TABERİ TEFSÎRİ
Âl-i İmrân Sûresi — TABERİ TEFSÎRİ — Sayfa 2
Rebi' b. Enes diyor ki: "Savaş sırasında muhacirlerden bir adam Ensardan olan binadamın yanından geçti. Ensardan olan adam kana bulanmış bir haldeydi. Muhacirlerden olan adam ona "Ey filan, sen Muhammedin öldürüldüğünü hissettin mi?" dedi. Ensardan olan adam da ona "Eğer Muhammed öldüyse o tebliğ ederek vazifesini yaptı. Siz, dininiz uğranda savaşın." dedi. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
Süddi diyor ki: "Resûlüllah, Uhut gününde müşrikleri görünce, okçulara, müşriklerin süvarilerinin karşısında, Uhut dağının altında mevzi lenmel erini emretti ve onlara "Bizim onlara galip geldiğimizi görseniz dahi yerinizden ayrılmayın. Zira sizler, yerinizde kaldığınız müddetçe bizim onlara galip gelmemiz devam eder." dedi. Okçuların başına da, Havvat b. Cübeyrin kardeşi Abdullah b. Cübeyri emir tayin etti. Zübery b. el-Avvam ve Mikdat b. el-Esved müşriklerin üzerine hamle yaparak onları hezimete uğrattılar. Resûlüllah ve diğer sahabileri de hamle yaparak Ebû Süfyanı mağlup ettiler. Müşriklerin süvarilerinin başında bulunan Halid b. Velid, müşriklerin mağlubiyetini görünce ilerlemeye çalıştı. Fakat müslümanların okçularının ok atmaları üzerine ilerleyemedi. Fakat müslüman okçular, Resûlüllah’ın ve sahabilerinin, müşriklerin ordusunun içinden ganimet topladıklarını görünce bazıları, "Biz buradan ayrılmayalım, Resûlüllah’ın emrine karşı gelmeyelim." dedilerse de çoğunluk yerlerini terkedip ordunun içine gittiler. Halid b. Velid, okçuların ayrıldığını görünce atlılara seslendi, hücuma geçtiler. Okçuları öldürdüler ve Resûlüllah’ın diğer sahabilerine karşı hücum geçtiler. Müşrikler de süvarilerinin savaştıklarını görünce onlar da savaş giriştiler. Müslümanlara karşı yoğun bir saldırı başlattılar. Onların bir kısmını öldürerek mağlup ettiler. Haris oğullarından "İbn-i Kamie" diye adlandırılan Abdullah gelip Resûlüllah’a bir taş attı. Onun ön dişlerinden birini ve burnunu kırdı. Yüzünü yaraladı. O anda Resûlüllah’ın sahabileri dağılıp çeşitli yerlere gitmişlerdi. Bazıları Medineye dönmüş bazıları da dağın yamacındaki kayanın üzerine çıkmış bakıyorlardı. Resûlüllah da mü’minleri kendisine çağırıyor ve "Ey Allah'ın kullan bana yönelin ey Allah'ın kullan bana yönelin." diyordu. Bunun üzerine Resûlüllah’ın etrafında otuz kadar insan toplandı. Onlar Resûlüllah’ın önünde gidiyorlardı. Fakat Resûlüllah’ın önünde ancak Talha ve Sehl b. Huneyf durabilmişlerdi. Talha, Resûlüllahı atılan oklara karşı koruyordu. Koluna isabet eden bir ok'tan dolayı daha sonra kolu çolak kalmıştı. Bir ara müşriklerden Übey b. Halef el-Cumahi çıkıp geldi. Bu kişi, Resûlüllahı öldüreceğine dair yemin etmişti. Resûlüllah da ona "Bilakis ben seni öldüreceğim." dedi. O da "Ey yalancı nereye kaçıyorsun?" dedi. Bunun üzerine Resûlüllah ona hamle yaptı. Zırhının kenanndan onu hafifçe yaraladı. Übey yere düştü ve öküz gibi böğürmeye başladı. Onu alıp götürdüler ve ona: "Sende yara yok." dediler. O da "O demedi mi ki "Ben seni öldüreceğim." Vallahi bu yara, bütün Rabia ve Mu-dar kabilelerinde bulunacak olsa onların hepsini öldürür." dedi. Ve bir gün veya daha az bir zaman sonra, müşrikler Mekkeye dönerken "Şerif denen yerde bu yaradan öldü.
Savaş sırasında Resûlüllah’ın öldüğü haberi yayılmıştı. Uhuttaki kayaya sığınan insanlardan bazılan "Bizim, Abdullah b. Übeye göndereceğimiz bir elçimiz olsa da gelip bizim için Ebû Süfyandan eman alsa. Ey kavim şüphesiz ki Muhammed öldürüldü. Gelip sizi de öldünnelerinden önce geri dönüp kavminize gidin." dediler. Enes b. Nadr ise "Ey kavim, şâyet Muhammed öldürüldüyse onun rabbi de öldürülmedi ya. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) niçin savaştıysa siz de onun için savaşın. Ey Allah’ım, ben şunların söylediklerinden beriyim. Ve şu müşriklerin de yaptıklarından beriyim." dedi. Sonra da kılıcıyla savaşa girişti ve öldürülünceye kadar savaştı Resûlüllah, insanları çağırmaya devam eti. Nihâyet kayanın üzerinde bulunan insanların yanına vardı. Onlar Resûlüllahı görünce tanıyamadılar. İçlerinden biri yayına ok yerleştirerek Resûlüllah’a atmak istedi. Resûlüllah da "Ben Allah'ın Resulüyüm." dedi. Bunun üzerine kayanın üstünde bulunan müslümanlar Resûlüllah’ın sağ olduğunu görünce çok sevindiler. Resûlüllah da sahabilerinden, düşmana teslim olmayanlan görünce o da buna sevindi. Onlar, Resûlüllah’ın etrafında toplanınca üzüntüleri gitti. Ve onlar, zaferden, ona ulaşmaktan ve sahabilerin öldürülmelerinden konuşmaya başladılar. Allahü teâlâ da: "Muhammed öldürüldü, artık kavminize dönün." diyenlere karşı "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse ökçelerinizin üzerine geri mi döneceksiniz?" âyetini indirdi.
145
Allah'ın izni olmadan hiçbir nefsin ölmesi mümkün değildir. Bu yazılmış bir eceldir. Kim dünya menfaatini isterse ondan kendisine veririz. Şükredenleri mükâfatlandıracağız .
Allah'ın takdir ettiği ecele ulaşmadan, Muhammed dahil, hiçbir nefsin ölmesi mümkün değildir. Bu, Allah tarafından yazılmış bir eceldir. Hiçbir kimse vadesi gelmeden ölmeyecektir. Kim, işlediği amellerle dünya mükâfaatını isterse, ona dünya hayatında kendisi için takdir edileni veririz. Artık onun, Allah'ın ikramlarından bir payı yoktur. Kim de yaptıklarıyla, Allah'ın, salih ameller işleyenler için hazırladığı âhiret mükâfaatını isterse biz onu, dünyada rızıklandırmakla birlikte ona âhiret mükâfaatları veririz. Evet şükredenleri bu bol mükâfaatlarla mükâfatlandıracağız.
Âyet-i kerime’de, her canlı için bir ecel takdir edildiği beyan edilmektedir. Bu hususta diğer âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır:
"Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman onu ne bir an geribırakabilirler ne de ileri alabilirler. Araf sûresi 7/34
"De ki: "Allah'ın dilediğinin dışında benim, kendime ne bir zarar ne de bir fayda sağlamaya gücüm yeter. Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onu ne bir an geciktirebilirler ne de öne alabilirler. Yunus sûresi 10/49
"Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden, hemen cezai andı rsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah, onları belli bir vakte kadar erteler. Vâdeleri geldiğinde onu ne bir an erteleyebilirler ne de bir an öne alabilirler. Nahl sûresi, 16/61
"Hiçbir ümmet ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir. Hicr Sûresi 15/5
146
Nice Peygamberler vardır ki, rablerine ihlasla kulluk eden bir çok kimseler onlarla birlikte savaşmışlardır. Allah yolunda kendilerine isabet eden zorluklara aldırmamışlar, zayıflık göstermemişler ve boyun eğmemişlerdir. Allah, sabredenleri sever.
Nice Peygamberler gelip geçmiştir ki onlarla beraber bir çok ihlaslı ve samimi insanlar savaşmışlardır. O insanlar zayıflık göstermemiş ve düşmanlarına boyun eğmemişlerdir. Allah, cihadda sabredenleri sever. Gevşeyip zaafı yete düşenleri değil.
*Habbab b. Eret diyor ki: "Bir gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem). Kâbenin gölgesinde hırkasını yastık yapmış yaslanırken biz ona dedik ki: "Ey Allah'ın Resulü, bizim için yardım dilemez misin? Bizim için dua etmez misin? Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sizden önceki ümmetlerden, kişi alınıp götürülüyor, onun için bir çukur kazılıyor, içine konuyordu. Testere ile vücudu başından aşağı ikiye bölünüyordu. Bütün bunlar onu dininden ayıramıyordu. Etinin altındaki sinir ve kemikleri demir taraklarla taranıyor bu da o kimseyi dininden ayıramıyordu. Allah’a yemin olsun ki bu iş tamam olacaktır. Öyle ki bir yolcu san'adan Hadramuta kadar yürüyecek, bu yolculukta başka kimseden değil sadece Allah’tan korkar olacak bir de sürüsü için kurdun saldırmasından korkacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz." Buhari, K. el-Menakıb, bab: 25, K. el-îkrah, bab: I/Ebû Davud, K-el-Cihad bab 97, Hadis No: 2649
Âyet-i kerime’de geçen ve "Rablerine ihlasla kulluk edenler." diye tercüme edilen kelimesi, âlimler tarafından çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir.
a- Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri, Katade, İkrime, Mücahid, Rebi' b. Enes, Dehhak, Süddi ve İbni-i İshaka göre kelimesinden maksat, "Topluluklar ve binlerce insan" demektir. Bu izaha göre âyetin mânâsı, "Nice Peygamberler vardır ki onlarla birlikte bir çok topluluklar, binlerce insan savaşmışlardır." şeklindedir.
b- Abdullah b. Abbas ve Hasan-ı Basriden nakledilen diğer bir görüşe göre bu kelimeden maksat, "Âlimler ve fatihler" demektir.
c- İbn-i Mübarekten nakledilen başka bir görüşe göre bu kelimeden maksat, "Sabırlı takva sahipleri" demektir.
d- İbn-i Zeyde göre bu kelimeden maksat, "Uyanlar ve tabi olanlar" demektir.
e- Bazı Basrah Nahivcilere göre bu kelimeden maksat, "Rablerine kulluk edenler" demektir.
f- Bazı Küfe âlimlerine göre ise bu kelimeden maksat, "Âlimler ve binlerce insan" demektir.
Taberi nun, kelimesinin çoğulu olduğunu, mânâsının da "Sayısı çok bir cemaat" demek olduğunu söylemiştir.
147
Onların sözü sadece: Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizde aşırı davranışımızı bağışla. Ayaklarımızı yerinde sabit tut. Kâfir kavme karşı bize yardım et." demektir.
O Peygaberlere tabi olan "Ribbiyyûn"un sözleri: "Ey rabbimiz, günâhlarımızı; hata işleyerek haddi aşmamızı affet. Savaşta ayaklarımızı kararlı ki. Senin birliğini ve Resulünün Peygamberliğini inkâr eden kâfir topluluğa karşı sen bizi muzaffer kıl." şeklindedir.
Bu âyet-i kerime, geçmiş ümmetlerin sabır ve metanetlerini anlatarak Uhut savaşında düşmanın önünden kaçan mü’minleri kınamakta ve sabredenleri ise övmektedir.
148
Allah onlara hem dünya nimetini hem de âhiretin özel sevabını verdi. Allah, iyilik yapanları sever.
Allah onlara, düşmanlarına galip getirerek, dünya nimetlerinin en hayırlısını verdi. Ve âhiret nimetlerinin en güzeli olan cenneti de bahşederek hahiretin güzel sevabını verdi. Bu, onların yapmış oldukları salih amellerin karşılığıdır. Allah, iyilik yapanları sever.
149
Ey iman edenler, eğer kâfirlere itaat ederseniz sizi gerisin geri küfre çevirirler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz.
Ey iman edenler, şâyet sizler, Peygamberinizin Peygamberliğini inkâr eder, Yahudi ve Hristiyan kâfirlere itaat edecek olursanız, onlar sizi, iman etmenizden sonra kâfirliğe döndürürler de dünya ve âhiretinizi kaybeder ve hüsrana uğrayanlardan olursunuz.
Âyet-i kerime, mü’minlerin hiçbir zaman kâfirlerin yaldızlı söz ve vaadlerine kanarak onlara uymamalarını tavsiye etmekte aksi halde sonuçta dinden çıkarak hüsrana düşeceklerini ihtar etmektedir. Zira kâfirin müslüman için hayır düşünmesi mümkün değildir.
150
Hayır, yardımcınız Allah’tır. O yardım edenlerin en hayırlısıdır.
Hayır, o din düşmanlarının sözleri de doğru değildir, özleri de. O halde kâfirleri dost edinmeyin. Sizin dostunuz ve yardımcınız Allah’tır. Sadece ona sığının. O yardım edenlerin en hayırlısıdır.
151
Allah'ın, hakkında hiçbir şey indirmediği şeyleri ona ortak koştuklarından dolayı, yakında kâfirlerin kalblerine korku salacağız. Onların varacağı yer ateştir. Zalimlerin karargahı ne kötü bir yerdir.
Allah'ın, haklarında hiçbir delil indirmediği putları, Allah’a ortak koşmaları sebebiyle, Uhutta size karşı savaşan kâfirlerin kalblerine yakında korku salacağız. Kıyamet gününde onların sığınakları cehennem ateşidir. Zalimlerin makamı olan o ateş ne kötü bir yerdir.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, Resûlüllah’ın, sahabilerine, düşmanlarına karşıyardım edeceğini, sonunda düşmanlarını cehennem azabına koyacağını vaadetmektedir. Yeter ki mü’minler, Allah’a verdikleri sözden ayrılmasınlar. Ona itaate sımsıkı sarılmış olsunlar.
Süddi bu âyet-i kerime’nin, Hamrâul Esed hadisesine işaret ettiğini söylemiştir. Şöyle ki, Ebû Süfyan ve müşrikler Uhut savaşından sonra Mekkeye giderlerken Müslümanları tamamen mağlup etmeden geri dönmelerinden dolayı pişman olmuşlar ve kendi kendilerine şöyle demişlerdir. "Ne kötü bir iş yaptık. Onları öldürdük. Fakat sıra Mekkeden kovulanlara gelince onları bıraktık. Haydi geri dönelim ve onların kökünü kazıyalım." Fakat Allah onların kalblerine korku saldı ve onlar mağlup oldular. Şöyle ki onlar bir Bedevi ile karşılaştılar. Ona ücret vererek dediler ki: "Sen Muhammedi görecek olursan, O'na karşı ne kadar asker hazırladığımızı bildir." Aziz ve Celil olan Allah, Kureyşlilerin bu durumunu Resûlüllah’a bildirdi. Resûlüllah Kureyşlileri takibe başladı. "Hamrâul Esed" denen yere varınca Kureyşliler korkup yollarına devam ettiler. İşte bu âyet-i kerime onların bu halini tasvir etmektedir.
Resûlüllah efendimiz de kâfirlerin kalblerine korkunun nasıl salındığını beyan ederek buyuruyor ki:
"Bana, benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şey verilmiştir. Bir aylık mesafede bulunan düşmanın kalbine korku salınarak bana yardım edilmiştir. Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılınmıştır. Ümmetimden kim namaz vaktine erişirse namazını kılsın. Bana ganimet helal kılınmış benden önce ise hiçbir kimseye helal kılınmamıştır. Bana, şefaat etme verilmiştir. Benden önceki Peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderilirlerken ben bütün insanlık için Peygamber olarak gönderildim. Buhari, K. et-Teyemmtim, bab: 1, K. es-Saluh, bab: Müslim, K. el-Mesacid bab: 3,5,8 Hadis No: 521
152
Allah'ın izniyle kâfirleri öldürdüğünüz zaman, Allah size verdiği vaadinde durdu. Ne zaman ki başarısızlığa düştünüz, savaş hususunda münakaşa ettiniz, Allah size, sevdiğiniz zaferi gösterdikten sonra isyan ettinz. Kiminiz dünyayı istedi kiminiz de âhireti diledi. Sonra Allah, imtihan etmek için sizi onlardan uzaklaştırdı ve sizi affetti. Allah, mü’minlere karşı lütuf sahibidir.
Ey, Uhut savaşma katılan Resûlüllah’ın sahabileri, Allah'ın hükmü ve müsaadesiyle düşmanlarınızı öldürdüğünüz zaman Allah, düşmanlarınıza galip geleceğinize dair olan vaadinde durdu. Ne zaman ki gevşediniz, korktunuz, başarısızlığa uğradınız ve Allah'ın emri olan savaş hakkında tartışmaya giriştiniz. Allah, arzuladığınız zaferi size gösterdikten sonra. Peygamberimizin emrine karşı gelip savaş için yerleştirildiğiniz mevzileri terkettiniz. İşte o zaman içinizden bazıları dünya ganimetini istiyor, yerlerinden ayrılıyor diğer bazılarınız ise âhiret sevabını arzuluyordu. Mağlup olmanızdan sonra Allah, imanlarınız hakkında sizi imtihan etmesi, samimi olanlarınızı münafıklardan ayırdetmesi için sizi, düşmanlarınız olan müşriklerden uzaklaştırdı. Şüphesiz ki Allah, günahlarınız sebebiyle sizi cezalandınnaktan vaz geçip affetti. Zira savaşta sizi helak etmedi. Allah, iman edenlere karşı lütuf sahibidir.
Bu âyet-i kerime’de, Uhut savaşındaki okçuların durumuna işaret edilmektedir. Bilindiği gibi Uhut savaşında Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanları arkadan korumaları için yetmiş tane okçuyu Uhut dağına yerleştirdi ve onlara "Biz, galip gelsek te mağlup olsak ta yerlerinizden ayrılmayın." buyurmuştu. Fakat okçular ilk anda müslümanların galip geldiklerini görünce onlardan bir çoğu yerlerini bırakıp ganimet toplamaya koştular. Böylece Resûlüllah’ın emrine muhalefet ettiler. Müşrikler, okçuların, yerlerini terlettiklerini görünce. arkadan hücuma geçtiler. Ve müslümanların dağılmalarım sağladılar. Böylece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in emrine muhal afet sebebiyle felakete düşmüş oldular."
Müfessirlere göre bu âyet-i kerime’nin: "Allah'ın izniyle kâfirleri öldürdüğünüz zaman Allah, size verdiği vaadinde durdu." cümlesindeki "Vaadinde durdu" ifadesinden maksat, Resûlüllah’ın, okçuların, yerlerinde durmaları halinde mü’minlerin galip geleceklerini bildirmesidir. Zira, okçular yerlerinde iken müslümanları arkalarından kuşatmak isteyen müşrik süvarilerini geri çekilmeye mecbur etmişler böylece müslümanlar, müşrikleri mağlup etmiş ve Allahü teâlânın, Peygamberinin diliyle vadettiği zafer gerçekleşmiştir.
Âyet-i kerime’nin "Ne zaman ki başarısızlığa düştünüz, savaş hususunda münakaşa ettiniz, Allah size, sevdiğiniz zaferi gösterdikten sonra isyan ettiniz." bölümü de Resûlüllah’ın, "Bizim galip geldiğimizi de mağlup olduğumuzu da göresiniz yerinizden ayrılmayın." emrine okçuların uymadıklarını beyan etmektedir. Zira, okçuların başında bulunan Abdullah b. Cübeyr ve onların az bir kısmı, Resûlüllah’ın emrine bağlı kalarak yerlerinden ayrılmamayı isterlerken, okçuların çoğunluğu, savaşın zaferle neticelendiği ve ganimet toplamaya imkân doğduğu gerekçesiyle, Abdullaha ve arkadaşlarına muhalefet etmişler ve yerlerini terkederek savaş ahnında ganimet toplamaya gitmişler, neticede de mü’minlerin mağlup olmalarına sebep olmuşlardır.
Âyet-i kerime’nin devamında okçuların bu iki gurubu tasvir edilerek ganimete gidenlerin, dünyayı istedikleri, yerlerinde kalanların da âhireti istedikleri beyan edilmektedir. Bu hususta Abdullah b. Mes'udun şunu söylediği rivâyet edilmektedir. "Uhut savaşı oluncaya kadar Resûlüllah’ın sahabilerinden herhangi birinin, ünyayı ve metaını istediğim tahmin etmiyordum."yine âyet-i kerime’nin devamında "Sonra Allah, imtihan etmek için sizi onlardan uzaklaştırdı." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat, şudur "Sonra Allah, sizleri imtihan edip gerçekten mü’min olanlarınızı, münafık olanlardan ayırdetmek için, zafere erişmenizden sonra sizin elinizi müşriklerin üzerinden çekip aldı. Sizler galip iken, Peygamberin emrine karşı geldiğiniz için sizi mağlup etti. Çeşitli kayıplar verdiniz."
Âyet-i kerime’nin sonunda "Ve Allah sizi affetti." buyurulmaktadır.
Hasan-ı Basri, İbn-i Cübeyr ve İbn-i İshaka göre bu ifadeden maksat, "Allah yine de sizi korudu. Hepinizi toptan yok etmedi." demektir. Bu hususta Hasan-ı Basrinin şunları söylediği rivâyet edilmektedir. "İçlerinde Resûlüllah’ın amcası bulunan yetmiş kişinin öldürülmesine Resûlüllah’ın ön dişinin kırılıp yüzünün yaralanmasına rağmen Allah onları nasıl affetmiş olabilir? Evet, Allah onların kökünü kurutmayarak affetmiştir. Bunlar, Allah'ın Resulüyle birlikte olan, Allah yolunda Allah düşmanlarına karşı savaşan ve kendilerine yasaklanan bir şeyi yaptıkları için bu kadar üzüntüye sokulmadan bırakılmamışlardır. Günümüzde ise fasıkların en fasıkı, her türlü büyük günahı işlemeye cesaret göstennekte, her türlü kötülüğü irtikabetmekte, bununla birlikte bunları yapmasının bir mahzuru olmadığını sanmaktadır. Bu fasık kişi, neyin en olduğunu elbette anlayacaktır."
153
O zaman sîzler uzaklara kaçıyor kimseye dönüp bakmıyordunuz. Halbuki Peygamber sizi arkanızdan çağırıyordu. Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye Allah size, üzüntü üstüne üzüntü verdi. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
O zaman sizler, vadilere ve dağlara doğru koşuyor, düşman korkusundan birbirinize dönüp bakmıyordunuz bile. Halbuki Peygamber arkanızdan, kendisine doğru gitmeniz için sizi çağırıyordu. Böylece Allah sizleri ve Peygamberden uzaklaşmanız ve rabbinize isyan etmeniz sebebiyle üzüntü üstüne üzüntü vererek cezalandırdı ki elde edemediğiniz zaferlerden dolayı üzülmeyesiniz ve verdiğiniz kayıplardan dolayı kederlenmeyesiniz. Allah, yaptıklarınızdan çok iyi haberdardır. İyilik edeni de bilir kötülük edeni de.
Âyet-i kerime’nin başında geçen ve "Uzaklara kaçıyordunuz." diye tercüme edilen cümlesi, iki şekilde okunmuştur.
a- Hicaz, İrak ve Şam kurraları bu kelimeyi şeklinde okumuşlardır. Zira, bu kıraat şekline göre bu cümlenin mânâsı "Sizler düz arazide veya yukarıdan aşağıya doğru koşuyordunuz." demektir. Uhut savaşında mü’minler düz vadilere ve aşağılara doğru koştuklarından bu kıraat şeklinin daha isabetli olduğunu söylemişler, Taberi de bu kıraat şeklini tercih etmiştir.
b- Hasan-ı Basri ise bu cümleyi şeklinde okumuştur. Bu kıraata göre cümlenin mânâsı "O zaman sizler, yukarılara doğru tırmanıyordunuz." demektir. Bu kıraati tercih edenler, Süddi, Mücahid ve Abdullah b. Abbasın, Uhut savaşında mü’minlerin mağlubiyetten sonra dağa yukarı kaçtıklarını söylemelerine binaen tercih etmişlerdir.
Âyet-i kerime’de "Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye Allah size, üzüntü üstüne üzüntü verdi." buyurulmaktadır. Burada ağır basan üzüntülerin, daha hafif olanlarını unutturduğu ifade edilmektedir. Müfessirler. âyette zikredilen "Üzüntü üstüne üzüntü" ifadesindeki üzüntülerden neyin kastedildiği ve birincisinin hangi şeye ikincisinin neye delalet ettiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Katade ve Mücahide göre, müslümanların hissettikleri birinci üzüntü, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in öldürüldüğünü duymalarıdır. İkinci üzüntü ise Müslümanların uğradıkları, Öldürülme olayları ve aldıkları yaralardır.
b-Yine Katade ve Rebi' b. Enesten nakledilen diğer bir görüşe göre Müslümanların hissettikleri birinci üzüntüden maksat, arkadaşlarının öldürülmeleri ve yaralanmalarıdır. İkinci üzüntüden maksat ise Resûlüllah’ın öldürülüğünü duymalarıdır.
Süddi ve diğer bir kısım âlimlere göre Müslümanların hissettikleri birinci üzüntünün sebebi, zafere ulaşmamaları ve ganimet elde edememeleridir. İkinci üzüntünün sebebi ise savaşın sonunda Ebû Süfyanın, dağın başına tırmanarak müslümanlara karşı böbürlenmesidir. Bu hususta Süddi diyor ki: "Uhut savaşındaki yenilgiden sonra Resûlüllah harekete geçmişti. O, kendisinden uzak düşen sahabilerini toparlanmaya çağırıyordu. Resûlüllah bu çağırışına devam ederken kayaların üzerine çıkan sahabilerinin yanına yaklaştı. Onlar ilk anda Resûlüllahı tanıyamadıkları için içlerinden biri okunu yayma yerleştirerek Resûlüllah’a atmak istedi. Bunun üzerine Resûlüllah "Ben Allah'ın Resulüyüm" dedi. Onun sağ olduğunu gören müslümanlar çok sevindiler. Sahabilerinden düşmana karşı koyacak birinin bulunması da Resûlüllahı sevindinnişti. Sahabiler gelip Resûlüllah’ın etrafında toplandılar. O anda üzüntüleri gitmişti. Onlar, zafere erişemediklerini, ganimet elde edemediklerini ve bir kısım arkadaşlarının öldürülmelerini konuşuyorlardı. İşte o anda Ebû Süfyan gelip onların üst tarafına çıktı. Müslümanlar Ebû Süfyanı kendilerinin üst tarafında görünce daha önceki üzüntülerini unuttular. Ebû Süfyanın oraya çıkmış olmasından dolayı üzüldüler. Resûlüllah, müslümanlara: "Onlar bizden yukarı çıkmamalıydılar. Ey Allah’ım eğer sen bu topluluğu öldürecek olursan artık sana kulluk edecek kimse kalmaz." dedi. Sonra sahabilerine emir verdi. Onlar, Ebû Süfyan ve arkadaşlarına taş attılar ve onları aşağa inmeye mecbur ettiler. İşte o sırada Ebû Süfyan: "Ey Hübel putu sen yücel, Hanzalya karşılık bir Hanzala Bedir gününe karşılık bir gün.." dedi. Zira bu savaşta Hanzala b. Rahib öldürülmüştü. Bedir savaşında da Ebû Süfyanın oğlu Hanzala öldürülmüştü.
d- Adullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre Müslümanların hissettikleri birinci üzüntü, mağlup olmalarından, ikinci üzüntü ise düşmanlarının, tekrar kendilerine saldırma ihtimalindendir. Müslümanlar, daha sonra hissettikleri bu ikinci üzüntü ile, önceden ölülerine ve yaralılarına olan üzüntülerini unutmuşlardır. Bu izaha göre, âyette "Kaybettiğinize" diye belirtilen ifadeden maksat, "Kaybettiğiniz ölülere" demektir. "Başınıza gelen diye" belirtilen ifadeden maksat ise, yaralanmalarıdır. Yani müslümanlar mağlup olma ve düşmanın tekrar toparlanması üzüntüsünden, arkadaşlarının öldürülmesini ve yaralanmalarını unutmuşlardır.
Taberi diyor ki "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş, şöyle diyen görüştür. "Müslümanların, hissettikleri birinci üzüntünün sebebi, Resûlüllah’ın öldürüldüğünü zannetmeleridir. İkinci üzüntünün sebebi ise, savaşın sonunda tekrar düşmanın, kendilerine saldıracaklarını zannetmeleridir. Müslümanların hissettikleri bu iki üzüntü onlara, kaçırdıkları zaferi, ganimeti ve uğradıkları öldürülme ve yaralanmayı unutturmuştur."
Âyet-i kerime’de "Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye." buyurulmaktadır. Müfessirler burada mü’minlerin kaybettikleri şeyden ve başlarına gelen şeyden neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
154
Sonra o üzüntünün arkasından Allah, üzerinize bir emniyet bir uyku indirdi. O uyku içinizden bir cemaati buruyordu. Diğer bir cemaat ise canlarının derdine düşmüşlerdi. Allah hakkında gerçekle ilgisi olmayan cahiliyet zannında bulunuyorlardı. "Bu işte bizim bir düşüncemiz var mı?" diyorlardı. Ey Rasûlüm, de ki: "Bütün işler Allah’a aittir." Onlar, içlerinde sana açıklamadıkları şeyleri saklıyorlar. "Eğer bu işte bizim bir düşüncemiz olsaydı burada öldürülmezdik." diyorlar. De ki: "Evlerinizde bile olsanız, kendilerine öldürülmek takdir edilenler, düşüp ölecekleri yere varırlar. Allah bunları, içinizde gizlediklerinizi denemek ve kalblerinizdeki kötülükleri temizlemek için yaptı. Allah, kalblerin özünü çok iyi bilendir.
Sonra Allah, size gelen o üzüntünün arkasından, ihlaslı insanlara bir emniyet ve uyku gönderdi. Bu uyku, içinizde imanlı olan topluluğu buruyordu. Münafık olan diğer bir topluluk ise sadece canlarının derdine düşmüş ve gözlerinden uyku kaçmıştı. Onlar, Allah'ın emirlerinde şüphe ettikleri ve Peygamberini yalanladıkları için Allah hakkında haksız yere cahiliye topluluğunun zanlarında bulunuyorlar ve bu münafıklar şöyle diyorlardı: "Bu işte b|zim bir düşüncemiz yok. Eğer bu hususta bizim fikrimiz sorulsaydı savaşa çıkmazdık."
Ey Rasûlüm, bu münafıklara de ki: "Bütün işler Allah’a aittir. O, dilediği gibi tasarrufta bulunur. Onlar, içlerinde sana açıklamadıkları inkâr ve şüpneyi gizliyorlar ve diyorlar ki: "Müşriklerle savaşma hususunda bizim de düşüncemiz alınsaydı onların karşısına çıkmazdık ve bu savaşta bizden herhangi bir kimse öldürülmemiş olurdu." Ey Rasûlüm, onlara de ki: "Şâyet sizler, mü’minlerle beraber savaşa çıkmayıp evlerinizde kalsaydıniz bile yine de kindilerine öldürülmek takdir edilen insanlar, düşüp ölecekleri yere varıp orada öldürüleceklerdi. Allah bunları, içinizde gizlediğiniz şüpheyi denemek, münafıklığınızı mü’minlere açıklamak ve kalblerinizdeki bozuk inançlarınızı açığa çıkarıp net bir şekilde göstermek için yaptı. Allah, yarattıklarının kalbinde bulunan hayın da şerri de, imanı da inkârı da çok iyi bilendir.
Ebû Talha (radıyallahü anh) diyor ki:
"Biz, Uhut savaşında düşmanın karşısında saf halindeyken bizi uyku kaplamıştı. Öyle ki, kılıcım elimden düşüyor onu alıyordum. Tekrar düşüyor tekrar alıyordum. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 3, bab: 11, K. el-Mağazi, bab: 20
Sahabe-i Kirmanın savaşta uyumaları, mü’minlerin enerji ve güçlerini toplamaları ve Allah'ın zaferinin geleceğine güven duymaları içindi. Çünkü uyku, güven alametidir. Korkan kişinin gözüne uyku girmez.
Bu hususta Süddi diyor ki: "Müşrikler Uhut savaşında ayrılıp giderken, gelecek yıl Bedir mevkiinde tekrar müslümanlarla karşı karşıya geleceklerini söylediler. Resûlüllah da "Evet, olur." dedi. Bunun üzerine Müslümanlar, müşriklerin, Medineye baskın yapacaklarından korktular. Resûlüllah, müşriklerin arkasından birini gönderdi ve ona şöyle tenbih etti: "Git bak, eğer onların, yüklerinin yanında oturduklarını ve atlarından uzak olduklarını görürsen bil ki, onlar çekilip gitmekteler. Şâyet onları, atlarına binmiş ve yüklerinden uzakta görürsen bil ki onlar Medineye baskın yapacaklardır." Mü’minlere de "Allah’tan korkun, sabredin." dedi ve onları, savaşta sabırlı olmaya teşvik etti. Resûlüllah, müşriklerin, hemen gidip yüklerinin yanında oturduklarını öğrenince sesinin çıkabildiği en yüksek sesiyle, müşriklerin geçip gittiklerini ilan etti. Bunu işiten mü’minler, Peygambere inanarak rahatladılar ve uykuya daldır. Münafıklar ise Resûlüllah’a inanmadıklarından, müşriklerin, kendilerine baskın yapacağı korkusuyla canlarının derdine düştüler.
Görüldüğü gibi münafıklar, Resûlüllah’a inanmadıklarından dolayı Uhut savaşından sonra korku içinde kalmışlar ve kendi kendilerine "Şâyet, savaşmaya dair bizim görüşümüz alınsaydı bu şekilde mağlup olmazdık." demeye başlamışlardı. Bu sözü söyleyenlerden biri de Muattıp b. Kuşeyr idi. Allahü teâlâ ise münafıkları bu şekilde rüsvay etmiş, içlerinde gizledikleri şeyleri Resûlüllah’a ve ümmetine bildinniştir.
155
İki topluluk karşılaştığı gün, içinizden, savaştan yüzçevirenlerin yaptıkları bazı günahlardan dolayı Şeytan, ayaklarını kaydırmak istemişti. Allah onları affetti. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve kullarına yumuşak davranandır.
Müslüman toplulukla müşriklerin karşılaştığı Uhut savaşında içinizden, savaştan kaçarak mağlubiyete sebep olanlarınızın işledikleri bazı günahlardan dolayı Şeytan, ayaklarını kaydırmak ve onları hatalara sürüklemek istiyordu. Allah onları artık affetti. Cezai and ırmaktan vaz geçti. Şüphesiz ki Allah, günahları çokça affeden ve çok yumuşak davranandır. Emrine karşı gelenlerin cezasını vermekte acele etmez.
Müfessirler, bu âyette, Uhut savaşı sırasında kaçtıkları zikredilen kişilerden kimlerin kastedildiği hususunda şunları zikretmişlerdir.
a- Hazret-i Ömer, Katade ve Rebi' b. Enesten nakledilen bir görüşe göre bu âyette, kaçtıkları zikredilen insanlardan maksat, Uhut savaşı esnasında kaçan bütün mü’minlerdir.
b- Süddiye göre ise bu âyette, kaçtıkları zikredilen kişiler, Uhut savaşından kaçarak Medineye gidenlerdir. Zira, Uhut savaşından kaçanların bazıları dağdaki kayanın üzerine çıkmışlar, diğer bazıları ise Medineye gitmişlerdir. Âyet-i kerime bu sonuncuları zikretmektedir.
c- İkrimeye göre burada, kaçtıkları zikredilen kişiler, Rafi' b. Mualla, Ebû Huzeyfe b. Utbe ve diğer belli kişilerdir. Bu hususta daha başka Rivâyetler de vardır.
156
Ey iman edenler, siz, inkâr eden ve yeryüzünde sefere çıkan ya da savaşa giden kardeşleri için "Eğer yanımızda olsalardı ölmez ve öldürülmezlerdi." diyenler gibi olmayın. Onların bu sözleri, Allabin, kalblerinde bir üzüntü meydana getirmesi içindi. Dirilten de öldüren de Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.
Ey iman edenler, Abdullah b. Selulün arkadaşları olan şu münafık kâfirler gibi olmayın. Onlar, ticaret maksadıyla bir yere gidip te orada ölen veya gaziler olarak sefere çıkıp ta orada öldürülen, İnkârcılıkta beraber oldukları kardeşleri için şöyle demişlerdi. "Eğer yanımızda olsalardı, yolculukta ölmez veya savaşta öldürülmezlerdi." Böylece Allah, onların bu sözlerini kalblerinde bir üzüntü vesilesi olarak bıraktı. Dirilten de öldüren Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.
Bu âyet-i kerime, mü’minleri cihada teşvik etmekte, münafıkların da ci-had etmekten korktuklarını beyan etmektedir.
Bu âyette zikredilen ve mü’minlerin, kendilerine benzememeleri emredilen kişilerden maksat, Süddi ve Mücahide göre, Abdullah b. Übey b. Selul'dür. İbn-i İshaka göre ise bütün münafıklardır.
Yine bu âyette zikredilen "Yeryüzünde sefere çıkan" ifadesinden maksat, Süddiye göre "Ticaret için çıkan"
demektir. İbn-i İshaka göre ise "Allah’a ve Resulüne itaat için çıkan" demektir.
157
Yemin olsun ki, eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah'ın bağışlaması ve rahmeti, biriktirdiğiniz şeylerden daha hayırlıdır.
Ey mü’minler, şüphesiz ki ölüm mutlaka gerçekleşecektir. Ancak, Allah yolunda ölmek veya öldürülmek, kazançlı bir ölümdür. Böyle bir ölüm insanlar için, biriktirecekleri geçici dünya mallarından elbetteki daha hayırlıdır. O halde sizler de münafıklar gibi Allah yolunda cihad etmekte tereddüt etmeyin.
Bu hususta diğer bir âyet-î kerimede şöyle buyurulmuştur: "Şüphesiz ki Allah, cihad eden mü’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın, Tevratta, İncilde ve Kur'anda olan gerçek vaadidir. Allah’tan daha fazla kim ahdine vefa gösterir? Öyleyse yaptığınız bu alış verişe sevinin. İşte büyük kurtuluş budur. Tevbe sûresi, 9/111
158
Yemin olsun ki eğer ölür veya öldürülürseniz mutlaka Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.
Ey mü’minler, şüphesiz ki, öîseniz de veya başkaları tarafından öldürülseniz de sonunda mutlaka, Allah'ın huzurunda bir araya getirileceksiniz. Allah sizlere, amellerinizin karşılığını verecektir. O halde sizler, Allah’a yaklaştıran cihad etme ve Allah’a ittaatta bulunma gibi amelleri, dünyaya gönül vermeye ve geçici dünya malıyla meşgul olmaya tercih edin. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.
159
Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba ve katı kalbi olsaydın, muhakkak ki insanlar etrafından dağılır giderlerdi. Öyleyse onları affet ve bağışlanmalarını dile. İşlerde onlarla istişare et. Bir işe de azmettin mi Allah’a tevekkül et. Şüphesiz ki Allah, tevekkül edenleri sever.
Ey Rasûlüm, Allah'ın, senin kalbine yerleştirdiği merhamet duygusu sebebiyle arkadaşlarına yumuşak davrandın, onların kusurlarına katlandın. Eğer sen, sert ve katı kalbli birisi olsaydın, muhakkak ki insanlar etrafından dağılır giderler ve seni tek başına bırakırlardı. Fakat Allah sana lütufta bulundu ve ahlakını güzelleştirdi, kalbini yumuşattı. Öyleyse onları affet ve Allah'ın, onları bağışlamasını dile. Başınıza gelecek sıkıntılarda seni dinlemeleri için, kalblerini ısındırman ve gönüllerini alman için, ortaya çıkan ciddi işlerde onlarla istişare et. Kesin olarak karar verdikten sonra da, arkadaşlarının görüşlerine uysa da uymasa da bu kararını tatbik et ve bütün işlerinde Allah’a tevekkül et, ona güven. Şüphesiz ki Allah, kaza ve kadere rıza gösteren, hükmüne boyun eğen ve bütün işlerinde kendisine güvenenleri sever.
Peygamber efendimiz, önemli meselelerde Allahü teâlânin enirine uyarak sahabe ile istişarede bulunmuştur. Nitekim Bedir, Uhut, Hendek ve Hudeybiye gibi savaşlarda sahabe ile istişarede bulunduğu bilinmektedir.
Müfessirler, Resûlüllah’a vahiy gelip yol gösterdiği ve yanlış davrandığında uyanlıp davranışları düzeltildiği halde, Allahü teâlânın ona, sahabileriyle istişare etmesini emretmesindeki hikmeti, farklı şekillerde izah etmişlerdir.
a- Katade, Rebi' b. Enes ve İbn-i İshaka göre, Resûlüllah’ın, sahabileriyle istişare etmesinin emredilmesinin sebebi, sahabilerin gönlünün hoşnut edilmesi ve onların dine karşı bağlılıklarının kuvvetlendirilmek istenmesidir. Zira, Resûlüllah, savaş gibi tehlikeli işlerde sahabileriyle istişare edince onlar, Resûlüllah’ın, kendilerini dinlediğini ve onlarla yardimlaştığını hisseder, böylece huzur içinde onun kararına boyun eğmiş olurlardı. Aslında Allahü teâlâ, Resûlüllahı vahiy ile destekleyerek herhangi bir kimse ile istişare etmesine ihtiyaç bırakmamıştır.
b- Dehhak ve Hasan-ı Basriye göre ise, Allahü teâlânın, Resûlüllah’a sahabeleriyle istişare etmesini emretmesinin sebebi, istişare etmenin faziletli bir iş olduğunu belirtmesi içindir.
c- Süfyan b. Uyeyneye göre ise, Allahü teâlânın Resûlüllah’a, sahabileriyle istişare etmesini emretmesinin sebebi, Resûlüllahtan sonra gelen mü’minlerin de kendi aralarında istişareye başvurmalarının gerekliliğini öğretmelidir. Zira, Allahü teâlâ, vahiy ile Resûlüllah’a yol göstermiştir. Ondan sonra gelen mü’minler için böyle bir imkân olmadığından, Allahü teâlâ, Resûlüllah’a istişare yaptırarak onlara doğruyu bulma yolunu göstenniştir. Ta ki mü’minler, birbirleriyle istişare edip hakka ulaşsınlar.
Taberi diyor ki: "Allahü teâlânın Resûlüllah’a, mü’minlerle istişare etmesini emretmesinin sebebi, hem şeytanın vesvesesine kapılma tehlikesine manız kalabilecek olan mü’minlerin gönüllerini hoşnut etmektir. Hem de mü’minlere, bir sıkıntı anında nasıl davranacaklarını öğretmektir. Böylece mü’minler, Resûlüllah'ın hayatında olduğu gibi, ondan sonra da zor meselelerde aralarında istişare etsinler, heva ve heveslerine kapılmadan doğruyu bulsunlar.
Âyet-i kerime’nin sonunda, "Bir işe de azmettin mi Allah’a tevekkül et." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Ey Rasûlüm, sana bir mesele hakkında, bizim emrimiz geldiği için bir işi yapma hususunda karar verdin mi artık Allah’a tevekkül et ve onu yap. Bunu yapman, sahabilerinin görüşüne uygun olsa da olmasa da farketmez.
160
Eğer Allah size yardım ederse, size galip gelecek kimse yoktur. Şâyet sizi yardımsız bırakırsa ondan sonra size kim yardım edecek? Mü’minler sadece Allah’a güvensinler.
Ey iman edenler, eğer Allah, düşmanlarınıza karşı size yardım ederse, onlar aleyhinizde birleşseler dahi size galip gelecek hiçbir kimse yoktur. Şâyet Allah sizi yardımsız bırakırsa ondan başka size kim yardım edebilir? O halde mü’minler, insanlara değil yalnızca Allah’a güvensinler ki Allah, yardım ve zaferiyle onları kurtarsın. Kimseye muhtaç etmesin.
161
Hiçbir Peygambere, ganimet malına (Ümmet malına) hıyanet etmesi yakışmaz. Kim, hıyanet ederse, kıyamet gününde hıyanet ettiği şeyle gelir. Sonra herkese kazandığının karşılığı tanı olarak verilir. Onlara zulmedilmez.
Hiçbir Peygabere, ganimet malından bir şeye hıyanet etmesi yakışmaz. Kim, müslümanlara ait ganimet malından bir şeye hıyanet ederse, kıyamet günü o hıyanet ettiği şeyi boynunda taşıyarak mahşer yerine gelecektir. Sonra herkese kazandığının karşılğı tam olarak verilecek ve hiçbir kimseye zulmedilmeyecektir.
Kurralar, bu âyette geçen ve "Hıyanet etme" diye tercüme edilen fiilini iki şekilde okumuşlardır.
1- Hicaz ve Irak kurralarından bir topluluk bu fiili, Kur'an-ı Kerimede tesbit edildiği şekliyle (......) şeklinde okumuşlardır. Bu kıraati esas alan müfessirler Âyet-i kerime’nin bu bölümünü, çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas ve Said b. Cübeyr, bu âyet-i kerime’nin Bedir savaşındaki ganimet mallarından, kırmızı renkli bir kadife kumaşın kaybolması üzerine, bir kısım insanların "Belki de onu Resûlüllah almıştır." demeleri üzerine nazil olduğunu söylemişlerdir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Bu âyet-i kerime Bedir savaşında nazil olmuştur. Savaştan sonra ganimet mallarından, kırmızı renkli bir kadife kumaş kaybolmuş ve bazı kişiler şöyle demişlerdi. "Belki onu, Allah'ın Resulü almıştır." işte bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 3, Hadis No : 3009 / Ebû Davııd K. el-Harıf bab: 1 Hadis No : 3971
b- Yine Abdullah b. Abbas ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre, onlar, âyetin bu kıraat şeklini esas almışlar ve bu âyetin iniş sebebinin, Resûlüllah’ın göndermiş olduğu bir müfrezenin getirdiği ganimetleri alıp onlara teslim etmemesi üzerine nazil olmuştur.
Bunlara göre âyet-i kerime, Resûlüllah’a gelen ganimetleri, müfrezeler dahi getirmiş olsa, o ganimeti, hak edenlere adil bir şekilde dağıtmasını emretmektedir.
c- Yine bu kıraati esas alan İbn-i İshak, Süddi ve Mücahide göre Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de Hazret-i Muhammedin, kendisine vahyedilen şeylerden herhangi bir şeye ihanet etmediğini bildirmektedir. Bunlara göre fiili mutlak ihanet etmek mânâs nidadır.
2- Medine kurralarının çoğunluğu ile Küfe kurraları ise bu fiili şeklinde okumuşlardır. Bu kıraati esas alanlar da kendi aralarında âyete farklı mânâlar vermişlerdir.
a- Hasan-ı Basri, Katade ve Rebi' b. Enese göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir. "Sahabilerinin, ganimet malını alarak peygambere ihanet etmeleri onlara yakışmaz. Bu görüşte olanlara göre bu âyet-i kerime, Bedir savaşında elde edilen ganimet mallarından bir kısmını saklayan sahabiler hakkında nazil olmuş ve onlar Peygambere karşı olan bu davranışlarından dolayı uyarılmışlardır.
b-
Diğer
bazılarına göre, âyetin bu bölümünün mânâsı "Bir Peygamberin ganimetten mal almakla itham edilmesi yakışmaz." demektir.
Taberi birinci kıraat şeklini tercih etmiş ve âyetin mânâsının da "Ganimet mallarından herhangi bir şeye ihanet etmek. Peygamberlerin sıfatlarından değildir. Böyle bir şeyi yapan da Peygamber değildir." demek olduğunu söylemiştir. Zira, âyetin son bölümü, bu mânâya uygun düşmektedir.
Âyet-i kerime’de "Kim hıyanet ederse kıyamet gününde hıyanet ettiği şeyle gelir." buyurulmaktadır. Resûlüllah’ın, ganimet mallarından herhangi bir şeye ihanet edenin, kıyamet günündeki halini beyan ederek şöyle buyurduğu Rivâyet edilmektedir. Ebû Hureyre (radıyallahü anh) diyor ki:
"Resûlüllah bir gün kalkıp aramızda bir hutbe irad etti. Ganimetten bir şeye ihanet etme meselesini anlattı ve bu hususun büyük bir mesele olduğunu bildirdi ve şöyle buyurdu: "Sakın sizden birinizi, kıyamet gününde boynunun üzerinde meleyen bir koyunla veya kişneyen bir at ile karşılaşmış olmıyayım. O kimse "Ey Allah'ın Resulü, sen beni kurtar." diyecek ben de "Sana bir şey yapacak güçte değilim. Çünkü ben sana tebliğ etmiştim." diyeceğim. Yine sizden birinizi boynunun üzerinde böğüren bir deve ile karşılamış olmıyayım. O kişi bana "Ey Allah'ın Resulü, beni kurtar." diyecek ben de ona: "Sana bir şey yapacak güçte değilim. Çünkü ben sana tebliğ etmiştim." diyeceğim. Yine sizden birinizi, boynunun üzerinde, altın veya gümüş bulunarak karşılaşmış olmıyayım." O kişi bana "Ey Allah'ın Resulü, beni kurtar." diyecek ben de ona "Sana bir şey yapacak güçte değilim. Çünkü sana tebliğ etmiştim." diyeceğim veya sizden birinizi, boynunun üzerinde sallanan bir parça elbise ile karşılamış olmıyayım. O kimse "Ey Allah'ın Resulü beni kurtar" diyecek. Ben de ona: "Sana bir şey yapacak güçte değilim. Çünkü sana tebliğ etmiştim." diyeceğim Buhari, K. el-Cihad bab: 189 Müslim K. el-lmara bab: 24 Hadis No : 1831
Ebû Humeyd es-Saidi diyor ki:
"Resûlüllah, Esed kabilesinden, İbn-i el-Lutbiyye isimli bir kişiyi zekat toplamak için memur tayin etti. O kişi dönüp gelince zekattan topladığı mallar için "Bu sizindir. Bu da bana aittir. Çünkü bu bana hediye edilmiştir." dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) minbere çıktı. Allah’a hamdedip onu övdükten sonra şöyle buyurdu: "Ne oluyor bir vazifeliye ki, ben onu gönderiyorum o da döndüğünde "Bu mallar sizindir, bunlar da bana hediye edildi." diyor. Babasının veya annesinin evinde otursun da görsün bakalım, ona hediye ediliyor mu, edilmiyor mu? Muhammedin nefsi, kudret elinden olan Allah’a yemin olsun ki, sizden herhangi bir kimse o sadakalardan bir şey olacak olursa o kimse, kıyamet gününde o sadakayı mutlaka boynunda taşıyarak gelecektir. Onun boynunda, böğüren bir deve veya böğüren bir sığır, yahut meleyen bir koyun şeklinde olacaktır." Sonra Resûlüllah ellerini yukan kaldırdı. Öyle ki biz onun koltuk altı beyazlanın gördük. O şöyle buyurdu: "Ey Allah’ım tebliğ ettim mi? Ey Allah'ım tebliğ ettim mi? Müslim, K. el-îmara, bab: 26 Hadis No: 1832
Abdullah b. Ömer diyor ki: "Bir zaman Resûlüllah, Sa'd b. Ubadeyi zekat toplamakla vazifelendirdi ve ona "Ey Sa'd, sakın sen kıyamet gününde böğüren bir deveyi sırtında taşıyarak gelmiş olma." dedi. Sa'd da "Ben ne o deveyi alırım ne de kıyamet gününde onu yüklenerek getiririm." dedi. Bunun üzerine Resûlüllah onu vazifeden muaf tuttu.
162
Allah'ın rızasına tabi olanla Allah'ın gazabına uğrayan kimse bir olur mu? Gazaba uğrayanın yeri cehennemdir. O ne kötü bir varılacak yerdir.
Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçarak, onun rızasını kazananla, onun gazabına uğrayan hiç bir olur mu? Gazabına uğrayının sığınağı cehennemdir. O cehennem ne kötü bir yerdir.
Dehhak, bu âyet-i kerime’yi, bir önceki âyetle irtibatlayarak buna şu şekilde mânâ vermiştir. "Ganimetten herhangi bir şeye ihanet etmeyerek Allah'ın rızasına tabi olan kimse, ganimetten herhangi bir şeye ihanet ederek, Allah'ın gazabına uğrayan kimse gibi olur mu? Allah'ın gazabına uğrayanın, varacağı yer cehennemdir. Orası ne kötü varılacak bir yerdir.
İbn-i İshak ise bu âyeti genel mânâda alarak şu şekilde mânâ vermiştir. "İnsanların hoşuna gitse de gitmese de, Allah'ın rızasına tabi olan kimse ile sırf insanları razı etmek ve onları kızdınnamak için Allah'ın gazabına uğrayan kimse bir midir? Allah'ın gazabına uğrayanın sığınacağı yer cehennemdir. Orası ne kötü varılacak bir yerdir.
Taberi, Önceki âyetle irtibatlı olması hasebiyle, birinci izah şeklinin tercihe şayan olduğunu söylemiştir.
163
Onların, Allah katında kendilerine göre dereceleri vardır. Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.
Allah'ın rızasına tabi olanlarla gazabına uğrayanların, Allah katındaki dereceleri farklıdır. Allah'ın rızasına tabi olanlara ikramda bulunulur ve sevaplar verilir. Allah'ın gazabına uğrayanlar ise hor ve hakir düşürülür ve cezaya çarptınlırlar. Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir. Bütün insanların yaptıklarım zaptettirmektedir. Hiçbir şey ona gizli değildir.
Ibn-i İshak ve Abdullah b. Abbas, âyeti bu şekilde izah etmişler âyette geçen "Onlar" zamirinin hem Allah'ın rızasına tabi olanları hem de gazabına tabi olanları ifade ettiğini zikretmişlerdir.
Mücahid ve Süddi ise, âyette geçen "Onlar" zamirinin sadece, Allah'ın rızasına tabi olanlara ait olduğunu, bu sebeple âyetin mânâsının şöyle olduğunu söylemişlerdir: "Allah'ın rızasına tabi olanların Allah katında üstün dereceleri vardır.."
164
Şüphesiz ki Allah, mü’minlere lütufta bulundu. Zira daha önce onlar açık bir sapıklık içinde bulunuyorken onlara, içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi.
Allah, mü’minlere lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Çünkü Allah onlara kendi içlerinden bir Peygamber göndermiştir. O Peygamber mü’minlere, Allah'ın âyetleri olan Kur’an’ı okur, onları mânevi kirler olan günahlardan temizler. Onlara Allah'ın kitabını ve Resûlüllah’ın, hikmet kaynağı olan sünnetini öğretir. Halbuki onlar, Peygamber gönderilmeden önce apaçık bir sapıklık ve koyu bir cehalet içindeydiler.
Allahü teâlânın, kullarına en büyük lütuf ve nimeti, aydınlatıcı bir nur olan Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)i göndermesidir. Allahü teâlâ bütün bu kainatı ve kainatın içinde bulunan gökleri ve yeri, ayı ve güneşi, yıldızlan ve diğer gezegenleri, denizleri ve ırmakları, dağları ve bitkileri yaratmış, bunların bizim içim bir lütuf olduğunu söylememiş fakat Peygamber olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i göndenne nimetinin büyük bir lütuf olduğunu beyan etmiştir. Bu da bu nimetin büyüklüğünü göstennektedir.
165
Düşmanlarınızı iki katına uğrattığımız bir musibet size gelince mi "Bu bize nereden geldi." dediniz? Ey Rasûlüm, onlara de ki: "bu başınıza gelen kendinizdendir. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir."
Bedir savaşında, düşmanlarınızı iki katına uğrattığımız bir musibetin Uhut savaşında size bir katı dokununca mı: "Biz, müslümaniz bu bize nereden geldi?" diyorsunuz? Ey Rasûlüm, onlara de ki: "İtaat etmeyi bırakıp benim emrime de karşı gelmeniz sebebiyle başınıza gelen bu musibet kendi nefsinizdendir. Şüphesiz ki Allah her şeyi yapmaya kadirdir."
Mü’minler Bedir savaşında, müşriklerden yetmiş kişi öldürüp yetmiş kişiyi de esir almışlardır. Uhutta ise mü’minlerden sadece yetmiş kişi öldürülmüştür. Bu sebeple mü’minlerin uğradıkları zararın iki katını müşriklere verdikleri zikredilmektedir.
Âyet-i kerime’de geçen "Başınıza gelen, kendinizdendir." ifadesi, iki şekilde izah edilmiştir:
a- Katade, İkrime Hasan-ı Basri ve İbn-i Cüreyce göre "Kendinizdendir." ifadesinden maksat, Uhut savaşında, Resûlüllah’ın "Medinede kalarak kendinizi savunun." emrine karşı gelmeleri ve Uhuta gitmekte ısrar etmeleridir. Bu yüz- , den kendi kusurlarının karşılığını görmüşler ve mağlup olmuşlardır. '
b- Ubeyde es-Selmaniye göre ise bu ifadeden maksat, Bedir savaşında, müşrikleri öldürme yerine oları esir almaları ve fidye karşılığında salıvermeleridir. Bu hususta Hazret-i Alinin şunları söylediği rivâyet edilmektedir:
Müslümanlar Bedir savaşında müşriklerden yetmiş kişi öldürmüş, yetmiş kişiyi de esir almışlardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu esirler hakkında sahabileri ile istişare etmiş, Allahü teâlânın, kendisine, bunların ya boyunlarının vurulmasını veya ilerde bunların sayısı kadar ölü vermek karşılığında fidye alarak şerbet bırakabileceklerini emrettiğini söylemiştir.
Sahabilerden bazıları, bunların boyunlarının vurulmasınfisterken diğerleri "Ey Allah'ın Resulü, bunlar bizim akrabalarımız ve kardeşlerimizdir. Biz bunlardan fidye alıp serbest bıraksak, aldığımız fidye ile de düşmana karşı güçlensek, içimizden ilerde bunların sayısı kadar da şehit vermiş olsak olmaz mı?" dediler. Ve sonuçta esirlerden fidye alınarak serbest bırakıldı.
Daha sonra Uhut savaşında müslümanlardan yetmiş kişi öldürüldü. Böylece Bedirde serbest bırakılan yetmiş esire karşılık yetmiş müslüman öldürülmüş oldu. Âyet-i kerime buna işaretle "Bu başınıza gelen kendinizdendir."
166
Bak. Âyet 167.
167
İki topluluğun karşılaştığı günde size gelen musibet Allah'ın izniyledir. Ve mü’minleri ortaya çıkarması, münafıkları da belirtmesi içindir. Münafıklara "Gelin Allah yolunda savaşın veya kendinizi savunun." denildiği halde şöyle dediler: "Biz savaşmayı bilseydik size tabi olurduk." O gün onlar inkâra imandan daha yakındırlar Ağızlarıyla, kalblerinde olmayan şeyi söylüyorlar. Allah, onların gizlediklerini çok iyi bilir.
Müslüman ve müşrik, iki topluluğun karşı karşıya geldiği Unut savaşında, sizin başınıza gelen öldürme ve yaralanma felaketleri, Allah'ın izni ve onun kaza ve kaderiyledir. Ve ayrıca Allah'ın, mü’minleri ortaya çıkarması, münafıkları belirtmesi içindir. Münafıklara: "Gelin bizimle beraber müşriklere karşı Allah yolunda savaşın veya kalabalık sayınızla bizi savunun." denildiği halde onlar, "Biz savaşmayı bilseydik elbette ki size tabi olurduk." dediler.
Abdullah b. Übey b. Selul ve arkadaşlarından oluşan ve Uhut savaşında Allah'ın Resulünden geri kalan bu münafıklar, o savaş günü, inkâra imandan daha yakın idiler. Ağızlarıyla, kalblerinde olmayan şeyi söylüyorlardı. Allah ise onların gizlediklerini çok iyi bilendir.
* Bu âyet-i kerime’nin, Abdullah b. Übey b. Selul ve benzerleri hakkında nazil olduğu söylenmektedir. Bilindiği gibi İbn-i Selul, daha Uhut'a varmadan "Şevt" denen yerde, kendisine tabi olan üç yüz kişiyle birlikte Resûlüllah’ın ordusundan ayrıldı.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Kendinizi savunun" diye tercüme edilen ifadesinden maksat, Süddi ve İbn-i Cüreyce göre "Sayınızı çoğaltın. Böylece düşmanınızı defetmiş olursunuz." demektir. Ebû Avn el-Ensariye göre ise "Düşmanın önünde durun." demektir.
168
Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için "Eğer bize uy-salardı öldürülmezlerdi." dediler. Onlara şöyle de. "Eğer iddianızda doğru iseniz haydi kendinizden ölümü uzaklaştırın".
O münafıklar, Uhut savaşına gitmeyerek oturup kaldıkları halde, münafık kardeşleri için dediler ki: "Eğer sözümüzü dinleselerdi orada öldürülmezlerdi." Ey Rasûlüm, sen bu münafıklara de ki: "Eğer bu iddianızda doğru iseniz ölümü kendinizden uzaklaştırın. Yani, "Bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi." diyorsunuz. Siz bırakın bu iddiayı da şâyet gücünüz yetiyorsa ölümü önce kendinizden uzaklaştırın. Buna gücünüz yetmeyeceği muhakkaktır. Zira ölüm sizi nerede olursanız yakalayacaktır. O halde böyle konuşmanızın ne mânâsı vardır?
Bu âyet de Abdullah b. Übey ve arkadaşlan hakkında nazil olmuştur.
169
Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar.
Sakın Allah yolunda şehit düşenleri, bir şey hissetmeyen, herhangi bir şeyden zevk almayan, nimetlerden istifade etmeyen ölüler zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler, rableri katından rızıklandınlmaktadırlar.
* Bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır:
"Kardeşleriniz Unut savaşında canlarını kaybedince, Allah onların ruhlarını, yeşil renkli kuşlar şeklindeki yaratıklara verdi. Onlar cennetin intaklarına gelir su içerler, onun meyvelerinden yerler ve arşın gölgesindeki, altından yapılmış kandillerin çevresinde konaklarlar. Onlar, yiyecek ve içeceklerinin temiz ve lezzetli oluşunu, konaklarının Ua güzelliğini görünce şöyle dediler: "Bizim diri olduğumuzu ve cennette rızıklandırıldığımızı, mü’min kardeşlerinize kim tebliğ ederki onlar, cihaddan geri kalmasınlar ve savaştan çekinmesinler." Bunun üzerine Allahü teâlâ "Bunu kullanma, sizin yerinize ben bildireyim." dedi. Ve bu âyet-i kerime’yi indirdi. Ebû Davud, K. el-Cihad bab: 25 Hadis No : 2520
Abdullah b. Abbas, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
"Şehitler, cennetin kapısındaki nehirin aydınlattığı yerde yeşil bir kubbenin içindedirler. Onlara, sabah akşam rızıklan cennetten getirilmektedir Ahmed b. Hanbel, Müsned ,C.1 S. 266
Cabir b. Abdullah diyor ki: "Ben, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu işittim."Ey Cabir, ben, seni müjdelemiyeyim mi?" Dedim ki: "Evet müjdele ey Allah'ın Resulü." Dedi ki: "Ey Cabir, senin babam Uhutta öldürüldüğü yerde Allah tekrar diriltti. Sonra ona "Ey Amr'ın oğlu Abdullah, sana ne yapmamı arzu edersin?" dedi. Baban da dedi ki: "Ey rabbim, beni tekrar dünyaya döndürmeni isterim. Ta ki, senin uğrunda savaşıp tekrar öldürülmüş olayım."
Abdullah b. Mes'ud, Katade, Rebi' b. Enes ve Dehhaka göre bu âyet-i kerime, Uhut savaşında şehit düşenlerin nerede olduklarını soran kişelere cevap olarak inmiştir.
Enes b. Malike göre ise, B'ir-i Maune hadisesinde şehit düşen sahabiler hakkında nazil olmuştur.
170
Allah'ın, kendilerine lütfundan verdiği şeylerle sevinç içindedirler. Geride kalıp kendilerine yetişemeyenlere, onlar için bir korku ve üzüntü olmadığını müjdelerler.
Onlar, Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerden dolayı sevinç içindedirler. Ölmeyip geride diri kalan ve kendilerine yetişemeyen kardeşlerine "Onlar için bir korku yoktur. Onlar, üzülmeyeceklerdir de." müjdesini verirler. Zira kardeşlerinin de kendileri gibi Allah'ın düşmanlarına karşı cihad ettiklerini ve öldü itil düklerinde, onların da nimetlere kavuşturulacaklarını bilirler.
Süddi diyor ki: "Şehide bir mektup getirilir. Onda, dünyadan göçüp âhirete giden kardeşleri ve aile efradının geldikleri bildirilir ve ona denir ki: "Filan günde filan kişi, falan günde falan zat gelecek." O da, dünyada kaybolanların bulunmaları halinde sevindiği gibi sevinir.
171
Allah'ın nimetini, lütfunu ve Allah'ın, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelerler.
Allah yolunda öldürülenler, Allah'ın nimetini, lütfunu ve Allah'ın, mü’minlerin mükâfaatmı asla zayi etmeyeceğini, diğer mü’minlere müjdelerler. Kendileri de bunlara sevinirler.
* Peygamber efendimiz, şehitlere cennette nasıi ikram edileceğini beyan ederek buyuruyor ki:
"Öldükten sonra Allah katında ikram gören hiçbir kul, bütün dünya ve içindekiler kendisine verilse dahi tekrar dünyaya dönmek istemez. Ancak şehit müstesnadır. O, şehitliğin üstünlüğünü gördüğü için, tekrar dünyaya dönüp bir daha öldürülmeyi (Tekrar şehit olmayı) arzular. Buhari K. El-Cihad, bab: 6 / Müslim K. el-îmare, bab: 108, Hadis No: 1877
172
O mü’minler, kendilerine yara isabet ettikten sonra da Allah ve Resulünün davetine uydular. Onlardan iyilik yapıp Allah’tan korkanlar için büyük bir mükâfaat vardır.
Burada zikredilen mü’minler, Uhut savaşı bittikten sonra "Hamraul Esed" denilen yerde tekrar Resûlüllah’ın çağırışına uyup ona tabi olanlardır.
Uhut savaşında Peygamber efendimiz yaralandıktan sonra, müşrikler oradan uzaklaşınca, Peygamber efendimiz düşmanın tekrar geri dönebileceğini düşünerek "Bunların izini kim takibedecek?" dedi. Hazret-i Ebubekir ve Zübeyr b. Avvamın da içinde bulunduğu yetmiş kişi kadar olan bir gurup Resûlüllah’ın bu ça-ğınsına uydular ve Hamraul Esede kadar yürüdüler. Bunları gören müşriklerin kalbine Allah bir korku saldı ve mağlup bir şekilde kaçıp gittiler. Ve Müslümanlar emniyet içinde Medineye döndüler Bkz. Buhari, K. el-Magazi bab: 25
173
İnsanlar onlara: "Düşmanlarınız size karşı ordu topladı. Onlardan korkun." dediklerinde bu, onların imanını artırmıştır ve şöyle demiş-ı Ur: "Allah bize yeter o ne güzel vekildir.
* Müşrikler, Uhut savaşının sona ermesinden sonra Mekkeye doğru yola çıktıklarında Ebû Süfyan: "Medineye dönüp müslmanların kökünü kazımadan niçin geri dönüyoruz?" diyerek geri dönüp tekrar hücum etmek istemiş ve yanlarından geçen bir Bedeviye bahşiş de vererek "Git Muhammede söyle tekrar geliyoruz." demiş bu sırada Allahü teâlâ, durumu Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e bildirmiş o da ordusunu hazırlayarak Hamraul Esede doğru yürümüş ve orada o Bedevi ile karşılaşmış. Bedevi kendisine söyleneni onlara iletmiştir, işte gelen bu haber üzerine mü’minlerin aldıkları tavın âyet-i kerime şöyle beyan etmektedir.
İnsanlar o mü’minlere: "Düşmanlarınız size karşı koymak ve sizinle savaşmak için asker topladılar. Onlardan korkun çünkü onlara karşı sizin gücünüz yoktur." dediklerinde bu, onların imanlarını artırdı ve onlar: "Allah bize yeter, Allah kendisim dost edinenlere ne güzel bir vekildir." diye cevap verdiler.
Müfessirler, Resûlüllah’ın sahabilerine "Düşmanlarınız size saldırmak üzere toplandılar." sözünün ne zaman ve kimler tarafından söylendiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- İbn-i İshak, Süddi, Abdullah b. Abbas ve Katadeden nakledilen bir görüşe göre sahabilere bu söz Uhut savaşından sonra, müşriklerin takibine çıkan Resûlüllah’a Hamraul Esed mevkiinde, Abd-i Kays oğullarına ait Kervan tarafından söylenmiştir.
Bu hususta, Muhammed b. İshak, şunları anlatmaktadır.: Mabed b. Ebû Mabed el-Huzai, Hamraul Esed mevkiinde, Resûlüllah’ın yanından geçiyordu. O sırada Mabed müşrikti. Ancak Hazaa oğullarının müslümanları da müşrikleri de Tihame bölgesinde, Resûlüllah’ın sırdaşları ve müttefikleriydiler. Orada olup biten şeyleri Resûlüllahtan saklamazlardı. Mabed dedi ki: "Ey Muhammed, vallahi senin uğradığın şey, bizim ağırımıza gitti. Bizler Allah'ın seni muhafaza etmesini isterdik." Sonra Mabed, Resûlüllahı Hamraul Esed'de bırakıp yoluna devam etti. "Revha" denen yerde Ebû Süfyan ve arkadaşlarına kavuştu. Onlar, tekrar, Resûlüllah ve sahabileriyle savaşmak üzere hazırlık yapıyorlardı ve kendi kendilerine şöyle demişlerdi: "Biz Muhammedin arkadaşlarını, onların ileri gelenlerini ve komutanlarını Uhutta öldürdükten sonra onların kökünü kurutmadan geri mi dönelim? Onların geride kalanlarına tekrar hücum edelim ve onlardan kurtulalım." Eb Süfyan, Mabedi görünce: "Ey Mabed, arkanda ne var?" dedi. Mabed de: "Arkamda Muhammed var. Arkadaşlarıyla birlikte yola çıkmışlar. Daha önce benzerini görmediğim bir kalabalıkla sizi arıyorlar. Onlar size karşı ateş püskürüyorlar. Karşılaştığınız zaman, Muhammedden geri kalmış olanlar onun yanında toplanmışlar. Daha önce yaptıklarına pişman olmuşlar. Onların içinde size karşı öyle bir kin var ki, ben bundan önce böyle bir kin görmemiştim." Ebû Süfyan ise "Vay haline, sen ne diyorsun?" dedi. Mabed: "Vallahi senin (Medine) tarafına gitmemeni, böylece senin atlarının kaküllerini görmeyi istiyorum. (Yani, gidersen öldürülürsün. Ben de senin atlarının kaküllerini gönnez olurum.) dedi. Ebû Süfyan "Vallahi onların geri kalanlarının kökünü kurutmak için toplanıp hücuma hazırlanmıştık." dedi. Mabed: "Ben senin, bunu yapmamanı isterim." dedi. Ebû Süfyan "Vallahi onlardan gördüğüm halleri, beni onlar hakkında şiir söylemeye sevketti" diye ilave etti. Mabedin bu telkinleri Ebû Süfyanı ve onunla beraber olanları Medine üzerine yürümekten vaz geçirdi. Ebû Süfyanın yanından Abd-i Kays oğullarına ait bir Kervan geçiyordu. Ebû Süfyan: Nereye gidiyorsunuz?" dedi. Onlarda "Medineye gidiyoruz." dediler. Ebû Süfyan "Niçin?" dedi. Onlar: "Biz, yiyecek maddeleri almak için gidiyoruz." dediler. Ebû Süfyan: "Sizler, benden bir mektup götürüp Muhammede verir misiniz? Bunun karşılığında ben size daha sonra Ukaz panayırında şuna kuru üzüm yükliyeyim." dedi. Onlar da "Evet, olur." dediler. Ebû Süfyan: "Ona deyin ki, biz onların geride kalanlarının kökükünü kurutmak için toplanıp ona ve sahabilerine doğru geliyoruz." dedi. Resûlüllah, Hamraul Esed mevkiinde iken bu Kervan gelip ona Ebû Süfyanın söylediklerini anlattı. Resûlüllah da: "Allah bize yeter o ne güzel vekildir." dedi. İşte âyet-i kerime bu olayı anlatmaktadır.
Bu izaha göre âyete zikredilen "İnsanlar"dan maksat, Abd-i Kays oğullarına ait olan Kervandır. "Ordu toplayan düşman"dan maksat ise Ebû Süfyan ve ordusudur.
b- Mücahid ve İkrimeye göre ise, düşmanlarının bir araya gelerek kendilerine saldıracağı haberi, Resûlüllah’a ve sahabilerine, Uhut savaşından bir sene sonra gittikleri küçük Bedir mevkiinde söylenmiştir. Zira, Uhut savaşı bittikten sonra Ebû Süfyan, Resûlüllah’a "Gelecek yıl, karşilacağımız yer, adamlarımızı öldürdüğünüz Bedir mevkii olsun." demiş Resûlüllah da "Evet, olur." demişti. Resûlüllah verdiği sözün gereğini yerine getirerek ertesi yıl, küçük Bedir mevkiine gitti. Onlar, müşriklerle karşılaştıklarında Kureyşin ne yaptığını soruyorlardı. Müşrikler de mü’minlerin kalbine korku salmak için "Onlar sizinle savaşmak için çokça adam topladılar. Onlardan korkun." diyorlardı. Fakat mü’minler onlardan korkmuyorlar "Allah bize yeter o ne güzel vekildir." diyorlardı. İşte orada müslümanlar, Bedir mevkiinde panayıra rastladılar. Oradan alış veriş edip ticaret yaptılar. Bu sebeple bundan sonra gelen âyet, onların bu durumunu tasvir ederek "Kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve lütfuyle geri döndüler." buyurmaktadır.
Taberi bu görüşlerden
birinci görüşün daha evla olduğunu, zira bundan önce geçen âyetin, Resûlüllah’a tabi olan kişilerin yaralı olduklarını beyan ettiğini, mü’minlerin ise Uhut savaşını müteakiben yaralı oldukları muhakkaktır. Bir yıl sonra meydana gelen Bedir olayında, yaralıların bulunmadığı bilinmektedir.
174
Kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah'ın nimeti ve lütfuyla geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir.
Resûlüllah ve sahabileri düşmanı Hamraul Esede kadar takibettikten sonra, kendilerine hiçbir eziyet ve kötülük dokunmadan, Allah'ın nimeti ve lütfuyla evlerine geri döndüler. Ve Allah'ın Peygamberine itaat ederek Allah'ın rızasına uydular. Allah, yarattıklarına karşı büyük lütuf sahibidir.
175
O kişi ancak dostlarını korkutmak isteyen bir şeytandır. Onlardan korkmayın. Eğer mü’min iseniz benden korkun.
Sizi korkutmak isteyen o kişinin (Bedevinin) yaptığı ancak kendisini dost edinenler vasıtasıyla korku salmak isteyen şeytanın yaptığı bir iştir. Siz onların topluluğundan korkmayın. Çünkü ben size zaferi garanti ediyorum. Fakat sizler, hakkıyla iman edenlerseniz. Benim emrime karşı gelmekten korkun.
176
İnkâra koşuşanlar seni üzmesin. Onlar, Allah’a hiçbir zarar vermezler. Allah onlara, âhirette bir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır.
Ey Rasûlüm, inkâra koşuşan şu münafık kafirler seni üzmesin. Çünkü onlar dinden çıkıp kâfir olmalarıyla Allah’a hiçbir zarar veremezler. Ancak kendilerine zarar verirler. Allah bunlara âhiret sevabından bir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır. O da cehennem ateşidir.
177
Şüphesiz ki imana karşılık inkârı satın alanlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Şüphesiz ki imanı verip kâfirliği alan bu münafıklar, dinden çıkmakla Allah’a hiçbir zarar vermezler. Onlara, bu yaptıklarından dolayı can yakıcı bir azap vardır.
Allahü teâlâ, bundan önceki âyetlerde, mü’min kullarını samimi olmaya, bütün işlerinde kendisine yönelmeye ve emirlerine boyun eğmeye teşvik etmekte ve onları dumanlarına karşı cihad etmeye, dostlarıni yalnız bırakmayıp onlara yardım etmeye davet etmektedir. Bu âyetlerde ise, münafıkların hallerini tasvir etmekte, onların, Allah’a hiçbir zarar veremeyeceklerini beyan etmekte ve onların cehenneme gireceklerini haber vermektedir.
178
Kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu zannetmesinler. Biz onlara mühleti ancak, günahlarını artırsınlar diye veriyoruz. Onlar için alçaltın bir azap vardır.
İnkâr edenler, ömürlerini uzatarak kendilerine mühlet vermenizin sakın kendileri için hayırlı olduğunu zannetmesinler. Biz onların ecellerini, ancak günahlarının artması için uzatıyoruz. Onlar için hor ve hakir düşüren bir azap vardır.
Bu hususta diğer âyetlerde de şöyle buyuruluyor: "Onlar, kendilerine mal ve oğullar lütfederken, iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Mü’minim sûresi, 23/55, 56
Onların mal ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah, bunlarla dünya hayatında onlara ancak azabetmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını ister. Tevbe sûresi, 9/85
179
Allah, mü’minleri, içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir. Nihâyet, murdarı temizden ayıracaktır. Allah sizi gayba vâkıf kılacak da değildir. Fakat Allah, Peygamberlerinden dilediğini seçip gaybı bildirir. O halde Allah’a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve Allah’tan korkarsanız, sizin için büyük bîrmükâfaat vardır.
Allah, mü’minleri, içinde bulunduğunuz, mü’minin münafıktan ayırdedilmediği bu karışık durumda bırakacak değildir. Nihâyet zorluklarla imtihan ederek temiz olan mü’mini, murdar olan münafıktan ayıracaktır. Allah sizi, gayba vâkıf kılarak kullarının kalbindekini size bildirecek değildi ki mü’mini münafıktan ve kâfirden ayırabilesiniz. Fakat Allah, Peygamberlerinden dilediğini seçip ona, kullarının kalbinde olan bazı gayblan bildirir. O halde Allah’a ve Peygamberine iman edin. Şâyet Peygamberlere iman eder ve Allah’tan korkarsanız sizin için büyük bir mükâfaat vardır.
Mücahid diyor ki: "Allahü teâlâ, münafıklarla mü’minleri Uhut savaşı imtihanı ile birbirlerinden ayırmıştır.
Katade ve Süddi ise: "Allahü teâlâ bu âyette, hicret ve cihadla mü’minleri kâfirlerden ayırdedeceğini beyan etmiştir." demişlerdir.
Taberi, daha önceki âyetlerin, münafıklar hakkında olması hasebiyle
birinci görüşü tercih etmiştir.
Bu âyet-i kerime, Allah’tan başka hiçbir kimsenin gaybı bilemeyeceğini, bu sebeple kimin gerçek mü’min kimin de münafık olduğunun kesin olarak anlaşılamayacağını, bu sebeple de Allah'ın, insanları bir takım imtihanlardan geçirip gerçek mü’minle münafıkı ortaya çıkaracağını beyan etmekte, ayrıca, seçmiş olduğu Peygamberine, gayba ait bazı olayları haber vereceğini bildirmektedir.
Bu hususta diğer âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır: "Gaybı o bilir. Kimseye gaybı göstennez." "Ancak, Peygamber olarak seçtiği kimse bunun dışındadır. Çünkü Allah, seçtiği Peygamberin önüne ve ardına gözetleyici ko-yar Cin sûresi, 72/26,27
Bu hususta Süddi diyor ki: "Allah sizi gayba vâkıf kılacak ta değildir." ifadesinden maksat, "Allah, Muhammedi gayba vâkıf kılacak değildir." demektir.
İbn-i İshakdadiyorki: "Allah sizi, gayba vâkıf kılacakta değildir." ifadesinden maksat, "Ey mü’minler, Allah sizleri, imtihan edeceği gayba ait olaylara vâkıf kılacak değildir ki, o olayların, aleyhinize olanlarından kaçmasınız." demektir.
Taberi diyor ki: "Bu ifadenin izahında tercihe şayan olan görüş şudur. "Ey mü’minler, Allah sizleri, kullarının kalbindekine vâkıf kılacak değildir ki, onlardan mü’min olanları, münafık ve kâfirlerden ayıredebilesiniz. Bu sebeple Allah, kullarını bir kısım sıkıntı ve belalarla birbirlerinden aymr. Nitekim Unut savaşında düşmana karşı savaşma yoluyla onları birbirlerinden ayirdetmiştir. Böylece sizler, mü’minleri kâfir ve münafıklardan ayırdedebilesiniz. Ancak Allah, Peygamberlerinden bazılarını vahiy yoluyla, kullarının kalbinde bulunan şeylere vâkıf kılar."
180
Allah'ın, kendilerine lütfundan verdiği nimetlere karşı cimrilik yapanlar, bunun, kendileri için hayiriı olduğunu sakın zannetmesinler. Bilsinler ki bu, onlar için bir serdir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’a aittir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
Allah'ın, dünyada kendilerine verdiği nimetler hususunda cimrilik yaparak, zekatlarını vermeyenlerin tutumlarının, kendileri için kıyamette hayırlı olacağını sakın zannetmesinler. Bilakis bu onlar için bir serdir. Cimrilik yaptıkları o mal, kıyamette onların boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası ancak Allah’a aittir. Çünkü o, devamlı diridir ve sonu olmayandır. O, yaptığınız her şeyden haberdardır. İyilikte bulunanı iyiliği ile mükâfaatlandıracak, kötülükte bulunanı da kötülüğü ile cezalandıracaktır.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Zannetmesinler" diye tercüme edilen fiili iki şekilde okunmuştur.
a- Hicaz ve Irak kurralarından bir topluluk bu fiili şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre âyetin mânâsı mealde zikredildiği gibidir.
b- Diğer bazı kurralar ise bu fiili şeklinde okumuşlardır. Taberi de bu kıraat şeklini tercih etmiştir. Âyeti bu şekilde okuyanlar, ona çeşitli şekillerde mânâ vermişlerdir.
Süddiye göre bu ifadenin izahı şöyledir: Ey Rasûlüm, Allah'ın, dünyada kendilerine verdiği mallar hakkında cimri davrananların ve bu mallarından, Allah'ın farz kıldığı zekatı vermeyenlerin bu cimriliklerinin, kendileri için kıyamet gününde hayırlı olacağını zannetme. Bilakis, âhirette onların bu cimri davranışları kendileri için şer olacaktır.
Abdullah b. Abbas ve Mücahide göre ise bu ifadenin manâsı şöyledir: "Ey Rasûlüm, sakın sen, Allah'ın, lütfundan, kendilerine verdiği Tevratta, senin sıfatlarını insanlara anlatmakta cimri davranan Yahudilerin bu cimriliklerinin kendileri için hayırlı olacağını zannetme."
Taberi, ikinci kıraattaki
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, buradaki cimrilikten maksadın, "Zekat vermemek" demek olduğunu söylemiştir. Zira bu âyetin devamındaki "Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır." ifadesini, Resûlüllah’ın, zekat vermemek olarak izah ettiği, birçok hadislerde zikredilmiştir. Ayrıca bundan sonra gelen âyette, müşrik ve Yahudilerin, zekat vermemek için "Şüphesiz ki Allah fakirdir, bizler zenginiz." dedikleri ve böylece zekatla alay ettikleri belirtilmektedir. Bu da gösteriyor ki, buradaki cimrilik yapılan şeyden maksat, zekattır.
Âyet-i kerime’nin devamında "Cimrilik yaptıkları şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır." buyurulmaktadır. Müfessirler, âyetin bu bölümünü çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
a-
Bazılarına göre Âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: Allah, kıyamet gününde farz olan zekatı vermeyenin zekatını, gerdanlık gibi boynuna dolayacaktır. Bu hususta Resûlüllahtan şu hadis-i şerifler zikredilmiştir. Muaviye b. Hiyde diyor ki:
"Ben, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu işittim." Herhangi bir kimse gelir de efendisinden arta kalan malını ister o da onu vermezse kıyamet gününde o kimse için dilini dışarı çıkarıp onu yalayan kel bir yılan çağırılır. O yılan, onun vermediği arta kalan malıdır. Nesâî K. ez-Zekat bab: 71/Ahmed b. Hanbel, Müsned.C. 5 S. 3
Abdullah b. Mes'ud Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir: "Malının zekatını vermeyen hiçbir kimse yoktur ki Allah, kıyamet gününde, vermediği o zekatını, boynunda büyük bir yılan haline getirmiş olmasın." Sonra Resûlüllah, Aziz ve Celil olan Allah'ın kitabından bunun doğruluğunu ortaya koyan "Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlere karşı cimrilik yapanlar, bunun kendileri için hayırlı olduğunu zannetmesinler. Bilsinler ki bu onlar için bir serdir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet gününde onların boyunlarına dolanacaktır." âyetini okuduk Tirmizi, K. Tefsir el-Rıır"an Sûre 3 Hadis No: 3012
Hicr b. Beyan Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir. "Herhangi bir kimse akrabasına gider de ondan, Allah'ın kendisine verdiği şeylerden arta kalanı ister, o akrabası da o şeyi vermekte cimri davranacak olursa kıyamet gününde Allah, o kimse için cehennem ateşinden, dilini dışarı atan büyük bir yılan çıkarır, o yılan sonunda o kişinin boynuna dolanır." Resûlüllah bundan sonra bu âyeti okudu.
Ebû Hureyre de Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir: "Allah kime mal verir de o da malının zekatını vermezse, o malı, gözlerinin üzerinde iki siyah nokta bulunan büyük bir yılan şekline sokulur ve kıyamet gününde o yılan onun boynun dolanır. Yılan o kişiyi iki avurdundan yakalar ve şöyle der: "işte senin malın benim. Senin hazinen benim." Sözünü bitirdikten sonra Resûlüllah efendimiz, bu âyet-i kerime’yi okumuştur. Buhari, K.. Tefsir el-Kur'an, Sûre 3, bab: 14 K. ez-Zekât, bab: 3 / Nesâî K. ez-Zekâl bab: 20
b- İbrahim en-Nehaiye göre bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Cimrilik yaptıkları şey kıyamet gününde ateşten bir gerdanlık olarak onların boynuna dolanacaktır.
c- Abdullah b. Abbasa göre bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Muhammedin Peygamberliğini gizleyen Yahudi Hahamları, kıyamet gününde, gizledikleri bu şeyin günahını sırtlarında taşıyacaklardır.
d- Mücahide göre, bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Dünyadayken cimrilik yaptıkları şeyi kıyamet gününde getirmeye zorlanacaklardır."
Taberi diyor ki: Tercihe şayan olan görüş buradaki, cimrilik ettikleri beyan edilen şeyden maksat, zekat mallarıdır." diyen görüştür. Zira zikredilen hadisler ve Rivâyetler bunu ifade etmektedir.
Âyet-i kerime’de: "Göklerin ve yerin mirası ancak Allah’a aittir." buyurulmaktadır.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki, "Miras, ölen bir malikin mülkünün, sağ kalan mirasçılarına intikal etmesidir. Yaratıklar yok olmadan önce de bütün göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a ait olduğuna göre, Allah'ın göklere ve yere mirasçı olması ne demektir?" Cevaben denilir ki, "Allahü teâlâ bu ifade ile kendisinin devamlı olarak diri olduğunu, baki olduğunu, diğer bütün yaratıkların ise yok olacaklarım beyan etmiştir. Bu itibarla, dünyada iken bir takım eşyaya sahip gibi görünenlerin de sonunda öleceklerini ve sahibolduklan şeylerin gerçek malikinin de Allahü teâlâ olduğu gerçeğinin ortaya çıkacağını beyan etmektedir.
181
"Şüphesiz ki Allah fakirdir, biz ise zenginiz." diyenlerin sözünü Allah elbette işitmiştir. Onların söylediklerini ve Peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız ve şöyle diyeceğiz: Tadın o yakıcı azabı."
Allah, Yahudilerin "Şüphesiz ki Allah fakirdir biz ise zenginiz." sözlerini duymuştur. Biz onların yapmış olduklan iftiraları ve Peygamberleri haksız yere öldünnelerini yazacağız ve "İftiranızın cezası olarak tadın o yakcı azabı," diyeceğiz.
Abdullah b. Abbas, Süddi, Mücahid, Hasan-ı Basri, Katade ve İbn-i Zeyd bu âyet-i kerime’nin ve bundan sonra gelen bir kısım âyetlerin, Resûlüllah’ın döneminde bulunan Yahudiler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu hususta Abdullah b. Abbas, diyor ki "Ebubekir es-Sıddiyk, Yahudilere ait olan ve "Beytül Makdis" diye adlandırılan, Yahudilerin, içinde kitap okuduktan Medreşeye girdi. Yahudilerden bir çoğunun âlimleri ve Hahamları olan "Finhas" isimli birinin etrafında toplandıklarını gördü. Onun yanında yine, Hahamların ileri gelenlerinden biri olan Eşya' da bulunuyordu. Ebubekir, Finhasa "Vay haline ey Finhas, Allah’tan kork ve müslüman ol. Allah’a yemin olsun ki siz, Muhammedin, Allah'ın Peygamberi olduğunu ve Allah katından size, doğru olanı getirdiğini biliyorsunuz. Siz onun, yanınızda bulunan Tevrat ve İncilde de yazılı olduğunu görüyorsunuz." dedi. Finhas da Ebubekire "Vallahi, ey Ebû bekir, bizim, Allah’a bir ihtiyacımız yoktur. Biz fakir değiliz. O bize muhtaçtır. Bize göre o fakirdir. Onun bize yalvardığı gibi biz ona yalvaramayız. Bizim ona ihtiyacımız yoktur. O ise bize karşı ihtiyaçsız değildir. Şâyet onun bize ihtiyacı olmasaydı, arkadaşınız Muhammedin zannettiği gibi biz ona mallarımızı ödünç olarak vermezdik. O, (Allah) size faizi yasaklarken bize faiz veriyor. Şâyet onun bize ihtiyacı olmasaydı bize faiz vermezdi." dedi. Bunun üzerine Ebubekir hiddetlendi ve Finhasın yüzüne dehşetli bir tokat indirdi ve şöyle dedi: "Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, eğer bizimle sizin aranızda anlaşma olmasaydı, ey Allah düşmanı elbette ki senin boynunun vururdum." Bunun üzerine Finhas, Resûlüllah’a gitti ve ona : "Ey Muhammed, bak arkadaşın bana ne yaptı?" dedi. Resûlüllah Ebubekire "Seni bunu yapmaya sevkeden sebep nedir?" diye sordu. Ebubekir de dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, bu Allah düşmanı aşırı bir söz söyledi. Bu zannediyor ki Allah fakir de kendileri zengin. İşte böyle söyleyince sözleriden dolayı kızdım ve yüzüne vurdum." Finhas bunu inkâr etti. "Ben böyle bir şey söylemedim." dedi. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ Finhası yalanlayıp Ebubekiri tasdik ederek "Şüphesiz ki Allah fakirdir biz ise zenginiz." diyenlerin sözünü Allah elbette işitmiştir. Onların söylediklerini ve Peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız ve şöyle diyeceğiz. "Tadın o yakıcı azabı." âyetini indirdi. Bakanız. Siret-i İbn-i Hişam, C.1 S. 558, 559
182
Bu azap, sizin yaptıklarınızdan dolayıdır. Yoksa Allah kullarına asla zulmedici değildir.
Ey "Allah fakirdir biz ise zenginiz." diyen ve haksız yere Peygamberleri öldüren Yahudiler, kıyamet gününde size "Can yakıcı azabı tadın." diyeceğiz. Böyle deyişimizin sebebi, sizin, dünya hayatındayken işlediğiniz amellerdir. Yoksa Allah âdildir, haksız yere herhangi bir kimseyi cezalandırarak zulmetmez. Zira Allah, kullarına asla zulmedici değildir.
183
Onlar: "Ateşin yiyeceği bir kurbanı bize getirmedikçe hiçbir Peygambere iman etmememiz hususunda Allah bize ahit verdi." derler. Ey Rasûlüm, onlara şöyle de: "Benden önce de size Peygamberler apaçık delillerle ve bu söylediğinizle geldi. O halde iddianızda samimi iseniz niçin onları öldürdünüz?
Onlar şöyle diyorlardı: "Bize, Allah’a yaklaştıran bir kurban getirip, kestiği o kurbanı da gökten bir ateş inip yemedikçe hiçbir Peygambere iman etmeyeceğimize dair Allah bize ahit verdi: Ey Rasûlüm, onlara de ki: "Benden önce size, Peygamberliklerinin doğruluğunu gösteren delillerle ve sizin iddia ettiğiniz kurban mucizesi ile Peygamberler geldi. Eğer iman etme iddianızda samimi iseniz, bütün deliller ortaya çıktıktan sonra o Peygamberleri niçin öldürdünüz? O halde sizler, gerçekten iman etmek için delil aramıyor, inadınızdan böyle yapıyorsunuz.
* Abdullah b. Abbas ve Dehhak diyorlar ki: "Önceki ümmetlerde bir kişi, tasaddukta bulunur da, sadakası kabul edilirse, gökten bir ateş iner onun sadakasını yerdi. Bu da o kişinin, iddiasında haklı olduğunu gösterirdi. Yahudiler, bu âyet-i kerime’de zikredildiği gibi, Resûlüllahtan böyle bir mucize istemişlerdir. Fakat Allahü teâlâ, Yahudilere, bu gibi mucizelerle gelen Peygamberleri de öldürdüklerini hatırlatarak istediklerinde samimi olmadıklarını, sadece Hazret-i Muhammedi yalanlamak için bu gibi söyleri ile sürdüklerini beyan etmiştir.
184
Şâyet seni yalanlıyorlarsa, senden önce apaçık deliller, sahi fd er ve aydınlatıcı kitap ile gelen Peygamberler de yalanlanmıştı.
Ey Resulüm, şâyet onlar seni yalanlıyorlarsa buna üzülme, zira senden önce gelen Peygamberler de bunlar tarafından yalanlanmışlardı. Halbuki o Peygamberler onlara, kesin ve açık delillerle, ilahi kitaplarla ve yolları aydınlatan Tevrat ve İncil gibi kitaplarla gelmişlerdi.
*Bu âyet-i kerime, Peygamber efendimizi, Yahudilerden ve diğer müşriklerden görmüş olduğu sıkıntılara karşı teselli etmektedir.
185
Her nefis ölümü tadacaktır. Kıyamet gününde yaptıklarınızın karşılığı size mutlaka eksiksiz verilecektir. Kim, cehennem ateşinden uzaklaştırılıp cennete konursa, şüphesiz o, kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı ise aldatıcı menfaatten başka bir şey değildir.
Allah'ın Peygamberini yalanlayan ve Allah’a karşı iftiralarda bulunan bu Yahudilerin akıbeti de diğer bütün yaratıklar için takdir edilen akıbet gibi olacaktır. Zira, her nefis ölümü tadacaktır. O halde Ey Rasûlüm, seni yalanlayan ve Allah’a karşı iftirada bulunan o Yahudilerin ve müşriklerin, yalanlama ve iftiralarına karşı üzülme. Ey insanlar, biz kıyamet gününde size, yaptıklarınızın karşılığını tam olarak vereceğiz. Hayır işleyene hayır, şer işleyene de şer vereceğiz. Kim de cehennem azabından kurtulur ve cennete konacak olursa işte gerçekten kurtuluşa eren O’dur. Dünyanın lezzeti, ziynetleri ve zevkleri ise aldatıcı ve geçici şeylerden başkası değildir. Sizler, bu aldatıcı ve geçici dünya metaı ile zevke dalarsınız. Halbuki o, neticede sizin başınıza felaketleri, musibetleri ve sevmediğiniz şeyleri getirir.
Taberi diyor ki: "Abdurrahman b. Sabit, bu âyette zikredilen kelimesini "Değersiz ve az bir şey" mânâsında almışsa da aslında bu kelimenin mânâsı "Aldatmak"tir. Bu itibarla, dünya malı az olsun çok olsun, aldatıcıdır. Kulun, kendisim ona kaptırarak rabbinin emir ve yasaklarından gafil olmaması gerekir.
Ebû Hureyre, Resûlüllah’ın, bu âyetin izahında şunu buyurduğunu Rivâyet etmiştir. "Şüphesiz ki, cennette bir kamçı kadar yer, dünyadan ve onun içinde bulunan şeylerden daha hayırlıdır. İsterseniz şu âyeti okuyun. "Kim, cehennem ateşinden uzaklaştırılıp cennete konursa şüphesiz o kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı ise aldatıcı menfaatten başka bir şey değildir. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 3, Hadis Nü: 3013
Bu hususta, Peygamber efendimiz diğer bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor:
"Kim, cehennem ateşinden uzaklaştırılıp cennete konulmayı istiyorsa, Allah’a ve âhiret gününe iman etmiş olarak ölsün ve insanlara, kendisine yapılmasını arzuladığı şeyleri yapsın. Müslim, K. el-İmare bab: 49, Hadis No: 1488 / Nesâî, K. el-Bey'a, bab: 25
186
Şüphe yok ki, siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan mutlaka birçok eziyet verici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız, bilin ki bu azmi gerektiren işlerdendir.
Mallarınız ve canlarınıza gelen felaketlerle mutlaka imtihan olacak, sizden önce kendilerine kitap verileri Yahudi ve llrisliyanlardan ve Allah’a ortak koşan müşriklerden bir çok eziyetler göreceksiniz. Şâyet bu eziyetlere karşı sabreder ve Allah’a itaat ederek ondan korkarsanız şüphesiz ki bu davranışınız, azmi gerektiren işlerdendir.
Yahudilerin incitici laflan: "Şüphesiz ki Allah, fakirdir." Allah'ın eli bağlıdır, cimridir." gibi sözleridir. Hristiyanların sözleri ise "İsa Mesih Allah'ın oğludur." "Allah, üç ilahın üçüncüsüdür." gibi sözlerdir.
Ehl-i kitap bu gibi sözleri söylüyor diğer müşrikler de Resûlüllah’a, söz ve davranışlarıyla eziyet ediyorlardı. İşte âyet-i kerime bütün bunlara işaret etmektedir.
Müfessirler, bu âyet-i kerime’nin kimin hakkında nazil olduğu hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- İkrime diyor ki: Bu âyet, Resûlüllah, Ebubekir ve Kaynuka oğullarının lideri olan Yahudi Finhas hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Resûlüllah, Ebubekir es-Sıddıki Finhasa göndermiş ve ondan maddi destek talep etmiş ve ona bir de mektup yazmıştır. Resûlüllah, Ebubekire "Benim yanıma dönünceye kadar sakın kendi görüşünle hareket etme." dedi. Ebubekir, kılıcını kuşanarak Finhasa gitti. Mektubu ona verdi. Finhas mektubu okuyunca "Rabbiniz, kendisine yardım etmenize mi muhtaç oldu?" dedi. Bunun üzerine Ebubekir, "Onun boynunu kılıçla vunnak istedi. Fakat o, Resûlüllah’ın "Dönünceye kadar sakın kendi görüşünle hareket etme." sözünü hatırladı ve vunnaktan vaz geçti. İşte bunun üzerine bu âyet ve bundan önceki âyetler nazil oldu.
b- Zühriye göre ise bu âyet-i kerime, Kâ'b b. el-Eşref hakkında nazil olmuştur. Bu kişi, şiirleriyle müşrikleri, Resûlüllah’a ve sahabilerine karşı kışkırtıyor ve Resûlüllahı kotülüyordu. Bu sebeple, içlerinde Muhammed b. Mesleme ve Ebû Abs'ın da bulunduğu, Ensardan beş kişi, Kâb b. el-Eşrefe gittiler. Kâ'b, Medinenin üst tarafında, kavminin meclisinde bulunuyordu. Gelenleri görünce içine korku düştü ve hallerini beğenmedi. Onlar, "Biz sana bir ihtiyaç için geldik. " dediler. Kâ'b "Biriniz bana yaklaşsın ve ihtiyacınızı anlatsın." dedi. İçlerinden biri ona yaklaşarak "Biz sana, zırhlarımızı satarak bedellerini alıp infak edelim diye geldik." dedi. Kâ'b da dedi ki: "Vallahi eğer bunu yapacak olursanız, bu adam gelip size konakladığından beri büyük bir sıkıntıya düştüğünüz belli" dedi. Onlar, geceleyin ortalığın sakinleştiği bir vakitte Kâ'bın yanına tekrar gideceklerine dair sözleştiler. Sonra gelip Kâ'bı seslediler. Karısı ona "Bunlar bu saatte sana, hoşuna gidecek bir şey için gelmiş olamazlar" dedi. Kâ'b "Onlar bana meselelerini anlatmışlardı." dedi. ve çıkıp onlarla konuştu. Onlara "Size vereceğim hurma karşılığında rehin olarak çocuklarınızı bana verir misiniz?" dedi. Onlar, "Bizler, çocuklarımız hakkında "Bu bir vesk karşılığında rehin verilmiştir." "Şu iki vesk karşılığında rehin verilmiştir." şeklinde söylenilerek ayıplanmalarından utanırız." dediler. Kâ'b, "Kadınlarınızı bana rehin olarak verir misiniz?" dedi. Onlar, "Sen insanların en yakışıklı olanısınz. Biz sana güvenemeyiz. Bu yakışıklılığın karşısında hangi kadın sana karşı diretebilir ki?
Fakat biz sana silahlarımızı rehin verebiliriz. Bizim bugün silahlara da ne kadar ihtiyacımız olduğunu biliyorsun." dediler. Kâ'b "Haydi sulhlarınızı getirin ve istediğinizi yüklenip götürün." dedi. Onlar, "Aşağı in de sen bizden teslim al biz de senden teslim alalım." dediler. Kâ'b inmek isterken karısı ona yapıştı ve ona "Kavmine bir kişi gönder de senin de bunlar gibi adamların gelip yanında bulunsunlar." dedi Kâ'b "Bunlar, benim uyuduğumu görseler beni uyandırmazlar." dedi. Karısı" "Sen onlara evin içinden konuş" dedi. Kâ'b dinlemedi, onların yanına indi. Ondan güzel kokular saçılıyordu. Müslümanlar "Nedir bu kokular?" dediler. Kâ'b "Bu, (Karısını kastederek) filanın annesine ait olan kokudur." dedi. Müslümanlardan biri onun kokusunu koklamak gerekçesiyle ona yaklaştı ve onu kucakladı. Sonra arkadaşlarına: "Öldürün bu Allah düşmanını." dedi. Bunun üzerine Ebû Abs, Kâ'bın böğrüne mızrağını sapladı. Muhammed b. Mesleme de kılıçla boynunu vurdu ve dönüp gittiler. Bunun üzerine Yahudiler korkuya kapıldılar. Resûlüllah’a varıp "Bizim efendimiz, suikastla öldürüldü." dediler. Resûlüllah da onlara, Kâ'bın yaptıklarını, müşrikleri müslümanlarin aleyhine kışkırttığını ve onlara eziyet ettiğini anlattı Rakınız. Buhari, K. el-Magazi, bab: 15
c- Üsame b. Zeyd ise, bu âyet-i kerime’nin, Abdullah b. Übey vb. müşriklerin ve ehl-i kitabın hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Abdullah b. Übey, müslüman olmadan önce, Resûlüllah kendisini İslama davet etmek üzere merkeple yanına varınca, merkebinin dışkısını kastederek "Bu bizi rahatsız etti." diyerek Resûlüllahı hoş karşılamamıştır. Bu sebeple onu üzmüştür. İşte âyet-i kerime bunun gibi meseleler hakkında nazil olmuştur Rkz. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 3 bab: 15
187
Bir zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaklarına, onda olanları gizlemeyeceklerine dair ahit almıştı. Onlar ise bunu arkalarına attılar ve az bir değere değiştiler. Bu alış verişleri ne kötüdür.
Ey Rasûlüm, Allah, kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hristîyanlardan, Tevrat ve İncilde, senin Peygamberliğini insanlara açıklayacaklarına ve bu kitaplarda bulunanları gizlemeyeceklerine dair kesin söz aldığı zamanı hatırla. O, kendilerine kitap verilenler bunu arkalarına attılar. Allah'ın emrini bırakıp ona verdikleri sözü bozdular. Kitapta yazılı olan, senin Peygamberliğin gibi bazı hususları gizleme karşılığında, dünya metaından basit bir değer aldılar. Allah’a verdikleri sözü bozarak karşılığında satın aldıktan şey ne kötüdür.
Müfessirler bu âyet-i kerime’de zikredilen ehi-i kitaptan kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, Süddi, Said b. cübeyr ve İbn-i Direyce göre bu âyette zikredilen ehl-i kitaptan maksat, sadece Yahudilerdir. Âyet, Finhas ve Eşya' gibi Yahudi Hahamlarına işaret etmektedir.
b- Katadeye göre ise bu âyet-i kerime, kendisine dînî ilimler verilen herkesi kapsamaktadır. Bu hususta Katadenin şunları söylediği rivâyet edilmektedir. "İşte Allah, ilim ehlinden bu ahdi almıştır. Kim, bir şey bilir ise, onu başkasına öğretsin. Sizler ilmi gizlemekten kaçının. Zira ilmi gizlemek, helak olmaktır. Hiçbir kimse de kendisini, bilmediği bir şeyi söylemeye zorlamasın. Aksi takdirde Allah'ın dininden dışarı çıkar ve kendisini zorlayanlardan olur." Denilir ki: "Söylenilmeyen ilim, harcanmayan hazineye benzer. İnsanlara aktarılmayan hikmet, yeyip içmeyen bir puta benzer. "Yine denilir ki: "Ne mutlu konuşan âlime ve ne mutlu dinlediğini tutan dinleyiciye. Birincisi ilmi bilen, onu öğreten ve insanları ona çağırandır. İkincisi ise, hayıfı işiten, onu koruyuan ve ondan faydalanandır.
c- Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre, âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Ey Rasûlüm, bir zaman Allah, Peygamberlerden, kavimlerine karşı ahit almıştı." Buna göre burada zikredilen ehl-i kitaptan maksat, Peygamberlerdir.
188
O, yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övünmek isteyenleri sakın azaptan kurtulmuş zannetme. Sakın bunu sanma. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Ey Rasûlüm, senin Peygamberliğini insanlardan saklayarak, yaptıklarıyla sevinen ve kendileri Allah’a ibadet etmedikleri halde, insanların, kendilerini "itaatkâr kullar" diye övmelerinden memnun olan ehl-i kitabın, Allah’ın azabından kurtulacaklarını sakın zannetme. Böyle bir taliminde sakın bulunma. Onlar için âhirette can yakıcı bir azap vardır.
Müfessirler bu âyette zikredilen insanlardan kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Ebû Said el-Hudri ve İbn-i Zeyde göre bu âyet-i kerime bazı münafıklar hakkında inmiştir. Resûlüllah, savaşa çıktığında, bunlar savaşa gitmeyip yerlerinde kalırlardı. Resûlüllah döndükten sora da ondan üzür dilerler ve savaşmadıkları halde, insanların, özürlerini kabul ederek kendilerini övmelerini isterlerdi.
b- Diğer bir kısım müfessirler ise bu âyet-i kerime’nin, Yahudiler hakkında nazil olduğunu söylemişler ancak, Yahudilerin, hangi ameli işleyenleri hakkında nazil olduğu hususunda farklı izahlarda bulunmuşlardır.
aa- Said b. Cübeyr ve İkrimeye göre bu âyet-i kerime, Finhas ve Eşya' gibi, insanları saptırmakla sevinen ve aynı zamanda insanların kendilerini, âlim olarak övmelerini isteyen Yahudi Hahamları hakkında nazil olmuştur.
bb- Dehhak, Süddi ve Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, Resûlüllah yalanlamada ittifak içinde olmaktan dolayı sevinen, aynı zamanda insanların, kendilerine "Namaz kılanlar, oruç tutanlar" diyerek övmelerini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur.
cc- Mücahide göre ise bu âyet-i kerime Allah'ın, kendilerine verdiği Tevratı değiştirmekten dolayı sevinen ve insanların bu değiştirmeden dolayı kendilerini övmesini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur.
dd- Said b. Cübeyre göre bu âyet-i kerime, Allah'ın İbrahim (aleyhisselam)ın ailesine verdiği üstünlüklerle sevinen ve bunların gereğini yapmadıkları halde insanların kendilerini övmesini isteyen Yahudiler hakkında nâzfl olmuştur.
ee- Abdullah b. Abbasa göre bu âyet, Resûlüllah’ın, kendilerine bir şey sorması üzerine onu gizleyen, bu gizlemelerinden dolayı da sevinen ve aynı zamanda Resûlüllah’a verdikleri yanlış cevap ile de Resûlüllah ve mü’minler tarafından övülmelerini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Resûlüllah, Yahudileri çağırdı ve onlara bir şey sordu. Onlar, sorduğu şeye doğru cevap vermeyip gerçeği gizlediler ve başka bir cevap verdiler. Resûlüllah’ın yanından ayrılırken de, soruya doğru cevap vermiş gibi görünerek ayrıldılar ve bundan dolayı takdir edilmelerini istediler. Ayrıca doğru cevap vermemelerinden dolayı da sevindiler. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 3 bab: 16 Tirmizî, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 3, Hadis No: 3014
ff- Katadeye göre ise bu âyet-i kerime, Hayber Yahudileri hakkında nazil olmuştur. Onlar, Resûlüllah’a gelmişler, sapıklıklarına bağlı oldukları halde, Resûlüllah’a tabi imişler gibi görünmüşler ve gerçekte iman etmedikleri halde Resûlüllah’ın kendilerini övmesini istemişlerdir. İşte âyet-i kerime bunları ifade etmektedir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş, bu âyet-i kerime’nin bundan önceki âyette belirtilen ehl-i kitap hakkında nazil olduğunu söyleyen görüştür.
189
Göklerde ve yerde olanların mülkü ancak Allah’ındır. O, her şeye kadirdir.
Yahudiler: "Şüphesiz ki Allah fakirdir biz ise zenginiz. Al-i İmran sûresi, 3/181 diyorlardı, Haluki, göklerde ve yerde bulunan her şeyin mülkü sadece Allah’a aittir. O halde o nasıl fakir olabilir? Allah her şeye kadirdir. Her yalancı ve iftiracının cezasını derha vermeye de gücü yetendir.
190
Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün değişmesinde, akıl sahipleri için şüphesiz deliller vardır.
Ey insanlar ibret alın. Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında ve bunların içinde ihtiyacınız olan şeyleri var etmesinde, gece ile gündüzün birbirin ardınca gelmesinde akıl sahipleri için ibretler vardır. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesi, gündüzün çalışıp rızık temin etmeniz, geceleyin de istirahat etmeniz içindir. Allah bunları sizin menfaatiniz için böyle takdir etmiştir. Bunu ancak, aklı selim sahipleri idrak ederler.
191
Onlar, ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler ve şöyle derler. "Rabbimiz, sen bunu boş yere yaratmadın. Seni tesbih ve tenzih ederiz, bizi, cehennem ateşinden koru."
O akl-ı selim sahipleri, Allah’ı namazda, ayakta dururken, otururken, istirahat sırasında, yanlan üstüne yatarken anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında ve bunların, kendilerini yaratanın büyüklüğünü göstennesi hususunda düşünürler ve şöyle derler: "Ey rabbimiz, sen bu yaratılanları boş yere ve eğlence olsun diye yaratmadın. Elbette ki sen bunları çok önemli bir sebeple yarattın. Gökleri ve yeri. orda yaşayan yaratıklarını, amellerine göre mükâfaatl and ırmak veya cezalandırmak için yarattın. Ey rabbimiz biz seni, boş işler yapmaktan tezin ederiz. Sen bizi, cehennem ateşinden koru."
İbn-i Cüreyc diyor ki: "Burada , ayakta dururken, otururken ve yatarken Allah’ı zikretmekten maksat, onu namazda, namazın dışında ve kur'an okurken anmak demektir.
192
Rabbimiz, sen kimi cehennem ateşine koyarsan, şüphesiz onu rezil etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.
Yine onlar şöyle derler: "Ey rabbimiz, kullarından kimi cehennem ateşine sokarsan şüphesiz ki sen, onu hor ve hakir etmişsindir. Zalimler için; ne kendilerine yardım edecek bir yardımcı, ne de onları, Allah'ın azabından kurtaracak bir kurtarıcı vardır.
Müfessirler bu âyet-i kerime’de zikredilen ve Allah'ın, cehennem azabına soktuktan sonra hor ve hakir ettiği belirtilen kişilerden kimlerin kastedildiğihususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Enes b. Malik, Said b. el-Müseyyeb ve İbn-i Cüreyce göre burada zikredilen insanlardan maksat, devamlı olarak cehennemde kalacak olan kâfirlerdir. Zira, rezil ve rüsvay edilenler bunlardır. Sonunda cennete girecek olan mü’minler önceden, günahları icabı cehenneme girmiş olsalar da, rezil ve rüsvay edilenlerden sayılmazlar ve bu âyetin kapsamına ginnezler.
b- Cabir b. Abdullaha göre ise bu âyette, rezil ve rüsvay edilecekleri belirtilen insanlardan maksat, cehennem azabına girecek olan herkestir. İster orada ebedi olarak kalsın isterse sonradan oradan çıkarılmış olsun. Zira, cehenneme sokmaktan daha büyük bir rezil etme olamaz.
Taberi, Cabirin görüşünü tercih etmiş ve rezil etme mânâsının bu görüşe daha uygun olduğunu söylemiştir.
193
Rabbimiz, biz: "Rabbinize iman edin." diyerek imana davet eden bir davetçiyi işittik ve îman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört, Canımızı iyilikte bulunanlarla beraber al.
Rabbimiz, biz, "Rabbinize iman eden" diyerek iman etmeye çağıran bir davetçiyi işittik ve onu tasdik ettik. Ey rabbimiz sen bizim günahlarımızı bağışla. Kıyamet gününde bizi rüsvay etme. Kötü amellerimizi lütfunta ve merhametinle ört ve bizleri, kendilerinden razı olduğun kullarınla beraber öldür."
Müfessirler, bu âyette zikredilen "Davet eden"den neyin veya kimin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Muhammed b. Kâ'b el-Kureziye göre burada zikredilen "Davet eden"den maksat, kur'an-ı Kerimdir. Çünkü, bütün mü’minler Resûlüllahı görüp onu işitmemişlerdir.
b- İbn-i Cüreyce ve İbn-i Zeyde göre ise, buradaki "Davet eder"den maksat, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dir.
Taberi
birinci görüşün daha doğru olduğunu söylemiştir. Zira bu âyette sıfatları belirtilen insanlardan çoğu, Resûlüllahı görmemişler ve onun davetini de işitmemişlerdir. Bu âyette zikri geçen "Davet eden"den maksadın Kur'an-ı Kerim olduğu, Cin süresindeki âyetlerden de anlaşılmaktadır. Bu âyetlerde şöyle buyuruluyor: "Ey Rasûlüm, de ki: "Bana şu vahyedildi: "Cinlerden bir topluluk Kur'an okumamı dinlemiş ve şöyle demişler: "Gerçekten biz, benzerini hiç duymadığımız, hidâyete ileten, eşsiz bir Kur'an işittik ve ona iman ettik. Cins sûresi, 72/1,2
194
Rabbimiz, Peygamberlerin vasıtasıyla bize vaadettiklerini ver. Kıyamet gününde bizi rezil etme. Şüphesiz sen vaadinden dönmezsin.
Rabbimiz, Peygamberlerin vasıtasıyla bize vaadettiğin zaferi hemen ver. Günahlarımız yüzünden kıyamette bizi rezil ve rüsvay etme. Şüphesiz ki sen, vaadinden dönmezsin.
Müfessirler, akl-ı Selim sahibi olan mü’minlerin, Allahü teâlânın, vaadettiği şeyden dönmeyeceğini bildikleri halde "Ey rabbimiz, sen bize Peygamberlerin vasıtasıyla vaadettiklerini ver." şeklinde duada bulunmalarının sebebinin ne olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Bir kısım âlimlere göre, her ne kadar âyetteki ifade istek şeklindeyse de aslında bu ifadeden maksat, haber vermedir. Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey rabbimiz, biz, iman etmeye çağıran bir davet edeni işittik ve iman ettik. Ey rabbimiz, bizim günahlarımızı affet, kötülüklerimizi ört. Bizi takva sahipleriyle birlikte vefat ettir ki, Peygamberlerinin diliyle vaadettiğin şeyleri bizlere vermiş olasın ve bizi kıyamet gününde rüsvay etmeyesin."
b- Diğer bir kısım müfessirlere göre ise. burada zikredilen ifade, istek bildirmektedir, Ancak, bunu isteyen mü’minler Allah'ın vaadini yerine getireceğinden şüphe ettiklerinden dolayı bunu istemiş değiller, fakat onlar, kendilerini buna layık görmeyerek Allah'ın, mü’min kullarına vaadettiği şeyleri, kendilerine de vermesini istemişlerdir. Bunların izahına göre âyetin mânâsı şöyledir: Ey rabbimiz, sen Peygamberinin diliyle, mü’min kullara vermeyi vaadettiğin nimetleri bize de ver."
c-
Başka bir kısım âlimlere göre de buradaki ifade istek bildirmektedir. Fakat mü’minlerin isteği, Allah'ın, kâfirlere karşı mü’minlere vaadettiği zaferi acele olarak yermesini istemektir. Burada mü’minler. Allah'ın, vaadinden döneceğinden şüphe etmemişler fakat onlar Allah'ın vaadinin, zaman geçmeden acele olarak gerçekleşmesini istemişlerdir.
Taberi de bu son görüşün tercihe şayan olduğunu beyan etmiş ve özetle şunları söylemiştir: "Bu Âyette zikredilen sıfatlar, Resûlüllah’ın sahabelerinden, vatanını, evini ve ailesini bırakarak Allah’a ve Resulüne hicret eden mü’minlerin ve Resûlüllah’a tabi olan diğer mü’minlerin sıfatlandır. Bu mü’minler, Allah'ın ve kendilerinin düşmanlarına karşı, rablerinden kendilerini derhal zafere ulaştırmasını istemişler artık düşmana karşı sabırlarının kalmadığım ve Allahü teâlânın "Halim" sıfatının gereği olarak düşmanlarına mühlet vermesinin kendilerini güç duruma düşüreceğini söylemek istemişlerdir. Nitekim bundan sonra gelen âyet-i kerime, hicret eden, yurtlarından çıkarılan, Allah yolunda eziyet gören, savaşan ve öldürülen mü’minlerin dilediklerinin kabul edildiğini beyan etmektedir ki bu âyette de zikredilen mü’minler aynı mü’minlerdir. İstekleri de, zaferin acele olarak verilmesidir.
195
Rableri onların dualarını kabul edip şu cevabı verdi: "Şüphesiz ben, erkek olsun kadın olsun içinizden amel işleyen hiçbir kimsenin amelini zayi etmem. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenlerin, memleketlerinden çıkarılanların, benim yolumda eziyete uğrayanların, savaşanların ve öldürülenlerin günahlarını mutlaka örteceğim ve onları Allah katından bir mükafaat olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfaatın en güzeli Allah katındadır.
Rableri onların dualarım kabul etti ve dedi ki: "Şüphesiz ben, erkek olsun kadın olsun, içinizden amel eden herhangi bir kimsenin amelini zayi etmem. Sizler birbirinize destek olmakta ve aynı dine mensup olmakta ve benim sevabıma erişmekte aynı durumdasınız. Topluluklarım ve aşirtlerini bırakıp hicret edenlerin, müşrikler tarafından yurtlarından çıkarılanların, bana itaat ve ibadeti sebebiyle kendilerine eziyet edilenlerin, Allah'ın kelamını yüceltmek için savaş anların ve Allah yolunda şehit düşenlerin günahlarım mutlaka affedeceğim. Kötülüklerini örteceğim. Onların, Allah yolunda verdikleri imtihanlara karşılık. altlarında ırmaklar akan cennetlere mutlaka koyacağım. Gözlerinin gütmediği; kulaklarının işitmediği, herhangi bir insanın hatnna gelmeyen güzel nimetler, ancak Allah katındadır.
Mücahid ve Ümmü Selemenin çocuklarından birinin rivâyet ettiğine göre Ümmü Seleme, Resûlüllah’a "Ey Allah'ın Resulü, hicret etme hususunda erkekler zikrediliyor fakat bizler zikredilmiyoruz." demiş, bunun üzerine "Rableri onların dualarını kabul edip şu cevab vermiş ve "Şüphesiz ben, erkek olsun kadın olsun içinizden, amel işleyen hiçbir kimsenin amelini zayi etmem." âyetini indirmiştir.
Âyet-i kerime’de, hicret eden. Allah yolunda eziyet gören, savaşan ve öldürülen mü’minlerin, bağışlanıp cennete konacakları zikredilmektedir. Bu hususta Abdullah b. Amr b. el-Ass, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğunu işittiğini rivâyet etmektedir.
"Şüphesiz ki cennete girecek olan iki fırka, kendileriyle sevilmeyen şeyler uzaklaştırılan (Kendilerine zor işler yaptırılan) muhacirlerin fakirleridir. Onlara bir şey emredildiğinde dinler ve itaat ederler. Onlardan birinin, Devlet başkanına bir ihtiyacı olsa, ölünceye kadar onun ihtiyacı karşılanmaz ve o ihtiyaç içinde ölür gider. Şüphesiz ki Aziz ve Celil olan Allah, kıyamet gününde cennete çağırır O da cennet de bütün süs ve ziynetleriyle gelir. Allah, "Ey yolumda savaşan, öldürülen ve eziyet gören ve yine benim yolumda çihad eden kullarım, siz cennete girin" buyurur. Onlar cennete, hesaba çekilmeden ve herhangi bir azap görmeden gireceklerdir. Ahmed b. Hanbel, Müsned.C.2 S. 168
196
Bak. Âyet 197.
197
Ey Rasûlüm, kâfirlerin, diyar diyar dolaşmaları seni aldatmasın. Bu, az bir geçimliktir. Sonra onların varacakları yer, cehennemdir. O ne kötü bir döşektir.
Ey Rasûlüm, kâfirlerin, ülke ülke gezip dolaşmaları, Allah'ın onlara, inkârlarına rağmen mühlet vermesi, sakın seni aldatmasın. Bu onların, dünyada gelip geçici az bir geçimlikleridir. Sonra onların vanp sığınacakları yer, cehennemdir. O ne kötü bir döşek, ne kötü bir yatılacak yerdir.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de Resûlüllah’a hitabetmektedir. Ancak asıl muhataplar, kâfirlerin dünya hayatındaki rahatlıklarına hayret eden mü’minlerdir. Onlara kâfirlerin bu hallerine aklanmamaları bildirilmektedir.
198
Fakat rablerinden korkanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah tarafından ağırlanacaklardır. İyilikte bulunanlar için Allah katında olan şeyler daha hayırlıdır.
Fakat rablerinin emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korkanlar için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Bu onlara, Allah'ın katından bir ikramdır. Allah katında olan hayat, ikram ve güzel meskenler, takva sahipleri için, bu kafirlerin, içinde yüzdükleri geçici dünye nimetlerinden daha hayırlıdır. O halde kâfirlerin sürdürdükleri geçici dünya safasi sizleri sakın imrendirmesin.
199
Kitap ehlinden, Allah’a boyun eğerek, Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene iman edenler vardır. Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onların, rablerî katında mükâfaatları vardır. Şüphesiz ki Allah, hesabı süratli olandır.
Kendilerine Tevrat ve İncil verilen ehl-i kitaptan, Allah’a itaatta boyun eğerek Allah'ın birliğine, size indirilen Kur'ana ve kendilerine indirilen Tevrat ve İncile iman edenler vardır. Onlar, kendilerine indirilen kitapta mevcut olan, Muhammedin sıfatları gibi bazı âyetleri tahrif etmek karşlığında az bir dünya değerini satın almazlar. İşte onlar için, itaatlerinin ve amellerinin karşılığı olarak kıyamet gününde rableri katında mükâfaatları vardır. Şüphesiz ki Allah, kullarını süratle hesaba çekendir. Çünkü onun, hesap işlemleri yapmaya ve bunun için bir zamana ihtiyacı yoktur. İrade ettiği an hesaplar bitiverir.
Müfessirler bu âyet-i kerime’nin kimin hakkında nazil olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Cabir b. Abydullah, Katade ve İbn-i Cüreyce göre bu âyet-i kerime, Resûlüllah’ın döneminde Habeşistan Kralı olan Necaşi hakkında nazil olmuştur. Zira Necaşi ölünce Resûlüllah sahabilerine, onun gıyabında cenaze namazı kılmalarım emretmiş, münafıklar da "Bakın şuna, hiç görmediği Hristiyan bir adamın cenaze namazını kılıyor." demişler bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olmuş ve ehl-i kitaptan, mü’minlerin bulunduğunu bildirmiştir.
Peygamber efendimizin, Necaşi hakkında şöyle buyurduğu Rivâyet edilmektedir:
"Memleketinizde bulunmayan kardeşiniz Necaşi öldü. Onun cenaze namazını kılın. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.3 S. 369, 400
b- İbn-i Cüreyc ve İbn-i Zeyde göre ise bu âyet-i kerime, Yahudilerden müslüman olan Abdullah b. Selam vb. kişiler hakkında nazil olmuştur.
c- Mücahide göre ise bu âyet-i kerime, Yahudi ve Hristiyanlardan müslüman olan bütün insanlar hakkında nazil olmuştur. Taberi de âyet-i kerime’nin genel ifadesini gözönünde bulundurarak Mücahidin bu görüşünü tercih etmiş, "Necaşi hakkında nazil oldu" diyenlerin görüşlerinin buna ters düşmeyeceğini söylemiştir. Zira, özel bir mesele hakkında inmiş olsa da âyetin mânâsının genel olduğu muhakkaktır.
200
Ey iman edenler, sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah'tan korkun ki kurtuluşa ereğiniz.
Ey iman edenler, dininiz hususunda, rabbinize itaatte ve bütün emir ve yasakiann gereğini yapmakta sabırlı olun. Düşmanlarınıza karşı tahammül gösterin ki zafere ensesiniz. Sınırlarda düşmanlarınıza ve din düşmanlarına karşı nöbet bekleyin. Müslümanları koruyun. Allah’tan korkun ve emirlerine karşı gelmeyin ki kurtuluşa erip ebedi olan nimetlere kavuşasınız.
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
"Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak, dünyadan ve onun içinde bulunan şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin cennette sahibolacağı bir kamçı boyu yer, dünyadan ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır. Allah yolunda akşam ve sabah yürümek, dünya ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır. Buhari, K. el-Cihad, bab: 73
Müfessirler, bu âyet-i kerime’yi çeşitli şekillerde izah etmişlerdir:
a- Hasan-ı Basri, Katade, İbn-i Cüreyc ve Dehhaka göre bu âyetin mânâsı şöyledir: "Ey iman edenler, dininizin hükümlerine sabredin. Kâfirlere karşı sabırlı olun ve kâfir ve müşriklerin karşısında nöbet tutun."
b- Muhammed b. Kâ'b el-Kureziye göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey iman edenler, dininizin hükümlerine karşı sabredin. İtaatiniz karşılığında size vermeyi vaadettiğim şeyleri beklemekte sabırlı olun ve düşmanınızın karşısında nöbet tutun."
c- Zeyd b. Esleme göre bu âyetin mânâsı şöyledir. "Ey iman edenler, cihatta sabırlı olun. Düşmanınıza karşı sabredin ve onların karşısında nöbet tutun." Zeyd b. Eşlem diyor ki: "Bir zammı Ebû Ubeyde b. el-Cerreh, Ömer b. el-Hattaba mektup yazarak ona, Rumların askerî yığınak yaptıklarını ve onlardan herkesin korkar durumda olduğunu belirtmiştir. Ömer de ona şu cevabı yazmıştır: "Mü’min bir kula ne kadar sıkıntı gelse de, Allah o sıkıntıyı ondan alır. Elbette ki bir zorluk iki kolaylığa galip gelemez. Allahü teâlâ kitabında şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler, sabredin (düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz."
d- Ebû Seleme b. Abdurrahman ise, bu âyeti şu şekilde izah etmiştir. "Ey iman edenler, sabredin. İnsanlara karşı sabırlı olun. Ve namaza bağlı kalın. Bir vakti kıldıktan sonra diğer vakti bekleyin." Bu hususta Ebû Hureyrenin, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu zikrettiği rivâyet edilmektedir.
"Ben sizlere, Allah'ın, kendisiyle hataları sildiği ve dereceleri yükselttiği bir şeyi göstereyim mi?" Sahabiler "Evet, ey Allah'ın Resulü." demişler Resûlüllah da "Zorluklara rağmen, abdesti mükemmel bir şekilde almak, mascitlere çokça adımlarla gitmek ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemektir. İşte "İrtibatlı" olmak bu demektir. Müslim, K. et-Taharet, bab: 41, Hadis No: 251
Taberi, âyetin izahında, bu görüşlerden tercihe şayan olanının şöyle diyen görüşe olduğunu söylemiştir. "Ey iman edenler, dininize ve rabbinize itaatte sabredin. Düşmanlarınıza karşı sabırlı olun ve onların karşısında nöbet tutun." Taberi bu görüşü tercih edişine gerekçe olarak ta özetle şunları zikretmiştir. "Âyette zikredilen, birinci sabır, mutlak olarak zikredilmiştir. Bu itibarla her türlü sabır bu ifadedanin içine girer. İkinci sabır ise müşareket ifade eden bir siyga ile ifade edilmiştir. Bu da, insanlar arasında karşılıklı olarak cereyan eder ki bundan maksat da müslürnanların, kâfirler karşısında metanet göstermeleri demektir. "Nöbet bekleyin" diye tercüme edilen kelimesinin kökü (......) dır. Bu da diğer bir âyette de zikredildiği gibi düşmanla savaşmak maksadıyla at beslemek ve muhafaza etmektir. Düşmanın önünde nöbet tutan insanlar, kendilerini sınırlarda hapsettiklerinden ve oradan ayrılmadıklarından, onlara da bu sıfat verilmiştir.
Kur'an-ı Kerimde zikredilen kelimeleri, Arapçadaki asıl mânâlarından çıkarıp başka mânâlarda, herhangi bir delile dayanmadan kullanmak elbette ki isabetli değildir. Bu itibarla kelimesinden maksadın, Nöbet tuttunuz" demek olduğu muhakkaktır.