KEŞŞÂF TEFSİRİ

Ahzâb Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Medine’de nâzil olmuştur. 73 âyettir.

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

3. Âyetin Tefsiri

bana “Siz Ahzâb suresini kaç âyet olarak kabul ediyorsunuz?” diye sordu. Ben “yetmiş üç âyet.” diye cevap verince şöyle dedi: “ Übeyy b. Kâ‘b’ın ye-min ettiği Allah’a and içerim ki, bu sûre Bakara sûresi kadar veya daha uzun bir sûre idi; [şu] recm âyetini de bu sûrede okurduk: Evli erkek ve evli kadın zina ettiklerinde, Allah tarafından ibretlik bir ceza olarak ikisini de taşlayarak katledin! Allah mutlak izzet ve hikmet sahibidir.” [Nesâî, “Recm”, 4] Übeyy (r.a.) bu ifadesiyle, bunların Kur’ân’ın mensuh âyetlerinden olduğunu dile getirmiş oluyordu. Bazı kimselerin “Bu kısmın Hazret-i Âişe’nin evinde-ki mecmuada bulunduğu ve keçinin onu yediği!” şeklindeki rivayetleri ise mülhid ve Râfizîlerin uydurmalarından ibarettir!

[578] Allah Teâlâ peygamberlerine, “Ey Âdem!” [Bakara 2/33], “Ey Musa!” [Bakara 2/55], “Ey İsa!” [Âl-i İmrân 3/55] ve “Ey Davud!” [Sād 38/26] diye adlarıyla hitap ettiği halde, Hazret-i Muhammed’i yüceltmek, şerefini göstermek, fazilet ve değerine dikkat çekmek için ona “Ey Nebî! Allah’tan sakın”, “Ey Resûl! Ni-çin … haram ediyorsun ki!?” [Tahrîm 66/1] ve “Ey Resûl! Sana indirileni tebliğ et.” [Mâide 5/67] diyerek, adıyla değil de nebî ve resûl lafızlarıyla2 hitap etmiştir.

1 Kurrânın önde gelenlerinden ve İbn Mes‘ûd’un meşhur öğrencilerinden; Kûfeli [v. 83/702]. / çev.2 Müstakil bir kitap ve şeriata sahip peygamberler resûl, bu özelliği taşımayan peygamberler nebî sayılmak-

tadır. Bu iki kelimenin Hac 22/52’de birbirine atfedilerek kullanılmış olması da bunu destekler nitelikte-dir; ancak Kur’ān’da bu ayrımı haksız çıkaracak kullanışlar da vardır. Burada en sâlim yol, iki kelimenin kök anlamlarından hareket etmektir. Buna göre, aynı şahıs bir itibarla nebî, bir itibarla resûl olabilir. ‘Yü-celik ve şeref ,getiren kişi olması hasebiyle nebî olarak anılan kişi (نـبََأ) ’sahibi ya da ‘önemli bir mesaj (نـبُُوة) ’bu mesajı kavmine götürmekle memur olduğu, yani ‘gönderildiği’ (إرسال) için resûl /mursel sıfatını hâiz olmaktadır. Nitekim bizzat Hazret-i Muhammed için bazı ayetlerde nebî, bazı ayetlerde resûl denirken, A‘râf 7/157-158’de “nebî resûl” dendiği görülmektedir. / ed.

Şayet“Allah Teâlâ’nın Hazret-i Peygamber’e adıyla hitap etmediğini söy-lüyorsun. Oysa “Muhammed Allah’ın elçisidir.”1 [Fetih 48/29] ve “Muham-med ancak bir elçidir.” [Âl-i İmrân 3/144] âyetlerinde olduğu gibi, haberî ifadelerde onu adıyla anmıştır?” dersen şöyle derim:Bu âyetlerde insan-lara Hazret-i Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu öğretmek ve onların Hazret-i Peygamber’e bu ismi verip ona bu şekilde hitap etmelerini telkin etmek için öyle hitap etmiştir. Dolayısıyla, nida ile haber arasında her-hangi bir zıtlık yoktur. Nitekim Allah Teâlâ nida âyetlerinde olduğu gibi, öğretme ve telkin murat etmediği [aşağıdakine benzer] haberî âyetlerde de onu sıfatıyla zikretmiştir:

• “Gerçek şu ki, size kendi içinizden bir resûl geldi.” [ Tevbe 10/128],• “Resûl dedi ki: Ya Rabbi!” [Furkān 25/30],• “Gerçek şu ki; sizin için, -yani, Allah’a ve ‘Son gün’e yönelik endişe ve

ümitleri bulunanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için- Allah Resûlünde güzel bir örneklik vardır.” [Ahzab 33/21],

• “Asıl, Allah ve Resûlünü razı etmeleri gerekirdi…” [ Tevbe 10/62], • “Nebî, müminlere birbirlerinden daha yakındır.” [Ahzab 33/6], • “Şüphesiz Nebî’yi Allah da desteklemektedir, melekleri de...” [Ahzab 33/56],• “Allah’a ve Nebî’ye iman etmiş olsalardı…” [Mâide 5/81]

[579] “Allah’tan sakın!” Bulunduğun takva üzere devam ve sebat et; bu halini ziyadeleştir; çünkü takva sonuna varılamayan bir yoldur. “İnkâr-cı nankörlere ve münafıklara boyun eğme!”Hiçbir şeyde onlara yardım etme, onların hiçbir görüşünü kabul etme. Onlardan uzaklaş; çünkü on-lar Allah’ın ve müminlerin düşmanlarıdır. Onlar için zarar ve zıtlıktan başka bir şey istemezler.

[580] Rivayete göre; Hazret-i Peygamber Medine’ye hicret edin-ce, Yahudi Kurayza, Nadīr ve Kaynukā‘ kabilelerinin Müslüman ol-malarını arzu ediyordu ve onlardan bazıları da zahiren İslâm’a gir-mişlerdi. Peygamber, bunun için yumuşak davranıyor, küçüklerine, büyüklerine değer veriyordu. Yanlış bir şey yapacak olsalar onu görmezden geliyordu. Hazret-i Peygamber Medine Yahudilerinin sözlerini önemsi-yordu. Bu âyet işte böyle bir ortamda nâzil olmuştur. Yine, rivayete göre 1 Hazret-i Muhammed için; gerek bu âyette gerekse öncesindeki 2 ayette, yani peşpeşe 3 kez resûl vurgusu

yapılmıştır; zira Hudeybiye antlaşmasının imzalanmasına tekaddüm eden o çalkantılı süreçte, Müslü-manlarda bu yönde bir tereddüt ve rahatsızlık oluşmuş; “Sen peygamber değil misin!?” diye Peygamber’in elçiliğini sorgulayanlar bile olmuştu. / ed.

Ebu Süfyan b. Harb, İkrime b. Ebu Cehl ve Ebü’l-A‘ver es-Sülemî mütareke esnasında Hazret-i Peygamber’in yanına gelmişlerdi. Yanlarında Abdullah b. Übeyy, Mu‘attib b. Kuşeyr ve Cedd b. Kays olduğu halde ona şöyle dediler: “Sen tanrılarımız hakkında konuşmayı bırak; onların şefaat edeceğini ve in-sanlara fayda sağlayacağını söyle. Biz de seni ve Rabbini rahat bırakalım!” Bu söz Hazret-i Peygamber ve müminlerin gücüne gitti ve onları öldürmek iste-diler. Bu âyet bu olay üzerine nâzil oldu; yani Hazret-i Peygamber’e “Sözden dönme ve antlaşmayı bozma hususunda Allah’tan sakın; inkârcı nankörlere ve münafıklara boyun eğme; Mekkeli kâfirlerin ve Medineli münafıkların senden istediklerini kabul etme!” denildi. Bir rivayete göre de Mekkeliler Hazret-i Peygamber’den, dinini terketmesini istemiş ve buna karşı mallarının bir bölü-münü ona vermeyi vaat etmişti; Şeybe b. Rebî‘a da ona kızını verme teklifinde bulunmuştu. Medine münafıkları ise dininden dönmemesi halinde onu öldü-receklerini söylemişlerdi. İşte âyet bu olaylar üzerine nâzil oldu.

[581] “Allah gerçekten mutlak ilim sahibidir;” bir şeyin doğru mu yan-lış mı, yararlı mı zararlı mı olduğunu bilir; “mutlak hikmet sahibidir;” yap-tığı her şeyi ve emrettiği her şeyi mutlaka hikmete göre yapıp emreder.

[582] Kâfirlere ve münafıklara itaat etmeme vb. konularda “Rabbin-den sana ne vahyediliyorsa ona uy. Sana vahyeden “Allah, yaptıklarınızdan gerçekten haberdardır.” Dolayısıyla O, sana amellerinizi düzeltecek şeyleri bildirir. Sizin, kâfirlerin görüşüne ihtiyacınız yoktur. [ن kelimesi] ya‘melû-ne şeklinde de okunmuştur; yani münafıkların size karşı taşıdıkları kin ve hakkınızda tasarladıkları oyunlardan [haberdardır].

[583] “Ve Allah’a güvenip dayan.” İşini O’na daya ve O’nun plânına - programına güven. “Vekil olarak” yani her şeyi koruyan, her işin kendisine bırakılacağı kişi olarak…

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[584] “Allah bir göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.” Yani bir ka-dında hem eş hem anne olma ve bir erkekte hem evlât hem de evlâtlık olma durumunu bir arada bulundurmamıştır. Allah Teâlâ bir insana iki kalp ver-meyi hikmetine uygun bulmamıştır; çünkü o takdirde insan ya bir kalple yaptığı işin aynısını diğeriyle de yapacaktır -ki bu durumda iki kalpten biri ihtiyaç duyulmayan lüzumsuz bir organ olur- ya da o iki kalpten biriyle, diğe-riyle yapmadığı başka bir şey yapacaktır. Bu durum da insanın bir anda hem isteyen hem istemeyen, hem bilen hem zanneden, hem kesin bilgi sahibi hem de şüphe içinde olması sonucunu doğuracaktır. İşte bunun gibi, Allah Teâlâ bir kadının bir erkeğin hem annesi hem de eşi olmasını hikmetine uygun görmemiştir; çünkü anne kendisine hizmet ve hürmet edilen bir kişidir. Eş ise, tıpkı cariye gibi; hizmet eden, cinsellik ve diğer konularda kendisinden hizmet istenen kişidir. Bu iki durum ise birbirine zıttır. Yine, Allah Teâlâ bir adamın aynı zamanda bir kimsenin hem evlâtlığı hem de evlâdı olmasını da hikmetine aykırı görmüştür; zira evlât olmak nesepte asıldır ve ırkı oluşturur. Evlâtlık olma ise, bir ifadeden ibaret olan ârızi bir durumdan başka bir şey değildir. Bir şey aynı zamanda hem asıl hem ârızi olamaz.

[585] Bu; Allah’ın Zeyd b. Hârise ile ilgili olarak getirdiği bir temsildir. Bu zat, Kelb kabilesinden olup çocuk yaşta iken esir düşmüştür. Araplar Cahiliye döneminde sık sık birbirlerine saldırır, karşı taraftan birilerini esir alırlardı. İşte, Hakîm b. Hizâm Zeyd’i halası Hazret-i Hatice için satın al-mıştı. Peygamber Hatice ile evlenince, Hatice onu Peygamber’e hediye etti. Daha sonra babası ve amcası gelip onu Peygamber’den istediler; meseleyi Zeyd’in tercihine bıraktı. O da Peygamber’i tercih etti, Peygamber de onu azad etti. Halk ona Zeyd b. Muhammed [Muhammed’in oğlu] derlerdi. İşte bunun üzerine bu âyetle “Muhammed sizin adamlarınızdan herhangi bi-rinin öz babası değildir” [Ahzâb 33/40] âyeti nâzil oldu [Buhârî, “Nikah”, 16].

[586] Şu da söylenmiştir: O dönemde Ebû Ma‘mer adında biri vardı; Arapların hafızası en kuvvetli ve en çok rivayette bulunanı idi. Bazılarına göre ise, âyette sözü edilen kişi Cemil b. Esed el-Fihrî idi; bu zat iki kalbi olduğunu ve bir tek kalbiyle Hazret-i Peygamber’den daha fazla anladığını iddia ediyor-du. Rivayete göre Bedir savaşında hezimete uğramıştı. Çarığının biri elinde, öbürü ayağında Ebu Süfyan’la karşılaştı. Ebu Süfyan1 “İnsanlar ne yaptılar?” diye sordu. Cemil “Kimi öldü, kimi kaçtı!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan “Neden çarığının biri elinde, diğeri ayağında?” diye sorunca, “Ben ikisinin de ayağımda olduğunu sanıyordum yahu!” diye cevap verdi. 1 Bedir savaşı sırasında Mekkelilerin kervanını kurtarmakla ilgilendiğinden, savaşa dair malumatı yoktu. /

ed.

Allah Teâlâ böylece onun ve diğer insanların iddialarının yalan olduğunu göstermiş oldu ve onu zıhar ve evlât edinme konusunda bir misal haline getirdi. İbn Abbas ise “Münafıklar ‘Muhammed’in iki kalbi vardır.’ derlerdi. Allah bu âyetle onların yalan söylediklerini bildirdi.” demiştir. Yine, rivayete göre bir defasında Hazret-i Peygamber namazda yanılmıştı. Bunun üzerine Yahudiler “Muhammed’in iki kalbi var; biri ashabıyla, diğeri sizinle bera-berdir.” dediler. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] de demiştir ki: Bu âyet “Bir yanım emrediyor, bir yanım ise nehyediyor!” diyen biri hakkında nâzil olmuştur.

[587] ٍ -kelimesinin nekire, kelimesinin de başında istiğrak ifa رde eden edatı ile kullanılmış olması kastedilen mânayı pekiştiren iki tekittir. Sanki “Allah Teâlâ ne genel olarak erkek milletinin ne de onlardan herhangi [özel] birinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.” buyrul-maktadır.

[588] Şayet“[Âyette] boşluk kelimesine yer verilmesinde hangi faydalar vardır?” dersen şöyle derim:Buradaki fayda “göğüslerdeki kalpler” [Hac 22/46] âyetindeki faydadır; yani bu ifadeyi işiten kimsenin delâlet edilen mâna hususunda ziyade bir tasavvur ve tecelliye mazhar olmasıdır; çünkü insan bu âyeti işitince göğsünde iki kalbin olduğunu tasavvur eder ve o anda böyle bir şeyin olamayacağına hükmeder.

[589] [ ئ kelimesi] kesreli Yâ ve Hemze ile ellâyii ve kesreli Hemze’den اsonra sakin bir Yâ ile ve’llâî şeklinde okunmuştur. [ون ِ َא ُ kelimesi] zāhera-dan tuzāhirûne, tezāhera anlamındaki izzāheradan tezzāherûne, tezahhere anlamındaki izzahheradan tezzahherûne, -tıpkı ‘âkade anlamındaki ‘akkade1gibi- zāhera anlamındaki zahheradan tuzahhirûne ve fe‘ale kalıbında zuhûr anlamında olan zaheradan tazherûne şeklinde okunmuştur.

[590] Zāhera mini’mraetihî [Karısına zıhar yaptı.] demek ona “Sen benim için annemin sırtı gibisin!” demektir. Bunun benzeri, ihramlı kişinin leb-beyk dediği zaman “telbiye etti” fiilinin, öff dediğinde “öfledi” fiilinin -vb.- kullanılmasıdır.

[591] Şayet “Bu gibi ifadeler neden Min ile geçişli hale getiriliyor?” dersen şöyle derim: “Zıhar, Cahiliye döneminde boşama olarak ka-bul ediliyordu. O dönemde Araplar, zıhar yapılmış kadından, boşan-mış bir kadından -cinsel olarak- uzak durdukları gibi uzak duruyorlardı. 1 Bkz. Keşşaf Tefsiri, Mâide 5/89’daki َوَلَكِنْ يـؤَُاخِذكُُمْ بمِاَ عَقَّدْتمُُ الأَْيمْاَن ifadesi hk. / ed.

Dolayısıyla, tezāhera minhâ “ zıhar yoluyla ondan uzaklaştı”, tezahhera min-hâ “ondan sakındı”, zāhera minhâ “ona karşı dikkatli oldu”,zahhera minhâ “ona yabancılaştı” ve zahera minhâ “ondan kurtuldu” anlamındadır. Âlâ mini’mraetihî [hanımına îlâ1 yaptı] cümlesindeki âlâ fiili de kadından uzak-laşma anlamı içerdiği için, Minedatıyla geçişli kılınmıştır. Aksi halde âlâ fiili halefe ve akseme [yemin etti] anlamındaki aslında bu hükme tâbi değildir.

[592] Şayet“Bir kimsenin eşine ‘Sen benim annemin sırtı gibisin.’ de-mesi ne anlama geliyor?” dersen şöyle derim:Bunun mânası, sen bana annemin karnı gibi haramsın demektir. Burada sırt, kadının cinsel aygıtını zikretme anlamına gelen karnını zikretmemek için, karından kinaye olarak kullanılmaktadır. Sırtın karından kinaye olması ise onun karnın duvarı ol-ması sebebiyledir. Nitekim Hazret-i Ömer “Sizden biriniz karnının duva-rında getirir.” derken “sırtında getirir” demek istemiş ve söz konusu kinaye-yi yapmıştır. Başka bir açıklama da şöyledir: Araplar sırtı semaya doğru iken kadınla cinsel teması haram sayarlardı. Medineliler “Yüzükoyun bir halde iken kadınla birlikte olunursa çocuk şaşı olur.” derlerdi. İşte, karısını boşa-yan bir Arap, onun kendisine ne denli haram olduğunu ifade etmek için onu önce sırta benzetmiş, sonra da bununla yetinmeyerek bu sırtı annenin sırtına benzetmiş, mübalağa adına hiçbir şeyi ihmal etmemiş olmaktadır!

[593] Şayet “ ِّ kelimesi mef‘ûl anlamında fa‘îl kalıbında olup “evlât دَ

diye çağrılan kişi” demektir. Peki, çoğulu neden ef‘ilâ’ şeklinde yapılmıştır? Bu kalıp, takıyy / etkıyâ’ ve şakıyy / eşkıyâ’ gibi fâ‘ilanlamında olanlar için-dir ve bu, ramiyy ve semiyy gibi kelimelerde geçerli değildir.” dersen şöyle derim:Burada görülen kıyasa aykırılık, kutelâ’ ve üserâ’ kelimelerinin kıyasa aykırılığı gibidir. Bu gibi hallerde takip edilen yol, teşbîh-i lâfzîdir.

[594] “Bunlar” yani nesep [telakkiniz] “dilinize doladığınız (kendi) asılsız sözlerinizdir.” Yani doğruluk ve gerçekliğine inanmaksızın söylenmiş olan “bu benim oğlumdur” demenizden başka bir şey değildir. “Allah ise” ancak zahiriyle, batınıyla hak olan bir şeyi söyler; O sadece hak yolu gösterir. Nitekim bu ifadelerden sonra hak olanı söylemekte, hak olanı göstermek-te, “siz onları babalarına nispet edin,” buyurarak onları babalarına nispet etmenin adalet ve ölçüye en uygun olan şey olduğunu beyan etmektedir. Bu cümlelerin atıf harfleriyle birbirine bağlanması ve gerektiğinde araya ayırıcı cümlecikler yerleştirilmesindeki güzellik ve fesahat, ifade usullerini bilen kimseler için apaçık bir derecededir. Katâde [v. 117/735] ve huve’llezî yehdi’s-sebîle (Doğru yolu gösteren sadece O’dur.) şeklinde okumuştur.1 Îlâ; kişinin, eşine yaklaşmayacağına dair yemin etmesidir. Bkz. Keşşaf Tefsiri, Bakara 2/226 hk.

[595] Söylendiğine göre, Cahiliye döneminde bir şahıs birini güç kuv-vet ve zekâ bakımından beğendiği zaman onu kendi ailesi içine alır, ona mi-rasında bir erkek evlâdı payı verirdi. Bundan sonra da o kişi artık o adama nispet edilir ve “falan oğlu filan” denirdi.

[596] Kendilerini nispet edeceğiniz babalarını “bilmiyorsanız, o takdir-de” bunlar “sizin din kardeşlerinizdir” ve dinde dostlarınızdır. Dolayısıyla, onlara din kardeşliği ve dostluğunu kastederek “Bu benim kardeşimdir, dostumdur. Kardeşim! Dostum!” deyin.

تْ [597] َ ّ א kelimesi, ُ ْ א أ kelimesine atıfla mahallen mecrûrdur. Kendisi mübteda ve haberi de mahzuf olup ve lâkin ma te‘ammedet kulûbu-küm fî-hi’l-cunâhu (Fakat kalbinizin bilerek-isteyerek yaptıklarında günah vardır.) şeklinde mukadder olarak merfû‘ da olabilir ki buna göre mâna “Yasak gelmeden önce, hata ile ve bilmeden yaptığınız bu fiilleriniz sebe-biyle size günah yoktur; ancak yasaktan sonra bile bile yaptığınızda günah vardır.” veya “Başkasının çocuğuna yanlışlık ve alışkanlıkla, dil sürçmesiyle ‘evlâdım’ dediğinizde günah işlemiş olmazsınız; ancak bunu kasten söyler-seniz günah işlemiş olursunuz!” şeklinde olur. Ayrıca, buradaki afla bir ge-nelleme mahiyetinde, kasten değil de hataen işlenen yanlışın affedilmesi de murat edilmiş olabilir. Nitekim Hazret-i Peygamber “Sizin hataen yap-manızdan değil, kasıtlı yapmanızdan korkarım.” [Ahmed b. Hanbel, XIII, 440] ve “Hataen ve unutarak, ayrıca zorla yaptırılan işlerin [sorumluluğu] benim ümmetimden kaldırılmıştır.” [İbn Mâce, “Talâk”, 16] buyurmuştur. Bu, umum ifade ettiğinden, daha sonra, yanlışlıkla veya kasten evlât edinmeyi de içerir.

[598] Şayet“Evlât edinme söz konusu olduğunda bunun hükmü ne-dir?” dersen şöyle derim:Evlât edinilen kişi, nesebi bilinmeyen ve evlât edinenden yaşça daha küçük biri ise, onun nesebinden olur. Eğer onun kölesi ise nesebinin sabit olmasına ilave olarak âzat da olmuş olur. Yok, ara-larında evlât - baba ilişkisi söz konusu olamayacak bir yaş aralığında iseler, nesep sabit olmamakla birlikte Ebû Hanîfe’ye göre âzat olurken, talebeleri Ebu Yûsuf ve Muhammed’e göre âzat olmaz. Şayet evlâtlık, soyu sopu bi-linen biri ise evlât edinilmekle evlât edinen kişinin nesebine girmiş olmaz. Bununla birlikte, köle ise âzat olur.

[599] “Allah” hatayı da, -kasten yapan kişi tevbe ettiği takdirde- kasdî davranışı da affettiği için “bağışlayıcıdır, merhametlidir.”

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[600] “Peygamber” bütün din ve dünya meselelerinde “müminlere bir-birlerinden daha yakındır.” [Buhârî, “Tefsir”, 33] Bu sebepledir ki, konu mut-lak olarak ifade edilmiş ve herhangi bir şekilde kayıtlanmamıştır. Dolayı-sıyla, onu birbirlerinden daha çok sevmeleri, onun verdiği hükmün kendi verdikleri hükümlerden daha etkili olması, onun hakkının kendi hakların-dan daha öncelikli, ona olan şefkatlerinin kendilerine şefkatlerinden daha önde olması, başı sıkıştığında varlarını - yoklarını ortaya koymaları, savaş kızıştığında canlarını onun uğrunda feda etmeleri, nefislerinin kendilerine olan çağrısına ve engel çıkarmasına değil, onun davet ve uyarısına dikkat et-meleri gerekir; çünkü onun davet ettiği her şey onları kurtuluşa ve iki cihan saadetine nailiyete götürürken, vazgeçirmeye çalıştığı her şey ebedi mut-suzluğa ve Ateş azabına düşmesinler diye kollarından kanatlarından tutup onları kurtarma niteliğindedir. Veya “Müminlere karşı şefkatli ve merha-metlidir.” [ Tevbe 9/128] âyetindeki gibi, “O, müminlere daha yakındır;” yani onlara birbirlerinden daha şefkatli, daha merhametli ve daha faydalıdır.

[601] Rivayete göre; Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Hiçbir mümin yoktur ki, dünyada ve âhirette ben kendisine [herkesten] daha yakın olmayayım. -İsterseniz ‘Peygamber müminlere birbirlerinden daha yakın-dır.’ âyetini okuyun.- Dolayısıyla, herhangi bir mümin ölür de geriye mal bırakırsa, mirasçıları her kim ise o mala vâris olsunlar. Yok, geride borç veya bakıma muhtaç kimseler bırakacak olursa bunlar da bana aittir.” [Buhārî, “İstikrâz”, 11] buyurmuştur.

[602] İbn Mes‘ûd kıraatında bu âyet, en-nebiyyu evlâ bi’l-mu’minîne min enfusihim ve huve ebun le-hum (Peygamber [manevî] babaları olarak mü-minlere birbirlerinden daha yakındır.)şeklindedir. Mücahid [v. 103/721] de demiştir ki; her peygamber ümmetinin babasıdır. Müminler işbu sebeple birbirlerinin kardeşidir; zira peygamber onların dinde babalarıdır.

[603] “Eşleri de onların anneleridir.” Burada ezvâc-ı tāhirât, bazı hüküm-ler açısından annelere benzetilmektedir ki bunlar, onlarla evlenmenin haram olması, onlara tazim ve hürmet gösterilmesidir. Nitekim Allah Teâlâ “Ondan sonra onun eşleriyle evlenmeniz de haram kılınmıştır.” [Ahzab 33/53] buyurmak-tadır. Peygamber’in hanımları bu hükümler dışında diğer kadınlar gibidirler.

Nitekim Hazret-i Âişe; “Biz, kadınların annesi değiliz.” -yani sadece erkek-lerin annesiyiz- demiştir; çünkü onlar erkeklere anneleri gibi haramdırlar. Kaldı ki, bu haramlık onların kızlarına da sirayet etmemiştir. Keza, Peygam-ber kadınları diğer annelere ait hükümlere sahip değillerdir.

[604] İslâmiyet’in ilk dönemlerinde Müslümanlar akrabalık sebebiyle değil, dinî velâyet ve hicret sebebiyle birbirlerine mirasçı oluyorlardı. Yine, bazı kimselere zekâttan pay verilmek sûretiyle kalpleri İslâm’a ısındırılmaya çalışılmakta idi. Daha sonra, İslâmiyet güçlenip taraftarları artınca, bu âyet neshedilmiş ve miras da akrabalığa bağlanmıştır.

[605] “Allah’ın kitabında” yani, Levh’te. Veya Allah’ın, peygamberine ettiği vahiyde ki o da bu âyettir. Ya da miras âyetinde. Yahut כ ِ אبَ ا כ(“Allah’ın sizin hakkınızdaki hükmü olarak…” [Nisâ 4/24]) âyetinde olduğu gibi, Allah’ın verdiği hükümde.

[606] “Müminlerden ve muhacirlerden” ifadesi, ülü’l-erhâm ifadesini beyan etmek için kullanılmış olabilir; yani onlardan akraba olanlar birbir-lerine mirasçı olma hususunda yabancılardan daha öncedirler. Ayrıca, bu tabir gayenin başlangıcı olarak zikredilmiş de olabilir; yani akrabalık se-bebiyle birbirine yakın olanlar, miras konusunda din sebebiyle birbirinin velîsi olanlardan ve hicret hakkıyla muhacir olanlardan daha önceliklidirler.

[607] Şayet “ا َ -ifadesi neden istisna edilmiştir?” dersen şöyle de أن rim: Menfaat ve ihsan konusunda en umumi olandan istisnadır. Nitekim Araplar el-karibu evlâ mine’l-ecnebiyyi illâ fi’l-vasıyyeti [Yakın olan kimse, vasiyet hariç, yabancıdan daha önceliklidir.] derler; yani akraba vasiyet dışında kalan miras, hibe, hediye, sadaka vb. bütün menfaat konularında yabancıdan daha önce-dir. “Ma‘rûf olanı işlemek”ten murat ise vasiyettir; çünkü vârise vasiyet söz konusu değildir. Tef‘alû kelimesi ilâ edatıyla müteaddi yapılmıştır; çünkü bu kelime burada vermek anlamındadır. “Dostlar”dan maksat ise, dindeki dost-luktan ötürü müminler ve muhacirlerdir. “Bu” her iki âyette de zikredilen hususa işarettir. Kitabın tefsiri yukarıda geçtiği şekildedir. Cümle, zikredilen hükümler için bir hātime mahiyetinde olup yeni ve müstakil bir cümledir.

Bu bölümü tek başına aç →

7–8. Âyetlerin Tefsiri

[608] Bütün peygamberlerden, “özellikle de senden, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa’dan” risaleti tebliğ edeceklerine ve dosdoğru dine davet edecek-lerine dair “sapasağlam bir söz (almıştık.)” aldığımız zamanı hatırla. Bunu yaptık ki şahitler sustuğunda Allah, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ [de-yince] ‘Elbette’ dediler.” [A‘râf /172] âyetindeki, kendileri hakkında şahit tut-tuğu kimselerden verdiği sözde durup onu yerine getiren müminlere “doğ-ruluklarını” yani verdikleri sözleri ve ettikleri şahitliği “sorsun…” Buna göre peygamberler, onların sözlerine ve şahitliklerine sadık kaldıklarına ve mümin olduklarına şahitlik etmiş olurlar. Veya peygamberleri tasdik eden-lere ‘tasdik edip etmediklerini’ sorsun diye… Çünkü doğru birine “Doğ-ru söyledin.” diyen kişi, o sözünde sadık olmuş olur. Yahut peygamberlere ‘ümmetleri onlara nasıl cevap verdiklerini’ sorsun diye.

[609] Peygamberlerin ‘sorgulanması’ onları inkâr edenleri susturmak içindir, şeklinde tevil edilebilir. Tıpkı “Sen insanlara ‘Beni ve anamı Al-lah’tan başka iki tanrı edinin’ dedin mi [ey İsa]?!” [Mâide 5/116] âyetinde ifade edildiği gibi.

[610] Şayet“ Hazret-i Peygamber neden Nuh ve ondan sonraki pey-gamberlerden önce zikredilmiştir?” dersen şöyle derim:Bu atıf, meşhur ve belli başlı peygamberlerin faziletlerini beyan etmek için yapılmıştır. Haz-ret-i Peygamber de önde gelen peygamberlerin en faziletlisi olduğu için, onlardan daha faziletli olduğunu ifade etmek üzere onlardan önce zikredil-miştir. Böyle bir mülâhaza olmasaydı, zaman bakımından daha önce zikre-dilirdi.“Ama bu âyetin benzeri olan ‘O; Nûh’a emrettiği -sana vahyettiği-miz…’1 [Şûra 42/13] âyetinde Nuh Hazret-i Peygamber’den önce, kendisi de daha sonra diğer peygamberlerden önce zikredilmiş?” dersen şöyle derim:Bu âyetin vârit olduğu yer o âyetinkinden farklıdır; çünkü Allah Teâlâ bu âyeti İslâm dinini asalet ve istikāmet ile nitelemek için2 inzâl etmiştir. Adeta şöyle buyurmaktadır: Allah sizin için kadim dönemde Nuh ile gönderdiği, yeni dönemde ise peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed’i ve bu iki peygamber arasında meşhur peygamberleri gönderdiği asil dini gönderdi.

1 “O; Nûh’a emrettiği -sana vahyettiğimiz; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz- ‘Dini dimdik ayakta tutun ve onda anlaşmazlığa düşmeyin’ ilkesini, evrensel dine ait bir yasa olarak sizler için de yasalaştırmıştır. Kendilerini davet ettiğin ilke, müşriklere ağır geliyor; ama Allah, dilediklerini bunun için seçmekte ve kendisine yönelenleri ona iletmektedir.” / ed.

2 Yani Kur’ân’da getirilen İslâmiyet’in, Hazret-i Muhammed tarafından ihdas edilen bir bid‘at olmadığı, kökü ta ilk çağlara uzanan asil ve dosdoğru bir dinî sistem olduğunu belirtmek için… / ed.

[611] Şayet“Sapasağlam söz ile ne murat edilmiştir?” dersen şöyle de-rim:O sözün kendisini murat etmiştir; çünkü bunun anlamı “Biz onlardan o söz ile sapasağlam bir söz aldık.” demektir. Sapasağlamlık, cirimleri vasfet-mekle birlikte, isti‘âre yoluyla [ahd ü mîsāk anlamında] kullanılmıştır ki bunun-la, alınan sözün büyüklüğü ve kendi alanındaki önemi murat edilmektedir. Sapasağlam sözün, ‘kendilerine yüklenen görevi yerine getireceklerine dair Allah’a yemin etmeleri’ olduğu da söylenmiştir.

[612] Şayet“Kâfirler için hazırlamıştır.’ cümlesi neye atfedilmiştir?” der-sen şöyle derim:Bu cümle “peygamberlerden aldık” cümlesine atfedilmiştir; çünkü mâna “Allah, müminleri ödüllendirmek için peygamberlerden dinine davet edeceklerine dair sapasağlam söz almış ve kâfirler için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.” şeklindedir. Veya “doğruluklarını sorsun diye” cümlesi-nin delâlet ettiği şeye atfedilmiştir; adeta “Bunun üzerine1, müminleri ödül-lendirmiş ve kâfirlere can yakıcı bir azap hazırlamıştır.” denilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[613] Ahzab [o birlikler] yani Hendek savaşında Allah’ın size ettiği lü-tufları “hatırlayın: Hani üzerinize ordular” yani o birlikler [ahzâb] “gelmiş-ti” de, Allah onların üzerilerine saba rüzgârını göndermişti. Hazret-i Pey-gamber “Ben, tanyeli (sabâ) ile muzaffer kılındım. Âd kavmi ise kıbleyeli (debûr) ile helâk edildi!” [Buhārî, “İstiskâ”, 24] buyurmuştur. “Görmediğiniz ordular” melekler olup bin tane idiler. Allah Teâlâ soğuk bir gecede, üzer-lerine soğuk bir kasırga göndermişti; bu kasırga yüzlerine kum saçmak-ta, parmaklarını dondurmakta idi. Allah Teâlâ meleklere emretmiş, onlar da çadırların kazıklarını sökmüş, iplerini koparmış, ateşlerini söndürmüş, kazanlarını devirmiş, atları ürkütmüş, kalplerine korku düşürmüştü; [Müş-rik] karargâhının dört bir yanında tekbirler getiriyorlardı. Bunun üzerine Tuleyha b. Huveylid el-Esedî [v. 21/642]2 “Muhammed size sihir yapmaya başladı. Kaçın, kaçın!” diyerek Müşrikleri uyarmıştı. Böylece, Müşrikler sa-vaşmadan yenilgiye uğradılar. 1 Yani peygamberlerin verdiği cevap üzerine… / ed.2 Daha sonra, Hazret-i Peygamber henüz sağ iken, peygamberlik iddiasında bulunacaktır! / ed.

[614] Hazret-i Peygamber Müşriklerin [Medine’ye] saldıracaklarını du-yunca şehrin etrafına hendek kazdırdı. Bunu ona Selman-ı Farsî (r.a.) öner-mişti. Daha sonra üç bin kişilik bir ordu hazırladı ve karargâhını [Medine’nin dışına] kurdu. Hendek kendisiyle Müşrikler arasındaydı. Hazret-i Peygam-ber emretti; kadın ve çocuklar yüksek evlere taşındılar. Korku iyice arttı; müminler her tür [olumsuz] düşünceye kapıldılar ve münafıkların nifakları açığa çıkmaya başladı. Hatta Mu‘attib b. Kuşeyr; “Muhammed bir de bize kisranın, kayserin hazinelerini vaat ediyordu! Şuna bakın, tuvalete dahi gi-demiyoruz!” diyordu. Kureyşliler çöldeki kabilelerden, Kinaneoğullarından ve Tihâmelilerden topladıkları on bin kişilik Ebu Süfyan’ın kumandasında bir orduyla gelmişlerdi. Gatafan ve onlarla birlik olan Necidliler de bin kişiyle gelmişlerdi. Bunların komutanları ise Uyeyne b. Hısn [v. 30/650] ve Hevâzin kabilesinden Âmir b. Tufeyl [v. 11/632] idi; Kurayza ve Nadîr ya-hudileri de onlarla beraber hareket ediyorlardı.1 Aradan iki ay geçti ve kar-şılıklı ok ve taş atmalar dışında iki taraf arasında kayda değer bir çarpışma olmadı. Sonunda Allah Teâlâ yardımını gönderdi.

ن [615] ifadesi Ya ve Ta ileokunmuştur.2

[616] “Üstünüzden” yani vadinin üst tarafı olan doğu tarafından Ga-tafanoğulları, “altınızdan” vadinin aşağı tarafı batı cihetinden Kureyş gelip birleştiler. “Birlik olalım da, şu Muhammed’i yok edelim!” diyorlardı.

[617] “Gözleriniz kaymış;” şaşkınlıktan, yolundan ve bakış düzeyinden sapmış. Bir anlayışa göre de korkunun şiddetinden her şeyi bir yana bı-rakmış ve yalnızca düşmana doğru bakmış. [Hanâcirin müfredi olan] hancere, gırtlağın başı ve hulkūmun sonudur. Hulkūm ise, yenen ve içilen şeylerin içinden geçtiği borudur. Derler ki; kişinin korku, öfke ve üzüntüsü şiddetli olduğu zaman akciğer şişer ve yukarıya doğru yükselir ve onun yükselme-siyle kalp de gırtlağa doğru yükselir. Bunun içindir ki, korkaklar için “Akci-ğeri şişmiş [ödlek]!” denir. Bu ifade, kalp gerçekten boğaza kadar gelmese de, onun sarsıldığı ve hızlı hızlı attığı anlamında bir temsil de olabilir.

[618] “Allah hakkında çeşitli zanlarda bulunuyordunuz!” Bu, ‘iman edenler’e hitap olup bunların arasında kalp ve ayakları sağlam olanlar, kalbi zayıf olup da ‘iki arada bir derede’ bulunanlar ve yalnızca dilleriy-le iman eden münafıklar vardı. Birinci gruptakiler Allah’la ilgili olarak; O’nun kendilerini bir musibetle imtihan ettiğini düşünerek, yanlış bir şey yapma ve ona tahammülde zaaf gösterme endişesine kapılmışlardı. 1 Böylece, Müslümanlarla aynı vatanı paylaştıkları halde, düşmanla işbirliği yapmış oluyorlardı. / ed.2 Yani “onların yaptıklarını” - “sizin yaptıklarınızı”. / ed.

Son gruptakiler ise Allah’ın kendileri hakkında aktardığı zanlarda bulunu-yorlardı. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] demiştir ki: [O gün insanlar] çeşitli düşünce-ler taşımakta idiler; münafıklar artık Müslümanların kökünün kazınacağını, müminler de kendilerinin imtihan edildiklerini düşünüyorlardı.

א] [619] hem durma hem de geçme hallerinde Elif [ا ’siz olarak ez-zunûneşeklinde de okunmuştur ki kıyas bunu gerektirir. Durma halinde âyetin sonuna eklenen bir Elif ’le de okunmuştur.

Ey kınayıp duran hatun! Kınamayı da azalt, ayıplamayı da…[İsabetli isem ‘Gerçekten isabet etmiş.” diyebil yani.]

diyen [Cerir] de bu beytinde kafiye gereği olarak Elif eklemiştir. Nitekim er-resûlâ ve es-sebîlâ [Ahzab 33/66-67] kelimelerinde de Elif ziyade edilmiştir. א âyet sonunda durmayıp geçildiği zaman durma haline uyarak yine اElif ’li okunmuştur. Ebu Ubeyd [v. 224/838; Hazret-i Osman’ca hazırlanan] imammushafta bu tür kelimelerin tamamının Elif ’li olduklarını söylemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[620] Ebu Amr’ın [v. 154/771] ا ِ ifadesinin Zâ’sını işmam ile okuduğu زُrivayet edilmiştir. ً ا .kelimesi de fetha ile zelzâlen şeklinde okunmuştur زِMâna şudur: Korku onları son derece sarsmıştı.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

[621] “Sadece boş vaatler…” Rivayete göre; bu ifadeyi Mu‘attib b. Ku-şeyr o birlikleri gördüğü zaman söylemiş; “Muhammed bize Pers ve Ro-ma’nın fethini vaat ediyor! Oysa biz bugün korkudan evin az ilerisindeki helâya gidemiyoruz. Bunlar tamamen boş vaatler!” demişti.

[622] “İçlerinden bir grup” yani Evs b. Kayzî ve onunla aynı görüş-te olanlar. Süddî’den [v. 127/745], bu şahsın Abdullah b. Übey ve adamları olduğu nakledilmiştir. Yesrib ise Medine’nin adıdır; onun, Medine’nin de içinde bulunduğu bölgenin adı olduğu da söylenmiştir. [ ْ َכُ אمَ َ ُ َ ifadesindeki mukāme] Mim’in fethasıyla [makāme] da okunmuştur; yani burada sizin kala-cağınız bir yer, ikamet edeceğiniz veya ayakta duracağınız bir mekân yok! “O halde, (ordugâhı1 terkedip)” Medine’ye “ricat edin!” Bu vb. ifadelerle onların Hazret-i Peygamber’in ordugâhından firar etmelerini istiyorlardı. Şu da söylenmiştir: [Ensārî Medinelilere] “İslamiyet’i bırakıp eski inancınıza dönün ve Muhammed’i bize teslim edin. Aksi halde, Yesrib diye bir yurdu-nuz kalmayacak!” demişlerdir.

رة [623] kelimesi hem sâkin [‘avretün] hem de mecrûr bir Vav’la [‘aviretün] okunmuştur; ‘avret boşluk; ‘aviret ise, ‘boşluğu olan’ demektir. Nitekim bir mekânda düşman ve hırsızın içeri girmesinden korkulan bir boşluk ve aralık ortaya çıktığı zaman, ‘avira’l-mekânu ‘averan denir. ‘Avret ‘aviretin hafifletil-miş hali de olabilir. Münafıklar, evlerinin korumasız ve güvensiz olduğu için, düşman ve hırsızların içeri girmesine müsait oluşunu bahane ediyor ve gidip onları tahkim ettikten sonra geri dönmek üzere Hazret-i Peygamber’den izin istiyorlardı. Allah da onların aslında bundan korkmadıklarını ilan ederek ya-lan söylediklerini, asıl niyetlerinin firar etmek olduğunu bildirmiştir.

[624] Dört bir yandan Medine’ye (girilip…) -bazılarına göre ise dehaltü ‘alâ fulânin dârahû [falanın yanına, evine girdim] sözünden hareketle- “evlerine girilip…” Yani korkup firar ettikleri bu birleşik ordu, dört bir yandan şe-hirlerine ve evlerine girip de yağmalama ve esir alma amacıyla kadınlarına ve çocuklarına saldıracak olsaydı da o dehşet ve sarsılma anında “ayartıl-mak istenselerdi” yani İslamiyet’i bırakıp küfre dönmeleri ve Müslüman-larla savaşmaları istenseydi, le-etevhâ2 yani bunu anında yaparlar, yerine getirirlerdi! İfade א şeklinde de okunmuştur ki “o [istedikleri]ni hemen verirlerdi” anlamına gelir. ا ً

ِ َ َّ إِ א َ ِ ا ُ َّ َ َ א َ Pek az bir vakit hariç hiç) وَduraksamazlardı) yani istediklerini vermekte gecikmezlerdi; çünkü istek ve cevap duraksama olmaksızın peşpeşedir. Veya irtidat ettikten sonra Medi-ne’de duramazlardı; çünkü Allah onları helâk ederdi!

[625] Mâna şöyledir: Münafıklar evlerinin korumasız olduğunu bahane edip Peygamber’e ve müminlere yardım edeceklerine kaçıp, içlerini korku ve dehşetle dolduran birleşik ordunun saflarına katılmak için çareler arıyorlar ya,

1 Ordugâh, Medine’ye bir miktar uzaklıkta, hendek yakınında bulunuyordu. / ed.2 Müfessir; Nâfi’ ve İbn Kesir’in le-etevhâ kıraatini esas almaktadır ki etâ, fe‘ale [yaptı] anlamındadır. / ed.

bu birleşik ordu onlara saldırıp topraklarını ve yurtlarını ellerinden alsa ve küfre dönmeleri istense ve onlara “Müslümanların karşısına geçin!” dense, o zaman hiçbir bahane ileri sürmeden koşa koşa bunu yerine getirirlerdi! Bu ise, İslam’a karşı olmalarından, Müslümanlardan şiddetle nefret etme-lerinden, küfrü sevip inkâr taraftarlarıyla birlikte olmaya can atmalarından kaynaklanmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[626] İbn Abbas Akabe gecesinde Medinelilerin, kendilerini koruduk-ları her şeyden Hazret-i Peygamber’i de koruyacaklarına dair söz verdik-lerini nakletmiştir. Bunların, Bedir savaşında bulunmayan ve daha sonra “İleride Allah bize bir savaş gösterirse elbette savaşırız!” diyenler oldukları da söylenmiştir. İbn İshak [v. 151/768] da bunların Uhud savaşında yaşanan sıkıntıdan sonra bir daha asla firar etmeyeceklerine dair söz verenler oldu-ğunu rivayet etmiştir.

[627] “Sorulur” gereğinin yerine getirilmesi istenir ve icap eder.

[628] “Firar etmek” mutlaka başınıza gelecek olan ölme veya öldürülme konusunda “size hiçbir yarar sağlamayacaktır.” Firar -farazā- bir yarar sağla-yacak olsa da ölümünüz ertelense bile, bu erteleme ancak çok az bir zaman için olacaktır. Rivayete göre, Mervanilerden biri eğik bir duvarın yanından hızlı bir şekilde geçmiş. Kendisine bu âyet okununca da “İşte biz de o az zamanı istiyoruz!” demiş.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[629] Şayet “Rahmet nasıl korumada kötülükle bir tutulmuştur. Oysa koruma sadece kötülük için söz konusu olabilir?” dersen şöyle derim: Bu, “Size bir rahmet murat eder de başınıza bir kötülük gelirse” demektir. Do-layısıyla, şairin

[Savaşta eşini gördüm] kılıç ve kargı kuşanmış vaziyette…

beytinde olduğu gibi ifadede ihtisar yapılmıştır.1 Veya korumada engelleme anlamı bulunduğu için, ikinci ifade birinciye hamledilmiştir.2

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[630] “Alıkoyanlar” Hazret-i Peygamber’den uzaklaştıranlar ki münafık-lardır. Hazret-i Peygamber’in Ensārından Medineli “yandaşlarına” şöyle diyor-lardı: Muhammed ve adamları bir kellenin doyurabileceği az sayıda insandır; çok olsalar bile Ebu Süfyan ile adamları onların işini bitirirler! Haydi bırakın şunları da bizim yanımıza gelin! Yani kendinizi bize yaklaştırın. א َّ إ ُ َ kulla-nımı, helümmeyi müfred ve cemi hallerinde aynı şekilde telaffuz eden Hicaz-lıların kullanımıdır. Temim kabilesi ise, helümme ya racül ve helümmû ya ricâl derler. Helümme; uhdur ve karrib gibi müteaddî bir fiilin adlandırıldığı bir ‘ses’tir. [Örneği:] ُاءَכ َ َ ُ َّ ُ َ ْ ُ (“De ki: Şahitlerinizi getirin!” [En‘âm 6/150])

[631] ً -yani “az bir çıkış hariç” müminlerle beraber çıkmazlar. On إ larla birlikte oldukları hissini verirler ama, “çok az savaşırlar” [Ahzab 33/20] âyetinde ifade edildiği gibi, mecbur kaldıkları nadir zamanlar dışında savaş meydanına çıkıp savaştıklarını göremezsin.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[632] “Size karşı kıskançlık ederek…” Yani savaş zamanında sizi esirge-yerek; kişinin, korku anlarında kendisini savunup kendisi uğrunda savaşan birine yaptığı gibi şefkatle etrafınızda dolaşırlar. Ve tıpkı ölüm sarhoşluğun-dan kurtulmak için veya zaaf göstererek ya da senin arkana saklanarak ölüm baygını gibi “sana bakarlar. Tehlike geçtiği” ve ganimet taksimine geçildiği “zaman ise” o esirgeme, koruma ve etrafınızda dönmenin yerini menfaat -yani mal ve ganimet- alır da o eski [ezik/korkak] hali unutur ve karşınıza geçerek; “Bize payımızı verin! Biz de aynı saftaydık; sizinle birlikte biz de savaştık. Düşmanı sayemizde yendiniz; zaferi sayemizde kazandınız!” diye ileri geri konuşmaya başlar.

1 Kılıç için kullanılan taklîd [takınma] fiili kargı için de kullanılmıştır; oysa onun fiili ayrıdır. / ed.2 Yani hayrın esirgenmesi/verilmemesi koruma fiili ile ifade edilmiştir. / ed.

[633] ً kelimesi hal olduğu için veya zem ifade etmek üzere mansūb أolmuştur. Tâ merfû‘ olarak eşihhatün şeklinde de okunmuştur. כ keli-mesi de [Sād ile] salekūküm okunmuştur.

[634] Şayet “Münafığın ameli mi vardır ki boşa gitmiş olsun?” dersen şöyle derim: “Hayır, fakat bazı kimselerin kalbin onayı olmasa da sade-ce dile iman etmenin iman sayılabileceğini ve münafığın yaptığı amellerin onun için değerlendirilebileceğini düşünme ihtimaline binaen eğitim ama-cıyla böyle bir ifadede bulunulmuş ve onun dille imanının geçerli olmadığı ve işlediği amellerin bir değer taşımadığı beyan edilmiştir. Burada, mükellef işin temelini sağlam yapmaya yani, sahih imana yöneltilmekte ve sahih bir ma‘rifet olmaksızın yapılan pek çok amelin temelsiz bir bina gibi olduğu ve Allah katında yok hükmünde olduğu ihtar edilmektedir.

[635] “Peki, ‘Bu, Allah için çok kolaydır.’ ne demek? Allah için her şey kolay değil mi?” dersen şöyle derim:Bunun mânası şudur: Amelleri boşa gitmeye lâyıktır; çünkü bunların boşa gitmesi için gerektirici sebepler bu-lunmaktadır; bunu engelleyecek bir mani de yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

[636] [Münafıklar] “düşman birliklerinin” hezimete uğramadığını “zan-nediyorlardı;” oysa darmadağın olmuşlardı! Şiddetli korkuları ve aşırı kor-kaklıkları yüzünden hendeği terketmiş Medine’ye doğru yola revan olmuş-lardı. “Bu birlikler” bir kez daha “gelecek olsa” bu defa başlarına gelenlerden korktukları için, çöle çıkarak, kendilerinden olup da Medine tarafından gelen herkese sizinle ilgili haberleri, başınızdan geçenleri “sorarak” orada bedeviler arasında olmayı temenni ederlerdi. “Zaten” Medine’ye dönmeyip, “aranızda bulunsalar da” bir çarpışma meydana gelseydi, canla başla değil riyakârca ve şan şöhret olsun için savaşırlardı!

אدون] [637] ] gâzin-guzzen örneğinde olduğu gibi, bâdin kelimesinin cem‘i olarak fu‘‘al kalıbında büdden şeklinde de okunmuştur. el-Iklîd mü-ellifinin rivayetine göre, adiyy vezninde bediyyen şeklinde de okunmuştur.

ن) [638] [sorarlar] ifadesi) yetesâelûne [birbirlerine sorarlar] anlamında yessâelûne okunmuştur; yani “Ne duydun?” “Sana ne haber geldi?” diye birbirlerine -veya bedevilere- sorarlar. Tıpkı “Ay’ı gördüm” anlamında raey-tü’l-hilâle ve terâeynâhu denilmesi gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

[639] Kendinize Hazret-i Peygamber’i örnek almanız, ona yardım edip kendisiyle birlikte sebat etmeniz gerekirdi. Nitekim o, cihada sabretme ve savaş meydanında sebat gösterme konusunda size örnek olmuştu; öyle ki Uhud savaşında küçük azı dişi kırılmış ve yüzü yaralanmıştı.

[640] Şayet “ ٌ َ َ َ ةٌ َ ْ إ ِ لِ ا ُ ِ رَ ْ َכُ ْ כَאنَ َ َ ifadesinin hakikati nedir? [İsve] üsve şeklinde de okunmaktadır.”1 dersen şöyle derim: Burada iki ih-timal vardır. Birincisi, Peygamber’in zatında güzel bir örnek -yani lider-lik- olmasıdır; o örnek alınan yani kendisine uyulan bir kişidir. Nitekim fi’l-beydati işrûne mennen hadîdin [Yumurtada yirmi men demir vardır.] dersin; haddizatında yumurtadaki demir bu kadardır. İkincisi ise, Peygamber’de örnek alınmaya, tâbi olunmaya lâyık bir haslet olmasıdır ki bu da, onun örnek alınmasıdır.

[641] “Allah’a yönelik ümit ve korkuları bulunanlar” ifadesi “sizin için” ifadesinden bedeldir. Tıpkı “Zayıf görülenler yani onlardan iman edenler için” [A‘râf 7/75] âyetindeki gibi. “Allah’a ve Son Gün’e yönelik ümidi olan-lar” ibaresi racevtü Zeyden ve fadlehû yani “Zeyd’in ikramını ümit ettim.” tabiri gibidir. Veya Allah’ın günlerinden, özellikle de ‘son gün’den yana ümit ve korkusu olanlar anlamındadır; recâ ümit veya korku anlamındadır.

[642] “Ve Allah’ı çokça zikredenler…” Allah Teâlâ burada recâyı çokça tâat ve salih amelleri bolca yapmayla birlikte zikretmiştir ki, Peygamber (s.a.)’i örnek alan, böyle olmalı demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

1 Yani üsve kıraatine göre “Allah Resulünde sizin için ‘örnek’ var.” denmiş olmaktadır; oysa örnek Peygam-ber’in bizzat kendisidir, onda olan bir şey değildir; aksine onda örneklik (isve) bulunmaktadır. / ed.

[643] “Yoksa siz, sizden öncekilerin benzeri sizin de başınıza gelmeden Cennet’e girivereceğinizi mi sanmıştınız?!” [Bakara 2/214] âyetinde Allah Teâlâ, Müslümanlara ileride çok sıkıntılı zamanlar geleceğini, öyle ki kendisinden imdat ve yardım isteyeceklerini vaat etmişti. Bu birlikler gelip de sarsıldık-ları o şiddetli korku ve telaşa kapıldıklarında, “İşte Allah ve Resulünün bize vaat ettiği şey budur!” dediler ve cennete ve zafere yakinen inandılar. İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber onlara düşman birlik-lerinin dokuz veya on günde -yani dokuz veya on günün sonunda- geleceğini söylemişti. Ashab, onların söz konusu vakitte geldiklerini görünce, bu ifadeyi söylediler. ا (bu) ifadesi, hatb veya belâ [gibi müzekker bir kelimeye] işarettir.1

[644] Allah’a ve vaatlerine “imanlarını” ve O’nun kaza ve kaderine “tes-limiyetlerini.”

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[645] Ashaptan bazıları -ki bunlar Osman b. Affan, Sa‘îd b. Zeyd, Hamza, Mus‘ab b. Umeyr ve diğer bazı kimselerdi- ileride Hazret-i Pey-gamber’le birlikte bir savaşa katılacak olurlarsa sebat gösterecekleri ve şehit oluncaya kadar savaşacaklarına ahdetmişlerdi. “Bir kısmı” yani Hamza ve Mus‘ab “bu uğurda canını vermiştir. Bir kısmı” yani Osman ve Talha “ise (vermeyi) beklemektedir.” Bir rivayette Hazret-i Peygamber “Yeryüzünde dolaşan bir şehide bakmak isteyen, Talha’ya baksın!” [Ebû Dâvûd, “Menâkıb”, 22] buyurmuştur.

[646] Şayet “Kadā’u’n-nahb (borç ödeme) ne demektir?” dersen şöyle derim: Bu ibare ölümü ifade etmektedir; çünkü her canlı mutlaka ölmek-tedir. Dolayısıyla, ölüm insanın boynunda bir borç gibidir. Kişi öldüğü zaman borcunu ödemiş, yani adağını yerine getirmiş olur. “Bir kısmı bu uğurda canını vermiştir” ifadesi şehit olarak ölme anlamına geldiği gibi, Hazret-i Peygamber’le beraber [savaş meydanında] sebat etme sözünü yerine getirme anlamına da gelir. 1 Yani “bu” dert ve bela, “Allah ve Resulünün bize vaat ettiği şeydir.” / ed.

[647] Şayet “ ِ ْ َ َ َ وا ا ُ َ א َ א َ ا ُ َ َ (Allah’la yaptıkları ahde doğru söy-lemişler.) ifadesinin hakikati nedir?” dersen şöyle derim: Biri doğru ve ya-lan söylediği zaman sadekanî ahūke ve kezebenî [‘Kardeşin bana doğru söyledi’; ‘… yalan söyledi.’] denir. Keza sadekanî fî sinni bekrihî [Elindeki yavru devenin yaşı hakkında bana doğru söyledi.] anlamında sadekanî sinne bekrihî şeklinde bir tabir vardır ki burada harf-i cer atılmış ve fiille mef‘ûl bir araya getirilmiş-tir. Dolayısıyla, ِ ْ َ َ َ ا وا ُ َ א َ א َ ا ُ َ َ cümlesi, ya [hazf u îsāl yapılan] sinne durumunda olacak veya üzerinde muâhede olunan şeye mecazen doğru söylenmiş olacak. Üzerinde sözleşilen şeye adeta “Seni yerine getireceğiz.” demişler de onu yerine getirmiş ve ona doğru söylemişler gibi. Sözlerinde durmamış olsalardı, ona yalan söylemiş olacaklardı.

[648] Şehit olanlar da, şehit olmayı bekleyenler de ahitlerini “değiştir-mediler;” tağyir etmediler. Nitekim Talha Uhud Savaşında Hazret-i Pey-gamber’in yanında sebat etmiş ve elinden yaralanmıştı da, Hazret-i Pey-gamber onun hakkında evcebe Talhatü [ Talha cenneti hak etti!] buyurmuştu.

[649] Burada, ahdini bozan münafıklarla kalbinde hastalık bulunan [zayıf imanlı]lara tariz vardır. ( ... [“Böylece…”]) Münafıklar sanki kötü sonu istemiş ve ahitlerini bozmak sûretiyle onu tercih etmiş, ahdine sada-kat gösterenler de bu hareketleriyle doğruluğun sonucunu murat etmişler-dir; çünkü her iki taraf da davranışının sevap ve ikap şeklindeki sonucuna doğru sevk edilmişlerdir. Sanki her ikisi de sonucu isteme ve o doğrultuda davranma hususunda eşit durumdadırlar.

[650] Ve “isterse” -yani tevbe etmezlerse- onlara azap eder “veya” tevbe ederlerse de “tevbelerini kabul eder.”

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

[651] “Allah nankörce inkâr edenleri” yani düşman birliklerini “kin-leriyle” yani - ِ ْ ُّ א ِ ُ ُ ْ َ (“yağıyla birlikte biter / yetişir.” [Mu’minûn 23/20]) âyetinde olduğu gibi- kinli olarak, “bir hayra nail olamadan” yani bir zafer elde edemeden “geri çevirmiştir.” Bu iki ifade tedâhül veya te‘âkub sûre-tiyle haldir.1 Ayrıca, ikinci cümle birinciyi açıklamak için olabileceği gibi, isti’naf da olabilir.

[652] “Allah” rüzgârla ve meleklerle “müminlerin savaşmasına gerek bı-rakmamıştır.”

[653] “Allah” Ehl -i Kitap’tan, birleşik orduya yardım edenleri sīsıyyele-rinden yani “kalelerinden indirdi.” Sīsıyyetun [çğl. sayâsıyyu] kendisiyle koru-nulan binadır. Nitekim boğa ve geyiğin boynuzuna ve horozun bacağındaki pençeye sīsıyyetun denir; çünkü bunlarla korunulmaktadır.

[654] Rivayete göre, düşman ordularının hezimete uğradığı ve Müs-lümanların Medine’ye dönüp silahlarını bıraktıkları gecenin sabahında Cebrail, yüzü ve eğeri tozlu vaziyetteki atı Hayzum’un üzerinde Peygam-ber’in yanına gelmişti. Hazret-i Peygamber “Nedir bu hal?” deyince, “Ku-reyş’i takipten geliyorum!” diye cevap vermişti. Hazret-i Peygamber atın yüzündeki ve eğerindeki tozları silmeye başlamıştı. Cebrail devamla; “Ya Rasûlâllah! Melekler silah bırakmadılar. Allah, Kurayzaoğullarının üze-rine gitmeni emrediyor. Ben de onlara gitmekteyim. Allah onların hesa-bını görecek! Onlar sizin nasibinizdir!” demişti... İşte Peygamber bunun üzerine tellal çıkartıp “Allah ve Resulünün emrini işitip itaat eden herkes Kurayzaoğulları [yurdu]na varmadan ikindi namazını kılmasın!” diye ilan ettirmişti; pek çok sahabi de ikindi namazını ancak yatsı vaktinde kıla-bilmişlerdi. Hazret-i Peygamber Kurayzaoğullarını yirmi beş gün kuşatma altında tuttu. Kurayzaoğulları sonunda teslim oldular. Hazret-i Peygam-ber “Hakkınızda benim vereceğim hükme göre teslim olun!” diye teklif etti, fakat kabul etmediler. “ Sa‘d b. Mu‘âz’ın hükmüne göre teslim olun o halde!” dedi. Buna razı oldular. Sa‘d da “Onlar hakkında; savaşanları-nın öldürülmesi, çocuk ve kadınlarının esir alınmasına hükmediyorum!” deyince Hazret-i Peygamber tekbir getirdi ve “Yedi kat göklerin üstün-den, Allah’ın hükmüyle hükmettin!” dedi. Hazret-i Peygamber daha sonra onları kalelerinden indirdi; Medine pazarında bir kanal kazdırdı 1 Yani “kinleriyle birlikte” ve “bir hayra nail olamadan” ifadeleri, içiçe hal olabilecekleri gibi, peşpeşe iki

farklı hal de olabilir. / ed.

ve kendilerini oraya götürüp boyunlarını vurdurdu.1 Sayıları sekiz yüz-dokuz yüz civarındaydı. Altı yüz savaşçı ve yedi yüz esir oldukları da söylenmiştir.

[655] ْ ون ,Ayın’ı merfû‘ olarak ru‘ub şeklinde ا de merfû‘ Sin ile te’sürûne şeklinde okunmuştur.

[656] Rivayete göre; Hazret-i Peygamber Kurayzalıların gayrimenkulle-rini Ensār’a değil, Muhacirlere dağıtmıştı; onların bundan rahatsız olmaları üzerine “Sizzaten kendi evinizdesiniz.” buyurmuştu. Hazret-i Ömer’in “Ya Rasûlâllah! Bunları da Bedir savaşındaki gibi beşe bölseniz!” demesi üzerine; “Hayır; bu, diğer insanlara değil, yalnızca bana hediye edilmiştir.” demişti. Hazret-i Ömer “Allah ve Resulünün hükmüne razıyız!” diye karşılık vermişti.

[657] “Ve ayak basmadığınız topraklara” Hasan-ı Basrî [v. 110/728] bunun Pers ve Roma olduğunu söylerken, Katâde’nin [v. 117/735] “Biz buranın Mek-ke olduğunu söylerdik.” dediği; Mukātil [b. Süleyman]’ın “ Hayber”, İkrime’nin ise “Kıyamete kadar fethedilecek her yer” dedikleri rivayet edilmiştir. Bunun, Kurayza kadınları olduğu2 iddiası ise Tefsire sokulan bid‘atlerdendir.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[658] Rivayete göre, Hazret-i Peygamber’in hanımları bir ara giyim kuşam ve daha iyi beslenme gibi dünyevi şeyler istemeye başlamışlardı ve birbirlerini kıskanmakta idiler. Bu durum Peygamber (s.a.)’i üzüyordu. İşte âyet bunun üzerine nâzil oldu. Peygamber (s.a.) ilk önce, en çok sevdi-ği eşi olan Hazret-i Âişe ile görüşerek, kendisine bu âyeti okudu ve onu [boşanmak ve hanımı olarak devam etmek arasında] muhayyer bıraktı. Hazret-i Âişe de ‘Allah ve Resûlü ile âhiret yurdunu’ tercih etti. - Hazret-i Peygam-ber’in, bunun üzerine yüzünde bir sevinç hali görülmüştür.- Daha sonra, 1 Vatana ihanet eden Kurayzaoğulları kendi hukuklarına göre cezalandırılmışlardır! Tevrat’ta şöyle denmektedir:

“Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, si-zinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız RAB kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RABB’ın size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak kentlerin tümüne böyle davranacaksınız. Ancak Tanrınız RABB’ın miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız. Tanrınız RABB’ın size buyurduğu gibi, onları -Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus [Yebus?] halklarını- tümüyle yok edeceksiniz. Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uyma-yı size öğretemesinler, siz de Tanrınız RABB’a karşı günah işlemeyesiniz. [Tesniye, 20/10-18]. /ed.

2 Yani kadın arza yani toprağa / tarlaya benzetilip, vat’ kökündeki “cinsel ilişki” anlamı öne alınarak… / ed.

Peygamber’in diğer hanımları da aynı tercihte bulundular. Bunun üzeri-ne, Allah Teâlâ Peygamber hanımlarını övdü ve “Bundan başka kadınlar(ı nikâhlamak) da, bunları başka eşlerle değiştirmek de sana helâl değil!” [Ahzâb 33/52] âyetini indirdi.1

[659] Yine, rivayete göre, Hazret-i Peygamber Âişe’ye “Sana bir şey söyleyeceğim. Bu konuda acele etme, annene babana danış, ondan sonra karar ver” [Buhārî; Müslim] demiş ve bu âyeti okumuştu. Hazret-i Âişe şöyle cevap verdi: “Bu konuda mı anneme babama danışacağım? Tabiî ki, Allah ve Resulü ile âhiret yurdunu tercih ediyorum!” Bir rivayete göre Hazret-i Âişe Peygamber’e “Benim seni tercih ettiğimi diğer hanımlarına söyleme” demiş; Hazret-i Peygamber ise “Allah beni zorluk çıkartan biri olarak değil, sadece tebliğci olarak gönderdi.” [Tirmizî, “Tefsir”, 65] buyurmuştur.

[660] Şayet“Boşanma konusunda muhayyer bırakmanın hükmü nedir?” dersen şöyle derim: Bir erkek eşine “tercihte bulun” der ve kadın da “kendi-mi tercih ettim” diye cevap verir veya erkek “kendini tercih et” der ve kadın da “ettim” derse, burada muhayyer bırakan erkeğin de, muhayyer bırakılan kadının da cümle içinde “kendi” kelimesini zikretmeleri gerekir. Bu durum-da [cevabın, teklifin yapıldığı] meclis terkedilmeden veya teklifi dikkate almama-ya delâlet eden bir şeyle meşgul olmadan verilmesini şart koşan Ebû Hanîfe ve talebelerine göre bir bâin talâk gerçekleşmiş olur. Cevabın ânında verilme-sini şart koşan Şafi‘î’ye göre ise, ric‘î bir talâk vâki olur. Hazret-i Ömer ve İbn Mes‘ûd’un görüşü de budur. Hasan-ı Basrî [v. 110/728], Katâde [v. 117/735] ve Zührî [v. 124/742] ise şöyle demişlerdir: Bu durumda kadın muhayyerdir; ister o mecliste isterse başka bir ortamda olsun. Kocasını tercih ederse [bütün] şehir hukukçularının icmâ‘ıyla herhangi bir talâk vâki olmaz. Bu konuda Hazret-i Âişe “ Peygamber (s.a.) bizi muhayyer bıraktı; biz de onu tercih ettik ve Pey-gamber bunu bir talâk olarak kabul etmedi.” [Müslim, “Talâk”, 27] -bir rivayette ise- “Boşama oldu mu?” derken, Hazret-i Ali “Bu durumda kadın kocasını tercih ederse bir ric‘î, kendisini tercih ederse bir bâin talâk vâki olur.” -bir başka rivayette ise- “kocasını tercih ederse bir şey vâki olmaz” demiştir.

אلَ [661] َ [Gelin] kelimesi aslında, yüksek bir yerdekinin aşağıdakine söylediği bir sözdür; ama zamanla çok kullanılır olmuş ve her mekânda söylenmeye başlamıştır. َ ْ א َ iradenizle gelin, iki husustan birini tercih edin” demektir. Bununla, hanımlarının Peygamber’e ‘bizzat gelmeleri’ mu-rat edilmemiştir. Tıpkı akbele yuhāsımunî [benimle kavga etmeye yöneldi], zehe-be yükellimunî [benimle konuşmaya geçti] ve kāme yüheddidünî [beni tehdit etmeye kalktı] cümlelerinde olduğu gibi.1 Bu âyette, Peygamber (s.a.)’in artık bu hanımlarından başkasıyla evlenemeyeceği değil, Ahzâb 33/50’de sayılan

“dört grup” kadın dışındaki kadınlarla -meselâ Yahudi ve Hıristiyanlarla- evlenemeyeceği anlatılmaktadır. / ed.

[662] “(Gelin) size bağışta bulunayım.” Yani size boşanma malı vereyim. Şayet“Boşamada bir mal verilmesi zorunlu mudur, değil midir?” dersen şöy-le derim: Cinsel ilişkiye girilmemiş ve [nikâh akdinde bir] mehir takdir edilme-miş bir kadına, bu halde iken boşandığında Ebû Hanîfe ve talebelerine göre mehir verilmesi gerekir. Bu durumda olmayan kadınlar boşandığı zaman bir miktar mal verilmesi ise müstehaptır. Zührî şöyle demiştir: “Kadının iki mal hakkı vardır; birinci mala, eşiyle ilişkiye girmeden ve mehir tayin etmeden boşayan kişi aleyhine kadı hükmeder. İkincisi ise, hanımı için bir mehir be-lirleyip, onunla ilişkiye girdikten sonra onu boşayan her müttaki müminin ödeyeceği bir haktır. Bir kadının böyle bir dâvayla Kadı Şüreyh’e müracaat etmesi üzerine kocasına “Müttaki isen ona bir mal ver.” demiş ve onu bu hu-susta mecbur etmemiştir. Ayrıca, Sa‘îd b. Cübeyr [v. 94/713] “Mehir muayyen bir haktır.”, Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ise “Hulu‘ ve mülâ‘ane yapılan kadın hariç, boşanan her kadının bir mal hakkı vardır.” demişlerdir.

[663] [Âyette müt‘a diye ifade edilen] mehir, kocanın mali gücü oranında evde giyilen bir elbise, başörtüsü ve yorgandır; ancak kadının mehrinin yarısı bundan daha az ise, bu takdirde hakkı o az miktar olur. Bu miktar beş dirhemden az olamaz; çünkü mehrin en azı on dirhemdir. Dolayısıyla, bu kadına verilecek olan boşanma mehri en az mehrin yarısından az olamaz.

[664] Şayet “[ כ ْ ِّ כ وأ ْ ِّ kelimelerinin] ümetti‘ukünne ve üserrihukünne أşeklinde merfû‘ okunmalarının açıklaması nedir?” dersen “Yeni, müstakil bir cümle diye açıklanabilirler.” derim.

[665] “Güzellikle salıverme” Sünnete uygun bir talâkla, yani herhangi bir zarara meydan vermeden boşamak demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[666] “İçinizden” anlamındaki כ teb‘îz/kısmîlik değil, açıklama içindir. Fâhişe aşırı derecede kötü anlamına gelmektedir ve büyük gü-nah demektir. Mübeyyine ise ‘kötülüğü açık’anlamında olup bunun-la Peygamber kadınlarının işledikleri büyük günah murat edilmektedir.

Bu günahın, Peygamber kadınlarının ona karşı gelmesi, ona karşı olum-suz harekette bulunması ve onun zorlanacağı veya sıkıntıya girip üzüleceği şeyleri ondan istemesi olduğu da, zina fiili olduğu da söylenmiştir. Ancak, Allah Teâlâ peygamberini ifk olayında geçtiği üzere, bundan korumuştur.

[667] Peygamber kadınlarının azabının kat kat verilmesi, diğer hanımların işlediği çirkin bir fiil, onlar tarafından işlendiği zaman kat kat çirkin olmasın-dan dolayıdır; çünkü bir günahın çirkinliği onu işleyenin değer ve derecesine ve kendisine karşı gelinenin âsilik edene sağladığı nimetin azlık ve çokluğuna bağlıdır. Hiçbir kadın Peygamber kadınları kadar değerli olmadığı gibi, Allah hiçbir kadına onlara verdiği kadar nimet vermemiştir. Karşılık, işlenen fiile, karşılığın cezaya dönüşmesi ise işlenen fiilin çirkin bir fiil olmasına bağlıdır. Bir fiil ne kadar çirkin olursa cezası da o kadar şiddetli olur. Bunun içindir ki, insanlar âlim bir günahkârı cahil bir günahkârdan daha fazla kınarlar; çünkü âlim birinin işlediği günah daha çirkindir. Bundan dolayıdır ki, hür insanların cezaları kölelerin cezalarından daha fazla takdir edilmiştir. Hatta Ebû Hanîfe ve talebeleri kâfir birinin recmedilemeyeceğini söylemişlerdir.

[668] “Ki bu, Allah için çok kolaydır.” Bu cümle ile onların Peygamber kadını olmalarının onlara hiçbir fayda sağlamayacağını, hatta azaplarının kat kat olmasına sebep olacağını ifade etmektedir. Bu bakımdan, bu ko-numları, ceza almalarını önlemek şöyle dursun, azaplarının kat kat olması-na sebep teşkil etmektedir!

ت [669] Yâ’lı ve Ta’lı olarak, tebeyyene anlamındaki beyyeneden gel-mek üzere, Yâ’sı fethalı ve kesreli olarak; א kelimesi yudā‘af (onun azabı ikiye katlanır) ve yuda‘‘af (her birinin azabı ikiye katlanır) şeklinde meçhul olarak, ayrıca yudā‘if (onun azabını ikiye katlarız) ve nuda‘‘if (her birinin azabını ikiye katlarız) şeklinde; taknüt, ya‘mel, א (veririz) ise yü’tihâ (O verir)şeklinde okunmuştur.

[670] Peygamber kadınlarının mükâfatının kat kat verilmesi ise, onların güzel ahlâk, güzel davranış ve kanaatleriyle Hazret-i Peygamber’in rızasını kazanmak istemeleri ve Allah’a çok çok ibadet etmeleri ve takvaları sebe-biyledir.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

[671] Ehadin aslı vehad olup vâhid [bir] anlamındadır. Kelime, daha sonra müzekker, müennes ve diğer bütün formlarda aynı şekilde genel olumsuzluk anlamında kullanılır olmuştur. “Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz.” de-mek, herhangi bir kadın grubu gibi değilsiniz, yani kadın taifesi grup grup araştırıldığında, değer ve öncelik bakımından size denk bir grup bulunamaz. Bunun benzeri, “Allah’a ve peygamberlerine iman eden ve onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayanlar…” [Nisâ’ 4/152] âyeti olup أ derken, peygam-berlerin aynı apaçık hakikat üzere olduklarını kabul etme bağlamında beyne cemâ‘atin vâhidetin minhum [onlardan hiçbirini] anlamı murat edilmektedir.

[672] “Sakınmaktaysanız” yani muradınız takva ise, müttaki iseniz, “edalı-işveli konuşmayın.” Edalı-işveli konuşarak cevap vermeyin; yani yu-muşak ve kadınsı bir sesle, ahlâksız kadınlar gibi. “Aksi takdirde, kalbinde hastalık” yani ahlâksızlık ve kötülük “bulunanlar (size) tamah ederler.” kelimesi, kadınların edalı-işveli konuşmaktan, kalbi hasta olanların da kötü düşüncelere kapılmaktan menedildiği düşüncesiyle nehiy filinin mahalline atıfla meczum olarak da okunmuştur. Adeta, “siz edalı-işveli konuşmayın ki onlar da yanlış düşüncelere kapılmasınlar” buyrulmaktadır. İbn Muhay-sın’ın [v. 123/741] َ َ ْ َ َ kelimesini Ya merfû‘ , Mim kesreli olarak, fiili de kavle isnat eden bir takdirle, fe-yutmi‘a’l-kavlü’l-mürîbu [bu iç gıcıklayıcı söz tamah uyandırır] takdiriyle fe-yutmi‘a şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir.

[673] “Normal bir şekilde konuşun” Kötü düşünceli birinin yanlış bir ümide kapılmasına yol açmayacak bir ciddiyet ve sertlikle, kadınsılık kat-madan. Veya sert, ama güzel bir sözle.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

Ahzâb 33/32-34’te Peygamber eşlerine yönelik emir ve yasaklardan biri de “valide sultanlar olarak evle-rinden çıkmamaları, eğitim-öğretim faaliyetleri ile meşgul olmaları” idi. Aişe Vâlidemiz bizzat kendisini -nerede ise ismen- muhatap alan bu mucizevî emre riâyet edememiştir. Şayet diğerleri gibi o da ‘evinde oturarak Kur’an ve Sünnet dersleriyle iştigal etse’ ve bir valide sultan edasıyla siyasete karışmamış olsa idi, binlerce mâsumun hayatına mal olan Cemel savaşı gibi bir facia yaşanmayacak; tulekādan olan Mu‘âviye deHazret-i Ali’ye karşı çıkma cüretini gösteremeyecekti. İç savaşlardan yaklaşık 30 sene evvel nâzil olan bu ilahi buyruk Kur’ān’ın büyük gaybî mucizelerinden biridir. / ed.

ن [674] ifadesiKāf kesreli olarak kırne şeklinde okunmuştur ki bu du-rumda vekara - yekıru - vakāran veya karra - yekırru babından gelmiş olur. [İkinci ihtimale göre] ıkrirnede bulunan iki Râ’dan birincisi hazfedilmiş, sonra, daha önce sahip olduğu kesresi Kāf’a nakledilmiştir; zılnede olduğu gibi. Kelime ayrıca Kāf fethalı olarak َن ْ َ şeklinde de okunmuştur. Bu durumda kelimenin aslı ikrarne olup fethalı Râ hazfedilmiş veona ait olan fetha bir öncesindeki harfe nakledil-miştir; zalnede olduğu gibi. Bu arada Ebü’l-Feth el-Hemedanî et-Tibyan adlı eserinde bir başka ihtimalden söz ederek şöyle demiştir: Bu kelime kāra-yekā-ru kökünden olup toplanma anlamındadır. Nitekim bir arada bunulduğu için kıtaya da el-kārre denilmiştir. Keza Adal ve Deyş kabileleri de ictemi‘û fe-kûnû kārraten [toplanın ve bir arada olun] diyerek kelimeyi bu anlamda kullanmışlardır.

[675] “ İlk câhiliye” el-câhiliyetü’l-cehlâ’ [zifiri cahiliye] denilen eski câhiliye olup Hazret-i İbrahim’in doğduğu dönemdir. O dönemde kadın inciden ya-pılmış ev elbisesini giyer ve sokağa çıkıp yürüyerek kendini erkeklere sunarmış. Bazı âlimler bu dönemin Hazret-i Âdem’le Nuh arasındaki dönem, bazıları Hazret-i İdris’le Nuh arasındaki dönem, diğer bazıları da Hazret-i Davut’la Sü-leyman arasındaki dönem olduğunu ileri sürmüşlerdir. Son câhiliye ise Hazret-i İsa ve Hazret-i Muhammed arasındaki dönemdir. Ayrıca, ilk câhiliye İslam’dan önceki küfür câhiliyesi; son câhiliye ise İslam dönemindeki fıskufücur câhiliyesi olması da mümkündür. Âdeta “İslâm döneminde kendinizi sergilemek sûretiy-le küfür dönemi câhiliyesine benzeyen bir câhiliye çıkarmayın!” anlamındadır. Şu rivayet de bu mânayı destekler: Bir defasında Hazret-i Peygamber Ebüdder-dâ’ya [v. 32/652] “Sende gerçekten câhiliye var!” demişti. Ebüdderda “ Küfür câ-hiliyesi mi, İslâm câhiliyesi mi?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamber “ Küfür câhiliyesi küfür!” diye cevap verdi [Buhārî, “İmân”, 20; benzer lafızlarla].

[676] Allah Teâlâ Peygamber kadınlarına önce özel olarak namaz kılıp zekât vermelerini emretmekte, sonra bütün tâatleri içine alan bir emir vermektedir; çünkü bu iki malî ve bedenî tâat diğer tâatlerin esasıdır. Bu iki tâat, kendilerine hakkıyla önem veren kimseleri diğer ibadetlere sevkeder. Allah daha sonra onla-ra bu emir, nehiy ve nasihatleri Peygamber’in hane halkının günahlara bulaşma-ması ve takva sayesinde onlardan korunmaları için yaptığını beyan etmektedir. Burada günahtan isti‘âre olarak pislik [şaibe], takvadan isti‘âre olarak da temizlik kullanılmıştır; çünkü çirkin bulunan fiilleri irtikâp eden kimsenin şerefi, pis-liklerle bedenin kirlenip pislendiği gibi kirlenip pislenir. Güzel bulunan şeyler ise, insanın şerefi onlarla beraber temiz bir elbise gibi korunmuş olur. Bu isti‘âre ile akıl sahibi kimseler Allah’ın, kullarının yapmasını çirkin bulup yasakladığı şeylerden sakındırılmakta ve razı olup emrettiği şeylere teşvik edilmektedir.

َ ا [677] ifadesi nida veya medih olarak mansūbdur. Bu [hane halkı] أifade Hazret-i Peygamber’in hanımlarının da Ehl-i Beyt’e dâhil olduklarına delâlet etmektedir.1

[678] Allah daha sonra Peygamber kadınlarına, evlerinin vahyin indiği yerler olduğunu hatırlatmakta ve hanelerinde şu iki özelliği, yani (i) pey-gamberlik iddiasının gerçekliğine delâlet eden -çünkü nazmıyla mu‘cize-dir- apaçık âyetlerle (ii) hikmet, ilim ve ilâhî yasaları barındıran kitaptan evlerinde okunan âyetleri unutmamalarını emretmektedir.

[679] “Şüphesiz, Allah bütün inceliklere nüfuz eder, ‘her şeyden haber-dar’dır.”Çünkü size yarayan ve dinî hayatınızı düzeltecek olan şeyleri bil-mekte ve onları size inzal etmektedir. Veya kimin peygamber olmaya, kimin Peygamber’in Ehl-i Beyt’i olmaya lâyık olduğunu bilmektedir. Ya da tek bir kelâmı2 bu iki hususu da içinde barındıran bir özelliğe sahip kılmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[680] Rivayete göre, Hazret-i Peygamber’in hanımları bir defasında “Ya Rasulâllah, Allah Teâlâ Kur’ân’da erkekler hakkında hayırlı şeyler zikret-mektedir. Bizim zikredilecek bir hayrımız yok mu? Biz, işlediğimiz tâatlerin kabul edilmemesinden endişe ediyoruz!” demişlerdi [Nesâî, “Tefsir”, 33; benzer lafızlarla]. Soruyu soranın Ümmü Seleme olduğu söylenir. Bir başka rivayete göre ise, Peygamber kadınları hakkında bazı âyetler nâzil olunca, bazı Müs-lümanların hanımları “Bizim hakkımızda [neden] bir şey nâzil olmuyor!” demişler; âyet de bunun üzerine nâzil olmuştur.

[681] Müslim savaştan sonra barışan, inat etmeyip itaat eden, işi-ni Allah’a bırakan ve O’na tevekkül eden kimse demektir. Kelime, es-leme vechehû li’llâhi [Kendini Allah’a teslim etti.] sözünden gelir. Mü’min Allah ve Resulünü ve tasdik edilmesi gereken şeyleri tasdik eden; kā-nit tâat üzere olan ve tâatte daim olan; sādık niyet, söz ve amelinde doğ-ru olan; sābir tâat işlemeye ve masiyetten kaçınmaya sabreden; hāşi‘ 1 Bu tabirin Kur’ân’daki kullanımı ve sonraki dönüşümü hk. geniş bilgi için bkz. Murat Sülün, Kur’ân Ne

Diyor Biz Ne Anlıyoruz, İstanbul, 2015, s. 265-289 ( Ehl-i Beyt: Peygamber Hanedanı).2 Kur’ân’ın lâtîfen habîran ifadesiyle belirtilen iki ana özelliği; ilahî ayetler ve hikmet oluşu. / ed.

kalbi ve bütün uzuvlarıyla Allah karşısında tevazu içinde olan, bazılarına göre ise, namaz kılarkan sağında, solunda kim var bilmeyen; mütesaddık malının zekâtını veren ve sadakayı ihmal etmeyen demektir. “Haftada bir dirhem ta-sadduk eden el-mütesaddık, her ay ak günlerde oruç tutan da sāimdir.” denmiş-tir. ez-Zâkirullāhe kesîran kalbiyle veya diliyle ya da her ikisiyle zikrderek nere-deyse Allah’ı zikretmediği bir zaman olmayan kişi demektir. Kur’ân okuma ve ilim de Allah’ı zikretme kapsamındadır. Hazret-i Peygamber “Bir erkek gece uyanır, hanımını da uyandırır ve birlikte iki rekât namaz kılarlarsa Allah’ı çok zikredenlerden olarak yazılırlar.” [İbn Mâce, “İkāmetü’s-salât”, 175, 176] buyurmuş-tur. ve’l-Hâfizāti ve’z-zâkirâti kelimelerinin aslı ve’l-hâfizātihâ ve’z-zâkirâtihî şeklindedir; [zamirler] zāhir onlara delâlet ettiği için hazfedilmişlerdir.

[682] Şayet“İki atıf arasında, yani müenneslerin müzekkerlere ve ‘eş’le-rin ‘eş’lere atfı arasında ne fark var?” dersen şöyle derim: Birinci atıf, ٍَאت ِّ َ כאرًا âyetinde olduğu gibi, iki farklı (dul ve bekâr olarak” [Tahrim 66/5]“) وأcinsin aynı hükümde müşterek olmaları halinde aralarına bir atıf harfinin girmesi şeklindedir. İkinci atıf ise, bir sıfatın bir başka sıfatla cem‘i için olan bir atıfla atfedilmesi türündendir. Ve mâna; “Bütün bu tâatleri cem eden erkek ve kadınlar, işte Allah onlar için […] hazırlamıştır.” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[683] Hazret-i Peygamber, halası Ümeyme bint Abdulmuttalib’in kızı Zeyneb’i azatlı kölesi olan Zeyd b. Hârise’ye istemiş, fakat hem kız hem de kardeşi Abdullah bunu kabul etmemişti. Âyet bu olay üzerine nâzil oldu ve Abdullah “Biz razı olduk Ya Rasûlâllah!” dedi. Bunun üzerine Zeyneb’i Zeyd’e nikâhlayan Hazret-i Peygamber, kız evine mehir olarak altmış dir-hem para, bir örtü, bir yorgan, bir ev giysisi, bir etek, elli ölçek buğday ve otuz ölçek de hurma gönderdi. [Söz konusu kadının] Ukbe bin Ebû Muayt’ın1 kızı Ümmügülsüm olduğu da söylenmiştir. ‘İlk kadın muhacir’ olan bu ha-nım, kendisini Peygamber’e hibe etmiş, o da “kabul ettim” dedikten sonra Zeyd’le evlendirmişti. Kadın ve kardeşi buna kızmış; “Biz Allah Resûlünü istiyoruz, o bizi azatlı kölesiyle evlendiriyor!” demişlerdi. 1 Mekke’de Peygamber’in en azılı düşmanlarından biriydi; insanları Müslümanlara karşı kışkırttığı Bedir’de

esir edilmiş ve tüm esirler bir şekilde serbest bırakılırken, İslâm ve Peygamber aleyhindeki aşırı tezvirat ve iğvaları sebebiyle yoldaşı Nadr ile birlikte öldürülmüştür. / ed.

[684] Mâna şöyledir: “ Allah ve Resulü” -[bu tabir] Resûlullah demektir; yahut Peygamber’in hükmü, Allah’ın hükmü demek olduğu için böyle ifade edilmiştir- “hüküm verdiğinde, mümin kadın ve erkek için doğru olmaz.” şeklindedir. Yani kendilerini ilgilendiren herhangi “bir hususta” kendi di-lediklerini tercih etme hakları yoktur. Aksine, onlara düşen; görüşlerini Hazret-i Peygamber’in görüşüne uydurmak ve onun tercihi doğrultusunda tercihte bulunmaktır.

[685] Şayet “[ kelimesindeki çoğul] zamirin, mâ câenî min raculin ve le’mraetin illâ kâne min şe’nihî kezâ sözünde olduğu gibi, tekil olması ge-rekmiyor muydu?” dersen şöyle derim: Evet, ancak ilgili kelimeler nefy olarak zikredilmiş ve kadın - erkek bütün müminlere şâmil olmuş, dolayı-sıyla zamir lâfza değil, mânaya göre getirilmiştir. ن כ Tâ ile de, Yâ ile de أن okunmuştur. el-Hıyeratü muhayyer olma demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[686] “Allah’ın da” nimetlerin en büyüğü olan Müslümanlığı bahşetme-si ve seni onu azat etmeye, sevmeye ve yanında tutmaya muvaffak kılması sûretiyle “nimetlendirdiği, senin de” Allah’ın seni onda muvaffak kıldığı şeylerle “nimetlendirdiğin” kişi, yani Zeyd b. Hârise ki Allah ve Resulünün nimetleri içinde yüzen biridir.

[687] “Eşin” Zeyneb’i elinde tut (boşama).” Hazret-i Peygamber kendi-sini Zeyd’e nikâhladıktan sonra Zeyneb’i görmüş, gönlü ona kaymıştı ve bu durum karşısında sübhânallāhi mukallibi’l-kulûb (Ne yücedir kalpleri dön-düren Allah!) demişti; çünkü daha önce gönlünde ona karşı herhangi bir şey hissetmiyor, onu arzulamıyordu. Bir şeyler hissetmiş olsaydı ona talip olurdu. Zeynep Hazret-i Peygamber’in sübhânallah sözünü işitince bunu Zeyd’e söylemişti. Zeyd durumu anlamış ve artık eşiyle birlikte olmaktan hoşlanmaz olmuş; Peygamber için ondan vazgeçmeyi düşünmeye başlamış-tı. Bir ara gidip Hazret-i Peygamber’e “Eşimden ayrılmak istiyorum.” dedi.

Hazret-i Peygamber “Neyin var? Seni kuşkulandıran bir şey mi yaptı?” diye sordu. Zeyd “Hayır, vallahi ondan güzellikten başka bir şey görmedim; an-cak o şeref ve itibarı ile adeta beni eziyor, rahatsız ediyor.” diye cevap verdi. Peygamber; “Eşini boşama, Allah’tan kork!” diyerek ona nasihatte bulundu. Zeyd, buna rağmen bir süre sonra eşini boşadı. Kadın iddet süresini dol-durunca Hazret-i Peygamber Zeyd’e “Senden daha fazla güvendiğim bir kimse yok; Zeyneb’i bana iste!” dedi. Zeyd, hikâyenin bundan sonrasını şöyle anlatır: “Kalkıp, Zeyneb’in yanına gittim. Hamur yoğuruyordu. Onu görünce duygulandım ve Peygamber’in onun hakkında söylediklerinden dolayı yüzüne dahi bakamadım. Ona sırtımı dönerek “ Zeyneb! Müjde! Hazret-i Peygamber seni istiyor.” dedim. Bunu duyunca sevindi ve “Ben Rabbime danışmadan bir şey yapmam!” dedi ve kalkıp seccadesinin başı-na geçti. Bunun üzerine “Onu senin eşin kıldık.” âyeti nâzil oldu. Bunun üzerine, Hazret-i Peygamber Zeyneb’le evlendi ve onun düğün yemeğinde hiçbir eşinin düğününde vermediği ziyafeti verdi; bir koç kesti ve gün boyu insanlara ekmek ve et ikram etti [Müslim, “ Nikâh”, 89; benzer lafızlarla].

[688] Şayet “ Hazret-i Peygamber ‘Allah’tan kork!’ sözüyle neyi murat etmiştir?” dersen şöyle derim: Hazret-i Peygamber bu sözüyle “Allah’tan kork ve onu boşama.” demek istemiş; bununla haram değil, tenzih ifade eden bir nehiy murat etmiştir; çünkü en iyisi boşamamaktır. “Allah’tan kork da, kocasını incitme ve kibir gibi şeyleri nispet ederek onu kötüleme!” demek istediği de söylenmiştir.

[689] Şayet “Peygamber’in, içinde gizlediği şey nedir?” dersen şöyle derim: Gönlünün ona kaymasıdır. -Zeyd’in ondan ayrılmasını arzu etmesi olduğu da söylenmiştir.- Yine, “Zeyd’in onu boşayacağını ve ileride ken-disinin onunla evleneceğini bilmesi” olduğu da söylenmiştir; çünkü Allah Teâlâ bunu kendisine bildirmişti. Hazret-i Âişe de “ Hazret-i Peygamber kendisine nâzil olan herhangi bir vahyi gizleyecek olsaydı bu âyeti gizlerdi.” demiştir. [Müslim, “İmân”, 287, benzer lafızlarla]

[690] Şayet “Zeyd Hazret-i Peygamber’e ‘ Zeyneb’den ayrılmak is-tiyorum.’ dediği zaman, ona “Ayrıl, zaten ben de onunla evlenmek is-tiyordum!” demesi çirkin bir şey olduğuna göre, Allah Teâlâ Peygam-ber’in ne demesini istemiştir?” dersen şöyle derim: “Muhtemelen, içinde olanla dışa vurduğu çelişmesin diye ondan susmasını veya ona “Sen kendi durumunu daha iyi bilirsin.” demesini istemiştir; çünkü Al-lah Teâlâ peygamberlerinden içlerinin ve dışlarının bir olmasını, her hal ve şartta onun gereğine uygun davranma, tutarlılık ve sağlam irade ister.

Nitekim Hazret-i Peygamber’in, Abdullah b. Ebu Serh’in öldürülmesini murat ettiği ve Hazret-i Osman’ın da onun affı için ricacı olduğu olay anla-tılırken, Hazret-i Ömer’in; “Peygamber’le göz göze geldik. Bir işarette bu-lunsaydı onu öldürecektim! Fakat o, “Peygamberler işaret etmezler; onların içi dışı birdir!” buyurdu.” dediği rivayet edilmiştir.1

[691] “O zaman, açıkça söylenmesi çirkin olan bir şeyi Peygamber söyle-medi diye Allah Teâlâ neden ona serzenişte bulunmuş olsun ki? Oysa Peygam-ber (s.a.) bizzat çirkin olmayan bir şeyi ifade etmeyi çirkin bulmaz. İnsanların ileri geri konuşmaları ise ancak akıl ve örf açısından çirkin olan şeylerde söz konusudur. Allah Teâlâ neden ona bu taaşşuk olayının kendisi için serzenişte bulunmamış; Zeyneb’e dönük duygusuna son vermesini ve nefsinin bu yol-daki temayülüne mani olup kadından uzak durmasını emretmemiş; neden peygamberini kendisi için çirkin bulunarak hakkında ileri geri konuşulacak bir durumdan korumamış?” dersen şöyle derim: Nice şeyler vardır ki -had-dizatında mübah ve helâl olduğu halde, insanlarca tenkit edilmediği ve Allah nezdinde ayıp sayıldığı halde- insan ondan utanır, başkalarının ona muttali olmasını istemez; hatta o mübah şeye atılan adım, dinî sonucu büyük olan ve muazzam sevaplar getirecek bazı farzların yaşanmasına basamak teşkil eder. Ondan kaçınmasa -erdem, ilim, dinî seviye ve kabuğa değil öze/hakikate ba-kabilme meziyeti olan kimseler hariç- birçokları ona dil uzatır. Nitekim bazı kimseler Hazret-i Peygamber’in evinde yemekler yedikleri zamanlarda onun meclisinin sürekli müdavimleri, onun sohbetlerinin takipçisi idiler. Ancak onların, hanesinde uzun uzun oturmaları Peygamber’i rahatsız ediyor, ko-nuştukları onu daraltıyordu. Bununla birlikte utancından onlara dağılma-larını söyleyemiyordu. Bunun üzerine, “Bu, gerçekten Peygamber’i rahatsız ediyor. Hayâsından size bir şey söyleyemiyor, ama Allah gerçeği açıklamak-tan çekinmez!” [Ahzâb 33/53] âyeti nâzil olmuştu. Şayet Hazret-i Peygamber içindeki gizli duyguları açıklayarak onların dağılmasını isteseydi, bu durum ağırlarına gider ve bazı dedikodulara sebebiyet verilmiş olurdu. İşte bu da o kabildendir; çünkü bir insanın kalbî duyguları; kadın gibi arzu edilecek bir şeyi arzu etmesi, ne aklen ve ne de dinen çirkin görülebilecek bir şeydir; 1 Hazret-i Peygamber Mekke’yi fethettiğinde, Müslümanlarla savaşmayan Müşriklere dokunulmamasını

emrederken, Abdullah b. Sa‘d b. Ebu Serh ve benzerlerinin, “girenin güvende olduğu” Kâbe’nin astarına tutunmuş vaziyette yalvarıp yakarsalar bile katledilmesini emretmişti. Osman b. ‘Affan ise, kendisine sığı-nan sütkardeşi Abdullah’ı idamdan kurtarmak için gizlemiş, ortalık yatışınca da Peygamber’in huzuruna getirerek ona ‘şefaat’ etmişti; Peygamber “oradaki adamlarından biri bunu kendiliğinden katletsin diye” herhangi bir cevap vermeden uzunca bir süre beklemiş; fakat kimsenin bunu yapmaması üzerine affetmek zorunda kalmıştı. Nitekim Osman oradan ayrıldıktan sonra bunu açıkça dile getirdi. Ensārîlerden biri “Keşke, bir işaret etseydiniz ya Rasûlâllāh!” deyince de, “Peygamber [hainlere mahsus] bu tip ima ve işaretlerle iş görmez!” buyurdu. Bkz. İbn Hişâm, Sîret [www.al-mostafa.com], s. 667 vd.

zira o, insanın kendi fiili olmadığı gibi, iradesiyle meydana gelmiş de değil-dir. Keza, mübah olan bir şeyi meşru bir yolla elde etmek de çirkin bir şey değildir; yani Hazret-i Peygamber’in, -Zeyd’den [karısını] boşamasını iste-mek, yani kendisine gömlek düğmesinden daha yakın olan birinden ‘kendisi adına eşinden vazgeçmesini talep etmek’ gibi bir şey söz konusu olmaksızın- Zeyneb’e talip olup onunla evlenmesi işte böyle bir şeydir. Kaldı ki, Zeyd’in Zeyneb’den soğuduğu, ondan rahatsız olduğu, Peygamber’in ise ona gönül verdiği açık bir şekilde bilinmektedir. O dönemde [Araplara göre] bir insanın, arkadaşı için eşini bırakması yadırganacak ve o takdirde diğerinin o kadınla evlenmesi utanılacak bir şey değildi; çünkü muhacirler Medine’ye gelince Ensāriler her şeyleriyle onlara destek olmuşlardı. Hatta iki hanımı olanın, birini boşayıp muhacire nikâhladığı oluyordu. Mesele her açıdan mübah olduğu gibi herhangi bir yönüyle çirkin ve kötü de değildi; ne Zeyd’e ne de başkasına zararı vardı. Aksine, bunda birçok maslahat söz konusuydu. Örneği: Hazret-i Peygamber’in halakızı [Zeynep] dulluktan ve yitip gitmek-ten kurtulmuş; bu evlilikle müminlerin annelerinden biri olmuştu. Bunda “evlâtlıklarının kesin olarak ayrıldıkları eşlerini nikâhlamakta müminler için bir sakınca olma(dığı net olarak anlaşıl)sın” [Ahzâb 33/37] âyetinde zikredi-lenler dâhil daha pek çok kamu yararı bulunuyordu. Bu bakımdan, Allah Teâlâ’nın, meseleyi içinde gizleyip bu hususta biraz da aşırıya giderek Zeyd’e “Eşini elinde tut ve Allah’tan kork!” diyen Peygamber’e sitem etmesi ve resûlünün içinin, dışının bir olmasından, hakta sebat etmesinden başka bir şeye razı olmaması normaldir. Ta ki, müminler ona tâbi olsunlar ve müca-delelerinde -acı da olsa- hakta sebat etmekten utanmasınlar.

[692] Şayet “ ُّ َ אس وا أَ َ ا ْ َ כَ... و ِ ْ ِ ِ ِ ْ ُ ifadelerindeki Vav’lar ne وَVav’ıdır?” dersen şöyle derim: Hal Vav’dır; yani “Sen Zeyd’e içinde ‘onu elin-de tutmamasını’ gizlediğin halde ‘eşini elinde tut’ diyordun. İnsanların dedi-kodu etmesinden korkarak bu durumu gizliyor, bu hususta Allah’tan korkman gerekirken insanlardan korkuyordun.” Bunlar atıf Vav’ı da olabilirler. Adeta “Hani bir yandan ‘eşini elinde tut’ diyor; öte yandan içinde bunun aksini ta-şıyor ve insanlardan korkuyordun. Oysa Allah senin kendisinden çekinmeni daha çok hak etmektedir ki böyle bir şey yapmayasın!” denilmektedir.

[693] Bir kimse bir şeyi elde etmede arzu ettiği dereceye ulaştığın-da kadā minhu vatarahû denir; yani Zeyd’in Zeyneb’e herhangi bir ih-tiyacı kalmayıp ondan beklentisi tamamen tükenince ve kendi isteğiy-le onu boşayıp iddeti de bitince “seni onunla evlendirdik.” Ehl-i Beyt bu kelimeyi zevvectükehâ (onu senin eşin kıldım) şeklinde okumuştur.

Nitekim Ca‘fer b. Muhammed’e (r.anhumâ) “Bunu başka türlü okuyamaz mısın?” diye sorulduğunda şöyle demiştir: “Kendisinden başka tanrı olma-yan Allah’a yemin ederim ki hayır! Ben bunu babama sadece bu şekilde okudum. Hasan b. Ali de babasına sadece aynı şekilde okurdu. Ali b. Ebu Tālib de onu Hazret-i Peygamber’e ancak bu şekilde okumuştur.”

[694] “Allah’ın emri mutlaka yerine getirilir.” Bu bir ara cümledir; yani Allah’ın olmasını istediği bir şey mutlaka olur. Bu ifade, Allah Teâlâ’nın murat ettiği şey; yani Zeyneb’i Peygamber’e eş kılacağını ve müminlerin, evlâtlıklarının eşlerini, aralarındaki karı koca bağlarının tamamen bitme-sinden sonra öz-evlâtlarının eşleri gibi mahrem görmemeleri gerektiğini an-latan bir meseldir. “Allah’ın emri” ile mükevven [var] da kastedilmiş olabilir; çünkü var olan bir şey kün [ol] emri ile var olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

[695] “Allah’ın kendisine farz kıldığı” yani onun için ayırdığı ve kesin yaptığı. Bu kelime, furida li-fulânin fi’d-dîvâni kezâ [Falanca için divanda şöyle kararlaştırıldı.] tabirinden gelmektedir. Askerlerin maaşlarına furûdu’l-asker denilmesi de bu ifadeden gelir.

[696] “Allah’ın öncekiler hakkındaki” yani eski peygamberler hakkın-daki “uygulaması olarak…” Sünnet kelimesi, türben ve cendelen [kaybetme ve alçalma] sözleri gibi, masdar yerine konulan bir isim olup “Peygamber açısından bir sıkıntı olmamalıdır.” ifadesini tekit etmektedir. Sanki “Allah bunu, geçmiş peygamberler hakkında onların kendileri için mübah kıldığı evlenme vs. meselelerde onlara kolaylık gösterdiği şeylere uygun hareket et-meleri halinde bir sorumluluk doğmaması gibi bir uygulama halinde yürüt-mektedir” denilmektedir. Nitekim eski çağlarda onların çok sayıda nikâhlı hanımları ve cariyeleri olmuştur. Hazret-i Davud’un yüz eşi ve üç yüz de cariyesi; Hazret-i Süleyman’ın ise üç yüz eşi ve yedi yüz cariyesi varmış.

نَ [697] ُ ّ َ ُ -ifadesinde üç i‘rab da muh (Allah’ın mesajlarını iletenler) ا temeldir; peygamberlerin1 sıfatı olarak mecrûr, “Onlar tebliğ ederler.” anla-mında merfû‘ ve “Tebliğ edenleri kastediyorum.” anlamında fethalı olabilir.

[698] ( ا ت א ifadesi) risâlete’llāhi (Allah’ın mesajı) [Allah’ın mesajları] رşeklinde de okunmuştur.

[699] “Ölçülüp biçilmiş” yani verilmiş “kesin bir hüküm.”

[700] Peygamberlerin Allah’tan başkasından korkmayan kimseler ola-rak nitelenmesi “İnsanlardan çekiniyorsun. Oysa Allah senin kendisinden çekinmeni daha çok hak etmektedir!” [Ahzâb 33/37] âyetinde açıkça ifade edildikten sonra yapılmış bir tarizdir.

[701] “Allah” korkulan hususlarda yeter veya küçük büyük her yanlıştan dolayı “hesaba çekici olarak Allah yeter.” Dolayısıyla, kendisinden korkma önceliğinin böyle bir varlığa verilmesi gerekir.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[702] “Muhammed sizin adamlarınızdan herhangi birinin öz babası de-ğildir.” Yani sizden birinin öz-babası değildir ki kendisiyle onun arasında ba-bayla evlât arasındaki gibi bir sıhriyet ve nikâh yasağı olsun. “Aksine Allah resulüdür.” Aslında her peygamber, ümmetinin babasıdır; ancak bu, onların peygambere karşı itaat ve saygı yükümlülükleri ve peygamberin onlara kar-şı şefkat ve nasihat yükümlülüğü anlamındadır; baba ile oğulları arasındaki diğer hükümlerle alâkalı değildir. Zeyd de, onun gerçek evlâdı olmayan siz-lerden herhangi biridir. Dolayısıyla, onun [Peygamber’le ilgili] hukukî yönü si-zinki gibidir. Bu bakımdan, ona [Muhammed’in oğlu Zeyd] diye seslenme ve ona oğulluk nispet etme bir özellik ve yakınlık ifade etmekten öte bir şey değildir.

[703] “Ve son peygamberdir.” Yani şayet Muhammed’in bülûğa ermiş erkek bir oğlu olsaydı, ondan sonra o peygamber olurdu ve Muhammed son peygamber olmazdı. Nitekim rivayete göre, Hazret-i Peygamber, oğlu İbrahim vefat edince “yaşasaydı peygamber olurdu” demiştir. [Ahmed b. Han-bel, XXX, 458; Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 53; her iki kaynakta da hadis dipnotta zikredilmiş].

1 Yukarıda enbiyâ geçmemekle birlikte, gerek النبي gerekse الذين خلوا من قبل ifadeleri peygamberleri ifade etmek-tedir ve her ikisi de mecrurdur. / ed.

[704] Şayet “ Hazret-i Peygamber Tāhir, Tayyib, Kasım ve İbrahim’in babası değil miydi?” dersen şöyle derim: Onlar iki açıdan “sizin adamları-nızdan biri” tabiriyle bu nefy hükmünün kapsamından çıkmışlardır. Birin-cisi, onlar adam denecek yaşa kadar yaşamamışlardı. İkincisi, adam olma onlara nispet edilmiş, Peygamber’in oğulları ise onların değil, onun adam-larıdır. “Peki, Hazret-i Peygamber Hasan ile Hüseyin’in babası değil miy-di?” dersen şöyle derim: Evet, ancak onlar o zaman henüz adam değillerdi. Ayrıca onlar da Hazret-i Peygamber’in adamları idiler; onların adamları değil. Öte yandan, Allah Teâlâ bu lafızla onun kendi evlâdını kastetmiştir, evlâdının evlâdını değil; zira “ve son peygamberdir” buyurmaktadır. Oysa Hasan ve Hüseyin birincisi kırk küsur, ikincisi de elli küsur sene yaşamış-lardır.1

ل ا [705] כ ر א أ ifadesi و -ifadesine atıfla mansūb olarak da, ve lâ أkin huve rasûlûllāhi takdiriyle merfû‘ olarak da okunmuştur. Ve lâkin de ve lâkinne şeklinde şeddeli olarak da okunmuştur. Bu durumda haber mahzuf olup cümle ve lâkinne rasûlâllāhi men ‘araftümûhu [Aksine, Allah’ın resulü bildi-ğiniz kimsedir.] -yani onun erkek evlâtları yaşamamıştır- şeklinde takdir edilir.

א [706] .kelimesi fethalı Tâ ile okunmuş olup mühür anlamındadır وKelime ayrıca ve hātime şeklinde Tâ kesreli olarak da okunmuştur ki, mü-hürleyen ve mühür basan anlamındadır. İbn Mes‘ûd’un ve lâkin nebiyyen hātime’n-nebiyyîne (aksine nebîleri sonlandıran bir nebîdir) şeklindeki kıra-ati de bu mânayı destekler.

[707] Şayet “Hazret-i İsa âhir zamanda nüzûl edeceğine göre, Hazret-i Peygamber nasıl peygamberlerin sonuncusu olabilir?” dersen şöyle derim: Hazret-i Muhammed’in son peygamber olması, ondan sonra kimsenin peygamber kılınmayacağı anlamındadır. Hazret-i İsa ondan önce peygam-ber kılınmıştı; âhir zamanda indiğinde ise Hazret-i Peygamber’in diniyle amel edecek ve onun ümmetinden herhangi biri gibi onun kıblesine döne-rek namaz kılacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

41. Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin;
Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

1 Bu iki zat, Peygamber’den sonra, “peygamber olabilecek kadar” uzunca bir süre yaşamışlardır; oysa ayette Hazret-i Muhammed için “son peygamber” buyrulmaktadır. Yani gerçek oğulları olsalardı, peygamber olmaları gerekirdi… / ed.

[708] “Allah’ı zikredin.” Yani takdîs, tahmîd, tehlîl ve tekbîr1 gibi çeşitli övgü ifadeleriyle ve lâyık olduğu şeylerle övün ve bunu çok çok yapın. “Sa-bah akşam” yani her vakit. Nitekim Hazret-i Peygamber “Allah’ı zikir her Müslümanın ağzındadır”, bir rivayete göre de “her Müslümanın kalbin-dedir” buyurmuştur. Katâde’nin [v. 117/735]; yani sübhânallāhi ve’l-hamdü li’llâhi ve lâ ilâhe illâllāhu vallāhu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh2 deyin”, Mücahid’in [v. 103/721] de “Bunlar temiz ve cünüp herkesin söyle-yebileceği kelimelerdir.” dedikleri rivayet edilmiştir.

وا [709] ا ve اذכ fiilleri sabah ve akşam kelimelerine dönüktür. Sum ve salli yevme’l-cum‘ati [Cuma günü oruç tut ve namaz kıl] demek gibi. Tesbih ise, zikir nevindendir. Allah Teâlâ’nın, melekler içinde Cebrail ve Mikail’i3 özel olarak zikrettiği gibi, zikir türü içinden tesbihi ayrıca ifade etmesi onun diğer zikirlerden üstün olduğunu açıklamak içindir; çünkü tesbih, Allah’ı hakkında caiz olmayan sıfat ve fiillerden tenzih ve çirkinliklerden ibra et-mek anlamındadır.4 Dolayısıyla, tesbihin diğer zikirlere üstünlüğü, kişinin ‘masiyet kirlerinden ve günah pisliklerinden temiz’ olarak nitelenmesinin, ‘çok namaz kılma, oruç tutma, ibadet etme, ilim sahibi olma ve çeşitli fa-ziletlerle şöhret bulma’ ile nitelenmesine olan üstünlüğü gibidir. “Zikir ve onu çokça yapma” ile Allah, çokça tâat etmeyi ve ibadete yönelmeyi de murat etmiş olabilir; çünkü her tâat ve her hayır zikir cümlesindendir. Son-ra bu zikir içinden, namazı bütün vakitlerinde kılmak demek olan “akşam sabah tesbih”e özel olarak yer vermiştir; çünkü namaz diğer ibadetlerden üstündür. Yahut “akşam sabah namaz” ifadesi sabah, akşam ve yatsı na-mazları anlamındadır; zira bu vakitlerde namaz kılmak daha zor ve bunlara riayet daha ağırdır.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

Allah her şeyden daha büyüktür; güç ve kuvvetimiz tamamen, yüce, ulu Allah’ın sâyesindedir. / ed.3 Yani Bakara 2/98’de. / ed.4 Tesbîhin geniş anlamı için bkz. Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu’l- gayb, el-Hadîd 57/1 hk. / ed.

[710] Namaz kılan [salât sahibi] kişi rükû ve secdede eğildiği için, [salâtın ism-i fâ‘ili olan] musallî kelimesi; -merhametinden dolayı hasta ziyaretinde bu-lunan ve evlâdına şefkat gösteren kadın gibi- şefkat ve merhametinden dolayı birinin üzerine eğilen [yani onun üzerinde titreyen] biri için isti‘âre olarak kullanıl-mıştır. Salât daha sonra genişleyerek merhamet ve şefkat anlamında kullanıl-mıştır. Sallâllāhu aleyke! ifadesi de buradan gelmektedir ki “Allah sana rahmet ve şefkatiyle muamele etsin!” demektir. Şayet “ כ ي cümlesine ا‘size rahmet ve şefkatiyle muamele eden O’dur.’ mânasını verirsen ‘ve melek-leri’ kelimesini ne yapacaksın? Onların salâtının mânası ne olacak?” dersen şöyle derim: Meleklerin salâtının mânası onların “Allah’ım! Müminlere rah-metinle muamele eyle!” diye dua etmeleridir. Melekler, duası makbul varlık-lar oldukları için, merhamet ve şefkatle muamele eden kimseler gibi takdim edilmiş olmaktadırlar. Bunun benzeri, hayyâkâllāh! (Allah sana hayat versin ve seni daim eylesin) ve hayyeytüke (Allah’ın sana hayat vermesi yolunda senin için dua ettim) ifadesidir; çünkü duanın kabul edileceğine olan itimadından ötürü, ona gerçek mânada hayatı sen veriyormuşsun gibi. ‘Ammerakâllāh! (Al-lah sana ömür versin) ve ‘ammertüke (sana ömür verilmesi için dua ettim) ve sekākâllāh! (Allah susuzluğunu gidersin) ve sekaytüke (susuzluğun gitsin diye çalıştım) sözleri de aynı türdendir. ا ُ َ َ آ ِ َّ א ا َ ُّ َא أَ ِّ ِ َّ َ ا َ نَ ُّ َ ُ ُ َ ئِכَ َ َ َ وَ إِنَّ اِْ َ َ ا ُّ َ [Ahzâb 33/56] yani “… siz de ona rahmetiyle muamele etmesi için

Allah’a dua edin.” âyeti de bu anlamdadır.

[711] Mâna şöyledir: Sizi hayra davet edip size zikir, namaz ve tâatlere de-vamı emrederek size rahmet ve şefkatiyle muamele eden O’dur. Böylece, “sizi” mâsiyet karanlıklarından tâat aydınlığına “çıkarmıştır.” “O, müminlere karşı hep merhametli olmuştur” ifadesi, salâtla rahmet murat edildiğine delildir.

[712] Rivayete göre, ِّ ِ َّ َ ا َ نَ ُّ َ ُ ُ َ ئِכَ َ َ َ وَ âyeti nâzil [Ahzâb 33/56] إِنَّ اolunca Hazret-i Ebu Bekr’in “Ya Rasûlâllah! Allah sana özel olarak hangi şerefi bahşettiyse ona bizi de ortak ediyor.” demesi üzerine âyeti nâzil olmuş.

[713] ifadesi masdarın, mef‘ûlüne muzāf olması kabilindendir; yani O’nunla karşılaştıkları gün kendilerine selâmet dileğinde bulunu-lur. Buna göre terkip, “Allah, onlara başka birtakım tazimlerde bulundu-ğu gibi, selâmıyla da tazimde bulunur.” anlamında olabileceği gibi, tef-sir ettiğimiz üzere, buluşma anlamında bir mesel de olabilir. Bunun; [i] ölüm meleği ve beraberindeki meleklerin [ölmek üzere olan kişiyi] selâm ve cennetle müjdelemeleri; [ii] kişiyi kabirden çıktığı anda selâmlamaları,

[iii] “ Melekler de bütün kapılardan yanlarına girmektedir; (sabretmenize karşılık) selâm olsun size!” [Ra‘d 13/23-24] âyetlerinde ifade edildiği gibi, cen-nete girerlerken selâmlamaları olduğu da söylenmiştir.

[714] “Değerli mükâfat” cennettir.

Bu bölümü tek başına aç →

45–46. Âyetlerin Tefsiri

[715] “Şahit olarak…” Gönderildikleri kişiler hakkında; bunların ken-disini tekzip mi tasdik mi ettiklerine dair… Yani tıpkı âdil bir şahidin sö-zünün mahkemede makbul oluşu gibi, sözleri Allah katında onların lehine ve aleyhine makbul olarak.

[716] Şayet “ Hazret-i Peygamber elçi olarak gönderildiğinde1 nasıl şahit olabilir ki? Olsa olsa ya şahitlik görevi kendisine verildiği veya onu eda ettiği zaman şahit olabilir.” dersen şöyle derim: [ Sîbeveyhi’nin yazdığı] el- Kitâb’da yer verilen merartü bi-raculin ma‘ahû sakrun sāiden bi-hi ğaden [Yanında yarın avlanacağı bir şahin bulunan bir adama rastladım.] örneğinde olduğu gibi, burada mukadder bir hal vardır; “yarın kendisiyle avlanmayı tasarladı-ğı bir şahin…” demektir.

[717] Şayet “Seni davetçi olarak gönderdik.’ ifadesinden Peygamber’in davet etme iznine sahip olduğu zaten anlaşılmaktadır. O halde ‘izniyle’ demenin faydası nedir?” dersen şöyle derim: Allah bununla gerçek izni murat etmemiş; izni kolaylaştırma için isti‘âre etmiştir; çünkü bir mâlikin mülküne girilmez. Bu ancak kendisinin izni olduğunda mümkün olur. İzin neredeyse imkânsız olan bir şeyi kolaylaştırdığı için kolaylaştırma yerine kullanılmıştır. Zira müşrikleri, o câhiliye insanını tevhide ve dinî hayata da-vet etmek son derece zor, hatta neredeyse imkânsız bir şeydir. Dolayısıyla, “izniyle” denilmesi, bu işin zor olup ancak Allah’ın kolaylaştırması halinde yapılabileceğini ifade içindir. Cimri biri hakkında “O, harcama konusunda mezun değildir.” Yani “harcaması kolaylaştırılmış biri değildir” denilmesi de bu nevidendir; para harcamak onun için çok zor olduğu için imkânsız hükmünde olduğu ifade edilmiştir.

1 Bunu, gramerde hâl olan ifadelerin fiille eş zamanlı olması gereğine binaen soruyor: Yaptığı tefsire göre, Peygamber çok çok sonra -ahirette- şahitlik edecektir. Oysa âyette, “peygamber gönderilirken şahit olarak gönderildiği” belirtiliyor. / ed.

[718] Şirk karanlıkları onun [Muhammed] sayesinde dağılmış, sapıtanlar doğru yolu onunla bulmuşlardır. Tıpkı gecenin karanlığı “ışık saçan kandil”-le dağıldığı ve yol bulunduğu gibi. Veya tıpkı kandil ışığıyla gözlerin nuru desteklendiği gibi, Allah kalplerin nurunu onun nübüvvet nuruyla güçlen-dirmiştir. Allah Teâlâ kandili aydınlatıcı diye nitelemiştir; çünkü bazı kandil-ler yağı az ve fitili kısa olunca ışık vermemektedir. Nitekim şöyle denmiştir: “Üç şeye katlanılamaz: Ağır ağır giden elçi, aydınlatmayan kandil ve gelecek birinin beklenildiği sofra.” Birine insanı ürküten iki şey sorulmuş, o da “Her tarafı örten bir karanlık ve sönmüş bir kandil” demiş. [ا ً א ً ا ifadesi] “Aydın-latan kandilin sahibi olarak” veya “Aydınlatıcı bir kandil okuyan…” diye de tefsir edilmiştir ki bu tefsire göre, אك nin Kâf’أر ’ına ma‘tūf olması caizdir.1

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

[719] Fadl (lütuf ), Allah’ın normal mükâfata ek olarak ihsanda bulun-duğu şeydir. Allah Teâlâ lutfettiği şeyi zikredip onun için ‘büyük’ dediği-ne göre varın mükâfatını siz düşünün. Ayrıca, lutufla sevabı murat etmiş olması da mümkün olduğu gibi -nitekim maaşlara fudūl ve fevâdıl [mfr. fadl] denir- onların diğer ümmetlere karşı büyük bir üstünlükleri olduğu da kastedilmiş olabilir; ki bu üstünlük Allah tarafından verilmiştir; diğer ümmetlerden üstün olacakları şeyi2 onlara O vermiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[720] “İnkârcı nankörlere itaat etme.” Bu, Peygamber’in zaten içinde bulunduğu durumda devam ve sebat etmesini sağlamaktır. Veya bu konuda heyecanlandırmaktır. أذا terkibinde ezâ fâ‘ile ve mef‘ûle muzāf olabilir; yani zarar vermek veya öldürmek sûretiyle onlara eziyet vermeyi bırak, on-ların zahirî hallerini esas al, bâtınlarındakinden dolayı onları hesaba çek-mek Allah’a mahsustur. Veya sana verdikleri eziyete aldırma; sana emredi-linceye kadar bundan dolayı onları cezalandırma. İbn Abbas bu âyetin kılıç âyetiyle3 mensuh olduğunu söylemiştir. “Allah’a güvenip dayan;” çünkü “vekîl olarak” yani işlerin kendisine bırakıldığı varlık olarak “sana O yeter.”

1 Çünkü ًسراجًا منيرا Peygamber’in bir hali değil, bizzat Peygamber olmaktadır. / ed.2 Müfessirin kastı nedir bilinmez, ama şu âyette Müslümanların üstünlük sebebi açıkça anlatılmaktadır:

(Ey Ümmet-i Muhammed!) Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; çünkü mârufu emreder, münkeri yasaklarsınız ve Allah’a iman edersiniz.” [Âl-i ‘İmrân 3/110] / ed.

3 Yani Tevbe 9/5 ile. / ed.

[721] İsteyen, burada şöyle bir şey söyleyebilir: Allah Teâlâ’nın bu âyette Hazret-i Peygamber’i önce beş vasıfla nitelediğini, sonra da bunlardan her birine münasip bir hitapla mukabelede bulunduğunu söyleyebilir: Şahit vasfına “ve müminleri müjdele” [Ahzâb 33/47] diyerek mukabele etmiştir; çünkü Hazret-i Peygamber kendi ümmeti hakkında, onlar da diğer üm-metler hakkında şahit olacaklardır ki bu da “büyük bir lutuf”tur. Müjdele-yici vasfına “inkârcılardan ve münafıklardan yüz çevir” diyerek mukabelede bulunmuştur; çünkü onlardan yüz çevirdiğinde bütünüyle müminlere yö-nelecektir ki bu da müjdelenmeye münasip bir durumdur. Uyarıcı vasfına “eziyetlerini bırak” diyerek mukabelede bulunmuştur; çünkü bu dünyada [kendisine yaptıklarına karşılık] onlara eziyet etmeyi bıraktığı zaman, -oysa ezi-yet dünyada veya âhirette bir cezayı gerektirir- âhirette verilecek bir ceza ile uyarılmış olurlar. Allah’a O’nun kolaylaştırmasıyla davet eden vasfına “Al-lah’a güvenip dayan” ifadesi ile mukabele etmiştir; çünkü Allah’a güvenip dayanana bütün zorlar kolay olur. Aydınlatıcı bir kandil vasfına da “O’na güvenip dayanma” ile mukabele etmektedir; çünkü Allah Teâlâ’nın bütün mahlûkatına kanıt olarak gönderip kendisiyle aydınlattığı bir kişinin, bü-tün mahlûkata karşı O’nunla yetinmesi gerekir.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

[722] Nikâh cinsel ilişkide bulunmak demektir. Akde nikâh denilmesi ikisi arasındaki birliktelik sebebiyledir; çünkü akit, cinsel ilişkiye götüren yoldur. Bunun benzeri, günahın sebebi olduğu için şaraba ‘günah’ denme-sidir. Beyan ilminde bunun benzeri ise recez bahrindeki;

Develerin, bulutundaki hörgüçler [bulutundan uçuşan yağmurda göründü]

beytidir. Şair, develerin semirmesi ve hörgüçlerinin yükselmesine sebep ol-duğu için suya “deve hörgücü” demektedir. Nikâh kelimesi Kur’ân-ı Ke-rim’de sadece akit anlamında kullanılmıştır; çünkü o açıkça söylenecek olursa cinsel ilişki anlamındadır. Ancak cinsel ilişki için; “dokunma”, “te-mas”, “yaklaşma”, “sarıp sarmalama” ve “yapma” kelimelerinin kullanılması Kur’ân’ın âdâbındandır.

[723] Şayet“Âyetin bahsettiği hükümde mümin kadınlarla kitabî ka-dınlar eşit olduğu halde, neden özellikle mümin kadınlardan bahsedilmiş?” dersen şöyle derim:Bu konuda özel olarak mümin kadınların zikredilmesi, asıl ve evlâ olanın, mümin bir erkeğin, nutfesi için tercihte bulunarak1, sadece mümin ve namuslu bir kadınla evlenmesi ve kâfir biri şöyle dursun günahkâr bir kadınla bile evlenmekten sakınması olduğuna ve Allah düş-manı bir kadınla Allah dostunun aynı yorganın altına giremeyeceğine dik-kat çekmek içindir. Dolayısıyla, Mâide sûresin[in 5. Âyetin]deki ifade Ehl -i Kitap’tan muhsan olan kadınlarla evlenmenin haram değil, caiz olduğunu gösterirken, bu âyet bir mümin için evlâ olanın mümin bir kadınla evlen-mek olduğunu öğretmektedir.

[724] Şayet “Sonra onları boşadığınızda’ ibaresinde sonra kelimesinin faydası nedir?” dersen şöyle derim: Bunun faydası, bazılarının, bir kadını nikâhtan az sonra boşama durumuyla uzun sayılacak bir süre karı koca olarak yaşadıktan sonra boşama durumunda hükmün farklı olabileceğini düşünmeleri ihtimalini ortadan kaldırmaktır.

[725] Şayet “Erkekle kadının nikâhtan sonra cinsel ilişkiye imkân ve-ren bir süre baş başa kalmaları cinsel ilişki yerine geçer mi?” dersen şöyle derim: Evet, Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre gerçek anlamda baş başa kalmak [yani halvet-i sahîha], cinsel ilişki hükmündedir.

[726] “Normalde saydığınız iddet kadar onlara iddet bekletmeye hak-kınız yoktur.” cümlesi, iddetin erkeklerin kadınlar üzerindeki zorunlu bir hakkı olduğuna delildir. א و ّ َ sayısını tamamladığınız demektir; ‘aded-tü’d-derâhime fa‘teddehâ [Dirhemleri ben de saydım, o da saydı.] kullanımından alınmıştır. Kiltühû fe’ktâlehû [Onu ben de ölçtüm, o da ölçtü.] ve vezintühû fe’tte-zenehû [Onu ben de tarttım, o da tarttı.] demek gibi. א و ّ َ ifadesi, Dal şeddesiz olarak ta‘tedûnehâ şeklinde de okunmuştur ki ta‘tedûne fî-hâ [onların hakkına girerek] anlamındadır. Tıpkı

[Süleym ve Âmir’i] gördüğümüz gün…2

ifadesindeki gibi. Burada i‘tidâddan maksat, وا ُ َ ْ َ ِ ارًا َ ِ َّ ُ כُ ِ ْ ُ َ -Haddini“) وَzi aşarak onlara zarar vermek için onları tutmayın.” [Bakara 2/231]) âyetindeki haddi aşmadır.

1 Yani ekeceği tohum için sağlıklı, verimli, güzel bir ‘tarla’ arayarak... Müfessir bu mealdeki bir hadise telmihte bulunmaktadır. / ed.

2 Normalde ve yevmin şehidnâhudeğil, ve yevmin şehidnâ -hi olmalıydı. / ed.

[727] Şayet“Onlara bağışta bulunmanın hükmü nedir, vâcip mi men-dup mu?” dersen şöyle derim: Eğer kadına bir mehir belirlenmemişse bu-radaki bağış vâcip olur. Kadına böyle bir bağış, Ebû Hanîfe’ye göre boşanan başka hiçbir hanım için değil, sadece bu durumda1 boşanan kadın için vâ-ciptir. Eğer kadına nikâh sırasında bir mehir belirlemiş ise, daha sonra bu şekilde boşanan bir kadın için bir bağışın vâcip olup olmayacağı husunda ihtilâf vardır. Aralarında Ebû Hanîfe’nin de bulunduğu bazı âlimler bunu mendup ve müstehap sayarken, bazıları da vâcip saymışlardır.

[728] “Güzel bir serbest bırakma” yani herhangi bir zarar vermeden, bir engelleme ve zorlama olmaksızın.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

ر [729] -mehirlerini demektir; çünkü mehir ‘kadının cinsel aygı أtı’nın karşılığı olan bir ücrettir. Bunun “verilmesi” ise ya baştan verilmesidir veya akit sırasında belirlen[ip daha sonra öden]mesidir.

[730] Şayet “Neden ‘mehirlerini verdiğin’, ‘Allah’ın sana fey olarak ver-diği’ ve ‘seninle beraber hicret edenler’ denilmiş? Bu özel ifadelerin faydası nedir?” dersen şöyle derim: Burada Allah Teâlâ, resulüne bazı özel hususiyet ve ayrıcalıklarla muamele ettiği gibi, onun için evlâ ve efdal olanı tercih etmiş ve hoş ve tertemiz olanı murat etmiştir; çünkü akit sırasında mehri belirleme, akit vaki ve geçerli olsa da belirlememeden daha efdaldir. Öyle bir durumda aktin geçerli olmasının yanında erkek, kadınla cinsel ilişkiye girebilir ve o tak-dirde de eşine mehr-i misil2 ödemesi gerekir; ilişkiye girmeden onu boşaması halinde ise ona bağışta bulunması gerekir. Mehrin baştan ödenmesi, onu be-lirleyip ödemeyi ertelemekten daha evlâdır. Mehri baştan ödemek ilk Müs-lüman neslin yoludur; onların başka türlü davrandıkları bilinmemektedir.

1 Kendilerine cinsel temasta bulunmadan önce boşanan kadınlar. / ed.2 Dengi bir kadın için takdir edilip ödenen mehir. / ed.

Öte yandan, cariye eğer ‘efendisinin bizzat kendi kılıç ve mızrağıyla ele geçir-diği, Allah’ın kendisine dâru’l-harpten fey1 olarak lütfettiği’ bir cariye2 ise, bu durum onun ‘[avrat pazarında satılan] bir celep malı’ olmasından daha helâl ve iyidir. Esir iki çeşittir: Tayyib ve habis.3 Tayyip esir ehl-i harpten [kılıç hakkı ola-rak] alınan esirdir. Antlaşmalı kimselerden alınan esir ise, habis esirdir. “Allah’ın sana fey olarak verdiklerinden” ifadesi de buna delâlet etmektedir; çünkü “Al-lah’ın verdiği fey” tabiri habis olan için değil, tayyip olan esir için kullanılır. Nitekim “Allah’ın verdiği rızık” tabirinin de haram değil, helâl rızıklar için kullanılması gerekir. Keza, Hazret-i Peygamber için, kendisiyle beraber hicret eden -ve mahremi olmayan4- kadın akrabaları, onunla beraber hicret etme-yenlerden daha efdaldir. Rivayete göre, Ebu Tālib’in kızı Ümmühânî şöyle de-miştir: “ Hazret-i Peygamber (s.a.) benimle evlenmek istemişti; fakat ben özür beyan ettim; o da özrümü kabul etti. Daha sonra bu âyet nâzil oldu ve ona helâl kılınmamış oldum; çünkü onunla beraber hicret etmemiştim; tulekādan [ Mekke fethedilince, azat edilip salıverilen kimselerden] idim.” [Ebû Dâvûd, “Tefsir”, 34]

[731] “Mehir istemeden kendini sana bağışlayan bir mümin kadın olursa, onu da sana helâl kıldık.” Burada “böyle bir şey olursa” anlamı bu-lunduğundan, ifade nekire kullanılmıştır. Böyle bir durumun yaşanıp ya-şanmadığında ihtilâfa düşülmüştür; İbn Abbas Peygamber kadınları içinde kendisini ona bağışlamış biri olmadığını söylemiştir. Ancak Peygamber ka-dınları içinde kendini ona bağışlamış dört kadın bulunduğu ve bunların; Meymûne bint Hâris [v. 51/671], -çalışamayacak durumdaki- fakirlere analık eden Ensârî Zeyneb bint Huzeyme, Ümmü Şerîk [Guzeyye] bint Câbir ve Havle bint Hakîm olduğu da söylenmiştir.

[732] [ -ifadesi] şart olmak üzere in vehebet [hibe ederse] şeklinde okun ان وmuş; Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ise mahzuf bir Lâm takdiriyle, gerekçelendir-me anlamında en vehebet (hibe ettiği için) şeklinde fethalı okumuştur. Bu En zaman ifade eden kelimenin mahzuf olduğu bir masdar da olabilir. Tıpkı iclis vakte devâmi zeydin câlisen [Zeyd oturmaya devam ettiği sürece otur..] anlamında ic-lis mâ dâme zeydün câlisen demek gibi ki âyet de vakte hibetihâ nefsehâ [kendini hibe ettiği vakit] şeklinde takdir edilir. İbn Mes‘ûd ان’siz5 okumuştur. 1 Ganimet savaşta bizzat savaşarak alınan, fey’ ise yine savaşta fakat bir çarpışma olmaksızın alınan düşma-

na ait eşyadır; köle-cariye, mal-mülk vs. / ed. 2 Normalde olması gerektiği gibi, tamamen Allah yolunda ve sırf i‘lâ-yı kelimetullāh için savaşırken, canını

ortaya koyarak aldığı bir cariye ise. / ed. 3 Tayyib, gönül rahatlığıyla alınabilecek helâluhoş, tertemiz demektir. Habis ise bu evsafta olmayan, insanın

içinde bir burukluk ve tiksinti bırakan şeydir. Kadınların Avratpazarı’nda zenginlere satılması… Ve bu insanların satılmak için esir edilmeleri, bu amaçla savaş yapılması da ayrı ayrı sorunlardır. / ed.

kadın” anlamına gelmektedir. / ed.

[733] Şayet “Birinci şart cümlesi ile birlikte ikincinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bu, birinci şart cümlesinin kaydıdır; Allah kadını helâl kılmak için hibeyi şart koşarken, hibenin sahih olabilmesi için de Peygam-ber’in onunla evlenmeyi kabul etmesini şart koşmakta ve âdeta “Kadın kendisini sana hibe eder ve sen de onunla evlenmek istersen onu sana helâl kıldık.” buyurmaktadır; çünkü Peygamber’in onu arzu etmesi, bu hibeyi kabul etmesinin ve hibenin tekemmül etmesinin şartıdır.

[734] Şayet “[Peygamber için] daha evvel muhatap sıygası kullanılırken, ‘Kendisini Peygamber’e hibe eder, Peygamber de onunla evlenmeyi arzu eder-se’ cümlesinde neden gaibe dönülmüş?” dersen şöyle derim: Bu, hükmün özel olarak sadece Hazret-i Peygamber’e ait olduğunu ifade etmek içindir. Dönü-şün “peygamber” lâfzı kullanılarak yapılması ise bu özel hükümlerin kendisi-ne, peygamberliğinden dolayı ikram edildiğini göstermek içindir; “peygam-ber” lâfzının tekrar kullanılması ise onu yüceltmek içindir; böylece, sözkonusu ikramı peygamber olduğu için hak ettiği iyice ortaya konmuş olmaktadır.

[735] Hazret-i Peygamber’in onu nikâhlamak istemesi; onunla evlen-meyi arzu edip istemesidir. Ebû Hanîfe hibe lâfzıyla nikâh akdinin caiz olacağına bu âyetle delil getirmiştir; çünkü Hazret-i Peygamber ve ümme-ti -delille ona mahsus olduğu sabit olanlar hariç- hükümlerde aynıdırlar. Şafi‘î ise, hibe lâfzıyla nikâh akdinin caiz olmayacağını söylemiştir. Ona göre, buradaki hibe hem lafız hem de mâna olarak Peygamber’e özgüdür; çünkü lafız mânaya tâbidir. Lafızda bir ortaklık bulunduğunu iddia edenin [bunu ispat edeceği] bir delile ihtiyacı vardır. Ebü’l-Hasan el-Kerhî [v. 340/952] de, َّ ُ رَ ُ َ أُ ْ َ آ

ِ -cüm (ecirlerini -yani mehirlerini- verdiğin kadınlar) اَlesine dayanarak, nikâh akdinin icâre lâfzıyla da caiz olacağını söylerken, Ebu Bekr er-Râzî [ el-Cassās; v. 370/981], icârenin muvakkat, nikâh akdinin ise müebbet olduğu, yani bunların birbirine zıt şeyler olduğu gerekçesiyle icâre lâfzıyla nikâhın caiz olamayacağını söylemiştir.

[736] (“Sana has olmak üzere” anlamındaki) א kelimesi, tıpkı َ وِ ve (Allah’ın vaadi olarak…” [Rum 30/6] “) ا ا َ َ ْ

ِ (“Allah’ın boyası ola-rak…” [Bakara 2/138]) terkiplerinde olduğu gibi, pekiştirici bir masdardır; yani hullisa le-ke ihlâlu mâ ahlelnâ le-ke hālisaten (Sana özgü olarak helâl kıldığımız şeyler tamamen sana mahsustur.) Hālisa kelimesi hulûs anlamın-dadır. Masdar anlamındaki fâ‘il ve fâ‘ile sıygaları hiç de az değildir; hāric, kāid, âfiyet, kâzibe gibi.1 Bu ifadenin, Peygamber’e mahsus dört helâl ka-dın grubunun peşinden bunları tekit etmek için vârit olduğunun2 delili, 1 Sırasıyla: Çıkmak, oturmak, afiyet ve yalan. / ed.2 Yani, sadece 4. grup kadınlarla ilgili olmayıp, 4 grubun tamamıyla da ilgili olduğunu. / ed.

“müminlerden ayrı olarak” dedikten sonra “Biz, müminlerin eşleri ve elle-rinin altındaki cariyeler hakkında neye hükmettiğimizi biliriz.” demesidir. “Müminlerden ayrı olarak” cümlesi ara cümledir. “Sana zorluk olmasın diye” cümlesi “müminlere değil, sadece sana has olmak üzere” cümlesine bitişiktir. Bu ara cümlenin mânası şudur: Allah mümin erkeklere, kadınlar ve cariyeler hakkında nelerin farz kılınması gerektiğini ve bunları hangi ölçüde ve ne şekilde yerine getirmeleri gerektiğini çok iyi bilmekte ve bunu ona göre hükme bağlamaktadır; Peygamber’ine mahsus kıldığı şeylerdeki maslahatı da çok iyi bilmekte ve buna göre hüküm vermektedir. “Sana bir zorluk olmasın diye.” ifadesi, seni tenzih ve evlâ ve efdal olanı tercih ile sana özgü uygulamalar koyduk ki dinî hayatın açısından sana bir sıkıntı olmasın; nikâhlanabilecek kadınlara ilâveten, kendini sana hibe eden kadınla evlen-meni de helâl kıldık ki dünyevî hayatın açısından da sıkıntıya düşmeyesin. Kelime hālisatün şeklinde ref‘ ile de okunmuştur; “Bu durum sana mahsus ve müminlerden ayrı olarak sana özgüdür.” demektir. Hālisaten kelimesini أة ın sıfatı kabul edenin görüşüne göre ise mâna, “Bu kadın diğer(kadın) اmüminlere değil, sadece sana helâldir.” demektir.

[737] “Allah” günaha giren kişiyi, tevbe ettiği takdirde “bağışlayıcıdır;” kullarına karşı lütufkâr davranmak sûretiyle “merhametlidir.”

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

[738] Rivayete göre, müminlerin anneleri [sayılan Peygamber kadınları], birbi-rini kıskanıp, ayrıca Peygamber’den daha bol bir maişet talep ederek onu öfke-lendirdiklerinde, hanımlarını bir ay terketmişti -ki tahyîr âyeti1 bunun üzerine nâzil olmuştur- bu durum karşısında, onun kendilerini boşamasından korka-rak “Ya Rasûlâllah! Gerek nefsinden gerekse malından kendi istediğin kadarını bize verebilirsin.2” [Müslim, “Talâk”, 29; benzer lafızlarla] demişlerdi. Rivayete göre Hazret-i Âişe de [kıskançlık krizine girerek]; “Ya Rasûlâllah! Bakıyorum da Rabbin senin arzun yerine gelsin diye koşturuyor!” [Buhārî, “ Nikâh”, 29] demişti.1 Ahzâb 33/28-29. / ed.2 Yani gerek nefsinle gerekse konforlu yaşamla ilgili hak iddia etmeyeceğiz. Daha evvel, hepsine eşit gün takdir

edildiği anlaşılıyor. / ed.

[739] [“Bekletirsin” anlamındaki] kelimesi Hemzeli ve Hemzesiz okun-muştur; وي ْ ُ -yani “yanında alıkoyabilirsin”; yani kadınlarından dilediğin وle yatmayı bırakır, dilediğinle yatarsın. Veya dilediğini boşar, dilediğini ya-nında tutarsın. Yahut dilediğine -eşlerin arasında- gece payı verir, dilediğine vermezsin. Ya da ümmetinin kadınlarından dilediğinle evlenmez, diledi-ğinle evlenirsin. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] “ Hazret-i Peygamber bir kadınla evlenmek istediği zaman, kendisi kadından vazgeçmediği sürece kimse o kadına talip olamazdı.” demiştir.

[740] Bu, maksadı kapsayan bir taksimdir; çünkü Hazret-i Peygamber ya boşayacaktır ya da yanında tutacaktır. Yanında tuttuğunda, onunla ya yatacak ya da yatmayacaktır; ona ya bir gece ayıracak ya da ayırmayacaktır. Boşadığı ve uzak durduğunda ise uzak durduğunu ya hiç ziyaret etmeyecek-tir veya edecektir. Rivayete göre; hanımlarından Sevde [v. 23/644], Cüvey-riye [v. 56/676], Safiyye [v. 50/670], Meymûne [v. 51/671] ve Ümmühabîbe’ye [v. 44/664] belli bir sıra vermemiştir. Bunlara dilediği zaman uğramaktaydı. Kendisi için alıkoyduğu hanımları Âişe [v. 58/678], Hafsa [v. 45/665], Üm-müseleme [v. 62/681] ve Zeyneb [v. 20/641] idi. Böylece, beşini kendi haline terketmiş, dördünü yanında alıkoymuş oluyordu. Rivayete göre; kendisi için serbest kılınıp muhayyer bırakıldığı hanımlarına, Sevde hariç, eşit mu-amele ediyordu. Sevde, kendi gece hakkını Âişe’ye vermiş ve “Ya Rasûlâllah! Beni boşama. Kıyamet günü hanımlarından biri olarak haşrolunayım [bu bana yeter]!” demişti.

[741] “Bu” senin iradene bırakma, onların hepsinin mutlu olmalarına, üzüntülerin az olmasına ve razı olmalarına “daha yakındır”; çünkü Peygam-ber onları kendisi için alıkoyma, belirsiz yapma, azletme ve isteme bakı-mından eşit tutup da aralarında farklılık kalmayınca, her kadın diğerlerinin sahip olduğu şeylere sahip olunca ve işi Peygamber’e bırakmanın Allah’ın vahyi ile olduğu bilinince gönülleri rahatladı, aralarındaki kıskançlık ve ya-rış sona erdi, rıza hâsıl oldu; gözler ışıdı, kalpler huzura erdi.

[742] “Allah kalplerinizde olanı bilir!” ifadesi, Peygamber kadınlarından Allah Teâlâ’nın bu tasarrufuna ve meseleyi Peygamber’in iradesine bırak-masına rıza göstermeyecek olanlara dönük bir tehdit; kalplerinin yatışması, aralarında bir arınmanın meydana gelmesi ve Peygamber’in rıza ve hoşnut-luğunu istemeleri yönünde bir teşvik içermektedir.

[743] ّ ُ ّ أ َ َ (gözlerinin aydın olması) terkibi; Tâ merfû‘, a’yunuhun-ne de mansūb olarak tukırra a‘yunehunne (senin onların gözünü aydın et-men) şeklinde, ayrıca fiil meçhul olarak ve tukarra a‘yunuhunne şeklinde de okunmuştur.

[744] “Allah” kalplerdekini “bilir; Halim’dir” cezalandırmakta acele et-mez; dolayısıyla, sakınılmayı, çekinilmeyi hak etmektedir.

[745] ّ ُّ َ kelimesi כ َ nin Nûn’unu [yani fâ‘ili] tekit etmektedir. İbn’وMes‘ûd bunu öne alarak ve yerdayne küllehunne bi-mâ âteytehunne (her bi-rine verdiklerinle hoşnut olsunlar) şeklinde okumuştur ki küllehunne ifa-desini âteytehunnedeki hunne zamirinin tekidi olarak okumuş olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[746] Lâ tehıllu (helâl değildir) ifadesi müzekker olarak ( ُّ ) da okunmuştur; çünkü çoğulluktan doğan müenneslik gerçek bir müenneslik değildir. ٌة َ ْ ِ َאلَ âyetinde olduğu gibi [fiille fâ‘il arasında] bir [[Yûsuf 12/30] وَfasıl olmadığı halde caiz olduğuna göre, böyle fasıl olduğu takdirde daha caiz olacaktır.

[747] “Bundan sonra” yani bu dokuz kadından sonra; çünkü ‘dört’ üm-metinin eş nisābı olduğu gibi ‘dokuz’ da Hazret-i Peygamber’in eş nisābıdır. Dolayısıyla o nisābı aşması helâl değildir.

[748] “Bunları başka kadınlarla değiştirmen de…” Bu dokuz kadının tamamını veya bazılarını başka kadınlarla değiştirmen de.

[749] Allah Teâlâ, eşlerinin Hazret-i Peygamber’i tercih edip ona razı olmaları sebebiyle, onlara bir değer ve ödül takdir etmiş ve Peygamber’in yalnızca kendileriyle evli olabileceğine hükmetmiştir. Peygamber’in bu do-kuz hanımı Âişe bint Ebu Bekir, Hafsa bint Ömer, Ümmühabîbe bint Ebu Süfyan, Sevde bint Zem‘a, Ümmüseleme bint Ebu Ümeyye, Hayberli Sa-fiyye bint Huyey, Hilâl kabilesinden Meymûne bint Haris, Esed kabilesin-den Zeyneb bint Cahş ve Mustalikoğulları’ndan Cüveyriye bint Hâris’dir.

-ifadesindeki min nefyi te’kid etmektedir; faydası ise ha أزواج [750]ramlığın bütün kadın cinsini kapsamasıdır.

[751] Âyetin “[50. âyette] sana helâl oldukları ifade edilen dört grup ka-dından sonra, başka kadınlar -yani bedevî, kitabî ve yabancı kadınlar ile nikâhlı cariyeler- sana helâl değildir.” anlamında olduğu da söylenmiştir.

[752] Değiştirmenin1 haram kılınması konusunda ise şöyle denilmiş-tir: Bu [kavram] câhiliye dönemindeki bedel kelimesinden gelmektedir. O dönemde bir erkek bir başka erkeğe “Sen eşini bana ver, ben de eşimi sana vereyim!” der; bunun üzerine her biri kendi eşini öbür kişi için boşardı. Rivayete göre, bir gün ‘ Uyeyne b. Hısn [v. 30/650] Hazret-i Peygamber’in odasına, Hazret-i Âişe de orada iken izinsiz girmişti. Hazret-i Peygamber “Ey Uyeyne! İzin almak yok mu?” demiş, o da “Ya Rasûlâllah! Ben kendi-mi bildim bileli kimseden izin almamışımdır!” dedikten sonra, “Kim bu yanındaki güzel?” diye sormuştu. “Müminlerin annesi Âişe.” deyince, “İs-tersen ona karşılık senin için mahlûkatın en güzelini [yani karımı] boşayabi-lirim!” demiş. Peygamber ise “Allah onunla evlenilmesini kesin bir şekilde yasakladı.” buyurmuştu. Daha sonra adam dışarı çıkınca Hazret-i Âişe’nin “Kim bu ya Rasûlâllah?” diye sorması üzerine de “Ahmağın teki, ama sözü dinleniyor! Gördüğün gibi, kavminin efendisi…” diye cevap vermişti.

[753] Hazret-i Âişe’den; “Peygamber vefat etmeden önce kadınların kendisine helâl kılındığı, yani bu âyetin neshedildiği” rivayet edilmiştir ki âyetin neshi ya sünnetle veya “Biz sana eşlerini… helâl kıldık.” [Ahzâb 33/50] âyetiyle olmuştur [Tirmizî, “Tefsir”, 34]. Âyetlerin iniş sırası Mushaftaki sıraya göre değildir.

[754] “Güzellikleri çok hoşuna gitse de...” ifadesi, mef‘ûlden yani kelimesinden değil, tebeddeledeki fâ‘il zamirinden haldir; çünkü أزواجٍ-ileri derecede nekiredir. Cümle, mefrûdan i‘câbuke bi-hinne (kendile أزواجٍrinden hoşlanacağın farz edilerek) şeklinde düşünülebilir. Bir rivayete göre bu kadın, Ca‘fer b. Ebu Tālib’in hanımı olan Esmâ bint Umeys el-Has‘a-miyye’dir [v. 40/661]. Bu ifade ile bu kadının Hazret-i Peygamber’in hoşuna giden hanımlardan [biri] olduğu murat edilmiştir.

[755] Cariyeler “Peygamber’e haram kılınan kadınlar”dan istisna edil-miştir.

[756] “Allah her şey üzerinde gözcü bulunuyor!” yani koruyucu ve kontrol edici. Bu tabir Allah’ın sınırlarını aşma ve helâlini geçip harama yönelme hususunda bir uyarıdır.1 “Değiştirme” normalde; nisābı hep aynı bırakmak üzere, kadınlardan birini boşayarak onun yerine baş-

kasını almak demektir. Aşağıda bahsedeceği cahilî “değiştirme” biraz ağır kaçmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

[757] “Size izin verilmedikçe…” Bu ibare zarf anlamındadır; yani size izin verildiği zamana kadar. א (beklemeksizin)ifadesi ise ا (girmeyin) cümlesinden haldir. İstisna hem zaman hem de hal için vaki olmuştur. Adeta “Peygamber’in evine ancak izin verildiği zamanda girin. Ve oraya içeride beklemeksizin girin.” denilmiştir. Bunlar Peygamber’in ve-receği yemeğin vaktini kollayarak, içeri girip oturan ve yemeği kaçırmamak için bekleyen bir topluluktu. Yani ey yemek vaktini kollayanlar! [Peygam-ber’in evine] size yemek için izin verilmedikçe girmeyin, verildiğinde de [içe-ride] yemeğin hazırlanmasını bekleyerek değil... Aksi halde, eğer bu yasak sadece bunlara dönük olmasaydı, hiç kimse kendisine özel bir izin; yani yalnızca yemek yeme izni verilmedikçe Peygamber’in evine giremezdi.

[758] İbn Ebu Able’nin [v. 151/768] ٍאم kelimesinin sıfatı olduğu için kelimeyi gayri nâzırîne şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Ancak bu, pek uy-gun değildir; çünkü kendine ait olmayan bir şeyde cereyan etmiş olacaktır1; bu durumda ait olduğu şeyin zamirinin hakkı lâfza dönüşmesi; gayri nâzırî-ne inâhu entümdenilmesi gerekirdi. Hindün Zeydün dāribetühû hiye [Hind, Zeyd’e vurandır o] demek gibi.

[759] İne’t-taâmi “yemeğin hazır olması” demektir; kalâhu kılen denildiği gibi ene’t-ta‘âmu inen denir. Nitekim ٍآن ٍ [Rahmân 53/44] yani “son derece-de ısınmış/sıcak” buyrulmuştur. אه kelimesinin “yemeğin vakti” anlamında إolduğu da söylenmiştir; yani yemeğin vaktini, yeme saatini beklemeksizin.1 “Bekleme” fiili yemeğin değil, insanların sıfatı olabilir. / ed.

[760] Rivayete göre; Hazret-i Peygamber Zeyneb’le evlendiğinde hur-ma, çorba ve etten oluşan bir düğün yemeği hazırlatmış, Enes’e de herkesi davet etmesini emretmişti. Bunun üzerine insanlar gruplar halinde gelmiş-ler; bir grup içeri girip yemeğini yemiş ve dışarı çıktıktan sonra diğeri içeri-ye girmiş. Sonunda Enes; “Ya Rasûlâllah! Herkesi davet ettim. Davet ede-cek kimse kalmadı.” deyince Hazret-i Peygamber “Sofrayı kaldırın.” diye emretmiş; bunun üzerine içeride lafa dalmış üç kişi müstesna, herkes kalkıp gitmişti. Bunların lafı uzayınca Hazret-i Peygamber “birazdan çıkıp gider-ler” diyerek, kalkıp Hazret-i Âişe’nin odasına girmiş ve “es-Selâmu aleyküm ey hane halkı!” diye selam vermiş, onlar da “ve aleyke’s-selâm ya Rasûlâllah” diyerek selâmını almışlar; “Yeni hanımını nasıl buldun?” diye sual etmişler, Hazret-i Peygamber bütün eşlerinin odalarını tek tek ziyaret etmiş ve ken-dilerine selâm vermiş, onlar da selâmını almışlardı. Peygamber, sonunda misafirlerin yanına geri dönmüş. O üçü hâlâ oturmuş, laflamaya devam ediyorlarmış. Son derece hayalı bir insan olan Hazret-i Peygamber onlara bir şey demeden dışarı çıkmış. O üç kişi Peygamber’i o şekilde görünce odadan çıkmışlar. Hazret-i Peygamber de içeriye geri dönmüştü. İşte âyet bu olay üzerine nâzil olmuştur [Buhārî, “Tefsir”, 33].

[761] “Lâfa dalmadan…” Yani birbirinizin anlatacağı şeyleri dinle-yeceğim diye veya hane halkının konuşmalarını dinlemek için oturmayı uzatmayın. İstînâsü’l-hadîs kulak misafiri olmaktır. [ kelimesi] א ’ye ma‘tūf ve dolayısıyla mecrûrdur; ancak lâ tedhulûhâ müste’nisîne şeklinde [hal] olduğu gerekçesiyle mansūb olduğu da söylenmiştir.

כ [762] [o sizden utanıyor] cümlesinde, “Allah ise haktan utan-maz” cümlesinin delâletiyle, “sizi çıkarmaktan” şeklinde bir muzāf takdir edilmesi gerekir; yani evden çıkartılmanız haktır, bundan dolayı utanmak da gerekmez. Utanma, haya sahibini bazı işleri yapmaktan alıkoyduğu için “[Allah] haktan1 utanmaz.” denilmiştir; yani içinizdeki hayalı birinin yaptığı gibi ondan vazgeçmez ve onu terketmez. Bu, insanlara zahmet veren kim-selere Allah’ın öğrettiği bir edeptir. Hazret-i Âişe’nin “Zahmet verenlere Allah’ın dahi tahammül edemeyerek, “Yemeği yeyince dağılın!” buyurması bu tipler hakkında sana yeter.” dediği rivayet edilmiştir.

[763] [ ifadesi] tek Ya ile lâ yestahî şeklinde de okunmuştur.

1 Yani hakkı söylemekten, icra etmekten… / ed.

[764] (onlardan istediğiniz [zaman]) ifadesindeki zamir Pey-gamber kadınlarına râcidir. Halin ifade etmesi sebebiyle isim olarak zikre-dilmemişlerdir. א א “ihtiyaç duyduğunuz bir şey…” demektir. “Onu” yani o ihtiyaç duyduğunuz şeyi “isteyin.”

[765] Söylendiğine göre, Hazret-i Ömer Peygamber kadınların örtün-mesini arzu ediyor, bunu sık sık dile getiriyormuş. Bu konuda âyet inmesini istiyor ve “Bu hususta sözüm dinlense sizi hiçbir göz görmez!” diyormuş. “Ya Rasûlâllah! Evinize iyi kötü herkes giriyor. Müminlerin annelerine em-retseniz de perde arkasına çekilseler.” diye de tavsiyede bulunuyormuş. Âyet bunun üzerine nâzil olmuştur [Buhārî, “Tefsir”, 2]. Yine rivayete göre, Hazret-i Ömer bir defasında Hazret-i Peygamber’in hanesine uğramış, onun eşle-rinin mescitte bazı kadınlarla birlikte olduklarını görmüş ve kendilerine “Örtünseydiniz diğer kadınlara karşı bir üstünlüğünüz olurdu… Nitekim kocanız da diğer erkeklerden üstündür.” demiş; bunun üzerine, Hazret-i Zeyneb “Ey Hattab’ın oğlu! Sen bizi insanlardan kıskanıyorsun; ama bizim evimizde vahiy nâzil oluyor.”1 demişti. Çok geçmeden bu âyet nâzil oldu.

[766] Yine denmiştir ki Hazret-i Peygamber bir defasında ashabıyla ye-mek yiyordu. Misafirlerden birinin eli Hazret-i Âişe’nin eline değince Pey-gamber’in bundan rahatsız olması üzerine bu âyet nâzil oldu.

[767] Anlatıldığına göre, ashaptan biri; “Amcalarımızın kızlarıyla ancak perde arkasından mı konuşabileceğiz!? Vallahi, Muhammed öldüğünde fa-lanca [Âişe] ile evleneceğim!” deyince Allah Teâlâ, bunun haram olduğunu peygamberine bildirmiştir.

[768] ْ َכُ א כَאنَ َ -Size yakışmaz; doğru değildir!” Yani Peygamber’e ra“ وَhatsızlık vermeniz ve onun vefatından sonra hanımlarıyla evlenmeniz. Al-lah Teâlâ’nın, Peygamber’in vefatından sonra, eşleriyle evlenilmesini kendi katında büyük bir saygısızlık olarak nitelemesi, peygamberine verdiği değe-rin ve ölü olsun diri olsun ona hürmet etmek gerektiğini ifade etmektedir. Böylece Allah, resûlünün gönlünü hoş ve kalbini mesrur edecek, şükrünü arttıracak bir şeyi bildirmiş olmaktadır; çünkü böyle şeyler, insanın içinden geçirdiği, zihninden atamadığı şeylerdendir. Nitekim öyle insanlar vardır ki aşırı kıskançlıktan, kendisinden sonra bir başkasıyla evlenemesin diye, ha-nımının kendisinden önce ölmesini ister! Genç biri hakkında şöyle bir olay anlatılmıştır: Bu gencin bir cariyesi varmış; ona olan aşkından ve aşırı düş-künlüğünden gözü dünyayı görmüyormuş. Bir gün ona bakmış; iç geçirmiş

1 “Burası kutsal, mübarek bir mekân; buraya gelen insanlar hakkında kötü düşünmemek lazım.” / ed.

ve kendisini bu şekilde düşündüren şeyden dolayı sıkı bir öksürüğe yakalan-mış. Bu duygu ve hal içinde devam edip giderken, kendisinden sonra yaşayıp nihayet bir başkasının eline geçeceği ihtimalini düşünerek cariyesini öldürmüş! Fakihlerden birinin de; “Üç talâkı1 ortadan kaldırmak için ortaya konulan ikinci koca [hülle] uygulaması bir ceza hükmündedir. İşte bunun için, Hazret-i Peygamber bunu akla getiren şeyden korunmuştur.” dediği nakledilmiştir.

[769] “Bir şeyi açıktan da yapsanız” yani kadınlarla2 evleneceğinizi di-linizle de söyleseniz, “gizli de yapsanız” yani içinizde de tutsanız, “Allah el-bette” onu “bilir” ve sizi o yüzden cezalandırır! Kadınlarla evlenme ve diğer her şeyi kapsama almak için Allah Teâlâ burada, yukarıdaki açıklamalarının ardından, açıktan ve gizlice iş yapan herkesi kapsayacak umumi bir ifade kullanmıştır. Ayrıca böyle bir ifade, daha etkili olacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

[770] Rivayete göre, hicap âyeti nâzil olunca baba, oğul ve diğer ak-rabaların; “Ya Rasûlâllah, biz de mi onlarla perde ardından konuşacağız?” diye sorması üzerine bu âyet nâzil olmuştur. “Onlar için bir vebal yoktur.” Yani bunlardan saklanmamalarında bir günah yoktur. Amca ve dayı, baba hükmünde oldukları için zikredilmemiştir. Nitekim Allah Teâlâ “Ataların İbrahim, İsmail ve İshak” [Bakara 2/133] âyetinde amcayı baba olarak zikret-miştir; çünkü Hazret-i İsmail, Hazret-i Ya‘kūb’un amcası idi. Ancak amca ve dayıların, [yeğenleri olan kadınları] kendi oğullarına anlatacakları mülâha-zasıyla onlardan saklanmaya riayet etmemek mekruh görülmüştür; çünkü amca çocukları ve dayı çocukları mahrem değildir.

[771] Sonra gaibden hitaba geçilmiş -ki bu geçişte ilave bir katılıvardır- ve “Allah’tan sakının!” buyrulmuştur. Yani emrolunduğunuz perde ardına geçme ve hakkında vahiy nâzil olan örtünme hususunda, bu konuda ve yapılan istisnalar mevzuunda gücünüz yettiğince ihtiyatlı olun; bunların sınırlarını koruyun; bu hususta takva yolunu tercih edin; örtülü iken yaptı-ğınız ameller, örtülü olmadığınız zamanki amellerinizden daha güzel olsun, gizli hayatınız aleni olandan daha erdemli olsun. “Allah elbette her şeye”, yani gizliye de, açığa da, örtünün içine de, dışına da “şahittir;” O’nun ilmi açısından hiçbir hal fark etmez. 1 Yani üç talâkın karıyla koca arasında meydana getirdiği ebedi haramlığı. / ed.2 Peygamber vefat ettikten sonra, onun dul kalmış genç hanımlarıyla… / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

[772] [ ئכ kelimesi] inne ve isminin mahalline atıfla merfû‘ olarak ve وmelâiketuhû şeklinde de okunmuştur. Kûfelilere göre bu açık bir durum-dur. Basralılara göre ise, yusallûne kelimesi kendisine delâlet ettiği için ha-ber mahzuftur.

[773] “O’na salâtüselâm edin.”Yani es-salâtu ale’r-rasûli ve’s-selâmu (Pey-gamber’e salâtuselâm olsun!) deyin. Bu; Allah’ın, ona rahmetiyle muamele etmesi ve onu selâmette kılması için dua etmek anlamındadır. Şayet“ Haz-ret-i Peygamber’e salavat getirmek vâcip midir, mendup mudur?” dersen şöyle derim: Evet, vaciptir; ancak hangi hallerde vâcip olduğu hususunda ulema ihtilâf etmiştir. Bazıları, adının geçtiği her defasında bunun vâcip ol-duğunu söylemişlerdir. Nitekim bir hadiste “Yanında benden bahsedildiği zaman salavat getirmeyen kimse cehenneme girer ve Allah onu rahmetin-den uzaklaştırır!” buyrulmuştur. Rivayete göre, “Ya Rasûlâllah, ‘Şüphesiz Peygamber’e Allah da salât etmektedir melekleri de…’ âyeti hakkında ne dersiniz?” diye sorulması üzerine Peygamber (s.a.), “Bu, gizli ilimdendir. Şayet sormasaydınız size onu söylemezdim. Allah yanıma iki melek görev-lendirdi. Ne zaman bir Müslümanın yanında benden bahsedilse ve o da bana salavat getirse, bu iki melek ‘Allah seni bağışlasın!’ diye onun için dua ederler, Allah ve melekleri de o iki meleğin duasına ‘Âmin!’ derler. Eğer benim adım birinin yanında anılır da bana salavat getirmezse o iki me-lek “Allah seni bağışlamasın!” derler. Allah ve melekleri de o iki meleğe “Âmin!” diyerek iştirak ederler.” diye cevap vermiştir. Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: İsim kaç kere söylenirse söylensin, bir mecliste sadece bir kere salavat getirilmesi vâciptir. Secde âyeti ve hapşırma konusunda, her duanın başında ve sonunda (sadece bir kez) salavat getirilmesi gerektiği söylendiği gibi. Bazıları da demişlerdir ki: Hayatta bir kez salavat getirmek vâciptir. Kelime-i şehadeti alenen söylemek gibi. Ancak [bize göre] ihtiyatlı olan, riva-yetleri dikkate alarak, her zikredildiğinde salavat getirmektir.

[774] Şayet“Namazda salavat okumak namazın sahih olması için şart mıdır, değil midir?” dersen şöyle derim: Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre şart değildir. İbrahim en-Naha‘î [v. 96/714] sahabe-i kiramın et-tahiyyâttaki es-selâmu aleyke eyyühe’n-nebiyyu ifadesiyle yetindiklerini nakletmiştir. Şâfi‘î ise [namazda] salavat getirmeyi şart koşar.

[775] Şayet“Peygamber’den başkasına salavat getirme konusundaki gö-rüşün ne?” dersen şöyle derim: Kıyas, bütün müminlere salavat getirmeyi gerektirir; çünkü “Size salât eden O’dur.” [Ahzâb 33/43] ve “Onlar için dua et; çünkü senin duân onlara huzur verir.” [ Tevbe 9/103] buyrulmuştur.1 Nite-kim Hazret-i Peygamber de “Allahım, İbn Ebu Evfâ ailesine salât et.” [Müslim, “Zekât”, 176] buyurmuştur; ancak ulema bu hususta tafsilat cihetine gitmiştir. Yani Peygamber’e salavatla birlikte sallâllāhu ale’n-nebiyyi ve âlihi denilmesi halinde bunda bir beis olmadığını söylemişler; ancak Ehl-i Beyt ve diğer her-hangi birine, Peygamber’e tek başına salavat getirildiği gibi salavat getirilmesi ise mekruh saymışlardır. Çünkü salavat Peygamber’in adının geçmesi halinde söylenen bir şiar olmuştur ve ondan başka Ehl-i Beyt’e [müstakil olarak] salavat getirmek, kişinin râfızîlikle itham edilmesine sebep olur. Nitekim Hazret-i Peygamber “Allah’a ve âhiret gününe iman eden, kendisini töhmet altında bırakacak şeylerden uzak dursun!” buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

[776] “Allah ve Resulünü incitenler.” Burada iki ihtimal vardır: Bi-rincisi Allah ve Resulünü incitme derken, mecaz yoluyla onların hoşlan-mayacağı ve razı olmayacağı küfür, mâsiyet, peygamberliği inkâr, dinî hükümlere muhalefet etme ve Hazret-i Peygamber’e çeşitli yollarla ver-dikleri rahatsızlık gibi fiillerin murat edilmesidir. İncitme fiili Hazret-i Peygamber hakkında hakikat olduğu halde, Allah ve Resulünün her iki-sinin incitilmesini de mecaz diyerek açıklamam, aynı ibareye hem haki-kat hem de mecaz mânasını vermeyeyim diyedir. İkincisi ise, [“Allah ve Resulünü…” derken] “Allah Resûlünü incitenler” mânasının kastedilmesidir. Bununla birlikte, Allah’ın incitilmesinin; Yahudi, Hıristiyan ve Müşrikle-rin O’nun hakkında “Allah’ın eli sıkıdır!” [Mâide 5/64], “Allah üçün üçün-cüsüdür!” [Mâide 5/73] ve “Mesih, Allah’ın oğludur.” [ Tevbe 9/30], “ Melek-ler Allah’ın kızlarıdır.” ve “Putlar Allah’ın ortaklarıdır.” demeleri ile ilgili olduğu da, Allah’ın zat ve sıfatlarını başka anlamlara çekenlerin iddiala-rı olduğu da ileri sürülmüştür. Peygamber’in Allah’tan naklettiği bir [ku-dsî] hadiste şöyle denilmektedir: “Âdemoğlu bana iftira etti; oysa bana if-tira etmemesi gerekirdi; o, beni incitti, oysa beni incitmemesi gerekirdi.

1 Yani salât sadece Peygamber’e yönelik bir şey değildir. / ed.

Bana iftirası, benim evlât sahibi olduğumu söylemesi; beni incitmesi ise ‘Allah beni yarattı, ama öldükten sonra tekrar diriltmeyecektir!’ demesidir.” [Buhârî, “Bed’u’l-halk”, 1] İkrime [Allah’ı incitmenin] resim yapanların, Allah’ın ya-rattığına benzer bir varlık meydana getirmek amacıyla yaptıkları iş olduğunu söylemiştir. Ayrıca, Peygamber’in incitilmesinin, Müşriklerin onun hakkında “sihirbaz, şair, kâhin ve mecnun” demeleri olduğu, Uhut savaşında yüzünün yaralanması ve küçük azı dişinin kırılması olduğu, onun Safiyye bint Huyey’le yaptığı evlilik hususunda tenkit edilmesi olduğu da ileri sürülmüştür.

[777] Allah Teâlâ, kendisinin ve resûlünün incitilmesini mutlak olarak ifade ederken mümin kadın ve erkeklerin incitilmesi hususunu mukayyet olarak zikretmiştir; çünkü Allah ve Resulünün incitilmesi daima yalnızca haksız olarak söz konusu olduğu halde, mümin kadın ve erkeklerin incitil-mesi bazen haklı, bazen de haksız bir şekilde olur. “İşlemedikleri bir şeyle” yani, incitilmeyi hak etmedikleri ve bir suçları olmadığı halde. Rivayete göre, âyet Hazret-i Ali’yi inciten ve onun hakkında ileri geri konuşan bir grup münafıkla ilgili nâzil olmuştur. Hazret-i Âişe’ye iftira edenler hakkın-da indiği de, kadınları taciz eden bir grup zinakâr [zanpara] hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Fudayl [v. 187/803] bu konuda “Bir köpeğe veya domuza dahi haksız yere rahatsızlık vermen caiz değildir; o halde [ Allah ve Resulü ile mümin kadın ve erkekleri incitmek] nice olur [varın siz düşünün]!” demiştir. Rivayete göre; İbn Avn [v. 151/768] da, yılbaşında sahibini inciteceği endişe-siyle sadece zimmîlere dükkân kiralarmış.1

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[778] Cilbâb başörtüsünden daha geniş, şaldan ise daha küçük bir kı-yafet olup kadın onu başına koyar ve kenarlarını göğüslerinin üzerine sa-lar. İbn Abbas, onun baştan aşağıya bütün vücudu örten bir üst giysi [ridâ] olduğunu söylemiştir. Üst elbise ve kendisiyle örtünülen fistan vb. her şey olduğu da söylenmiştir. Nitekim Ebu Zübeyd [v. 62/682] şöyle der:

Gecenin karanlığından bir elbise ile örtünmüş [misafir, hoş geldin!]

1 Yani zimmî statüsündeki biri, destek alacağı birileri olmadığından, gerekli ödeme ve artışı sorun çıkart-madan hemen yaptığı için… Oysa normal bir vatandaş ödemede sorun çıkartabilir veya kira artışında pazarlık eder; bu da ikisi arasında eziyete yol açabilir. / ed.

[779] “Üzerlerine bir dış giysi alsınlar.” Yani onu üzerlerine alıp, onunla yüzlerini ve koltuklarını örtsünler. Kadının peçesi yüzünden düştüğü za-man ednî sevbeki ‘alâ vechiki [peçeni yüzüne al] denir; çünkü kadınlar İslam’ın ilk yıllarında câhiliye dönemi alışkanlıkları üzere, açık idiler. Kadın, üzerin-de bir ev kıyafeti ve başında bir örtü ile dışarı çıkardı; hür bir kadınla köle kadın arasındaki fark buydu. Ahlâksız gençler ve zanparalar kazā-i hâcet için hurmalık ve boş alanlara çıkan cariyelere ilişirlerdi. Muhtemelen, ca-riye sandıkları hür kadınları da “Cariye sandık!” diyerek taciz ediyorlardı. Bunun üzerine, Müslüman hür kadınlara rida ve şal takarak başlarını ve yüzlerini örtmek sûretiyle cariyelerden farklı bir şekilde giyinmeleri em-redildi ki, kendilerine değer verilsin ve herhangi biri onlarla ilgili ümide kapılmasın. “Tanınıp incitilmemeleri için bu daha elverişlidir.” cümlesi de bunu ifade etmektedir; yani tanınıp bu sayede bir tacize maruz kalmamala-rı ve hoşlanmadıkları bir şeyle karşılaşmamaları için daha uygundur.

[780] Şayet “ ifadesindeki min ne mânadadır?” dersen şöy-le derim:Kısmîlik ifade eder; ancak bu kısmîlik şu iki mânadan birine gelebilir. Birincisi, dış giysilerinden biriyle örtünmeleridir ki bununla hür kadının, evinde üzerinde iki üç parçadan ibaret bir iç kıyafet ve örtü için-deki cariye ve hizmetçi gibi korunmasız bir şekilde olmaması murat edil-mektedir. İkincisi ise, kadının dış giysisinin bir kısmını üzerine alması ve diğer kısmını yüzüne doğru indirip cariyeden tefrik edilmesi için yüzünü örtmesidir. İbn Sîrîn [v. 110/729] bu konuyu Abîde es-Selmânî’ye [v. 72/691] sorduğunu, onun da “Başörtüsünü kaşlarının üzerine koyması, sonra onu dolandırıp burnuna kadar indirmesidir.” dediğini nakletmiştir. Süddî’nin [v. 127/745] de bunu, kadının iki gözünden birini ve alnı ile bir gözü dışında diğer tarafını örtmesi olarak tarif ettiği; Kisâî’nin [v. 189/805] ise, başörtü-lerini üzerlerini bürüyecek şekilde örtünmeleri dediği, idnâ kelimesini bü-rünme anlamında anladığı rivayet edilmiştir.

[781] “Allah” [örtü konusunda] kadınlardan sadır olan kusurlu davranış-ları, tevbe ettikleri takdirde “bağışlayıcıdır.” Çünkü bu, akılla bilinmesi mümkün olan bir şeydir.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

[782] “Kalplerinde hastalık bulunanlar” iman zaafı olan ve imanda se-bat azlığı bulunan bazı kimselerdir. Bazıları da bunların, “kalbinde hastalık olanlar (size) tamah ederler” [Ahzâb 33/32] âyetinde zikredilen zinakâr ve fâsık kimseler olduğunu söylemişlerdir.

[783] “Sansasyonel yalan haberler yayanlar” ise Hazret-i Peygamber’in seriyyeleri ile ilgili kötü haber yayan, “Bozguna uğramışlar, öldürülmüş-ler; başlarına şöyle şöyle şeyler gelmiş!” diyerek müminlerin moralini bozan kimselerdir. Kişi birine asılsız bir haber verdiğinde, sarsma anlamındaki re-cfe kökünden ercefe bi-kezâ [Şunu sarstı.] denir.

[784] Yani eğer münafıklar düşmanlıklarına ve size [Müslümanlara] tuzak kurmaya; fâsıklar günahlarına, sansasyonel yalan haber yayanlar da bu sar-sıcı haberlerine son vermezlerse, sana bunlara ağır gelecek, onları üzecek şeyler yapmanı; onları Medine’yi terketmeye ve “az bir süre hariç” -yani ancak göçecek ve kendilerini ve ailelerini toparlayacak kadar- orada seninle beraber oturmamaya zorlamanı emredeceğiz! Bu olaya mecazen saldırtma anlamında iğrâ [kışkırtma] denilmiştir.

[785] [“Birer mel‘ûn olarak” anlamındaki] kelimesi hakaret veya hal olmak üzere mansūbdur; yani seninle beraber ancak mel‘ûn1 olarak kalabi-lirler. İstisna edatı َُאه َ إ ِ ِ َא َ ْ َ אمٍ َ َ َ ْ إ َכُ ذَنَ ْ ُ َّ أنَْ Yemek için size izin“) إِverilmeden Peygamber’in hanesine girmeyin! [İçeride] yemeğin hazırlanma-sını bekleyerek de değil…” [Ahzâb 33/53]) âyetinde olduğu gibi, zarfa ve hale birlikte girmiştir. Bu kelimenin وا ُ ِ -dan dolayı mansūb olması doğru de’أğildir; çünkü şart kelimesinden sonraki bir ifade öncesindekinin üzerinde amel etmez. ً kelimesinin de hal olarak mansūb olduğu da söylenmiştir. Buna göre mâna; “Onlar seninle beraber ancak azınlık olarak, aşağılık ve mel‘ûn olarak yaşayabilirler!” şeklinde olur.

[786] Şayet ََכ אوِرُو َ ُ cümlesinin i‘rabdaki konumu nedir?” dersen şöyle derim: ََכ אوِرُو َ ُ ifadesi, ََّכ َ ِ ْ ُ َ ’ye ma‘tūftur; çünkü kaseme onunla da cevap verilebilir. Nitekim, le-in lem yentehû la yücâvirûneke cümlesi Arap dili grameri açısından doğrudur. “Peki ََכ אوِرُو َ ُ ’nin hakkı Fâ ile atfedilmesi1 Bir tür persona non grata. / ed.

ve le-nuğriyenneke bi-him fe-lâ yücâvirûneke denilmesi değil miydi?” dersen şöyle derim: İkincisi birincinin sonucu olsaydı, dediğin gibi olurdu; ancak ikincisi kasemin birinci cevabına ma‘tūf ve ikinci bir cevap yapılmıştır. Ve cümle sonra kelimesi ile atfedilmiştir; çünkü vatanlarından sürülmek onlar için en ağır ceza ve başlarına gelebilecek en büyük felakettir. Bundan dolayı, atfolunduğu cümleninkine göre bunun durumu daha sonra ve uzaktır.

ا [787] َ pekiştirici masdar konumunda olup “Allah peygamberle-rine münafıklık edenlerin bulundukları yerde öldürülmesini sürekli baş-vurduğu bir uygulama kılmıştır.” anlamındadır. Mukātil [v. 150/767] “Tıpkı Bedir savaşına katılanlar öldürüldüğü ve esir alındığı gibi…” demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

[788] Müşrikler alay etmek için, bir an önce olmasını isteyen bir eda ile, Yahudiler de Allah Teâlâ Tevrat ve diğer kutsal kitaplarda zamanını gizli tut-tuğu için imtihan etmek üzere, Hazret-i Peygamber’e kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlardı. Bunun üzerine, Allah Teâlâ önce Peygamber’e on-lara buna dair bilginin tamamen Allah katında olduğu ve o bilginin ne bir melek ne de bir peygambere verilmediği şeklinde cevap vermesini emretti, sonra da acele edenleri tehdit edip, imtihan edenleri susturmak için, ona kıyametin kopmasının yakın olduğunu açıkladı.

[789] “Yakın”dır; yani yakın bir şeydir; çünkü es-sâ‘atü gün veya yakın zaman anlamındadır.1

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

.şiddetli bir şekilde yanan alevli ateştir ا [790][791] [ ُ ] meçhul olarak tukallebu, -tetekallebu anlamında- tekal-

lebu, “Bizim çevirdiğimiz…” anlamında nukallibu, vefiil ا [çılgın ateş]e isnat edilmek sûretiyle tukallibu şeklinde okunmuştur. Yüzlerin çevrilmesi, çeşitli yönlere döndürülmesi demektir. Tıpkı tencereye ko-nan şey suyun kaynamasıyla bir o yana bir bu yana yuvarlandığı gibi. .kelimesi bu sebeple müzekker kılınmıştır. / ed قريب 1

Veya yüzlerin hallerinin değiştirilmesi ve şekillerinin tahvil edilmesi yahut in-sanların cehenneme başaşağı, yüzükoyun atılmasıdır. Burada özel olarak yüzle-rin zikredilmesi, yüzün insan bedenindeki en değerli uzuv olması hasebiyledir. Ayrıca, yüzün bütün vücudu temsilen ifade edilmiş olması da muhtemeldir. Zarfı nasbeden, َن ُ ُ َ cümlesidir veya üzkür şeklinde [mukadder] olup hazfedil-miştir. Zarfın mahzuf bir [âmille] mansūb olması halinde َن ُ ُ َ hal olacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

[792] İfade; א َ אدَ ve sâdâtinâ şeklinde okunmuştur; insanlara inkârcılığı telkin eden ve onu onlar için allayıp pullayan küfrün ileri gelenleridir. Dal-le’s-sebîle ve edallehû [“Yolunu kaybetti.” ve “Ona yolunu kaybettirdi.”] denir. Keli-menin sonuna ses uyumu için konmuş olan Elif, âyetlerin sonlarını şiirdeki kafiyeye benzetmektedir; orada durulduğuna, sözün bittiğine ve peşinden yeni bir söz başlayacağına delâlet etme gibi yararları vardır.

اءَ] [793] َ -lânetlenenlerin sayısını çoğaltmak için kesîran ve lânetin en şid [כُdetlisi ve en büyüğüne delâlet etmek üzere de kebîran şeklinde de okunmuştur. “İki katını…” Bir kat kendisi saptığı, bir kat da başkasını saptırdığı için.

[794] Günahlarını itiraf edecekler, yardım isteyecekler, çeşitli kuruntular geliştireceklerdir1; ancak bunların hiçbiri onlara bir yarar sağlamayacaktır.2

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

[795] “ Musa’yı incitenler gibi olmayın.” Âyetin Zeyd - Zeyneb me-selesi hakkında ve bazı insanların bu konudaki dedikoduları üzerine nâ-zil olduğu söylenmektedir. Hazret-i Musa’nın incitilmesi konusunun da; Kārun’un “benimle ilişkiye girdi” diye ona iftira etmesini istediği ahlâk-sız kadın olayı ile ilgili olduğu söylendiği gibi, Yahudilerin Hazret-i Mu-sa’yı Harun’u öldürmekle itham etmeleriyle ilgili olduğu da söylenmiştir. 1 Yani “Bir kez daha dünyaya dönebilir miyiz acaba?” diye… / ed.2 Bu ayetlerin Mekke Müşrikleri ile irtibatlandırılması sorunlu gözükmektedir. Âyetler; Peygamber’i ve

inananları bilhassa kadın konularında inciten Münafık ve Yahudilerle, yani Medine’de sansasyonel yalan haberler yayarak Müslümanlar aleyhine kamuoyu oluşturmaya çalışanlarla ilgili gibi durmaktadır; çünkü bir ayet evvel “bu yaptıklarından, yani iftiralarından, anti-propaganda ve tezviratlarından vazgeçmedikleri takdirde teker teker öldürülecekleri!” konusunda tehdit edilmişlerdir… İşte ayet bunların يسألك الناس عن الساعة (Peki bunun vakti, saati ne zamanmış?) diye müstehziyane sormalarını konu almaktadır; Allāhu a‘lem. / ed.

Rivayete göre; Hazret-i Harun Musa ile beraber dağa çıkmış ve orada öl-müştü. İşte, melekler onu taşıyıp halkın yanına ölü olarak götürmüşler; onlar da gözleriyle görüp onun öldürülmemiş olduğunu anlamışlardı. -Al-lah Teâlâ’nın onu dirilttiği ve onun Hazret-i Musa’nın suçsuz olduğunu belirttiği de söylenmiştir.- Şu da söylenmiştir: Yahudiler Hazret-i Musa’yı bedeninde alaca, debelik gibi bir kusur olmakla itham etmişler, bunun üze-rine Allah Teâlâ onun böyle bir kusurunun olmadığını onlara göstermişti.

א [796] yani O’nun katında câh ve makam sahibi. Allah (itibarlı) وTeâlâ, tıpkı bir kralın, nezdinde yakınlığı ve itibarı olan birine yaptığı gibi, Musa’ya bir kusur ve nakisa bulaşmasın diye, ona yöneltilen suçlamaları ber-taraf etmiş, onu rahatsız edecek şeyleri ondan uzaklaştırarak onu korumuş-tur. İbn Mes‘ûd, A‘meş [v. 148/765] ve Ebu Hayve [v. 203/818] ve kâne abden li’llâhi vecîhen [Allah’ın itibarlı bir kuluydu] şeklinde okumuşlardır. İbn Hāleveyhi [v. 370/980], bir ramazan ayında İbn Şenebûz’un [v. 328/939] arkasında namaz kıldığını ve onun bu âyeti böyle okuduğunu işittiğini söylemiştir. Ancak, umum kurrânın [ ] kıraati daha uygundur; çünkü Hazret-i Musa’nın Allah nezdindeki değerini ifade etmektedir. “Arş sahibinin nezdinde itibarlı.” [Tekvir 81/20] âyetinde olduğu gibi. İkinci kıraat [ ] ise öyle değildir.

[797] Şayet “ا א א ifadesi ya ‘söylemelerinden’ anlamındadır ya da ‘sözlerinden’ anlamında; çünkü ya masdariye ya da mevsūledir; hangisi olursa olsun ondan berî olmak1 nasıl doğru olabilir?” dersen şöyle derim: Söyleme veya söylenen sözden murat, onun doğuracağı sonuç ve taşıdığı mânadır ki, burada ayıplanan bir haldir. Nitekim Araplar hakarete dediko-du derler. Dedikodu ise söyleme anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

70–71. Âyetlerin Tefsiri

[798] “Doğru” yani hakka götüren “söz söyleyin.” Sedâd hakka yönel-mek ve ölçülü söz söylemek demektir. Kişi okuyla hedefinden sapmadığı zaman, sedde’s-sehme nahve’r-remiyyeti [Oku hedefe tutturdu.] denir. Tıpkı seh-mün kāsıdun [hedefini bulan ok] denildiği gibi. Bu ifadedeyle, bazılarının, söz-lerinde bir ölçü ve doğruluk olmadan Hazret-i Zeyneb’le ilgili konuda ileri geri konuşmaktan nehyedilmeleri ve sözlerini daima doğruluğa yöneltmele-ri murat edilmiştir; çünkü dili koruma ve doğru sözlülük her hayrın başıdır. 1 Musa Aleyhisselâm, kavminin “söylediklerinden” de, “sözlerinden” de uzak değildir; yani bu iftiraları

ona pekâlâ atmışlardır. Ve bu sözlerinin -yani onun hakkındaki suçlamalarının- boş ve asılsız olduğu ispat edilmiştir. / ed.

Buna göre âyetin mânası şöyledir: Dillerinizi koruma ve sözlerinizi doğ-ru söyleme hususunda Allah’ın her şeyden haberdar olduğunu unutmayın! Çünkü bunu yaparsanız, Allah hasenâtınızı kabul etme ve iyilikleriniz karşı-lığında sizi ödüllendirme, günahlarınızı bağışlayıp örtme gibi en yüce istek-leri size verir. Allah’ın amelleri düzeltmesinin, onları yararlı ve razı olunacak şekilde yapmaya kişiyi muvaffak kılması anlamına geldiği de söylenmiştir.

[799] Bu âyet, bir öncekini tamamlamaktadır. Hem emir hem nehiy ile muhatap olmaları için, önceki âyet Hazret-i Peygamber’i incitecek şeyden nehyetme, bu ise dili koruma hususunda “Allah’tan korkma” ile emretme üze-rine bina edilmişlerdir. Buna ilâveten, nehyin peşinden tehdit içeren Hazret-i Musa kıssasına ve emrin akabinde de tatminkâr bir vaade yer verilmiş, böyle-ce incitmeden alıkoyan ve onu bırakmaya sevkeden unsur güçlendirilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

[800] Allah Teâlâ “Allah ve Resulüne itaat eden” buyurup itaat edene büyük bir başarı vaat edince peşinden “Şüphesiz biz emaneti sunduk.” bu-yurdu ki, emanet taat demektir, böylece taatin ne kadar önemli ve değerli olduğunu ifade etti.

[801] Bu iki şekilde açıklanabilir. [i] Birincisi gökler, yer ve dağlar gibi şu muazzam cisimler, kendilerine uygun biçimde Allah’ın emrine boyun eğmişlerdir -ki bu da cansız varlıklarda görülen işleyiştir- kendi-lerinden ortaya çıkabilecek, yapılarına uygun biçimde O’na itaat etmiş-lerdir; zira O’nun yaratma, var etme ve muhtelif hal ve çeşitli şekillerde yapılandırma tarzındaki irade ve meşîetine karşı direnmemektedirler. Tıpkı “İkisi de ‘İsteyerek geldik!’ dediler.” [Fussılet 41/11] âyetinde ifade-ki gibi. İnsan ise hali, yapması doğru ve mümkün olan taatleri ve ken-disine yakışan ilâhî emir ve yasaklara boyun eğme hususunda akıllı, mü-kellefiyet için de elverişli olmasına rağmen, yapması doğru ve mümkün olan ve kendisine yakışan boyun eğme ve geri durmama konusunda can-sız varlıklara benzememektedir. Emanetten murat taattir; çünkü emanet edanın ayrılmaz özelliği olduğu gibi, taat de varlığın olmazsa olmazıdır. Emaneti cansız varlıklara sunma ve onların da geri durup çekinmesi me-cazdır. Emaneti yüklenmeye gelince o, fulânün hâmilün li’l-emâneti ve muhtemilün le-hâ “[Falanca, emaneti üzerine almış; onu hâla üzerinde taşımakta!]

Yani emaneti sahibine vermemekte; ki sorumluluk alanından çıkıp boynunda kalmasın!” sözünden gelmektedir; çünkü emanet sanki kendisine verildiği kişiye binmekte ve o da onu taşımaktadır. Nitekim rekibethu’d-düyûnu [Borçlar onun üstüne bindi.] ve lî aleyhi hakkun [Benim onun üstünde hakkım vardır.] denir. Kişi borcunu ödediği zaman o, kişiye binmekten, kişi de onu taşımaktan kurtulmuş olur. Bunu benzeri, lâ yemlikü mevlen li-mevlen nasran sözüdür; yani o, ona bol miktarda yardım eder ve ona yardım bahşeder, terkeden biri gibi yardımını esirgemez. Nitekim şair (Kutāmî [v. 101/720]) şöyle demiştir:

Senin ‘kardeş’in; nefsinin, acıma duygusunu ele geçiremediği öfkelendirici şeyler olduğunda kızgınlığını terkeden kişidir.

Yani, elindekini kıskanan bir sahip gibi şefkat ve sevgisini saklamayan, aksine onları bol bol veren ve sunandır. Arapların ebğıd hakka ahīke [Kardeşinin hakkına kız!] sözleri de bu türdendir; çünkü onun hakkını sevdiği zaman onu çıkarıp da kardeşine vermez, ona buğzettiği zaman ise onu çıkarıp verir. Buna göre, َ ْ َ َ َ אنُ َ ْ ِ א ا َ َ َ َ א وَ َ ْ ِ َ ْ َ ْ א وَأَ َ َ ْ ِ ْ َ -ifadesinin anlamı; “Onlar emaneti eda et أَنْ memekten şiddetle kaçınırken, insan onu üzerinde taşımakta ve eda etmekten şiddetle kaçınmaktadır!” şeklindedir. Allah Teâlâ insanı; emaneti eda etmeyi terkedeceği için zulümle; mutlu olacağı şeyi -yani onu edayı- kendisi için pekâlâ mümkünken kaçıracağı için de cehaletle tavsif etmiştir.

[802] [ii] İkincisi ise, insanın mükellef kılındığı şey o derece önemli ve taşınması ağır bir şeydir ki, Allah Teâlâ onu yarattığı varlıkların en büyüğü ve en kuvvetlisine sunup ondan onu taşımasını ve ona sahip olmasını iste-miş; ancak o, bunu taşımaktan ve ona sahip olmaktan kaçınmış, çekinmiş-tir. Zayıflığına ve gücünün azlığına rağmen onu insan yüklenmiştir. “Çün-kü o çok cahildir, zalimdir!” Zira önce onu yüklenmiş, sonra da görevini yerine getirememiştir; önce onu borçlanmış, sonra da borcunu yerine getir-memiştir. Arap dilinde buna benzer sözler çoktur. Kur’ân da Arap üslup ve belâgatine uygun şekilde nâzil olmuştur. Mesela Araplar “İç yağına ‘Nereye gidiyorsun?’ dense ‘Eğriyi düzelteceğim’ der.” derler. Arap dilinde hayvan-ların ve cemâdâtın dilinden1 buna benzer daha nice sözler vardır. İç yağı-nın konuştuğunu tasavvur etmek ise muhaldir. Bununla hayvanda bulunan yağın onun çirkin yanlarını güzelleştireceği murat edilmektedir. Nitekim zayıflık da onun güzel tarafını çirkinleştirmektedir. Bundan dolayı, yağın hayvandaki etkisi işitenin zihninde daha etkili olacak, onun alışık olduğu, daha rahat kabul edebileceği ve onun hakikatini daha iyi anlayacağı şekilde tasvir edilmiştir. Keza, emanetin büyüklüğünün, zorluğunun, taşınmasının ve ona sadık kalmanın ağırlığının tasviri de bu minval üzere olmuştur. 1 Cansız ve akılsız varlıkların şahıslaştırılıp konuşturulmasını konu alan intāk ve teşhīs sanatlarıyla söylenmiş. / ed.

[803] Şayet“İnsanların bir görüşte karar kılamayan biri için söyledik-leri ‘görüyorum ki bir ayağını ileri atarken öbürünü geri atıyorsun’ sözün-deki temsil ciheti bilinmektedir; zira o kişinin iki görüş arasında birinden ötekine meyil ve tercihte bulunma ve birine karar verememe hali, bir tarafa doğru gitme durumunda karar veremeyip iki ayağını da ileriye doğru git-mede kullanamayan kimsenin haline benzetilmektedir. Burada benzetilen ve kendisine benzetilenden her biri sıhhat ve bilgi altına giren doğru bir şeydir. Ancak, âyetteki durum böyle değildir; çünkü emaneti cansız bir şeye sunmak ve onun bu hususta kaygı duyması haddizatında muhaldir ve doğ-ru bir ifade değildir. Burada temsilin bir muhal üzerine bina edilmesi nasıl mümkün olmaktadır? Bu, bir şeyi makul olmayan bir başka şeye benzetme örneğinden başka bir şey değildir.” dersen şöyle derim: Bu âyette ve hay-vanın bedensel yağına “Nereye gidiyorsun?” denilmesi ve benzeri ifadeler-de misal verilen şey farazîdir. Farazî şeyler ise, gerçek şeyler gibi zihinde canlandırılırlar. Burada mükellefiyet hali, zorluk ve taşınmasındaki ağırlık bakımından, onun farazî olarak göklere, yere ve dağlara sunulup onların da kaygıya kapılarak onu yüklenmekten kaçınmalarına benzetilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

ّب [804] (azap etsin)’deki Lâm mecazî bir gerekçelendirmedir; çün-kü darabtühû li’t-te’dîbi [Ona tedip için vurdum.] cümlesinde tedip vurmanın neticesi olduğu gibi, azap da haml-i emânetin1 neticesidir. A‘meş [v. 148/765] illeti [yani azabı], emaneti üzerine alanın fiiliyle sınırlandırmak için ve yetûbu okumuş; ve yetûbullahu diye başlamıştır. Diğer umum kurrânın kıraatine göre mâna “Ta ki, Allah emaneti üzerine alana azap etsin; üzerinde taşı-may[ıp ifa ed]en diğerlerinin tevbesini de kabul etsin.” şeklindedir; çünkü emanete riayet edenin tevbesi kabul edilince bu, hıyanet eden için bir çeşit azap olmaktadır.

[805] Hazret-i Peygamber “Bir kimse Ahzab sûresini okur, onu ailesine ve kölesine öğretirse kabir azabından emin kılınır.” buyurmuştur.

1 İlk görüşe göre; “emaneti eda etmeksizin üzerinde taşımanın”; ikinci görüşe göre ise “üstlendiği halde yerine getirmemenin”… Ancak müfessirin ilk görüşü kasdettiği anlaşılıyor; çünkü ikinci görüşe göre, “emaneti yerine getirmeme” anlamı, salt haml köküyle değil فأبين ifadesiyle -ayrıca- ifade edilmek duru-mundadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →