RÛHU'L-BEYÂN

Meâric Sûresi — RÛHU'L-BEYÂN

MEARİC SURESİ

1

Bir isteyici, gelecek olan azabı istedi. Bu âyette ”istedi" manası ”seele" fiili ile ifade edilmiştir. Aynı mana, ”deâ" ve ”istedâ" kelimeleri ile de ifade edilmektedir. Nitekim bir âyette ”yed'üne fîha bi külli fâkihetin âminin" (Duhân:55) buyurulmuştur ki ”Orada güven içinde her türlü meyveden isterler" demektir. Âyetin anlamı şudur: Bir isteyici, arzulasa da arzulamasa da mutlaka inecek olan azabı istedi.

İbn Abbas'tan rivayet edildiğine ve bilginlerin çoğunluğu tarafından tercih edilen görüşe göre o isteyici, Abdü'd-Dâr oğullarından Nadr b. Hâris'tir. Bu adam biraz alayla, biraz da inkâr yollu olarak: ”Ey Allahım! Eğer bu gerçek ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize acıklı bir azap ver" (Enfâl: 32) dedi.

Âyette ”gelecek olan azap" anlamını veren kelime, geçmiş zamana delâlet eden ”vâki"' kelimesi ile ifadelendirilmiştir. Bu, o azabın mutlaka vuku bulacağına delâlet etmesi içindir. Bu, ya dünyada gelecek olan azaptır ki o zaman, Nadrin da öldürüldüğü Bedir Savaşı kastedilmiştir. Ya da âhirette vuku bulacak olan cehennem azabıdır.

Rivayet edildi ki Muaviye (radıyallahü anh), Sene' ehlinden bir adama: ”Senin kavmin başlarına bir kadını getirdiği zaman ne kadar da cahilmiş!" dedi. Adam ona şu karşılığı verdi: Allah Rasûlü kendilerini hakka davet ettiği zaman: ”Ey Allahım! Eğer bu gerçek ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize acıklı bir azap getir" (Enfâl: 32) dediklerinde, senin kavmin benimkinden daha cahilmiş. Onlar: ”Eğer bu senin katından gelen bir hak ise bizi ona hidayet et," demediler. Oysa demeleri gereken buydu.

Bir başka görüşe göre ”isteyici", Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Onların azaplarının acele gelmesini istedi. Allah'ın onları ağır bir şekilde cezalandırmasını, o azabı, Yusuf (aleyhisselâm)'un seneleri gibi, kıtlık seneleri kılmasını arzuladı. Ama görünen o ki, ”bir isteyici... istedi' kavli şerifi onların, ”Sana kıyameti soruyorlar." (Nâziât: 42), ”Bu vaad ne zaman?" (Yûnus: 48) ve benzeri yollarla, bilinen isteklerinin hikâyesidir. Çünkü o azap, kâfirler üzerine ineceği bilinen bir şeydir. Onu Nadr istememiştir. O zaman sual, araştırma ve açıklama isteme manasına gelir. Çünkü kâfirler onun vukuunu inkâr ederek ve alaya alarak Hazret-i Peygambere ve sahâbilere, ”O azap kime inecek, ne zaman inecek?" gibi sorular soruyorlardı.

Ayette ”azap" kelimesinin başındaki ”bi" harfi, ”an" anlamındadır. ”Fes'el bihî habîran: Bunu bir hilene sor" (Furkân: 59) âyetinde de böyledir. Çünkü harflerin bazan birbirleri yerine kullanılmaları ittifakla caizdir. İmam el-Vahidî ise, bu ”bi" harfinin zâid olduğunu, te'kid için getirildiğini şu âyette de aynı olduğunu söyler: ”Ve hüzzî ileyki bi ciz'innahleti: Hurma ağacını kendine doğru silkele..." (Meryem: 25)

2

(O), inkarcılar içindir. Bu âyetin başındaki ”lam" harfi ”alâ" manasındadır. Cümle, ”O azap, kâfirlerin aleyhinedir" anlamındadır. ”...Ve in ese'tüm felehâ... Eğer kötülük ederseniz kendi aleyhinizedir ” (İsrâ: 7) âyetinde de ”lehâ", ”aleyhâ" manasındadır.

Bazılarının görüşüne göre ise bu ”lam", ”bâ" manasındadır. ”Vemâ umirû illâ liya'budullah... Onlar ancak Allah'a ibadetle emrolundular." (Beyyine: 5) âyetinde de durum aynıdır. Bir diğer görüşe göre lam, kendi manasında, sebep ifade eder. O zaman cümlenin anlamı: ”Onların küfürlerinden dolayı azap imcidir" şeklinde olur.

Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”Kendilerinin, çirkin amelleri ile başbaşa bırakılacaklarını, azap edilmeyeceklerini zanneden, yanlış inanç ve emel sahipleri işte böyle nitelenirler."

Onu savacak defedecek

hiç kimse yoktur.

3

(O), derecelerin, yüceliklerin

sahibi olan Allah'tandır. Vakti geldiği zaman, onun tarafından gönderilir. Râğıbin dediğine göre ”dereceler" den maksat, feleklerdir ki, onlar da yedi kat gök, kürsî ve arştır.

4

Melekler yani inip çıkmakla memur olanlar, çünkü melekler içerisinde gökyüzünden hiç inmeyenler, yeryüzünden hiç yukarı çıkmayanlar vardır.

Ve ruh Cebrail, özelliğinden ve faziletinden dolayı ayrıca zikredilmiştir. ”Melekler ve ruh iner!' (Kadr: 4) âyetinde de ayrıca zikredilmiştir. Buna göre bir âyette meleklerin inmeleri, başka bir âyette de yukarı çıkmaları zikredilmiştir.

Oraya, emrin düştüğü yerden arş-ı âlâya ve kendisinden emirlerin verildiği yere -çünkü arş Rahmani sıfatın tecellî yeridir. Hükümler oradan başlar. Melekler insanların amellerini Allah'ın dilediği yere indirir-

süresi insanların saydıklarından

elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkarlar. Bir günün elli bin yıl olması konusuna ışık tutan bir âyet de şudur: ”...Sonra sizin saydıklarınızdan, süresi bin yıl olan bir günde..." (Secde: 5) Bu âyetteki gün, teşbih-i beliğ kabilindendir. Bunun esası ”elli bin sene müddeti kadar..." demektir.

Gün için birtakım mertebeler ve hükümler vardır. Gün vardır, bir an gibidir. An, zaman mefhumunun kendisine verildiği en kısa süredir. ”...Hergün o, bir iştedir." (Rahman: 29) âyetindeki gün, bu anlamdadır. Bir küçük zaman, gün diye adlandırılmıştır. Çünkü hâl, o esnada meydana gelir. O süre zamanların en kısası ve en dakîkidir. Gün vardır, bin sene gibidir. O, ilâhî gündür ve âhiret günüdür. Bir âyet-i kerimede: ”...Şüphesiz Rabbinin yanındaki bir gün, saydıklarınızdan bin sene gibidir" (Hacc: 47) buyurulmaktadır. Bir başka âyetin meali de şöyledir: ”Allahü teâlâ gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra sizin saydıklarınızdan, süresi bin yıl olan bir günde onun nezdine çıkar." (Secde: 5) Gün vardır, elli bin sene kadar ve hatta sonsuza kadardır. Cennetliklerin günü böyledir. Günlerin en uzunu için, bir son sınır yoktur.

Miktarı elli bin sene olan gün, mîrac günü ve kıyamet günüdür. Allah'ın, hükümlerini dilediği gibi icra etmesi, emrini ilmi ve hikmeti gereği yerine getirmesi için kıyamet bu en uzun günde olacaktır. Onun miktarı da, dünya sene leriyle elli bin sene kadar olacaktır. Bu günün süresine, Hazret-i Peygamberin şu hadisi delâlet etmektedir: ”Altın ve gümüş sahibi olan herkes, eğer onların hakkını ödemezlerse, o altınlar ve gümüşler kıyamet günü geniş plakalar haline getirilip, cehennem ateşinde kızartılır ve onlarla sahiplerinin yanları, alınları ve sırtları dağlanır. Her soğuyuşlarında bu hâl tekrarlanır. Bu, miktarı elli bin sene olan günde, insanlar arasında hükmedilip de, cennete veya cehenneme yolunu bulana kadar devam eder." (1)

Rivayet edildiğine göre, kıyamette elli durak vardır. Kul, bunlardan herbirinde dinî işlerden birinden sorulur. Eğer cevaba muktedir olamazsa her durakta, bin sene uzunluğunda olan ilâhî gün miktarınca durur. O günde hiç gece yoktur. Yani cennetliklerin vakti sürekli gündüz gibidir. Cehennemliklerin zamanı ise, ebediyyen gece gibidir. Çünkü, ışık ehli için karanlık olmadığı gibi, karanlık ehli için de ışık yoktur.

Bu ifade, aklı olan kişiye şunu hatırlatmaktadır: Kıyamet gününün başı elli bin sene kadar olunca, kim bilir sonu ne kadardır? Şuna da işaret etmemiz gerekir, bu uzunluk kâfir ve âsi içindir. Mü'min ve itaatkâr için değil. Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet edilen şu hadis buna delâlet etmektedir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: ”Bugün ne kadar uzun?" denildi. Rasûlüllah: ”Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, o mü'mine hafifletilir. Öyle ki, dünyada kıldığı bir farz namazdan daha hafif olur." buyurdu.(2)

O günün hafifliğinin namazla temsil edilmesinde, kullanılan sayının sırrı için başka bir yön vardır. Şöyle ki: Kâfir, aslında elli vakit olan namazı kılmamıştır. Dolayısıyla sanki onlardan herbirisine karşılık bin yıl azap edilir. İşte bu sırdan dolayı o, kıyamet gününde secde etmekle yükümlü tutulur.

Bugünün bu kadar uzun olmasından ve o esnada meleklerin arşa doğru yükselmelerinden, âlemin en alt yeri ile, arşın çevresi arasındaki mesafenin elli bin yıllık bir yol olması gerekmez. Çünkü bu sözden maksat, günün uzunluğunu bildirmektir. Meleklerin böyle bir günde arşa çıkıp indiklerini belirtmektir. Çıkışların süresini ifade etmek de değildir. O günde arştan defalarca Allah'ın emrini alıp, tebliğ ederler.

5

Ey Rasûlüm Muhammed!

Şimdi sen güzelce sabret. Feveran etme, Allah'tan başkasına şikayetçi olma. Şüphesiz meleklerin ve Cebrail'in yükseklere çıktığı o uzun süre zarfında azap gerçekleşecektir.

Hasan-ı Basrî'den: ”Sabr-ı cemîl" in, güzel sabrın, görünüşte güzel davranmak olduğu rivayet edilmiştir. Bir başka görüşe göre: Acele etmeden rahatlığı beklemektir. Çünkü azabı istemek, alay ve inattan, vahyi inkârdan kaynaklanmıştır. Bu da Hazret-i Peygamberi rahatsız eden şeylerdendir. Ya da rahatsızlık duymak, yardım ve zaferi gecikmiş bulmaktandır.

6

Şüphesiz onlar, Mekkeliler

o azabı uzak görüyorlar. Yani kendilerine onu imkânsız derecede uzak zannediyorlardı. Nitekim: ”Biz öldüğümüz, bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman mı?.." diyorlardı. (Mü'minıın:82; Saffât: 16,53; Kâf: 3; Vakıa: 47) ”Şu kurumuş kemikleri kim diriltecek? dedi." (Yâsîn: 78) diyorlardı. Bunun için azabı uzak buluyorlardı. Buna sebep de, onu hakettiklerini bilmemeleri idi.

7

Biz ise onu yakın görüyoruz, biliyoruz. Yeteneklerine göre onu hakettiklerini onun Bize kolay olduğunu, uzak ve zor ol madiğini biliyoruz. Ayetteki ”uzaklık" ve ”yakınlık" tan maksat, imkân açısından uzaklık ve yakınlıktır.

Selıl rahimehullah şöyle der: ”Onlar, emellerinin çokluğundan dolayı, öldükten sonra dirilmeyi ve hesabı uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz. Çünkü olacak olan her şey yakındır. Uzak, imkânsız olandır. Geçen süresi bakımından dünya ancak ikiye bölünmüş bir kumaş gibidir. Kalan, sadece kopmak üzere olan bir ipliktir. Şâir şöyle demiştir:

Dünya ve dünyadakilerin tümü,

Gündüzle birlikte yok olan gölgeden başka bir şey mi?

Bir başka şâirin iki beyti de şu şekildedir:

Günlerin tuhaflıklarındandır ki, yeryüzünde, Oturduğun halde sen ve yeryüzü yürümektesiniz.

Ey adam! Senin yürüyüşün, bir geminin,

Kalpleri uçarken oturan bir kavmi götürmesi gibidir.

8

O gün gökyüzü erimiş maden gibi olacak. Erimiş maden diye ifade ettiğimiz, ”el-muhl" kelimesi, zeytin yağının tortusudur. Katı cisimler gibi yavaş aktığı için bu adı almıştır. İbn Mes'ud'dan gelen rivayete göre bu kelime, ”renklilikte erimiş gümüş gibi veya siyahlıkta zift ve katran gibidir" diye açıklanmıştır. Yani o gün gökyüzü ”muhl" gibi olur. Korkunçlukta ve şekilde vasfedilemeyecek bir vaziyettedir.

9

Dağlar atılmış renkli yün gibi olacak tır. Bir başka âyette ”kel ıhnı'l-menfûş: Atılmış renkli yün gibi" (Kâria: 5) buyurulmuştur. Bu âyetlerde özellikle ”ıhn" kelimesinin kullanılması, onda bulunan renkden dolayıdır. Nitekim bir başka âyette: ”Gök yarılıp da erimiş yağ gibi, kırmızı bir gül gibi olduğu zaman..." (Rahman: 37) buyurulmuştur.

Bu izahlardan sonra âyetin şu anlamda olduğunu söyleyebiliriz: ”Dağlar, muhtelif renklerinden dolayı çeşitli renklere boyanmış atılmış yün gibi olur kır." Buna işaret eden başka bir âyetin meali de şu şekildedir: ”...Dağlarda beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık.)" (Fâtır: 27) Dağlar parçalanıp boşlukla uçurulduğunda, rüzgârın uçurduğu atılmış renkli yüne benzerler.

Keşfu'l-Esrâr adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Dağlar ilk değişti ğindc ufalanmış kum gibi, sonra atılmış rekli yün gibi olur, daha sonra da toz duman haline döner."

10

Akraba, akrabanın hâlini sormayacak. Onunla konuşmayacak. Çünkü herkes kendi başına gelenle meşgul olacak. Akrabalar arasında durum böyle olunca, yabancılar arasında nasıl olacağını var sen hesabet.

11

Birbirlerine gösterilirler. Yani akrabalar, akrabalara gösterilir, birbirlerine gizlenmezler. Birbirlerinin hallerini sormalarına mani olan görüşmemeleri değil, kendi canlarının derdine düşmüş olmalarıdır. Kıyamet gününde herkes yanındakinin gözü önündedir. Kişi, babasını, kardeşini, akrabalarını ve sülâlesini görür. Ama onların hâlini sormaz, onlarla konuşmaz.

Çünkü kendi derdiyle meşguldür.

İbn Abbas (radıyallahü anh): ”Bir an birbirlerini tanırlar, sonra tanımaz olurlar" demiştir.

Günahkâr, kâfir veya tüm günahkârlar

o günün azabından başına gelen azaptan, verdiği şeye mukabil

kurtulmak için, kurtulmak umuduyla

oğullarını, -burada oğullar çoğul olarak zikredilmiştir. Çünkü onların çokluğu, sevilen ve arzu edilen bir şeydir-, beraber olduğu

eşini, kendisine yardımcı olan, arka veren

kardeşini, kendisini koruyan yani sığındığı, yanına vardığı -bu âyette geçen ”tü'vîhi" kelimesinin mazisi (dili geçmiş zaman kipi), bir başka âyette aynı anlamda şöyle geçmektedir: ”Öz kardeşini yanına aldı." (Yûsuf: 69)- yani soyda veya musibetler anında yanına varıp sığındığı

sülâlesini ve yeryüzünde insanlardan, cinlerden ve diğer yaratıklardan

kim varsa hepsini feda etmeyi ister, temenni eder.

Tâ ki kendisini kurtarsın.

Bu âyetler, kişinin nefsiyle meşgul olmasının, bırakın onların hâl ve hatırlarını sormak, kendini azaptan kurtarmak için en yakınlarını ve en sevdiklerini bile feda edecek bir noktada olduğunu açıklamaktadır.

Âyetteki ”sülâle" den maksat, baba ve dedeler ve en yakın akrabalardır.

Özetle diyebiliriz ki, o temenni eder ki, tüm bunlar elinin altında olsalar da, canını kurtarmak için hepsini verse, sonra da bu hareket onu kurtarsa. Ama boşuna, çünkü usul yanlıştır, vakit geçmiştir.

12

Bak. Âyet 11.

13

Bak. Âyet 11.

14

Bak. Âyet 11.

15

Fakat ne mümkün! Günahkârın istediğini red ve fidye karşılığında kendisini kurtarmasının imkânsızlığını beyandır. Yani sonuç istediği gibi olmaz. Çünkü o işlediği suçlardan dolayı büründüğü zulmânı durumuyla azabı haketmiştir, ondan kurtulamaz. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Allahü teâlâ kıyamet günü, cehennemliklerden azabı en hafif olana: ”Yeryüzündeki şeyler senin olsa, bu azaptan kurtulmak için verir misin?" diye sorar. O: ”Evet," der. Bunun üzerine Allahü teâlâ : ”Sen daha Adem'in sulbünde iken, bundan çok basitini istedim. Bana şirk koşmamanı istedim. Ama sen bundan imtina ettin, şirki seçtin," buyurur."

Kurtubî'den nakledildiğine göre: ”Fakat ne mümkün" diye ifade edilen ”kellâ" kelimesinin, red ve men manasına ihtimali olduğu gibi, ”gerçekten" anlamına da ihtimali vardır. Burada her ikisi de caizdir.

Şüphesiz o ateş,

hâlis alevdir. Bu anlamdaki ”lezâ" kelimesi, cehennemin özel isimlerindendir. Dumanı olmayan, saf ateş oluşunun verdiği kuvvetli hararetten dolayı, yakıcılığın zirvesinde olan, hâlis alev anlamındadır.

16

Organları söküp çıkarandır. ”Organlar" anlamındaki ”eş-şevâ" kelimesi, el, ayak gibi hayat için zarurî olmayan, kesilmesi ölüm getirmeyen organlardır. İki âyet birlikte ele alındığında şu mana çıkar: O, bedende bulunan organları, şiddetli hararetten dolayı yakma kuvvetiyle söküp çıkaran ateştir. O organlar sonra, tekrar eski hallerine dönerler.

"Şevâ" kelimesi, kafa derisi anlamındaki ”şevâf'ın çoğulu da olabilir. O zaman şöyle anlaşılır: Ateş kafanın derisini soyar yerinden çıkarır. Onlara böyle bir cezanın verilmesine sebep, bu organlarla başkalarına eza cefâ etmeleri ve başta akıl olmak üzere kafadaki temel organları haktan uzaklaştırmalarıdır. Onlar, başlarındaki akılla düşünmüyorlardı.

17

Tâatten

yüz çevirip hakka ve hakkı bilmeye

arkasını dönen, dünya sevgisi ve hırsla mal

biriktirip yığan zekâtını ve diğer haklarını ödemeyen, Allah'ın kullarına merhameti olmadığı için ve uzun emelinden dolayı kazancıyla kibirlenen, dinle meşguliyetten uzak duran -aksi halde biriktirmez, harcardı-

kişiyi çağırır, kendisine doğru çeker ve onlara: ”Ey kâfir! Bana gel. Ey münafık! Bana gel. Senin yerin benim" der. Yahut da, münafıkları ve kâfirleri kendi adlarıyla fasih sözlerle çağırır. Sonra da kuşun taneyi kaptığı gibi onları kapar.

Âyette hem ”yüzçevirme", hem de ”arka dönme" nin birlikte anılması, cimriliğin çirkinliğine, cimrinin hasisliğine ve bunun mü'mine yakışmadığına dikkat çekmek içindir. Bir haberde şöyle denilmektedir: ”Kıyamet günü Ademoğlu, Allah'ın huzuruna sanki bir kuzu imiş gibi getirilir. Allahü teâlâ kendisine: ’Ben sana verdim, ikram ettim, sana nimet verdim. Ya sen ne yaptın?' der. O, şu karşılığı verir: ’Ya Rabbî! Topladım, artırdım. Olduğundan daha çok olarak bıraktım. Beni geri döndür, sana hepsini getireyim.'

Görülür ki o, hiçbir hayır yapmamış kuldur. Peşinden cehenneme atılır.

Bir başka haber de şu şekildedir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün avcıma tükürdü. Onun üstüne parmağım koydu. ”Allahü teâlâ Âdemoğluna: Ben seni, böyle bir şeyden yarattığım halde, Beni nasıl âciz bırakacaksın? Ben seni düzgün bir hale getirdim. Sen hırkan ve elbisen içerisinde yürüdün. Yeryüzünde ayak seslerin var. Topladın, vermedin. Ruhun boğazına çıkınca, şimdi tasadduk ediyorum, dedin. Sadaka vakti nerede?" diyecektir.(5)

18

Bak. Âyet 17.

19

Gerçekten insan cinsi

çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. ”Mel" hırslılık ve sabırsızlık, hoşlanılmayan bir şey olduğunda feveran etmek, kendini tutamamak ve İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre bir hayır isabet ettiğinde de vermemektir.

20

Kendisine hastalık, fakirlik ve benzeri

bir kötülük dokunduğunda, kaderi bilmediği için

feryat eder. Bu, sabrın zıddıdır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadiste şöyle buyurmuştur: ”insanoğluna verilen en şerli şey; üzen ihtiras ve kalbini çıkaran korkaklıktır. ”(6)

Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”Nefislerin hastalığı hoş görmemelerinin sebebi, onun, kendilerini mükellef tutuldukları Allah'ın haklarından engelleyici olmasıdır. Çünkü hayvanî (canlı) ruh acı duyduğunda, mükellefiyetleri yerine getirecek olan bedenî idareden uzak kalır. Ariflerin nefisleri, ölümü kötü görmezler. Çünkü onda Allah'a kavuşma vardır. O, bir nimet ve ihsandır. Bu yüzden bir peygamber ölüm konusunda muhayyer bırakıldı mı, mutlaka onu seçmiştir."

21

Bir iyilik, zenginlik ve bolluk

dokunduğunda da cimrileşir. Çünkü elindekini bölüşmeyi ve ikramın sevabını bilmez. Sıhhatin de cimrilikte katkısı vardır. Nitekim zengin kişi, sıhhatli iken vermediğini bazen hasta iken verir. Bunun için, sıhhatli iken verilen sadaka daha efdal görülmüştür.

Yukarıda geçen üç nitelik, yani ”helıı" sabırsızlık, ”cezû" feveran etmek ve ”nıenû" cimrilik, kınanmaya müstehaktırlar. O da, yükümlülüğün şümulünde olan ve ihtiyarî olandır. O da, buluğa erdikten sonra söz konusudur. Ya da maksat, kişinin gerçekleştirdiğidir. Çünkü bunlar, insanın fıtratında bulunan şeylerdir. Nitekim Mütenebbî'nin şu beyti buna işaret etmektedir:

Zulüm nefislerin huylarındandır. Eğer sen, iffet sahibi birini bulursan, o, bir hastalıktan dolayı zulmetmiyor.

Bunların fıtrî oluşu, ahlâk kitaplarındaki tedavi yöntemleriyle, kişiden uzaklaştırılamamalarını gerektirmez. Eğer bunlar fıtrî iseler, beşikteki bebekte de hırs ve sabırsızlığın görülmesi gerekmez mi? denilirse cevabımız şu olur: ”Evet, bunun beşikte görülmesine mani bir durum yoktur. Onun memeye nasıl saldırdığı, nasıl hırsla emdiği, bir acı duyduğunda nasıl ağladığı, tuttuğu bir şey alınmak istendiğinde gücü yettiğince nasıl engellemek istediği görülmüyor mu?"

Eğer insanın kötü ahlâk üzere yaratılışındaki hikmet nedir'? diye sorulursa şu cevabı veririz: ”Şehvetin yaratılışındaki hikmet, kişinin, benzeri bir şehvetle karşı karşıya geldiğinde nefsini engellemesi, kendisine günahını süslediği zaman şeytanıyla mücadele etmesi ve böylece Allah'tan sevap ve cenneti haketmesidir. İnsanın içerisinde şehvet olduğu gibi, engel olucu akıl da vardır. Böylece Allah tarafından doğru yolu gösteren bir işaret bulunmuş olur."

Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”İnsanın içerisine cimrilik konulmuştur ve o, yok olması imkânsız, fıtrî bir duygudur. Fakat Allah'ın yardımıyla o, kullanılmaz hâle gelir. Bundan ötürü Cenabı Hak: ’...Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir,' (Haşr: 9) buyurmuştur. Görüldüğü gibi Allahü teâlâ bu âyette, cimriliği nefiste var etmiş ama kulun, Allah'ın yardımıyla ondan korunabileceğini beyan buyurmuştur. Bu sûrenin 19. âyetinde de: ’Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır,' buyurduğunu biliyoruz. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadisinde ”Sadaka delildir,' buyurmuştur. (7) Bunun anlamı şudur: Sadaka, o insanın nefsini cimrilikten koruduğuna delildir."

7- Bu, Müslim, Tirmizî ve Nesâî'nin tahrîc ettikleri bir hadisin bir bölümüdür. Baş tarafı şu şekildedir: ”Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdü lillâh sözü, mizanı doldurur..."

Bu konu ile ilgili çok meşhur bir de mizah vardır: Cimrilerden birisi suya düşmüş, neredeyse boğulacak. Oradakilerden biri: ”Ey falan! Elini ver," demiş. Ona denilmiş ki: ”Öyle deme, çünkü o vermeye değil, almaya alışık. Al elimi de."

Büyüklerden birisi şöyle der: ”Aç gözlülük, öfke, hırs, korkaklık, cimrilik ve kıskançlık insanın yaratılışında bulunan özelliklerdir. Yaratılıştan olan huyların da can çıkmadan yok olması imkânsızdır. Bu yüzden Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu huyların sarfedilmesi için yerler tayin etmiştir. Meselâ bir hadisinde: 'Ancak iki konuda gıpta edilir' buyurmuş (8), cahilî gayretler için değil, sadece Allah için öfkeyi emretmiştir. Allahü teâlâ bir âyette: '...O ikisine (ana babaya) öf deme..: (İsrâ: 23) buyururken, bir başka âyette: 'Öf size, niçin Allah'tan başkalarına tapıyorsunuz?' (Enbiyâ: 67) diyeni övmüştür. Yine bir âyetin baş tarafında 'Onlardan korkmaymız...' buyurarak korkmayı yasaklarken, hemen peşinden '...Benden korkunuz' (Âl-i İmrân: 175) buyurmuştur. Herkes bu özellikleri, iyi bir şekilde kullanabilir.

8- Hadisi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir. Tamamı şu şekildedir: ”Ancak iki konuda gıpta edilir. Bunlar; Allah'ın, kendisine mal verip onu hak yolda tüketmek üzere harcayan adam ve Allah'ın, kendisine hikmet verdiği ve onunla hükmeden, insanlara onu öğreten adam." Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/343.

Özetle diyebiliriz ki: Bu sıfatların asılları bakîdir. Çünkü nefisle savaş devam etmektedir. Çünkü savaş olmadan yükselme olmaz. Yükselme de ölünceye kadar devam eder. Sıfatların aslına bağlı olan savaş da aynı şekilde sürüp gitmektedir. Nefsin aslı, kötülüğü emredici oluşudur. Ama onun etkisi, kusurlularda görüldüğü gibi, kâmillerde, olgun insanlarda görülmez.

Kâşânî şöyle der: ”Nefis tabiatıyla kötülüğün kaynağıdır. Pisliğin sığmağıdır. Çünkü karanlıklar âlemindendir. Kalbi ona meyleden, yaratılış ve cibilliyetinin gereği (nefsin hakimiyeti) kendisini kaplayan kişiye aşağılık işler uygun düşer. O, en kötüsü korkaklık ve cimrilik olan, aşağılıklarla nitelenir. Allah'ın ”Kendisine bir kötülük dokunduğunda..." (Meâric: 20) ifadesinde, işaret edilen işte bu ikisidir. Kişinin bu duruma düşmesine sebep, bünyenin kendisine kolay geleni sevmesi, isteklerinde ve zâtında ana sebep oluşudur. Korkaklık ve cimriliğin, aşağılıkların en kötüleri olmaları, gönlü varlığın en süfli derecesine çekmelerinden dolayıdır.

22

Ancak şunlar öyle değildirler: Namaz kılanlar, namazlarında devamlı olanlar... Bu ve daha sonra gelecek olan istisnalar, 19. âyette geçen ”insan" kelimesinden istisnadırlar. Murat edilen mânâ şudur: ”O alçak sıfatlarla yaratılanlar, aynı hâl üzere devam ederler, ama namaz kdanlar... müstesna. Çünkü onlar bu tabiatlerini değiştirdiler, onların zıddı özelliklerle bezendiler.

"Namazlarında devamlı olanlar." mealindeki âyette ”hüm" zamiri, cümlenin başında söylenmiştir. Bu hâl, hükmün dinleyenin zihnine yerleşmesi ve takviyesini ifade içindir. Bir adamın bol bol verdiğini güçlü bir şekilde ifade etmek için zamiri başa alarak, ”O, bol veriyor," demeye benzer.

"Namazlarında devamlı olanlar" dan maksat, hiçbir meşguliyetin kendilerini namazdan alıkoymadığı, namazlarını devamlı kılanlardır. Nitekim bir hadis-i şerifte: ”Âmellerin en faziletlisi, az bile olsa sürekli olanıdır," buyuruimaktadır.(9) Hazret-i Âişe de, Hazret-i Peygamberin ibadet durumunu anlatırken: ”Rasûlüllahin ameli, devamlı idi," demiştir.

Bu ve bundan sonraki âyetlerdeki iyi hasletler sayılırken namazın en önce anılması, Rasûlüllahin şu hadisinden dolayıdır: ”Kulun, kıyamet gününde hesaba çekileceği ilk şey namazıdır. Eğer o, düzgünse kurtulmuştur. Bozuksa kaybetmiş, mahvolmuştur." Öte yandan namaz, gözetilmeleri gereken şeyle belirtilirken önemine binâen en son olarak namaz yine zikredilmiştir. Çünkü hastalık halinde oruç kazaya bırakılır, namaz bırakılamaz. Ancak teyemmüm etmeye ve îma ile namaz kılmaya gücü yetmezse müstesnadır. 34. âyette: ”Namazlarını muhafaza ederler," buyurulmuştur. Hazret-i Peygamberin son vasiyet ettiği şeyler de ”Namaz ve kölelerdir." (11)

11- Hadisi Ahmed b. Hanbel. Nesâî, İbn Mâce ve İbn Hıbbân, Sahili inde tahrîc etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/205.

23

Bak. Âyet 22.

24

Mallarında, isteyene ve mahrum bırakılana... Bir günlük gıda maddesi mevcut olan birinin istemesi helâl değildir. İsterse nezaketle geri çevrilir. Meselâ ”Allah sana fazlından versin," denilir. Utancından veya Allah'a güvenerek istemeyen, bu yüzden varlıklı zannedilip mahrum bırakılana

belli bir hak, Allah'a yaklaşmak için farz olan zekâttan muayyen bir kısmım görev bilerek

tanıyanlar... Âyet-i kerimede ilme ve öğrenmeye teşvik vardır. Mahruma bolca vermek, ona hakkı istemeyi öğretmek, teselli etmek, Allah'ın rahmet ve bağışı ile gönlünü hoş etmek, Allah'ın kerem ve zenginliğinden mahrum kalmaması için, ona güzel sözler söylemek gerekir.

25

Bak. Âyet 24.

26

Amelleriyle

ceza gününü tasdik edenler, öyle ki, onlar, uhrevî sevabı arzu ederek malî ve bedenî taatlerde bedenlerini yorarlar. Bununla kıyamet gününü tasdike delil getirirler. Kalp ve dille mücerred bir tasdik, her ne kadar kişiyi ebediyyen cehennemde kalmaktan kurtarırsa da, sahibini anılan kötü hasletleri huy edinmişler güruhundan müstesna tutmaya yetmez.

27

Ve Rablerinin azabından, üstün amellerine rağmen, onu eksik buldukları için ve Alkilin teâlâ'yı yüceltmek için

korkanlar. Hasan. Basrî: ”Mü'min, iyiliklerinin kabul edilmemesinden korkar," der.

28

Çünkü Rablerinin azabından emin olunmaz. Bu âyet, parantez cümlesidir (cümle-i mûterizadır.) Hiçbir mü'minin Allah'ın azabından emin olmaması, Allah'a çok ibadet ve taatta bulunması, korku ve umut arasında olması gerektiğini bildirmektedir. Çünkü hiç kimse sonunun ne olacağını bilmez. Kişinin kendisini beğenmesi de azap sebeplerindendir. Çünkü o, kişiyi mahveden ve cehennem azabına düşüren şeylerdendir. Allah'tan afiyet dileriz.

29

Onlar, eşlerinin, nikâhlı karılarının

ve cariyelerinin dışındakilere karşı edep yerlerini... Kadının ve erkeğin edep yeri, Kuranda ”fere" kelimesiyle ifade edilir. Bu, edep gereğidir. Kişinin edebi, altınından daha hayırlıdır.

Koruyanlardır. Yani zina etmezler, haram işlemekten uzak dururlar. Hanımları ve cariyeleri ise, hayız ve nifas hallerinin dışında ve istibrâdan sonra (cariye satın alındığında bir âdet görene kadar beklemek gibi) helâl vakitlerde kendisi için mubahtır. Âyette ”cariye" anlamı, ”mâ meleket eymânühüm; sağ ellerinin sahip oldukları" terimiyle ifade edilmiştir. Terkibin başında, cansız varlıklar için kullanılan ”mâ" edatı kullanılmıştır. Buna sebep, ya onlar köleliklerinden dolayı aklı olmayan varlıklar gibi tutulmuşlardır. Ya da eksikliklerinin nişanesi olan dişiliklerinden dolayıdır.

Onlar ferclerini koruyanlar, eşlerine ve cariyelerine karşı korumadıklarından dolayı, şer'an

kınanmazlar. Dolayısıyla bundan dolayı dünyada da âhirette de cezalandırılmazlar.

30

Bak. Âyet 29.

31

Bundan, nikâhla ve cariyelik yoluyla yararlanmadan

ötesini isteyenler ise, taşkınların, Allah'ın sınırlarını tecavüz eden, düşmanlıkta zirveye çıkanların

ta kendileridir. Evliliğin son sınırı dört eştir. Cariye tutmakta ise sınır yoktur. Homoseksüeller, hayvanla ilişki kuranlar ve elle tatmin olma cihetine gidenlerde bu belirtilen taşkınlardandırlar.

Rivayete göre, Araplar sefer esnasında elle tatmin yolunu seçiyorlardı. Onun için bu âyet indi. Bir hadiste: ”Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun. Çünkü o koruyucudur."(12) buyurulmuştur. Bazı Mâlikîler, bu hadise dayanarak elle tatmin (istimna) in haram olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Hazret-i Peygamber, evlenmekten âciz olan kişiye şehveti kırıcı olan orucu tavsiye etmiştir. Eğer istimna mubah olsa idi onu tavsiye etmesi daha kolay olurdu. Hanbelîler ve bazı Haneliler, şehveti teskin için istimnayı caiz görmüşlerdir. Buhârî haşiyelerinden birisinde tefsirini yapmakta olduğumuz 29-31. âyetler delil gösterilerek istimnanın haram olduğu söylenmiştir, çünkü âyetlerde eşi ve cariyesinin dışında bir yol arayan, zalim yani helâl ve haram tanımayan şeklinde nitelenmiştir.

Aynı konuda Begavî de şöyle der: ”Âyet, el ile tatminin haram olduğuna delildir."

İbn Cüreye der ki: ”İbn Atâ'ya istimnanın hükmünü sordum. Şu cevabı verdi: İşittim ki bir grup, elleri hamile olarak (şiş olarak) haşrolunacaklarmış. Zannediyorum ki bunlar elleriyle tatmin olanlardır."

Saîd b. Cübeyr'den şöyle dediği nakledilmiştir: ”Cinsel organları ile oyalanan erkekler topluluğuna Allah azap etmiştir. Onu yapana gerekli olan, bazılarının dediği gibi ta'zirdir yani azarlayıp kınamadır."

Ebû Hanife'ye ve Ahmed b. Hanbel'e göre zinaya sapma korkusu olan için el ile tatmin, mubahtır. Aynı şekilde eşinin veya cariyesinin eli ile tatmin olmak da, mekruh olmakla birlikte mubahtır. Zira bu dışarıya boşalma anlamındadır.

Eskilerden birisi şöyle demiştir: ”Şehvetini sakinleştirmek zorunda olan kişinin yapması gereken, cinsel organım taşla kırmaktır. Nitekim bazı sâlih muttaki zâtlar, aşırı şehvet duyduklarında nefislerini zinadan korumak için böyle yapmışlardır."

Uyulması gereken, haktır. O da, Hazret-i Peygamberin tavsiye ettiği şeydir ki o, oruç tutmaktır. Mecbur kalındığı taktirde, dediğimizle amel etmek en uygun yoldur.

32

Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet edenlerdir. Onların haklarından hiçbir şeyi ihlâl etmezler. ”Emanet", insana koruması için verilen şeydir. İster bu Allah tarafından olsun, ister yaratıklar tarafından olsun eşittir. Allah tarafından olanlar, şeriat ve ahkâmdan ibaret olan, dinin emanetleridir. Yaratıklar tarafından olanlar da vedialar (birisinin yanına emanet bırakılan mallar) ve benzerleridir.

Âyette ”emanet" anlamındaki kelimenin çoğul kullanılışının sebebi, muhtelif çeşitlerine itibarladır. ”Ahd" de aynıdır. Hem Allah'ın ahdine, hem de kulların ahdine şamildir. Ahd, kişinin Allah için veya kullar için kendi nefsine yaptığı akit, verdiği sözdür.

Cüneyd rahimehullah şöyle der: ”'Emanet', organları korumaktır,’ahd', kalbin tevhid üzere Allah'la birlikte olmasıdır.’Riâyet' ise, bir şeye, korumak ve ıslah etmek suretiyle devam etmektir."

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), emanet edildiği zaman hıyaneti, konuşma esnasında yalan söylemeyi, ahitleşme anında bozmayı ve davalaşma anında haksızlık etmeyi münafıklığın alâmetlerinden saymıştır."

33

Onlar, şahitliklerini doğru yapanlardır. Yani, insanların haklarını yaşatmak için, vaktinde ve adaletle şahitlik ederler. Buradaki şahitlik yapmaktan murat, aleyhine şahitlik ettiği şahıs, ister yakım olsun ister uzağı, ister üst seviyeden birisi olsun ister alt seviyeden olsun hakim huzurunda şahitlik etmektir. Bir hadiste: ”Güneş gibi apaçık bilirsen şahitlik et. Aksi halde bırak," (14) buyurulmuştur.

14- Hadisi İbn Merdeveyh tahrîc etmiştir. Sözü şöyledir: ”Ancak güneş gibi açık olursa şahitlik et. Yoksa bırak." Bkz. ed-Dürru'l-Mensûr, 6/232.

Şahitlik, genel anlamda emanetin şumûlü içerisinde olduğu halde özellikle ayrıca anılmasının sebebi, faziletini açıklamak içindir. Çünkü şahitlik edilmesi, hakları yaşatır ve yerine ulaştırır. Gizlenmesi ve terked ilmesi ise, hakların iptalidir. Davacı şahidi çağırırsa ve mahkemeye yakınsa mutlaka gitmesi gerekir. Ama yarım günlük mesafeden daha uzak bir yerde olursa, gitmemekten dolayı günahkâr olmaz. Çünkü bu gidiş kendisine bir zarar verebilir.

Şahitlik konusunda Müslüman doğrudan âdil sayılır. Ama hasım onun doğru söylemeycbileceğini iddia ederse hakim durumunu araştırır. Bazı âlimler ise her halükârda açıktan ve gizli şahidin durumunun araştırılması gerektiği kanaatindedirler.

34

Onlar, namazlarını muhafaza edenlerdir. Yani şartlarına riayet eden, farzlarını, sünnetlerini, müstehaplarını ve adabını tam olarak yapanlardır. Ayrıca onları, günah işleyerek telef etmezler.

23 numaralı âyette geçen ”namaza devam", namazların bizatihi kendileri ile alâkalıdır. Bu âyette söz konusu olan muhafaza ise, hâlleri ile ilgilidir.

el-Müfredât adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Bu ifade şuna dikkat çekmektedir: O mü'minler, vakitlerine ve rükünlerine riayet ederek, güçlerinin yettiği en iyi şekilde edâ ederek namazlarını muhafaza ederler. Şüphesiz namaz da, Allahu teâlânın şu âyette belirttiği koruma şekliyle onları korur: ” ...Muhakkak namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar..." (Ankebût: 45) Aynı konudaki bir hadisin meali de şu şekildedir: ”Kim namazları muhafaza ederse o, onun için kıyamet günü bir nur, delil ve kurtuluştur. Kim de onları muhafaza etmezse kendisi için nur, delil ve kurtuluş olmaz. O, kıyamet gününde Kârûn, Hâmân, Firavun ve Übey b. Halefle beraber olur." (15) Übey, Hazret-i Peygamberin Uhud savaşı günü boynundan okla vurduğu ve Mekke yolunda ölen heriftir. Ebû Cehil'den daha azgın ve daha katı idi. Kendisinin, Hazret-i Peygamberin eliyle öldürülmesi de buna delildir. Hazret-i Peygamber başka hiç kimseyi bizzat öldürmemiştir.

15- Hadisi Ahmed b. Hanbel yeni bir isnadla, Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr'inde, İbn Hıbbân Sahih'inde, Abdullah b. Ömer'den merfu olarak tahrîc etmişlerdir. Bkz et-Terğîb ve't-Terhîb 1/386.

Bazı bilginler, namazları muhafazanın: ”Namazları ve orta namazı koruyun..." (Bakara: 238) âyetinin zahirinden anlaşıldığı üzere namazlara devama şamil olduğunu söylemişlerdir. O zaman âyetler bir hükmün önce genel, sonra da özel olarak bildirilmesi kabilinden olur. Böylece hem fayda tamamlanmış, hem de imandan sonra kulun edâ etmesi ve riayet etmesi gereken en önemli şeyin namaz olduğu belirtilmiş olur.

Velhasıl, namaz konusunun tekrarı, konunun başında ve sonunda riayet ve muhafaza ile nitelenmesi onun önemini açıkça belirtmektedir. Çünkü o, dinin direğidir.

Bürhânü'l-Kur'an adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”'Namaz kılanlar müstesna' (Meâric:22) âyeti ve devamında belirtilen özellikler, Mü'minûn sûresinin baş tarafında da zikredildi. Bu sûrede ise bu özelliklere: ”Onlar, şahitliklerini (doğru) yapanlardır," sözü ilâve edildi. Çünkü bu söz: ”Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet edenlerdir," âyetinin peşinde getirilmiştir. Davacı ihtiyaç duyduğu zaman, hakkını yaşatmak için şahitlik etmek emanettir. O halde o, Mü'minûn sûresinde geçen emanet kabîlindendir. Bu sûrede namaz, ”Ancak namaz kılanlar hâriç, onlar namazlarına devam ederler" denildikten sonra ”Onlar namazlarını muhafaza edenlerdir," buyurularak tekrar söylendiği gibi, şahitlik de ilâve olarak özellikle beyan edilmiştir."

35

İşte bunlar anılan üstün niteliklerle nitelenenler, kadri tam olarak takdir edilemeyen, aslı idrak edilmeyen

cennetlerde yerleşmişlerdir, ebedî sevapla, sonsuz mükâfatla

ikram olunacaklardır. Sanki oradaki ikram, onlar için şu anda mevcuttur.

36

O kâfirlere ve anılan üstün niteliklerden mahrum olanlara

ne oluyor ki, -buradaki soru inkâr içindir-

sağından ve solundan grup grup sana doğru koşuyorlar? Gözlerini çevirerek, boyunlarını sana doğru uzatıyorlar. Müşrikler Rasûlüllahin etrafında gruplar halinde çepeçevre halka oluyorlar, onun sözleri ile alay ediyorlar ve: ”Eğer şunlar, Muhammed'in dediği gibi cennete girerlerse, biz onlardan daha önce gireriz," diyorlardı. Bunun üzerine şu âyet-i kerime indi:

37

Bak. Âyet 36.

38

Onlardan yani şu koşuşanlardan

herbiri, içerisinde hiçbir gam keder bulunmayan, sırf nimetlenmeden ibaret olan

Naîm Cennetine sokulacağını mı umuyor?

39

Hayır, bu cevap onların boş umutlarını reddetmektedir, şöyle denilmek isteniyor: ”Bu umudu bırakın, böyle konuşmayı kesin."

Şüphesiz Biz onları bildikleri şeyden yarattık. Bu: ”Andolsıın siz ilk yaratılışı bildiniz..?' (Vakıa: 62) âyetinde olduğu gibi, peşinden gelecek olan, Allah Rasûlü ile alay ettikleri, âhireti ve hesabı inkâr ettikleri için Allah'ın kendilerini helak edip yerlerine başka bir millet getirmeye muktedir olduğunu bildiren âyetlere bir hazırlıktır. Çünkü kendilerinin de bildikleri gibi, Allah'ın onları, meniden, sonra kan pıhtısından, sonra da bir çiğnem etten ilk defa yaratmaya muktedir oluşu, onları helak edip başkalarını yaratabileceğinin açık bir delilidir.

40

Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki Doğulardan ve batılardan maksat, senenin her günü güneşin doğduğu ve battığı yerlerdir. Her yaz ve kış için yüz seksener tane doğuş ve batış yeri vardır.

Biz, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye muktediriz. Ayetin şu şekilde anlaşılması da mümkündür: ”Cinayetlerinin gereği olarak onları bir çırpıda helak edip yerlerine kendileri gibi olmayan başkalarını yaratmaya muktediriz." Allahü teâlâ bunu, iman etmeleri için onları tehdit maksadıyla söylemiştir. Bir diğer anlayış ise şu şekildedir: Allah onların yerine ensarı ve muhacirleri getirdi.

Şüphesiz kimse Bizim önümüze geçemez. Yani eğer bunu istersek, Bizi altedemezler. Ama üstün hikmetlere dayalı olan dilememiz, onların cezalarının gecikmesini gerektirmektedir. ”Önümüze geçemez" anlamında aldığımız ”mesbûkîn" kelimesinin, ”âcizler" anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir şeyi geçen, onu âciz bırakmış demektir.

41

Bak. Âyet 40.

42

O halde bırak onları kendi hallerine. Şu anda veya sürekli olarak

tehdit edildikleri, vadolundukları

günlerine -o, ikinci sur esnasında diriltilecekleri gündür. Gün'ün onlar'a izafe edilmesi, o günün, tüm yaratıklamı günü oluşundan dolayıdır. Onlar da o yaratıklardandır. Ya da kıyamet günü azap açısından kâfirlerin, sevap açısından da mü'minlerin günü olduğu içindir. Sanki o, birisi kâfirlere, birisi de mü'minlere ait olmak üzere iki gündür.-

kavuşuncaya, görünceye

kadar bâtıllarına

dalsınlar, dünyada kendilerine hiçbir faydası olmayan şeylerle meşgul olarak

oynayadursunlar.

43

O gün onlar, sanki dikili bir şeye... Bundan maksat, dikilen ve Allah'tan ayrı olarak ibadet edilen her şeydir. Bir âyette de: ”...Dikili şeyler adına kesilmiş olanlar..." (Mâide: 3) buyurulmaktadır. Arapların, taptıkları ve kendileri için kurban kestikleri bir taş vardı.

Koşuyorlar gibi...

Yani onu önce hangisi selâmlayacak diye koşar gibi... Bu ifade de onların, alıştıkları cahili hâlleri olan hiçbir fayda ve zarar veremeyecek şeylere koşmaları zikredilmek suretiyle cahili tavırları kınanıp, kendileri ile alay edilmektedir.

Gözleri horluktan aşağı düşmüş, karşılaşacakları azaba bakam az

kendilerini şiddetli bir

zillet ve büyük bir hakaret

kaplamış bir halde kabirlerinden kendilerini çağırana ve onun sesine doğru -ki o İsrafil'dir, daha önce geçtiği üzere bir kaya üzerinden seslenecektir-

fırlayarak çıkarlar, işte bu, içerisinde bu korkunç olayların meydana geleceği gün,

onların tehdit edilegeldikleri gündür. Dünyada peygamberlerinin dilleri ile o günle tehdit ediliyorlar ama onu yalanlıyorlardı.

Bu izahla, âyetle tekrar olduğu tarzındaki bir izlenim izale edilmiştir. Çünkü önceki tehdit, geleceğe aitti. Bu ise geçmişe hamledilir.

Allah'ın yardımıyla Meâric Sûresinin tefsiri sona erdi.

44

Bak. Âyet 43.

1. Âyetin Tefsiri

Bir isteyici, gelecek olan azabı istedi. Bu âyette ”istedi" manası ”seele" fiili ile ifade edilmiştir. Aynı mana, ”deâ" ve ”istedâ" kelimeleri ile de ifade edilmektedir. Nitekim bir âyette ”yed'üne fîha bi külli fâkihetin âminin" (Duhân:55) buyurulmuştur ki ”Orada güven içinde her türlü meyveden isterler" demektir. Âyetin anlamı şudur: Bir isteyici, arzulasa da arzulamasa da mutlaka inecek olan azabı istedi.

İbn Abbas'tan rivayet edildiğine ve bilginlerin çoğunluğu tarafından tercih edilen görüşe göre o isteyici, Abdü'd-Dâr oğullarından Nadr b. Hâris'tir. Bu adam biraz alayla, biraz da inkâr yollu olarak: ”Ey Allahım! Eğer bu gerçek ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize acıklı bir azap ver" (Enfâl: 32) dedi.

Âyette ”gelecek olan azap" anlamını veren kelime, geçmiş zamana delâlet eden ”vâki"' kelimesi ile ifadelendirilmiştir. Bu, o azabın mutlaka vuku bulacağına delâlet etmesi içindir. Bu, ya dünyada gelecek olan azaptır ki o zaman, Nadrin da öldürüldüğü Bedir Savaşı kastedilmiştir. Ya da âhirette vuku bulacak olan cehennem azabıdır.

Rivayet edildi ki Muaviye (radıyallahü anh), Sene' ehlinden bir adama: ”Senin kavmin başlarına bir kadını getirdiği zaman ne kadar da cahilmiş!" dedi. Adam ona şu karşılığı verdi: Allah Rasûlü kendilerini hakka davet ettiği zaman: ”Ey Allahım! Eğer bu gerçek ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize acıklı bir azap getir" (Enfâl: 32) dediklerinde, senin kavmin benimkinden daha cahilmiş. Onlar: ”Eğer bu senin katından gelen bir hak ise bizi ona hidayet et," demediler. Oysa demeleri gereken buydu.

Bir başka görüşe göre ”isteyici", Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Onların azaplarının acele gelmesini istedi. Allah'ın onları ağır bir şekilde cezalandırmasını, o azabı, Yusuf (aleyhisselâm)'un seneleri gibi, kıtlık seneleri kılmasını arzuladı. Ama görünen o ki, ”bir isteyici... istedi' kavli şerifi onların, ”Sana kıyameti soruyorlar." (Nâziât: 42), ”Bu vaad ne zaman?" (Yûnus: 48) ve benzeri yollarla, bilinen isteklerinin hikâyesidir. Çünkü o azap, kâfirler üzerine ineceği bilinen bir şeydir. Onu Nadr istememiştir. O zaman sual, araştırma ve açıklama isteme manasına gelir. Çünkü kâfirler onun vukuunu inkâr ederek ve alaya alarak Hazret-i Peygambere ve sahâbilere, ”O azap kime inecek, ne zaman inecek?" gibi sorular soruyorlardı.

Ayette ”azap" kelimesinin başındaki ”bi" harfi, ”an" anlamındadır. ”Fes'el bihî habîran: Bunu bir hilene sor" (Furkân: 59) âyetinde de böyledir. Çünkü harflerin bazan birbirleri yerine kullanılmaları ittifakla caizdir. İmam el-Vahidî ise, bu ”bi" harfinin zâid olduğunu, te'kid için getirildiğini şu âyette de aynı olduğunu söyler: ”Ve hüzzî ileyki bi ciz'innahleti: Hurma ağacını kendine doğru silkele..." (Meryem: 25)

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

(O), inkarcılar içindir. Bu âyetin başındaki ”lam" harfi ”alâ" manasındadır. Cümle, ”O azap, kâfirlerin aleyhinedir" anlamındadır. ”...Ve in ese'tüm felehâ... Eğer kötülük ederseniz kendi aleyhinizedir ” (İsrâ: 7) âyetinde de ”lehâ", ”aleyhâ" manasındadır.

Bazılarının görüşüne göre ise bu ”lam", ”bâ" manasındadır. ”Vemâ umirû illâ liya'budullah... Onlar ancak Allah'a ibadetle emrolundular." (Beyyine: 5) âyetinde de durum aynıdır. Bir diğer görüşe göre lam, kendi manasında, sebep ifade eder. O zaman cümlenin anlamı: ”Onların küfürlerinden dolayı azap imcidir" şeklinde olur.

Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”Kendilerinin, çirkin amelleri ile başbaşa bırakılacaklarını, azap edilmeyeceklerini zanneden, yanlış inanç ve emel sahipleri işte böyle nitelenirler."

Onu savacak defedecek

hiç kimse yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

(O), derecelerin, yüceliklerin

sahibi olan Allah'tandır. Vakti geldiği zaman, onun tarafından gönderilir. Râğıbin dediğine göre ”dereceler" den maksat, feleklerdir ki, onlar da yedi kat gök, kürsî ve arştır.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

Melekler yani inip çıkmakla memur olanlar, çünkü melekler içerisinde gökyüzünden hiç inmeyenler, yeryüzünden hiç yukarı çıkmayanlar vardır.

Ve ruh Cebrail, özelliğinden ve faziletinden dolayı ayrıca zikredilmiştir. ”Melekler ve ruh iner!' (Kadr: 4) âyetinde de ayrıca zikredilmiştir. Buna göre bir âyette meleklerin inmeleri, başka bir âyette de yukarı çıkmaları zikredilmiştir.

Oraya, emrin düştüğü yerden arş-ı âlâya ve kendisinden emirlerin verildiği yere -çünkü arş Rahmani sıfatın tecellî yeridir. Hükümler oradan başlar. Melekler insanların amellerini Allah'ın dilediği yere indirir-

süresi insanların saydıklarından

elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkarlar. Bir günün elli bin yıl olması konusuna ışık tutan bir âyet de şudur: ”...Sonra sizin saydıklarınızdan, süresi bin yıl olan bir günde..." (Secde: 5) Bu âyetteki gün, teşbih-i beliğ kabilindendir. Bunun esası ”elli bin sene müddeti kadar..." demektir.

Gün için birtakım mertebeler ve hükümler vardır. Gün vardır, bir an gibidir. An, zaman mefhumunun kendisine verildiği en kısa süredir. ”...Hergün o, bir iştedir." (Rahman: 29) âyetindeki gün, bu anlamdadır. Bir küçük zaman, gün diye adlandırılmıştır. Çünkü hâl, o esnada meydana gelir. O süre zamanların en kısası ve en dakîkidir. Gün vardır, bin sene gibidir. O, ilâhî gündür ve âhiret günüdür. Bir âyet-i kerimede: ”...Şüphesiz Rabbinin yanındaki bir gün, saydıklarınızdan bin sene gibidir" (Hacc: 47) buyurulmaktadır. Bir başka âyetin meali de şöyledir: ”Allahü teâlâ gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra sizin saydıklarınızdan, süresi bin yıl olan bir günde onun nezdine çıkar." (Secde: 5) Gün vardır, elli bin sene kadar ve hatta sonsuza kadardır. Cennetliklerin günü böyledir. Günlerin en uzunu için, bir son sınır yoktur.

Miktarı elli bin sene olan gün, mîrac günü ve kıyamet günüdür. Allah'ın, hükümlerini dilediği gibi icra etmesi, emrini ilmi ve hikmeti gereği yerine getirmesi için kıyamet bu en uzun günde olacaktır. Onun miktarı da, dünya sene leriyle elli bin sene kadar olacaktır. Bu günün süresine, Hazret-i Peygamberin şu hadisi delâlet etmektedir: ”Altın ve gümüş sahibi olan herkes, eğer onların hakkını ödemezlerse, o altınlar ve gümüşler kıyamet günü geniş plakalar haline getirilip, cehennem ateşinde kızartılır ve onlarla sahiplerinin yanları, alınları ve sırtları dağlanır. Her soğuyuşlarında bu hâl tekrarlanır. Bu, miktarı elli bin sene olan günde, insanlar arasında hükmedilip de, cennete veya cehenneme yolunu bulana kadar devam eder." (1)

Rivayet edildiğine göre, kıyamette elli durak vardır. Kul, bunlardan herbirinde dinî işlerden birinden sorulur. Eğer cevaba muktedir olamazsa her durakta, bin sene uzunluğunda olan ilâhî gün miktarınca durur. O günde hiç gece yoktur. Yani cennetliklerin vakti sürekli gündüz gibidir. Cehennemliklerin zamanı ise, ebediyyen gece gibidir. Çünkü, ışık ehli için karanlık olmadığı gibi, karanlık ehli için de ışık yoktur.

Bu ifade, aklı olan kişiye şunu hatırlatmaktadır: Kıyamet gününün başı elli bin sene kadar olunca, kim bilir sonu ne kadardır? Şuna da işaret etmemiz gerekir, bu uzunluk kâfir ve âsi içindir. Mü'min ve itaatkâr için değil. Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet edilen şu hadis buna delâlet etmektedir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: ”Bugün ne kadar uzun?" denildi. Rasûlüllah: ”Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, o mü'mine hafifletilir. Öyle ki, dünyada kıldığı bir farz namazdan daha hafif olur." buyurdu.(2)

O günün hafifliğinin namazla temsil edilmesinde, kullanılan sayının sırrı için başka bir yön vardır. Şöyle ki: Kâfir, aslında elli vakit olan namazı kılmamıştır. Dolayısıyla sanki onlardan herbirisine karşılık bin yıl azap edilir. İşte bu sırdan dolayı o, kıyamet gününde secde etmekle yükümlü tutulur.

Bugünün bu kadar uzun olmasından ve o esnada meleklerin arşa doğru yükselmelerinden, âlemin en alt yeri ile, arşın çevresi arasındaki mesafenin elli bin yıllık bir yol olması gerekmez. Çünkü bu sözden maksat, günün uzunluğunu bildirmektir. Meleklerin böyle bir günde arşa çıkıp indiklerini belirtmektir. Çıkışların süresini ifade etmek de değildir. O günde arştan defalarca Allah'ın emrini alıp, tebliğ ederler.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz onlar, Mekkeliler

o azabı uzak görüyorlar. Yani kendilerine onu imkânsız derecede uzak zannediyorlardı. Nitekim: ”Biz öldüğümüz, bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman mı?.." diyorlardı. (Mü'minıın:82; Saffât: 16,53; Kâf: 3; Vakıa: 47) ”Şu kurumuş kemikleri kim diriltecek? dedi." (Yâsîn: 78) diyorlardı. Bunun için azabı uzak buluyorlardı. Buna sebep de, onu hakettiklerini bilmemeleri idi.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

Akraba, akrabanın hâlini sormayacak. Onunla konuşmayacak. Çünkü herkes kendi başına gelenle meşgul olacak. Akrabalar arasında durum böyle olunca, yabancılar arasında nasıl olacağını var sen hesabet.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

Biz ise onu yakın görüyoruz, biliyoruz. Yeteneklerine göre onu hakettiklerini onun Bize kolay olduğunu, uzak ve zor ol madiğini biliyoruz. Ayetteki ”uzaklık" ve ”yakınlık" tan maksat, imkân açısından uzaklık ve yakınlıktır.

Selıl rahimehullah şöyle der: ”Onlar, emellerinin çokluğundan dolayı, öldükten sonra dirilmeyi ve hesabı uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz. Çünkü olacak olan her şey yakındır. Uzak, imkânsız olandır. Geçen süresi bakımından dünya ancak ikiye bölünmüş bir kumaş gibidir. Kalan, sadece kopmak üzere olan bir ipliktir. Şâir şöyle demiştir:

Dünya ve dünyadakilerin tümü,

Gündüzle birlikte yok olan gölgeden başka bir şey mi?

Bir başka şâirin iki beyti de şu şekildedir:

Günlerin tuhaflıklarındandır ki, yeryüzünde, Oturduğun halde sen ve yeryüzü yürümektesiniz.

Ey adam! Senin yürüyüşün, bir geminin,

Kalpleri uçarken oturan bir kavmi götürmesi gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

O gün gökyüzü erimiş maden gibi olacak. Erimiş maden diye ifade ettiğimiz, ”el-muhl" kelimesi, zeytin yağının tortusudur. Katı cisimler gibi yavaş aktığı için bu adı almıştır. İbn Mes'ud'dan gelen rivayete göre bu kelime, ”renklilikte erimiş gümüş gibi veya siyahlıkta zift ve katran gibidir" diye açıklanmıştır. Yani o gün gökyüzü ”muhl" gibi olur. Korkunçlukta ve şekilde vasfedilemeyecek bir vaziyettedir.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

Dağlar atılmış renkli yün gibi olacak tır. Bir başka âyette ”kel ıhnı'l-menfûş: Atılmış renkli yün gibi" (Kâria: 5) buyurulmuştur. Bu âyetlerde özellikle ”ıhn" kelimesinin kullanılması, onda bulunan renkden dolayıdır. Nitekim bir başka âyette: ”Gök yarılıp da erimiş yağ gibi, kırmızı bir gül gibi olduğu zaman..." (Rahman: 37) buyurulmuştur.

Bu izahlardan sonra âyetin şu anlamda olduğunu söyleyebiliriz: ”Dağlar, muhtelif renklerinden dolayı çeşitli renklere boyanmış atılmış yün gibi olur kır." Buna işaret eden başka bir âyetin meali de şu şekildedir: ”...Dağlarda beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık.)" (Fâtır: 27) Dağlar parçalanıp boşlukla uçurulduğunda, rüzgârın uçurduğu atılmış renkli yüne benzerler.

Keşfu'l-Esrâr adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Dağlar ilk değişti ğindc ufalanmış kum gibi, sonra atılmış rekli yün gibi olur, daha sonra da toz duman haline döner."

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

Akraba, akrabanın hâlini sormayacak. Onunla konuşmayacak. Çünkü herkes kendi başına gelenle meşgul olacak. Akrabalar arasında durum böyle olunca, yabancılar arasında nasıl olacağını var sen hesabet.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

Birbirlerine gösterilirler. Yani akrabalar, akrabalara gösterilir, birbirlerine gizlenmezler. Birbirlerinin hallerini sormalarına mani olan görüşmemeleri değil, kendi canlarının derdine düşmüş olmalarıdır. Kıyamet gününde herkes yanındakinin gözü önündedir. Kişi, babasını, kardeşini, akrabalarını ve sülâlesini görür. Ama onların hâlini sormaz, onlarla konuşmaz.

Çünkü kendi derdiyle meşguldür.

İbn Abbas (radıyallahü anh): ”Bir an birbirlerini tanırlar, sonra tanımaz olurlar" demiştir.

Günahkâr, kâfir veya tüm günahkârlar

o günün azabından başına gelen azaptan, verdiği şeye mukabil

kurtulmak için, kurtulmak umuduyla

oğullarını, -burada oğullar çoğul olarak zikredilmiştir. Çünkü onların çokluğu, sevilen ve arzu edilen bir şeydir-, beraber olduğu

eşini, kendisine yardımcı olan, arka veren

kardeşini, kendisini koruyan yani sığındığı, yanına vardığı -bu âyette geçen ”tü'vîhi" kelimesinin mazisi (dili geçmiş zaman kipi), bir başka âyette aynı anlamda şöyle geçmektedir: ”Öz kardeşini yanına aldı." (Yûsuf: 69)- yani soyda veya musibetler anında yanına varıp sığındığı

sülâlesini ve yeryüzünde insanlardan, cinlerden ve diğer yaratıklardan

kim varsa hepsini feda etmeyi ister, temenni eder.

Tâ ki kendisini kurtarsın.

Bu âyetler, kişinin nefsiyle meşgul olmasının, bırakın onların hâl ve hatırlarını sormak, kendini azaptan kurtarmak için en yakınlarını ve en sevdiklerini bile feda edecek bir noktada olduğunu açıklamaktadır.

Âyetteki ”sülâle" den maksat, baba ve dedeler ve en yakın akrabalardır.

Özetle diyebiliriz ki, o temenni eder ki, tüm bunlar elinin altında olsalar da, canını kurtarmak için hepsini verse, sonra da bu hareket onu kurtarsa. Ama boşuna, çünkü usul yanlıştır, vakit geçmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

12–14. Âyetlerin Tefsiri

Bak. Âyet 11.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

Fakat ne mümkün! Günahkârın istediğini red ve fidye karşılığında kendisini kurtarmasının imkânsızlığını beyandır. Yani sonuç istediği gibi olmaz. Çünkü o işlediği suçlardan dolayı büründüğü zulmânı durumuyla azabı haketmiştir, ondan kurtulamaz. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Allahü teâlâ kıyamet günü, cehennemliklerden azabı en hafif olana: ”Yeryüzündeki şeyler senin olsa, bu azaptan kurtulmak için verir misin?" diye sorar. O: ”Evet," der. Bunun üzerine Allahü teâlâ : ”Sen daha Adem'in sulbünde iken, bundan çok basitini istedim. Bana şirk koşmamanı istedim. Ama sen bundan imtina ettin, şirki seçtin," buyurur."

Kurtubî'den nakledildiğine göre: ”Fakat ne mümkün" diye ifade edilen ”kellâ" kelimesinin, red ve men manasına ihtimali olduğu gibi, ”gerçekten" anlamına da ihtimali vardır. Burada her ikisi de caizdir.

Şüphesiz o ateş,

hâlis alevdir. Bu anlamdaki ”lezâ" kelimesi, cehennemin özel isimlerindendir. Dumanı olmayan, saf ateş oluşunun verdiği kuvvetli hararetten dolayı, yakıcılığın zirvesinde olan, hâlis alev anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

Organları söküp çıkarandır. ”Organlar" anlamındaki ”eş-şevâ" kelimesi, el, ayak gibi hayat için zarurî olmayan, kesilmesi ölüm getirmeyen organlardır. İki âyet birlikte ele alındığında şu mana çıkar: O, bedende bulunan organları, şiddetli hararetten dolayı yakma kuvvetiyle söküp çıkaran ateştir. O organlar sonra, tekrar eski hallerine dönerler.

"Şevâ" kelimesi, kafa derisi anlamındaki ”şevâf'ın çoğulu da olabilir. O zaman şöyle anlaşılır: Ateş kafanın derisini soyar yerinden çıkarır. Onlara böyle bir cezanın verilmesine sebep, bu organlarla başkalarına eza cefâ etmeleri ve başta akıl olmak üzere kafadaki temel organları haktan uzaklaştırmalarıdır. Onlar, başlarındaki akılla düşünmüyorlardı.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

Tâatten

yüz çevirip hakka ve hakkı bilmeye

arkasını dönen, dünya sevgisi ve hırsla mal

biriktirip yığan zekâtını ve diğer haklarını ödemeyen, Allah'ın kullarına merhameti olmadığı için ve uzun emelinden dolayı kazancıyla kibirlenen, dinle meşguliyetten uzak duran -aksi halde biriktirmez, harcardı-

kişiyi çağırır, kendisine doğru çeker ve onlara: ”Ey kâfir! Bana gel. Ey münafık! Bana gel. Senin yerin benim" der. Yahut da, münafıkları ve kâfirleri kendi adlarıyla fasih sözlerle çağırır. Sonra da kuşun taneyi kaptığı gibi onları kapar.

Âyette hem ”yüzçevirme", hem de ”arka dönme" nin birlikte anılması, cimriliğin çirkinliğine, cimrinin hasisliğine ve bunun mü'mine yakışmadığına dikkat çekmek içindir. Bir haberde şöyle denilmektedir: ”Kıyamet günü Ademoğlu, Allah'ın huzuruna sanki bir kuzu imiş gibi getirilir. Allahü teâlâ kendisine: ’Ben sana verdim, ikram ettim, sana nimet verdim. Ya sen ne yaptın?' der. O, şu karşılığı verir: ’Ya Rabbî! Topladım, artırdım. Olduğundan daha çok olarak bıraktım. Beni geri döndür, sana hepsini getireyim.'

Görülür ki o, hiçbir hayır yapmamış kuldur. Peşinden cehenneme atılır.

Bir başka haber de şu şekildedir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün avcıma tükürdü. Onun üstüne parmağım koydu. ”Allahü teâlâ Âdemoğluna: Ben seni, böyle bir şeyden yarattığım halde, Beni nasıl âciz bırakacaksın? Ben seni düzgün bir hale getirdim. Sen hırkan ve elbisen içerisinde yürüdün. Yeryüzünde ayak seslerin var. Topladın, vermedin. Ruhun boğazına çıkınca, şimdi tasadduk ediyorum, dedin. Sadaka vakti nerede?" diyecektir.(5)

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

Bak. Âyet 17.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

Gerçekten insan cinsi

çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. ”Mel" hırslılık ve sabırsızlık, hoşlanılmayan bir şey olduğunda feveran etmek, kendini tutamamak ve İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre bir hayır isabet ettiğinde de vermemektir.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

Kendisine hastalık, fakirlik ve benzeri

bir kötülük dokunduğunda, kaderi bilmediği için

feryat eder. Bu, sabrın zıddıdır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadiste şöyle buyurmuştur: ”insanoğluna verilen en şerli şey; üzen ihtiras ve kalbini çıkaran korkaklıktır. ”(6)

Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”Nefislerin hastalığı hoş görmemelerinin sebebi, onun, kendilerini mükellef tutuldukları Allah'ın haklarından engelleyici olmasıdır. Çünkü hayvanî (canlı) ruh acı duyduğunda, mükellefiyetleri yerine getirecek olan bedenî idareden uzak kalır. Ariflerin nefisleri, ölümü kötü görmezler. Çünkü onda Allah'a kavuşma vardır. O, bir nimet ve ihsandır. Bu yüzden bir peygamber ölüm konusunda muhayyer bırakıldı mı, mutlaka onu seçmiştir."

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

Bir iyilik, zenginlik ve bolluk

dokunduğunda da cimrileşir. Çünkü elindekini bölüşmeyi ve ikramın sevabını bilmez. Sıhhatin de cimrilikte katkısı vardır. Nitekim zengin kişi, sıhhatli iken vermediğini bazen hasta iken verir. Bunun için, sıhhatli iken verilen sadaka daha efdal görülmüştür.

Yukarıda geçen üç nitelik, yani ”helıı" sabırsızlık, ”cezû" feveran etmek ve ”nıenû" cimrilik, kınanmaya müstehaktırlar. O da, yükümlülüğün şümulünde olan ve ihtiyarî olandır. O da, buluğa erdikten sonra söz konusudur. Ya da maksat, kişinin gerçekleştirdiğidir. Çünkü bunlar, insanın fıtratında bulunan şeylerdir. Nitekim Mütenebbî'nin şu beyti buna işaret etmektedir:

Zulüm nefislerin huylarındandır. Eğer sen, iffet sahibi birini bulursan, o, bir hastalıktan dolayı zulmetmiyor.

Bunların fıtrî oluşu, ahlâk kitaplarındaki tedavi yöntemleriyle, kişiden uzaklaştırılamamalarını gerektirmez. Eğer bunlar fıtrî iseler, beşikteki bebekte de hırs ve sabırsızlığın görülmesi gerekmez mi? denilirse cevabımız şu olur: ”Evet, bunun beşikte görülmesine mani bir durum yoktur. Onun memeye nasıl saldırdığı, nasıl hırsla emdiği, bir acı duyduğunda nasıl ağladığı, tuttuğu bir şey alınmak istendiğinde gücü yettiğince nasıl engellemek istediği görülmüyor mu?"

Eğer insanın kötü ahlâk üzere yaratılışındaki hikmet nedir'? diye sorulursa şu cevabı veririz: ”Şehvetin yaratılışındaki hikmet, kişinin, benzeri bir şehvetle karşı karşıya geldiğinde nefsini engellemesi, kendisine günahını süslediği zaman şeytanıyla mücadele etmesi ve böylece Allah'tan sevap ve cenneti haketmesidir. İnsanın içerisinde şehvet olduğu gibi, engel olucu akıl da vardır. Böylece Allah tarafından doğru yolu gösteren bir işaret bulunmuş olur."

Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”İnsanın içerisine cimrilik konulmuştur ve o, yok olması imkânsız, fıtrî bir duygudur. Fakat Allah'ın yardımıyla o, kullanılmaz hâle gelir. Bundan ötürü Cenabı Hak: ’...Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir,' (Haşr: 9) buyurmuştur. Görüldüğü gibi Allahü teâlâ bu âyette, cimriliği nefiste var etmiş ama kulun, Allah'ın yardımıyla ondan korunabileceğini beyan buyurmuştur. Bu sûrenin 19. âyetinde de: ’Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır,' buyurduğunu biliyoruz. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadisinde ”Sadaka delildir,' buyurmuştur. (7) Bunun anlamı şudur: Sadaka, o insanın nefsini cimrilikten koruduğuna delildir."

7- Bu, Müslim, Tirmizî ve Nesâî'nin tahrîc ettikleri bir hadisin bir bölümüdür. Baş tarafı şu şekildedir: ”Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdü lillâh sözü, mizanı doldurur..."

Bu konu ile ilgili çok meşhur bir de mizah vardır: Cimrilerden birisi suya düşmüş, neredeyse boğulacak. Oradakilerden biri: ”Ey falan! Elini ver," demiş. Ona denilmiş ki: ”Öyle deme, çünkü o vermeye değil, almaya alışık. Al elimi de."

Büyüklerden birisi şöyle der: ”Aç gözlülük, öfke, hırs, korkaklık, cimrilik ve kıskançlık insanın yaratılışında bulunan özelliklerdir. Yaratılıştan olan huyların da can çıkmadan yok olması imkânsızdır. Bu yüzden Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu huyların sarfedilmesi için yerler tayin etmiştir. Meselâ bir hadisinde: 'Ancak iki konuda gıpta edilir' buyurmuş (8), cahilî gayretler için değil, sadece Allah için öfkeyi emretmiştir. Allahü teâlâ bir âyette: '...O ikisine (ana babaya) öf deme..: (İsrâ: 23) buyururken, bir başka âyette: 'Öf size, niçin Allah'tan başkalarına tapıyorsunuz?' (Enbiyâ: 67) diyeni övmüştür. Yine bir âyetin baş tarafında 'Onlardan korkmaymız...' buyurarak korkmayı yasaklarken, hemen peşinden '...Benden korkunuz' (Âl-i İmrân: 175) buyurmuştur. Herkes bu özellikleri, iyi bir şekilde kullanabilir.

8- Hadisi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir. Tamamı şu şekildedir: ”Ancak iki konuda gıpta edilir. Bunlar; Allah'ın, kendisine mal verip onu hak yolda tüketmek üzere harcayan adam ve Allah'ın, kendisine hikmet verdiği ve onunla hükmeden, insanlara onu öğreten adam." Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/343.

Özetle diyebiliriz ki: Bu sıfatların asılları bakîdir. Çünkü nefisle savaş devam etmektedir. Çünkü savaş olmadan yükselme olmaz. Yükselme de ölünceye kadar devam eder. Sıfatların aslına bağlı olan savaş da aynı şekilde sürüp gitmektedir. Nefsin aslı, kötülüğü emredici oluşudur. Ama onun etkisi, kusurlularda görüldüğü gibi, kâmillerde, olgun insanlarda görülmez.

Kâşânî şöyle der: ”Nefis tabiatıyla kötülüğün kaynağıdır. Pisliğin sığmağıdır. Çünkü karanlıklar âlemindendir. Kalbi ona meyleden, yaratılış ve cibilliyetinin gereği (nefsin hakimiyeti) kendisini kaplayan kişiye aşağılık işler uygun düşer. O, en kötüsü korkaklık ve cimrilik olan, aşağılıklarla nitelenir. Allah'ın ”Kendisine bir kötülük dokunduğunda..." (Meâric: 20) ifadesinde, işaret edilen işte bu ikisidir. Kişinin bu duruma düşmesine sebep, bünyenin kendisine kolay geleni sevmesi, isteklerinde ve zâtında ana sebep oluşudur. Korkaklık ve cimriliğin, aşağılıkların en kötüleri olmaları, gönlü varlığın en süfli derecesine çekmelerinden dolayıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

Ancak şunlar öyle değildirler: Namaz kılanlar, namazlarında devamlı olanlar... Bu ve daha sonra gelecek olan istisnalar, 19. âyette geçen ”insan" kelimesinden istisnadırlar. Murat edilen mânâ şudur: ”O alçak sıfatlarla yaratılanlar, aynı hâl üzere devam ederler, ama namaz kdanlar... müstesna. Çünkü onlar bu tabiatlerini değiştirdiler, onların zıddı özelliklerle bezendiler.

"Namazlarında devamlı olanlar." mealindeki âyette ”hüm" zamiri, cümlenin başında söylenmiştir. Bu hâl, hükmün dinleyenin zihnine yerleşmesi ve takviyesini ifade içindir. Bir adamın bol bol verdiğini güçlü bir şekilde ifade etmek için zamiri başa alarak, ”O, bol veriyor," demeye benzer.

"Namazlarında devamlı olanlar" dan maksat, hiçbir meşguliyetin kendilerini namazdan alıkoymadığı, namazlarını devamlı kılanlardır. Nitekim bir hadis-i şerifte: ”Âmellerin en faziletlisi, az bile olsa sürekli olanıdır," buyuruimaktadır.(9) Hazret-i Âişe de, Hazret-i Peygamberin ibadet durumunu anlatırken: ”Rasûlüllahin ameli, devamlı idi," demiştir.

Bu ve bundan sonraki âyetlerdeki iyi hasletler sayılırken namazın en önce anılması, Rasûlüllahin şu hadisinden dolayıdır: ”Kulun, kıyamet gününde hesaba çekileceği ilk şey namazıdır. Eğer o, düzgünse kurtulmuştur. Bozuksa kaybetmiş, mahvolmuştur." Öte yandan namaz, gözetilmeleri gereken şeyle belirtilirken önemine binâen en son olarak namaz yine zikredilmiştir. Çünkü hastalık halinde oruç kazaya bırakılır, namaz bırakılamaz. Ancak teyemmüm etmeye ve îma ile namaz kılmaya gücü yetmezse müstesnadır. 34. âyette: ”Namazlarını muhafaza ederler," buyurulmuştur. Hazret-i Peygamberin son vasiyet ettiği şeyler de ”Namaz ve kölelerdir." (11)

11- Hadisi Ahmed b. Hanbel. Nesâî, İbn Mâce ve İbn Hıbbân, Sahili inde tahrîc etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/205.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

Bak. Âyet 22.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

Mallarında, isteyene ve mahrum bırakılana... Bir günlük gıda maddesi mevcut olan birinin istemesi helâl değildir. İsterse nezaketle geri çevrilir. Meselâ ”Allah sana fazlından versin," denilir. Utancından veya Allah'a güvenerek istemeyen, bu yüzden varlıklı zannedilip mahrum bırakılana

belli bir hak, Allah'a yaklaşmak için farz olan zekâttan muayyen bir kısmım görev bilerek

tanıyanlar... Âyet-i kerimede ilme ve öğrenmeye teşvik vardır. Mahruma bolca vermek, ona hakkı istemeyi öğretmek, teselli etmek, Allah'ın rahmet ve bağışı ile gönlünü hoş etmek, Allah'ın kerem ve zenginliğinden mahrum kalmaması için, ona güzel sözler söylemek gerekir.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

Bak. Âyet 24.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

Amelleriyle

ceza gününü tasdik edenler, öyle ki, onlar, uhrevî sevabı arzu ederek malî ve bedenî taatlerde bedenlerini yorarlar. Bununla kıyamet gününü tasdike delil getirirler. Kalp ve dille mücerred bir tasdik, her ne kadar kişiyi ebediyyen cehennemde kalmaktan kurtarırsa da, sahibini anılan kötü hasletleri huy edinmişler güruhundan müstesna tutmaya yetmez.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

Ve Rablerinin azabından, üstün amellerine rağmen, onu eksik buldukları için ve Alkilin teâlâ'yı yüceltmek için

korkanlar. Hasan. Basrî: ”Mü'min, iyiliklerinin kabul edilmemesinden korkar," der.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

Çünkü Rablerinin azabından emin olunmaz. Bu âyet, parantez cümlesidir (cümle-i mûterizadır.) Hiçbir mü'minin Allah'ın azabından emin olmaması, Allah'a çok ibadet ve taatta bulunması, korku ve umut arasında olması gerektiğini bildirmektedir. Çünkü hiç kimse sonunun ne olacağını bilmez. Kişinin kendisini beğenmesi de azap sebeplerindendir. Çünkü o, kişiyi mahveden ve cehennem azabına düşüren şeylerdendir. Allah'tan afiyet dileriz.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

Onlar, eşlerinin, nikâhlı karılarının

ve cariyelerinin dışındakilere karşı edep yerlerini... Kadının ve erkeğin edep yeri, Kuranda ”fere" kelimesiyle ifade edilir. Bu, edep gereğidir. Kişinin edebi, altınından daha hayırlıdır.

Koruyanlardır. Yani zina etmezler, haram işlemekten uzak dururlar. Hanımları ve cariyeleri ise, hayız ve nifas hallerinin dışında ve istibrâdan sonra (cariye satın alındığında bir âdet görene kadar beklemek gibi) helâl vakitlerde kendisi için mubahtır. Âyette ”cariye" anlamı, ”mâ meleket eymânühüm; sağ ellerinin sahip oldukları" terimiyle ifade edilmiştir. Terkibin başında, cansız varlıklar için kullanılan ”mâ" edatı kullanılmıştır. Buna sebep, ya onlar köleliklerinden dolayı aklı olmayan varlıklar gibi tutulmuşlardır. Ya da eksikliklerinin nişanesi olan dişiliklerinden dolayıdır.

Onlar ferclerini koruyanlar, eşlerine ve cariyelerine karşı korumadıklarından dolayı, şer'an

kınanmazlar. Dolayısıyla bundan dolayı dünyada da âhirette de cezalandırılmazlar.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

Bak. Âyet 29.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

Bundan, nikâhla ve cariyelik yoluyla yararlanmadan

ötesini isteyenler ise, taşkınların, Allah'ın sınırlarını tecavüz eden, düşmanlıkta zirveye çıkanların

ta kendileridir. Evliliğin son sınırı dört eştir. Cariye tutmakta ise sınır yoktur. Homoseksüeller, hayvanla ilişki kuranlar ve elle tatmin olma cihetine gidenlerde bu belirtilen taşkınlardandırlar.

Rivayete göre, Araplar sefer esnasında elle tatmin yolunu seçiyorlardı. Onun için bu âyet indi. Bir hadiste: ”Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun. Çünkü o koruyucudur."(12) buyurulmuştur. Bazı Mâlikîler, bu hadise dayanarak elle tatmin (istimna) in haram olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Hazret-i Peygamber, evlenmekten âciz olan kişiye şehveti kırıcı olan orucu tavsiye etmiştir. Eğer istimna mubah olsa idi onu tavsiye etmesi daha kolay olurdu. Hanbelîler ve bazı Haneliler, şehveti teskin için istimnayı caiz görmüşlerdir. Buhârî haşiyelerinden birisinde tefsirini yapmakta olduğumuz 29-31. âyetler delil gösterilerek istimnanın haram olduğu söylenmiştir, çünkü âyetlerde eşi ve cariyesinin dışında bir yol arayan, zalim yani helâl ve haram tanımayan şeklinde nitelenmiştir.

Aynı konuda Begavî de şöyle der: ”Âyet, el ile tatminin haram olduğuna delildir."

İbn Cüreye der ki: ”İbn Atâ'ya istimnanın hükmünü sordum. Şu cevabı verdi: İşittim ki bir grup, elleri hamile olarak (şiş olarak) haşrolunacaklarmış. Zannediyorum ki bunlar elleriyle tatmin olanlardır."

Saîd b. Cübeyr'den şöyle dediği nakledilmiştir: ”Cinsel organları ile oyalanan erkekler topluluğuna Allah azap etmiştir. Onu yapana gerekli olan, bazılarının dediği gibi ta'zirdir yani azarlayıp kınamadır."

Ebû Hanife'ye ve Ahmed b. Hanbel'e göre zinaya sapma korkusu olan için el ile tatmin, mubahtır. Aynı şekilde eşinin veya cariyesinin eli ile tatmin olmak da, mekruh olmakla birlikte mubahtır. Zira bu dışarıya boşalma anlamındadır.

Eskilerden birisi şöyle demiştir: ”Şehvetini sakinleştirmek zorunda olan kişinin yapması gereken, cinsel organım taşla kırmaktır. Nitekim bazı sâlih muttaki zâtlar, aşırı şehvet duyduklarında nefislerini zinadan korumak için böyle yapmışlardır."

Uyulması gereken, haktır. O da, Hazret-i Peygamberin tavsiye ettiği şeydir ki o, oruç tutmaktır. Mecbur kalındığı taktirde, dediğimizle amel etmek en uygun yoldur.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet edenlerdir. Onların haklarından hiçbir şeyi ihlâl etmezler. ”Emanet", insana koruması için verilen şeydir. İster bu Allah tarafından olsun, ister yaratıklar tarafından olsun eşittir. Allah tarafından olanlar, şeriat ve ahkâmdan ibaret olan, dinin emanetleridir. Yaratıklar tarafından olanlar da vedialar (birisinin yanına emanet bırakılan mallar) ve benzerleridir.

Âyette ”emanet" anlamındaki kelimenin çoğul kullanılışının sebebi, muhtelif çeşitlerine itibarladır. ”Ahd" de aynıdır. Hem Allah'ın ahdine, hem de kulların ahdine şamildir. Ahd, kişinin Allah için veya kullar için kendi nefsine yaptığı akit, verdiği sözdür.

Cüneyd rahimehullah şöyle der: ”'Emanet', organları korumaktır,’ahd', kalbin tevhid üzere Allah'la birlikte olmasıdır.’Riâyet' ise, bir şeye, korumak ve ıslah etmek suretiyle devam etmektir."

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), emanet edildiği zaman hıyaneti, konuşma esnasında yalan söylemeyi, ahitleşme anında bozmayı ve davalaşma anında haksızlık etmeyi münafıklığın alâmetlerinden saymıştır."

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

Onlar, şahitliklerini doğru yapanlardır. Yani, insanların haklarını yaşatmak için, vaktinde ve adaletle şahitlik ederler. Buradaki şahitlik yapmaktan murat, aleyhine şahitlik ettiği şahıs, ister yakım olsun ister uzağı, ister üst seviyeden birisi olsun ister alt seviyeden olsun hakim huzurunda şahitlik etmektir. Bir hadiste: ”Güneş gibi apaçık bilirsen şahitlik et. Aksi halde bırak," (14) buyurulmuştur.

14- Hadisi İbn Merdeveyh tahrîc etmiştir. Sözü şöyledir: ”Ancak güneş gibi açık olursa şahitlik et. Yoksa bırak." Bkz. ed-Dürru'l-Mensûr, 6/232.

Şahitlik, genel anlamda emanetin şumûlü içerisinde olduğu halde özellikle ayrıca anılmasının sebebi, faziletini açıklamak içindir. Çünkü şahitlik edilmesi, hakları yaşatır ve yerine ulaştırır. Gizlenmesi ve terked ilmesi ise, hakların iptalidir. Davacı şahidi çağırırsa ve mahkemeye yakınsa mutlaka gitmesi gerekir. Ama yarım günlük mesafeden daha uzak bir yerde olursa, gitmemekten dolayı günahkâr olmaz. Çünkü bu gidiş kendisine bir zarar verebilir.

Şahitlik konusunda Müslüman doğrudan âdil sayılır. Ama hasım onun doğru söylemeycbileceğini iddia ederse hakim durumunu araştırır. Bazı âlimler ise her halükârda açıktan ve gizli şahidin durumunun araştırılması gerektiği kanaatindedirler.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

Onlar, namazlarını muhafaza edenlerdir. Yani şartlarına riayet eden, farzlarını, sünnetlerini, müstehaplarını ve adabını tam olarak yapanlardır. Ayrıca onları, günah işleyerek telef etmezler.

23 numaralı âyette geçen ”namaza devam", namazların bizatihi kendileri ile alâkalıdır. Bu âyette söz konusu olan muhafaza ise, hâlleri ile ilgilidir.

el-Müfredât adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Bu ifade şuna dikkat çekmektedir: O mü'minler, vakitlerine ve rükünlerine riayet ederek, güçlerinin yettiği en iyi şekilde edâ ederek namazlarını muhafaza ederler. Şüphesiz namaz da, Allahu teâlânın şu âyette belirttiği koruma şekliyle onları korur: ” ...Muhakkak namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar..." (Ankebût: 45) Aynı konudaki bir hadisin meali de şu şekildedir: ”Kim namazları muhafaza ederse o, onun için kıyamet günü bir nur, delil ve kurtuluştur. Kim de onları muhafaza etmezse kendisi için nur, delil ve kurtuluş olmaz. O, kıyamet gününde Kârûn, Hâmân, Firavun ve Übey b. Halefle beraber olur." (15) Übey, Hazret-i Peygamberin Uhud savaşı günü boynundan okla vurduğu ve Mekke yolunda ölen heriftir. Ebû Cehil'den daha azgın ve daha katı idi. Kendisinin, Hazret-i Peygamberin eliyle öldürülmesi de buna delildir. Hazret-i Peygamber başka hiç kimseyi bizzat öldürmemiştir.

15- Hadisi Ahmed b. Hanbel yeni bir isnadla, Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr'inde, İbn Hıbbân Sahih'inde, Abdullah b. Ömer'den merfu olarak tahrîc etmişlerdir. Bkz et-Terğîb ve't-Terhîb 1/386.

Bazı bilginler, namazları muhafazanın: ”Namazları ve orta namazı koruyun..." (Bakara: 238) âyetinin zahirinden anlaşıldığı üzere namazlara devama şamil olduğunu söylemişlerdir. O zaman âyetler bir hükmün önce genel, sonra da özel olarak bildirilmesi kabilinden olur. Böylece hem fayda tamamlanmış, hem de imandan sonra kulun edâ etmesi ve riayet etmesi gereken en önemli şeyin namaz olduğu belirtilmiş olur.

Velhasıl, namaz konusunun tekrarı, konunun başında ve sonunda riayet ve muhafaza ile nitelenmesi onun önemini açıkça belirtmektedir. Çünkü o, dinin direğidir.

Bürhânü'l-Kur'an adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”'Namaz kılanlar müstesna' (Meâric:22) âyeti ve devamında belirtilen özellikler, Mü'minûn sûresinin baş tarafında da zikredildi. Bu sûrede ise bu özelliklere: ”Onlar, şahitliklerini (doğru) yapanlardır," sözü ilâve edildi. Çünkü bu söz: ”Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet edenlerdir," âyetinin peşinde getirilmiştir. Davacı ihtiyaç duyduğu zaman, hakkını yaşatmak için şahitlik etmek emanettir. O halde o, Mü'minûn sûresinde geçen emanet kabîlindendir. Bu sûrede namaz, ”Ancak namaz kılanlar hâriç, onlar namazlarına devam ederler" denildikten sonra ”Onlar namazlarını muhafaza edenlerdir," buyurularak tekrar söylendiği gibi, şahitlik de ilâve olarak özellikle beyan edilmiştir."

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

İşte bunlar anılan üstün niteliklerle nitelenenler, kadri tam olarak takdir edilemeyen, aslı idrak edilmeyen

cennetlerde yerleşmişlerdir, ebedî sevapla, sonsuz mükâfatla

ikram olunacaklardır. Sanki oradaki ikram, onlar için şu anda mevcuttur.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

O kâfirlere ve anılan üstün niteliklerden mahrum olanlara

ne oluyor ki, -buradaki soru inkâr içindir-

sağından ve solundan grup grup sana doğru koşuyorlar? Gözlerini çevirerek, boyunlarını sana doğru uzatıyorlar. Müşrikler Rasûlüllahin etrafında gruplar halinde çepeçevre halka oluyorlar, onun sözleri ile alay ediyorlar ve: ”Eğer şunlar, Muhammed'in dediği gibi cennete girerlerse, biz onlardan daha önce gireriz," diyorlardı. Bunun üzerine şu âyet-i kerime indi:

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

Bak. Âyet 36.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

Onlardan yani şu koşuşanlardan

herbiri, içerisinde hiçbir gam keder bulunmayan, sırf nimetlenmeden ibaret olan

Naîm Cennetine sokulacağını mı umuyor?

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

Hayır, bu cevap onların boş umutlarını reddetmektedir, şöyle denilmek isteniyor: ”Bu umudu bırakın, böyle konuşmayı kesin."

Şüphesiz Biz onları bildikleri şeyden yarattık. Bu: ”Andolsıın siz ilk yaratılışı bildiniz..?' (Vakıa: 62) âyetinde olduğu gibi, peşinden gelecek olan, Allah Rasûlü ile alay ettikleri, âhireti ve hesabı inkâr ettikleri için Allah'ın kendilerini helak edip yerlerine başka bir millet getirmeye muktedir olduğunu bildiren âyetlere bir hazırlıktır. Çünkü kendilerinin de bildikleri gibi, Allah'ın onları, meniden, sonra kan pıhtısından, sonra da bir çiğnem etten ilk defa yaratmaya muktedir oluşu, onları helak edip başkalarını yaratabileceğinin açık bir delilidir.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki Doğulardan ve batılardan maksat, senenin her günü güneşin doğduğu ve battığı yerlerdir. Her yaz ve kış için yüz seksener tane doğuş ve batış yeri vardır.

Biz, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye muktediriz. Ayetin şu şekilde anlaşılması da mümkündür: ”Cinayetlerinin gereği olarak onları bir çırpıda helak edip yerlerine kendileri gibi olmayan başkalarını yaratmaya muktediriz." Allahü teâlâ bunu, iman etmeleri için onları tehdit maksadıyla söylemiştir. Bir diğer anlayış ise şu şekildedir: Allah onların yerine ensarı ve muhacirleri getirdi.

Şüphesiz kimse Bizim önümüze geçemez. Yani eğer bunu istersek, Bizi altedemezler. Ama üstün hikmetlere dayalı olan dilememiz, onların cezalarının gecikmesini gerektirmektedir. ”Önümüze geçemez" anlamında aldığımız ”mesbûkîn" kelimesinin, ”âcizler" anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir şeyi geçen, onu âciz bırakmış demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

Bak. Âyet 40.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

O halde bırak onları kendi hallerine. Şu anda veya sürekli olarak

tehdit edildikleri, vadolundukları

günlerine -o, ikinci sur esnasında diriltilecekleri gündür. Gün'ün onlar'a izafe edilmesi, o günün, tüm yaratıklamı günü oluşundan dolayıdır. Onlar da o yaratıklardandır. Ya da kıyamet günü azap açısından kâfirlerin, sevap açısından da mü'minlerin günü olduğu içindir. Sanki o, birisi kâfirlere, birisi de mü'minlere ait olmak üzere iki gündür.-

kavuşuncaya, görünceye

kadar bâtıllarına

dalsınlar, dünyada kendilerine hiçbir faydası olmayan şeylerle meşgul olarak

oynayadursunlar.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

O gün onlar, sanki dikili bir şeye... Bundan maksat, dikilen ve Allah'tan ayrı olarak ibadet edilen her şeydir. Bir âyette de: ”...Dikili şeyler adına kesilmiş olanlar..." (Mâide: 3) buyurulmaktadır. Arapların, taptıkları ve kendileri için kurban kestikleri bir taş vardı.

Koşuyorlar gibi...

Yani onu önce hangisi selâmlayacak diye koşar gibi... Bu ifade de onların, alıştıkları cahili hâlleri olan hiçbir fayda ve zarar veremeyecek şeylere koşmaları zikredilmek suretiyle cahili tavırları kınanıp, kendileri ile alay edilmektedir.

Gözleri horluktan aşağı düşmüş, karşılaşacakları azaba bakam az

kendilerini şiddetli bir

zillet ve büyük bir hakaret

kaplamış bir halde kabirlerinden kendilerini çağırana ve onun sesine doğru -ki o İsrafil'dir, daha önce geçtiği üzere bir kaya üzerinden seslenecektir-

fırlayarak çıkarlar, işte bu, içerisinde bu korkunç olayların meydana geleceği gün,

onların tehdit edilegeldikleri gündür. Dünyada peygamberlerinin dilleri ile o günle tehdit ediliyorlar ama onu yalanlıyorlardı.

Bu izahla, âyetle tekrar olduğu tarzındaki bir izlenim izale edilmiştir. Çünkü önceki tehdit, geleceğe aitti. Bu ise geçmişe hamledilir.

Allah'ın yardımıyla Meâric Sûresinin tefsiri sona erdi.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

Bak. Âyet 43.

Bu bölümü tek başına aç →