FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Âl-i İmrân Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 5
b) İnsan, bazan, bütün uzuv ve cüzlerinden gafil, bihaber olduğu halde, kendi varlığını hisseder, bilir. Bilinen bilinmeyenden başkadır. Binaenaleyh, bu iki izahla da, ruhun hissedilen bu bedenden başka bir şey olduğu ortaya çıkar. Daha sonra bunun, ateşin kömüre, yağın susama ve gülsuyunun da güle sirayet etmesi gibi, bu bedene sirayet etmesi gibi hususî bir madde olması da muhtemeldir. Yine ruhun, kendi kendine kaim bir cevher olması, ne cisim, ne de cisime dahil bulunmaması da muhtemeldir. Bu her iki görüşe göre de, beden öldüğü zaman bu şeyin ondan diri olarak ayrılması uzak bir ihtimal olmaz. Biz, onu Allah'ın öldürdüğünü söylesek de Cenâb-ı Hak ona yeniden hayat verir.
Bu izaha göre de, bu âyette olduğu gibi, kabirdeki mükâfaat hakkındaki şüpheler tamamen zail olur. Keza, "Suda boğuldular. Ardından da bir ateşe atıldılar" ınüh, 25) buyruğunda da belirtildiği gibi, kabir azabı ile ilgili bütün şüpheler de ortadan kalkmış olur. Böylece de, bizim anlattıklarımızla, bu meselede bir imkânsızlığın olmadığı ortaya çıkmış oldu. Âyetin zahiri de buna delâlet etmektedir. Binâenaleyh, bu kanâate varmak gerekir. Bizim söylediğimiz bu hususu Kur'ân, hadis ve akıl da teyid etmektedir.
Ölümden Sonra Ruh Hayatının Devamına Dair Âyetler
Kur'ân'dan delillere gelince, bunlar pekçok âyettir;
a) "Ey itminâne ermiş olan ruh! Dön Rabb'ine, sen O'ndan razı, O da senden razı olarak.. Haydi git kullarımın içine, gir cennetime..." (Fecr. 27-30) âyetidir. Cenâb-ı Hakk'ın "Dön Rabb'ine" emrinden maksadın ölüm olduğunda şüphe yoktur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Haydi gir kullarımın içine" buyurmuştur ki, bu kelimenin başındaki fâ harfi, böyle bir hayatın, ölümün akabinde olacağına delâlet etmektedir ki, bu da bizim söylediğimize delâlet eder.
b) "Nihayet herhangi birinize ölüm geldi mi, elçilerimiz hiçbir şeyi eksik yapmaksızın onun ruhunu alırlar" (Enam. 61) buyurmuştur ki, bu da bedenin ölümüdür. Bu ifâdenin peşinden Cenâb-ı Hak, "Sonra bunlar, Hak olan mevlâlarına, Allah'a döndürülmüşlerdir" (Enam, 62) buyurmuştur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "döndürülmüşlerdir" buyruğundaki vâv harfinin (zamirin) mercii, ruhlardır. Bu, ancak kendine ve zâtına mahsus bir hayat ile olabilir. Böylece bu, onun (ruhun) bedenin ölümünden sonra da devam ettiğine delâlet etmiştir.
c)Hak teâlâ'nın, "Şimdi, eğer o, mukarreblerden ise, (onun nasibi) artık rahatlık, güzel rızık ve Nâim cennetidir" âyetidir, "Artık rahatlık" kelimesinin başındaki takibiyye fası, rahatlığın, güzel rızkın ve Naîm cennetinin ölümün peşinden tahakkuk edeceğine delâlet eder.
Ölümden Sonra Ruh Hayatının Devamına Dair Hadisler
Bu hususun hadisten delili ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Kim ölürse, onun kıyameti kopmuştur" şeklindeki hadisidir. Bu ifâdenin, başındaki fâ da, takibiyye fası olup, herkesin kıyametinin ölümünden sonra olacağına delâlet etmektedir. Büyük kıyamete gelince bu, Allah'ın katında malum olan bir zamanda vuku bulacaktır. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Kabir, cennet bahçelerinden bir bahçe; veyahut da cehennem çukurlarından bir çukurdur" Tirmizî, Kıyame, 26 (4/640). buyurmuştur.
Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Bedir gününde, şehid edilen kimselere seslenerek, "Siz de Rabb'inizin va'adettiginigerçek olarak buldunuz mu?" (A'raf, 44) dediği; bunun üzerine de kendisine, "Ya Resûlallah, onlar ölüdürler. Binâenaleyh sen onlara nasıl seslenebiliyorsun?" denildiğinde O'nun, "Onlar, sizden daha iyi duyarlar" dediği, veyahut da bu anlamda bazı ifâdeler söylediği rivayet edilmiştir. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'ın velileri ölmezler; ama onlar, bir evden (dünya) başka bir eve (âhiret) nakledilirler" buyurmuştur. Bütün bunlar, nefislerin (ruhların), bedenlerin ölümünden sonra da devam ettiklerine, yaşadıklarına delâlet eder.
Öldükten Sonra Rûh Hayatının Devamına Dair Aklî Deliller
Aklî delillere gelince, bunlar birkaç tanedir:
a) Uyku zamanı beden zayıflar. Bedenin zayıflaması ise ruhun zayıflamasını gerektirmez. Bilâkis uyku esnasında ruh kuvvetlenir ve çeşitli halleri müşahade edip bazı gayblara muttali olur. Bedenin zayıflaması ruhun zayıflamasını gerektirmeyince, bu durum beden öldükten sonra ruhun ölmediği şeklindeki zannımızı kuvvetlendirir.
b) Fikirlerin çokluğu, dimağın kurumasına bir sebeptir. O'nun kuruması ise, ölüme sebebiyet verir. Bu fikirler, nefsin ilâhi bilgilerle kemâle ermesinin sebebidir. Bu, ruhun son derece kemâle ermesidir. Binâenaleyh ruhun kemâle ermesine vesile olan şey, , ıynı zamanda bedenin noksanlaşmasına bir sebeb teşkil etmektedir. Bu da, ruhun bedenin ölümü ile ölmediği şeklindeki zannımızı kuvvetlendirmektedir.
c) Ruhun halleri, bedenin hallerinden farklıdır. Çünkü ruh, ilâhi marifet ile sevinir ve güzelleşir. Bunun böyle olduğunun delili, "Haberiniz olsun ki kalpler ancak zikrullah ile yatışır, rahatlar" (Rad, 28) âyetidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Ben Rabb'imin yanında geceliyorum. O, bana yedirip İçirir" Buhâri, Temenni, 9; Müslim, Sıyâm, 57-58 (2/774-775). buyurmuştur. Bu yiyip içmenin, marifetullah, muhabbetullah ve gayb âlemlerinin nurları ile nurlanmaktan ibaret olduğunda bir şüphe yoktur. Biz de insanların, bir hükümdara hizmet ettiği, bir makamı ele geçirdiği, veyahut da sevgilisine kavuştuğu için ileri derecede bir sevinç hissettiklerinde, yemeyi içmeyi unutup, yemeye içmeye davet edildiklerinde, kalplerinde ona karşı aşın bir nefret duyduklarını görüyoruz. Marifetutlaha iyice dalmış olan arifler, kendilerinde böyle bir nurun parıldadığını ve böyle bir sırrın kendilerine açıldığını hissettiklerinde, açlık ve susuzluğu kesinlikle duymazlar. Velhasıl ruhanî saadetler, bedenî saadetlere âdeta zıttır. Bütün bu hususlar, ruhun bağımsız olup bedenle bir alakası olmadığına galib bir zan ile hükmetmeyi gerektirir. Bu böyle olunca, bedenin ölümü ile ruhun da ölmemesi gerekir. Bu noktada, ikna edici bu deliller kifayet etsin.
Bil ki bu kaide iyice yerleştiğinde, kabir mükâfaatı ve azabı hakkında Kur'ân'da bulunan âyetlerin delâletine dair şüphe ve müşkilatlar ortadan kalkar. Bu kaideyi böylece kavradığın zaman biz deriz ki: Bazı müfessirler, şehidlerin ruhlarının, kıyamete kadar Arş'ın altında her gece rükû ve secde ederek, diri olarak kalacaklarını söylemişlerdir. Bunun delili, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadis-i şerifidir:
"Kul, şeddede iken uyuyup kaldığı zaman, Allahü teâlâ onunla meleklerine karşı övünür ve "Şu kuluma bakınız. Onun ruhu benim yanımda, bedeni de benim hizmetimde.. "der.'
Bil ki Hak teâlâ, ' Bilâkis onlar, Rableri katında diridirler" âyeti de, bu gerçeğe delâlet etmektedir. "katında" lafzı bu âyette zikredildiği gibi, "O'nun katındaki (melekler). Ona ibâdet etmekten asla kibirlenmezler ve yorulmazlar" (Enbiya. 19) âyetinde de meleklerden bahsedilirken zikredilmiştir. Allah katında bulunmalarından dolayı melekler için hasıl olan saadeti anladığın zaman, yine Allah katında bulunmalarından dolayı şehidler için de böyle bir saadetin olacağını anlarsın. İşte bütün bunlar, akla âhiret marifetinin kapılarını açan izahlardır.
Şehidlerin Bedenleriyle Mükâfaatlandırılmalarında Mevcut Müşkilat
Üçüncü İhtimal, bu âyetin tefsiri hususundaki bu ihtimal, bu hayatın bedenler için söz konusu olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Bu görüşü benimseyenler de kendi aralarında ihtilaf etmişler ve bazıları şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, şehidlerin bedenlerini göklere, Arş'ın altındaki kandillere doğru yükseltip onlara çeşitli ikram ve saadetler vermiştir." Bazıları da, "Cenâb-ı Hak, bu bedenleri yeryüzünde bırakmış ve onları orada dirilterek bu saadetleri onlara vermiştir" demişlerdir.
Bazı âlimler bu görüşü tenkid ederek şöyle demişlerdir: "Biz bu şehidlerin bedenlerini kurtların kuşların yediğini görüyoruz. Bu durumda, yâ Hak teâlâ'nın, o bedenleri o yırtıcı hayvanların karınlarında diriltip, onlara oralarda bu mükafaatları ulaştırdığı söylenir; yahut da yırtıcı hayvanların karınlarındaki bu parçaların, oralardan ayrıldıktan sonra Allahü teâlâ'nın onları yeniden biraraya getirip birleştirerek hayat verip mükafaatlarını verdiği söylenebilir ki bütün bunlar uzak ihtimallerdir. Bir de biz, bazan öldürülen bir insanın cesedinin bozulup çürüyünceye ve ondan cerahat ve irin akıncaya kadar günlerce öyle kaldığını görüyoruz. Binâenaleyh biz onun canlı, çeşitli nimetlerden istifade eden, akıllı ve bilgili bir varlık olduğunu mümkin görürsek, saçma sapan konuşmuş oluruz.
Dördüncü İhtimal: Âyetin tefsirinde bir izah da şöyle dememizdir: Onların diri olmalarından maksad, onlarda hayatın bizzat bulunması değildir. Aksine bundan maksad, bazı mecazi manalardır. Bunu şu şekillerde açıklayabiliriz;
1- Esâmm el-Belhî şöyle demiştir: "Ölen, dinî bakımdan çok önemli bir kişi olup, kıyamet günü akıbeti de sevinç, mutluluk ve izzet-u ikram olunca, onun için, "O diridir, ölmemiştir" denilebilir. Nitekim kendisine hiç faydası olmayan ve kendisinden hiç kimsenin istifâde edemediği câhil bir kimse hakkında da, "O ölüdür, diri değildir" denilir. Yine bu, ahmak kimse için "O bir eşektir"; eziyet veren kimse hakkında da "O bir canavar" denilmesi gibidir. Rivayet olunduğuna göre Abdulmelik İbn Mervan, Zührî ile tanışıp, onun anlayışını ve ilmî seviyesini farkedince ona, "Senin gibilerini halef bırakan kimseler ölmez" demiştir. Özet olarak, insan ölüp geride güzel bir övgü ve güzel bir nam bıraktığı zaman, onun hakkında mecazî olarak, şüphe yok ki "O ölmedi, diridir" denilir."
2- Bazıları, bu mecazi mananın "Onların bedenleri kabirlerinde bozulmadan kalır ve toprağın altında kesinlikle çürümez" şeklinde olduğunu söylemiş ve rivayet olunan şu hadiseyi buna delil getirmişlerdir: Muaviye (radıyallahü anh), şehidlerin kabirlerinin bulunduğu yerde bir su kaynağı bulmak istedi ve "Kimin bu yerde bir ölüsü varsa, onu buradan çıkarsın" diye ilân edilmesini emretti. Câbir der ki: "Bunun üzerine, biz oraya gidip ölülerimizi, bedenleri hala ter-ü taze olduğu halde çıkardık. Hatta onlardan birinin parmağına toprağı eşeleyen bel takılınca parmaktan kan damladı."
3- Onların diri olmalarından maksad, ölenlerin yıkandığı şekilde onların yıkanılmamalarıdır. Bu âyet hakkında söylenilenlerin tamamı işte budur. Mahlükatın sırlarını en iyi bilen Allah'tır.
Üçüncü Mesele
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Âyetteki "Sakın sanma" ifâdesi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e veya herkese bir hitaptır. Bu ifâde (......) şeklinde de okunmuştur ki, bu okuyuşa göre şu manalar verilmiştir: a) Allah'ın Resulü sanmasın..."; b) "Hiçbir sanan sanmasın.."; c) "Allah yolunda canlarını verenler, kendilerini ölüler sanmasınlar." Bu kelime sin harfinin fethasıyla okunmuştur. İbn Âmir, şeddeli olarak (......) şeklinde okurken; diğer kıraat imamları, şeddesiz olarak (......) şeklinde okumuşlardır.
Dördüncü Mesele
Âyetteki "Bilakis onlar... diridirler buyruğu hakkında Vahidî, "Bu kelâmın takdiri, 'Bilâkis onlar diridirler" şeklindedir" demiştir. Keşşaf sahibi "Aksine onları diriler san" manasında olmak üzere bu kelimenin mansub olarak şeklinde de okunduğunu söylemiştir. Ben derim ki, Zeccâc şöyle diyor: "Eğer bu kelime mansub olarak (......) şeklinde okunacak olsaydı, o zaman, "aksine onları diriler san, zannet!" manasında olması caiz olurdu." Ebû Ali el-Farisî, bu hususu tenkid ederek şöyle der: "Bu caiz değildir, çünkü bu, şüpheye düşmeyi emretmektir. Şüpheyi emretmek ise, Allah için caiz değildir. "Hisbân" masdarını ilim manasına almak, onunla tefsir etmek caiz değildir. Çünkü, dilcilerden hiçbiri bunu söylememiştir." Zeccâc, el-Farisî'ye cevap vererek şöyle diyebilir: "Hîsbân" şekk değil, zan demektir. O halde daha niçin, "Allah'ın zannı emretmesi caiz değildir" demediniz? İçtihad edilen bütün hususlarda Allah'ın mükellef tutması da, ancak zan ile değil midir?"
Ben derim ki, Zeccâc ile Ebû Ali el-Farisî arasında cereyan eden bu münazara, bu ifâdenin nasb ile (......) şeklinde okunmayacağına delâlet eder. Hatta Zeccâc, bunun Arapçada bir izah tarzının bulunduğunu iddia ederken, el-Farisî bu hususta ona karşı gelmektedir. İ'rabda bir izah şekli, bir vechi bulunan her bir tarzda okumak (kıraat etmek) caiz değildir.
"Allah İndinde" Tabirinin Manası
Hak teâlâ'nın, "Rableri katında" buyruğu hakkında da şu izahlar bulunmaktadır:
a) "Onlara, Allah'tan başka hiç kimsenin ne bir fayda, ne de bir zarar veremiyeceği bir yerdedir.." demektir.
b) "Onlar, Rableri katında dindirler..." Yani "Onlar, Rablerinin ilmine ve hükmüne göre diridirler." Bu, "Bu mesele Şafiî nezdinde, ona göre böyledir. Ebû Hanife nezdinde, ona göre ise, bunun aksinedir" denilmesi gibidir.
c)kelimesi, yakınlık ve ikramda bulunma manasındadır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun katındaki (melekler), O'na ibâdet etmekten asla kibirlenmezler.." (Enbiya, 19)ve "Rabb'in katında olanlar..." (Fussilet, 38) âyetlerinde olduğu gibidir.
Şehidlerin Rızıklandırılmaları
Hak teâlâ'nın, "Allah'ın lütf-u inayetinden kendilerine verdiği şeyler ile sevinerek rızıklanırlar" cümlesine gelince, bil ki kelamcılar şöyle demişlerdir: "Sevap, saygt ile beraber bulunan katıksız ve devamlı olan bir menfaattir. Buna göre âyetteki, "rızıklamrlar" kelimesi, bu menfaata işarettir; "sevinerek" ifâdesi, bu saygı sebebi ile meydana gelen sevince işarettir." Hökemâ (feylosoflar) ise şöyle demişlerdir: "Kutsî ruhların cevherleri, ilâhi nurlar ile aydınlandığı zaman iki bakımdan sevinç duyarlar:
a) Bu ruhların zatlarının, kutsî cilalar ve ilâhî marifetler ile parlaması, aydınlanması ve ışık saçar hale gelmesi bakımından;
b) Onların, nur pınarına ve rahmet ile azamet kaynağına bakar hale gelmeleri bakımından..." Onlar şöyle devam etmişlerdir: "Ruhların, bu ikinci bakımdan duydukları neş'e ve sevinç, birincisinden duyduklarından daha ileri ve mükemmeldir. Binâenaleyh âyetteki "rızıklamrlar" kelimesi birinci dereceye, "sevinerek" kelimesi de ikinci dereceye işarettir. İşte Cenâb-ı Hak bundan dolayı, "Allah'ın lütf-u inayetinden kendilerine verdiği şeyler ile sevinerek..." buyurmuştur. Yani onların bu sevinçleri rızık sebebi ile değil, rızkın kendilerine verilmesi sebebiyledir. Çünkü rızık ile meşgul olan, kendisi ile meşgul olmuş olur. Fakat kendisine rızık verilmesine bakan kimse, rızkı veren ile meşgul olmuş olur. Hakkı, başka bir sebepten ötürü isteyen kimse, Hak'tan mahrum olur."
Şehidlerin, Mücahidleri Müjdelemeleri
Sonra Cenâb-ı Allah, "Arkalarından henüz onlara katılmayanlar hakkında da, "Onlara hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" diye müjde vermek isterler" buyurmuştur.
Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi, O'nun sözünden bedel olmak üzere, mahallen mecrurdur. Kelâmın takdiri ise, "Arkalarından henüz onlara katılmayan kimselere de, bir korku ve bir hüzün olmadığı müjdesini verirler" şeklindedir. Âyette birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İstibşâr, müjdeleme ile tahakkuk eden sürür ve sevinç demektir. "İstif âl" babının aslı, fiili talep etmek ifâde eder. Binâenaleyh, müjde veren kimse, sürürü talep edip de, müjde ve beşaret ile onu bulan kimse demektir.
İkinci Mesele
Bil ki şehidlerin kıyamet gününden önce diri olduklarım kabul eden kimseler, bu âyeti başka şekillerde de açıklamışlardır:
a) Şöyle denilmesidir: "Şehidler birbirlerine, "Biz falanca falanca kardeşlerimizi kâfirlerle savaşanlar safında bıraktık.. Binaenaleyh, eğer Allah dilerse onlar şehid edilirler, böylece de bizim elde ettiğimiz rızık ve ikramı onlar da elde etmiş olurlar" derler. İşte bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Arkalarından henüz onlara katılmayanlara da... müjde vermek isterler" âyetinden kastedilen de budur.
b) Şöyle de denilebilir: "Kıyamet koptuktan sonra şehidler, cennete girdiklerinde, Allah'ın fazlından, kendilerine verdiği şeylerle sevinir, ve rızıklanırlar. Hak teâlâ'nın, "Arkalarından henüz katılmayanlar" sözüyle kastedilen de, şehidlerin derecesinde olmayan mü'min kardeşleridir. Çünkü, şehidler diğer mü'minlerden önce cennete girerler. Bunun delili ise, "Allah, savaşanlara oturanların üstünde daha büyük bir ecir vermiştir. Kendinden dereceler, mağfiret ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayın ve çok merhametlidir" (Nisa. 95-96) âyetidir. Böylece onlar, mü'minlerin varacakları yeri, onlar için hazırlanmış olan nimetleri görmeleri ve kendileriyle bir araya gelmeyi umdukları için sevinirler ve bu sebeple de gözleri aydın olur, gönülleri hoş olur." Bu, Ebû Müslim el-İsfehanî ile ez-Zeccâc'ın tercihidir.
Bil ki birinci te'vil, ikincisinden daha kuvvetlidir. Çünkü ikincisinin neticesi, cennette bir araya gelmeleri sebebiyle, mü'minlerin birbirleriyle sevinç duymalarına dayanır. Bu ise, bütün mü'minleri içine alan bir husustur. Binaenaleyh, bunu şehidlere tahsis etmenin manası yoktur. Hem yine o şehidler, arkalarından henüz kendilerine katılmamış kimselerle sevinç duyup neşelenecekleri gibi, kendilerinden önce cennete giren kimseler vesilesiyle de, aynı şekilde sevinç duyarlar. Çünkü peygamberlerin ve sıddîklerin dereceleri, şehidlerin derecelerinin üzerindedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İşte onlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddîklerle, şehidlerle, iyi kullarla beraberdirler" (Nisa, 69) buyurmuştur. Bu takdire göre, tahsis yapmada herhangi bir fayda yoktur. Ama, âyeti birinci anlayışa göre tefsir edersek, bu takdirde, bu özelliği mücahidlere tahsis etmede en büyük fayda elde edilmiş olur. Binaenaleyh, bu daha evlâdır. Allah en iyisini bilendir.
Üçüncü Mesele
(......) (korku), gelecekte vaki olabilecek bir kötülüğün beklenmesinden ötürü hissedilir. Hüzün ise, geçmişte mevcut olan birtakım menfaatların elden kaçırılması sebebiyle hissedilir. Böylece, Hak Subhânehu ve Teâlâ, ilerde kıyametin hallerine dair gelecek şeyler hususunda onlar için bir korkunun söz konusu olmadığını ve dünya nimetlerinden kaçırıp elde edemedikleri şeyler hususunda da onlar için bir hüznün ve kederin söz konusu olmadığını beyan etmiştir.
Şehidlerin İlahî Lütuf Sebebiyle Sevinmeleri
171
"Onlar, Allah'tan olan bir nimetle, (hatta) daha fazlasıyla ve Allah'ın, müminlerin mükâfaatını zayi etmeyeceği müjdesiyle de sevinirler".
Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Allahü teâlâ onların, daha önce zikredildiği üzere, kendilerine katılmayan kimselerle sevinç duyduklarını beyan buyurduğu gibi, onların nimetlerden rızıklanmaları sebebiyle de, kendilerinden, nefislerinden dolayı sevinç duyduklarını beyan buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, "sevinirler" kelimesini tekrar getirmiştir. Çünkü birinci sevinç, arkalarından henüz kendilerine katılmayan kimselerin hallerinden dolayı; ikinci seviç ise, hassaten kendi durumlarından dolayı olmuştur.
Buna göre şayet, "Onların, kendi hallerinin durumlarından dolayı sevindikleri zikredilmemiş miydi? Halbuki "ferah", "istibşâr" kelimesinin ifâde ettiği manayı ifâde eder..." denilirse, biz deriz ki:
Bunun cevabı şu iki şekilde verilir:
a) "İstibşâr"ın ifade ettiği ferahlık, en mükemmel seviyededir. Binaenaleyh, burada bir tekrar bulunmuş olmaz.
b) "Ferah" ile murad edilen, o anda meydana gelen şeylerden duyulan sevinçtir. Halbuki, "istibşar"dan murad onların, âhirette kendileri için büyük bir nimetin tahakkuk edeceğini bilmeleriyle duyulan sevinçtir.
İkinci Mesele
"Allah'tan olan bir nimetle, (hatta) daha fazlasıyla.." ifâdesine gelince, "nimet", amellerin karşılığında elde edilen mükâfaattır. "Fazl" ise, ilâveten yapılan ihsan ve lütuftur.
Üçüncü Mesele
Âyet, onların, Kardeşlerinin mutluluğundan duydukları sevincin, kendi saadetlerinden duydukları sevinçten daha mükemmel ve fazla olduğuna delâlet eder. Çünkü, ilk önce zikredilen sevinç, kardeşlerinin durumlarından dolayı hissolunan sevinçtir. Bu da insanın, kardeşlerinin ve kendisine bağlı olanlarının durumlarının iyi olmasından dolayı duyacağı sevincin, kendi durumlarının iyi olmasından ötürü hissedeceği ferahlık ve sevinçten daha mükemmel ve tam olması gerektiğine dair Allahü teâlâ tarafından dikkat çekmedir.
Allah Mü'minlerin Ecrini Zayi Etmez
Cenâb-ı Hak sonra, "Ve Allah'ın, mü'minlerin mükâfaatını zayi etmeyeceği..." buyurmuştur ki, bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Kisaî, elif harfinin kesresiyle, müste'nef (başlayan) bir cümle olarak "Ve, muhakkak ki Allah.."; diğer kıraat imamları da, elifin fethasıyla, manasında olmak üzere, (......) şeklinde okumuşlardır ki, bu ikinci kıraate göre âyetin takdiri, şeklindedir. Birinci kıraat daha tam ve daha mükemmeldir. Çünkü bu kıraata göre istibşâr, sadece Allah'ın rahmeti ve fazlı ile olmuş olur. İkinci kıraata göreyse, "istibşâr-sevinme", Allah'ın rahmeti, fazlı ve mükâfaat elde etmekten dolayı olmuş olur. Şüphe yok ki, birinci makam daha mükemmeldir. Çünkü kulun, Allah'ın bizzat kendisini, O'nun rızasını elde etmekle meşgul olması, amelinin ücretini istemekle meşgul olmasından daha tam ve mükemmeldir.
İkinci Mesele
Bu âyetin maksadı, daha önce geçmiş olan şehidlere sevap ve büyük bir sürürün ulaştırılmasının, sadece onlara mahsus bir hüküm olmadığını; aksine her mü'minin bir miktar sevap ve ücrete müstehak olacağını beyan etmektir. Çünkü Allahü teâlâ mü'min kimseye, hakettiği mükâfaat ve ücretini ulaştırır, onu kesinlikle boşa çıkarmaz.
Üçüncü Mesele
Bize göre âyet, Cenâb-ı Hakk'ın, "ehl-i şataftan fasık olan kimseleri affedeceğine delâlet etmektedir. Çünkü o kimse imanı sebebiyle cennete girmeye müstehak olmuştur.Binaenaleyh, eğer o şahıs fasık olması sebebiyle cehennemde ebedî ve muhalled kalmış olsaydı, o kimseye imanının mükâfaatı ulaştırılmamış olurdu ki, bu durumda da Allah mü'min kimselerin iman etme ücretlerini zayi etmiş olurdu. Bu ise, âyetin ifâde ettiğinin aksine olan bir şeydir.
Yaralı Durumda Bile, Hazret-i Peygamberin Savaş Çağrısına Uyanlar
172
"Kendilerine yara isabet ettikten sonra, yine Allah'ın ve Peygamberin davetine İcabet edenler, (hele) içlerinde iyilik yapanlar ve müttakî olanlar için pek büyük bir mükâfaat vardır".
Bil ki Allahü teâlâ, biri "Hamrâu'l-Esed", diğeri de "Bedru's-Suğra" diye bilinen iki savaştan dolayı mü'minleri medhetmiştir ki, bunların ikisi de Uhud savaşıyla irtibatlıdır. Hamrâu'l-Esed gazvesine gelince, insaallah anlatacağımız üzere, bu âyette kastedilen işte budur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Ayetin başındaki (......) kelimesinin terkibdeki yeri hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür:
a) Zeccâc'ın görüşü olup, buna göre bu kelime mahallen merfû bir mübteda olup, haberi ise, "(hele) içlerinde iyilik yapanlar ve müttakî olanlar için pek büyük bir mükâfaat vardır" ifadesidir.
b) Bu ifâde, mahallen mecrür olup, Âl-i İmran 171 âyetinin sonundaki (......) kelimesinin sıfatıdır.
c) Bu ifâdenin, medihten dolayı mahallen mansûb olmasıdır.
Âl-i İmran 172 Âyetinin Nüzul Sebebi
Âyetin sebeb-i nüzulü hakkında şu iki rivayet ileri sürülmuştur:
a) En doğru olan bu rivayete göre, Ebu Süfyan ve arkadaşları, Uhud'dan dönüp Revhâ denilen yere vardıkları zaman pişman olarak şöyle demişlerdir: "Biz onların pekçoğunu öldürdük. Onlardan geriye pek az kimse kaldı.. O halde ne diye biz onların yakasını bıraktık?... Aksine, bizim yapmamız gereken, geriye dönüp onların kökünü kazımaktır.." Böylece onlar, geri dönmeye niyettendiler. Bu haber Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ulaşınca, kâfirleri korkutmak ve onlara, gerek kendisinin gerekse ashabının son derece güçlü olduğunu göstermek istedi. Bunun üzerine O, ashabını Ebu Süfyan'ı takibe çıkmaya teşvik etti. Ve şöyle dedi: "Ben-şu anda ancak, savaşta benimle beraber olanlarla takibe çıkmayı istiyorum..." Böylece Hazret-i Resul (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir toplulukla, Kureyş'i takibe çıktı. Rivayete göre bu topluluğun sayısı yetmiş kişi kadardı. Müslümanlar, Medine'ye üç mil mesafede olan Hamrâu'l-Esed mevkiine varınca, Allahü teâlâ müşriklerin kalbine bir korku saldı da, böylece müşrikler dağıldılar. Rivayet edildiğine göre, ashabın içinde, birbirlerini birer saat süreyle omuzlarında taşıyan kimseler vardı; bütün bunlar, yaralarının çok ve ağır olmasındandı. Yine onların içinde, birer saat süreyle birbirlerine dayanarak yürüyen kimseler de vardı..
b) Ebu Bekr el-Esamm şöyle demiştir: "Bu âyet, Uhud gününde nazil olmuştur. Ashâb, bozguna uğradıktan sonra, Hazret-i Peygamber'in yanına dönünce, Hazret-i Peygamber müslümanları, takib konusunda müşriklere karşı teşvik etti, Zaten Hazret-i Hamza (radıyallahü anh)'nın mübarek na'şına müsle (işkence) yapılmış olduğunu gördükten sonra onlar da "müsle" yapmaya niyetliydiler, ama Hazret-i Peygamber onları bundan men etmişti. Derken Allahü Teâlâ müşriklerin kalbine korku salmış, böylece dağılıp gitmişlerdi. Hazret-i Peygamber, Uhud'da şehid olanların cenaze namazını kılmış ve onları, kanlarıyla defnetmişti. Alimlerin rivayet ettiğine göre Safiyye, kardeşi Hamza'nın durumunu görmek için geldiğinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Zübeyr'e, "Onu bırakma da, kardeşine yapılmış olan "müsle"den dolayı feryâd ü figan etmesin" demiş, bunun üzerine Safiyye de, "Ona ne yapıldığına dair haber bana geldi. Bu, Allah'a itaat etmenin yanında önemsiz bir şeydir" deyince de, Hazret-i Peygamber Zübeyr'e, "Ona müsaade et de, kardeşine baksın" demiştir. Safiyye de, "Hayır!" dedi ve Hazret-i Hamza için Allah'tan mağfiret talebinde bulundu. Yine kocası, babası, kardeşi ve oğlu öldürülmüş bir kadın gelip de, Hazret-i Peygamber'in hayatta olduğunu görünce, "Artık bundan sonra hiçbir musîbetin önemi yoktur!" dedi.. Âyetin sebeb-i nüzulü hakkında söylenenler, işte bunlardır. Bu rivayetlerin ekserisi, birinci görüş üzeredirler.
Üçüncü Mesele
Âyette geçen, "icabet etti.." manasındadır. Hak teâlâ'nın, "Bana icabet etsinler" (Bakara, 186) emri de böyledir, (......)'nin bizzat İcabet etmek; (......) fiilinin de "icabet etmeyi istemek" mânasında olduğu söylenmiştir. Çünkü "istif'âl" vezninde aslolan, fiili talep etmek mânâsıdır. Buna göre mana, "Kendilerine çok ağır yaraların isabet etmesinden sonra bile, onlar icabet edip, emirleri konusunda Allah'a ve Resulüne itaat etmişlerdir..." şeklinde olur.
Cenâb-ı Hakk'ın, "(Hele) içlerinde iyilik yapanlar ve muttaki olanlar için pek büyük bir mükâfaat vardır" buyruğu hakkında iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Hak teâlâ'nın bu beyânı hakkında şu izahlar yapılmıştır:
a)Hak teâlâ'nın, "iyilik yapmak..." ifâdesinin içine, emredilenlerin tamamını tutmak; "muttaki olmak.." sözünün muhtevasına da, bütün menhiyyâttan kaçınmak dahildir. Bu iki husus yerine getirildiği zaman mükellef, büyük bir mükâfaata müstehak olur.
b) "Onlar, o vakitte Allah'ın Resulüne itaat hususunda ihsanda bulunup icabet etmiş; Allah'ın Resulünden geri kalma hususunda Allah'tan ittikâ etmişlerdir." Bu Allah'ın Resulüne icabet etmelerinin vacip olduğunu gösterir.
c) "Onlar, Allah'ın Resulüne göstermiş oldukları tâat konusunda ihsanda bulunup, bundan sonra herhangi bir menhiyyatı irtikâb etmekten de kaçınmış, sakınmışlardır."
İkinci Mesele
Keşşaf Sahibi, bu âyetteki harfi cerrinin "tebyîn" için olduğunu söylemiştir. Çünkü ihsanda bulunup ittika ederek Allah ve Resulüne icabet edenler, onların bir kısmı olmayıp hepsidir.
173
Âyetin tefsiri için bak:174
174
"Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, "insanlar size karşı ordu hazırladılar, o halde onlardan korkun" deyince, bu onların imanını artırdı ve "Allah bize yeter. O, ne güzel vekîldir" dediler. Bunun üzerine kendilerine hiç bir fenalık dokunmadan Allah'dan bir nimet ve lütuf ile geri geldiler. Ve, Allah'ın rızasına da uymuş bulundular. Allah, çok büyük lütfü inayet sahibidir".
Âyette birkaç mesele vardır:
Uhud'un Ertesi Senesinde iki Taraf Arasında Savaş Vaadi
Bu âyet, Bedr-i Suğra (Küçük Bedir) savaşı hakkında nazil olmuştur. İbn Abbas şunu demiştir: Ebu Süfyân, Medine'den Mekke'ye dönmeye niyetlenince şöyle nida etti: "Ey Muhammed, buluşma vaktimiz Bedr-i Suğra mevsimi (vaktidir). İstersen o mevsimde savaşırız." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'e, "De ki: "İnşallah bu aramızda böyle kararlaştırılmış olsun" dedi. Buluşma zamanı gelince Ebu Süfyan, kavmi ile birlikte harekete geçerek, Merru Zahran denilen yere gelip konakladı. Fakat Cenâb-ı Allah, kalbine bir korku verdi. Böylece geri dönme fikrine düştü. Derken, umreden dönen Nu'aym İbn Mes'ud el-Eşca'i ile karşılaştı ve ona, "Ey Nu'aym, ben Hazret-i Muhammed ile, Bedr-i Suğra vaktinde savaşma hususunda sözleşmiştim. Fakat bu sene, kıtlık senesidir. Bize, her halükarda ağaçlarda hayvanlarımızı yayacağımız ve süt içeceğimiz bir senede, (savaşmamız) uygun düşer. Bunun için geri dönmek istiyorum. Fakat Muhammed çıkar da, ben çıkmamış olursam, bundan dolayı onun cüreti artar. Binâenaleyh sen Medine'ye git ve onları benden sana on deve var" dedi.
Hazret-i Peygamberin ve Mü'minlerin Şecaatleri
Bunun üzerine Nu'aym gitti ve müslümanları savaşa hazırlanırlarken buldu. Onlara, "Bu, doğru değil. Onlar sizin diyarınıza geldikleri halde, sizden birçoğunu öldürmüşlerdi. Eğer siz onların diyarına savaşmaya giderseniz, hiçbiriniz geri dönemezsiniz" dedi. Onun bu sözleri, bazı müslümanlara tesir etti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bunu anlayınca, "Muhammed'in canı elinde olan Allah'a yemin ederim ki tek başıma da olsam onlara karşı gideceğim " buyurdu ve içlerinde İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'un da bulunduğu yetmiş kadar sahabe ile çıktılar. Bedr-i Suğra'ya kadar vardılar. Bu, Kinine kabilesine âit bir su idi. Burası, Arapların her yıl sekiz gün süreyle toplanıp alış-veriş yaptıkları bir pazar yeri idi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı, burada müşriklerden hiç kimseye rastlamadılar. Burada, pazar vaktine rastladılar ve yanlarında nafakaları ile ticaret malları bulunmaktaydı. Katık ve kuru üzüm alıp sattılar ve bir dirheme karşılık iki dirhem kâr ettiler. Sonra salim ve kârlı olarak Medine'ye döndüler. Ebu Süfyan Mekke'ye dönmüştü. Mekkeliler onun ordusuna, "ceyşüş-sevîk" (çorbacılar) adını verdiler ve "Siz, (savaşmaya değil), çorba içmeye çıkmışsınız" dediler. İşte bu âyetin sebeb-i nüzulü ile ilgili söz budur.
İkinci Mesele
Âyetin başındaki (......) kelimesinin cümle içindeki yeri hakkında şu izahlar yapılmıştır:
a) (171. âyetin sonundaki) "mü'minîn" lâfzının sıfatı olup, diri mahallen mecrurdur ve takdiri:"insanların kendilerine... dedikleri mü'minlerin ecirlerini Allah zayi etmez" şeklindedir.
b) (172. âyetteki) ifâdesinden bedeldir.
c) Mübteda olup, mahallen merfudur, haberi ise, cümlesidir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın ifâdesi ile murad edilenler, daha önce bahsedilmiş olan kimseler olup, bunlar da Allah ve Resulüne icabet edenlerdir.
Bu Âyetin Nüzul Sebebi Olarak Öne Sürülen Başka Görüşler
Hak teâlâ'nın, "İnsanlar, kendilerine... dedi" ifâdesi hakkında şu izahlar yapılmıştır:
a) Buradaki, "insanlar"dan maksad, sebeb-i nüzulde de bahsettiğimiz gibi, Nu'aym İbn Mes'ud el-Eşca'î'dir. Tek kişiye, "insanlar" denebilir. Çünkü bir kişi bir söz söylediği zaman ve onun aynı sözü söyleyip, o söze razı olan taraftarları olduğu zaman, bu söz ve-fiili hepsine nisbet etmek yerinde olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hani siz bir kişi öldürmüştünüz ve onun (katili) hakkında birbirinizle atışmıştınız.." (Bakara, 72); ve "Hani siz, "Ey Musa, Allah'ı açıkça görmedikçe sana katiyyen imân etmeyiz" demiştiniz..." (Bakara, 55)buyurmuştur. Halbuki bu işi yapanlar, onların kendileri değil, atalarıdır. Fakat, onlar atalarına uyup, bu işlerinde onları tasvib etmek suretiyle uydukları için, bu fiil onlara nisbet edilmiştir. Burada da, bü sözün o tek kişinin sözüne razı olan bir cemaata nisbet edilmiş olması caizdir.
b) İbn Abbas ile Muhammed İbn İshak'ın görüşüdür. Buna göre Abdu'l-Kays kabilesinden bir topluluk Ebu Süfyan'a rastladılar. Ebu Süfyan onları, müslümanları korkutmak için araya soktu ve buna karşılık kendilerine bir ücret vermeye söz verdi" demiştir.
c) Süddî şöyle demiştir; "Bunlar, münafıklardır. Müslümanlar, Ebu Süfyan'a verdikleri sözlerinden dolayı, Bedr-i Suğra'ya hareket etmek için hazırlanırlarken, münafıklar, "Onlar daha önce sizin diyarınıza gelip savaştıkları halde, çoğunuzu öldürdüler. Eğer siz, onların diyarına gidecek olursanız, hiçbiriniz geri dönemezsiniz" demişlerdir.
Dördüncü Mesele
Ayetteki, "İnsanlar size karşı ordu hazırladılar" ifâdesindeki, "insanlar "dan murad, Ebu Süfyan, ordusu ve komutanlarıdır. sözü, "size karşı büyük bir topluluk topladılar" demektir. Bu cümlede mef'ul hazfedilmiştir. Çünkü Araplar, orduya (topluluk) derler ve bu kelimeyi şeklinde cemi yaparlar. Âyetteki (......) kelimesi "onlardan korkun" demektir.
Kâfirlerin Aleyhteki Sözlerinin Müminlerin Cesaretini Artırması
Daha sonra Cenâb-ı Allah, sözü dinledikleri zaman müslümanların, buna iltifat edip, bir kıymet vermediklerini haber vererek "Bu, onların imanını artırdı" buyurmuştur. Bu ilahî buyrukla ilgili birkaç mesele vardır:
"İman Artırma" Tabirinden Maksat
Hak teâlâ'nın, "Bu onların imânını artırdı" buyruğundaki, "bu" zamirinin, neye râcî olduğu hususunda şu iki görüş vardır:
a) Bu, onların korkutmalarına râcîdir.
b) Bu, onların söyledikleri sözlerin kendisine râcîdir ve takdiri, "Bu söz, onların imanını artırdı" şeklindedir. İmanın artırma işinin, bunlara nisbet edilmesi yerinde ve güzeldir. Çünkü imandaki bu artış, o sözleri dinlerken tahakkuk ettiği için, bu artışın o söze ve o sözü söyleyene nisbet edilmesi güzel olmuştur. Bunun bir benzeri de, "Fakat benim davetim, (imandan) kaçmalarından başka birşeyi artırmadı" (nûh, 6) ve "Fakat onlara bir korkutucu (peygamber) gelince bu, ancak onların uzaklaşmalarını artırdı" (Fatır. 42) âyetleridir.
İkinci Mesele
İmandaki artıştan maksad şudur: Onlar, korkutmak için söylenen bu sözleri dinlediklerinde buna iltifat etmemiş, aksine kalplerinde, kâfirlerle savaşma ve ister ağır ister hafif olsun emir ve yasaklarında peygambere itaat hususunda kuvvetli bir azim meydana gelmiştir. Çünkü içlerinde ağır yaralı kimseler vardı ve bunlar tedaviye muhtaçtılar. Onların kalplerinde de, Allah'ın düşmanlara karşı kendilerine yardım edeceğine ve bu savaşta onları destekleyip kuvvetlendireceğine bir güven meydana gelmişti ki "Bu, onların imanını artırdı" ifâdesinin anlattığı budur.
Üçüncü Mesele
"İmân, tasdik değil, aksine taatlardan ibarettir. Taatlar ise, artıp eksilmeyi kabul eder" diyenler, bu âyeti delil getirmişlerdir. Çünkü Allahü teâlâ, burada imanda artış olabileceğini açıkça belirtmiştir. Bu görüşte olmayanlar ise, şöyle demişlerdir: "Bahsedilen artış, imanın mertebelerinde ve alâmetlerindeki artıştır. Binâenaleyh mecazî olarak imanda artış olduğunu söylemek doğrudur."
Dördüncü Mesele
Bu hâdise, bütün herşeyin, Allah'ın kaza ve kaderi ile olduğuna apaçık delâlet etmektedir. Çünkü müslümanlar Uhud'da müşrikler tarafından hezimete uğratılmışlardı. Örten, iki düşmandan birisi, diğeri tarafından yenildiğinde, galip olan tarafın kalbinde bir kuvvet ve bir hükümranlık duygusu, mağlup olan tarafın kalbinde ise bir kırıklık ve güçsüzlük duygusu meydana gelir. Halbuki Hak teâlâ, bu durumu ters çevirmiş ve galip olan müşriklerin kalplerine korku ile endişe, mağlup durumda olan müslümanların kalbine de, kuvvet, izzet-i nefis ile serttik vermiştir. Bu da, bütün sebep ve tesirlerin Allah'tan olduğunu göstermektedir. Bu sebepler kalplerde meydana geldiğinde, fiiller de onlara uygun şekilde gerçekleşir.
(Hasbünallah) Tabirinin Mânası
Sonra Hak teâlâ, "Ve, "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir" dediler" buyurmuştur. Bundan murad şudur: Onların kalplerinde imanları arttıkça, onlar bu artışa uygun olanı ortaya koyarak, "Allah bize yeter, o ne güzel vekildir!" demişlerdir. İbnu'l-Enbâri, "Hasbünallah" tabirinin "Allah bize kâfidir" demek olduğunu söylemiştir. Bunun bir benzeri de İmriu'l-Kays'ın şu şiiridir: "Sana zenginlik olarak yeyip içmek kâfidir." Ayetteki "vekil" kelimesi ile ilgili şu görüşler vardır:
a) Vekîl, "kefîl" demektir. Şâir şöyle demiştir:
"Ebu Ervâ'yı hatırladım ve sanki geçmiş işleri geri çevirmeye vekilmişim gibi geceledim" yani şair, "Sanki ben geçmiş işleri geri çevirmeye kefilmişim gibi..." demek istemiştir.
b) Ferrâ, "vekîl" kelimesinin kâfi (yeten) anlamında olduğunu söylemiştir. Bu sözün doğruluğuna delil, (......) kelimesinin başında bulunduğu cümlenin, kendinden önceki cümleye uygun olmasıdır. Meselâ sen, Allah rızıklandırıyor. O, ne güzel bir rızık vericidir" ve "Bizi, Allah yarattı. O, ne güzel yaratıcıdır" dersin. Bu, "Bizi Allah yarattı, O ne güzel bir rızık vericidir" sözünden daha güzeldir. Bu âyette de böyledir. Buna göre âyetin takdiri, "Allah bize kâfidir. O, ne güzel kâfidir" şeklindedir.
c) "Vekîl", fa'îl vezninde olup, ism-i mef'ul manasınadır. Buna göre, buradaki "vekil", "mevkûlun ileyh" (kendisi vekil kılınmış olan) manasınadır. Kâfi ve kefîl olana, "vekîl" denilmesi caizdir. Çünkü kâfi olan da, işe vekil kılınmış olur; kefil olan da..
Sonra Hak teâlâ, "Allah'tan bir nimet ve lütuf ile geri geldiler" buyurmuştur. Bu böyledir. Çünkü Hazret-i Peyamber (sallallahü aleyhi ve sellem), savaş için çıkmıştı. Buna göre mana, "Onlar çıktılar ve geri döndüler" şeklindedir. Binaenaleyh âyette, "çıkma" hususu hazfedilmiştir. Çünkü "gerigeldiler" sözü ona delâlet etmektedir. Bu tıpkı, "Asanı denize vur" diye vahyettik. Derhal (deniz) yarıldı" (Şu'ara, 63)âyeti gibidir. Yani, Hazret-i Musa asasını vurdu, deniz de yarıldı. Hak teâlâ'nın, "Allah'tan bir nimet ve fazl ile" ifâdesine gelince, Mücahid ve Süddi, buradaki nimetin, afiyet (belasız olarak dönme) ve "fazl"ın da ticaret olduğunu söylemişlerdir. Âyetteki "nimet"ın dünya menfaatlarını, "fazl"ın da âhiret sevabını ifâde ettiği söylenmiştir.
Hak teâlâ'nın, buyruğu bütün müfessirlere göre, "Onlara hiçbir, fenalık, yani bir öldürülme ve yaralanma, dokunmamıştır. Onlar, Resûlullah'a itaat hususunda, Allah'ın rızasına da uymuş bulundular. Allah çok büyük lütf-u inayet sahibidir, yaptıkları işlerde, muvaffak kılarak onlara lütufta bulunmuştur" manasındadır. Bu ifâdede, savaşa katılmayanların gönüllerine bir pişmanlık verme ve savaşa gidenlerin elde ettikleri şeylerden kendilerini mahrum ettikleri için hata ettiklerini ortaya koyma vardır. Onların, "Bu, bir savaş mı ki Allah onlara, savaş mükafaatı vermiş ve onlardan razı olmuştur" dedikleri de rivayet edilmiştir.
Bil ki siyer ve İslâm tarihi âlimleri bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Mesela Vâkidî, önceki âyetin Hamrâ-ul-Esed hâdisesine, ikincisinin de Bedr-i Suğra hâdisesi ile ilgili olduğu kanaatindedir. Bu âlimlerden, her iki âyetin de Bedr-i Suğrâ hâdisesi ile ilgili olduğunu söyleyenler de vardır. İlk görüş daha uygundur. Çünkü Hak teâlâ'nın, "Kendilerine yara isabet ettikten sonra" (Âl-i İmran. 172) buyruğu, bu yaralanmanın sanki yakın bir zamanda olduğuna delâlet etmektedir. Binaenaleyh bundaki medih, yara onlara dokunduğu zaman düşmana karşı çıkmalarına mukabil medihten daha çoktur.
Diğer görüş de muhtemeldir. Bu görüşe göre "yaralanma" (karh), hezimet manasında alınmalıdır. Binaenaleyh sanki, "Bozguna uğrayıp da sonra tevbe ederek amellerini iyileştiren, diğer işlerinde Allah'tan korkan, daha sonra da sevap almaya azmederek ve kendilerine çok sayıda ordularla gelseler bile düşman karşısında ayrılıp yılgınlık göstermeyecek şekilde kendilerini düşmanla karşılaşmaya alıştırarak Allah'a icabet eden ve Allah'a tevekkül edip, bir kâfi ve yardımcı olarak Allah'tan razı olan kimseler için, bu hezimetleri de kendilerini Allah'tan alıkoymaksızın büyük bir ücret vardır. Çünkü onlar tevbe etmişlerdir" denmektedir. Allah en iyi bilendir.
Bu Ayette "Şeytan"dan Murad Olan İns Şeytanı
175
"İşte O, ancak (sizi) kendi dostlarından korkutmakta olan şeytandır. Öyle İse siz, onlardan korkmayın, benden korkun, eğer mü'minlerseniz...".
Bil ki âyetteki "Şeytan" kelimesi, "Sizi geri koymak isteyen ancak o şeytandır' manasında olmak üzere, lâfzının haberidir. kısmı da müste'nef bir cümle olup, şeytanın geri koyusunu açıklamak için getirilmiştir veya "Şeytan" lâfzı, ism-i işaretin sıfatı, cümlesi ise, ism-i işaret olan (......) kelimesinin haberidir. Buradaki şeytandan murad, (Ebu Süfyan'a rastlayan) o topluluktur. Bunun Nu'âym İbn Mes'ud olduğu da söylenmiştir. Nu'aym kâfirlikte ileri gidip azdığı için, "şeytan" diye ifâde edilmiştir. Bu, Hak teâlâ'nın "İnsan ve cin şeytanları., ." (Enam, 112) âyetinde belirtildiği gibidir. Bunun şeytanın kendisi olup, müslümanları vesveseleriyle korkuttuğu da söylenmiştir.
Fiilinin Kullanılışı Hakkında
Hak teâlâ'nın, "Kendi dostlarından korkutmakta olan..." ifâdesi ile ilgili şöyle bir soru vardır: Allah'ın kendilerine "şeytan" dediği kimseler, mü'minleri korkutuyorlar. O halde, "Kendi dostlarından korkutmakta olan şeytan..." ne demektir? Müfessirler bu hususta şu üç görüşü belirtmişlerdir:
1-Bu ifâdenin takdiri, "O şeytan sizi, kendi dostlarıyla korkutur" şeklindedir. Bu takdirdeki hem ikinci mef'ul olan "sizi" kelimesi, hem de harf-i cerr hazfedilmiştir. İkinci mef'ûlün hazfine misal, Hak teâlâ'nın, "Onun için korkarsan, onu denize bırak" (Kasas. 7) âyetidir. Yani, "onun hakkında Firavun'dan korkarsan." demektir. Harf-i cerrin hazfine misal ise, "Çetin azabı inzâr edesin diye..." (Kehf, 2) yani "çetin azab ile inzâr edesin diye.." âyeti ile "Okavuşma gününe inzâretmek için, yani, o kavuşma günü ile inzâr etmek için..." (Mümin, 15) âyetidir. Bu, Ferra, Zeccâc ve Ebu Ali'nin görüşü olup, bunlar görüşlerine, Ubey İbn Ka'b (radıyallahü anh)'ın bu âyeti, şeklindeki kıraatini delil getirmişlerdir.
2) Bu, Zeyd'i Amr'dan korkuttum" diyen kimsenin sözü gibidir. Buna göre âyetin takdiri, "sizi dostlarından korkutan" şeklindedir. Binâenaleyh burada sadece birinci mef'ul hazfedil mistir. Bu, senin "O kavme malları verdim" demen gibidir. İbnu'l-Enbâri, bu görüşün, delili olmayan bir harf-i cerrin hazfedildiğini söyleyenlerin görüşünden evlâ olduğunu, (Kehf, 2) yani ve (Mû'min. 15) yani takdirinde olduğunu, bu fiilin harf-i cersiz olarak iki mef'ul alabildiğini ve meselâ, "Zeyd savaştan korktu" ve "Onu savaştan korkuttum" denilebildtöini, buna ten Mvt'ud (radıyallahü anh)'un Ayeti (......) şeklindeki kıraatinin de delalet ettiğini söylemiştir.
3- Ayetin manası şöyledir: "Şeytan, müşriklere karşı savaştan geri dursunlar diye, münafık dostlarını korkutur." Buna göre bu tabir "Şeytan, kendisine itaat edip emrini tutan dostlarını korkutur. Fakat Allah dostlarına gelince, onlar bunları korkutmak istediklerinde Allah dostları korkmaz, şeytanın muradına boyun eğmezler" manasındadır. Bu, Hasan el-Basrî ile Süddî'nin görüşüdür. Binâenaleyh birinci görüşte iki hazif; ikinci görüşte bir hazif bulunup, üçüncü görüşte ise herhangibir hazif yoktur. Âyette geçen "Şeytan dostlarından" maksad, müşrikler ve kâfirlerdir.
Âyetteki, "Öyle ise siz onlardan korkmayın" ifâdesindeki (onlar) zamirinin mercii, ilk iki görüşe göre şeytanın dostlarına, üçüncü görüşe göre ise, "İnsanlar size karşı ordu hazırladılar" (Âl-i imran, 173) âyetindeki "insanlara" râcidir. Buna göre mana, "Onlardan korkup da, savaşa gitmemeztik etmeyin ve çekinmeyin" şeklindedir.
Âyetteki, "Benden korkun" yani, "Peygamberimle birlikte cihada çıkın ve her emrine koşun. "Eğer mü'minlerseniz..." yani, "iman, Allah'ın korkusunu insanların korkusuna tercih edip üstün tutmanızı gerektirir" demektir.
İnkâra Koşanlar Seni Üzmesin
176
"O küfre koşuşanlar seni mahzun etmesin. Çünkü onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler, Allah, onlara âhirette bir nasib vermemeyi murad eder. Onlar için pek büyük bir azab vardır".
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nâfî, yâ harfinin zammesi, ze harfinin kesresi ile kelimeyi (......) şeklinde okumuştur. Nâfî, (Enbiya, 103) âyeti dışında, bu kelimeyi Kur'ân'ın her yerinde bu şekilde okur. Enbiya süresindeki âyette ise, yânın fethası ve ze'nin zammesiyle (......) şeklinde okur. Diğer kıraat imamları ise, Kur'ân'ın her yerinde yânın fethası ve ze harfinin zammesiyle okumuşlardır. Ezherî, "fasih olan imamların çoğunun okuduğu şekilde, fiili vezninde okumaktır" demiştir. Nfifl'nin delili, bu fiilin iki şekilde de kullanılabilmesi ve denilebilmesidir.
176. Âyetin Nüzul Sebebi
Âlimler, âyetin sebeb-i nüzulü hakkında ihtilaf edip, şu görüşleri beyan etmişlerdir:
1- Bu âyet, Kureyş kâfirleri hakkında nazil olmuştur. Allah, Peygamberi Hazret-i Muhammed'i onların şerrinden emin kılmıştır. Buna göre mana, "Seninle savaşmak için, ordular toplayarak küfürde yarışanlar, seni mahzun etmesin. Çünkü onlar, bu hareketleriyle Allah'a değil, sadece kendilerine zarar verirler" şeklindedir. Bunu, onların Peygabere ve mü'min ashabına hiçbir şekilde zarar veremeyecekleri manasına anlamak gerekir. Bu ifâde, bu şekilde anlaşıldığında, mutlaka belli bir zarara hamledilmesi gerekir. Çünkü bundan sonra onların, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e birtakım zararlar verdikleri meşhurdur. Evlâ olan, bunun: ."Kâfirlerin ordular toplamaktan maksatlarının, bu dini yok etmek ve bu şeriatı silmektir. Onların bu maksatları hiçbir zaman tahakkuk etmeyecek, aksine kendi işleri bozulacak, güçleri gidecek, senin işin yücelip, ismin duyulacak" manasına hamledilmesidir.
2- Bu âyet, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Onların küfre koşuşup yarışları da, mü'minleri Uhud hadisesi ile korkutmaları ve ilâhî yardım ile muzafferiyetten ümitsiz bırakmaya gayret etmeleridir. Veyahut da onların, "Muhammed, mülk peşinde koşuyor. Bundan dolayı durum bazan lehine, bazan aleyhine oluyor. Eğer o, Allah'tan bir peygamber olsaydı, hiç mağlup olmazdı" demeleridir. Bu da, müslümanları (nerede ise) İslâm'a karşı soğutuyordu ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan dolayı üzülüyordu.
3- Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: "Bir kısım kâfirler, müslüman olmuşlar, fakat Kureyş'ten çekindikleri için sonra irtidad etmiş (İslâm'dan geri çıkmışlardı. İşte bundan dolayı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gönlüne bir üzüntü düşmüştü. Çünkü O, onların bu irtidadları ile kendisine bir zarar verebileceklerini sanıyordu. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, onların mürted olmalarının, O'na bir zarar veremeyeceğini beyan buyurmuştur."
Kâdî şöyle der: "Bu izah, şunlarla da güçlendirilebilir:
a) Küfür üzere devam eden kimse için, "küfre koşuyor" denilemez. Fakat bu ifâde ile, imandan sonra kâfir olan kimse tavsif edilir.
b)Allahü teâlâ'nın, 'Allah, onlara âhirette bir nasib vermemeyi murad eder" buyruğu ancak daha önce iman etmiş olan kimseler için uygun düşer. Binâenaleyh bu iman bir nasib gerektirmiş ama, sonra irtidad sebebi ile boşa gitmiştir.
c) Hüzün, ancak arzu edilen birşeyi elde edememeden dolayı olur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onların imân etmelerinden istifade etmeye muktedir olup, sonra onlar kâfir oldukları için, ümmetinin sayısının çoğalmamış olmasından ötürü hüzünlenmiştir. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, O'nu bundan emin kılmış ve kendisinin durumunun değişmemesi konusunda onların iman etmeleriyle etmemelerinin müsavi olduğunu bildirmiştir."
4-Bunlardan murad, dünya malı elde etmek için, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Tevrat'ta bahsedilen sıfatlarını saklayan, Ka'b İbn Eşref ve taraftarları gibi yahudi ileri gelenleridir. Kaffal (r.h) şöyle demiştir: "Âyeti, Hak teâlâ'nın, "Ey Peygamber, kalpleriyle inanmadıklan halde ağızlarıyla "inandık" diyen (münafıklarla yahudilerden o küfür içinde (olabildiğine) koşuşanlar seni mahzun etmesin" (Mâıde. 41) âyetinin de delâleti ile, bütün kâfir sınıfları manasına hamletmek uzak bir ihtimal değildir. Buna göre âyet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hüznünün, bütün bu kâfirlerden dolayı olduğuna delâlet eder.
Kâfirin Küfründen Üzülmek Neden Yasaklanıyor?
Bu âyetle ilgili şöyle bir soru var: Kâfirin küfründen ve günahkârın günahından dolayı hüzün duymak, bir taattır. Binâenaleyh Allahü teâlâ, taattan nasıl nehyeder? Buna iki şekilde cevap verilir:
1-Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kavminin küfründen dolayı, kendine zarar verecek kadar ileri ve aşırı derecede hüzünleniyordu. Cenâb-ı Allah bundan dolayı O'nu, bu üzüntüde aşırı gitmekten nehyetmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "O halde (Habibim), nefsin onlara karşı üzüntülerle (tükenip) gitmesin" (Fâtır, 8) âyetine baksana.
2- Bunun manası, "Onlar, sana zarar verecekler ve aleyhine çalışacaklar diye, seni üzmesinler" şeklindedir. Hak teâlâ'nın, "Çünkü onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler" buyruğuna bakmaz mısın? Yani, "onlar, kâfirlikte yarışmakla, kendilerinden başkasına zarar veremezler. Onun vebali, kesinlikle başkasına olmaz" demektir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler" buyurmuştur ki, "Onlar Hazret-i Muhammed'e ve ashabına hiçbir şekilde zarar veremeyecekler" demektir. Atâ, "Allahü teâlâ bu ifâde ile, "Onlar Allah dostlarına hiçbir yönden zarar veremezler" demek istemektedir" demiştir.
Küfür Allah'ın İradesiyle Olup Mu'tezile Yanlış Yoldadır
Sonra Cenâb-ı Allah, "Allah, onlara âhirette bir nasib vermemeyi murad eder" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili bazı meseleler vardır:
Birinci Mesele
Bu âyet-i kerime, Mu'tezile'nin aleyhine bir âyet olup, hayır ve şerrin Allah'ın iradesi ile olduğu hususunda kat'î bir delildir. Kadî, bu âyetteki Ilmurad etmemden kastın, Allah'ın haber vermesi ve bu şekilde hükmetmesi olduğunu söylemiştir. Bil ki, bu söz şu iki bakımdan zayıftır:
a) Öncelikle bu, âyetin zahirî manasını bırakmadır.
b) İşin Kâdî'nin söylediği gibi olduğu farzedilse bile, Allah'ın haber verip, hükmettiği şeyin aksini yapmak imkansızdır. Binâenaleyh müşkil aynen devam etmektedir.
İkinci Mesele
Mu'tezile, "Cenâb-ı Hakk'ın irâdesi ademe (yokluğa) taalluk etmez"; âlimlerimiz ise, "Bu, caizdir" demişlerdir.
Âyet, âlimlerimizin görüşünün doğruluğuna delâlet etmektedir. Çünkü Allahü Teâlâ, "Allah, onlara âhirette bir nasib vermemeyi murad eder" buyurmuş ve kendi irâdesinin ademe (yokluğa) da taalluk ettiğini göstermiştir. Mu'tezile, bu âyetin manasının, "Allahü teâlâ, onu murad etmedi" şeklinde olduğunu ve bunun, "(Allah) sizin için zorluğu dilemez" (Bakara, 185) âyeti gibi olduğunu söylemişlerdir. Biz deriz ki: "Bu, âyetin zahiri manasından kaçıştır."
Üçüncü Mesele
Âyet, nefyde (olumsuz ifâdede) bulunan nekire kelimelerin umûm (genel mana) ifâde ettiğine delâlet etmektedir. Çünkü bu kelimeler umûm ifâde etmeseydi, kâfirleri bu ifâde ile tehdid etmek mümkün olmazdı.
Daha sonra da Cenâb-ı Allah, "Onlar için pek büyük bir azab vardır" buyurmuştur. Bu, başlıbaşına bir cümle olup, "Allahü teâlâ, onlar için kesinlikle âhiret faydalarını düşünmediği gibi, onlar için âhiret zararlarından büyük bir hisse bulunduğunu beyân etmektedir" manasınadır.
İnkârı Satın Alanlar Allah'a Zarar Veremezler
177
"İmana karşılık küfrü satın alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlar için elem veren bir azap vardır"
Bil ki, eğer biz bundan önceki âyetin münafıklar ile yahudiler hakkında olduğunu söylersek, bu âyetin de mürtedler hakkında olduğunu söyleriz. Aynı şekilde birinci âyetin mürtedler hakkında, bu âyetin de yahudiler hakkında olduğunu söylemek de uzak bir ihtimal sayılmaz. Yahudilerin imana karşılık küfrü satın almalarının manası şudur: Onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, henüz peygamber olarak gönderilmezden önce de biliyor, O'na inanıyor ve düşmanlarına karşı O'na yardım edeceklerini söylüyorlardı. Fakat bizzat peygamber olarak gönderilince, O'nu inkâr edip, önceki hallerini bıraktılar ve böylece sanki imanı verip, karşılığında küfrü satın alan kimseler gibi oldular. Bu, birşey satın alan kimsenin, ona karşılık satana bir bedel vermesi gibidir.
Bu âyeti münafıklara hamletmek de uzak bir ihtimal değildir. Çünkü münafıklar, mü'minlerin yanında iken iman ettiklerini söylüyorlar, şeytan gibi olan reisleri ile başbaşa kaldıklarında, kâfir olup, imanı bırakıyorlardı. Böylece onlar sanki küfrü, imân mukabilinde satın almış oluyorlardı.
Bil ki Cenâb-ı Hak birinci âyette, "O küfre koşuşanlar.. Allah'a hiçbir zarar veremezler"; bu âyette ise, ' İmana karşılık küfrü satın alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler " buyurmuştur. Bu tekrarın şöyle birçok faydası vardır:
a) İmana karşılık küfrü satın alanların, ilk önce kâfir olduklarında şüphe yoktur. Onlar sonra iman etmiş, daha sonra yine kâfir olmuşlardır. Bu durum, onların çok dönek, zayıf görüşlü ve az sebatlı olduklarını gösterir. Bu karakterdeki insanlardan korkulmaz, bunların bir heybeti yoktur ve bunlar kesinlikle kimseye zarar veremezler.
b) Din işi, işlerin en önemli ve en büyüğüdür. Böyle bir şeyde, insan onu yapıp yapmamaya, ancak iyice düşünüp taşındıktan sonra yönelir. Halbuki bu insanlar, böyle mühim bir meselede, en zayıf sebepler ve en tutarsız gerekçelerle, yapmaya veya yapmamaya yöneliyorlar. Bu durum ise, onların kıt akıllı ve ahmak olduklarını gösterir. Bu gibilere, akıllılar iltifat edip değer vermezler.
c) Onların pek çoğu din meselesinde, herhangi bir şüpheden dolayı değil, aksine hasedlerinden ve dünyevî makamlar hususunda mücâdelelerinden dolayı seninle çekişirler. Ufacık dünyevî bir menfaat karşılığında, büyük âhiret mutluluğunu verecek kadar, aklı (az) olan kimse, alabildiğine ahmak demektir. Bu gibi insanlar, başkasına zarar veremezler. Bu iki âyetin tekrarındaki fayda ve manalar, işte bunlardır. Ne murad ettiğini Allah daha iyi bilir.
Kâfirlere Verilen Mühlet Onlar İçin Hayırlı Değildir
178
"O kâfir olanlar, kendilerine mühlet tanımamızı sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar. Onlara mühlet tanımamız, ancak günahlarını artırmaları içindir. Onlara hor ve hakir edici bir azap vardır".
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabını savaştan geri bırakmak için Medine'ye gidenlerden bahsetmişti. Onlar, bazı müslümanları ancak Uhud'da öldürülen müslümanlar gibi öldürülmekle korkuttukları için, geri bırakabilmişlerdir. Halbuki Hak teâlâ, bu şeytanların sözlerini, hiçbir mü'minin kabul edip değer vermeyeceğini ve mü'min'in vazifesinin ancak Allah'ın lütfü ile fazlına itimad etmek olduğunu beyân etmişti. Daha sonra ise bu âyette savaşa katılmayanların geride kalmalarının, Uhud'da şehid edilenlerin öldürülmelerinden daha hayırlı olmadığını açıklamıştır. Çünkü bu geri kalış, dünyada bir hor ve hakir oluşa, kıyamette de devamlı bir azaba sebep olmuştur. Uhud'da şehid edilenlerin öldürülüşü ise, hem dünyada güzel bir övgüye, hem de âhirette bol mükafaata vesile olmuştur. Binâenaleyh müslümanları savaştan geri bırakmak isteyenlerin, dünya hayatına teşvik edip, şehid olmaktan soğutmalarını, ancak cahil olanlar kabul eder. Âyetin, kendinden önceki âyetlerle irtibatının izahı işte budur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
İbn Kesir ve Ebu Amr, Kur'ân'da dört yerde, yani (......) (Al-i İmran. 178); (......) (Al-i İmran, 180), (......) (Al-i imran, 188) ve (......) (Al-i imran, 188) âyetlerinde tâ ile (......) (Al-i İmran, 188) âyetinde ise bâ harfinin zammesi ile kıraat etmişlerdir. Nâfi ve İbn Âmir, son âyet hariç, bu kelimeleri yâ ile, sonuncusunu ise tâ ile okumuşlardır. Hamza ise hepsini tâ ile okumuştur. Kıraat imamlarının bu kelimenin sîn harfini üstün veya kesire okuyuştaki ihtilaflarını, Bakara sûresi'nde belirtmiştik. Bu kelimeyi yâ ile okuyanlar, (......) kelimesini fiil; sözünü ise fail kabul etmişlerdir. Bu fiil, iki mef'ul veya iki mefulün yerini tutan bir mef'ul alır. Mesela, (Zannettim) fiili ve "Zeyd'in gittiğini sandım"; ile "Amr'ın kalktığını sandım" cümlelerinde olduğu gibi.
Buna göre, âyetteki "Kendilerine mühlet tanımamızı kendileri için hayırlı..." buyruğu, fiilin iki mef ulunun yerini tutan bir cümledir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksa onların çoğunu, hakikaten (söz) dinlerler mi sanıyorsun?" (Furkân, 44) âyetidir. Bu fiili tâ ile okuyan Hamza'nın kıraatine göre, bu hususta söylenenlerin en güzeli, Zeccâc'ın şu izahıdır: Âyetteki (Kâfir olanlar) kısmı birinci mef'ul (Kendilerine mühlet tanımamız) kısmı ise, birinci mef'ulden, bedel (kendileri için hayırlı) sözü ise ikinci mef'ul olup, âyetin takdiri, "Ey Muhammed, kâfir olanların mühletini kendileri için hayırlı sanma" şeklinde olur. Fiil ile beraber olandı lafzının mef'ulden bedel kılınmasının misali Hani Allah size iki taifeden birinin misali, "Hani Allah size iki taifeden birinin muhakkak sizin olduğunu va'dediyordu" (Enfal, 7) âyetidir, Buradaki "Sizin olduğunu., ." kısmı, "İki taifeden birini" sözünden bedeldir.
İkinci Mesele
(......) lâfzındaki (......) kelimesinin şu iki şeyden biri olması muhtemeldir:
a) Âl' manasıdır; Buna göre takdir, mühlet verdiğimiz o şey.." şeklindedir. Fiilin sonundaki zamiri hazfedilmiştir. Çünkü ism-i mevsûle râci olan zamir bazan hazf edilebilir. Bu senin, "Gördüğüm, Zeyd'dir" demen gibidir.
b) (......) kelimesi, kendinden sonraki kısımla birlikte masdar manasındadır. Takdiri, "Onlara mühlet vermemi..." şeklindedir.
Üçüncü Mesele
Keşşaf sahibi, lâfzının, mâ-i masdariyye olduğunu söylemistir. Eğer böyle olsaydı, yazı ilmine göre hakkı ayrı olarak yazılması idi. Fakat Mushaf-ı Osman'da bitişik olarak yazılmıştır. Bütün mushafların, Mushaf-ı Osman'ın hattına uyması vaciptir. Bu âyetteki lâfzının da bitişik olması gerekir. Çünkü buradaki birinci daki mâ'nın aksine, mâ-i kâffedir.
Dördüncü Mesele
(......) "uzatıyor ve geri bırakıyoruz" manasınadır. İmlâ, mühlet vermek ve tehir etmek demektir. Vahidi (r.h), Bu kelime, zamanın bir dilimi (müddeti) manasına gelen (......) kelimesinden iştikak etmiştir. Meselâ, "Bir müddet mühlet verdim" denilir. Bu masdarların hepsi aynı manadadır. Esmi'i de, "Meselâ, zaman uzadığında "Zaman ona uzadı" denilir; birisi için mühlet uzatıldığında "O, ona mühlet verdi" denilir" demiştir. Ebu Ubeyde, "Geniş ve uzun yer manasında olan (......) kelimesi ile, gece ve gündüz manasında olan (......) kelimesi de bu köktendir" demiştir.
Âyetin Kadere Delâteti
Âlimlerimiz, bu âyeti kaza ve kader meselesinde, pek çok yönden delil getirmişlerdir:
1- Bu mühlet verme, zamanı uzatmadan ibarettir. Şüphe yok ki bu da Hak teâlâ'nın fiillerindendir. Âyet, bu mühlet verişin, bir hayır olmadığını açıkça beyân etmektedir. Bu da, Allahü teâlâ'nın hayr ile şerrin yaratıcısı olduğuna delâlet etmektedir.
2-Hak teâlâ, bu mühlet verişten maksadın, onların günahlarını, azgınlıklarını ve haddi aşmalarını artırmaları olduğunu açıkça beyân etmektedir. Bu da, küfrün ve isyanın da Allah'ın irâdesi ile olduğunu gösterir. Cenâb-ı Allah, bu hususu daha sonra, "Onlara hor ve hakir edici bir azab vardır" yani, "Biz onlara, günahlarını artırsınlar ve onlar için hor-hâkir kılıcı bir azap olsun diye mühlet verdik" buyruğu ile te'kid etmiştir.
3-Cenâb-ı Hak, onlar için olan mühlet verişte onlara bir hayır olmadığını bildirmiştir. Çünkü onlar, ancak devamlı isyan ve azgınlıklarını artırırlar. Bu hayrın mevcut olması ile birlikte, Allah'ın haber verdiği şeyin aksini yapmak, iki zıd şeyi bağdaştırmak olur ki, bu imkânsızdır. Onlar, bu mühlet tanımanın yapışıra ve bununla mükellef olmalarının yanısıra, hayra ve taata kadir olmasalardı, mühtet verişin kendisinde, Mu'tezile'nin görüşünün bâtıl olmasının bulunması gerekirdi.
Mu'tezile'nin İtirazı
Mu'tezile şöyle demektedir:
Birinci yönden âyetin delil getirilişine gelince, bu âyet "Bu mühlet verme hayırlı değildir" manasına gelmez. Âyetten murad, "Bu mühlet veriş, "Onların.şehidlerin Uhud günü ölmeleri gibi, ölmelerinden daha hayırlı değildir" şeklindedir. Çünkü buradaki bu âyetler, daha önceki âyetlerde de izah edildiği gibi, Uhud hâdisesi ve münafıkların mü'minleri cihaddan geri koymaları hakkındadır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, kâfirlerin bu dünyada bir müddet daha yaşatılmalarının ve kendilerine mühlet tanınmasının, şehidler gibi ölmelerinden onlar için daha hayırlı olmadığını beyân etmektir. Bu mühlet tanıyışın, o ölümden daha hayırlı olmadığını söylemek, bu mühlet verişin kendisinin hayırlı olmamasını gerektirmez.
İkinci yönden âyetin delil getirilişine gelince, "Bu âyetten maksad, o mühlet verişin, kâfirlerin küfre ve fâsıklığa daha fazla dalmaları için olduğunu beyân etmek değildir. Bunun delili ise, "Ben, cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler tüye yarattım" (Zâriyat, 56) âyeti ile, "Biz, hiç bir peygamberi, Allah'ın izniyle kendilerine İtaat olunmasından başka bir hikmetle göndermedik" (Nisa, 64) âyetidir. Aksine, âyet birkaç manaya muhtemeldir:
a) Âyetteki lâm harf-i ceninin, âkibet (tâ ki...) manasına alınmasıdır. Bu tıpkı, "Firavun'un adamları, sonunda kendilerine bir düşman ve bir deri olsun diye onu yitik olarak bulup aldılar" (Kasas, 8). "Andolsun ki, biz cinler ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır" (Araf, 179) ve "Onlar, işin sonunda, Allah yolundan saptırmak için Allah'a eşler koştular" (İbrahim, 30) âyetlerindeki lâm harf-i cerleri gibidir. Halbuki müşrikler, saptırmak için değil, hidayete erdiklerini zannederek şirk koşmuşlardır. Yine "Benim sana va'z-ü nasihatim, neticesi bu olduğuna göre, sanki ancak fâsıktıkta devamını sağlamak için olmuş" denilir.
b) Bu sözde, bir takdim-tehir vardır. Buna göre takdir, "Kâfirler, bizim kendilerine mühlet verişimizin, günahlarını artırmaları için olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak kendilerine bir hayır olsun diye mühlet tanıdık" şeklindedir.
c)Allahü teâlâ, onların bu mühlet esnasında ancak isyan ve azgınlıkta devamlarını artıracaklarını bildiği halde, onlara mühlet verince, bu durum, sanki bu maksaddan ötürü mühlet tanıyanın fiiline benzemiş olur. Müşabehet (birşeyi benzediği şey ile ifâde etmek), güzel mecazi ifâde sebeplerinden birisidir.
d) O muarızlara (ehl-i sünnete) karşı sorduğumuz şu sorudur: Âyetteki "günahlarını artırmaları için..." ifâdesinin lâm'ı, ümmetin icmâ'ına göre garaz (için) manasına değildir. Fakat ehl-i sünnetin görüşüne gelince, onlar Allah'ın fiillerini birtakım maksadlara (garazlara) bağlamayı tercih ediyorlar. Fakat biz, Allah'ın fiillerinin, yorgunluk ve elem verme gibi maksadlara bağlanamayacağını söylüyoruz. Hatta bize göre Allahü teâlâ, bir fiili, ancak ihsan (iyilik) maksadıyla yapar. Durum böyle olunca, bu lamın bir ta'lil ve garaz (için) manasına hamledilemeyeceğinde bir cmâ bulunmuş olur. Bu durumda da, sizin delil olarak ileri sürdüğünüz hususlar sakıt olur. Bundan sonra, "Ya, bu lamın manası nedir?" diyenin sözüne iltifat edilmez. Çünkü istidlal eden kimse, bu istidlalini lamın, ta'lil (için) manasına oluşuna bina etmiştir. Binâenaleyh lâm'ın ta'lil manasına olduğu bâtıl olunca, onun istidlali de sakıt olur.
Üçüncü yönden delil getirişleri ki bu, Allah'ın bunda bir hayır olmadığını haber vermesi ve bilmesi meselesidir. Bu da, sununla tezâd teşkil eder: Eğer kul bir fiilden men edilmişse, şüphesiz Allah onu men etmiş olur. Bu durumda da, Allah'ın ihtiyar sahibi değil, mûcib olması gerekir ki bu da icmâ ile bâtıldır."
Mutezileye Karşı Ehl-i Sünnetin Cevabı
Mu'tezile'nin Birinci iddiasına şöyle cevap verilir: "O kâfir olanlar, kendilerine mühlet tanımamızı, sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar" âyeti, bu mühlet tanıyışın kendisinde hayır olmadığı manasınadır, yoksa bunun başka bir şeyden dolayı hayır olmadığı manasında değildir. Çünkü mübalağa sîgası ancak bir râcih (tercih edilen) ve mercûh (tercih edilmeyen) söz konusu olduğu zaman zikredilebilir. Allahü teâlâ burada, bu iki şeyden sadece birini zikrettiğine göre, anlıyoruz ki bu ifâde, o mühlet verişin başka bir şeyden dolayı hayır olmadığını göstermek için değil, hiç bir hayır olmadığını beyân etmek içindir.
Mu'tezile'nin İkinci iddiasına gelince ki bu onların, "Ben, cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" (zâriyat, 56) ve "Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle kendilerine itaat olunmasından başka bir hikmetle göndermedik" (Nisa. 64) âyetlerine tutunmalarıdır. Bunun cevabı şöyledir: "Bizim delil olarak getirdiğimiz âyet "has" (hususî manalı) bir âyettir, sizin zikrettiğiniz âyet ise "âmm" (umûmî manalı) bir âyettir. Hâs olan âyet, delâleti umumî olan âyetten öncedir."
Mu'tezile'nin Üçüncü iddiasına, yani buradaki lâm harfini "âkibet" manasına almalarına gelince, bu, âyetin zahirini bir tarafa bırakmak demektir. Hem şu aklî delil de onların görüşünü bâtıl kılar: Çünkü Allahü teâlâ, o kâfirlerin azgınlık ve isyan ile mevsûf olduklarını kesin olarak bilince, bu mutlaka böyle olur. Çünkü Allah'ın bildiği şeyin, bildiği şekilde tahakkuk etmesi vacip, etmemesi ise imkânsızdır. İmkânsız olan bir şeyi irâde etmek de imkânsızdır. Binâenaleyh, Allahü teâlâ'nın onların imân etmelerini murad etmesi imkansız, azgınlık ve isyanlarının artmasını murad etmesi ise vacip olur. Bu durumda da "artırmaları için" ifâdesindeki lâm harf-i cerrinin ta'lil için getirildiği ve bunun lâm-ı âkibet olamayacağı sabit olur.
Mu'tezile'nin âyette bir takdim-tehir olduğu şeklindeki dördüncü iddialarına ise şu üç şekilde cevap verilir:
a) Âyette bir takdim-tehir olduğunu iddia etmek, âyetin zahirini terketmektir.
b) Vahidi (r.h) şöyle der: "Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesindeki lâfzını kesreti olarak ifâdesindeki lâfzını da fethalı olarak (......) şeklinde okunması halinde ancak yerinde olur. Halbuki böyle bir kıraat yoktur."
c) Biz kesin aklî delil ile, Cenâb-ı Hakk'ın bu mühlet verişten muradının, imanın değil de tuğyanın bulunması olması gerektiğini beyân etmiştik. Bundan dolayı âyette bir takdim-tehir bulunduğunu söylemek, hem âyetin zahirini bırakmak, hem de kesin aklî delilin hilâfına olan bir şeyi gerekli görmek olur.
Mu'tezile'nin, âyetteki lâm harf-i cerrinin ta'lil manasına alınamayacağı şeklindeki beşinci iddialarına da şöyle cevap veririz: Bize göre Allah'ın fiillerini, kullardan sudur edecek bir gaye sebebi ile olduğunu söylemek imkansızdır. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın, bir fiili ondan başka bir şey meydana gelsin diye yapması imkansız değildir. Hem Allahü teâlâ'nın, "Onlara mühlet tanımamız, ancak günahlarım artırmaları içindir" buyruğu, bu mühlet tanıyıştan maksadın, onlara hayrı ulaştırmak ve onlara iyilikte bulunmak olmadığı hususunda açık bir delildir. Halbuki Mu'tezile bunun aksini söylüyor. Binâenaleyh bu âyet, işte bu bakımdan, Mu'tezile aleyhine bir hüccettir.
Mu'tezile'nin, "Bu, Allah'ın fiilleri ile çelişki teşkil eder" şeklindeki altıncı iddialarına da şu şekilde cevap veririz: Sonradan olan varlıkların yaratılışında kudret-i ilâhiyyenin tesiri, Allah'ın o şeyin olmayacağını bilmesinden önce gelir. Binâenaleyh ilm-i İlâhinin, kudret-i ilâhiyyeye manî olması mümkin değildir. Fakat kula gelince, kulun kendi fiilini meydana getirmede kudretinin tesiri, Allah'ın, kulun yapmak istediği o fiilin meydana gelmeyeceğini bilmesinden sonradır. Binâenaleyh Allah'ın bu bilgisi, kulun o fiili yapmasına mâni olur. Bu âyetle ilgili münâkaşanın hepsi bundan ibarettir.
Altıncı Mesele
Âlimlerimiz, kâfirler hakkında dinî nimetlerden herhangi birisini vermenin Cenâb-ı Allah için bir mecburiyet olmadığı konusunda ittifak etmişlerdir. Allahü teâlâ'nın, kâfirlere dünyevi nimetlerden vermesi gerekli olup olmadığı meselesinde âlimlerimiz farklı görüşlere sahiptirler. Bunun Allah'a gerekli olmadığını söyleyenler, işte bu âyeti delil getirmiş ve şöyle demişlerdir: "Bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın bu dünyada kâfirin ömrünü uzatmasını ve onu çeşitli muradlarına ulaştırmasının bir nimet olmadığına delâlet eder. Çünkü Allahü teâlâ, bunlardan hiçbirinin o kâfir için hayır olmadığını açıkça bildirmektedir. Bunun böyle olduğunu akıl da gösterir. Zira birisine zehirli bir hurma tatlısı ikram eden kimsenin, bu ikramı bir nimet verme sayılamaz. Bundan dolayı, Allah'ın kâfire dünyevî nimetler vermesinin maksadı, âhiret cezasını (artırma) olunca, bunlardan hiçbiri gerçekte nimet olamaz. Allahü teâlâ'nın, kâfirlere birçok nimetler verdiğini ifâde eden âyetlere gelince, bütün bu âyetler, o şeylerin zahiren nimet oluşuna hamledilmiştir. Bu âyet ile, o gibi âyetlerin arası ancak, "o nimetler zahiren nimet olup, gerçekte bir belâ ve gazab sebebidirler" denilerek bulunur. Allah en iyi bilendir.
Allah İyiyi Kötüyü Ayırd Etmek İçin İmtihan Eder
179
"Allah mü'minleri, sizin üzerinde bulunduğunuz (şu halde) bırakacak değildir. Nihayet pis olanı temiz olandan ayıracaktır. Allah size gaybi bildirecek değildir, fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer. Binâenaleyh siz Allah'a ve peygamberlerine inanın. Eğer inanır ve ittikâ ederseniz, size çok büyük birmükâfaat var".
Bil ki bu âyet Uhud hadisesi ile ilgili âyetlerin en son kısmıdır. Allahü teâlâ, o hadisede meydana gelen ölüm, bozgun, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ağır yaralı oldukları halde, ashabını düşmanı takibe davet edişi, daha sonra onları Ebu Süfyan'a verilen sözü yerine getirmek için Bedr-i Suğra'ya gitmeye çağırışı ve bütün bunların mü'min ile münafığın birbirinden ayırdedilmesine bir delil oluşu gibi durumları haber vermiştir. Çünkü münafıklar korkmuşlar, geri dönmüşler ve müslümanlardan çok kişinin ölüşünü dillerine dolamış, daha sonra da savaşa katılmadıkları gibi, mü'minleri tekrar cihada gitmekten alıkoymaya uğraşmışlardır. İste bunun üzerine Allahü teâlâ, sizi münarıklarla birlikte ve onları siz ehl-i imandan olduklarını iddia eder vaziyette bırakmasının, hikmetine uygun düşmeyeceğini, aksine, mü'min ile münafık birbirinden ayırdedilebilsin diye bu hâdiseleri meydana getirmesinin hikmeti gereği olduğunu haber vermiştir ki işte âyetin, önceki âyetlerle irtibatı budur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
179. Âyette Kıraat Farkı ve Her Bir Kıraatin Hücceti
Hamza ve Kisâî, şeddeli olarak (......) şeklinde okumuşlardır ki Kur'ân'ın her yerinde bu fiili bu şekilde okumuşlardır.
Diğer kıraat imamları ise, birinci yâ'nın fethası, mîm harfinin kesresi ve ikinci yâ'nın sükûnu ile ve şeddesiz olarak (......) şeklinde okumuşlardır. Vahidi (r.h), fiilin her iki şeklinin de kullanıldığını, meselâ o şeyin, bir kısmını bir kısmından ayirdettim" ve "Ben onu iyice ayırdettim" "Onu temyiz edip, iyice ayırdettim" denildiğini, "Kim, herhangi bir yoldan, eziyet veren bir şeyi giderir ise, bu onun için bir sadakadır" Bu anlamda hadisler için bkz: Buhari, Mezâlim, 24; Ahmed İbn Hanbel. Müsned, İV/422, 423. hadis-i şerifindeki kelimenin de aynı kökten olduğunu söylemiştir.
Bu fiili, (......) şeklinde okuyanların delili, fiilin sülâsisinin hem lâfız bakımından daha hafif olması, hem de sülâsî mezid sığasının manasını ifâde etmesidir. Onlar, "Binâenaleyh bu şekilde okumak daha evladır" demişlerdir. Ebu Zeyd, Ebu Amr'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Bu fiili şeddeli okumak "kesret (çokluk)" manasından dolayıdır. Fakat birşeyin bir şeyden ayırdedilmesinde, şeddesiz olarak fiili kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak da burada, "Nihayet pis olanı temiz olandan ayıracaktır" buyurmuş ve iki şey zikretmiştir. Bu bazı dilcilerin, "fark" ile "tefrik" kelimeleri hakkında söyledikleri husus gibidir. Yine Cenâb-ı Hak, "Bugün siz ayrılın" (Yâsin. 59) buyurmuştur ki, bu fiilin mutavaat sîgasıdır." Fiili şeddeli okuyanların delili ise şudur: Şeddeli okuyuş, teksîr (çokluk) ve mübalağa manâsından dolayıdır. Mü'min ve münafıkların sayısı çoktur. Binâenaleyh bu fiili burada şeddeli okumak daha evlâdır. Âyette "tayyib" (temiz) ve habis (pis) lâfızları, her nekadar müfred olarak getirilmiş ise de, bunlardan "cins" manası kastedilmiştir. Bundan dolayı, bu kelimelerden kastedilen bir mü'min ile bir münafık değil, bütün mü'min ve münafıklardır.
Mü'minle Münafığın Nasıl Ayırd Edildiği
Biz âyetin manasının, "Ey mü'minler, Allah, pis olan temiz olandan, yani münafık mü'minden ayrılıncaya kadar, sizi, üzerinde olduğunuz halde, yani mü'min ile münafığın birbirine karışık olması ve benzeri haller üzere bırakacak değildir" şeklinde olduğunu söyledik. Âlimler, mü'min ile münafığın nasıl ayırdedildiği hususunda ihtilâf etmiş ve şu görüşleri serdetmişlerdir:
a) Bu, Allah'ın, çeşitli sıkıntı, musibet ve ölümler verip, onları bozguna uğratmasıyla olmuştur. Binâenaleyh mü'min olan, Allah'a imana ve Resûlullah'ı tasdika bunlardan sonra da devam etmiş, münafık ise nifak ve küfrünü ortaya koymuştur.
b)Hak teâlâ, mü'minlere yardım edeceğini ve kâfirleri zelîl kılacağını va'adetmiştir. Binâenaleyh İslâm kuvvet bulunca, İslâm'ın devleti yücelmiş, küfür ve kâfirler ise zelil ve perişan olmuşlar ve böylece de bu ayrılma gerçekleşmiştir.
c) Buna delâlet eden emare ve ipuçlarının bulunmasıdır. Meselâ müslümanlar İslâm'ın güç ve kuvvet bulmasıyla sevinirler, münafıklar ise bundan gam ve keder duyarlar.
Bu Ayırd Etme Kat'i Değil de Zanni Kalır
Burada şöyle bir soru vardır: Bu ayırma işi, iyice ortaya çıkarsa, münafıkların küfrü de ortaya çıkmış olur. Münafıkların küfrünün ortaya çıkması ise, onların münafık olarak kalmalarına mânidir. Eğer bu ayırdetme işi, iyice açık olmaz ise, o zaman da Allah'ın bu va'adi gerçekleşmemiş olur? Buna şöyle cevap veririz: Bu, katî bir ayrılışı değil de, zanni bir ayrılışı ifade etmesi bakımından tahakkuk etmiştir.
Sonra Cenâb-ı Hak, 'Allah sizegaybı bildirecek değildir" buyurmuştur ki, Subhânehû ve Teâlâ, bu ayırma işini yapacağını bildirmiş ve daha sonra bu buyruğu ile, bu ayırma işinin, Allah'ın sizi gaybına muttali kılıp da "falan münafıktır, falan da mü'mindir; falan cennetlik, falan da cehennemliktir" diyebileceğiniz bir şekilde olmayacağını beyan etmiştir. Çünkü Sünnetullah, Allah'ın cahit insanları gaybına muttali kılmamak üzere cereyan etmektedir. Hatta sizin için bu ayırma işini bilmenin tek yolu, yukarıda zikrettiğimiz, mü'min ile münafığın ayrılmasını sağlayan çeşitli belâ ve musîbetlere uğramak gibi imtihanlardır. Fakat bunu gayba muttali olma yoluyla bilmek, ancak peygamberlerin özelliklerindendir.
İşte bu sebepten ötürü Cenâb-ı Hak, "Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer" buyurmuştur. Bu, "Allah peygamberlerinden dilediğini seçer ve sadece onlara, "şunlar mü'min, şunlar da münafıktır" şeklinde insanları tanıma bilgisini verir" manasındadır. Bu cümlenin şu manada olması da muhtemeldir: "Allahü teâlâ, peygamberlerinden dilediğini seçer ve böylece insanları, ellerindeki şeriatlarla imtihan eder. İmtihan neticesinde de bu iki grup birbirinden ayrılmış olur."
Bu âyet şu manaya da gelebilir: "Allah sizin hepinizi, peygamberin bildiği miktarda, gaybı bilen kimseler kılmamıştır ki sizler peygamberlerden müstağnî olasınız. Aksine O, kullarından dilediğine peygamberliği verir, sonra diğer insanları o peygamberlere itaatla mükellef kılar."
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Öyleyse siz Allah'a ve peygamberlerine inanın" demiştir. Bu emirden maksad şudur: Münafıklar, Uhud'da meydana gelen o arzu edilmeyen hâdiseler sebebiyle, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamberliğine ta'n etmişlerdi. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ, bu hâdiselerde habis (pis) olan münafığın, tayyib (temiz) olan mü'minden ayrılması gibi birtakım faydaların bulunduğunu beyan buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, münafıkların ileri sürdükleri şüphelerine bu şekilde cevap verince, "Öyleyse Allah'a ve peygamberlerine inanın" demiştir. Bu, "Bütün deliller, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine delâlet edip, O'nun nübüvvetini ta'n hususunda ileri sürdüğünüz o şüpheye de biz cevap verince, geriye size, sadece Allah'a ve peygamberlerine iman etmek kalmıştır" demektir. Allahü teâlâ, şu incelikten ötürü "peygamberine" değil de, "peygamberlerine" demiştir: Kişiyi, peygamberlerden birisinin peygamberliğini ikrar ve itirafa götüren yol sadece mu'cizedir kî bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'de de vardır. Bundan dolayı, peygamberlerden her birinin peygamberliğini kabul etmek gerekir. İşte bu nükteden ötürü Hak teâlâ, "Peygamberlerine., " buyurmuştur. Bundan maksad, bütün peygamberlerin nübüvvetini isbât etmenin yolunun tek olduğuna dikkat çekmektir. Binâenaleyh onlardan herhangi birinin peygamber olduğunu kabul eden kimsenin, hepsinin peygamberliğini kabul etmesi gerekir. Cenâb-ı Allah, insanlara bunu emredince, peşisıra mükafaat va'adini getirerek, "Eğer inanır ve ittika ederseniz, size çok büyük bir mükafaat var" buyurmuştur ki bunun ne demek olduğu açıktır.
Hakkı Verilmeyen Mallar Ateş Olup Âhirette Sahibinin Boynuna Dolanacak
180
"Allah'ın fazl-u (kereminden) kendilerine verdiğinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar, aksine bu onlar için bir serdir. Onların cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır".
Bil ki Allahü teâlâ, önceki âyetlerde cihad uğrunda canların harcanmasına iyice teşvik edince, bu âyette de cihad uğrunda mal hacamaya teşvik etmeye başlayarak, Allah yolunda malını harcamak istemeyip cimrilik edenler için şiddetli va'idinin söz konusu olduğunu bildirmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hamza bu kelimeyi, tâ ile (......) şeklinde; diğer kıraat imamları ise, yâ harfi ile (......) şeklinde okumuşlardır.
Zeccâc, "Hamza'nın kıraatına göre mana, "Cimrilik edenlerin cimriliklerinin onlar için hayırlı olacağını sanma.." şeklindedir. Buna göre, "Cimrilik edenler.." sözü delâlet ettiği için, "cimrilikleri" ifâdesi hazfedilmiştir. Yâ ile okuyanların kıraatine göre ise şu iki izah yapılabilir:
a) Bu fiilin, faili olan zamirin mercii ya Allah Resulü veya herhangibir kimsedir. Buna göre âyetin manası, "Allah'ın Resulü veya herhangibir kimse, cimrilik edenlerin cimriliğinin onlar için hayır olacağını sanmasın" şeklindedir.
b) Bu fiilin faili, "cimrilik edenler"dir. Buna göre, âyette mef'ûl hazfedilmiş olup, takdiri, "cimrilik edenler cimriliklerinin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar" şeklindedir. "Cimrilik edenler" ifâdesi kendisine delâlet ettiği için, mef'ûl hazfedilebilmiştir. Bu, bir insanın "Kim yalan söylerse, o onun için bir şer olur, yani onun yalanı bir şer olur" sözü gibidir. Şu şiirler de bunun gibidir: "Akılsız, bir şeyden nehyolunduğu zaman, ona dogrugider" yani o sefeh'e, akılsızlığa doğru gider. Ferra da şu beyti nakletmiştir:
"Onlar padişahlardır. Padişahoğulları da onlardır. O (mülkü) alanlar ve ilk efendilerdir." Ferrâ bu şiirdeki (onu) lâfzı ile, "mülkü" manasını kastetmiştir. Fakat daha önce melîklerden bahsedildiği için, bunu açıkça söylememiştir.
İkinci Mesele
"Bu kendileri için bir hayır..." ifâdesindeki hüve zamirine, Basralılar "zamir-i fasıl", Kûfeliler ise "zamir-i imâd" adını vermişlerdir. Çünkü daha önce, "cimrilik edenler" ifâdesinin zikredilmesi, sanki cimriliğin zikredilmesi gibidir. Buna göre âdeta, "Cimrilik edenler, bu cimriliklerini kendileri için bir hayır sanmasınlar" denilmektedir. Bu hususta sözün özü şudur: Hem mübtedânın hem de haberin bir hakikati vardır. Mübtedanın hakikatinin, haberin hakikati ile tavsif edilmesi, mübtedânın ve haberin hakîkatinden farklı bir şeydir. Binâenaleyh bu tavsif, her iki şeyin kendisinden fazla bir mana olunca o tavsife delâlet eden üçüncü bir sığanın olması gerekir ki bu da "hüve" (o) kelimesidir.
Üçüncü Mesele
Bil ki âyet, herhangibir hayır ve menfaat hususunda cimrilik etmenin kınandığına delâlet etmektedir. Bu hayır mal da olabilir, bir ilim de olabilir.
Birinci görüşe göre, bu va'id malda cimrilik yapmadan ötürüdür. Buna göre âyetin manası, "O cimrilik edenler, cimriliklerinin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Aksine bu onlar için bir serdir. Çünkü onların cimriliğinin cezası, kendi aleyhlerine olacaktır" şeklindedir. Bu da Hak teâlâ'nın, "Onların cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır" buyruğu ile kasdedilen husustur. Hem bu mallar onların yanında da kalmayacaktır ki bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır" buyruğu ile kasdedilen husustur.
İkinci görüşe göre bu cimrilikten murad, ilimde yapılan cimriliktir. Çünkü yahudiler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Tevrat'taki sıfatlarını gizliyorlardı. Binâenaleyh bu gizleyiş bir cimriliktir. Meselâ, "Falanca ilminde cimrilik yapıyor" denilir. İlmin, Allah'ın bir lütfü olduğunda şüphe yoktur, Cenâb-ı Hak, "(Allah) sana (evvelce) bilmediklerini öğretti. Allah'ın senin üzerindeki lütf-u inayeti çok büyüktür" (Nisa 113) buyurmuştur. Hem sonra Cenâb-ı Allah, Tevrat ve İncil'de olan şeyleri yahudi ve hristiyanlara öğretip bildirmiştir. Bundan dolayı onlar, bu iki kitapta bulunan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gönderileceği müjdesini gizleyince, bu bir cimrilik olmuş olur.
Bil ki birinci görüş daha uygundur. Bunun evlâ olduğuna şu iki husus da delâlet eder:
a)Allahü teâlâ, "Onların cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır " buyurmuştur. Biz buradaki cimriliği, ilimde yapılan cimrilik olarak alırsak, âyeti tefsir ederken mecazi manayı vermeye mecbur oluruz. Fakat onu malda yapılan cimrilik olarak alırsak, mecazi mana vermeye mecbur olmayız. Bundan dolayı birinci görüş daha evlâ olur.
b) Âyeti, maldaki cimrilik manasında alırsak, bu, malı cihadda harcama hususunda bir teşvik olmuş olur ve böylece de, âyetin kendinden önceki âyetlerle ilgisi güzel bir şekilde kurulmuş olur. Fakat biz onu, yahudilerin Tevrat'taki şeyleri gizlemeleri manasına alırsak, bu ilgi kopmuş olur veya zorlanarak bir ilgi kurulabilir. Binaenaleyh birinci görüş daha evlâ olur.
Cimriliğin Tarifi ve Hududu
Âlimlerin ekserisi, cimriliğin, farz ve vacip olan şeyi vermemekten ibaret olduğunu ve nafile olanı vermemenin cimrilik olmadığı kanaatindedirler. Onlar bu görüşlerine delil olarak şunları getirmişlerdir:
1- Bu âyet, cimrilik hakkında çok şiddetti bir tehdid ifâde etmektedir. Böyle şiddetli bir va'id ise ancak vacip olanı yapmamaya uygundur.
2-Allahü teâlâ, cimriliği kınamış ve ayıplamıştır. Halbuki nafile olan birşeyi (sadakayı) vermeyen kimsenin kınanması ve ayıplanması caiz değildir.
3-Allahü teâlâ, dâima lütuf ve ihsanda bulunur. Çünkü onun lütfedebileceği şeylerin sınırı yoktur. Varlık alemine çıkan herşey sonludur. Binâenaleyh, şüphe yok ki Cenâb-ı Hak, her an lütfetmemektedir. Eğer lütfetmemek cimrilik olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın da cimrilikle tavsif edilmesi gerekirdi ki O, bundan münezzehtir.
4-Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Cimrilikten daha ileri hangi hastalık vardır?" Buhâri, Humus, 15. buyurmuştur. Nafile olan bir şeyi yapmayanın, "cimri" diye tavsif edilemiyeceği malumdur.
5- Lütfü terkeden, şayet cimri sayılsaydı, çok malı olan insanın, ancak bütün malını vermek suretiyle cimri olmaktan kurtulabilmesi gerekirdi.
6-Cenâb-ı Hak, "Kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcarlar" (Bakara, 3) buyurmuştur ki bu âyetteki (......) harf-i cerh teb'iz (kısmiyyet) manasınadır. Binâenaleyh bu ifâdeden maksad, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği şeylerden "bir kısmım" infâk eden kimseler olur. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu kimselerin sıfatları hakkında, "İşte onlar, Rablerinden (gelen) hidayetin tam üzerindedirler" (Bakara, 5) buyurmuş ve onların hidayete erip, felaha kavuştuklarını bildirmiştir. Eğer nafile olanı yapmayan kimse, kınanmış bir cimri sayılsaydı, böyle denilmezdi. Bundan dolayı bu âyet ile, cimriliğin "vacip olanı yapmamak ve vermemek" manasına olduğu ortaya çıkmaktadır.
Fakat vacip olan infâklar pek çoktur:
a) İnsanın hem kendisi, hem de bakmakla mükellef olduğu kimseler için yapacağı harcamalar.
b) Zekata giren infâklar.
c) Müslümanların, canlarına ve mallarına kasteden bir düşmanı defetmek mecburiyetinde kaldıklarında, düşmanı savuşturabilecek müslümanlara mallarını infâk etmeleri vacibtir. Çünkü bu, insanın, kendisinden bir zararı savuşturması gibidir.
d) Bir müslüman çok muhtaç olduğunda, diğer müslümanların, ona hayatını sürdürecek kadar mat vermeleri vaciptir. İşte bütün bu infâk çeşitleri, vacip infaklardan olup, onu yerine getirmemek cimrilik babından sayıltr. Allah en iyi bilendir.
Cenâb-ı Allah daha sonra, "Onların cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Bu va'id'in tefsiri hususunda bazı vecihler bulunmaktadır:
1- Bu ifâdeyi zahirî manasına hamletmek. O da şu şekilde olur: Allahü teâlâ, onlara azablarına sebep olacak bir tasma takar. Denildi ki, Allahü teâlâ bu mallarını, boyunlarına dolanmış olan tasmalar gibi yılanlar şekline sokacaktır. Bu yılanların, onların bedenlerinin diğer yerlerine de sarılması mümkündür. Bu malların, boyunlarında bir yılan gibi olması, önce zekatı ödemenin lüzumunu kabul edip, sonra da onu ödememelerinden ötürüdür. Yılanların, bedenlerinin diğer yerlerini sarması ise, mallarını sımsıkı tutup ayırmak istememeleri yüzündendir. Böylece bu yılanlar onların mallarının yerine geçmiş olur. Sanki onlar, o yılanları iyice kucaklamışlar ve kendilerine iyice bitiştirmişlerdir. Bunun, onların boyunlarına dolanmış ateşten bir tasma olması da mümkündür. Bunun bir benzeri de, "O gün o malları, cehennem ateşinin içinde, onların üzerinde kızdırılacak ve bunlarla onların alınları, böğürleri ve sırtlan dağlanacak" (Tevbe. 35) âyetidir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Verilmeyen o zekatlar, onların boyunlarında, onları sokan ve onlara "Ben, dünyada iken cimrilik edip vermediğin zekatım" diyen, başında iki siyah benek bulunan, tasma şeklinde bir yılan haline getirilir."
2- "Boyunlarına dolanacaktır" buyruğunun tefsiri hakkında Mücâhid: "Onlar, kıyamet günü, cimrilik ettiği o zekatı vermekle mükellef kılınacaklar" demiştir. Bunun bir misali de İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, Bakara 184. âyeti, "Mükellef olanlara fidye gerekir" şeklinde okuyuşudur. Müfessirler, bu kıraatin, "mükellef olup da ona güç yetiremeyenler..." manasında olduğunu söylemişlerdir. Buna göre, buyruğu da, "Onlar, vermedikleri zekatı, yapamayacakları bir zamanda vermekle emrolunurlar ki, bu, "Bunu yapabileceğiniz zaman yapmalı değil miydiniz?" manasında bir azarlama olur.
3- Bu tabirin manası, "Onlar, bunun günahını âhirette kabullenecekler" şeklindedir. Bu, temsilî bir mana olup, aslında bir tasma söz konusu değildir. Meselâ, "Falan, falancanın boynunda bir tasma gibidir" denilir. Araplar, birşeyin birisinin boynunda olduğunu söylemekle, o şeyin gerekliliği manasını te'kid ederler. Meselâ, "Bu işi senin boynuna sardım, bu işi sana gerdanlık yaptım" deyişleri de bu manadadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Herkesin amelini kendi boynuna doladık" (isra, 13) buyurmuştur.
4- Âyette geçen cimriliği, ilimde yapılan cimrilik manasına alırsak, "boyunlarına dolanacaktır" tabiri, "Allahü teâlâ, onların boyunlarına ateşten bir tasma takar" manasında olur. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Bir kimseye bildiği birşey sorulur da o da onu gizlerse, Allah, kıyamet günü ona ateşten bir gem vurur" Ebu Davud. İlm. 9 (111/321) buyurmuştur ki bunun manası, "Onlar, bu gem ile ağızlarından ve dillerinden azab olunurlar" demektir. Çünkü onlar ağızları ve dilleri ile, hakkı gösteren şeyleri söylememişlerdir.
Bil ki bu cimriliği, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetinin delillerini gizleme manasında almak da uzak bir ihtimal değildir. Çünkü yahudi ve bristiyanfar, Kur'an'da "cimri" olarak tavsif edilip kınanmışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak onlardan bahsederken, "Yoksa onların, mülkten bir hisseleri mi var? Eğer öyle olsaydı. insanlara çekirdek zan kadar birşeyi bile vermezlerdi" (Nisa 53) ve "Onlar, hem cimrilik yapar, hvm de insanlara cimriliği emrederler" (Nisa. 37) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak. tefsir ettiğimiz âyetin hemen peşisıra, "Gerçekten Allah fakirdir, biz zenginiz" diyenlerin sözünü yemin olsun ki Allah işitmiştir" (Âl-i imran, 181) buyurmuştur ki bu söz yahudilere aittir. Âyetin, hem ilimde cimrilik, hem de malda cimrilik hakkında olup. bu tehdidin, her ikisi için olması da uzak bir ihtimal değildir.
İkinci Mesele
Mu'tezile, bu âyetin günahkârların ilâhi tehdidin muhatabı olduklarına kesinlikle delâlet ettiğini söylemektedirler.
Çünkü bu vazifeleri (zekatları) yerine getirmekle mükellef olup da, bunlar uhdesinden düşmemiş olan kimseler, hem Hazret-i Peygamberi hem de İslâm şeriatını tasdik eden kimselerdir. Hak teâlâ'nın, "Aksine bu, onlar için bir serdir beyanı, onların sevaptan mahrum edilecekleri ve cehenneme girecekleri neticesine götürür. Onların cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır" buyruğu ise, çok net bir ilâhî va'İddir. Bil ki bu konudaki sözümüz Bakara suresinde geçmişti.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır" buyurmuştur. Bu ifâde şu iki şekilde izah edilmiştir:
a) Yerdeki ve göktekilerin. miras yoluyla sahip oldukları mallar ve diğer şeyler. Allah'a aittir. Binâenaleyh onların, Allah'ın mülkü ile. Allah'a karşı cimrilik edip. onun yolunda infâk etmemeye haklan yoktur Bunun bir benzeri de. "Siz, kendisinde vekil kıldığımız (mallar)dan (Allah yolunda) infâk edin" (Hadid. 10) âyetidir.
b) Ekseri müfessirlere âit olan görüşe göre bu ifâdeden murad, yerdeki ve göktekilerin helak olup, neticede bütün mülkün Allah'tan başka bir maliki olmayacak tarzda geriye kalacağıdır. Bu "veraset" manasına gelen bir tabirdir. Çünkü insanlar. Mümkün kendilerinin olduğunu iddia etmişlerdi. Hepsi ölüp, geride hiç kimse ayınca. sanki o mülklerin varisi Allah olmuştur. Bu âyetin esas ifâde etmek stediğı şudur; Allah'tan başka bütün mâliklerin mülkü bâtıl olur. Böylece bu, bir miras gibi olur. İbnül-Enbâri şöyle demektedir: "Daha evvel onda ortak iken, sonra tek kaldığında, "falan, falancanın ilmine vâris oldu" denilir. Nitekim Allahü teâlâ da. Süleyman Davud'a mirasçı oldu" (Neml. 16) buyurmuştur ki bu, daha önce Davud (aleyhisselâm) mülkte Süleyman (as) ile ortak ve ona âmir iken, daha sonra bu işte Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın tek kaldığı manasınadır.
Allahü teâlâ daha sonra "Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır" buyurmuştur. İbn Kesîr ve Ebu Amr, buradaki fiili, failinin "cimrilik edenler"olması için, gâibsîgasıyla ve yâ harfi ile Onların yaptıklarını..." seklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre mana. "Allah, onların zekatlarını vermediklerini ve onları bundan ötürü cezalandırır" şeklinde olur Diğer kıraat imamları ise, itab sîgası ile ve tâ harfi ile okumuşlardır. Çünkü bundan önceki, "Eğer inanır ve ittika ederseniz, size çok büyük bir mükat'aat var" buyruğu da muhatab sigasıyladır. Bu kiraata göre mana. "Allah, sizin yaptıklarınızı bilir ve onlara karşılık sizi mükafaatlandırır" şeklinde olur. Bu fiilin gâib sîgasıyla okunması, muhatab sigasıyla okunmasından daha evladır. Çünkü Keşşaf sahibi, "iltifat" üslubu ile, yâ'lı (gaib olarak) okumak, va'idi ifâde etmede daha beliğdir.
Yahudilerin İleri Sürdüğü Şüphelerden:"Allah Fakir, Biz Zenginiz"
181
Âyetin tefsiri için bak:182
182
"Gerçekten, "Allah fakirdir, biz zenginiz" diyenlerin sözünü, yemin olsun ki Allah isitmiştir. Söyledikleri (o sözü), peygamberleri haksız yere öldürmeleriyle birlikte yazacağız ve "Tadın, o yakıcı azabı" diyeceğiz. Bu, ellerinizin yapıp takdim ettiği şeyin karşılığıdır. Şüphesiz ki Allah, kullarına karşı zulümkâr değildir".
Bil ki âyetin, önceki âyetlerle münasebeti hususunda şu iki izah yapılabilir:
a)Hak teâlâ, önceki âyetlerinde Allah yolunda canlarını ve mallarını harcamayı insanlara emredip bunu iyice belirtince, bundan sonra yahudilerin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini ta'n etmelerindeki şüphelerini nakletmeye başlamıştır.
Birinci şüphe şudur: Allahü teâlâ, kendi yolunda malların harcanmasını emredince, kâfirler "Allah, istediği şeyi elde etmek için şayet infak etmemizi isterse, fakir ve âciz olmuş olur. Çünkü başkasından mal isteyen kimse fakirdir. Fakirlik Allah hakkında düşünülemeyeceğine göre, O'nun, kutlarından mal talep etmesi de düşünülemez. Bu da, Muhammed'in Allah'a böyle bir talep nisbet etme konusunda yalancı olduğunu gösterir" dediler.
b) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın ümmeti, mal infak ederek Allah'a yaklaşmak istediklerinde gökten bir ateş inip o malı yakıyordu. Bundan dolayı Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de, onlardan Allah yolunda matlarını harcamalarını isteyince, "Sen peygamber olsan bu maksadla mal istemezsin. Çünkü Allahü teâlâ fakir değildir ki, dinini ıslah hususunda bize muhtaç olsun. Hatta sen peygamber olsan, bizim mallarımızı, gökten bir ateşin inip onu yakması için İstersin. Bunu böyle yapmadığına göre, senin peygamber olmadığını anladık" demişlerdi. İşte âyetin bir ilgisi de budur.
Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bil ki akıllı olan kimsenin, "Allah fakirdir, biz ise zenginiz" demesi çok uzak bir ihtimaldir. Aksine insan böyle bir sözü ancak ya istihza, ya da itzâm yoluyla söyler. Rivayetlerin pek çoğu bu sözün sadece yahudilerden çıktığını gösterir. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Benî Kaynuka yahudilerine, İslâm'a, namaza, zekata ve Allah için güzel bir borç vermeye davet eden bir mektup yazıp, bunu Hazret-i Ebu Bekir'le gönderince, Yahudi Fenhas, "Demek ki Allah fakir ki bizden borç para istiyor" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ebu Bekir ona bir tokat atarak, "Eğer aramızda bir anlaşma olmasaydı, boynunu uçururdum" dedi. Binâenaleyh Hazret-i Ebu Bekir onu, Hazret-i Peygambere şikayet edip, Fenhas da söylediği sözü inkâr edince, işte bu âyet Hazret-i Ebu Bekir'i doğrulamak için indi. Bazı âlimler de, "Allah, "Kimdir ki Allah'a güzel bir borç versin de, (Allah) onu kat kat, çok çok artırsın" (Bakara, 245) âyetini indirince, Yahudiler "Biz, Muhammed'in ilâhının bizden borç istediğini görüyoruz, demek ki biz zenginiz O fakir. Bir taraftan faizi (ribayı) bize yasaklarken, öbür taraftan bize faiz veriyor" dediler. Bu sözleriyle âyetini kasdediyorlardı.
Bil ki âyette bu sözü kimin söylediği açıkça belirtilmemiştir. Fakat âlimler, bu sözün yahudilere âit olduğunu söyleyip, bu hususta şu delilleri getirmişlerdir:
a)Hak teâlâ, onların, kendisinin cimri olduğunu kastederek, "Şüphesiz Allah'ın eli sıkıdır" (Maide. 64) dediklerini nakletmiştir. Bu cehalet, burada zikredilen cehalete uygundur.
b) Hadiste, Hazret-i Ebu Bekir hadisesinde de naklettiğimiz gibi, onların bu şekilde konuştukları vârid olmuştur.
c) Teşbih (Allah'ı varlıklara benzetmek), yahudilerin genel karakteridir. Teşbih inancına taraftar olanların, Allah'ın her şeye gücünün yeteceği esasını kabul etmeleri mümkün değildir. Bu kimseler böyle bir esası kabul etmeyince, Allah'ın fakir değil de zengin olduğunu açıklayamazlar.
d) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), onlardan düşmanlara karşı cihad için kendisine uymalarını isteyince onlar "Sen Rabb'inle beraber git ve ikiniz beraber savaşın. Biz burada oturup bekliyoruz" (Mâıde, 24) dediler. Bunun üzerine Hazret-i Musa, onlardan nefisleriyle cihad etmelerini isteyince, "Tanrı herşeye kadir olduğuna göre, O'nun bizim cihadımıza ne ihtiyacı var?" dediler. Burada da böyle olmuştur. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), onlardan mallarını infak ederek cihad etmelerini isteyince, onlar, "Allah zengin olduğuna göre, O'nun bizim mallarımıza ne ihtiyacı var?" dediler. Böylece âlimlerin, her nekadar başka cahil kimselerin de bu sözü söylemeleri ihtimali varsa da, bu şüpheyi yahudilere isnâd etmeleri uygun olmuştur. Görünen odur ki, o yahudiler bu sözü. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini tenkid maksadıyla söylemişlerdir. Yani, "Eğer Hazret-i Muhammed. Tanrının kullarından mal istediği hususunda doğru olsaydı, şüphesiz o Tanrı fakir olmuş olurdu. Bu imkansız olduğuna göre, Hazret-i Muhammed'in bu sözünde yalancı olduğu sabit olmuştur" demek istediler. Veyahut da o yahudiler bu sözü, istihza ve alay etme için söylemişlerdir. Aklı olan birisinin bu sözü, inanarak söylemesi gerçekten uzak bir ihtimaldir.
İkinci Mesele
Bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın, bütün sözleri duyduğunun delilidir. Bunun bir benzeri de, "Zevci hakkında seninle çekişen ve Allah'a şikayet etmekte olan kadının sözünü Allah elbette işitti" (Mücâdele, 1) âyetidir.
Üçüncü Mesele
Âyetin zahiri, bu sözü söyleyenlerin bir topluluk olduğunu gösterir. Çünkü, Allahü teâlâ âyette "... diyenlerin" buyurmuştur ki bunun zahiri, bu sözü bir topluluğun söylediğine delâlet eder. Fakat bu sözü, yahudi Fenhas'ın söylediğini ifâde eden rivayet ise, Fenhas'tan başkasının bu sözü söylemediğini gösterir. Kur'ân, bu sözü bir topluluğun söylediğini ifâde ettiğine göre, bunun bu şekilde olduğuna kesin hükmetmek gerekir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Söyledikleri (o sözü).... yazacağız" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili olarak da birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hamza bu fiili, meçhul olarak yâ ile "yazılacak" şeklinde ve sözünü de, bunun nâib-i faili olacak şekilde lâm'ın ref'i ile diye okumuştur. Diğer kıraat imamları ise fiili nün ile, bu kelimeyi de lâm'ın fethası ile okumuşlar ve bu yazma işini Allah'a vermişlerdir. Keşşaf sahibi, Hasan el-Basri ile A'reç'in bu fiili yâ ile ve "kati" kelimesini buna nâib-i fail yaparak ve şeklinde de okuduklarını söylemiştir.
"Söylediklerini Yazacağız" Tabirinin Açıklanması
"Yazılacaktır" manasındaki kıraata göre, bu ifâde bir va'id olup şu manalara gelir:
a) Bu sözün, onların aleyhine yazılmasından murad, bunu onlara isbat etmek, boşa çıkarmamak ve bir kenara atmamak demektir. Çünkü insanlar bir şeyi zaif olmayacak, unutulmayacak ve değişmeyecek bir biçimde tesbit etmek istediklerinde, onu yazarlar, Allahü teâlâ da, burada yazma işini "böyle bir hükmü onlara verme" manasında mecazi olarak kullanmıştır
b) "Biz, onların dediklerini, kıyamet günü amel defterlerinde bunu okusunlar diye, amellerinin yazıldığı kitaplara yazarız."
c) Bana göre burada şöyle bir diğer ihtimal daha vardır: "İnsanlar, kıyamet gününde, bu yahudilerin işi ne kadar yokuşa sürdüklerini, cahil olduklarını ve ellerinden geldiği kadar Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini ta'n etme hususunda ne kadar çalışıp çabaladıklarım bilsinler diye, Kur'ân'da onların bu cehaletlerini yazacağız" demektir.
Yahudilerin Peygamberleri Öldürmeleri
Daha sonra Hak teâlâ, "Peyşamberleri naksız yere öldürmelerini" buyurmuştur. Bu, "Onların peygamberleri haksız yere öldürmelerini de yazacağız" takdirindedir. Bu ifâde hakkında da iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Onların peygamberleri öldürmelerinin, Allah'ı fakir olarak tavsif etmeleri ile birlikte zikredilmesinin faydası, onların cahilliklerinin sadece o vakte has olmadığını, aksine eskiden beri cehalet ve ahmaklıkta ısrarlı olduklarını ortaya koymaktır.
İkinci Mesele
Peygamberleri öldürme işinin bu yahudilere nisbet edilişinde şu iki vecih vardır:
1- "Biz onların söyledikleri sözü ve alalarının yaptıktan işi yazıyoruz. Böylece her iki grubu da lâyık oldukları şekilde cezalandıracağız." Bu, "Hanisiz birisini öldürmüştünüz..." (Bakara, 72)yani, "atalarınız onu öldürmüştü..."; "Hani sizi, Firavun hanedanından kurtarmıştık" (Bakara. 49) ve "Hani sizin için denizi yarmıştık..." (Bakara, 50) âyetlerinde olduğu gibidir. Bütün bu âyetlerde bahsedilenler onlar değil, onların atalarıdır. Buna göre âyet, "Hem onların, hem de atalarının fiil ve sözleri tesbit ediliyor" manasını ifâde etmektedir.
2- Bu, "Onların, kendi kendilerine (içlerinde) söyledikten sözleri, aleyhlerine yazacağız." Yine onların, atalarının peygamberleri öldürmelerine razı olup, bunu tasvip etmelerini de yazacağız" demektir. Şa'bî'den rivayet edildiğine göre bir adam, onun yanında Hazret-i Osman (radıyallahü anh)'dan bahsetmiş ve öldürülüşünün yerinde olduğunu söylemiş. Bunun üzerine Şâ'bi, "Sen de onun kanında ortak oldun" demiş, ve "De ki "Size benden evvel de nice peygamberler, apaçık deliller ve mu 'cizelerle beraber, o istediğiniz şeyi de elbette getirmişti. O halde onları niçin öldürdünüz" (Âl-i İmran. 183) âyetini okumuştur. Bu öldürme ile kendilerinin arasında yaklaşık yediyüz yıl olmasına rağmen âyet öldürmeyi onlara nisbet etmiştir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Tadın, o yakıcı azabı" diyeceğiz" demiştir. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hamza fiili meçhul olarak, (......) kelimesini merfû olarak, fiilini de yâ ile okumuştur. Diğer kıraat imamları ise bu iki fiili nûn harfi ile, ve (......) şeklinde okumuşlardır.
İkinci Mesele
Bu tabirden maksad, Allahü teâlâ'nın, bu sözü söyleyene, "Müslümanlara kederi tattırdığın gibi, sen de şu yakıcı cehennemin azabını tat" diyerek, ondan intikam alacağını belirtmektir. "Harik" muhrik (yakıcı) manasınadır. Bu "elim" kelimesinin, mü'lim (elem verici) manasına gelmesi gibidir.
Üçüncü Mesele
Bu sözün, ona ölürken, haşr esnasında veyahut de kitabı okunurken söylenmesi muhtemel olduğu gibi, aslında böyle bir söz söylenmediği halde, bunun ilâhî va'îdin söz konusu oluşundan bir kinaye olması da muhtemeldir.
Yahudilerin İddialarının Reddi
Birisi şöyle diyebilir: "Onlar şu soruyu sormuşlardı: Başkasından mal isteyen, fakir ve muhtaçtır. Buna göre şayet Allah, kullarından mal istiyor ise, o fakir demektir ki bu Allah için düşünülemez. Binâenaleyh Allah'ın kullarından mat istemediği söylenmelidir. Bu da, Muhammed'in nübüvvet iddiasında doğru olduğu inancını cerheder (yaralar)." İşte yahudilerin ileri sürdükleri şüphe budur. Bunun cevabı nerededir? Buna cevap vermeksizin, böyle bir şüpheyi ileri sürmeye dair bir ilâhî tehdid getirilmesi ne kadar yerindedir?
Biz deriz ki: Bu mesele, ehl-i sünnet âlimlerine göre ele alırsak şöyle deriz: Allah dilediğini yapar, istediğine hükmeder. Binâenaleyh kendisi zenginlerin en zengini olmasına rağmen, O'nun kullarına mal infak etmelerini emretmesi uzak bir ihtimal sayılmaz.
Meseleyi Mu'tezile'nin, "Allah, kullarının maslahatını gözetir" prensibine göre ele alırsak, bu mükellefiyetle kullara yönelik, şu gibi çeşitli faydaların bulunmuş olması da uzak bir ihtimal değildir.
a) Mal infâk etmek, mat sevgisinin kalbten silinmesine sebep olur ki bu, en büyük menfaatlerden biridir. Çünkü kul öldüğünde, geride mal bıraktığı için kalbinde mal sevgisi kalırsa, ruhunun bu ayrılıktan dolayı elem duymasına sebep olur.
b) Mal infakı sebebi ile ebedî ve kalıcı menfaatlar elde edilir.
c) Bu infak sayesinde kalp, masivallah (Allah dışındaki şeylerin) sevgisinden boşalmış olur. Kalpte, masivallah'ın sevgisi azaldığı oranda Allah sevgisi güçlenir ki işte bu, bütün mutlulukların başıdır. Bütün bu hususları Allahü teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de tekrar tekrar beyân buyurmuştur. Nitekim O, "Geriye kalacak iyi (amel ve hareketler) ise, Rabb'inin nezdinde sevabca daha hayırlıdır..." (Kehf, 46); "Halbuki âhiret daha hayırlı, daha süreklidir" (A'la. 17); "Allah'ın rızası fse daha büyüktür" (Tevbe, 72) ve, "Onlar işte yalnız bununla sevinsinler. Bu onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır" (Yunus, 58) buyurmuştur. Bütün bu vecihler, geniş ve güzelce zikredildikten sonra, böyle şüpheler ileri sürmek, sırf işi yokuşa sürme ve hakkı kabul etmemedir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu şüpheyi zikredince, peşisıra tehdidini getirmekte yetinmiştir.
Daha sonra Allahü Teâlâ, 'Bu, ellerinizin yapıp takdim ettiği şeyin karşılığıdır. Şüphesiz ki Allah, kullarına karşı zulümkâr değildir" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili olarak da birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Allahü teâlâ, o şiddetli va'îdi (tehdidi) zikredince, "Bu, ellerinizin yapıp takdim ettiği şeyin karşılığıdır" diyerek onun sebebini de zikretmiştir. Bu, "O yakıcı azab, sizin yaptıklarınızın cezasıdır. Çünkü siz Allah'ı fakirlikle nitelendirip, peygamberleri öldürme cüretkârlığını gösterdiniz. Binâenaleyh bu ceza bir zulüm değil, sırf adalettir" demektir.
İkinci Mesele
Cübbâ'î şöyle demiştir: "Âyet, onlara ceza vermenin, bu günahların onlardan sâdır olmaması halinde bir zulüm olacağına delâlet eder. Âyet Cebriye'nin, "Allah, çocuklara ve mükelleflere suçsuz yere ve günahsız oldukları halde azab edebilir" şeklindeki görüşlerinin bâtıl olduğuna da delâlet eder. Yine bu âyet, kulun, kendi fiilinin yaratıcısı olduğunu da gösterir. Aksi halde zulüm söz konusu olur." Cübbâi'nin bu görüşlerine, "Sizin bu söyledikleriniz, defalarca ve zaman zaman izah ettiğimiz gibi, "dâive ilim" meselesiyle çelişki teşkil eder" diye cevap veririz.
Üçüncü Mesele
Birisi, "Rabb'in, kullarına zulümkâr (çok zulmeden) değildir" (Fussilet. 46) âyeti, Cenâb-ı Hakk'ın, (çok zâlim) olmadığını gösterir. Bir sıfatın olmadığını söylemek, o sıfatın aslının bulunduğu vehmini verir. Bu da zulmün aslının (Allah'ta) bulunduğu manasına gelir" diyebilir. Kâdî buna şu şekilde cevap vermiştir: Cenâb-ı Hakk'ın kullarına yapacağı tehdidinde bulunduğu o azap, eğer bir zulüm olursa, bu zaten büyük olur. Böylece Cenâb-ı Hak, var olması halinde o zulmü, olabilecek büyüklüğü ile nefyetmiştir. Bu da, onların günahsız olmaları halinde onlara ceza vermenin zulüm olacağı şeklindeki görüşümüzü te'kid eder.
Dördüncü Mesele
Bil ki bu âyetteki "ellerinizin" kelimesi mecazi manada getirilmiştir. Çünkü aslında fail olan, eller değil, insandır.
Fakat el, iş yapmanın âleti olduğu için, fiilleri mecazi olarak ele isnad etmek yerinde ve güzeldir. Sonra Allahü teâlâ, âyette bu kelimeyi, "Ellerinizin yapıp takdim ettiği şey..." diye cemî olarak getirmiştir. Bir başka âyette de, tesniye olarak, "Bu, iki elinin yapıp takdim ettiği şey sebebiyledir" (Hacc. 10) şeklinde getirmiştir ki bütün bunlar dilde meşhur olan ve güzel karşılanan kullanışlardır.
Ateşin Yiyip Yakacağı Kurban
183
"Hakikaten, Allah, hiçbir peygambere, o (gökten inecek) bir ateşin yiyeceği bir kurban getirinceye kadar, imân etmememizi emretti" diyen (yahudilere) de ki: "Size, benden evvel nice peygamberler apaçık deliller ve mu'cizelerle beraber, o dediğinizi de elbette getirmişti. O halde, sadıklar iseniz, onları niçin öldürdünüz".
Bil ki bu âyet, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini ta'n etmek üzere kâfirlerin ileri sürdükleri ikinci şüphedir. Bunun izahı şu şekildedir: Onlar, "Allah, (gökten inecek) bir ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere imân etmememizi emretti. Ey Muhammed sen ise, böyle yapmadın. Binâenaleyh senin, peygamberlerden biri olmaman gerekir" demişlerdi. Âyetin, önceki âyetlerle münasebeti işte bu husustur.
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Bu âyet, Ka'b İbn el-Eşref, Ka'b İbn Esed, Malik İbn es-Sayf, Vehb İbn Yahuza, Zeyd İbn Tâbûb, Fenhâs İbn Âzûrâ ve benzerleri hakkında nazil olmuştur. Onlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek "Ey Muhammed, Allah'ın peygamberi olduğunu ve Allah'ın sana bir kitap indirdiğini iddia ediyorsun. Halbuki Allah bize Tevrat'ta, hiçbir peygambere, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe, imân etmememizi emretti. O ateşin hafif bir sesi olur ve gökten iner. Eğer sen bize bu ateşi getirirsen, seni tasdik ederiz" dedikleri zaman, işte bu âyet-i kerime nazil olmuştur. Atâ şöyle demiştir: "İsrailoğulları Allah için kurban kesiyor, onun iç yağları ile etinin en güzel yerlerini alıp, bunları tavanı açık bir evin ortasına koyuyorlardı. Peygamberleri evin içinde durup, Rabb'isine dua ediyordu. İsrailoğulları da dışarıda, evin etrafında bekleşiyorlardı. Derken gökten hafif bir sesi olan, dumansız beyaz bir ateş iniyor ve o kurbanı yakıp bitiriyordu."
Bil ki âlimlerin, yahudilerin bu iddiaları hakkında şu iki görüşü vardır:
1-Birincisi Süddî'nin görüşüdür. Bu görüşe göre, böyle bir şart Tevrat'ta vardır. Fakat şartlı olarak vardır. Bu da şudur: Cenâb-ı Hak Tevrat'ta, "Size peygamber olduğunu iddia eden birisi gelince, Mesîh ve Muhammed hâriç, size bir ateşin yiyip bitireceği bir kurban getirmedikçe ona inanmayın. Fakat Mesîh İsa ile Muhammed geldiklerinde, onları hemen tasdik edin. Çünkü onlar, ateşin yiyip bitireceği bir kurban olmadan gelirler" buyurmuştur. Süddî sözüne devamla, "Bu âdet Hazret-i İsa (aleyhisselâm) gönderilinceye kadar devam etmiştir. Allahü teâlâ, Hazret-i İsa'yı peygamber olarak gönderince, bu sona ermiştir" demiştir.
2- Böyle bir şart iddiası, Tevrat'a bir iftiradır. Bunun bir iftira olduğunu şunlar da gösterir:
a) Bu gerçek olsaydı, bütün peygamberlerin mu'cizesi, böyle bir kurban olurdu. Halbuki işin böyle olmadığı malumdur. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın Firavuna karşı mu'cizeleri, bu kurbanın dışında birtakım şeylerdi.
b) Böyle bir ateşin gökten inip, kurbanı yemesi bir mu'cizedir. Binâenaleyh gerek bu, gerek diğer mu'cizeler birbirine denktir. Bundan dolayı, bilhassa bu mu'cizenin olmasında ve ille de bunun istenmesinde bir mana yoktur. Aksine, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in elinde çok açık mu'cizeler zuhur edince, bu kurban mu'cizesi bulunsa da bulunmasa da O'nun peygamber olduğuna kesinkes hükmetmek gerekir.
c) Tevrat'ta ya, "Peygamberliğini iddia eden birisi, hertürlü mu'cizeyi getirse bile, bu kurban mu'cizesini göstermedikçe, ona inanmayın" diye bir hüküm, veyahut da "Peygamberliğini iddia eden kimseden mu'cize istenilir. İster bu mu'cize, gökten ateş getirme mu'cizesi, isterse başka birşey olsun..." şeklinde bîr hüküm vardır denilebilir. Birincisi söylenemez, çünkü ona göre, diğer mu'cizeleri getirmek, o kimsenin peygamberlik iddiasında doğru olduğuna delâlet etmez. Bu mu'cizelere ta'n etmek eğer mümkin ise, o zaman o kurban mu'cizesine ta'n etmek de mümkindir. İkincisine gelince, bu doğruluğun o muayyen kurban mu'cizesinin zuhuruna değil, mutlak olarak (herhangi)bir mu'cizenin zuhuruna bağlanmasını gerektirir. Binâenaleyh, sadece bu kurban mu'cizesini isteyip, ona itibar etmek abes ve lağiv olur. Bizim söylediğimiz bu hususlarla, böyle bir şüphenin sakıt olduğu ortaya çıkmış olur. Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
(......) kelimesinin cümledeki yeri hakkında da şu görüşler ileri sürülmüştür:
a) Zeccâc, bu kelimenin, (......) kelimesinin sıfatı olup mahallen mecrur olduğunu ve kelâmın "Senin Rabb'in, şöyle şöyle diyen kutlarına karşı zulümkâr değildir" şeklinde olduğunu söylemiştir.
b) Takdirin "Gerçekten Allah fakirdir..." diyenlerin sözünü ve "Hakikaten Allah., iman etmememizi emretti..." diyenlerin sözünü, andolsun ki Allah işitmiştir" şeklinde olması...
c) Bunun, mahzuf bir mübtedânın haberi olması sebebiyle merfu olması. Takdiri, "Onlar, böyle söyleyenlerdir" şeklindedir.
Üçüncü Mesele
Vahidî (r.h) şöyle demektedir: "Kurban, kendisi vesilesiyle Allah'a yaklaşılan bir iyiliktir. Bunun aslı (yaklaştı) fiilinden bir masdardır. Bu, "küfran", "rüchân" ve "hüsran" masdarlart gibidir. Daha sonra bu kelime ile, Allah'a yaklaşma vesilesi olan şeyin bizzat kendisi adlandırılmıştır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Ka'b İbn Ucre'ye "Ey Kâ'b, oruç kalkandır, namaz da kurban (Allah yaklaşma vesilesi)dir" Buhârî, Savm. 2. sözü de bu manadadır. Yani, "O namaz ile Allah'a yaklaşılır ve hacetler hususunda Allah'tan yardımı istenir" demektir.
Bil ki, Allahü teâlâ, yahudilerin bu ikinci şüphesine cevap vererek, "De ki, "Size, benden evvel nice peygamberler apaçık deliller ve mu'cizelerîe beraber, o dediğinizi de elbette getirmişti. O halde sâdık iseniz, onları niçin öldürdünüz?" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bil ki Allahü teâlâ, bu delillerle onların bu mu'cizeyi, hakka ulaşmak maksadıyla değil, aksine işi yokuşa sürmek ve haksız yere diretmek için istediklerini beyân buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü o yahudilerin ataları, Hazret-i Zekeriyya, Hazret-i İsa ve Hazret-i Yahya gibi önceki peygamberlerden de bu mu'cizeyi istemişlerdi, onlar da bunu göstermişlerdi. Fakat sonra onlar, Hazret-i Zekeriyya ve Hazret-i Yahya'yı öldürmek için ellerinden gelen gayreti sarfetmişler; Hazret-i İsa'yı da öldürdüklerini iddia etmişlerdir. Bu da, o yahudilerin, işi sarpa sardırmak ve haksızlıkta diretmek için, o peygamberlerden bu mu'cizeyi istediklerine delâlet eder. Çünkü eğer böyle olmasaydı, onlar, o peygamberleri öldürmeye çalışmazlardı. Daha sonraki yahudiler, atalarının yaptıkları o fiillere razı olmuşlar ve onları her yaptıkları işte tasvib etmişlerdir ki bu da, onların Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, böyle bir mu'cizeyi isteme hususunda haksızlıkta diretenler olmalarını gerektirir. Onların bu mu'cizeyi hakka ulaşmak maksadıyla değil de, haksızlıkta diretmek için istemiş oldukları sabit olunca, Allah'ın hikmetinde, onlara bu mu'cizeyi vererek icabet etmesi vacip değildir. Hele bu mu'cizeden başka, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e birçok mu'cize verilmişken!.. İşte bu, onların ileri sürdükleri o şüpheye yeterli bir cevaptır.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak, bu âyette şeklinde değil de, buyurmuştur. Çünkü müennesin fiili, kendinden önce geldiğinde müzekker sîgasıyla olabilir. (Cemi olan isim) önce geldiğinde fiili müennes yerine müzekker de getirilebilir.
Üçüncü Mesele
Âyetteki, "O dediğinizi..."sözünden maksad, yahudilerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den istedikleri şeydir ki bu da, ateşin yiyip bitirdiği kurban mu'cizesidir.
Bil ki Allahü teâlâ, "Peygamberlerin benden önce o dediğinizi size getirmişlerdi..." buyurmayıp, "Size, benden evvel nice peygamberler apaçık deliller ve mucizelerle beraber, o dediğinizi de elbette getirmişti" buyurmuştur. Bunun faydası şudur: Yahudiler "Allahü teâlâ, nübüvveti tasdik etmeyi, (gökten inen) bir ateşin yiyip bitirdiği bir kurban'ın zuhuruna bağlamıştır" demişlerdir. Binâenaleyh Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara: "Önceki peygamberler, bu kurbanı getirmişlerdir" demiş olsaydı, bu kadar bir ifâde ile, onların peygamberliklerini itiraf etmek gerekmezdi. Çünkü bu kurbanı getirmenin nübüvvetin mucibi değil, . şartı olması ihtimali vardır. Şart ise, bulunmadığında, meşrutun bulunmaması gerektiği, bulunduğunda ise meşrutun bulunmasının gerekmediği şeydir. Binaenaleyh eğer bu kadarla yetinilmiş olsaydı, bu ilzamın varid olmayacağı sabit olurdu. Ama Cenâb-ı Hak, "De ki, size, benden evvel nice peygamberler apaçık deliller ve mu cizelerle beraber, o dediğinizi de elbette getirmiştir" buyurunca, bu ilzam (kabule mecbur bırakma) söz konusu olmuş olur. Çünkü o peygamberler, mu'cizeler ve deliller getirince, kendilerini tasdiki gerektiren şeyi de getirmiş olmuşlardır. Onlar bu kurban mucizesini getirince, şartı da getirmiş olmuşlardır. Bu ikisi getirilince de, onların peygamberliğini kabul etmek vacip olur. Binâenaleyh peygamberin "Onlar size mu'cize ve açık deliller getirmişlerdi" şeklindeki ifâdesi olmasaydı, onlara böyle bir ilzam yapılmamış olurdu. Allah en iyi bilendir.
Onlar Yalnız Seni Değil Önceki Peygamberleri de Yalanladılar
184
Âyetin tefsiri için bak:185
185
"Onlar seni yalan sayarlarsa, senden evvel o apaçık mucizeleri, sahîfeleri ve nur verici kitabı getiren peygamberler de yalanlanmalardı. Her can ölümü tadıcıdır. Ücretleriniz kıyamet günü muhakkak tastamam verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak kurtuluşa ermiş olur. Dünya hayatı bir aldanma metâından başka birşey değildir".
Âyette, "Onlar seni yalan sayarlarsa..." ifâdesi hakkında şu izahlar yapılmıştır:
1-Eğer onlar seni, "önceki peygamberler, bu yahudilere (gökten inen) bir ateşin yediği bir kurban getirmişti de, onlar o peygamberleri öldürmüşlerdi" sözünde yalanlarlarsa, bil ki senden önce Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, Şuayfb ve benzeri nice peygamberler de yalanlanmalardı.
2- Bu ifâdeden murad şudur: "Eğer onlar, nübüvvetin ve şeriatın aslında (kendisinde) seni tekzib ederlerse, bil ki senden önce nice peygamberler aynı şekilde tekzîb edilmişlerdir." Belki de en münasib olan görüş budur. Çünkü Allahü teâlâ. hangi hususta yalanlandığını belirtmemiştir. Bir de onların, nübüvvetin kendisini yalanlamaları, tekzibin en büyüğüdür. Bir diğer husus da, onların nübüvveti tekzib etmelerine bu delil ve mu'cizeleri tekzib etmeleri de dahildir. Bu âyetin getirilmesinden maksad, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i teselli etmek ve bu tekzibin peygamberler içinde sadece ona has, mahsus olmadığını, aksine o peygamberlerin de, kendilerinde mucize zuhur etmesi ve kendilerine kitap indirilmesi hususlarında onun gibi olmalarına rağmen, bütün kâfirlerin durumunun, her peygamberi tekzib edip ta'n etmek şeklinde olduğunu beyân etmektir. Buna rağmen onlar peygamberliklerini yerine getirmede, o kavimlerinden kendilerine gelen şeylere sabredip, müşriklerin eziyetlerine katlanmışlardır. Binaenaleyh, "Ey Peygamber, böyle olmada onları örnek al ve onların yoluna gir." Bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için bir tesellidir. Çünkü bir belâ umûmî olduğunda, kolay ve hafif gelir.
Zebur Kelimesinin Mânası
Âyette geçen beyyinat, hüccetler ve mu'cizeler demektir. "Zübür" kelimesi ise, kitaplar demek olup, "Zebur" kelimesinin cem'îdir, "Mezbûr" (yazılmış) manasına olan Zebur, mektup (yazılmış) manasına gelen kitap manasınadır. Meselâ, "kitabı yazdım" manasında denilir. Buna göre her kitap, Zebur demektir. Zeccâc, "Zebûr"un, hikmetli kitap manasına geldiğini söylemiştir. Zeccâc'ın bu görüşüne göre, âyete uygun olan, buradaki "zebur" kelimesinin, "menetmek" manasına olan "zebr" kökünden olmasıdır. Meselâ birisini, batıl bir şeyden menettiğin zaman (......) dersin. Kitap da, hakkın hilafına hususlardan meneden şeyler Kendisinde bulunduğu için "Zebur" diye adlandırılmıştır. İşte Davûd (aleyhisselâm)'a verilen Zebur da, içinde men eden şeyler ve mev'izeler çok bulunduğu için bu ismi almıştır. İbn Abbas, te'kid gayesiyle bâ harf-i cerrini tekrarlayarak (......) şeklinde okumuştur. Âyetteki "münîr" kelimesi, "açıkladım, izah ettim" manasındaki (O şeyi aydınlattım) sökünden alınmıştır. Bu âyetle ilgili iki mesele vardır:
Semavi Kitaplar içinde Yalnız Kur'ân Mucizedir
Âyette yeralan, "beyyinât"tan murad, mu'cizelerdir. Allahü teâlâ, bunun peşine "zebûr" ve "kitap" kelimelerini de atfetmiştir ki bu, onların mucizelerinin kitaplarından başka olduğunu söylemeyi gerektirir ki bu da, diğer peygamberlerin getirdikleri kitapların kendileri için bir mu'cize olmadığına delâlet eder. Binâenaleyh, Tevrat, İncil, Zebûr ve diğer peygamberlerin sâhifelerinden hiçbiri mu'cize değildir. Fakat Kur'ân başlıbaşına bir kitap ve bir mu'cizedir ki, bu da Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hususiyetlerindendir.
İkinci Mesele
Allahü teâlâ, "Nur verici kitap" vasfını.böyle olan her kitap, "Zebur" (kitap) olmasına rağmen, "zübür" (sahifeler, kitaplar) kelimesi üzerine atfetmiştir. Bu, yerinde ve güzel bir atıftır. Çünkü nur verici kitap (Kitab-u Münir), kitapların en şereflisi ve en güzelidir. Binâenaleyh bu atıf yerindedir. Bu, tıpkı Hak teâlâ'nın, "Hatırla o zamanı ki biz peygamberlerden mîsaklanm almıştık. Senden de, Nuh'dan da.. ."(Ahzab, 7)ve "Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e, Mîkail'e düşman olursa..."(Bakara, 98) âyetlerinde olduğu gibidir. Kitab-u Münir'in (Kur'ân'ın), daha şerefli oluşu ya bütün şeriatları ihtiva etmesinden veyahut da kıyamete kadar sürecek olmasındandır. Bu âyette geçen Zübûr (kitaplar) ifâdesi ile, diğer peygamberlere verilen sâhifelerin, "Kitab-u Münîr" ifâdesi ile, Tevrat, Zebur ve İncil'in kastedilmiş olması da muhtemeldir.
Hak teâlâı Her can ölümü tadındır" buyurmuştur. Bil ki bu âyetten maksad, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i daha fazla teselli edip, kalbindeki hüznü iyice silmektir. Bu, şu iki yönden böyledir:
a) Herşeyin neticesi ölümdür. Bu gam ve kederler de gidecek, onlardan hiçbirşey geriye kalmayacaktır. Hüzünlerin durumu bu olduğuna göre, akıllı olan ona iltifat etmez.
b) Bu dünya yurdundan sonra, iyilerin kötülerden ayrılacağı ve herkese, yaptığının karşılığının tastamam verileceği bir âhiret yurdu vardır. İşte bu iki hakikatten herbiri, insanların kalplerinde, hüzün ve kederleri silebilecek ileri bir kuvvettedir. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
"Her can (nefs) ölümü tadıcıdır" cümlesi ile ilgili şöyle bir soru vardır: Allahü teâlâ, kendisini "Nefs" diye adlandırmış ve "Benim nefsimde olan herşeyfsen bilirsin, ben (İsa) ise senin nefsinde olanı bilmem" (Mâide, 116) buyurmuştur. Hem nefis ile zât aynı şeydir. Buna göre, bütün cansızlara da "nefis" denir. Binâenaleyh ölümün, cansız varlıkları da içine alması gerekir. Yine Cenâb-ı Hak, "Allah'ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölecektir" (Zümer. 68) buyurmuştur ki bu âyet de, müstesna olanların ölmeyeceklerini göstermektedir. Halbuki ölümün umumî oluşu, herkesin, hatta cennet ve cehennemde olanların ölmelerini gerektirir. Çünkü hepsi "her nefis" tabirine dahildir.
Buna şöyle cevap verilir: Bu âyetten maksad, Hak teâlâ'nın, bunun peşisıra gelen, "Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak kurtulmuş olur" ifâdesinin de delil oluşu ile, bu dünyadaki mükellefler (insanlar)dır. Çünkü bu âyette ifâde edilen husus, onlar için söz konusudur. Bir de, umumî bir lâftz, tahsis edildikten (sınırlandırıldıktan) sonra da hüccet olur.
İkinci Mesele
"Zâikatun" kelimesi "zevk" masdarından ism-i faildir. İsm-i fail, bir isme muzâf olup, kendisi ile mazi manası murad edildiğinde, muzafun ileyhin ancak mecrur olması caiz olur. Bu senin tıpkı, "Zeyd, dün Amr'i dövdü" demen gibidir. Eğer ism-i fail ile şimdiki zaman veya istikbal manası murad edilir ise, muzâfun ileyhin hem mecrur, hem de mansub olması caizdir. Meselâ sen, "O, yarın Zeyd'i dövecek" ve "O, yarın Zeyd'i dövecek" dersin. Nitekim Allahü teâlâ, 'Onlar, O'nun zararını giderebiliri midirler?" (Zümer, 38) buyurmuştur. Buradaki (......) kelimesi, ""Kâşifât" kelimesi istikbal manasında olduğu için, fethalı ve kesreli olarak iki şekilde okunmuştur. Rivayet edildiğine göre Hasan el-Basri bu âyeti, tenvin ile ve "mevt" kelimesini mansub olarak (......) şeklinde okumuştur ki aslolan budur. A'meş ise, tenvinşiz ve nasb ile (......) şeklinde okumuştur. Bu, onun şu sözü gibidir: "Allah'ı ancak çok az zikreder." Bu hususta, daha uzun izah Nisa süresindeki (Nisa, 97) âyetinin tefsirinde inşaallah gelecek.
Ölüm Hakkında Feylosofların İzahı
Feylesoflar, ölümün, bu cismânî hayatta vacip olduğunu (mutlaka meydana geleceğini) iddia etmişlerdir. Çünkü bu cismânî hayat, ancak tabiî rutubet ve tabiî hararetle olur. Sonra bu tabiî (garîzi) hararet, tabiî rutubetin çözülmesine tesir eder. Bu durum, asıl rutubet yok oluncaya kadar devam eder. Neticede tabiî hararet de söner ve böylece ölüm meydana gelir. İşte bu izaha göre, ölüm, bu cismânî hayatta mecburî olarak bulunur. Onlar sözlerine devamla şöyle demişlerdir: "Hak teâlâ'nın, "Her nefs ölümü tadıcıdır" âyeti, bedenlerin ölmesi ile nefislerin ölmeyeceğine delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, nefisleri "ölümü tadıcı" kılmıştır. Tadanın, tadma esnasında, mutlaka baki olması gerekir. Buna göre âyetin manası,
Her nefis (ruh), bedeninin ölümünü tadacaktır" şeklinde olur. Bu da, nefsin, bedenden başka birşey olduğuna ve bedenle birlikte ölmeyeceğine delâlet eder. Yine nefis" kelimesi, bütün cisimler için kullanılan bir tabirdir. Bu ifâdede, ölüm zaruretinin cismâni hayata mahsus olduğuna bir dikkat çekiş vardır. Fakat sırf ruhî olan varlıklar, böyle değillerdir." Rivayetlerde bunun aksi vârid olmuştur. Çünkü İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, Yeryüzünde bulunan herşey fânidir" (Rahman, 26) âyeti nazil olunca, meleklerin, Yeryüzündekiler öldü" dediklerini; "Her nefis ölümü tadıcıdır" âyeti nazil olunca da, "Biz de öldük" dedikleri" dediği rivayet edilmiştir.
Tam Ücret ve Sırf Azap Ancak Âhirettedir
Hak teâlâ'nın, "Her nefis ölümü tadıcıdır" buyruğu, öldürülen kimseye de "meyyit" denilebileceğine delâlet eder. Fakat besmele ile kesilen hayvana, örfün (ona başka isim) tahsis etmesi sebebi ile, "meyyit" denmez.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Ücretleriniz kıyamet günü mtaüaka tastamam verilecektir" demiştir ve mükellefe tam ecir ve sevabın ancak .amet günü ulaşacağını beyan etmiştir. Çünkü mükellefe dünyada iken ulaşan her menfaat ve fayda gamlarla, kederlerle sona erme ve elden çıkma korkuları ile ruianmıştır. Tam ecir ve mükemmel sevap, mükellefe ancak kıyamet günü ulaşır. Zra orada gamsız sevinçler, korkusuz emniyetler, elemsiz lezzetler, sona erme endişesi bulunmayan mutluluklar vardır. Azab için de bu durum aynıdır. Çünkü dünyada, hiç lezzet tarafı olmayan bir keder yoktur. Aksine azaplar ve kederler, aratlar ve hafiflemelerle içicedir, karışıktır. Katıksız ve devamlı elem ve azab da ancak vamette olacaktır. Biz ondan Allah'a sığınırız.
Dünya ve Âhiret Mukayesesi
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak muradına ermiş olur" buyurmuştur. fiili, uzaklaşmak, bir tarafa çekilmek manasınadır. Bu fiil lâfzının iki kere söylenmesiyle meydana gelmiştir ki, birşeyi süratlice yerinden bir tarafa çekmek demektir. Bu da insanın dünyada olduğu müddetçe, sanki ateş içinde İmiş gibi olduğuna bir dikkat çekmedir. Çünkü dünyanın âfetleri çok, belâları şiddetlidir. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Dünya, mü'minin hapishanesidir" Müslim, Zühd, 1 (4/2272); Tirmizi, Zühd, 16 (4/562); İbn Mâce, Zühd, 3 (2/1378). demiştir. Bil ki insanın, ilâhi azabtan kurtulması ile ilâhi mükafaatı elde etmeden öte hiçbir maksad ve gayesi yoktur. Böylece Cenâb-ı Hak bu iki maksada ulaşan kimsenin, en büyük maksadı ve kendisinden sonra başka bir matlubun söz konusu olmadığı bir gayeyi elde etmiş olacağını beyân etmiştir. Yine Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Cennette bir kırbaçtık yer, dünyâ ve dünyadaki herşeyen daha hayırlıdır" Buharî, Cihad, 73; Tirmizi, Fezâilü'l-Cihâd, 17(4/180). buyurduğu ve peşine "Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak muradına ermiş olur" âyetini okuduğu rivayet edilmiştir. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Kim cehennemden uzaklaştırılıp, cennete konulmayı arzu ederse, Allah'a ve âhiret gününe imân etmiş olarak ölüm ona gelsin ve insanların kendisine vermesini arzu ettiği şeyleri insanlara versin" Müslim, imâre, 46 (3/1473). buyurmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Dünya hayatı bir aldanma metâmdan başka birşey değildir" buyurmuştur. "Gurur" (aldanma) kefimesi, senin "Falancayı iyice aldattım" sözünden masdardır. Allahü teâlâ dünyayı, müşterinin alması için, süslenerek güzel gösterilen, bozukluğu ve adiliği sonradan ortaya çıkan mala benzetmiştir. Aldatan ve garûr olan, şeytandır. Sâ'id İbn Cübeyr'den bu âyetin, dünyayı âhirete tercih edenler hakkında olduğu, fakat bu meta ile âhireti isteyen (onu Allah yolunda sarfeden) kimseler için ise, "Bu ne güzel bir mal" dediği rivayet edilmiştir. Allah en iyisini bilendir.
Dünyanın Aldatıcılığı
Bil ki dünyanın aldatıcılığı ve fesadı pek çok yöndendir:
a) İnsanın bütün arzulan yerine gelse bile, ömrü kısa olduğu, dünyaya itimad az olduğu ve ondan istifade edip edemeyeceğini tam bilemediği için, onun keder ve üzüntüleri, sevincinden daha fazladır.
b) İnsan, dünyevî isteklerini ne kadar elde ederse, o nisbette dünyaya olan arzusu artar. Dünyaya olan hırsı ve arzusu çoğaldıkça da, bu hırstan dolayı, kalbinde duyacağı üzüntü ve elemi daha şiddetli olur. Çünkü insan, maksadını elde edince, nefsinin teskin olacağını sanır. Halbuki durum hiç de böyle değildir. Aksine onun arzu ve hırsı gittikçe artar.
c) İnsan, dünyada elde ettiği mal nisbetinde, mutlulukların ve hayırların en büyüğü olan âhiret mutluluğundan mahrum kalır. Bu üç hususu iyice anladığında dünyanın bir aldanma metâı olduğunu ve mü'minlerin emiri Hazret-i Ali İbn Ebi Talib (radıyallahü anh)'in tavsif ettiği gibi olduğunu anlamış olursun. Çünkü O, "Dünyanın dokunması yumuşak, fakat zehiri öldürücüdür" demiştir. Birisi de, "Dünyanın dış görünüşü, sevinçlerin bineği, içi ise serlerin bineğidir" demiştir.
Mal ve Can Hususunda İmtihan
186
"Andolsun ki mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşanlardan bir çok eziyet duyacaksınız. Eğer sabreder ve ittika ederseniz, işte bu, azmedilmesi gereken işlerdendir".
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, "Her nefis ölümü tadıcıdır" diye teselli edince, bu âyet ile de O'nu daha çok teselli etmiş ve kâfirlerin, Uhud günü kendisine ve ashabına yaptıkları eziyetten sonra, ileride de canlan ve malları hususunda, mümkün olan her türlü yolla eziyet edeceklerini bildirmiştir. Bu bildirmeden maksad, onların gönüllerine sabrı yerleştirip, sabırsızlık göstermelerini engellemektir. Bu böyledir, çünkü insan, başına gelecek belâyı bilemediği zaman, o belâ kendisine geldiğinde, bu onun için daha zor olur. Fakat o böyle bir betanın gelebileceğini bildiğinde, o belâ geldiği zaman, bu ona fazla zor gelmez.
Hak teâlâ'nın, "Andolsım kî mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız" ifâdesi ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Vahidi (r.h), bu cümlenin başındaki lam harfinin, kasem lamı olduğunu; fiilin sonundaki "nûn"un ise te'kid için getirildiğini; hem vâv hem de nün sakin olduğu için, vâv'ın zammelendiğini; kelimenin sonunun ictimâ-i sakineynden ötürü kesrelenmediğini; çünkü bunun cemî vâvı olduğunu, bundan dolayı makablinin harekesi olan zamme ile harekelen meşinin vacip olduğunu ve (......) (Bakara, 16) âyetinin bunun bir benzeri olduğunu söylemiştir.
Allah'ın İmtihan Etmesinin Mânası
Âyetteki (......) kelimesi "imtihan olunacak, deneneçeksiniz" manasınadır. Halbuki Allah hakkında, "deneme" fiilinin kullanılamayacağı, herkesin malumudur. Çünkü deneme, İyinin kötüden ayırdedilip bilinmesi için, bilgi edinme gayesiyle yapılır. Fakat bu kelimenin Hak teâlâ hakkında kullanılışı, "O, kuluna, denenen ve imtihan edilen kimseye yapılan muamele gibi bir muamele yapar" manasındadır.
Üçüncü Mesele
Âlimler bu denemenin ne ile olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, "Bundan murad, o müslümanların başına gelen zorluk, fakirlik, kâfirler eliyle gelen ölüm, yaralama ve bozgundur. Yine onlar, cihadda sabra yapışmaları emredilme ile de denenmişlerdir" demişlerdir. Hasan el-Basrî ise, bundan maksadın, namaz, zekat ve cihad gibi bedenî ve mâlî olan, meşakkatli ve güç mükellefiyetler olduğunu söylemiştir. Kâdî, "İfâdenin zahiri, her iki hususa da muhtemeldir. Binâenaleyh âyeti her iki manada birden anlamak imkansız değildir" demiştir.
Hak teâlâ'nın, "Sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşanlardan bir çok eziyet duyacaksınız" buyruğundan murad, yahudi, hristiyan ve müşrîklerce, müslümanlara karşı yapılan her türlü eziyettir. Çünkü ehl-i kitap, "Üzeyir Allah'ın oğludur"; "İsâ, Allah'ın oğlu ve üçün üçüncüsüdür" diyor ve ellerinden gelen her şey ile, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ta'n ediyorlardı. Ka'b İbn Eşref, onu hicvetmiş ve insanları ona muhalefet etmeye teşvik etmiştir. Müşrikler ise, insanları Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e inanmamaya teşvik etmiş, onunla savaşmak için ordular toplamış ve müslümanları ona yardım etmekten alıkoymaya uğraşmışlardır. Binâenaleyh âyeti, bütün bunlara hamletmek gerekir. Çünkü ifâdeyi bunlardan bir kısmına vermek, diğerlerine vermekten daha evlâ değildir.
Allahü teâlâ, daha sonra bu iki şeye atfen "Eğer sabreder ve ittikâ ederseniz, işte bu, azmedilmesi gereken işlerdendir" buyurmuştur. Bu ifâde hakkında da birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Müfessirler şöyle demişlerdir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ebu Bekir'i, yahudi Fenhâs'a yardım istemek için göndermişti. Fenhas da, "Rabb'in, bizim kendisine yardım etmemize muhtaç oldu" deyince, Ebu Bekir (radıyallahü anh), onu kılıçla vurmak istedi. Halbuki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderirken ona, "Bana dönüp gelinceye kadar, hiçbir şeyi zorla alma" demişti. Hazret-i Ebu Bekir bunu hatırlayınca, kendine hâkim olup vurmadı ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu."
İkinci Mesele
Âyetin iki açıklaması vardır:
a) Bundan murad, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, canları ve mallarına gelen belâlar ile eziyetlere katlanma ve karşı koymama hususlarına sabırla üstün gelmeyi emretmedir. Allahü teâlâ bunu, muhalif olanların dine girmesini daha fazla sağlayacağı için emretmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut (Allah'tan) korkar" (Taha. 44); "İman edenlere söyle, Allah'ın günlerini ümid etmeyenleri bağışlasınlar" yani "onlara karşı sabretsin ve intikamı bıraksınlar" (Casiye, 14); "Onlar, boş ve kötü söze rastladıktan zaman, şerefli olarak geçip giderler" (furkan, 72)"O halde, azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret" (Ahkaf, 35) ve "Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde savuştur. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile, sanki yakın bir dost gibi olur" (Fussilet, 34) buyurmuştur.
Vahidi (r.h), bunun Seyf âyeti inmezden önce böyle olduğunu söylemiştir. Kaffal (r.h) ise şöyle demektedir: "Bana göre bu âyet mensuh değildir. Çünkü âyetin zahiri, Uhud kıssasından sonra nazil olduğunu göstermektedir ve manası "Mü'minler, müşriklerin ve Ehl-i Kitab'ın Resulullah'a eziyet veren sözlerine karşı sabretmek ve onlara mudara yapmakla emredilmişlerdir" şeklindedir. Savaşı emretmek, bütün bu işlere sabırla mukabeleyi emretmeye ters düşmez." Bil ki Vâhidi'nin sözü zayıftır; kuvvetli görüş, Kaffal'inkidir.
b) Bu sabır ve ittikadan murad, kâfirlerle mücahede ve muharebe etmeye ve onları reddetme hususunda sabretmeleridir. Böylece onlar, cihadın sıkıntılarına karşı sabretmekle ve yahudi Fenhas'ın hareketini reddetmede kâfirlere müdârâ etmekten ve reddini açıklamaytp sükût etmekten kaçınma hususunda Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) gibi davranmakla emrolunmuşlardır.
Üçüncü Mesele
Sabır, hoş olmayan şeylere tahammül etmekten; takva da gerekmeyen şeylerden sakınmaktan İbarettir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak önce sabrı zikretti, sonra bunun peşisıra takvayı getirdi. Çünkü insan, ancak gerekmeyen şeylerden geri durmak için sabra yönelir. Bunun şu şekilde bir diğer izahı daha vardır. Sabırdan murad şudur: Kötülüğe kötülükle karşılık vermek, kötülüklerin artmasına sebebiyet verir. Bundan dolayı Allahü teâlâ, dünya zararlarını azaltmak için sabrı, âhiret zararlarını azaltmak için de takvayı emretti. Âyet. bu izaha göre, dünya ve âhiret âdabını içinde toplamaktadır.
Dördüncü Mesele
Âyetteki, "İşte bu, azmedilmesi gereken işlerdendir" buyruğu kendisinde doğruluğun zuhur ettiğinde şüphe olmayan en doğru tedbirlerdendir" demektir. Bu da her akıllının, kendisine azmetmesi ve kesin olarak yapması gereken şeydir. "Azm", sanki hazm (ihtiyatlı ve sebatlı olma) cümlesindendir. Bunun aslı, adamın şeklindeki sözüne dayanır ki bu, "onu, terketmen caiz olmayacak bir şekilde hiç şüphesiz sana mecbur kıldım" manasınadır. Neticesi güzel olan, doğruluğu bilinen her iş, azmedilmesi gereken işlerdendir. Çünkü bunlar, insanın terketmesine ruhsat verilmemiş olan şeylerdendir. Bu ifâde, şöyle bir diğer manaya da gelebilir: Bu, size, kendisini alıp yapmanız mecbur edilen şeylerdendir. Yani onu yapmaya mecbursunuz. Allah en iyisini bilendir.
Ehl-i Kitaptan Alınan Mîsak
187
"Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu, mutlaka insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve onu gizlemiyeceksiniz" diye misâk (söz) almıştı. Onlar ise onu sırtlarının arkasına attılar ve onunla az bir menfaat satın aldılar. Satın aldıktan o şey ne kötü...".
Bil ki bu âyetin daha önceki âyetlerle münasebeti hakkında şu iki izah vardır:
1-Allahü teâlâ, yahudilerin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine ta'n eden şüphelerini bildirip, onlara gerekli cevabı verdikten sonra, peşisıra bu bu âyeti getirmiştir. Çünkü Hak teâlâ, Tevrat ve İncil'de, Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın ümmetlerine, Hazret-i Muhammed'ın şeriatının, nübüvvetinin ve risâletinin doğruluğuna dair yer alan delilleri açıklayıp anlatmalarını vacip kılmıştı. Bu âyetten murad, onların bu haline taaccüb edip şaşmayı ifade etmektir. Sanki şöyle denilmektedir: "Kitabınız, Hazret-i Muhammed'in nübüvvetinin ve dininin doğruluğuna detâlet eden delilleri ortaya koymanın size vacip olduğunu gösterdiği ve bunu emrettiği halde, O'nun nübüvvetine ve dinine ta'n etmeniz hiç size yakışır mı?"
2-Allahü teâlâ önceki âyette, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ehl-i kitabın eziyetlerine katlanmasını vacip kılıp onların kendisine eziyetlerinden birisinin de Tevrat ve İncil'de kendisinin nübüvvetine delâlet eden delilleri saklamaları olunca ve onlar bu delilleri tahrif edip, onlara yanlış tefsirler yapınca, Hak teâlâ bunun da sabredilmesi gereken işlerden olduğunu bildirmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Kesir, Ebu Bekr, Âsim ve Ebû Amr, iki fiilin de fail zamirini ehl-i kitaba râci kılmak için gaib sigasıyla (......) ve (......) şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise bu iki fiili, mîsak vaktindeki hitaba binâen, muhatab sigâsı ile ta'lı olarak okumuşlardır. Yani Cenâb-ı Hak onlara "Sizler onu mutlaka insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve onugizlemiyeceksiniz" diye hitap etmiştir. Bunun bir benzeri de, (Bakara. 83) âyetidir. Bu âyetteki "Allah'tan başkasına ibâdet etmezsiniz" kelimesi, hem bu şekilde hem yâ ile "Allah'tan başkasına ibâdet etmezler" şeklinde okunmuştur. Yine, (isra, 4) âyeti de bunun bir benzeridir."Mutlaka fesat çıkaracaksınız" kelimesi, "(Onlar, mutlaka fesat çıkaracaklar)" şeklinde de okunmuştur.
İkinci Mesele
Bu misâkın nasıl alınmış olduğu hususundaki izahımız önceki âyetin tefsirinde geçmişti. Bu böyledir, çünkü peygamberler, bütün mükellefiyetler ile ilgili deliller getirmiş ve ümmetlerini o delilleri kabul etmeye mecbur bırakmışlardır. Binaenaleyh Hak teâlâ, o İsrailoğullarından, peygamberlerinin lisanında ifâdesini bulan bir ahid almıştı. İşte misak almaktan murad. peygamberlerin yaptığı bu te'kid ve ilzamdır. Sâ'id İbn Cübeyr'den şu rivayet edilmiştir: "İbn Abbas (radıyallahü anh)'a, "Abdullah İbn Abbas'ın arkadaşları (talebeleri) "Hani Allah, peygamberlerden mîsâk amh..."(Âl-i İmran, 81) seklinde okuyorlar" ne dersiniz?" dedim. O da: "Allah bu ahdi peygamberlerden, kavimlerine karşı bir hüccet olsun diye almıştı" dedi. Bil ki, âyette istenen bu açıklama emri, şüphe yok ki ehl-i kitabın ulemasına mahsustur. Zira kitapta bulunanı bilenler onlardır. Vallahu A'lem.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın, "Onu mutlaka insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve onu gizlemiyeceksiniz" âyetindeki, "onu" zamirleri neyi ifâde etmektedir? Bu hususta iki görüş vardır:
a) Sâid İbn Cübeyr ve Süddı bu zamirlerin Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ifâde ettiğini söylemişlerdir ki buna göre zamirler, daha önce ismen geçmemiş, fakat bilinen birşeye ait olmuş olur.
b) Hasan el-Basrî ve Katâde, bu zamirlerin âyetteki ifadesindeki "kitab"a râci olduğunu söylemişlerdir. Yani, "Biz onlardan, Tevrat ve İncil'de Hazret-i Muhammed'ın hak peygamber olduğunu gösteren delilleri insanlara açıklamalarına dair söz aldık" demektir.
Kaseme Delâlet Eden Lâm
(......) kelimesindeki lâm harfi, yeminin cevabına gelen lâm-ı te'kiddir ve bu ifâdenin takdiri, "Allah, onu açıklamaları için onlardan yemin etmelerini istedi" şeklindedir.
Beşinci Mesele
Cenâb-ı Hak, şeklinde değil de şeklinde söylemiştir. Zira bu ifâdenin başındaki vâv, atıf vâvı değil, vâv-ı haliyyedir. Buna göre manası, "sizler onu gizlemeksizin insanlara açıklayıp anlatırsınız" şeklinde olur.
Binâenaleyh eğer: "Açıklamak zaten gizlemenin zıddıdır. Cenâb-ı Hak açıklamayı emrettiğine göre, bu emretmek aynı zamanda gizlemeyi nehyetmektir. Öyle ise ayrıca gizlemeyi nehyetmenin ne manası var?" denilir ise, biz deriz ki: Açıklamadan murad, Tevrat ve İncil'de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hak nebî olduğuna delâlet eden o âyetleri zikretmektir. Gizlemekten nehyetmenin manası ise, bu âyetlere yanlış manalar verip, arasına onları bozacak şüpheler sokmamalarıdır.
Bildiği Gerçeği Gizlemenin Vebali
Bil ki, bu âyet zahiren, her nekadar yahudi ve hristiyanlarla ilgili ise de, müslümanların da bunun muhtevasına girmesi uzak bir ihtimal değildir. Çünkü müslümanlar da Ehl-i Kur'ân'dır. Kur'ân ise, Allah'ın kitaplarının en şereflisidir. Anlatıldığına göre Haccâc, Hasan el-Basrî'ye haber gönderip, "Senden bana ulaşan şeyler nedir?" dedi. Bunun üzerine Hasan el-Basrî, "Benden sana ulaşan herşeyi ben söylemedim ve söylediğim her şey de sana ulaşmamıştır" dedi. Haccac da, "Sen "Nifak zabt-u rabt altına alınmış idi, fakat umûmîleşti ve kılıcını kuşandı" demişsin" deyince, Hasan el-Basri "evet" cevabını verdi. Haccâc "Bundan hoşlanmadığımızı bildiğin halde, seni bunu söylemeye zorlayan nedir?" dedi. Hasan el-Basri de, "Çünkü Hak teâlâ, ehl-i kitap'tan, o kitabı insanlara açıklasınlar ve gizlemesinler diye söz almıştı" dedi.
Katâde de, "söylenilip açıklanmayan ilim, harcanmayan hazine gibidir; ifâde edilmeyen hikmet, yeyip içmeyen bir heykel gibidir" demiştir. O şöyle de derdi: "Konuşan âlime ve dikkatli dinleyiciye nu muttu... Şu bir ilim öğrenmiş onu bol bol veriyor, öbürü de hayrı dinleyip, onu ezberliyor." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Kim bir bilgiyi ona ehil olan kimseden gizlerse, ateşten bir gem ile gemlenir" buyurmuştur. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allahü teâlâ, âlimleri, öğretip öğretmedikleri hususunda muaheze etmeden, cahilleri öğrenip öğrenmedikleri için muaheze etmez."
Sonra Cenâb-ı Hak, Onlar ise onu sırtlarının arkasına attılar ve onunla az bir menfaat satın aldılar. Satın aldıkları o şey ne kötü..." buyurmuştur. Bu ifâdeden murad şudur: "Onlar ona riayet etmediler ve önemsemediler." Bir şeyi sırt arkasına atmak, uzaklaştırmak ve önem verip hesaba katmamak manasınadır. Bunun zıddı ise, onu gözünün önüne dikmek ve iki gözünün arasına koymaktır. "Onunla az bir menfaat satın aldılar" tabiri, "Onlar, dünyevî bir menfaata ulaşmak gayesi ile gerçeği gizlediler" manasındadır. Binâenaleyh, zalimlere müsamaha göstermek ve onların gönüllerini hoş etmek, veya bir menfaat elde etmek, veya bir sakınma ve korkudan dolayı, veyahut da bildiği şey hususunda cimrilik etmek gibi fâsid bir gaye sebebi ile gerçeği insanlara açıklamayan ve ondan herhangi birşeyi gizleyen herkes, bu âyetin ifâde ettiği tehdide dahit olur.
188
Âyetin tefsiri için bak:189
189
"Yaptıkları ile sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmelerini arzu eden kimselerin, azabtan kurtulacak bir yerde bulunacaklarını sakın sanma, onlara pek acıklı bir azab vardır. Göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir".
Bil ki bu, müşriklerden gelecek olan çok eziyetlere dahil olan şeyler cümlesindendir. Cenâb-ı Allah, o eziyetlerden birisinin de, müşriklerin zayıf müslümanlara karşı yaptıkları her türlü habaset ve karıştırmadan dolayı sevinmeleri ve aynı zamanda da iyifik, takva, doğruluk ve diyanet ehli kimselermiş gibi övülmeyi arzu etmeleri olduğunu beyân etmiştir. Şüphe yok ki insan, bu gibi şeyleri müşahede etmekten dolayı eziyet duyar, rahatsız olur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, bunlara sabırla göğüs germeyi emretmiş ve o müşrikler için söz konusu olan şiddetli va'idi bildirmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Hamza, Asım ve Kisâî, baştaki fiili ve fiilim muhatab sîgası ile tâ'lı olarak-, İbn Kesir, Nâfî, Ebu Amr ve İbn Âmir ise gâib sîgası ile yâ'lı olarak okumuşlardır. Birinci kıraate göre iki ihtimal vardır:
a) Her iki fiili de bâ harfinin fethası ile okumak.
b) Her ikisini de bâ harfinin zammesiyle okumak. Bâ harfinin fethası ile okuyana göre, bu iki fiil "Ey Muhammed, veya ey dinleyen! Sanma ki..." manasındadır. Bâ harfinin zammesi ile okuyana göre ise, bunlar "Ey mü'minler! siz sanmayın ki..." şeklinde, hitap.mü'minleredir ve (sevinenleri)kısmı birinci mef'ul, Kurtulacak bir yerde" kısmı da ikinci mef uldür. Âyetteki, sözü, birinci fiilin te'kididir.Söz uzadığı için, fiilin burada tekrar getirilmesi güzel ve yerindedir. Nitekim sen, "Sakın sanma, Zeyd sana gelip, şöyle şöyle dediği zaman doğru olduğunu sakın sanma" dersin.
İkinci kıraata, yani bu iki fiili yâ ile okuma şekline gelince, bunda da iki ihtimal söz konusudur:
1- Her ikisinde de bâ harfinin fethası ve zammesi ile okumak... Bu durumda fail, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) olmaktadır. (Yani Resul onların... olacaklarını zannetmesin.) Diğer kısımlar bildiğin gibidir.
2-Birincisinde bâ harfini fetha ile, ikinci fiilde ise zamme ile okumak.. Bu Ebû Amr'ın kıraatidir. Ona göre, "Sevinenler" kısmı faildir ve iki mef'ulden birisi zikredilmemiştir. Sonra Cenâb-ı Allah, bâ'nın zammesi ile fiili "Onlar sanmasınlar" şeklinde tekrar etmiştir. Bunun sonundaki zamiri fiilin faili olarak ref mahallindedirve bunun birinci mef'ûlü hazfedilmiştir. İfâdenin takdiri ise: "Şu sevinenler, kendilerini, azabtan kurtulacak bir yerde olacaklarını sanmasınlar" şeklindedir.
Yaptıklarından Hep Hoşlanıp Kendilerine Olmayan Vasıflarla Övülmekten Hoşlananlar
Bil ki Allahü teâlâ o kavmin, yaptıkları şeylere sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi arzu eden kimseler olduğunu bildirmiştir. Müfessirler bu hususta şunları söylemişlerdir:
a) O yahudiler, Tevrat'ın âyetlerini tahrif ediyor, onları yanlış şekillerde tefsir edip, bunu bilmeyenlere hoş göstermeye gayret ediyor ve bu yaptıkları işlerden sevinç duyuyorlardı. Sonra da kendilerinin din, diyanet, iffet, sadakat sahibi, yalandan uzak kimselermiş gibi övülmelerini arzu ediyorlardı. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür. Sen insaflıca düşünürsen, çoğu insanların bu durumda olduklarını görürsün. Çünkü onlar, dünyevi menfaatları elde etmek için her hileye başvuruyor ve gayelerine ulaşmaları sebebiyle seviniyorlar. Daha sonra da, iffetli, sadakatli ve dindar kimseler olarak övülmelerini arzuluyorlar.
b) Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), yahudilerden Tevrat'ta bulunan bir hususu sormuş, onlar da gerçeği gizlemiş, onun aksini haber verip, ona Kendilerinin doğru söylediklerini ifâde etmişler, bu tersyüz edişleri sebebi ile sevinmişler ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, bundan dolayı kendilerini medh-ü sena etmesini istemişlerdi. Bu âyetle Cenâb-ı Allah, peygamberini işte bu sırra muttali Kılmıştı. Buna göre mana, "O yahudiler, yaptıkları o tersyüz ediş ile seviniyor ve senin, Kendilerini doğru ve vefalı kimseler diye övmeni bekliyorlar" şeklindedir.
c) Onlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hak peygamber olduğuna delâlet eden -assları gizlemelerinden dolayı seviniyor ve aslında tabî olmadıkları halde, Hazret-i İbrahim'in dinine tâbi olmakla övülmelerini arzu ediyorlardı. Çünkü onlar Hazret-i İbrahim'in yahudi olduğunu ve kendilerinin de O'nun dini üzere olduklarını iddia ediyorlardı.
d) Bu âyet münafıklar hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar, müslümanlara karşı iman ettiklerini münafıkça ifâde etmelerinden dolayı seviniyorlardı. Çünkü onlar böylece, dünyevi menfaatlerini elde edebiliyorlardı. Daha sonra da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kalplerinde olmayan imanları ile kendilerini övmesini bekliyorlardı.
e) Ebu Sâ'îd el-Hudrî (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Bu âyet, bir savaşa Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte çıkmayan ve savaşa katılmadıkları için sevinen bir grup münafık hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaştan dönünce, ona mazeret beyân etmişler, O da onların mazeretlerini kabul etmiş, daha sonra da O'nun müslüman mücahidleri müdh-ü sena edişi gibi, kendilerini de medh-ü sena etmesini ummuşlardı."
f) Bundan maksad, yahudilerin, Tevrat'ta Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kabul etmelerine ve O'nun nübüvvet ile dinine inanmaya dâir kendilerinden alınmış olan mîsâkı (ahdi) gizlemiş olmalarıdır. Sonra onlar, bu gizlemelerinden ve Allah'ın emirlerinden yüz çevirmelerinden dolayı sevinmişler, hem de Allah'ın evlatları ve sevgili kulları olduklarını iddia ederek, "Sayılı günler dışında cehennem bize katiyyen dokunmayacak" (Bakara, 80) demişlerdir.
Bil ki evlâ olan, âyeti bu manaların hepsine birden hamletmektir. Çünkü hepsi ortak bir noktada birleşirler ki bu da, insanoğlunun uygunsuz bir fiili yapıp, ondan dolayı sevinmesi, sonra da insanlardan, kendisini gidişatı düzgün, yolu müstakim, zâhid, kendisini Allah'ın yoluna adamış bir kimse gibi tavsif etmelerini beklemesidir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın "Yaptıkları ile.." ifâdesi hakkında şu iki izah yapılmıştır:
a) Ferrâ "Bu ifâde, "Yaptıkları şeyler ile..." manasınadır. Bu, "Sizden bunu getiren, yani yapan o iki kişi..." (Nisa, 16) ve "Andolsun ki sen acâib bir şey getirdin, yani yaptın" (Meryem, 27) âyetlerinde olduğu gibidir” dedi. Keşşaf sahibi, fiillerinin "yapmak" manasına kullanıldığını, nitekim Cenâb-ı Hakk'ın da, "Hiç şüphesiz Onun vaadi gelecektir, yani yapılacaktır" (Meryem, 61) ve "Andolsun ki sen acâib bir şey getirdin, yani yaptın" (Meryem, 28) buyurduğunu ve Übeyy (radıyallahü anh)'in de âyeti "Yaptıkları şeylerle sevinenler.." şeklinde kıraatinin de buna delâlet ettiğini söylemiştir.
b) Bu kelime, "verdikleri şeylerle" manasında şeklinde de okunmuştur. Hazret-i Alî (radıyallahü anh)'nin, bunu "kendilerine verilen şeylere" manasında (......) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir.
Dördüncü Mesele
Âyetteki ifâdesi, "azaptan Kurtulacak bir yerde" manasınadır. Bu, Arapların, birisi bir şeyden kurtulduğunda söyledikleri tabirinden alınmıştır. Ferra, bunun "azaptan uzak" manasında olduğunu söylemiştir. Çünkü "fevz" masdarı, hoş gelmeyen şeylerden uzak olma manasınadır. 'Cennete sokulursa artık o muradına ermiş olur" (Al-i imran. 185) âyetinde de bu hususu zikretmiştir.
Cenâb-ı Hak daha sonra bu hususu, "Onlara pek acıklı bir azab vardır" buyruğu ile pekiştirmiştir. Şüphe yok ki bu âyet, Allah, Hazret-i Peygambere eziyetlerine karşı sabretmesini emrettiği kâfir ve münafıklar hakkında nazil olmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir. Allah herseye hakkıyla kadirdir" buyurmuştur. Bu âyet, "gökler ve yer kendisine âit olan zat tarafından, onlar için çok acıklı bir azab vardır. O halde, kendilerine azab edecek olan, herşeye gâlib ve kadir Allah'tan, kurtulabileceklerini nasıl ümid ederler?" demektir.
Tefekkürün Önemi
190
"Gerçekten gökler ile yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün peşpeşe gelişinde, temiz akıl sahipleri için elbette deliller vardır",
Resûlullah'ın Derin Tefekkürü ve İbâdeti
Bil ki Kur'ân-ı Kerim'in maksadı, kalbleri ve ruhları yaratıklarla meşgul olmaktan kurtarıp yaratıcıyı bilme deryasında garkolmaya götürmektir. Hükümleri izah ve bâtıl ehlinin şüphelerine cevap verme hususunda epeyce söz edilince, Kur'ân, tevhid, ulûhiyet, Allah'ın kibriya ve celâlini anlatan âyetleri zikrederek yeniden kalpleri nurtandırmaya yönelerek bu hususu zikretti.
Ibn Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Hazret-i Aişe'ye, "Allah'ın Resulünden gördüğün en şaşırtıcı ve hayret verici şeyi bana söyle" dedim de, o hemen ağlamaya başlayıp, epeyce ağladıktan sonra, "O'nun hangi işi hayranlık ve hayret verici değildi ki! Meselâ O, benim sıram olan bir gece bana geldi ve yatağa girdi, hatta bana iyice sokuldu. Sonra bana, "Ey Âişe, bu gece Rabb'İme ibâdet etmeme izin verir misin?" dedi. Ben de, "Ya Resulallah! senin, Allah'a iyice yaklaşmanı ve isteğinin yerine gelmesini ben de arzu ederim. Sana müsâade ediyorum" dedim. Bunun üzerine o, odadaki su kabına gitti, ondan az bir su ile abdest alıp namaza durdu ve Kur'ân'dan bir parça okudu. Derken ağlamaya başladı. Sonra ellerini kaldırıp yine ağladı. Hatta göz yaşlarının yeri ıslattığım gördüm. Bilâl, sabah namazı vaktinin girdiğini O'na haber vermek için geldiğinde O'nu ağlar buldu ve "Ya Resulallah, Cenâb-ı Hak gelmiş-geçmiş bütün günahlarını affetmiş olduğu halde sen de mi ağlıyorsun?" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ey Bilal şükreden bir kul olmayayım mı?" dedi. Daha sonrada: "Allah, bu gece âyetini indirmiş olduğu halde, nasıl ağlamayayım" dedi ve "Bu âyeti okuyup da, bunun üzerinde düşünmeyen kimseye yazıklar olsun" öiye ilâve etti." Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Bu âyeti İki çenesi arasında telaffuz edip de, üzerinde düşünmeyen kimseye yazıklar olsun" dediği rivayet edilmiştir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin, "Hazret-i Peygamber, gece namaza kalktığı zaman dişlerini misvaklar, sonra gökyüzüne bakarak, "Gerçekten gökler ile yerin yaratılışında.., " derdi" dediği rivayet edilmiştir.
Hikâye edildiğine göre İsrailoğullarından bir adam, Cenâb-ı Allah'a otuz yıl ibâdet ettiği zaman, bir bulut ona devamlı gölge yapardı. Fakat onlardan bir genç bu kadar müddet Allah'a ibâdet ettiği halde, onu böyle bir bulut gölgelememişti. Bunun üzerine annesi ona, "Belki de, bu müddet içerisinde senden bir ihmal sâdır olmuştur" deyince o genç, "Böyle birşey hatırlamıyorum" dedi. Annesi, "Belki de gökyüzüne bakışlarının birinde bundan ibret almadın" deyince o, "Evet" dedi. Bunun üzerine Kadın: "İşte başına gelen bundandır" dedi.
Bakara Süresindeki Benzer Âyetle Mukayese
Bil ki Allahü Teâla, bu âyeti Bakara sûresinde zikrettiği gibi, burada da zikretmiş, Bakara sûresinde "Akleden bir kavim için âyetler vardır" (Bakara. 164) buyruğu ile; bu surede ise "Temiz akıl sahipleri için elbette âyetler vardır" ifâdesi ile bitirmiştir. Hak teâlâ, Bakara sûresinde bu üç delilin yanısıra toplamı sekize varan beş delil daha zikretmiştir. Burada ise şu üç delili zikretmekle yetinmiştir ki bunlar gökler, yer ve gece ile gündüzdür. Buna göre üç soru vardır:
Birinci soru: İki sûrede aynı âyeti aynı lâfızla tekrar etmenin faydası nedir?
İkinci soru:Allahü teâlâ, niçin bu sûrede üç delili zikretmekle yetinmiş, diğer beş delili getirmemiştir?
Üçüncü soru: Cenâb-ı Hak, niçin orada, "akleden bir kavim için.." buyurmuş, burada da "temiz akıl sahipleri için..." buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerim'in sırlarını en iyi bilen Allah'tır. Fakat ben derim ki: Basiret gözünün siyahı, gözün siyahı gibidir. Gözün siyahı, bir anda iki ayrı şeye bakamayıp, gözbebeği ancak tek şeye yöneldiğinde, o esnada onu başka bir şeye doğru da çevirmek imkansız olduğu gibi, insan basiret gözünün gözbebeği olan aklını, akledilecek birşeyi düşünmeye yönelttiğinde, o esnada o kimsenin, basiret gözünün gözbebeği olan aklını akledilebilecek başka bir şeye doğru da çevirmesi imkansızdır. İşte buna göre akıl, akledilebilecek farklı şeylerle ne kadar meşgul olursa, o şeyleri kavramaktan mahrum oluşu o nisbette çok olur. İşte bundan dolayı, Allah yoluna girmiş kimsenin, işin başında mutlaka delilleri çoğaltması gerekir. Fakat kalbi marifetullah nuru ile nurlandığında, o delillerle uğraşması, kalbinin marifetullaha garkolmasına âdeta bir perde olur. Binaenaleyh Allah yoluna giren insan, işin başında delillerin çoğaltılmasını ister. Marifetullah nuru onun kalbine düştüğü zaman, delilleri azaltmadan yana olur. Öyle ki kalbinin Allah'tan başka bir şeyle uğraşmasından ötürü meydana gelen zulmetler (karanlıklar) yok olup gidince, orada marifetullah'ın nurları mükemmel olarak tecelli etmiş olur. İşte Cenâb-ı Hak bu hususa, ' Haydi pabuçlarını çıkar. Çünkü sen mukaddes Tuvâ vâdisindesin" (Tahâ, 12) buyruğu ile işaret etmiştir. Buradaki pabuçlar aklın, kendileri sayesinde marifetullaha ulaşabildikleri bir çift mukaddime demektir. Akıl, marifetullaha ulaşınca onları çıkarması emredilir ve sanki ona "Sen, iki ayağını vahdaniyyetin kutsiyyet vadisine basmak istiyorsun. O halde artık delillerle uğraşmayı bırak" denilir.
Sen bu prensibi iyice anladığın zaman, bil ki Cenâb-ı Hak, Bakara suresinde sekiz çeşit delil zikretmiş, bu sûrede ise onlardan sadece üçünü getirmiştir. Bu, şuna dikkat çekmek içindir: Arif, arif olduktan sonra medlulün (delillerin gösterdiği varlığın) bilgisine iyice dalmak için, delillere daha az iltifat etmesi gerekir. Binâenaleyh işte bu sûrede üç delilin zikredilip, diğerlerinin zikredilmemesini maksadı, biraz önce söylediğimiz hususa dikkat çekmektir. Sonra Cenâb-ı Hak bu âyette, semavi delilleri zikretmiş, arzı (yeryüzüne âit) olan diğer beş delili getirmemiştir. Zira semavî dediler daha güçlü, daha açık, onlardaki dikkat çekici durumlar daha çok ve kalbin o delillerden Allah'ın azamet ve kibriyasına geçişi daha kuvvetlidir. Hak teâlâ, Bakara süresindeki âyetini, 'akleden bir topluluk için, , "; buradaki âyetini ise "temiz akıl sahipleri için..." ifâdeleri ile bitirmiştir. Zira aklın bir zahirî, bir de lübbü (özü) vardır. İşin başında ona akıl denir. Hali mükemmelleştiğinde ona "lüb" denir. Bu da söylediğimiz hususu kuvvetlendirir. İşte kalbime doğan ve aklıma gelen manalar bunlardır. Allah, azim, kerîm ve hakîm olan kelâmı Kur'ân'ının sırlarını en iyi bilendir.
Kulluğun Kemâli
191
Âyetin tefsiri için bak:192
192
"Onlar, ayakta iken. otururken, yanlan üstünde (yatar)ken Allah'ı anarlar ve gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. "Ey Rabb'imiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru. Ey Rabb'imiz, gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hor ve hakir edersin. Zâlimlerin hiçbir yardımcıları yoktur".
Bil ki Allahü teâlâ, rubûbiyyetini anlatan ulûhiyyet, kudret ve hikmetinin delilleri olan şeyleri zikredince, bunun peşisıra ubudiyyet (kulluk) ile ilgili hususları zikretmiştir. Ubudiyyet üç çeşittir. Kalb ile tasdik, dil ile ikrar, azalarla amel ve ibâdet... Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ı anarlar " buyruğu, dil ile yapılan kulluğa; "ayakta İken, otururken, yanlan üstünde (yatar)ken" sözü azalarla yapılan kulluğa; "gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler" buyruğu da kalbin, fikrin ve ruhun kutluğuna bir işarettir. İnsan işte, ancak bunların toplamıdır. Dil, zikre; azalar şükre; kalb de tefekküre daldığında, işte bu şekilde olan kul, her şeyi ile ubudiyyete garkolmuş olur. Bundan dolayı önceki âyet, rubûbiyyetin kemâline, bu âyet ise ubudiyyetin (kulluğun) kemaline delâlet etmektedir. Bu, ruhları mahlûkattan kurtarıp Halika doğru çekmesi; sırları aldanış yurdu dünyadan alıp, affedici hükümdara doğru nakletmede, ne güzel bir tertiptir. Biz deriz ki: Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Zikrin Çeşitleri
Müfessirlerin bu âyetle ilgili iki görüşten vardır:
1- Bundan murad, insanın devamlı olarak Rabb'ini zikret- mesidir. Çünkü insanın durumları bu üç şekilden ibarettir. Sonra Cenâb-ı Hak. insanları bu üç durum ile tavsif edince, bu onların devamlı zikredip, kesinlikle ondan ayrılmamalarının gerektiğine bir delil olur.
2- Bu âyette bahsedilen zikirden murad, namazdır. Buna göre âyetin manası, "Onlar ayakta olarak, eğer buna güçleri yetmiyorsa oturarak, eğer buna da güçleri yetmiyorsa, yanları üstü yatarak namaz kılarlar" şeklindedir. Bu da, onlar hangi halde olurlarsa olsunlar namazı terkedemezler manasına gelir. Âyete birinci görüşe göre mana vermek daha evladır. Çünkü pek çok âyet, Allah'ı zikretmenin, hatırlayıp anmanın faziletini ifâde etmektedir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Kim cennet bahçelerinde, serbestçe yiyip içmek isterse, Allah'ı çokça zikretsin" buyurmuştur.
İkinci Mesele
Bu zikirden murad, dil ile yapılan zikir olabileceği gibi, kalb ile yapılan zikir de olabilir. En mükemmel olan mana, her ikisi ile birlikte yapılan zikrin murad edilmiş olmasıdır.
Yatan Hastanın Namazı
Şâfif (r.h) "Hasta, yatarak namaz kıldığı zaman, bir yanına yatarak namaz kılması gerekir" demiş; Ebu Hanife (r.h) ise, "Aksine o sırtüstü yatarak namaz kılar. O, bir hafiflik hissettiğinde, oturarak kılar" demiştir. İmam Şâfiî (r.h)'nin delili, bu âyetin zahirî manasıdır ki, Allahü teâlâ, yanları üstünde iken zikredenleri medhetmiştir. Binâenaleyh bu şekil daha uygundur.
Bil ki burada tıbbî bir incelik vardır. O da şudur: Tıbbî konularda sabit olduğuna göre insan, sırtüstü yattığında bu, o kimsenin, en mükemmel derecede düşünmesine mânidir. Fakat yan üstü yatış, buna mâni olmaz. İşte bu âyette de düşünme ve tefekkür murad edilmektedir. Bir de yan üstü yatma, uykuya iyice dalmaya manidir. Binâenaleyh bu şekil daha evladır. Çünkü bu uyanık olmaya ve Allah'ı zikretmekle meşgul olmaya daha uygundur.
Dördüncü Mesele
Âyetteki, "Yanları üstünde" tabiri kendinden önceki kelimelere atfedildiği için 'hal" olarak mansubtur. Sanki "ayakta olduğu halde, oturduğu halde ve yan yattığı halde" denilmektedir.
Allah'ın Zatını Değil Mahlukatını Düşünebiliriz
Bil ki Allahü teâlâ, onların zikrettiğini bildirip, zikrinde ancak tefekkürle tamamlanacağı sabit olunca, bundan sonra "Vegöklerle yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler buyurmuştur. Bu ifâde hakkında da birkaç mesele bulunmaktadır;
Birinci Mesele
Bil ki Allahü teâlâ, insanları kendisini zikretmeye teşvik etmiştir. İş tefekküre dayanınca, Allah, zâtını tefekküre değil göklerin ve yerin hallerini tefekküre teşvik etmiştir. Bu âyet doğrultusunda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Yaratılmışlar üzerinde tefekkür edin, fakat Yaratan üzerinde tefekkür etmeyin" Keşfu'l-Hafâ, 1/311. buyurmuştur. Bunun sebebi şudur: Yaratılmışlar ile yaratana istidlalin mümâselet vasfı üzere olması mümkin değildir, ancak muhalefet vasfı üzere olması mümkindir. (Yani mahlukların özellikleri tesbit edilip Allah'ın bu sıfatlardan münezzeh olduğu sonucu çıkarılır.) Bundan dolayı biz bu mahsûsat (madde) aleminin hadis (sonradan) oluşu ile, Yaratıcının kıdemine (ebedi ve ezeli oluşuna); madde âleminin kemiyet, keyfiyet ve şekilleri ile de yaratıcının kemiyet, keyfiyet ve şekilden beri olduğuna istidlal ederiz. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Kendini tanıyan, Rabb'ini de tanır" Keşfu'l-Hafâ, 2/262. hadisi, "Kendisinin sonradan olduğunu bilen, Rabb'inin kadîm olduğunu; kendisinin "mümkin" bir varlık olduğunu anlayan, Rabb'inin vâcibu'l-vücud olduğunu ve kendisinin muhtaç olduğunu idrâk eden, Rabb'inin herşeyden müstağni olduğunu anlar" manasındadır.
Binâenaleyh, mahlûkât hakkında tefekkürde bulunmak, işte bu bakımdan mümkündür. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın zâtı hakkında tefekkür etmek kesinlikle mümkün değildir. İşte bundan dolayı O'nun hakikati ancak selbî (olumsuz) sıfatlarla düşünülebilir. Bu sebeple "Allah, cevher, araz, mürekkep ve müellef bir varlık değildir. O, bir cihette bulunmaz. O'nun husûsî zâtı bu olumsuz şeylerden başkadır. O'nun husûsi zâtım bilmenin imkânı yoktur. Böylece akıl, bu noktada âdeta şaşar, dehşete ve hayrete düşer" deriz. Bu sebeple Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah hakkında tefekkür etmemizi yasaklamış, mahlûkât üzerinde tefekkür etmemizi emretmiştir. İşte bu incelikten ötürü, Allahü teâlâ, bu âyetlerde kendisini zikretmemizi emretmiş; tefekkürden bahsedince ise, kendisi hakkında değil, mahlûkâtı hakkında tefekkür etmeyi emretmiştir.
İkinci Mesele
Bil ki, husûsî hakikati ile kendisini bilmek mümkin olmayan bir varlığı, ancak eserleri ve fiilleri ile bilmek mümkin olur. Binâenaleyh onun fiilleri şerefli ve yüce olduğu zaman, aklın o failin mükemmelliğini bilişi de o nisbette mükemmel olur. İşte bu sebepten ötürü, câhil bir insanın Kur'ân hakkındaki inancı büyüktür. Fakat onun inancı taklîdî ve icmali bir imandır. Ama, Cenâb-ı Hakk'ın her âyetindeki şaşırtıcı sırlara ve lâtif inceliklere muttali olan muhakkik bir müfessirin Kur'ân'ın büyüklüğü hakkındaki inancı daha mükemmeldir.
Tevhidin Afakî ve Enfüsî (Objektif ve Sübjektif) Delilleri
Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Tevhidin delilleri iki kısma hasredilmiştir:
a) Âfâkî deliller, (insanın dışındaki deliller).
b) Enfüsî (insanın kendindeki) deliller., . Âfâkî delillerin, daha yüce ve daha büyük olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Allahü teâlâ, "Göklerin ve yerin yaratılışı, insanların yaratılışından elbette daha büyüktür' (Mümin. 57) buyurmuştur. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hak bu âyette göklerin ve yerin yaratılması hususunda tefekkürü emretmiştir. Çünkü onlardaki deliller daha dikkate değer ve daha büyüktür. Biz nasıl böyle demiyelim; zira insan, şayet bir ağacın en küçük yaprağına baktığında, o yaprakta ortasında uzanan bir damar görür. Daha sonra o ana damardan, her iki tarafa doğru pek çok damarcıkların ayrıldığını ve onlardan da daha ince nice damarcıkların ayrıldığını görür. Öyle ki bunlardan gözün göremiyeceği incelikte diğer nice damarlar ayrılmaktadır. Bu durumda insan, Yaratıcı'nın bu yaprağı, böyle yaratmış olmasında yüce hikmetleri ve şaşırtıcı sırları bulunduğunu ve O'nun bu yaprakta, yerin derinliklerinden gıdasını çekebileceği bir kuvvet yarattığını, sonra bu gıdanın parçalarının, o yaprağın her damarında, Âzîz ve Alîm Allah'ın takdiri ile eşit dağıldığını görür, anlar. İnsan, şayet o yaprağın nasıl yaratıldığını ve onun icâdındaki ve ondaki gıda alma ve büyüme kuvvetlerinin ona verilişindeki tedbirin nasıl olduğunu anlamak istese, bundan âciz kalır.
Binâenaleyh insan, aklının o küçük yaprağın nasıl yaratıldığını anlamaktan âciz olduğunu görünce, o yaprağı, içinde güneşin, ayın ve yıldızların yer aldığı göklere; keza içinde denizlerin, dağların, madenlerin, bitkilerin ve canlıların yer aldığı yeryüzüne kıyas ettiğinde, göklere ve yere nisbetle bu yaprağın yok mesabesinde olduğunu anlar. Böylece de aklının bu küçücük şeyi bile anlamaktan âciz kaldığını gördüğünde, göklerin ve yerin yaratılışındaki hayranlık uyandıran ilahî hikmetlere tam manasıyla vakıf olmanın kendisi için mümkün olmadığını anlar. O, bu parlak aklî delil ile, aklının ve anlayışının bunu ihata edemeyeceğini anlayınca, Yaratıcı'nın, vasfedenlerin O'na verdikleri vasıflarının ve bilginlerin bilgilerinin O'nu kuşatmasından çok çok yüce ve büyük olduğunu itiraf eder. Hatta Allah'ın yarattığı her şeyde, O'nu bilmeye bir yol olmasa da, Allah'ın yüce hikmetlerinin ve büyük sırlarının olduğunu kabul eder. İşte bu noktada o insan, "Sübhâneke" "Ya Rabbî sen münezzeh ve yücesin" der. Bundan murad, insanın tesbih (sübhânallah), tehlil (lâilahe illallah), tahmid (elhamdülillah) ve ta'zim ile uğraşmasıdır.
İbadetin En Mükemmeli Tefekkürle Yapılanıdır
Daha sonra kul bu noktada dua ile de iştigal ederek, "Bizi ateşin azabından koru" der. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in:
"Adamın birisi yatağında sırtüstü yatarken, başını gökyüzüne çevirip, yıldızlara ve göğe bakarak "şehadet ederim ki senin bir Rabbin ve bir yaratıcın var. Allahım, beni bağışla" derse, Allahü teâlâ ona (rahmetle) nazar eder ve onu bağışlar" dediği rivayet edilmiştir. O, "Tefekkür gibi ibâdet yoktur" demiştir. "Tefekkür, gafleti giderir ve suyun ekin yetiştirmesi gibi, kalbe Allah korkusunu çeker" denilmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Benim, Hazret-i Yunus İbn Mettâ'dan üstün olduğumu söylemeyin. Çünkü onun için hergün, bütün yeryüzündeki insanların amelleri kadar (sevap göğe) yükseltilirdi." Âlimler bu âmelin, marifetullah hususundaki tefekkür ameti olduğunu söylemişler, "Çünkü hiçbir kimse azaları ile, bütün yeryüzündekiler kadar amel edemez" demişlerdir.
İmanda Tahkikin Önemi Taklidin Geçersizliği
Âyet, sıddîkların en yüce mertebesinin, Allah'ın zâtının ve sıfatlarının delilleri üzerinde tefekkür etme mertebesi olduğuna, taklidin geçersiz, nazar-ı dikkate alınmayan ve kıymet verilmeyen bir şey olduğuna delâlet etmektedir.
Bil ki, Allahü teâlâ, zikrullaha ve tefekküre devamlı olan o salih kullarının beş çeşit dua ettiklerini hikaye etmiştir.
O Salih Kulların Duaları
Birinci çeşit: "Ey Rabb'lmiz, Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru" buyruğudur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyette bir takdir vardır ve bu hususta iki görüş vardır: Vahidî (r.h) bu takdirin, ... "Onlar "Ey Rabbimiz derler" şeklinde olduğunu; Keşşaf sahibi, ise bu ifâdenin hâl mahallinde olup, "Onlar, "Ey Rabb'imiz "diyerek tefekkür ederler.." şeklinde olduğunu söylemiştir.
İkinci Mesele
Âyetteki "Sen, bunları boşuna yaratmadın" ifadesindeki "bunları" kelimesi, mahlukâta işaret etmektedir ve "Sen, bu hayranlık veren mahlûkatı boşuna yaratmadın" demektir. Bu ifâdedeki "bunlar" kelimesi, bir çeşit saygıyı gösterir. Bu tıpkı "Gerçekten bu Kuran en doğru olana hidayet eder" (İsra, 9) âyetinde olduğu gibidir.
Üçüncü Mesele
Âyetteki, (......) kelimesinin mansub oluşu ile ilgili birkaç ihtimal bulunmaktadır:
a) O, mahzuf bir masdarın sıfatıdır ve"bâtıl bir yaratılışla (yaratmadın)" takdirindedir.
b) Başındaki harf-i cerhazfedildiği için mansubtur ve takdiri "bâtıl bir gaye sebebiyle" veya "bâtıl için" şeklindedir.
c) Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Bu kelimenin (......) kelimesinden "hal" olması mümkündür."
Allahü teâlâ'nın Fiillerinin Hikmeti Olması Şart Mıdır?
Mu'tezile "Allahü teâlâ her yaptığını, ancak ya kullarına ihsan gayesiyle, veyahut da bir hikmete mebni olarak yapar. Bundan murad, kulların maslahatını gözetmektir" demiştir. Onlar, bu görüşlerine bu âyeti delil getirmişler ve "Çünkü, eğer Allahü Teâlâ gökleri ve yeri bir gaye için yaratmamış olsaydı, bu sefer onları boş yere yaratmış olurdu ki, bu ise âyetin ifâdesine zıddır. Cebriyye'nin "Allahü Teâlâ gökleri ve yeri yaratmak suretiyle, kullarının ekserisinden zulüm ve bâtıl olan şeylerin sadır olmasını ve onların, yerlerin ve göklerin yaratıcısını inkâr etmelerini irâde etmiş, dilemiştir" şeklindeki görüşü ise, bu âyete ters düşmektedir. Halbuki, âyetteki "Sen (bandan) münezzehsin" ifâdesi, Allahü Teâlâ'yı, gökleri ve yeri bâtıl, boş yere yaratmaktan ve çirkin olan bütün şeylerden tenzih etmeyi ifâde etmektedir" demişlerdir.
Vahidi, bu şüpheye cevap olabilecek olan şu sözü söylemiştir: "Bâtıl", kendisinde hiçbir kuvvet, sağlamlık ve beka bulunmayan, yok olucu ve zeval bulacak olan bir şeyden ibarettir. Halbuki, göklerin ve yerin yaratılışı, sağlam ve muhkem bir yaratıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, "O Rahman'ın yaratışında hiçbir nizamsızlık görmezsin. İşte gözünü çevir, hiçbir çatlak görecek misin?" (Mülk, 3) ve "Üstünüze sağlam sağlam yedi (gök) bina ettik" (Nebe, 12) âyetlerine bakmaz mısın? İşte, Cenâb-ı Hakk'ın "Ey Rabb'imiz, sen bunları boşuna yaratmadın" buyruğundan murad budur; yoksa Mu'tezile'nin zikretmiş olduğu mâna değil...
Mu'tezile'nin İddiası
Buna göre eğer, "Bu izah tarzı birçok yönden reddedilmektedir:
a) Eğer "bâtıl"dan murad, gevşek ve yok olucu olan bir şey olsaydı, bu durumda âyetteki "Sen (bundan) münezzehsin" ifâdesi, Allah'ı bu gibi şeyleri yaratmaktan tenzih etme olurdu. Malumdur ki, bu bâtıldır.
b) "Biz bu sözü, söylediğimiz mânaya hamlettiğimiz zaman ancak, "Bizi ateşin azabından koru" sözünü bu ifâdeyle birleştirmek güzel olmuştur. Çünkü âyetin manası şu şekilde olmaktadır: "Sen bunları boş yere ve hikmetsiz olarak yaratmadın.. Aksine, büyük bir hikmet üzere yarattın. Bu da onları, senin tâatınla meşgul olan ve sana karşı günah işlemekten sakınan mükellefler için meskenler, sığınaklar yapmandır. Binaenaleyh, sen bizi ateşin azabından koru. Çünkü ateş, isyan edip itaat etmeyen kimselerin cezasıdır." Böylece sabit oluyor ki biz, "Sen bunlan boşuna yaratmadın" âyetini zikrettiğimiz şekilde tefsir edersek, âyetteki bu nazm ve sıralama güzel olmaktadır. Fakat biz bu âyeti, "Muhakkak ki sen bunları muhkem (sapasağlam), yapısı ve terkibi sağlam olarak yarattın" şeklinde tefsir edersek, bu takdirde bu sıralama güzel olmaz.
c)Allahü teâlâ, bu hususu başka âyetlerde de zikredip, "Ogöğü, o yeri ve bunların arasında bulunan şeyleri biz boşuna yaratmadık. Bu, o küfredenlerin zannıdir " (Sad, 27). "Biz göğü de, yeri de, ikisinin arasında bulunan şeyleri de oyuncuların işi) olarak yaratmadık. Biz bunları, ancak hak ile yarattık" (Duhân, 38-39) ve "Va sizi ancak boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? Mülk, ancak kendi hakkı olan Allah çok yücedir" (Müminun, 115-116) yani, "Melik ve Hak olan Allah, fiilinin abes ve anlamsız olmasından münezzehtir" buyurmuştur. O'nun fiilinin abes ve anlamsız olması imkânsız olunca, bâtıl ve boş yere olması öncelikle imkânsızdır" denilirse buna şöyle cevap verilir:
Ehl-i Sünnetin Mu'tezile'ye Cevabı
Bil ki, aklın bedaheti, varlığın ya zâtı gereği vacip, ya da zâtı gereği mümkin olduğuna; yine, zâtı gereği mümkin olan her varlığın, var edilmesindeki tercih iradesi hususunda, zâtı gereği vacip olan bir varlığa varıp dayanması gerektiğine şehâdet etmektedir. Bu kaziyyede, bu mümkin'in kulların fiillerine mugayir şeylere mahsus olması söz konusu değildir. Bilâkis bu kaziyye, umûma şamil olarak, aklın sıhhatine şehâdet ettiği bir kaziyyedir. Durum böyle olunca, hayır ve şerrin Allah'ın kaza ve kaderiyle olması gerekir. Hayır ve şer Allah'ın kazasıyla olunca da, bu âyetten muradın, Allah'ın fiillerini, kulların faydalarına bağlamak (böylece ta'lîl etmek) imkânsızdır.
Bunu anladığın zaman biz deriz ki, âyetin manasının, Vahidî'den naklettiğimiz şey olması niçin caiz olmasın! Vahidî'nin, "Şayet böyle olsaydı, âyetteki "Sen (bundan) münezzehsin" ifâdesi, Allahü teâlâ'yi. sağlam ve dayanıklı olmayan bir şeyi yapmaktan bir tenzih olurdu; bu ise, yanlış ve doğru değildir" sözüne gelince, biz deriz ki: "Bu âyetten muradın, "Ey Rabb'imiz, sen bunları gevşek ve terkibi bozuk olarak yaratmadın. Aksine, sağlam ve muhkem olarak yarattın" manası olması ve "Sen (bundan) münezzehsin" ifâdesinin de, "Muhakkak ki sen, her ne kadar gökleri ve yeri sağlam, muhkem ve kalıcı olarak yarattıysan da, bunlara muhtaç olmaktan ve bunlardan istifâde etmekten münezzehsin.." manasında olması niçin caiz olmasın?.. Buna göre, "Sen (bundan) münezzehsin" ifâdesinin mânası budur.
Vahidt'nin İkinci olarak söylemiş olduğu, "Biz bu âyeti söylediğimiz şekilde tefsir edersek, ancak o zaman bu ifâdeyle, "Bizi ateşin azabından koru" ifâdesini bağdaştırmak yerinde olmuş olur" sözüne gelince, biz deriz ki: Bunu kabul etmiyoruz. Aksine âyetteki nazm ve tertip, kul "Sen (bundan) münezzehsin "dediğinde, Allah'ın bütün mâsivallah'tan müstağni olduğunu itiraf etmiş olursa yerinde ve güzel olmuş olur. Buna göre o kul, Allah'ı ganî olarak vasfettiğinde, kendisinin âciz, dünyada ve âhirette Allah'a muhtaç bir kul olduğunu, "Bizi ateşin azabından koru" diyerek itiraf etmiş olur. Âyetin nazmının güzelliğindeki bu izah, sizin söylediğinizden daha güzel değilse bile, ondan aşağı da kalmaz..
Allahü teâlâ'nın fiillerinin, abes, bâtıl ve oyun olarak vasfedilmekten münezzeh olduğuna delâlet eden zikrettiğimiz diğer âyetlere gelince, onların gerektirdiği manayı biz de kabul ediyoruz. Şüphe yok ki Allah'ın bütün fiilleri hikmetli olup. doğrudur. Çünkü Allahü teâlâ, ancak kendi milkinde ve mülkünde mutasarrıftır. Bu sebeple O'nun bütün hükümleri mutlak olarak doğrudur. Bu münazara hakkında söylenen şeyler işte bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir.
Her Varlıkta Özel Bir Kuvvet Bulunup Bulunmadığı
İslâm feylosoffarı bu âyeti, Allahü Teâlâ'nın bu felekleri, yıldızları yarattığı; onlardan her birine hususî kuvvetler yerleştirdiği; onları, hareketlerinden ve birbirleriyle irtibatlarından bu âlemin maslahat ve bu yeryüzü mıntıkası sakinlerinin menfaatlerinin meydana gelecek bir şekilde yerleştirdiği hususuna delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: "Çünkü onlar şayet böyle olmuş olmasalardı, boş yere yaratılmış olurlardı. Bu ise, âyetin manasını reddeder mahiyettedir. Onlara göre biri çıkıp da şöyle diyemez: "Bunların faydası, onlar vasıtasıyla muhtar olan bir Yaratıcı ve Hâlık'ın varlığına istidlal etmektir. Bu böyledir, çünkü bu hava ve su kürelerinden her biri, bu anlamda, felekler ve yıldızlarla müşterektir. Binâenaleyh, bu durumda, onların özellikle bir felek, bir güneş ve bir ay olmasının herhangi bir manası kalmamış olur. O zaman da bu, bâttl olmuş olur. Bu ise, âyetin hilâfınadır" diyemezi'
Kelâmcılar buna şöyle diyerek cevap vermişlerdir: "Bu manada, onların hakikat yoluyla değil de, âdetin cereyanına göre birer sebep olmaları niçin yeterli olmasın?"
Sübhaneke Lâfzının Mânası
Cenâb-ı Hakk'ın, vardır: "Sen (bundan) münezzehsin" ifadesiyle ilgili iki mesele vardır.
Birinci Mesele
Bu, akılların, göklerin ve yerin yaratılışındaki, Allah'ın hikmetinin eserlerini ihata etmekten âciz olduğunu bir ikrar ve tasdiktir. Yani, insanlar bu büyük büyük cisimler üzerinde düşündükleri zaman, ancak şu kadarını anlayabilirler: Bunları yaratan, bâtıl ve boş yere yaratmamış, aksine, her ne kadar akıllar tam olarak bilgisini ihata edemese de, yüce hikmetler ve büyük, engin sırlardan ötürü yaratmıştır.
Buradaki Duaların izahı
Bundan maksat, Allah'ın, kullarına nasıl duâ edeceklerini öğretmesidir. Bu şu şekildedir: Dua etmek isteyen kim senin, âyette de olduğu gibi, önce Allahü teâlâ'ya sena etmesi, daha sonra talebi zikretmesi gerekir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Bizi ateşin azabından koru "duasına gelince, bil ki, Allahü teâlâ bu ihlâs sahibi kullarının lisânlarının Zikrullâh'a; bedenlerinin Allah'a tâate ve kalplerinin de Allah'ın azametinin delillerini tefekküre dalmış olduğunu anlatınca, onların bu tâatlerin yanısıra, Allahü teâlâ'dan kendilerini ateşin azabından kurtarmasını da zikretmiştir. Eğer Allahü teâlâ'nın onlara azâb etmesi yerinde ve uygun olmayacak olsaydı, bu duâ anlamsız olurdu. Binâenaleyh, eğer Mu'tezile önceki âyetin kendileri için bir hüccet olduğunu zannediyorsa bilsinler ki, bu âyet-i kerimenin sonu da, Allah'tan olan hiçbir şeye çirkin denilemeyeceği hususunda bizim lehimize bir hüccet ve delildir. Bu niyaz ve tazarrûnun bir benzeri de, Cenâb-ı Allah'ın Hazret-i İbrahim'den hikâye ettiği şu yakarıştır: "Ceza gününde kusurlarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur" (Şuara, 82).
İkinci çeşit: Cenâb-ı Allah'ın onlardan naklettiği şu duadır: "Ey Rabb'imiz, gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakir edersin. Zâlimlerin hiçbir yardımcıları yoktur" Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Bil ki onlar, Rablerinden, kendilerini cehennem azabından kurtarmasını istedikleri zaman, bunun peşisıra, isteme makamı çok büyük olsun diye, bu ikâbın büyüklüğüne ve şıadetine delâlet eden şeyi, yani bu azabın hor ve hakîr kılıcı, alçaltıcı bir azap olduğunu zikretmişlerdir. Çünkü, Rabb'inden birşeyi yapmasını veya yapmamasını isteyen kimse, bu istediği şeyin büyüklüğünü ve önemini (kuvvetini) açıkladığı zaman, onu bu duaya sevkeden şey daha mükemmel ve talebindeki ihlâsı daha yoğun olmuş olur. Duâ ise, ancak ihlâs ile yapıldığı zaman müstecâb olup, kabule mazhar olur. İşte bu, Allah'ın, kullarına nasıl duâ edeceklerini öğretmesidir.
İkinci Mesele
Vahidî şöyle demiştir: (......) kelimesi lügatte, birbirine yakın olan birçok manaya gelmektedir." Zeccâc, (......) tabirinin manasının, "Allah, düşmanı rahmetinden uzaklaştırsın" şeklinde olduğunu söylerken; başka âlimler bunun, "Allah onu alçaltsın, hor kılsın" anlamında olduğunu söylemişleraır. Şemir İbn Hamdeveyh, bunun mânası, "Allah onu rezil ve rüsvay etsin" şeklindedir. Kur'ân-ı Kerîm'de "Beni misafirlerim içinde küçük düşürmeyin" (Hud, 78) buyurmuştur" demiştir. Mufaddal, (......) tabiri, "Allah onu helak etti, etsin" anlamındadır, demiştir. İbnu'l-Enbarî, (......) kelimesi Arapça'da telef olmak, hüccetsiz kalmak, veyahut da bir belâya düşmek suretiyle helak ve yok olmak manasındadır" demiştir. Bütün bunlar birbirine yakın olan manalardır. Sonra Keşşaf sahibi ise şöyle demiştir: "Âyetteki, (......) ifâdesi, "Onu, son derece hor ve hakîr kıldın" anlamındadır. Bu, söylenen şu ifâdeye benzemektedir: "Falancayı geçen, gerçekten iyi geçmiştir" ve "Falancadan öğrenen gerçekten iyi öğrenmiştir."
Büyük Günah Hakkında Mu'tezile'nin İddiası
Mu'tezile, bu âyetin "ehl-i salât"tan büyük günah işleyenlerin mü'min olmadıklarına delâlet ettiğini, çünkü büyük günah işleyenler cehenneme girdiklerinde, bu âyetin delâletine göre, Allah'ın onları hor ve hakir kılacağını; mü'min kimsenin ise, "O gün Allah peygamberini ve îman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek.." (Tahrim, 8) âyetinin de gösterdiği gibi, hor ve hakîr olmayacağını; binaenaleyh, bu iki âyete göre, büyük günah işleyenin mü'min olmaması gerektiğini söylemiştir.
Mu'tezile'nin bu görüşüne şu şekilde cevap verebiliriz: Hak teâlâ'nın, "O giın Allah peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek..." (Tahrîm, 8) âyeti, hor ve hakîrliğin mutlak manada bulunmamasını gerektirmez. Bu ifâde ancak, hor ve hakîr olmanın, (onların) Hazret-i Peygamberle birlikte olmaları halinde bulunmamasını iktizâ eder. Bu bulunmayış, başka bir zamanda bulunabilmesi ihtimalinden dolayı, hor ve hakîrliğin bir nebze bulunmasına ters düşmez. Bana göre en doğru cevap işte budur.
Vahidî, Kitâbu'l-Basît inde, bizim söylediğimiz cevaptan başka bu mevzuda üç çeşit cevap daha zikretmiştir:
a) Saîd İbnü'l-Müseyyeb, es-Sevrîve Katâde'den, Allahü Teâlâ'nın "Cerçekteu sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakir edersin" ifâdesinin ebedî olarak cehenneme girecek olan kimseler hakkında olduğu nakledilmiştir. Bana göre bu cevap zayıftır, çünkü Mu'tezile'ye göre cehenneme girecek olan her fâsık, oraya ebedî kalmak üzere girer. Binâenaleyh, bu açıklama onlara karşı bir cevap olmaz.
b) Cehenneme giren kimse, neticede oradan çıksa bile, oraya girdiği anda (sadece) hor ve hakir kılınmıştır. Bu açıklama da bana göre zayıftır. Çünkü istidlal konusu, Cenâb-ı Hakk'ın, "O gün Allah, peygamberini ve îman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek.. (Tahrim, 8) ifâdesi., mutlak manada mü'minlerin hor ve hakîr olmayacaklarına delâlet etmektedir. Bu âyet ise (Al-i İmran. 192), cehenneme giren herkes için, bir hor ve hakirliğin bulunacağına delâlet etmektedir. Binaenaleyh, bu iki âyetin hükmüne göre, cehenneme girenlerden mü'min olanla kâfir olan arasında farklı bir durum bulunmaktadır.
c) (......) tabiri şu iki manaya muhtemeldir:
1- Hor ve hakîr kılmak, helak etmek.
2- Utandırmak, küçük düşürmek. Meselâ bir kimse utandığında, bir kimse birisine, onu mahcûb edecek ve utandıracak bir iş yaptığında da, "Başkası onu küçük düşürdü, utandırdı" denilir.
Bil ki, bu cevabın neticesi şudur: Bu lâfız, utandırma ile helak etme manaları arasında müşterek bir lâfızdır. Müşterek lafzı ise, müsbet ve menfî taraflarda, her iki manasına birden hamletmek mümkün değildir. Durum böyle olunca Hak teâlâ'nın, "O gün Allah peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek..." (Tahrim, 8) ifadesiyle nefyedilmiş olanın, O'nun "Gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakîr edersin" (Al-i imrân. 192) ifâdesinde isbât edilmiş olandan başka olması caizdir. Buna göre de, böyle bir istidlal sakıt olur.
Ancak ne var ki böyle bir cevap, "ihzâ" lafzı bu iki mana arasında müşterek olduğu zaman geçerli olur. Ama bu lâfız, aynı manayı ifâde eden bir lâfız olup, Vahidinin de zikretmiş olduğu o iki mana aynı cinsin kapsamı altında bulunan iki tür bulununca böyle bir cevap sakıt olmuş olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "O gün Allah peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek..." (Tahrim. 8) ifâdesi, cinsi nefyetmekte; "Şüphesiz onu hor ve hakir edersin" (Âl-i İmran, 192) ifâdesi de nev'i isbât etmektedir. Bu durumda bu iki ifâde arasında bir aykırılık meydana gelmiş olur.
Bûyük Günah İşleyen Hakkında Mürci'enin İddiası
Mürcie bu âyetle, büyük günah işleyenlerin hor ve hakîr edilmeyecekleri hususunda kat'î hüküm vermişlerdir. (Onlara göre) cehenneme giren herkes, hor ve hakîr olur.Binâenaleyh, büyük günah işleyenlerin cehenneme girmeyecekleri hususunda kat'î hüküm vermek gerekir. Biz, büyük günah sahibinin hor ve hakîr kılınmayacağım söyledik, zira büyük günah işleyen kimse mü'mindir; mü'min ise, hor ve hakîr-kılınmaz. Biz, büyük günah işleyenin mü'min olduğunu söyledik, zira Cenâb-ı Hak, "Eğer müminlerden iki zümre birbiriyle döğüşürlerse aralarını (bulup) barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine karşı hâlâ tecâvüz ediyorsa, siz, tecâvüz edenle Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın.." (Hucurat, 9) buyurmuş, tecâvüz ve taşkınlık yapan bu kimseyi bu halinde bile mü'min diye adlandırmıştır. Halbuki, tecavüz ve taşkınlık yapmak, icmâ ile büyük günahlardandır. Yine Cenâb-ı Hak, "Ey iman edenler, öldürülen kimseler hakkında kısas yapmanız hükmedildi" (Bakara, 178) buyurmuş, haksız yere kasten adam öldüreni mü'min diye tavsif etmiştir. Böylece, büyük günah işleyenin mü'min olduğu sabit olmuş olur.
Biz mü'min kimsenin, hor ve hakir kılınmayacağını söyledik, zira Allah, "O gün Allah peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek..." (Âl-i imran, 8) ve "Kıyamet günü bizi utandırma" (Al-i İmran. 194) buyurmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak, "Nihayet Rab'leri onlara icabet etti.." (Âl-i İmran, 195) buyurmuştur. Bu icabet, Allahü teâlâ'nın, mü'minteri hor ve hakir kılmayacağına delâlet etmektedir. Binâenaleyh, bizim yaptığımız bu açıklamalarla, büyük günah işleyen kimsenin cehennem ateşiyle hor ve hakir kılınmayacağı sabit olmuş olur. Biz, cehenneme giren herkesin, Hak teâlâ'nın, "Gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakir edersin" (Âl-i İmran, 192) âyetine binaen, hor ve hakir olacağını söyledik. Böylece bu iki mukaddimeden, büyük günah sahibinin cehenneme girmeyeceğine dair kesin bir hüküm ortaya çıkmış olur.
Mürcie'nin bu görüşüne verilecek olan cevap, daha önce geçmiş olan söylediğimiz şu husustur; Hak teâlâ'nın, "Ogün Allah peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek..." (Tahrim, 8)buyruğu, hor ve hakîr olmanın mutlak manada (hiç) bulunmayacağına delâlet etmez. Aksine bu, onların Hazret-i Peygamber'le beraber bulunmaları halinde hor ve hakir kanmayacaklarına delâlet eder ki, bu da, bir başka zamanda hor ve hakîr kılınmanın söz konusu olmasına ters düşmez.
Beşinci Mesele
Hak teâlâ'nın, "Gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hor ve hakîr edersin" (Al-i İmran, 192) ifâdesi, birkaç yerde tahsis edilmiş olan umûmî bir ifâdedir.
a)Hak teâlâ'nın, "Sizden hiçbiriniz müstesna olmamak üzere, mutlaka oraya uğrayacaktır. Bu, Rabb'inin kati olarak üzerine aldığı bir şeydir. Sonra takvaya erenleri kurtaracağız" (Meryem, 72-73) âyeti, her mü'minin cehenneme bir kere uğrayacağına, sevap ehlinin hor ve hakir kılınmaktan kurtarılacaklarına delâlet etmektedir.
b) Cehennemin bekçileri olan melekler, cehennemdedirler. Onlar da hor ve hakîr edilmekten korunmuşlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(O ateşin) üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır" (Tahrim, 6) buyurmuştur.
Altıncı Mesele
İslâm feylesofları, bu âyet ile, ruhanî azabın cismanî (bedenî) azaptan daha şiddetli ve kuvvetli olduğuna istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Çünkü âyet, cehennem azabından sonra hor ve hakîr edilme ile tehdide delâlet etmektedir. Hor ve hakîr edilme ise, utandırmaktan, küçük düşürmekten ibarettir. Bu utanma ise vicdanî bir azaptır. Binâenaleyh, şayet ruhanî azap cismanî ve maddî azaptan daha güçlü olmasaydı, cehennem ateşiyle azap gören kimseyi, hor ve hakîr kılınma ile utandırılma azabıyla tehdit etmek yerinde ve uygun olmazdı.
Fasıkların Cehennemde Daimi Kalacaklarına Dair Mu'tezile İddiası
Mutezile bu âyet ile, cehenneme giren fasıkların oradan çıkamayacaklarına, aksine orada ebedî olarak bırakılacaklarına dair istidlalde bulunarak şöyle demektedir: "Hızy", helak olmak demektir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "Gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakir edersin" âyetindeki, "Şüphesiz onu hor ve hakir edersin" buyruğunun manası, "şüphesiz sen onu helak edersin, ettin" demektir. Şayet onlar, cehennemden çıkıp cennete girecek olsalardı, cehennemden çıkan herkesin helak olmaması gerekirdi. Mu'tezile'nin bu görüşüne de şöyle cevap veririz. Biz, hor ve hakîr kılmayı helak etme manasına almıyor, aksine onu hor ve hakir kılıp, utandırma anlamına alıyoruz. Bu durumda da, sizin görüşünüz zail olmuş olur.
Âhirette Şefaat Meselesi Hakkında Mutezileye Cevap
Cenâb-ı Hakk'ın, "filmlerin hiç bir yardımcıları yoktur" buyruğuna gelince, bunda iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Mu'tezile, bu âyetle fasıklara şefaat edilmeyeceği hususunda istidlal etmişlerdir. Bu böyledir, çünkü şefaat bir nevi yardım demektir. Cinsi nefyetmek ise, nev'i nefyetmeyi gerektirir. Mu'tezile'nin bu görüşüne birçok yönden cevap verebiliriz:
1- Kur'ân-ı Kerîm, zalimin, mutlak manada kâfir olduğuna delâlet etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kâfirler zalimlerin ta kendileridir" (Bakara, 254) buyurmuştur. Bu manayı Cenâb-ı Hakk'ın, kâfirlerin şefaat ve yardımcılarının bulunmamasını kendilerine tahsis etmiş olmalarını nakletmesi de tekid etmektedir.
Çünkü kâfirler, "Artık bizim için ne bir şefaatçi vardır, ne de candan bir dost!.. 100-101) demişlerdir.
2- Şefaat eden kimsenin de, ancak Allah'ın izni ile şefaat etmesi mümkün olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onun izni olmadıkça, katında şefaat edecek kimmiş?.." (Bakara, 255) buyurmuştur. Durum böyle olunca, şefaat eden kimse, ancak kendisine izin verildikten sonra başkasına yardım edebilir. Kendisine izin verildiğinde de, gerçek manada O'nun şefaatinin bir manası kalmaz. Bu durumda da affın, ancak Allahü teâlâ tarafından olabileceği hususu ve o şefaatin hadd-i zâtında bir tesirinin olmadığı ve hükmün ancak Allah'a ait olduğu ortaya çıkmış olur.
İmdi Cenâb-ı Hakk'ın 'Zâlimlerin hiçbir yardımcıları yoktur" âyeti, hükmün ancak Allah'a ait olduğunu ifâde eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gözünüzü açın ki bütün hüküm O'nundur"(Enâm.62)ve "Ogün emir, yalnız Allah 'indir" (infıtar. 19) buyurmuştur. Bu açıklamaya göre, bu hükmü zâlimlere tahsis etmenin herhangi bir anlamı yoktur denilemez; zira biz bunun da bir manasının bulunduğunu söylüyoruz. Çünkü Cenâb-ı Hak bu dünyada mü'min ve muttaki olan kimselere, (âhirette) mükâfaat elde edeceklerini ve cehennem azabından kurtulacaklarını va' adet mistir. Kıyamet gününde mü'minlerin böyle bir delili vardır. Fasıklara gelince, onların böyle bir delili yoktur. Binaenaleyh, "yardımcıların bulunmaması.." hükmünü, mutlak anlamda onlara tahsis etmek doğru ve yerinde olur.
3- Bu âyet, umumî hüküm ifâde etmektedir. Şefaatin bulunduğunu ifâde eden nasslar ise, hususîdir. Hâs ise umûmî olandan önce gelir. Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
Mutezile, fâstk kimselerin cehennemden çıkamıyacaklan hususunda istidlalde bulunarak şöyle demişlerdir: "Şâvet fâsık cehennem ateşinden çıkacak olsaydı, onu oradan çıkaracak kimse, ona yardım etmiş olurdu. Halbuki âyet, cehenneme giren fasıkın asta bir yardımcısının olmadığına delâlet etmektedir."
Cevap: Onların bu açıklamaları, Bakara sûresinde de belirttiğimiz gibi. Cenâb-ı Hakk'ın affedeceğine delâlet eden âyetlerle çelişki teşkil eder.
Mü'minlerin Üçüncü Duaları
193
Üçüncü duaları Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetidir: "Ey Rabb'fmiz, muhakkak ki biz, "Rabb'inize iman edin" diye imana çağıran münadiyi İşittik de hemen iman ettik!. Ey Rabb'imiz, artık bizim günahlarımızı bağışla. Kusurlarımızı ört, canımızı da iyilerle beraber al..".
İmana Çağıran Münadî
Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu âyette sözü edilen "münadî"nin ne ve kim olduğu hususunda iki görüş vardır:
a)Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Bu görüş, ekseriyetin görüşüdür. Bunun delili ise, "Rabb'inin yoluna davet et" (Nahl, 125) "Ve Allah'a, O'nun izniyle bir davetçt." (Ahzâb, 46)ve "Ben, Allah'a da'vet ediyorum" (yusuf. 106) âyetleridir.
b) Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bu görüşte olanlar şöyle demektedirler: Allahü Teâlâ, insanların mü'minlerinden bunu nakletmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, cinlerin mü'minlerinden de, "Biz, hayranlık veren bir Kur'ân dinledik ki o, Hakk'a ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona iman ettik" (cin. 1-2) dediklerini nakletmişti. Bu görüşte olanlar, sözlerine devamla şöyle demektedirler: "Âyeti bu şekilde tefsir etmenin daha uygun olduğunun delili şudur: Çünkü herkes, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaşamaz. Ama Kur'ân'ı herkes dinlemiş ve anlamıştır. Buradaki "münadi"nin (fail olarak) Kur'ân olması her ne kadar mecazî bir mana ise de, bu meşhur ve maruf bir mecazdır. Çünkü Kur'ân, doğru olanı ihtiva edip, Allahü teâlâ da onu buna muvaffak kıldığında, onu tefekkür eden herkes hidâyete ulaşınca, böylece o Kur'ân-ı Kerîm âdeta insanları kendisine çağırmış ve kendisinde bulunan çeşitli delillerle nida etmiş olur. Nitekim cehennem hakkında da, "Yüz çeviren, arka dönen kimseyi çağırır" (Mearic. 17)denilmiştir. Çünkü o kimselerin varacağı yer, orasıdır. Fasîh ve şair kimseler de, zamanı "çağıran ve nasihat eden bir şey" olarak vasfetmişlerdir ki, onların bundan maksatları, zaman içinde vaki değişen hallere işaret etmektir. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Ey ölüyü kabre koyan kimse.. Zaman sana seslendi, ama sen duymadın."
İkinci Mesele
Hak teâlâ'nın, "İmana çağırıyor" sözü hakkında birkaç izah bulunmaktadır:
a) Bu kelimenin, başında bulunan lâm, manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sonra, nehyolundukları o şeye dönmekteler" (Mûcadele, 8); "Sonra dar dediklerine dönenler (yok mu?)" (Mücadele, 3) "Çünkü Rabb'i kendisine vahyetmiştir" (Zilzâl, 5)ve "Bizi buna hidâyet eden Allah'a hamdolsun" (Ârâf. 43) şeklinde buyurmuştur. Yine, "Onu falan şeye çağırdı, davet etti"; "Onu, falan şeye teşvik etti" "Onu falan şeye çağırdı" ve "Onu, yola iletti" denilir. Bu iki harfin birbirlerinin yerine kullanılmalarının sebebi, hem "intihâ-i gaye", hem de ihtisas manasının birlikte bulunması sebebiyledir.
b) Ebu Ubeyde, "Âyette bir takdim ve tehir bulunmaktadır. Yani, "İman ediniz diye nida eden bir iman davetçisi duyduk" şeklindedir. Bu, "Bize, şöyle şöyle nida eden, emîrin nidâcısı geldi..." denilmesi gibidir.
c) Bu lâm, "illet", "mef'ûlün leh" lamıdır. Buna göre mana, "insanlar iman etsin için, etsin diye nidada bulunan bir münadî duyduk", yani, "O çağıran, bu maksattan dolayı çağırıyor" şeklinde olur. Baksana Cenâb-ı Hak, (......) buyurmuştur, yani, "İnsanlar imân etsin diye" demektir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik" (Nisa, 64) ifâdesi gibidir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın, "Çağıran birdavetçiyi işittik" buyruğunun bir benzeri de, senin "Şöyle diyen bir adam işittim" ve "Konuşan Zeyd'i duydum" demen gibidir. Burada kelimeleri fiilin mef'ûlü olmuş, duyulan şey ise hazfedilmiştir. Çünkü sen onu, duyulan şeyle vasfedip, o duyulan şeyi onun bir hali kılınca, bu durum seni o şeyi zikretmekten müstağni kılmıştır. Bir de, vasfın veya hâlin mutlaka zikredilmesi gerekmez. Yine, "Falancanın sözünü veya kavlini işittim" denilir.
Dördüncü Mesele
Burada bir soru bulunmaktadır ki, o da şudur: "Nida eden ile, onun nida etmesini bir arada zikretmenin manası nedir? Cevap: Nidanın önce mutlak olarak zikredilip, daha sonra da iman ile kayıtlanarak zikredilmesi, nida eden kimsenin şanını tazim etmek içindir. Zira, imana davet eden münadîden daha büyük bir davetçi yoktur. Bunun bir benzen de senin, "İslâm'a ileten bir rehbere uğradım" demendir Bu böyledir, çünkü münâdî mutlak olarak zikredildiğinde, hatıra, harbe veya yanan bir şeyi söndürmeye yahut bir belâya duçar olmuş bir kimseye yardım etmeye veyahut da başa gelmiş bazı felâketlere çare olmaya çağıran bir münadî gelebilir. "Hidâyet eden" de böyledir. Bu isim bazen bir yol kılavuzuna, bazan da doğru görüşe sevkedip götüren kimseye ıtlak edilir. Binâenaleyh, sen "İmana çağıran", "İslâm'a hidâyet eden" dediğin zaman, çağıranın ve hidâyet edenin şanını yüceltmiş, onu tazim etmiş olursun.
Beşinci Mesele
Ayetteki ifâdesinde bir hazif veya bir takdir vardır. Mahzuf olanın takdiri "imân ediniz" şeklinde; mukadder olanın takdiri ise "imân ediniz diye" şeklindedir.
Müminlerin Dördüncü Duaları
Allahü Teâlâ bundan sonra onların, "Ey Rabb'imiz, artık bizim günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört, canımızı da iyilerle beraber al.." diye dua ettiklerini nakletmiştir. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bil ki onlar, böyle dua etmek suretiyle Hak teâlâ'dan şu üç şeyi istemişlerdir:
a) Günahlarının bağışlanması.
b) Kusurlarının örtülmesi.
c) Canlarının iyilerle beraber alınması... "Gufran", örtmek ve üstünü kapamak demektir. "Tekfir" de üstünü kapamak manasınadır. Nitekim yani, "silahla örtünmüş, kaplanmış (tam teçhizatlı) bir adam" denilir. "Küfür" de bu manadadır. Nitekim Lebîd, "Karanlığı yıldızlan örtmüş olan bir gecede..." demiştir.
Bunu iyice anladığın zaman deriz ki: "Mağfiret", "tekfir" lügat bakımından aynı manaya gelirler. Fakat ve müfessirler bu hususta şunları söylemişlerdir:
a) Bu iki kelime ile aynı mana kastedilmiş olup, ikincisi te'kid için getirilmiştir. Çünkü duada ısrarlı olup, iyice dua etmek menduptur.
b)Birincisi ile daha önce yapılmış olan günahların, ikincisi ile ise bundan sonre işlenecek günahların affı kastedilmiştir.
c) "Gufran" (günahların bağışlanması) ile, tevbe ile affolunacak günahlar; "tekfir" (kusurların örtülmesi) ile de büyük taatların silip götüreceği günahlar kastedilmiştir.
d)Birincisi ile insanın, bir masiyet ve günah olduğunu bile bile yaptığı şeyler; ikincisi ile de, bir günah olduğunu bilmeden yaptığı şeyler kastedilmiştir.
Ebrar (İyilerle) Beraber Vefat Etmenin Mânası
Cenâb-ı Hakk'ın, "Canımızı da iyilerle (ebrâr ile) birlikte al" âyeti ile ilgili şu iki izah vardır:
a) Ebrâr, "berr" veyahut da "bârr" (iyi, itaatkâr) kelimelerinin cem'idir. Bu, tıpkı rab-erbâb ve sâhib-ashâb kelimeleri gibidir.
b) Kaffal, bu "birlikte" olmanın tefsiri hususunda şu iki izahı zikretmiştir:
1- Onların canlarının ebrâr ile birlikte alınması, kıyamet günü o ebrârın mertebesinde olabilmeleri için, aynı amelleri yapmış olarak ölmeleridir. Nitekim insan bazan, "Bu meselede ben Şafiî ile beraberim" der ve bununla, o inançta onun gibi olduğunu kasteder.
2-"Falanca, bağış hususunda, binlerce lira verenlerle birliktedir" denilir. Bu, "O, bin lira vermede, onlarla beraberdir" demektir. Bir üçüncü mana da, bundan muradın, onların, ebrârın (iyi kimselerin) taraftarları ve peşinden gidenler içinde yer almaları olmasıdır. Hak teâlâ'nın, "İşte onlar Allah'ın nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi insanlarla beraberdirler" (Nisa, 69)âyeti de bu manadadır.
Allah Dilerse Tevbe Etmeyen Kulu da Affeder
Âlimlerimiz bu âyeti, yani "Ey Rabb'imiz artık bizim günahlarımızı bağışla.." buyruğunu, tevbe edilmeksizin de Allahü teâlâ'nın günahları affedebileceğine delil getirmişlerdir. Bu âyet şu iki bakımdan delil olarak getirilmiştir:
a) Onlar, günahlarının bağışlanmasını istemişlerdir. Bu ifâdede, onların tevbe ettiklerini gösteren herhangi birşey bulunmamaktadır. Binâenaleyh, bu, onların mutlak olarak bağışlanmayı istediklerine delâlet eder. Hem sonra Hak teâlâ, onların bu dualarını kabu etmiştir. Zira O, âyetin devamında, "Nihayet Rab'leri, onların dualarına icabet etti.." (Âl-i İmran, 195) buyurmuştur. İşte bu ifâde, Allahü teâlâ'nın, bazan tevbe edilmeden de günahları affedeceği hususunda açık bir nasstır.
b)Allahü teâlâ, onların, imân ettiklerini haber verip, "Ey Rabb'imiz artık bizim günahlarımızı bağışla..." dediklerini nakletmiştir. Buradaki lâfzının başındaki fâ harfi, fâ-i cezâiyyedir İşte bu da, sırf imanın Allah'tan bağış talep etmeye bir sebep teşkil ettiğinin delilidir. Sonra Allahü teâlâ, "Nihayet Rab'leri, onların dualarına icabet etti" (Al-i imran, 195) buyruğu ile, onların bu dualarını kabul eniğini belirtmiştir. Binâenaleyh bu âyet, mücerred imânın bağışlanma Vesilesi olabileceğine delâlet eder. Bu, onları affedip hiç cehenneme sokmamak sureti ile taa baştan olabileceği gibi, onları cehenneme sokup bir müddet azab ettikten sonra bağışlayıp oradan çıkarma suretiyle de olabilir. İşte âyetin, bu iki bakımdan da affın söz konusu oluşuna delâleti böylece sabit olur.
Hazret-i Peygamberin Günahkârlar Hakkında Şefaati
Âlimlerimiz bu âyet ile, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in büyük günah sahipleri hakkındaki şefaatinin kıyamet günü kabul edileceğine istidlal etmişlerdir. Çünkü bu âyet, o mü'minlerin Allah'tan, tevbe kayıt ve şartına bağlamaksızın mutlak olarak, günahlarının bağışlanmasını talep ettiklerini göstermektedir. Hak teâlâ da onların isteklerini kabul etmiş ve onlara taleplerini vermiştir. Binâenaleyh, Allahü teâlâ, günahların bağışlanması hususunda mü'minlerin şefaatini kabul ettiğine göre, bu hususta Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaatini öncelikle kabul eder.
Mü'minlerin Dördüncü Duaları
Dördüncü çeşit duaları, Hak teâlâ'nın onlardan naklettiği şu ifâdedir:
194
"Ey Rabb'imiz, peygamberlerine bizim için va'adettiğin şeyleri bize ver. Kıyamet günü bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki sen asla sözünden caymazsm".
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetteki, buyruğunda, mahzuf bir muzaf vardır. Bu mahzufun ne olduğunda şu iki izah yapılmıştır:
a) İfâdenin takdiri, "Peygamberlerinin dilleri üzere, bize va'adettiğin şeyleri bize ver" şeklindedir.
b) "Peygamberlerini tasdik etmemizden dolayı, bize va'adettiğin şeyleri ver" şeklindedir. Hazfedilen muzafın bunlar olduğunun delili, âyetin, imâna davet eden münâdinin yani resulün veyahut da tasdik etme manasına olan ifâdesinin peşisıra getirilmiş olmasıdır.
Kesin Olan Şeyi Dua ile İstemenin Manası
Burada şöyle bir soru söz konusudur: "Allah'ın, va'adinden dönmesi imkânsızdır. O halde imkansız olduğunu bildikleri birşeyi, daha niçin duaları ile istemişlerdir? Buna birkaç yönden cevap verilir:
1- Onların bu duadan maksadları, bir şeyin yapılmasını istemek olmayıp, kendilerinin Allah'a karşı huzû, zillet ve ubûdiyyetlerini ortaya koymaktır. Biz, olacağını kesin bildiğimiz birçok şey için de dua etmekle emrolunduk. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O (peygamber), 'Ya Râb, sen hak ile hükmet" dedi" (Enbiya, 112) ve "O halde tevbe edenleri ve yoluna tâbi olanlan bağışla" (Mümin, 7) buyurmuştur.
2- Allah'ın va'adi, bizatihi ümmetin bütün fertlerini içine almaz, aksine onları vasıflarına göre içine alır. Çünkü Cenâb-ı Allah, müttakîlere mükafaat, fâsıklara da ikâb va'adetmiştir. Böylece O'nun "Bizim için va'adettiğin şeyleri bize ver" ifâdesi, "Bizi, va'adettiğin mükâfaata layık kılacak amellere muvaffak kıl, ikâbına ve hızyine müstahak olacağımız amellerden koru" manasına gelir. Buna göre âyetten maksad, Allah'tan taatine muvaffak kılmasını ve günahlardan korumasını istemektir.
3-Allahü teâlâ mü'minlere bu dünyada yardım edip, düşmanlarını kahredeceğini va'adetmiştir. İşte bundan ötürü onlar, bu va'adin hemen verilmesini talep etmişlerdir. Bu manaya göre bir müşkil kalmaz.
Uhrevî Mükafaat İstihkakla Değil Allah'ın Va'adiyle Olur
Âyet, onların âhiret menfaatlerini, müstehak oldukları iddiasıyla değil, Allah va'adetmiş olduğu için talep ettiklerine de- lâlet etmektedir. Çünkü Onlar, "Ey Rabb'imiz, peygamberlerine bizim için vâ adettiğin şeyleri bize ver" diye dua etmişler ve sözlerinin sonunda "Şüphe yok ki sen, asla va'adinden caymazsın" demişlerdir. Bu da, âhiret menfaat ve sevaplarının verilmesini gerektiren şeyin, bir hak etme değil de vâ'ad-i ilâhi olduğuna delâlet etmektedir.
Dördüncü Mesele
Burada, bir başka soru da şudur: Sevap bulunduğunda, hiç şüphe yok ki ikâbın söz konusu olmaması gerekir. Buna göre, "Peygamberlerine bizim için va'adettiğin şeyleri bize ver" ifâdesi, sevabı talep etmedir. Sevap talep edildikten sonra, ikâb olunmama nasıl istenir? Halbuki onlar, mükâfaat istediklerinden sonra "Kıyamet günü rüsvay etme" demişlerdir. Aksine eğer onlar önce Allah'tan İkâb etmemesini, sonra da kendilerine sevap vermesini isteselerdi, söz daha doğru ve yerinde olmuş olurdu.
Buna da şu iki şekilde cevap verilir:
1- Sevabın şartı, saygı ve surûr ile birlikte bulunan bir menfaat olmasıdır. Buna göre, âyetteki "Peygamberlerine bizim için va'adettiğin şeyleri bize ver" dileğinden murad, menfaatler; "bizi rüsvay etme" dileğinden murad da ta'zim (saygı)dır.
2- Biz, bu âyetten maksadın, Cenâb-ı Allah'tan taatına muvaffak kılıp, günahlardan korumasını istemek olduğunu beyân etmiştik. İşte bu manaya göre, âyetin münasebeti ve nazmı yerinde ve güzeldir. Sanki şöyle denilmektedir: "Bizi taatlarına muvaffak kıl. Onlara muvaffak kıldığın zaman da, onları boşa çıkaracak ve bizi rüsvaylık ile helake düşürecek şeylerden koru." Netice-i kelâm şu denilmek isteniyor: "Bizi, taatına muvaffak kıl. Çünkü biz, senin taatlarına ancak tevfikin ve yardımınla muvaffak olabiliriz. Sen, bizi onları yapmaya muvaffak kılıp, biz de onları sürdürmeye muvaffak olursak, buna ancak senin tevfîkinie kadir olmuşuzdur." Bu, kulun herhangi bir ameli, herhangi bir fiili, herhangi bir işi ve hareketi ancak Allah'ın yardım ve tevfiki ile yapabileceğine işarettir.
Âhirette Rüsvaylık
Cenâb-ı Hakk'ın, "Kıyamet günü bizi rüsvay etme" niyazı, "Allah'tan onlara, hiç hesaba katmadıkları şeyler zuhur edecek" (zumer, 47) âyetine benzer. Çünkü insan, çoğu kez kendisinin doğru bir inanç ve Sâlih bir amel üzere olduğunu zanneder; kıyamet günü ise, itikadının bir sapıklık, amelinin de bir günah olduğu ortaya çıkar. İşte o zaman, büyük bir utanç, tam bir pişmanlık ve alabildiğine şiddetli bir üzüntü meydana gelir. Hem sonra İslâm feylosofları: "İşte bu, rûhâni azabın taa kendisidir ve bu azap cismânî azaptan daha şiddetlidir. Buna delâlet eden hususlardan birisi, Hak teâlâ'nın, bu mü'min kullarından, bu duaları ile birçok şey talep ettiklerini nakletmesidir. Onların ilk isteği, cismânî azaptan kurtulmaktır ki bu, "Bizi ateşin azabından koru" duasıdır; son isteği de ruhanî azaptan kurtulmaktır ki bu da, "Kıyametgünü bizi rüsvay etme" duasıdır. Bu durum, rûhâni azabın, cismânî azaptan daha şiddetli olduğuna delâlet etmektedir" demişlerdir.
Duaların Kabul Edildiği Müjdesi
195
"Nihayet Rab'leri onlara şöyle icabet etti: "İçinizden gerek erkek, gerek kadın ki birbirinizden gelmesinizdir- (hayırlı) bir iş yapanın amelini ben muhakkak ki boşa çıkarmayacağım. İşte hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda işkenceye, hakarete, ziyana uğrayanların, muharebe edenlerin ve öldürülenlerin de andolsun günahlarını örteceğim ve andolsun, Allah katından bir mükâfaat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de sokacağım. Güzel mükâfaat ise, Allah'ın katındadır".
Bil ki Cenâb-ı Hak onlar hakkında, onların, Cenâb-ı Hakk'ın "Gerçekte, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, temiz akıl sahipleri için elbette ibret verici deliller vardır" (Âl-i İmran, 190) âyeti olan delil ile Allah'ı tanıdıklarını nakledip, yine onların, "Onlar ayakta iken, otururken ve yanlan üstünde iken Allah'ı hatırlayıp anarlar" (Âl-i İmran. 191) ayetinin ifâde ettiği zikrullaha ve "Gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler" (Âl-i İmran, 191) âyetinin beyân ettiği tefekküre devam ettiklerini anlatıp, sonra onların, "Ey Rabb'imiz, sen bunları boşuna yaratmadın" (Âl-i İmran, 192) diye Allah'ı sena ettiklerini açıklayarak, bu hamd-ü senadan sonra "Bizi ateşin azabından koru... Şüphe yok ki sen asla sözünden caymazsm" (Âl-i İmran. 191-194) diye dua ettiklerini beyân edince, bu âyet-i kerîmede de onların dualarına icabet ettiğini bildirerek, "Nihayet Rableri onlara icabet etti.." demiştir. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
İcabete Vesileler
Bu âyette, duaya icabet etmenin bu şeylere bağlı olduğuna bir tenbih ve işaret bulunmaktadır. Bu şartların meydana gelmesi pek güç olduğu için, duasına icabet edilenler de pek az ve nâdirdir.
İkinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Arapçada, aynı manada (Ona icabet etti) denilir. Nitekim şâir şöyle demiştir: "Bir kimse "Ey çağrılara icabet eden kişi" diye duâ etti, fakat bu esnada hiçbir kimse ona icabet etmedi cevap vermedi." Cenâb-ı Hak da, "Ey iman edenler, Allah'a ve Peygambere icabet ediniz" (Enfal, 24) buyurmuştur.
Üçüncü Mesele
Âyetteki ifâdesi, fethalı olarak şeklinde de okunmuştur ki bunun takdiri, (boşa çıkarmayayım diye..) şeklindedir. Yine bu ifâde, başına bir (dedi) fiili takdir edilerek kesre ile (......) şeklinde okunmuştur. Buradaki fiil, şeddeli olarak şeklinde de okunmuştur.
Dördüncü Mesele
Âyetteki ifâdesindeki harf-i cerrin, "O halde murdardan, yani putlardan kaçının" 30)âyetinde de olduğu gibi min-i beyâniyye olduğu veya, "İster erkek, ister kadın olsun, hayırlı bir iş yapan hiçbirinizin amelini boşa çıkarmam" manasında, olumsuzluğu te'kid için olduğu söylenmiştir.
Beşinci Mesele
Bil ki bu âyetten murad, amelin bizzat kendisini zayi etmek değildir. Çünkü ameller, meydana geldikleri zaman yok olur, fanı olurlar.. Bilâkis bundan murad Allah'ın, amellerin mükâfaatını zayi etmemesidir. Zayi etmek ise, mükâfaat vermemeden ibarettir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi, olumsuzu nefyetmek için olur ki, bu netice olarak müsbet bir mana ifâde eder. Böylece âyetin manası, "Bütün amellerinizin mükâfaatını size ulaştıracağım" demektir. Bizim bu söylediğimiz sübut bulunca, âyet, mü'minlerden hiç kimsenin cehennemde ebedî olarak kalmayacaklarına delâlet etmiş olur. Bunun delili ise şudur: Mü'min olan kimse, imanı sebebiyle bir sevaba; isyan etmiş olması sebebiyle de bir ikâba müstehak olur. Binâenaleyh, bu âyetin hükmüne göre sevap ve ikabın mü'mine ulaşması gerekir. İkisinin bir arada bulunması ise imkânsızdır. Bundan dolayı, o kimseye ya önce sevap verilir, daha sonra da ikâba duçar olur, ki bunun böyle olması icmâ ile bâtıl ve geçersizdir; veyahut da önce ikâba duçar edilir, sonra da mükâfaatı kendisine verilir, ki işte elde edilmek istenen netice de budur..
Altıncı Mesele
Müfessirlerin çoğunluğu, âyeti, "Allahü Teâlâ onların dualarını kabul etmiş; çünkü onları, amellerine ve tâatlarına göre mükâfaatlandırmış ve amellerinin mükâfaatım onlara ulaştırmıştır" şeklinde tefsir etmiştir.
Buna göre eğer, "Mü'minler Cenâb-ı Hak'tan, önce günahlarının bağışlanmasını, ikinci olarak da kendilerine mükâfaat verilmesini talep etmişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben muhakkak ki, iş yapanın amelini boşa çıkarmayacağım" buyruğu Cenâb-ı Hak tarafından, sevap verme konusunda mü'minlere icabet ederek, dualarını kabul ettiğini gösterir. İmdi, günahlarının bağışlanmasını kabul ettiğini nereden anlayabiliriz?" denilirse biz deriz ki:
Azâb etmemekten, sevabın bulunması gerekmez. Ancak, mükâfaatın bulunmasından, cezanın düşmesi gerekir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben muhakkak ki, iş yapanın amelini boşa çıkarmayacağım" sözü, O'nun, her iki konuda da onların dualarını kabul ettiğini göstermektedir.
Bana göre âyet hakkında bir başka açıklama da şu olabilir: Hak teâlâ'nın, "Ben muhakkak ki, iş yapanın amelini boşa çıkarmayacağım" vâ'adi, "Ben dualarınızı zayi etmem!" demektir. Duaları zayi etmemek, onları kabul etmekten ibarettir. Binâenaleyh bu ifâdeden murad, "Sizin isteyip arzu ettiğiniz her hususta, dualarınıza bir icabet bulunur" şeklinde olur.
Üstünlük Erkeklik Veya Kadınlık İle Değil, İyi İşle Olur
Cenâb-ı Hakk'ın, "Gerek erkekgerek kadın olsun" buyruğunun manası, "Her iki tür de eşit olarak, Allah'a itâata sımsıkı sarıldıklarında, dualarının kabul edilerek kendilerine mükâfaat vermek hususunda, erkekle kadın arasında bir fark yoktur" şeklindedir. Bu da, çalışanların diğer sıfatlarına bakılmaksızın, din konusunda üstünlük ve faziletin iyi amellere göre olacağını gösterir. Çünkü, onların bir kısmının erkek bir kısmının dişi veya soylu ya da soylu olmayan bir nesepten olmalarının din konusunda herhangi bir tesiri bulunamaz. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "İş ne sizin kuruntularınızla, ne de ehl-i kitabın kuruntulanyla olmaz. Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalanır..." (Nisa, 123)âyetidir. Rivayet olunduğuna göre Ümmü Seleme, "Ey Allah'ın Resulü! Ben, hicret konusunda Allah'ın sadece erkeklerden bahsedip kadınlardan bahsetmediğini duyuyorum" dediği zaman, işte yukardaki âyet nazil olmuştur.
Tabirinin Mânası
(......) ifâdesine gelince, bu hususta da şu izahlar yapılmıştır ki, en güzeli bu ifâdenin başındaki harf-i cerrinin kef manasına olduğunun söylenmesidir. Yani, "Tâatlerinize mukabil mükâfaat; günahlarınıza mukabil de bir cezanın verilmesi hususunda, birbirinize benzersiniz" demektir. Kaffâl (r.h) bu ifâdenin. Arapların, "Benim huyum ve gidişatım üzeredir" manasında olmak üzere, "Falanca bendendir" tabirinden alındığını söylemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İşte kim ondan içerse benden değil kim onu tutmazsa artık o bendendir" (Bakara. 249) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Bizi aldatan, bizden değildir" Müslim, İmân, 164 (1/99). ve "Bize karsı silah çeken bizden değildir" buyurmuştur. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, tabirinin manası, "Tâate mukabil sevaba, isyana mukabil ikâba müstehak olma hususunda sizin bir kısmınız bir kısmına benzer, birbirinize benzersiniz. Binâenaleyh, bu hususta bir farklılığın bulunması nasıl mümkün olabilir?" şeklinde olur.
Hicret Edip Allah Yolunda Çile Çekenlerin Mükafaatı
Sonra Cenab-ı Hak, "İşte hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda işkenceye, hakarete, ziyana uğrayanların, muharebe edenlerin ve öldürülenlerin de, andolsun günahlarını örteceğim ve andolsun, Allah katından bir mükâfaat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de sokacağım" Buharî, Fiten, 7; Müslim, İman, 161 (1/98). buyurmuştur.
Allahü Teâlâ'nın, buyruğundan murad, "Allah'ın Resulüne hizmet uğrunda, vatanlarından göç etmeyi seçenler" demektir. buyruğundan murad da, kâfirlerin zorla çıkardıkları mü'minlerdir. Şüphe yok ki, öncekilerin dereceleri daha üstündür. Çünkü onlar Hazret-i Peygamber'e hizmet etmeyi tercih etmiş, o hizmete de gönülden bir bağlılıkla devam etmişlerdir. Binâenaleyh onlar daha üstündürler. Hak teâlâ'nın, (......) ifâdesinin manası ise, "Benim için, benim uğruma işkenceye... uğrayanlar" demektir.
"Muharebe ettiler ve öldürüldüler" buyurulmuştur; çünkü muharebe, öldürülmeden önce bulunur. Nafi; Âsim ve Ebu Âmr, önce elifle olmak üzere (......) peşinden de, şeddesiz olarak (......) şeklinde okumuşlardır ki bunun manası, "Onlar o peygamberle, öldürülünceye kadar savaşmışlardı" şeklinde olur. İbn Kesîr ve İbn Âmir, önce (......) sonra da şeddeli olarak (......) şeklinde okumuşlardır, Şeddeli olarak okumanın, mübalağa ve çokça öldürüldüklerini ifâde için olduğu söylenmiştir. Bu, Hak teâlâ'nın "Onlar için bütün kapılar tastamam açılmıştır" (Sad, 50) âyetinde olduğu gibidir. Hasan el-Basrî'den de, şeddeli olarak okumanın "...ve kesip doğrandılar" anlamında olduğu rivayet edilmiştir. Hamza ve Kisaî, önce elifsiz olarak sonra da elifle (......) şeklinde okumuşlardır ki, bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:
a) Buradaki vâv harfi, "Secde et rükûya var" (Âl-i imran. 43) âyetinde de olduğu gibi, tertip ifâde etmez.
b) Bu, Arapların, öldürülme emareleri belli olduğunda veya kişinin kavmi ve kabileleri öldürüldüğünde söylemiş oldukları "Ka'be'nin Rabb'ine andolsun ki, öldürüldük! (biçildik)" demeleri gibidir.
c) edatı takdir edilir. Yani "Muharebe ederek, savaşarak öldürüldüler" demektir. Allahü teâlâ sonra, bunu yapana şu üç şeyi va'adetmiştir:
a) Kusurları silip, günahları bağışlamak.. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun günahlarını örteceğim" âyetinin ifadesidir ki, bu mü'minlerin "Ey Rabb'imiz, artık bizim günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört..." (Al-i İmran, 193) diyerek istemiş oldukları şeydir.
b) Onlara büyük mükâfaat vermektir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve onları, altından ırmaklar akan cennetlere de sokacağım" âyetinin ifadesidir. Bu, mü'minlerin "Ey Rabb'imiz, peygamberlerine bizim için va'adettiğin şeyleri bize ver" (Al-i imrân, 194) diyerek istemiş oldukları şeydir.
c) Bu sevabın ta'zîm ve ululamaya mazhar olmuş büyük bir sevap olmasıdır. Bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah katından" ifadesidir ki, bu da o mü'minlerin "Kıyamet günü bizi rüsvay etme" (Al-i imran, 194) diyerek istemiş oldukları şeydir. Çünkü Cenâb-ı Hak, azameti sonsuz olan azîm bir varlıktır. Büyük hükümdar hizmetkârına, "Sana, katımdan bir elbise giydireceğim" dediği zaman bu ifâde, o elbisenin son derece kıymetli ve değerli olduğunu gösterir. Hak teâlâ'nın "mükâfaat olmak üzere" ifâdesi, te'kîd için getirilmiş olan mefül-ü mutlaktır. Buna göre kelamın takdiri ise, şeklindedir. Bu da, "Muhakkak ki ben onları, Allah katından bir sevap verme veya bir mükâfaatlandırma olarak mükâfaatlandıracağım" demektir. Çünkü Hak teâlâ'nın, ifâdeleri, manasındadır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Güzel mükâfaat ise, Allah'ın katındadır" buyurmuştur ki bu, bu sevabın çok kıymetli bir sevap olduğunu te'kîd etmek için getirilmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, güç yetirilen her şeye kadir, her şeyi bilen, bir şeye muhtaç olmaktan müstağni olunca, O, hiç şüphesiz, cömertliğin ve ihsanın doruk noktasında bulunmuş olur. Böylece güzel mükâfaat da, O'nun katında olmuş olur. Cafer es-Sadık'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kime bir şey güç gelir de, o kimse beş defa (Ey Rabb'imiz) derse, Allah o kimseyi korkuttuğu şeyden kurtarır ve ona istediği şeyi verir.." Daha sonra da o bu âyeti okuyarak şöyle demiştir: "Çünkü Allahü teâlâ, o mü'minlerin beş kere (Ey Rabb'imiz) dediklerini nakletmiş, daha sonra da onların dualarını kabul ettiğini haber vermiştir."
Kâfirlerin Refah İçinde Yaşaması Sizi Üzmesin
196
Âyetin tefsiri için bak:197
197
"İnkâr edenlerin diyar diyar dönüp dolaşması, sakın seni aldatmasın. Bur azıcık bir metadır. Sonunda varıp sığınacakları yer cehennemdir. O, ne kötü yataktır!"
Bil ki Allahü Teâlâ, mü'minlere büyük bir mükâfaat vaadedip, onlar da dünyada son derece fakr-u zaruret içinde kalıp kâfirler de nimetler içinde yüzünce Allahü teâlâ bu âyette onları teselli edecek ve onlara bu sıkıntıya karşı sabretme gücü verecek şeyleri zikrederek "sakın seni aldatmasın" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Biz, (......) kelimesinin, senin, birisinin bir şeyi zahirde güzel bulup da daha sonra o şeyi araştırıp tetkik ettiğinde onu, arzuladığının aksine bir durumda bulunca söylemiş olduğun "Adamı aldattım" tabirindeki fiilin masdarı olduğunu söylemiştik. O zaman aldanan adam, "O işin zahiri beni aldattı" der. Yani, "Ben o işi denemeden, tecrübe etmeden kabul ettim" demektir. Araplar, kumaş topu dağılıp, daha sonra tekrar kazanıldığında, "Onu, ilk haline getirdim" derler.
İkinci Mesele
"Sakın seni aldatmasın" tabirindeki muhatabın kim olduğu hakkında iki görüş bulunmaktadır:
a) Bu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Ama murad, O'nun ümmetidir. Katâde şöyle demiştir: "Allah'a andolsun ki kâfirler, Allah Hazret-i Peygamber'ıncanını alıncaya kadar, Hazret-i Peygamber'i aldatamadılar." Buna göre hitap her ne kadar Hazret-i Peygamber'e ise de, bundan murad O'ndan başkasıdır. Şöyle denilmesi de mümkündür: Hazret-i Peygamber'in buna aldanmayışının sebebi, bu âyetlerin ona peşipeşine gelmesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer sana sebat vermiş olmasaydık, andolsun ki, sen onlara (belki) biraz meyledecektin" (isra, 74) buyurmuştur. Bunun bir benzeri de, "Sakın kâfirlerle beraber olma.." (Hûd.42): "Sakın müşriklerden olma" (Yunus. 105) ve "Artık o yalanlayanları tanıma" (Kalem. 8).
b) Bu. bunu işiten bütün mükelleflere bir hitabtır. Sanki şöyle denilmiştir: "Ey dinleyen kimse, (bu durum) seni aldatmasın!"
Üçüncü Mesele
"İnkâr edenlerin diyar diyar dönüp dolaşması..." ifâdesinin izahı hususunda iki görüş bulunmaktadır:
a) Bu âyet, ticâret edip o ticaretten istifâde eden müşrikler hakkında nazil olmuştur. Bazı mü'minler, "Gördüğümüz kadarıyla Allah düşmanları mal mülk içindeler. Bizler ise açlıktan ve sıkıntıdan helak oluyoruz" deyince, bu âyet nazil olmuştur.
b) Ferrâ şöyle demektedir: "Yahudiler, yeryüzünde ticaret için dolaşıyor mal kazanıyorlardı. Âyet, bundan dolayı nazil oldu. Buna göre, "İnkâr edenlerin diyar diyar dönüp dolaşması..." ifâdesi ile kastedilen, onların ticaret ve kâr için yaptıkları çeşitti faaliyetleridir. Yani, "Ey mü'minter topluluğu, sizler korku içinde ve mahsurken, onların kendilerini emniyette hissedip, beldelerde istedikleri gibi dolaşmaları sizi aldatmasın. Çünkü bu az bir zaman devam edecek, sonra onlar en şiddetli azaba gireceklerdir" denilmektedir."
Daha sonra Hak teâlâ, "(Bu) azıcık bir metadır" buyurmuştur. Bu ifâdenin takdirinin, "Onların diyar diyar dönüp dolaşmaları, azıcık bir metadır" şeklinde olduğu söylenmiştir. Ferrâ ise bu takdirin, "Bu, azıcık birfaidedir" şeklinde olduğunu söylemiştir. Zeccâc da bu takdirin, kazanç ve o ticaret, az bir faidedir" şeklinde olduğunu söylemiştir. Allahü teâlâ ru faydalanmayı, az olarak vasfetmiştir, çünkü dünya nimetleri âfetler ve samanlıklarla karışıktır. Sonra bu dünya metâı, netice olarak, sona erici ve fanidir. meta ezelden şu ana kadar yok iken, ve de yine ezelden ebede kadar yok olacak ton, daha nasıl az olmaz ki! O'nun, (metanın) meydana geldiği zamanı, ezel ve ebed demek olan geçmiş ve gelecekle karşılaştırdığın zaman, bu meta az olarak telendirilmekten dahi az olur.
Cenâb-ı Hak sonra, "Sonunda varıp sığınacakları yer cehennem buyurmuştur. Yani, "Bu dünya metâı azlığına rağmen, ebedî olarak cehenneme düşmeye sebebiyet vermektedir" demektir. Az nimet büyük bir zarara sebebiyyet verince, bu bir nimet sayılmaz. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Onlara fırsat verişimiz, ancak günahlarını artırmaları içindir" (Al-i İmran. 178) ve "Ben onlara mühlet veririm. Benim kahrım çetindir" (Araf. 183)âyetlerinde olduğu gibidir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "O ne kötü yataktır" buyurmuştur. (......) kelimesi, "yatak" anlamına gelmektedir. Bunun çok kötü bir yatak olduğuna delil ise, Hak teâlâ'nın "Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında (ateşten) tabakalar vardır" (Zümer. 16) âyetidir. Binâenaleyh onlar, ateş tabakaları arasındadırlar. Üstlerinde ise, kılıflar olup, ateş yerler ve ateş içerler.
Müttakilere Mahsus Ziyafet
198
'Fakat Rab'lerinden ittikâ edenler (yok mu), onlar için kendileri orada ebedî kalmak, Rab'leri katından verilecek nice ziyafetlere konmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah'ın nezdinde olan şeyler, iyiler için daha hayırlıdır".
Bil ki Allahü teâlâ, vâ'îd ifâde eden âyeti zikredince peşisıra ikramını va'adettiği âyetini getirmiştir. Bu âyette geçen "nüzul" kelimesi, misafir için hazırlanan şey (ziyafet ve ikram) demektir. Hak teâlâ'nın "Fakat Rab'lerinden ittikâ edenler" buyruğu, bütün taatları yapmayı içine alır. Çünkü "takva" mefhumuna, nehyeditenlerden ve emredilenleri yapmamaktan kaçınma girer. Bazı âlimlerimiz bu âyetle, ru'yetullah'ın (âhirette Cenâb-ı Allah'ın görülmesinin) olabileceğine istidlal etmişlerdir. Çünkü bütün cennet bir ziyafet ve ikram olduğuna göre, ikramın en büyüğü olsun diye, ru'yetullah'ın da bulunması gerekir. Bunun bir benzeri de. "Hakîkaten, imân edip sâlih amellerde bulunanların konakları firdevs cennetleridir" (Kehf. 107) âyetidir.
Âyetteki "Nüzülen" kelimesi, "cennûtün" kelimesinden hâl olarak mansubtur. Çünkü "cennâtün" lâfzı sıfat ile tahsis edilmiştir. Bunun âmili ise, lâfzındaki lâm harf-i cemdir (yani zarf-ı müstekardır). "Nüzülen" kelimesinin, te'kid manasına geten mef'ulü mutlak olması da caizdir. Çünkü onların cennetlerde ebedî kalışları, onların orada konaklamaları veya ağırlanmaları manasınadır. Ferrâ bu kelimenin, bir tefsiriyye (temyiz) olarak mansub olduğunu söylemiştir. Nitekim sen, O bir hibe, bir satış ve bir sadaka olarak senindir" dersin.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah nezdindeki" devamlı ve çok nimetler, günahkârların alıp sattıkları o yok olucu az mallardan "İyiler (ebrâr) için daha hayırlıdır" buyurmuştur. Mesleme İbn Muhârib ile Â'meş, zâ harfinin sükûnu ile kelimeyi (......) şeklinde; Yezid İbn Ka'ka'a da, âyetin başını şeddeli olarak (......) seklinde okumuşlardır.
Ehl-i Kitaptan Olup İmân Edenler
199
Âyetin tefsiri için bak:200
200
"Gerçekten ehl-i kitap içinde Allah'a, size indirilen (kitaba) ve kendilerine indirilmiş olan kitaba, Allah'a büyük saygı gösteren (kimse)ler olarak inananlar var Onlar Allah'ın âyetlerini az bir pahaya satmazlar. İşte onlar için, Rablert katında ecirleri var. Muhakkak ki Allah hesabını pek çabuk görendir. Ey imân edenler, sabredin, sabır yarışı yapın, nöbet beklesin ve Allah 'tan tttika edin (korkun). Umulur ki felah bulursunuz".
Bil ki Allahü teâlâ, daha önce kâfirlerin halinin, sonunda cehenneme varmak olduğunu belirtmesinin yanısıra, mü'minterin hâlini de bildirince bu âyette, ehl-i kitap'tan, muttakiler sınıfına girenlerin bulunduğunu beyân buyurarak, "Gerçekten etıl-i kitap içinde... inananlar var" buyurmuştur.
Âlimler bu âyetin sebeb-i nüzulü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Meselâ İbn Abbas, Câbir ve Katâde "Bu âyet Habeş Necâşî'sı hakkında nazil olmuştur. O ölüp, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (gıyabında) canâze namazını kıldığı zaman, münafıklar: "Muhammed, hiç görmediği bir hristiyan için cenaze namazı kılıyor" demişlerdi.
İbn Cüreyc ve İbn Zeyd ise, bu âyetin Abdullah İbn Selâm (radıyallahü anh) ve arkadaşları hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Âyetin, Necranlılardan kırk, Habeşlilerden otuziki ve Rumlardan (Bizanslılardan) hrıstiyanken müslüman olan sekiz kişi hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Mücâhid bu âyet-i kerîmenin bütün ehl-i kitap hakkında nazil olduğunu söylemiştir ki en uygun görüş budur. Zira Cenâb-ı Hak, kâfirlerin varacakları yerlerinin cehennem olduğunu bildirince, ehl-i kitaptan imân edenlerin varacakları yerlerinin cennet olduğunu beyân buyurmuştur.
Bil ki Allahü teâlâ, ehl-i kitaptan imân edenleri bazı sıfatlarla tavsif etmiştir:
Birincisi, Allah'a iman;
İkincisi, Cenâb-ı Allah'ın Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirdiği (kitaba) iman;
Üçüncüsü, Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den önceki peygamberlere indirdiği kitaplara imân;
Dördüncüsü, Allah'a büyük saygı göstermeleri -ki bunu ifade eden lâfzı, fiilinin failinden haldir. Çünkü bu fiil, cemî makamındadır.
Beşincisi, Hazret-i Peygamberin peygamber oluşunu ve peygamberliğinin doğruluğunu gizleyen ehl-i kitabın yaptığı gibi, Allah'ın âyetlerini az bir pahaya satmamalarıdır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak onları, İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Muhakkak ki Allah, hesabını pek çabuk görendir" diye anlatmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Seri'ul-hisab" oluşu, O'nun herşeyi bilmesi ve böylece herkes için sevap ve cezanın ne kadar olduğunu bilmesi manasınadır.
Sabır ve Müsabere
Cenâb-ı Hak, "Ey imân edenler sabredin, sabır yarısı yapın, nöbet beklesin ve Allah'tan İttikâ edin. Umulur ki felah bulursunuz" buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ, bu surede, gerek usûl (inanç), gerekse fürû (ahkam)a dâir pek çok hakikatten bahsedince, ki usûl, tevhid, adalet, nübüvvet ve âhiret meselelerinin izahı ile ilgili olan konular; fürü da hacc, cihâd ve benzeri mükellefiyet ve ahkâmla ilgili şeylerdir-, bütün âdabı içine alan bu âyetle bitirmiştir. Bu böyledir, çünkü insanın iki hali vardır:
a) Sırf kendini ilgilendiren;
b) Kendisi ile başkaları arasında müşterek olan şeyler. Birincisinde sabrın bulunması, ikincisinde de müsabere (karşılıklı sabır ve tahammül gösterme)'nin bulunması gerekir. Sabrın birkaç çeşidi vardır:
1- Tevhid, adalet, nübüvvet ve âhiretle ilgili bilgileri elde etmek için, istidlal ve tefekkür meşakkati ile muhaliflerin şüphelerine cevap vermek için istinbatta bulunma meşakkatine sabretmek.
2- Farz ve nafile ibadetleri edâ etmenin sıkıntı ve zorluklarına sabretmek.
3- Yasaklardan (haramlardan) kaçınmanın sıkıntılarına sabretmek.
4- Hastalık, fakirlik, kıtlık ve korku gibi, dünyevî musîbet ve âfetlere karşı sabretmek.. Âyetteki, "sabredin" emrinin muhtevasına işte bütün bu kısımlar girer. Bu ilk üç kısmın da muhtevasına sayısız çeşitler girer.
"Müsabere" ise, kişinin kendisi ile başkası arasında müşterek olan sıkıntılara katlanmaktan ibarettir. Bunun içine aile, komşular ve akrabalardan kötü ahlaklı olanlara tahammül etme ile, sana kötülük yapanlardan intikam almaya yeltenmeme hususu girer. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Cahillerden yüz çevir" (A'raf, 199) ve "Onlar boş ve kötü lakırdıya rastladıkları vakit, şerefli olarak (yüz çevirip) geçerler" (Furkan, 72) buyurmuştur. Yine "Müsâbere"nin içine, insanın başkasını kendi nefsine tercih etmesi de girer. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(Onlar) kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile, o (din kardeşlerini) öz canlarından daha üstün tutarlar" (Haşr, 9) buyurmuştur. Yine ona, sana zulmedip haksızlık edenleri affetmen de girer. Nitekim Hak teâlâ,
Atfetmeniz, takvaya daha yakın (ve uygun)dur" (Bakara. 237) buyurmuştur. Yine ona, mârufu (iyi şeyi) emir ve tavsiye edip, münkeri (kötülüğü) nehyetmek de girer. Çünkü emr-i ma'ruf ve nehy-i münker yapana çoğu kez, zararlar gelir. Yine buna, cihad da dahildir. Çünkü cihad, canı tehlikeye atmaktır. Yine bu müsâbereye, bâtıl ehline karşı sabredip, onların şüphelerini giderme ve cevap vermeye gayret etmek ve bu bâtıl şeyleri onların kalplerinden silme çabası da girer. Binâenaleyh Hak teâlâ'nın, "Sabredin" emrinin, insanın sırf kendisini ilgilendiren hususlara sabrı; Sabır yarısı yapın" buyruğunun ise, insan ile diğer insanlar arasındaki müşterek her şeye sabrı içine aldığı sabit olur.
Murabete ne Demektir?
Bil ki insan, her nekadar sabr ve müsâbere ile mükellef tutulmuş olsa da, insanı bunların zıddını yapmaya sevkedecek olan kötü huylar da vardır. Bunlar şehvet, gazab ve ihtirasdır. İnsan, ömrü boyu bunlarla mücâdele edip, bunları zapt-ı rapt altına almakla meşgul olmadığı sürece, sabretmesi ve müsâberede bulunması mümkün olmaz. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "nöbet beklesin" buyurmuştur. Bu gayret, fiillerden bir fiil olup, insanın her fiilinin de mutlaka bir sebebi ve maksadı olduğu için, insanın bu gayretinde de bir maksadının ve sebebinin olması gerekir ki, bu felahı ve kurtuluşu elde etmek için, Allah'tan ittikâ etmek (korkmaktır.) Bu sebeple Cenâb-ı Hak, "ve Allah'tan ittikâ edin, umulur ki felah bulursunuz" buyurmuştur. Bu hususta sözün özü şudur: Fiillerin kaynağı kuvvelerdir Cenâb-ı Hak, bundan dolayı sabrı ve müsâbereyi (sabır yarısını) emretmiştir ki bu güzel fiilleri yapıp, kötü fiilleri işlemekten kaçınmadan ibarettir. Fiiller, kuvvelerden sâdır olduğu için, Cenâb-ı Hak bundan sonra, kötü fiillerin kaynağt o kuvveler-e savaşmayı emretmiştir ki nöbet bekleşmekten (murabata)dan murad budur. Date sonra Cenâb-ı Hak bu kuvveleri, kabîh ve kötü şeyleri yapmaktan alıkoyan şeyi de zikretmiştir ki bu Allah'tan ittikâ etmek (korkmak)tır. Sonra da, Allah'tan ittikâ etme. diğer kuvvet ve ahlâklara tercih edilmesini gerektiren şeyi zikretmiştir ki bu da felâh (kurtuluş)tur. Böylece sûrenin sonundaki bu âyetin, ruhanî birtakım sırların ve hükümlerin hazinelerini içine aldığı; kısa olmasına rağmen, surede daha önce zikredilen usûl ve fürû ilimlerinin âdeta bir tamamlayıcısı olduğu ortaya çıkmaktadr Benim söyleyebileceklerim bundan ibarettir.
Şimdi, müfessirlerin söylediklerini zikredelim: Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Dininizden ötürü sabredin. Fakirlik ve açlık sebebi ile onu bırakmayın. Düşmanlarınıza karşı sabır göstermede yarışın ve Uhud'da meydana gelen bozgundan ötürü yılgınlık göstermeyin." Ferra, "Peygamberinizle birlikte sabredin Düşmanlarınıza karşı sabır yarışında bulunun. Sizden daha sabırlı kimselerin bulunması uygun düşmez" demiştir Esam ise, "Bu sûrede Allah'ın mükellefiyetle çok olduğu için, Allahü teâlâ onlara, bu mükellefiyetlere karşı sabırlı olmalanr emretmiştir. Yine bu sûrede cihada çokça teşvik ettiği için de, düşmanlarına karş sabırla dayanıp diretmeyi emretmiştir" demiştir.
Hak teâlâ'nın "nöbet beklesin" emri ile ilgili iki görüş vardır:
1- Bu, o kimselerin atlarını hudutlardaki nöbet yerlerine, karakollara bağlamalarından ibarettir. Onlar atlarını, hasım tarafların her biri, diğeriyle savaşa hazır olacak bir şekilde atlarını bağlarlar ve beklerler. Nitekim Cenâb-ı Hak, "ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki bununla, Allah'ın düşmanlarını ve sizin düşmanlarınızı korkutasınız" (Enfâl. 60) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den: "Allah yolunda kim bir gün bir gece hudut nöbeti tutarsa, bir ay ihtiyacı dışında devamlı namaz kılan ve bozmadan oruç tutan kimsenin (İbâdeti) gibi ibâdet etmiş olur" Nesâi, Cihâd. 39 (6/39); Tirmizi. Fezâilü'l-Cihad, 26 (4/188): İbn Mâce. Cihâd, 7(2/924); Müsned, 5/440. dediği rivayet edilmiştir.
2- Murâbata, bir namazdan sonra diğer namazı beklemek manasına gelir. Bunun böyle olduğuna şu iki husus da delâlet etmektedir:
a) Ebu Seleme İbn Abdurrahman'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında, murâbata yapılan (hudut nöbeti beklenen ve kendisi için hususî atlar hazırlanan) bir savaş yoktu. Binâenaleyh bu âyet ancak, bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı bekleme hakkında nazil olmuştur."
b) Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'nin, namazdan sonra diğer namazı beklemeden bahsedip, sonra üç kere, "Dikkat edin, ribât işte budur!" dediği rivayet edilmiştir.
Bil ki bu lâfzı, zikredilen bu manaların hepsine birden hamletmek mümkündür. "Ribât"ın kökü bağlamak manasına olan "rabt" etmektendir. Nitekim bir şeye sabreden kimseye, "Kalbini ona bağladı" denilir. Başkaları, bu kelimenin "devam ve sebat etme" demek olduğunu söylemişlerdir ki bu mana, bizim söylediğimiz sabretme ve kalbi bir şeye bağlama manası ile alakalıdır. Sonra bu sebat ve devam, cihâd için olabileceği gibi, namaz için de olabilir. Allah en iyi bilendir.
[Allah kendisinden razı olsun, İmâm Fahruddin Râzî şöyle demiştir:] "Bu sûrenin tefsiri, Allah'ın fazlı ve ihsanı ile Hicrî 595 senesi Rebîu'l-âhir ayının ilk perşembesinde tamamlandı."