Aʻmeş’e [v. 148/765] sorulmuş; şöyle demiş: Ben bunu İb-rahim [en-Nehaî]’ye [v. 96/714] sordum. Bana: “Bilmiyor musun?” dedi. “İyice anlat bana.” dedim. Şu açıklamayı yaptı: Kişiyle Allah arasındaki bir şeydir; kişi, hayırlı işler yaptığını sadece Allah görsün diye perdesini indirip, kapısını ka-pattığında gerçekleşir. Sen galiba huşû‘un, kuru ve katıksız ekmek yemek, kaba elbiseler giymek ve insanlar içinde başı yere eğmek olduğunu zannediyordun.

91. Âyetin Tefsiri

[822] “Irzını korudu” ifadesi, helal-haram her şeyden tam bir koruma ile ırzını korudu demektir. Nitekim Meryem şöyle demişti: “Bana bir insan eli değmedi ve ben kötü bir kadın da değilim!” [ Meryem 19/20] Şayet “Cese-de ruh üflemek, onu canlandırmak demektir. Allah Teâlâ ‘Onu düzenleyip ruhumdan kendisine üflediğimde…’ [ Hicr 15/29] yani ‘ona can verdiğim-de…’ buyurmuştur. Durum böyle olunca, ‘Kendisine ruhumuzdan üfle-yip…’ ifadesinde bir problem olduğu açıktır, çünkü Meryem’e can verildi-ğine delâlet etmektedir.” dersen şöyle derim: Bu ifadenin anlamı, “Onun içindeki İsa’ya ruh üfledik.” şeklindedir. Yani İsa’ya onun içinde can verdik. Bunun benzeri kavalcının nefahtu fî beyti fulânin sözüdür; “Falanın evinde kavala üfledim.” demek istemektedir [“Falanın evine üfledim” değil]. Bu ifadeye şöyle mâna vermek de mümkündür: “ Meryem’e ruh üfleme işini Rûh’umuz Cibril vasıtasıyla yaptık.” Zira o Meryem’in elbisesinin yakasından içeri üf-lemiş, bu üfleyiş de onun içine ulaşmıştır.

[823] Şayet [Onu da oğlunu da âlemlere âyet kıldığımız…] ifadesinde, “Gece ile gündüzü iki âyet kıldık.” [İsrâ 17/12] ifadesinde olduğu gibi “iki âyet” denmeli değil miydi?” dersen şöyle derim: İkisinin toplam halleri, yani Meryem’in İsa’yı herhangi bir dölleme olmadan dünyaya getirmiş olması bir âyet (mucize) olduğu için böyle denmiştir.

92. Âyetin Tefsiri

[824] Ümmet, millet demektir. ِه ِ َ İslâm milletine işaret eder, yani İslâm milleti, üzerinde birleşmeniz ve asla kendisinden sapmamanız gereken milleti-nizdir. Bu millet, kendisine farklı farklı değil, tek bir millet olarak işaret edilen bir dindir. Ve “Ben”, tek olan ilâhınızım. “O halde sadece Bana kulluk edin!”

[825] Hasan-ı Basrî ْ ُכُ ه kelimesini اُ ’den bedel yaparak ümmetekum şeklinde mansub okumuştur. ً ‘kelimesini de haber kabul ederek merfû اُokumuştur. Yine onun, iki kelimeyi de ه ’nin iki haberi sayarak veya ikin-cisi için bir mübteda takdir ederek merfû‘ okuduğu da rivayet edilmiştir.

[826] Burada hitap bütün insanlaradır.

93. Âyetin Tefsiri

aralarındaki işlerde bölük-pörçük oldular... Ama hepsi Bize dönecek!..[827] Aslında “bölük-pörçük oldunuz” denmek istenmektedir, ancak il-

tifat sanatına başvurularak söz üçüncü şahsa çevrilmiştir. Sanki bozdukları şeyler arkadan gelenlere haber verilmekte ve bunların yanında öncekilerin yaptıkları kötülenerek, “Şunların Allah’ın dini hususunda işledikleri günahın büyüklüğünü görüyor musunuz?!” denmektedir. Mâna şöyledir: Dinlerini aralarında parçaladılar, tıpkı bir topluluğun bir şeyi aralarında dağıtmaları ve paylaşmaları, şuna şu payın, buna bu payın düşmesi gibi. Bu, içine düştükleri ihtilâfı, çeşitli fırka ve gruplara ayrılmalarını anlatan bir temsildir. Daha sonra Allah (c.c.) onları tehdit ederek bu çeşitli fırkaların hepsinin kendisine döne-ceğini, onları hesaba çekip cezalandıracağını haber vermiştir.

94. Âyetin Tefsiri

[828] Küfrân sevaptan mahrum kalmayı anlatan bir meseldir. Tıpkı Al-lah için Şekûr dendiğinde şükr kelimesinin, mükâfat vermeyi ifade eden bir temsil olması gibi. Sa‘y ü gayretlerin görmezden gelinmeyeceği söylenirken nefy-i cins kullanılmış, “görmezden gelme” hareketinin asla olmayacağı ifa-de edilmiştir. Böyle umumi bir ifade “Onun gayretini görmezden gelme-yiz.” sözünden daha beliğdir. [Mânayı daha güzel ve kuvvetli ifade eder.]

[829] “Çünkü Biz onu yazmaktayız.” Yani biz o gayreti yazmakta ve amel defterine kaydetmekteyiz. Bizim yazdığımız bir şey ise asla kaybolmaz ve sahibi onun mükâfatını mutlaka alır.

96. Âyetin Tefsiri

امٌ [830] َ َ kelimesi, isti‘âre yoluyla, meydana gelmesi imkânsız olan şey-ler için kullanılmıştır. Aynı şey şu âyette de geçerlidir: “Allah bunları o inkârcı nankörlere haram kıldı.” [Aʻrâf 7/50] Yani [cennetteki suyun ve rızıkların] kâfirlere ulaşmasını engelledi, bunların hiçbir zaman onlara ait olmamasına kesin bir şe-kilde hükmetti. ٌام َ َ kelimesi [aynı anlamda] fetha ve zamme ile harmun ve hirmun; harrame (haram kıldı) ve hurrime (haram kılındı) şekillerinde de okunmuştur.

[831] “ Helâk ettiğimiz” ifadesi, “helâk etmeyi istediğimiz” veya “helâ-kini takdir ettiğimiz” demektir. Rucûʻ (dönmek) ile küfürden İslâm’a dön-mek ve inâbe (Allah’a yönelik olmak) kastedilmektedir. Âyetteki mecaz şöy-le açıklanabilir: Allah’ın helâk etmeye karar verdiği bir kavmin artık dönüş yapıp Allah’a yönelmesi düşünülemez; ancak kıyamet koptuğunda dönebi-lirler ve “Yazıklar olsun bize! Daha önce biz buna karşı gaflet içindeydik. Aslında, zalimmişiz!” [Enbiyâ 21/97] derler. Yani kalpleri mühürlenmiştir; azabı görünceye kadar küfürleri üzere devam edecek ve o halde öleceklerdir.

مُْ] [832] .kelimesi] esre ile innehum (Çünkü onlar) şeklinde de okunmuştur اَBöyle okunduğunda, sözün bu kelimeden önce bitmiş olması, sonra da mahzuf bir kelime takdir edilmesi gerekir. O zaman şöyle denmiş gibi olur: “Bu” yani önceki ayette geçen ‘mükâfatı verilecek, görmezden gelinmeyecek salih amel ile sa‘y ü gayret’ “helâk ettiğimiz bir şehir halkına haramdır.” Daha sonra haram oluşun sebebi açıklanarak, “İnkârdan dönmüyorlar, o halde bu nasıl imkânsız olmaz ki?!” denmektedir. ْ ُ -şeklinde fethalı okuyuş da bu mânaya hamledile اَbilir. Yani “Dönmedikleri için.” İlkine [innehum] göre, böyle bir bağlantı yoktur.

[833] Şayet “ nereye bağlıdır, neyin son sınırıdır ve üç tür hattâdan hangisine girer?” dersen şöyle derim: ٌام َ َ kelimesine bağlıdır ve onun son sınırıdır. Zira dönüşlerinin imkânsızlığı kıyamet kopuncaya kadar devam edecektir. [İkinci olarak;] bu hattâ, kendisinden sonra bir sözün nakledildiği hattâdır; hattâdan sonra nakledilen söz ise şart ve cezadan oluşan, yani izâ ve onu takip eden cümledir.

[834] Karyenin muzāfı olan ehl hazfedildiği gibi “Ye’cûc ve Me’cûc”un muzāfı olan sedd de hazfedilmiştir. א َא כْ َ ْ ْ denildiği gibi اَ َ ِ ُ denilmiş, (zik-redilen şeye itibar edilerek fiil müennes yapılmıştır). [ُج ُ ْ َ kelimesi] ُج ُ -şek آlinde de okunmuştur. Bunlar insan cinsinden iki kabiledir. Denilmiştir ki: “İnsanlar on kısımdır, bunların dokuzu Ye’cûc ve Me’cûc’dur.” ْ ُ ifadesi وَmahşere sevkedilen insanlara işaret eder. Onların Ye’cûc ve Me’cûc olduğu ve sed açıldığında çıkacakları da söylenmiştir. el-Hadeb, yeryüzündeki yükselti-leri ifade eder. İbn Abbas (r.a.) bu ifadeyi min külli cedes şeklinde okumuştur. Cedes kabir demektir. [Yani bütün kabirlerden çıkıp koşarlar.] Hicazlılar bu kelimeyi Peltek Sâ ile [cedes], Temim kabilesi ise Fâ ile [cedef şeklinde] söylerler.

نَ] [835] ُ ِ ْ َ kelimesi] Sîn’in zammesi ile yensulûne şeklinde de okunmuş-tur. Nesele ve ‘asele kelimeleri “acele etti, koştu, hızlı yürüdü” anlamına gelir.

97. Âyetin Tefsiri

ْ .anilik bildirir; şartların cevaplarında Fâ’nın yerine gelir إِذَا [836] ُ إِذَا نَ ُ َ ْ َ (… bir de bakmışsın ümitsizliğe düşüvermişler! [Rûm 30/36] âyetinde olduğu gibi. إِذَا ile birlikte Fâ da gelirse cezayı şart ile birleştirme hususunda yardımlaşırlar ve mâna pekişir; [aslında sadece biri, yani] ٌ َ ِ א َ َ

ِ ,da dense إِذَا ٌ َ ِ א َ َ ِ َ da dense doğru olurdu.

[837] َِ el-ebsārın (gözler) açıklayıp tefsir ettiği bir müphem zamirdir;

tıpkı ا ُ َ َ َ وا ifadesi (zulmedenler) اَ َ kelimesini [Enbiyâ (gizlediler) وَأَ21/3] tefsir ettiği gibi.

َא [838] َ ْ َא وَ mahzuf bir kelimeye bağlı olup takdiri şöyledir: Yekūlûne yâ veylenâ (“Yazıklar olsun bize!” derler.) Yekūlûne (derler) kelimesi وا ُ َ َ כَ

۪ ’ا(inkâr edenler) ifadesinin hâlidir.

99. Âyetin Tefsiri

99. Tanrı olsalardı oraya uğramazlardı. Oysa hepsi orada kalıcıdır.

100. Âyetin Tefsiri

da (onları bu feci durumdan kurtarmak bir yana) işitmeyeceklerdir (bile)!..

[839] “Allah’tan başka taptıklarınız” ifadesi putları, İblis’i ve yardımcıla-rını içine alır. Çünkü bunlar, onlara itaatleri ve onların adımlarını izlemeleri sebebiyle onların kulları hükmündedirler. Şu rivayet de bunu tasdik etmek-tedir: Peygamber (s.a.) Mescid’e girmişti. Kureyş’in ileri gelenleri Hatīm’de [ Kâbe’nin yarım daire şeklindeki açık kısmında] oturuyorlardı. Kâbe’nin etrafında 360 put vardı. Peygamber (s.a.) onların yanına oturdu. Karşısına Nadr b. Hâris çıkartıldı. Peygamber (s.a.) onunla konuşarak onu mat etti. Sonra onlara “Hem siz hem de Allah’tan başka taptıklarınız Cehennem odunusu-nuz…” âyetini okudu. Bu esnada Abdullah b. Zibaʻrâ geldi ve onların ara-larında fısıldaştıklarını gördü. “Ne konuşuyorsunuz?” diye sordu. Velid b. Muğîre Peygamber’in (s.a.) sözünü ona haber verdi. İbn Zibaʻrâ: “Vallahi onu bulsaydım tartışır ve yenerdim!” dedi. Peygamber (s.a.)’i çağırdılar. İbn Zibaʻrâ: “Bu sözü sen mi söyledin?” dedi. O “Evet” cevabını verdi. Bunun üzerine, “ Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki seni yendim!” dedi ve devam etti: “ Yahudiler Üzeyir’e, Hıristiyanlar Mesîh’e, Melîh oğulları da meleklere tapmıyorlar mı?1” Peygamber (s.a.): “Hayır, onlar kendilerine bunu em-reden şeytanlara tapıyorlar!” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Hakların-da daha evvel tarafımızdan ‘en güzel’in takdir edildiği kimseler…” [Enbiyâ 21/101] âyetini indirdi. Âyette kastedilenler Üzeyir, İsa Mesih ve meleklerdir.

[840] Şayet “ Müşrikler neden cehennemde ‘ilâh’larıyla bir araya geti-rildiler?” dersen şöyle derim: Çünkü beraber olunca daha fazla üzüntü ve pişmanlık duyarlar. Zira başlarına gelen musibet onlar sebebiyle gelmiştir. Düşmanın yüzüne bakmak da bir çeşit azaptır. Bir de, ilâhlarının ahirette kendilerine şefaat edeceğini, şefaatlerinden istifade edeceklerini kuruyorlar-dı. Durumun kurduklarının aksine olduğunu görünce artık, ‘ilâh’larından daha fazla nefret edilecek bir şey olamayacağı açıktır.

[841] Şayet “‘Taptığınız şeyler’ ifadesiyle putları kastedersen, o zaman ‘Orada öyle bir nefes alıp vereceklerdir ki!..’ ifadesinin mânası nedir?” der-sen şöyle derim: Onlar ve putları cehennemin aynı yerinde olurlarsa, her ne kadar nefes alanlar putları değil de sadece kendileri olsa bile hepsini kastederek “Onlar nefes alıp verirler.” demek caizdir. Bu, tağlib içindir ve herhangi bir karışıklık söz konusu olmayacağından dolayıdır.

1 Yani bu sözünle, kendi değer verdiğin bu büyük zevatı kendin Cehennem odunu yapmış oluyorsun! Ayrıca bkz. Zuhruf 43/57-58. / ed.

[842] el-Hasab, yakılan şey demektir, yani bunlar ateşte yakılacak-tır. el-Hasab atmak anlamına da gelir. Sād’ın sükûnuyla masdar olarak da okunmuştur. Yine aynı anlamda ُ َ َ şeklinde, harekeli ve sakin olarak

ُ َ َ ve ُ ْ َ şeklinde de okunmuştur. İbn Mesʻûd’dan [v. 32/653] nakle-dildiğine göre ateşten tabutlara konulacaklar ve işitemeyeceklerdir. Allah’ın onları kör ettiği gibi sağır yapması da mümkündür.

103. Âyetin Tefsiri

[843] Hüsnâ, üstün ve tercihe şayan güzel bir durumu ifade eder; ahse-nin müennesi olup, ilgili kişilerin ya sa‘îd (cennetlik) oldukları, ya sevapla (cennetle) müjdelendikleri veya Allah’a itaat etme hususunda başarılı kılın-dıkları kastedilmektedir. Rivayete göre Ali (r.a.) bir gün bu âyeti okumuş ve “Ben de onlardanım; Ebû Bekr, Ömer, Osman, Talha, Zübeyr, Saʻd, Sa‘îd ve Abdurrahman b. Avf da...” demiş. Sonra kāmet getirilmiş, elbisesini çe-kerek kalkmış, bu esnada âyetin “Onlar cehennemin uğultusunu duymaz-lar.” kısmını okuyormuş.

[844] Hasîs hissedilen ses, şehvet ise nefsin zevk istemesidir.

[845] [ ُ ُ ُ ُ ْ َ َ (onları üzmez) kelimesi] aynı anlamda ahzeneden lâ yuhzinuhum şeklinde de okunmuştur. “En büyük korku”dan kastın Sūr’a en son üfleyiş ol-duğu söylenmiştir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “ Sūr’a üfürüldüğü gün, göklerde ve yerde kim varsa dehşete kapılır…” [Neml 27/87] Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre (en büyük korku) cehenneme doğru gitmektir. Dah-hâk’e göre ise cehennem(den çıkarılacak kişilerin çıkarılıp, kalanların) üzerine kapıların kilitlendiği andır. Ölümün alaca bir koç suretinde getirilip kesildiği an [Bkz. Buhārî, “Rikāk”, 51; Müslim, “Cennet”, 40-43] olduğu da söylenmiştir.

[846] “ Melekler de [‘İşte, size vaat edilen gününüz!’ diyerek] kendilerini karşılar-lar.” Yani melekler cennetin kapılarında onları tebrik ederek karşılarlar ve “Bu, Rabbinizin size vaat ettiği karşılık alma gününüzdür. İşte o vakit geldi.” derler.

104. Âyetin Tefsiri

ي [847] ِ ْ َ مَ ْ َ (düreceğimiz gün) ifadesinin âmili, [Enbiya 21/103’teki] ya

ُ ُ ُ ُ ْ َ َ (onları üzmez) ya ُع َ َ ْ ُ ya da (korku) ا ُ א ّ َ َ َ (onlar karşılar) cüm-lesidir. Meçhul sıygasıyla אء ي ا َ ْ ُ (gök dürülür) şeklinde de okunmuş-tur. Sicill kelimesi, ʻutüll vezninde sücüll ve delv kalıbında secl şeklinde de okunmuş ve “sahife” anlamında esreli olarak sicl şeklinde de rivayet edil-miştir. Yani “Üstüne yazı yazmak için sayfa rulo hâlinde dürüldüğü gibi…” anlamındadır. Çünkü kitâb1, binâ’ kelimesi gibi mastardır; ancak ‘yazılan’ anlamında kullanılmıştır. Kelimeyi çoğul okuyana göre anlam, ‘yazılmış to-marları, yani tomarlarda yazılı çok sayıda malumatı…’ şeklinde olur. Şu da söylenmiştir: Sicill Âdemoğullarının amel defterleri kendisine yükseltilince onları düren meleğin adıdır. Peygamber’in (s.a.) bir kâtibinin ismi olduğu da söylenmiştir. Bu durumda kitâb, yazı yazılan sayfanın ismi olur.

[848] ٍ ْ َ هُ ,ifadesi اوَلَ ُ ُ tarafından tefsir edilen (gizli bir) ُ ُ fiilinin mefʻûlüdür. Kâf harf-i cerinin amel etmesi, Mâ ile engellenmiştir. Anlam şöy-ledir: İlk defa yarattığımız gibi onu tekrar yaratırız. Burada yeniden yaratmak, Allah’ın kudretinin ikisine de aynı seviyede yetmesi hususunda ilk yaratmaya benzetilmiştir. Şayet “Yaratmanın başlangıcı nedir ki onu başladığı gibi tekrar etsin?” dersen şöyle derim: Onun ilk başlangıcı yoktan var edilmesidir. İlk ola-rak onu yoktan var ettiği gibi ikinci olarak yine yoktan yaratacaktır. Şayet “ ٍ ْ َ kelimesinin durumu nedir ki nekire gelmiştir?” dersen şöyle derim: O senin şu sözüne benzer: Huve evvelü racülin câenî (O bana gelen ilk kişidir.). Onun, gelen adamların ilki olduğunu kastedersin. Fakat onların hepsinin de tek tek geldiğini bildirmek için racül (adam) kelimesini tekil ve nekire yaparsın. َاوَل ٍ ْ َ ifadesinin mânası da budur; yaratmanın başı, yaratılanların ilki anlamın-

dadır, çünkü halk mastardır, çoğul yapılmaz. Bir izah tarzı daha vardır ki o da şöyledir: Kâf, ُه ُ ُ cümlesinin tefsir ettiği gizli bir fiil tarafından mansub olur; Mâ da mevsūledir. Yani ilk defa yarattığımız gibi tekrar yaratırız. Ve ٍ ْ أولَ ifadesi, א أ cümlesinin zarfı olur; yarattığı şeylerin ilki demektir. Veya lafzen zikredilmemiş ancak mâna olarak var olan bir zamirin hâli olur. ا ً ْ kelimesi وَmânayı kuvvetlendiren bir mastardır. Zira ُه ُ ُ sözü bir tekrar yaratma vaadidir. َ ِ א َ א א כُ .Onları yapmaya elbette gücümüz yeter.” anlamındadır“ اِ1 ُ כُ değil de, َאب כِ kıraatine göre. / ed.

105. Âyetin Tefsiri

[849] Şaʻbî Rahimehullâh [v. 104/722] Zebur’un Hazreti Dâvud (a.s.)’ın kitabı olduğunu söylemiştir. ِ כْ ِّ ise Tevrat’tır. Zebur’un, peygamberlere اindirilen bütün kitaplar için cins ismi olduğu, zikrin ise Ümmü’l-Kitâb yani Levh-i Mahfuz olduğu da söylenmiştir.

[850] Kâfirlerin sürülmesinden sonra oraya müminler sahip olacaklar-dır. Tıpkı şu âyetlerde ifade edildiği gibi: “Sürekli hor görülen o kavmi de, bölgenin bereketlendirdiğimiz doğu ve batı kısımlarına mirasçı kıldık…” [Aʻrâf 7/137], “Mûsâ, kavmine dedi ki: ‘Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz yeryüzünün tamamı Allah’ındır; O, kullarından dilediğini oraya mirasçı kılar. Âkıbet müttakîlerindir’.” [Aʻrâf 7/128] İbn Abbas (r.a.), “Bu[ra-da kastedilen arz] cennet arzıdır.” demiştir. Arz-ı Mukaddes olduğu, Hazreti Muhammed’in (s.a.) ümmetinin oraya sahip olacağı da söylenmiştir.

106. Âyetin Tefsiri

sirli öğütlere işaret etmektedir. el-Belâğu kelimesi yeterli ve kendisiyle mak-sada ulaşılan şey demektir.

107. Âyetin Tefsiri

kendisine uyduklarında onları saadete ulaştıracak şeyler getirmiştir. Ona muhalefet edip tâbi olmayan kimse ise nefsine mağlup olmuş ve bu rah-metten nasibini kaybetmiştir. Bu şuna benzer: Allah suyu bol bir pınar fış-kırtmıştır. Bir grup insan onun suyu ile ekinlerini ve hayvanlarını sulayıp rahata ererler. Bir kısım insanlar da sulamayı terkeder, bu konuda ihmalkâr davranırlar ve neticede ziyan ederler. Fışkıran pınar haddizâtında Allah’tan gelen bir nimettir ve iki grup için de rahmettir. Ancak tembel kişi kendi kendine sıkıntı ve musibet olmuştur, zira kendini, kendisine faydalı olacak şeyden mahrum bırakmıştır. Şöyle bir görüş de vardır: Fâcirlere rahmet ol-ması, onların cezalarının Peygamber (s.a.) sebebiyle geciktirilmesi ve onun hürmetine büyük bir azapla köklerinin kazınmasından emin olmalarıdır.

108. Âyetin Tefsiri

א [853] َ .edatı, hükmü bir şeye veya bir şeyi hükme tahsis etmek içindir اِİnnemâ Zeydün kāimün (Sadece Zeyd ayaktadır.) ve innemâ yekūmu Zeydün (Zeyd sadece ayağa kalkıyor.) sözünde olduğu gibi. Bu âyette iki örnek bir araya gelmiştir, çünkü َ ُ اِ א َ kısmı [nâib-i] (.Bana sadece vahyolunuyor) اِfâ‘iliyle birlikte innemâ yekūmu Zeydün yerindedir; ٌ ِ ٌ وَا ٰ ْ اِ כُ ُ َ א إِ َ -tanrını) اَzın tek bir tanrı olduğu) ise innemâ Zeydün kāimun yerindedir. İki örneğin bir araya gelmesinin faydası ise Rasûlullah’a gelen vahiylerin öncelikle Allah’ın, birliği kendisine has kıldığını haber verdiğini göstermektir. “Şimdi, siz buna teslimiyet göstere(rek Müslüman ola)cak mısınız?” sözünde şu mâna vardır: Bu minval üzere gelen vahiyler, insanların Allah’ı halis-muhlis ‘Tek’ kılma-larını ve ortakları bırakmalarını gerektirmektedir. Onda şu mâna da vardır: Vahdaniyet sıfatını ispat etmenin en doğru yolu naklî delillerdir. א mevsūle kabul edildiğinde anlamın “bana vahyedilen şey” olması da mümkündür.

111. Âyetin Tefsiri

[854] Âzene fiili “bildi” anlamındaki ezineden [ilan etmek, bildirmek anl-maında] olup, daha çok uyarı anlamında kullanılmaktadır. Şu âyette de bu mânadadır: “Bunu yapmazsanız, Allah ve Resulü’ne savaş açmış olduğunu-zu bilin!” [Bakara 2/279] İbn Hillize’nin [v. 570 ?] şu mısraı da aynı mânadadır:

Ayrılacağını söyleyerek uyardı bizi Esma.

[855] Âyetin mânası şöyledir: Allah’ın birliğini kabul etmenin, O’nu benzer ve ortaklardan tenzih etmenin zorunlu olduğu size arzedilince, bunu kabul et-mekten yüz çevirdiğinize göre, sizleri öyle bir adam gibi uyarıyorum ki kendisiyle düşmanları arasında bir barış var, ama bir hainlik yapacaklarını anlayıp anlaşmayı bozuyor ve anlaşmayı bozduğunu açıklıyor, yayıyor ve hepsine ilan ediyor.

اءٍ [856] َ َ َ yani, bunu bildirme hususunda hepsine eşit davrandı, tamamına açıkladı; “Sopanın kabuğunu soydu.” [deyiminde olduğu gibi] içinde ne varsa açıkça söyledi; düşmanlığını ilan etti. Müslümanların size galip geleceği vaadi hiç şüphesiz gerçekleşecek. Böylece zillet ve alçaklık mutlaka sizi bulacak! Her ne kadar ben bunun ne zaman olacağını bilmesem de…

Çünkü Allah onun bilgisini bana vermemiş, beni ona muttali kılmamıştır. Allah her şeyi bilir. İslâm’ı kötüleyenlerin sözlerinden açığa vurduklarınız da kalbinizde Müslümanlara karşı sakladığınız düşmanlık ve kinler de O’na gizli kalmaz. Allah bunlar sebebiyle sizi cezalandıracaktır! Bilmiyorum, bel-ki de bu tehdidin geciktirilmesi sizin nasıl davranacağınızı ortaya koymak için bir imtihandır veya delil aleyhinize kesinleşsin ve tehdit nice hikmetler bulunan bir vakitte gerçekleşsin diye belli bir süreye kadar sizi yaşatmaktır?

112. Âyetin Tefsiri

َאلَ] [857] ] hem ْ ُ (de ki) şeklinde hem de Peygamber’in (s.a.) sözünü naklen ََאل (dedi ki) şeklinde okunmuştur. ْ כُ ْ ,ifadesi (Rabbim hükmet) رَبِّ ا[Aynı anlamda olmak üzere] Yâ harfi kaldırılıp sadece kesre ile ْ כُ ْ Zamme ,رَبِّ اile ْ כُ ْ ُ şeklinde, Tafdil bildiren efʻalu kalıbında رَب ا כَ ْ ِّ أَ En âdil hükmü) رَRabbim verir.) ve “Hüküm vermek” kökünden َ כَ ْ ِّ أَ (Rabbim hüküm verdi) رَşeklinde okunmuştur. Nitekim Allah Teâlâ, Resûlüne azabın kavmine çarça-buk gelmesini istemesini emretmiş; onlar da Bedir’de azaba uğramışlardır.

[858] ّ َ ْ א ِ kelimesinin mânası şudur: “Onları himaye etme! Onlara hak ettikleri şekilde sert davran! Allah Resûlü’nün “Allah’ım! Mudar’ın1 üzerine cezanı sert indir!” [Buhārî, “İstiskā”, 2; Müslim, “Mesâcid”, 294] duasında olduğu gibi.

نَ [859] ُ ِ َ fiili Tâ ve Yâ ile okunmuştur [sizin nitelendirmelerinize / onla-rın nitelendirmelerine]. Onlar durumu olduğunun aksine anlatıyor; kuvvet ve galibiyetin kendilerinde olmasını istiyorlardı. Allah onların düşüncelerini yalanlamış, ümitlerini boşa çıkarmış, Peygamber (s.a.)’e ve mü’minlere yar-dım etmiş, onları ise yüz üstü bırakmıştır.

[860] Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kim א אس ب -En] اbiyâ] sûresini okursa Allah onu kolay bir hesaba çeker, Kur’ân’da ismi geçen bütün nebiler onunla musafaha yapar ve ona selâm verirler.”

1 Adnân ve Kahtān’dan sonra Arapların nispet edildiği dört ana koldan biri. Mudar, İslâmiyet’ten önce Hındif ve Kays Aylân adında iki kola ayrılmıştır. Sayı ve güç itibariyle çok defa bütün Mudar kabilele-rini temsil eden Kays Aylân’ın en meşhur kolları Süleym, Hevâzin, Mâzin, Gatafân, Muhârib, Advân, Fehm ve Enmâr; Hındif ’in kolları ise Kureyş, Eşrâf, Kinâne, Hüzeyl, Temîm, Huzâa ve Müzeyne’dir. (DİA) / ed.