Tefhimu'l-Kur'an - Mevdudi
Abese Sûresi — Tefhimu'l-Kur'an - Mevdudi
1. Âyetin Tefsiri
1- Surat astı ve yüz çevirdi;
Bu bölümü tek başına aç →2. Âyetin Tefsiri
2- Kendisine o kör geldi diye.(1)
Bu bölümü tek başına aç →3. Âyetin Tefsiri
3- Nerden biliyorsun; belki o, temizlenip-arınacak?
Bu bölümü tek başına aç →4. Âyetin Tefsiri
4- Ya da öğüt alacak; böylelikle bu öğüt kendisine yarar sağlayacak.(2)
Bu bölümü tek başına aç →5. Âyetin Tefsiri
5- Fakat kendini müstağni (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan) gören ise,
Bu bölümü tek başına aç →6. Âyetin Tefsiri
6- İşte sen, onda 'yankı uyandırmaya çalışıyorsun.
Bu bölümü tek başına aç →7. Âyetin Tefsiri
7- Oysa, onun temizlenip-arınmasından sana ne?
Bu bölümü tek başına aç →8. Âyetin Tefsiri
8- Ama koşarak sana gelen ise,
Bu bölümü tek başına aç →9. Âyetin Tefsiri
9- Ki o, 'içi titreyerek korkar' bir durumdadır;
Bu bölümü tek başına aç →10. Âyetin Tefsiri
10- Sen ona aldırış etmeden oyalanıyorsun.
AÇIKLAMA
1. Bu sûrenin giriş cümlesi çok ilginç bir incelik taşımaktadır. Daha sonra gelen ayetlerden, "Surat astı ve döndü" ayetinin asıl muhatabının Rasûlullah (s.a) olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Fakat ilk bakışta bu davranış Rasûlullah (s.a) 'dan değil de, sanki başka bir kimseden sadır olmuş gibidir. Allah (c.c) böylesine incelik taşıyan bir ifadeyle, bu yaptığı hareketin Rasûlullah'a (s.a) yakışmadığını anlatmış ve "şayet senin üstün ahlak sahibi olduğunu bilen bir kimse, bu şekilde davrandığını görseydi, bunu sana yakıştırmazdı" demek istemiştir.
Burada sözü geçen âmâ, meşhur sahabî Ummu Mektum'dur (r.a) . İbni Abdullah Berr'in El-İstiyab'ta ve İbni Hacer'in de El-İsabe'de yaptıkları açıklamalara göre, Ummu Mektum (r.a) Hz. Hatice'nin (r.a) halazadesidir, yani Ummu Mektum'un (r.a) annesi ile Hz. Hatice'nin (r.a) babası kardeştirler.
Bu ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Rasûlullah'ın (s.a) Ummu Mektum'dan (r.a) yüz çevirmesinin nedeni, onu hor gördüğünden dolayı değildi. Yine onu hakir gördüğünden Mekkeli ileri gelenlere yöneliyor da değildi. Çünkü Ummu Mektum (r.a) Rasulullah'ın (s.a) hanımının kuzeni idi ve akrabalarındandı. Ayrıca Ummu Mektum (r.a) garip bir kimse de değildi. Allah (c.c) 'nın buyurduğu gibi asıl neden, Ummu Mektum'un (r.a) âmâ olmasıydı. Rasûlullah (s.a) çok çaba sarfederek, Mekke'nin ileri gelenlerinden birisinin bile Müslüman olmasını sağladığı takdirde, İslâm hareketinin güçleneceğini, Ummu Mektum'un (r.a) ise, özürlü olmasından dolayı İslâm hareketine bir faydası olamayacağını düşünüyordu. İşte bu nedenlerden ötürü, Mekke'nin ileri gelenleri ile tam konuştuğu bir sırada Ummu Mektum'un (r.a) müdahale etmesini hoş görmemiştir. Ayrıca Rasûlullah (s.a) Ummu Mektum'un (r.a) istediği bir zamanda soru sorabileceğini de biliyordu, çünkü akrabaydılar.
2. Rasûlullah'ın (s.a) tebliğ sırasında gözden kaçırdığı önemli bir nokta olması hasebiyle Allah (c.c) Ummu Mektum (r.a) konusunda O'nu uyarmıştır. Bir davetçi açısından hangi muhatap daha önemlidir? Bir kısım insanlar doğru yolu bulmak çabasındadırlar ve dalâlete düşmemek için Allah'tan korkarlar, dolayısıyla hidayeti bulmak için koşa koşa sana gelirler. Bir kısım insanlar ise, sanki hidayetten müstağnidirler ve onların hidayete ihtiyaçları yokmuş gibi, apaçık inatçı bir tavır alırlar. Yani onlar doğru yolu bulmak konusunda bir istek taşımazlar. Bunun için, insanları Hakk'a davet edenler, en fazla ilgiyi, iman etmek için hazır ve istekli bulunan kimselere göstermelidirler. Ayrıca toplumda tesir sahibi olan insanların daveti kabul ettikleri takdirde, İslâm daha çabuk yayılır gibi düşünmemelidirler. Çünkü Allah'tan korkan kimseler, bir davetçi için daha önemlidir. Bu kimseler fakir olabilirler, toplumda tesir sahibi değillerdir ve görünüşte Hak davetin yayılmasına pek yararlı olamayacakları sanılabilir, fakat herşeye rağmen Hak'kın davetçileri için, en önemli kimseler bunlardır. Zaten İslâm'ın gayesi insanları ıslah ederek, onları kurtarmak değil midir? İşte bu insanlar kendilerine tebliğ yapıldığında, hemen tebliği kabullenirler. Diğer kısım insanlar ise, her ne kadar toplum içinde bir ağırlıkları varsa da, İslâm davetçisinin onların peşinden koşmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü apaçık bellidir ki, onlar hidayete talip değillerdir. Bundan dolayı onların peşinden koşarak bir İslâm davetçisinin vakit kaybetmesine gerek yoktur. İslâm'ı kabul etmedikleri takdirde, zararda olanlar onlardır ve siz böyle kimselerden sorumlu değilsiniz.
Bu bölümü tek başına aç →AÇIKLAMA
1. Bu sûrenin giriş cümlesi çok ilginç bir incelik taşımaktadır. Daha sonra gelen ayetlerden, "Surat astı ve döndü" ayetinin asıl muhatabının Rasûlullah (s.a) olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Fakat ilk bakışta bu davranış Rasûlullah (s.a) 'dan değil de, sanki başka bir kimseden sadır olmuş gibidir. Allah (c.c) böylesine incelik taşıyan bir ifadeyle, bu yaptığı hareketin Rasûlullah'a (s.a) yakışmadığını anlatmış ve "şayet senin üstün ahlak sahibi olduğunu bilen bir kimse, bu şekilde davrandığını görseydi, bunu sana yakıştırmazdı" demek istemiştir.
Burada sözü geçen âmâ, meşhur sahabî Ummu Mektum'dur (r.a) . İbni Abdullah Berr'in El-İstiyab'ta ve İbni Hacer'in de El-İsabe'de yaptıkları açıklamalara göre, Ummu Mektum (r.a) Hz. Hatice'nin (r.a) halazadesidir, yani Ummu Mektum'un (r.a) annesi ile Hz. Hatice'nin (r.a) babası kardeştirler.
Bu ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Rasûlullah'ın (s.a) Ummu Mektum'dan (r.a) yüz çevirmesinin nedeni, onu hor gördüğünden dolayı değildi. Yine onu hakir gördüğünden Mekkeli ileri gelenlere yöneliyor da değildi. Çünkü Ummu Mektum (r.a) Rasulullah'ın (s.a) hanımının kuzeni idi ve akrabalarındandı. Ayrıca Ummu Mektum (r.a) garip bir kimse de değildi. Allah (c.c) 'nın buyurduğu gibi asıl neden, Ummu Mektum'un (r.a) âmâ olmasıydı. Rasûlullah (s.a) çok çaba sarfederek, Mekke'nin ileri gelenlerinden birisinin bile Müslüman olmasını sağladığı takdirde, İslâm hareketinin güçleneceğini, Ummu Mektum'un (r.a) ise, özürlü olmasından dolayı İslâm hareketine bir faydası olamayacağını düşünüyordu. İşte bu nedenlerden ötürü, Mekke'nin ileri gelenleri ile tam konuştuğu bir sırada Ummu Mektum'un (r.a) müdahale etmesini hoş görmemiştir. Ayrıca Rasûlullah (s.a) Ummu Mektum'un (r.a) istediği bir zamanda soru sorabileceğini de biliyordu, çünkü akrabaydılar.
2. Rasûlullah'ın (s.a) tebliğ sırasında gözden kaçırdığı önemli bir nokta olması hasebiyle Allah (c.c) Ummu Mektum (r.a) konusunda O'nu uyarmıştır. Bir davetçi açısından hangi muhatap daha önemlidir? Bir kısım insanlar doğru yolu bulmak çabasındadırlar ve dalâlete düşmemek için Allah'tan korkarlar, dolayısıyla hidayeti bulmak için koşa koşa sana gelirler. Bir kısım insanlar ise, sanki hidayetten müstağnidirler ve onların hidayete ihtiyaçları yokmuş gibi, apaçık inatçı bir tavır alırlar. Yani onlar doğru yolu bulmak konusunda bir istek taşımazlar. Bunun için, insanları Hakk'a davet edenler, en fazla ilgiyi, iman etmek için hazır ve istekli bulunan kimselere göstermelidirler. Ayrıca toplumda tesir sahibi olan insanların daveti kabul ettikleri takdirde, İslâm daha çabuk yayılır gibi düşünmemelidirler. Çünkü Allah'tan korkan kimseler, bir davetçi için daha önemlidir. Bu kimseler fakir olabilirler, toplumda tesir sahibi değillerdir ve görünüşte Hak davetin yayılmasına pek yararlı olamayacakları sanılabilir, fakat herşeye rağmen Hak'kın davetçileri için, en önemli kimseler bunlardır. Zaten İslâm'ın gayesi insanları ıslah ederek, onları kurtarmak değil midir? İşte bu insanlar kendilerine tebliğ yapıldığında, hemen tebliği kabullenirler. Diğer kısım insanlar ise, her ne kadar toplum içinde bir ağırlıkları varsa da, İslâm davetçisinin onların peşinden koşmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü apaçık bellidir ki, onlar hidayete talip değillerdir. Bundan dolayı onların peşinden koşarak bir İslâm davetçisinin vakit kaybetmesine gerek yoktur. İslâm'ı kabul etmedikleri takdirde, zararda olanlar onlardır ve siz böyle kimselerden sorumlu değilsiniz.
11. Âyetin Tefsiri
11- Hayır;(3) çünkü o (Kur'an) , bir öğüttür.(4)
Bu bölümü tek başına aç →12. Âyetin Tefsiri
12- Artık dileyen, onu 'düşünüp-öğüt alsın.'
Bu bölümü tek başına aç →13. Âyetin Tefsiri
13- O (Kur'an) , 'şerefli-üstün' sahifelerdedir.
Bu bölümü tek başına aç →14. Âyetin Tefsiri
14- Yüceltilmiş, tertemiz (mutahhar) kılınmış.(5)
Bu bölümü tek başına aç →15. Âyetin Tefsiri
15- Kâtiplerin(6) ellerinde,(7)
Bu bölümü tek başına aç →16. Âyetin Tefsiri
16- (Ki onlar,) Üstün değerli, 'iyilik ve dürüstlük sembolü.'
Bu bölümü tek başına aç →17. Âyetin Tefsiri
17- Kahrolası(8) insan,(9) ne kadar da nankördür.(10)
Bu bölümü tek başına aç →18. Âyetin Tefsiri
18- (Allah,) Onu hangi şeyden yarattı?
Bu bölümü tek başına aç →19. Âyetin Tefsiri
19- Bir damla sudan(11) yarattı da onu 'bir ölçüyle biçime soktu.(12)
AÇIKLAMA
3. Yani kesinlikle bu şekilde davranma ve Rabbini unutarak bu dünyada gururlanıp dolaşanları o kadar fazla umursama. İslâm dini gibi, değerli bir nimetten yüz çevirenlere, İslâm'ı bu şekilde takdim etme ve ayrıca kendini de fazlaca yıpratma. Çünkü onlar İslâm'ın yayılışının kendilerine bağlı olduğunu sanabilirler. Onlar her ne kadar kendilerini Hak'tan müstağni sayıyorlarsa da, asıl Hak onlardan müstağnidir.
4. Bu kelime ile Kur'an-ı Kerim kastedilmiştir.
5. Yani hâlis ve paktır. Bu kitabın içine ifsad edici ve bâtıl düşünceler karışamaz. Çünkü Kur'an diğer dinî kitablar gibi değildir ve bu kitap insanî ve şeytanî vesvese ve düşüncelerden münezzehtir.
6. Burada melekler kastolunuyor. Yani bu sayfalar Allah'ın (c.c.) emriyle doğrudan doğruya melekler tarafından yazılıyorlar ve onların emin elleri vahyi Rasûlullah'a (s.a) ulaştırıyor. Melekler için burada iki farklı kelime kullanılmıştır. Şerefli ve çok iyi. Birinci kelimenin anlamı, onlar şereflidirler ve hiyanet etme ihtimalleri olmadığı gibi, emanete de layıktırlar, demektir. İkinci kelimenin anlamı ise, onlar sayfalara yazmak ve vahyi Rasûlullah'a ulaştırmak konusundaki sorumluluklarını hakkı vechile yerine getiriyorlar, demektir.
7. Burada iyice düşünülecek olursa, bu ayetlerin amacının sadece Kur'an'ın azametini ikrar etmek olmadığı anlaşılır. Rasûlullah (s.a) getirdiği mesajı inkâr eden mütekebbirlere 'bu kitap o kadar yücedir ki, sizlere muhtaç değildir, yani sizlerin kendisini kabullenmesine ihtiyaç hissetmiyecek derecede yüce bir kitaptır' denilmek isteniyor. Sizler hidayete ermek istiyorsanız, bu kitabın içindekilere teslim olmanız gerekir. Aksi takdirde sizlerin büyüklenmesi bu yüce kitabın azametini azaltmaz. Bilakis bu kitap sizlerin gururunu yerlebir eder.
8. Bu ayetler ile birlikte davetten yüz çeviren Mekkeli müşrikler hedef alınmıştır. Sûrenin başlangıcından 16. ayete kadar görünüşte Rasûlullah (s.a) muhatap alınıyor ve fakat dolaylı yoldan kâfirler tehdit ediliyordu. Allah, Rasûlü'nü şöyle uyardı: Ey Nebi! Hakk'a talib olanı bırakarak, onlara yöneliyor, ilgi gösteriyorsun. Oysa onlar Hak'kın kıymetini bilmezler. Hakk'ın kıymetini bilmeyen o insanlara Kitab'ı bu şekilde tebliğ etmek, senin gibi yüce bir peygambere yakışmaz.
9. Kur'an-ı Kerim'de bu tür ifadeler ile her zaman tüm insanlar kastedilmezler. Burada sadece Allah'a karşı gelen olumsuz tipler kötülenmiştir. Bazı yerlerde Kur'an, eğer toplumun çoğunluğu bozulmuşsa, 'insan' kavramını genel anlamda kullanmıştır. Bir şahsın kişisel bir hatasına dikkat çekmek, nasihatın tesirini arttırabilmek ve o şahısta karşıt duygular oluşmaması için, yine 'insan' kavramını genel anlamda kullanarak uyarıda bulunur. (Bkz. Secde; an: 65, Şûra; an: 75)
10. Bu ayetin diğer bir anlamı, "onlar hangi nedenlerden ötürü küfre sarılıyorlar, yani neye güveniyorlar?" demektir. Küfr kelimesi, Hakk'ı inkâr etmek, kendisine ihsanda bulunana nankörlük etmek, anlamında kullanılmıştır. Ayrıca insanın yaratıcısına ve rızk vericisine isyan etmesi anlamına da gelir.
11. Yani iyice düşünün, neden meydana geldiniz, nerede oluştunuz ve hangi yolla dünyaya geldiniz? Dünyaya geldiğiniz zaman ne kadar çaresizdir. Oysa şimdi insanoğlu tüm bunları unutarak, yaratıcısına karşı gelmektedir. Kendisinden başkasını önemsemeyen ve hatta Allah'a bile karşı gelen bir kimse, acaba hangi sebeplerden ötürü böyle davranabilmektedir? (Bu husus Yâsin-77-78'de zikredilmiştir)
12. İnsan hakkındaki takdir, daha annesinin karnında iken yazılmıştır. Onun cinsiyeti, rengi, uzunluğu, fiziği, azalarının sağlamlığı ya da sakatlığı, sesi, zekâsı doğmadan kararlaştırılmıştır. Ayrıca hangi ülkede ve hatta hangi ailede dünyaya geleceği, nasıl bir terbiye alacağı, kişiliğine ailesinin ne derece tesir edeceği ve ne kadar irade sahibi olacağı dahi, daha önce kararlaştırılmıştır. Yine hayat içinde rolünün ne olacağı ve bu dünyada ne kadar kalacağı da bellidir ve o bu sınırların dışına çıkamaz. Ne acaiptir ki, insan tüm bunlara rağmen yaratıcısına karşı gelebilmektedir!
Bu bölümü tek başına aç →AÇIKLAMA
3. Yani kesinlikle bu şekilde davranma ve Rabbini unutarak bu dünyada gururlanıp dolaşanları o kadar fazla umursama. İslâm dini gibi, değerli bir nimetten yüz çevirenlere, İslâm'ı bu şekilde takdim etme ve ayrıca kendini de fazlaca yıpratma. Çünkü onlar İslâm'ın yayılışının kendilerine bağlı olduğunu sanabilirler. Onlar her ne kadar kendilerini Hak'tan müstağni sayıyorlarsa da, asıl Hak onlardan müstağnidir.
4. Bu kelime ile Kur'an-ı Kerim kastedilmiştir.
5. Yani hâlis ve paktır. Bu kitabın içine ifsad edici ve bâtıl düşünceler karışamaz. Çünkü Kur'an diğer dinî kitablar gibi değildir ve bu kitap insanî ve şeytanî vesvese ve düşüncelerden münezzehtir.
6. Burada melekler kastolunuyor. Yani bu sayfalar Allah'ın (c.c.) emriyle doğrudan doğruya melekler tarafından yazılıyorlar ve onların emin elleri vahyi Rasûlullah'a (s.a) ulaştırıyor. Melekler için burada iki farklı kelime kullanılmıştır. Şerefli ve çok iyi. Birinci kelimenin anlamı, onlar şereflidirler ve hiyanet etme ihtimalleri olmadığı gibi, emanete de layıktırlar, demektir. İkinci kelimenin anlamı ise, onlar sayfalara yazmak ve vahyi Rasûlullah'a ulaştırmak konusundaki sorumluluklarını hakkı vechile yerine getiriyorlar, demektir.
7. Burada iyice düşünülecek olursa, bu ayetlerin amacının sadece Kur'an'ın azametini ikrar etmek olmadığı anlaşılır. Rasûlullah (s.a) getirdiği mesajı inkâr eden mütekebbirlere 'bu kitap o kadar yücedir ki, sizlere muhtaç değildir, yani sizlerin kendisini kabullenmesine ihtiyaç hissetmiyecek derecede yüce bir kitaptır' denilmek isteniyor. Sizler hidayete ermek istiyorsanız, bu kitabın içindekilere teslim olmanız gerekir. Aksi takdirde sizlerin büyüklenmesi bu yüce kitabın azametini azaltmaz. Bilakis bu kitap sizlerin gururunu yerlebir eder.
8. Bu ayetler ile birlikte davetten yüz çeviren Mekkeli müşrikler hedef alınmıştır. Sûrenin başlangıcından 16. ayete kadar görünüşte Rasûlullah (s.a) muhatap alınıyor ve fakat dolaylı yoldan kâfirler tehdit ediliyordu. Allah, Rasûlü'nü şöyle uyardı: Ey Nebi! Hakk'a talib olanı bırakarak, onlara yöneliyor, ilgi gösteriyorsun. Oysa onlar Hak'kın kıymetini bilmezler. Hakk'ın kıymetini bilmeyen o insanlara Kitab'ı bu şekilde tebliğ etmek, senin gibi yüce bir peygambere yakışmaz.
9. Kur'an-ı Kerim'de bu tür ifadeler ile her zaman tüm insanlar kastedilmezler. Burada sadece Allah'a karşı gelen olumsuz tipler kötülenmiştir. Bazı yerlerde Kur'an, eğer toplumun çoğunluğu bozulmuşsa, 'insan' kavramını genel anlamda kullanmıştır. Bir şahsın kişisel bir hatasına dikkat çekmek, nasihatın tesirini arttırabilmek ve o şahısta karşıt duygular oluşmaması için, yine 'insan' kavramını genel anlamda kullanarak uyarıda bulunur. (Bkz. Secde; an: 65, Şûra; an: 75)
10. Bu ayetin diğer bir anlamı, "onlar hangi nedenlerden ötürü küfre sarılıyorlar, yani neye güveniyorlar?" demektir. Küfr kelimesi, Hakk'ı inkâr etmek, kendisine ihsanda bulunana nankörlük etmek, anlamında kullanılmıştır. Ayrıca insanın yaratıcısına ve rızk vericisine isyan etmesi anlamına da gelir.
11. Yani iyice düşünün, neden meydana geldiniz, nerede oluştunuz ve hangi yolla dünyaya geldiniz? Dünyaya geldiğiniz zaman ne kadar çaresizdir. Oysa şimdi insanoğlu tüm bunları unutarak, yaratıcısına karşı gelmektedir. Kendisinden başkasını önemsemeyen ve hatta Allah'a bile karşı gelen bir kimse, acaba hangi sebeplerden ötürü böyle davranabilmektedir? (Bu husus Yâsin-77-78'de zikredilmiştir)
12. İnsan hakkındaki takdir, daha annesinin karnında iken yazılmıştır. Onun cinsiyeti, rengi, uzunluğu, fiziği, azalarının sağlamlığı ya da sakatlığı, sesi, zekâsı doğmadan kararlaştırılmıştır. Ayrıca hangi ülkede ve hatta hangi ailede dünyaya geleceği, nasıl bir terbiye alacağı, kişiliğine ailesinin ne derece tesir edeceği ve ne kadar irade sahibi olacağı dahi, daha önce kararlaştırılmıştır. Yine hayat içinde rolünün ne olacağı ve bu dünyada ne kadar kalacağı da bellidir ve o bu sınırların dışına çıkamaz. Ne acaiptir ki, insan tüm bunlara rağmen yaratıcısına karşı gelebilmektedir!
20. Âyetin Tefsiri
20- Sonra ona yolu kolaylaştırdı.(13)
Bu bölümü tek başına aç →21. Âyetin Tefsiri
21- Sonra da onu öldürdü, böylece kabre gömdürdü.(14)
Bu bölümü tek başına aç →22. Âyetin Tefsiri
22- Sonra dilediği zaman onu diriltir.(15)
Bu bölümü tek başına aç →23. Âyetin Tefsiri
23- Hayır; ona (Allah'ın) emrettiğini(16) yerine getirmedi.
Bu bölümü tek başına aç →24. Âyetin Tefsiri
24- Bir de insan, yediğine bir bakıversin;(17)
Bu bölümü tek başına aç →25. Âyetin Tefsiri
25- Hiç şüphe yok biz, suyu akıttıkça akıttık,(18)
Bu bölümü tek başına aç →26. Âyetin Tefsiri
26- Sonra yeri de yardıkça yardık;(19)
Bu bölümü tek başına aç →27. Âyetin Tefsiri
27- Böylece onda bitirdik; taneler,
Bu bölümü tek başına aç →28. Âyetin Tefsiri
28- Üzümler, yoncalar,
Bu bölümü tek başına aç →29. Âyetin Tefsiri
29- Zeytinler, hurmalar,
Bu bölümü tek başına aç →30. Âyetin Tefsiri
30- Boyları iri ve birbiri içine girmiş ağaçlı bahçeler.
AÇIKLAMA
13. Bu dünyada insan için her türlü imkân sağlanmıştır. Şayet Allah (c.c.) bu imkânları sağlamamış olsaydı, insanların harcadıkları tüm enerji ve çabaları faydasız olurdu. Ayrıca Hâlik Teâlâ insanlara özgür bir irade de bağışlamıştır. İnsan ister hayrı seçer, ister şerre sarılır. Allah'a şükreder ya da O'nu inkâr eder. İsterse Allah'a teslim olur ve O'na itaat eder, isterse O'na isyan ederek âsî olur. İki yol da kendisine açık bırakılmıştır. Hangi yolu takib edeceği, artık kendisinin bileceği bir iştir.
14. Doğum gibi ölüm de insanın elinde değildir. İnsan Allah'ın (c.c.) takdirinden bir saniye önce ya da bir saniye sonra ölemez. Ancak Allah'ın (c.c.) takdir ettiği bir zaman ve mekânda ölecektir. İnsanın ölüm hâli bile tayin edilmiştir.
Kabri yeraltında mı olacak, yoksa denizin derinliklerinde mi kalacak, ateşte mi yanacak, yoksa yırtıcı bir hayvanın midesine mi girecektir? Bu sonucu değiştirmeye sadece kendisi değil, tüm dünya çalışsa bile yine de Allah'ın (c.c.) takdiri değişmez.
15. Yani kıyamet günü Allah Teâlâ 'kalk' emrini verdiği zaman insan kalkmak zorundadır ve 'hayır' diyebilme gücü yoktur. Allah (c.c) yaratırken ona sormadığı gibi, tekrar diriltirken de sormayacaktır. Nasıl insan dünyaya gelmek, yani doğmak zorunda kalmıştır, kıyamet gününde de kalkmak zorundadır.
16. Emir kelimesiyle, insanın içine fıtratın yerleştirilmiş olduğu anlatılmak isteniyor. İnsanın bizzat kendi vücudu, hatta yeryüzünden gökyüzüne kadar kainattaki her zerre Allah'ın (c.c.) emri altında olduklarını göstermektedir. Ayrıca Allah (c.c) her dönemde kitaplar indirmiş, elçiler göndermiş ve salih insanlara emirlerini tebliğ etmeleri için dünyada görev vermiştir. (Bkz. İnsan. an: 5) Yukarıdaki ayetlerden ve sırasıyla yapılan açıklamalardan açıkça anlaşılmaktadır ki, insanoğlu hakikatleri müşahede ederek, Allah'a itaat etmesi gerekirken, Allah'ın (c.c.) emirlerini ve kulluk görevlerini yerine getirmemektedir.
17. Yani ey insan! Yiyeceğini bile Allah'ın (c.c.) nasıl yarattığını bir düşün. Şayet Allah Teâlâ gerekli şartları hazırlamamış olsaydı, insanoğlu yiyeceğini elde edebilir miydi?
18. Bu ayetle yağmur kastolunmaktadır. Güneşin ısısıyla denizlerden su buharlaşır ve bulutlar oluşur. Rüzgarlar onları dünyanın çeşitli bölgelerine götürür ve yükseklerde soğuk havanın etkisiyle tekrardan su haline gelirler. Yağmurun yağmasıyla birlikte, bu su yeryüzünde kuyulardan, çeşmelerden, nehir ve derelerden akar-gider. Dağlarda kar halinde kalır ve yağmur mevsimleri dışında, bu kar eriyerek nehirlerden suların akmasını sağlar. Tüm bu düzeni insan mı yaratmıştır? Herşeyi yaratan Allah, insanoğlunun rızkını elde edebilmesi için bu şartları hazırlamamış olsaydı eğer, insanoğlu hayatını nasıl idame ettirecekti?
19. "Sonra toprağı güzelce yardık" ayeti ile tohumun açarken toprağı yararak yer yüzüne çıkması anlatılmaktadır. İnsanoğlunun yaptığı sadece tohumu toprağa atmaktır. Tohum toprağın altında kalır ve insanoğlu bunun dışında herhangi bir fonksiyon icra edemez. Tohumun olgunlaşması ve hangi cinsten ise, o cinsten bitki ve ağaçların oluşması, Allah (c.c) 'ın işidir. O Allah ki, su ve toprağa bu özellikleri vererek, o tohumlardan çeşit çeşit bitkiler, meyveler ve diğer yiyecekler çıkarmaktadır. Şayet Allah (c.c.) tohumlara bu hususiyetleri vermeyip, insanların faydasına sunmasaydı, insanoğlu hayatını nasıl devam ettirecekti?
Bu bölümü tek başına aç →AÇIKLAMA
13. Bu dünyada insan için her türlü imkân sağlanmıştır. Şayet Allah (c.c.) bu imkânları sağlamamış olsaydı, insanların harcadıkları tüm enerji ve çabaları faydasız olurdu. Ayrıca Hâlik Teâlâ insanlara özgür bir irade de bağışlamıştır. İnsan ister hayrı seçer, ister şerre sarılır. Allah'a şükreder ya da O'nu inkâr eder. İsterse Allah'a teslim olur ve O'na itaat eder, isterse O'na isyan ederek âsî olur. İki yol da kendisine açık bırakılmıştır. Hangi yolu takib edeceği, artık kendisinin bileceği bir iştir.
14. Doğum gibi ölüm de insanın elinde değildir. İnsan Allah'ın (c.c.) takdirinden bir saniye önce ya da bir saniye sonra ölemez. Ancak Allah'ın (c.c.) takdir ettiği bir zaman ve mekânda ölecektir. İnsanın ölüm hâli bile tayin edilmiştir.
Kabri yeraltında mı olacak, yoksa denizin derinliklerinde mi kalacak, ateşte mi yanacak, yoksa yırtıcı bir hayvanın midesine mi girecektir? Bu sonucu değiştirmeye sadece kendisi değil, tüm dünya çalışsa bile yine de Allah'ın (c.c.) takdiri değişmez.
15. Yani kıyamet günü Allah Teâlâ 'kalk' emrini verdiği zaman insan kalkmak zorundadır ve 'hayır' diyebilme gücü yoktur. Allah (c.c) yaratırken ona sormadığı gibi, tekrar diriltirken de sormayacaktır. Nasıl insan dünyaya gelmek, yani doğmak zorunda kalmıştır, kıyamet gününde de kalkmak zorundadır.
16. Emir kelimesiyle, insanın içine fıtratın yerleştirilmiş olduğu anlatılmak isteniyor. İnsanın bizzat kendi vücudu, hatta yeryüzünden gökyüzüne kadar kainattaki her zerre Allah'ın (c.c.) emri altında olduklarını göstermektedir. Ayrıca Allah (c.c) her dönemde kitaplar indirmiş, elçiler göndermiş ve salih insanlara emirlerini tebliğ etmeleri için dünyada görev vermiştir. (Bkz. İnsan. an: 5) Yukarıdaki ayetlerden ve sırasıyla yapılan açıklamalardan açıkça anlaşılmaktadır ki, insanoğlu hakikatleri müşahede ederek, Allah'a itaat etmesi gerekirken, Allah'ın (c.c.) emirlerini ve kulluk görevlerini yerine getirmemektedir.
17. Yani ey insan! Yiyeceğini bile Allah'ın (c.c.) nasıl yarattığını bir düşün. Şayet Allah Teâlâ gerekli şartları hazırlamamış olsaydı, insanoğlu yiyeceğini elde edebilir miydi?
18. Bu ayetle yağmur kastolunmaktadır. Güneşin ısısıyla denizlerden su buharlaşır ve bulutlar oluşur. Rüzgarlar onları dünyanın çeşitli bölgelerine götürür ve yükseklerde soğuk havanın etkisiyle tekrardan su haline gelirler. Yağmurun yağmasıyla birlikte, bu su yeryüzünde kuyulardan, çeşmelerden, nehir ve derelerden akar-gider. Dağlarda kar halinde kalır ve yağmur mevsimleri dışında, bu kar eriyerek nehirlerden suların akmasını sağlar. Tüm bu düzeni insan mı yaratmıştır? Herşeyi yaratan Allah, insanoğlunun rızkını elde edebilmesi için bu şartları hazırlamamış olsaydı eğer, insanoğlu hayatını nasıl idame ettirecekti?
19. "Sonra toprağı güzelce yardık" ayeti ile tohumun açarken toprağı yararak yer yüzüne çıkması anlatılmaktadır. İnsanoğlunun yaptığı sadece tohumu toprağa atmaktır. Tohum toprağın altında kalır ve insanoğlu bunun dışında herhangi bir fonksiyon icra edemez. Tohumun olgunlaşması ve hangi cinsten ise, o cinsten bitki ve ağaçların oluşması, Allah (c.c) 'ın işidir. O Allah ki, su ve toprağa bu özellikleri vererek, o tohumlardan çeşit çeşit bitkiler, meyveler ve diğer yiyecekler çıkarmaktadır. Şayet Allah (c.c.) tohumlara bu hususiyetleri vermeyip, insanların faydasına sunmasaydı, insanoğlu hayatını nasıl devam ettirecekti?
31. Âyetin Tefsiri
31- Meyveler ve otlaklıklar.
Bu bölümü tek başına aç →32. Âyetin Tefsiri
32- Size ve hayvanlarınıza bir yarar (meta) olmak üzere.(20)
Bu bölümü tek başına aç →33. Âyetin Tefsiri
33- Fakat 'kulakları patlatırcasına olan o gürleme(21) geldiği zaman,
Bu bölümü tek başına aç →34. Âyetin Tefsiri
34- Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar;
Bu bölümü tek başına aç →35. Âyetin Tefsiri
35- Annesinden ve babasından,
Bu bölümü tek başına aç →36. Âyetin Tefsiri
36- Eşinden ve çocuklarından.(22)
Bu bölümü tek başına aç →37. Âyetin Tefsiri
37- O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır.(23)
Bu bölümü tek başına aç →38. Âyetin Tefsiri
38- O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır:
Bu bölümü tek başına aç →39. Âyetin Tefsiri
39- Güler ve sevinç içindedir.
Bu bölümü tek başına aç →40. Âyetin Tefsiri
40- Ve o gün, öyle yüzler de vardır ki üzerini toz bürümüştür,
Bu bölümü tek başına aç →41. Âyetin Tefsiri
41- Onu da bir karartı sarıp-kaplamıştır.
Bu bölümü tek başına aç →42. Âyetin Tefsiri
42- İşte onlar da, kâfir, facir olanlardır.
AÇIKLAMA
20. Sadece insanlar değil, hayvanlar da bu gıdalarla beslenirler ve sizler bu hayvanlardan yararlanırsınız. Onlardan et, süt, yağ ve bu gibi ürünler elde ederek beslenmekte ve Allah'ın (c.c.) verdiği bu rızk ile yaşamaktasınız. Tüm bunlara rağmen yine de Allah'ı inkâr ediyorsunuz.
21. Bu ayet Sûr'a son kez üfürüldüğü anı tasvir etmektedir. Sûr'a son kez üfürüldüğünde tüm insanlar dirilecektir.
22. Bunun benzeri bir konu Mearic 10-15'de geçmektedir. "Kaçmak" fiili, o gün kimsenin birbirine yardım edemiyeceğini ve kişinin kendisinden yardım isteyecekler diye, dünyadaki en yakınlarından bile kaçacağına işaret etmektedir. Ayrıca bu ayet dünyada Allah'tan hiç korkmadan ve ahiretten gafil olarak birlikte günah işlediklerinden ötürü, birbirlerine şahit olmasınlar ve sorumlu tutmasınlar diye, bugün birbirlerinden kaçmaktadırlar şeklinde de anlaşılabilir. Öyle ki, o gün kardeş kardeşten, evlat ana ve babasından, koca kendi karısından ve ebeveyn evladından kaçacaktır. Çünkü birbirlerine suçlamada bulunarak şahitlik yapmalarından korkacaklardır.
23. Muhtelif senetlerle, Rasûlullah'ın (s.a) "Kıyamet günü herkes çıplak olacaktır" diye buyurduğu rivayet edilmiştir. Rasûlullah'ın (s.a) eşlerinden biri (bazılarına göre Hz. Aişe, bazılarına göre Hz. Sevde, diğerlerine göreyse bir başka hanımı) dehşet içinde, 'o gün bizim örtülerimiz de açılacak mı?' diye sordu. Rasûlullah (s.a) "Evet! O gün bütün örtüler açılacak" diye cevap verdi ve şu ayeti okudu: "O gün onlardan her kişinin kendisine yeter derecede bir derdi vardır."
ABESE SURESİNİN SONU
Bu bölümü tek başına aç →AÇIKLAMA
20. Sadece insanlar değil, hayvanlar da bu gıdalarla beslenirler ve sizler bu hayvanlardan yararlanırsınız. Onlardan et, süt, yağ ve bu gibi ürünler elde ederek beslenmekte ve Allah'ın (c.c.) verdiği bu rızk ile yaşamaktasınız. Tüm bunlara rağmen yine de Allah'ı inkâr ediyorsunuz.
21. Bu ayet Sûr'a son kez üfürüldüğü anı tasvir etmektedir. Sûr'a son kez üfürüldüğünde tüm insanlar dirilecektir.
22. Bunun benzeri bir konu Mearic 10-15'de geçmektedir. "Kaçmak" fiili, o gün kimsenin birbirine yardım edemiyeceğini ve kişinin kendisinden yardım isteyecekler diye, dünyadaki en yakınlarından bile kaçacağına işaret etmektedir. Ayrıca bu ayet dünyada Allah'tan hiç korkmadan ve ahiretten gafil olarak birlikte günah işlediklerinden ötürü, birbirlerine şahit olmasınlar ve sorumlu tutmasınlar diye, bugün birbirlerinden kaçmaktadırlar şeklinde de anlaşılabilir. Öyle ki, o gün kardeş kardeşten, evlat ana ve babasından, koca kendi karısından ve ebeveyn evladından kaçacaktır. Çünkü birbirlerine suçlamada bulunarak şahitlik yapmalarından korkacaklardır.
23. Muhtelif senetlerle, Rasûlullah'ın (s.a) "Kıyamet günü herkes çıplak olacaktır" diye buyurduğu rivayet edilmiştir. Rasûlullah'ın (s.a) eşlerinden biri (bazılarına göre Hz. Aişe, bazılarına göre Hz. Sevde, diğerlerine göreyse bir başka hanımı) dehşet içinde, 'o gün bizim örtülerimiz de açılacak mı?' diye sordu. Rasûlullah (s.a) "Evet! O gün bütün örtüler açılacak" diye cevap verdi ve şu ayeti okudu: "O gün onlardan her kişinin kendisine yeter derecede bir derdi vardır."
ABESE SURESİNİN SONU