FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Ahzâb Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2
57. Âyetin Tefsiri
"Gerçekten, Allah ve Resulüne ezâ edenler (yok mu?), Allah onları dünyada da ahirette de rahmetinden kovmuş, onlara horlayıcı bir azâb da hazırlamıştır".
Önceki Kısımla Münasebet
Cenâb-ı Hak, eşyayı bazı zıtlarını açıklamak suretiyle birbirinden ayırdetmiştir. İşte böylece de, peygambere salât-ü selâm getirenin faziletini ortaya koymak için, peygambere eziyyet verenin halini beyan etmiştir. "Lanet", sakınılacak şeylerin en şiddetlisi ve önemlisidir. Çünkü, Allah'tan uzaklaşmakla beraber, artık bundan sonra hiçbir hayır umulamaz. Ama, ateş vb. şeylerle azâb etmek böyle değildir. Baksana hükümdar, tebaasına karşı değiştiğinde, eğer o tebaasından, herhangi birisinin kendisine yaptığı eziyyet çok değilse, o bunu sadece azarlar. Onu kovmaz. Şayet bir suçlu, son derece azametli ve kerem sahibi bir hükümdarın huzurunda, dövülmesi ile kovulması arasında muhayyer bırakılacak olsa, o dövülmeyi kovulmaya tercih eder. Hele de, dünyada kendi efendisinden başka bir hükümdar yoksa! ifadesi, artık bir daha yakın olmanın umulamayacağı bir uzaklığa işarettir. Çünkü, dünyada iken Allah'tan uzaklaştırılan kimse, ahirette (belki) yaklaşmayı ümit eder. Binâenaleyh, ahirette de uzaklaştırılınca, muhakkak ki tamamiyle kaybetti ve hüsrana uğradı demektir. Çünkü Allah'ın uzaklaştırıp sürgün ettiği kimseyi, Kıyamet gününde O'na yaklaştıracak kimse yoktur.
Hem sonra Cenâb-ı Hak, bu cezayı sadece uzaklaştırmaya hasretmemiş, tam aksine "Onlara horlayıcı bir azâb da hazırlamıştır" ifadesiyle, onu bir de azâb ile tehdit etmiştir. Burada birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Allah, hem kendisine hem de peygamberine yapılan eziyyetten bahsetmiş, bunun peşinden de lanet etme ve azâblandırma gibi iki şeyi getirmiştir: O halde lanet, Allah'a karşı yapılan suçun cezasıdır. Çünkü, hükümdara eziyyet eden kimseyi, hükümdar, eğer ona azâb edilmesini emretmemişse, onu kapısından kovar. Azâb etme ise, Peygambere yapılan eziyyetin karşılığıdır. Çünkü hükümdar, güçlü bir kimse tebaasından birine eziyyet ettiğinde, onun hakkını o kimseden eksiksiz alır. Buna göre, "Allah'a eziyyet edip de peygamberine eziyyet etmeyen kimselere azâb edilmez..." denilemez. Çünkü biz, bu manada, Allah ile Resulünün birbirinden ayrı düşünülmesinin imkânsız olduğunu söylemekteyiz. Çünkü Allah'a eziyyet eden, peygamberine de eziyyet etmiş olur. Diğer manaya göre -ki bu, meselâ şirk koşmadan isyan eden veya irtidâd etmeden fısk u fücura dalmış olan kimseler gibi-, peygambere eziyyet edip de Allah'a eziyyet etmeme hususuna gelince, böyle bir kimse, bir defa peygambere eziyyet etmiştir. Ne var ki Allah, çok sabırlı, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Bu kimseye, azabı ile ceza verir, fakat onu kapısından kovmak suretiyle lanet etmez.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak, burada bahsedilen azabı, "korkunç" olmakla te'kîd etmiştir. Çünkü kölelerinden biri tarafından eziyet görüp de, onun hapsedilmesini ve dövülmesini emreden bir efendi düşünelim. Sen bak; eğer o onun ayrı bir yerde hapsedilmesini yahut da, yaşlı bir adama onu dövmesini emretmişse, bu, durumun kolay olduğunu gösterir. Yok eğer, onun, bir toplum huzurunda dövülmesini ve müfsidler arasına hapsedilmesini emretmişse, bu da işin çok çetin olduğunu anlatır. Binâenaleyh kim, Allah'a ve Resulüne eziyyette bulunursa, o, cehennemde uzun süre kalanlardan olur ve Allah, o kimseye, hor ve hakîr kılıcı bir azâbla azâb eder. ifadesi de te'kîd bildirir. Çünkü efendi, Öfkelendiği için, herhangi bir hazırlık yapmadan kölesine azâbetmek istediğinde bu, onun için ipler, bukağılar, kelepçeler hazırlandığında yapmış olduğu azâbtan daha hafif olur. Çünkü birincisi hakkında, "Bu, öfkesinin eseridir. Binâenaleyh, Öfkesi yatıştığında bu da sona erer" denilebilir. Halbuki İkincisi böyle değildir.
Müminlere Eziyet
58. Âyetin Tefsiri
"Erkek mü'minlerle kadın mü'minlere, işlemedikleri (bir günah) yüzünden ezâ edenler de, muhakkak ki bir yalan ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir".
Cenâb-ı Hak, nebisine salâtta bulununca, kendisine yapılan eziyet, peygamberine .-aoılan eziyetten ayrılmamış ve ayrı düşünülmemiştir. Çünkü Allah'a eziyette bulunan, usûlüne eziyet etmiş olur. Böylece Cenâb-ı Hak, mü'minlere, "Sizler, size emrettiklerimi yerine getirir ve tıpkı benim yaptığım gibi, peygambere salâtta bulunursanız, size yapılan eziyet, resulüne yapılan eziyetten ayrılmaz ve ayrılması gibi, size eziyet etme de peygamber'e eziyet olduğu için, size eziyette bulunan günahkâr olur" şeklinde açıklamada bulunmuştur. Netice olarak diyebiliriz ki, "salât", Allah'dan, meleklerden, resulden ve mü'minlerden sudur eden birşey olunca, tıpkı sadık dostların sadâkat hususundaki halleri gibi, nerdeyse onlardan birine yapılan eziyet, diğerine yapılandan ayrılmaz ve ayrı düşünülmez bir hal almıştır. "işlemedikleri (bir günah) yüzünden" ifadesi, emr-i ma'ruf yaparken, şiddet ve aşırılık göstermeme gerektiğini ifade eder. Çünkü, içki içmesinden dolayı yüz değnek vuran veya tavla oynamasından dolayı kırk değnek had uygulayan kimse de, işlemediği bir suçtan dolayı, (o başkasına) eziyet etmiş olur. Halbuki, zinadan dolayı değnek vuran veya içki içmeden dolayı had tatbik eden kimse, işlenilmeyen bir suçtan dolayı eziyet etmemiştir. Şöyle de denilebilir. Bu kimse hiç eziyet etmemiştir, çünkü bu uygulama, dövülen kimsenin durumunu ıslâh etmedir.
Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki bir yalan ... yüklenmişlerdir" buyurmuştur. "Buhtân" iftira demektir. Bu ise, ancak sözle olur. Eziyet etmek ise, bazan sözün dışındaki başka bir şeyle de olur. Binâenaleyh bir mü'mine, dövmek veya malını almak suretiyle, eziyet eden kimse, bir bühtanda bulunmuş olmaz. Ne dersin?
Cevap: Bununla, mü'minlere, sözle eziyet edenler kastedilmiştir. Bu böyledir, zira Allahü teâlâ, mü'minlerin kıymetini izhâr etmek istemiştir. Binâenaleyh O, Allah ve Resulüne eziyet edenin lanetleneceğinden bahsedip, Allah'a eziyet etmek de, ya varlığının delilleri bilindikten sonra, varlığının inkâr edilmesi; yahut, görmeyen duymayan, yahut hiçbir şeye kadir olmayan ve bilmeyen, veyahut da varlığı hususunda bir yaratıcıya muhtaç olan varlıkların O'na ortak koşulması suretiyle olunca, ki bu, mü'minlere sözle eziyet etmek için söylenmiş bir sözdür, işte bundan dolayı daha umumî ve daha mükemmel olduğu için, Cenâb-ı Hak, özellikle Peygambere sözle yapılan eziyetten bahsetmiştir. Bu böyledir, zira insan, O'nu dövmek veyahut da kendisine ihtiyacı olduğu şeyi almak suretiyle Allah'a elem verecek şeylerle, Allah'a eziyette bulunamaz. O'na ancak sözle eziyet edebilir. Bir de, orada bulunmayan fakir kimseye, bilfiil eziyet etmek mümkün değildir. Ona, kendisine ulaştığında eziyet duyacağı şeyi, onun hakkında, onun bulunmadığı bir yerde söylemek suretiyle eziyet etmek mümkündür. Buna verilecek cevap hususundaki ikinci izah da şudur: Müteakiben gelen "ve apaçık bir günah...." kısmı, bir istidrâk ifadesidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Bu eziyet eğer sözle yapılan bir eziyet ise, o kimse bir bühtanı ve eziyet nasıl olursa olsun, kişi de hangi durumda bulunursa bulunsun, apaçık bir günahı yüklenmiştir" demek istemiştir. Çünkü Allah, biraz önce de beyan ettiğimiz gibi, daha genel ve daha tam olduğu için, hususiyle sözlü eziyet etmeden bahsetmiştir. Çünkü söz, kişinin kalbine sirayet eder. Çünkü söz, kalbten çıkar; dil ise onun sözcüsüdür. Yi ne kalbe girer, kulak da onun yoludur.
Kadınlara Örtü
59. Âyetin Tefsiri
"Ey Peygamber! hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına, dış elbiselerini üstlerine giymelerini söyle. Bu, onların tanınıp, ezâ edilmemelerini daha fazla temin eder, Allah gafurdur, rahimdir"
Örtünün Hikmeti
Allahü teâlâ, mü'minlere eziyet eden kimsenin, bir bühtanı (iftirayı) üstlendiğini belirtip, bu ifadede, mükellefi mü'minlere eziyet etmekten men etme manası yatınca, eziyet sahibi olacak olan töhmet yerlerinden kaçınmasını mü'mine emretmiştir. Böylece, men edilen eziyet verme işinin ortaya çıkmasını önlemek istemiştir. Yine Cenâb-ı Hak, özellikle, sözlü eziyetlerden bahsedince, bilhassa sözlü eziyetin sebebi olan şeyden de bahsetmiştir. O da kadınlardır. Çünkü kadınları kötülükle yâd etmek, hem erkeklere, hem de kadınlara eziyet verir. Fakat erkekler böyle değildir. Çünkü bir kadını bir kimse kötülükle yâd ettiğinde, o kadın bundan eziyet duyduğu gibi, akrabaları, o kadının duyduğundan daha fazla eziyet duyar. Fakat bir kimse bir erkeği Kötü olarak yâd etse, sadece o erkek eziyet hisseder, ama kadınları bundan eziyet Hissetmezler. Câhiliyyede hem hür kadınlar, hem de cariyeler, açık-saçık olarak dışarı çıkarlardı. Bundan dolayı zinaya düşkün kimseler onları takib ederler ve böylece de bir töhmet doğardı. Bu sebepten dolayı Allahü teâlâ, hür kadınlara örtünmelerini emretmiştir.
Cenâb-ı Allah, "Bu, onların tanınıp, ezâ edilmemelerini daha fazla temin eder" buyurmuştur. Bu ayetin manasının, "Onlar hür olarak tanınırlar, böylece de peşlerine kimse takılmaz" şeklinde olduğu ileri sürülmüştür. Şöyle de denilebilir: "Böylece onların zinâkâr olmadıkları anlaşılır." Çünkü "avret" (kapatılması gereken yer) olmadığı halde yüzünü de kapatan kadının örtülmesi gereken yerlerini açabileceği düşünülemez. Böylece de bu kadınların, tandilerine zina teklifi imkânsız, birer mesture oldukları anlaşılır.
Cenâb-ı Hak, "Allah gafurdur, rahimdir" buyurmuştur. Bu, Cenâb-ı Allah sizin için, daha önce yapmış olduğunuz şeyleri bağışlar ve size, merhamet edici olarak, yaptığınız (iyiliklere) karşılık mükâfaat verir" demektir.
Münafıklara Tehdit
60. Âyetin Tefsiri
"Eğer münafıklar ve kalblerinde bir hastalık bulunanlar ve şehirde fena haber yayanlar, bu hallerinden vazgeçmezlerse, mutlaka ve mutlaka seni onlara musallat ederiz. Böylece sonra orada seninle ancak pek az komşu olabilirler".
Allahü teâlâ, Allah'a ve Resûlullah'a eziyet eden müşriklerin halinden ve mü'minlere eziyet eden, fıskını ortaya koymuş kimselerden bahsedince, hakkı ortaya koyup, kalbinde bâtılı saklayıp, gerçek durumunu göstermeyenlerden de bahsetmiştir. Bunlar, münafıklardır. Daha önce bahsedilenler üç şey bakımından üç kısım olunca, yani Allah'a, Resûlullah'a ve mü'minlere eziyet eden üç kısım olunca, Cenâb-ı Hak, (bir başka) üç şey bakımından, gerçek durumunu göstermeyen üç grup insandan bahsetmiştir:
a) Allah'a gizlice eziyet eden münafık,
b) Mü'minlerin hanımlarının peşine takılmak suretiyle, mü'minlere eziyet veren, kalbi hasta kimse, ve:
c) Meselâ "Muhammed mağlub oldu. Medine'den sürülecek. O ve ashabı esir edildi" gibi, asılsız haberler ortaya atmak suretiyle, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e eziyet eden, yalancı haberciler. Bunlar aslında tek bir toplum iseler de, bunlar için, bu üç husus söz konusudur. Bu da, Hak teâlâ'nın, "Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar" (Ahzab, 35) ayeti gibidir. Çünkü Cenâb-ı Allah, o ayetinde, on çeşitten bahsetmiştir. Aslında bunların hepsi de tek bir kimsede bulunur. O halde bunlar, şahıs itibarıyla tek, fakat değerlendirme (sıfat) açısından çoktur.
Allahü teâlâ, "Mutlaka ve mutlaka seni onlara musallat ederiz" buyurmuştur. Bu, "Biz seni onlara musallat eder, senin elinle onları Medine'den çıkarırız. Böylece artık sana komşu olamazlar. Medine, ya ölümleri, ya oradan çıkarılmaları suretiyle onlardan kurtulur" demektir.
Bunun manasının, "Biz seni onlara musallat kılarız. Seni musallat kılınca da, artık sana komşu olamazlar, çekip giderler" şeklinde olması da muhtemeldir. Bu açıklamalardan birincisi, tıpkı bir kimsenin iki hususa işaret olsun diye, "Falanca çıkar ve okur" demesi; ikincisi de, "Falanca çıkar ve çarşıya gider" demesi gibidir. O halde birincisinde, o kişi çıkmadan da okuyabilir. İkincisinde ise, o kimse evden çıkmadan, çarşıya gidemez. Buradaki istisnada şöyle bir incelik var: Bu da Allahü teâlâ'nın, peygamberine, onun şevketini ve kuvvetini ortaya koymak için, düşmanlarını Medine'den çıkarıp, onun eliyle onları oradan süreceği vaadinde bulunmuş olmasıdır. Binâenaleyh eğer, sürgün işi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıta kılınmaksızın, direkt Allah'ın iradesiyle olsaydı, Hak teâlâ Medine'yi onlardan, sırf "Ol" deyip, o işin hemen olması ile anında temizlerdi. Fakat Cenâb-ı Hak, peygamberin eliyle olmasını isteyince, bu iş kısa da olsa bir zamana bağlı olarak meydana gelecektir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Allah, "Böylece, sonra orada seninle ancak pek az komşu olabilirler" buyurmuştur. Bu "az" zaman da, onların çıkmak için hazırlık yapmaları için tanınan müddettir.
61. Âyetin Tefsiri
"Hepsi de Allah'ın rahmetinden koğulmuş olarak (giderler). Nerede bulunurlarsa, yakalanır ve öldürülür de, öldürülürler".
Bu, "Onlar, hem senin, hem Allah'ın kapısından koğulmuş, mel'ûn kimseler olarak sana işte bu kadarcık bir müddet içerisinde komşu olurlar. Oradan çıktıkları zaman da, zilletten kurtulamazlar. Bir sığmak da bulamazlar. Aksine nerede olurlarsa peşlerine düşülür, yakalanır ve öldürülürler" demektir.
Allah'ın Değişmez Tutumu
62. Âyetin Tefsiri
"Daha evvel geçmiş ümmetler hakkında, Allah'ın sünneti budur. Allah'ın sünnetini değiştirmeye asla imkân bulamazsın".
"Bu, ilk defa size yapılan, size uygulanan bir durum değil. Aksine bu, Allah'ı yalanlamış olan bütün geçmiş kavimlere yapılan, hâlen devam etmekte olan ve sürüp giden ilahî bir tutumdur ve "Allah'ın sünnetini değiştirmeye asla imkân bulamazsın", yani, bu sünnet (kânun, âdet, tutum) değiştirilen ve neshedilen hükümler gibi değildir. Çünkü nesh hükümlerde olur. Fiillere ve haberlere gelince, bunlar neshedilmezler."
Kıyametin Vakti Gaybtır
63. Âyetin Tefsiri
"İnsanlar sana, Kıyametin ne zaman kopacağını sorarlar. De ki: "Onun bilgisi, ancak Allah'ın elindedir." Ne biliyorsun, belki de o Kıyamet yakın bir zamanda olacaktır".
Allahü teâlâ, onların dünyadaki durumlarının, lanetlenme, hor ve hakir kılınma ve öldürülme olduğunu beyân edince, âhiretteki durumlarını da ortaya koymak istemiş ve böylece de onlara Kıyameti ve Kıyamette başlarına gelecek şeyleri hatırlatarak, "İnsanlar, sana o Kıyametin ne zaman kopacağını sorarlar. De ki: "Onun bilgisi, ancak Allah'ın elindedir." Size açıklanmaz. Çünkü Allah onu, mükellefin suç işlemekten kaçınması ve Kıyametten her an korkması hikmetinden ötürü gizlemiştir.
Daha sonra Allahü teâlâ, insanları böylece korkutmak istediğine bir işaret olarak, "Ne biliyorsun, belki de o Kıyamet yakın bir zamanda olacaktır" buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü bir kimsenin, "Allah falanca işin ne zaman olacağını bilir" seklindeki sözü, o şeyin sonraya bırakıldığını anlatır. Baksana, alacaklı olduğu birisinin peşinde gezen bir kimseden, borçlu olan taraf, alacaklıdan bir veya iki ay mühlet tanımasını istese, çoğu kez o buna sabredebilir. Ama borçlu, "Falanca yolculuğundan dönünceye kadar sabret" dese, alacaklı, "O falancanın ne zaman geleceğini Allah bilir. Belki de o, bu müddetten önce gelebilir" der. İşte bu ayette de Cenâb-ı Hak, "Ne biliyorsun, belki de o Kıyamet, yakın bir zamanda olacaktır" buyurmuştur ki bu, "Kıyametin ne zaman kopacağını Allah bilir. Onun geç olacağını sanmayın. Belki çok yakın bir zamanda da, o kopabilir" demektir. Ayetteki, "karîb", müzekker ve müennesi aynı olan, "faîl" vezninde bir kelimedir. Allahü teâlâ, "Allah'ın rahmeti müminlere yakındır" (A'râf, 56) buyurmuş (burada normalde beklenen şekilde, dememiştir). Aynen bunun gibi, bu ayette de, dememiştir.
Çılgın Cehennem
64. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:65
65. Âyetin Tefsiri
"Şüphesiz ki Allah, kâfirleri rahmetinden uzaklaştırmış ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. Onlar, ne bir dost, ne bir yardımcı bulamayacaklardır".
Yani onlar, sizin yanınızda, dünyada mel'un kabul edildikleri gibi, Allah katında da mel'undurlar. Allah onlara çılgın bir cehennem hazırlamıştır. Bu tıpkı, Hak teâlâ'nın, "Allah onlan dünyada da, âhirette de rahmetinden kovmuştur. Onlara rezil-rüsvay eden bir azab hazırlamıştır" (Ahzâb,57) ayeti gibidir. "Onlar orada ebedî kalıcılar olarak", yani çok uzun süre kalıcılar ve çıkışları için bir son olmaksızın devamlı kalıcılar olarak, oraya girerler. Allah, "Onlar ne bir dost, ne bir yardımcı bulamayacaklardır" buyurmuştur. Allah onların orada ebedî kalacaklarından bahsedince, işin içyüzünü de beyan etmiştir. Çünkü azaba düçâr edilmiş olanı, bundan ancak kendisine şefaat edecek bir dost, yahut ondan o azabı savuşturacak bir yardımcı kurtarabilir. Onların ise ne böyle şefaat edecek dostları, ne de azabı defedecek bir yardımcıları vardır.
Son Pişmanlık
66–67. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:68
68. Âyetin Tefsiri
"O gün yüzleri ateşe evrilip-çevrilirken, "Eyvah bize! Keşke Allah'a itaatetseydik, Peygambere itaat etseydik!" diyeceklerdir. (Onlara tâbi olanlar da) o gün, "Ey Rabbimiz, doğrusu biz başkanlarımıza ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar" diyeceklerdir. (Yine) "Ey Rabbimiz, onlara azabı iki kat ver. Onları büyük bir lanetle rahmetinden kov" diyecekler".
Allahü teâlâ, onların kendilerinden o azabı savuşturacak hiçbir şefaatçileri olmadığını beyân edince, dünyadaki azabın aksine, birkısım uzuvlarının da diğer uzuvlarından o azabı def edemeyeceğini bildirmiştir. Çünkü insan dünyada İken, bendini korumak için eliyle yüzünü müdafaa eder. Zira başına ve yüzüne vurmaya calışan kimse, karşısındakinin yüzüne değmesin diye, elini bir kalkan gibi kullandığını, yahut başını eğdiğini görür. Âhirette ise, "Onların yüzleri ateşte evrilip-çevrilir. O halde, dünyada yüzü korumak için kalkan gibi kullanılan diğer uzuvların durumunun ne olacağını bir düşün! Onlar, "Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygambere itaat etseydik!" diyecekler. Ama azabtan ancak itaatkârların kurtulacaklarını bildikleri için, pişmanlığın, hayıflanmanın, yazıklanmanın, artık kendilerine fayda vermediği bir yerde pişmanlık duyarlar. Sonra bunlar, "Ey Rabbimiz, biz başkanlarımıza ve büyüklerimize uyduk" yani, "Allah'a itaat yerine başkanlarımıza, peygambere itaat yerine de büyüklerimize itaat ettik. Efendilerin efendisi, büyüklerin en büyüğü Allah'a itaati terkettik. Böylece de hayrı verip yerine şerri aldık. Şüphesiz bundan dolayı da, cennetlarin en hayırlısını kaçırdık ve bize ona karşılık, cehennemlerin en şerlisi verildi" derler.
Daha sonra onlar saptıranlara Allah'ın azabetmesi sayesinde öfkelerinden kurtulup, bir tür rahatlama istemişler ve "Ey Rabbimiz, onlara azabı iki kat ver" yani, "Sapmaları ve saptırmaları sebebiyle, onlara iki kat azab ver" demişlerdir. Ayetteki, "azabı iki kat ver" ve "Onları büyük bir lanetle rahmetinden kov" ifadesinde şöyle bir ince mana var: "Dua, ancak, istenilen şey ortada olmadığı zaman olur. Halbuki o anda hem azab, hem lanet onlar için mevcuttur. Binâenaleyh onlar, mevcut olmayan birşey istemişlerdir. Bu da, "iki kat" ifadesiyle azabın artırılması, "büyük bir lanetle" ifadesiyle de lanetin artırılmasıdır."
Musa (aleyhisselâm)'nın Beraatı
69. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler, siz de Musa'yı incitenler gibi olmayın. Allah onu, dedikleri şeyden temize çıkardı. O, Allah indinde de yüzü olan (itibarlı) bir zattı".
Allahü teâlâ, Allah'a ve Resulüne eziyette bulunanların lanetleneceğini ve azab edileceğini beyân edip, bu da küfür olan bir eziyet edişe işaret olunca, Allah mü'minleri bundan daha hatif eziyetlerden de kaçınmaya sevketmiştir. Bu tür eziyetler küfrü doğurmaz. Meselâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in taksimatına ve fey'i (ganimeti) bazılarına vermeye hükmetmesi gibi şeylere razı olmayanların eziyeti gibi.. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Ey iman edenler, siz de Musa'yı incitenler gibi olmayın" buyurmuştur.
Yapılan İsnad
Bu ayette, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya yapıldığı belirtilen eziyetin ne olduğu hususu ihtilaflıdır: Bazıları, "Bu, onların, ona bedeninde bir ayıp olduğu iftirasında bulunmaları sebebiyle yapmış oldukları eziyettir" derken, bazıları şöyle demişlerdir: "Kârûn, bir fahişe ile bir plan yaptı. Böylece kadın, İsrâiloğullarının yanında Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın kendisiyle zina ettiğini söyleyecekti. Karun, kavmini topladığında, Allah orada bulunan bu kadının kalbine doğru söyleme fikrini verdi ve böylece kadın, kendisine telkin edilmiş olan o şeyi söylemedi." Velhasıl Kur'ân'da bahsedilen "eziyet" ifâdesi yeterlidir. Bu da, İsrâiloğullarının Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya, "Sen ve Rabbin gidiniz ve savaşınız" (Maide, 24), "Biz, Allah'ı apaçık görmedikçe sana iman etmeyeceğiz" (Bakara, 55) ve "Biz, bir çeşit yemeğe sabredemeyiz" (Bakara, 61) şeklindeki sözleridir.
Alınacak Ders
Böylece Cenâb-ı Hak mû'minlere, "Siz de onlar gibi olmayın. Peygamberiniz, sizden savaşa gitmenizi istediğinde, "Sen ve Rabbin gidin ve savaşın" demeyin. Müsâade edilmediğiniz şeyleri sorup istemeyin. Peygamber size birşey emrettiğinde, onu gücünüz yettiğince yapınız" demek istemiştir.
Ayetteki, "Allah, onu dedikleri şeyden temize çıkardı" cümlesinin manası, eziyetin ne olduğu konusunda söylenen ilk görüşe göre mâna açıktır: Çünkü Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nin bedenini kavmine açıkça gösterdi, böylece onlar inandıkları, düşündükleri şeyin yanlış olduğunu anladılar. O kadın da doğruyu söyledi. Cenâb-ı Hak meleklere emretti, böylece melekler, Harun'u onların yanına getirdiler. Onlar, onun yaralanmamış olduğunu gördüler. Böylece de, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın Harun'u öldürdüğü şeklinde yapılmış olan iftiradan berî olduğu da anlaşıldı. Bizim yaptığımız toplayıcı izaha göre bu ayetin manası şudur: "Allah onu, kavminin istedikleri şeyin mesuliyetinden kurtardı." Bunu da, istediklerinin bazısını vermek, bazılarının ise verilmesinin mümkün ve caiz olmadığını izhar etmekle yaptı. Velhasıl Allahü teâlâ, onların bahanelerini ortadan kaldırdı. Sonra onlara zillet ve meskenet damgası vurup, onlara gazab etti.cümlesi: "O, itibarlı ve tanınır bir zattı" demektir. "Vecih", kendisi için, hayırla tanınan bir vasfı bulunan kimse demektir. Her nekadar herkes Allah'ça bilinen ise de, itibarlı olmak için, sadece tanınma yetmez. Çünkü kendisine hizmet ettiği için, yahut yanında ücret karşılığı çalıştığı için, birisini tanıyan kimse için, "O, falancanın yanında vecîh (itibarlı)'dır" denilmez. Vecih, ancak tanınmak ve yadırganmamakla birlikte, kendisinde birtakım güzel hasletler de bulunan kimsedir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) İşte böyle idi.
Kurtuluş Doğrulukta
70. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:71
71. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler, Allah'tan korkun, sözü doğru söyleyin ki Allah işlerinizi iyiye götürsün ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, muhakkak ki o, en büyük kurtuluşla kurtulmuştur".
Allah onları kendilerinden sâdır olması uygun fiil ve sözlere teşvik ve irşâd etmektedir. Bu fiiller hayır, sözler ise haktır. Çünkü hayrı yapıp, şerri terkeden, Allah'tan korkmuştur. Doğruyu söyleyen de, doğru söylemiş olur.
Cenâb-ı Hak, daha sonra bu kimselere bu iki emrine karşılık şu iki vaadde bulunmuştur: Mü'minlerin hayır ve güzel olan işlerine karşılık, işlerinin iyiye götürülmesi... Çünkü kişi Allah'tan ittikâ ettiği için, amellerini düzeltir. Amel-i sâlih de göğe kaldırılır ve orada muhafaza edilir. Böylece de amel-i sâlih yapan, cennette ebedî bırakılır. Kişinin doğru söylemesine karşılık da günahlarının bağışlanması vaadedilmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, muhakkak ki o, en büyük kurtuluşla kurtulmuştur" buyurmuştur. O halde Allah'a itaat, peygambere itaat demektir. Fakat Cenâb-ı Hak, bu iki itaati, itaat edenin fiilinin çok kıymetli olduğunu göstermek için birlikte zikretmiştir. Çünkü bu kimse, bu tek hareketiyle, Allah katında bir ahd, Resul katında da bir "el" edinmiştir.
Allahü teâlâ, "Muhakkak ki o, en büyük kurtuluşla kurtulmuştur" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bu kurtuluşu şu iki sebebten dolayı "büyük" olarak nitelemiştir:
a) Bu, büyük bir azabtan kurtuluştur. Azabtan kurtulma ise, azabın büyüklüğü nisbetinde büyük olur. Öyle ki bir kimse birisine bir kamçı vurmak istese ve o birisi bundan kurtulsa, bu hususta, "O, büyük bir kurtuluşa erdi" denilmez. Çünkü onun kurtulduğu bu azab, tahakkuk edecek olsaydı da, durum pek fazla farklı olmayacaktı.
b) Bu kimse büyük bir mükâfaata ulaşmıştır. Bu da, ebedî olan bir mükâfaattır.
İnsandaki Emanet
72. Âyetin Tefsiri
"Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik. Ama onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve bundan endişeye düştüler, insana gelince, o bunu yüklendi. Gerçekten o, çok zulümkâr ve çok câhildir".
Allahü teâlâ mü'minleri güzel ahlâka teşvik edip, peygamberini de, en güzel edeblerle terbiye edince, Allah'ın insana yönelttiği mükellefiyetin çok büyük birşey olduğunu beyan ederek buyurarak emanet meselesine geçmiştir. Teklif, insana tabiatında olanın aksini emretmektir. Bil ki bu çeşit teklif (mükellefiyet), ne gökler, ne de yerler için sözkonusudur. Çünkü yerler, dağlar ve gökler, yaratıldıkları tabiat üzeredirler. Meselâ dağdan hareket etmesi, yerden yukarı çıkması, gökten de aşağı inmesi istenmemiştir. Bu tür bir mükellefiyet meleklerde de yoktur. Çünkü melekler, her nekadar bazı emir ve nehiylerin muhatabı iseler de, onlarda, meselâ biz insanlardaki gibi yeme-içme diye birşey yoktur. Melekler, tıpkı insanın, yaratılışına uygun birseyte meşgul olması gibi, gece ve gündüz, ara vermeden devamlı tesbihatta bulunurlar.
Bu ayetle ilgili birkaç mesele var:
Emanetin Mahiyeti
Ayette geçen, "emanet'le ilgili pek çok görüşler var. Kimileri, "Bu, mükellefiyyettir. Buna, kendisinde kusur eden kimsenin, tazminde (kusurunu telâfide) bulunması gerektiği ve hakkıyla yerine getirene de ikramda bulunmak gerektiği için, "emânet" denilmiştir" derken, kimileri de, "emanet" kişinin "Lâ ilahe âllah" demesidir" demişlerdir. Bu ikincisi, akıldan uzak bir görüştür. Çünkü gökler, yerler ve dağlar, lisan-ı halleriyle zaten Allah'ın bir olduğunu, Allah'tan başka ilah olmadığını söylemektedirler. Yine kimileri, "Bu emanet ile, uzuvlar kastedilmiştir. Meselâ göz bir emânettir, muhafaza edilmesi gerekir. Kutak da, el de, ayak da, dil de, kişinin avret mahalli de böyledir" derken; kimileri de, "marifetullah (Allah'ı bilme) ile onun kapsamına giren herşeydir" demişlerdir. Allah en iyi bilendir.
Arz Meselesi
Bu da, ayette geçen "arzetme" ile ilgilidir. Bu hususta da çeşitli izahlar yapılmıştır: Kimileri bununla, Bizzat "arzetme" manası kastedilmiştir"; kimileri, "Bununla, "haşr" kastedilmiştir"; kimileri de, "Bununla, karşısına koyma manası kastedilmiştir" demişlerdir. Bu sonuncusuna göre mana, "Biz, emaneti göklerin karşısına çıkardık. Derken emanet (göklere) değil de, göklerle yerdekileri tercih etti" şeklinde olur.
Gök ve Yer
Bu mesele de, ayetteki gökler ve yer hakkındadır. Bu hususta da şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu tabirlerle, bizzat kendileri kastedilmiştir.
b) Bunlarla, oradakiler kastedilmiştir. Bu ikinci manaya göre, "Biz emaneti, göklerde ve yerde bulunanlara arzettik" şeklinde bir takdir (mana) vardır.
İblis'in Diretmesinin Farkı
Cenâb-ı Hak, "Bunu yüklenmekten çekindiler" buyurmuştur. Göklerin ve yerin çekinmeleri, karşı koymaları şu iki bakımdan, Hak teâlâ'nın "O (iblis), secde edenlerle birlikte secde etmekten imtina etti" (Hicr, 31) ayetinde bahsettiği İblisin diretişi gibi değildir:
1) Orada secde farzdı. Burada ise "emanet" arz ve teklif edilmiştir.
2)Oradaki diretiş kibirden kaynaklanmıştır, buradaki ise alçak gönüllülükten kaynaklanmıştır. Çünkü gökler ve yerler, kendilerini küçük görmüşlerdir. Bunun delili ise, ayetteki, "Bundan endişeye düştüler" tabiridir.
Endişenin Sebebi
Ayetteki bu "endişe" (ve korkunun) sebebi nedir?
Cevap: Deriz ki: "Emanet, şu sebeplerden ötürü kolay kolay kabul edilmez:
a) Onun, meselâ çok kıymetli ve hemen kırıtabilecek kıymetti taşlardan yapılmış kap-kacak gibi muhafazası zor olan, çok kıymetli birşey olması... İnsan, bunu kabule yanaşmaz. Eğer bu emanet, altın ve gümüşten yapılmış olsaydı, bunu kabul ederdi. O emanet, camdan yapılmış olsaydı, yine kabul ederdi. Çünkü o altın ve gümüşten yapılmış olan emanet hususunda, insan bunun kırılmayacağına güvenir. Camdan yapılanda ise, bunun her zaman bulunması mümkün olmasından ötürü, kolayca kabul eder, "teklif" de böyledir.
b) Emanetin vaktinin, kıtlık ve yağmaların olduğu bir zaman olması. Bu durumda da yine insan, bu vakitte de emanetleri kabul etmez. Ayetteki "emânet"in durumu da böyledir. Çünkü şeytan ve ordusu, mükellefiyetlere kastetme içindedirler. Zira "arz" işi, Âdem (aleyhisselâm)'in cennetten çıkarılmasından sonradır.
c) Emanetlere riayet etmek ve onları gerektiği gibi, yerine iade etmek. Meselâ, alafa, suya ve hayvanlara uygun husûsi yerlere muhtaç hayvanların emanet bırakılması gibi. Çünkü insan böylesi emaneti de kabul etmekten çekinir. Fakat bir sandığın içine konulabilecek, yahut evin tavanına asılıp muhafaza edilebilecek şeyler böyle değildir. İşte "teklif" de böyledir. Çünkü bu da eğitilmeye ve artırılmaya muhtaçtır.
İnsanın Yüklenme Sebebi
Gökler ve yerler bu şeyleri yüklenmezken, insan niçin bunu üzerine almıştır? Bu hususta şu iki cevap verilebilir:
1) Emanet verilecek bu şeyin ne olduğunu gökler ve yer bilmiş, ama insan bitmemiştir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, insan hakkında, "Gerçekten o, çok zulümkâr ve çok câhildir" buyurmuştur.
2) Bunlar, kendilerine bakıp, zayıf ve âciz olduklarını gördüler, bu sebeple emaneti üstlenmekten kaçındılar. İnsan ise, (kendisini değil) teklifte bulunan, nazar-ı itibara alıp, "Emanet bırakan, âlim ve kadir bir zattır. Emaneti ancak ehline verir. O, emanet bıraktığında, öylece bırakmaz. Aksine onu bizzat kendisi korur" diye düşündü ve emaneti kabul edip, "Ancak Sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz"(Fatiha, 4) dedi.
Zalûm ve Cehûl
Ayetteki, "Gerçekten o, çok zulümkâr ve çok câhildir" ifadesi hususunda da şu izahlar yapılmıştır:
1) Bununla, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in emre muhalefet etmesi suretiyle kendisine zulmetmesi ve cennetten çıkarılma gibi bir cezanın kendisine verilebileceğini kestirememesi kastedilmiştir.
2) İnsanın çeşitli günahlara dalarak, kendisine zulmetmesi ve yaptıklarından ötürü kendisine verilecek cezayı bilememesi kastedilmiştir.
3) Bu ifade, "İnsanın işi zulüm ve cehalettir" manasınadır. Nitekim aynı manada olmak üzere "direten at" "gemi azıya almış hayvan" ve "temiz mal" denilir. İnsan da böyledir. Çünkü onun da işi, zulüm ve cehalettir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak o emaneti tevdi edince, insanların birkısmı, olduğu gibi kaldı; birkısmı ise, zulmü terketti. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İman edip de imanlarına zulmü karıştırmamış olan" (En'am, 82) ve de, "Cehaleti terkedenler yok mu?" buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) nakkında, "Âdem'e, bütün isimleri öğretti" (Bakara, 31) bütün mü'minler hakkında da, "İlimde rüsûh sahibi olanlar, "Ona iman ettik" derler" (Âl-i İmran, 7) ve "Allah'tan, hakkıyla ancak âlim olanlar korkar" (Fâtır. 28) buyurmuştur.
4) İnsan, meleklerin zannına göre, "çok zulümkâr ve çok câhil" idi. Çünkü onlar, "Orada bozgunculuk edecek... kimseyi mi yaratacaksın?" (Bakara, 30) demişlerdi. Cenâb-ı Hak da, (Âdem (aleyhisselâm)'in), ilminin ne olduğunu, o meleklerin bizzat yanında açıklamış ve ortaya koymuştu. Bu amaçla o, "... bunları adlarıyla bana haber verin.."(Bakara, 31) buyurmuştur.
Kimileri de bu ayetin tefsiri hakkında şöyle demişlerdi: Mahlûkat, idrâk edebilen ve edemeyen diye ikiye ayrılır. İdrak edenler de, meselâ insanoğlu gibi, hem kültiyyâtı hem de cüz'iyyâtı idrâk eden ve hayvanlar gibi sadece cüziyyâtı idrâk edenler diye, ikiye ayrılır. Çünkü hayvan, yediği arpayı idrâk eder, fakat işlerin nereye varacağı hususunda tefekkür edemez ve deliller'e ve burhanlara derinliğine bakamaz. Yine, melekler gibi, külliyyâtı idrâk edip de cüziyyâtı idrâk edemeyenler de vardır. Melek, külliyyâtı idrâk eder, meselâ cima ve yemek gibi şeylerin lezzetini idrâk edemez. Bu görüşte olanlar sözlerine devamla şöyle demişlerdir: İşte bu hususa Cenâb-ı Hak, "Sonra onlar, meleklere gösterip, "... bunları adlarıyla bana haber verin" dedi" (Bakara. 31) ifadesiyle işaret etmiştir. Böylece melekler, o cüziyyâtı bilmediklerini itiraf etmişlerdir. Teklif, ancak her iki şeyi (cüziyyâtı ve külliyyâtı) idrâk edenlere yapılır. Çünkü, böylesi bir idrâk sahibinin cüz'î şeylerden duyduğu lezzetler bulunmaktadır. Böylece, böylesi bir idrâk sahibi, tıpkı meleklerin Allah'a ibadet edip de, O'nu ikrar etmeleri sayesinde duydukları lezzet gibi, hakiki lezzeti elde etsin diye, bu cüz'î lezzetten uzak tutulmak istenmiştir. Bu iki şeyi idrak edebilenden başkası, eğer mükellef tutulmuşsa, kendisinde birtakım külfet ve sıkıntıların bulunduğu bir şeyin kendilerine emredilmiş olduğu anlamında değil de, tam aksine bir hitaba mazhar kılınma manasında mükellef tutulmuştur. Çünkü muhataba da mükellef ismi verilir. Zira mükellef kendisine hitab olunmuş kimse demektir. O halde, hitâb edilen kimseye mükellef denilebilir.
Bazı İncelikler
Ayette şöylesi birkaç incelik sözkonusudur:
1) Emanet Âdem (aleyhisselâm)'e arzolunmuş, o da onu kabul etmiştir. Böylece ön Âdem (aleyhisselâm), o emanet hususunda emin, güvenilir birisi olmuştur. Söz (hüküm), emin olan kimsenin sözüdür. O halde bu demektir ki, Adem (aleyhisselâm) kurtulmuştur. Geriye ise ondan meydana gelenler kalmıştır. Onun soyundan gelenler de, o emâneti ondan devralmışlardır. Fakat, emîn kimseden olan kimse, mü'temen (güvenilir) bir insan olmadı. İşte bundan dolayı, mudi, yani emanet bırakana vâris olanın, bu husustaki sözü geçerli değildir. Mutlaka onun, antlaşmayı ve güvenilirlik akdini yenilemesi gerekir. Binâenaleyh, mü'min, Allah katından bir ahd almış, söz vermiştir. Böylece de, Allah tarafından emîn, kendisine güvenilir kimse kılınmıştır. Bu sebeple, bu husustaki söz, onun sözü kabul edilmiştir. Dolayısıyla da, Âdem (aleyhisselâm) için söz konusu olan kurtuluş, o mü'min için de sözkonusudur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Allah ... erkek mü'minlerle kadın mü'minlerin de tevbelerini kabul edecektir"(Ahzâb,73) buyurmuştur. Yani bu, tıpkı "O da tevbesini kabul etti" (Bakara, 37) ayetinde olduğu gibi, Âdem (aleyhisselâm)'in tevbesini kabul etmesi gibidir. Kâfir de, emânet bırakan kimseden emaneti devralmıştır. Böylece de, o emanet onun damânında (uhdesinde) kalıvermiştir. Sonra mü'min kimsenin elindeki emanete, Allah'ın kaza ve kaderi ile birşey geldiğinde, bu, mü'minden kaynaklanan bir kusurdan dolayı olmuş olmaz. Emîn kimse ise, kendi kusuru olmaksızın, elinden kaçan şeyleri tazmin etmez. Kâfir kimsenin, elindeki emanete ise böyle birşey geldiğinde, her ne kadar bu Allah'ın kaza ve kaderi ile olsa dahi, o bunu tazmin eder. Çünkü kâfir, her ne kadar bu iş kendi kusuru ile olmasa dahi (emîn olmadığı için) elinden kaçan şeyleri tazmin eder.
2)Cenâb-ı Hak, varlıkların en muhkemi ve ağırlıkları taşımaya en elverişlileri oldukları için, ayette özellikle üç şeyden bahsetmiştir. Göklerin böyle olmasına gelince, bu, "Üstünüze sağlam yedi (gök) bina ettik" (Nebe, 12) ayetinden ötürüdür. Yerin, dağların muhkem ve sert olduğu da, kapalı bir şey değildir. Bunların böylesi bir vasfı haiz olmalarından dolayı, Allah, emaneti önce bunlara arzetti ve onların muhkem ve sağlam oluşlarıyla iktifa etti. Ama bunlar kaçındılar, imtina ettiler. Çünkü, bunlar her ne kadar güçlü ve kuvvetli idi iseler de, ne var ki Cenâb-ı Hakk'ın emaneti bunların takatinin çok çok üstündeydi. Ama Cenâb-ı Hakk'ın, kendisi hakkında "insan zayıf yaratıldı"(Nisa, 28) buyurduğu varlık, zayıf olmasına rağmen, bu emaneti o yüklendi. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak, o emaneti muhafaza etmesi hususunda, "Kim Allah'a güvenip dayanırsa O, kendisine kâfi gelir" (Ahzâb, 3) ifadesiyle, bu varlığa yardım edeceğini vaadetmiştir.
Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak, kendisine yardım edeceği varlığa, nasıl azâb edebilir? O halde daha niçin, kâfire azâb edecektir?" denilirse, biz cevaben deriz ki: Cenâb-ı Hak, "Ben, benden yardım isteyene ve bana tevekkül edene yardım edeceğim" buyurmuştur. Kâfir kimse ise, Allah'a müracaat etmemiştir. Böylece de, Cenâb-ı Hak o kâfiri kendi başına bırakmıştır. Derken kâfir, emanetin sorumluluğu altında kalakalmıştır.
3)Cenâb-ı Hakk'ın, "Ama onlar bunu yüklenmekten çekindiler" ifadesiyle, "O bunu yüklendi" ifadesi bunda bir güçlüğün yattığına bir işarettir. Ama Cenâb-ı Hak şayet "Onlar onu kabul etmekten imtina ettiler; insan ise onu kabul etti" demiş olsaydı, böyle bir mana anlaşılmazdı. Çünkü bir kimse bir başkasına, "Şunu yap!" demiş olsa, eğer o işte, bir ücrete değecek bir yorgunluk ve meşakkat sözkonusu değilse, kişi de onu yapmışsa, kişi bunu yapmaktan dolayı bir ücrete müstehak olmaz. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, insanın, emaneti sırf üstlenmesinden dolayı bir ücrete müstehak olacağına işaret olsun diye, "O ise bunu yüklendi" buyurmuştur. Ama, insanın o emanete gerektiği gibi riayet etmesi durumunda ise, daha fazla ücrete müstehak olur.
İmdi şayet, "Hepsi de emaneti yüklenmiştir; yani kâfir de emaneti yüklenmiş, ama bundan başka birşey yapmamıştır. Binâenaleyh, kâfirin de sırf üstlenmesinden dolayı mükâfaata müstehak olması gerekir" denirse, biz deriz ki: Yapılan iş, âmir, mâlik tarafından verilen izne uygun olarak yapılmışsa, onu yapan kimse, o zaman mükâfaata müstahak olur. Baksana bir kimse, birisine şayet, "Bu malı, kuzey tarafındaki mallara doğru götür, onlara kat" dese, o da onu yüklenip, güneydeki mallara doğru götürse... o zaman o ücrete müstehak olmaz ve bu kimsenin, o malı, daha önceden bulunduğu yere geri götürmesi gerekir. Kâfir de böyledir, çünkü o, o emâneti müsaade edildiği tarzda üstlenmemiştir. Dolayısıyla, tazminde bulunur ve bu sebepten dolayı yapmış olduğu iyilikler boşa gider, yok olur.
Nifak ve İmanın Sonu
73. Âyetin Tefsiri
"Bunun akıbeti şudur: Allah, erkek münafıklarla kadın münafıkları; erkek müşriklerle kadın müşrikleri azaba uğratacak, erkek mü'minlerle, kadın mü'minlerin de tevbelerini kabul edecektir, Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir".
Bu, "İnsan o emaneti, münafık ve müşriğin azabının tahakkuk etmesi için üstlenmiştir" demektir. Buna göre şayet birisi, "Cenâb-ı Hak, (bu ayetinde) azâb etme sini niçin tevbeleri kabulden önce zikretmiştir?" derse, biz deriz ki: Allah, mükellefiyete "emânet" adını verip, emânetin ayrılmaz vasfı ve hükmü de, "Hiyânet eden tazmin eder" şeklinde olup, onun ayrılmaz hükmü ve vasfı, "Bütün gayretini sarfeden emin kimse, ücret alır" şeklinde olmayınca, hıyanetten dolayı azâb etme şi bir zaruret olmuş, muhafazaya mukabil alınan karşılık ise, bir ihsan olmuştur. halbuki adalet, ihsandan önce gelir. Bu hususta iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hak, niçin, "müşrikler" ifâdesini "münafıklar" ifadesine atfetmiş;"; Lafza-i Celâl'i tekrarlamamış ve (......) şeklinde buyurmamıştır! Halbuki, tevbeyle alâkalı ifadesinde ise, ismini tekrar ederek, (......) buyurmuştur. Şayet o, "Mü'minlerin tevbesini kabul eder" demiş olsaydı, mana doğru olmuş olurdu. Niçin?
Cevap: Biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak, mü'minin münafıktan üstün olduğunu göstermek istemiş ve böylece, ikinci ifadeyi, "müste'nef" (yeni) bir kelâm gibi addetmiştir, ki bu durumda, failin yeniden zikredilmesi gerekir. İşte bu sebeple buyurmuştur ki, yaptığımız bu izahı, (......) şeklinde okuyan kimsenin taraati de te'kid eder.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak, insan hakkında, onun zâlim ve câhit olma gibi vasıflarından bahsetmiş, kendi vasıflarından da iki vasıf zikrederek, "Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir" buyurmuştur ki bu, "O, çok zalim olanı çokça bağışlayan; câhil olana karşı da çok merhametli olandır" demektir. Bu böyledir, çünkü Allah, kullarına (tevbe etmemesi halinde), en büyük zulüm olan şirk hariç, bütün günahlarını bağışlayacağı vaadinde bulunmuştur. Keza Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman. 13) buyurmuştur. Bütün günahtan bağışlayacağı vaadinin delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın "Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak tanınmasını bağışlamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için bağışlar" (Nisa, 48) ifadesidir. Cenâb-ı Hakk'ın, cehalete karşı merhametli olmasına gelince, çünkü cehalet, merhametin beklendiği bir durumdur. İşte bundan dolayı, hata eden kimse, "Bilemedim..." diyerek mazeret beyan eder.
Burada da şöyle bir incelik vardır: Allahü teâlâ, kuluna, kendisinin gafur ve rahîm olduğunu bildirmiş ve kulun kendisini kendisine göstermiş, böylece kul da, kendisinin çok zalim ve çok cahil olduğunu görmüş. Daha sonra Cenâb-ı Hak, kuluna emaneti teklif etmiş, kulu da, o emaneti, bu zulmü ve cehline rağmen Hak teâlâ' nın, o emaneti gufran ve rahmet vasıflarıyla onaracağını bildiği için üstlenmiştir. Allah en iyi bilendir. Hamd, âlemlerin Rabbine'dir. Salât-ü Selâm, ümmî Peygamber Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ve âline olsun!